
79
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Malign plevral mezotelyomalarda PD-L1, PD-l2 ve CRTLA-4 ekspresyonlarının immünohistokimya ve real-time pcr yöntemleri ile araştırılması
Malign mezotelyoma %90 plevra olmak üzere, periton, perikardın seröz yüzeylerinden ve nadiren tunika vajinalisten gelişen bir tümördür. Malign plevral mezotelyoma etyolojisinde bilinen en önemli faktörler; asbest veya erionit lifleri ile temastır. Malign mezotelyoma üç temel histolojik formda görülür: epiteloid, sarkomatoid veya mikst (bifazik). Malign mezotelyoma hastalarının uzun süreli sağkalım oranı kötüdür. Bu durum immün kontrol noktalarını bloke eden antikorlar gibi yeni tedavi yöntemlerini araştırmaya yönlendirmiştir. İmmün kontrol noktaları, otoimmüniteden kaçınmak ve doku hasarını önlemek için bağışıklık sistemini kontrolden sorumludur. CTLA-4 (CD152), esas olarak T-hücrelerinde ve daha düşük oranda aktive edilmiş B-hücreleri, monositler, dendritik hücreler ve granülositlerde bulunan bir immün inhibitör reseptördür. Kanserde, ko-inhibitör yolakların baskınlığının tümörün immün sistem kontrolünden kaçınma özelliğini etkilediği gösterilmiştir. PD-1 (CD279), immünoglobülin süper ailesinin bir üyesidir. B7/CD28 kostimülatör reseptör ailesinden olan PD-1, programlanmış ölüm ligandı 1 (PD-L1; CD274) ve programlanmış ölüm ligandı 2 (PD-L2; CD273) 'ye bağlanarak T-hücre aktivasyonunu düzenler. PD-1 bağlanması, T-hücre proliferasyonunu, interferon-γ, tümör nekroz faktörü-α ve IL-2 üretimini inhibe eder ve T-hücre sağkalımını azaltır. PD-1, B7 ailesinin özellikle PD-L1 ve PD-L2 inhibitör moleküllerine bağlanır ve böylece otoimmüniteyi önler ve doku hasarından kaçınır. Bu çalışmada malign plevral mezotelyoma hastalarında immün kontrol noktası reseptörlerinden CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonu ve bu ekspresyonun tümör tipleri ile prognostik parametrelerle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda 2010 ile 2017 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında değerlendirilen plevra biyopsi, dekortikasyon ve kitle eksizyon materyalleri arasından malign plevral mezotelyoma tanısı almış 50 olgu seçildi. Olguların Dünya Sağlık Örgütü Sınıflamasına göre 44'ü epiteloid tip, 1'i sarkomatoid tip, 5'i ise bifazik tipti. Tüm olgulara immünohistokimyasal ve Real- Time PCR yöntemleri ile PD-L1, PD-L2 ve CTLA-4 çalışıldı. Hastaların ortalama sağkalım süreleri belirlendi. İmmünohistokimyasal ve Real Time-PCR çalışma sonuçları yaş, cinsiyet, histolojik alt tip ve ortalama sağkalım süreleri ile karşılaştırıldı. Grupların karşılaştırmalı analizinde Kruskal Wallis ve Mann Whitney U testleri, kategorik verilerde Ki-kare testi uygulandı. İmmünohistokimyasal çalışma sonucunda histolojik alt tip ile CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemiştir. CTLA-4 ve PD-L1 immün ekspresyonu ile hastaların sağkalım süreleri arasında da anlamlı fark izlenmemiştir. Ortalama sağkalım süresi ile immünohistokimyasal PD-L2 ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki (p=0,045) izlenmiştir. Real Time-PCR yöntemi ile yapılan çalışmada CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonları ile histolojik alt tip ve ortalama sağkalım süresi arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. İmmünohistokimyasal CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonu ile Real Time-PCR yöntemi ile CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 overekspresyonu arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,004, p=0,001 ve p=0,029). Literatürde malign plevral mezotelyoma hastalarında PD-L1 ekspresyon derecesinin, özellikle sarkomatoid farklılaşması olan hastalarda arttığı ve kötü sağkalım ile ilişkisi olduğu görülmektedir. Çalışmamızda sağkalım ile anlamlı ilişki bulunmamasını sarkomatoid tip malign plevral mezotelyoma hasta sayımızın yetersiz olmasına bağlı olabileceğini düşündük. Ortalama sağkalım süresi ile immünohistokimyasal PD-L2 ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki izlenmiş olup, sonuçlar literatürde yer alan az sayıdaki çalışma ile benzerdir ve PD-L2 ekspresyonunun iyi prognozla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Literatürde CTLA-4 ekspresyonunun malign plevral mezotelyomada prognostik parametreler ile ilişkisini ortaya koyan veri çok sınırlıdır. Çalışmamızda CTLA-4 gen ekspresyonu ile malign plevral mezotelyoma histolojik alt tipleri ve ortalama sağkalım arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır.
Tiroid ince iğne aspirasyon sitolojilerinin bethesda sistemine göre yeniden değerlendirilmesi ve histopatolojik korelasyonu
GİRİŞ: Yeni önerilen Bethesda sistemine göre; tiroid ince iğne aspirasyon sitolojisinde 7diagnostik kategori kullanılmaktadır. Bu kategorileri kullanarak bizim patoloji bölümündekiince iğne aspirasyon sitolojisindeki deneyimler; sitolojik histolojik korelasyonlar, hatalarınsebepleri ve klinik değerlendirmeler önemle çalışıldı.M ETOD: Kurumsal bilgi temelinde tiroid ince iğne aspirasyon sitolojisinin retrospektifaraştırmasıyla hastaların sitolojik bilgileri elde edildi. Sitolojik teşhisler yetersiz, benign,önemi belirsiz atipik folliküler hücreler, folliküler neoplazm, hürthle hücreli neoplazm,malignansi için şüpheli, malign olarak tekrar sınıflandırıldı. Bu çalışmada ince iğneaspirasyon sitolojisi ve devamında cerrahisi olan 206 hasta mevcuttur.S ONUÇLAR: 206 iğne aspirasyon sitolojisinin; % 24'ü yetersiz, % 58'i benign, % 4'üAFC-US, % 9'u folliküler neoplazm (hürthle hücreli neoplazmı da içeriyor), % 4'ümalignansi için kuşkulu, % 3'ü malignant olarak sınıflandırıldı. Bu kategorilerde histolojikolarak doğrulanmış malignansi oranları sırasıyla % 8, % 1, % 38, % 25, % 62, % 100 dür.Teşhisteki hataların sebepleri; yetersiz spesmen, örnekleme hatası ve folliküler adenom vehiperplastik nodüller arasındaki üst üste binen sitolojik özelliklerdir. Tiroid ince iğneaspirasyon sitolojisinin önceki değerlendirmeye göre malignensi teşhisindeki duyarlılık veözgüllüğü sırasıyla % 83.3 ve % 100' dür. Tiroid ince iğne aspirasyon sitolojisinin Bethesdasistemine göre değerlendirildiğinde malignensi teşhisindeki duyarlılık ve özgüllük sırasıyla% 85.7 ve % 100' dür.S O N UÇ: Şimdiki bulgulara göre tiroid ince iğne aspirasyon sitolojisi tiroidmalignansilerin uygun teşhisini sağlıyor. 7 teşhis kategorisi; klinik takip veya cerrahideğerlendirmede hastalar için faydalıdır.
Meme karsinomlarında anjiogenezisin histopatolojik veriler ile karşılaştırılması
Meningiomlarda Kİ-67 ve pcna immünreaktivitelerinin klinikopatolojik verilerle karşılaştırılması
Glioblastom olgularında immünohistokimyasal MGMT ve P53 ekspresyonu ile bulguların prognostik faktörler ile karşılaştırılması
Bu çalışmada primer beyin tümörleri arasında en sık görülen ve en agresif tümör olan glioblastom olgularının tedavisinde son yıllarda önem kazanan alkile edici ajanların ortaya çıkmasına neden olan MGMT ekspresyonunun bizim olgularımızdaki görülme sıklığının belirlenmesi, glioblastom tümörigenezinde diğer bir önemli rol oynayan p53 tümör süpresör gen ekspresyonu ile ilişkisini araştırmak yanı sıra hastaların sağkalımına etkilerini değerlendirip literatüre katkıda bulunmayı amaçladık. Bu çalısmada 1995-2015 yılları arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, Patoloji Anabilim Dalı'nda glioblastom tanısı almış 71 olgunun parafin bloklarından hazırlanacak kesitlerine immünohistokimyasal olarak p53 ve MGMT antikorları uygulanmıştır. Klinik, histopatolojik, immünohistokimyasal bulgular ile prognostik parametreler istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. İmmünohistokimyasal olarak her iki antikor için nükleer boyanma anlamlı kabul edilmiştir. Boyanan her kesit ışık mikroskobunda incelenerek her iki antikor içinde nükleer boyanmanın en yüksek olduğu alan seçilmiştir. MGMT ve p53 için 1000 tümör hücresi sayılarak; nükleer boyanma gösteren tümör hücrelerinin sayılan 1000 tümör hücresine oranı hesaplanarak boyanma indeksleri yüzde olarak saptanmıştır. p53 için ara değerler %10 ve %50 olarak belirlenip boyanma indeksi %10'un altında ise negatif, %10-50 arasında ise 1(+), %50-100 arasında ise 2(+) olarak sınıflandırılmıştır. MGMT için de aynı şekilde ara değerler %10 ve %50 olarak belirlenmiştir. Boyanma indeksi %10'un altında ise negatif, %10-50 arasında ise 1(+), %50'nin üzerinde ise 2(+) olarak sınıflandırılmıştır. Bu çalışmada olgularda mutant p53 ekspresyonu ile MGMT ekspresyon düzeyleri immünohistokimyasal olarak karşılaştırılmıştır. p53 negatif olan gruptakilerin %62.5'sında MGMT negatif iken p53 pozitif olanların %63.8'inde MGMT negatif olarak izlenmektedir. p53 ve MGMT ekspresyon düzeyleri arasında negatif bir korelasyon görülmesine rağmen p53 ve MGMT ekspresyon dereceleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=1.00). Hastaların MGMT ve p53 ekspresyon düzeylerine göre sağkalım süreleri Kaplan-Meier yöntemine göre karşılaştırılmıştıtr. İmmünohistokimyasal p53 ekspresyon derecesi 1(+) olan grubun ortalama sağkalım süreleri 24.26 ay, 2(+) olan grubun 19.10 ay'dır. p53 negatif olan grubun ortalama sağkalım süreleri 8.00 ay olup, gruplar içinde en düşük sağkalım ortalamasına sahiptir. Ekspresyon dereceleri ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.16) MGMT ekspresyon derecesi 1(+) olan grubun ortalama sağkalım süreleri 9,29 ay olup, 2(+) olan grubun ortalama sağkalım süreleri 11,59 'dır. MGMT negatif olan grubun ortalama sağkalım süresleri 21,03 ay olup, diğer gruplardan daha yüksek sağkalım ortalamasına sahiptir. Ancak ekspresyon dereceleri ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.40). Prognozu oldukça kötü olan glioblastom hastalarında sağkalım artışı sağlayan temozolamid tedavisinin hangi hastalara verileceğinin belirlenmesinde MGMT protein ekspresyon düzeyi önem taşır. Çünkü MGMT ekspresyon kaybının (MGMT promotör metilasyonu), alkilleyici kemoterapötiklere yanıtı artırdığı bilinmektedir. p53 tümör süpresör geni mutasyonu, MGMT proteini sentezi regülasyonunda önemli bir yere sahiptir. Bizim çalışmamızda bulgular, bu ilişkiyi destekler niteliktedir. Ancak kısıtlı sayıda olgu olması nedeniyle bu iki protein ekspresyonu ve sağkalım oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Tedavi protokolleri ve aşamaları bilinen daha fazla olgu üzerinde immünohistokimyasal ve genetik analiz birlikte yapılarak planlanacak gelecek çalışmalara gerek duyulmaktadır.
Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında sperm-ilişkili antijen 9'un, tümör ilişkili makrofajların ve vasküler endotelyal büyüme faktörü'nün anjiyogenezis ve tümör progresyonundaki rolü
Tümör mikroçevresi tipik olarak kronik inflamasyon ve stromal hücreler, büyüyen damar hücreleri ve inflamatuar infiltratı içeren konak komponentlerinden oluşmaktadır ve bu mikroçevrenin kanser gelişimi ile davranışında önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. Tümör mikroçevresinde geniş bir lökosit spektrumu bulunmaktadır. Bu lökositler tümör gelişim ve progresyonunda çift etkili role sahiptirler; immün hücreler tümör hücrelerini elimine edip anti-tümöral yanıtta etki edebildikleri gibi, uygun tümör hücreleri ile uyarıldıklarında tümör büyümesi ve progresyonuna sebep olurlar. Tümör mikroçevresindeki inflamatuar infiltratın iyi bilinen bir diğer komponenti de tümör ilişkili makrofajlar (TAM-Tümör Associated Macrophages)'dır. TAM'lar kemokinler gibi birçok mediatörün üreticisidirler ki bu mediatörler kronik inflamatuar sürecin aktivasyonu ve progresyonunu sağlar. Ayrıca bazı kanserlerde de TAM sayısının tümör hücre apoptozu ve CD8+ hücrelerin varlığı ile korele olduğu gösterilmiştir. Akciğer kanserli hastalarda ise TAM'ların önemi, yüksek TAM sayısı ve kötü prognoz arasındaki ilişki ile gösterilmiştir. Tümörler neovaskülarizasyon olmadan ancak 2-3 mm çapa ulaşabilirler. Tümörün büyümesi için yeni damar yapıları ile desteklenmesi gerekmektedir, yeni damarların oluşumu ise endotel hücre proliferasyonu ve migrasyonunu stimüle eden faktörler arasındaki dengeye bağlı olan kompleks bir süreçtir. Bu olaylar kaskadının tetiklenmesi için tümör hücrelerinden çeşitli enzimler, büyüme faktörleri ve anjiogenik maddeler salınması gerekir. Vasküler büyüme faktörlerinin prototipi 'vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF)'dir. VEGF, damar permeabilitesini arttırıp, endotele spesifik mitojenik faktör olarak etki göstererek endotelyal hücre büyümesinde rol oynayan anjiyogenik bir faktördür. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, VEGF overekspresyonunun küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin (KHDAK) prognozuyla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Sperm-ilişkili antijen 9 (SPAG9), birçok kanser grubunda salgılanan ve güçlü immün yanıta neden olan 'kanser testis antijen (KTA)' ailesinin bir üyesidir. KTA'lar primer olarak normal testis dokusunda eksprese edilen proteinlerdir. Bu antijenler diğer normal dokularda çok düşük seviyelerde eksprese edilirken, çeşitli kanseröz dokularda artmış ekspresyonları görülmektedir. Yapılan çalışmalarda da KHDAK olgularında, kanserli dokularda, komşu non-kanseröz dokular ile karşılaştırıldığında SPAG9 protein ekspresyonunun daha yüksek olduğu bulunmuş olup, ekspresyonun daha yüksek olduğu hastalarda ise düşük olanlara göre prognozun daha kötü olduğu görülmüştür. Ayrıca SPAG9 baskılanması sonucunda VEGF ekspresyonunun azaldığı saptanmış olup, SPAG9'un VEGF üzerinden vaskülarizasyonu arttırdığı da belirtilmiştir. Son yıllarda yapılan bu çalışmalar ile birlikte çalışmamızda, KHDAK'lerinde VEGF, tümör mikroçevresindeki TAM ve tümör ilişkili lenfositlerin tümör progresyonuna etkisi, SPAG9 proteininin prognoz ile ilişkisini ve tüm bunların KHDAK prognozu üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2011-Mayıs 2016 tarihleri arasında tanı almış 80 KHDAK olgusu retrospektif olarak incelendi. Hemotoksilen&Eozin kesitleri tekrar gözden geçirildi; klinikopatolojik parametreler değerlendirildi. Ayrıca SPAG9, CD68, CD4, CD8 ve VEGF antikorları immünohistokimyasal yöntem ile tüm olgularda çalışıldı. Çalışmamızda KHDAK'lu hastaların progresyonunda SPAG9 ekspresyonunu, SPAG9'un VEGF üzerindeki etkisini ve ayrıca tümör mikroçevresindeki TAM'lar ve lenfositlerin etkisini araştırmaya çalıştık. SPAG9 ekspresyonunun, KHDAK'larında tümör progresyonunu hızlandırdığını, tümör hücre invazyon, migrasyon ve metastaz yeteneği kazandırdığını bilmekteyiz. Çalışmamızda SPAG9 ekspresyon şiddeti yüksek olan olgularda, lenfovasküler invazyonun daha fazla olduğunu gördük ve bu tümörlerin pTNM evresinin daha yüksek olduğunu saptadık. Ayrıca SPAG9 ekspresyonu yüksek olan olgularda VEGF pozitif ekspresyon oranının daha fazla olduğunu saptadık. Tümör mikroçevresindeki TAM'ların ve lenfositlerin tümör progresyonu ile ilişkisi olduğunu bilmekteyiz. Çalışmamızda da TAM sayısı fazla olan tümörlerde TNM evresinin daha yüksek olduğunu gösterdik. Tümörü infiltre eden CD4+ ve CD8+ T lenfositler ile klinik parametreler arasında ise anlamlı bir ilişki saptamadık. Bu çalışma sonucunda, SPAG9 proteininin ve VEGF ekspresyonu ile tümörü infiltre eden TAM sayısının kötü prognoz ile korele olduğunu düşünmekle beraber bu konuda daha fazla olgu üzerinde çalışma yapılması gerektiğini söyleyebiliriz.
