
64
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Akciğer kontüzyonunda ozon tedavisinin inflamatuvar yanıta olan etkisi
Amaç: Çalışmamızda künt toraks travması sonucu oluşan direk mekanik hasar ve hasara ikincil geliştiği düşünülen inflamasyon üzerine ozon tedavisinin etkileri, elde edilen histopatolojik sonuçlar ile değerlendirildi. Çalışmamızda oluşturulan deneysel model ile, künt göğüs travmasının eşlik ettiği ratlarda akciğer kontüzyonunun tedavisinde, pek çok doku üzerinde etkisi daha önceden gösterilmiş olan ozonun inflamasyon üzerine etkili olup olmadığını araştırdık.Yöntem: Deney protokolü Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (Protokol no: 59/2011). Çalışmamızda aynı koloniden 24 adet yetişken erkek ortalama 200-250 gr. ağırlığında Wistar albino ratlar kullanıldı. Ratlar 3 grubu ayrıldı. İlk gruptaki ratlara sadece ketamine HCl/ksilazin ile anestezi verildi. Diğer gruptaki ratlara ise Raghavendran ve arkadaşlarının geliştirdiği izole tek taraflı akciğer kontüzyon modeli ile kontüzyon uygulandı. 3. gruptaki ratlara ise kontüzyon sonrası 5 gün boyunca 30 µgr/ml ozon 1.1mg/kg dozunda intrarektal yoldan uygulandı. Analjezi morfin HCL ile sağlandı. Tüm gruplarda sakrifikasyon, işlemden 5 gün sonra gerçekleştirildi. Sakrifikasyon sonrası histopatolojik değerlendirme yapıldı. Histopatolojik değerlendirmede dört farklı parametre; atelektazi, parankimal inflamasyon, perivasküler mononükleer inflamasyon ve bronşiyal hasarlanma kullanıldı ve tüm parametreler derecelendirildi.Bulgular: Travma ve ozon gruplarındaki ratların akciğer dokusunda kontrol grubundaki ratların akciğer dokularına göre hücre yoğunluğu, perivasküler mononükleer inflamasyon, ve lökosit infiltrasyonun istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Buna karşılık kontrol grubu ile travma ve ozon grupları karşılaştırıldığında alveoler ödem ve bronşiyal hasarlanma açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Alt grup analizlerinde ise travma grubu ile ozon grubu karşılaştırıldığında, histopatolojik veriler açısından her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı.Sonuç: Gruplarımızda inflamatuvar evreler ve hücre dağılımları karşılaştırıldığında travma ve ozon gruplarında inflamasyonun 5. gününde ileri akut inflamatuvar değişiklikler (revaskülarizasyon ve fibroblast aktivasyonu) saptanmıştır. Travma ve ozon gruplarında inflamatuvar yanıt paterni açısından anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Bu durum ozon tedavisinin akut inflamatuvar yanıtı azaltmadığını desteklemektedir. Sonuç olarak, travmanın yarattığı birincil ve ikincil hasarın azaltılmasında ozon tedavisinin akut ve subakut inflamatuvar yanıt üzerine herhangi bir olumlu etkisi gösterilememiştir.Anahtar Sözcükler: Ozon, kontüzyon, inflamasyon
Akciğer rezeksiyonu yapılan hastalarda bode indeksinin postoperatif komplikasyonları belirlemedeki rolünün saptanması
Akciğer kanserli hastaların çoğunluğunda kronik obstruktif akciğer hastalığının eşlik ettiği kanıtlanmıştır. Ancak rezeksiyon öncesinde, bu duruma özgün olarak yapılan değerlendirmeler yetersizdir. Çalışmamız; akciğer rezeksiyonları üzerindeki en büyük risk faktörü olan kronik obstruktif akciğer hastalığında kabul edilmiş prognostik faktör olan BODE indeksinin; postoperatif komplikasyonları ve yatış süreciyle ilişkili parametreleri öngörebileceği düşünülerek planlandı. Çalışmaya; akciğer rezeksiyonu uygulanacak olan üçü kadın, 33 hasta dâhil edildi. Hastalara preoperatif olarak spirometre, merdiven çıkma testi yapıldı ve BODE indeksi hesaplandı. Merdiven çıkma testini standardize eden formülle, maksimal egzersiz eforuna bağlı olarak elde edilen en yüksek oksijen tüketimi hesaplandı. Hastalar, BODE indeksine göre; sıfır (Grup 0, n=9), bir (Grup 1, n=14), iki (Grup 2, n=6) ve üç veya dört (Grup 3, n=4) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, egzersiz kapasiteleri ve yapılan operasyonlar açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). BODE indeksinin, hastaların tüm spirometrik değerleriyle anlamlı ilişkisi bulundu (r=-0.36/-0.58, p<0.05). Ayrıca; sekresyon retansiyonu, solunum yetmezliği ve ek komplikasyonlar (akciğerle ilişkisiz) ile güçlü derecede anlamlı korele olduğu saptandı (r=0.49/0.50, p=0.00). BODE indeksinin; postoperatif ekstübasyon, yoğun bakımda kalış, hastanede kalış süreleri ve ek oksijen desteği ihtiyacıyla da korele ve anlamlı olduğu tespit edildi (r=0.34/0.40, p=0.02/0.05). Maksimal egzersiz eforuna bağlı olarak elde edilen en yüksek oksijen tüketimi ise tüm bu parametrelerle ilişkisizdi (p>0.05). Bu verilerin ışığında; hava yolu obstruksiyonu olan hastaların akciğer rezeksiyonu öncesi değerlendirmesinde, diğer parametreler gibi BODE indeksinin de incelenmesini önermekteyiz.
Sıçanlarda sistemik glutamin uygulamasının akciğerde postoperatif dönemde oluşan alveoler hava kaçağı ve parankim iyileşmesi üzerine olan uzun dönem etkisi
Amaç: Akciğer cerrahisinde postoperatif dönemde en sık karşılaşılan komplikasyonlardan birisi olan alveoler hava kaçakları, klinik deneyimlerde postoperatif dönemde hastanede yatış süresini uzatan en önemli sebeplerdendir. Akciğer parankiminde hava kaçaklarının önlenmesi etkin yara iyileşmesi ile sağlanabilmektedir. Yaralanmaya metabolik cevaplar ister kaza cerrahisi ister elektif cerrahi sonrası olsun vücuttan nitrojen kaybı sonucu oluşmaktadır. Bu kayıp en sık iskelet kasından olmakta ve alanin ile glutamin visseral dokulara taşınan aminoasit nitrojeninin %50-70'ini oluşturmaktadır. Glutamin ise dolaşımda en fazla bulunan aminoasittir, en sık iskelet kasında ikinci sıklıkta akciğerlerde üretilmekte olup ve plazma aminoasit nitrojeninin %30-35'ini oluşturmaktadır. Travma veya cerrahi sonrası azalan glutaminin yerine konması ile, yara iyileşmesi, immun sistem ve bağırsak permeabilitesini arttırmadaki olumlu etkiler değişik çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda sistemik glutaminin akciğer parankiminde iyileşme ve buna bağlı olarak alveoler hava kaçaklarını önleme üzerine uzun dönem etkisini araştırmayı amaçladık.Yöntem: Deney protokolü Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (Protokol no:18/2012). Çalışmamızda aynı koloniden 19 adet genç yetişkin dişi ortalama 194 gr ağırlığında Wistar albino ratlar kullanıldı. Ratlar üç gruba ayrıldı. İlk gruptaki ratlara sadece sağ torakotomi yapılıp, parankim hasarı verilmedi. İkinci ve üçüncü gruptaki ratlara sağ torakotomi sonrası parankim hasarı verildi.İlk iki gruba preoperatif iki ve postoperatif 10 gün olmak üzere 12 gün intraperitoneal (i.p.) salin, üçüncü gruba preoperatif iki ve postoperatif 10 gün olmak üzere 12 gün i.p. glutamin (GLN) verildi. Anestezi eter ile sağlandı. Analjezik olarak bupivakainle interkostal blokaj uygulandı. Postoperatif 11. gün sakrifiye edilen ratlara median sternotomi uygulanarak trakea ile tüm akciğer dokusu çıkarıldı. Trakeaya kanül yerleştirilerek akciğere verilen basınçlı hava sonrası oluşan hava kaçakları gözlendi. Kaçak oluşan basınç değerleri ölçüldü. Parankim hasarı oluşturulan bölgeden alınan kesitler alınarak; enflamasyon ve matür kollajen histopatolojik olarak incelendi. İmaj analiz programı kullanılarak kesitlerdeki kollajenler morfometrik olarak değerlendirildi.Bulgular: Sham, kontrol ve GLN grupları arasında enflamasyonun ve postoperatif yapışıklığın değerlendirilmesi açısından anlamlı farklılık görülmedi. Hava kaçağı oluşturan basınç değerlendirilmesi açısından her üç grup arasında anlamlı farklılıklar saptandı. Buna karşılık, matür kollajen miktarı değerlendirmesinde sadece sham ve GLN grupları arasında istatistiksel farklılık gözlemlendi.Sonuçlar: Gruplarımız arasında en anlamlı farklılık; hava kaçağı oluşturan basınç değerleri arasında oluştu. Özellikle GLN ve kontrol grubu arasındaki istatistiksel anlam sistemik GLN kullanımının iyileşme üzerine etkisini ortaya koymaktadır. Kollajen miktarındaki gruplar arası belirgin farklılığın olmaması, sadece sham ve GLN grupları arası sham grubu lehine farklılık olması matür kollajen artışının hava kaçağı iyileşmesi üzerine etkisi olmadığını düşündürebilir.Anahtar Sözcükler: Hava kaçağı, Parankim Hasarı, Glutamin, Kollajen
Karadeniz Teknik Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde uygulanan genişletilmiş akciğer rezeksiyonu olgularının değerlendirilmesi
Amaç: Akciğer kanseri günümüz dünyasının en önemli kanser sorununu oluşturmaktadır. Akciğer kanseri nedenli ölümler, tüm ölümler içinde beşinci sırada bulunmaktadır. Akciğer kanseri tanısı alan olguların % 25- 30'u lokal ileri evrede saptanmaktadır. Son yıllarda tedavi olanaklarının artması ve multimodal tedavi seçenekleri ile sağkalım sürelerinde iyileşmeler sağlanmıştır. Akciğer kanserinin tedavisinde en iyi yöntem cerrahi tedavi yöntemidir. Genişletilmiş akciğer rezeksiyonu tedavisi uygulanmış olgularımızı genel olarak değerlendirmek amacıyla retrospektif bir çalışma planlanmıştır. Materiyal ve Metot: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2015-2019 yılları arasında Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK) tanısıyla opere olmuş lokal ileri evre olan ve tüm bilgilerine ulaşılan 61 olgu çalışmaya alındı. Hastaların verileri tıbbi kayıtlarından retrospektif olarak belirlendi. Veriler yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıklar, semptomlar, sigara içme durumu, solunum fonksiyon testi sonuçları, tümörün lokalizasyonu, ameliyat öncesi doku teşhisi için kullanılan yöntemler, histopatolojik hücre tipi, cerrahi rezeksiyon tipi, patolojik evre, nodal tutulum, postoperatif komplikasyonlar, adjuvan tedavi çeşitleri ve mortalite oranını içeriyordu. Sağkalım ve sağkalıma etki eden faktörler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların verileri incelendiğinde 14 (%22,9) hasta Evre ІІB, 40 (%65,5) hasta Evre IIIA ve 7 (%11,4) hasta Evre IIIB idi. En sık uygulanan genişletilmiş akciğer rezeksiyonu çeşidi 30 (%49,1) hasta ile intraperikardiyal pnömonektomi idi ve onu 21 (%34,2) hasta ile göğüs duvarının en-bloc rezeksiyonu takip etti. Patolojik incelemeleri sonrasında 36 (%59) hasta squamöz hücreli karsinom idi. Patolojik inceleme sırasında T4'den küçük 35 (%57,4) hasta ve T4 olan 26 (%42,6) hasta tespit edildi. Postoperatif dönemde 31 (%50,8) hastaya kemoterapi (KT), 24 (%39,3) hastaya kemoradyoterapi (KRT) verildi. Altı (%9,8) hastaya kemoradyoterapi önerilmesine rağmen kendi istekleri doğrultusunda ek tedavi verilmedi. Sağkalım analizinde 1 yıllık sağkalım %63,9 median sağkalım süresi 48 ay hesaplandı. Adjuvan KT ve adjuvan KRT ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,003). Son olarak, ölüm oranı %36,1 idi. Sonuç: İyi değerlendirmeler sonucunda seçilen lokal ileri evre olgularda sağkalım oranlarının iyileşmesine genişletilmiş akciğer rezeksiyon tedavisi ciddi katkılar sağlamaktadır. Özellikle adjuvan KT ile lokal nükslerin önüne geçilerek olgularda sağkalım arttırılabilir.
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde uygulanan sleeve akciğer rezeksiyonu olgularının değerlendirilmesi
Amaç: Dünya genelinde en sık görülen kanser türü akciğer kanseridir.Akciğer kanserinin tedavisinde en etkili yöntem cerrahidir.Santral yerleşimli tümörlerde sleeve akciğer rezeksiyonları etkili ve güvenli bir tedavi yöntemidir.Sleeve rezeksiyonlar parankim koruyucu cerrahi yöntemi olarak perioperatif dönemde hasta konforuna ve sağkalıma olumlu katkılar sağlamaktadır.Sleeve akciğer rezeksiyonu tedavisi uygulanmış olgularımızı genel olarak değerlendirmek amacıyla retrospektif bir çalışma planlanmıştır. Materiyal ve Metot: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2014-2021 yılları arasında Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK) tanısıyla sleeve akciğer rezeksiyonu yapılan 35 olgu çalışmaya alındı. Hastaların verileri tıbbi kayıtlarından retrospektif olarak belirlendi. Veriler yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıklar, semptomlar, sigara içme durumu, solunum fonksiyon testi sonuçları, ameliyat öncesi doku teşhisi için kullanılan yöntemler, histopatolojik hücre tipi, cerrahi rezeksiyon tipi, patolojik evre, nodal tutulum, postoperatif komplikasyonlar, neoadjuvan ve adjuvan tedavi çeşitleri ve mortalite oranını içeriyordu. Sağkalım ve sağkalıma etki eden faktörler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların verileri incelendiğinde 6 (%17.1) hasta Evre ІA, 3 (%8,6) hasta Evre IB, 2(%5,7) hasta Evre IIA,19 (%54,3) hasta Evre IIB ve 4(%11,4) hasta Evre IIIA ve 1(%2,9) Evre IIIB idi. En sık uygulanan sleeve akciğer rezeksiyonu çeşidi 18 (%51,4) hasta ile sleeve sağ üst lobektomiydi ve onu 5 (%14,3) hasta ile sleeve sağ alt lobektomi ve 5 (%14,3) sleeve sol alt lobektomi takip etti. Patolojik incelemeleri sonrasında en çok görülen patolojik tip , 22 (%62,8) hasta squamöz hücreli karsinomdu. Preoperatif dönemde 2(%5,7) hastaya neoadjuvan tedavi uygulandı. 1(%2,9) hastaya neoadjuvan kemoterapi(KT), 1 hastaya (%2,9) neoadjuvan kemoradyoterapi verildi. Postoperatif dönemde 11 (%31,4) hastaya kemoterapi (KT), 9 (%25,7) hastaya kemoradyoterapi (KRT) verildi. Sağkalım analizinde sağkalım oranı % 85,7 median sağkalım süresi 1093 gün hesaplandı. Mortalite oranı %14,3 idi. Sonuç: Onkolojik prensiplere uymak kaydıyla yapılan sleeve rezeksiyonlar düşük morbidite ve mortalite, bir üst rezeksiyona göre daha yüksek sağkalım ve klinik konfor nedeniyle uygun olan tüm olgularda öncelikle tercih edilmesi gereken rezeksiyonlardır. Anahtar kelimeler: Akciğer kanseri, Sleeve rezeksiyon, Parankim koruyucu
KTÜ Göğüs Cerrahisi kliniğinde trakeal rezeksiyon ve rekonstruksiyon yapılan postentübasyon trakeal stenozlu olguların değerlendirilmesi
AMAÇ: Postentübasyon trakeal stenoz (PETS), trakeal darlıkların en sık görülen nedenidir. Hastaların büyük çoğunluğu stridor ve dispne ile başvurur. PETS tedavi edilmezse önemli morbidite ve mortalite sebebidir. Rijit bronkoskopi en iyi tanı koyma yöntemidir ve lezyonun lokalizasyonu ve sınırlarının değerlendirilmesinde çok faydalıdır. Bunun yanında çekilen 3 boyutlu boyun ve toraks BT darlığın etraf dokularla ilişkisini, boyutunu ve yerleşim yerini göstermede önemlidir. Bu değerlendirmeler hastaların nonoperatif tedavi seçenekleri (t-tüp, stent vb) veya cerrahi için uygunluklarını belirler. Uygun hastada cerrahi tedavi altın standart olarak uygulanmaktadır. Bu çalışmada merkezimizde PETS nedenli trakea rezeksiyonu yapılan hastalarda tedavi seçenekleri, takip ve komplikasyonlara neden olabilecek faktörleri belirlemeye çalıştık. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmamız retrospektif ve gözlemsel olarak tasarlandı. Ocak 2014 – Aralık 2021 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde trakeal rezeksiyon ve rekonstruksiyon yapılan postentübasyon trakeal stenozlu 44 hastanın verileri incelendi. Dahil edilme kriterleri tüm yaşlar (mevcut hastalar için 13-68), trakeal rezeksiyon ve rekonstruksion yapılan postentübasyon trakeal stenozlu olgular, hastane veri tabanında anamnez, radyolojik görüntüleme ve laboratuar sonuçlarının bulunması kabul edildi. Bu analizde değişkenler yaş, cinsiyet, entübasyon nedeni, stenozun yerleşim yeri rezeksiyon uzunluğu, komplikasyonlar olarak belirlendi. BULGULAR: Çalışmaya alınan hastalarda en sık entübasyon nedeninin travma olduğu görüldü. Hastaların tamamında stridor mevcuttu. Hastaların 26 (%59.1)' sının en az bir ek hastalığı vardı.. Stenoz, hastaların 33 (%75)'inde trakea üst yarısında, 11 (%25)'inde trakea alt yarısınında yer almaktaydı. Hastaların 26 (%59.1)'sında ameliyatta çıkarılan trakeal segmentin uzunluğu 3 cm'nin altında, 18 (%40.9)'inde 3 cm'nin üzerinde oldu. Toplamda 5'i kadın 11'i erkek olmak üzere 16 (%36) hastada komplikasyon görüldü. Trakeal rezeksiyon ve rekonstrüksiyon uygulanan hastaların post op hastane yatış süreleri 4-16 gün arasında değişiklik gösterdi. SONUÇ: Bu tez çalışmasında, trakeal rezeksiyon sonrası uç-uca anastomoz uygulanan postentübasyon trakeal stenozlu olgular değerlendirilmiştir. Komplikasyon gelişen hastalarda anlamlı bir p değerine ulaşılmasa da preop trakeostomi öyküsü, ek hastalık varlığı ve trakea üst yarısına yapılan rezeksiyonlar komplikasyon için önemli predispozan faktör olarak görüldü. Kliniğimizde uygulanan retansiyon sütürleri sayesinde hastaya çene-boyun sutürü atılmadı. Bu durum post op dönemde hasta konforu sağlanmış, anastomoz ilşkili komplikasyon görülme sıklığı azalmıştır. Anahtar Kelimeler: postentübasyon trakeal stenoz, retansiyon süturu, bronkoskopi
Pektus ekskavatum ve pektus karinatum açık cerrahi ve minimal invaziv cerrahi yaklaşım kliniğimizin sonuçları
Bu çalışmada, pektus ekskavatum ve pektus karinatum deformitesi nedeni ile modifiye Ravitch ve Nuss yöntemi ile opere edilen hastaları retrospektif olarak değerlendirdik. Altmış iki hastanın (8 kadın, 54 erkek; ortalama yaş 17, dağılım 5-33) sağlık kayıtları değerlendirildi. Hastaların %24,19'unun (15 hasta) pektus karinatum deformitesi, %75,81'inin (47 hasta) pektus ekskavatum deformitesi mevcut idi. Pektus ekskavatum deformiteli hastaların %46,8'i (22 hasta) modifiye Ravitch yöntemiyle %53,2'si (25 hasta) Nuss yöntemi ile ameliyat edildi. Pektus karinatumlu hastaların tamamı modifiye Ravitch yöntemi ile ameliyat edildi. Pektus karinatumlu ve pektus ekskavatumlu hastaları yaş, cinsiyet oranları, şikâyet oranları, ameliyat yöntemi oranları, ameliyat sonrası hastanede kalış süresi oranları, ameliyat sonrası ağrı, nüks oranları, erken ve geç komplikasyon oranları açısından değerlendirdik. Pubmed pektus deformiteleri hakkındaki makale ve kılavuzlar açısından tarandı, bizim sonuçlarımız ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda, operasyon sonrası hastanede kalış süresi MR yöntemi ile ameliyat edilen hastalarda diğer gruba göre daha yüksek bulundu. Bu istatistiksel olarak anlamlı idi. Operasyon sonrası ağrı Nuss yöntemi ile ameliyat edilen hastalarda anlamlı olarak yüksek idi. MR ve N yöntemleri arasında nüks açısından anlamlı farklılık yoktu. Aynı zamanda farklı yaş grupları arasında da nüks açısından anlamlı farklılık yoktu.
