Dicle University
Discipline

Urology

Dicle University

177

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid hormon artışına bağlı prematür ejakülasyon oluşum mekanizmasında santral dopaminerjik sistemin rolü

Çalışmamızda ötroidik ve hipertroidik sıçanlarda intraserebroventriküler kateter ile dopamin agonisti verilerek ejakülasyonun sağlanması ve tiroid hormonunun ortaya çıkardığıprematür ejakülasyonda santral dopaminerjik sistemin rolünün araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmada ağırlıkları 300-350 gram olan Wistar türü 16 adet erkek sıçan kullanıldı. Çalışma başlangıcında denekler her bir grupta sekiz sıçan olacak şekilde iki gruba ayrıldı.Hipertiroidizm oluşturulacak sıçanlara; 14 gün süre ile günde bir kez 250 micg/kg dozda olmak üzere subkutan enjeksiyon yolu ile tiroksin hormonu verildi. Sıçanlar son enjeksiyongününü takiben birinci gün içerisinde operasyona alındı. Operasyonlar intraperitoneal 1.2 gr/kg üretan ile sağlanan anestezi altında uygulandı. Paxinos ve Watson sıçan beyin atlasını rehber alarak stereotaksik olarak sol serebral ventriküle kanül implantasyonu yapıldı.Sonrasında tek taraflı seminal vezikül (SV) kateterizasyonu ve bulbospongioz (BS) kas diseksiyonu yapıldı. Tüm sıçanlarda intraserebroventriküler olarak 20 micg dozda verilen 7-OH-DPAT enjeksiyonu öncesi ve sonrası SV basınç ölçümleri ve BS kas elektromiyografik (EMG) aktivite ölçümleri yapıldı.Hipertiroid sıçanlarda 7-OH-DPAT enjeksiyonu ile ilk ejakülasyon anı arasındaki süre anlamlı olarak daha kısa bulundu (p=0,0065). 7-OH-DPAT enjeksiyonu sonrası SV basıncı artışların maksimum amplitüd değerleri ile kontrol grubu arasında istatistiksel farklılık saptandı (p=0,0053). Hipertiroidik gruptaki sıçanların seminal vezikül kontraksiyonu ile bulbospongiosus kas kontraksiyonu arasındaki interval süreleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha kısa bulundu (p=0,0187). Ejakülasyon ile ilgilideğerlendirilen diğer parametrelerin ise gruplar arasında farklılık göstermediği saptandı.Sonuç olarak bu parametrelerin oluşum mekanizmasında hipertiroidik ve ötiroidik sıçanlarda intraserebral D3 reseptörlerinin katkısı olduğu; primer olarak noradrenejik,dopaminerjik ve serotoninerjik yolakların etkisi olan ejakülasyon fizyo-farmakolojisinin değerlendirilmesinde reseptörlerin rollerinin ve etki mekanizmalarının açığa çıkması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu düşülmektedir.

DopaminEjakülasyonHipotiroidizm+2
Önder Çinar
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperkolesterolemik tavşan korpus kavernozum dokusu üzerine resveratrolün doza bağlı koruyucu etkileri

Nitrik oksit (NO) salınımının bozulması ve biyoyaralanımının azalması endotelyal ve erektil disfonksiyon için bir belirteçtir. Hiperkolesterolemi, endotel disfonksiyonu için iyi bilinen bir risk faktörüdür ve durum vaskülojenik erektil disfonksiyon (ED) ile sonuçlanır. Amacımız hiperkolesteroleminin etkisindeki penis korpus kavernozumunda resveratrol ile tedavinin koruyucu etkisinin olup olmadığını araştırmaktır.Yetişkin, erkek Yeni Zelanda tavşanları üç gruba ayrıldı; kontrol grup (Grup 1, n=7), kolesterol ile beslenen hayvanlar (Grup 2, n=7) ve 8 mg/kg/gün resveratrol tedavisi ile birlikte kolesterol ile beslenen hayvanlar (Grup 3, n=7). Çalışmanın ilk aşamasında hayvanlar 4 mg/kg/gün, 6 mg/kg/gün ve 8 mg/kg/gün resveratrolle beslendi. 8 mg/kg/gün resveratrol tedavisi verilen hayvanlarda asetilkolin (Ach) bağımlı gevşeme yanıtlarının diğer tedavi dozlarına göre anlamlı ölçüde daha yüksek olduğu kanıtlandı. Kontrol grubu dışındaki tüm hayvanlar 6 haftalık % 2 a/a kolesterol diyeti ile beslendi. Resveratrol 6 hafta boyunca içme suyuyla birlikte verildi. Total kolesterol, HDL-K ve LDL-K düzeyleri çalışmanın başında ve sonunda tüm hayvanlarda ölçüldü. Korpus kavernozum endotel fonksiyonları, izole organ banyosunda L-nitro-N-Arginin metilester (LNAME) varlığında ve yokluğunda asetilkolinin kümülatif dozlarda (10-8 -10-5 M) uygulanması ile değerlendirildi.Altı haftalık kolesterol diyeti ile beslenen tavşanlarda oluşan hiperkolesterolemi kan ölçümleriyle doğrulandı. Altı haftalık kolesterol diyeti ile beslenen hayvanlara resveratrol uygulaması artmış kolesterol seviyelerini düzeltmedi. Ach bağımlı gevşeme yanıtları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında Grup 2' de önemli oranda azalmışken (Grup 2, %29,09±3,95 vs Grup 3, %48,58±4,16, p<0.01), resveratrol uygulaması bu yanıtları doza bağlı olarak arttırmıştır (4 mg %44,7% ± 7,25, 6mg % 51.7 ±10.88 and 8mg %53,01±3.88).Bu çalışma altı haftalık kolesterol diyeti ile hiperkolesterolemi geliştirilen hayvanlarda resveratrol uygulamasının kan lipit düzeylerini etkilemeksizin, penis korpus kavernozum düz kasında endotel bağımlı gevşemeyi doza bağlı olarak koruyabildiğini göstermiştir, bu durum endotel ve erektil fonksiyonların korunması ile sonuçlanmıştır.

Corpus cavernosumDoz-cevap ilişkisi-ilaçErektil disfonksiyon+4
Onur Kizer
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik açı ve abdominal obezitenin radikal prostatektomi sonrası sonuçlara etkisi

Giriş ve Amaç: Çalışmamızda bilgisayarlı tomografi (BT) kullanılarak yapılan pelvik ölçümler, visseral ve cilt altı yağ alanlarının radikal retropubik prostatektomi (RRP) üçlü başarı (kanser kontrolü, kontinans, potens) ve cerrahi sınır pozitifliklerini öngörmede fayda sağlayıp sağlamayacağını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: 2005-2011 tarihleri arasında kliniğimizde lokalize prostat kanseri tanısıyla RRP yapılan ve operasyon öncesi evreleme amaçlı abdominal BT?si bulunan 270 hasta çalışmaya dahil edildi. Pelvik ölçümleri ve visseral, subkutan yağ alanı ölçümleri yapıldı. Üçlü başarı sonuçlarına ve cerrahi sınır sonuçlarına göre tek değişkenli ve çok değişkenli istatistiksel analizler yapıldı. Prostat volümü, vücut kitle indeksi ve D?Amico risk sınıflamasına göre alt grup analizleri de yapıldı. Bulgular: Yapılan tek değişkenli istatistiksel analiz sonuçlarına göre üçlü başarının gerçekleştiği hastalar daha genç, prostat spesifik antijen (PSA) değerleri daha düşük, simfizis açıları daha geniş, prostat genişliği daha dar, yumuşak doku mesafesi daha dar ve interfemoral indeksleri daha düşüktü (p<0,05). Tek değişkenli analizlere göre cerrahi sınır pozitif gelen hastalar daha yaşlı PSA değerleri daha yüksek, prostat volümleri daha küçük ve prostat genişlikleri daha dar bulunmuştur (p<0,05). Alt grup analizlerine göre üçlü başarının gerçekleştiği hastalarda; prostat volümü>60 cm3 ise yumuşak doku indeksi(yumuşak doku mesafesinin prostat derinliğine oranı) daha düşük, vücut kitle indeksi<25 kg/m2 ise interfemoral indeks (prostat genişliğinin interfemoral pelvik mesafeye oranı) ve visseral yağ alanı daha düşük, D?Amico risk sınıflamasına göre düşük risk sınıflamasında ise interfemoral indeks (prostat genişliğinin interfemoral pelvik mesafeye oranı) daha düşük olarak bulunmuştur (P < 0.05). Çok değişkenli istatistiksel analiz sonuçlarına göre üçlü başarının gerçekleştiği hasta grubunda PSA ve simfizis açısı, cerrahi sınır açısından değerlendirilen hastalarda is PSA istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P < 0.05). Sonuç ve Öneriler: Dar simfizis açısı üçlü başarı başarısızlığı için bağımsız bir risk faktörüdür. Pelvik ölçümler ve visseral yağ alanı hesaplamaları RRP öncesi planlamada faydalı olabilir.

AbdomenObezitePelvis+4
Şakir Ongün
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

BCG tedavisi verilen mesane T1 yüksek dereceli ürotelyal karsinomlu hastalarda nestin ekspresyonunun prognostik önemi

AMAÇ Nestin santral sinir sistemi gelişiminde rolü olan kök hücrelerde bulunan; çeşitli kanser tiplerinde kötü prognozla ilişkisi olduğu öne sürülen ve tümör anjiogenezinde rol alan klas 6 intermediate proteindir. Çalışmamızda pT1 yüksek dereceli mesane tümörü olan ve BCG tedavisi uygulanmış hastalarda immunohistokimyasal yöntemle nestin ekspresyonunun BCG yanıtını öngörmedeki etkisini ve klinikopatolojik prognostik faktör olarak kullanılabilirliğini araştırdık. YÖNTEM Kliniğimizde 1990 ? 2009 yılları arasında mesane tümörü nedeniyle izlenen 1780 hasta geriye dönük olarak tarandı. pT1 yüksek dereceli ürotelyal karsinom tanısı ile intrakaviter BCG tedavisi uygulanmış 63 hasta çalışmaya alındı. Hastalara ait parafin bloklardan elde edilen kesitler patoloji arşivinden çıkarılarak 2004 Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına göre yeniden derecelendirildi ve immünohistokimyasal yöntemle nestin ekspresyonu değerlendirildi. Boyama sonuçları görüntü analizi programı ile değerlendirildi ve nestin ekspresyonu yarı kantitatif olarak skorlandı. Buna göre; 0: boyanma yok, 1: %0-10 boyanma, 2: %10-50 boyanma, 3: %50'den fazla boyanma (Resim 1) olarak boyama paternlerine ayrıldı. Yüzdeler en az yüzde 10 büyük büyütme alanında ortalama değer hesaplanarak belirlendi. Çalışmamızda boyanma paternlerinden 3 numaralı patern nestin (+); 0,1 ve 2 numaralı paternler nestin (-) olarak değerlendirildi. Bu iki grup nüks ve ilerleme açısından karşılaştırıldı. BULGULAR Çalışmaya alınan 63 hastanın 52'si (%82,5) erkek, 11'i (%17,5) kadındı. Hastaların yaşı 46 ile 89 arasında değişmekte olup ortalama yaş 67 ± 9,47 idi. Median takip süresi 25 (3?191) aydı. Takip sırasında 29 (%46) hastada nüks, 8 (%12,6) hastada ilerleme saptanırken, 2 (%3,1) hasta hastalığa bağlı nedenlerle öldü. Nüks ve ilerlemeye kadar geçen median süre sırasıyla 7 (2?41) ay ve 4 (3?33) ay olarak tespit edildi. Hastaların demografik özellikleri ve tümör karakteristikleri tablo 1'de verilmektedir. Dokuların nestin ile boyanma özelliklerine bakıldığında 33 (%52,4) hasta nestin (+), 30 (%47,6) hasta ise nestin (?) olarak değerlendirildi. Takipte nüks saptanan ve saptanmayan hastalar arasında eşlik eden karsinoma in situ varlığı, tümör sayısı, tümör boyutu, yaş ve cinsiyet gibi parametrelerde anlamlı bir fark yokken nestin (+) hastalarda nüks oranlarının nestin (-) hastalara oranla anlamlı ölçüde fazla olduğunu saptadık (p=0,014) (tablo 11). progresyon açısından bakıldığında nestin (+) ve nestin (-) hastalar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.710) (tablo 12). SONUÇ Nüksü öngörmede etkinliği olduğu görünen nestin ekspresyonu ürotelyal karsinom tümörogenezisinin erken döneminde potansiyel bir role sahip gibi görünmektedir. Diğer taraftan nestin ekspresyonu tümörogenezin ileri evresi olan progresyonu öngörmede katkı sağlamıyor gibi görünmektedir. Bu grup hastalarda gelişen progresyon anjiogenez ilintili nestin dışındaki diğer faktörlere bağlı olabilir. Sonuç olarak nestin ekspresyonu gösteren mesane tümörlü hastaların radikal tedavilere daha erken yönlendirilebileceğini, daha yakın takip edilebileceğini ve gereksiz BCG tedavisi döngülerinden kurtarılabileceğini düşünmekteyiz. Ancak daha çok sayıda hastanın katılarak yapılacağı geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: nestin, yüzeyel mesane kanseri, BCG yanıtı, nüks, ilerleme

BCG aşısıMesane neoplazmlarıNeoplazmlar+3
Volkan Şen
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik priapizm modelinde berberinin iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olası koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi

Penisin kompartman sendromu olarak algılanabilecek olan iskemik priapizmde venöz obstrüksiyon ve korpus kavernozum içerisinde staz meydana gelmektedir. Zamanında tedavi edilmezse kavernozal düz kaslarda nekroz, irreversibl korporal fibrozis ve erektil disfonksiyon gelişmektedir. Priapizmin sonlanması ise iskemi reperfüzyon (IR) hasarını gündeme getirmektedir. Bir izokinon kuaterner alkaloid olan berberin gibi bazı bitkisel biyoaktif bileşikler, hücrelerin oksidatif strese karşı serbest radikallerin engellenmesini veya detoksifikasyonunu sağlamakta ve çeşitli işlev bozukluklarının önlenmesine yardımcı olmaktadır. Amaç:Sıçanlarda oluşturulan penil iskemi-reperfüzyon modelinde uygulanan berberinin, IR hasarı üzerine olası olumlu etkilerinin histolojik ve biyokimyasal açıdan değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışmada Spraque Dawley tipi, 350-400 gr ağırlığında toplam 18 adet erişkin erkek rat kullanılmıştır (3 grup; her bir grupta 6 rat; kontrol, priapizm+reperfüzyon, priapizm+ reperfüzyon+berberin). Alınan penektomi materyalinde Doku TOS, TAS, OSI, GSH, MPO, GRP78, ATF6, CHOP, MDA, SOD, GPx seviyelerindeki değişiklikler ile sakrifiye edilen ratların alınan penis dokusunun histolojik özellikleri (kavernlerde vazokonjesyon, üretra epitel dejenerasyonu, kavernlerin ortalama sinüzoidal alanı (µm2), kavernlerde vasküler konjesyon, kavern çevresi bağ dokusu artışı) değerlendirilmiştir. Bulgular: Biyokimyasal verilerden istatistiksel olarak anlamlı bulunanlar; Doku TOS, OSI, GSH, MPO, GRP78, ATF6, CHOP olup(p<0,05), anlamlı bulunmayanlar doku MDA, TAS, SOD, GPX olduğu görüldü (p>0,05). Çalışmamızda histolojik veriler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark gösterilemedi. Sonuç: Bu bulgular berberinin antioksidan özelliğini ve I/R'nin neden olduğu metabolik bozuklukları önleyebileceğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Priapizm, Berberin, Reperfüzyon hasarı

BerberinPenisPenis hastalıkları+4
Yasin Cansever
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı androjen reseptör blokörlerinin erkek üreme organlarına etkilerinin karşılaştırılması

Antiandrojenler ileri evre prostat kanserinin tedavisi yanında günümüzde daha genç yaştaki hastalarda farklı endikasyonlarla kullanılabilmektedir. Bu çalışmada, ratlarda, farklı antiandrojenlerin erkek üreme organlarına etkilerini incelemek amaçlanmıştır.Kontrol grubunun yanında üç ilaç grubu oluşturulmuştur (siproteron asetat , flutamid ve bikalutamid ). 14 günlük uygulama sonrasında testis, seminal vezikül ve prostat morfolojileri incelenmiştir.Steroid yapıdaki antiandrojen olan siproteron asetat testis histolojisinde değişikliğe neden olmuştur. Steroid yapıda olmayan diğer iki ajanda ise belirgin değişiklik izlenmemiştir.Siproteron asetatın steroid yapılı olması nedeniyle bu değişikliğin geliştiği ve bu değişiklilerin geri dönüşümü ile ilgili çalışmaların ışığında konunun daha iyi aydınlatılabileceği kanısına varılmıştır.