Patolojik meme başı akıntılarında sitolojik özellikler, klinik-radyolojik yaklaşım ve meme kanseri görülme oranı
AMAÇ: Meme başı akıntısı yakınması meme hastalıkları kliniğine başvuruların %4-7'sini oluşturmaktadır. Meme başı akıntısının en sık nedenleri benign etyoloji iken, kanser görülme oranı çeşitli çalışmalarda %6'dan %23'e kadar değişmektedir. Meme başı akıntısı yakınması ile meme kliniğine başvuran hastalara standart yaklaşım; ayrıntılı öykü, fizik bakı ve hastanın yaşı da dikkate alınarak; sitolojik inceleme yanı sıra gerekli görüldüğünde ultrasonografi, mammografi, duktulografi yapılmasıdır. Ancak bu yöntemlerin hiç biri var olabilen maligniteyi dışlamak için yeterli ve güvenilir değildir.Bu çalışmadaki amaç, patolojik meme başı akıntısı olan olguların sitopatoloji sonuçlarını subareolar eksplorasyon, eksizyonel biyopsi sonuçlarıyla karşılaştırmak ve radyodiagnostik inceleme sonucu lezyon tespit edilemeyen olgulara en iyi klinik yaklaşımın ne olabileceğini irdelemektir.YÖNTEM: Eylül 1998-Ocak 2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalına 102 patolojik meme başı akıntısı yayma preparatı gönderilmiştir. Sitoloji sonrası subareolar eksplorasyon ya da eksizyonel biyopsi ve mastektomi yapılan 1 olgu ile birlikte toplam 57 olgu çalışmaya alınmıştır. Olguların sitopatolojik tanıları, histopatolojik sonuçları ile karşılaştırılmış ve meme başı akıntısının sitolojik tanısal değeri, malignite görülme oranı saptanmıştır. Histopatolojik olarak malignite saptanan olguların ulaşabildiğimiz radyodiagnostik inceleme sonuçları ile karşılaştırma yapılmıştır.BULGULAR: Elli yedi olgunun ikisi erkek diğerleri kadındır ve meme başı akıntısı dışında yakınması bulunmamaktadır. Yaşları 16-78 arasında olup ortalama yaş 52.2'dir.Bu olgulara ait patolojik meme başı akıntısı yayma preparatları incelendiğinde 39 olguda (%68.5) atipik duktal epitelyal hücre (ADE), dört olguda (%7.0) malign hücre görülmüştür. Altı olgu (%10.5) benign, sekiz olgu (%14.0) tanısal açıdan yetersiz kabul edilmiştir. Patolojiye gönderilen biyopsi örnekleri incelendiğinde 28 olguda (%49.1) invaziv ya da in situ karsinom, 19 olguda intraduktal papillom/papillomatozis olmak üzere 27 olguda (%47.4) benign değişiklikler, kalan iki olguda (%3.5) ise atipik değişiklikler saptanmıştır. Sitolojik incelemede ADE izlenen ya da malign sitoloji tanısı alan 43 olgunun histopatolojisinde 25'inde (%58.1) in situ ya da invaziv karsinom, 12'sinde (%27.9) intraduktal papillom/papillomatozis, üçünde (%7) duktal/papiller hiperplazi, ikisinde (%4.7) atipik değişiklikler, birinde (%2.3) duktal ektazi saptanmıştır. Eksizyonel biyopsi ya da subareolar eksplorasyon sonucunda karsinom saptanan 28 olgudan radyolojik inceleme kaydına ulaşılabilen 24 olgunun ikisine sadece galaktografi yapılmış, birinde ?oblitere duktus? diğerinde ?kesintili irregüler dolum? saptanmıştır. Yirmi iki olgu ise mammografi ve ultrasonografi ile birlikte değerlendirilmiştir. Olguların dördü ?normal?, biri ?retroareolar dilate kanal?, ikisi ?intraduktal papillom?, bir olgu ?BIRADS 2 lezyon?, iki olgu ?BIRADS 3 lezyon? olarak değerlendirilmiş ve bu 10 olgu (%45.5) radyodiagnostik olarak malignite kuşkusuna neden olmamıştır. Kalan 12 olgunun (%54.5) altısı BIRADS 4 lezyon, altısı BIRADS 5 lezyon tanılarını almıştır.SONUÇ: Meme başı akıntısında sitolojik olarak malignite/ADE tanısı alan olguların; radyolojik incelemeler yanısıra, genişletilmiş eksizyon ya da subareolar eksizyonu gerektirdiğini, sitolojik incelemeleri benign ya da tanısal olmayan olgularda radyolojik inceleme, klinik izlem, subareolar eksplorasyonun önemli olduğunu düşünmekteyiz.
Displastik nevüslerde atipi ve dermal fibroplazi ile ilişkisinin araştırılması
Amaç ve hipotez: Malign melanomun kesin nedeni bilinmemesine karşın çalışmalarda DN varlığı melanom riskini artıran önemli bir faktör olarak tanımlanmaktadır. Araştırıcılar, displastik nevüsleri yapısal ve sitolojik özelliklerine göre derecelendirmeyi önermektedir. Genellikle yapısal ve sitolojik atipi derecelendirmeleri arasında önemli ölçüde korelasyon izlenmektedir. DN'lerdeki dermal fibroplazi konsantrik ve lamellar fibroplazi şeklinde olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı displastik nevüslerde yapısal ve sitolojik atipi derecesini belirlemek ve bu atipinin dermal fibroplazi ile ilişkisini araştırmaktır.Gereç ve yöntem: 2003-2008 yılları arasında displastik nevüs tanısı alan 71 hastaya ait, 93 adet parafin blok bu çalışmanın gerecidir. Bloklardan hazırlanan , 4µm kalınlıkta, hematoksilen & eosin (H&E) boyalı kesitler ışık mikroskobunda incelenerek, yapısal ve sitolojik özelliklerine göre atipileri derecelendirilmiştir. Bu derecelendirmede, aşağıdaki özelliklerin intraepidermal ya da bileşke komponette varlığı ya da yokluğu kaydedilmiştir. (1) Yapısal; sınırlanım, simetri, nestlerin kohezyonu, suprabazal melanositler, konfluens ve tek hücreli proliferasyon, (2) Melanosit sitolojisi; yuvarlak / ökromatik nükleus, nükleer genişleme, hücre büyümesi ve nükleol belirginliği. Her bir kritere 0 ya da 1 değeri verilmiştir. Yapısal ve sitoloji toplam skoru her olgu için elde edilmiştir. Kesitlere Masson Trikrom histokimyasal boyaması uygulanmış ve semikantitatif olarak değerlendirilerek fibroplazi var (1) ya da (0) şeklinde skorlanmıştır.Bulgular: Çalışma kapsamına alınan 71 olgunun tanı sırasındaki yaşları 12 ile 75 yıl arasında değişmekte olup, ortanca değeri 33.62'dir. Olguların 32'si kadın (%45.1), 39'u ise erkektir (%54.9). Lezyonlar 71 hastaya ait 93 adet (33 adet bileşke ve 60 adet bileşik) nevüsten oluşmaktadır. Olgular yapısal atipi derecesine göre, 28 olgu (%30.1) hafif derecede, 48 olgu (%51.6) orta derecede ve 17 olgu (%18.3) şiddetli derecede yapısal atipili olarak skorlanmıştır. Sitolojik atipi derecesine göre 9 olgu (%9.7) hafif derecede, 28 olgu (%30.1) orta derecede ve 56 olgu (%60.2) şiddetli derecede sitolojik atipiye sahiptir. Yapısal ve sitolojik atipi derecesi arasında anlamlı korelasyon izlenmiştir (r=0.084).Hafif yapısal atipili 6 olguda (%21.4), orta derecede yapısal atipili 31 olguda (%64.6), şiddetli derecede yapısal atipili 12 olguda (%70.6) , hafif sitolojik atipili 1 olguda (%11.1), orta derecede sitolojik atipili 10 olguda (%35.7) ve şiddetli derecede sitolojik atipili 10 olguda (%67.9) dermal fibroplazi saptanmıştır. Sitolojik ve yapısal atipi derecesi ile fibroplazi varlığı arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.Sonuç: Displastik nevüsler yapısal ve sitolojik atipi ile karakterize olup, bu özellikleri nedeniyle morfolojik ve biyolojik olarak banal melanositik nevüslerle melanomlar arasındadır. Çalışmamızda displastik nevüslerde yapısal ve sitolojik atipi derecesi arttıkça dermal fibroplazi varlığında anlamlı artış saptadık. Displastik nevüslerdeki stromal değişikliklerin histokimyasal yöntemlerle saptanması ve derecelendirilmesi, DN'lerin diğer banal nevüslerden ayrımında yardımcı olabilir.
Overin endometrioid adenokarsinomlarında lynch sendromu ile ilişkili immunhistokimyasal ve olası morfolojik belirleyiciler
AMAÇ: Over kanserlerinin %5-15'i aileseldir. Ailesel over kanserlerinin yaklaşık %10-15'i Lynch Sendromu ile ilişkilidir. Lynch Sendromu ile ilişkili over kanserlerinde ensık histolojik alt tür endometrioid adenokarsinomdur (EAK). Lynch Sendromuaçısından daha ileri genetik araştırma yapılması gerekebilecek endometrial kanserliolguları saptamada klinik kriterlere ek olarak, tümör morfolojisi (tümörü infiltre edenlenfositler-TIL, peritümöral lenfositler-PTL, vb), ?mismatch? tamir sistemi (MMR)protein immunhistokimyası ve MSI testleri de yararlıdır. Bu çalışmadaki amaç; primerover kanserlerinde, bugüne kadar araştırılmamış olan, MMR defektlerinin varsayılanmorfolojik belirleyicilerinin insidansı ve bunların MMR durumu ile ilişkisini ortayakoymak ve böyle bir ilişkinin, over kanserli hastalar arasında Lynch Sendromuaçısından daha ileri araştırma yapılması gereken aday olguları belirlemek veprognozu öngörmek açısından değerli olup olmadığını araştırmaktır. Bu amaçla;overin primer EAK'lu olgularında, MMR proteinleri olan MLH-1, MSH-2, MSH-6 vePMS-2'nin immunekspresyon profilleri ile morfolojik belirleyiciler ve MMR proteindurumunun birbiri ile ilişkisi ve klinik anlamları araştırılmıştır.YÖNTEM: Çalışmamız 1985-2009 yılları arasında California, San FranciscoÜniversitesi (UCSF) Tıp Fakültesi Hastanesi'nde primer cerrahi tedavi uygulanan 71adet primer over EAK'lu olguyu içermektedir. Olgulara ait tüm kesitler, tümörsınıflaması, histolojik alt tür, derece ve evrenin doğrulanması açısından iki patologtarafından tekrar gözden geçirilmiştir. Primer over tümörlerinde ve varsa olgulara aiteşlik eden uterus tümörlerinde, anormal MMR protein durumunu öngörebileceğibildirilen morfolojik belirleyiciler (TIL, PTL ve tümörün dediferansiye komponentiçermesi) değerlendirilmiştir. MMR protein ekspresyonunun immunhistokimyasaldeğerlendirmesi Doku Mikroarray (TMA) yöntemi uygulanarak yapılmıştır. Antikorolarak MLH-1, MSH-2, MSH-6 ve PMS-2 kullanılmıştır. Her olgu için, herhangisayıda tümör hücre nükleusunda boyanma olması, o belirleyici için pozitif sonuçolarak kabul edilmiştir. Dört MMR protein antikorunun dördünde de pozitif sonuç eldeedilen olgular, normal/intakt MMR durumuna sahip olarak değerlendirilmiştir.BULGULAR: Yetmiş bir adet saf over EAK'u olgusunun 29 tanesinde eşlik eden eşzamanlı uterus EAK'u vardır. Over EAK'lu olguların %13'ünde TIL, %3'ünde PTLvarlığı saptanmış olup, dediferansiye komponent hiçbir olguda izlenmemiştir. OverEAK'lu olguların yaklaşık %10'unda (7/71) MMR protein defekti saptanmıştır. MMRprotein defekti varlığı ile klinik gidiş arasında ilişki saptanmamıştır. Elli yaş altı ile 50ve üstü yaştaki hastalar karşılaştırıldığında, TIL ya da PTL insidansı ve MMR proteindefekti insidansı açısından istatistiksel fark saptanmamıştır. Over EAK'lu olgularda,MSI ile ilişkili olduğu varsayılan morfolojik belirleyiciler (TIL, PTL vb) ile MMR proteindefektleri arasında korelasyon olmadığı saptanmıştır.SONUÇ: Çalışmamızda, overin EAK'larının bir kısmında anormal MMR proteinivarlığı gösterilmiş olmakla birlikte, MMR protein durumu ile ilişkisi gösterilebilenherhangi bir morfolojik belirleyici bulunmamıştır. Bu nedenle, uterus kanserliolgularda, Lynch Sendromu için çeşitli morfolojik belirleyicileri kriter olarak kullanantarama algoritmaları, over kanserli olgular için uygun olmayabilir. Over kanserliolgularda Lynch Sendromu açısından risk miktarını tanımlamak için yeni geliştirilecekstratejilerde, hasta yaşı ya da tümör morfolojisi gibi kriterlerden çok, klinik bilgiler veMMR/MSI için yapılacak biyobelirleyici tetkik sonuçlarının yer alması gerektiği sonucuortaya çıkmaktadır.
The role of hofbauer cells on vıllous vasculature ın early fetal losses
Spontan düşükler sonucu ortaya çıkan erken fetal kayıplar, gebeliğin en sık karşılaşılan komplikasyonudur. Spontan düşüklerin nedenleri arasında; anomalili zigot gelişimi, maternal sorunlar, kromozomal anomaliler, immünolojik hastalıklar ve sorunlu plasental damarlanma sayılabilir. Hofbauer hücreleri (HH) plasental makrofaj olarak da isimlendirilir ve birçok plasental olayda rolleri vardır. Bu retrospektif çalışmanın amacı, erken fetal kayıplarda HH'lerinin rolünü araştırmaktır.Missed abortus (MA, n=15), blighted ovum (BO, n=15) gruplarına ait gebelik materyalleri ile kontrol grubu olarak seçilen istenmeyen gebelik materyallerine (n=15) ait arşiv bloklarından elde edilen kesitler, HH'ini ve endotel hücrelerini göstermek için sırasıyla CD68 ve CD31 antikorları ile immünohistokimyasal olarak boyandı. Işık mikroskopik düzeyde HH sayımı yapıldı. Vaskülogenezi ölçmek için iki yöntem kullanıldı. Chalkey yöntemi ile mikrodamar dansitesi değerlendirildi ve ayrıca semikantitatif olarak mikrodamar skoru belirlendi.HH, BO ve MA olgularında kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha fazla bulundu (Sırasıyla, p = 0.005 ve p << 0.001). HH sayısı MA ve BO arasında anlamlı fark göstermedi (p= 0.04). Chalkey yöntemi ile değerlendirilen mikrodamar dansitesi açısından, kontrol grubu ile MA ve BO olguları arasında anlamlı fark bulunmadı (sırasıyla, p=0.29 ve p= 0.09). Mikrodamar skoru bakımından, MA olguları ile kontrol grubu ve BO olguları arasında istatistiksel olarak anlamlı artış bulundu (sırasıyla, p=0.003 ve p=0.003). Kontrol grubu ile BO olguları arasında mikrodamar skoru açısından anlamlı fark bulunmadı (p=0.54).Sonuç olarak, HH'nin erken fetal kayıplarda biyolojik anlamı olabileceğini ve MA olgularında plasental damar gelişimi ile ilişkili rol oynadığını düşünmekteyiz. Bu durumda da hipoksiye bağlı olarak HH sayıca artmış olabilir. BO olgularında HH'nde anlamlı artış görülmesi ise, bu hücrelerin hücresel transport, immünolojik ya da inflamatuar rolleri ile ilişkili olabilir.Anahtar sözcükler: anjiogenez, blighted ovum, Hofbauer hücresi, missed abortus, plasenta, vaskülogenez
Bağırsağın benign ve malign tümörlerinin agnor yöntemiyle incelenmesi
Merkezi sinir sisteminin neuroglial tümörlerinin immunohistokimyasal yöntemlerle değerlendirilmesi
Malign yumuşak doku tümörlerinin histokimyasal ve immünohistokimyasal değerlendirilmesi
Küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında p53 ifadesi ve tümör proliferasyon aktivitesinin pcna ile immunhistokimyasal olarak değerlendirilmesi
Mesane değişici epitel hücreli karsinomlarında p53, epidermal growth faktör reseptör (EGFR) ve C-ERBB-2 değerliliklerinin immunhistokimyasal yöntemle değerlendirilmesi
Normal kolon mukozası, kolorektal adenom ve adenokarsinomda immünhistokimyasal olarak PCNA ve Ki-67 ile belirlenen proliferasyon indekslerinin, p53 ve p-glikoprotein ifadelerinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması
Bu çalışmada p53 ve P-gp ifadeleri ile proliferatif aktivitenin kolorektal karsinogenezdeki rolleri; tümör proliferasyon aktivitesinin prognozu belirlemede rolü olduğu bilinen parametreler (hasta yaşı, cinsiyeti, tümörl..ln büyüme paterni, venöz invazyon, parinöral invazyon, lenf nodu metastazı, tümör çevresindeki lenfesilik infiltrasyon ve grade) ile ilişkisi ve P-gp ifadesinin kemoterapiye yanıt üzerine etkisi araştırılarak kolorektal karsinogenezin çok yönlu değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden 30 adenem ve 30 adenokarsinom olgusu seçilmiş ve adenokarsinom ameliyat materyallerine ait 30 normal mukoza alanı alınarak çalışma grubu oluşturulmuştur Proliferatif aktiviteyi belirlemek için PC10 (PCNA) ve monoklenal Ki-67 antikoru (Ki-67) ile immunhistokimyasal boyama yöntemleri kullanılmıştır. immunhistokimyasal boyama işlemi açısından iki proliferasyon belirleyiciden PC10 daha basit ve hızlı, monoklenal Ki-67 antikoru ise daha fazla dikkat, titizlik,uzun çalışma suresi gerektiren ve standardizasyon için birçok ön denemeye ihtiyaç gösteren bir yöntem olduğu bulunmuştur. Proliferasyon indeksleri (PC10 ve monoklenal Ki·-67 antikoru ile belirlenen) ve p53 (N0-7) pozitifliğinin normal mukozadan adenem ve adenakarsinema geçişte progresif artış gösterdiği ve gruplar arasındaki farkın anlamlı olduğu göri.Jimüştür. Proliferatif aktivite ile p53 pozitifliği arasında ilişki bulunmaması nedeniyle kolorektal karsinogenezde birbirlerinden bağımsız olarak rol aynadıkları di.Jşünülmuştür. Adenem olgularında saptanan p53 (N0-7 monoklenal antikoru) ile pozitif boyanma adenem çapı, tipi ve displazi derecesi ile ilişkili bulunmamış ve N0-7 monoklenal antikoru ile immunhistokimyasal boyanmanın tum mutasyonları temsil etmeyebileceği düşünülmüştür. Kolorektal adenokarsinomlarda primer çok ilaca direnç P-gp (JSB) ile %60 olarak bulunmuş ancak P-gp ifadesi ile kemoterapiye cevap arasında ilişki bulunamamış, in vitro çalışmalarda gösterildiği gibi 5-FU'in ÇiD'den etkilenmediği saptanmıştır. Proliferatif aktivite ile prognozda rolu olduğu bilinen klinik ve histopatolojik parametreler arasında ilişki izlenmediği için kolorektal adenokarsinomlu hastaların prognozlarının belirlenmesi ve tedavilerinin yönlendirilmesi konusunda daha geniş serilerde başka prognostik parametrelerle yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğu ortaya çıkmıştır
Benign, borderlerine ve malign epitelyal over tümörlerinde proliferatif aktivitenin immünohistokimyasal (Ki-67, pcna) ve dna ploidi "Flow Cytometry" ile birlikte klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
Kolorektal adenokarsinomlarda tümör hücrelerinin Nm23, Cathepsin D ve B-HCG ile boyanma özelliklerinin tümör stage, grade ve hasta yaşam süreleri ile olan ilişkisinin araştırılması
Testisin germ hücreli tümörlerinde FAS, FASL ve P27 ekspresyonu : Histopatolojik alt tiplerine göre ve erişkinde normal testis dokusu ile karşılaştırılması