Kardiyopulmoner bypass (KPB) sırasında açığa çıkan bazı mediatörler ve bunların solunum fonksiyonuna etkileri
Kalp-akciğer makinesi, kalp cerrahisinin gelişmesine yardımcı olmakla birlikte vücutta birçok sistem üzerine olumsuz etkilerinin tespit edilmesi nedeniyle günümüzde hala kullanımını ve geçerliliğini sınırlamaktadır. Çoğu zaman post-perfüzyon sendromu ya da tüm vücut inflamatuar cevabı olarak tanımlanan kalp-akciğer makinesinin hasar verici etkisi uzun süre yoğun bakım desteği gerektirebilir ve hastanede kalış süresini uzatabilir. Bazı vakalarda, bu durum çoklu organ yetmezliklerine ve hatta ölüme bile neden olabilmektedir. Bu cevabın biyolojisinin anlaşılması süregelen kalp cerrahisi araştırmalarının en önemli odak noktası olmayı sürdürmektedir.Bizim çalışmamızda, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Servis ve Yoğun Bakımında takip edilen 25 CPB uygulanarak CABG operasyonu yapılan hasta (çalışma grubu) ile 10 CPB uygulanmadan CABG operasyonu yapılan hastada(kontrol grubu) plazmada kardiyolipin, vasküler endotelial growth faktör, elastaz seviyeleri ve solunum fonksiyon testlerinden FEV1, FVC değerleri pre-op ve post-op dönemlerde ölçülerek hem gruplar arasında hem de pre-op ve post-op dönemler karşılaştırıldı, akciğerler ve solunum fonksiyonları üzerine etkileri araştırıldı.CPB yöntemi kullanılarak opere edilen hastalarda anlamlı şekilde daha fazla olmak üzere post op dönemde sistemik inflamatuar yanıtta belirleyici humoral amplifikasyon sisteminde görevli elastaz düzeylerinde artış olduğu gözlenmiştir. Aynı inflamatuar yanıtta görevli VEGF ve kardiyolipin değerlerinde ise anlamlı bir artış izlenmemiştir.Her iki yöntem kullanılarak opere edilen hastaların tümünde akciğer fonksiyonları açısından bilgi veren FEV1 ve FVC değerlerinde post-op dönemde ciddi düşme olduğu sonucuna ulaşılmıştır.Anahtar kelimeler: Kalp Akciğer Makinası, Kardiyopulmoner Bypass,kardiyolipin, vasküler endotelial growth faktör, elastaz.
Sol pnömonektomi yapılan ratlarda ozon terapinin kontrlateral akciğer gelişimi üzerine etkileri
Amaç: Pnömonektomi göğüs cerrahisinin en major ameliyatlarından biri olup artan akciğer kanseri oranları nedeniyle sıkça uygulanmaktadır. Pnömonektomi sonrası kısıtlanan solunum rezervi hasta hayat kalitesini düşüren postoperatif günlük aktivitelere geri dönüş zamanını, hastanede kalış süresini uzatan ve bakım masraflarını arttıran en önemli etkendir. Pnömonektomi sonrası kontrlateral akciğerde volüm, ağırlık, kollajen içeriği, protein ve hücre boyutları artar. Bu durum operasyon öncesi sınırlı solunum rezervine sahip olan hastalar için önemlidir. Rezidü akciğerde boyutsal artış sağlanması solunum fonksiyonlarının düzelmesine katkıda bulunacaktır. Bu amaçla kullanılan bir çok ajanın çok azında olumlu sonuç alınmıştır. Kısıtlı olmakla beraber yapılan çalışmalardan yola çıkarak pnömonektomi yapılmış ratlarda operasyon öncesi ve sonrası rektal yolla uygulancak ozon terapinin kalan akciğer dokusu üzerine etkilerini araştırmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada aynı koloniden 21 adet yetişkin, erkek Wistar albino rat kullanılmıştır. Ratlar üç gruba bölünerek vücut ağırlıkları ölçülmüştür (A, B, C,). Grup A, sham grubudur ve sadece posterolateral sol torakotomi yapılmıştır. Grup B ve C'ye posterolateral sol torakotomiyi takiben 4-0 ipek sütür ile hiler yapılar bağlanıp sol pnömonektomi yapılmıştır. Ozon terapi uygulanan tek grup C grubu olup operasyon öncesi 5 gün boyunca hergün 10 µgr/ml ozon 0.36mg/kg dozda, operasyon sonrası 5 gün boyunca hergün 30 µgr/ml ozon 1.1mg/kg dozda intrarektal yoldan uygulanmıştır. Ameliyattan 7 gün sonra ratlar letal dozda ketamin kullanılarak sakrifiye edilip total vücut ağırlıkları ölçülmüş ve sağ akciğer trakea ile birlikte çıkarıldıktan sonra akciğer ağırlığı ölçülmüştür. Akciğer ağırlığı ve volümü sakrifikasyon öncesi vücut ağırlığı ile ayrı ayrı oranlanmış; akciğer ağırlık indeksi ve akciğer volüm indeksi bulunmuştur. Akciğer dokuları histopatolojik olarak incelenmiştir. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.
Torakotomi sonrası erken ve geç ekstübasyonun fev1, fvc parametreleri ile ağrı üzerine etkisinin karşılaştırılması
Torakotomi, toraksın cerrahi girisimle açıldığı bir teknik olup sıklıkla GöğüsCerrahisinde pulmoner rezeksiyon operasyonlarında ve daha az oranda Kalp DamarCerrahisinde Kardiyopulmoner Bypass operasyonlarında kullanılmaktadır.Torakotomi insizyonu ile yumusak dokular, kaslar, kostalar ve periferik sinirlerdeolusan hasar en siddetli postoperatif ağrı olarak bilinen posttorakotomi ağrısına sebepolur. Postoperatif dönemde ağrıya bağlı olarak akciğer fonksiyonlarının göstergesiolan FEV1ve FVC parametrelerinde azalma meydana gelir. Azalan solunum kapasiteve hacimleri, ağrıya bağlı yetersiz öksürme ve solunum terapisini reddetme sonucupostoperatif pulmoner komplikasyon (PPK) riski artmaktadır.Bizim çalısmamızda, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi YoğunBakım Ünitesi'nde torakotomi operasyonu sonrası takip edilen 30 hasta erkenekstübasyon (kontrol grubu) ve 30 hasta geç ekstübasyon (çalısma grubu) olmaküzere toplam 60 hasta üzerinde erken ve geç ekstübasyonun ağrı siddeti algısı ilesolunum fonksiyonları üzerine etkisi arastırılmıstır. Geç ekstübasyon grubu erkenekstübasyon grubundan farklı olarak postoperatif sedasyon uygulanarak iki saatdaha geç ekstübe edilmistir. Grupların preoperatif ve postoperatif FEV1, FVC veFEV1/FVC ölçümleri yapılmıs, Vizuel Ağrı Skalası (VAS) ile algıladıkları ağrısiddeti sorgulanmıstır.Her iki grubun FEV1 ve FVC parametrelerinde postoperatif dönemde ciddiazalma kaydedilmistir. Geç ekstübasyon grubunun VAS skoru ortalaması daha düsükbulunmasına rağmen gruplar arasında ağrı algısının solunum fonksiyonlarına etkisiaçısından anlamlı fark bulunamamıstır.Anahtar kelimeler: Torakotomi, Erken Ekstübasyon, Geç Ekstübasyon,Postoperatif Ağrı, Postoperatif VAS, Postoperatif SFT.
Preoperatif PET-BT ile değerlendirilmiş küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında mediastinal lenf nodu tutulumunun histopatolojik incelemeyle korelasyonu
Akciğer kanseri en sık görülen ikinci kanserdir ancak kanserle ilişkili ölümlerin birinci nedenidir. KHDAK?ın erken evrede sağkalımı arttıran tedavi şekli cerrahi rezeksiyondur ancak doğru evreleme ve cerrahi için uygun hasta seçimi prognoz açısından kritiktir. N evrelemesinde standardizasyon şarttır. PET-BT, KHDAK?ta doğru evreleme, tedavi yanıtı ve prognozun değerlendirilmesi için sıklıkla kullanılır ve non-invaziv, tek seansta yapılan bir tetkik olması nedeniyle giderek daha fazla diğer tetkiklerin yerini almaktadır. Bu tez çalışmasında preoperatif olarak PET-BT çekilmiş ve tanı veya tedavi amaçlı Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde opere edilmiş olgular geriye dönük olarak PET-BT ve patoloji raporları ile değerlendirildi. PET-BT?de kitle boyutları, histopatolojik alt tip, kitle SUVmax değeri, mediastinal ve hiler lenf nodu istasyonları için SUV max değeri ve histopatolojik tanısı kaydedilerek istatistiksel analiz yapıldı. Preoperatif PET-BT ile değerlendirilmiş hastaların mediastinal lenf nodu tutulumunun tümör histopatolojisi ile ilişkisi incelendiğinde, tümör histopatolojisi ile tümör SUV max değerinin alt tipler arasında anlamlı olarak farklı olduğu ve daha yüksek mediastinal lenf nodu SUVmax değerlerinin daha yüksek N evrelemesiyle ilişkili olduğu ancak PET-BT?nin N1 evrelemesinde başarısız olduğu bulundu. Anahtar sözcükler: PET-BT, mediastinal evreleme, küçük hücreli dışı akciğer kanseri
İntratorasik lezyonlarda tanı ve tedavi amaçlı video yardımlı torasik cerrahi (Vats) uygulamaları
Akciğer hacim azaltıcı ameliyatları erken ve geç dönem sonuçları
Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde hiler ve mediastinal lenf nodlarının yerleşim yeri ve histopatolojik tanı ile olan ilişkisi
Akciğer rezeksiyonlarında preoperatif - postoperatif hemodinamik çalışma
Akciğer kanser rezeksiyonlarının bronşial sitokinlere etkisi
Bu çalışma sonucunda aşağıdaki kanılara ulaştık;TNF-? akciğer kanseri ve cerrahi travmanın sebep olduğu lokal inflamasyon güçlü bir belirtecidir ayrıca TNF-? tek başına cerrahi travmanın sebep olduğu lokal bronşial inflamasyonu da göstermektedir.Cerrahi travmaya sitokin yanıtı akciğer rezeksiyonlarının büyüklükleri arasındaki farka bağlı olmayıp, torakotomi var olup olmaması farkına bağlıdır ve bu düzeyde anlamlıdır.Kanser tipi, evre, yaş gibi parametreler ile veriler arasında farklılık saptanmamıştır.KOAH'ın FVC'de azalma yaratırken TNF-? düzeyinde proinflamatuar yanıtı da artırdığı gözlenmektedir. KOAH'lı olan olguların cerrahi travmaya karşı IL-8 düzeyinde inflamatuar yanıtta daha hassas oldukları saptanmıştırIL-8 seviyelerinin sağlam akciğer BAL arttığı tespit edilen olgularda ameliyat öncesi akciğer rezeksiyona, dekortikasyon eklenebileceği öngörülebilir.Diyabeti olan akciğer kanser olgularında inflamatuar yanıtta artış mevcuttur ancak cerrahi travmaya IL-8 yanıtı azalmaktadır.Olguların lokal inflamatuar TNF-? yanıtı artmış olarak saptanmış olanlarda, postoperatif kardiak komplikasyona ve lokal inflamatuar IL8 yanıtı artmış olarak saptanmış olanlarda, postoperatif sistemik komplikasyona daha sık rastlandığı tespit edilmiştir.
Deneysel koroziv özofajit modelinde topikal mitomisin-C uygulamasının striktür gelişimi üzerine etkileri
Giriş: Koroziv özofajit tedavisindeki en önemli sorun striktür oluşumudur. Striktür oluşumunu önlemeye yönelik deneysel çalışmalarda çok sayıda ajan denemiş olmasına rağmen çok azı klinik kullanıma girmiştir. Bu çalışmanın amacı, invaziv olmayan deneysel bir koroziv özofajit modelinde, fibroblast proliferasyonunu önleyen mitomisin-C'nin striktür gelişimini önleyici etkilerini incelemektir.Gereç ve yöntem: 30 rat üç eşit gruba ayrıldı. Özofagus içine, kostik yanık oluşturulmak üzere bir kateter sistemi yerleştirildi. 1. gruptaki ratlara sadece su verildi. 2. gruptaki ratlara %40'lık NaOH solüsyonu verildi ve tedavi yapılmadı. 3. gruptaki ratlara yanık oluşturulması sonrası topikal mitomisin-C uygulandı. 21 gün sonra ratlar sakrifiye edildi ve özofaguslar total olarak çıkarıldı. Enflamasyon, granülasyon ve kollajen birikimi histopatolojik olarak değerlendirildi.Bulgular: Kontrol grubunda enflamasyon, granülasyon ve kollajen birikimi saptanmadı. 2. ve 3. grupta enflamasyo ve granülasyon dokusu oluştuğu izlendi. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. En fazla kollajen birikimi 2. grupta izlendi ve bunu 3. grup takip etmekteydi. 2. ve 3. grup arasındaki kollajen birikimi farkı istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05).Sonuç: Koroziv özofajit tedavisinde topikal mitomisin-C uygulaması olumlu etkilere sahiptir.