Androjen antagonistleriAndrojen antagonistleriBikalutamid+7
Metin Gür
Karadeniz Technical University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KTÜ Farabi Hastanesi, Trabzon Numune Hastanesi, Trabzon Fatih Devlet Hastanesi, Akçaabat Devlet Hastanesi, Vakfıkebir Devlet Hastanesi, Of Devlet Hastanesi, Sürmene Devlet Hastanesi, Rize 82.Yıl Devlet Hastanesi, Rize Devlet Hastanesi, Pazar Devlet Hastanesi,

Araştırma 18 yaşın üzerinde, hematüri ile başvuran veya hematüri tespit edilmiş ancak mesane tümörü henüz saptanmamış 1026 hastanın idrar örnekleri üzerinde yapılmıştır. Hastalara gerekli ürolojik ve radyolojik değerlendirmelerle birlikte NMP22 BC testi de uygulanmış ve sonrasında da endoskopi yapılmıştır. Gerekli görülen hastalardan biyopsi alınmıştır. NMP22 BC testinin histopatolojik olarak mesane tümörü saptanmış hastalarda sensitivitesi %81,2, spesifitesi %35, pozitif prediktif değeri %91,4 ve negatif prediktif değeri %18?dir. NMP22 BC testi histopatolojik olarak renal pelvis tümörü saptanmış hastaların %100?ünde pozitif sonuç vermiştir. Sonuç olarak NMP22 BC testinin mesane ve renal pelvis tümörlerini tanımasının yanında, ürolitiazis, böbrek parankim tümörü, böbrek kisti, üriner enfeksiyon ve enflamasyon, benign ve malign prostat hastalıkları ve üretral darlık gibi üriner sistemin diğer benign ve malign hastalıklarında da yalancı pozitif sonuçlara yol açtığı kanısına varılmıştır.

Biyobelirteçler-tümörHematüriMesane neoplazmları+7
Özgür Koç
Karadeniz Technical University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aromataz enzim inhibitörü Anastrazolün rat testislerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi

İdiyopatik erkek infertilitesinin ampirik tedavisinde kullanılan aromataz enzim inhibitorlerinin selektif grubunu oluşturan anastrozol adlı ilacın testis histopatolojisi üzerine olan etkileri incelenmiştir. Yirmisekiz rat, dört eşit gruba bölünmüştür (kontrol, 3 tedavi grubu). Tedavi gruplarına 21 gün süreyle üç farklı dozda anastrozol uygulanmıştır, 21 günün sonunda testisler çıkartılmış ve histopatolojik incelemeye alınmıştır. Yüksek doz tedavi grubunda testis boyutlarında azalma izlenmiştir. Diğer histopatolojik değişiklikler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya konamamıştır. Tüm gruplarda bazal laminalar normal olarak değerlendirilmiştir. Anastrozol tedavisinin testis boyutlarında azalmaya neden olduğu ortaya konmuştur. Bu azalmanın nedeninin yalnızca bu gelişmenin ışığında aydınlatılamayacağı, hormonal değerlendirmeleri de içeren çalışmaların yarar sağlayabileceği kanısına varılmıştır.

Ercan Öğreden
Karadeniz Technical University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda oluşturulan tek taraflı testis torsiyonundaki iskemi reperfüzyon zedelenmesinin önlenmesinde Tyrphostin AG 556'nın kullanımı

Testis torsiyonu, özellikle neonatal ve adölesan yaş grubunda karşılaşılabilen ve testis atrofisine yol açan acil bir hastalıktır. İnfertilitenin önemli nedenlerinden biridir. Testis torsiyonunda oluşan hasarlanma testis torsiyonunun derecesi ve süresine bağlı olduğu kadar, detorsiyon sonrası meydana gelen iskemi-reperfüzyon dönemiyle de yakından ilgilidir. Testis torsiyonunda torsiyonun süresi ve derecesi değiştirilemez, fakat detorsiyondan sonraki basamağa müdahale mümkündür. Onun için testis hasarlanmasını önlemek için yapılan çalışmalar hep detorsiyondan sonraki dönemde yoğunlaşmıştır. Biz de deneysel çalışmamızda reperfüzyon döneminde artmış olan ve hasarlanmadan sorumlu olan SOR'nin oluşumunu önleyeceğini düşündüğümüz tryphostin AG 556'nun testis torsiyonunda kullanımı ve sonuçlarını araştırdık. Çalışmamızda 24 adet erkek Sprague-Dawley cinsi rat kullanarak 4 grup oluşturuldu. İntraperitoneal ketamin (80mg/kg) anestezisi altında cerrahi işlemler yapıldı. Testis torsiyonu sol testisin saat yönünde 720° döndürülmesiyle oluşturuldu. 2 saat torsiyon döneminde, 4 saat reperfüzyon döneminde bekletildi. Grup 1 bazal değerler grubu olup biyokimyasal değerler ve histopatolojik veriler için standart olarak kabul edildi, sadece orşiektomi yapıldı. Grup 2 cerrahi kontrol grubu olup torsiyon detorsiyon yapıldı. Grup 3 tyrphostin AG 556 ilaç grubu olup grup 2'deki işlemlere ek olarak detorsiyondan 5 dakika önce intraperitoneal olarak 2mg/kg dozunda ilaç verildi. Grup 4 plasebo-DMSO grubu olup grup 2'deki işlemlere ek olarak detorsiyondan 5 dakika önce DMSO intraperitoneal olarak verildi. Tüm gruplarda testisler çıkarıldı. Testis torsiyonunda reperfüzyon hasarının önlenmesinde tyrphostin AG 556'nın etkisi biyokimyasal olarak lipid peroksidasyon indeksi olan doku MDA düzeyleri tespit edilerek ve ışık mikroskopisiyle histopatolojik inceleme yapılacak gösterildi. MDA incelemesinde bazal değerler grubu (grup 1) dışındaki tüm gruplarda yükselme tespit edildi. Bu yükselme istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Diğer gruplar arasında istatistiksel olarak fark bulunmadı. Histopatolojik incelemede ilaç grubu (grup 3) ile bazal değerler grubu (grup 1) arasında istatistiksel olarak fark tespit edilmedi, ama diğer gruplar bazal gruptan farklıydı. 2 saat 720° lik testis torsiyonuyla zedelenme oluştuğunu bulduk. Tyrphostin AG 556 grubunda doku MDA'sı düşmemekle birlikte ama histopatolojik degerlendirmede daha iyi bulundu. Sonuç olarak 2 saat 720°'lik testis torsiyonunun testiste zedelenme oluşturduğunu ve tyrphostin AG 556"nın ışık mikroskobik bulgularının iyi olmasına rağmen biyokimyasal doku zedelenmesinin bir marker'ı olan MDA'daki yükselmeyi önleyemediği bulundu.. Bundan ötürü tyrphostin AG 556'nın ışık mikroskopisinde tespit edilen yararlı etkisini değerlindirmek için farklı süreli torsiyon ve reperfüzyon çalışmalarında ve farklı doz gruplarında denenmesinin gerekebileceği kanısına varıldı..

Yavuz Güler
Karadeniz Technical University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üriner sistem taş hastalığının tedavisinde yeni kuşak bir şok dalga litotripsi cihazının etkinliği

Bu çalışmanın amacı, yeni kuşak bir ekstrakorporeal şok dalga litotripsi (ESWL) cihazı olan Siemens Lithostar Modularis Uro-plus kullanılarak böbrek ve üreter taşları tedavi edilen 3,024 hastanın sonuçlarını gözden geçirmek ve cihazın etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmektir. Bu çalışmada, taş lokalizasyonu, taş boyutu, kullanılan maksimum ve ortalama enerji, şok dalgası sayısı, odaklama tekniği, floroskopi zamanı, her bir taşa uygulanan ESWL seans sayısı ve sekonder girişim gereksinimi gözden geçirildi. ESWL tedavisinden 3 ay sonra yapılan değerlendirmede taşsızlık ya da erişkinlerdeki böbrek taşlarında klinik önemsiz rezidü başarı olarak kabul edildi. Genel başarı oranı %85.9 idi. Renal pelvis, üst kaliks, orta kaliks, alt kaliks, üst üreter, orta üreter ve alt üreter taşlarında başarı oranları, sırasıyla, %87.1, %85.4, %85.5, %85.1, %85.9, %84.4 ve %86.8 idi. Ortalama floroskopi süresi 5.3 dakika olarak belirlendi. Major komplikasyon olarak 5 olguda renal subkapsüler hematom, 2 olguda akut piyelonefrit, bir olguda dalak hematomu, bir olguda perirenal ürinom ve bir olguda akut nekrotizan pankreatit gözlendi. Preminger, Clayman ve Denstedt'in metodolojisine göre hesaplanan cihazın genel etkinlik oranı 0.55 idi. Etkinlik oranı üreter taşlarında böbrek taşlarına göre daha yüksekti. Siemens Lithostar Modularis Uro-Plus deneyimimiz bu üçüncü jenerasyon litotriptörün güvenli ve etkili olduğunu, %84.4-%87.1 arasında taş klirensi sağladığını göstermektedir.

Üriner taşlar
Cevahir Özer
Baskent University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel düşük akımlı priapizm sıçan modelinde apoptozisin rolü ve kaspaz inhibitörünün ereksiyon mekanizmasına etkileri

Priapizm, seksüel istek ya da uyaran olmaksızın gelişen istenmeyen, devamlı ereksiyondur. Düşük akımlı, diğer bir ifade ile iskemik priapizm en sık görülen priapizm formudur. Uygun tedavi edilmeyen iskemik priapizme ikincil gelişen erektil disfonksiyon fizyopatolojisinde apoptozis önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada, düşük akımlı priapizm fizyopatolojisindeki apoptozisin rolü ve apoptozis inhibitörü olan zVAD-fmk'nın priapizme bağlı gelişen erektil disfonksiyona etkileri sıçan modelinde değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 24 adet erişkin Sprague-Dawley sıçan 4 eşit gruba ayrıldı. Bütün hayvanlarda vakum yöntemi ile ereksiyon oluşturuldu ve kontrol grubu haricindeki hayvanlarda ereksiyonun 4 saat boyunca devamlılığı sağlanarak priapizm geliştirildi. Priapizm geliştirilmeden önce gruplarına göre hayvanlara DMSO (1 mL/kg i.p.), zVAD-fmk (1 mg/kg i.p.), %0.9 NaCl (1 mL/kg i.p.) uygulandı. Bu işlemden 14 gün sonra en bloc penis eksizyonu uygulanarak kavernozal dokular farmakolojik ve histopatolojik olarak incelemeye alındı. İzometrik kasılma deneylerinde gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. İzometrik gevşeme deneylerinde ise priapizm oluşturulan hayvanlardan elde edilen kavernozal dokular, kontrol grubundakilerden daha az gevşedi. Priapizm oluşturulmadan önce zVAD-fmk uygulanan hayvanlardan elde edilen kavernozal dokular izometrik gevşeme deneylerinde kontrol grubundakilere benzerlik gösterdi. Priapizm oluşturulmadan önce DMSO uygulanan hayvanlardan elde edilen kavernozal dokularda izometrik gevşeme deneylerinde kontrol grubu ile benzerdi. Histopatolojik incelemede priapizm oluşturulan hayvanlardan elde edilen kavernozal dokularda ortalama %60.3 apoptozis tespit edilirken, priapizm oluşturulmadan önce zVAD-fmk ve DMSO uygulanan hayvanlardan elde edilen kavernozal dokularda ise sırası ile ortalama %27 ve %30.8 apoptozis tespit edildi. Kontrol grubundaki hayvanlardan elde edilen kavernozal dokularda ise apoptozis ortalama %31.8 oranında bulundu. Bu bulgular, iskemik priapizmin kavernozal dokunun özellikle gevşeme fazı olmak üzere erektil fonksiyonlarında kalıcı hasara neden olduğunu göstermektedir. Priapizmde gelişen apoptozisin, zVAD-fmk ile engellenmesi erektil fonksiyonun korunması konusunda gelecek vadetmektedir.

Penis ereksiyonu
Mehmet Reşit Gören
Baskent University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Germ hücreli testis tümörlerinde Maspin ekspresyonunun yeri ve anjiyogenezis faktörleri ile ilişkisi

Amaç:Testiküler Germ Hücreli Tümörler (TGHT) 15-40 yaş arası erkeklerde en sık görülen solid tümörlerdir. Germ Hücreli Tümörlerin patogenezi tam olarak bilinmemekle beraber, moleküler çalışmalarda genetik değişiklikler ile ilişkili olabileceği ileri sürülmektedir. Maspin serin süper ailesine ait bir serin proteaz inhibitörüdür. Maspin ekspresyonu meme, prostat ve kolon kanserleri gibi bazı tümörlerde azalırken, pankreas, over ve mide kanserlerinde artmaktadır. Bu çalışmada TGHT ile Maspin ve diğer prognostik faktörler (VEGF, p53, Ki-67, CD31) arasındaki ilişki araştırıldı. Material ve Metod: Testis tümörü nedeniyle orşiektomi yapılıp, germ hücreli tümör tanısı alan 32 hastanın (14 seminom, 18 seminom dışı germ hücreli tümör) orşiektomi materyali olan parafin blokları çalışma kapsamına alındı. Çalışma grubuna dahil edilen olguların örnekleri yeniden ışık mikroskobunda incelendi. Kullanılan kromojen nedeniyle kahverengi- turuncu boyanma pozitif kabul edildi. Sonuçlar:Seminom olgularının yalnızca 1 tanesinde maspin pozitif bulunurken, seminom dışı germ hücreli tümörlerden (SDGHT) 6'sında maspin pozitif boyandı. Maspin ile tümör evresi, boyutu ve AFP değerleri arasında istatistiksel fark saptanmadı. Ayrıca Maspin ile VEGF, Ki-67 ve CD31 arasında da anlamlı fark yoktu. Sadece Maspin ile p53 arasında SDGHT'lerde istatistiksel olarak pozitif korelasyon saptandı (p<0,001). Yorum:Bazı tümörlerde eksprese edilmesi kötü bir prognostik faktör olarak kabul edilen maspin proteini germ gücreli testis tümörlerin de eksprese edilmektedir. Ancak, çalışmamıza göre bu proteinin testis tümörlerinde iyi veya kötü prognostik faktör olduğunu söylemek ve etki mekanizmasının nasıl olduğunu anlamak güçtür. SDGHT'lerde Maspin ile p53 arasında pozitif ilişki olması, Maspin'in p53 yolağı üzerinden etki göstermiş olabileceğini düşündürmektedir.