Primer meme karsinomları ve metastatik lenf düğümlerinde, angiogenezisin (VEGF), bazı prognostik faktörlerle (Östrojen reseptorü, progesteron reseptorü, nm23 ekspresyonu, tümörün histolojik tipi, nükleer grade, histolojik grade, tümör çapı ve metastaz) ilişkisi
Akciğer tüberkülozunda TGF-Beta ve ekstasellüler matriks proteinlerinin granülom yapılanmasındaki rolü ve antitüberküloz tedavi ile ilişkisi
Kolorektal karsinomlarda adezyon molekülleri ve anjiogenezin klinikopatolojik parametrelerle ilişkileri
ÖZETKolorektal karsinomlar dünya genelinde en sık görülen tümörlerdendir. Kanser araştırmalarına ve yeni tedavilere yoğun emek harcanmaktadır. Ancak metastatik hastalık gelişiminden dolayı ölüm oranı hala yüksektir. Bu yüzden prognostik faktörleri aydınlatmak ve yeni tedavi yaklaşımlarına yön vermek amacıyla çok sayıda çalışma yapılmaktadır.Bu çalışmanın amacı kolorektal karsinogenezde anjiogenezin ve adezyon kaybının prognostik değerini araştırmaktır.Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilimdalı'nda 2001-2008 yılları arasında kolorektal adenokarsinom tanısı alan 73 olgu dahil edildi. Çalışmada demografik veriler ile bazı histopatolojik parametreler değerlendirildi. Ayrıca bu parametrelerin karsinogenezin önemli bileşeni olan anjiogenez ile ve adezyon kaybı ile ilişkisi araştırıldı. Bu amaçla immünhistokimyasal yolla anjiogenezi belirlemede VEGF, CD31 ve CD105; adezyon kaybını belirlemede E-cadherin ve ß-catenin kullanıldı.İstatistiksel analizlerin sonucunda tümör diferansiyasyonunda azalma, peritümöral lenfosit infiltrasyonun yokluğu, perinöral ve lenfovasküler invazyon ile lenf nodu tutulumu varlığında tümörlerin daha ileri evrede olduğu saptandı. CD31 ile saptanan mikrodamar yoğunluğu, CD105 ile saptanandan yüksek idi. Ancak mikrodamar yoğunluğu CD31 ile peritümöral alanda daha yüksek iken, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da CD105 ile intratümöral alanda daha yüksek bulundu. Benzer şekilde VEGF ekspresyonu, sitoplazmik E-cadherin ve ß-catenin ile nükleer ß-catenin boyanması arttıkça artmakta idi.Bulgular tümöral anjiogenezi belirlemede CD105'in daha spesifik olduğunu gösterdi. E-cadherin boyanmasının hücre membranından sitoplazmaya geçmesiyle mikrodamar yoğunluğunun artması, karsinogenez ve anjiogenezin birlikte ilerlediğini işaret etmekte idi.Anahtar kelimeler: Kolorektal karsinom, adezyon molekülleri, anjiogenez, CD105İletişim adresi: drhicran@hotmail.com
Over karsinomlarında siklooksijenaz-2 (CO-2) ve i-NOS ekspresyonu :Klinikopatolojik faktörler, prognoz ile ilişkisi, kemoterapiye cevaba etkisi
Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında TGF BETA-1, fibronektin ve TİP IV kollajen ekspresyonunun değerlendirilmesi
Akciğer karsinomlarının prognozu birçok klinikopatolojik parametreden etkilenmektedir. Küçük hücreli dışı akciğer karsinoınlannın cenahi dışındaki tedavilere yanıtı düşül'1üt .. Olguların çoğunda ilk tanı anında metastaz mevcuttur. Olguların metastaz açısından tespiti ve mevcut tedavi yöntemlerini yönlendirebilmek için yeni prognostik parametrelere ihtiyaç vardu .. Bu konu, son yıllarda akciğer karsinomları üzerine yapılan pekçok çalışmanın odağı olmuştur .. Ekstrasellüler matriks hücre büyümesini kontrol eder. Ekstrasellüler matriks ve kanseı hücreleıi arasındaki ilişki tümör hücrelerinin migrasyonuna ve metastaza neden olmaktadır.. Ekstrasellüleı matriksi oluşturan yapısal elemanlardaki bozukluklar tümör hücrelerinin proliferasyonuna ve metastaza yol açar Bu çalışmada biz ekstrasellüleı matriks elemanları ve bunları indükleyen T GF B-1 'in farklı histopatolojik alt tiplerdeki, ekspresyonundaki farklılıkları ve birbirleri ile olan etkileşimlerini a raştırdık Çalışmada kulladığımız parametrelerden TGF B-1 ve tip IV kollajenin düşük ekspıesyonunun lenf nodu metastazı ve pıognozla ilişkili önemli bir marker olduğu gösterilmiştir
Endometrioid tip endometrium adenokarsinomlarında HIF-1α, VEGF165, GLUT-1 ekspresyonu ve tümör içi neovaskularizasyon: Klinikopatolojik faktörler ve prognoz ile ilişkisi
Kronik lenfositik lösemili hastaların kemik iliği biyopsi örneklerinde IGVH mutasyon durumu ile ZAP70 ve CD38'in immünhistokimyasal olarak analizinin prognostik önemi
Kronik lenfositik lösemi (KLL) batı toplumunda, erişkinlerde en sık görülen lösemi türüdür. KLL'nin kinik seyri oldukça değişkendir. Hastaların bir kısmı sessiz klinik gidişe sahipken, bir kısmı hızlı ilerleyen agresif bir davranış gösterir. KLL'nin klinik seyrinden dolayı hızlı seyredecek hastaları önceden belirlemek önemlidir. Rai ve Binet klinik evreleme sistemleri erken evrede tanı konmuş hastalardan hangilerinin hızlı seyredeceğini saptamada yetersizdir. Bu nedenle KLL'de prognozu belirlemeye yardımcı çeşitli faktörler tanımlanmıştır. Son zamanlarda immunglobulin ağır zincir değişken bölge (IgVH) mutasyonunun önemi üzerinde durulmakta olup, mutasyon yokluğunun hızlı ilerleyen hastalık ve kısa süreli sağkalım ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. IgVH mutasyonu pahalı, tesbiti zor bir inceleme olup, nasıl yapılacağı ve değerlendirileceği konusunda kabul edilmiş standart bir protokol yoktur. Bu nedenle mutasyon durumunu indirekt olarak gösterecek markerların kullanımı gündeme gelmiştir. KLL'li olguların IgVH mutasyonsuz formlarında zeta zincir iliskili protein70 (ZAP70) yanı sıra CD38 ekspresyonun saptandığı bildirilmektedir. Bu belirleyicilerin IgVH mutasyonunun yerine kullanılabileceği ileri sürülmektedir.Bu çalışma, KLL'de hızlı progresyon ve agresif gidişle ilişkileri çeşitli çalışmalarla belirlenen ZAP70 ve CD38 proteinleri ile IgVH mutasyon durumu arasındaki ilişkileri değerlendirmek ve bunların ekspresyonunun kemik iliği infiltrasyon paternleri ile bağlantısı olup olmadığını ortaya koymak amacıyla planlanmıştır.Gereç ve yöntem: Beş yıllık süre içinde KLL tanısı konan 84 olgunun kemik iliği biopsi örneklerinin parafin bloklarından elde edilen kesitlere avidin-biotin peroksidaz yöntemiyle ZAP70 ve CD38 antikorları uygulanmıştır. Tümör hücrelerinin her iki antikorla boyanma oranları saptanarak birbirleriyle karşılaştırılmış; her bir antikor ise kendi içinde kemik iliği infiltrasyon paternleri açısından değerlendirilmiştir. Ayrıca 20 hastaya ait parafine gömülü kemik iliği biyopsilerinden izole edilen DNA örneklerinden Biomed-2 primerler kullanılarak PCR ve sekans analizi ile IgVH mutasyon durumu değerlendirilmiş, immünhistokimya ile ilişkisi araştırılmıştır.Bulgular: Kötü prognostik faktör oldukları yaygın olarak kabul edilen ZAP70 ve CD38'in boyanma oranları arasında istatistiksel olarak pozitif korelasyon (P=0.000) bulunmuş, bu korelasyon bu iki belirleyici ile IgVH mutasyon durumu arasında saptanmamıştır. (sırasıyla p=1.000 ve p=0.931). Ayrıca ZAP70 boyanması gösteren olguların istatistiksel olrak anlamlı bir şekilde tanı sonrasında daha erken tedavi gereksinimi olduğu gözlenmiştir (p=0.046).Kemik iliği infiltrasyon paterni ile ZAP70 ve CD38 ekspresyonun diffüz tutulumda anlamlı biçimde fazla olduğu saptanmıştır (sırasıyla p=0,000, p=0,001). Ayrıca diffüz infiltrasyon gösteren olguların tanı sonrası erken tedavi gereksinimi olduğu (p=0,019) ve Binet klinik evre açısından ileri evrede (Evre B, C) bulunduğu (p=0,000) gözlenmiştir.Sonuç: KLL'de ZAP70 ve CD38 ekpresyonlarının kötü prognostik belirleyici olarak rutinde kullanılabileceği, IgVH mutasyon durumunun hastalığın seyri ve progresyon açısından riskini belirlemede yararlı olduğunu göstermek için daha geniş vaka gruplarına ihtiyaç olduğu ve kemik iliği biyopsi örneklerinde diffüz infiltrasyonunun kötü prognostik faktör olarak dikkate alınmaya devam edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Özellikle ZAP70 pozitif olan hastaların daha hızlı seyredebileceği ve erken tedavi gereksinimleri olabileceği düşünülerek bu hastalar yakın klinik takip altında tutulmalıdır.Anahtar kelimeler: KLL, kemik iliği biyopsisi, IgVH mutasyonu, ZAP70, CD38, immünohistokimya, PCR
Deneysel olarak Yersinia ruckeri ile enfekte edilmiş gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss Wabaum, 1792) patolojik bulgular
-37- ÖZET Bu araştırmada 32 adeti deneme grubu, 10 adeti kontrol grubu olmak üzere toplam 42 adet, 85 - 95 ± 10 gr ağırlığında gökkuşağı alabalığı ( Oncorhynchus mykiss Walbaum,1792 ) kullanıldı. Deneme grubundaki balıklara 3xl06 cfu/ml Yersinia ruckeri içeren 0,1 mi' lik bakteri inokulumu, kontrol grubuna ise aynı dozda serum fizyolojik intraperitoneal olarak verildi. Uygulamadan sonra 4. ve 21. günler arasında ölen ya da öldürülen balıkların sistematik nekropsileri yapılarak makroskobik ve mikroskobik bulguları incelendi. Akut formun şekillendiği balıklarda makroskobik olarak, yüzgeçlerin tabanında, gözlerde, solungaçlarda ve anüsün çevresinde, hava kesesi, pilorik kese, karaciğer bağırsak ve mezenteriyumda hiperemi ve kanama ile karaciğer, dalak ve böbrekte büyüme gözlendi. Mikroskobik incelemede kanamalar dışında, solungaçların sekunder lamellerinde yaygın ödem, epitellerde dökülmeler, kalpte endoteliyal makrofajlarda aktivasyon, böbrekte lenfoid hücrelerde azalma, dalakta fokal nekrozlar belirlendi. Kronik formunda makroskobik olarak, deride depigmentasyon, solungaçlarda solgunluk ve musinöz eksudat, karaciğerde san-griye varan renk değişiklikleri; mikroskobik olarak da solungaçlarda yer yer interlameller epitellerde hiperplazi, karaciğerde yağlanma ve vena centralis'ler çevresinde mononüklear hücre infiltrasyonu ile böbrekte lenfoid hücrelerde artışların meydana geldiği dikkati çekti. Yersinia ruckeri ile yapılan deneysel çalışmaların büyük çoğunluğunun bakteriyolojik incelemelere dayalı olduğu gözlenmiş, bu araştırma ile yurdumuzda ilk kez bu hastalığın patolojik bulguları kapsamlı olarak incelenmiştir.
Mesanenin ürotelyal tümörlerinde hücre siklus proteinleri ve apoptozisin prognozla ilişkisi
ÖZETBu çalışmada mesanenin ürotelyal tümörlerinde hücre siklus proteinleri ve apoptozisin evre, derece gibi konvansiyonel prognostik parametrelerle ilişkisine bakılarak prognozu değerlendirmede ek bilgiler sağlayabileceğini göstermek amaçlanmıştır.Çalışmaya mesane ürotelial karsinomu olan 80 hasta alınmıştır. WHO-ISUP 1998 sınıflamasına göre derece ve 2004 TNM sınıflamasına göre evre verilmiştir. Ondört (% 17,5) olgu Ta, 46 (% 57,5) olgu T1, 20 (% 25) olgu T2 evresindedir. Ondört (% 17,5) olgu PUNLMP, 38 (% 47,5) olgu düşük dereceli ürotelyal karsinom, 28 (% 35) olgu yüksek dereceli ürotelyal karsinom olarak sınıflanmıştır.Mesanenin ürotelyal neoplazili 80 olgunun transüretral rezeksiyon materyallerinde siklin D1, siklin E, p21, p27 ve survivinin immunhistokimyasal ekspresyonları incelenmiştir. Belirleyicilerin ekspresyonlarının tümör evre, derece ve klinik gidişle ilişkisine bakılmıştırDüşük siklin D1 ekspresyonu ileri tümör evresiyle anlamlı ilişkili bulunmuştur (p=0,01). p21 ekspresyonunun T2 evresinde, T1 tümörlerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak azaldığı gözlenmiştir (p=0,01). Siklin D1 ve p21'in evre ilerledikçe korele şekilde ekspresyonlarının azaldığı (p=0,004) izlenmiştir. Ama siklin D1 ve p21'in diğer parametrelerle arasında korelasyon saptanmamıştır. Bulgularımız bize p21'in siklin D1 ile beraber kaybının daha çok tümör progresyonunda etkili olduğunu ve tümördeki düşük siklin D1 ve p21 ekspresyonunun yüksek riskli ürotelyal karsinomlu hastaları saptamada yararlı olabileceğini düşündürmüştür. p27 ekspresyonu yüksek olan hastalarda nüksün daha az olduğu izlenmiştir (p=0,001). Ama p27 ekspresyonu ile tümör evre ve derecesi arasında korelasyon saptanmamıştır. Bu bulgular p27'nin ürotelyal karsinomda bağımsız prognostik bir belirteç olabileceğini düşündürmüştür. Siklin E'nin hiçbir patolojik ve klinik parametreyle herhangi bir ilişkisi saptanmamıştır. Survivinin ileri evre (p=0,01) ve yüksek dereceli (p=0,01) tümörlerde daha fazla oranda eksprese edildiği gözlenmiştir. Bu da survivin ekspresyonunun ürotelyal karsinomun progresyonunuda rolü olduğunu düşündürmüştür.Sonuç olarak; bulgularımız mesane kanserinin biyolojik potansiyelini belirlemede siklin D1, p21 ve survivinin güçlü belirleyiciler olduğunu ve bu belirleyicilerin erken dönemde ileri evre hastalığı saptayabileceğini düşündürmektedir. p27 nin ise tümör rekürrensini değerlendirmede yararlı bir prognostik belirleyici olabileceğini göstermiştir.
Benign, borderline ve malign over seröz ve müsinöz tümörlerinde P53, BCL-2, PCNA, GLUT-1, E-Cadherin arasındaki farklılıklar ve prognostik değeri
ÖZETBu çalışmada over primer seröz ve müsinöz tümörlü 60 olgunun ameliyat materyallerinde p53, bcl-2, PCNA, E-Cadherin ve GLUT-1'in immunhistokimyasal ekspresyonları incelenmiştir. Benign, borderline ve malign gruplar arasında ekspresyon farklılıkları yanısıra; malign grupta evre, derece, peritoneal sitoloji gibi prognostik faktörlerle ilişkisi araştırılmıştır. Ayrıca hastaların yaşam süreleri ile bu belirleyiciler arasında ilişki olup olmadığı incelenmiştir.Benign lezyonlardan malign lezyonlara doğru gidildikçe p53, PCNA ve GLUT-1 pozitif olgu sayısındaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,03, p=0,002, p=0,001). Bu belirleyicilerin tersine benign lezyonlardan malign lezyonlara doğru gidildikçe bcl-2 ile pozitif boyanan olguların sayısında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma dikkati çekti (p=0,01).Karsinom olgularında evre arttıkça p53, PCNA ve GLUT-1 pozitif olgu sayısında artış izlendi ve bu artış istatistiksel olarak da anlamlı bulundu (p=0,01, p=0,004, p=0,014). E-Cadherin ve bcl-2 ile evre arasında anlamlı istatistiksel fark bulunmadı (p=0,46, p=0,78). Çalışmada kullanılan hiçbir immunhistokimyasal belirleyici ile derece, peritoneal sitoloji gibi prognostik faktörler ve yaşam süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki kurulamadı.Bu sonuçlar over karsinogenezinde proliferasyon/apoptozis dengesizliğinin önemli yer tuttuğunu göstermiştir. Bunun yanısıra tümör gelişiminde enerji ihtiyacının önemli olduğu ve GLUT-1'in bu yönde malign transformasyona katkıda bulunduğu düşünülmüştür. İlginç olarak bazı tümörlerde kötü prognoz, bazılarında ise iyi prognoz göstergesi olan bcl-2, bu çalışmada over tümörlerinde benign lezyonlardan malign lezyonlara doğru gidildikçe azalmıştır. Bu bulgu bize apoptozis inhibitörü olan bcl-2'nin over karsinogenezinde bilmediğimiz başka mekanizmalarla etki ettiğini düşündürmüştür.Bizim bulgularımız over kanserinin biyolojik potansiyelini belirlemede p53, PCNA ve GLUT-1'in güçlü belirleyiciler olduğunu ve bu belirleyicilerin agresiv gidişi belirlemede yararlı olabileceğini göstermiştir
Renal hücreli karsinomlarda proliferasyon, apoptozis ve anjiogenezin prognostik faktörlere ve survi üzerine etkisi
Renal Hücreli Karsinom (RCC) erişkinlerde en sık görülen renal tümörlerdir. Patolojik evre ve nükleer derecenin en önemli prognostik belirleyiciler olduğu bilinmekle birlikte, RCC'lerde izlenen yaygın heterojenite nedeniyle, aynı evreye sahip hastaların sürvileri arasında bile önemli farklılıklar bildirilmektedir. Bu nedenle RCC'lerde yeni prognostik göstergelerin bilinmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmamızda RCC'lerde proliferasyon, apoptozis ve anjiogenezis gibi çeşitli faktörlerin bilinen prognostik faktörlerle ve birbirleriyle ilişkisi araştırılmıştır.Toplam 40 RCC olgusuna ait parafin bloklara gömülmüş doku örnekleri çalışmaya alındı. Olgulara ait, yaş, cins, histolojik tip, Fuhrman derecesi, TNM evresi, bilgileri kaydedildi. İmmunhistokimyasal yöntemle p53, Ki-67, CD34, bcl-2, EGFR, VEGF ve NF-?B boyaları uygulandı. Tüm immunhistokimyasal göstergelerin bilinen prognostik faktörler, survi ve birbirleri ile olan ilişkileri istatistiksel olarak değerlendirildi.Sonuçlarımıza göre; 40 olgunun 32 tanesi berrak hücreli, 6 tanesi papiller, 2 tanesi kromofob hücreli RCC idi. Hastaların ortanca izlem süresi 12,5 aydı. NF-?B (r: 0.448, p=0.004) ile p53 (r: 0.410, p=0.009) bcl-2 (r: 0.509, p=0.001), VEGF (r=0,516, p=0,001), EGFR (r: 0.410, p=0.009) arasında anlamlı ilişki saptandı. Kullanılan immunhistokimyasal göstergelerden hiçbirinin surviyi göstermede etkili olmadığı, çalışılan parametrelerden sadece tümör boyutunun bağımsız prognostik faktör olduğu bulundu.Yaptığımız çalışma sonucunda, yüksek damarlanma özelliğine sahip olan ve kemoterapötik direnci bilinen RCC'lerde surviyi gösteren yeni prognostik bir faktör belirlenememiştir. Ama çalışmamız, NF-?B gibi son yıllarda yoğun bir şekilde araştırılmaya başlanılan bir molekülün RCC'lerdeki fonksiyonu konusunda yeni bilgiler vermiştir. RCC'lerde üzerinde az bilgi bulunan NF-?B gibi çeşitli moleküllerin bu tümörlerdeki etkilerinin belirlenmesi ve çeşitli faktörlerle ilişkilerinin gösterilmesi RCC tedavisinde yaşam süresini etkileyen prognostik bir faktör olarak yeni gelişimler sağlayacaktır.
