Baskent University
Department

Çocuk Sağlığı Bölümü

Baskent University

11

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğumsal kalp hastalığı nedeniyle opere edilen çocuk hastalarda postperikardiyotomi sendromu ve perikardiyal effüzyon sıklığı, risk faktörleri, prognozu

Postperikardiyotomi sendromu (PPS), tanı ve tedavi yöntemlerindeki tüm gelişmelere rağmen gelişmiş ülkelerde bile kardiyak cerrahi sonrası morbiditenin başta gelen sebeplerindendir. En erken klinik bulgusu ameliyat sonrası perikardiyal efüzyon gelişimidir. Biz bu retrospektif çalışmada kardiyak cerrahi geçiren pediyatrik hastalarda perikardiyal efüzyon sıklığını belirlemeyi, risk faktörlerini incelemeyi, ameliyat süresinin, kardiyopulmoner "bypass" süresinin, konjenital kalp hastalığının tanısının efüzyon üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmaya Mart 2011 ile Mart 2012 tarihleri arasında bir yıllık süre içerisinde hastanemiz Kalp Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalında konjenital kalp hastalığı nedeniyle opere edilmiş 469 hastadan perikardiyal efüzyon varlığı gösterilen 66 hasta dahil edildi. Bu süre içerisinde ameliyat sonrası perikardiyal efüzyon oranı %14, PPS oranı ise %13.7 olarak bulundu. Olgularımızın 34'ü (%52) kız, 32'si (%48) erkekti. Olguların tanılara göre dağılımlarına bakıldığında 19'unun (%28.8) TOF, 23'ünün (%34.8) VSD olduğu görülmektedir. Efüzyon gelişen olguların %11.6'sında efüzyon ilk haftada gelişmiştir. Perikardiyosentez yapılan olguların perikard sıvısı inceleme sonuçlarına bakıldığında transuda niteliğinde efüzyon sıklığı (%66.6) olup iki hastada şilöz efüzyon gelişmesi nedeniyle (%22.2) sandostatin kullanılmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda kardiyak cerrahi geçiren hastaların %14.1'inde perikardiyal efüzyon geliştiğini ve perikardiyal efüzyon gelişen hastalarda en sık rastlanan tanının %34.8 ile VSD olduğunu saptadık(Tüm hastalar içinde VSD en sıktır. Bu çıkarım doğru olmayabilir). Ameliyat süresinin, pompa süresinin, konjenital kalp hasalığının türünün ameliyat sonrası perikardiyal efüzyon açısından risk olabileceğini saptadık. Ameliyat sonrası dönemde ilk bir ay yakın, dördüncü aya kadar aralıklı izlenmesi gerektiğini belirledik. Anahtar kelimeler: Postperikardiyotomi sendromu, Perikardit, Perikardiyal efüzyon, Kardiyopulmoner "Bypass"

Cerrahi-kardiyovaskülerKalp defektleri-konjenitalKalp hastalıkları+7
Elmas Yılmaz
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde preterm ve term bebeklerde genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz salgılayan gram negatif mikroorganizma enfeksiyonları

