
186
Arşivlenen Tez
4
DOI Atanmış
2%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Kronik sigara kullanımının akciğerde neden olduğu apoptoz üzerine kantaron ekstresinin koruyucu rolü
Sigara dumanı maruziyeti birçok dokuda çeşitli hasarlara neden olmaktadır. Bu tehlikeli durumlarda pek çok apoptotik süreç rol oynamaktadır. Ancak hasarın mekanizması henüz tam olarak aydınlatılmamıştır. Yaptığımız çalışmada, fare akciğerlerinde sigara dumanı maruziyetinin neden olduğu apoptotik mekanizmaları araştırmayı ve Hypericum perforatum ekstresinin potansiyel koruyucu etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Deneysel çalışmada fareler (Swiss albino, erkek, 8 haftalık) kontrol (sigara dumanına maruz bırakılmayan; n=8), sigara dumanına maruz bırakılan grup (n=8) ve H. perforatum ekstresi grubu (sigara dumanı maruziyeti ile; n=8; gavaj yoluyla) olacak şekilde üç gruba ayrılmıştır. Sigara dumanı uygulaması iki ay boyunca haftada yedi gün devam etti. İki ay sonunda, fareler servikal dislokasyon ile öldürüldü ve akciğerleri izole edildi. Akciğer dokuları, kaspaz-3, Bax ve Bcl-2 isimli apoptoz belirleyicilerinin seviyelerini belirlemek amacıyla ELİSA yöntemi kullanılarak çalışıldı. Sigara dumanına maruz bırakılan farelerin akciğerlerinde kaspaz-3 ekspresyonu ve Bax protein seviyelerinin anlamlı bir şekilde arttığı ve Bcl-2 seviyelerininazaldığı gözlendi. Bu bulguların H. perforatum uygulaması ile tersine çevrildiği belirlendi. Yaptığımız çalışmada sigara dumanı maruziyetinin apoptoza neden olduğunu ve bunun H. perforatum ekstresi tarafından bloke edildiğini gözlemledik. Çalışma, sigara içen insanlarda daha fazla gözlenen akciğer hastalıklarının altında yatan patolojik mekanizmaların anlaşılması açısından dikkat çekmektedir. Bu yüzden çalışmamız akciğer fonksiyonlarında apoptozun potansiyeletkisi ve H. perforatum' un koruyucu rolünün araştırıldığı ileriki çalışmalar için değerli bilgiler sağlamaktadır.
Sıçanlarda gentamisin uygulamasıyla oluşturulan nefrotoksisite üzerinde tungsten etkisi
Sıçanlarda Gentamisin Uygulamasıyla Oluşturulan Nefrotoksisite Üzerinde Tungsten Etkisi Gentamisin bir aminoglikozid grubu antibiyotiktir. Gram (-) aeorobik bakteri enfeksiyonları tedavisinde önemli bir yeri vardır. Ancak bu antibiyotik nefrotoksik yan etkiye sahiptir. Bu yan etkiye oksidatif stresin katkıda bulunduğu bilinmektedir. Bu çalışmada molibden bağımlı enzim inhibitörü olan tungstenin, sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan gentamisine bağlı nefrotoksisite üzerine etkileri araştırıldı. Dört grup oluşturuldu: Kontrol, Tungsten, Gentamisin ve Gentamisin+Tungsten. Bu gruplarda renal hasarın bir göstergesi olarak kan üre azotu (BUN) ve serum Kreatinin ölçüldü ve histopatalojik incelemeler yapıldı. Oksidatif stresin bir göstergesi olarak Total Oksidan Statüs (TOS), Native Tiyol (N.Tiyol), Total Tiyol (T.Tiyol), Disülfid ve Ferroksidaz düzeyleri ölçüldü. Bundan başka molibden bağımlı enzim olan Ksantin Oksidaz aktivitesi ölçüldü. Gentamisin grubunda BUN, Kreatinin, TOS, N. Tiyol, T. Tiyol ve Ferroksidaz düzeylerinde kontrole göre artış görüldü. Ksantin oksidaz aktivitesinde ise azalma görüldü. Bu grupta yapılan histopatalojik incelemelerde renal hasar tespit edildi. Sadece Tungsten verilen grupta bu parametrelerde anlamlı bir değişiklik görülmedi. Gentamisin+Tungsten verilen grupta BUN, Ksantin oksidaz, N. Tiyol, T. Tiyol ve Ferroksidaz düzeylerini, Gentamisin ile karşılaştırıldığında anlamlı bir şekilde geri çevirdi. Fakat Kreatinin, Disülfid ve TOS üzerinde anlamlı bir etki oluşturmadı. Bu grupta yapılan histopatolojik incelemelerde gentamisine bağlı renal hasarın kısmen azaldığı görüldü. Bu bulgular Tungstenin Gentamisine bağlı nefrotoksisiteye karşı koruyucu bir etkisinin olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Gentamisin, nefrotoksiste, oksidatif stres, tungsten.
Gentamisin ile sıçanlarda oluşturulan nefrotoksisite üzerinde Cyclotrichium niveum ekstresinin koruyucu etkisi
Aminoglikozit grubu bir antibiyotik olan gentamisin, Gram (-) aerobik bakteri enfeksiyonlarının tedavisinde terapötik öneme sahiptir. Ancak, oksidatif stresle birlikte ortaya çıkan nefrotoksik yan etkisi gentamisinin klinik kullanımını sınırlamaktadır. Bu çalışmada, antioksidan etkisiyle bilinen ve endemik bir bitki olan Cyclotrichium niveum'un gentamisinle oluşan nefrotoksisite üzerindeki olası koruyucu etkisi araştırıldı. İlk olarak, C. niveum'un içeriği analiz edildi ve yapılan kromatografik analizde en yüksek orana sahip olarak "pulegon" maddesi bulundu (% 79,6). Daha sonra, bitkinin etanol ekstresi, su ekstresi ve uçucu yağının antioksidan kapasitesi analiz edildi ve C. niveum'un hem ekstrelerinin hem de uçucu yağının antioksidan aktiviteye sahip olduğu tespit edildi. Son olarak, aşağıdaki şekilde dokuz çalışma grubu oluşturuldu: Kontrol, gentamisin (100 mg/kg; im), gentamisin (100 mg/kg; im) + etanol ekstresi (200 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + etanol ekstresi (400 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + su ekstresi (200 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + uçucu yağ (200 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + uçucu yağ (400 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + pulegon (50 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + pulegon (100 mg/kg; po). Bu ekstreler ve ilaçlar 8 gün boyunca sıçanlara uygulandı. Gentamisin verilen grupta BUN, serum kreatinin ve MDA düzeylerinde kontrol grubuna kıyasla artış görüldü. Bu artışlar Gentamisin (100 mg/kg; im) + etanol eksresi (200 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + etanol ekstresi (400 mg/kg; po), gentamisin (100 mg/kg; im) + uçucu yağ (200 mg/kg; po) ve gentamisin (100 mg/kg; im) + uçucu yağ (400 mg/kg; po) ile muamele edilen gruplarda tersine çevrildi. Bu bulgular histopatolojik sonuçlarla da desteklendi. Gentamisin (100 mg/kg; im) + pulegon (100 mg/kg; po) verilen grupta, BUN, serum kreatinin ve MDA seviyeleri uçucu yağ grubuna benzer şekilde azaldı. C. niveum'un su ekstresinin, gentamisin kaynaklı nefrotoksisite üzerinde önemli bir etkisi olmadı. Bu bulgular, C. niveum'un, gentamisinle oluşturulan nefrotoksisite üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olduğunu ve bu etkiden pulegonun sorumlu olabileceğini göstermektedir.
Üst düzey sporcuların akılcı ilaç kullanımı konusunda bilgi düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Üst düzey sporcular, toplum tarafından sağlıklı bireyler olarak tanınmalarına rağmen, sıklıkla ilaçlar ve ergojenik maddeler kullanmaktadırlar. Bu maddelerin akılcı olmayan kullanımı sonucu sağlık problemleri, doping ihlalleri gibi istenmeyen durumlar ortaya çıkmaktadır. Çalışmamızın amacı sporcuların akılcı ilaç kullanım bilgi düzeylerinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırma Adana ili ve çevre illerinde, 14-20 yaş aralığındaki çeşitli spor branşlarında faaliyet gösteren 439 üst düzey sporcuda kesitsel yöntemle gerçekleştirilmiştir. Veriler anket yöntemi kullanılarak elde edilmiştir. Bulgular: Sporcuların % 67'si erkek, % 33'ü kadın olduğu gözlenmiş ve yaş ortalaması 16,1 olarak saptanmıştır. Sporcuların eğitim durumları incelendiğinde, % 61'i lise, % 24,6'sı ortaokul, % 14,4 üniversite düzeyinde olduğu saptanmıştır. Sporcuların spora başlama yaş ortalaması 9,6, spor yaptığı yıl ortalaması 6,4, ve ortalama haftada 5,2 gün ve haftada 14,1 saat spor yaptıkları saptanmıştır. Sporcuların % 74,5'i akılcı ilaç kullanımı kavramı hakkında bilgi sahibi olmadığını beyan etmiştir. Sporcuların rahatsızlandıklarında en sık başvurduğu yöntem %87,3 hekime başvurmaktır, ancak sıklıkla antrenör ve sağlık personelinden de sağlık tavsiyesi alındığı gözlenmiştir. Bitkisel tedavi yöntemleri ya da evde bulunan ilaçlarla kendi kendini tedavi etme durumunun da sık olduğu gözlenmiştir. Sporcuların % 81,5'i her zaman hekimin uygun gördüğü dozda, % 83,4'ü her zaman önerilen doz aralığında ilaç kullanılması gerektiğini beyan etmiştir. Sporcuların % 47,8'i ağrı kesicilerin, % 68,8'i antibiyotiklerin hekim tavsiyesi olmadan kullanılmaması gerektiğini savunmaktadır. Katılımcıların % 23'ü her zaman önerilen süreden önce tedaviyi bıraktığını belirtmiştir. Sonuç: Çalışmaya katılan sporcuların anket sorularına verdiği cevaplar incelendiğinde akılcı ilaç kullanımı konusundaki bilgi düzeylerinin yeterli olmadığı gözlenmiştir. Sporcularda akılcı ilaç kullanımının eğitimlerle yaygınlaştırılmasının sporcu sağlığı açısından önemli olduğu düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Akılcı ilaç kullanımı, Üst düzey sporcu, Gıda takviyesi, Doping, Anket
Fare gastrik fundusunda beta-3 adrenoseptör aracılıklı gevşemelerde L- sistein/hidrojen sülfür yolağının rolü
Çalışmamızda, izole fare gastrik fundus dokusunda Beta-3 adrenoseptör (β3–AR) aracılıklı gevşemelerde L-sistein/hidrojen sülfür yolağının olası rolü araştırıldı. Bu amaçla, karbakol (10-6 M) ile kastırılmış fare gastrik fundus dokularında seçici olmayan β-AR agonisti izoprenalin (10-9-10-4 M), seçici β3–AR agonisti BRL 37344 (10-9-10-4 M), L-sistein (endojen H2S; 10-6-10-2 M) ve sodyum hidrojen sülfür (NaHS) (ekzojen H2S; 10-6-10-3 M) ile gevşeme yanıtları elde edildi. İlk olarak seçici olmayan β-AR antagonisti propranolol (10-6 M) izoprenalin ile elde edilen gevşeme yanıtlarını azaltırken; BRL 37344 ile elde edilen gevşeme yanıtlarında bir değişikliğe yol açmadı. Diğer yandan, seçici β3–AR antagonisti SR 59230A (10-5 M) BRL 37344 ile elde edilen gevşeme yanıtlarını inhibe etti. Ayrıca, dokuda L-sistein ve NaHS gevşemeleri elde edildi. L-sistein ve BRL 37344 gevşeme yanıtları üzerinde H2S sentez enzimleri olan sistatiyon gama liyaz (CSE) inhibitörü enzim inhibitörü DL-proparjil glisin (PAG; 10-2 M) ve sistatiyon beta sentaz (CBS) enzim inhibitörü aminooksiasetik asidin (AOAA; 10-2 M) tek başlarına ve kombinasyonlarının etkileri araştırıldı. L-sistein ve BRL 37344 ile oluşan gevşeme yanıtlarını PAG, AOAA ve bu inhibitörlerin kombinasyonu anlamlı olarak azalttı. Dokularda ölçülen endojen H2S düzeyleri de bu bulguları destekler niteliktedir. Yapılan ölçümlerde bazal H2S salıverilmesi tespit edildi; NaHS, L-sistein ve BRL 37344 varlığında H2S düzeyi arttı. L-sistein ve BRL 37344 grubundaki yüksek H2S düzeyi PAG ve AOAA enzim inhibitörleri ile anlamlı olarak azaldı. Ayrıca endojen H2S sentezinden sorumlu CSE, CBS ve 3-merkaptopürivat sülfürtransferaz (3-MST) enzimlerinin ve β3–AR'lerin protein ekspresyonları western blot yöntemi ile gösterildi. Sonuç olarak, fare gastrik fundus dokusunda endojen H2S'in L-sistein'den CSE ve CBS enzimleri aracılığı ile sentezlendiği, bu dokuda β3–adrenoseptörlerin var olduğu ve β3–AR aracılıklı gevşemelerde L-sistein/hidrojen sülfür yolağının rolü olduğu gösterilmiştir.