Opere akciğer kanseri olgularında lenfovasküler invazyon varlığının sağkalım üzerine etkisi
Akciğer kanseri prognozuna etki eden faktörler üzerine araştırmalar devam etmektedir. Biz çalışmamızda opere akciğer kanserlerinde lenfovasküler invazyonun sağkalıma etkisini araştırdık. Çalışmamıza Kliniğimizde akciğer kanseri nedeniyle opere edilen 111 olgu dahil edildi. Olguların %95,5?i erkek olup %4,5 kadındı. Yaş ortalaması 62,24±8,44 idi. Olguların %64,9?u halen yaşamakta ve % 35,1?i yaşamını yitirmişlerdir. ümör tipleri değerlendirildiğinde %61,3?ü (n=68) squamöz hücreli karsinom,%30,6?sı (n=34) adenokarsinom ve %8,1?i (n=9) diğer tümör gruplarını içermekteydi. Yapılan rezeksiyonların tipi değerlendirildiğinde %22,51 (n=25) pnömonektomi, %12,6 (n=14) bilobektomi, %62,14 (n=69) lobektomi, %1,80 (n=2) segmentektomi olarak görülmüştür. En sık sağ alt lobektomi, en az da sağ pnömonektomi yapılmıştır. Patolojik evrelemede olguların %8,1?i (n=9) evre1A, %27,9?u (n=31) evre 1B, %18?i (n=20) evre 2A, %19,8?i (n=22) evre 2B, %20,7?si (n=23) 3A ve %5,4?ü (n=6) evre 3B ve üzeri olarak değerlendirildi. Lenfovasküler invazyonun yaş ile ilişkisinin varlığı değerlendirildi. Yaş ve lenfovasküler invazyon arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Tümör tipleri ile lenfovasküler invazyon varlığı karşılaştırıldığında adenokarsinomların %55?inde (n=19), squamöz hücreli karsinomların %83,8?inde (n=57) ve diğer kanser tiplerinin %55,6?sında (n=5) lenfovasküler invazyonun var olduğu görülmüştür. Lenfovasküler invazyon ile T faktörü arasındaki ilişki değerlendirildi, istatistiksel analizi anlamı bulundu. Lenfovasküler invazyon ve N faktörü değerlendirildiğinde N faktörü arttıkça lenfovasküler invazyon görülme sıklığının arttığı izlendi, istatistiksel testin anlamlı olduğu görüldü. Lenfovasküler invazyon ile olguların evresi arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Olguların %73?ünde (n=81) lenfovasküler invazyon varken %27?sinde (n=30) olmadığı görüldü. Lenfovasküler invazyon saptanan olguların sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Lenfovasküler invazyona etki eden faktörleri kısaca özetleyecek olursak tümörün evresi, pT, pN ve tümör tipi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuşken, yaş ve cinsiyetin anlamlı olmadığı görüldü. Sonuç olarak çalışmamızda lenfovasküler invazyonun sağkalıma doğrudan etkisinin olmadığı görülmektedir. Ancak tümör evresi ve tümör tipleri ile değerlendirildiğinde lenfovasküler invazyonun indirekt olarak etkili olduğu görülmektedir. Squamöz hücreli karsinomlarda lenfovasküler invazyon anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Tümör evresi arttıkça lenfovasküler tutulum artmakta ve sağkalım oranı düşmektedir. Lenfovasküler invazyon bazı tümör tiplerinde daha belirgin olmak üzere tümörün evresine bağlı olarak sağkalımı etkileyen bir risk faktörüdür. Anahtar Kelimeler; Akciğer Kanseri Klinik Çalışmaları, Lenfovasküler İnvazyon, Visseral Plevra İnvazyonu, Sağkalım
Ratlarda torakotomi sonrası polietilenglikol içeren membran kullanarak intraplevral yapışıklık engelleme modeli
Tıbbi teknolojideki gelişmeler sayesinde maligniteler erkenden saptanabilmekte ve hastaların cerrahi tedaviden faydalanmaları artmaktadır. Dünyada ve kliniğimizde bir hasta için herhangi bir nedenden dolayı üçten fazla tekrarlayan torakotomi uygulaması nadir değildir. Her cerrahi girişim az ya da çok yapışıklıkla sonuçlanır. Ancak batın cerrahisinin aksine göğüs cerrahisindeki yapışıklıklar erken dönem ciddi komplikasyonlara yol açmazken, tekrarlayan torakotomi uygulamalarında morbidite ve mortaliteyi artırmakta, cerrahları oldukça zorlamakta ve ameliyat süresini artırmaktadır. Bu çalışmamızdaki amacımız, yapışıklık engelleyici bir ajan olan Prevadh®'ın rat modelinde etkinliğinin araştırmaktı.Çalışmamızda aynı koloniden 20 adet yetişkin, erkek ve ortalama 250?300 gr ağırlığında Wistar Albino ratlar kullanılmıştır. Ratlar rasgele olarak üç gruba bölünmüştür; Sham, kontrol ve çalışma grubu (sırasıyla grup A, B ve C). Grup A'ya sadece sol torakotomi yapılmıştır. Grup B'ye sol torakotomi yapılıp yapışıklık modeli oluşturulmuş, Grup C'ye sol torakotomi yapıldıktan sonra yapışıklık modeli oluşturulmuş, plevra ile akciğer arasına Prevadh® yerleştirilmiştir. Yirmi birinci günde ratlar sakrifiye edilmiş ve yapışıklıklar makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirilmiştir.Sham, kontrol ve çalışma grubunda yapışıklık uzunluk ortalaması sırasıyla 3.0 ± 2.2, 10.0 ± 2.0 ve 0.0 cm bulundu. Yapışıklık şiddeti skoru ortalaması sham, kontrol ve çalışma grubunda sırasıyla 1.5 ± 1.0, 3.4 ± 0.7 ve 1.0 ± 0.0 olarak bulundu. Yapışıklık uzunluk ortalaması bakımından her üç grup arasında istatistiksel anlamlılık saptanırken, yapışıklık şiddeti ortalaması açısından sham-kontrol grubu ve çalışma ?kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlılık saptanmıştır (p<0.05). Mezotel prolifersayon skoru, sham-çalışma grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır (p<0.05). Plevral kalınlık, makrofaj ve mononüklear hücre infiltrasyon skoru açısından her üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır (p>0.05).Bu sonuçlara göre, makroskopik olarak sham ve kontrol grubunda yapışıklık tespit edilirken, Prevadh® uygulanan çalışma grubunda yapışıklık saptanmamıştır. Kontrol grubunda mezotel çoğalması azalırken, sham ve çalışma grubunda mezotel çoğalması belli bir düzeye ulaşabilmiştir.Sonuç olarak batın cerrahisinde klinik çalışmalarda kullanılan Prevadh®'ın, torakotomi sonrası yapışıklıkları da etkin bir şekilde önlediği rat modellinde gösterilmiştir. Ancak bunun klinik çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.
Küçük hücreli dişi akciğer kanserinde mediastinal lenf nodu evrelemesinde entegre Pozitron Emisyon Tomografi - Bilgisayarli Tomografi'nin (PET / BT ) mediastinoskopi ile karşılaştırılması
Amaç: Akciğer kanseri, tüm dünyada kanser ile ilişkili ölümlerin başlıca nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) erken evrede tespit edildiğinde cerrahi önemli bir tedavi seçeneğidir. Bu nedenle KHDAK olgularının evrelemesi tedavi seçeneğinin belirlenmesinde özel öneme sahiptir. Özellikle mediastinal evreleme bu açıdan son derece önemlidir. Son yıllarda positron emisyon tomografi / bilgisayarlı tomografi (PET / BT) preoperatif evrelemede sıkça kullanılmaya başlanan bir görüntüleme yöntemi olmuştur. Bu çalışmada mediastinal evrelemede PET / BT ve mediastinoskopi karşılaştırılmıştır.Gereç ve yöntem: Bu çalışmada KHDAK tanısı almış 50 hastada; preoperatif evreleme PET / BT kullanılarak yapıldı. Hastalar retrospektif ve prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. PET / BT sonucunda mediastinoskopi ile ulaşılabilecek lenf nodlarında tutulum olan hastalara mediastinoskopi, ulaşılamayanlarına da torakotomi esnasında mediastinal lenf diseksiyonu yapıldı. Hastaların histopatolojik sonuçlarına dayanarak PET / BT ve BT için duyarlılık, özgüllük, negatif ve pozitif öngörü değerleri saptandı.Bulgular: Toraks BT ve PET / BT için duyarlılık, özgüllük, negatif ve pozitif öngörü değerleri sırasıyla % 92.9, % 61.1, % 95.7, % 48.1 ve % 57.1, % 77.8, % 82.4, % 50 olarak saptandı.Sonuç: Hasta sayımız sınırlı olmasına rağmen PET / BT için negatif prediktif değerin ve özgüllüğün düşük saptanması nedeniyle pozitif bulguların histopatolojik olarak kanıtlanması gerektiğini düşünmekteyiz. Mediastinal evreleme açısından görüntüleme yöntemleri bilgi vermekte ancak doğru evreleme için histopatolojik incelemenin yapılması gerekmektedir.
Comparison of lung adenocarcinosis subtypes PET results and short period survival
Lung cancer is the most common cause of cancer death worldwide. The most common subtype of lung cancer is adenocarcinoma in many countries. In 2011, the study group of the International Association for the Study of Lung Cancer (IASLC) / American Thoracic Society (ATS) / European Respiratory Society (ERS) proposed a new classification for lung adenocarcinomas. In line with this recommendation, the World Health Organization (WHO) 4th edition published in 2015 included new changes. While this classification includes subtyping of adenocarcinomas, it emphasizes the prognostic significance of these patological subtypes. Positron Emission Tomography/Computed Tomography (PET/CT) used in the diagnosis of lung cancer is a method to measure the amount of fluorodeoxyglucose (FDG) absorption of suspicious lesions. This value is referred to as the Standard Uptake Value (SUV). SUV value >2.5 is considered suspicious for malignancy. In this study, in acinar, lepidic, micropapillary, papillary and solid subtypes of 152 adenocarcinoma cases of which the lungs were resected between January 2010 and January 2016; the relationship between SUV max values in PET-CT and survival was examined. A total of 152 (100%) operated patients, 112 (73.7%) male and 40 (26.3%) female, were included in the study. The mean age of the patients was 64.2 ± 8.6 (41-88). When the distribution of patients according to subgroups was examined; it was observed that there were 84 acinar (55%), 31 solid (20%), 23 lepidic (15%), 9 papillary (5%) and 5 micropapillary (3%). There was no significant difference in the distribution of subgroups according to age (p = 0.404). In the distributions of the sexes to the subgroups; acinar, solid, lepidic, papillary, and micropapillary were seen in men respectively; while subgroups of acinar, lepidic, solid, papillary and micropapillary were seen in women respectively. When the PET uptakes of the subgroups were examined, the difference between the groups was statistically significant (p=0.004); it was found that the greater uptake was in the solid (9,76) group, followed by micropapillary (8.98), acinar (8.06), papillary (5.82) and lepidic (4.23) subgroups. Patients participating in the study were followed for a mean of 40.2 ± 22.04 months, median of 36.62 (1-87); according to Kaplan-Meier life analysis, an interpretation of 59.65 ± 2.81 months (54.13-65.16 months) was made possible. When the distribution of patients according to TNM staging was evaluated; stage I was found to be 48.68% (n=74), stage II 25.0% (n=38), stage III 25.0% (n=38) and stage IV 1.31% (n=2). Survival between stages was statistically significant (p=0.001) when 1,3,5 years of survival was examined for all patients according to their stage; survival rates according to the stage were Stage I; 95%, 77%, 69%, Stage II; 92%, 72%, 10%, Stage III 80%, 45%, 9%, Stage IV 50%, 0%, 0% respectively. When the mean survival rate of the subgroups was examined; it was 57.4 months in acinar, 61.6 in lepidic, 44.5 in micropapillary, 66.0 in papillary and 59.7 in solid, was not statistically significant (p = 0.587). Conclusion: Although the most frequent subtype of lung adenocarcinomas was found as acinar in women and in men, the least frequent as micropapillary; statistically significant associations between age and sex were not achieved (p = 0.404). When the PET uptakes of the subgroups were examined, it was observed that the greater uptake was in the solid group and the least uptake was in the lepidic group (p = 0.004). Despite the fact that survival was determined to be statistically significant according to staging, no significant difference was found between survival of subgroups for the same stage. Keywords: Lung adenocarcinoma, classification, Positron Emission Tomography/Computed Tomography (PET/CT), survival
Künt toraks travması ile izole bilateral akciğer kontüzyonu oluşturulan deneysel rat modelinde budesonit ve interlökin 10 etkinliğinin araştırılması
GİRİŞ: Acil servise başvuran travmalı olguların %25'ini toraks travmaları oluşturur. Toraks travmalı hastaların büyük bir bölümünde kot fraktürü ve akciğer kontüzyonu gelişir. Major toraks travmalarının %30-75'inde ortaya çıkan akciğer kontüzyonu mortalite ve morbiditesi yüksek ciddi bir yaralanmadır. İzole ağır bir kontüzyonda %11 olarak verilen mortalite ilave yaralanmaların varlığında %22'ye çıkmaktadır (6).Çalışmamızda, akciğer kontüzyonunda inhale steroid olan budesonit ve antiinflamatuvar sitokinlerden IL-10'un koruyucu etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.GEREÇ ve YÖNTEMLER: Çalışmada 55 adet Sprague Dawley cinsi erkek rat kullanıldı. Sham grubu hariç diğer gruplara izole künt toraks travması uygulanarak akciğer kontüzyonu oluşturuldu. Travmanın şiddeti 1.45 jolue olarak belirlendi. Budesonit ve IL-10 gruplarına travmadan 30 dakika önce, travma sonrası 1. ve 2. gün budesonit oragastrik olarak, IL-10 intraperitoneal olarak verildi. Kontrol grubuna sadece künt toraks travması uygulandı. Grupların 0, 1, 2 ve 3. günlerde kan gazları, kan glutatyon, malondialdehit ve TNF alfa değerleri; akciğer dokusu histopatolojik değerlendirme ve bronkoalveolar lavaj hücre sayımı sonuçları kaydedildi.BULGULAR: Travma sonrası 5 (%9) ratta mortalite gelişti. Budesonit, IL-10 ve sham gruplarında PaO2 ve SatO2 değerleri kontrol grubuna göre yüksek gözlendi (p<0,05). PaO2 değerinde, budesonit, IL-10 ve sham grupları arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05). SatO2 değerinin budesonit ve IL-10 grupları arasında farklılık göstermediği (p>0,05), bu gruplardaki SatO2 değerinin sham grubuna göre düşük olduğu gözlendi (p<0,05). PaCO2 değeri sham grubunda diğer gruplardan yüksek olup (p<0,05), kontrol, IL-10 ve budesonit grupları arasında farklı değildi (p>0,05).Budesonit, IL-10 ve sham gruplarında malondialdehit ve TNF alfa değerlerinin kontrol grubuna göre düşük olduğu (p<0,05), budesonit grubunda TNF alfa değerinin IL-10 grubuna göre yüksek olduğu gözlendi (p<0,05). TNF alfa değerinde IL-10 grubu ile sham grubu arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05). Budesonit, IL-10 ve sham grupları arasında malondialdehit değerinde fark gözlenmedi (p>0,05).Budesonit, IL-10 ve sham gruplarında glutatyon değerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu (p<0,05), budesonit grubunda glutatyon değerinin IL-10 grubuna göre düşük olduğu gözlendi (p<0,05). Glutatyon değerinde IL-10 grubu ve sham grubu arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05).Budesonit ve IL-10 gruplarında akciğer hasar skorlama ortalaması sham grubundan yüksek, kontrol grubundan düşük bulundu (p<0,05). Bronkoalveoler lavaj inflamatuar hücre sayısı kontrol grubunda diğer gruplardan yüksek bulundu (p<0,05).SONUÇ: Ratlarda oluşturulan akciğer kontüzyonunda budesonit ve IL-10 kullanımının akciğerde kontüzyon şiddetini azalttığını ve inflamatuar reaksiyonu en aza indirdiğini gözlemledik.