ÖZET Dr. Özgür ÖZÇEREZCİ. Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde preterm ve term bebeklerde genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz salgılayan Gram negatif mikroorganizma enfeksiyonları AMAÇ; Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde preterm ve term yenidoğanlarda GSBL (+) mikroorganizmaların neden olduğu enfeksiyonların sıklığı, enfeksiyon lokalizasyonlarının belirlenmesi, gebelik haftası ve doğum ağırlığı ile ilişkisinin belirlenmesi, mortalite oranının ve üreyen mikroorganizmaların antibiyotik duyarlılık paternlerinin saptanmasıdır. GEREÇ YÖNTEM: Çalışmaya Haziran 2005-Haziran 2013 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatan 75 yenidoğan dahil edildi. Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde en az iki gün takip edilmiş olması ve kültürde GSBL (+) mikroorganizma üremiş olması çalışmaya alınma kriterleri olarak belirlendi. BULGULAR: Bakteriyemi (%33,0), idrar yolu enfeksiyonu (%32,2) ve pnömoni (%27,8) en sık saptanan ilk üç enfeksiyon idi. K. pneumoniae, E. coli, K. oxytoca'nın cinsiyete göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Kültürde gerçekleşen üremenin %93,ü (n=107) doğumu takiben ilk 7 günden sonra idi. Amoksisilin-klavulonat, ampisilin ve ampisilin-sulbaktam antibiyotiklerine duyarlılığı bakılan bakterilerin tamamının bu antibiyotiklere karşı "dirençli", karbapenem grubu antibiyotiklere karşı ise tamamının "duyarlı" olduğu tespit edildi. GSBL (+) bakteri enfeksiyonundan önce antibiyotik kullanımı hastaların %76'sında (n=57) vardı. GSBL (+) bakteri enfeksiyonundan önce hastaların % 56' sında (n=32) en az iki antibiyotik kullanılmış olduğu saptandı. Eşlik eden hastalık ve kateter kullanılması ile klinik sonuç arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p = 0,001 ve 0,009). 2010 yılı ve öncesinde en sık izole edilen GSBL (+) bakteri K. pneumoniae iken, 2010 yılından sonra E. coli'nin en sık etken olarak karşımıza çıktığı saptandı. Sonuç olarak; Geniş spektrumlu antibiyotiklerin dikkatli kullanılmaması nedeni ile tedavisi pahalı ve güç hastane enfeksiyonlarına neden olan GSBL (+) bakteri enfeksiyonlarının sıklığı artmaktadır. Bu enfeksiyonlarda risk faktörlerinin saptanması için geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Yenidoğan Yoğun Bakım Ünite'sinde GSBL (+) microorganizmalar ile enfekte hastalar izole edilmeli ve ayrıntılı sürveyans çalışmaları yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: GSBL, yenidoğan, risk faktörleri, antibiyogram

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+5
Özgür Özçerezci
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preterm bebeklerde postnatal 1. günde el ve el başparmak postür analizi

Büyümenin hızlı olduğu geç intrauterin ve erken postnatal periyod, preterm bebeklerde nörogelişim açısından önemlidir. Bebeklerde postür özellikleri, kas iskelet sistemi ve nörolojik sistemin gelişimi ve koordinasyonu ile ilişkilidir; bu nedenle nörogelişimi gösteren bulgulardan biridir. Preterm bebeklerde el ve el başparmak postürü, normal dağılımı, gelişimi ve değişimi ile ilgili yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada preterm bebeklerde postnatal 1. günde el duruşlarının değerlendirilmesi, gebelik haftalarına göre el ve başparmak duruş özelliklerinin tanımlanması amaçlanmıştır. Çalışmamızda, 37 hafta altında doğan 190 preterm bebeğin postnatal ilk 24 saat içinde anne sütü veya formula ile herhangi bir beslenmeden 30-60 dakika sonra uykuda ve moro refleksi ile uyarıldıktan sonra uyanık halde el ve başparmak fotoğrafları çekildi. Fotoğraflar birbirinden bağımsız iki kişi tarafından değerlendirildi. El ve başparmak duruşları sınıflandırıldı. Her iki elde de açık el pozisyonu olan bebeklerin gebelik haftası daha küçük, kısmi ve tam yumruklama duruşu olan bebeklerin gebelik haftaları daha büyük bulundu. Başparmak el parmakları yanında duruşu olan bebeklerde, gebelik haftası küçük olup bu fark sağda anlamlı bulundu. Gebelik haftalarına göre gruplandırdığımızda gebelik haftası 29 hafta altında olan bebeklerde her iki eldeki simetrik duruşun daha fazla olduğu görüldü. Bu sonuçlar bize değişik gestasyonel haftalarda doğan bebeklerin farklı nörogelişim evrelerine göre farklı el postür özelliklerine sahip olduğunu gösterdi. El ve başparmak duruşunun gözlemlenmesi ve fizik incelemenin önemli bir bulgusu olarak kaydedilmesinin gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Preterm yenidoğan, el postürü, başparmak postürü, nörogelişim, gebelik haftası