Sıçan posttravmatik stres modelinde melatonin ve ramelteonun etkinliğinin değerlendirilmesi
Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) önemli bir psikiyatrik rahatsızlık olup, travmatik olayların yaşanması ya da tanık olunması sonrasında gelişebilen ve görülme sıklığı oldukça yaygın bir rahatsızlıktır. Uyku bozukluğu gibi TSSB'nin bazı yan semptomlarının tedavisi özellikle zor olabilir ve TSSB tedavisinde yaygın olan çoklu ilaç kullanımını gerektirebilir. Pineal bezden salgılanan bir hormon olan melatoninin TSSB etiyolojisindeki rolüne ve melatonin ve uyku bozuklukları için onaylanmış melatonin reseptör agonisti ramelteonun tedavideki olası etkinliğine yönelik oldukça kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu araştırmada, pinealektomi uygulanmış ve uygulanmamış sıçanlarda, oluşturulan TSSB modelinde melatonin ve ramelteonun etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Buna yönelik olarak, TSSB modeli oluşturulduktan sonra, davranış deneylerinin sonuçları değerlendirilmiş ve beyin dokusunda TSSB ile ilişkili olduğu düşünülen beyin türevli nörotrofik faktör (BDNF), pro-beyin türevli nörotrofik faktör (pro-BDNF), kortikotropin salıcı hormon (CRH) ve tropomiyozin reseptör kinaz (TrkB) düzeyleri immünohistokimya ve Elisa yöntemleri ile analiz edilmiştir. Sıçanlarda melotonin düzeyini belirgin olarak düşürdüğü bilinen pinealektomi uygulaması, gerek davranış testleri, gerekse biyokimya ve immünhistokimya bulguları birlikte değerlendirildiğinde, stres ve anksiyetede belirgin bir artışa neden olmuştur. Bu bulgumuz, literatürde pinealektomi sonucu fizyolojik melatonin düzeyindeki düşüşe bağlı stres ve anksiyete artışına yönelik bir çalışma olmaması bakımından önemlidir. Yine tüm parametreler birlikte değerlendirildiğinde, pinealektomi uygulanmış sıçanlarda strese bağlı daha fazla bir anksiyete artışı, yüksek artı labirent (YAL) testinde açık kolda geçirilen zaman dışında, birçok parametre için tespit edilememiş ve melatonin ve ramelteonun yararlı etkileri de kısıtlı bulunmuştur. Pinealektomi uygulanmamış sıçanlarda ise, YAL testinde strese bağlı anksiyetede artış gözlenmiş olup; melatonin ve özellikle ramelteon bu etkiyi geri çevirmede kısmen başarılı bulunmuştur. Hipokampusta yapılan biyokimyasal analizlerde, strese bağlı anksiyetede bir artış eğilimi saptanmış; melatonin ve ramelteon bu etkiyi geri çevirmiştir. İmmünhistokimya analizlerinde ise, bazı parametrelerde benzer şekilde strese bağlı anksiyetede bir artış eğilimi gözlenmiş olup; melatonin ve ramelteon bu etkiyi geri çevirmiştir. Sonuç olarak, bu çalışmada, sıçan TSSB modelinde strese bağlı anksiyetede artışın, melatonin ve ramelteon tarafından kısmen önlenebileceği gösterilmiştir. Diğer önemli bir bulgu ise, melatoninin fizyolojik konsantrasyonlarındaki azalmanın tek başına anksiyeteye yol açabileceği ve melatonin ve ramelteonun kısmen yararlı olabileceği şeklindedir. Anahtar Kelimeler: Travma sonrası stres bozukluğu, sıçan, pinealektomi, melatonin, ramelteon
COVID-19 pandemisi döneminde halkın bağışıklık ve/veya vitamin mineral takviyesi kullanma alışkanlıklarının değerlendirilmesi
Covid-19 hastalığının tedavisi için kullanılan bazı ilaçlar olmasına rağmen onaylanmış standart bir tedavi protokolü bulunmamaktadır. Buna ek olarak güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olmanın Covid-19 hastalığından kaynaklanan mortaliteyi azalttığı bilinmektedir. İnsanlar, salgına bağlı olarak artan panik sebebiyle ve bağışıklık sistemlerini güçlü tutmak amacıyla çeşitli bağışıklık ve/veya vitamin mineral takviyeleri kullanmaktadır. Bu çalışmada Adana ilinde yaşayan kişilerin pandemi döneminde bağışıklık ve/veya vitamin mineral takviyesi kullanma alışkanlıklarının incelenmesi amaçlanmıştır. Bu sebeple 394 kişiye online bir anket uygulanmış, anketi 390 kişi cevaplamıştır. Anket; katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, pandemi dönemi öncesinde ve sırasında bağışıklık ve/veya vitamin mineral takviyesi kullanma durumları, kullanılan bağışıklık ve/veya vitamin mineral takviyeleri, bu takviyelerin seçiminde yararlanılan bilgi kaynakları, yan etki oluşturup oluşturmadığı hakkındaki bilgilerin değerlendirildiği sorularından oluşmaktadır. Ankete katılan kişilerin %42,3'ü pandemi dönemi öncesinde, %63,6'sı pandemi döneminde bağışıklık ve/veya vitamin/mineral takviyesi kullandığını belirtmiştir. Pandemi döneminde kadınların erkeklerden, üniversite mezunlarının ilk ve ortaöğrenimini tamamlayanlardan daha sık bağışıklık ve/veya vitamin/mineral takviyesi kullandığı tespit edilmiştir. Kronik hastalıklara sahip olmanın bu oran üzerinde etkili olmadığı görülmüştür. Pandemi döneminde en çok C vitamini ve D vitaminin, sonrasında sırasıyla çinko, pekmez, karamürver (Sambucus nigra) ve beta-glukanın kullanıldığı görülmüştür. Kişilerin bağışıklık ve/veya vitamin/mineral takviyeleri hakkında bilgi edindiği kaynaklar sıklık sırasına göre eczacı, hekim yakın çevre tavsiyeleri, yapılmış araştırmalar ve medya olarak belirlenmiştir. Katılımcıların yaklaşık yarısının hekiminden tavsiye almadan kendi kendilerine bağışıklık ve/veya vitamin/mineral takviyesi kullanması bir problem olarak düşünülmektedir. Tüm ilaçların, bağışıklık ve/veya vitamin/mineral takviyelerinin mutlaka hekim önerisiyle kullanılması gerektiği unutulmamalı ve bu takviyelerin uygun olmayan kullanımlarının önlenmesi amacıyla sağlık okur-yazarlığı arttırılarak, bu konuda halka yönelik eğitimler düzenlenmelidir. Anahtar sözcükler: Covid-19 pandemisi, vitamin, mineral, anket, bağışıklık
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp ve Diş Hekimliği fakültesi son sınıf öğrencilerinin farmakovijilans hakkında bilgi ve görüşlerinin incelenmesi
Farmakovijilans (FV), advers ilaç reaksiyonlarını (AİR'lar) ve ilaçla ilgili diğer olası sorunları tespit etmeyi, değerlendirmeyi, tanımlamayı ve önlemeyi amaçlayan faaliyetleri ve bilimsel çalışmaları ifade eder. FV çalışmaları, genel popülasyonda mortalite ve morbiditeye neden olan AİR'ların spontan raporlarının sayısını artırmanın yanı sıra sağlık profesyonellerini ve genel halkı FV hakkında eğitmek için tasarlanmıştır. Bu çalışmanın amacı tıp ve diş hekimliği son sınıf öğrencilerinin FV ve AİR raporlaması hakkındaki bilgi ve görüşlerini değerlendirmektir. Bu tezde, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi tıp ve diş hekimliği öğrencilerine FV ve AİR raporlaması hakkındaki bilgi ve görüşlerini değerlendirmek için Google Form yöntemi kullanılarak çevrimiçi bir anket yapılmıştır. Veri analizi için IBM SPSS yazılımı (sürüm 20.0) kullanıldı. Araştırmamıza katılan tıp ve diş hekimliği fakültesi son sınıf öğrencilerinin yaş ortalaması 24 yıl olup, %40.8'ini erkekler ve %59.2'sini kızlar oluşturmaktadır. Katılımcıların yaklaşık %69,1'i FV/yan etkiler konusunda eğitim almış, %30,9'u almamış, %20,4'ü yan etkiyle karşılaşmış ve %79,6'sı hiç karşılaşmamıştır. Ankete katılanların çoğunluğu (%85,5) AİR bildiriminin mesleki bir zorunluluk olduğunu belirtmiştir. Ancak %14,5'i zorunluluk olmadığını, %61,8'i iş yerinde zaman kaybına ve zorluğa neden olmayacağını ve %38,2'si zorunluluk olacağını belirtmiştir. Katılımcıların sadece %19,1'i ilaçların yan/advers etkilerinin bildirildiği bir yer olduğunu biliyor ve %80,9'u bilmiyordu. Ayrıca öğrencilere bu raporların bildiriminin nereye yapıldığı sorulduğunda %6,6'sının TÜFAM, %5,3'ünün TİTCK, %1,3'ünün TİTCK ve TÜFAM şeklinde cevap verdiği tespit edilmiştir. Çalışmamızda son sınıf öğrencilerinin FV ve AİR bildirimine ilişkin bilgi ve görüşleri hakkında önemli bilgiler gözlemlemiştir. Öğrencilerin FV konusundaki eksikliklerini tespit ederek ve AİR'nu raporlama konusunda farkındalık yaratmak ve eğitim kalitesini artırmak için öğrencilere farmakovijilans eğitimleri (seminer, kongre, çalıştay vb.) verilmelidir. Anahtar Kelimeler: Bilgi, farmakovijilans, farkındalık, görüş, tıp ve diş hekimliği öğrencileri.
Travma sonrası stres bozukluğu modelinde kanabidiollerin davranışsal ve nörobiyolojik değişkenler üzerindeki etkisi
Bu çalışmamızda kanabidol (CBD) etken maddesinin farmakolojik etkinliğinin sıçanlarda travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) modeli oluşturularak araştırılması amaçlanmıştır. Halen mevcut tedavi seçeneklerinin ve tedavi sonuçlarının beklenen düzeyde olmadığı gözlemlendiği için, farklı mekanizmaları içeren yeni bir tedavi seçeneği geliştirme çabalarına katkıda bulunulmasını amaçlamaktayız. Deney hayvanları kontrol grubu, stres grubu, kanabidiolün iki farklı dozu ve essitalopram tedavi grupları olmak üzere beş gruba ayrılmıştır. Hayvanlarda stres yeniden stres modeli ile TSSB oluşturulmuştur. Hayvanlara çalışma öncesi ve sonrası yüksek artı labirent ve açık alan testi olmak üzere davranış deneyleri yapılmıştır. Çalışmanın sonunda beyin dokusu biyokimyasal ve histopatolojik olarak çalışılmak üzere çıkarılmıştır. Veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Açık alan testinde deney grupları birbirleriyle karşılaştırıldığında, gruplarda, davranış parametrelerinde anlamlı bir değişiklik gösterilememiş, yüksek artı labirent testinde, hipokampüsteki ve prefrontal korteksteki biyokimyasal ve histopatolojik olarak bakılan protein düzeyi parametrelerinde ise gruplar arasında çeşitli parametrelerde farklılıklar görülmüştür. Açık alan ve yüksek artı labirent testlerinde grupların deney sonunda deney öncesine göre baktığımız parametreleri karşılaştırıldığında ise çeşitli parametrelerde farklılıklar görülmüştür.
Meyan kökünün sıçanlarda idrar söktürücü ve laksatif etkilerini araştırmaya yönelik deneysel çalışma
Meyan kökü (Radix Liquiritae), halk arasında, idrar arttırıcı, karaciğer koruyucu ve laksatif olarak kullanılır. Bu çalışmada geleneksel yöntemlerle hazırlanmış meyan kökü şerbetinin gerçekte diüretik ve laksatif etkilerinin olup olmadığı deneysel yöntemlerle sıçanlar üzerinde araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla her iki cinsten wistar albino sıçanlar her grupta 10 ar sıçan olmak üzere 2 grup birer hayvan olarak metabolik kafeslerde 7 günlük bir protokol süresince tutulmuştur. 1. gruba (kontrol grubu) sadece çeşme suyu verilmiştir; 2. gruba (meyan grubu) ise meyan kökü şerbeti verilmiştir. Her bir sıçanın aldığı sıvı ve çıkardığı idrar miktarları günlük takip edilmiştir. Bu protokolün sonunda hayvanlar izole mesane ve ileum doku çalışmaları için anestezi altında öldürülmüştür. Kan ve karaciğer doku örnekleri alınmıştır. Her gün alınan idrarda protein pH, glukoz ve özgül ağırlık bakılmıştır. İzole mesane ve ileum dokularının Krebs solüsyonu içinde kasılma aktiviteleri izometrik transduserler ile bir data veri toplama sistemi aracılığıyla bilgisayara aktarılmıştır. Meyan şerbeti bir diüretik etkiye neden olmamıştır. İdrar glukozu, proteini, pH ve özgül ağırlığı anlamlı olarak etkilememiştir. Kreatinin normal sınırlarda olup meyan kökü şerbeti karaciğerde patolojik değişikliklere neden olmuş, ALT VE AST'yi yükseltmiştir. Meyan kökü şerbeti izole mesane nörojenik kasılmalarını belirgin olarak arttırmıştır. İzole ileum dokularının spontan kasılma aktivitesi üzerinde meyan kökü şerbeti anlamlı bir etki oluşturmamıştır. Sonuç olarak bu çalışmada meyan şerbeti sıçanlarda herhangi bir diüretik etkiye neden olmamıştır, böbrek fonksiyonlarını etkilememiştir. Ancak karaciğer dokusunda belirgin patolojik değişikliklere neden olmuştur. ALT VE AST'yi yükseltmiştir. Meyan kökü şerbetinin laksatif etkisi için izole kolon dokularında ve mesanedeki belirgin nörojenik kasılmaların artışı için daha ileri çalışmalara gerek vardır.
Fare mesane düz kasında L-sistein/hidrojen sülfür yolağının RHOA/RHO-kinaz ile olası etkileşiminin hücresel mekanizmalarının araştırılması
Çalışmamızda izole fare mesane dokusunda L-Sistein/hidrojen sülfür (H2S) yolağının RhoA/Rho-kinaz ile olası etkileşiminin hücresel mekanizmaları araştırıldı. Bu amaçla in-vitro organ banyosu ortamında Swiss-albino erkek farelerden izole edilen mesane dokularında kümülatif karbakol (10-8-10-4 M) kasılma yanıtları elde edildi. Elde edilen kasılma yanıtları L-sistein (endojen H2S; 10-2 M) ve sodyum hidrojen sülfür (NaHS) (ekzojen H2S; 10-3 M), Y-27632 (Rho-kinaz inhibitörü; 10-6 M), GF-109203x (protein kinaz C inhibitörü; 10-6 M) ile inhibe edilmiştir. L-sistein ile kasılmalarda oluşan inhibisyon sistatiyon gama liyaz (CSE) inhibitörü DL-proparjil glisin (PAG; 10-2 M), sistatiyon beta sentaz (CBS) enzim inhibitörü aminooksiasetik asid (AOAA; 10-2 M), Y-27632 ve GF-109203x ile geri dönerken, NaHS'ın inhibe edici etkisinde Y-27632 anlamlı bir değişikliğe neden olmadı. Y-27632 ve GF-109203x ile oluşan inhibisyon PAG varlığında geri dönerken, Y-27632 ile oluşan inhibisyonda AOAA'nın anlamlı bir etkisi gözlenmedi. Dokularda yapılan endojen H2S ölçümlerinde bazal H2S salıverilmesi tespit edildi; L-sistein, Y-27632 ve GF-109203x varlığında H2S düzeyi arttı. Bu gruplardaki yüksek H2S düzeyleri PAG ile anlamlı olarak azaldı. Y-27632 ve GF-109203x gruplarında ise L-sistein varlığında H2S düzeyleri azaldı. Ayrıca endojen H2S sentez enzimleri CSE, CBS ve 3-merkaptopürivat sülfürtransferaz (3-MST) ekspresyonları western blot yöntemi ile gösterildi. Mevcut çalışmamızda L-sistein/H2S ile RhoA/Rho-kinaz ve PKC yolağı arasındaki etkileşimin CSE/H2S yolağı üzerinden gerçekleşebileceği gösterilmiştir.
Dexpanthenol'ün prostat kanseri üzerindeki apoptotik etkilerinin araştırılması
Organizmanın değişen koşullarda homeostazının devamlılığına katkıda bulunan apoptoz, insanlardaki patojenlerin tedavisi yönünden umut verici bir mekanizmadır. Apoptotik yolaklar, kanser hastalıklarında ve kanser gelişiminde kemoterapötiklere karşı direnç göstermesi yönüyle de önemlidir. Prostat kanseri ise erkeklerde en sık teşhis edilen ve mortalitede 2 . sırada yer alan kanser türüdür. Pantotenik asit ve indirgenmiş türevi dekspantenol, antiinflamatuar ve antioksidan etkilere sahip tedavi edici önemli bir ajandır. Dekspantenolün hücre ölümünü tetikleyen inflamatuar yolaklar ve apoptotik yolaklar üzerindeki etkileri merak uyandırmaktadır. Ayrıca son yıllarda bazı antioksidanların çeşitli kanser türlerinin tedavisinde kullanılması ve olumlu etkilerinin tespit edilmesi, bu alanda yeni çalışmaların yapılmasını teşvik etmiştir. Çalışmamızda insan prostat kanseri hücrelerinin dexpantenol ile tedavisinde kaspaz-3, bax, bcl-2 protein düzeylerini nasıl etkileyeceği amaçlanmıştır. Hücre kültürü yöntemiyle insan prostat kanseri hücreleri PC3 (ATCC CRL1435), kullanıldı. Homojenize edilmiş hücrelerin protein miktar tayini yapıldı. Kaspaz-3, bax ve bcl-2 gibi inflamatuar ve apoptotik yolaklardaki aracıların protein seviyeleri ELISA ile analiz edildi. Çalışmamızın bulguları, Dekspantenolün PC-3 prostat kanseri hücrelerinde bax, bcl-2 protein ekspresyonu düzeylerini istatistiksel olarak azaltmadığını ve kaspaz-3 protein miktarını ise istatistiksel olarak arttırmadığını göstermiştir. Sonuç olarak çalışmamızın bulguları PC-3 hücrelerinin çoğalmasında dekspantenolün hücre içi apoptotik yolaklar üzerinden anlamlı bir etkisinin olmadığını göstermiştir.
Crocus sativus L. (Safran)'ın cilt kanseri üzerine etkisinin araştırılması
Crocus sativus L. (safran)'ın, gerek alternatif tıpta, gerekse modern tıpta tedavi amacıyla kullanıldığı bilinmektedir. Başta kardiyovasküler sistem tedavisinde olmak üzere pulmoner sistem problemlerinin giderilmesinde, gastrointestinal sistem problemlerinin giderilmesinde, gut semptomlarında, anoreksi, uykusuzluk ve erektil disfonksiyon gibi klinik bulguların tedavisinde kullanıldığı bilinmektedir. Son zamanlarda sıklıkla bazı kanser türlerinin tedavisinde, hipertansiyon ve yüksek kolesterolün yönetilmesinde ve bazı klinik kullanıma özel saç toniklerinde de kullanıldığı bilinmektedir. Bu bağlamda, özellikle cilt kanseri hücrelerinin safranla muamelesinin hücre canlılığı ile kaspaz-3, bax, bcl-2, wee1, gadd153, grp78 ve AIF (apoptoz indükleyici faktör) protein düzeylerini ve aktivitelerini nasıl etkileyeceğinin araştırılmasını planlanmıştır. Bu amaçla, insan cilt kanseri hücre kültürü hazırlanmış ve bu hücreleri safran ile muamele edildikten sonra hücrelerdeki kaspaz-3, bax, bcl-2, wee1, gadd153, grp78 ve AIF protein düzeylerinin ELISA ile analizini gerçekleştirilmiştir. Yaptığımız analizler sonucunda artan safran muamelesi sonucu cilt kanseri hücre canlılığının azaldığı bulunmuştur. Apoptozun azaldığını gösteren önemli göstergelerden bcl-2 protein düzeyi azalırken bunun aksine kanser hücresi ölümünün arttığını ifade eden bax, kaspaz-3, gadd153, grp78, AIF ve wee1 düzeyleri ise yükselmiştir. Bu çalışma, safranın özellikle cilt kanseri tedavisinde olumlu bir etkiye sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. Safranın, kanser hücresini ölüme yönlendirirken çeşitli kemoterapötiklerle sinerjistik etki gösterebileceği ortaya konulmuştur. Anahtar Sözcükler: bax, bcl-2, Cilt Kanseri, kaspaz-3, Safran.