Hüseyin Çelik
Baskent University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel spinal kord hasarı modelinde kronik tadalafil tedavisinin korpus kavernozum fonksiyonu üzerine etkileri

Erektil disfonksiyon, cinsel birleşme için gerekli olan penil ereksiyona ulaşmakta ve sürdürmekte yetersizlik olarak tanımlanır. Penil ereksiyon, penil arteryel kan akımında artma, sinüzoidal düz kaslarda gevşeme, venöz dönüşte azalma ile karakterize, sinir sistemiyle lokal faktörlerin etkileşimi sonucu gelişen hemodinamik bir olaydır. Bu çalışmada, sıçanlarda deneysel spinal kord transeksiyonu oluşturulmasını takiben korpus kavernozumdaki işlevsel değişiklikleri ve spinal kord transeksiyonu sonrası kronik oral tadalafil tedavisinin erektil doku üzerindeki farmakolojik etkilerinin açıklanması hedeflendi. Çalışmaya 30 adet genç erişkin, erkek Spraque-Dawley sıçan dahil edildi. Deney hayvanları, 6'şarlı olarak 5 gruba ayrıldı: Gruplar 1. Kontrol, 2. Kontrol cerrahi (sham), 3. Tadalafil, 4. Deneysel spinal kord transeksiyonu (SKT), 5. Spinal kord transeksiyonu + Tadalafil (SKT+Td) olarak belirlendi. Deneysel Spinal Kord Transeksiyon (SKT) Sıçan Modeli: Deney hayvanlarında, anestezi altında T7-T10 arasına dorsal orta hat cilt insizyonuyla girilip, T8-T9 spinal prosesler ve laminaların uzaklaştırılmasının ardından, medulla spinalise bistüri ile tam kat kesi uygulandı. Oral Yoldan Tadalafil Verilen Spinal Kord Transeksiyon (SKT+Td) Sıçan Modeli: Spinal kord transeksiyonu yapılan deney hayvanlarına 4 hafta boyunca 5 mg /kg oral tadalafil verilip sonra en bloc penis eksizyonu uygulanarak elde edilen kavernöz dokular çeşitli biyoaktif ajanlara ve elektriksel alan uyarımına (EAU) maruz bırakılarak verdiği kasılma-gevşeme gibi izometrik gerim değişiklikleri araştırıldı. Gruplar arasında fenilefrin konsantrasyon-kasılma yanıtları farklılık göstermedi. Ancak, tüm gruplarda nitrik oksit yolağının sorgulanması amacı ile uygulanan nitrik oksit sentaz inhibitörü L-NAME ve guanilat siklaz inhibitörü ODQ ile inkübasyon sonrasında, fenilefrin 10-4 M ile ön kasılma için oluşturulan kasılma yanıtları anlamlı olarak azaldı. SKT grubunda, asetilkolin ile 10-5 M dozda elde edilen gevşeme yanıtları SKT+Td ve diğer gruplara göre anlamlı olarak azaldı. Tadalafil grubunda, asetilkolin gevşeme yanıtları kontrol grubuna göre belirgin olarak arttı. Tadalafil, fosfodiesteraz-5 enzimini inhibe edip ortamdaki cGMP konsantrasyonunu yükselterek gevşeme yanıtlarının artmasını sağlar. SKT grubunda sodyum nitroprussid 10-4 M konsantrasyonda diğer gruplara göre anlamlı olarak daha az gevşeme oluşturdu. Bazal ve prekontrakte durumdaki kavernöz doku preparatlarında EAU ile oluşan iv gevşemelerde, SKT ve SKT+Td grupları arasında yapılan ikili karşılaştırmada SKT+Td grubunun daha fazla gevşeme yanıtı verdiği saptandı. Bu çalışma, spinal kord hasarına bağlı erektil disfonksiyonda kronik tadalafil kullanımının NO/cGMP yolağını etkileyerek, ereksiyonu sağlayan gevşeme yanıtlarını koruduğunu göstermiş aynı zamanda kavernöz dokuda kalıcı hasar oluşumunun önüne geçilmesi ve hastanın cinsel rehabilitasyonunun sağlanması açısından kronik tadalafil tedavisinin etkili olduğunu ortaya koymuştur.

Serdar Toksöz
Baskent University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Testis dokusundaki cajal benzeri hücrelerin sperm matürasyon evrelerine olası etkilerinin değerlendirilmesi

Cajal hücreleri, gastrointestinal sistemde motiliteyi düzenleyen pacemaker hücrelerdir. Üriner sistemde de Cajal benzeri hücrelerin motilite regülasyonunda rol oynadıkları düşünülmektedir. Bu hücrelerin testiste rol aldıkları görev bilinmemektedir. Çalışmamızda nonobstrüktif azoospermi nedeniyle Testiküler Sperm Ekstraksiyonu (TESE) yapılan hastaların testis biyopsilerinde Cajal benzeri hücrelerin sayı ve dağılımlarındaki değişimlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda nonobstrüktif azoospermi nedeniyle TESE yapılan 99 çalışma grubu olgusu subgruplara ayrılmış (hipospermatogenez grubunda 19, matürasyon arresti grubunda 40, Sertoli cell only sendromu grubunda 20 ve testiküler atrofi ve fibrozis grubunda 20 olgu) ve obstrüktif azoospermi nedeniyle TESE yapılan 20 kontrol grubu olgusu ile karşılaştırılmıştır. Elde edilen kesitlerde CD117 kullanılarak Cajal benzeri hücrelerin sayı ve dağılımları immünhistokimyasal olarak incelenmiştir. Kontrol grubuna göre tüm çalışma gruplarında Cajal benzeri hücre sayıları daha fazla idi. Bu artış matürasyon arresti ve Sertoli cell only sendromu subgrublarında istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05). Tüm gruplarda Cajal benzeri hücrelerin dağılımları birbirlerine benzerdi. Cajal benzeri hücrelerin nonobstrüktif azospermili hastalardaki sayıca artışı, bu hücrelerin spermatogenezi olumsuz yönde etkiledikleri ya da spermatogenezden bağımsız rolleri olabileceğini düşündürmektedir. Testiste Cajal benzeri hücrelerin morfolojik yapısını ve fonksiyonlarını daha iyi tanımlamak için elektrofizyolojik ve elektron mikroskobik çalışmalara ihtiyaç vardır.

Eray Hasırcı
Baskent University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane ürotelyal karsinomlarında cd44, sitokeratin 20 ve survivin ekspresyonunun tümörderece ve evresi ile ilişkisi

Mesane kanseri üriner sistem kanserleri arasında en sık görülen kanserdir. Bu tümörlerin %90'dan fazlasını ürotelyal karsinomlar oluşturmaktadır. Ürotelyal karsinomlar sıklıkla ileri yaşlarda görülmesine karşın daha erken yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir. Mesane tümörlerinde prognozu belirleyen en önemli faktörler tümörün histolojik derece ve evresidir. Bu çalışmada mesane ürotelyal karsinomlarında CD44, CK20 ve survivin immünreaktivitesi araştırılmış ve bu belirleyicilerin tümöre (sayı, boyut, patern, derece, evre, rekürrens, progresyon) ve hastaya (yaş, cinsiyet) ait özelliklerle ilişkileri değerlendirilmiştir. Çalışma materyalini 2000 ile 2009 yılları arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalında mesane tümörü tanısı konularak transüretral rezeksiyon yapılan 82 hasta ve bu hastalara ait histopatolojik spesimenler oluşturmaktadır. Tüm histolojik örnekler tek patolog tarafından (E.Ş.A.) WHO/ISUP sınıflama sistemine göre yeniden değerlendirilmiş ve 44 olgu düşük dereceli papiller ürotelyal karsinom, 38 olgu yüksek dereceli papiller ürotelyal karsinom olarak gruplandırılmıştır. İmmünhistokimyasal değerlendirmeler sonucunda tümör derece ve evresi ile CK20 ve survivin boyanma oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p< 0.05). Derece ve evre artışı ile CD44 pozitiflik oranının ise anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi (p= 0.002, p= 0.0001). Protein ekspresyonlarının rekürrens ve progresyon ile ilişkileri gösterilemedi (p> 0.05).

Mesane neoplazmları
Taha Numan Yıkılmaz
Baskent University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Testosteron düşüklüğü olan alt üriner sistem semptomlu hastalarda transdermal testosteron uygulamasının alt üriner sistem ve erektil fonksiyona etkisi

Amaç: Bu çalışmada alt üriner sistem semptomlu hastalarda transdermal testosteron uygulamasının AÜSS ve ED üzerine etkisi araştırılarak; testosteronun alt üriner sistem üzerine olan etkisinin objektif veriler ve klinik bulgular doğrultusunda daha iyi anlaşılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya üroloji polikliniğine alt üriner sistem semptomları ve erektil disfonksiyon şikayetleri sebebiyle başvuran ve serum total testosteron seviyesi 350 ng/dl'nin altında olan 62 erkek hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalardaki alt üriner sistem semptomlarının şiddetini belirlemek için idrar akım testi (üroflowmetri) ve Uluslararası Prostat Semptom Skorlaması (IPSS) kullanıldı. Hastalardaki erektil disfonksiyon şiddetini saptamak içinde Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi (IEFF-5) doldurtuldu. Ayrıca yaşlanmaya bağlı erkekte gelişen hipogonadizmin derecesini belirlemek için de Yaşlanan Erkek Semptom Sorgulama Formu (AMS-SF) kullanıldı. Hastaların ED ve AÜSS sebebiyle gereken tüm rutin testleri ve muayeneleri yapıldı. Çalışmaya dahil edilen hastalar basit rastgele örnekleme yöntemiyle iki gruba bölündü. Birinci gruptaki 31 hastaya üç ay süreyle transdermal yolla günlük doz olarak 5 g. 'lık saşe içeriği olan 50 mg. testosteron cilt üzerine sürülmek suretiyle uygulandı. İkinci gruptaki 31 hastaya üç ay süreyle testosteron içermeyen transdermal jel (plasebo formu) uygulandı. Hastaların birinci ve üçüncü aydaki kontrollerinde tedavi öncesi değerlendirmede kullanılan ölçekler tekrar karşılıklı görüşme yoluyla doldurulup üroflowmetri testi tekrarlandı. Bulgular: Yaş ile testosteron ve tedavi öncesi IIEF değerleri arasında negatif yönde, tedavi öncesi AMS değerleri ile pozitif yönde anlamlı ilişki saptandı. Testosteron düzeyleri ile tedavi öncesi IIEF değerleri arasında pozitif yönde, tedavi öncesi AMS değerleri arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki saptandı. Plasebo grubuna göre tedavi verilen gruptaki AMS değerlerinin azalması, IIEF ve Qmax değerlerinin artması istatiksel olarak anlamlı olarak saptandı. Tedavi verilen grupta tedavi sonrasında IPSS skorunda azalma saptanmasına rağmen bu azalma istatiksel olarak anlamlı olarak saptanmadı. Tedavi öncesi IPSS skorlarıyla AMS ve IIEF skorları arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuçlar: Çalışmamızda yaşlanma sonucu gelişen AÜSS ve ED gibi semptomların testosteron replasmanı ile gerileyebileceği gösterilmiştir.

Cem Yücel
Baskent University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Benign prostat hiperplazisi olan hastalarda transizyonel zon hacmi, total prostat hacmi, serum serbest ve total prostat spesifik antijen oranı arasındaki ilişki

Başkent Üniversitesi Ankara hastanesi üroloji kliniğine 2004-2013 yılları arasında alt üriner sistem semptomları ve PSA yüksekliği olan TRUS eşliğinde prostat iğne biyopsisi yapılan 563 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışmamıza dahil edilen hastaların tanı sırasındaki yaşları 42 ile 89 arasında olup bu hastaların yaş ortalaması 63,4 'dü. Hastalar yaş grubuna göre dört gruba ayrıldı .Bu yaş gruplarında serbest - total PSA, transizyonel zon hacmi, total prostat hacmi ve oranları incelendi. Ortaya çıkan bulgular ise ortalama PSA 10.08 ng/ml, ortalama serbest PSA 2.1 ng/ml, ortalama prostat hacmi 64.93 ml, ortalama transizyonel prostat hacmi 47.47, ortalama serbest total PSA oranının ortalaması % 20.14, transizyonel prostat hacminin tüm prostat hacmine oranının ortalaması % 71.32 olarak bulundu. Hastaların yaş ile prostat hacimleri arasında ileri derecede korelasyon olduğu görüldü. Yaş artışı ile özellikle serbest PSA arasında korelasyon olduğu görüldü. Ancak serbest/total psa ile transizyonel zon hacmi/total prostat hacmi arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı ancak yüksek derecede korelasyon göstermemektedir. Bu sonuçlar ışığında prostat hacimlerini gösterebilmek için en uygun yaklaşım TRUS'dir. Ancak TRUS yapılma imkanı olmadığı zaman prostat volümünü göstermek için özellikle serbest PSA düzeyleri kullanılabilir

Biyopsi-iğneProstatProstat hastalıkları+3
Murat Burak Keskin
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nonobstrüktif azospermisi olan infertil erkek hastalarda genetik analiz sonuçlarının değerlendirilmesi

Çalışmamızda, infertilite nedeniyle kliniğimize başvuran ve spermiogram tetkikinde nonobstrüktif azospermi (NOA) saptanan erkek hastalardaki genetik analiz sonuçlarının değerlendirilmesi ve genetik olarak anormallik saptanan hastalardaki mikroskopik testiküler sperm ekstraksiyonu (mikro-TESE) operasyonu sonuçlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Eylül 2003-Ocak 2015 tarihleri arasında NOA nedeniyle mikro-TESE operasyonu yapılan 994 hasta arasından karyotip analizi ve Y kromozomu mikrodelesyonu testleri yapılan 540 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalar arasında genetik analiz sonucunda Klinefelter sendromu (KS), Y kromozomu mikrodelesyonu ve diğer genetik anormallikler tespit edilen hastaların mikro-TESE operasyonundaki sperm bulma oranları, genetik analiz sonucu normal olan NOA hastalarıyla karşılaştırıldı. Ayrıca, hastaların yaşları, infertilite süreleri, testis boyutları, serum FSH ve testosteron seviyeleri ile mikro-TESE operasyonunda sperm bulma oranları arasındaki ilişki incelendi. Mikro-TESE operasyonu yapılan tüm NOA hastalarında sperm bulma oranı %47.5 idi. Genetik analiz yapılan 540 hastada sperm bulma oranı %40 iken, genetik analiz yapılmayan 454 hastada bu oran %56 idi. Karyotip analizleri sonucunda 104 hastada KS saptandı. Klinefelter sendromu saptanan hastaların 22'sinde (%21.2) mikro-TESE'de sperm bulunurken, karyotip analizi normal olan hastalarda bu oran %45 idi, sperm bulma oranları arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.001). Delesyon testi yapılan hastaların 14'ünde Y kromozomu mikrodelesyonu saptandı. Bu hastaların 12'sinde AZFc, 2'sinde ise AZFb delesyonları mevcuttu. Y kromozomu mikrodelesyonu olan hastaların 4'ünde (%28.6) mikro-TESE'de sperm bulunurken, delesyonu olmayan hastalarda bu oran %39 idi. MikroTESE'de sperm bulunan 4 hastada da AZFc delesyonu mevcuttu. Y kromozomu mikrodelesyonu bulunan ve bulunmayan hastalar arasında mikro-TESE'de sperm bulma oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0.580). Hastalarda, infertilite süresinin, mikro-TESE'de sperm bulma oranını değiştirmediği (p=0.712) fakat yaş, testis boyutu, serum FSH ve testosteron seviyesinin sperm bulma oranlarında anlamlı derecede değişiklik yaptığı (p<0,05) saptanmıştır. Yaptığımız çalışma; literatürde bütün genetik analiz sonuçlarının irdelendiği en geniş serili çalışmadır. Çalışmamızın ülkemizde NOA hastaları arasındaki genetik anormallik oranının ve bu hastalardaki mikro-TESE sonuçlarının belirlenmesinde faydalı bir kaynak v olabileceğini düşünmekteyiz. Ayrıca çalışmamızda, KS veya Y kromozomu mikrodelesyonu olan hastalarda mikro-TESE'de sperm bulma oranı literatürdeki çalışmalara göre daha düşük bulunmuştur. Oranın düşük olması; genetik analiz bakılan hasta popülasyonuna, taramada kullanılan gen bölgelerindeki farklılığa ve farklı bölgelerdeki farklı demografik özelliklere bağlı olabilir.