Akciğer adenokarsinomlarında epidermal büyüme faktör reseptörü (EGFR) exon 19, exon 21 ve k-ras mutasyonunun polimeraz zincir reaksiyonu ile, EGFR gen amplifikasyonunun floresan insutu hibridizasyon yöntemi ile biyopsi ve lobektomi materyallerinde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Epidermal Büyüme Faktör Reseptörü (EGFR) ve tirozin kinaz enzimini bloke eden ajanlar (Gefitinib, Erlotinib) akciğer adenokarsinomlarıda hedefe yönelik tedavide çok önemlidir. Ayrıca EGFR ekspresyonunun artması ileri evre hastalık, metastaz gelişimi, sağkalım süresinde azalma, kötü prognozla ilişkilidir. K-ras mutasyonuna sahip olgular EGFR mutasyonu olanlardan daha kötü prognoza sahiptir. Floresan InSutu Hibridizasyon (FISH) analizi tedavi öncesi değerlendirme için çok iyi bir yöntemdir. EGFR gen amplifikasyonunu değerlendirmek için kullanılır. İmmünhistokimyadan daha spesifik ve hassastır. FISH kantitatif sonuçlar verir, yani farklı laboratuarlar arasındaki çeşitliliğe ve özel yorumlara yer vermez. Ayrıca FISH prognozu ve ilaca yanıtı immünhistokimyadan daha doğru bir şekilde değerlendirir. Çalışmada toplam 29 olguya ait akciğer adenokarsinomu tanısı alan biyopsi ve bunlara ait rezeksiyon materyalleri değerlendirilmiştir. Tüm materyallerde PCR yöntemle EGFR exon 19, 21, K-Ras, FISH yöntemiyle EGFR gen amplifikasyonu bakılmıştır. değerlendirmeye alınan 23 lobektominin %26,1?inde EGFR exon 19?da, 26 lobektominin %3,8?inde EGFR exon 21?de mutasyon saptanırken 29 lobektomide K-ras mutasyonu görülmemiştir. Aynı olguların biyopsilerinde mutasyon varlığı görülmemiştir. Ayrıca FISH ile gen amplifikasyonu değerlendirilmiş 23 lobektominin %4,3?ünde amplifikasyon görülürken biyopsilerde görülmemiştir. Elde edilen sonuçlara göre Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) ve FISH yöntemlerinin lobektomilerde biyopsilerden daha efektif olduğu ve EGFR gen mutasyonu ile FISH ile değerlendirilen amplifikasyonu arasında anlamlı ilişki olmadığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Akciğer adenokarsinomu, EGFR Exon 19, Exon 21, K-ras, PCR, FISH, biyopsi , lobektomi
Çipura ve levrek yavrularında görülen hastalıklarda histopatolojik incelemeler
Bu çalışma kapsamında büyük ölçekli bir kuluçkahane ve yavru adaptasyon işletmesinde Mart 2011-Ağustos 2012 ayları arasında hastalık belirtisi gösteren çipura ve levrek yavruları incelemeye alındı. Materyal olarak, ağırlıkları 0,1-3,3 gr, boyları 2,0-8,0 cm arasında değişen 480 adet levrek (D. labrax) ve 240 adet çipura (S. auratus) olmak üzere toplamda 720 adet yavru balık kullanıldı. Disseksiyon işlemine geçilmeden önce 25 mg/L dozunda MS-222 ile bayıltılan balıkların total boy ve canlı ağırlıkları ölçüldü. Daha sonra patolojik, mikrobiyolojik ve parazitolojik rutin analizler için üçerli gruplara ayrıldı. İncelemeler sonucunda yavru balıklarda iki bakteriyel (Vibrio anguillarum, Photobacterium damselae subsp. piscicida), bir viral (Iridovirüs) ve iki paraziter (Dactylogyrus spp., Trichodina spp.) hastalık saptandı. Bu hastalıklardan, Vibriozis, Daktilogirozis, Trikodiniazis levrek yavrularında, Lenfokistis çipura yavrularında, Fotobakteriyozis ise hem çipura hem levrek yavrularında belirlendi. Vibrioziste incelenen 75 adet levrek yavrusunda; makroskopik olarak unilateral-bilateral ekzoftalmus, organ ve dokularda kanama, anüste prolapsus ve uzayan dışkı, mikroskobik olarak ise organ ve dokularda hiperemi ve bakteri kümeleri, kalpte makrofaj aktivasyonu ve makrofajların içerisinde bakteri kümeleri görüldü. Fotobakterioziste incelenen 55 adet levrek, 63 adet çipura yavrularında; hiperpigmentasyon, pullarda dökülme, nekropside dalakta beyaz milier odaklar, mikroskobik olarak tüm organ ve dokularda hiperemi ve yoğun bakteri kümeleri, böbrek ve dalakta granulomlar saptandı. Paraziter enfestasyonlarda operculum kapaklarını sürekli açık tutma, su yüzeyine çıkma gibi solunum güçlüklerine işaret eden klinik bulgular tipikti. Daktilogiroziste (65 adet) levrek yavrusunda; kaşeksi, solungaçlarda ödem ve kanamalar, mikroskobik olarak solungaç filamentlerine adheze olmuş parazitler, travmatik yıkımlanmalar ve goblet hücre hiperplazisi görüldü. Trikodiniazisli yavru balıklarda (59 adet) 10x?luk büyütmede 4-13 adet parazit sayıldı. Doku kesitlerinde siliatalı trikodinaların tipik kubbe şekli seçilebildi, primer lamellerde hiperemi, sekunder lamellerde dejenerasyon ve dökülmeler görüldü. Lenfokistis, (80 adet) 100-120 günlük yavrularda kronik formda görüldü. Kafeslere sevk edilen balıklarda mortalite % 30-40 seviyelerine ulaştı. Yavru çipuraların tüm deri yüzeyi böğürtlen salkımına benzeyen nodüllerle kaplıydı. Büyüklükleri 1,0-3,0 mm arasında olan nodüller 3-25?li gruplar halindeydi. Mikroskobik incelemesinde multiple kistlerin merkezinde tipik bazofilik inkluzyonlar saptandı. Kistlerin etrafları lenfoid hücreler ile kuşatılmıştı. Deformasyon için 0,1-3,0 gr?lık, yedi adet tanktan 300?er adet çipura yavrusu, floresan lamba ile aydınlatılmış deformasyon masasında makroskopik ve sistematik olarak değerlendirildi. İncelenen 2100 adet çipura yavrusunda % 2,95 vertebral kompresyon, % 2,09 lordozis, % 8,14 çene, % 3,90 hava kesesi, % 1,57 solungaç, % 1,19 dorsal yüzgeç, % 0,38 kaudal yüzgeç deformasyonu tesbit edildi. Salgınlar özellikle yaz aylarında artış göstermiş ve her iki tür arasında önemli duyarlılık farklılıkları dikkat çekmiştir. Paraziter enfestasyonun ve hastalık çeşitliliğin az oluşu işletmedeki koruma kontrol önlemlerine verilen önem ve kaynak su sıcaklıklarında önemli dalgalanmalar yaşanmamasıyla ilişkilendirilmiştir. Çipuralarda yüksek düzeyde tesbit edilen (% 20,22) deformasyonlar ve tekrarlayan Fotobakteriozisin (% 36), ile levreklerde % 40 oranında mortaliteye neden olan Vibriozisin yavru balık yetiştiriciliğinde önemli bir problem olduğu tesbit edilmiştir. Hastalıkların teşhisinde etiyolojik incelemelerin patolojik bulgularla desteklenmesinin önemi bu çalışmada bir kez daha ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Yavru çipura, yavru levrek, vibriozis, fotobakteriozis, lenfokistis deformasyon, patoloji.
Kuzu ve oğlaklardaki miyokardiyal hasarın belirlenmesinde kardiyak troponinlerin etkinliğinin araştırılması
Çalışma materyalini Aydın ili ve çevresinde 2011 yılında ortaya çıkan Şap hastalığı salgını sırasında ölen 18 adet çalışma grubu hayvanı ve 10 adet kontrol grubu hayvanı oluşturdu. Bu çalışma kapsamında kuzu ve oğlaklarda miyokarditise bağlı ortaya çıkan miyokardiyal hasarın klinik, biyokimyasal ve patolojik değerlendirmeler ile bu testler arasındaki korelasyon değerlendirmeleri gösterildi. Nekropside, Şap Hastalığı'nın karakteristik lezyonları olguların 3 tanesinde oluşurken, olguların 15 tanesinde nonkarakteristik olgular görüldü. Histopatolojik incelemelerde, çalışma grubu hayvanların 3 tanesinde ağız ve mukozası, diş etleri ile tırnak arasında epidermiste epitelyum hücrelerinde vakuoler ve hidropik dejenerasyonu, hücreler arası ödem, vezikül oluşumları dikkati çekti. Kalpte dejenerasyon ve nekrozun görüldüğü alanlarda bazı hücrelerin tamamen çekirdeklerini kaybettiği ya da piknoz ve karyoreksise uğramış çekirdeklere sahip olduğu görüldü. Kas demetleri ve kas telleri arasındaki intersitisyumda çoğunluğu lenfosit, makrofaj ve plazma hücrelerinden oluşan yangısal hücre infiltrasyonları görüldü. Şiddetli lezyonlarda ise kas telleri şişkin ve bantlaşma özelliklerini kaybetmişti. Myositlerin periferinde uydu hücreleri yer almaktaydı. İmmunohistokimyasal incelemelerde miyokardiyal hücre dejenerasyonu ve nekrozu görülen alanlarda cTnI expresyonunun azaldığı ya da tamamen ortadan kalktığı görüldü. Miyokardiyal hasarın şiddeti ile immunohistokimyasal boyanma skoru arasında negatif korelasyonun bulunduğu ortaya konuldu. Ayrıca histolojik ve biyokimyasal verilerin karşılaştırılmasıyla cTn I serum konsantrasyonları ve histolojik skor değerleri arasında pozitif bir kolerasyon olduğu tespit edildi. Biyokimyasal, histolojik ve immunohistokimyasal incelemeler sonucunda serumdaki yüksek cTnI seviyelerinin kuzu ve oğlaklarda oluşan miyokardiyal hasar için bir sonuç sağladığı görülmüştür. Ayrıca CK, CK-MB, AST, ALT, LDH ve CRP değerlerinin de cTnI ile birlikte doğru bir korelasyon gösterdiği tespit edilmiştir. Sonuç olarak Miyokardiyal hasar olan hayvanlarda, serum cTnI ölçümleri kardiyak miyosit hasarı için oldukça hassas ve spesifik bir markır olarak kullanılabilecekleri tespit edilmiştir. Ve şap hastalığından kaynaklanan miyokarditisin tanısında ilk adım olarak kullanılabilir.
Sığır herpesvirüs-5 ile doğal enfekte buzağılarda nöropatolojik bulgular ve virüsün apoptozis ile ilişkisi
BHV-5 (Bovine herpesvirus-5; Sığır herpesvirüs-5) sığırlarda ve özellikle de buzağılarda genellikle ölümcül nonprurulent meningoensefalitise neden olan Herpesviridae ailesinden Alphaherpesvirinae alt ailesinde yer alan Varicellovirus cinsinde sınıflandırılan viral patojendir. Bu çalışmada, merkezi sinir sisteminde (MSS) BHV-5 enfekte hücreler ile apoptozis arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışmada, yaşları 1 gün ile 5 ay arasında değişen BHV-5 ile doğal enfekte toplam 21 adet buzağıda öncelikle klinik, makroskobik, histopatolojik bulgular tanımlandı. BHV-5 viral antijenin MSS'de dağılımı Avidin-Biotin Peroksidaz Kompleks (ABC) metot ile tesbit edildi. Enfekte dokularda apoptozise uğramış hücreler TUNEL (Terminal Deoxynucleotidyl Transferase-Mediated dUTP Nick End-Labeling) metot ile belirlendi. Apoptotik yolaklar ise anti-aktif kaspaz-3,-8,-9 antikorları kullanarak ABC metot ile sap-tandı. Klinik olarak; çene kaslarında kasılmalar, diş gıcırdatma, nistagmus ve opistotonus görüldü. Ayağa kalkamama, yatalak durum ile bacak kaslarında tremor, tetanik kasılmalar ve inkoordinasyon dikkat çekti. Nekropside, spesifik makroskobik bulgu görülmedi. MSS'nin histopatolojik incelemesinde, nöronlarda dejenerasyon ve nekroz, diffuz ya da fokal gliozis, perivasküler mononüklear hücre infiltrasyonu, meningitis ve demyelinizasyon görüldü. BHV-5'e yönelik monoklonal antikor kullanılarak, ABC metot ile yapılan immunohistokimyasal incelemelerde; immunpozitif reaksiyonlar yoğunluk sırasına göre; beyin kökü, serebral hemisferler, medulla spinalis, ve serebellumda nöronlar ve glial hücrelerde belirlendi. MSS'de virüs enfekte hücreler ile apoptozis ilişkisini ortaya koymak için yapılan incelemelerde, DNA kırılmalarını işaret eden TUNEL pozitif reaksiyonlar genel olarak BHV-5 antijen pozitif immunreaksiyonların lokalize olduğu alanlardaki nöronlarda ve glial hücrelerde dağılım gösterdi. Bununla birlikte, apoptotik hücre ölüm yolaklarını belirlemek için yapılan immunohistokimyasal uygulamalarda nöronlarda ve glial hücrelerde saptanan kaspaz-3, kaspaz-8 ve kaspaz-9'a ilişkin pozitif reaksiyonlar; BHV-5 enfeksiyonunda MSS'de apoptozisin hem içsel hem de dışsal yolla indüklenebileceğini ortaya koydu. Diğer yandan, antiapoptotik belirteç olan Bcl-2 immunreaksiyonlarının özellikle nöronlarda görülmesi; BHV-5 enfekte nöronların, enfeksiyonun devamlılığında ve latent enfeksiyonunun kurulumunda önemli bir role sahip olabileceğini düşündürmüştür.
Köpeklerde derinin yuvarlak hücreli tümörlerinin tanısında immun markırların kullanımı
Köpeklerde deride yerleşim gösteren yuvarlak hücreli tümörler yuvarlak histomorfolojilerinden dolayı üst sınıflandırmada bu isimle anılır. Yuvarlak hücreli tümörler "mastositoma, histoyositoma, bulaşıcı venereal tümör, lenfoma, melanoma, plazmasitoma ve nöroendokrin hücre tümörleri" inden oluşur. Sunulan çalışmada, Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde tanımlanmış köpeklerin yuvarlak hücreli tümörlerinin histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenerek alt tiplerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'na 1999-2015 yılları arasında kayda alınan 24 köpeğe ait derinin yuvarlak hücreli tümörü, çalışmanın materyalini oluşturdu. Bu örneklerden hazırlanan kesitlere hematoksilen-eozin ve giemsa boyamalar uygulandı. İmmun markırları (c-KIT, triptaz, CD1a, MHC-II ve vimentin) belirlemek için de avidin-biotin peroxidase complex metodundan yararlanıldı. Sonuçlar WHO-AFIP (World Health Organiztion–Armed Forces Institute of Pathology) tarafından kullanılan sınıflandırmaya göre değerlendirildi. Yapılan bu değerlendirmede dört olgu TVT, on üç olgu mast hücre tümörü ve on bir olgu histiyositom olarak tanımlandı. İmmunohistokimyasal olarak mast hücrelerini triptaz ve c-KIT; histiyositik hücreleri triptaz, MHC-II; TVT'ye ait hücreleri triptaz, MHC-II ve vimentin eksprese ederken insan kökenli monoklonal CD1a hiçbir hücre tarafından eksprese edilmedi. Sonuç olarak histomorfolojik bulguların yuvarlak hücreli tümörlerin diferensiyasyonunda yetersiz kaldığı; kesin tanının histokimyasal boyamalar ve immun markırlar ile desteklenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır.