Künt toraks travması ile izole bilateral akciğer kontüzyonu oluşturulan deneysel rat modelinde deksametazonun etkinliğinin araştırılması
GİRİŞ: Travmalı olguların %25'ini toraks travmaları oluşturur. Toraks travmalı hastaların büyük bir bölümünde kot fraktürü ve akciğer kontüzyonu gelişir. Major toraks travmalarının %30-75'inde ortaya çıkan akciğer kontüzyonu mortalite ve morbiditesi yüksek ciddi bir yaralanmadır. İzole ağır bir kontüzyonda %11 mortal seyreder. Pulmoner kontüzyon sonucunda ortaya cıkan pnomoni, akut solunum yetmezliği sendromu ve uzamış mekanik ventilasyon gibi klinik tabloların semptomatik tedavileri dışında belirlenmiş ve kullanılan bir tedavi yontemi yoktur. Çalışmamızda ratlara travma modeli ile pulmoner kontüzyon oluşturuldu. Oluşturulan pulmoner kontüzyonlu ratlarda deksametazonun lipid peroksidasyonu, serbest oksijen radikalleri üzerine biyokimyasal ve histopatolojik etkileri araştırıldı.GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmada 61 adet Sprague Dawley cinsi rat kullanıldı. Sham ve kontrol grubu hariç diğer gruplara izole künt toraks travması uygulanarak akciğer kontüzyonu oluşturuldu. Travmanın şiddeti 1.5 joule olarak belirlendi. Deksametazon grubuna künt toraks travması uygulandıktan sonra 1, 2 ve 3. gün intraperitoneal 3mg/kg dekort verildi. Kontüzyon grubuna sadece künt toraks travması uygulandı. Grupların 0., 1., 2. ve 3.günlerde kan gazları, dokuda malondialdehit, süperoksit dismutaz, akciğer dokusu histopatolojik değerlendirme sonuçları ve yaş / kuru akciğer ağırlıkları kaydedildi.BULGULAR: Travma sonrası 5 (%8,1) ratta mortalite gelişti. PO2 değeri (mmHg); Sham grubunda, 3. gündeki kontüzyon grubuna göre yüksek, 3. gün deksametazon grubuna göre ise düşük bulundu (p<0,05). 1. ve 3. günde deksametazon grubunda, sham grubu ve 1. ve 3. gündeki kontüzyon grubuna göre yüksek pO2 değerleri ölçülürken (p<0,05), 2. gündeki deksamtezon grubunda da diğer gruplara göre yükselme gözlendi (p>0,05).MDA değeri (pmol/ml/mg); Kontüzyon grubu, sham, kontrol ve 1., 2., 3. günlerdeki deksametazon grupları ile karşılaştırıldğında MDA değerinin kontüzyon grubunda yüksek olduğu gözlendi (p<0,05). Deksametazon grubunda ise 1., 2. ve 3.günlerdeki kontüzyon gruplarına göre MDA değerinde anlamlı düşme izlendi (p <0,05). Deksametazon grubunda kontrol ve sham grubuna göre MDA değeri yüksek ölçüldü (p<0,05) .SOD değeri (U/g/mg); Sham grubu, kontüzyon ve deksametazon grupları ile karşilaştırıldığında SOD değerinin düşük olduğu gözlendi (p <0,05). Sham grubu ile kontrol grubu arasında ise fark gözlenmedi. 2 ve 3. gün deksametazon grubunda, 1., 2. ve 3. günlerdeki kontüzyon grubuna göre SOD değerinin belirgin düşük olduğu izlendi (p<0,05).Patoloji Skoru; 1., 2., 3. gün kontüzyon ve 1., 2. ve 3.gün deksametazon gruplarında, sham ve kontrol grubuna göre yüksek olduğu gözlendi (p<0,05) Kontüzyon ve deksametazon grupları karşılaştırıldığında patolojik skorunun deksametazon grubunda kontüzyon grubuna göre düşük olduğu izlendi (p>0,05) 3. gün deksametazon grubu, 3.gün kontüzyon grubuna göre izlenen yükselme anlamlıydı (p<0,05).Lökosit infiltrasyon skoru; Sham grubunda 1., 2. ve 3. gün kontüzyon grubu ve 1., 2., ve 3.gün deksametazon grubuna göre lokosit infiltrasyon yüzdesi düşüktü (p<0,05). 1.gün 2. ve 3.gün kontüzyon grubunda lökosit infiltrasyon yüzdesi 1., 2. ve 3.gün deksametazon grubuna göre yüksek olup her iki gruptada yüzde artan gün sayısı ile giderek azaldı, deksamteazon verilen grupta izlene azalma anlamlı idi (p<0,05),SONUÇ: Çalışmamız künt travmayla izole akciğer kontüzyonu oluşturulan ratlarda deksametazon kullanımının akciğerde oluşan kontüzyon şiddetini azalttığını, inflamatuvar reaksiyonu en aza indirdiğini ve koruyucu etkileri olabileceğini göstermiştir.
Ratlarda pnömonektomi sonrası retinoik asitin karşı akciğer büyümesi üzerine etkileri
ÖZET:Ratlarda pnömonektomi sonrası retinoik asitin karşı akciğer büyümesi üzerine etkileriDr. Bekir Sami Karapolat, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi AD,İzmir, Türkiye.Amaç: Göğüs cerrahisinde pnömonektomi işlemi sıkça uygulanan ameliyatlardan biridir.Pnömonektomi yapılması çoğu zaman hasta ve cerrahi ekip için problem teşkil etmektedir.Çünkü postoperatif dönemde, preoperatif olarak hastalar solunum fonksiyonları açısından nekadar iyi değerlendirilirse de kalan akciğer dokusunun hasta için yeterli olamama ihtimali herzaman mevcuttur. Postoperatif dönemde, hastaların yaşam kalitesi açısından akciğerdokusunun hacim ve işlem olarak büyümesi arzu edilen bir durumdur. Bu büyümeyi sağlamakiçin birçok ajan kullanılmıştır. Normalde akciğer dokusunun fötal matürasyonunda rol alanretinoik asit de bu ajanlardan biridir. Bu çalışmada pnömonektomi sonrası karşı akciğerinbüyümesi üzerinde eksojen olarak verilen retinoik asitin etkileri araştırılmıştır.Gereç ve yöntem: Bu çalışmada aynı koloniden 21 adet yetişkin, erkek Wistar albino ratkullanılmıştır. Ratlar A, B ve C olarak üç gruba bölünmüştür. Grup A, sham grubudur vesadece sol posterolateral torakotomi yapılmıştır. Grup B ve C' de ise ratlara sol posterolateraltorakotomi ile sol pnömonektomi yapılmıştır. Grup A ve B' ye herhangi bir ilaç tedavisiuygulanmamıştır. Grup C' de ise ratlara operasyon esnasında intraperitoneal retinoik asit (0,5mikrogram / gr) verilmiş ve sonrasında 9 gün bu uygulamaya aynı dozda devam edilmiştir.10. günün sonunda ratlar sakrifiye edilmiş, total vücut ağırlıkları ve sağ akciğer ağırlıklarıölçülmüştür. Akciğer dokuları histopatolojik olarak incelenmiştir. Akciğer volümü ve ağırlığısakrifiye öncesi vücut ağırlığı ile oranlanmış ve akciğer ağırlık ve volüm indeksleribulunmuştur. Sonuçlar istatistiksel olarak Wilcoxon Signed Ranks ve Kruskal Wallis testleriile değerlendirilmiştir.Bulgular: Retinoik asit uygulanan grupta deneyin sonunda rezidü akciğerin hacim veağırlığında Grup B' de Grup A' ya göre, Grup C' de ise diğer iki gruba göre daha fazla artışsaptanmıştır. Akciğer volüm ve ağırlık indeksleri Grup B' de Grup A' ya göre ve Grup C' deGrup A ve B' ye göre daha yüksek bulunmuştur. Histopatolojik olarak Grup C' de akciğerdokusunun alveoler yapısında boyut ve hacim olarak anlamlı artış tespit edilmiştir.Sonuç: Retinoik asit pnömonektomi sonrasında karşı akciğer dokusunda kompansatuvarbüyümeye katkıda bulunmaktadır. Pnömonektomili olgularda retinoik asit kullanımı,fonksiyonel kapasitede artışa sebep olabilecektir.5
Videotorakoskopi yapılan hastalarda multimedya destekli hasta eğitiminin postoperatif ağrı ve anksiyete üzerine etkisi
Preoperatif multimedya destekli hasta bilgilendirmesi postoperatif ağrı, anksiyete ve hatta postoperatif komplikasyonlar açısından olumlu etkiler göstermektedir. Bu çalışmanın amacı VATS yapılan hastalarda cerrahi öncesinde sözel ve yazılı bilgilendirmeye ek olarak uygulanan multimedya destekli bilgilendirmenin postoperatif ağrı ve anksiyete üzerine etkilerini saptamaktır. VATS yapılan 50 hasta çalışmaya alındı ve iki gruba ayrıldı. Her iki gruba da bazal STAT-T testi operasyon öncesi ve sonrası STAI-S testi uygulandı. Multimedya bilgilendirme grubuna (MBG) ~6 dakikalık bilgilendirme videosu izletildi ve STAI-S testi tekrarlandı. Hastaların demografik verileri, cerrahi özellikleri, SFT değerleri, vital bulguları, VAS skorları ve analjezik tüketimleri kaydedildi. Her iki grup arasında demografik veriler, cerrahi özellikler ve SFT değerleri arasında anlamlı fark yoktu. STAI-T, preop STAI-S ve postop STAI-S skorları arasında anlamlı fark mevcut idi (sırasıyla, p=0,002; p=0,001; p<0,0001). Kontrol grubunda postop STAI-S skorları anlamlı düzeyde azalırken MBG'nda bu değişim izlenmedi (sırasıyla, p=0,010; p=0,656). Vital bulgulardan nabız parametresinde MBG'nda anlamlı değişim saptandı (p<0,0001). VAS skorları ve analjezik dozları açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Gruplar içerisindeki 3 günlük değişime bakıldığında tümünde anlamlı düzeyde azalma saptanırken, kontrol grubunda Tramadol dozundaki değişim anlamlı bulunmadı (p=0,115). Çalışmamızda preoperatif multimedya bilgilendirmenin anksiyete üzerine etkisi olmasa da, postoperatif ağrı üzerine kısmen etkili olduğu sonucuna ulaştık.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastalarda sentinel lenf nodlarının intraoperatif peritümoral Tc 99m nanokolloid injeksiyonu ve gama kamera ile saptanarak, tutulumunun mediastinal yayılımın değerlendirilmesinde ve diseksiyonundaki öneminin araştırılması
Primer spontan pnömotoraks gelişen bireylerde haller indeksi ve diğer risk faktörlerinin retrospektif incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada, Primer Spontan Pnömotoraks (PSP) gelişim riskinin değerlendirilmesinde Haller İndeksi (HI) ve diğer demografik, klinik ve radyolojik risk faktörlerinin etkilerini belirlemek amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde 2019-2025 yılları arasında yürütülen retrospektif, kesitsel, vaka-kontrol çalışmasına, PSP tanısı almış 224 hasta ve aynı yaş grubundan (18-35 yaş) 197 kontrol bireyi dahil edilmiştir. Sekonder spontan pnömotoraks, travmatik pnömotoraks, iyatrojenik pnömotoraks, konjenital pnömotoraks, toraks maligniteleri, sendromik veya genetik hastalık öyküsü olan bireyler çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle indeksi (BMI), sigara kullanım durumu gibi demografik ve klinik verileri ile anteroposterior çap ve lateral çap ölçümleri PACS sisteminden elde edilmiştir. Haller İndeksi, lateral çapın anteroposterior çapa bölünmesiyle hesaplanmıştır. İstatistiksel analizlerde Shapiro-Wilk normallik testi sonrasında, normal dağılım gösteren değişkenler için Student's t-testi, göstermeyenler için Mann-Whitney U testi, kategorik değişkenler için ise Ki-kare testi kullanılmıştır. PSP gelişimini öngören bağımsız faktörleri belirlemek amacıyla çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapılmış, modelin sınıflama başarısı ROC eğrileri ve AUC değeri ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Toplam 421 bireyin (PSP: 224; Kontrol: 197) verileri analiz edilmiştir. PSP grubundaki bireylerin kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede daha genç (p<0.001), daha zayıf (p<0.001) ve daha uzun boylu (p<0.001) olduğu saptanmıştır. Ayrıca, PSP grubunun BMI değerleri de anlamlı derecede düşük (p<0.001) bulunmuştur. Cinsiyet dağılımında, PSP grubunun %84,8'inin erkek olduğu (kontrol: %61,4 erkek, p<0.001) ve sigara kullanım oranının da PSP grubunda anlamlı biçimde yüksek (p<0.001) olduğu belirlenmiştir. Radyolojik ölçümlerde, PSP grubunda anteroposterior çapı (p<0.001) ve lateral çap (p<0.001) anlamlı derecede daha geniş iken, Haller İndeksi (p<0.005) anlamlı derecede daha düşük çıkmıştır. Lojistik regresyon analizinde, lateral çapın (OR=14.88; p<0.0001) PSP gelişimi için anlamlı bir risk faktörü olduğu; yaş (OR=0.40; p=0.0032), kilo (OR=0.13; p<0.0001) ve Haller İndeksi'nin (OR=0.28; p=0.0006) ise koruyucu faktörler olduğu belirlenmiştir. Boy uzunluğu, sigara kullanımı ve cinsiyetin PSP gelişimi üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi gösterilememiştir. Modelin öngörü performansı yüksek olup, AUC değeri 0,89 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Bu çalışma, PSP'nin genç, erkek, uzun boylu, düşük vücut ağırlığına ve düşük vücut kitle indeksine sahip bireylerde daha sık görüldüğünü ortaya koymuştur. Geniş lateral çapın PSP gelişimi için bağımsız bir risk faktörü olduğu; yaş, kilo ve Haller İndeksi'nin ise koruyucu etkileri olduğu belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, torasik yapının morfolojik özelliklerinin PSP patofizyolojisinde rol oynayabileceğini ve bu demografik ve anatomik parametrelerin PSP'ye yatkın bireylerin belirlenmesinde, tanı ve tedavi süreçlerinin kişiye özel planlanmasında değerli katkılar sağlayabileceğini göstermektedir.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde TH17'nin sağ kalım ve nüks ile ilişkisi
Amaç: IL-17 pozitif hücrelerin varlığı, çeşitli kanserlerde olduğu gibi akciğer kanserinde de gözlenmektedir. TH17 hücresinin akciğer kanserinde oynadığı rol halen netleştirilememekle birlikte genellikle kısa sağ kalım ve kötü prognoz ile ilişkilendirilmektedir. Bu çalışmanın amacı, KHDAK hastalarında IL-17'nin prognostik önemini belirlemek, KHDAK dokularında ve kanda IL-17 ekspresyonu ile nüks ve sağ kalım arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yöntem: IL-17'nin ekspresyonu, KHDAK 39 hastanın -80°C' de arşivlenmiş tümörlü ve sağlıklı dokusunda immünohistokimya ile ve KHDAK 41 hastanın -80°C' de arşivlenmiş periferik kan örneğinden serumda ELISA ile analiz edildi. IL-17 ekspresyonu ile klinik parametreler arasındaki korelasyonu analiz etmek için χ2 testi kullanıldı. IL-17 ekspresyonu ile genel sağkalım ve hastalıksız sağ kalım arasındaki korelasyonu analiz etmek için Kaplan- Meier yöntemi kullanıldı. Bulgular: Tümörlü dokuda sağlıklı dokuya göre daha yüksek düzeylerde IL-17A tespit edildi. Sağlıklı ve tümörlü dokusunda IL-17A bakılan 39 KHDAK hastasının %51,3'ünde, serumda IL-17A bakılan 41 hastanın %47,6'sında yüksek IL-17 ekspresyonu gözlendi. Hastalardan %38,4'ü adenokarsinom, %50,6'sı skuamoz hücreli karsinom tanısı almıştı. Sağlıklı ve tümörlü dokularda IL-17A bakılan hastaların %23,1'i, serumda IL-17A bakılan hastaların %34,1'i ileri evrede olarak değerlendirildi. IL-17A'nın skuamoz hücreli akciğer kanserinde adenokarsinoma göre anlamlı olarak daha yüksek düzeylerde eksprese edildiği gözlendi. Dokuda yapılan analizlerde erken evre hastalıkta düşük IL-17A düzeyleri daha uzun hastalıksız ve genel sağ kalım süreleri ile ilişkili bulundu. İleri evre hasta grubunda ise adenokarsinomdan farklı olarak skuamoz hücreli akciğer kanseri tanısı olan hastalarda istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte IL-17A düzeyleri yüksek olan hastaların düşük olanlara göre hastalıksız sağ kalım süreleri daha uzun saptandı. Sonuç: IL-17A, akciğer kanserinin histopatolojik tanı ve TNM evresine göre hastalıksız sağ kalımda ve akciğer kanseri metastazında rol oynayan bir immun sistem temel düzenleyicisidir.