GenetikKlinefelter sendromuKısırlık+4
Erhan Şen
Baskent University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk hastaların böbrek ve üreter taşları tedavisinde beden dışı şok dalgaları ile taş kırma başarısını etkileyen faktörler

İlk olarak 1986 yılında, çocuk taş hastalarının tedavisinde beden dışı şok dalgaları ile taş kırma (Shock wave lithotripsy, SWL) yönteminin başarılı bir şekilde kullanılması ile ilgili rapor yayımlanmıştır. Bunu takiben geniş serilerde yetişkinlerle karşılaştırılabilir oranlarda komplikasyon, güvenilirlik ve taşsızlık oranları rapor edilmiştir. Düşük komplikasyon oranları olması nedeniyle SWL, çocuk hastalarda birçok durumda ilk basamak tedavi olarak kabul edilmektedir. SWL ile tedavi edilen çocuk hastalarda taşsızlık oranı erişkinlere oranla daha fazladır. Biz çalışmamızda, böbrek ve üreter taşı olan çocuk hastaların, üçüncü kuşak elektromanyetik SWL cihazı ile tedavisinde taş kırma başarısını etkileyen faktörleri araştırmak istedik. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne bağlı iki merkezde 2003 ile 2014 yılları arasında Siemens Lithostar Modularis Uro-Plus (Siemens Medical Systems, Erlangen, Almanya) ile tedavi edilen 466 hastanın bilgileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen 466 hastanın, 507 renoüreteral ünitesindeki taşlar kırılmıştı. Tüm hastaların öyküsü incelenerek, fizik muayene bulguları, idrar kültürü, serum kreatinin ve kan üre azotu (BUN) tetkiki sonuçları incelendi. İntravenöz piyelografi, ultrasonografi veya opaksız bilgisayarlı tomografi tetkiki taş tanısı, yeri, taş yükü ve hidronefroz varlığı veya derecesi için inelenerek, bilgileri not edildi. Anatomik anomalisi ve staghorn taşı olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Sonuç olarak SWL ile tedavi edilen çocuk hastalarda toplam başarı oranı %86.2 idi. Taş yükü ve hidronefroz varlığının taş kırma başarısı ile yakın ilişkili olduğunu belirledik. Taş lokalizasyonunun, hastanın cinsiyetinin, yaşının, taş kırma sırasında kullanılan enerji miktarının, taşın opasitesinin, double J stent (DJS) bulunmasının ve nefrostomi kateteri bulunmasının taş kırma başarısını etkilemediğini tespit ettik.

Böbrek hastalıklarıBöbrek taşlarıESWL+3
Kağan Türker Akbaba
Baskent University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-obstrüktif azospermili hastalarda mikroskobik testiküler sperm ekstraksiyonu operasyonu öncesi sperm bulma ihtimalini etkileyen parametreler

Bu çalışmada, infertilite nedeniyle başvuran ve tetkiklerinde non-obstrüktif azospermi (NOA) saptanan hastalarda mikroskobik testiküler sperm ekstraksiyonu (mikro-TESE) operasyonu sonuçlarına etki etme ihtimali olan parametrelerin incelenmesi amaçlanmıştır. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Adana Uygulama ve Araştırma Merkezi Üroloji Kliniğinde 2003 ile 2014 yılları arasında mikro-TESE yapılan 860 NOA hastasının verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların yaş, infertilite süresi, varikoselektomi öyküsü, orşiyopeksi öyküsü, herniorrafi öyküsü, soliter testis varlığı, sigara kullanımı, daha önceki testis biyopsisi sonucu, orşit öyküsü, son üç ayda insan koriyonik gonadotropin kullanımı, inmemiş veya retraktil testis varlığı, varikosel varlığı, testis volümü, serum folikül stimülan hormon, lüteinizan hormon ve testosteron düzeyi, Klinefelter sendromu varlığı, Y kromozom mikrodelesyon varlığı sonuçlarının mikro-TESE operasyonunda sperm bulunmasına etkisi araştırılmıştır. Mikro-TESE operasyonu yapılan tüm NOA hastalarında sperm bulma oranı %45.8'dir. Multivaryans analizi, daha önce yapılmış testis biyopsisinde sperm bulunmasının (OR= 15.3; p< 0.001), varikoselektomi varlığının (OR= 1.5; p= 0.041) ve daha yüksek testis volümlerinin (OR= 1.08; p= 0.02) pozitif prediktif parametreler olduğunu göstermiştir. Testis volümü için kestirim değer 11 mL olarak saptanmıştır (AUC= 0.641; p< 0.001). Bu çalışma bilindiği kadarıyla, NOA hastalarına yapılan mikro-TESE operasyonunda sperm bulunmasına etkisi olduğu düşünülen en fazla parametreyi değerlendiren, en geniş serili çalışmadır. Bu çalışmadan elde edilen sonuçların mikro-TESE operasyonu öncesi sperm bulma ihtimalini etkileyebilecek parametreler konusunda bilgilendirici olduğu düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Non-obstrüktif azospermi, mikro-TESE, testiküler sperm ekstraksiyonu, sperm bulunma ihtimali

Anamnez almaKısırlıkMikroskopi+4
Yalçın Kızılkan
Baskent University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum prostat spesifik antijen yüksekliği nedeniyle ampirik antibiyotik tedavisi verilen ve verilmeyen hastalardaki prostat biyopsi sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Antibiyotik kullanılıp kullanılmamasının total prostat spesifik antijen (PSA) düzeyi ve serbest/total (s/t) PSA oranına etkisi ve bu değişimlerin prostat biyopsi sonuçlarına olan yansımalarının değerlendirilmesi. Materyal ve Metod: Kliniğimizde 2004 ile 2016 yılları arasında yaşa göre PSA değeri normalden yüksek olan ve prostat biyopsisi yapılan 1,062 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Rektal muayenede bulgusu olan veya 5-alfa redüktaz inhibitörü kullanan hastalar çalışma dışında tutuldu. Bu olgulardan, kontrol PSA değeri olan veya biyopsi öncesinde ve sonrasında PSA 4-10 ng/mL arasında iken s/t PSA oranı elde edilmiş toplam 303 hasta çalışmaya dahil edildi. Toplam 214 hastaya ortanca 4 hafta (2-8 hafta) süren antibiyotik tedavisi sonrasında, kalan 89 olguya antibiyotik verilmeksizin ortalama 1 ay sonraki kontrol PSA düzeylerindeki yükseklik nedeniyle biyopsi yapılmıştı. Her iki grupta da PSA ve s/tPSA oran değişimleri için %5 ve %10 sınır (cut off) değerler alınarak karşılaştırmalar yapıldı. Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 63 yıl (45-86 yıl) idi. Antibiyotik verilen grupta (n= 214) her iki sınır değer için (%5 ve %10) anlamlı PSA düşüşü izlenmedi. Antibiyotik verilmeyen hastalarda (n= 89) ise her iki sınır değeri için kontrol PSA değerlerinde anlamlı artış saptandı (%5 sınır değer için p< 0.001, %10 sınır değer için p< 0.001). Antibiyotik alan ve almayan olgular birlikte değerlendirildiğinde (n= 303) PSA'daki azalma ve artışlar antibiyotik kullanılan grupta her iki sınır değer için de anlamlı olarak yüksek bulundu (%5 sınır değer için p< 0.001 ve p< 0.001; %10 sınır değer için p= 0.001 ve p= 0.001). Serbest/total PSA oran değişimleri açısından her iki sınır değer için antibiyotik verilip verilmemesinin anlamlı bir fark oluşturmadığı izlendi. Antibiyotik verilsin veya verilmesin total PSA değişimleri ile patoloji sonuçları arasında arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Ancak antibiyotik verilen ve s/t PSA oranında değişim izlenen olgularda her iki sınır değer için patoloji sonuçları ile anlamlı ilişki gözlendi. Bu oranın azaldığı olgularda prostat kanseri, arttığı olgularda ise benign patolojiler daha yüksek oranda saptandı (%5 sınır değer için p değerleri sırasıyla p= 0.004 ve p= 0.014; %10 sınır değer için p değerleri sırasıyla p= 0.014 ve p= 0.026). Yine antibiyotik alan ve almayan olgular birlikte değerlendirildiğinde de oran değişimleri ile patoloji sonuçları arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: Rektal muayenesi normal, yaşa göre yüksek PSA değeri olan hastalarda önce antibiyotik verilerek ya da herhangi bir ilaç verilmeksizin makul bir süre sonra kontrol PSA değerine bakılarak prostat biyopsisine karar vermek sıklıkla başvurulan durumlardır. Biyopsi kararı verilmesinde s/t PSA oran değişimlerinin, özellikle antibiyotik kullanan olgularda total PSA'dan daha fazla yol gösterici olabileceği anlaşılmaktadır.

AntibiyotiklerBiyopsiProstat+5
Mesut Berkan Duran
Baskent University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vücut dışı şok dalgaları ile böbrek taşı tedavisinin başarısını etkileyen faktörler

Şok dalga litoripsi [Shockwave Lithotripsy (SWL)] başarısını öngörmek için bazı parametreler tanımlanmış ve bu parametreler ile ilgili çok sayıda araştırmalar yapılmıştır. Bu çalışmada SWL başarısını etkileyen faktörlerin tamamı, tedavi başarısını en iyi şekilde öngörebilmek için incelenmiştir. Yapılan retrospektif çalışmada, Ocak 2011 ile Aralık 2015 yılları arasında SWL tedavisi yapılan böbrek taşları incelendi. Bilgisayarlı tomografi, taş analizi, laboratuvar verileri ve hasta kayıtları tam olan erişkin hastalar (≥18 yaş) çalışmaya dahil edildi. Üriner sistem anomalisi bulunan, taşsızlık oranını etkileyebilecek tedavi alan (alfa-blokör, kalsiyum kanal blokörleri) ve böbrek fonksiyon bozukluğu bulunan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Tomografi görüntülerinden elde edilen taş dansitesi, taş-cilt mesafesi, böbrek çevresi doku ve cilt-altı doku yoğunluğu, taş boyutu, taş yükü, infindibulopelvik açı incelendi. Bunun yanında vücut kitle indeksi ve taş analizi sonuçları değerlendirildi. İşlem sonrasında taş görülmemesi veya klinik önemsiz rezidüel fragmanlar (≤3mm) tespit edilmesi halinde tedavi başarılı kabul edildi. Çalışmamızda toplam hasta sayısı 124 olup, yaş ortalaması 45,08±14,11 idi. SWL genel tedavi başarısı %72,5 olarak hesaplandı. Lokalizasyona göre tedavi başarısının; alt polde %65,9, orta polde %70, üst polde %75, renal pelvis taşlarında ise %80 olduğu görüldü. Lokalizasyon ve tedavi başarısı arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Hastaların ortalama beden kitle indeksi 29,8 olup tedavi başarısı ile ilişkisi yoktu. Taş boyutu ve taş yükünün tedavi başarısı ile önemli ilişkisi vardı (p=0,0001). Taş boyutu ve taş yükü için belirlenen cut-off değerleri 12,95 mm ve 121,38 mm2 idi. Taş-cilt mesafesi, böbrek çevresi doku, cilt-altı doku yoğunluğu ve infindibulopelvik açının SWL başarısı ile ilişkisi yoktu. Taş dansitesinin tedavi başarısı ile anlamlı ilişkisi vardı (p=0.0001). Taş dansitesi için belirlenen cut-off değeri 739 HU (Houndsfield Unit) idi. Sistin ve kalsiyum oksalat monohidrat taşlarında tedavi başarısı diğer taş cinslerinde göre anlamlı olarak düşüktü (p=0,019). Çalışmamızda kontrastsız bilgisayarlı tomografide saptanan taş boyutu, taş yükü ve taş dansitesinin tedavi başarısında en önemli etkenler olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Şok dalga litotripsi, böbrek taşı, kontrastsız bilgisayarlı tomografi

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek taşları+4
Mehmet Vehbi Kayra
Baskent University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prematür ejakülasyon nedeni ile başvuran hastalarda erektil disfonksiyon görülme sıklığı

Prematür ejakülasyon erkeklerde en sık görülen seksüel fonksiyon bozukluğu olup diyabet, tiroid hastalıkları, prostatit ve erektil disfonksiyon gibi komorbid durumlarla yakından ilişkilidir. Buna rağmen PE ile ED arasındaki ilişki arasında tartışma söz konusudur ve bu iki patolojinin ne sıklıkla birlikte bulunduğuyla ilgili az sayıda data mevcuttur. Bu çalışma prematür ejakülasyonu olan hastalarda erektil disfonksiyon görülme sıklığı ve şiddetini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Üroloji polikliniğine prematür ejakülasyon yakınması ile başvuran yaşları 24-66 arasında değişen toplam 111 hasta çalışmaya alındı. PE ve ED Türkçeye validite edilmiş prematür ejakülasyon değerlendirme anketi (PEDT) ve ereksiyon işlevi uluslararası değerlendirme formu (IIEF) ile değerlendirildi. İstatistiksel analiz için pearson ki kare testi ve korelasyon analizleri kullanıldı. İstatistiksel analizler SPSS 21.0 paket programı ile yapıldı ve 0,05'den küçük p değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışma grubunun ortalama yaşı 43,6±11,8 idi; PEDT ve IIEF ortalamaları sırasıyla 12,7±4,3 ve 18,5±5,2 olarak bulundu. PE bulunan 105 hastada (%94,6) ED saptandı. PEDT ve IPSS skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,199). Tüm hastaların %62,2'sinde prostatik inflamasyon bulundu. PEDT grupları arasında prostatik inflamasyon açısından anlamlı bir farklılık bulunmadı (p=0.585). PEDT skorları ve yaş arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0.781). Sonuç olarak üroloji polikliniklerine başvuran hastalarda PE ve ED birlikteliği dikkatlice sorgulanmalıdır. Bu birlikteliği doğrulamak amacıyla ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