Endometriyal karsinomlarda MMP-2, Survivin, PTEN ekspresyonlarının araştırılması
Amaç ve hipotez: Bu çalışmada, endometrioid ve nonendometriod adenokarsinomlarda MMP-2, survivin ve PTEN ekspresyonlarının prognostik faktörler, lokal vajinal nüks ve 5 yıllık hastalıksız sağkalım ile ilişkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 1984-2006 yılları arasında, endometriyum karsinomu nedeniyle radikal operasyon uygulanmış veya tanısal amaçlı fraksiyone küretaj yapılmış 95 olguya ait biyopsilere immünohistokimyasal yöntemle MMP-2, survivin ve PTEN uygulanmıştır. Bu antikorların ekspresyonlarının tümörün evresi ve histolojik/nükleer derece, 5 yıllık hastalıksız sağkalımla olan ilişkisi araştırılmıştır.Bulgular: Endometrial karsinomlu olguların 21(%22.1)'i Tip 2 endometrial karsinom iken, 74(%77.9)'ü Tip1 endometrial karsinomdu. Bu çalışmada olguların ortalama yaşı 61 ( medyan yaş 61) idi. Olguların %76.8'i evre 1, geri kalanı evre 2 ve 3 idi. MMP-2 sitoplazmik immünoreaktivitesinin tümörün evresi, histolojik ve nükleer derecesi ile istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır. Survivinin nükleer boyanma ile nükleer derece arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunmuştur. Survivinin, sitoplazmik boyanma ile nükleer/histolojik derece arasında ilişki saptanmamıştır. PTEN'in ileri evre tümörlerde, daha az oranda eksprese edildiği saptanmıştır. MMP-2, survivin ve PTEN ile 5 yıllık hastalıksız ve genel sağkalım, lokal vajinal cuff nüksü arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır.Sonuç: Çalışmamızda, endometriyum karsinomlarında immünhistokimyasal olarak uygulanan survivin, MMP-2 ve PTEN'in genel ve hastalıksız sağkalımla ilişkisi bulunmaması nedeniyle, rutin uygulamada kullanımları tartışmalıdır.Bu bulgular ışığında, geniş serilerde, uzun dönem takipleri olan olgularda, farklı prognostik faktörlerin ele alındığı çalışmaların yapılması gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Endometriyal karsinom, prognoz, sağkalım, PTEN, survivin, MMP-2.
Deneysel renal ablasyon modelinde doksisiklinin glomeruloskleroza etkisi
Matriks metalloproteinazlar (MMP) ve doğal doku inhibitörleri (TIMP) ekstrasellüler matriksin yapısının korunmasında önemli rol oynarlar. Pek çok hastalık sonucu skarlanma ekstraselüler matriksin sentezi ile yıkımı arasındaki dengesizlikle ilişkilidir. MMP inhibitörlerinin renal hastalıklarda iyileştirici ya da hasarlanmayı azaltıcı etkisi bildirilmiştir. Oysa segmental skleroz durumundaki etkileri bilinmemektedir. Doksisiklin bir antibiyotiktir ve MMP inhibitörüdür. Bu çalışmada, renal ablasyon nefropatisi modelinde doksisiklin uygulamasının glomeruloskleroz üzerindeki etkisinin araştırılması ve MMP2, MMP 9, TIMP I ve II ve Kollajen TipIV düzeyleri değerlendirilmesi ile mekanizmaya ışık tutulması amaçlanmıştır.Çalışmamızda 28 adet dişi Wistar albino sıçanın 14'üne 5/6 nefrektomi uygulanmış bunların ve nefrektomi uygulanmayanların yarısına oral doksisiklin verilmiştir (40mg/kg/gün-toplam 28gün). Sakrifikasyon sonrası Hematoksilen&Eozin ve `periodic acid methenamin silver' (PAMS) histokimyasal boyaları ile glomerüllerdeki sklerotik değişiklikler yanı sıra, immünfloresans ile MMP-9 düzeyleri ve immünhistokimyasal olarak TIMP-2 ekspresyonu değerlendirilmiştir. Ayrıca ELİSA ile, TIMP-1 ve TIMP-2 düzeyleri; jelatin zimografiyle pro ve aktifMMP?2 ve MMP-9 ölçülmüştür.Araştırma sonucunda 5/6 nefrektomi modelinde doksisiklinin glomerulosklerozu azaltıcı etkisi saptanmıştır. Glomeruloskleroz artan gruplarda kollajen tip IV azalmıştır. Kontrol grubuna göre doksisklin alanlarda MMP?9 doksisiklin ile artmış, oysa proMMP9 ve 2 azalmıştır. 5/6 nefrektomi olup Doksisiklin alan ve almayanlar karşılaştırıldığında Doksisiklinle glomeruloskleroz, TIMP-2 ekspresyonu azalmış, aktif ve pro MMP-2 belirgin şekilde artmış, proMMP-9 ve MMP-9'da değişiklik olmamıştır. TipIV kollajen daha fazla düzeyde saptanmıştır.Bu bulgular Doksisiklinin glomeruloskleroz üzerine azaltıcı etkisini vurgulamakta, ancak bunun MMP-2 ve 9 inhibisyonuyla ilişkisi açıklanamamaktadır. Mekanizma açıklanamadığı için diğer MMP, TIMP ve kollajenlerin de doksisiklin ilişkili azalan glomerulosklerozla ilişkisi araştırılabilir.Anahtar Kelimeler: Matriks metaolloproteinazlar, Matriks metaolloproteinazların doku inhibitörleri, Doksisiklin, Renal Ablasyon Nefropatisi, Glomeruloskleroz
Pilositik astrositomlarda doku mikroarray yöntemi ile nöral kök hücre immunofenotipik kompozisyonunun ve nüks yönünden riskli grupların araştırılması
Amaç ve hipotez: Günümüzde birincil beyin tümörlerinin kök hücrelerden kaynaklandıgıhipotezi güçlenmektedir. Çalısmamızda nöral kök hücre belirleyicilerinin pilositikastrositomlardaki ekspresyonunu ve sonuçların prognostik açıdan degerini arastırmakamaçlanmıstır. Kök hücre belirleyicilerinden CD133, CD34, p75NTR, Sox-2 antikorlarıpilositik astrositom olgularına immunohistokimyasal yöntemle uygulanmıs, ekspresyonlarglial belirleyicilerin (olig-2, GFAP, vimentin) ve nöronal belirleyicilerin (Nörofilamen, Neu-N, sinaptofizin) ekspresyonları ile karsılastırmalı olarak incelenmistir. Bu tümörlerde ayrıcaEGFR, p53, bcl-2, Ki-67 gibi tümör iliskili antijenler arastırılmıstır. Moleküler degisiklikleryanısıra olguların klinik özellikleri de tümörün biyolojik davranısını aydınlatmak içinincelenmistir.Yöntem: 1990-2005 yılları arasında tanı alan 62 pilositik astrositom olgusundan dokumikroarray blok ve kesitleri hazırlanmıstır. Otopsi vakalarına ait fetal ve eriskin normalserebral korteks, serebellum dokuları kontrol amaçlı kullanılmıstır. Kesitlereimmunohistokimyasal yöntemle CD133, CD34, p75NTR, bcl-2, EGFR, Nörofilamen, GFAP,vimentin, sinaptofizin, Sox-2, Olig-2, p53, Ki-67, NeuN antikorları uygulanmıs, floresan insitu hibridizasyon yöntemi ile de 15 olguda 1p/19q delesyonu incelenmistir.Bulgular: Olguların yas ortanca degeri 84 aydır (aralık 14-193 ay). Kız/erkek oranı esittir.Olguların %68'i (n=42) arka çukur, %29'u (n=18) supratentoryal bölge, %3'ü (n=2) medullaspinalis yerlesimlidir. 32 olguya (%52) total, 30 olguya (%48) subtotal eksizyonuygulanmıstır. Olguların %15'inde (n=9) ortalama 12 ay içerisinde nüks saptanmıstır.Vimentin tüm olgularda, GFAP ise fokal boyanma gösteren dört olgu (%10) dısında yaygıneksprese edilmistir. Sinaptofizin immunoreaktivitesi 40 olgunun 25'inde (%62), Nörofilamen57 olgunun %21'inde (n=12), NeuN 50 olgunun %4'ünde (n=2) pozitiftir. EGFR ve p53pozitifligi olguların hiçbirinde izlenmemistir. Bcl-2 antikoru ile 39 olgunun %16'sında (n=6)ekspresyon saptanmıstır. Ki-67 41 olguda ortalama %2 (aralık %0-8) oranında pozitiftir.CD133 bir olgu dısında olguların hiçbirinde, CD34, p75NTR de hiçbir olguda pozitifsaptanmamıstır. Sox-2, 48 olguda ortalama %45 (aralık %0-90) oranında, Olig-2 ise 50olguda ortalama %35 (aralık %0-90) oranında pozitiftir.statistiksel inceleme sonucunda nüks gelisimi cerrahi eksizyon derecesi ve yas ile tersyönde, Ki-67 boyanma indeksi ile pozitif yönde iliskili bulunmustur. Yası 5'ten küçükolguların hem tüm olgular hem de sadece subtotal eksizyon uygulanan olgular arasındanükssüz sagkalım süreleri daha kısadır. Ki-67 boyanma indeksi %2'den yüksek olgulardanükssüz sagkalım süreleri daha kısadır. mmunohistokimyasal belirleyiciler ile nüks gelisimiarasında istatistiksel olarak anlamlı iliski saptanmamıstır. Floresan in situ hibridizasyonyöntemi uygulanan 15 olguda 1p/19q delesyonu saptanmamıstır.Sonuç: Pilositik astrositom olgularında glial belirleyiciler yanı sıra daha düsük oranlarda olsada nöronal belirleyicilerin eksprese edilmesi tanısal yaklasım için önemlidir. Özgül olmayanbir nöral kök hücre belirleyicisi Sox-2'nin pilositik astrositomlarda varlıgı kök hücrehipotezini desteklemektedir. Olig-2'de izlenen immunoreaktivite sonuçları, GFAP vevimentin sonuçları ile birlikte pilositik astrositomlardaki glial diferansiasyonu göstermekte,1p/19q delesyonunun saptanmaması oligodendroglial diferansiasyon olasılıgındanuzaklastırmaktadır. Subtotal eksizyon uygulanan, 5 yas altında tanı alan ve Ki-67 boyanmaindeksi %2'den yüksek olgular nüks yönünden riskli gruplardır. Bazı kök hücrelerde venadiren yüksek dereceli glial tümörlerinde izlenebilen CD133, p75NTR antijenleri pilositikastrositomlarda gözlenmemistir. Yüksek dereceli glial tümörlerde görülen p53 mutasyonu,EGFR amplifikasyonu pilositik astrositomlarda nüks gelisimi ile iliskili degildir. Çalısmadakullanılan doku mikroarray yöntemi genis immunohistokimyasal panel ve in situhibridizasyon incelemesini kolaylastırmıstır.Anahtar kelimeler: Pilositik astrositom, nöral kök hücre, nüks, doku mikroarray yöntemi
Nöroblastomlarda telomeraz, matriks metalloproteinaz ve doku matriks metalloproteinaz inhibitör aktivitesi
Amaç: Nöroblastomların farklı klinik davranış ve prognoz göstermelerinin altında yatan mekanizmalar henüz net olarak ortaya konmamıştır. Çalışmamızda bu biyolojik farklılıkta rol oynayan anlamlı parametereleri ortaya koymak amacıyla, nöroblastomlarda matriks metalloproteinaz-2 (MMP-2), doku matriks metalloproteinaz inhibitörü-3 (TIMP-3) ekspresyonları yanısıra, telomeraz aktivitesini araştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilen, Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Ulusal Tedavi Protokolü ile tedavi alan, 50 primer tümör dokusundan hazırlanan Hematoksilen & Eosin (H&E) boyalı kesitlerde, hücresel differansiyasyon ve mitotik karyotik indeks (MKİ) değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme ile birlikte, hasta yaşı ve NMYC amplifikasyon durumu da göz önünde tutularak, tüm olgularda Shimada sınıflandırmasına göre risk kategorizasyonu yapılmıştır. Olgulara ait kayıtlardan ulaşılabildiği ölçüde 1p delesyonu, evre, sağ kalım, metastaz ve nüks durumları belirlenmiştir. Daha sonra tümör dokularından hazırlanan kesitlere, immunohistokimyasal olarak MMP-2, TIMP-3 ve telomeraz antikorları uygulanmış ve skorlama yapılmıştır. İmmunohistokimyasal bulgular ile diğer parametreler arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Bulgular: Çalışma kapsamına alınan olguların tanı anındaki yaş ortanca değeri 48 aydır (Aralık: 40 gün-16 yıl). Olguların 21'i (%42'si) kız, 29'u (%58'i) ise erkektir. Histolojik olarak değerlendirilen olguların 19'u (%38) andifferansiye, 14'ü (%28) az differansiye ve 17'si (%34) differansiye nöroblastom olarak saptanmıştır. Olguların 23'ü (%46) düşük, 13'ü (%26) orta, 14'ü (%28) yüksek mitotik karyotik indekse sahiptir. Tüm hastalar arasında 25 olgu (%50) 18 aydan küçük, 16 olgu (%32) 18 ay- beş yaş arası ve dokuz olgu (%18) beş yaş üzeri olarak saptanmıştır. Bu bulgulara göre yapılan Shimada klasifikasyonunda 34 olgu (%68) kötü histoloji ve 16 olgu (%32) iyi histolojili gruba dahil olmuştur. 16 olguda (%32) MYCN amplifikasyonu (>10 kopya) saptanmış, 34 olguda (%68) ise amplifikasyon bulunamamıştır. 1p delesyonu dört olguda teknik nedenlerle değerlendirilememiş, 16 olguda (% 34.7) pozitif olarak saptanmıştır. Kalan olgularda ise 1p delesyonuna rastlanmamıştır. Tüm parametreler değerlendirildikten sonra, standart takip edilen olgularda risk sınıflamasına göre 12 olgu (%41,3) düşük riskli, üç olgu (%10,3) orta riskli ve 14 olgu (%48,4) yüksek riskli grupta yer almıştır. MMP-2 antikoru ile olguların 22'sinde (%44) ise tümör stromasında pozitif immureaktivite var iken, 28'inde (%56) boyanma olmamıştır. MMP-2 aktivitesi ile hücresel differansiyasyonda azalma, kötü histoloji grubu, ileri tümör evresi ve metastatik hastalık arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). Buna karşın diğer parametreler ile arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. TIMP-3 ile 46 (%92) olguda tümör stroması ve hücrelerde pozitif immunreaktivite gözlenmiş, geri kalan dört (%8) tanesinde boyanma olmamıştır. TIMP-3 aktivitesi ile hiçbir parametre arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Tüm olguların 31'inde (%62) yüksek telomeraz aktivitesi (% 90'ın üzerinde tümör hücresi pozitif), geri kalan 19'unda (%38) düşük telomeraz aktivitesi saptanmıştır. Telomeraz aktivitesi ile artmış MKİ ve ileri hastalık evresi arasında da anlamlı ilişki bulunmuş, diğer parametreler ile arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır.Sonuç: Nöroblastomlarda MMP-2 aktivitesinin andifferansiye tümörlerde artmış olması, kötü histoloji ile arasında olan ilişkiyi, olası anjiogenik rolü ise ileri tümör evresi ve metastatik hastalık riskini açıklamaktadır. Ayrıca çalışmamızda ileri evre nöroblastomlarda telomeraz aktivitesinin anlamlı olarak arttığı bulunmuştur. Bu nedenle MMP-2 ve telomeraz aktivitesinin, nöroblastomlarda önemli bir kötü prognostik gösterge olabileceğini düşünmekteyiz. Buna karşın çalışmamızda, TIMP-3 aktivitesinin nöroblastomlardaki biyolojik davranış üzerine etkisi konusunda, herhangi bir anlamlı sonuç bulunmamıştır.Anahtar kelimeler: Doku matriks metalloproteinaz inhibitörü, matriks metalloproteinaz, MMP-2, nöroblastom, telomeraz, TİMP-3
Dietilnitrozaminle karaciğer hasarı oluşturulan ratlardaembelin'in etkilerinin araştırılması
Dietilnitrozamin (DEN), güçlü teratojenik, mutajenik ve karsinojenik etkilere sahiptir. Embelin, Embelia ribes (Vidanga-sahte karabiber) bitkilerinin kurutulmuş meyvelerinden izole edilen bileşendir. Bu çalışmada, DEN verilerek karaciğer hasarı oluşturulan ratlarda embelinin (E) biyokimyasal ve histopatolojik parametreler ile gen ekspresyon düzeyleri üzerindeki olası etkileri araştırıldı. Üç aylık 28 adet Wistar albino erkek rat; sham, E, DEN ve DEN + E grubu olmak üzere dört gruba ayrıldı. DEN gruplarına tek doz 200 mg/kg DEN, E ve DEN + E gruplarına 14 gün boyunca 1,2 mg/kg embelin intraperitonel olarak enjekte edildi. Serum örneklerinden karaciğer enzimleri ve lipit profili ile total antioksidan kapasite (TAS) ve total oksidan kapasite (TOS) düzeylerine bakıldı. Karaciğer dokusunda ise RT-PCR yöntemi kullanılarak sonic hedgehog (Shh, Ptch, Smo, Gli1), inflamatuvar (Tnfa, Il6, Il1b) ve apoptotik (Tp53, Casp3, Bcl2, Bax), genlerin analizi yapıldı. Hematoksilen eosin ile boyanan karaciğer doku örnekleri ışık mikroskobunda incelendi. Ratlara DEN verilmesi, serum karaciğer enzim, lipid ve oksidan kapasite düzeyleri ile inflamatuvar, apoptotik ve Shh sinyal yolağındaki genlerin ekspresyonunun artmasına neden oldu. Ayrıca DEN grubunda konjesyon, dejeneresyon, fibrozis, inflamasyon, apoptozis, kupffer hücre sayısı ve safra pigment birikiminde artış gözlendi ve bu histopatolojik değişiklikler embelin ile tedavide anlamlı olarak azaldı. Embelin, karaciğer enzim ve lipid düzeylerini azalttı, antioksidan kapasite olan TAS'ın aktivitesini arttırdı, proinflamatuar sitokinler Tnfa, Il6 ve Il1b gen ekspresyon seviyelerini ile Shh sinyal yolunun aktivasyonunu azalttı. Ayrıca Bcl2 ekspresyonunu artırıp, Tp53, Casp3 ve Bax gen ekspresyon seviyelerini azaltarak karaciğer apoptozunu inhibe etti. Sonuç olarak, embelinin oksidatif stresi, inflamatuar ve apoptoz yanıtı, Shh yolunun düzenlenmesini inhibe ederek, karaciğer fonksiyonlarını düzenleyerek ve karaciğerde dejeneratif bozuklukları önleyerek DEN'in neden olduğu karaciğer hasarında tedavi edici etkisi olabilir.