Başparmak-elBebek-prematürBebek-yenidoğmuş+4
Esra Ben
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda periferik lenfoadenopatilerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç Çocukluk çağında periferik lenfadenopati sık rastlanan bir bulgudur. Genellikle kendini sınırlayıcı, benign bir durum olabilmesine karşın altta yatan ciddi sistemik bir hastalığın veya malignitenin ipucuda olabilir. Bu çalışmanın amacı lenfadenopati tanımı, bölgesel ve yaygın lenfadenopatinin ayırıcı tanısı, lenfadenopatili hastanın değerlendirilmesinde sistematik yaklaşım, epidemiyolojik özellikleri, etiyolojik dağılımı, klinik ve laboratuvar bulguları, biyopsi yapılması gereken durumlar kısacası tanı, tetkik ve izlem süreçlerinin değerlendirilmesidir. Hastalar ve Yöntem Çalışmaya Ocak 2008 ile Aralık 2011 tarihleri arasında ADÜ Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Onkoloji polikliniğine periferik lenfadenopati yakınması ile başvuran olgular incelendi. Olguların epidemiyolojik özellikleri, klinik ve laboratuvar bulguları dosyalarından retrospektif olarak değerlendirildi. İstatistiksel değerlerdime SPSS- 17.0 programı kullanılarak yapıldı. Toplam 151 olgunun epidemiyolojik ve klinik verileri gözden geçirildi. 14 olguda (%9) yapılan incelemeler sonucunda lenfadenopati dışı kitle saptandı ve değerlendirme dışında tutuldu. Kalan 137 olgunun 91?i (%66) erkek, 46?sı (%34) kız ve yaş ortalaması 6,6 yıl idi. Hastaların 130?u (%) benign, 7?si (%) malign lenfadenopati tanısı aldı. Malign hastalık tanısı alan olgularda yaşları 6 ile 12 yıl arası ve lenfadenopati çapı 3 cm?den büyük idi. Benign hastalık tanısı alan olgularda yaş ortalaması 6,49 ± 4,30 yıl ve %78?inin lenfadenopati çapı 1- 3 cm olarak saptandı. Lenfadenopatinin yaygınlığı açısından değerlendirildiğinde olguların 116?sında (%85) bölgesel, 21?inde (%15) yaygın lenfadenopati vardı. Olguların 47?sinde (%34) semptom süreleri kronik, 90?ında (%66) akut olduğu ve malignite tanısı alan olguların kronik lenfadenopati olma olasılığı benign lenfadenopati tanısı alan olgulara göre daha yüksek orana sahip olmakla birlikte istatistiksel farklılık saptanmadı. Malign olguların %71?i fiske, %86?sı sert ve lastik kıvamında, benign olguların %97?si hareketli, %57?si yumuşak kıvamda olduğu malignite tanısı alan olguların fiske, sert ve lastik kıvamda olma olasılığı benign lenfadenopatisi tanısı alan olgulara göre daha yüksek orana sahip olup istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Akciğer grafisinde mediastinal genişleme saptanan 4 olguda malign lenfadenopati saptanmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Olguların 14?üne eksizyonel biyopsi yapıldı. Bunların 7?sinde (%50) malign nedenler saptandı. Benign grupta en sık neden reaktif lenf nodu hiperplazisi (%50 ), malign grupta en sık neden Hodgkin lenfoma (%86) ve 1 olguda da nazofarenks kanseri (%14) saptandı. Çocukluk çağında periferik lenfadenopati sık karşılaşılan yakınma veya fizik inceleme bulgusudur. Sıklıkla benign nedenlere bağlı gelişmekle birlikte nadiren altta yatan malign hastalığın bulgusu olabilir. Boyutları 4 haftadan uzun süredir devam eden, 3 cm?den büyük boyutta, sert, fiske lenfadenopatilerde ve lenfadenopati ile birlikte göğüs grafisinde patoloji saptanan olgularda malignite olasılığı yüksektir. Bu özelliklere sahip olan lenfadenopatilerde eksizyonel biyopsi planlanmalıdır. Anahtar kelimeler Çocukluk çağı, periferal LAP, benign, malign

LenfadenitLenfatik hastalıklarLenfatik metastazlar+2
Munire Gart
Adnan Menderes University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Down sendromlu çocukların gelişimsel durumlarının genişletilmiş-gelişimi izleme ve destekleme rehberi(G-GİDR)ile değerlendirilmesi