EjakülasyonErektil disfonksiyonPenis ereksiyonu+1
Ahmet Yazanel
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel interstisyel sistit modelinde intravezikal hyaluronik asit uygulamasının inflamatuar hücreler üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Ağrılı Mesane Sendromu (AMS) / Interstisyel Sistit (IC) üroloji dünyasında büyük önemini sürdürmektedir. Tanımı, terimlendirilmesi hatta epidemiyolojisi henüz kesinlik kazanmamış olup, doğal seyri hala takip edilmektedir. Steril bir mesane hastalığı olan IC daha çok genç ve orta yaş kadınlarda görülen ve bu bulgulara neden olabilecek diğer patolojilerin dışlanması ile ortaya konulan bir hastalıktır. IC 6 aydan uzun süren idrara sık çıkma ve irritatif semptomlar, suprapubik/pelvik ağrı gibi klinik semptomları olan steril bir mesane hastalığıdır. IC etiyoloji kesin olarak bilinmemekle birlikte, teoriler arasında enfeksiyon, otoimmunite, genetik, idrarda toksik maddelerin varlığı, sigara, kötü diyet ve psikiyatrik sebepler belirtilmiştir. Her ne kadar IC başlı başına bir mesane problemi olarak görülse de, ek hastalıkların yaygınlığını araştıran modern çalışmalar IC'nin "kronik pelvik ağrısı" denilen ve mesane rahatsızlığı belirtilerinden daha geniş sistemik visseral problemlerle ortaya çıkan bir tablo olduğunu ortaya koymuştur. Sıklıkla beraberinde bulunabilen hastalıklar inflamatuar barsak hastalığı, endometriozis, fibromyalji, panik bozukluklar jinekolojik hastalıklar, crohn hastalığı sıralanabilir. Sebebi kesin bilinememekle birlikte, mesane semptomları transizyonel epitel hücre duvarında lokalize olan bariyerin impermeabilite eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Normalde mesane ürotelyumu memeli membranlar içinde en az geçirgenliğe sahiptir. IC durumunda ürotelyum şemsiye hücrelerinin kısmi kaybından kaynaklı disfonksiyonel bir hal almakta ve düz kaslarda multipl değişikliklerin diferansiyasyonundan ve bariyer kaynaklı proteinlerdeki bozukluklardan ortaya çıkabilmektedir. Birçok teori ortaya atılmasına karşın IC patogenezindeki merkezi rolün inflamasyon olduğu elektron mikroskobu kullanılan hayvan ve insan çalışmalarında teyit edilmiştir. Etiyoloji ne olursa olsun eğer zararlı uyaran kronik olarak devam ediyorsa inflamasyona neden olur. Sonuç olarak bu kısır döngü mesane epitelyumunda ve glikozaminoglikan (GAG) tabakasında yaralanma ile sonuçlanır. Normal mesane epitelyumu kondroitin sülfat, hyaluronik asit, müsin gibi glikozaminoglikan tabakası ile kaplıdır. IC sonucunda ise üroepitelyumun bu musinöz ve GAG tabakasında artmış permabilite artışı ve K gibi üriner katyonlara karşı değişken geçirgenlik söz konusu olur. Hasar ayrıca ürotelyumda aşırı sitokin üretimi ve mast hücre aktivasyonu ile sonuçlanır. K iyonu permabilitesindeki değişkenlik ise bu aktivasyonu tetikler. Üroepitelyumdaki artan sitokinler, nörotransmitterler, antiproliferatif faktör (AFP) ve mast hücreleri ise IC'li hastalarda hiperaljezi ile sonuçlanır. AFP normal ürotelyal epitelde permabilite artışına neden olurken, aynı zamanda sitokinlerin salınımını ise arttırır. Enflamasyon sonucunda submukoza tabakasında ve daha az oranda olmak üzere detrusör tabakasında lenfosit, plazma hücreleri ve mast hücre sayısı artışı izlenir. Daha az olarak nötrofil eozonofil lenfositler ve histiyositler izlenir. Klasik olarak IC'li hastanın mesane mukazasında Hunner's ülseri görülür. İmmunohistokimyasal tekniklerle yapılan incelemelerde klasik ülseratif IC vakalarında inflamatuar hücre infiltrasyonu 6-10 kat artarken, klasik olmayan non-ülseratif IC vakalarında yaklaşık 2 kat artış gösterir. IC'de birkaç tedavi etkili olmakla birlikte, bunlar arasında en etkili olanı GAG'ın intravezikal olarak hasta mesanelerindeki eksik GAG tabakasına eklenmesidir. Hyaluronik asitin intravesikal uygulanması mesane yüzeyini korumak için düşünülmektedir ve klinik çalışmalarda yararlı olduğu gösterilmiştir. Yapılan bir klinik çalışmada 4 haftalık intravesikal hyaluronik asit tedavisi sonucu faydalanım %56, yedi haftalık tedavi sonrasında ise faydalanım %71 olarak hesaplanmıştır. Akut asit hasarlı fare ve sıçan mesanelerini kullanan çalışmalar intravesikal hyaluronik asit tedavisinin IL-6 seviyesini azaltmasının yanı sıra inflamasyonu ve işeme sıklığını da azalttığı yönündedir. IL-6 seviyesi ise inflamasyonun şiddeti ve işeme sıklığı ile doğru orantılıdır. Çalışmamızda inflamasyonun ve inflamatuar hücrelerin gösterilmesi için rabbit poliklonal antikorlar ve miyeloperoksidaz aktivitesi kullanıldı. T lenfosit infiltrasyonunu göstermek için CD3, monosit infiltrasyonunu göstermek için CD14, B lenfosit infiltrasyonunu göstermek için CD19, natural killer infiltasyonunu göstermek için CD56 nötrofil yanıtını değerlendirmek için miyeloperoksidaz aktivitesi ve inflamasyon yanıtını değerlendirmek için IL-6 poliklonal antikorlarına bakıldı. Çalışmanın sonucunda kimyasal sistit sonrasında hyaluronik asit ile intravezikal tek doz tedavi edilen grupta miyeloperoksidaz aktivitesinin kontrol grubuna yaklaştığı saptandı. Rabbit poliklonal antikorlarla bakılan ve semi-kantitatif değerlendirme ile hesaplanan inflamasyon ve inflamatuar diğer hücrelerin seviyelerinin (B lenfosit, T lenfosit, Natural Killer, Monosit) tedavi grubunda çalışma sonrasında kontrol grubundaki seviyelere yaklaştığı saptandı. Bu çalışma sonucunda intravezikal hyalüronik asit tedavisi ile inflamatuar hücreler olan nötrofil (miyeloperoksidaz aktiviesi), monosit (CD14), natural killer (CD56), T lenfosit (CD3) ve B lenfosit (CD19) hücrelerinin baskılandığı, mesane mukozal bütünlüğünün korunduğu ve böylece histopatolojik düzelme saptandığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: İnterstisyel sistit, GAG, hyaluronik asit, inflamasyon.

GlikozaminoglikanlarHyalüronik asitHücreler+3
İlker Fatih Şahiner
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanseri nedeniyle radikal retropubik prostatektomi yapılan hastalarda spesmen patolojisinde intraduktal karsinom varlığının prognoza etkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Çalışmamızda radikal prostatektomi (RP) örneklerinde intraduktal karsinom (İDK) varlığının, patolojisi ekstraprostatik yayılım gösterip (pT3a) cerrahi sınırı negatif ve organa sınırlı olup (pT2) cerrahi sınırı pozitif olan olgularda biyokimyasal nüks ve prognoza etkisini ve adjuvan tedavi planlamasında yardımcı olup olmayacağını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Kliniğimizde 2000-2014 yılları arasında lokalize prostat kanseri nedeniyle RP yapılan ve patolojik inceleme sonucu pT3a cerrahi sınır negatif (Grup 1, n=35) ve pT2 cerrahi sınır pozitif (Grup 2, n=32) olarak değerlendirilen toplam 67 hasta çalışmaya dahil edildi. Olgulara ait patoloji preparatları tekrar değerlendirilip İDK komponenti içerenler ayırt edildi. Her iki grupta İDK varlığı prognostik önemi bilinen diğer parametreler ve biyokimyasal nüks ile istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 1' de 5 olguda İDK, 3 olguda biyokimyasal nüks saptandı. Grup 1' deki olgulardan İDK ile birlikte olanlarda birliktelik göstermeyenlere göre daha fazla biyokimyasal nüks geliştiği gözlendi (p=0,002). Bu grupta İDK ile progresyonsuz sağ kalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,001). Grup 2' de ise 4 olguda İDK, 10 olguda biyokimyasal nüks saptandı. Grup 2' deki olgulardan İDK ile birlikte olanların birliktelik göstermeyenlere göre daha yüksek tümör hacmine sahip oldukları gözlendi (p=0,02). Bu grupta İDK ile progresyonsuz sağ kalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,033). Sonuç ve Öneriler: Her iki hasta grubunda da İDK progresyonsuz sağ kalım için prognostik bir faktördür. Bu hastalarda İDK varlığının postoperatif adjuvan tedavi planlamasında yardımcı olacağını düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: radikal prostatektomi, intraduktal karsinom, prostat kanseri, biyokimyasal nüks, progresyonsuz sağkalım

Sedat Karakoç
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal hücreli karsinomda perirenal yağ dokusu, renal sinüs ve renal ven invazyonunun tümör nekroz faktör ilişkili ligand (traıl) ve reseptörleri ile ilişkisi

Renal hücreli karsinom (RHK) böbrek tümörlerinin içinde en yaygın olanıdır. Mortalitesi en yüksek ürolojik malignitelerdendir. Hedefe yönelik tedavide yeni çıkan ajanlara rağmen nüks veya metastatik RHK kemoterapiye oldukça dirençlidir. TRAIL sadece kanser hücrelerinde apoptozu inhibe ettiği için anti kanser tedavi amaçlı kullanımı deneysel çalışmalarda devam etmektedir. Renal sinüs, içinde bulundurduğu lenfatik ve vasküler ağlardan dolayı RHK'in böbrek dışına yayılımında önemli olduğu düşünülmekte ve son zamanlarda üzerinde fazlaca durulmaktadır. Bu çalışmada RHK hastalarında TRAIL ve reseptörlerinin renal sinüs, renal ven ve perirenal yağ doku tutulumu olan hastalar arasında ekspresyonu inceledik. Ayrıca renal ven, renal sinüs, perirenal yağ doku tutulumu ile yaş, cinsiyet, tümör çapı, nükleer grade, histolojik alt tip gibi parametreler ile ilişkisini değerlendirdik. RHK tanısı alan 249 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Renal sinüs, renal ven ve perirenal yağ doku tutulumları ile yaş, cinsiyet, histolojik alt tip, nükleer grade tümör çapı ile analiz edildi. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda bu parametrelerden sadece tümör çapı ile renal sinüs, renal ven ve perirenal yağ doku tutulumu arasında anlamlı ilişki saptandı. Bu 249 hastadan dosyalarında TRAIL ve reseptörleri ile çalışılmış olan 145 hasta; renal sinüs, renal ven ve perirenal yağ doku tutulumu ile TRAIL ve reseptörlerinin ekspresyonu açısından incelendi. Dokuz hasta parafin blokları yeterli değerlendirilemediği için çalışma dışında tutuldu. Analizler sonucunda, düşük TRAIL-R1 ekspresyonunun renal ven invazyonu olmaması ile anlamlı ilişkili olduğu (p=0,002); yüksek TRAIL-R3 ekspresyonunun renal ven invazyonu olması ile anlamlı ilişkili olduğu saptanmıştır (p=0,005). Renal ven tutulumu olanlar ile TRAIL-R3 yüksek olması istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. TRAIL-R3 sitoplazmik uzantısı olmadığı için tuzak reseptör olarak işlev görür. TRAIL-R3 ortamda yüksek olduğu zaman mevcut TRAIL proteinini bağlar. Ölüm reseptörleri olan TRAIL-R1 ve TRAIL-R2 için bağlanacak az sayıda TRAIL proteinin kalması veya hiç kalmaması nedeni ile hücre apoptoza giremez ve tümör agresif seyredebilir. Az miktarda kalan TRAIL, ölüm reseptörü olan TRAIL-R1 veya TRAIL-R2'ye bağlanabilir. Ancak bu durumda da apoptoz gerçekleşmeyebilir bu da bize TRAIL-R1 ve TRAIL-R2'nin hücre içi sinyal yollarında sorun olabileceğini gösterir. Renal ven tutulumu olmayanlar ile TRAIL-R1'in ekspresyon seviyesi düşük saptanmıştır. Tümör hücresinde apoptozu indüklemesinden dolayı TRAIL-R1 seviyesi düşüklüğü istenilmez. Ancak üst pol ve büyük boyutta olan tümörler agresiftir. Bu durumda da renal ven invazyonu olmadan TRAIL-R1 düşüklüğünü açıklayabiliriz. Renal ven invazyonu olmayan ve TRAIL-R1 ekspresyonu düşük olan hastalar diğer prognostik faktörler de göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. TRAIL ve reseptörlerinin renal sinüs, renal ven ve perirenal yağ doku tutulumu olanlarda ekspresyonun daha geniş serilerde değerlendirmelidir.

Onur Yusuf Kocabaş
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperkolesterolemik sıçanlarda resveratrolün intrakavernozal basınç üzerine etkileri

AMAÇBu çalışmada hiperkolesterolemik diyetle beslenen sıçanlarda koruyucu resveratrol tedavisinin in vivo deneysel yöntemle intrakavernozal basınçlar üzerine etkileri değerlendirildi.YÖNTEMÇalışmada 21 adet Wistar cinsi erkek sıçan kullanıldı. Her grupta 7 sıçan olmak üzere kontrol, hiperkolesterolemi ve resveratrol grupları oluşturuldu. Altı hafta süreyle kontrol grubu normal yem, hiperkolesterolemi ve resveratrol grupları %1'lik kolesterol diyeti ile beslendi. Resveratrol grubuna altı hafta süreyle 25 mikrogram/kg/gün dozunda intraperitoneal olarak resveratrol verildi. Hiperkolesterolemi ve resveratrol grubundaki sıçanların içme sularına ilk 2 hafta boyunca, ateroskleroza eğilimi arttırmak için NG-nitro-L-arginine metil ester (L-NAME, 3mg/ml) eklendi. Çalışma sonunda plazma kolesterol düzeyleri ve erektil yanıtlar değerlendirildi. Kavernozal sinir 1 dakika boyunca 20Hz/1ms frekansta 2,5V, 5V ve 7,5V ile uyarılıp intrakavernozal basınçlar (İKB), ortalama sistemik kan basınçları (OAB) ve eğri altında kalan alanlar (EAA) kaydedildi.BULGULARHiçbir grupta başlangıç vücut ağırlıkları ortalamalarında belirgin değişiklik gözlenmedi (p>0,05). Hiperkolesterolemi ve resveratrol grubunda total kolesterol ve LDL kolesterol seviyelerinde kontrol grubuna göre anlamlı derecede artış saptandı (p<0,001). Total ve LDL kolesterol düzeylerinde resveratrol grubunda, hiperkolesterolemi grubuna göre anlamlı derecede iyileşme olduğu gözlendi (p<0,01). 2,5V uyarıda İKB, İKB/OAB ve EAA değerlerinde kolesterol ve resveratrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p = 0,0338, p<0,0075, p<0,01).SONUÇBu çalışmayla sıçanlardaki hiperkolesterolemi modelinde resveratrol tedavisinin erektil yanıtlar üzerine koruyucu etkisi in vivo olarak ilk kez gösterilmiştir. Resveratrolün lipid profili üzerine olan olumlu etkileri nedeniyle özellikle vasküler risk faktörlerinin olduğu ED olgularında yararlı olabileceği kanısına varılmıştır.Anahtar kelimeler: Hiperkolesterolemi, erektil disfonksiyon, resveratrol, in vivo, sıçan

Erektil disfonksiyonHiperkolesterolemiResveratrol+2
Bilgin Öztürk
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Varikosele bağlı testiküler disfonksiyonun patofizyolojisinde TRAIL ve resptörlerinin rolü

İnfertil erkeklerde varikoselin artan sıklığı bu konuda yapılan çalışma sıklığının artmasına ve tedavi için moleküler düzeyde araştırmalar yapılamsına neden olmuştur.Bu çalışmanın amacı deneysel rat modelinde varikosele bağlı testiküler disfonksiyon patofizyolojisinde TRAIL ve reseptörlerinin rolünün olup olmadığı amaçlanmıştır.Ratlar kontrol,sham ve varikosel olarak üç gruba ayrılmıştır.Ratların sol testiküler ve renal venlerine parsiyel ligasyon uygulanarak varikosel oluşturulmuştur.Ratlar cerrahien 13 hafta sonra değerlendirilmiştir.Testis hücrelerindeki DNA fragmentasyon derecesi terminal deoxynucleotidyl transferase deoxyuridine triphosphate nick end labeling (TUNEL) assay methodu ile incelenmiştir.Tübül dejenerasyonu Johnsen skorlama sistemi ile değerlendirilmiştir. TRAIL ve resptörlerinin ekspresyon dereceleri immünohistokimya ve Western Blot teknikleri ile değerlendirilmiştir. Apoptotik index; Johnsen skoru , TRAIL ve reseptörlerinin ekspresyonu ile beraber değerlendirilmiştir.İstatiksiksel yöntemler olarak bilgisayar ortamında Kruskal-Wallis and Dunn's multiple comparison testleri kullanılarak ortalama değer ±s.d. saptanmıştır.Germ hücre apaptotik indeksi varikosel grubunda sham ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak artmış saptanmıştır(P=0.0031).Johnsen skoru varikosel grubunda ,kontrol ve sham grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı azalmıştır(P<0.0001).İmmünohistokimyave Western Blot analizleri sonucunda TRAIL-R1 ve TRAIl-R4 ekspresyonunda artma,TRAIL-R2'de azalma saptanmıştır.Her üç grupta TRAIl ve TRAIl-R3 ekspresyon düzeylerinde farklılık saptanmamıştır.Bu çalışmanın sonuçları TRAIL ve reseptörlerinin varikosele bağlı testiküler hasarın patofizyolojisinde rolü olabileceğini göstermiştir.