Pulmoner kontüzyon modeli oluşturulan ratlarda glutamin ve arjinin tedavisinin inflamatuvar yanıta etkisi
Amaç: Biz çalışmamızda; immuno-inflamatuar yanıtta önemli rolu olan glutamin ve/veya arjinin tedavisinin deneysel travma modelinde etkili olup olmadığını histopatolojik olarak değerlendirdik. Çalışmamızın amacı pulmoner kontüzyon sonrası oluşan inflamasyonun azalması için erken dönemde glutamin ve/veya arjinin tedavisinin etkinliğinin araştırılmasıdır. Yöntem: Çalışmamızda aynı koloniden 24 adet yetişkin, dişi ve ortalama 460 gr ağırlığında Wistar Albino ratlar kullanıldı. Ratlar rastgele olarak beş gruba bölünerek; sham ve travma gruplarında 3, arjinin, glutamin ve glutamin+arjinin gruplarında 6'şer olmak üzere randomize olarak gruplar oluşturuldu. İlk gruptaki ratlara travma uygulanmazken, diğer grup ratlara Raghavendran ve ark.'nın tariflediği izole bilateral pulmoner kontüzyon modelinin modifiye şekli ile kontüzyon uygulandı. İlk gruptaki ratlara herhangi tedavi uygulanmazken, ikinci grup ratlara intraperitoneal (i.p) %0,9 serum fizyolojik uygulandı. Üçüncü grup ratlara i.p glutamin, dördüncü grup ratlara i.p arjinin ve son tedavi grubundaki ratlara glutamin + arjinin tedavisi i.p olarak uygulandı. Tüm gruplarda sakrifikasyon, işlemden üç gün sonra gerçekleştirildi. Sakrifikasyon sonrası histopatolojik değerlendirme yapıldı. Histopatolojik değerlendirmede üç farklı parametre; inflamasyon yoğunluğu, intraalveolar hemoraji ve alveolar konjesyon histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Travma ile glutamin ve arjinin gruplarının karşılıklı analizinde; hem glutamin hem de arjinin grubunda her üç histopatolojik parametrede iyileşme izlenmiş ve istatistiksel olarak 2 anlamlılık saptanmıştır. Ratlarda glutamin ve arjininin ayrı ayrı verilmesi sonucunda iki molekülde de benzer etkiler olduğu görüldü. Tedavi alt gruplarının değerlendirilmesinde, glutamin ve arjininin tedavide birlikte uygulanması, glutamine göre intraalveolar hemoraji ve alveolar konjesyon açısından benzer etkiler göstermesine rağmen, parankimal inflamasyon yoğunluğu açısından tek glutamin tedavisine göre daha olumsuz sonuçlara neden olduğu görüldü. Her üç skorlamada da; Glutamin ve arjininin tedavisinin birlikte uygulandığı ratlarda, tek başına arjinin tedavisine göre daha az etkili olduğu görüldü. Sonuç: Pulmoner kontüzyon sonrası oluşan inflamasyonun tedavisinde; glutamin ve arjininin ayrı ayrı verilmesi ile faydalı sonuçlar izlenmesine rağmen, bu iki molekülün kombine uygulanmasının diğer tedavi gruplarına kıyasla daha az etkili olduğunu saptadık.
İnterstisyel akciğer hastalığı ön tanısıyla akciğer biyopsisi yapılan hastalarda gelişen postoperatif pulmoner komplikasyonların incelenmesi
İnterstisyel Akciğer Hastalığı Ön Tanısıyla Akciğer Biyopsisi Yapılan Hastalarda Gelişen Postoperatif Pulmoner Komplikasyonların İncelenmesi Amaç: Bu çalışmada kliniğimizde interstisyel akciğer hastalığı ön tanısıyla akciğer biyopsisi yapılan ve patoloji sonucu interstisyel akciğer hastalığı ile uyumlu çıkan hastalardan postoperatif 1 hafta-1 aylık dönemde gelişen postoperatif komplikasyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2017 - 31 Aralık 2022 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda interstisyel akciğer hastalığı ön tanısıyla akciğer biyopsisi yapılan ve patoloji sonucu interstisyel akciğer hastalığı ile uyumlu çıkan hastalar hastane otomasyon sisteminden retrospektif olarak taranmış ve klinik izlemlerine, patoloji sonuçlarına, preoperatif solunum fonksiyon testlerine ve radyolojik görüntülemelerine ulaşılabilinen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 140 hasta dahil edildi.Hastaların yaş ortalaması 56,96 ± 11,18 yıl olup, hastaların %50,7'si (n=71) kadın ve %49,3'ü (n=69) erkekti. Hastaların %52,1'i (n=73) 60 yaşın altındaydı. Hastaların beden kitle indeksi ortalaması 28,89 ± 5,33 idi. Hastaların %50'si (n=70) sigara içmiyorken %50'si (n=70) operasyon zamanından önce sigara içmiş veya hala içmeye devam etmekteydi. Hastaların ortalama sigara içme miktarı 16,54±23,68 p/yıl olarak saptandı. Hastaların %74,3'ünün (n=104) en az bir adet komorbiditesi mevcuttu. Hastalardaki postoperatif en sık patolojik tanılar; % 26,4 UİP (n=37), % 17,9 HSP (n=25), % 15,7 NSİP (n=22) olarak saptandı. Hastaların %5'inde (n=7) ise yetersiz örnek nedeniyle tanı konulamadığı saptandı. Hastaların % 40'ının (n=56) operasyonunun VATS ile yapıldığı saptandı. Hastaların biyopsi lokalizasyonları olarak en sık (n=99, % 71) sağ akciğer her 3 lobundan biyopsi yapıldığı saptandı. Hastaların biyopsi tarafları incelendiğinde; % 88'inin (n=123) sağ akciğerden yapıldığı saptandı. Hastaların % 57,2'sinin (n=79) FEV1 yüzdesinin % 80 ve üzerinde olduğu, % 63'ünün (n=87) FVC yüzdesinin % 80'in altında iken olduğu saptandı. Hastaların postoperatif dönemde hastanede yatış sürelerinin ortalaması 5,9±3,62 gün idi. Hastaların %62,9'unun (n=88) hastanede yatış süresi 5 gün ve altında olduğu saptandı. Hastaların % 22,1'inde (n=31) en az bir tane postoperatif komplikasyon gelişmiş olduğu görüldü. Bu komplikasyonlardan en sık görülenler; uzamış hava kaçağı % 6,4 (n=9), pnömoni % 7,1 (n=10), dispne % 5 (n=7) idi. Ayrıca 3 tane de (% 2,1) mortalite olduğu görüldü. Hastaların cinsiyeti,yaşı, beden kitle indeksi, sigara içme durumu, komorditeleri, patolojik tanıları, operasyon şekli, biyopsi tarafı ile komplikasyon gelişme durumu arasında anlamlı bir ilişki olmadığı saptandı. Komplikasyon gelişmeyen hastalarda, komplikasyon gelişen hastalara göre FEV1 yüzdesinin ve FVC değerinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlendi ( p= 0,018, p=0,023). Komplikasyon gelişen hastalarda, komplikasyon gelişmeyen hastalara göre hastanede yatış süresinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlendi ( p= 0,000). Sonuç: İAH, geniş spektrumlu ve karmaşık bir hastalık grubudur. Tanı koyma sürecinden tedavi planlanmasına kadar geçen süreç zor olduğu gibi sonuç alma açısından da klinisyenleri çaresiz bırakabilmektedir. Tanı koyma genellikle multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Klinik ve radyolojik olarak tanı koymada başarısız olunması halinde son çare görülen akciğer biyopsisi ile patolojik tanısının konulmasında bile ciddi zorluklar yaşanmaktadır. Akciğer biyopsisi de İAH'da parankimal tutulumların yaygın olduğu düşünülürse postoperatif dönemde ciddi komplikasyon riskini barındırmaktadır. Bu konuda yapılacak daha geniş çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: İnterstisyel akciğer hastalıkları, Akciğer biyopsisi, Postoperatif komplikasyonlar
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı hastalarda cerrahi öncesi FDG-PET/BT tümör SUVmax değerinin cerrahi sonrası lenfovasküler invazyon varlığı ve sağkalım ile ilişkisinin araştırılması
Akciğer kanseri grubunun tanı anında %56.5'inin uzak metastaz yaptığı görülür. Tümör dokusu etrafında bulunan kan ya da lenfatik sistem damarlarının endotel tabakasında tümöral hücrelerin görülmesi LVİ olarak adlandırılır. LVİ varlığı hastada erken metastaz, kötü prognoz belirtisi olarak kabul edilir. LVİ varlığının erken tahmin edilebilir olması halinde hastalarda metastaz risk oranının azalacağı ve sağkalım üzerine olumlu etki edeceği düşünülerek, retrosektif olarak bu çalışma yapıldı. Çalışmaya ameliyat öncesi FGD-PET/BT tümör SUVmax değerleri bilinen, ameliyat sonrası patolojik tanısı KHDAK gelen hastalar alındı. KHDAK tanılı hastalar, LVİ varlığına göre gruplandırıldı, LVİ varlığı ile FGD-PET/BT tümör SUVmax değerleri arasında bir orantısallık olup olmadığı araştırıldı. Retrospektif olarak yaptığımız bu çalışmada kliniğimizde 01.01.2014-20.02.2023 tarihleri arasında ameliyat edilen, ameliyat öncesi FGD-PET/BT tümör SUVmax değerleri bilinen, ameliyat sonrası patoloji tanısı KHDAK gelen toplam 376 hasta değerlendirildi. Bu hastalar LVİ varlığı olanlar ve olmayanlar, KHDAK'nin histolojik alt tiplerinden adenokarsinom-YHK-büyük hücreli karsinom ve diğerleri olmak üzere 3 grup şeklinde, kadın-erkek cinsiyetleri, tanı koyulma yaşları, tümör boyutu, cerrahi sonrası 5 yıllık sağkalım ve genel sağkalım oranları, FGD-PET/BT tümör SUVmax değerleri incelenerek bu çalışma yapıldı. Bu grupların istatistiksel analizinde IBM SPSS Statitics Data Editör 2023 kullanıldı. Çalışmadaki sonuçların yarıdan fazlasının literatürdeki benzer çalışmaların sonuçları ile az uyuştuğu görüldü. Buna sebep olarak sigara öyküsünün sorgulanmaması, tümör lokalizasyonu ve yapılan cerrahi işlemin türünün ve rezeksiyon şeklinin belirtilmemesi, cerrahi sonrası onkolojik tedavi durumunun değerlendirilmemesi, hastalığın evresinin belirtilmemesi ek hastalık durumunun belirtilmemesi vb. düşünüldü. Yine de literatürdeki benzer çalışmalar incelendiğinde LVİ varlığının metastaz ve kötü prognozun belirtisi olduğu görüldü. Ayrıca FGD-PET/BT tümör SUVmax değeri ile LVİ varlığının korelasyon gösterdiğini belirten araştırmalar literatürde görüldü. Çalışmamızın literatüre faydalı olacağı düşünüldü.
Larıngotrakeal stenoz nedenıyle rezeksıyon yapılan hastalarda yaşam kalıtesının araştırılması
Amaç: Bu çalışmada kliniğimize LTS ve TS nedeniyle başvuran hastalaların rezeksiyon öncesi ve sonrası kliniklerinin karşılaştırılması, operasyondan sonra gelişen komplikasyonların araştırılması, uzun dönemde nefes darlığı, ses kısıklığı, yutma sorunları açısından yaşam kalitelerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2016 -Mayıs 2023 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'na LTS ve TS tanısıyla başvuran, cerrahi rezeksiyon veya RB ile dilatasyon yöntemleriyle tedavi edilen hastalar hastane otomasyon sisteminden retrospektif olarak tarandı. Klinik izlemlerine, radyolojik görüntülerine ulaşılan ve kayıtlı telefonlarından ulaşılarak anket yapılabilen hastalar çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 54 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 43,72±17,71 yıl olup, hastaların %40,7'ü (n=22) kadın, %59,3'si (n=32) erkekti. Hastaların %94'inde (n=51) uzamış entübasyona bağlı stenoz geliştiği saptandı. Stenotik segment uzunluğu ortalama 18,65±10,33 mm, ortalama entübasyon süresi ortalama 16,01±8,75 gün olarak saptandı. Hastaların %26'sında (n=14) LTR, %44'ünde (n=24) TR, %30'unda (n=16) RB ile dilatasyon yapıldı. Postoperatif dönemde komplikasyon gelişme oranı LTR yapılan hastalarda %50 (n=7), TR yapılan hastalarda %8,3 (n=2) olarak saptandı (p: 0,004). Postoperatif dönemde restenoz gelişme oranı LTR yapılan hastalarda %42,9 (n=6), TR yapılan hastalarda %4,2 (n=1) olarak saptandı (p: 0,003). Postoperatif dönemde VAS skor ortalaması LTR yapılan hastalarda 2,64±2,98, TR yapılan hastalarda 0,96±1,83, RB yapılan hastalarda 3,63±2,80 olarak saptandı (p: 0,005). SİYKÖ'ün fiziksel fonksiyonel alt boyut ortalama puanı LTR yapılan hastalarda 74,4±24,18 saptanarak TR ve RB yapılan hastalara göre daha düşük sesle ilgili yaşam kalitesine sahip olduğu saptandı (p:0,005). SİYKÖ'ün fiziksel fonksiyonel alt boyut ortalama puanı trakeostomize hastalarda (84,65±18,48) saptanarak trakeostomize olmayan hastalara göre daha düşük sesle ilgili yaşam kalitesine sahip olduğu saptandı (p: 0,009). Yaşam Kalitesi SF-36 kısa formun 8 alt ölçeklerin fiziksel fonksiyon, ruhsal sağlık, genel sağlık alt boyutlarında LTR, TR yapılan hastaların ortama skorları RB yapılan hastalara göre daha iyi olarak sonuçlandı. Sonuç: Özellikle laringeal bölgenin kompleks bir yapıya sahip olması nedeniyle hastalarda cerrahi rezeksiyon sonrası ses kısıklığı, yutma problemlerin gelişmesine ve yaşam kalitesinin olumsuz etkilemesine neden olmaktadır. Çalışmamızdaki LTR yapılan hastaların uzun dönemdeki hem sesle ilgli yaşam kalitesi hem genel yaşam kalitesi açısından TR yapılan hastalara göre daha düşük olduğu saptandı. Cerrahi tedavi genellikle başarılı bir sonuca varmasına rağmen LTS gelişen hastaların ses ve yutmayla ilgili sorunların daha fazla gelişmesi nedeniyle hastaların hem preoperatif hem postoperatif dönemde daha dikkatli yakın takip edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. LTR, TR yapılan hastaların yaşam kalitesini ayrıntılı şekilde değerlendiren az sayıda bildiriler mevcut olup çalışmamızla literatüre katkı sağlamayı amaçladık.
Küçük hücreli dışı akciğer karsinomu nedeniyle lobektomi yapılan hastalarda postoperatif erken dönemde nötrofil lenfosit ve platelet lenfosit oranının sağkalıma etkisi
Giriş ve Amaç: Akciğer kanseri, kanser ile ilişkili ölümlerin önde gelen sebeplerindendir. Küçük hücre dışı akciğer kanserinde erken evrede cerrahi tedavi uygulanmaktadır. Tedavi sonrası prognoz ve sağkalım süreleri çeşitli faktörlere bağlı olarak değişmektedir. Bu çalışmada sağkalım üzerine ön gördürücü etkisi olabilecek faktörleri tespit etmek ve nötrofil/lenfosit oranı, platelet/lenfosit oranlarının etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde 01.01.2016 ile 31.12.2022 tarihleri arasında ameliyat edilip küçük hücre dışı akciğer kanseri tanısı alan 257 hasta retrospektif olarak hastane bilgi yönetim sisteminden alınarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların çoğunluğunun erken evre olduğu, ortalama sağkalım süresinin yaklaşık 5,8 yıl olduğu görüldü. Tek değişkenli analizlerde kadınların, sigara içmeyenlerin, sol üst lob tümörlerinin daha iyi sağkalım ile; büyük hücreli karsinomun, ileri evrenin, eşlik eden kardiyovasküler hastalıkların, kronik böbrek hastalığının, patolojik lenf nodu tutulumunun, yüksek post-op nötrofil/lenfosit oranı ve düşük post-op hemoglobin değerlerinin kötü sağkalım ile ilişkili olduğu görüldü. Çok değişkenli analizlerde post-op NLR artışının, post-op hemoglobin düşüşünün, erkek cinsiyetin, hipertansiyonun bağımsız prediktif özelliği olduğu görüldü. Sonuç: Küçük hücre dışı akciğer kanserinde post-op nötrofil/lenfosit oranı ve post-op hemoglobin düzeylerinin sağkalım ön görme açısından cinsiyet ve komorbiditelerle birlikte kullanılması uygundur. Anahtar kelimeler: Küçük hücre dışı akciğer kanseri, nötrofil/lenfosit oranı, sağkalım.