Amaç: Bu araştırmanın amacı Gelişimsel Pediyatri polikliniğine başvuran 0-5 yaş arası Down Sendromlu çocukların gelişimsel durumlarının Çocuk ve Gençler İçin İşlevsellik Yetiyitimi ve Sağlığın Uluslararsı Sınıflandırması- International Classification of Functioning, Disability and Health-Child and Youth Version (ICF-CY)' nın 4 temel alanındaki işlevler, etkinlikler, yaşama katılım, çevresel etmenler açısından Genişletilmiş-Gelişimi İzleme ve Destekleme Rehberi (G-GİDR) ile değerlendirilmesidir. Gereç-Yöntem: Bu araştırma kesitsel ve gözlemsel olan durum saptama çalışmasıdır. Araştırmanın örneklemini 1 Kasım 2012 – 31 Mart 2013 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Gelişimsel Pediyatri polikliniğine başvuran Down Sendromlu çocuklar oluşturmuştur ve G-GİDR ile değerlendirilmişlerdir. Bulgular: Çalışmaya 1-60 ay arası toplam 100 çocuk dahil edilmiştir. Çocukların 59'u (%59) erkek, 41'i (%41) kızdır. Çocukların 57'sini (%57) doğumsal kalp hastalığı olanlar oluşturmaktadır. Bu çocukların G-GİDR ile anlatım dili, alıcı dil, hareket, ilişki, oyun ve özbakım alanındaki gelişimsel durumları değerlendirilmiş, bu alanlardan yalnızca bir alanda gelişimi gecikmeli olan 21 (%21), birden fazla alanda gecikmesi olan 67 (%67) çocuk saptanmıştır. Ailelerin %75'i hareket, %73'ü dil gelişimlerinde kaygı duymaktadır. Çocukların 18'inde (%18) dikkat ve öğrenme, 8'inde (%8) uyku, 15'inde (%15) yeme alanında sorun olduğu bildirilmiştir. Kırk dokuz (%49) çocuk özel eğitim alırken, 51'inin (%51) özel eğitim almadığı saptanmıştır. Çalışmamızda özel eğitim için rapor alma yaşı ortalama 18±9 ay, özel eğitime başlama yaşı da ortalama 19±10 aydır. Özel eğitim alan ve fizik tedavi alan çocukların çoğunluğunu 2-4 yaş arası çocuklar oluşturmaktadır. Sonuçlar: Down Sendromlu çocuklar gelişimsel gecikmeleri açısından düzenli ve yakın takip edilmesi gereken çocuklardır. Aileler çocuk hekimleri tarafından özel eğitim ve fizik tedavi sürecinin erken başlanması konusunda bilgilendirilmeli ve bilinçlendirilmelidirler.

Down sendromuRehber kitaplarÇocuk gelişimi+1
Serpil Dinçer
İnönü University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Güneydoğu anadolu bölgesi'ndeki kronik akciğer hastalıklı çocukların malnütrisyon durumunun değerlendirilmesi