Orçun Çelik
Akdeniz University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer pt1 mesane ürotelyal kanserde nüks ve progresyon için prognostik gösterge olarak HYAL–1

AMAÇKasa invaze olmayan mesane kanserlerinde nüks ve progresyonu etkileyen faktörlerdenbahsedilmiş, çeşitli çalışmalar yapılarak önemleri hakkında değişik sonuçlar yayınlanmıştır.Çalışmamızda pT1 mesane ürotelyal kanserlerde immünhistokimyasal yöntemle HYAL?1düzeylerinin nüks ve progresyonun tahminindeki rolünü saptamayı amaçladık.YÖNTEMÇalışmamıza kliniğimizde pT1 mesane ürotelyal kanseri tanısı alan, patoloji arşivindenkanserli doku parafin bloklarına ulaşılan ve takip bilgileri olan 89 hasta dahil edildi. Hastalaryaş, cinsiyet, derece, eşlik eden KİS varlığı, tümör boyutu, tümör sayısı açısındandeğerlendirildi.Çalışma kapsamına alınan olgulara ait H&E boyalı preparatlar arşivden çıkarılarak 2004DSÖ sınıflamasına göre yeniden derecelendirildi. İki patolog tarafından HYAL?1ekspresyonu immunohistokimya ile değerlendirildi ve boyama yoğunluğu içinderecelendirildi.BULGULARTakip süresinde (median takip süresi 36 ay) 89 hastanın 38'inde(%42,7) nüks, 22'sinde(%24,7) progresyon saptandı. Çalışmaya dahil edilen 89 T1 mesane kanserli hastanındokularının HYAL-1'le boyama özelliklerine bakıldığında; 82'si (%92,1) yüksek ekspresyon(10 olguda +2 ve 72 olguda +3), sadece 7'si (%7,9) düşük ekspresyon (1 olguda 0 ve 6olguda +1) olarak değerlendirildi. Derece, eşlik eden KİS varlığı, tümör sayısı, tümör boyutu,yaş ve cinsiyet gibi parametrelerin HYAL-1'le boyama özellikleri istatistiksel olarak anlamlıdeğildi. T1 mesane urotelyal kanserlerde HYAL?1 ekspresyonunun nüks ve progresyonöngörmedeki etkisinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmadığını saptadık. T1 mesaneürotelyal kanserlerde klinik patolojik parametrelerden sadece eşlik eden KİS varlılığın(p=0,021) nüks üzerinde istatistiksel olarak anlamlı olduğunu saptarken, derecenin (p=0,005)ve eşlik eden KİS varlığının (p=0,003) progresyonla anlamlı ilişki gösterdiğini tespit ettik.SONUÇ.Çalışmamızda HYAL?1 ekspresyonun T1 mesane urotelyal kanserlerde nüks ve progresyonuön görmede rolünün olmadığını saptadık.2Anahtar kelimeler: HYAL?1,mesane kanseri, evre pT1,nüks, progresyon

Hyalüronik asitMesane neoplazmlarıNüks+2
Elnur Mammadov
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal hücreli karsinomda substans p düzeyi ile substans P'yi parçalayan enzimlerin aktivitesindeki değişimin kanserin fenotipi ve prognozu ile ilişkisi

Renal hücreli karsinom (RHK) insidansı giderek artan, sınırlı bir grup hasta için etkin tedavisi olan, konvansiyonel kemoterapi ve radyoterapiye iyi cevap vermeyen bir malignensidir. Bu nedenle son yıllarda hastalığın gelişimi ve progresyonu ile ilgili moleküllerin tanımlanmasına yönelik çalışmalar artmıştır. ADAM (A Disintegrin A Metalloproteaz)'lar bir metalloproteaz ailesi olup, tüm çalışmalarda olmasa da bazı çalışmalarda ADAM 9, ADAM 10 ve ADAM 17'nin artmış ekspresyonunun tümör progresyonu ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Benzer şekilde nöropeptidlerin hidrolizinden sorumlu bir peptidaz olan neprilisin (NEP) seviyesindeki değişimin tümör formasyonu ve progresyonunu nasıl etkilediği kesinliğe kavuşmamıştır. Bu bulgular protein seviyesindeki değişimlerin her zaman fonksiyonel değişimlerle korele olmadığını göstermiştir. Aday moleküllerin tümör formasyonu ve metastazları nasıl etkilediğini anlamak için fonksiyonel değişimlerin belirlenmesi gerekmektedir. Biz ardışık 60 olguluk renal hücreli kanser serimizde postoperatif taze dondurulmuş RHK dokusunda ve primer tümöre 2 cm uzaklıktaki komşu renal dokuda neprilisin ve alfa sekretaz aktivitesini ADAM 9, 10 ve 17 fonksiyon ölçümleriyle değerlendirdik. ADAM'ların hem tümör hem de komşu tümörsüz dokudaki seviyeleri ve lokalizasyonları immunhistokimya çalışmasıyla değerlendirildi. Örneklerin patolojik derecelendirmesi immünreaktivite skalası kullanılarak yapıldı. Kontrol grubu olarak taşlı nonfonksiyone böbrek nedeniyle cerrahi uygulanan 10 hastadan alınan dokularda da aynı çalışma yapıldı. RHK alt tiplerinden 34'ü berrak hücreli, 12'si papiller ve 8'i kromofob idi. Yüzdeleri sırasıyla 58, 16 ve 11 idi. 6 olgu ise diğer tip RHK'lardan oluşuyordu. Hem alfa sekretaz, hem de neprilisin aktivitesinin tümör olmayan komşu renal dokuyla karşılaştırıldığında tümör dokusunda anlamlı olarak azaldığı (alfa sekretaz %78, neprilisin %57) saptandı (p < 0,0001 paired t test). Enzim aktivitesindeki azalış farklı histolojik alt tipler ve derecesine göre değişiklik göstermedi. İstatistiksel analizler, tümör tiplerine göre yapıldı. Papiller tip RHK'da NEP aktivitesi ve alfa-sekretaz aktivitesi tümör dokusunda belirgin ve istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu. NEP düzeyindeki kaybın alfa sekretaza göre daha fazla olduğu gözlendi. RHK hastalarındaki renal alfa sekretaz aktivitesi nefrolitiazis nedeniyle cerrahi uygulanan böbrek dokularıyla karşılaştırldığında anlamlı olarak yüksekti (p<0,05) (2,4 kat). Buna karşın, kromofob RHK hastalarındaki renal neprilisin aktivitesi taşa bağlı nonfonksiyone böbrek nedeniyle uygulanan nefrektomi materyalinden alınan böbrek dokularıyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak azalmıştı (%44). NEP (CD10), ADAM9 ve ADAM10 düzeyi berrak hücreli renal hücreli karsinomda incelenen tüm evrelerde tümörsüz böbrek dokusuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur. ADAM17 düzeyinin ise ileri evrelerde tümör dokusunda erken evre tümör dokusuna göre anlamlı derecede azaldığı gözlenmiştir. Tümör dokusunda ADAM9 immunboyanması komşu tümörsüz böbrek dokusuyla karşılaştırıldığında tümör tipinden bağımsız, belirgin olarak düşük bulunmuştur. ADAM17 seviyeleri papiller tip renal hücreli karsinomda erken evrede ileri evreye (metastatik veya T3a tümörlerde) ve çevre tümörsüz dokuya göre daha düşüktü. Ayrıca ileri evre berrak hücreli karsinomda da azalmış ADAM17 ekspresyonu saptandı. ADAM10 seviyeleri tüm tiplerdeki tümörlerde komşu normal dokuya gore anlamlı olarak düşüktü, ileri veya erken evre açısından anlamlı fark yoktu. Genel olarak tüm ADAM'lardan en fazla ADAM17 ekspresyonu saptandı. Tümör dokusunda ADAM'ların aberran (sitoplazmik) ekspresyonu saptanması azalmış alfa sekretaz aktivitesini açıklamaktadır. Bizim sonuçlarımız aynı zamanda ADAM17 aberran ekspresyonunun papiller tip renal hücreli karsinomda tümör progresyonuna yol açtığını göstermektedir. Alfa sekretaz aktivitesinin tümör oluşumu ve progresyonundaki rolü tam bilinmemektedir. Bu sonuçlar, neprilisin ve alfa sekretaz aktivitesinin RHK olan hastalarda azaldığını ilk kez göstermiştir ve terapötik anlamlılık için daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Renal hücreli karsinom, Substans P, NEP/CD10, ADAM, alfa sekretaz.

Tümay İpekçi
Akdeniz University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği oluşturulmuş rat modelinde kronik sildenafil uygulamasının erektil fonksiyon üzerine tedavi edici etkisinin moleküler düzeyde değerlendirilmesi

Erektil disfonksiyon, çiftlerin yaşam kalitesini etkileyen önemli sağlık problemleri arasında gelmektedir ve sistemik hastalıklarda tedavi başarısı oldukça düşmektedir. DM ve KBY bağlı gelişen ED'un AGE molekülleri ile olan ilişkisi çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda da KBY modeli geliştirilen ratlarda, uygulanılan kronik sildenafil tedavisinin ereksiyon fizyolojisinde rol oynayan moleküller üzerinde olan ve erektil fonksiyonlardaki tedavi edici etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 3 grup Wistar erkek rat kullanılmıştır. 8 rat kontrol grubu olarak kullanılmıştır. 2. Grupta yer alan 9 rat ile 3. Grupta yer alan 8 ratta ise literatürde tarif edilen şekilde tek taraf total ve karşı taraf 5/6 nefrektomi operasyonu uygulanılarak KBY modeli geliştirilmiştir. 3. Grup ratlara daha sonra günlük 5 mg/kg sildenafil p.o. tedavisi verilmiştir. Tüm ratların kuyruk kan örneklerinden serum BUN ve kreatinin değerleri çalışıldı. Çalışma sonunda tüm ratlarda erektil kapasitenin değerlendirilmesi amacı ile KSS uygulanıldı. İKB/OKB ve total İKB değerleri analiz edildi. Ratların kavernozal dokularından MDA, 5-HMF, cGMP, nNOS ve iNOS protein ekspresyonları değerlendirildi. KBY geliştirilen ratlarda, serum BUN ve kreatinin değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek olarak seyretti (p<0,05). KBY geliştirilen ratlarda erektil yanıtların azaldığı görüldü. İKB/OKB ve total İKB değerleri 2. grup ratlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü (p<0,05). Kronik sildenafil tedavisi, erektil yanıtları iyileştirmekteydi. Tedavi alan ratlarda İKB/OKB ve total İKB değerleri daha yüksek olarak saptanıldı. İKB/OKB ve total İKB değerlerinde ki bu iyileşmenin 5 v ve 7,5 v'daki ölçümlerde kontrol grubuna yaklaştığı görüldü ve KBY grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlılık gösteriyordu (p<0,05). Doku hasarının göstergesi olan MDA ve AGE ürünü olan 5HMF düzeyleri KBY geliştirilen ratlarda anlamlı olarak yükselmiş olarak görüldü. Kronik sildenafil tedavisi ile hem MDA hem de 5-HMF düzeylerinde KBY grubuna göre kıyaslandığında anlamlı derecede azalma saptanıldı (p<0.05). Ereksiyon fizyolojisinde rol oynayan moleküllerden olan cGMP düzeyi ve nNOS protein ekspresyonu KBY geliştirilen ratlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmıştı (p<0,05); kronik sildenafil tedavisi, her iki molekül seviyelerini arttırmakta ve kontrol grubu düzeylerine yaklaştırmaktaydı. Bu iyileşme istatistiksel olarak da anlamlıydı (p<0,05). Yine benzer şekilde KBY nedeni ile yükselen iNOS protein ekspresyonu kronik sildenafil tedavisi ile azalmaktaydı. KBY grubu ile karşılaştırıldığında tedavi verilen ratlardaki bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p<0,05). Çalışmamızda, literatürle benzer şekilde KBY modeli geliştirilen ratlarda erektil yanıtların anlamlı olarak azaldığı ve AGE düzeylerinin kavernozal dokuda arttığı saptanıldı. Kronik sildenafil tedavisi ile AGE seviyeleri azalmakta, ereksiyon fizyolojisinde görev alan anahtar moleküllerin seviyeleri artmakta ve böylelikle erektil yanıtlarda iyileşme sağlanılmaktadır. Çalışmamızın sonuçları, kronik sildenafil tedavisinin endotelyal fonksiyonlar üzerinde koruyucu etkisinin olabileceğini ve bu hasta grubunda ED tedavisinde yeni yaklaşımların gündeme gelebileceğini göstermesi açısından yol gösterici olacaktır.