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı hastalarda lober ve sublober rezeksiyonların sağkalıma etkisi
Amaç: Çalışmamızda Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda küçük hücre dışı akciğer kanseri hastalarında yapılan lober ve sublober rezeksiyonun kıyaslanması ve sağkalım üzerine etkisinin araştırılması planlanmıştır. Materyal ve Metod: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalına 01.11.1999 ile 31.10.2020 yılları arasında başvuran ve preoperatif ve intraoperatif akciğer kanseri tanısı alan ve akciğer rezeksiyonu yapılan hastalar retrospektif olarak incelenerek KHDAK tanısı olan ve rezeksiyon yapılan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda hastalar genel olarak 2 gruba ayrılmıştır. Bunlar; KHDAK tanılı lober rezeksiyon ve sublober rezeksiyon yapılan hasta grupları şeklinde ayrılmıştır. Bu hastaların genel sağkalımları karşılaştırılmıştır. KHDAK tanılı hastalarda lober ve sublober rezeksiyonun sağkalıma etkisine bakılmıştır. Bu hasta grubunda yaş ve cinsiyetin, tümörün histopatojik tipinin, kitlenin yerinin, yapılan rezeksiyonun, ek hastalıklarının , hastanın onkolojik tedavi alıp almamasının, tümörün boyutunun sağkalıma etkisinin olup olmamasını analiz edilmiştir. Genel sağkalım sürelerinin incelenmesinde Kaplan-Meier analizi altında Log-Rank testi yapılmıştır. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi (p) 0.05 olarak alındı. Bulgular: Araştırma kapsamında 01.11.1999 ile 31.10.2020 yılları arasında olan Akdeniz Üniverstitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalına başvurmuş ve akciğer kanseri tanısı preoperatif veya intraoperatif konulmuş, rezeksiyon uygulanmış 1158 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Bunların içinden kriterlerimize uygun 416 hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Hastaların cinsiyetine göre değişkenine bakıldığında %20,9 kadın, % 79,1 erkek olarak hesaplanmıştır. Yaş grubuna göre bakıldığında hastaların %40,6'sı 18-60 yaş arası hastalar, %37,5 61-70 yaş arası hastalar, %21,9 ise 71 yaş ve üstü hastalardan ibarettir. Hastaların tümör histolojisine göre bakıldığında % 37,7 sküamöz hücre tipi, %59,3 adenokarsinom hücre tipi ve % 3 ise diğer patoloji hücre tiplerine aittir. 9. TNM sınıflamasına göre tümörün boyutuna göre bakıldığında %35,8 T1, T2 yüzde değeri %47,1, T3 yüzde değeri %9,3 ve T4 %7,6 olarak tespit edilmiştir. Ameliyattan sonra adjuvan kemoterapi alan hastalar %25,3 , adjuvan kemoterapi almayan hastalar ise %74,7 olarak belirlenmiştir. Sadece RT alan 8 hasta tespit edildi. Sublober rezeksiyon yapılan hastalarda cerrahi sınır yeterli olduğu için RT verilmemiş olduğu görüldü. Hem KT hem RT alan hastaların sayısı ise 13 olarak belirlendi. Çalışmaya alınan 416 hastanın 329'u erkek 87'si kadındı. Rezeksiyon uygulanan hastaların 310'una lober rezeksiyonlar ve 106'sına sublober rezeksiyonlar uygulanmıştı. Evreye göre sınıflandırmada 131 hasta 1A (%31,4), 119 hasta 1B (%28,6), 45 hasta 2A (%10,8) ,69 hasta 2B (%16,5) , 43 hasta 3A (%10,3) ve 9 hasta 3B ( % 2,1) olarak sınıflandırıldı. Lober ve sublober rezeksiyon yapılan hastaların sağkalım açısından aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptandı. T1 ve T2 evresinde olanlarda ortalama yaşam süresi bakımından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. T3 ve T4 evresinde olan hastalarda ise sublober rezeksiyon yapılan hastalarda yeterli sayıda hasta bulunmadığından anlamlı bir istatistik yapılamadı. Hastaların evrelerine göre sağkalım süreleri incelendiğinde, evre 1B olan hastalardan lobektomi uygulananların ortalama yaşam süresinin sublober rezeksiyon uygulanan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür. Hastalar parankim cerrahi sınır uzaklıklarına göre karşılaştırıldıklarında, lobektomi uygulananların ortalama yaşam sürelerinin parankim cerrahi sınır uzaklığı 0-5 mm olan sublober rezeksiyon uygulananlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: KHDAK'nin cerrahi tedavisinde farklı cerrahi yöntemler kullanılabilmektedir. Genel olarak KHDAK hastalarda sublober rezeksiyonların uzun dönem sağkalım sonuçları açısından tedavi için doğru seçenek olabileceği , özellikle 61 yaş üzeri ,T1-T2 tümörlerde cerrahi sınır uzaklığı olarak 5mm'den daha fazla bir mesafe bırakılarak sublober rezeksiyon yapıldığında tedavi için yeterli olabileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK), lobektomi, sublober rezeksiyon, sağkalım
Akciğer kanseri tanısıyla opere olmuş olguların mediastinal evrelemesinde yapay zeka kullanımı
Amaç: Primer akciğer karsinomu dünyada kanser sebepli ölümlerin en sık sebebidir. Doğru ve hızlı evreleme ile hastaların sağkalımını arttırmak mümkündür. Uzak metastazların belirlenmesinde yüksek sensitivite ve spesifite ile sonuç veren yöntemler olmasına rağmen mediastinal lenf nodu metastazının belirlenmesinde non-invaziv yöntemlerin spesifitesi düşüktür. Bu çalışmamızın amacı mediastinal lenf nodu metastazını yüksek doğrulukla saptayan bir yapay zeka modeli belirlemektir. Hastalar ve yöntemler: İstanbul Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda primer küçük hücreli dışı akciğer karsinomu tanısı olan ve mediastinal evreleme amacıyla standart servikal mediastinoskopi yapılan toplam 472 hasta çalışmaya dahil edildi. Yapay zeka sınıflandırma algoritmaları, yapay zeka görüntü işleme yöntemleri ve SPSS Neural Network ile hastaların radyolojik görüntülemeleri ve mediastinal lenf nodlarının uzun aksı, kısa aksı, kitlenin SUVmax değeri, mediastinal lenf nodlarının SUVmax değeri, kitle ve mediastinal lenf nodlarının SUVmax oranı, PET-BT'den operasyona geçen gün sayısı, kitle boyutu, hiler SUVmax değeri, yaş, cinsiyet, adenokarsinom tanısı ve taraf bilgilerini kullanarak farklı yapay zeka modelleri oluşturuldu. Bu modellerin sensitivite, spesifite ve doğruluk oranları ile birlikte F1 skoru değerlendirildi. Bulgular: Yapay zeka ile görüntü işleme modeli mediastinal lenf nodu metastazlarını tespit etmede yetersiz kaldı. Yapay zeka ile görüntü işleme algoritmasının sensitivite, spesifite ve doğruluk oranları sırasıyla % 0, % 100 ve % 50 olarak saptandı. SPSS Neural Network analizinde ise aynı oranlar % 71.4, % 96.8, % 92.3 olarak belirlendi. Aynı değerler SMOTE uygulanmış lojistik regresyon analizinde % 92.3, % 91.2, % 91.5 ve F1 skoru 0.85 olarak belirlendi. En başarılı yapay zeka modeli olan Linear SVM modelinde ise bu değerler sırasıyla % 88.5, % 98.5, % 95.7 olacak şekilde en yüksek oranlara ulaşıldı. Benzer şekilde en yüksek F1 skoru 0.92 olarak Linear SVM yönteminde saptandı. Sonuç: Linear SVM modeli ile oluşturulacak yapay zeka modeli küçük hücreli dışı akciğer karsinomunda mediastinal lenf bezi metastazını değerlendirmede yüksek doğruluk oranı ve güvenle kullanılabilir.
Akciğer kanseri tanısıyla sleeve veya konvansiyonel lobektomi uygulanan olguların karşılaştırılması: Propensity skor
Amaç: Sleeve lobektomi akciğerde merkezi yerleşimli tümörlerde parankim koruyucu bir cerrahi prosedürdür. Bu çalışmamızda küçük hücreli dışı akciğer kanseri nedeni ile kliniğimizde konvansiyonel veya sleeve lobektomi uygulanmış hastalarımızın genel özellikler, postoperatif sonuçlar, sağkalımlar ve prognostik faktörler açısından karşılaştırılması amaçlandı. Hastalar ve Yöntem: Ocak 2002 ve Ocak 2020 tarihleri arasında kliniğimizde patolojisi skuamöz hücreli karsinom ve adenokarsinom tanıları alan 196 sleeve lobektomi ve 280 konvansiyonel (standart) lobektomi uygulanan toplam 476 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş ortalaması 60.5 ± 9.2 iken 392 (% 82.4) erkek ve 84 (% 17.6) kadın hasta idi. Konvansiyonel lobektomi (KL) uygulanan olgularda 169 (% 60.4) hastaya sağ taraf cerrahisi yapılırken sleeve lobektomilerde (SL) 134 (% 68.4) hastaya sağ taraf cerrahisi yapıldı. KL grubunda 187 (% 66.8) hasta N0, 63 (% 22.5) N1 ve 30 (% 10.7) hasta N2 durumunda idi. SL grubunda ise 100 (% 51) hasta N0, 78 (% 39.8) N1 ve 18 (% 9.2) hasta N2 idi. Bu iki ayrı cerrahi teknik uygulanan hastalar; demografik özellikler, morbidite, mortalite, sağkalım ve evreleme açısından karşılaştırmalı analizi ve propensity skor eşleştirilmesi yapıldı. Bulgular: KL grupta T evresinin ileri olması komplikasyon gelişimi açısından anlamlı saptandı (p<0.0001). SL grubunda ise 60 yaş üstü olmak (p=0.005) ve neoadjuvan tedavi almak (p=0.012) komplikasyon gelişimi açısından anlamlı olduğu saptandı. Propensity skor eşleştirmesinde; KL ve SL grupları arasında komplikasyon gelişimi (p=0.605) ve postoperatif mortalite (p=0.723) açısından anlamlı fark saptanmadı. Propensity skor eşleştirilmesinde; beş yıllık sağkalım konvansiyonel grupta % 55 saptanırken sleeve grubunda sağkalım % 49 olarak saptandı (p=0.482). Multivaryan analizinde KL grubunda yaşın altmışın üzerinde olması (p=0.003), FEV1 yüzdesinin seksen dördün altında olması (p=0.019) ve perinöral invazyon varlığı (p=0.044) kötü prognostik faktör iken SL grubunda yaşın altmışın üzerinde olması (p=0.028), prognostik faktör varlığı (p=0.018) ve perinöral invazyon varlığı (p<0.0001) kötü prognostik faktör olarak saptandı. Sonuç: Bronşiyal sleeve lobektomi onkolojik açıdan uygun vakalarda konvansiyonel lobektomilere göre daha yüksek bir mortalite yaratmadan güvenle uygulanabilecek bir prosedürdür. Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde cerrahi ve onkolojik açıdan uygun ise bronşiyal sleeve lobektomi güvenle tercih edilebilir.
Pulmoner fizyoterapinin böbrek alıcılarında fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Böbrek transplantasyonu (BTx) sonrası uygulanan solunum fizyoterapisi ve güçlendirme egzersizlerinin, solunum, fiziksel performans, vücut kompozisyonu ve yaşam kalitesi (YK) üzerine etkisinin incelenmesidir. Yöntem: Antalya Medikalpark Hastanesi'ne ilk kez böbrek transplantasyonu olmak üzere başvuran 53 hastanın, preoperatif dönemde 6 dakika yürüme testi (6 DYT) skorları, zorlu ekspirasyonun 1.saniyesinde ölçülen solunum hacmi (FEV1) değerleri, el kavrama kuvvetleri, vücut kompozisyonu ölçümü verileri ve Kısa Form 36 Ölçeği (KF-36) ile yaşam kalitesi skorları kaydedilmiştir. Hastalar randomize şekilde iki gruba ayrılmıştır. Deney grubundaki hastalarla (n=27) taburculuğa kadar solunum egzersizi; taburculuktan sonra 2 hafta süresince solunum egzersizleri ile beraber haftada 3 gün alt ve üst ekstremite kuvvetlendirme egzersizleri çalışılmıştır. Kontrol grubuna (n=26) ise standart bakım uygulanmıştır. Postoperatif 3. Haftanın sonunda ölçümler tekrar edilmiş, gruplar arasında ilk ve son ölçümler arasındaki değişim miktarı istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Her iki grubun demografik bulguları karşılaştırıldığında benzerdi. KF-36'nın fiziksel fonksiyon alt parametresinin BTx sonrası deney grubunda BTx öncesine göre anlamlı olarak arttığı; kontrol grubunda ise azaldığı görülmüştür. Her iki grupta da 6 DYT, FEV 1 değerlerinin ve yaşam kalitesi ölçeğinin fiziksel rol güçlüğü , emosyonel rol güçlüğü, ruhsal sağlık, enerji/canlılık, genel sağlık alt parametreleri skorlarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı ancak gruplar arasında anlamlı bir farklılık olmadığı görülmüştür. Hem kontrol hem deney grubunda KF-36 YK ölçeğinin ağrı alt parametresi skorlarının ve kavrama kuvvetlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değişmediği gözlenmiştir. Sonuç: BTx'den sonra 3 hafta boyunca uygulanan erken bir solunum fizyoterapisi ve kuvvetlendirme programının, hastaların yaşam kalitesini ve fiziksel fonksiyonlarını anlamlı olarak iyileştirdiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: pulmoner rehabilitasyon, böbrek transplantasyonu, postoperatif egzersiz.
Akciğer kanserinde skip metastazların sağkalıma etkisi
Amaç: Bu çalışmada akciğer kanseri tanısı ile rezeksiyon yapılan hastalar arasından ipsilateral mediastinal metastatik lenf nodlarının (N2) bir alt grubu skip metastazlar (N1 negatif, N2 pozitif) olarak belirlendi. Saptanan skip metastazın yerinin, sayısının, tümörün histopatolojik tipinin ve yapılan ameliyatın tümörün hangi lobda olmasının sağkalıma etkisini araştırmak amaçlandı. Non-skip (N1 pozitif ile N2) hasta grubuyla genel sağkalımını karşılaştırmak amaç olarak belirlendi. Materyal ve Metod: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalına Ocak 2000 ile Mart 2022 yılları arasında başvuran, akciğer kanseri tanısı alan ve akciğer rezeksiyonu yapılan hastalar retrospektif olarak incelenerek N2 pozitif hastalar içerisinden N1 negatif N2 pozitif hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmamızda hastalar 2 gruba ayrıldı. Bunlar; N1 pozitif ile N2 pozitif hastalar ve N1 negatif olup N2 pozitif hasta grupları şeklinde ayrıldı. Bu hastaların genel sağkalımları karşılaştırıldı. Skip metastazlı hastalarda metastatik lenf nodunun yerinin, sayısının, sağkalıma etkisine bakıldı. Genel sağkalım sürelerinin incelenmesinde Kaplan-Meier analizi altında Log-Rank testi yapıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi (p) 0.05 olarak alındı. Bulgular: Araştırma kapsamında Ocak 2000 ile Mart 2022 arasında olan Akdeniz Üniverstitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'na başvurmuş ve akciğer kanseri tanısı konulan ve rezeksiyon uygulanmış 1158 hasta retrospektif olarak incelendi. Bunların içinden postoperatif patolojik N2 pozitif tanı alan hastalar içerisinden 45 skip metastaz ( N1 negatif N2 pozitif ) tanılı hastalar araştırmaya dâhil edildi. Hastaların cinsiyetine göre değişkenine bakıldığında %24,4 kadın, % 75,6 erkek olarak hesaplanmıştır. Yaş grubuna göre bakıldığında hastaların %31,1 50 yaş altı, %33,3, 50-65 yaş arası hastalar, %35,6 ise 65 yaş üstü hastalardan ibarettir. Hastaların tümör histolojisine göre bakıldığında % 57,8 sküamöz hücre tipi, %31,1 adenokarsinom hücre tipi ve % 11,1 ise diğer patoloji hücre tiplerine aittir. 8 TNM sınıflamasına göre tümörün boyutuna göre bakıldığında %33,3 T1, T2 yüzde değeri %26,7, T3 yüzde değeri %17,8 ve T4 %22,2 olarak tespit edilmiştir. Ameliyattan sonra adjuvan kemoterapi alan hastalar %82,2, adjuvan kemoterapi almayan hastalar ise %17,8 olarak belirlenmiştir. Skip metastaz grubu hastaların 5 yıllık sağkalım oranı %34,5, medyan sağkalım süreleri ise 35,99 ay (%95 GA: 29,04-42,96) olarak hesaplanmıştır. Non-skip hastaların 5 yıllık sağkalım oranı %31,3, medyan sağkalım süreleri ise 35,99 ay (%95 GA: 24,61-47,38) olarak hesaplanmıştır. Her iki grubun sağkalım oranları arasındaki kıyaslamasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: Mediasten lenf nodu pozitif olan akciğer kanserli hastaların tedavisinde cerrahi tedavinin yeri konusunda halen ortak sonuca varılamadı. Çalışmamızda cerrahi uygulanmış skip metastazlı hastaların sağkalıma etkisini karşılaştırıldı ve istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Skip metastazlı hastaların opere edilmesi halen daha tartışılmaktadır. Skip metastazlı hastaların lenf nodlarında bulunan metastaz sıklığına göre, primer tümörün lokalizasyonuna göre, yapılan cerrahi işlemine ve tümörün histopatolojik tipine göre karşılaştırıldığında hastaların sağkalım oranları arasında anlamlı farklılık saptanmadı. 7 nolu lenf nodu istasyonunda metastaz saptanmasıyla sağkalım arasında anlamlı farklılık vardır. Skip metastazlı hasta gruplarının incelenmesi için daha geniş hasta gruplarıyla çalışmaların gerekliliği ortaya konuldu. Anahtar Kelimeler: Akciğer Kanseri, N2, Mediastinal Lenf Nodu, Skip N2, Sağkalım.