Bir çocuğun büyümesinin normal olması, onun sağlıklı olduğunun bir göstergesidir. Büyüme, genetik faktörlerce belirlenen, ancak beslenme ve enfeksiyonlar gibi çevresel etmenlerden etkilenen bir süreçtir. Bir çocuğun büyümesinin izlenmesi, normalden sapmaların erken belirlenmesi, nedenlerinin ortaya konulması ve gerekli önlemlerin alınması açısından önemlidir. Bu çalışmada Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşayan kronik akciğer hastalığı olan çocukların malnütrisyon prevalansı ve malnütrisyonun bazı değişkenlerle ilişkisi incelendi. Kesitsel olarak yapılan bu çalışmaya 0-18 yaş arası 166 çocuk dahil edildi. Çocuklar tanılarına gore 4 gruba ayrıldı. Bunlar; kistik fibroz, kistik fibroz dışı bronşektezi, tüberküloz ve astım idi. Ayrıca yaş grupları ve cinsiyetlerine gore de değerlendirildiler. Vücut kitle indekis kullanılarak yapılan çalışmada, kronik akciğer hastalığı olan 2 yaş üstü 126 çocukta malnütrisyon oranı %24,6 olarak saptandı. Bu durum kontrol grubu %25,9 (n=7) ile karşılaştırıldığında anlamlı fark oluşturmaktaydı (p=0,012). Tanı gruplarına gore ayırdığımızda ise astım %10 (n=6) ve tüberkülozda %22,2 (n=6) malnütrisyon oranı kontrol grubuna yakın bulunurken, kistik fibroz %38,1 (n=8)ve kistik fibroz dışı bronşektezide %52,4 (n=11) malnütrisyon oranı kontrol grubundan oldukça yüksek bulundu. Gomez sınıflamasına göre kronik akciğer hastalığı tanısı olan 136 çocuğun değerlendirmesinde ise %53'ünde (n=69) düşük kiloluluk tespit edildi. Bu durum istatiksel olarak anlamlı fark oluşturmaktaydı (p=0,002). Çalışmaya katılan çocuklar ayrıca Waterlow sınıflamasına göre de değerlendirildiler. Buna göre çocuklar boya göre ağırlık (wasting-zayıflık) ve yaşa göre boy (stunding-bodurluk) hesaplamaları yapılarak sınıflandırıldılar. 136 hastanın boya göre ağırlık değerlendirilmesinde %31'inde (n=44) zayıflık saptandı. İstatiksel olarak p<0,05 olarak bulundu. Yaşa göre boy (bodurluk) değerlendirilmesinde 136 hastanın %27'sinde (n=39) bodurluk saptandı. Hastalara yaş grupları ve cinsiyetlerine gore de değerlendirildiler. VKİ'ne gore malnütrisyon oranı en yüksek olan grup 13-18 yaş grubu ve erkeklerde saptandı. Gomez sınıflamasına gore hafif malnütrisyonun en yüksek görüldüğü yaş grubu 7-12 yaş, orta malnütrisyonun en fazla görüldüğü yaş grubu ise 13-18 yaş ve kız cinsiyette bulundu. Yaş grubu-boya gore ağırlık değerlendirmesinde ise malnütrisyonun en fazla görüldüğü yaş grubu 13-18 yaş grubu idi. Cinsiyet –boya göre ağırlık değerlendirmesinde ise malnütrisyonun erkek/kız oranı neredeyse eşitti. Yaş grubu- yaşa göre boy değerlendirmesinde malnütrisyonun en yüksek görüldüğü yaş grubu 13-18 yaş grubu idi. Cinsiyet-yaşa göre boy değerlendirmesinde ise malnütrisyon oranı kızlarda daha yüksek bulundu. Çocukların büyümesinin izlenmesinde ve beslenme durumlarının değerlendirilmesinde düzenli antropometrik ölçümler önemli yer tutmaktadır. Erken tanı, uygun tedavi ve yakın izlem malnütrisyondan korunma ve tedavide önemli unsurlardır. Biz bu çalışmada çocuğun primer hastalığına odaklanıp beslenme sorunlarının gözden kaçabileceğini vurgulanmak istedik.

Akciğer hastalıklarıBeslenmeBeslenme bozuklukları+2
Merve Emecen Şanlı
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı brusellozunda hematolojik parametrelerin değerlendirilmesi

Amaç: Bruselloz tüm dünyada yaygın görülen ve yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin multisistemik hastalığa neden olabilen bir zoonozdur. Çalışmamızda bruselloz tanısı almış hastalar ile kontrol bireyleri arasında yaş ve cinsiyet gibi demografik özelliklerin, bazı biyokimyasal, serolojik ve hematolojik laboratuvar parametrelerinin incelenmesini amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya, Eylül-2011/Eylül-2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında, yatırılan veya ayaktan takip edilen 0-16 yaş arası, bruselloz tanısı almış 60 hasta ve herhangi bir hastalık tespit edilmemiş 0-16 yaş arası 60 kontrol bireyi yaş ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik ve laboratuar parametreleri retrospektif olarak hasta dosyaları ve hastanemize ait kayıtlardan elde edildi. Bruselloz tanısı için brucellacapt testi kullanıldı ve ≥1/160 titreler anlamlı kabul edildi. Hastaların hematolojik parametleri için tam kan analizleri, akut faz reaktanı olarak CRP düzeyi ve biyokimyasal analizleri hastanemiz laboratuarlarında çalışıldı. Bulgular: Altmış bruselloz olgusunun 31'i (% 51.67) erkek, 29'u (% 48.3) kız ve 60 kontrol grubu bireyinin 28'i (% 46.7) erkek, 32'si (% 53.3) kızdı. Cinsiyete göre anlamlı fark mevcut değildi (p>0.05). Bruselloz hastalarında, kontrol bireylerine göre ortalama lökosit, nötrofil ve trombosit sayıları, hemoglobin düzeyi, Trombosit/Lenfosit oranı ve Nötrofil/Lenfosit oranı istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşük, ALT ve AST değerleri ise anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.05). Brusellozlu hastalarda, CRP değerleri ile Brucella capture aglütinasyon titresi, ALT ve AST değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon ve hemoglobin değerleriyle anlamlı negatif korelasyon bulundu (p<0.05). Sonuç: Çocukluk çağı brusellozunda hematopoetik sistem tutulumunun sık gözüktüğünü ve hematolojik komplikasyonların hastalığın şiddetine göre geniş bir dağılım gösterdiğini, ayrıca bruselloz olgularında Trombosit/Lenfosit ve Nötrofil/Lenfosit oranlarının hastalığın tanı ve takibinde kullanılabilecek inflamatuar bir belirteç olabileceğini öne sürmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Bruselloz, C-reaktif protein, trombosit / lenfosit oranı, nötrofil / lenfosit oranı, çocuk