Arif Kol
Akdeniz University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aşırı aktif mesane etyopatogenezinde sempatik disfonksiyon

Aşırı aktif mesane (AAM) dünya genelinde milyonlarca insanın yaşam kalitesini olumsuz etkileyen prevalansı yüksek bir sağlık sorunudur.Uluslararası Kontinans Derneği'nin (ICS) 2002 yılındaki terminoloji standardizasyon raporunda '' Ani şiddetli işeme isteği ve/veya sıkışma tipi idrar kaçırma ile karakterize olan,genellikle gündüz ve gece işeme sıklığının artışıyla ilişkili şikayetler ile bu şikayetlere neden olabilecek lokal patolojik veya metabolik neden bulunamayan semptomlar kompleksi'' olarak tanımlanmıştır.AAM patofizyolojisi hala net değildir.Bu konuda çeşitli teoriler ileri sürülmektedir.Mesanenin fizyolojik dolumu sempatik aktivasyonda artış ve parasempatik baskılanma ile olmaktadır.Mesane ve sfinkter aktivitesinin esas olarak otonom sinir sistemi kontrolünde olması otonom disfonksiyonun AAM etyopatogenezinde rol oynayabileceğini düşündürmüştür. AAM tedavisinde antikolinerjik ilaçlar ilk seçenek olarak kullanılmaktadır.Ancak bu tedaviden hastaların %60'ı fayda görmektedir.Geri kalan grupta sempatik sinir sistemi ,nonadrenerjik-nonkolinerjik aktivasyon ve/veya mesane epitelinin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Sempatik deri yanıtı (SDY);derinin spontan ya da uyarılmış,elektrik aktivitesinin ölçümü,sudomotor işlevlerinin değerlendirilmesinde kolay uygulanabilir,non-invaziv,güvenli bir tanı yöntemidir. Depresif bozukluklar ve anksiyete ile otonomik disfonksiyon arasında ilişki gösterilmiştir. Çalışmamızda sempatik deri yanıtları kullanılarak AAM etyopatogenezinde ve hastaların antikolinerjik tedaviye cevabında sempatik disfonksiyonun rolünün ortaya konulması amaçlandı.Ayrıca Hamilton anksiyete değerlendirme ölçeği yoluyla depresif bozuklukların otonom disfonksiyon ile ilişkisi kullanılıp çalışmanın desteklenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji A.B.D.'na başvuran ve önceden bir antikolinerjik tedavi almış olan 40 AAM'li kadın hasta (20 hasta antikolinerjik tedaviden fayda gören,20 hasta fayda görmeyen) ile 15 sağlıklı kadın alındı.Hastaların bilgileri retrospektif değerlendirildikten sonra kontrol grubuyla beraber herkesin el,ayak ve genital SDY'ları araştırıldı.SDY yokluğu anormal kabul edildi. Hastaların 11 'inde (%27,5) genital SDY alınamadı.Kontrol grubundaki herkesten el,ayak ve genital SDY alındı.AAM'li hastalarda genital SDY alınmama sağlıklı kişilerden oluşan kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.(p=0,001). Antikolinerjik tedaviden fayda görmeyen hastalardan 7'sinde (%35) genital SDY alınmazken,fayda gören hastalardan 4'ünde (%20) genital SDY alınmadı.İki grup arasındaki fark anlamlı değildi (p>0,05).Tedaviden fayda görmeyen hastalarda SDY yokluğu kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.(p=0,01). SDY alınan AAM'li hastaların el,ayak genital bölge latansları kontrol grubuna göre uzun,AMP'leri ise ayaklar ve genital bölgede kontrol grubuna göre düşük saptandı.Genital bölge AMP düşüklüğü belirgin,ayak AMP düşüklüğü ise istatistiksel olarak anlamlıydı.(Sağ ayak p=0,03,sol ayak p=0,01).Bu sonuçlar latansta uzama,amplitüdde azalmayı otonomik nöropatiye kanıt olarak kabul eden literatür bilgisine uygundu.Tedaviden fayda gören ve fayda görmeyen AAM'li hastaların el,ayak ve genital bölge latans ve AMP değerleri arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0,05) Hamilton anksiyete skala ölçümünde SDY alınmayan hastaların,SDY alınan hastalara göre anksiyete değerlendirme puanları istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde düşük saptandı(p<0,001).Ayrıca antikolinerjik tedaviden fayda görmeyen hastaların anksiyete düzeyleri fayda gören ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p=0,002), (p<0,001).Fayda gören grup ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,034). Sonuç olarak bulgular AAM'li hastalarda sempatik işlev ile ilgili bölgesel bir bozukluğun olduğunu desteklemektedir.AAM'nin etyopatogenezinin anlaşılmasında katkıları olabileceği düşünülmektedir.SDY,AAM'de otonom işlev bozukluğunun tespitinde yardımcı test olarak kullanılabilir.Ancak AAM 'de tek başlarına teşhis yöntemi olarak rutin kullanıma girmesi için daha fazla sayıda hasta içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. AAM'ye sahip olmak ve tedaviden fayda görmemek anksiyete ve depresyonu arttıran bir faktör olarak değerlendirilebileceği gibi anksiyete'nin yüksek olması AAM'li hastaların tedaviye yanıtlarını azaltan bir faktör olarak da görülebilir.Antikolinerjik tedaviyle beraber uygulanacak bir anksiyolitik tedavi sonrası yapılacak çalışmalar konunun aydınlatılmasına katkıda bulunabilir.

Erhan Ateş
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal hücreli karsinomda tümör nekroz faktör ilişkili apoptoz uyarıcı ligand (TRAIL) ve reseptörlerinin ekspresyonu

Renal hücreli karsinom (RHK), metastatik hastalık ve mortalite riski yüksek bir kanserdir. Ayrıca metastatik hastalık kemoterapiye dirençlidir. Bu yüzden, yüksek riskli hastaları belirleyebilecek prognostik değeri olan ve hedefe yönelik tedavide yer alabilecek moleküller üzerinde çalışmalar devam etmektedir. TRAIL ve reseptörleri immün yanıtta ve tümör oluşumunda apoptotik yolaklar üzerinden etkileri olan moleküllerdir. Bu çalışmada RHK hastalarında TRAIL ve reseptörlerinin ekspresyonu ve klinik ve patolojik olarak prognostik değeri olan faktörlerle ilişkisi değerlendirilmiştir. RHK tanısı olan 137 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların parafin blokları, tümör ve çevresindeki normal böbrek dokusunu da kapsayan kesitler halinde hazırlanmıştır. Hastaların 11 tanesi bloklarda yetersiz doku bulunması nedeniyle çalışmadan çıkarılmıştır. TRAIL ve reseptörlerinin ekspresyon seviyesi immünhistokimya yöntemiyle araştırılmış ve prognostik faktörlerle ve sağkalımla ilişkisi incelenmiştir. TRAIL-R4, yalnızca 8 hastanın tümör dokusunda boyandığı için istatistiksel çalışma dışında tutulmuştur. Analizler sonucunda yüksek TRAIL-R1 ekspresyon düzeyinin, yüksek pT evresi (pT3/pT4) ile (p= 0.043); yüksek TRAIL-R3 ekspresyon seviyesinin ise yüksek pT evresi (p=0.042) ve yüksek nükleer grade (G3/G4) (p=0.006) ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisinin olduğu bulunmuştur. Yüksek TRAIL ekspresyon seviyesinin, berrak hücreli alt tip grubunda, berrak hücreli olmayanların oluşturduğu alt tip grubuna göre anlamlı olarak daha sık görüldüğü (p=0.005); yüksek TRAIL-R1 ekspresyon seviyesinin ise aksine berrak hücreli olmayan alt tiplerde berrak hücrelilere göre anlamlı olarak daha sık görüldüğü bulunmuştur (p=0.033). Ayrıca Yüksek TRAIL ekspresyon seviyesinin, erkek hastalarda kadın hastalara göre anlamlı olarak daha sık görüldüğü saptanmıştır (p=0.019). TRAIL-R2 ekspresyon seviyesinin ise değerlendirilen klinik ve patolojik özelliklerle arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Tek değişkenli sağkalım analizleri, tüm RHK hastaları için TRAIL ve reseptörlerinin ekspresyon seviyeleri ile kansere özgü sağkalım arasında anlamlı ilişki bulunmadığını göstermiştir. Ancak alt grup analizlerinde, berrak hücreli olmayan histolojik tiplerin oluşturduğu grupta, yüksek TRAIL ekspresyon seviyesi daha düşük kansere özgü sağkalım oranıyla anlamlı ilişkili bulunmuştur (p= 0.035). Bu bulgu, TRAIL'e verilen reseptör yanıtının berrak hücreli olmayan grupta antiapoptoz lehine olduğu şeklinde yorumlanabilir ve bu grup hastaların hedefe yönelik tedavi stratejilerine yön verebilir. Ayrıca TRAIL-R4'ün çok düşük oranda bulunması daha geniş serilerde değerlendirilmelidir. Çünkü overekspresyonunda antiapoptotik genleri indükleyen NF-κB'yi aktive ettiği öne sürülen TRAIL-R4'ün tümörlü dokuda gerçekten düşük oranda eksprese ediliyor olması TRAIL-R4'ün hücre içi sinyal yolaklarında da bir sorun olabileceğini gösterebilir. Sonuç olarak yüksek TRAIL-R1 düzeyinin, yüksek pT evresi ile ve yüksek TRAIL-R3 düzeyinin yüksek pT evresi ve yüksek nükleer grade ile ilişkili olması, RHK'nin hedefe yönelik tedavi stratejilerinde bu reseptörlerin önemine işaret etmektedir. TRAIL ve reseptörlerinin sağkalıma olan etkileri ise daha geniş serilerde ve prospektif çalışmalarla değerlendirilmelidir

ApoptozisBöbrek neoplazmlarıKarsinoma-renal hücreli+5
Mehmet Kısaarslan
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetes mellituslu olgularda alt üriner sistemin değerlendirilmesinde ürodimamiğin önemi

Erdal Kukul
Akdeniz University
1990
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Enurezisin etyopatolojisi ve tedavisi

Ramazan Ünal
Akdeniz University
1987
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düşük derece ve yüksek derece prostatik intraepitelyal neoplazilerin serum total prostat spesifik antijen düzeyine etkisi

Ahmet S. Bilgen
Akdeniz University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Basit abdominal histerektominin üriner semptomlar üzerine etkisi

Selahattin Güven
Akdeniz University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanserinde nöroendokrin diferansiyasyonunun prognostik değerinin araştırılması

Kemal Bulut
Akdeniz University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Unilateral vazektomid sempatik sistemin ipsilateral ve kontralateral testiküler zedelenmedeki rolü

Ali Fuat Kocabıyık
Akdeniz University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnterstisyel sistit rat modelinde intravezikal tarantula cubensis ekstraktının inflamasyona etkisi

Amaç: İnterstisyel sistitin rat modelinde Tarantula Cubensis Ekstraktıyla intravezikal tedavinin histopatolojik ve immünolojik sonuçlarının ortaya konulması, böylece bu ajanın mesane inflamasyonu üzerine etkisinin ve yeni bir tedavi seçeneği olarak etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Toplam 30 adet wistar albino cinsi dişi rat; grup 1 (kontrol), grup 2 (hastalık) ve grup 3 (tedavi) olmak üzere 3 gruba (n=10 her grup için) ayrıldı. Haftada 2 kez, 2 hafta boyunca siklofosfamid uygulanması suretiyle daha önce tanımlanmış olan interstisyel sistit rat modeli oluşturuldu. Grup 3'e, model oluşturulduktan sonra Tarantula Cubensis Ekstraktı intravezikal olarak uygulandı. Histopatolojik olarak; ürotelyal dejenerasyon, nekroz, ülser, kanama, ödem, inflamasyon ve mast hücre sayısı değerlendirildi. İmmunolojik olarak IL-6, TNF-alfa, MPO, hidroksiprolin parametreleri değerlendirildi. One Way ANOVA testi, Chi-square, Kruskal Wallis testleri kullanılarak SPSS 21.0.0 programıyla istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Grup 1'deki ratlarda tüm immünolojik ve histolojik parametrelerin diğer gruplardan anlamlı düzeyde düşük olduğu görülmüş olup, grup 2'de IL-6, MPO değerlerinin anlamlı seviyede yüksek olduğu görüldü (p<0,001). TNF-alfa ortalaması grup 2'de en yüksek seviyede olmasına rağmen istatistiksel olarak grup 3 ile fark saptanmadı (p=0,078). Grup 1'de, diğer gruplardan istatistiksel olarak anlamlı seviyede düşük sayıda mast hücresi saptandı (p=0,002). Grup 3 ile 2 arasında fark saptanmadı (p>0,05). Ülser açısından incelendiğinde her üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,087). Histopatolojik olarak ürotelyal nekroz/dökülme, ürotelyal dejenerasyon, ödem, yangı, kanama ve fibroblast proliferasyonları, immünolojik olarak hidroksiprolin değerleri grup 3'te istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,001). Sonuç: İnterstistisyel sistit rat modelinde intravezikal Tarantula cubensis ekstraktı instilasyonu sonrası mesane dokusunda, IL-6, TNF-alfa ve MPO seviyelerinin azaldığı ve hidroksprolin düzeyi ve fibroblast proliferasyonunun arttığı görülmüştür. Böylece antiinflamatuvar ve fibrozis oluşturucu etkisi ortaya konmuştur. Daha az yan etki ile efektif doz belirlenmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

MesaneSistitTarantula cubensis+3
Abdullah Akdağ
Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane kanseri tanısında BTA STAT testinin güvenilirliği

Namık Yılmaz
Akdeniz University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tibial sinir stimulasyonunun sıçan mesanesinde deneysel olarak oluşturulmuş mastositozis üzerine etkinliği

Murat Savaş
Akdeniz University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vazektomi sonrası rat testis dokusunda oluşan patolojilerde inos molekülününm potansiyel rolünün analizi

Hüseyin Soyan
Akdeniz University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane kanserinde E-cadherin ve A-caterin molekülünün prognostik değeri

Mutlu Ateş
Akdeniz University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşlanan erkeklerde seksüel fonksiyonlar ve hormonal değerlendirme

Şahin Yiğit
Akdeniz University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum ve semen magnezyum düzeyinin prematür ejakülasyonlu hastalardaki yeri

ÖZETG R Ş-AMAÇ: Prematür ejakülasyon (PE) en sık görülen erkek cinsel işlevbozukluğudur. Etiyo-patogenezi üzerine görüş birliğine varılamamıştır.Bu çalışmada, PE şikayeti ile üroloji polikliniğine başvuran hastalarda vekontrol grubunda, serum ve seminal plazmadaki magnezyum değerleri tespitedilmiştir. PE olgularında alt üriner sistem semptomlarının ve sertleşmebozukluğunun varlığı ve derecesi saptanmış, kronik prostatit semptomlarının varlığıdeğerlendirilmiştir. PE nedeniyle oluşmuş cinsel tatminsizlik, ejakülasyonun kontroleksikliği ve bu durumdan duyulan sıkıntı alanlarını ayrı ayrı değerlendirmek vederecelendirmek amacıyla, her iki gruba ?Erken Boşalma ndeksi? doldurulmuş veskorlama yapılmıştır. Amacımız bu formun, prematür ejakülasyonlu hastaların öznelşikayetlerini değerlendirmedeki yerini araştırmaktır.Son olarak PE olgularımızın, demografik, sosyokültürel ve cinsel yaşantıözellikleri açısından, kontrol grubu ile karşılaştırılması da amaçlanmıştır.MATERYAL-METOD: Adnan Menderes Üniveritesi Üroloji Anabilim Dalıpolikliniğine başvuran, DSM IV kriterine göre prematür ejakülasyon şikayeti olan,çalışmanın dahil olma ve dışlama kriterlerine uyan, ardışık 35 hastanın ve kontrolgrubunun tamamından detaylı medikal ve cinsel öyküleri alındı. Hastalarınabdominal, genital organ ve rektal muayeneleri yapılıp, anal tonus ve bulbokavernözrefleksleri değerlendirildi. Her iki grubun kendi ifadeleri ile ?öznel IVELT?lerikaydedildi. Her iki gruba NIH/KPSI, IIEF, IPSS formu, ?Erken Boşalma ndeksi? (EB )ve cinsel işlevi etkileyen etkenlerle ilgili 70 soruluk bir anket dolduruldu. Ayrıcahastalardan vaginal penetrasyondan ejakülasyona kadar geçen süreyi (IVELT)kronometre ile 2 kez ölçmeleri ve bildirmeleri istendi. Eş zamanlı olarak kan vesemen örnekleri alındı. Tüm parametreler istatistiksel olarak analiz edildi.BULGULAR: Aralık 2006-Haziran 2007 arasında değerlendirmeye alınanolgulardan, prematür ejakülasyon grubunun yaş ortalaması ve ortaokul ve altı eğitimiolanların oranı istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.Semen magnezyum değerleri (prematür ejakülasyonlu grupta 13,66 ± 12,76mg/dl, kontrol grubunda 20,52 ± 19,62 mg/dl) ve serum magnezyum değerleri (2,56± 0,37 mg/dl vs 2,54 ± 0,26 mg/dl) açısından gruplar arasında istatistiksel olarakanlamlı bir fark saptanmadı. Semen magnezyum değerleri ile IVELT ölçümleriarasında da anlamlı bir ilişki bulunmadı.4IPSS'in obstrüktif-irritatif alan semptomlarının ortalaması ve yaşam kalitesiskoru PE grubunda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu.PE grubunun NIH/KPSI değerlendirmesinde, idrar şikayetleri istatistikselolarak anlamlı düzeyde artmış ve yaşam kalitesi bozulmuştu.Total IIEF ve IIEF-6 skorlarının PE grubunda istatistiksel olarak anlamlı düşükolduğu saptandı.Prematür ejakülasyon hastalarının, ?Erken boşalma ndeksi?nin cinsel tatmin,ejakülasyon kontrolü ve bu durumdan duyulan endişeyi değerlendiren alanlarınaverdikleri cevaplar skorlandığında, her alanda anlamlı artış gözlendi.PE grubunda IVELT ölçümleri ortalaması ile EB 'nin ejakülasyon kontrolünüdeğerlendiren alanı arasında negatif yönde, güçlü ve anlamlı bir ilişki vardı. Ayrıca,bu grup içinde cinsel memnuniyeti değerlendiren EB alanı ile ejakülasyon kontrolünüdeğerlendiren EB alanı arasında da pozitif yönde, orta derecede istatistiksel anlamlıbir ilişki gözlendi.Çalışmada prematür ejakülasyon hastalarda eğitim düzeylerinin düşük vegörücü usulü evliliklerin daha fazla olduğu saptandı. PE hastaları, eşlerindenistedikleri ölçüde yakınlık görmediklerini, ön sevişmeye yeteri kadar zamanayırmadıklarını ve eşlerinde orgazm sorunu olduğunu belirtmişlerdir. Prematürejakülasyon hastalarının eşlerinde de, eğitim düzeyinin daha düşük ve genç yaştaevliliğin daha sık olduğu saptanmıştır.SONUÇ: PE hastalarında serum ve semen magnezyum değerlerinde anlamlıfark saptanmamış, semen magnezyum değerleri ile IVELT ölçümleri arasında daanlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Kesin sonuçlara ulaşmak için yeni çalışmalara ihtiyaçduyulmaktadır.PE hastalarında IPSS ve NIH/KPSI skorları artmış, total IIEF ve IIEF-6 skorlarıazalmış ve yaşam kaliteleri kötüleşmiştir. PE hastalarının değerlendirilmesinde vetedavisinde alt üriner sistem semptomları, kronik prostatit varlığı ve sertleşmebozukluğu dikkate alınmalıdır.EB 'nin prematür ejakülasyon hastalarının öznel şikayetlerini değerlendirmedeve derecelendirmede kullanım alanı bulabileceği kanısına varılmıştır.Prematür ejakülasyona yaklaşımda, eşlerin değerlendirilmesinin de yararlıolacağı, hastaların demografik, sosyokültürel ve cinsel yaşantı özelliklerinin deönemli bilgiler sağlayacağı sonucuna varılmıştır.5