Alüminyum klorür (ALCL3) ile alzheimer modeli oluşturulan farelerde davranış değişiklikleri ve beyindeki histopatolojik değişikliklerin araştırılması
Alzheimer hastalığı (AH) ilerleyici nörodejeneratif bir hastalık olup demansın en sık görülen nedenidir. Beta amiloid plak ve nörofibriler yumakların birikimi ile karakterize olan hastalığın patofizyolojisinin aydınlatılması, hastalığın önlenmesi ve tedavisi için oldukça önemlidir. Bu amaçla uzun süreli alüminyum klorür alımı ile oluşturulan deneysel Alzheimer modelinde, davranış değişiklikleri ve beyinde oluşan histopatolojik değişiklikler araştırılmıştır. Çalışmada alüminyum klorür alan erkek ve dişi fareler deney grubunu, sadece musluk suyunu alan erkek ve dişi fareler kontrol grubunu oluşturmuştur. Doksan günlük alüminyum klorür alımı sonrası, farelere motor koordinasyonlarını değerlendirebilmek için rota rot; keşif, anksiyete, uzamsal öğrenme ve belleği değerlendirebilmek için yükseltilmiş artı labirent; emosyonel öğrenme ve bellek tayini için pasif sakınma testleri gerçekleştirilmiştir. Testler bittikten sonra fareler, sakrifiye edilerek beyinleri hızlı bir şekilde formaldehite konulmuştur. Deney sonuçlarında rota rot testinde hem gruplar arası hem de cinsiyetler arası fark bulunamamıştır. Yükseltilmiş artı labirent testinde açık kolda geçirilen sürenin azalması ve kapalı kolda geçirilen sürenin artması istatistik açısından kontrol grubunda anlamlı bulunmuştur. Bu sonuç deney grubunda kaygı düzeylerinin düştüğünü, aynı zamanda öğrenme ve hafızasının bozulduğunu göstermektedir. Cinsiyetler arası farka bakıldığında dişi farelerin kaygı düzeylerinin erkek farelerden daha fazla olduğu bulunmuştur. Pasif sakınma testinde deney grubunda uzun süreli belleğin bozulmadığı görülmüştür. Bunun sebebinin verilen alüminyum miktarının uzun süreli belleği bozabilecek kadar toksik düzeye ulaşmadığı düşünülmüştür. Yapılan beyin histopatolojik incelemelerde deney grubunda hem serebral korteks hem de hipokampus CA1 bölgesinde nöron kaybı gözlenirken, piknotik çekirdekli hücrelerde artış saptanmıştır. Ayrıca hipokampuste bazofilik çekirdekli nöronlar belirgin olarak nörofibriler yumaklar görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışmada alüminyum klorürlü su içirilerek deneysel Alzheimer modeli oluşturulmuştur ve beynin histopatolojik incelemelerinde bu durum ortaya konulmuştur. Bu model sonucunda motor koordinasyon bozulmamış, davranış değişiklikleri olmuş, kaygı düzeyleri azalmış, öğrenme ve kısa süreli hafızaları bozulmuştur. Uzun süreli hafızalarının bozulmadığı gözlenmesine rağmen, ilerleyen süreçlerde nasıl değişeceği konusunda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Alzheimer Hastalığı; Alüminyum klorür; Öğrenme; Bellek; Davranış
Evaluation of knowledge, attitude and behaviours towards pharmacovigilance and adverse drug reaction reporting among health care professionals
Pharmacovigilance (PV) is necessary for the proper use of drugs and the safety of patients. All healthcare professionals (HCPs) have a professional responsibility to spontaneously report adverse drug reactions (ADRs). This thesis was consist of a systematic review and research study to achieve research objectives. The systematic review's objective was to assess the existing literature on the knowledge, attitudes, and practices (KAP) of HCPs concerning PV and reporting of ADR in Türkiye. While, the research study aimed to evaluate HCPs (doctors, dentists, pharmacists, nurses, midwives, and paramedics) current KAP and barriers to PV and reporting of ADR in multicenter healthcare institutions in Adana, Türkiye. A systematic review identified available literature regarding observational cross-sectional studies exploring the HCPs' KAP about PV and reporting of ADR in various geographic areas of Türkiye. Whereas, our research study included a face-to-face survey and was carried out among HCPs who were currently working in different hospitals in 10 districts of Adana, Türkiye. Data were gathered using a self-administered and previously tested questionnaire (Cronbach's alpha=0.894). The final version of the questionnaire had 58 questions divided into five sections including sociodemographic/general information, knowledge, attitude, practices, and barriers. The gathered data was examined in SPSS (version 25) via descriptive statistics, the chi-square, Kruskal–Wallis, Mann-Whitney, Factor analysis, and logistic regression tests. In a systematic review, approximately 69.1% of HCPs in Türkiye were unaware about the national PV center, 37.5% of HCPs thought that ADR reporting is not essential, and 87.5% indicated that they had never reported an ADR before in their practice. Shortage of time, uncertainty, and not knowing where to report were the most frequently mentioned obstacles to PV. In our research study, among all the included participants (n=412), the majority (60.4%) of HCPs had never obtained training on PV. Poor knowledge, positive attitudes, and poor practices were found in 51.9%, 71.1%, and 92.5% of HCPs, respectively. Lack of training and the profession of the HCPs were predictors of poor ADR reporting (p < 0.05). A significant statistical difference (p < 0.05) was also observed between HCPs and KAP scores. The main obstacles that were expected to deter HCPs from reporting ADRs were a heavier workload (63.8%), the belief that a single report of ADR has no impact (63.6%), and an absence of a professional environment (51.9%). Our systematic review identified a significant KAP gap in Türkiye toward PV activities. Similarly, our research study findings showed that most HCPs had poor knowledge and practice but had a positive attitude regarding PV and reporting of ADRs. Barriers to ADR under-reporting were also identified. The development of a compulsory unified PV education intervention for future HCPs to rationally report drug-related ADR is critical for a better healthcare system.
Rezenenin farmakolojik etkileri ve altta yatan moleküler mekanizmalar
Bu Yüksek Lisans tez çalışmasında izole fare (Swiss albino, erkek, 25-30 g) alt özofagusunda rezene (Foeniculum vulgare) ekstresi (solvent: %60 etanol; etanollü rezene ekstresi; ERE; 10-40 µl/ml)'nin farmakolojik etkileri kalitatif ve kantitatif olarak araştırıldı. İn vitro kalitatif çalışmalarda, karbakol (CCh; 10 µM) ile prekontrakte edilen izole fare alt özofagus striplerinde ERE'nin gevşeme oluşturucu etkisi gözlemlendi ve altta yatan moleküler mekanizmalar (kolinerjik sistem, nitrerjik sistem, potasyum kanalları ve L-tipi kalsiyum kanallarının rolleri) araştırıldı. Ayrıca ERE'in gevşeme yanıtları, milli Q'lu rezene ekstresi (MRE; solvent: milli Q; ultra saf su)'nin gevşeme yanıtları ile karşılaştırıldı. İn vitro kantitatif çalışmalarda ise izole fare alt özofagusunda ERE'nin antiinflamatuvar ve antioksidan etkileri araştırıldı. İn vitro kalitatif deneylerde, fareler anestezi altında servikal dislokasyon ile ötenazi edilerek alt özofagusları izole edildikten sonra, alt özofagus strip (şerit) haline getirildi ve 37oC'de, %5 CO2+%95 O2 ile gazlandırılan Krebs-Henseleit solüsyonu içeren 10 ml'lik organ banyosuna 0.5 g tonus uygulanarak asıldı. Cevaplar izometrik transduser ile bilgisayar donanımlı farmakolojik veri analiz sistemi (BIOPAC, MP35 Data Acquisition System)'ne kaydedildi. İn vitro kantitatif deneylerde ise, izole fare alt özofagus dokuları ERE (40 μl/ml) ile inkübe (40dk) edildikten sonra homojenize edildi ve santrifügasyondan sonra elde edilen süpernatantlarda rezenenin siklooksijenaz (COX) ve süperoksit dismutaz (SOD) üzerindeki etkileri ELISA (Enzyme linked immunosorbent assay) yöntemi ile analiz edildi. İn vitro kalitatif deneylerde, prekontrakte izole fare alt özofagus striplerinde ERE, doz (10-40 µl/ml)'a bağımlı ve kontrole göre istatistiksel olarak anlamlı olan belirgin gevşeme yanıtları oluşturdu. ERE (10-40 µl/ml)'nin oluşturduğu yüzde gevşeme cevapları, MRE (10-40 µl/ml) ile oluşturulan gevşeme yanıtlarından çok daha büyüktü. Kolinerjik-muskarinik reseptörlerin nonselektif kompetetif blokörü olan atropin (10 µM), ERE'nin uygulanan bütün konsantrasyonlarındaki gevşeme yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe etti. Nitrik oksit sentaz (NOS) enzim inhibitörü olan Nw-nitro-L-arginin (L-NOARG; 10 µM), ERE'nin en düşük konsantrasyonu (10 µl/ml)'ndaki gevşeme yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe etti. Ancak daha yüksek konsantrasyonlardaki (20-30 µl/ml) ERE yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir şekilde inhibe etti. ERE'nin daha düşük konsantrasyonlarındaki gevşeme yanıtlarında L-NOARG'ın bu inhibitör etkisi daha belirgindi. Nitekim L-NOARG, ERE'nin en yüksek konsantrasyonu (40 µl/ml)'ndaki gevşeme yanıtlarını etkilemedi. Potasyum kanallarının non-spesifik, reversibl blokörü olan tetraetil amonyum (TEA; 10 µM) ise ilgili dokulardaki ERE (10-40 µl/ml) gevşeme yanıtlarında L-NOARG'ın etkilerine benzer bir etki oluşturdu ve ERE'nin en düşük konsantrasyonu (10 µl/ml)'ndaki gevşeme yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe ederken daha yüksek konsantrasyonlar (20-40 µl/ml)'daki ERE gevşeme yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir şekilde inhibe etti. L-tipi Ca2+ kanal blokörü olan verapamil, (10 µM), ERE'nin uygulanan bütün konsantrasyonlarındaki gevşeme yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe etti. İn vitro kantitatif deneysel çalışmalarda ERE (40 µl/ml), COX-2 enzim seviyesini istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalttı. Aynı konsantrasyondaki ERE, SOD1 enzim seviyesinde artışa neden oldu. Ancak bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç olarak; in vitro kalitatif deneysel bulgular, prekontrakte izole fare alt özofagusunda ERE'nin oluşturduğu gevşeme cevaplarında kolinerjik yolak, nitrerjik yolak, K+ kanal ve Ca2+ kanal aktivasyonlarının rolünü telkin etmektedir. Ayrıca deneysel bulgular, ERE'nin uygulanan konsantrasyonunda (40 µl/ml) antiinflamatuvar etkisinin olduğunu, ancak antioksidan etkisinin olmadığını telkin etmektedir.
Levetirasetam ve nefirasetamın NB2A hücre kültür hattındaki etkileri
Bu projenin amacı, Rasetam grubu içerisinde yer alan 2 antiepileptik ilaç levetirasetam ve nefirasetamın fare nöroblastoma hattı (NB2a) kanser hücre dizininde olası nörotoksik veya nöroprotektif etkilerinin araştırılmasıdır. Son yıllarda yaşlı bireylerin sayısının giderek artmasıyla birlikte nörodejeneratif hastalıklarda da bir artış söz konusudur. Bu hastalıkların tedavisi genellikle semptomatiktir. Ancak hastalığın progresyonu devam eder. Bu nedenle yeni ilaçlara ihtiyaç duyulmaktadır. Rasetam grubu içerisinde yer alan; levetirasetam ve nefirasetam bu amaçla kulanılabilecek yeni ilaçlardan olabilir. Levetirasetam ve nefirasetam bazı çalışmalarda nöroprotektif bazılarında ise az da olsa nörotoksik etkisi olabileceği bildirilmektedir. Çalışmamızda ilk olarak bu ilaçların nörotoksik etkileri olup olmadığı fare kaynaklı Nöroblastoma (NB2a) dizin hücrelerinde araştırıldı. Bu amaçla ilaçların toksik etkileri Nörotoksisite Tarama Testi (NTT) ile, apopitotik etkileri TUNEL yöntemi ile ve hücre canlılık testi MTT yöntemi ile incelendi. NTT testinde ılımlı nörotoksik etkileri saptanmadı. Nörotoksik etkili klorprifos ile NB2a hücreleri kültür ortamında nörotoksisite oluşturularak levetirasetam ve nefirasetamın nöroprotektif etkileri yüksek konsantrasyonlarda gözlemlendi. Bu koruyucu etki sıkça görmeye başladığımız organafosfat toksisitesine maruz kalmış veya benzeri nörodejeneratif problemler yaşayan kişilerin sağlıklarına kavuşabilme olanağı sağlayabilecektir. Böylece nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde önemli bir halk sağlığı sorunu ortadan kaldırılabilecektir.
Sıçanlarda siklofosfamid ile oluşturulan sistit üzerinde hünnap meyvesinin etkisi
Antineoplastik tedavide alkilleyici ajan olarak kullanılan siklofosfamidin başlıca yan etkisi steril hemorajik sistittir. Hemorajik sistit, mesane kapasitesinde azalma ve idrar yapma refleksinin önemli derecede artması ile karakterizedir. "Aşırı aktif mesane" diye adlandırılan ciddi patolojik bozukluğa neden olur. Sistitin tedavisi, hiperaktif mesane ve gelişen inflamasyon nedeni ile önemlidir. Hünnap, geleneksel Çin tıbbında sıklıkla kullanılmıştır ve son çalışmalarla anti-inflamatuar ve antioksidan etkinliğinin olduğu gösterilmiştir. Literatür taramasında, hemorajik sistit üzerinde hünnap meyvesinin etkisinin araştırılmadığı saptanmıştır. Bu nedenle hemorajik sistit modeli üzerinde hünnap meyvesi ekstresinin etkisini inceledik. Çalışmamızda, siklofosfamid enjeksiyonun sıçan mesane aktivitesini arttırdığı görüldü. Hemorajik sistit grubunda izole tüm mesane basıncının kaydedildiği dokularda, bazal spontan kasılmaların amplitüdü ve EAA değerleri, kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttı. Ayrıca, bazal spontan kasılmaların amplitüd ve EAA değerleri HE uygulaması ile anlamlı olarak azaldı. Aynı şekilde karbakol ile oluşturulan tonik kasılmalar üzerine binişik fazik kasılmalarda da anlamlı bir artış görüldü. Hemorajik sistit oluşturulan grupta azalmış olan CAT ve SOD ELİZA değerleri, tedavi gruplarında kontrole yakın artmış; MDA ELİZA değerleri de kontrol değerlerine yakın bulunmuştur. Çalışmamızda karaciğer histopatolojileri de değerlendirmiştir. Bulgularımız, kullanılan dozlarda hünnap ekstresinin karaciğer üzerinde anlamlı bir toksik etki yapmadığını göstermektedir. Çalışmamızdaki in vitro izole tüm mesane deneyleri sonuçları ve ELİZA ölçümleri hünnap ekstresinin, sistit patolojini kısmen düzeltebileceğini göstermektedir. Bu sonuçlar, hemorajik sistit gibi komplikasyonların önlenmesinde yeni tedavi ajanların geliştirilmesi açısından bir fikir verebilir.
Serbest eczanelerde çalışan eczane teknisyenlerinin farmakovijilans ve advers etki bildirimi hakkında bilgi ve alışkanlıklarının değerlendirilmesi
Etki Bildirimi Hakkında Bilgi ve Alışkanlıklarının Değerlendirilmesi Farmakovijilans (FV) ve advers etki bildirimi hasta güvenliği açısından çok önemlidir. Advers ilaç reaksiyonlarının (AİR) raporlanması, doktorların, diş hekimlerinin, eczacıların, hemşirelerin ve diğer sağlık çalışanlarının görevi olduğu kadar eczane teknisyenlerinin de sorumluluğundadır. Serbest eczaneler en sık iletişim kurulan ve ulaşılması kolay olan birinci basamak sağlık kuruluşları olarak hizmet vermektedirler. Bu çalışmanın amacı, hastalar ile ilaç güvenliği konusunda en fazla iletişimde olan meslek gruplarından olan serbest eczane teknisyenlerinin AİR'lerin tespitinde ve raporlanması hakkında bilgi ve alışkanlıklarının değerlendirilmesidir. Araştırma 185 kişi ile gerçekleştirilen 30 soruluk bir anket çalışmasıdır. Katılımcıların %56.7'si FV terimini duyduklarını fakat advers etki bildirim formunu bilmediklerini belirtmiştir. Katılımcıların %60'dan fazlası advers etki şikayetleri ile eczaneye başvuran hastaların olduğunu belirtmiştir. Eczane teknisyenlerinin %51.6'sı yan etki bildirimi yaptıklarını belirtmiştir. Oransal olarak bakıldığında ise meslek hayatları boyunca 10 bildirimden fazla bildirim yaptığını belirten kişi sayısı bir hayli azdır. Advers etkiye yol açan etmenler incelendiğinden ise büyük çoğunlukla ilaçların sebep olduğu, ilacın beraberinde aktardan alınan bitkisel ürünlerin, kozmetik ve dermokozmetik preparatların da yol açabileceği bilinmektedir. Katılımcılara yan etki ile karşılaşıldığında nasıl bir yol izledikleri sorulduğunda ise, öncelikle çalıştıkları eczanenin eczacısına durumu bildirdiklerini belirtmişlerdir. Katılımcılar, AİR bildirimlerinin yapılmasının önemine değinirken, kullanılan ilaçlarla ilgili verilerin yetersizliği nedeniyle bu bildirimlerin eksik olduğunu düşünmektedirler. Yapılan çalışmada serbest eczanelerde çalışan eczane teknisyenlerinin bilgi ve davranışlarında daha etkili olabilmelerine dair uygulamalara ve teşviklere açık oldukları görülmektedir. Araştırma çalışmasının sonucunda raporlama konusunda farkındalık yaratılmasının ve eğitimlerle sürecin destelenmesinin önemi göz önüne çıkmaktadır.