Mental retardasyonlu bireylerde solunum kas eğitiminin etkinliğinin incelenmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı mental retardasyonlu bireylerde solunum kas eğitiminin solunum kas gücü, egzersiz kapasitesi, anksiyete-depresyon düzeyi ve fonksiyonel mobilite üzerine etkilerinin incelenmesidir. Yöntem: Bu çalışma 7/24 yatılı hizmet veren bir rehabilitasyon merkezinde yapılmıştır. Çalışmaya hafif veya orta mental retardasyon tanısı almış 36 birey dahil edilmiştir. Gruplar kontrol (n=18) ve çalışma grubu (n=18) olarak randomize şekilde iki gruba ayrılmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin fiziksel özellikleri, MIP ve MEP değerleri, 6 dakika yürüyüş testi (6 DYT), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ), süreli kalk yürü testi skorları kaydedilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm olgular 12 hafta süresince haftada iki gün fizyoterapi ve rehabilitasyon programına alınmıştır. Kontrol grubuna aeorobik egzersiz uygulanmıştır. Çalışma grubuna ise aerobik egzersizle beraber solunum kas eğitimi verilmiştir. Çalışmanın başında ve sonunda değerlendirmeler tekrar edilmiştir. Gruplar arasında, ilk ve son değerlendirmeler arasındaki değişim istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Her iki grubun demografik verileri karşılaştırıldığında benzerdi. MIP ve MEP değerleri 12 haftalık egzersiz programı sonrasında kontrol ve çalışma grubunda anlamlı olarak arttığı görülmüştür. Kontrol ve çalışma grubu arasında ise MIP değerinin çalışma grubu lehine anlamlı olarak artış gösterdiği görülmüştür. Gruplar arasında MEP değerinde anlamlı fark görülmemiştir. Her iki grupta da 6 DYT mesafesinde anlamlı düzeyde artış olmuştur. Fakat gruplar arasında anlamlı fark görülmemiştir. HADÖ ölçeğinin anksiyete ve depresyon paremetrelerinde, süreli kalk yürü testi süresinde her iki grupta da anlamlı bir azalma olmuştur. Fakat gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Sonuç: Mental retardasyonlu bireylere verilen solunum kas eğitimi, solunum kas gücünü, egzersiz kapasitesini, anksiyete-depresyon düzeyini ve fonksiyonel mobiliteyi anlamlı olarak iyileştirdiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: mental retardasyon, solunum kas eğitimi, fonksiyonel mobilite, anksiyete ve depresyon, egzersiz kapasitesi
Pozi̇ti̇f sivi balansinin yoğun bakimda yatan hastalarda akci̇ğerler- ekstübasyon üzeri̇ne etki̇si̇
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Anestezi Yoğun bakım I-II-III, Dahiliye Yoğun Bakım ve Göğüs Cerrahi Yoğun Bakımında en az 72 saat mekanik ventilasyon desteği gerektiren ve klinik olarak sepsis ve septik şok tanısı alan hastaların demografik bilgileri, mekanik ventilasyon sürelerini, sıvı balanslarını ve mortalitesini araştırmaktır. Yöntem: Hastaların tıbbi dosyalarıdan, hemşire gözlemlerinden, hastane ve yoğun bakım ünitesi elektronik kayıt dosyalarından demografik veriler, kullanılan ilaçlar, invaziv mekanik ventilasyon süresi, vital bulguları, kan gazı ve laboratuar değerleri, aldığı-çıkardığı takibi değerlendirildi (pozitif, negatif, dengede). Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 50 hastanın 26 'sı(52.00) erkek(E), 24'ü(48.00) kadın(K) idi. Yaş ortalaması 66.58±16.25 idi. Kronik hastalık varlığı 40(%80) hastada tespit edilmiş olup bunlardan 13 ' ü(%13.50) Hipertansiyon, 11' i (%27.50) DM, 8 'i (%20.00) KOAH,8'İ(%20) diğer tanılar olarak bulundu. Toplam 50 hastanın sıvı dengeleri incelendiğinde 42 'si (%84.00) pozitifde, 6 'sı (%12.00) negatifde, 2'si (%4.00) dengededir. Bu 50 hastanın 42 (%84.00) beslenememiş, 1 'i (%2.04)enteral, 6 'sı (%12.24 ) paranteral beslenebilmiştir. YB kalış süreleri 9.80± 7.14 gün olarak bulundu. APACHE II skoru 25.99± 4.68, GKS skoru 6.73±2.21, SOFA skoru 7.85±1.86 olarak bulundu. Çalışmaya dahil edilen toplam 50 hastanın 11 (%22) tanesinde ARDS geliştigi tespit edildi Sonuç: Mekanik ventilasyon, yoğun bakım ünitelerinde uygulanan sepsis ve septik şok hastalarında vazgeçilmez bir tedavi yöntemi olmakla birlikte, komplikasyon gelişme riskini ve mortalite oranını da arttıran bir yöntemdir. Biz bu çalışma da pozitif sıvı balansı olan hastaların negatif sıvı balansına sahip hastalara kıyasla daha uzun süre mekanik ventilasyonda kaldığını ve mortalitesinin daha fazla olduğu tespit ettik. Bu çalışmada pozitif sıvı yüklü hastaların 11 tanesinde ARDS geliştiği gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: yoğun bakım, mekanik ventilasyon, sepsis-septik şok, sıvı balansı
Torakotomi ile pulmoner rezeksiyon yapılan hastalarda preoperatif dönemde yapılan solunum rehabilitasyonunun postoperatif morbidite üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Torakotomi ile pulmoner rezeksiyon yapılan hastalarda cerrahi öncesi ve sonrasında uygulanan kısa süreli yoğun pulmoner rehabilitasyonun, bu hastalardaki akciğer fonksiyonları, komplikasyon oranları ve hastanede kalış süresine etkilerini incelemek Yöntem: Torakotomi ile pulmoner rezeksiyon uygulanacak 60 hasta çalışmaya dahil edildi ve randomize şekilde iki gruba ayrıldı. Çalışma grubundaki hastalara, preoperatif dönemde 7 gün boyunca günde 3 saat olarak yoğun pulmoner rehabilitasyon uygulandı. Kontrol grubuna ise standart bakım uygulandı. Postoperatif dönemde her iki grubada pulmoner rehabilitasyon uygulandı. Gruplar; spirometrik akciğer fonksiyonları, solunum parametreleri, kan gazı parametreleri, komplikasyon oranları ve hastanede kalış süreleri ile karşılaştırıldı. Bulgular: Her iki grubun demografik bulguları karşılaştırıldığında benzerdi. Operasyon öncesi solunum fonksiyon ve kan gazı parametreleri benzerdi (p>0,05). Cerrahi sonrasında her iki gruba da yapılan solunum parametreleri (FEV1, FVC) ve kan gazı (pO2, pCO2) parametreleri karşılaştırıldığında anlamlı bi farka rastlanmadı. Her iki grup komplikasyon oranları açısından karşılaştırıldığında, çalışma grubunda komplikasyon gelişmeme yüzdesi daha yüksek tespit edilmiştir (p=0,028). Diğer komplikasyonlara göre torakotomilerden sonra sık görülen ve hastanede daha uzun süre kalmayı gerektiren uzamış hava kaçağı gelişme oranı çalışma grubunda anlamlı derece de düşük tespit edilmiştir (p=0,005). Hastanede kalış süresi karşılaştırıldığında, çalışma grubunda anlamlı derecede kısa bulunmuştur (p=0,001). Çalışma grubunda hastaların sigara paket yıla göre yapılan karşılaştırmalarında, sigara kullanmayan hastaların hastanede kalış süresi sigara>20 paket/yıl olan hastalara göre daha düşük tespit edilmiştir (p=0,019). Sonuç: Çalışmadan elde edilen veriler değerlendirildiğinde torakotomi ve pulmoner rezeksiyon yapılan hastalara preoperatif dönemde uygulanan pulmoner rehabilitasyonun, solunum fonksiyonlarını iyileştirdiği, postoperatif komplikasyon oranını düşürdüğü ve hastanede kalış süresini kısalttığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Torakotomi, pulmoner rehabilitasyon, postoperatif morbidite
Torakotomi sonrası konnektif doku masajı uygulamasının ağrı üzerine olan etkilerinin incelenmesi-randomize kontrollü çalışma
Amaç: Bu çalışmanın amacı; torakotomi yapılan hastalara uygulanan konnektif doku masajının ağrı, yaşam kalitesi, analjezi kullanım miktarı ve hastanede kalış süreleri üzerine olan etkilerini incelemektir. Yöntem: Randomize kontrollü prospektif özelliklerde olan bu araştırma Ağustos 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi'nde posterolateral torakotomi yöntemi ile ameliyat edilen ve araştırma kriterlerine uyan 27 kontrol, 27 çalışma olmak üzere toplamda 54 hasta üzerinde yapılmıştır. Veriler; Kişisel Bilgi Formu, Görsel Analog Skalası (Visual Analogue Scale-VAS), Kısa Form 36 (Short Form 36; SF-36) Yaşam Kalitesi Ölçeği ve analjezik ilaç kullanım bilgileri formu kullanılarak toplanmıştır. Preoperatif dönemde ve postoperatif 0. gün, 1. gün, 2. gün., 3. gün, 4. gün, 5. gün, 6. gün, 7. Gün hastaların ağrı şiddetleri, toplam alınan analjezi ve miktarları kaydedilmiştir. Ayrıca preoperatif dönemde ve postoperatif 7. günde SF-36 yaşam kalitesi ölçeği kullanılarak yaşam kalitesi değerlendirilmiştir. Her iki gruba da standart medikal tedavi, bakım ve pulmoner rehabilitasyon programı uygulanmıştır. Çalışma grubuna ek olarak postoperatif 1. gün, 2. gün., 3. gün, 4. gün, 5. gün günde 1 seans toplamda 5 seans konnektif doku masajı uygulanmıştır. Bulgular: Postoperatif 0. gün ve 1. gün her iki gruptaki hastaların VAS ortalamalarının benzer ve oldukça yüksek olduğu; postoperatif diğer günlerde ise çalışma grubunun VAS ortalamalarının, kontrol grubunun VAS ortalamalarına göre daha düşük olduğu görülmektedir. Operasyon sonrası 7. gün çalışma grubundaki hastaların yaşam kalitesi seviyesi kontrol grubuna göre daha iyi olduğu bulunmuştur. Her iki gruptaki hastaların analjezik kullanım miktarları postoperatif 0. günden postoperatif 7. güne doğru azalmıştır ve çalışma grubundaki hastalar daha az analjezik ilaç kullanmışlardır. Ayrıca kontrol grubundaki hastalar daha uzun süre hastanede kalmışlardır. Sonuç: Araştırma sonuçları; torakotomi sonrası uygulanan konnektif doku masajının postoperatif ağrı seviyesini, analjezik ilaç kullanım miktarını, hastanede kalış süresini azaltırken ve yaşam kalitesini arttırdığını göstermiştir. Anahtar Kelimeler: ağrı, konnektif doku masajı, torakotomi, yaşam kalitesi
Posttorakotomi dönemde uygulanan standart rehabilitasyona ilave olarak aerobika ve lung flute kullanımının karşılaştırmalı çalışması
Amaç: Bu çalışmada torakotomi yapılan hastalara cerrahi sonrasında uygulanan standart pulmoner rehabilitasyon yöntemlerine ilave olarak uygulanan Aerobika ve lung flüt cihazı kullanılmasının hemodinamik denge, solunum fonksiyon testleri, ve kan gazları üzerine olan etkisinin araştırılması amaçlandı. Yöntem: Çalışma randomize olarak seçilen ve 3 gruba ayrılan toplam 60 hasta üzerinde yapıldı. Grup 1 (Kontrol grubu); standart rehabilitasyon uygulanan 20 hasta, Grup 2 (Çalışma grubu 1); post-operatif dönemde 7 gün süre ile standart rehabilitasyona ilave olarak Lung Flüte uygulanan 20 hasta, Grup 3 (Çalışma grubu 2); post-operatif dönemde 7 gün süre ile standart rehabilitasyona ilave olarak Aerobika uygulanan 20 hasta olarak belirlendi. Post-operatif rehabilitasyon her 3 grubada aynı zaman olan cerrahi sonrası ekstübe edildikten sonra başlandı ve grup 2 ve grup 3 hastalara standart rehabilitasyona ilave olarak 15 dakika Aerobika ve Lung Flüte uygulaması eklendi. Her 3 grub hastadan da kan gazları, SFT, hemodinamik bulgular, hastanede kalış süresi ve komplikasyon oranları ölçülerek karşılaştırmalar yapıldı. Bulgular:Hastaların yaş ortalaması 53,8±9 dur.Hastaların yoğum bakımda kalış süresi 3(1-6) olarak bulunmuştur.Toplam 20(%33,3) hastada komplikasyon gelişmiştir. %25'inde atelaktazi, %15'inde pnömoni ve %13,3'ünde hava kaçağı görülmüştür.FEV 1 ve FVC değerlerinin her üç grupta da anlamlı bir şekilde arttığı görülmüştür (p<0,001).Hastaların PO2 değeri ve saturasyonu her üç grupta da istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artış gösterdiği belirlenmiştir (p<0,05). Kendi aralarında karşılaştıklarında ise 24. ve 48. saat Ph, PCO, HCO3, nabız, solunum, saturasyon, ateş ve SKB değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Standart rehabilitasyon grubunda komplikasyon görülme yüzdesinin (%45) daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0,377). Sonuç: Çalışma sonucunda Lung flute ve Aerobika cihazlarının standart rehabilitasyon ile birlikte kullanımının postoperatif komplikasyon oluşumunu önleyeceği sonucuna varılmıştır. 3gruptada uygulanan rehabilitasyon tekniklerinin postoperatif kan gazı, solunum fonksiyon testleri ve hemodinamik parametreleri üzerinde olumlu etkisi ispatlanmıştır. AnahtarKelimeler:Fizyoterapi,torakotomi,solunum,balgam,komplikasyon
Özofagus kanserli hastalarda operasyon ve prognostik faktörlerin incelenmesi
Özofagus kanserleri oldukça agresif seyreden ve kötü prognoza sahip olan malignitelerdir. Malignitelere bağlı en önemli ölüm sebepleri içinde yer almaktadır. Özofagus kanserlerinde primer tedavi cerrahi olup cerrahi sonrasında nüks ve sağkalımı etkileyen faktörler ek tedavi gereksinimini de belirlemektedir. Çalışmamızda 2008-2018 yılları arasında kliniğimizde özofagus kanseri tanısı alıp özofajektomi uygulanan 50 olgunun patoloji sonuçları incelenerek prognostik faktörler belirlendi. Opere edilen bu hastalarda sağkalımı etkileyen prognostik faktörleri araştırmak amacıyla; cinsiyet, yaş, tümör boyutu, histolojik ve makroskopik tipi, tümör evresi, T ve N kategorileri, total rezeke edilen lenf nodu sayısı ve metastatik lenf nodu oranı, diferansiasyon derecesi, vasküler ve perinöral invazyon, proksimal cerrahi sınır uzunluğu, adjuvan tedavi ve postoperatif komplikasyon varlığı prognostik parametre olarak belirlenip değerlendirildi. Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucu radikal cerrahi sonrasında tümör boyutu <3 cm olanlar, makroskopik tipi ülseratif-infiltratif olmayan ESCC patolojisindeki olgular, evre1, pT1-2, pN0 olan olgular, iyi diferansiye gruplar, perinöral invazyonu olmayan hastalar, metastatik lenf nodu oranı < 0.2, proksimal cerrahi sınır uzunluğu 5-10 cm olan olgular ve postoperatif komplikasyon gelişmeyen olguların 5 yıllık sağkalım oranlarının yüksek olduğu görülmüştür.