BrusellaBrusellozC reaktif protein+4
Kamil Yılmaz
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Talasemi majorlu hastalarda kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Talasemi majorlü hastalarda demir birikimine bağlı olarak gelişen kardiyak komplikasyonlar başlıca ölüm nedenidir. Çalışmamızda kalp hızı değişkenliğinin, demir birikimine bağlı erken kardiyak etkilenme ve aritmi riskini göstermedeki değerliliğini ve talasemi major tanılı çocuklarda noninvaziv bir yöntem olarak kalp hızı değişkenliğinin (KHD) kullanılabilirliğinin araştırılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, Ekim 2012 ile Ağustos 2013 tarihleri arasında gerçekleştirildi. 30 beta talasemi major tanılı hasta ile 30 sağlıklı kontrol grubunun 24 saatlik holter elektrokardiyografik incelemesi yapıldı. İki grubun kalp hızı değişkenliği, zaman ve frekans indeksleri karşılaştırıldı. Serum ferritin düzeyleri ve KHD parametreleri arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Talasemi major tanılı hastaların 16'sı kız (%53), 14'ü erkek (%47) olup yaşlarının ortalaması 10,1±3,8 yıl idi. 24 saatlik Holter EKG parametrelerinden, maksimum kalp hızı, SDNN, SDNN İndeks, RMSSD, pNN50, TP, LF ve VLF parametreleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. Hastalar ferritin değerlerine göre, ferritin değeri 1500-2500 ng/ml arasında olanlar Grup I, 2501-5000 ng/ml arasında olanlar Grup II, 5000 ng/ml üzerinde olanlar Grup III olmak üzere üç gruba ayrıldı. Kalp hızı değişimi parametreleri ile ferritin değerlerine göre ayrılan gruplar karşılaştırıldı. Maksimum kalp hızı Grup I'de, Grup II ve Grup III'e göre anlamlı yüksek bulundu (p=0,03). Diğer parametreler arasında gruplar arası anlamlı fark yoktu. Hastaların sekizinde ektopik vuru saptandı. Ekokardiyografi bulgusu normal olan 24 hastanın dördünde holter EKG'de atriyal veya ventriküler ektopik vuru saptandı. Sonuç: Ferritin değerlerinin hem kardiyak fonksiyonların hem elektriksel değişimlerinin izlenmesinde yararlı olmadığı saptandı. Ekokardiyografik olarak kardiyak etkilenme saptanmadan önce otonom disfonksiyon, atriyal ve/veya ventriküler erken vurular saptanabileceği için TM'li hastalara, özellikle ikinci dekattan itibaren yıllık olarak ekokardiyografik incelemenin yanı sıra 24 saatlik holter EKG monitörizasyonun uygulanması gerektiğini düşünüyoruz.