Alüminyum veya biperiden ile oluşturulan öğrenme fonksiyon bozukluğu üzerinde kafeinin etkisinin araştırılması
Yaygın bir halk sağlığı sorunu olan demansın en sık sebebi Alzheimer Hastalığıdır. Alzheimer Hastalığı, beynin çeşitli bölgelerinde ß-amiloid birikimi ve nörofibriler yumaklar oluşumu ile karakterizedir. Kafeinin bilişsel fonksiyonlar üzerine etkisini araştıran çok sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmada farelerde Alüminyum veya bir selektif muskarinik M1 reseptör antagonisti olan biperiden ile oluşturulan deneysel Alzheimer modelinde bir adenozin reseptör antagonisti olan kafeinin etkileri araştırıldı. Bu amaçla hafıza ve öğrenmeyi ölçmek için Morris Water Maze testi uygulandı. Ayrıca deneklerin beyin dokuları histopatolojik yönden incelendi. Beş gün boyunca her gün 4 kez tekrarlanan Morris testinde kontrol deneklerin platformu bulma süreleri ilk güne göre ikinci günden başlayarak azaldı. Bu gruptaki histopatolojik incelemelerde serebral kortekste hücresel hasar veya hipokampüste ß-amiloid birikimine dair herhangi bir patolojiye rastlanmadı. Biperiden uygulanan gruplarda platformu bulma süresinde azalma gözlenmedi. Alüminyum uygulanan grupta ise sadece 5'inci günde azalma görüldü. Alüminyum veya biperiden uygulanan gruplarda yapılan histopatolojik incelemede hipokampüste ß-amiloid birikimi gözlenirken, kortekste ise hücresel hasara ait bulgular görüldü. Kafeinin gerek tek başına gerekse alüminyum veya biperidenle beraber uygulandığı gruplarda deney hayvanlarının platformu bulma sürelerinde bir azalma görülmezken, bu grupların beyin dokularında yapılan incelemelerde ß-amiloid birikiminde ve hücresel hasarda önemli oranda azalma olduğu görüldü. Bu bulgular, sadece alüminyumun değil biperidenin de beyin dokularında amiloid birikimine neden olduğunu, yüksek dozda uygulanan kafeinin öğrenme fonksiyonunu bozarken biperiden veya alüminyuma bağlı amiloid birikimini ve hücresel hasarı azalttığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Demans, Alzheimer, alüminyum, biperiden, kafein
COVİD-19 pandemisi döneminde antidepresan ilaç kullanma alışkanlıklarının belirlenmesi
COVID-19 pandemisi, dünya genelinde sağlık, ekonomi ve psikolojik açıdan büyük zorluklar yaratmıştır. Ülkemiz COVİD-19 pandemisinden ciddi anlamda etkilenen ülkeler arasındadır. Bu süreçte, depresyon, anksiyete ve stres gibi psikolojik rahatsızlıklar artmış ve bireylerin psikiyatrik tedaviye başvurma sıklıkları artmıştır. Tüm ilaçlar gibi antidepresanların da akılcı ilaç kullanımı ilkelerine uygun reçetelenmesi ve kullanılması hem hasta uyumunu hem de tedavi başarısını etkilemektedir. Bu tez, COVID-19 döneminde antidepresan ilaç kullanım alışkanlıklarını inceleyerek, pandeminin ruh sağlığı üzerindeki etkilerinin antidepresan ilaç tedavisindeki rolünü değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Araştırmada, COVID-19 pandemisi antidepresan kullanımını nasıl etkilediği ve ilaç kullanımında görülen değişiklikler ele alınmıştır. Ayrıca COVİD-19 pandemisi dönemindeki antidepresan kullanımı, o dönemki sağlık sunumu hakkında bilgiler vermektedir. Araştırmamız kesitsel gözlemsel bir çalışmadır. Veriler internet üzerinden dağıtılan anketler aracılığı ile toplanmıştır. Çalışmaya ankete katılmayı kabul eden 18 yaş üstü bireyler dahil edilmiştir. Anket 420 kişi tarafından tamamlamıştır. Anket; sosyo-demografik bilgiler, kronik hastalıklar ve antidepresan kullanım özelliklerinin sorgulandığı bölümlerden oluşmaktadır. Ankete katılanların yaş ortalaması 37,97±10,55, %66,7'si kadın, %33,3'ü erkektir. Katılımcıların eğitim durumu incelendiğinde%53,1'nin üniversite mezunu olduğu, %26,4'ünün çalışmadığı görülmektedir. Ankete katılanların %26,9'unda kronik hastalıkların görüldüğü saptanmıştır. Hayat boyunca en az bir kez antidepresan kullanma sıklığı %67,2'dir. Katılımcıların %78,6'sı psikiyatrist tarafından reçetelenen antidepresanları kullandıkları bildirilmiştir. Antidepresanlara bağlı yan etki görülme sıklığı %37,1'dir. Ortaokul mezunu olduğunu bildirenlerin ve anketin yapıldığı dönemde bir işte çalışmayanların istatistiksel olarak anlamlı oranda daha sık antidepresan kullandığı belirlenmiştir. Erkek katılımcılarda, kadınlara göre daha sık antidepresan kullanımı olduğu ortaya konulmuştur. Yaş ve antidepresan kullanımı arasında ilişki olmadığı gösterilmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen veriler değerlendirildiğinde antidepresan kullanım sıklığının pandemi ile birlikte artış gösterdiği belirlenmiştir. Eğitim durumu ile antidepresan kullanımı arasında pozitif korelasyon olduğu gösterilmiştir. Pandemi döneminde ekonomik sebeplerin, iş kaybının antidepresan kullanımına katkı sağladığı yönünde bulgular vardır. COVİD-19 pandemisi birçok yönden zorlayıcı etkiler ortaya çıkarmıştır, bu da insanlarda depresyon görülme sıklığını artırmıştır. Pandemi dönemindeki antidepresan kullanım alışkanlıklarındaki değişiklikler, depresyonun etkilerini değerlendirmek açısından değerlidir. Anahtar Kelimeler: COVID-19, depresyon, antidepresan kullanımı, akılcı ilaç kullanımı
COVİD-19 pandemi döneminde Harran Üniversitesinde sağlık alanında ve sağlık alanı dışında öğrenim gören öğrencilerin akılcı ilaç kullanımı hakkında bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Covid-19 Pandemi Döneminde üniversite öğrencilerinin aldıkları standart sağlık hizmetlerinin aksadığı ve ilaç kullanma alışkanlıklarının değiştiği görülmüştür. Çalışmada Harran Üniversitesinde Pandemi Dönemi Öncesi (PDÖ) ve Pandemi Dönemi (PD)'nde, Sağlık Alanı (SA) ve Sağlık Alanı Dışı (SAD)'ndaki fakültelerde öğrenim gören öğrencilerin Akılcı İlaç Kullanımı (AİK) konusunda bilgi, tutum ve davranışlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma Harran Üniversitesinde 600 (SA 300 ve SAD 300) öğrenci ile gerçekleştirilmiştir. Anket; katılımcıların demografik özelliklerini, PDÖ ve PD'nde AİK ile ilişkili bilgi tutum ve davranışlarını ölçen 46 sorudan oluşmaktadır. Anket kesitsel araştırma yöntemi ile online uygulanmıştır. Veriler SPSS programı ile analiz edilmiştir. Çalışmada öğrencilerin hastalandıklarında ilk doktora başvurma oranı PDÖ+PD'nde %68,2 bulunmuştur. PD'nde SA'ndaki öğrencilerin SAD'ndaki öğrencilere göre başvuru oranı daha yüksek tespit edilmiştir. PD'nde öğrencilerin %24,83'ü eczacıların ilaç önerisinde bulunamayacağını düşünmektedir. Bu oran SAD'ndaki öğrencilerde daha fazla görülmüştür. PDÖ+PD'nde SA ve SAD'ndaki öğrencilerin üçte birinin reçetesiz ilaç kullandığı tespit edilmiştir. Öğrencilerin hastalandıklarında ilaç dışı uygulamalardan ilk bitkisel ürün ve karışımları yüksek oranda (%73,8) kullandığı belirlenmiştir. SA'ndaki öğrencilerin (%78,4), SAD'ndaki öğrencilere (%69,4) göre daha fazla bitkisel ürün kullandığı tespit edilmiştir. Öğrenciler en çok bal, zencefil, keçiboynuzu ve zerdeçal kullanmayı tercih etmiştir. PD'nde antidepresan ilaç kullanımı artmıştır. PD'nde C vitamini kullanımı SAD'ndaki öğrencilerde, D vitaminin kullanımı ise her iki alandaki (SA-SAD) öğrencilerde artış göstermiştir. Sonuç olarak, Harran Üniversitesinde SA ve SAD'nda eğitim gören öğrencilerin PD'nde PDÖ'ne göre AİK'na uygun olmayan birçok davranışlarının olduğu tespit edilmiştir. Gelecekte olası pandemi dönemlerinde AİK'nın doğru şekilde oluşturulması için üniversite öğrencilerine konu ile ilgili çeşitli eğitim ve seminer programlarının düzenlenmesi gerekmektedir.
Selenyumun yüksek yağ içerikli diyet ve streptozotosinle diyabet oluşturulmuş sıçanlarda endotel bağımlı damar fonksiyonlarındaki rolü
Selenyumun Yüksek Yağ İçerikli Diyet ve Streptozotosinle Diyabet Oluşturulmuş Sıçanlarda Endotel Bağımlı Damar Fonksiyonlarındaki RolüTip 2 diyabete bağlı vasküler komplikasyonların gelişiminden endotelyal disfonksiyon sorumludur. Endotelyal disfonksiyon gelişimi oksidatif stres ve buna bağlı oluşan bir patolojik sürecin sonucudur. Selenyum antioksidan etkileri bilinen esansiyel bir elementtir. Bu çalışmada selenyumun tip 2 diyabet modeli oluşturulmuş sıçanlarda endotelyal disfonksiyon ve oksidatif stres üzerine etkileri araştırılmıştır. Deneyde kullanılan sıçanlar kontrol, tedavi almamış diyabetik ve 3 ayrı dozda selenyum tedavisi almış (180- 300- 500 mcg/kg/gün) diyabetik grup olmak üzere beş gruba ayrılmıştır. Diyabetik gruptaki sıçanlar deney sonuna kadar (8 hafta) yüksek yağ içerikli diyet (high fat diet, HFD) ile beslenmiş olup streptozotosin (STZ) uygulaması intraperitoneal, düşük dozda (30 mg/kg) ve iki kez yapılmıştır. Deneye alınan sıçanların torasik aortlarında asetilkolin ve sodyum nitroprussidle elde edilen endotele bağlı gevşeme yanıtları ile eNOS ve NADPH oksidaz (NOX4) mRNA eskpresyonlarına bakılmıştır. Selenyum tedavisi ile diyabette artış gösteren NOX4 ekspresyonlarında azalma tespit edilmiş olup diyabette azalmış eNOS ekspresyonları artmıştır. Bunun yanı sıra kan örneklerinde açlık kan şekeri, lipid profili, lipid peroksidasyonu (MDA), insülin ve NO değerleri incelenmiş olup sıçanlardan alınan karaciğer örneklerinde MDA'nın yanı sıra SOD, CAT ve GPx düzeyleri incelenmiştir. Selenyum tedavisi diyabetik sıçanlarda artmış olan açlık kan şekeri, total kolesterol ve trigliserid düzeyleri ile karaciğer katalaz ve MDA miktarlarını da düşürmektedir. Diyabette azalmış bulunan GPx seviyeleri de selenyum tedavisi ile artmış bulunmaktadır. Elde edilen verilere göre selenyum tedavisi diyabette bozulan damarsal yanıtları ve endotel fonksiyonu düzeltmekte, bunu NO seviyelerini ve eNOS ekspresyonlarını arttırarak yapmaktadır.Anahtar Kelimeler: tip 2 diyabet, selenyum, nitrik oksid, endotel disfonksiyonu, oksidatif stres, yüksek yağ içerikli diyet
Preeklampsili gebelerde ve preterm doğumlarda RHOA/ROPCK gen polimorfizmlerinin araştırılması
Preeklampsi ve preterm doğum gebelik patolojileri arasında önemli bir yer tutmakta ve hem maternal hem de fetal olumsuz etkilere yol açabilmektedir. Rho/ROCK yolağının düz kaslarda kalsiyum duyarlılığını arttırarak preeklampsi ve preterm doğum patogenezinde yer alan miyometriyum ve vasküler düz kas kontraksiyonlarında rolü olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı; RhoA, ROCK1 ve ROCK2 gen polimorfizmlerinin preeklampsi ve preterm doğum ile ilişkisinin araştırılmasıdır. Çalışmaya preeklampsi tanısı almış 96, preterm doğum tehtidi tanısı almış 96 ve 96 sağlıklı gebe dahil edilmiştir. Çalışmada, periferik kandan genomik DNA'ların izolasyonunu takiben BioMark 96.96 Dynamic Array Sistem kullanılarak polimorfizmler tespit edilmiştir. RhoA geni rs2177268, rs3448 ve rs974495 polimorfizmleri ile hem preeklampsi hem de preterm doğum arasında anlamlı bir ilişki bulunamazken, ROCK1 geni rs2271255 polimorfizmi CT, TT genotipleri ve T alleli hem preeklampsi hem de preterm doğum grubunda kontrol grubu ile anlamlı biçimde farklı bulunmuştur (P<0.0001). Preeklampsi grubunda; ROCK2 geni rs6755196 polimorfizmi GA ve AA genotipi (P=0.0002), rs965665 polimorfizmi CC genotipi ve C alleli (P<0.0001), rs1515219 polimorfizmi CT genotipi ve T alleli kontrol grubu ile anlamlı biçimde farklıdır (P<0.0001 ve P=0.0023). Preterm doğum grubunda ise; ROCK2 rs10178332 polimorfizmi AC genotipi (P<0.0001), rs965665 polimorfizmi CC genotipi ve C alleli (P<0.0001), rs1515219 polimorfizmi CT genotipi ve T alleli (P<0.0001) anlamlı biçimde kontrol grubundan farklıdır. Bu çalışma Rho/ROCK yolağındaki bu polimorfizmler ile preeklampsi ve preterm doğum arasındaki ilişkiyi gösteren literatürdeki ilk çalışmadır
Akut solunum yetmezliği olan yoğun bakım hastalarında dinamik tiyol disülfit homeostazının araştırılması
Tiyoller, sülfür ve karbon atomundan oluşan, sülfhidril grubu (-SH) içeren merkaptan grubundan antioksidan ajanlardır. Oksidatif stresin arttığı durumlarda reaktif oksijen moleküllerinin nötralizasyonunda kullanıldıklarından tiyol seviyeleri düşmektedir. Bu çalışmada, başta pnömoni olmak üzere solunum yetmezliğine neden olabilen enfeksiyon ya da inflamatuar nedenli hastalıkların patogenezinde rolü bulunan total oksidan durumunun bir belirteci olarak tiyol ve disülfit kan seviyelerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya yoğun bakım ünitesinde yatmakta olan parsiyel arteriyel oksijen basıncı (PaO2)<60 mmHg veya parsiyel arteriyel karbondioksit basıncı (PaCO2)>45 mmHg olan 98 hasta (58 erkek, 40 kadın) ve 98 sağlıklı (59 erkek, 39 kadın) gönüllü dahil edilmiştir. Total tiyol, doğal tiyol ve disülfit seviyeleri spektrofotometrik yöntem ile ölçülmüştür. Hasta grubunun total tiyol (270±99.81) doğal tiyol (203.90±103.41) ve disülfit (33.10±12.42) seviyeleri, kontrol grubunun total tiyol (423.62±70.3), doğal tiyol (307.13±57.73) ve disülfit (58.24±27.21) seviyelerinden anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.001). Doğal tiyol/total tiyol, disülfit /total tiyol ve disülfit/doğal tiyol oranlarında hasta grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Çalışma ile akut solunum yetmezliği hastalarında otomatik, hızlı ve ucuz bir yöntemle tiyol ve disülfit kan seviyelerinin ya da tiyol/disülfit oranlarının ölçülmesinin prognostik bir test olarak kullanılarak yoğun bakım ünitelerinde solunum yetmezliği hastalarının tanı ve takibinde yol gösterici olabileceği gösterilmiştir.
Androjen reseptör geni CAG tekrarı ve KATP kanalı Kir6.2 geni E23K polimorfizmlerinin koroner arter hastalığına yakalanma riski ve testosteronun in vitro vazodilatör yanıtları ile ilişkisi.