Pulmoner tromboembolinin vitamin-D düzeyi ve kardiyak parametrelerle olan ilişkisi
Bu tez çalışmasında Vitamin D'nin pulmoner tromboemboli ile olan ilişkisini ve diğer kardiyak belirteçlerle korelasyonunu belirlemeyi amaçladık. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde pulmoner tromboemboli tanısı konulan 38 hasta ve 35 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Bilinen kalp hastalığı, astım, kanser, obezite (BKİ: 30'un üstünde olanlar ) ve depresyon tanısı olanlar çalışmaya alınmadı. Hasta ve kontrol grubunda yaş, cinsiyet ve BKİ değerleri eşdeğer olmasına dikkat edildi. İstatistiksel analiz SPSS 22.0 programı ile t testi, non-parametrik testlerden Many White U testi, ki kare testi ve korelasyon için bivariate Pearson testleri kullanılarak yapıldı. PTE hastalardaki D-Dimer, vitamin D düzeyleri ve kardiyak parametrelerden CK, CK-MB, troponin ve pro-BNP düzeyleri sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırıldı. PTE hasta grubunda kontrol grubuna göre kardiyak parametrelerden CK, CK-MB ve troponin düzeyleri daha yüksek saptandı. Fakat bu yükseklik istatiksel anlamlılık seviyesine ulaşmadı. (p>0.05). D-Dimer düzeyleri PTE grubunda belirgin yüksek saptandı (p<0.001). Pro- BNP seviyeleri yine PTE grubunda oldukça yüksek bulundu (p=0.009). Vitamin D düzeyleri pulmoner tromboemboli grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre belirgin seviyede düşük saptandı (p<0.001). Kadın PTE hastalarında ve kontrollerde D vitamini düzeyleri erkeklere göre daha düşük seviyede idi. İlaveten submasif PTE'lilerde nonmasif PTE'lilere göre D vitamin seviyesi daha düşük saptandı. Sonuç olarak, çalışmamızda D vitamin seviyesinin düşüklüğü ile PTE gelişimi arasında ilişki bulundu, fakat bu ilişkinin doğrulanabilmesi için daha çok sayıda hastayı içeren çok merkezli prospektif çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Pulmoner tromboemboli, D vitamini
Akciğer kanserlerinde anatomik vats rezeksiyonları yapılan hastalarda sağkalımı etkileyen faktörler
ÖZET Arka Plan: Akciğer kanseri dünya çapında kansere bağlı ölümlerin en sık nedenidir. Erkeklerde en sık, kadınlarda ise meme ve kolorektal tümörlerden sonra üçüncü sıklıkta görülen tümördür. İlerleyen teknoloji ile beraber akciğer kanseri vakaları daha erken evrede yakalanabilmekte, bu da video yardımlı torakoskopik cerrahi gibi minimal invazif işlemlerin popüleritesini arttırmaktadır. Amaç: Çalışmamızın amacı primer akciğer kanseri nedeni ile video yardımlı torakoskopik anatomik rezeksiyon olan hastaların sağkalımlarınıa ve prognozlarına etki eden faktörleri araştırmaktır. Hastalar ve Yöntem: Haziran 2006-Ocak 2018 tarihleri arasında İstanbul Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda primer akciğer karsinomu tanısı ile Video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) anatomik rezeksiyon uygulanmış hastalar retrospektif olarak prospektif kayıt yapılmış bilgi bankası üzerinden incelendi. Cinsiyet, yaş, hastalığın klinik ve patolojik evreleri, sitolojik tanı, yapılan anatomik akciğer rezeksiyonu, drenaj ve hastanede kalış süreleri, komplikasyonlar araştırıldı. Dosyasına tam ulaşılamayan ve datası eksik olan hastalar çalışma dışı bırakılarak 204 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bulgular: Primer akciğer karsinomu nedeni ile VATS anatomik rezeksiyon uygulanan hastaların yaş ortalaması 69±10 olarak bulundu. Hastaların 141 tanesi erkek, 63 tanesi kadın toplam 204 hasta çalışmaya dahil edildi. Preoperatif solunum parametreleri değerlendirildiğinde hastaların ortalama FEV1 değeri 2440±705 ml (%90±21) idi. Ortalama DLCO değerleri %91±24 idi. Hastaların ortalama yatış süreleri 7.29±5.6 gün olarak belirlendi. En sık görülen komplikasyonlar %14.2 ile pnömoni ve sonrasında %6.9 ile atrial fibrilasyon olarak belirlendi. Ortalama sağkalım süresi 104±4.5 ay, 5 yıllık sağkalım %85.6 olarak belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda primer akciğer kanseri nedeni ile VATS anatomik rezeksiyon uygulanan hastaların sağkalımında yaş, preoperatif FEV1 değeri, hastane kalış süresi, postoperatif komplikasyon gelişimi, tümörün histopatolojik tanısı ve hastalığın evresinin sağkalım değerlendirmesinde istatiksel olarak anlamlı fark yarattığı belirlendi. Perioperatif torakotomiye dönülmesinin ve segmentektomi – lobektomi arasındaki farkın sağkalım üzerinde belirli bir etkisi olmadığı sonucuna varıldı.
Opere edilen akciğer kanserli hastalarda preoperatif nötrofil/lenfosit oranının (Nlo) sağ kalım üzerine etkisi ve sağ kalımı değerlendirmede pet/ct suvmax değeri ile korelasyonu
Amaç: Akciğer kanserinin uzun dönem sağ kalım oranlarının düşük olması nedeniyle, daha erken tanınmasına ve tedavisinde yeni yöntemlere ihtiyaç vardır. Son yıllarda, yarı kantitatif 18F-FDG PET parametreleri ve nötrofil/lenfosit (NLO) oranı da prognozu tahmin etmede kullanılan yeni parametrelerdir. Akciğer kanseri ve birçok kanser türünde, düşük sağ kalım oranları ile ilişkili bağımsız ve kolay yapılabilen prognostik belirteçler olarak tanımlanmışlardır. Bu nedenle yaptığımız bu çalışmada, hastalarda sağ kalım sonuçlarının daha iyi tahmin edilmesi, doğru ve güvenilir ipuçları sağlamak amacıyla operasyon öncesi bakılan nötrofil/lenfosit (NLO) oranı ile PET/CT'nin bir parametresi olan SUVmax'ın korele olarak kullanılmasının, sağ kalım tahminleri üzerine olan prognostik değerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2010-2017 yılları arasında KHDAK nedeniyle opere edilen 244 hasta retrospektif olarak incelendi. NLO, SUVmax ve NLO-SUVmax korelasyonunun yaş, cinsiyet, cerrahi yaklaşım, histopatolojik subtip ve evre değişkenlerine bağlı olarak sağ kalım oranları ile ilişkisi değerlendirildi. Kolerasyon için Spearman korelasyon katsayısı testi, sağ kalım analizi için Kaplan–Meier metodu kullanıldı. Çok değişkenli sağ kalım analizinde Cox Regresyon analizi kullanıldı. Bulgular: NLO değerinin belirlenen cut-off değerinin (2.235.) altındaki ve üstündeki değerlerin yaş, cinsiyet, cerrahi yaklaşım, histopatolojik alt tip, evre, T skoru, N skoru ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olduğu saptandı. SUVmax değerinin belirlenen cut-off değerinin (12,3) altındaki ve üstündeki değerlerin yaş, cinsiyet, cerrahi yaklaşım, histopatolojik alt tip, evre, T skoru, N skoru ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olduğu saptandı. Sonuç: KHDAK'li hastaların rutin klinik ve preoperatif değerlendirmesine NLO ve SUVmax değerleri ile NLO-SUVmax korelasyonunun eklenmesi, uygun tanı ve uygun tedavi protokollerinin belirlenmesine, belki de cerrahi tanı ile ilgili girişimlerin azalmasına ve hastalığın prognozunun tahmin edilmesine katkıda bulunacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Nötrofil/Lenfosit Oranı, SUVmax, Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, Sağ kalım
Matriks metalloproteinazların spontan pnömotoraks etiyolojisi üzerine etkileri
Amaç: MMP-2, MMP-6, MMP-7, MMP-9 enzimlerinin ve bu enzimlerin serumda bulunan nonspesifik inhibitörü olan A2Mg'nin spontan pnömotoraks etiyolojisi üzerine etkisinin araştırılması. Gereç ve Yöntem: 18-25 yaş aralığı, 26-45 yaş aralığı ve 46-80 yaş aralığındaki spontan pnömotoraks nedeniyle Göğüs Cerrahisi kliniğimizde tedavisi yapılan hastalardan alının rutin biyokimya kanlarında MMP-2, MMP-6, MMP-7, MMP-9 ve A2Mg seviyeleri aynı yaş grubundaki spontan pnömotoraks öyküsü olmayan kontrol grubundan alınan kanlardakilerle istatistiki olarak karşılaştırıldı. Kategorik veriler arasındaki ilişkiler ki-kare testi ve Fisher's Exacts Test ile değerlendirildi. Normal dağılım göstermeyen değişkenler ise Kruskal Wallis ve Mann Whitney U testi ile değerlendirildi. Bulgular: 18-25 yaş aralığında MMP-2, MMP-6, MMP-9 enzim seviyelerinin yüksekliği spontan pnömotoraks ile ilişkili bulunmuştur. 26-45 yaş aralığında MMP-6 enzim seviyelesinin yüksekliği spontan pnömotoraks ile ilişkili bulunmuştur. 46-80 yaş aralığında MMP-6, MMP-7, MMP-9 enzim seviyelerinin yüksekliği spontan pnömotoraks ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Spontan pnömotoraks etiyolojisinde MMP-2, MMP-6, MMP-7, MMP-9 enzimlerinin bulunabileceği ve daha çok genç yaş grubunda altta yatan akciğer hastalığı bulunmayan hastalarda görüldüğü şeklinde tanımlanan primer spontan pnömotoraksta altta yatan bir patoloji olabileceği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Spontan pnömotoraks, matriks metalloproteinaz, etiyoloji, göğüs cerrahisi.
Toraks travması nedeniyleacil servise başvuran hastalarınbaşvuru süreleri ve travma şekli ile morbidite ve mortalite arasındaki ilişki
Amaç: Bu çalışmamızda, toraks travmalı hastaların analizi yapılarak, bu hastaların acil servise başvuru süresi ve maruz kaldıkları travma şekilleri ile mortalite ve morbiditeleri arasındaki ilişki irdelenmiştir. Böylece, çalışmanın yapıldığı bölgedeki popülasyonun toraks travma karakteri ile sonuçlarının küçük ölçekte yansıtılması amaçlanmıştır. Ayrıca, bu hastaların optimal tedavi stratejisinin en hızlı ve en etkin biçimde nasıl uygulanabileceği ve yönetimindeki olası yeni unsurların öngörülmesi hedeflenmiştir. Materyal ve Metod: Çalışmaya Aralık 2012 ile Ağustos 2013 tarihleri arasında T.C Sağlık Bakanlığı Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Servisi'ne toraks travması nedeniyle başvuran/refere edilen 248 hasta dahil edildi. Hastaların anamnez, laboratuar bulguları, görüntüleme yöntemleri, takip ve tedavi çizelgeleri gözden geçirilerek; yaş, cinsiyet, travma etiyolojisi, travmalı hastanın hastaneye geliş süresi, hastanın başvuru şekli, toraks travmasının karakteri, eşlik eden travmalar, tedavi yaklaşımı, komplikasyonlar ve hastanede yatış süresi analiz edilerek, morbidite ve mortalite araındaki ilişki incelendi. Bulgular: Olguların travma maruziyetinden sonra acil servise başvuru süresi ortalama 6,5 saat idi. Hastaların %30,2'sinde pnömotoraks, %23,8'inde hemotoraks ve %13,3'ünde görülen hemopnomotoraks tespit edildi. Hastalarımzın %71,4'ine konservatif tedavi uygulanırken, 58 (% 23.3) hastaya tüp torakostomi ve 3 (1.2) hastaya major toraks cerrahisi uygulandı. Yaşın artması ile beraber kot fraktürü sayısındaki artma arasında istatiksel olarak anlamlı artış tespit edildi (p<0,01). Ayrıca kot fraktürü sayısı daha fazla olan hastalarda hastanede yatış süresinin, kosta fraktürü sayısı daha az olan hastalara göre istatiksel olarak anlamlı oranda artış gösterdiği görüldü (p<0,05). Travma nedeniyle kaybedilen hastaların büyük kısmının 25 dakika ve altında hastane acil servisine başvurdukları görülürken, bu hastaların başvuru süreleri ile hayatta kalan hastaların başvuru süreleri arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark tespit edilemedi (p>0,05). Sonuç: Günümüzde sağlık kuruluşlarına başvuru imkan ve hızındaki artışa paralel olarak toraks travmalı hastaların erken tanı alma ve müdahale olasılığının yükselmiş olduğu söylenebilir. Bu hastaların değerlendirilmesinde, maruz kalınan travma şeklinin bölgesel özellikler ile ilişkili olabileceği bilgisi tanı ve tedavi aşamasında yaralı olabilir. Toraks travmalı hastaların acil servise makul sürelerde başvurması ve erken müdahalenin yapılabilmesi bu hastaların morbiditesinin azalmasına katkı sağladığı sonucu küçük bir hasta grubunu içerse de bizim çalışmanın bir sonucu olarak söylenebilir.
Akciğer kanseri nedeniyle opere edilen hastalarda preoperatif ve postoperatif psikiyatrik değerlendirme
Akciğer Kanseri Nedeniyle Opere Edilen Hastalarda Preoperatif ve Postoperatif Psikiyatrik Değerlendirme Amaç: Akciğer kanseri nedeniyle opere edilen hastaların preoperatif ve postoperatif psikiyatrik durumlarının değerlendirmesi amaçlandı. Yöntem: Akciğer kanseri tanısı veya ön tanısıyla kliniğimizde opere edilen 25 hastada gerçekleştirilen prospektif çalışmada, hastaların psikiyatrik durumlarının değerlendirilmesinde; preoperatif dönemde, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II; EORTC QLO C-30 Yaşam Kalitesi Ölçeği; Algılanan Aile Desteği; Stres Termometresi ve Hastane Anksiyete Depresyon ölçekleri ile; postoperatif 1. ayda Algılanan Aile Desteği; Stres Termometresi ve EORTC QLO C-30 Yaşam Kalitesi ölçekleri kullanıldı. Bulgular: Hastaların 17'si (%68) erkek, 8'i (%32) kadın olup yaş ortalaması 61±8,9 (38-81) idi. Hastalar depresyon açısından %44, anksiyete açısından %28 risk altında bulundu. Anksiyete açısından cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p=0,088); kadınlarda erkeklere göre daha yüksek depresyon oranları (p=0,03) saptandı. Preoperatif stres düzeyi yüksek olanlarda, yaşam kalitesi değerlendirildiği EORTC QLQ C-30 ölçeğinde; duygusal işlevlerle ilgili yaşam kalitesi alt boyutunun (p=0,09) ve yaşam kalitesi sosyal işlevlerle ilgili alt boyutunun azaldığı (p=0,17), uykusuzluk (p=0,012) ve iştah kaybının arttığı (p=0,038) bulundu. Preoperatif anksiyete düzeyi ile EORTC QLQ C-30 yaşam kalitesi ölçeği karşılaştırıldığında; anksiyetesi olmayan hastalarda olanlara göre yaşam kalitesi genel işlevsellik (p=0,019) ve duygusal işlevsellik skorlarının (p=0,015) daha yüksek olduğu, dolayısıyla bu alanlarda yaşam kalitelerinin düştüğü; diyare puanlarının (p=0,024) daha düşük olduğu için bu alanda yaşam kalitelerinin arttığı; anksiyetesi olan hastalarda dispne (p=0,043) ve uykusuzluk (p=0,037) puanlarının arttığı, dolayısıyla bu alanda yaşam kalitesinin azaldığı bulundu. Preoperatif depresyon varlığı ile EORTC QLQ C-30 karşılaştırıldığında; depresyonun olmadığı durumlarda genel yaşam kalitesi skorunun arttığı (p=0,018) dolayısıyla genel yaşam kalitesinin arttığı; yaşam kalitesi fiziksel işlevsellik (p=0,05), genel işlevsellik (p=0,031), zihinsel işlevsellik (p=0,023) ve duygusal işlevsellik skorlarının (p=0,006) daha yüksek olduğu, dolayısıyla bu alanlarda yaşam kalitelerinin düştüğü; depresyon varlığında ise sosyal işlevsellik (p=0,037) ve uykusuzluk puanlarının arttığı, dolayısıyla bu alanda yaşam kalitelerinin azaldığı bulundu. Anksiyete skoru düşük olan 18 hastanın 5'inde (%27,8); skoru yüksek olan 7 hastanın ise 3'ünde (%42,9) postoperatif komplikasyon izlendi. Benzer şekilde, depresyon skoru düşük olan 14 hastanın 3'ünde (%21,4); skoru yüksek olan 11 hastanın ise 5'inde (%45,5) postoperatif komplikasyon saptandı. Ameliyat öncesi stres düzeyi düşük olan hastaların %40'ında; stres düzeyi yüksek olanların ise %30'unda postoperatif komplikasyon saptandı. Preoperatif malignite tanısı olmayanlarda anksiyete skoru, malignite tanısı olanlardan daha yüksekti. Kadın hastaların tümünde preoperatif stres düzeyi yüksek bulunurken, erkek hastaların %70,6'sında bu düzey yüksek bulundu. Preoperatif uygulanan ölçekler cinsiyet ile karşılaştırıldığında, preoperatif stres düzeyinin (p=0,045), depresyon varlığının (p=0,030) ve uykusuzluğun (p=0,033) kadınlarda erkeklerden daha yüksek olduğu bulunurken; yaşam kalitesinin duygusal (p=0,003) ve sosyal (p=0,000) işlevler alanlarının erkeklerde kadınlara göre daha kötü olduğu saptandı. Genel değerlendirme yapıldığında, operasyonun postoperatif yaşam kalitesini azalttığı (p=0,046), halsizliği arttırdığı (p=0,036) saptandı. Sonuç: Sonuçlar hastaların yaşadıkları psikososyal zorlanmalar ve tedaviye uyumları açısından önemli ipuçları vermektedir. Akciğer kanseri nedeniyle operasyon planlanan hastalar preoperatif dönemde, hastane anksiyete-depresyon ölçeği ve stres termometresi ile değerlendirilmelidir. Stres düzeyi yüksek olan, anksiyete ve depresyon açısından risk altında bulunan hastalardan preoperatif psikiyatri konsültasyonu istenmelidir. Olgulara psikososyal destek ve tedavi verilmesinin, yaşam kalitesini arttıracağı ve postoperatif komplikasyonları azaltacağı kanısındayız. Bu konuda daha kapsamlı, çok merkezli çalışmaların yapılması, akciğer kanserli hastalarda psikiyatrik bozuklukların ve ilişkili faktörlerin daha iyi anlaşılmasına olanak sağlayacaktır.