The investigation of some microenvironmental markers in canine mast cell tumors
Mast cells are sentinel cells reside in the tissues. Early differentiation of mast cell takes place from hematopoietic stem cells. The alternative and late differentiation of mast cells takes place from the monocyte granulocyte progenitor. Mast cells are found around blood vessels in many different tumors and also at the edges of tumors. Mast cells play proinflammatory and antitumorigenic role in the tumor microenvironment. After activation and degranulation, they recruit neutrophils, eosinophils and macrophages and the cells of acquired immune system to manage antitumoral role. However, mast cells also release angiogenic compounds that facilitate tumor vascularization and invasiveness. They also produce matrix metallopeptidase 9 (MMP-9) that degrade extracellular matrix and helps in the metastasis of tumor cells. Mast cells are the origin of mast cell tumors (MCTs). In animals, MCTs are found quite commonly in dogs, less commonly in cats and are rarely found in horses, cattle, goats and pigs, similar to that in humans. Canine MCTs are the most common tumors in domestic dogs accounting for almost 20% of all skin tumors in dogs. Location of MCTs is commonly cutaneous, less commonly subcutaneous and rarely extracutaneous. Although no live animals were included, ethics committee approval was obtained from Afyon Kocatepe University Animal Experiments Local Ethics Committee with the number AKUHADYEK-22-21 for the confirmation of this study. Sixty samples of MCTs from the archive of Department of Pathology were selected for this study. The MCT samples were taken from 33 female and 27 male dogs. Eighteen different dog breeds were presented in this study. Twenty-three Golden Retrievers, 5 Dogo Argentinos, 3 Labradors, 3 Pugs, 2 French Bulldogs, 2 Siberian Huskies, 2 Cane Corso, 2 Jack Russel Terrier, 2 Dachshund, 1 Samoyed, 1 German Shepherd, 1 American Pitbull Terrier, 1 Cocker Spaniel, English Pointer 1, Terrier 1, American Bulldog 1, Boxer 1 and 8 dogs of mix breeds were also included in this study. Tumor samples arrived at the laboratory in 10% buffered formalin solution. After the routine procedures of histopathological laboratory, the tissues were stained with hematoxylin and eosin (HE) for the diagnosis via grading, evaluation of necrosis and counting of mitotic figures (MC). For the evaluation of microenvironmental markers, the MCTs were stained with C-kit, Ki67, VEGF, OPN, Oct-3/4, and TNF-α markers by immunohistochemical method. The correlation between markers and other histopathological variables (grades of MCTs, presence of necrosis and MC) was also investigated with the use of Chi-square test. The mean age of dogs was 9.25 years for the development of canine cutaneous MCTs. The Golden Retriever and mixed breeds of dogs showed high incidence of cutaneous MCTs. All the tumors were diagnosed and graded according to the Patnaik and Kiupel grading systems for the cutaneous MCTs. According to the Patnaik system, 17 dogs were diagnosed as grade 1, 33 dogs as grade 2 and 10 dogs as grade 3 MCTs. The percentages of grades were as follows, grade 1 (28.33%), grade 2 (55%) and grade 3 (16.67%). After that, the classification of tumors was done according to the Kiupel grading system. All the grade 3 tumors were high grade tumors and all the grade 1 tumors were low grade tumors. Twenty-five tumors from the grade 2 MCTs were graded as low grade and 8 tumors were graded as high grade MCTs. According to the Kiupel grading system, 70% tumors were graded as low grade and 30% were graded as high-grade canine cutaneous MCTs. Then, the comparison of 3-tier and 2-tier grading system was done and it was found that 2-tier grading system has more inter-observer consistency for the diagnosis and prognostication of canine cutaneous MCTs. The percentage of clean margins of canine cutaneous MCTs was 70% and 20% MCTs showed dirty margins. Other 10% MCTs were not clear because of the incomplete information provided by the clinicians. The depth of all the tumors was checked to confirm the cutaneous MCTs. Tumors were present in three areas including epidermis, superficial dermis and deep dermis. Thirty-two (53.33%) MCTs revealed membranous immunopositivity, 22 (36.67%) MCTs revealed stippled cytoplasmic immunopositivity and 6 (10%) MCTs revealed diffused cytoplasmic immunopositivity via KIT antibody. The relation of KIT immunopositivity with the other histopathological variables was investigated with Chi-square test and significant (P<0.05) correlations were evaluated between KIT and grades of MCTs, mitotic count (MC) and the presence of necrosis in this study. Intensity of OPN, TNF-α, VEGF, Ki67, and Oct-3/4 antibody expressions was graded as nonspecific positivity (-), mild positivity (+), moderate positivity (++), diffuse positivity (+++). Eighteen MCTs showed (+), 17 MCTs showed (++) and 25 MCTs showed (+++) immunopositivity with OPN. Thirty-three MCTs showed (+), 17 MCTs showed (++) and 10 MCTs showed (+++) immunopositivity with TNF-α. Twenty-six MCTs showed (+), 22 MCTs showed (++) and 12 MCTs showed (+++) immunopositivity with VEGF. Twenty-eight MCTs showed (+), 16 MCTs showed (++) and 16 MCTs showed (+++) immunopositivity with Ki67. Eighteen MCTs showed (+), 16 MCTs showed (++) and 26 MCTs showed (+++) immunopositivity with Oct-3/4. The correlation between the markers (KIT, Ki67, VEGF, OPN, Oct-3/4 and TNF-α) and other histopathological variables (presence of necrosis and MC) was considered significant. A significant correlation was found between KIT and all other markers (Ki67, VEGF, OPN, Oct-3/4 and TNF-α). High expression of proliferation markers and expression of KIT pattern II and III were the indicators of less survival time in dogs. Tyrosine kinase inhibitors therapy was preferred in the MCTs showing expression of KIT pattern II and III. Margin evaluation plays important role in the diagnosis and prognostication of canine cutaneous MCTs. KIT, Ki67, and VEGF were found to be reliable markers for differentiation, diagnosis, prognostication, and selection of chemotherapy in canine cutaneous MCTs, as identified in previous studies and confirmed in our study. In our study, after evaluating the immunohistochemical and statistical results, it was concluded that OPN, Oct-3/4 and TNF-α, which we used for the first time in this study, may be good microenvironmental markers for the differentiation, diagnosis and prognostication of canine cutaneous MCTs.
Renal hücreli karsinomlarda survıvın, P53 ve PGP'nin prognostik değeri
ÖZET?Renal Hücreli Karsinomlarda Survivin, p53 ve PGP'nin Prognostik Değeri?Dr. Halil Fırat BAYTEK NDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji A.D.nciraltı/ ZM RAmaç ve hipotez: Tüm kanserlerin yaklaşık % 3'ünü oluşturan renal hücreli karsinom (RHK),standart kriterlere göre düşük risk grubuna girmesine karşın, metastaz ve/veya nüks gelişenhastaların erken tanınması RHK için tanımlanan standart prognostik parametrelerden fazlasınıgerektirir. Bu amaçla, dünya çapında bir çok merkezde, çok sayıda farklı molekülün RHK'daprognostik değeri araştırılmaktadır. Biz çalışmamızda apopitoz mekanizmalarında ve hücre siklusdüzenlenmesinde görev yapan survivin ve p53 ile çoklu ilaç direncinde rol aldığı bilinen P-glikoproteinin (PGP) renal hücreli karsinomdaki prognostik değerini araştırdık.Yöntem: 1986-2004 yılları arasında nefrektomi yapılan ve RHK tanısı alan 104 hastanın tümörlübloklarına ait hematoksilen-eozin boyalı kesitleri ile raporları incelenmiş T evresi, nükleer derecesi,histolojik alt türleri listelenmiş ve güncel bilgilerle gerekli değişiklikler yapılmıştır. Tümör venormal böbrek parankimini bir arada içeren kesitler survivin, p53 ve PGP antikorları ile standartstreptavidin-biotin yöntemi uygulanarak boyanmıştır. mmunhistokimyasal değerlendirmesemikantitatif olarak yapılmış ve sonuçların tümör evresi, Furhman nükleer derecesi, histolojik tür vesağ kalımla ilişkisi araştırılmıştır.Bulgular: Pozitif kontrolün sağlanabildiği 34 olgunun yalnızca üçü PGP ile boyanmıştır. p53 ile eşikdeğerinin üzerinde boyanan tümör sayısı 14 (%13.5) olup, p53 pozitifliği tümör evresi ile ilişkili(p=0.014) bulunmuştur. Survivin 49 olguda (%52.9) değişen yoğunluk ve yaygınlıkta, nükleer ya dasitoplazmik boyanma göstermiştir. PGP pozitifliği tüm klinik-patolojik değişkenlerle ilişkisiz olaraksaptanmıştır. p53'ün tümör evre ve derecesi ile ilişkili ancak sağ kalımla ilişkili olmadığı sonucunavarılmıştır. Survivin pozitifliğinin klinik ve patolojik değişkenler ve sağ kalımla ilişkili olmadığı,buna karşın tanı anında metastazı bulunan ve tanı anında metastazı olmayıp da sonradan metastatikhastalık saptanan olgularda benzerlik olduğu bulunmuştur. Ayrıca metastaz gelişen ve gelişmeyenolgular arasında survivin ekspresyonu arasında anlamlı fark saptanmıştır (p=0.02 ).Sonuç: p53'ün prognozla ilişkisinin dolaylı olduğu, prognostik faktör olmadığı gözlenmiştir.Survivin pozitifliğinin metastatik potansiyeli olan RHK'ları belirlemede faydalı olabileceği ancaktek başına özgüllük ve duyarlılığının düşük olduğu, bağımsız prognostik faktör olmadığısaptanmıştır. Kemoterapiye büyük oranda dirençli RHK'da bu dirençten sorumlu mekanizmanın tekbaşına PGP olmadığı söylenebilir.
Diffüz büyük b hücreli lenfoma alt tiplerinde COX-2, survivin, Ki-67, BCL-2, CD3 ekspresyonu ve prognoz üzerine etkileri
?Diffüz büyük B hücreli lenfoma alt tiplerinde COX-2, survivin, Ki-67, bcl-2, CD3ekspresyonu ve prognoz üzerine etkileri?Dr Ülkü KüçükDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji A.D.nciraltı/ ZM RAmaç ve hipotez: Son zamanlarda diffüz büyük B hücreli lenfomalarda COX-2 vesurvivin ekspresyonunun kötü prognostik faktör olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmadaDBBHL'ların germinal merkez kaynaklı, nongerminal merkez kaynaklı vesınıflandırılamayan alt tiplerinde CD3, bcl-2, Ki-67, COX-2 ve survivin proteinlerininekspresyonları ve bu ekspresyonların prognoz üzerine etkisi araştırılmıştır.Yöntem: 1990-2006 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesihastanesi'nde diffüz büyük B hücreli lenfoma tanısı almış ve klinik takipleri olan 50hasta araştırmaya alınmıştır. Olgularda B hücre fenotipi immünohistokimyasalyöntemle CD20 pozitivitesi gösterilerek doğrulanmıştır. Bu olgular arasındanimmünohistokimyasal yöntemle CD10 ve/veya bcl-6 ile olumlu, MUM-1 ile olumsuzboyananlar, germinal merkez kaynaklı olarak, CD10 ve bcl-6 ile olumsuz, MUM 1 ileolumlu boyanan olgular yanı sıra CD10 olumsuz, bcl-6 ve MUM-1 olumlu olgularnongerminal merkez kaynaklı olarak kabul edilmiştir. Bu üç belirleyicinin hiç biri ileboyanma göstermeyen olgular ise sınıflandırılamayan gruba alınmıştır. Böyleceolgular germinal merkez kaynaklı (n.16), nongerminal merkez kaynaklı (n:26) vesınıflandırılamayan (8) olmak üzere üç ana alttipe ayrılmıştır. Daha sonra belirlenenalt gruplarda immünohistomiyasal yöntemle CD3, COX-2, survivin, Ki-67 ve bcl-2ekspresyonu ve bunların prognozla ilişkisi araştırılmıştır.Bulgular: Araştırmada 27 erkek (%54) ve 23 kadın (%46) hasta değerlendirilmiştir.Hastaların genel yaş ortalaması 57.6 dır (17-95). Yaşayan olguların ortalama takipsüresi 52 aydır (median: 39 ay, aralık:10-160 ay).Hastalığın prognozunu etkilediği bildirilen etmenlerin tek tek değerlendirildiğiLog Rank Analizi sonuçlarına göre, yaşı 65 altında olanlarda ve kadın hastalardasağkalım anlamlı olarak daha fazladır (p=0.03 ve p=0.05). Diğer değişkenlerinsağkalım üzerine anlamlı etkisi saptanmamıştır.Olası karıştırıcı etmenlerin etkisini düzeltmek için yapılan Cox regresyonanalizine göre ileri yaş (p=0.001), cinsiyet (p=0.017) ve diffüz büyük B hücrelilenfoma alttipleri'nin (p=0.005) sağkalım üzerine anlamlı etkisinin olduğusaptanmıştır.Diffüz büyük B hücreli lenfoma alttipleri arasında COX-2, survivin, bcl-2, Ki-67ve CD3 ekspresyonu açısından fark olup olmadığını belirlemek için kullandığımız ÇokGözlü Düzlemlerde Ki-Kare analizine göre diffüz büyük B hücreli lenfoma alttipleriarasında COX-2, survivin, bcl-2, Ki-67 ve CD3 ekspresyonları açısından anlamlı farkolmadığı saptanmıştır.Sonuç: Bu araştırmada diffüz büyük B hücreli lenfoma hastalarında yaş,cinsiyet ve DBBHL alttiplerinin sağkalım üzerinde etkili olduğu saptanmıştır. Tümörzemininde eşlik eden inflamatuar yanıtın yoğunluğunun, istatistiksel olarak anlamlıolmasa da, toplam sağkalım üzerine etkisinin olabileceği düşünülmüştür. Bununlabirlikte belirlenen diffüz büyük B hücreli lenfoma alttipleri arasındaki (germinal merkezkaynaklı, nongerminal merkez kaynaklı, sınıflandırılamayan grup) bu belirgin prognozfarkını açıklayabilmek için alttipler arasında COX-2, survivin, Ki-67, bcl-2 ve CD3ekspresyonu açısından fark olup olmadığına bakıldığında gruplar arasında anlamlıfark izlenmemiştir. Bu da bize alttipler arasındaki prognoz farkının nedeniniaçıklayabilmek için apopitoz, proliferasyon hızı ve inflamatuar cevap dışında farklımekanizmaların olabileceğini ve bunları saptamak için daha fazla araştırmagerektiğini göstermiştir.Anahtar kelimeler: Diffüz büyük B hücreli lenfoma, germinal merkez kaynaklı,nongerminal merkez kaynaklı, COX-2, survivin, bcl 2, ki-67, CD3
Kolon karsinogenezisinde siklooksijenazların rolü
KOLON KARS NOGENEZ S NDE S KLOOKS JENAZLARINROLÜDr. NEV N TOPAKÖZETKolorektal karsinomlar Amerika Birleşik Devletlerinde görülen ikinci en sık karsinomolup karsinom ölümlerinin de ikinci en sık nedenidir. Kolorektal karsinomların çoğuadenomlardan gelişir. Bu potansiyel olarak premalign lezyonların juvenil polip, hamartom veinflamatuar polip gibi karsinoma ilerlemeyen poliplerden ayrımının yapılması gereklidir. Sonzamanlardaki bulgular serrated adenom, hiperplastik polip ve mikst poliplerin klasikadenomatöz poliplerden farklı olarak ?mismatch? tamir anormalliği yoluyla geliştiğinidüşündürmektedir. Histolojik tipi ne olursa olsun 1 cm'den büyük poliplerin kanser içermeolasılıkları daha fazladır.Çok sayıda epidemiyolojik çalışma aspirini de içeren nonsteroid antiinflamatuar ilaçkullanımının kolorektal polip ve kolorektal karsinom insidansında ve kolorektal karsinommortalitesinde azalmaya yol açtığını göstermiştir. Bir çok tedavi Familyal AdenomatözPolipozis Sendromunda kolorektal karsinom gelişme riskini azaltmıştır. Sulindak adenomsayısını ve büyüklüğünü azaltır. Nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar siklooksijenazı (COX:Prostoglandin Endoperoksit Sentaz) ve prostoglandin sentezini inhibe eder. Deneyselçalışmalarda nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar karsinojene maruz bırakılmış hayvanlardakolon karsinom oluşumunu azaltmıştır. Memeli hücrelerinde yapısal olarak benzer fakatbirbiri ile ilişkisiz COX 1 ve COX 2 olarak adlandırılan iki izoformu vardır. Bu iki proteinfarklı genler tarafından kodlanır. ki izoformun ekspresyonlarının düzenlenmesi farklıdır.Siklooksijenaz 1 (COX 1) bir çok dokuda eksprese edilir ve prostaglandin üretimi yolu ilenormal homeostazın sürdürülmesinde etkilidir. Siklooksijenaz 2 (COX 2) sitokin, mitojen,büyüme faktörlerini içeren bir çok stimulus tarafından indüklenir inflamatuar bölgelerdeprostaglandin üretiminden sorumludur. Son çalışmalar COX-2'nin hücre proliferasyonu,apopitoz, anjioneogenezis, immun sistem modülasyonu ve ekstrasellüler matriksadezyonunuiçeren bir çok farklı mekanizma yoluyla karsinogenezisi etkilediğini göstermiştir.Bu çalışmada 32 adet kolorektal karsinom ve 35 adet kolorektal adenomda COX 1 veCOX 2 immunoreaktivitesi ve COX 2 ekspresyonu ile p53, Bcl 2α, VEGF, MMP 7 veTUNEL ile apopitotik indeks ilişkisi incelenmiştir.Kolorektal karsinomların büyük bir kısmı (%96,9) COX 2 ile pozitif boyanırken %75oranında MMP 7 ve VEGF ile pozitiflik tespit edilmiştir. p53 ve Siklin D1 pozitifliği sırasıyla%96,9 ve %84,4'tür. COX 1 sadece tümörlerin %31,2'sinde saptanmıştır. Kolorektaladenomlarda artmış COX 2 ( %97,1), VEGF (%25,7), MMP 7 (%57,1), Siklin D1 (%85,7),p53 (%77,1) ekspresyonu gözlendi. Normal mukozada p53 ve Siklin D1 ile boyanmaizlenmedi.Kolorektal karsinomlar adenom ve normal mukozaya kıyasla MMP 7 ile daha yüksekboyandı.Kolorektal karsinomlardaki COX 2 ekspresyonu normal mukozadan anlamlı derecedefarklıydı.Kolorektal adenom ve karsinomlarda COX 2 ekspresyonu ve p53, Bcl 2α, VEGF, MMP 7immunoreaktivitesi arasında korelasyon yoktu. Tümörlerde VEGF ekspresyonu ile p53immunoreaktivitesi arasında negatif korelasyon vardı (r: -0,30 p: 0,05).Bu sonuçlar ve daha önceki incelemeler kolorektal karsinom gelişimiyle COX 2arasında bir ilişki olduğunu düşündürmekle birlikte COX 2'nin kolorektal karsinomgelişimindeki rolü henüz tam anlaşılamamıştır.