Koroner arter hastalığı (KAH) erkek ve kadınlarda başlıca ölüm nedenidir.Testosteron, koroner damarlarda oluşturduğu vazodilatör etki ile miyokard iskemisindehızlı iyileşme sağlamaktadır. Testosteronun oluşturduğu vazodilatasyonun, potasyum(K+) kanalları (KATP: ATP duyarlı K+ kanalları ve BKca+2: kalsiyumla aktive olan K+kanalları) ve membrana bağlı androjen reseptörleri (AR) aracılığı ile olabileceği ilerisürülmektedir.Son zamanlarda, AR geninde polimorfik bir CAG trinükleotid tekrarı ve ATPduyarlı K+ kanallarının Kir6.2 geninde E23K polimorfizmi tanımlanmıştır.Çalışmamızın amacı, KAH'lı bireylerden koroner bypass cerrahisi sırasında alınaninternal meme arterlerinde testosteron-aracılıklı gevşemeler üzerine her ikipolimorfizmin rolünü araştırmaktır. AR geni CAG tekrar uzunluklarınınbelirlenmesinde Gene-Scan analizi kullanılmıştır. CAG tekrar uzunluğunun üst çeyreği,17 ve üzeri alınmıştır. İnternal meme arterlerinde testosteron (10-7, 10-6, 10-5.5, 10-5, 10-4.5, 10-4, 10-3.5 M) aracılıklı gevşeme yanıtları ya da EC50 değerleri ile AR geni CAGtekrar sayıları ve Kir6.2 gen E23K polimorfizminin genotipleri arasında istatistikselolarak anlamlı herhangi bir ilişki bulunamadı.Çalışmamızın bir diğer bölümünde 340 koroner arter hastası ile 91 kontrol bireydepolimeraz zincir reaksiyonu-restriksiyon fragman uzunluk polimorfizmi (PCR-RFLP)yöntemleri ile Kir6.2 gen E23K (G----A) polimorfizmi araştırıldı.Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, KAH grubunda G alel sıklığı (wild tip)istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu (KAH %58.2, kontrol %47.8,p=0.012). Ayrıca, KAH ve kontrol grubu bireylerde GG ve GA+AA genotiplerininsıklıkları arasında da istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi (sırası ile, %35.9,%23.1 ve %64.1, %76.9, p=0.02).Sonuçlarımız, İMA'da Kir6.2 geni E23K ve AR geni CAG tekrarpolimorfizmlerinin testosteron aracılıklı gevşemede rol oynamadığı, ancak Kir6.2 genE23K polimorfizminin KAH'a yakalanma riskinde önemli rol oynayabileceğinigöstermektedir.Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, İnternal meme arteri, Androjenreseptör geni CAG tekrar polimorfizmi, KATP kanalı Kir6.2 geni E23K polimorfizmi.
Alfa amanitinin sıçanlarda toksikokinetiği
ALFA AMANİTİNİN SIÇANLARDA TOKSİKOKİNETİĞİAmanita phalloides dünyadaki görülen ölümcül mantar zehirlenmelerinin %95'in üzerinde sorumlu olan mantar türüdür. Bu mantarın 2 grup toksini tanımlanmıştır. Bunlar amanitin grubu ve falloidin grubu toksinler olarak bilinmektedir. Amanitin grubu toksinlerden mantar içinde en fazla bulunan ve hakkında en fazla araştırma yapılan toksin ?-amanitindir. Bu grup toksinler RNA polimeraz II enziminin spesifik inhibitörüdür. Mantarlarla olan zehirlenmelerde bu toksinin toksikokinetiği çok önemlidir. Ancak bu konuda yapılan araştırmalar yetersizdir.Yaptığımız saha çalışmalarında Ekim-Kasım 2010 aylarında Düzce çevresindeki ormanlardan yeterli miktarda Amanita phalloides mantarı toplanmıştır. Mantar içeriğindeki toksin analizi ve mantarlardan ?-amanitin saflaştırılması HPLC cihazıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda, anestezi altındaki sıçanlara oral ve intravenöz yoldan 1 mg/kg ?-amanitin verildikten sonra farklı zaman dilimlerinde (2.-5.-10.-15.-20.-45.-60.-90. dakika ve 2.-3.-4.5.-6.-9.-12.-24 saat) alınan kanların serumlarında ?-amanitin toksininin HPLC yöntemiyle C18 kolon, amonyum asetat: asetonitril: metanol (80:10:10,v/v/v) mobil faz ve 1 mL/dak izokratik akış hızı kullanılarak analizi yapıldı.Yapmış olduğumuz analizler sonucunda, ?-amanitin toksikokinetiğinin ?iki kompartmanlı dışarıya açık model?e uygunluk gösterdiği, oral biyoyararlanımının F=0.936, tdoruk: 2-3 saat (2.64), Cdoruk-oral = 2.86 ± 0.08 µg/ml, Cdoruk-i.v. = 12.01 ± 0.07 µg/ml, klirensinin CL = 75.91 ± 9.11 ml/st/kg ve eliminasyon yarılanma ömrü (t1/2ß) 110.4 ± 0.30 dak. olduğu saptandı.Çalışmamızda oral biyoyararlanım oranı, eliminasyon yarılanma ömrü, tdoruk, Cdoruk, klirensin belirlenmesi ve literatüre kazandırılması önemli bir aşamadır. Ayrıca bu verilerden zehirlenme vakalarında yararlanılabilecektir.Anahtar sözcükler: Amanita phalloides, ?-amanitin, HPLC, toksikokinetik, biyoyararlanım, klirens
L-DOPA uygulamasının tavşan korpus kavernozumunda non-adrenerjik non-kolinerjik gevşeme yanıtları üzerine etkisinin araştırılması
Sunulan çalışmada 2 ve 4 hafta süreli; düşük doz (3mg/kg/gün) ve yüksek doz (12mg/kg/gün) periton içine L-DOPA uygulamasının korpus kavernozum şeritlerinde EAU aracılı NO-bağımlı ve -bağımsız NANK gevşeme yanıtları, postsinaptik NO/guanilat siklaz/sGMP yolağı ve endotel bağımlı gevşeme üzerine olası etkileri incelenmiştir. Deneylerde 2-3 kg. ağırlığında otuz iki adet erişkin albino tavşandan elde edilen korpus kavernozum şeritleri Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna izometrik kasılmaları kaydetmek için kuvvet transdüserine bağlanarak yerleştirilmiştir. Guanetidin ve atropinli ortamda EAU ile oluşan NANK yanıtlarının ?-konotoksin GVIA varlığında inhibe olması yanıtların sinirsel uyarıya bağlı olduğunu göstermektedir. EAU ile oluşan NO-bağımlı NANK gevşeme yanıtlarının 2 haftalık yüksek doz uygulanan grupta azaldığı, 2 haftalık düşük doz uygulanan grupta değişmediği; 4 haftalık gruplarda da değişmediği saptanmıştır. EAU ile oluşan NO-bağımsız NANK gevşeme yanıtlarının 2 haftalık düşük ve yüksek doz uygulanan gruplarda azaldığı; 4 haftalık gruplarda değişmediği saptanmıştır. Bu sonuçlar, üst merkezlerde veya postgangliyonik sinir sonlanmalarındaki dopaminerjik yolaklarda duyarsızlaşma ya da downregülasyondan kaynaklanmış olabileceğini, 4 haftalık gruplarda bu durumun zamanla ortadan kalkmış olabileceğini düşündürtmektedir. Karbakol gevşeme yanıtlarında; 4 haftalık yüksek doz uygulanan grup hariç diğer gruplarda fark saptanmamış olup L-DOPA uygulamasının, endoteliyal NO aracılı sinyal yolağının etkilenmediğini göstermektedir. Ancak 4 haftalık yüksek doz uygulanan grupta gevşeme yanıtlarının arttığı saptanmıştır. SNP ve sildenafil gevşeme yanıtlarının; tüm deney gruplarında kontrollerine göre anlamlı olarak arttığı bulunmuştur. Bu sonuçlar, L-DOPA uygulamasına bağlı NO/guanilat siklaz/sGMP yolağının duyarlılığında bir artış olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Ayrıca sildenafil yanıtlarındaki artışın PDE aktivitesindeki inhibisyondan kaynaklanabileceği olasıdır.
Medikal ve endüstriyel kenevirin günümüzdeki yeri, önemi ve Türkiye ekonomisine katkı potansiyeli
Kenevir bitkisi, endüstri ve tıp gibi temel alanlarda kolay, ekonomik ve sağlıklı çözümler sunan bir bitkidir. Başta kannabinoidler olmak üzere çok sayıda kimyasal madde içermektedir ve zengin bir ürün yelpazesi vardır. Endüstriyel kenevir biyobozunur her çeşit plastik madde, kâğıt-karton, ısı yalıtım ve inşaat malzemeleri üretiminde, tekstil ve otomotiv sektöründe, gıda ve kozmetik ürünlerin imalatında ve biyodizel üretiminde kullanılmaktadır. Medikal kenevir kemoterapiye bağlı bulantı-kusma, kanser ile ilişkili nöropatik ağrı, multipl skleroz ile ilişkili spastisitede, HIV'li hastalarda kilo alımında ve epilepsi gibi bazı hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Bu yazıda, eski uygarlıklar tarafından kullanılmış olup kültürümüzde önemli bir yere sahip olan ve son yıllarda popülerlik kazanan tıbbi ve endüstriyel kenevir bitkisinin dünden bugüne kullanımı, yetiştirilmesi, tıp ve endüstrideki yeri hakkında bilgi verilmesi ve aynı zamanda kenevirin ekonomik potansiyelinin ortaya koyulması amaçlanmıştır. Anahtar Sözcükler: Cannabis, Endüstriyel Kenevir, Medikal Kenevir, Kannabinoidler, Hemp, Marijuana, Endokannabinoid Sistem, Fitokannabinoidler, Sentetik kannabinoidler
Akut pankreatit sonucu gelişen akciğer hasarında kannabinoidlerin etkisi
Bu çalışma, kannabinoidlerin akut pankreatit sonucu akciğerde görülen hasar üzerine etkilerini araştırmak amacıyla planlanmıştır. Akut pankreatit modeli oluşturmak için serulein 60 mikrogram/kilogram dozda intraperitoneal olarak birer saat arayla 5 kez uygulanmıştır. Model oluşturulmadan 30 dakika önce selektif kannabinoid 2 reseptör agonisti JWH133(10 mg/kg dozunda i.p.) uygulanmıştır. Akciğer ve pankreas dokularında histolojik incelemeler, nükleer faktör-kappa B immünohistokimyasal analizleri ile doku ve serumda biyokimyasal incelemeler yapılmıştır. Serum lipaz değeri patoloji grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmıştır. Pankreasta malondialdehit düzeyi, kontrol grubuna görepatoloji grubunda artış gösterirken glutatyon düzeyi azalmış fakat bu artış ve azalışlar istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Akciğerde de malondialdehit düzeyi artış göstermiş, süperoksit dismutaz ve glutatyon düzeyleri azalmış ama bu istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. JWH133, pankreas dokusunda süperoksit dismutaz, katalaz ve glutatyon düzeyleri, akciğer dokusunda ise glutatyon düzeyini artırmış fakat bu artışlar istatiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. Pankreas dokusunda asiner hücre otofajisi oluşumu ve asiner hücre nekrozunun görülme oranı patoloji grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmıştır. JWH133, pankreasta nükleer faktör-kappa B reaksiyon yoğunluğunu ve yüzdesini azaltmış ancak bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Akciğer nükleer faktör-kappa B reaksiyon yoğunluğu patoloji grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmıştır. Bu çalışma ile serulein ile oluşturulan akut pankreatit bağlı akciğer hasarında, kannabinoidlerin doku hasarı ve nükleer faktör-kappa B yolağı üzerinde koruyucu etkisi incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar, kannabinoidlerin akciğer hastalıklarında tedavi edici etkilerinin ele alınmalarına olanak sağlayacaktır.
Akut pankreatit sonucu gelişen karaciğer hasarında kannabinoidlerin etkisi
Bu çalışma, kannabinoidlerin akut pankreatit sonucu karaciğerde görülen hasar üzerine etkilerini araştırmak amacıyla planlanmıştır. Akut pankreatit modeli oluşturmak için serulein 60 mikrogram/kilogram dozda intraperitoneal (i.p.) olarak birer saat arayla 5 kez uygulanmıştır. Model oluşturulmadan 30 dakika önce nonselektif reseptör agonisti kannbidiol (CBD) (10 mg/kg dozunda i.p.) uygulanmıştır. Karaciğer ve pankreas dokularında histolojik incelemeler, nükleer faktör-kappa B (NF-kB) immünohistokimyasal analizleri ile doku ve serumda biyokimyasal incelemeler yapılmıştır. Serum lipaz değeri patoloji grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmıştır. Pankreasta MDA (malondialdehit) düzeyi, patoloji grubunda kontrol grubuna göre yükselmiş fakat bu yükselme istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. GSH (glutatyon peroksidaz) patoloji grubunda kontrol grubuna göre azalmış bu azalış pankreas da anlamlı bulunurken karaciğerde anlamlı bulunmamıştır. CBD, pankreasta ve karaciğerde MDA seviyesini azaltmış ancak bu azalmış karaciğerde anlamlı bir azalma gözlenirken pankreasta, azalma istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Pankreas dokusunda asiner hücre otofajisi oluşumu ve asiner hücre hipertrofisi görülme oranı patoloji grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmıştır. CBD, karaciğerde NF-κB reaksiyon yoğunluğunu ve yüzdesini azaltmış bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. Pankreasta NF-κB reaksiyon yüzdesi patoloji grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmıştır. Bu çalışma ile serulein ile oluşturulan akut pankreatit bağlı karaciğer hasarında, kannabinoidlerin doku hasarı ve NF-κB yolağı üzerinde koruyucu etkisi incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar, kannabinoidlerin karaciğer hastalıklarında tedavi edici etkilerinin ele alınmalarına olanak sağlayacaktır.
Uzaktan iskemik perkoşullanmanın kalpte iskemi-reperyüzyona bağlı nekroz üzerindeki koruyuculuğunda melatoninin fizyolojik ve farmakolojik etkileri
İskemik kalp hastalıkları gelişmiş ülkelerde ilk sırada gelen morbidite ve mortalite nedenidir. Son yıllarda, uzaktan iskemik koşullanma (RIC) olarak adlandırılan uzak organ/uzvun geçici iskemisinin, letal iskemik sonuçlar oluşmasına engel olarak koruma oluşturabildiği bulunmuştur. Bu olgunun keşfi, kardiyak korumada direkt kalbe müdahale zorunluluğunu ortadan kaldırabilmektedir. Yaşlanmada, komorbiditelerde ve komedikasyonlarda koşullanmaların kardiyoprotektif etkilerinin bozulduğu gösterilmiştir. Yaşlanmayla pineal bezden melatonin sentezinin azalması, yaşlanma ve yaşlanmaya bağlı kardiyovasküler hastalıkların patogenezinde önemli olabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmada İ/R hasarında uzaktan iskemik perkoşullanma (RIPerC) ve melotoninin nekroz alanı, nekrotik gen Cybb, hipoksiyle indüklenen faktör (HIF-1α) ve inflamasyon mediyatörü nükleer faktör-kappa B (NfκB) üzerindeki etkileri incelendi. Bu amaçla kullanılan Spraque Dawley sıçanlar pinealektomi yapılmayan (Non-PX) ve pinealektomili (Px) olarak 2 gruba ayrıldı ve İ/R'ye kadar 2 ay bekletildi. (i)Kontrol; (ii)İ/R (sol koroner arter ligasyonuyla oluşturulan 30 dk iskemi, 120 dk reperfüzyon); (iii)İ/R+RIPerC (miyokardiyal iskemiye başlandığında 3 siklus 5 dakika iskemiyi takiben 5 dk reperfüzyon); (iv)İ/R+Melatonin (10 gün 10 mg/kg); (v)Px; (vi)Px+İ/R; (vii)Px+İ/R+RIPerC; (viii)Px+İ/R+RIPerC+Melatonin gruplarına ayrıldı. Hemodinamik parametreler EKG, kan basıncı, kalp hızı değerlendirildi. Nekroz alanı 2,3,5-trifeniltetrazolyum klorür (TTC) boyamayla belirlendi ve İmage J programıyla hesaplandı. Cybb, HIF-1α ve NfkB qRT-PCR ile analiz edildi. Non-Px gruplarda İ/R'de artan enfarkt boyutu, Cybb ve NfκB RIPerC ve melatonin ile azaldı. Px ile artan enfarkt boyutu RIPerC ile minimal, RIPerC+Melatonin ile anlamlı azaldı. Hem Non-Px hem de Px gruplarında RIPerC ve Melatonin Cybb ve NfκB ekspresyonlarını anlamlı olarak azalttı. HIF-1α ekspresyonu kontrol grubuyla karşılaştırıldığında İ/R ve Px grubunda up-regüle (%28-%14) oldu. Melatonin ve RIPerC ise ekspresyonunu (%17,6-%30,4) down-regüle etti. Ancak veriler istatistiksel olarak anlamlılığa ulaşamadı. İlk kez bu çalışmada RIPerC ile nekroz üzerinde sağlanan kardiyoprotektifliğin Px ile azaldığı gösterildi. Dışarıdan melatonin verilmesi koruyuculuğu geri çevirebildi. Melatoninin fizyolojik ve farmakolojik konsantrasyonları İ/R hasarında ve RIPerC'nin koruyuculuğunda önemli olabilir. Anahtar Kelimeler: Uzaktan iskemik perkoşullanma, melatonin, İ/R, Cybb, NfκB, HIF-1α
İzole tavşan mide fundusunda hidrojen sülfür'ün endojen mediyatörlerle etkileşiminin araştırılması
Bu çalışmada, H2S'in tavşan mide fundusunda elektriksel alan uyarısı (EAU) aracılı kolinerjik aşırım üzerine etkisi ve NO ile etkileşiminin araştırılması için NOS inhibitörü L-NAME varlığında, EAU aracılı kolinerjik aşırım üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Deneylerde 2.5-3 kg ağırlığında 20 adet albino tavşandan elde edilen mide fundus şeritleri Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna izometrik kasılmaları kayıt etmek için izometrik kuvvet transdüserine bağlı olacak şekilde yerleştirilmiştir. EAU aracılı kolinerjik kasılma yanıtlarına guanetidin ve indometasin'in etkisi olmadı, atropin tamamen ortadan kaldırdı, neostigmin bu yanıtları artırdı, ?-gonotoksin GVIA ise anlamlı oranda azalttı. Nitrik oksit sentaz inhibitörü L-NAME, EAU aracılı kasılma yanıtlarını artırdı. Bu sonuçlar mide fundusunda elde edilen EAU aracılı kasılma yanıtlarının sinirsel uyarıya bağlı olduğunu ve kolinerjik sinirler kaynaklı olduğunu göstermektedir. Guanetidin ve indometasin varlığında, EAU aracılı kolinerjik kasılma yanıtlarını NaHS ve L-sistein konsantrasyon bağımlı olarak azaltırken, PAG etkilemedi. L-NAME varlığında, NAHS ve L-sistein'in inhibitör etkisi değişmedi. Ancak L-NAME varlığında inhibitör etkisinin geri dönüşü anlamlı oranda arttı. Noradrenalin ile kastırılmış mide fundus şeritlerinde NaHS ve L-Sistein anlamlı oranda gevşemeye neden olurken, PAG gevşemeye neden olmadı. NaHS ve L-sistein'in EAU aracılı kolinerjik kasılma yanıtları üzerinde oluşturduğu inhibitör etkisini noradrenalin ile kastırılmış dokularda da göstermesi etkilerinin postsinaptik mekanizma ile olduğunu göstermektedir. Ancak EAU aracılı nörojenik kasılma yanıtları üzerine H2S'in etkisinin zaman bağımlı olarak %55 oranında geri dönmesine rağmen noradrenalin ile kastırılmış dokularda geri dönüşün olmaması ve L-NAME varlığında bu geri dönüşte artış olması, H2S'in sinir sonlanmalarından nörotransmitter salıverilmesine etkisi olduğunu ve NO ile bir etkileşimi olduğunu düşündürmektedir.