Aritmi-kardiyakKalpKalp hastalıkları+2
Özge Yılmaz
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

B12 Vitamin eksikliği edilen 1-20 ay arası 40 bebek hastanın psiko sosyal Motor gerilik açısından takip ve tedavi sonuçları

ÖZETB12 vitamin eksikliğinin, santral ve periferik sinir sistemi, gastrointestinal sistem, kardiovasküler sistem, kas-iskelet sistemi, hematolojik ve immünolojik sistemler üzerinde olumsuz etkileri olduğu bildirilmiştir. Ülkemizde, çocuklarda demir eksikliğinin psiko-sosyal motor gerilik gelişim üzerindeki etkisini araştıran birçok çalışma yapılmışken, B12 vitamini eksikliğinin çocuklarda psiko-sosyal motor gerilik üzerindeki etkilerini araştıran kapsamlı çalışma sayısı çok azdır.Bölgemizde B12 vitamini eksikliği sonucu psiko-sosyal motor gelişim sorunlarının sık görülmesi nedeni ile prospektif olarak tasarlanan çalışmaya; yaşları 1-20 ay arasında değişen B12 eksikliği tespit edilen 40 olgu ve çalışmayı kabul eden 40 anne alındı. Hastalara başlangıçta hematolojik ölçümler, serum B12 vitamini, serum folat düzeyi, çocuklarda psiko-sosyal motor gelişimi değerlendiren DENVER-II testi, annelerden serum vitamin B12, folat düzeyi ölçüldü. B12 vitamin eksikliği saptadığımız 40 olguya tedaviden 3-6 ay sonra kontrol hematolojik ölçümler, serum B12 vitamin düzeyi ve DENVER-II testi tekrarlandı.Tedaviden 3?6. ay sonra yapılan nörolojik muayene ve Denver-II testi ile yapılan psiko-sosyal motor gelişimi değerlendirmesinde, hastaların kobalamin tedavisine kısa sürede cevap verdiği ve psiko-sosyal motor gelişimlerinin belirgin düzeldiği saptandı.Çalışmamız, ülkemizde B12 vitamini eksikliğinin gelişim üzerindeki etkilerini araştıran az sayıda kapsamlı çalışmadan biri olması, aynı zamanda B12 vitamini eksikliğinde ortaya çıkan psiko-sosyal motor gerilik gelişme geriliğinin tespitinde DENVER-II testi kullanılması, nadir bir çalışma olması nedeni ile önem arz etmektedir.Sonuç olarak; B12 vitamin eksikliği; çocuklarda psiko-sosyal motor geriliğe neden olmakta ve erken dönemde verilen B12 vitamin tedavisi ile 3?6 ay gibi kısa bir sürede hasta bebeklerde psiko-sosyal motor gelişimde belirgin düzeyde düzelme olmaktadır.Anahtar Kelimeler: Psiko-sosyal motor geriliği, B12 vitamini, DENVER II

BebeklerMotor becerilerPsikososyal özellikler+2
Şeyhmus Mete
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Çocuk Acil Servisine Başvuran 10-19 yaş arası çocukların hastalık dağılım profillerinin değerlendirilmesi