İntraduktal ve invaziv duktal meme karsinomlarında pten, survivin ekspresyonu ve apopitozis ile ilişkisi
Meme kanserleri, kadınlarda en sık görülen kanser tipi olup tüm kanserlerden ölüm nedenleri arasında 2. sıradadır. Pek çok malign neoplazide görüldügü gibi meme karsinomlarında da görülen genetik anomaliler onkogenleri ilgilendiren kromozom translokasyonları, tümör supresör genlerindeki delesyonlar ve mutasyonlar, degisik sayısal kromozomal anomaliler ve diger çesitli genetik kusurlardır. Patogenezden sorumlu olası moleküler genetik defektlerin tespiti, diger malignitelerde görüldügü gibi, meme karsinomlarının da daha iyi anlasılması ve daha etkili tedavi yöntemlerinin gelistirilmesi için gereklidir. PTEN kromozom 10q23 lokusunda lokalize bir tümör süpresör gen olup, hücre büyümesi ve apopitoz için gerekli sinyalleri düzenlemede (fosfoinozitid 3- kinaz- Akt yolu antagonisti) önemli rol oynar. PTEN yoklugu veya mutasyonunda lipid sinyal transdüksiyonu yoluyla tümör hücreleri apopitozdan korunabilir. Çesitli insan kanserlerinde PTEN gen mutasyonu görülür ve çogu kanserde ileri evre ve kötü prognozla iliskilidir. Meme kanserlerinde de PTEN ekspresyonunda azalmanın kötü prognozla iliskili oldugu ve yeni bir prognostik belirleyici olabilecegi ileri sürülmektedir. Survivin, apopitoz inhibitör protein ailesinin bir üyesi olup apopitoz, angiogenez ve hücre bölünmesinin düzenlenmesinde rol oynar. Survivin çogu kanserlerde eksprese edilir ve kemoterapi rezistansı, artmıs tümör rekürrensi ve kısa yasam süresi ile iliskilidir. Bu çalısmada 39 invaziv duktal meme karsinomlu olguda immunohistokimyasal yöntemle PTEN ve survivin ekspresyonunun klinikopatolojik prognostik parametreler ve apopitozis ile iliskisi incelendi. invaziv duktal karsinomların büyük kısmında (%71.77) PTEN ekspresyonunda kayıp ya da azalma izlendi. PTEN ekspresyonu ile sadece hafif-orta dereceli ve siddetli epitelyal hiperplazi (r:0,724 p:0,007) arasında negatif bir korelasyon saptanırken yas, tümör boyutu, grade, lenf nodu metastazı, vasküler invazyon, Paget hastalıgı, ER,PR, c-erbB2 durumu, fibrokistik degisiklikler gibi klinikopatolojik parametreler arasında iliski saptanmadı. invaziv duktal karsinom olgularında, survivin ile %33.3'ünde güçlü boyanma, %61.6'sında zayıf boyanma görülürken %5.1'inde boyanma gözlenmedi. Survivin ekspresyonuyla klinikopatolojik prognostik parametreler arasında herhangi bir iliski tespit edilmedi. nvaziv duktal karsinomda survivin ekspresyonu (1,28±0,56), DK (1,53±0,51), epitelyal hiperplazi (1,57±0,51) ve fibrokistik degisikliklerdeki (1,55±0,51) survivin ekspresyonundan az olmakla birlikte aralarında boyanma ortalamaları açısından fark saptanmad invaziv duktal karsinom ve DK grubunda TUNEL ile diger gruplara göre daha fazla pozitif boyanma izlendi. Klinikopatolojik parametrelerden tümör boyutu (r:0,636 p:0,007) ve vasküler invazyon (r:0,455 p:0,0016) ile apopitoz arasında pozitif bir korelasyon saptandı. invaziv duktal karsinomlarda apopitoz ile PTEN ve survivin arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Bu sonuçlar invaziv duktal karsinoma progresyonunda PTEN ekspresyonunda azalma ve apopitozisteki artısın önemli olabilecegini göstermektedir. Survivin ekspresyonu invaziv duktal karsinomda in situ karsinom ve benign lezyonlardan düsük olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı degildir. Apopitozis ile PTEN ve survivin ekspresyonu arasında herhangi bir iliski bulunamamıstır. PTEN ve survivin'in duktal karsinogenezis sürecindeki yerini ve apopitozis ile iliskilerini tam olarak açıga kavusturabilmek için daha genis serilerde ileri çalısmalara gereksinim vardır.
Gastrik karsinomlar ile lenf nodu metastazlarinda COX-2, VEGF ekspresyonu ve anjiogenezisle ilişkisi
Amaç:Siklooksijenazlar, prostaglandin biyosentezinde anahtar enzim olarak rol alırlar. COX-2 sitokin, mitojen, büyüme faktörlerini içeren bir çok stimulus tarafından indüklenir ve inflamatuar bölgelerde prostagandin üretiminden sorumludur. Son çalışmalar COX-2'nin hücre proliferasyonu, apopitoz, anjiogenez, immun sistem modülasyonu ve ekstraselüler matriks adezyonunu içeren birçok farklı mekanizma yoluyla karsinogenezisi etkilediğini göstermiştir.VEGF tümör vaskülarizasyonu ile ilişkili endotelyal hücreye spesifik en güçlü mitojendir. Hipoksi, pH'da azalma, büyüme faktörleri ve tümör süpressör gen kaybı gibi çeşitli faktörler VEGF'nin artmasında rol oynar. VEGF, endotel hücre diferansiasyonu, proliferasyonu, migrasyonu, ekstravazasyonu ve tüp formasyonu gibi anjiogenezisin hemen tüm basamaklarında rol alan endotelyal büyüme faktörüdür. Meme, kolon, over, serviks, böbrek, mide ve küçük hücreli dışı akciğer karsinomu gibi pek çok solid tümörde VEGF ve reseptörlerinin ekspresyonunun arttığı ve kötü prognozla ilişkili olduğu kabul edilmektedir.Son yıllarda mide karsinomlarında anjiogenezisin de önemli bir prognostik parametre olduğu saptanmştır. Anjiogenez üreme, gelişme ve onarımda temel bir süreçtir. Fizyolojik anjiogenez sıkı kontrol altında tutulur. Neoplastik olaylarda görülen patolojik anjiogenez kan damarlarının sürekli büyümesi, yani kontrolden çıkmış bir neovaskülarizasyondur. MVD anjiogenezisi tayin eden bir marker olarak kabul edilir ve tümör prognozunu belirlemede kullanılabilir.Materyal ve Metod:Bu çalışmada 33 gastrik karsinomlu olguda immünhistokimyasal yöntemlerle COX-2, VEGF ekspresyonu ve CD34 ile belirlenen MVD derecesi incelendi. Elde edilen bulguların klinikopatolojik parametreler ve prognoz ile ilişkisi araştırıldı.Bulgular:COX-2 ile normal mukoza %96,9, karsinom grubu %87,8 oranında pozitif boyandı. Tümördeki COX-2 boyanma derecesi ile mukozadaki COX-2 boyanma derecesi arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Damar invazyonu pozitif olguların COX-2 ile lenf nodu boyanma derecesi daha yüksek idi. Aralarındaki bu korelasyon istatiksel olarak da anlamlıydı (p<0,01).VEGF ile normal mukoza %100, karsinom grubu %93,9 oranında pozitif boyandı. Normal mukoza karsinom grubuna kıyasla VEGF ile daha yüksek oranda pozitiflik gösterdi. Aralarındaki bu fark istatiksel olarak da anlamlıydı (p=0,05).MVD derecesi tümöre kıyasla mukozada daha fazla idi. Aralarındaki bu fark istatiksel olarak da anlamlıydı (p<0,01). Kötü diferansiye karsinomlar, iyi ve orta derecede diferansiye karsinomlara göre anlamlı olarak daha yüksek MVD derecesine sahipti (p<0,05).COX-2 boyanma derecesi, VEGF boyanma derecesi ve MVD derecesi arasında herhangi bir ilişki tespit edilmedi. COX-2, VEGF ve MVD derecesinin yaş, damar invazyonu, tümör çapı, tümör derecesi, tümörün invazyon derinliği, metastatik lenf nodu sayısı ve komşu mukoza değişiklikleri gibi parametrelerle ilişkisi istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Metastatik lenf nodlarında COX-2, VEGF ve MVD derecesi arasında herhangi bir ilişki tespit edilmedi.Sonuç:Bu sonuçlara göre gastrik karsinomlarda MVD derecesi artarken, tümör diferansiasyonu azalıyor olabilir, fakat COX-2 ve VEGF' nin gastrik karsinom gelişimindeki rolü henüz tam olarak anlaşılamamıştır. COX-2, VEGF ve MVD derecesinin gastrik karsinogenezis sürecindeki yerini ve birbirleriyle ilişkilerini tam olarak açığa kavuşturabilmek için daha geniş serilerle ileri çalışmalara gereksinim vardır.
Arşivimizde bulunan kolesistektomi materyallerinin histopatolojik olarak yeniden değerlendirilmesi
AmaçSafra taşları dünya nüfusunun %10-20'sinde izlenmekte olup yaşla birlikte sıklığı artmaktadır. Aynı zamanda herhangi bir yaş grubunda kadınlarda erkeklerden daha sık görülmekte olan safra taşı hastalığı en sık cerrahi müdahele gerektiren medikal problemlerden biridir. Safra taşları Kuzey ve Güney Amerika'daki Hintli nüfuslarda epidemik oranlara uzanmaktadır. Safra taşı en sık görülen beşinci gastrointestinal karsinom olan safra kesesi karsinomlarının %65?90'ında bulunmaktadır. Safra kesesi karsinomları bir araştırmaya göre dünyada en sık yerli Amerikan, Güney Amerika, Polonya ve Kuzey Hindistan halklarında görüldüğü bildirilmekle birlikte başka bir araştırmada dünya çapında en yüksek kese kanseri insidansı Hindistan, Pakistan ve Ekvator olarak bildirilmiştir.Sonuçta safra kesesinin benign ve malign hastalıklarının insidansı coğrafi ve toplumsal farklılıklar gösterdiği bilinmektedir. Ülkemizde bu konuda çok az çalışma vardır. Bu çalışmamızdaki amacımız hastanemizde sekiz yılı aşkın bir süre içinde yapılan tüm kolesistektomi materyallerini histopatolojik olarak yeniden değerlendirip literatür eşliğinde tartışarak bölgesel profilimizi oluşturmaktır.Gereç ve yöntemBu çalışmada Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Ocak 2000- Nisan 2008 yılları arasında kolelitiyazis, akut kolesistit, polip, malignite ve başka nedenlerden dolayı yapılan tüm kolesistektomi olguları arşivden tarandı. 1500 adet kolesistektomi olgusu tespit edildi. Kolesistektomi materyallerine ait preparatlar retrospektif olarak gerektiğinde yeni kesitler alınıp Hematoksilen&Eosin boyanarak epitel durumu, inflamasyon, kolesterolozis, atrofi, hiperplazi, metaplazi, polip, adenom, displazi, karsinoma in situ, karsinom, karsinom tipi, karsinom derecesi, karsinomların lenfovasküler ve perinöral invazyon durumları açısından yeniden değerlendirildi. Ayrıca bu vakaların patoloji raporları incelenerek hastaların yaş cinsiyet, operasyon şekli, makroskopik tariflere dayanılarak safra kesesi duvar kalınlığı, safra taşı olup olmadığı, safra taşının tek ya da birden fazla oluşu ve muhtemel safra taşı tipi belirlendi.BulgularBu 1500 olgunun tamamı raporlarımız ve histopatolojik bulgularımız ışığında değerlendirdiğinde; Olguların 1049'u (%69,9) kadın, 451'i erkek, Yaş aralığı 13-97, yaş ortalaması 52.9 olarak bulundu Histopatolojik olarak yeniden yapılan inceleme sonucunda; 14 (% 0,93) primer safra kesesi karsinomu, 4 (%0.3) karsinoma in situ, 2 (%0.1) adenom (2 pilorik gland adenomu), 24 (%1.6) displazi (20 hafif displazi, 4 şiddetli displazi), 37 (%2.5) polip (22 kolesterol polibi, 8 adenomyom, 4 hiperplastik polip, 3 inflamatuvar polip), 174 (%11.6) metaplazi (113 pilorik metaplazi, 25 pilorik metaplazi ve hiperplazi, 15 intestinal metaplazi, 12 pilorik metaplazi ve intestinal metaplazi, 5 pilorik metaplazi ve atrofi, 2 intestinal metaplazi ve hiperplazi, 2 pilorik metaplazi, intestinal metaplazi ve hiperplazi), 47(%3) hiperplazi, 2 (%0.1) atrofi, 200 (%13.3) kolestrolozis, 1473 (%98.2) kolesistit (1338 kronik kolesistit, 91 akut kolesistit, 25 aktif kronik kolesistit, 6 eozinofilik kolesistit, 6 ksantogranülomatöz kolesistit, 7 folliküler kolesistit ) ve 1344 (%89'6) taşlı kese tespit edildi.SonuçÇalışmamızda; kolesterolozisin cinsiyet ile ilişkisi (P<0.001), kolesterolozis ve safra taşı ilişkisi (P< 0.001), polip ve kolesistitler arasındaki ilişki (P< 0.05),metaplazi ve safra taşı arasındaki ilişki (P<0.05), hiperplazi ve kolesterolozis arasındaki ilişki (P<0.001) ve displazi ve metaplazi arasındaki ilişki (P<0.001) istatistiksel açıdan anlamlı bulundu. Ayrıca karsinomlardaki safra taşı görülme oranımız, pilorik metaplazi ve intestinal metaplazi görülme oranlarımız, polip görülme oranımız, displazi olgularındaki pilorik ve intestinal metaplazi oranlarımız ve eozinofilik kolesistit görülme oranımız literatürden daha az bulundu. Adenom ve poliplerdeki safra taşı görülme oranımız literatürden daha fazlaydı. Epitel dejenerasyonu ile operasyon şeklinin açık kolesistektomi veya laparoskopik kolesistektomi olması arasında anlamlı bir ilişki izlenmedi.Afyonkarahisar yöresine ait olan bu veriler küçük farklılıklar göstermekle birlikte Batı ülkeleri ile paralellik göstermektedir. Özellikle metaplastik değişikliklerdeki düşük oranlarımızın literatürde bahsedildiği gibi örnekleme sayısının artırılması ile daha yüksek oranlara çıkabileceği öngörülebilir. Ancak bunun bölgesel bir farklılık olabileceğide akılda tutulmalıdır.