İn vivo miyokardiyal iskemi/reperfüzyon hasarı modelinde β3 adrenerjik reseptör aracılı koruyuculuğun rolü
Beta-3 adrenerjik reseptörler (β3-AR), kalp kasında β1 ve β2-AR'lerin klasik pozitif inotropik etkilerine karşılık negatif inotropik etkilidir. β3-AR, endotelyal nitrik oksit sentetaz (eNOS) aktivasyonuyla nitrik oksit üretimini arttırır, vazodilatasyona neden olur. β3-AR'lerin kardiyovasküler sistemde koruyucu etkileri nedeniyle kalp yetmezliği, miyokard infarktüs (MI) gibi kalp hastalıklarında kritik öneme sahiptir. Ancak MI'de β3-AR rolü, fonksiyonları ve alt yolaklarını aydınlatan yeterli çalışma yoktur. Bu çalışmada deneysel miyokardiyal iskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarında β3-AR koruyuculuğunu ve olası alt yolaklarını araştırmayı amaçladık. Bu amaçla İ/R öncesi β3-AR seçici agonisti BRL37344 vererek İ/R'na bağlı nekroz alanına etkisini araştırdık. Ayrıca enerji metabolizması ile otofajide görevli AMPK, oksidatif stresi ve apoptozu düzenleyen SIRT1, hücre stres tepkimelerinde rol oynayan mTOR ve p70SK6 düzeylerini inceledik. Tek doz BRL37344 (5 mcg/kg), 30 dakika iskemi 120 dakika reperfüzyondan hemen önce verildi. 10 gün i.p BRL37344 (5 mcg/kg/gün) tedavi alan gruba 11.gün İ/R yapıldı. İnfarkt alanı trifeniltetrazolyumklorid ile belirlenerek, İmageJ programı ile hesaplandı. AMPK, SIRT1, mTOR ve p70SK6 düzeyleri Western Blot yöntemi ile ölçüldü. Nekroz alanı, tek doz BRL37344 uygulanan grupta (32,21±1,57), İ/R kontrol grubuna (44,84±1,47) göre anlamlı düşük bulundu. AMPK ve SIRT1 düzeyleri İ/R ile anlamlı azalırken, tek doz ve 10 günlük tedavi gruplarında anlamlı olarak tekrar yükseldi. İ/R ile mTOR ve p70S6K düzeyleri anlamlı şekilde yükseldi. mTOR ve p70S6K düzeyleri BRL37344 uygulanan gruplarda kontrole yaklaştı, anlamlı olarak azaldı. β3-AR uyarımının, İ/R hasarına karşı koruyuculuğu önemli olabilir. Bu bulgular AMPK, SIRT1, mTOR ve p70S6K düzeylerinin β3-AR koruyuculuğunda rollerinin olabileceğini göstermiştir.
Miyokardiyal iskemik ardkoşullanmanın apoptotik genler fas, faslg, kaspaz 2 ve mikroRNA-139-3P düzeyleri ile reperfüzyon aritmileri üzerine etkileri
İskemik ardkoşullanma (IPostC), uzun süreli iskemiden hemen sonra uygulanan kısa iskemi/reperfüzyon (I/R) bölümleri olup, miyokard enfarktüsünün boyutunu kısıtlayan ve I/R hasarını azaltan en güçlü mekanizmalardan biri olarak kabul edilir. Bu çalışmada, proapoptotik genler Fas, Faslg, büyüme durması ve DNA hasarına neden olan 45 alfa (Gadd45a), antiapoptotik gen kaspaz 2 ve mikroRNA-139-3p (miRNA-139-3p)' nin I/R hasarındaki rolleri ve IPostC' nin bu genler üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. Ayrıca IPostC' nin oksidatif stresle ile ilişkili malondialdehit (MDA) düzeylerine, reperfüzyondaki ventriküler ekstrasistol sayıları ve ventriküler taşikardi insidanslarına etkileri incelendi. Spraque Dawley cinsi 300±50 g ağırlığında 66 adet yetişkin erkek sıçan kullanıldı. Aritmiler ve MDA düzeylerinin değerlendirilmesi için 7 dakika iskemi, 7 dakika reperfüzyon uygulandı. Apoptotik yolakla ilişkili moleküler parametrelerin değerlendirilmesi için 30 dk iskemi, 120 dk reperfüzyon uygulandı. IPostC ise 10 saniye iskemi, 10 saniye reperfüzyon üç kür şeklinde uygulandı. Deney boyunca EKG, kan basıncı ve kalp hızı kaydedildi. MDA düzeyleri spektrofotometre, gen seviyeleri ve miRNA-139-3p ise qRT-PCR ile ölçüldü. I/R ile MDA, Fas ve Faslg genleri kontrol grubuna göre anlamlı arttı. IPostC tedavisiyle Fas, Faslg, Gadd45a anlamlı azaldı, miRNA-139-3p anlamlı arttı. Kaspaz 2 geni I/R grubunda (0,19±0,05) kontrol grubuna (1,00±0,09) göre anlamlı azalırken, IPostC uygulaması ile (0,36±0,05) anlamlı arttı. I/R+IPostC grubunda reperfüzyondaki ventriküler ekstrasistol sayıları (3,86±1,23) ve ventriküler taşikardi insidansı (% 14,3), I/R grubuna (25,29±8,65, % 51,9 sırasıyla) göre anlamlı azaldı. IPostC' nin Fas, Faslg, Gadd45a ve kaspaz 2 genleri ve ilişkili miRNA-139-3p ile apoptozu düzenleyerek I/R hasarında koruyucu olabileceği düşünülebilir. Bu özellikleri ile IPostC uygulaması reperfüzyon aritmilerini de önleyebilir. Anahtar kelimeler: iskemik ardkoşullanma, aritmi, apoptoz, miRNA-139-3p, Fas, Faslg, kaspaz 2.
Tavşan korpus kavernozumunda elektriksel alan uyarısı aracılı non-adrenerjik non-kolinerjik gevşeme yanıtları üzerine epoksijenazların etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada izole tavşan korpus kavernozumunda EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtları üzerine non-spesifik sitokrom P450 enzim inhibitörü mikonazol'ün, spesifik ?-hidroksilaz inhibitörü 17-ODYA'nın ve araşidonik asit metabolitlerinden 14,15-EET, 11,12-EET ve 20-HETE epoksitlerinin etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. 2,5-3 kg. ağırlığında erişkin albino erkek tavşanlardan izole edilen korpus kavernozum dokuları, havalandırılmış ve Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna, izometrik kasılmaları kaydetmek için kuvvet transdüserine bağlanarak yerleştirilmiştir. Guanetidin ve atropinli ortamda EAU ile oluşan NANK gevşeme yanıtları ?-konotoksin GVIA uygulanan dokularda tamamen ortadan kalkmıştır. L-NAME bu gevşeme yanıtlarını düşük frekansda (2 Hz) ortadan kaldırırken, yüksek frekanslarda ise (4-32 Hz) azaltmıştır. EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtlarında mikonazol ve 17-ODYA, konsantrasyon bağımlı şekilde artışa neden olmuş, NO bağımlı ve bağımsız gruplar arasında maddelerin etkisi bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşturmamıştır. 14,15-EET, 11,12-EET ve 20-HETE, EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtlarını artırmıştır. NO bağımlı grup, NO bağımsız grup ile karşılaştırıldığında; 11,12-EET uygulanan gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmezken, 14,15-EET'nin oluşturduğu etki bakımından NO bağımlı grupta istatistiksel olarak anlamlı olmayan gevşeme yanıtı artışı saptanmıştır. 20-HETE uygulanan NO bağımlı grup; bağımsız grup ile karşılaştırıldığında düşük konsantrasyonlarda (10-11-10-8M), istatistiksel olarak anlamlı fark oluştuğu tespit edilmiştir. Çalışmada sitokrom P450 mono-oksijenaz inhibitörleri ve epoksitler, fenilefrin ile kastırılmış NO bağımlı ve bağımsız dokularda konsantrasyon bağımlı gevşeme yanıtı oluşturmamıştır.Bu sonuçlar; tavşan korpus kavernosumunda EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtlarına sitokrom P450 mono-oksijenaz inhibitörlerinin ve epoksitlerin katkılarının olduğunu ve etkilerini presinaptik mekanizmayla oluşturduklarını göstermektedir.Bu çalışmada izole tavşan korpus kavernozumunda EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtları üzerine non-spesifik sitokrom P450 enzim inhibitörü mikonazol'ün, spesifik ?-hidroksilaz inhibitörü 17-ODYA'nın ve araşidonik asit metabolitlerinden 14,15-EET, 11,12-EET ve 20-HETE epoksitlerinin etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. 2,5-3 kg. ağırlığında erişkin albino erkek tavşanlardan izole edilen korpus kavernozum dokuları, havalandırılmış ve Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna, izometrik kasılmaları kaydetmek için kuvvet transdüserine bağlanarak yerleştirilmiştir. Guanetidin ve atropinli ortamda EAU ile oluşan NANK gevşeme yanıtları ?-konotoksin GVIA uygulanan dokularda tamamen ortadan kalkmıştır. L-NAME bu gevşeme yanıtlarını düşük frekansda (2 Hz) ortadan kaldırırken, yüksek frekanslarda ise (4-32 Hz) azaltmıştır. EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtlarında mikonazol ve 17-ODYA, konsantrasyon bağımlı şekilde artışa neden olmuş, NO bağımlı ve bağımsız gruplar arasında maddelerin etkisi bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşturmamıştır. 14,15-EET, 11,12-EET ve 20-HETE, EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtlarını artırmıştır. NO bağımlı grup, NO bağımsız grup ile karşılaştırıldığında; 11,12-EET uygulanan gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmezken, 14,15-EET'nin oluşturduğu etki bakımından NO bağımlı grupta istatistiksel olarak anlamlı olmayan gevşeme yanıtı artışı saptanmıştır. 20-HETE uygulanan NO bağımlı grup; bağımsız grup ile karşılaştırıldığında düşük konsantrasyonlarda (10-11-10-8M), istatistiksel olarak anlamlı fark oluştuğu tespit edilmiştir. Çalışmada sitokrom P450 mono-oksijenaz inhibitörleri ve epoksitler, fenilefrin ile kastırılmış NO bağımlı ve bağımsız dokularda konsantrasyon bağımlı gevşeme yanıtı oluşturmamıştır.Bu sonuçlar; tavşan korpus kavernosumunda EAU aracılı NO bağımlı ve bağımsız NANK gevşeme yanıtlarına sitokrom P450 mono-oksijenaz inhibitörlerinin ve epoksitlerin katkılarının olduğunu ve etkilerini presinaptik mekanizmayla oluşturduklarını göstermektedir.
Ardkoşullanma ve melatoninin serebral iskemi-reperfüzyon hasarında mitofaji aracılı etkileri
İskemik ardkoşullanma (PostC), dokunun reperfüzyon esnasında iskemi-reperfüzyon (IR)' un kısa bölümlerine maruz kaldığında, hasara karşı tolerans artışını hedefleyen güçlü, endojen, koruyucu bir yöntemdir. Uzak iskemik ardkoşullanma (RePostC) ise uzak organlardaki girişimlerle iskemiye duyarlı vital organları koruyan noninvaziv bir metoddur. Mitofaji ile mitokondriyal biyoenerjetiğin düzenlenmesinin inme tedavisinde umut verici olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada PostC, RePostC ve beyin dokusunda koruyucu etkileri bilinen melatoninin serebral IR hasarında hasar göstergesi BNP; mitofajide farklı yolaklarda görevli proteinler Parkin-PINK1, BNIP3 ve FUNDC1 ekspresyon düzeyleri ve lokomotor aktiviteyi değerlendirmek amacıyla kullanılan davranış testleri üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Sıçanlar 5 gruba ayrıldı (n:10). Orta serebral arter (OSA) oklüzyonu sonrası reperfüzyon başlangıcında, 3 siklus 30 sn reperfüzyon/10 sn iskemi şeklinde PostC; sağ arka bacağa 5'er dk 3 siklus reperfüzyon-iskemi şeklinde RePostC; reperfüzyon öncesinde tek doz melatonin uygulandı. Protein ekspresyon düzeyleri Western Blot ile tespit edilirken; nöronal canlılığın tespiti için DAPI boyama ve motor koordinasyonun analizi için açık alan, dikey çubuk ve ışın yürüme testleri gerçekleştirildi. BNP, Parkin-PINK1, BNIP3 ve FUNDC1 düzeyleri IR hasarı ile anlamlı arttı. Tedavilerle Parkin ve PINK1 düzeyleri değişmezken; BNP, FUNDC1 ve BNIP3 düzeyleri IR'ye göre anlamlı azaldı. Davranış testlerinde lokomotor aktivite, IR ile anlamlı azalırken tedavi uygulamaları anlamlı bir değişiklik göstermedi. Sonuç olarak; Parkin-PINK1, FUNDC1 ve BNIP3 protein ekspresyon düzeylerinin artışı, tüm mitofaji yolaklarının OSA oklüzyonuna bağlı serebral IR ile aktif olduğunu gösterebilir. PostC, RePostC ve melatonin, BNIP3 ve FUNDC1 aracılı mitofajiyi inhibe ederek koruyuculuk sağlayabilir. Serebral IR hasarına bağlı olarak artan BNP düzeyleri IR hasarının teşhisinde ve tedavinin değerlendirilmesinde biyobelirteç olabilir. Ardkoşullanmalarla benzer mekanizmalar ile koruyuculuk sağlayan melatonin farmakolojik koşullanma yapan bir ajan olarak düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: ardkoşullanma, melatonin, mitofaji, BNIP3, FUNDC1, Parkin-PINK1, BNP
Timokinon'un streptozotosin ile oluşturulan tip 1 diyabette damar hasarı üzerine etkisi
Timokinon'un Streptozotosin ile Oluşturulan tip 1 Diyabette Damar Hasarı Üzerine Etkisi Diyabet tüm dünyada prevalansı artmakta olan kronik metabolik bir hastalıktır. Diyabetin önemli komplikasyonlarından biri endotel disfonksiyonudur. Timokinon (TQ), antioksidan, antihiperlipidemik, antidiyabetik, antiinflamatuar, gastroprotektif, hepatoprotektif gibi birçok yararlı özelliğe sahiptir. Bu çalışmanın amacı, TQ'nun streptozotosin ile oluşturulan diyabet modelinde vasküler etkilerini araştırmaktı. Diyabet oluşturmak için tek doz intraperitoneal STZ (50mg/kg) enjeksiyonu yapıldı. TQ uygulanan gruplardaki sıçanlara, STZ enjeksiyonundan 3 gün sonra başlanarak 3 hafta boyunca her gün ağızdan 80 mg/kg TQ verildi. Ratların kan basıncı ölçümleri (sistolik kan basıncı) başlangıç ve deney sonunda kuyruktan indirekt tail cuff yöntemi ile yapıldı. Biyokimyasal, histopatolojik ve farmakolojik incelemeler için kan ve torasik aorta örnekleri alındı. Kan basınçları kontrol, STZ, STZ+TQ grupları arasında farklı değildi (sırasıyla 102.56±4.31, 103.20±5.74, 105.20±2.09). İzole sıçan torasik aortasında, submaksimal fenilefrin (Phe) uygulaması sonrası, asetilkolin (Ach) uygulaması ile elde edilen gevşeme doz-cevap eğrisinde gruplar arasında fark yoktu. TQ, Phe EC50 değerlerini kontrol grubuna göre anlamlı oranda azalttı (Kontrol, STZ, STZ+TQ grubunda sırasıyla; 6.91±0.18, 6.88±0.22, 6.54±0.22). Gruplar arasında eNOS immunreaktivitesinde anlamlı bir değişim olmadığı tespit edildi (Kontrol, STZ, STZ+TQ grubunda sırasıyla; 0.28±0.09, 0.31±0.07, 0.26±0.05). STZ uygulaması sonrası 3. Günde, STZ uygulanan gruplarda kan glukozu anlamlı oranda arttı (Kontrol, STZ, STZ+TQ grubunda sırasıyla; 119.50±7.88, 388.25±49.59, 398.11±65.16). 3 hafta sonunda ise sadece STZ grubunda başlangıç değerine göre glukoz düzeylerinde anlamlı oranda artış bulundu (Kontrol, STZ, STZ+TQ grubunda sırasıyla; 100.20±11.05, 480.50±62.80, 412.20±51.50). Torasik aortada, STZ ve STZ+TQ uygulamaları MMP-9 enzim düzeylerini anlamlı oranda azalttı (Kontrol, STZ, STZ+TQ grubunda sırasıyla; 15.47±3.80, 2.63±2.13, 3.30±0.73). STZ uygulamasının, CD34 düzeylerinde TQ ilavesiyle önlenebilen anlamlı artışa neden olduğu tespit edildi (Kontrol, STZ, STZ+TQ grubunda sırasıyla; 0.13± 0.05 , 1.75± 0.55 , 0.15±0.05). Mevcut bulgulara göre, TQ, STZ aracılı diyabette eNOS aktivitesini ve asetilkolin gevşeme yanıtlarını etkilemeden, kasılma duyarlılığı üzerine azaltıcı etkiye neden olabilir. Ayrıca, bu modelde, TQ uygulamasının kan glukozundaki progresif artışa önleyici etki oluşturabileceği ve bu etkinin MMP-9 aracılığını içermediği fakat, progenitör hücre belirteci olan CD34 hücrelerinin de müdahil olduğu bir süreçle ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: CD34, diyabet, MMP-9, STZ, timokinon