Taner Tanınmış
Adnan Menderes University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fertil ve infertil olgularda seminal plazma Chlamydia trachomatis ve Human papilloma virus enfeksiyonu varlığı ile seminal sıvı sitokinleri ve sperm parametrelerine olan etkisi

Fertil ve infertil olgularda seminal plazma chlamydia trachomatis ve humanpapilloma virus enfeksiyonu varlığı ile seminal sıvı sitokinleri ve spermparametrelerine olan etkisiTamer ÇALIŞKANI. ÖZETEvlenen çiftlerin % 10-15 kadarı infertilite problemi ile karşılaşmaktadır.Bunların % 60 kadarından erkek faktörü sorumludur. Genital enfeksiyonlar fertiliteyispermatogenezisin ve sperm fonksiyonunu bozarak ve seminal traktın obstrüksiyonuyoluyla etkileyebilmektedir. HPV ve Chlamydia trachomatis genitalenfeksiyonlardan sorumlu ajanlar olup infertilite etyolojisinde de roloynayabilmektedir.Bu tez çalışmasında hastanemiz Üroloji polikliniğindeki olgularda HPV veChlamydia trachomatis'in prevelansını belirlemek ve bu etkenlerin seminal sıvısitokinleri ile semen parametreleri üzerine olan etkilerini değerlendirmek amaçlandı.2006 yılı içinde Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Ürolojipolikliniğine semen analizi için başvuran başvuran tüm olgular değerlendirildi, 144infertil, 31 fertil olgu çalışmaya dahil edildi. Semende Chlamydia trachomatis veHPV varlığı Nucleospin Tissue Macharey-Nagel ekstraksiyon ticari kiti kullanılarakPCR ile, IL-18 ise ELISA (Biosource cat:KHC0181) kit ile çalışıldı.HPV prevelansı (% 1.1, n=2), Chlamydia trachomatis prevelansı ise (% 8.6,n=15) olarak bulunmuştur. Fertil grup (%3.2, n=1) ve infertil grup (%0,7, n=1)arasındaki HPV pozitifliği farkı anlamlı değildi (p> 0.05). Benzer olarak fertil grupta(%9.7, n=3) ve infertil grupta (%8.3, n=12) saptanan Chlamidya tachomatispozitifliği farkı da anlamlı bulunmadı (p> 0.05). Olgular varikosel, oligospermi,1astenospermi ve azospermi varlığına göre alt gruplarda değerlendirildiğinde HPVveya chlamydia pozitifliği açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p> 0.05).Tüm olgularda IL-18 ölçülebilir seviyelerdeydi ve 2,3 pg/ml ile 234,3 pg/ml arasındadeğişmekteydi (ortalama 40,25± 38,18). Fertil (43,73± 37,81) ve infertil (39,50±38,38) grubun ortalama IL-18 değeri farkı anlamlı bulunmadı (p>0.05). Klamidyapozitif hastaların IL-18 düzeyleri ve ortalama sperm sayı ve hareket değerlerikarşılaştırıldığında kontrol gruba göre anlamlı fark saptanmadı (p>0.05).Sonuç olarak ülkemizde yapılan bu ilk prevelans çalışması ile hastanemizÜroloji kliniğindeki HPV ve Chlamydia trachomatis sıklığı ortaya konuldu.Chlamydia trachomatis varlığı ile sperm parametreleri arasında anlamlı bir farkbulunmadığından, semende insidental olarak saptanan Chlamydia trachomatis'ininfertilitenin bir nedeni olarak gösterilmemesi gerektiği düşünülmektedir. Yine buçalışmada IL-18'in asemptomatik genital enfeksiyonların bir göstergesi olmadığısonucuna varıldı. HPV'nin infertil olgularda semen parametreleri üzerindeki etkisinideğerlendirebilmek için daha çok sayıda hasta ile çalışmalar yapılması gerektiğiaçıktır.2

Tamer Çalışkan
Adnan Menderes University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda renal hipoksiye bağlı oluşan oksidatif stress üzerine likopen'in olası koruyucu etkisi

Giriş ve Amaç: Günümüzde nefron koruyucu cerrahi, erken tanı yöntemleri ile böbrek tümörlerinin tedavisinde sıklıkla uygulanan bir yöntem olmuştur, teknolojik gelişmeler ile de bu tümörlere laparoskopik yaklaşım sıklıkğı artmıştır. Cerrahi sırasında (APN-LPN) geçici olarak renal arterin klemplenmesi ile böbrekte iskemi reperfüzyon hasarı oluşur bu durum özellikle soliter böbreği olan hastalarda ve residü parankimi sınırlı olan hastalarda nefrotoksisiteye bağlı sorunların (üre, cr yüksekliğine bağlı geçici diyaliz) ortaya çıkmasına neden olabilir. Özellikle soliter böbrekli hastalar başta olmak üzere, renal cerrahi sırasında iskemi reperfüzyona bağlı renal dokuda oksidatif hasar gelişebilecek tüm olguları bu hasarın komplikasyonlarından korumak amacı ile cerrahi öncesi, insan vücudunda sentezlenmeyen, tüketilen besinlerden elde edilen, karotenoid, non enzimatik antioksidan ajan olan likopen ile profilaksisi amaçlandı.Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Deney Hayvanları Laboratuvarlarında çalışmaya alınan ratların serum üre, cr, Na ve K değerlerine bakıldı, ratlar iki gruba ayrıldı. Bir grup rata cerrahi öncesi 24 saat ara ile toplam iki kez 4 mg/kg likopen gavaj yöntemi ile verildi. Daha sonra çalışmaya alınan tüm ratlara sağ nefrektomi uygulandı ve abdominal aorta 45 dakika klemplenerek sol böbrekte iskemi reperfüzyon hasarı oluşturuldu. Klemp açıldıktan 24 saat sonra tüm ratların serum üre, cr, Na ve K değerlerine bakıldı ve sol nefrektomi uygulandı. Ratlar sakrifiye edildi. Böbrek dokusunun yarısı patolojik inceleme için Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'na diğer yarısı doku enzim seviyesinin tespiti için Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı'na gönderildi.Bulgular: Kontrol grubu ratların, iskemi öncesi üre değeri ortalaması 57,3 ± 16,2 (34-84) mg/dL, iskemi sonrası üre değeri ortalaması 148,8±72,8 (46-229) mg/dL olarak saptandı, iskemi öncesi cr değeri ortalaması 0,45±0,083 (0,4-0,6) mg/dL, iskemi sonrası cr değeri ortalaması 1,17±0,97 (0,5-3) mg/dL olarak saptandı (sırasıyla p=0,046, p=0,027). Kontrol grubu ratların, iskemi öncesi Na değeri ortalaması 141,5±3,37 (136,7-145) mmol/L, iskemi sonrası Na değeri ortalaması 133,6±7,26 (122-143) mmol/L saptandı (p=0,028). Likopen grubu ratların iskemi öncesi ortalama üre değeri 61,2±16,9 (37-86) mg/dL, iskemi sonrası ortalama üre değeri 159±78,8 (28-241) mg/dL, iskemi öncesi ortalama cr değeri 0,45±0,055 (0,4-0,5) mg/dL ve iskemi sonrası ortalama cr değeri 1,37±0,87 (0,4-2,8) idi (sırasıyla p=0,046, p=0,046). Likopen grubu ratların serum Na seviyesinde iskemi öncesi ve sonrasında anlamlı fark saptanmadı. Kontrol grubu ratların patolojik skoru 2,17±0,41 (2-3) idi. Likopen grubu ratların patolojik skoru 1,5±0,55 (1-2) saptandı (p<0,05). Kontrol grubu ratların doku MDA seviyesi ortalaması, likopen grubu ratların doku MDA seviyesi ortalamasından daha yüksek saptandı (p>0,05). GSH-Px'in doku düzeyi ortalaması likopen alan grupta daha yüksek idi (p>0,05).Sonuç: Renal iskemi reperfüzyon sonrası dokuda nefrotoksisite ve doku hasarı oluştu bu hasarın bir göstergesi olan doku MDA seviyesi ve patolojik skor likopen alan grupta daha düşük seviyede idi. Likopen'in serum Na seviyesini iskemik hasara karşı koruduğunu saptadık. Tüm bu sonuçlar dahilinde likopen'in APN ve LPN'de oksidatif hasara karşı koruyucu olabileceği düşünüldü.Anahtar kelimeler: Likopen, renal iskemi, iskemi reperfüzyon hasarı, açık/laparoskopik parsiyel nefrektomi

Abdulkadir Pektaş
Adnan Menderes University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trus eşliğinde yapılan prostat iğne biyopsisinin alt üriner sistem semptomlarına ve üroflowmetrik parametrelere etkisi

Amaç: Bu prospektif çalışmada, güvenli kabul edilen transrektal ultrasonografi (TRUS) eşliğinde prostat iğne biyopsisinin alt üriner sistem semptomlarına ve üroflowmetrik parametrelere etkisini araştırdık. Gereç ve yöntem: Nisan 2012 ile Ocak 2013 arasında prostat kanseri şüphesi olan 100 hasta çalışmaya alındı. Hastalara TRUS eşliğinde prostat iğne biyopsisi yapıldı. Biyopsi öncesi üroflowmetri, rezidüel idrar volumü, tam idrar analizi yapıldı, uluslar arası prostat semptom skoru (IPSS) formu dolduruldu. Biyopsi sonrası birinci ve yedinci günde üroflowmetri, rezidü idrar volumü, tam idrar analizi yapıldı. Yedinci günde IPSS tekrar değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirme SPSS 14.0 programı kullanılarak Wilcoxon, Kruskal-Wallis ve Friedman testleri kullanılarak yapıldı. Bulgular : Biyopsi sonrasında tepe akım hızında ve IPSS de biyopsi öncesi değrelere göre istatistiksel anlamlı değişiklik izlenmedi. Yaş, prostat volumü, PSA değeri, PRİ bulgusu, histopatolojik tanıya göre oluşturulan alt gruplarda da biyopsi sonrası tepe akım hızı ve IPSS değerlendirmelerindeki değişiklik istatistiksel anlamlı bulunmadı. IPSS alt grupları içinde biyopsi sonrası tepe akım hızında ve tepe akım hızı alt grupları içinde biyopsi sonrası IPSS değerlerinde istatistiksel anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Biyopsi sonrası yedinci günde rezidü idrar miktarında ve eritrositüride istatistiksel anlamlı artış gözlendi. Akut üriner retansiyon üç hastada (% 3) gözlendi, bu olguların prostat volümleri 50 cc üzerinde ve patolojileri benigndi. İki hastada (%2) hastaneye yatırılarak tedavi edilen idrar yolu enfeksiyonu gelişti. Sonuç: TRUS eşliğinde prostat iğne biyopsisinin alt üriner sistem semptomlarına ve üroflowmetrik parametrelerde istatistiksel anlamlı bir fark oluşturmadığı kanaatindeyiz. Prostat volümü büyük ve benign histopatolojik tanı saptanan olgular akut üriner retansiyon için riskli olabilir. Anahtar Kelimeler: Prostat biyopsisi, IPSS, AÜSS

Belirti ve semptomlarBiyopsi-iğneProstat+3
Ercan Kazan
Adnan Menderes University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane tümörlerinde human papilloma virüs etyolojik bir ajan olarak suçlanabilir mi?

7. ÖZET Mesane Tümörlerinde Human Papilloma Virüs Etyolojik Bir Ajan Olarak Suçlanabilir Mi? Amaç: Dünya çapındaki bütün kanserlerin %10'unun Human papillomavirüs enfeksiyonuyla ilişkili olduğu düşünülmektedir. HPV ve mesane kanseri arasındaki ilişki, yoğun bir şekilde araştırılmış olmasına rağmen, mesane kanserinde Human papillomavirüs rolüne ilişkin veriler halen tartışmalıdır. Bu çalışmada mesane kanseri gelişiminde human papillomavirüsün olası rolünün ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2009 ve 2013 yılları arasında transizyonel mesane kanseri nedeniyle transüretral rezeksiyon uygulanan 100 hastanın ve 50 non neoplastik tanı almış olan kontrol hastalarının tıbbi bilgileri ve doku örnekleri değerlendirildi. Toplamda 150 mesane doku örneği yeniden değerlendirilerek polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle incelendi. Deoksiribo Nükleik Asit elde edilmesi için formalinle fikse edilmiş ve parafine gömülerek arşivlenmiş olan doku örnekleri kullanıldı. Çalışma dizaynı ve yönetimi, Adnan Menderes Üniversitesi etik komitesinin etik standartlarına uygun olarak gerçekleştirildi. Bulgular: Mesane kanserli dört hastada Human papillomavirüs pozitifliği saptandı. Saptanan HPV tipleri: tip 6, 53, 66 ve 84 olarak belirlendi. Human papillomavirüs tip 6 düşük risk grubunda ve Human papillomavirüs tip 53, 66 ve 84 orta risk grubunda bulunan virüs tipleri idi. Human papillomavirüs enfeksiyonu ile mesane kanseri arasında ilişki izlenmedi. Sigara içiciliği ile mesane kanseri arasında istatiksel anlamlı ilişki mevcuttu (p=.000). . Sonuç: Verilerimiz, mesane kanseri gelişiminde human papillomavirüs enfeksiyonunun etyolojik bir neden olarak suçlanabilmesi için yeterli değildir. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, transiyonel kanserler, human papilloma virüs, polimeraze zincir reaksiyonu

Mesane neoplazmlarıNeoplazmlarPapillom+2
Mehmet Yıldızhan
Adnan Menderes University
2014
00