Mesane ürotelyal karsinomlarında laminin-5, matriks metlloproteinaz 9, E-kaderin, beta katenin, VEGF ekspresyonunun invazyon ile ilişkisi
Amaç: Mesane karsinomları tüm malign tümörler arasında %3-7 oranında görülmektedir ve üriner sistemde en sık izlenen tümörlerdir. Mesane ürotelyal karsinomlarında kas invazyonu yapma olasılığı yüksek tümörlerin önceden saptanması hastaya uygulanacak tedavi yaklaşımında, takip sürelerinin belirlenmesinde ve hasta yaşam sürelerinin tahmininde büyük önem taşımaktadır. Mesane ürotelyal karsinomlarının tedavi planında grade (tümör derecesi), önemli bir gösterge olmasına rağmen tümör progresyon olasılığı ve prognozu saptamada kesin bir prognostik gösterge bugün için yoktur. Çalışmamızda, mesane tümörlerinde laminin-5, matriks metalloproteinaz 9, E-kaderin, ß katenin, VEGF immünreaktivitesinin tümörde invazyona progresyon ile ilişkisinin ortaya konması amaçlanmıştır.Gereç ve yöntem: Çalışmamızda Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2000-2008 yılları arasında ürotelyal karsinom tanısı alan 86 ürotelyal karsinom olgusu ve 15 otopsiye ait normal histomorfolojiye sahip mesane doku örneği kullanıldı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, nüks varlığı ve nüks sayısı patoloji rapor kayıtlarından retrospektif olarak elde edildi. Olgulara ait arşivden çıkarılan HE boyalı preparatlar tekrar incelenerek tümörde invazyon olup olmadığı, varsa invazyon derinliği, lenfatik vasküler invazyon, komşu mukoza değişikliği değerlendirildi. Tüm olgular Dünya Sağlık Örgütü'nün 1973, 1998 ve 1999 yıllarında yaptığı derecelendirme sistemlerine göre tekrar derecelendirildi. Olgulara ait parafin bloklardan yapılan kesitlere immünohistokimyasal olarak beta katenin, E- kaderin, laminin-5, MMP-9, VEGF uygulandı. Boyanma bulguları yaygınlık ve yoğunluğa göre skorlanarak değerlendirildi.Bulgular: Tümör derecesi arttıkça invazyon ve lenfatik vasküler invazyonun arttığı ve invaziv tümörlerde lenfatik vasküler invazyon olasılığının daha fazla olduğu görüldü.İnvazyon gösteren tümörlerde beta katenin ekspresyon kaybı ve invazyon derinliği arttıkça ekspresyon kaybının arttığı görüldü.Yüksek dereceli ve lenfatik vasküler invazyon gösteren tümörlerde beta katenin ekspresyon kaybı mevcuttu.İnvazyon gösteren tümörlerde beta katenin ile benzer şekilde E-kaderin ekspresyon kaybı ve invazyon derinliği arttıkça ekspresyon kaybının arttığı görüldü.Yüksek dereceli ve lenfatik vasküler invazyon gösteren tümörlerde E-kaderin ekspresyon kaybı mevcuttu.İnvazyon, invazyon derinliği ve tümör derecesi ile laminin boyanması arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Laminin boyanma skoru yüksek olan tümörlerin daha fazla lenfatik vasküler invazyon yaptığı görüldü.İnvazyon gösteren ve yüksek dereceli tümörlerde VEGF ekspresyonun arttığı görüldü. VEGF boyanma skoru ile invazyon derinliği ve lenfatik vasküler invazyon arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.İnvazyon ve invazyon derinliği ile MMP-9 boyanma skoru arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı,ancak yüksek dereceli ve lenfatik vasküler invazyon gösteren tümörlerde MMP-9 ekspresyon kaybı görüldü.Sonuç: E-kaderin, beta katenin ekspresyon kaybı olan, VEGF ekspresyonu yüksek olan tümörlerde invazyona progresyon olasılığının daha fazla olabileceğini düşündük. Laminin 5 gama 2 zinciri ekspresyonu invaziv olan tümörlerde artmış olmasına karşın invazyon göstermeyen tümörlerle arasındaki ilişki anlamlı bulunmadı ancak artış lenfatik vasküler invazyon ile ilişkili bulundu. Laminin 5 gama 2 zinciri ve MMP-9' un invazyon ile ilişkisini ortaya koymada daha çok sayıda ve daha fazla olgunun ele alındığı çalışmalara gereksinim olduğu sonucuna varıldı.ÖZETAmaç: Mesane karsinomları tüm malign tümörler arasında %3-7 oranında görülmektedir ve üriner sistemde en sık izlenen tümörlerdir. Mesane ürotelyal karsinomlarında kas invazyonu yapma olasılığı yüksek tümörlerin önceden saptanması hastaya uygulanacak tedavi yaklaşımında, takip sürelerinin belirlenmesinde ve hasta yaşam sürelerinin tahmininde büyük önem taşımaktadır. Mesane ürotelyal karsinomlarının tedavi planında grade (tümör derecesi), önemli bir gösterge olmasına rağmen tümör progresyon olasılığı ve prognozu saptamada kesin bir prognostik gösterge bugün için yoktur. Çalışmamızda, mesane tümörlerinde laminin-5, matriks metalloproteinaz 9, E-kaderin, ß katenin, VEGF immünreaktivitesinin tümörde invazyona progresyon ile ilişkisinin ortaya konması amaçlanmıştır.Gereç ve yöntem: Çalışmamızda Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2000-2008 yılları arasında ürotelyal karsinom tanısı alan 86 ürotelyal karsinom olgusu ve 15 otopsiye ait normal histomorfolojiye sahip mesane doku örneği kullanıldı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, nüks varlığı ve nüks sayısı patoloji rapor kayıtlarından retrospektif olarak elde edildi. Olgulara ait arşivden çıkarılan HE boyalı preparatlar tekrar incelenerek tümörde invazyon olup olmadığı, varsa invazyon derinliği, lenfatik vasküler invazyon, komşu mukoza değişikliği değerlendirildi. Tüm olgular Dünya Sağlık Örgütü'nün 1973, 1998 ve 1999 yıllarında yaptığı derecelendirme sistemlerine göre tekrar derecelendirildi. Olgulara ait parafin bloklardan yapılan kesitlere immünohistokimyasal olarak beta katenin, E- kaderin, laminin-5, MMP-9, VEGF uygulandı. Boyanma bulguları yaygınlık ve yoğunluğa göre skorlanarak değerlendirildi.Bulgular: Tümör derecesi arttıkça invazyon ve lenfatik vasküler invazyonun arttığı ve invaziv tümörlerde lenfatik vasküler invazyon olasılığının daha fazla olduğu görüldü.İnvazyon gösteren tümörlerde beta katenin ekspresyon kaybı ve invazyon derinliği arttıkça ekspresyon kaybının arttığı görüldü.Yüksek dereceli ve lenfatik vasküler invazyon gösteren tümörlerde beta katenin ekspresyon kaybı mevcuttu.İnvazyon gösteren tümörlerde beta katenin ile benzer şekilde E-kaderin ekspresyon kaybı ve invazyon derinliği arttıkça ekspresyon kaybının arttığı görüldü.Yüksek dereceli ve lenfatik vasküler invazyon gösteren tümörlerde E-kaderin ekspresyon kaybı mevcuttu.İnvazyon, invazyon derinliği ve tümör derecesi ile laminin boyanması arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Laminin boyanma skoru yüksek olan tümörlerin daha fazla lenfatik vasküler invazyon yaptığı görüldü.İnvazyon gösteren ve yüksek dereceli tümörlerde VEGF ekspresyonun arttığı görüldü. VEGF boyanma skoru ile invazyon derinliği ve lenfatik vasküler invazyon arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.İnvazyon ve invazyon derinliği ile MMP-9 boyanma skoru arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı,ancak yüksek dereceli ve lenfatik vasküler invazyon gösteren tümörlerde MMP-9 ekspresyon kaybı görüldü.Sonuç: E-kaderin, beta katenin ekspresyon kaybı olan, VEGF ekspresyonu yüksek olan tümörlerde invazyona progresyon olasılığının daha fazla olabileceğini düşündük. Laminin 5 gama 2 zinciri ekspresyonu invaziv olan tümörlerde artmış olmasına karşın invazyon göstermeyen tümörlerle arasındaki ilişki anlamlı bulunmadı ancak artış lenfatik vasküler invazyon ile ilişkili bulundu. Laminin 5 gama 2 zinciri ve MMP-9' un invazyon ile ilişkisini ortaya koymada daha çok sayıda ve daha fazla olgunun ele alındığı çalışmalara gereksinim olduğu sonucuna varıldı.SUMMARYPurpose: Bladder carcinomas are seen at 3-7 % of all malign tumors and constitute the most frequently observed tumors in urinary system. It is critical to diagnose early those urinary bladder carcinomas that have got a high risk of muscle invasion in determining treatment methods, and life expectancy. Although degree of tumors is an important indicator for the treatment , there is no certain prognostic indicator to determine the probability of tumor progression and prognosis. Given these facts, the present study aims to display the relationship between the immunoreactivity of Laminin-5, matrix metalloproteinase 9 (MMP- 9), E-cadherin, ß catenin, and VEGF at bladder tumors and invasion progression.Material and Method: Our study has used samples of bladder tissue derived from 86 cases diagnosed as urinary carcinoma and samples of bladder tissue with normal histomorphology derived from 15 autopsies made at the Hospital of Medicine Faculty, Afyon Kocatepe University, Turkey, for the period of 2000 ? 2008. The following variables are determined through the retrospective examination of pathology reports: age and gender of the patients, availability and number of relapse. By re-examination of the related preparations taken from the archive, stained with hematoxylin - eosin, the following points are evaluated: presence of invasion at the tumor, if so, depth of invasion, lenfovascular invasion, and mucosal change. All samples are re-graded in accordance with the grading systems used by the World Health Organization in 1973, 1998 and 1999. Laminin-5, matrix metalloproteinase 9, E-cadherin, ß catenin, and VEGF are stained as immunocytochemical to the sections. The findings as a result of the immünohistochemical stain are evaluated on the basis of scores given according to prevalence and intensity.Results: It is seen that invasion, lenfovascular invasion, and the probability of lenfovascular invasion at invasive tumors increase as the grading of tumor. Loss of ß catenin expression is seen at invasive tumors, whose amount increases in parallel to invasion depth. Loss of ß catenin expression also exists at lenfovascular invasive tumors with high grade. Similarly, loss of E-cadherin expression is seen at invasive tumors, whose amount increases in parallel to invasion depth. Loss of E-cadherin expression also exists at lenfovascular invasive tumors with high grade.On the other hand, there is no statistically significant relationship between the laminin staining and invasion, depth of invasion, and grade of tumor. However, it is seen that tumors with a high score of laminin staining make more lenfovascular invasion.As regards VEGF expression, it increases at invasive tumors with high grade, but there is no statistically significant relationship between the score of VEGF staining and depth of invasion as well as presence of lenfovascular invasion.Similarly, there is no statistically significant relationship between the score of MMP-9 staining and invasion as well as depth of invasion. However, loss of MMP-9 expression is found at lenfovascular invasive tumors with high grade.Conclusion: In the light of above given findings, it may be possible to think a higher probability of invasion progression at tumors with loss of E-cadherin expression and of ß catenin expression but with high VEGF expression. Although an increase is found in Laminin 5 gamma 2 chain expression at invasive tumors, this is not statistically significant at noninvasive tumors. However, the increase is found to be in relation with lenfovascular invasion. The study comes to the conclusion that we need further studies with more samples to display the relationship between invasion on the one hand and Laminin 5 gamma 2 chain and MMP-9 on the other.SUMMARYPurpose: Bladder carcinomas are seen at 3-7 % of all malign tumors and constitute the most frequently observed tumors in urinary system. It is critical to diagnose early those urinary bladder carcinomas that have got a high risk of muscle invasion in determining treatment methods, and life expectancy. Although degree of tumors is an important indicator for the treatment , there is no certain prognostic indicator to determine the probability of tumor progression and prognosis. Given these facts, the present study aims to display the relationship between the immunoreactivity of Laminin-5, matrix metalloproteinase 9 (MMP- 9), E-cadherin, ß catenin, and VEGF at bladder tumors and invasion progression.Material and Method: Our study has used samples of bladder tissue derived from 86 cases diagnosed as urinary carcinoma and samples of bladder tissue with normal histomorphology derived from 15 autopsies made at the Hospital of Medicine Faculty, Afyon Kocatepe University, Turkey, for the period of 2000 ? 2008. The following variables are determined through the retrospective examination of pathology reports: age and gender of the patients, availability and number of relapse. By re-examination of the related preparations taken from the archive, stained with hematoxylin - eosin, the following points are evaluated: presence of invasion at the tumor, if so, depth of invasion, lenfovascular invasion, and mucosal change. All samples are re-graded in accordance with the grading systems used by the World Health Organization in 1973, 1998 and 1999. Laminin-5, matrix metalloproteinase 9, E-cadherin, ß catenin, and VEGF are stained as immunocytochemical to the sections. The findings as a result of the immünohistochemical stain are evaluated on the basis of scores given according to prevalence and intensity.Results: It is seen that invasion, lenfovascular invasion, and the probability of lenfovascular invasion at invasive tumors increase as the grading of tumor. Loss of ß catenin expression is seen at invasive tumors, whose amount increases in parallel to invasion depth. Loss of ß catenin expression also exists at lenfovascular invasive tumors with high grade. Similarly, loss of E-cadherin expression is seen at invasive tumors, whose amount increases in parallel to invasion depth. Loss of E-cadherin expression also exists at lenfovascular invasive tumors with high grade.On the other hand, there is no statistically significant relationship between the laminin staining and invasion, depth of invasion, and grade of tumor. However, it is seen that tumors with a high score of laminin staining make more lenfovascular invasion.As regards VEGF expression, it increases at invasive tumors with high grade, but there is no statistically significant relationship between the score of VEGF staining and depth of invasion as well as presence of lenfovascular invasion.Similarly, there is no statistically significant relationship between the score of MMP-9 staining and invasion as well as depth of invasion. However, loss of MMP-9 expression is found at lenfovascular invasive tumors with high grade.Conclusion: In the light of above given findings, it may be possible to think a higher probability of invasion progression at tumors with loss of E-cadherin expression and of ß catenin expression but with high VEGF expression. Although an increase is found in Laminin 5 gamma 2 chain expression at invasive tumors, this is not statistically significant at noninvasive tumors. However, the increase is found to be in relation with lenfovascular invasion. The study comes to the conclusion that we need further studies with more samples to display the relationship between invasion on the one hand and Laminin 5 gamma 2 chain and MMP-9 on the other.
Dişi fetüs ve infantlarda östrojen ve progesteron reseptör aktivitesinin araştırılması
ÖZET Bu çalışma, 37 dişi fetüs ve 10 dişi infanta ait postmortem incelemeyi kapsamaktadır. Çalışmada, postmortem inceleme sırasında çıkarılan; serviks, vajen, korpus uteri, meme, hipofiz, ovaryum, karaciğer, böbrek, çizgili kas, myokard ve plasenta dokularına ait kesitlere, östrojen ve progesteroh reseptör varlığım araştırmak amacıyla immünohistokimyasal teknik uygulanmıştır. Bu amaçla 503 kesitte reseptör varlığı araştın 1 mı ştır. Ayrıca reseptör aktivitesi pozitif ve negatif olguların; doğum kilosu, ayak uzunluğu, oturma yüksekliği, doğum kilosu-plasenta ağırlık oranı ve beyin -karaciğer ağırlık oram gibi, intrauterin gelişmeyi gösteren parametrelerle ilişkisi, istatistiksel olarak değerlendirmiştir. Sonuç olarak; vajen, serviks, korpus uteri, meme, ovaryum ve hipofiz dokularında, 3. trimestrden itibaren reseptör aktivitesi saptanmış ve bu aktivitenin doğum soması da devam ettiği gözlenmiştir. Diğer dokularda (karaciğer, böbrek, çizgili kas, myokard, plasenta) ise böyle bir aktivite saptanmamıştır. Reseptör aktivitesi negatif olan olgularda aynı gestasyonel yaştaki pozitif olgulara oranla, doğum kilosu-plasenta ağırlık oram ve beyin-karaciğer ağırlık oram istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur. Doğum kilosu reseptör aktivitesinin negatif olduğu olgularda daha düşük olmakla beraber, bu bulgunun istatistiksel olarak önemi görülmemiştir. Reseptör aktivitesi negatif ve pozitif olan olgularda, ayak uzunluğu ve oturma yüksekliği değerlerinden kaynaklanan bir farklılık saptanmamıştır. 32
Akciğer kanserlerinde, heterojenite, nöroendokrin ayrımlaşma, p53 proteini ve PCNA olumluluğunun tümör evresi ile ilişkisinin araştırılması (60 olgu)
OZ ET ? Akciğer kanseri, gelişmiş ülkelerde kansere bağlı ölümlerin başında gelmektedir. Akciğer kanserleri 1982' de yeni şekli ile yayınlanan Dünya Sağlık örgütü sınıflamasına göre histopatolojik olarak 7 alt türe ( Skuamöz hücreli karsinom, adenokarsinom, büyük hücreli karsinom, bronşial bez karsinomu, karsinoid tümör, küçük hücreli karsinom ve adenoskuamöz karsinom) ayrılırlar. Klinisyenler sağaltım ve prognozdaki farklılık yüzünden, bronş karsinomlarını küçük hücreli karsinomlar (KHK) ve küçük hücreli olmayan karsinomlar (KHOK) olarak iki alt türe ayırmayı tercih etmektedirler. KHK ' larda sağaltım kemoterapi iken, KHOK ' larda tümör evresine göre, seçilen olgulara cerrahi sağaltım uygulanabilmektedir. Tümörler uluslararası TNM evrelendirme sistemine göre klinik olarak evrelendirilmektedir. Akciğer karsinomlarında ışık mikroskobu, elektron mikroskobik ya da immunhistokimyasal olarak ortaya konabilen ve çalışmalarda % 13-63 arasında değişen oranlarda saptanan heterojen histolojik yapının giderek sıklıkla gözlenmesi, akciğer karsinomlarının histogenezi ile ilgili görüşlerin değişmesine yol açmıştır. Akciğerin nöroendokrin (NE) tümörlerinin NE hücrelerden köken aldığı savına karşın, NE olmayan tümörlerde yapılan çalışmalarda gösterildiği gibi % 3-50 oranlarında NE özellikteki hücrelerin bulunuşu, nöroendokrin olan ve olmayan kanserlerin ortak bir stem hücreden geliştiği fikrini desteklemektedir. Heterojen ve NE ayrımlaşma gösteren tümörlerin biolojik davranışı konusunda yapılan çalışmalarda birbiri ile çelişen sonuçlar alınmıştır. Akciğer tümörlü hastalarının yaşam oranlarının tanı ve sağaltımdaki yeniliklere rağmen yıllar içinde önemli değişiklik göstermemesi, akciğer tümörlerinin karsinogenezisinin anlaşılması için yeni atılımlara sebep olmuştur. Bu konuda moleküler biyolojik düzeyde yapılan çalışmalarda karsinogenezisin genler tarafından kontrol edildiği saptanmıştır. Bir tümör süpresör geni olan p53 genindeki mutasyonlar, akciğer kanserlerinde en sık görülen genetik anormalliklerdir. Mutant p53 geninin kodladığı anormal nükleer protein immünohistokimyasal yöntemler ile saptanabilmektedir. Literatürde akciğer kanserlerinin tüm histolojik tiplerinde % 37 - 80 arasında immünohistokimyasal yöntemler ile de saptanabilen p53 mutasyonlarının olduğu bildirilmektedir. Mutasyonun hastalığın hangi evresinde ortaya çıktığı ve prognoz ve tümör çoğalma hızını nasıl etkilediği konusu açıklık kazanmamıştır. 34Akciğer tümörlerinde tümör biyolojisinin anlaşılması amacıyla hücre kinetik çalışmaları son yıllarda önem kazanmıştır. Bu amaçla immunohistokimyasal yöntem ile hücre siklusu belirleyicileri kullanılmaktadır. Bunlardan biri anti - PCNA antikorudur. Akciğer kanserlerinde immunohistokimyasal yöntemler ile yüksek oranda PCNA olumluluğu saptanmaktadır. Ancak PCNA olumluluğu ile evre ve prognoz arasındaki ilişki belirli değildir. Bu çalışmada amaç, 60 bronş karsinomu olgusunda akciğer tümörlerinin biyolojik davranışlarında etkileri tartışmalı olan heterojenite, NE ayrımlaşma, p53 ve PCNA aktivitelerinin birbirleri ve tümör evreleri ile ilişkilerini araştırmaktır. Bu amaçla 60 olguya NE ayrımlaşmayı belirlemek için NSE, kromogranin A, kalsitonin ve serotonin NE belirleyicileri ; p53 mutasyonlarını saptamak amacı ile p53 antikoru ; tümör çoğalma aktivitesini belirlemek için ise PCNA antikoru immunohistokimyasal yöntem ile uygulanmıştır. Sonuçta KHOK' larda % 12.28 oranda, 3 KHK' nin ise 1'inde heterojen görüntü saptanmış, heterojen olan ve olmayan tümörler arasında evre, tümör çoğalma hızı ve p53 olumluluğu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir. 57 KHOK olgusunun % 5.26 ' sında ( 3 olgu ) iki NE belirleyici ile % 42. 1 1 ' inde ise ( 24 olgu ) bir NE belirleyici ile olumlu boyanma saptanmıştır. 30 olgu ise NE belirleyiciler ile olumlu boyanma göstermemiştir. Bir ya da iki NE belirleyici ile olumlu boyanan olgular ile olumsuz boyanan olgular arasında evre, tümör çoğalma hızı ve p53 olumluluğu açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Olgularımızda p53 ile olumlu boyanan KHOK ' ların oranı %70.91 'dir. P53 ifadesi ile evre ve PCNA ifadesi arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır. Değerlendirilebilen tüm KHOK olguları PCNA ile olumlu boyanmıştır. PCNA ortalama indeksi bu olgular için % 61. 65' dir. PCNA ifadesi ile olguların tanıları ve evreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda NE ayrımlaşma ve heterojen histolojik yapı gösteren ve göstermeyen KHOK* lerin evre, hücre kinetiği ve tümör onkogenezisi yönünden farklılık göstermediği görülmüş, baskın histolojik özelliğin prognozu belirlediği sonucuna ulaşılmıştır. Buna rağmen prognostik önemi tartışmalı olan bu özelliklerin bazı çalışmacıların önerdiği gibi raporda belirtilmesi, ileride prognoz verilerini de içeren geniş serilerde yapılacak çalışmalara ışık tutacaktır. 35