Myokardiyal iskemik ardkoşullanmanın nekroz üzerindeki koruyuculuğunda melatoninin fizyolojik ve farmakolojik etkileri ve mitokondriyal uncouplıng proteinleri 2 ve 3'ün rolü
İskemik ardkoşullanma (Postconditioning-PostC); reperfüzyon başlangıcında iskemi-reperfüzyon (I/R)'un kısa bölümlerine maruz kaldığında, miyokardın daha dirençli hale gelmesini hedefleyen güçlü bir kardiyoprotektif olgudur. İlerleyen yaş ve kronik kalp hastalığıyla PostC'nin koruyucu etkisinin azaldığı/ortadan kalktığı bildirilmiştir. Benzer şekilde aynı risk gruplarında düşük serum melatonin düzeyi rapor edilmektedir. Bu çalışmada, PostC'nin koruyuculuğunda melatoninin fizyolojik ve farmakolojik konsantrasyonlarının rolünün belirlenmesi amaçlandı. Bu amaçla, I/R'ye bağlı nekroz alanı, enerji metabolizmasında görevli bir hormon olan irisin ve oksidatif strese karşı mitokondriyi koruyan uncoupling protein (UCP) 2 ve 3'ün düzeyleri incelendi. I/R uygulamalarından 2 ay önce ratlar kontrol (Non-Px) ve pinealektomili (Px) olarak 2 gruba ayrıldı. 30 dk iskemiyi takiben, 3 siklus 10'ar sn PostC ve 120 dk reperfüzyon uygulandı. Risk alanı evans blue, infarkt alanı trifeniltetrazolyumklorid ile tespit edilerek, İmageJ programı ile hesaplandı. İrisin, UCP 2 ve 3 düzeyleri qRT-PCR yöntemi ile ölçüldü. Non-Px gruplarda, PostC ve melatonin uygulamaları ile nekroz alanı azaldı (%18,83, %17,53). Px sıçanlarda (%33,58) nekroz alanı kontrol ile (%25,46) karşılaştırıldığında anlamlı yüksekti. UCP3 düzeyi I/R ve Px ile azaldı, PostC ve melatonin uygulamaları ile arttı. Px sonrası PostC, nekroz alanı ve UCP 2, 3 üzerinde anlamlı etki oluşturmazken, PostC öncesi melatonin uygulaması ile koruyuculuk sağlandı. İrisin düzeyi, I/R ve Px ile artarken, PostC ve melatonin uygulamaları ile azaldı. Bu bulgular; UCP 2, 3 ve irisin düzeylerinin PostC'nın koruyuculuğunda rolünün olabileceğini, fizyolojik melatoninin azaldığı durumlarda PostC'nin koruyuculuğunun (nekroz oranı, UCP2, 3) ortadan kalktığını, dışarıdan melatonin replasmanı ile koruyucu etkinin geri çevrilebildiğini göstermiştir. Melatoninin fizyolojik ve farmakolojik konsantrasyonları PostC'nin koruyuculuğunda önemli olabilir. Melatoninin, PostC ile benzer oranda ve benzer parametreler ile koruyuculuk gösterebildiği için farmakolojik koşullanma yapabilen bir ajan olarak düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Ardkoşullanma, melatonin, I/R, irisin, UCP 2/3
Deneysel hiperkolesterolemide melatoninin aterojenik indeks, oksidatif stres, vaspin, visfatin düzeyleri ve endotelyuma bağlı gevşeme cevaplarına etkileri
1. ÖZET Nitrik oksit biyoyararlanımı, lipid profili ve oksidatif değişiklikler ile karekterize hiperkolesterolemi, ateroskleroz için önemli risk faktörlerinden biridir. Bu çalışmada, yüksek kolesterol ile indüklenen hiperkolesterolemide melatoninin lipid parametrelerine, aterojenik indekse, asimetrik dimetil arjinin (ADMA), malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH) düzeylerine, süperoksit dismutaz (SOD) aktivitesine karaciğer fonksiyon testlerine, in vitro α1 adrenerjik uyarımla meydana gelen kasılma ve endotelyuma bağlı gevşeme cevaplarına, karaciğer ve aortta vaspin, visfatin düzeylerine ve histolopatolojik değişimlere etkisinin incelenmesi amaçlandı. Ayrıca melatoninin bu etkileri atorvastatin ile karşılaştırıldı. Sıçanlar 5 gruba ayrıldı (n:7). 8 hafta boyunca kontrol grubu normal yemle, diğer gruplar % 2 kolesterol ve % 0.5 kolik asit diyeti ile beslendi. Melatonin bir gruba kolesterol ile eş zamanlı verilirken, diğer gruba son 2 hafta uygulandı. Atorvastatin (10 mg/kg/gün) gavaj ile son 2 hafta uygulandı. Deney sonunda izole edilen torasik aort halkalarından fenilefrin (Phe) ile kasılma, asetilkolin (ACh) ile gevşeme yanıtları kaydedildi. Serum lipid parametreleri (trigliserit, total kolesterol, HDL, LDL) kit yardımıyla otoanalizörde ölçüldü. Karaciğer, böbrek ve aort dokularında histopatolojik incelemeler yapıldı. MDA ve GSH düzeyleri, SOD aktivitesi spektrofotometre ile, karaciğer ve aortta vaspin-visfatin düzeyleri Western-Blot ile serum ADMA düzeyleri HPLC ile ölçüldü. Hiperkolesterolemi ile artan serum lipid parametreleri, aterojenik indeks ve karaciğer fonksiyon testleri ve ACh-EC50 değerleri, ADMA düzeyi ve oksidatif değişiklikler melatonin ve atorvastatin uygulaması ile azaldı. Karaciğer ve aort dokusunda hiperkolesterolemi grubunda görülen vaspin, visfatin düzeylerindeki değişimleri melatonin ve atorvastatin uygulamaları azalttı. Melatoninin hiperkolesterolemide koruyucu ve tedavi edici etkilerinin olabileceği, atorvastatin ile benzer etkiler oluşturabileceği ve klinik olarak test edilebileceği düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: hiperkolesterolemi, melatonin, ADMA, oksidatif stres, vaspin, visfatin
İzole tavşan alt özefaus sfinkterinde elektriksel alan uyarısı aracılı nörojenik kasılma yanıtları üzerine Hidrojen sülfür'ün etkisinin araştırılması
Bu çalışmada izole tavşan alt özefagus sfinkterinde EAU'ya bağlı nörojenik kasılma cevaplarının tanımlanması ve bu yanıtlar üzerine hidrojen sülfürün etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Deneylerde 4-6 aylık 3-3,5 kg. ağırlığında 18 adet albino tavşandan elde edilen alt özefagus sfinkter şeritleri Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna izometrik kasılmaları kayıt etmek için Grass izometrik kuvvet transdüserine bağlı olacak şekilde yerleştirilmiştir. Ön çalışmalarda dokularda bifazik yanıtlar elde edildi. Bifazik yanıtlar EAU başlamasıyla olan ?on? fazı ve EAU bitmesiyle başlayan ?off? fazı olarak elde edildi. Guanetidin ve indometasin EAU aracılı nörojenik ?off? kasılma yanıtları üzerine anlamlı bir etki oluşturmadı. Atropin EAU aracılı ?off? kasılma yanıtlarını anlamlı oranda azaltırken, neostigmin bu yanıtları anlamlı oranda arttırdı. L-NAME, EAU aracılı ?off? kasılma yanıtlarını anlamlı oranda azalttı. L-NAME ?on? gevşeme fazı olan dokularda bu fazı ortadan kaldırdı. NaHS, EAU aracılı ?off? kasılma yanıtlarını istatistiksel olarak anlamlı oranda azalttı. NaHS'in etkisi NO bağımsız ortamda azalırken, NANK yanıtlar üzerinde de aynı oranda inhibisyona neden oldu. NaHS'in azaltıcı etkisi zamanla %80 oranında geri döndü. Ayrıca NaHS, KCL ile kasılmış dokularda da anlamlı gevşemeye neden oldu. L-sistein, EAU aracılı ?off? kasılma yanıtlarını anlamlı oranda azalttı. L-sistein'in etkisi, NO bağımsız ortamda artarken, NANK ortamda potansiyelize oldu. Bu sonuç kolinerjik sistemin H2S'in sentez aşamasında inhibitör bir etkisinin olabileceğini göstermektedir. PAG, EAU aracılı ?off? kasılma yanıtlarını azalttı. PAG'ın etkisi , NO bağımsız ortamda artarken, NANK ortamda etkisi olmadı. L-sistein ve PAG, KCL ile kastırılmış dokularda gevşemeye neden olmadı. Bu sonuçlar H2S'in etkisinin tek bir nörotransmitter üzerinden spesifik olmadığını ve birçok nörotransmitter üzerinden olduğunu göstermektedir.
İzole tavşan mide fundusunda kolinerjik aşırım üzerine kannabinoidlerin etkilerinin araştırılmas
Kannabinoidlerin gastrointestinal kanalın farklı bölgelerinde kolinerjik aşırım üzerine etkisiyle düz kas kontraktilitesini azalttığı bilinmektedir. Bu çalışmada tavşan izole mide fundus düz kasında Elektriksel Alan Uyarısı (EAU) aracılı kolinerjik transmisyon üzerinde kannabinoidlerin etkileri ve olası etkilerinin hangi kannabinoid reseptörü üzerinden olabileceğinin araştırılması amaçlanmıştır. Deneylerde 2,5-3 kg ağırlığında 30 adet albino tavşandan elde edilen mide fundus şeritleri Krebs solüsyonu içeren organ banyosuna izometrik kasılmaları kayıt etmek için izometrik kuvvet transdüserine bağlı olacak şekilde yerleştirilmiştir. EAU aracılı kasılma yanıtları üzerinde guanetidin ve indometasin'in etkisi olmadı. Atropin EAU aracılı kasılma yanıtlarını tamamen ortadan kaldırırken, neostigmin bu yanıtları arttırdı, ?-gonotoksin GVIA ise anlamlı oranda azalttı. Bu sonuçlar mide fundusunda elde edilen EAU aracılı kasılma yanıtlarının sinirsel uyarıya bağlı olduğunu ve kolinerjik sinirler kaynaklı olduğunu göstermektedir. Guanetidin ve indometasin varlığında EAU aracılı kolinerjik kasılma yanıtlarını anandamid, WIN 55,212-2, ACEA ve JWH015 konsantrasyon bağımlı olarak azalttı. Anandamidin inhibitör etkisi, CB1 reseptör antagonisti AM 251, CB2 reseptör antagonisti AM 630 ve her iki antagonistin birlikte bulunduğu ortamda geri döndü. WIN 55,212-2'nin inhibitör etkisi ise AM 630 varlığında düşük konsantrasyonlarda daha fazla olmak üzere geri dönerken, AM 251 ve her iki antagonistin birlikte bulunduğu ortamda geri dönmedi. ACEA'nın etkisi AM 251, JWH015'in etkisi de AM 630 ile geri döndü. EAU aracılı kolinerjik kasılma yanıtları AM 251 arttırırken, AM 630 etkilemedi. Anandamid, WIN 55,212-2 ve ACEA noradrenalin ile kastırılmış dokularda gevşemeye neden olmazken, JWH015 gevşemeye neden oldu. Bu sonuçlar endokannabinoidlerin tavşan mide fundusunda CB1 ve CB2 reseptörleri aracılığıyla kolinerjik kasılma yanıtları üzerinde presinaptik etkisinin olduğunu göstermektedir.Anahtar Kelimeler:Endokannabinoidler, tavşan mide fundusu, elektriksel alan uyarısı
Glukagon-lıke peptid-1 (GLP-1) ve glukagon-lıke peptid-2 (GLP-2)'nin ağrı ve inflamasyon üzerine olan etkilerinin araştırılması
Giriş: Bu çalışmanın amacı, farelerde GLP-1 ve GLP-2'nin nosisepsiyon ve inflamasyon üzerine olan etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: GLP-1 ve GLP-2'nin etkileri ve etki mekanizmaları akut ve kronik uygulamada hot plate ve formalin testlerinde değerlendirildi. Lökomotor aktivite ve kan şekeri düzeyinin bu etkilere katkısı olup olmadığını gözlemlemek için rotarod testi ve kan şekeri ölçüm kontrolleri yapıldı. Bulgular: GLP-1 ve GLP-2 0.2 mg/kg dozlarında 30. dakikada antinosiseptif etkilerinde saline göre istatistiksel olarak anlamlı artış yaptılar. GLP-1'in 0.05 mg/kg dozunda 10. dakikada nosisepsiyon yönünde anlamlı değişiklik gözlendi. GLP-1'in 0,2 mg/kg, GLP-2'nin 0,2 mg/kg ve 0,1 mg/kg dozlarında akut ve tonik fazda pençe yalama ve sallama sayılarında (GLP-2 0,1 mg/kg akut fazda pençe yalama sayısı hariç), GLP-1'in 0.1 mg/kg'da tonik fazda pençe sallama sayısında, GLP-2'nin 0,05 mg/kg'da akut ve tonik fazda pençe sallama sayılarında saline göre anlamlı azalma oluşturdular. GLP-1'in 15. dakikada L-NAME varlığında, 30. dakikada ise ondansetron, L-NAME, nalokson varlığında; GLP-2'nin 30. dakikada ondansetron ve nalokson varlığında antinosiseptif etkilerinde anlamlı azalma görüldü. GLP-2'de L-NAME'in tüm fazlarda pençe yalama ve tonik fazda pençe sallama sayılarını, ondansetronun tonik fazda pençe sallama sayılarını anlamlı azalttığı görülürken, GLP-1'de sadece nalokson varlığında akut fazda pençe sallama hareketlerinde anlamlı artış görüldü. GLP-1 0.2 mg/kg ve GLP-2 0,05 mg/kg kronik uygulamada 10., 15. ve 30. dakikalarda antinosiseptif etkilerinde saline göre artış; tüm zaman aralıklarında pençe hareketlerinde (GLP-2 tonik fazda pençe sallama sayısı hariç) ise anlamlı azalma görüldü. GLP-1 ve GLP-2'nin lökomotor aktivite ve kan şekeri üzerine olan etkilerinin, antinosiseptif ve antiinflamatuar aktivitelerini değiştirmediği saptandı. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, GLP-1 ve GLP-2'nin antinosiseptif ve antiinflamatuar etkilerini ve bu etkilerinde serotonerjik, nitrerjik, opioiderjik yolaklarla ilgili olarak farklı sonuçları bulduk. Çalışmamızın devamında PKA bağımlı protein ekspresyonunu moleküler düzeyde araştırmayı ve bulduğumuz sonuçlara moleküler düzeyde açıklık getirmeyi hedeflemekteyiz. Anahtar Kelimeler: GLP-1, GLP-2, ağrı, inflamasyon.