Adolesan dönem, son hızlı büyüme, cinsel gelişme ve psikososyal olgunlaşmanın gerçekleştiği, çocukluktan erişkin hayata geçiş dönemidir. Bu dönem çeşitli kaynaklarda farklı belirtilmekle birlikte 11-21 yaş arası en son kabul edilen yaş aralığıdır. Bu dönem kompleks gelişim basamakları nedeni ile kendine has problemler ile karşımıza çıkar. Bu döneminin başlıca sorunları fiziksel büyüme ve gelişme, cinsel gelişim ve psikososyal gelişim ile ilgili sorunlardır. Bu sorunlar sağlık bakımı hakkında özel konular, ihtiyaçlar ve yaklaşımlar gerektirmektedir. Yetersiz sağlık güvencesi, uygunsuz/yetersiz servis alanları ve gizlilik hakkındaki kaygıları adölesanların sağlık merkezine başvurularını etkileyen birçok engelden birkaçıdır. Yapılan çalışmalarda adolesanların sağlık birimlerinden yararlanışlarının büyük kısmını davranışsal-psikososyal sorunlar ve yaralanmaların oluşturduğu saptanmıştır. Travma, cinayet ve intihar adolesan ölümlerinin önde gelen nedenleridir. Gelişmiş ülkelerde istenmeyen gebelik, seksüel geçişli hastalıklar ve madde kullanımının kabul edilemez derecede yüksek olduğunu saptanmaktadır. Travma ve şiddet 15-19 yaş arasındaki adolesan ölümlerinin % 80?ini oluşturmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda adolesanlarda intihar girişimlerinin, madde bağımlılığı ve seksüel geçişli hastalık oranının arttığı ve bu hastaların primer sağlık bakım yerlerinin acil servisler olduğu gözlenmektedir. Literatürde, adolesan hastalarının acil servise başvuru nedenlerini inceleyen sınırlı sayıda araştırmaya rastlanmaktadır. Genel olarak, bu çalışmalarda acil servislere başvuran hasta sayısı, yaş, cinsiyet, etnik köken gibi sosyodemografik özellikler, sağlık sigortası, başvuru şikayeti ve tanı ile ilgili bilgiler değerlendirilmiştir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, tüm adolesan yaş gruplarında vakaların yaklaşık yarısının acil olmayan nedenlerle başvurduğu bildirilmektedir. Sağlık sorunlarının çözümlenmesi açısından çocuk acil servislerin uygun olmamasına rağmen adolesan hasta başvuru oranlarının artması, adolesan acillerinin klinik özelliklerinin belirlenmesini önemli kılmaktadır. Adolesan acillerinde yaş, cinsiyet, ırk, etnik köken ve sosyoekonomik durumun önemli faktörler olduğu düşünülmektedir. Ülkemizde adolesan acillerinin klinik özelliklerini inceleyen çalışmaya rastlanmamaktadır. Bu çalışmanın amacı Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Çocuk Acil Polikliniğine başvuran adolesan hastaların klinik ve epidemiyolojik özelliklerini değerlendirmek, aciliyet durumu ve bunu etkileyen etmenleri incelemektir. Çalışmaya; Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine 01,01,2012 ? 31,12,2012 tarihleri arasında hastanemizin Çocuk Acil Servisine başvuran 2450 adolesan hasta, hastalıkların genel dağılımını, yaş ve aylara göre sıklık ve yoğunluğunu belirlemek için çalışmaya dahil edildi. Çocuk Acile başvuran hastaların %44'ü kız, kalanı erkekti. Hastaların %2,5?i 11 yaş çocuklardan oluşmaktaydı. Tüm vakalar değerlendirildiğinde; genel toplamda ve tüm aylarda en sık konulan tanılar sırasıyla karın ağrısı, üst solunum yolu hastalıklarının (ÜSYE),ateş, akut batın ve AGE olduğu görülmekteydi. Sık tanı konulan hastalıklara bakıldığı zaman karın ağrısının ağırlıkta olduğu görülmekteydi (n= 635; %16,2), İkinci sıklıkta ÜSYE yer almaktaydı (n= 355; %9,0), Ateş (%6,1) akut batın (%5,8) ve AGE (%4,4) diğer sık görülen tanılar arasında yer almaktaydı.. Aylara bakıldığında eylül ve aralık ayları dışında en sık karın ağrısı ile hastalar başvurmaktadır. Eylül ayında ateş, aralık ayında ÜSYE en sık izlenmektedir. Acil Serviste sık konulan tanılar dikkate alındığında, acil olmayan başvurularının yüksek oranda olduğu gözlemlenmekteydi. Genelde birinci basamakta tanı ve tedavi alabilecek hastaların acile başvurdukları gözlemlendi. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, anne babaların acil servisi sağlık hizmeti için kullanmalarında ve anne-babanın çocuklarının hastalıklarını ağır olarak değerlendirmeleridir. Kayıtların yetersiz olması ve kesin tanı yerine ön tanıların ve semptomların bulunması nedeniyle sağlıklı bir değerlendirme yapılamamıştır. Sonuç olarak; Çocuk Acil hastalarının acil olanlarının tanı ve tedavisinin doğru yapılması için etkin bir acil servis planı ortaya konmalı ve verilerin daha sağlıklı değerlendirilmesi için standart bir yazılım programının hayata geçirilmesi veya var olan yazılım programının revize edilmesi ve tıbbi dökümantasyon işlemlerinde daha yetkin personellerin görevlendirilmesi gerekmektedir.

Acil servis-hastaneDicle Üniversitesi Tıp FakültesiDiyarbakır+3
Mehmet Nur Talay
Dicle University
2012
00