Ratlarda yüksek fruktozlu mısır şurubu tüketimine bağlı oluşan damar hasarı üzerine caffeıc acid phenethyl ester (CAPE)'in etkisi
ÖZET Fruktoz kullanımı, raf ömrünü uzattığı için, işlenmiş gıdalar ve gazlı içecekler içinde giderek artmaktadır. Yüksek miktarda fruktoz alınımının hiperinsülinemi, hipertrigliseridemi ve hipertansiyon nedeni olduğu saptanmıştır. Bu yüzden fruktozun zararlı etkilerinin önlenmesi özel bir önem arz etmektedir. Caffeic Acid Phenethyl Ester (CAPE )'in endotel ve damar fonksiyon bozukluğunu düzelterek kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde yararlı olabileceği ileri sürülmüştür. Deneysel olarak fruktozla oluşturulan damar düz kas fonksiyonundaki değişiklikler üzerine CAPE'nin etkisi iyi bilinmemektedir. Bu tez çalışmasında, ratlara içme suyu içinde 6 hafta süreyle yüksek fruktozlu mısır şurubu (% 30) verilerek oluşturulan metabolik sendromda CAPE'nin (50 micromol/g, i.p) damar fonksiyon bozukluğuna etkisi incelendi. CAPE uygulaması (50 micromol/kg, i.p 2 hafta) fruktoz uygulanmasından 4 hafta sonra başlatılmıştır. Deney gruplarından alınan kan örneklerinde biyokimyasal, aortada ise damar düz kas fonksiyonu ölçümleri yapılmıştır. Ayrıca, kan basıncı, serum lipid ve glukoz düzeyleri değişiklikleri kaydedilmiştir. Aort dokusunda eNOS enzim immün reaktivitesi de belirlenmiştir. Çalışmamızın sonuçları, fruktozlu ratlardan elde edilen aorta halkalarında asetilkolin ile oluşturulan gevşemelerin kontrolden farksız olduğunu gösterirken, fruktoz tüketimi, ratlardan alınan aortlarda fenilefrinle olan kasılma cevaplarında bir azalmaya neden oldu. CAPE takviyesi damar kontraktilitesindeki azalmayı düzeltti. Ek olarak, fruktoz ile beslenme sonucu ortaya çıkan hipertansiyon CAPE alan ratlarda düzeldi. CAPE takviyesi fruktoz ile beslenme sonucu artan kan glukoz ve kolestrol düzeylerini düşürdü. Fruktoz verilmiş ratlarda aort dokusu eNOS enzim immün reaktivitesi azaldı, ancak CAPE uygulanması fruktoz tüketimine bağlı eNOS enzim immün reaktivitesindeki azalmayı önledi. Bu bulgular, fazla miktarda fruktoz alınımına bağlı olarak gelişen kardiyovasküler fonksiyon bozukluklarının CAPE tedavisi ile önlenebileceğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: Caffeic Acid Phenethyl Ester, CAPE, damar düz kas fonksiyonu, hipertansiyon, fruktoz ile beslenme.
NOS inhibisyonu ve tuz ile oluşturulan hipertansiyonda perindopril, losartan ve novokinin'in kan basıncı, eNOS, ADMA, Rhokinaz, NADPH oksidaz ve ATII reseptör katılımını içeren vasküler cevaplara etkileri
ÖZETÇalışmamızda nitrik oksit sentaz inhibisyonu ve tuz yüklemesi ile oluşturulan hipertansiyon (HT) da Rhokinaz, NADPH oksidaz aktivitelerinin, endotelyal nitrik oksit sentaz, asimetrik dimetil arginin (ADMA) düzeylerinin rolü ve ADE inhibisyonu (perindopril), AT1 reseptör blokajı (losartan), AT2 agonisti Novokinin'in kan basıncı ve bu parametreler üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Ek olarak tüm grupların izole torasik aortalarında, fenilefrin kasılma, asetilkolin (Ach) gevşeme cevapları ve anjiotensin II indüklü kasılmalar üzerine rhokinaz ve ATII reseptörlerinin rolü araştırıldı.Hipertansiyon oluşturmak için 4 hafta boyunca intraperitoneal NOS inhibitörü, L-NAME ve içme suyuyla %1 tuz verildi. Perindopril (2mg/kg/gün), losartan (2mg/kg/gün), novokinin (0,1mg/kg/gün) 2 hafta boyunca intraperitoneal uygulandı. Kan basıncı tail-cuff yöntemiyle, NADPH oksidaz, ADMA'yı sentezleyen protein arginin metiltransferaz (PRMT) enzimi, Rhokinaz ve eNOS düzeyleri aort dokularında real time-polimeraz zincir reaksiyonu ile ölçüldü.Kan basınçları L-NAME ve tuz alan gruplarda 14. ve 28. günde anlamlı yüksekti. Tedavi gruplarının hepsinde kan basıncı 28. günde anlamlı düşüktü. Sadece ilaç alan gruplarda Hipertansif grupta NADPH oksidaz, PRMT ve Rho kinaz ekspresyon düzeylerinde artış, eNOS da azalma görüldü, fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ach EC50 değerleri hipertansif grupta anlamlı yüksek, Emax değerleri anlamlı düşüktü. Tedavi alan hipertansif gruplarda Ach EC50 değerleri anlamlı düşük, Emax değerleri ise anlamlı yüksekti.Anjiotensin tip 2 reseptör agonisti novokininin kan basıncı üzerine etkisi losartanla benzerdi. Asetilkolin duyarlılığı, novokinin grubunda losartan uygulanan gruptan daha yüksekti. Parametrelerin ölçülen düzeyleri novokinin ve perindopril gruplarında benzerdi. Bu sonuçlar novokininin kardiyovasküler hastalıklarda koruyucu etkiler yönünden test edilebileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, nitrik oksit, novokinin, rhokinaz, ADMA
Pençe ödemine bağlı ağrı ve davranış değişikliklerinin farmakolojik modülasyonu
Formalin inflamasyon modeli insanda oluşan doğal inflamasyona en yakın model olarak tanımlanmıştır. Pençede lokal doku hasarı oluşturan sıçan formalin testi, tonik ağrı ve lokalize inflamatuar ağrı için bir model olarak kullanılmıştır. Akut inflamasyonda plazma sıvı ve proteinlerinin eksudasyonu ve ağırlıklı olarak nötrofiller olmak üzere lökositlerin göçü oluşur ve formalin enjeksiyonu sonrasında enjekte edilen pençede hızla ödem oluşur. Formalinin oluşturduğu ağrı temelde periferik doku hasarına bağlıdır. Formalin testi ile oluşan ödeme ve ağrıya bağlı olarak sıçanda iki karakteristik davranış oluştuğu gösterilmiştir. Bunlar pençe yalama (Licking) ve kaçınma (ayağı yere basmama, yüksekte tutma)'dır. İlaçların antiinflamatuvar etkilerine baktığımızda hayvan pençe volümünün azalmasına bağlı olarak inflamasyonu azaltmada prednizolon > diklofenak Na > karbamazepin > diazepam > mirtazepin > morfin gibi bir sıralama elde edilmiştir. Mirtazepin ve morfin'in olusturduğu antiinflamatuvar etki kayda değer düzeyde bulunmamıştır. Sıçanların karakteristik davranışlarından olan pençe yalama ve kaçınma olaylarında ise morfin ve/veya diklofenak analjezik etkilerinden dolayı koruyucu etkilere sahip oldukarı saptanmıştır. Bu koruyucu etkiye mirtazepin de aracılık etmiştir. Diğer davranış hareketleri olan ileri yürüme, arka ayaklar üzerinde yükselme ve taranma olaylarında diazepamın sedatif ve anksiyolitik etkisinden dolayı en düşük değerler elde edilmiştir. Diazepamı morfin ve diklofenak analjezik etkilerinden dolayı, prednizolon ise antiinflamatuvar etkisinden dolayı izlemektedir. Korelasyon analizi sonucu ödem, formaldehit ve diklofenak gruplarında taranma davranışı ile pozitif ve ayrıca diklofenak grubunda pençe yalama davranışı ile negatif yönde ilişki olduğu bulunmuştur. Arka ayaklar üzerinde yükselme davranışı ile prednizolon grubunda negatif, karbamazepin grubunda ise pozitif yönde ilişki elde edilmiştir. Bu sonuçlar ödem ve hayvan davranış hareketleri arasındaki ilişki üzerine açıklama getirirken bu konuda daha kapsamlı çalışmalar yapılması gereğini göstermektedir.
Amitriptilinin deneysel akut ve kronik inflamasyon modelleri üzerine etkisi
Amitriptilin, inflamasyon fizyopatolojisinde etkili olan serotonerjik, adrenerjik, histaminerjik ve bazı kolinerjik reseptörleri antagonize, sodyum, kalsiyum ve potasyum kanallarını bloke ettiği bildirilen trisiklik bir antidepresandır. Çalışmamızın amacı amitriptilinin sıçanlarda oluşturulan akut ve kronik inflamasyon modellerinde anti-inflamatuvar etkilerini (AİE) araştırmaktır. Çalışmamızda akut inflamasyon, sıçan pençe modelinde karragenin ve histamin ile oluşturuldu. Sıçanların sağ arka ayak hacimleri ölçülerek, kontrol grubuna distile su, diğer gruplara diklofenak sodyum ve amitriptilin (karragenin modelinde 5-10-20 mg/kg- histamin modelinde 10 mg/kg) intraperitoneal uygulandı ve 30 dakika sonra, aynı ayaklarda % 1'lik karagenin veya % 0.1 'lik histamin ile inflamasyon oluşturuldu. Karragenin inflamasyonunu takiben, 1 saat ara ile 5 kez, histamin inflamasyonunu takiben, 30 dakika ara ile 6 kez hayvanların pençeleri ölçüldü. Amitriptilin gruplarının AİE'leri kontrol grubu pençe ödemi artışlarına göre hesaplandı. Çalışmamızda, amitriptilinin kronik AİE'si, koton-pellet granüloma testi ile değerlendirildi. Amitriptilin, karragenin modelinde, sadece 10 mg/kg dozda 1. ve 2. saatlerde %52.56 ve 46.43'lük AİE göstermiştir (p<0.05). Histamin modelinde ise, amitriptilin 30, 60, 90, 120 ve 150. dakikalarda sırasıyla %46.23, 40.05, 43.34, 47.67 ve 52.94 oranlarında AİE sergilemiştir (p<0.050). Koton-pellet granüloma testinde, amitriptilin uygulanan grupta pamuk bilyelerin yaş ağırlıklarında %26.62'lik, kuru ağırlıklarında ise %31.09'luk anti-proliferatif etki tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç olarak, amitriptilin akut ve kronik AİE göstermiştir. Akut AİE'si, inflamasyonun erken fazında salınan bazı nöromediyatörlerin (özellikle histamin) inhibisyonuna bağlı olabilir. Kronik AİE'ye sahip olması ise depresyonla seyreden bazı kronik inflamatuvar hastalıkların tedavilerinde yer alabileceğini göstermektedir.
Değişik heparin türevlerinin sıçanlarda deneysel ağrı ve inflamasyon modelleri üzerine etkisi
Çalışmamızda, sıçanlarda değişik heparin türevlerinin (heparin, enoksaparin ve bemiparin) akut ve kronik anti-inflamatuvar ve analjezik etkilerinin var olup olmadığını araştırdık. Çalışmamızda akut inflamasyon karragenin modeli, kronik inflamasyon koton-pellet granüloma testi, analjezik etki hot-plate ağrı modeli ile değerlendirildi. Akut inflamasyon ve ağrı çalışmalarında heparin (100-500-1000 Ü/kg), enoksaparin (100-200-400 Ü/kg) ve bemiparin (125-250-500 Ü/kg) dozlarında kullanıldı. Karragenin pençe ödemi modelinde, pençe hacimleri, iki ayak arasındaki ağırlık farkları ve histopatolojik olarak değerlendirildiğinde heparin (100-1000 Ü/kg) kontrol grubuna göre belirgin antiinflamatuvar etki göstermiştir (p0.05). Bemiparin ise sadece düşük dozda (125 Ü/kg) 2. ve 3.saatte inflamasyonu azaltmış (p0.05) ancak iki ayak arasındaki ağırlık farkı ve histopatolojik sonuçlar bunu desteklememiştir. Enoksaparin ise anlamlı antiinflamatuvar etki göstermemiştir. Koton-pellet granüloma testinde heparin (1000 Ü/kg) ve bemiparin (125 Ü/kg) belirgin antiproliferatif etkiler göstermiş. Hot-plate testinde, enoksaparin (100, 200 ve 400 Ü/kg) genel olarak tüm ölçümlerde anlamlı antinosiseptif etki gösterirken, heparin(tüm dozlarda) ve bemiparin (125 Ü/kg) ise sadece 30.dakikada belirgin antinosiseptif etki göstermişlerdir. Sonuç olarak, heparin ve bemiparin akut ve kronik antiinflamatuvar ve erken dönemde antinosiseptif etkiler göstermişlerdir. Akut antiinflamatuvar etkilerinin bazı nöromediyatörlerin (histamin, serotonin, kinin, prostaglandin vb, salınımı) ve aktive pıhtılaşma faktörlerinin inhibisyonuna bağlı olabileceğini, sergiledikleri kronik antiinflamatuvar etkilerinin ise bazı kronik inflamatuvar hastalıklar için olumlu bir özellik olduğunu düşünmekteyiz. Çalışmamızda, enoksaparinin sadece antinosiseptif etkiler göstermesi ise, bu etkilerinin farklı mekanizmalar üzerinden olabileceğini düşündürmüştür.
Lesitinin deneysel mide ülseri üzerine etkisi
Lesitin ilaç ve gıda endüstrisinde kullanılan, bütün vücut hücrelerinin membranlarında yer alan ve hücre membranına esneklik veren bir maddedir. Çalışmamızda, sıçanlarda indometazin ile oluşturulan mide ülseri üzerine lesitinin etkisinin olup olmadığını araştırdık. Çalışma için sıçanlar 5 gruba ayrıldı. Birinci gruba distile su (10 ml/kg), 2. gruba lesitin (1200 mg/kg), 3.gruba lesitin (2400 mg/kg), 4. gruba famotidin (40 mg/kg) ve 5. gruba pantoprazol (40 mg/kg) oral yolla uygulandıktan 30 dakika sonra, bütün gruplara indometazin (25 mg/kg- oral) verildi. 6 saat sonra tiyopental sodyum (50 mg/kg) ile sıçanlar öldürülerek mideleri çıkarıldı, ülser indeksleri ve grupların ülser inhibisyon oranları hesaplandı. Mide dokuları histopatolojik olarak da incelendi. Çıkarılan mide dokuları değerlendirildiğinde; düşük doz lesitin (1200 mg/kg) grubundaki sıçanların hepsinde, yüksek doz lesitin (2400 mg/kg) grubundaki sıçanların 7 tanesinde, famotidin grubundaki sıçanların sadece 2 tanesinde ülserli alanlar gözlendi. Pantoprazol grubundaki sıçanların ise hiçbirinde ülserli alanlar tespit edilmedi. Kontrol grubunun ülser indeksi % 6.75±0.81 ve buna göre grupların (lesitin-I, lesitin-II, famotidin ve pantoprazol) ülser inhibisyon oranları sırasıyla % 45, %57, %98 ve % 100 olarak hesaplandı, bu oranlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Lesitin mukozal hiperemiyi her iki dozda azaltırken (p<0.05), gastrik erozyon üzerine sadece yüksek dozda olumlu etkiler göstermiştir (p<0.05). Lesitinin PMNL ve MNL infiltrasyonunda yapmış olduğu azalmalar ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Pantoprazol ve famotidin mukozal hiperemiyi, erozyonu, PMNL ve MNL infiltrasyonunu belirgin bir şekilde azaltmışlardır. Sonuç olarak lesitin, sıçanlarda indometazin ile oluşturulan mide hasarında kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hem makroskopik hem de histopatolojik olarak (hiperemi, gastrik erozyonu) gastroprotektif etkiler göstermiştir. Anahtar kelimeleri: Lesitin, İndometazin, Mide Ülseri, Sıçan.
Fosfodiesteraz 4 enzim inhibitörü rolipramın sıçanlarda testiküler iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkileri
Bu çalışmada, fosfodiesteraz 4 (FDE 4) enzim inhibitörü rolipramın sıçanlarda testiküler torsiyon/detorsiyon (T/D) sonrası, testislerdeki sperm miktarı ve motilitesi ile histopatolojik hasara olan etkileri, hasara katkısı olduğu düşünülen apoptotik yolaklar ve proinflamatuvar sitokinler üzerinden araştırıldı. Sıçanlar Sham, rolipram (ROL), T/D ve ROL+T/D olarak 4 gruba ayrıldı. Anestezi edilen sıçanların sağ testislerinin spermatik kordunun saat yönünde 7200 döndürülüp batına sabitlenmesi ile 3 saatlik torsiyon oluşturuldu. Detorsiyondan 15 dakika önce, sıçanlara rolipram (tek doz 10 mg/kg) veya çözücüsü intraperitoneal (i.p.) uygulandı. Detorsiyonun 4. ve 24. saatinde testis dokularında tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α) ve interlökin-1 beta (IL-1β) düzeyleri ile spektrofotometrik yöntemle kaspaz-3 aktivitesi ölçüldü. Detorsiyonun 24. saatinde histopatolojik doku hasarları ve immünohistokimyasal boyama yöntemi ile kaspaz-3, 8 ve 9 aktiviteleri değerlendirildi. Detorsiyonun 65. gününde sperm sayısı ve motilitesi değerlendirildi. T/D uygulaması ipsilateral testislerde, detorsiyonun 4. ve 24. saatinde kaspaz-3 aktivitesinde anlamlı artışa; detorsiyonun 24. saatinde anlamlı histopatolojik hasara ve kaspaz-3 ve kaspaz-9 ile spermatogonyumlarda kuvvetli immün boyanmaya; detorsiyonun 65. gününde sperm sayısı ve motilitesinde anlamlı azalmaya neden olmuştur. Rolipram tedavisi, T/D grubunda TNF-α ve IL-1β düzeylerinde anlamlı artışlar yapmıştır. T/D'ye bağlı kaspaz-3 doku aktivitesindeki artışı, germ hücrelerindeki kaspaz-3 ve kaspaz-9 immün boyanmayı, histolojik hasarı, sperm miktarı ve motilitesindeki azalmaları geri döndürememiştir. Sonuç olarak, rolipram tedavisi T/D hasarında proinflamatuvar sitokinlerin düzeylerini artırmış, aktive olan intrensek apoptotik yolağı inhibe edememiş ve histopatolojik hasar ile sperm sayısı ve motilitesi üzerinde koruyucu etkiler gösterememiştir.