
48
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Rat travma modelinde spinal kord hasarı üzerine intratekal ve oral eugenol'ün anti-enflamatuvar ve nöroprotektif etkilerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Biz bu çalışmada önceden anti-enflamatuvar ve nöroprotektif etkisi gösterilmiş olan eugenolün spinal kord hasarı sonrası omurilik üzerindeki ikincil hasara oral ve intratekal yol arasındaki farkı araştırmak istiyoruz. Sıçanlar rastgele dört gruba ayrıldı(N:8). Yöntem: Her biri rastgele olarak seçilmiş 8 sıçan içeren toplam 4 gruba ayrıldı. 1. gün sıçanlar Drummond-Moore ve eğik düzlem testi ile klinik değerlendirilmesi yapıldıktan Tüm sıçanlara, sıçanların spontan solunumunu korumak için intraperitoneal 60mg/kg ketamin ve 5mg/kg Xyzaline enjekte edilerek anestezi altına alındı. Grup 1'e sadece laminektomi yapıldı. Grup 2 laminektomi sonrası kord kompresyonu yapıldı. Grup 3 laminektomi sonrası kord kompresyonu yapıldı ve günlük oral eugenol tedavisi verildi. Grup 4 laminektomi sonrası kord kompresyonu ve tek seferlik intratekal eugenol tedavisi verildi. Sıçanların 21. güne kadar solunum sayısı, kan oksijen satürasyonu ve vücut sıcaklıkları sürekli izlendi. Sıçanlar bu süre içerisinde oral beslendi. 21. gün tekrardan yapılan klinik değerlendirmeden sonra sıçanlar tekrardan anestezi altına alındı. Aort içi kan alındıktan sonrasında Sıçanlar ötenazi yapıldı ve kord eksizyonu yapıldı. Alınan kan örnekleri sarı biyokimya tüpüne kondu. Alınan kord %10'luk formalde içerisinde saklandı. Kan örnekleri santrifüj edilerek biyokimyasal inceleme için kullanıldı. Doku örneği histolojik incelemesi için ilgili bölüme iletildi. Bulgular: Oral ve intratekal eugenol spinal kord hasarı sonrası hem klinik hem de histopatolojik olarak anti enflamatuvar ve nöroprotektif etki göstermiştir. Biyokimyasal olarak ise belirgin fark izlenmemiştir. Sonuç: İntratekal eugenol spinal kord hasarı sonrası etkinliği gösterilmiş olan oral eugenole ek destek tedavisi veya ayrı bir modalite olarak kullanılabilir. Ancak yaptığımız çalışma bu konuda yapılan ilk çalışma olması sebebiyle ile ilaveten yeni benzer çalışmalar ile desteklenmelidir.
Erken tavuk embriyolarında metilprednizolon'un orta hat kapanmasına etkisi
Amaç: Bu çalışmada nöroşirürji kliniklerinde kortikosteroid bir ajan olarak geniş endikasyon alanı olan metilprednizolon'un farklı dozlarda civciv embriyolarında orta hat kapanmasına etkisini göstermeyi amaçladık. Yöntem: Bu çalışma Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi Anatomi ve Histoloji laboratuvarında yapılmıştır. Afyon Kocatepe Üniversitesi Hayvan Etik Kurulu'nun 06.05.2020 tarihli 49533702/257 sayılı kararı ile gerçekleştirildi. 100 adet White Leghorn cinsi yumurtalar kullanılarak 4 grup oluşturuldu (n=25). Farklı dozlarda metilprednizolon, subblastodermik alana enjekte edildi. Kontrol grubuna herhangi bir ajan verilmedi. Embriyolar 72 saat tespit solüsyonunda bekletildikten sonra polilizin kaplı lamlara alındı. Uygun prosedürde hazırlanan kesitler AgNOR boyamasına tabi tutuldu. Numuneler, bir görüntü analiz sistemi kullanılarak ışık mikroskobu altında değerlendirildi. Örnek başına 25 nükleer AgNOR protein görüntüsü değerlendirildi. Çıkan sonuçlar istatiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Gruplar değerlendirildiğinde metilprednizolon'un artan dozlarda uygulanması ile embriyolarda orta hat kapanma defektinin arttığı gözlendi. Sonuç: Metilprednizolon'un civciv embriyolarında orta hat kusurlarına yol açtığı düşünülmektedir. Ancak ileri araştırma önerilir
Travma sonrası gelişen üst ve orta torakal vertebra fraktürlerinin değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma.
Giriş: Bu çalışmamız Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahi Kliniğinde Ocak 2012-Aralık 2020 tarihleri arasında travma sonrası üst ve orta torakal vertebra kırığı gelişen 238 hasta değerlendirilerek yapılmıştır. Amaç: Hastanemize travma nedeniyle başvuran, üst ve orta torakal vertebra fraktürü tesbit edilen, medikal veya cerrahi tedavi uygulanan olguların; retrospektif olarak yaş, cinsiyet, yaralanma nedeni, nörolojik durumu, kırık seviyesi ve sınıflandırma yöntemlerine göre kırık tipi belirlemek, sonuçlarımızı literatürle karşılaştırmak ve tartışmaktır. Yöntem: Bu çalışmaya Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahi Kliniğinde Ocak 2012-Aralık 2020 tarihleri arasında travma sonrası üst ve orta torakal vertebra kırığı gelişen 238 hasta dahil edilmiştir. Hastaların hastaneye başvurduklarında çekilen Direkt Grafi, Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRG) sonucunda her bir hastaya ayrı ayrı sınıflandırma yapılmıştır. Çalışma istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Tartışma: Tüm toplumlarda teknolojinin ve sosyoekonomik düzeyin gelişmesi ile doğru orantılı olarak torakal travma oranı giderek artmaktadır. Üst ve alt torakal vertebra kırıklarında kifotik açılanma çok önemli bir yere sahiptir. Günümüzde en kullanışlı sınıflandırma ATLICS sınıflandırması olup sonuçlarımız bu durumu desteklemektedir. Fakat yine de yetersiz kaldığı birçok nokta mevcuttur. Sonuç: Cerrahi karar verme noktasında preop ve postop kifotik açının da değerlendirilmesi elzemdir. Mevcut sınıflandırmalar içine kifotik açının da eklenmesi konusunda daha fazla çalışma yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Torakal vertebra,Fraktür,AO Spine,TLICS sınıflaması, Kifotik açı
Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde opere edilen meningiom olgularının değerlendirilmesi: retrospektif çalışma
Giriş: Bu çalışmamız Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde 1 Ocak 2012 ile 31 Aralık 2020 tarihleri arasında meningiom tanısıyla başvuran ve opere edilen 68 hasta değerlendirilerek yapılmıştır. Amaç: Hastanemize meningiom tanısıyla başvuran ve opere olan olguların; retrospektif olarak yaş, cinsiyet, etyolojik özellikler, başvuru şikayetleri, patolojik ve cerrahi sınıflama, postoperatif takibi içeren sonuçlarımızı literatürle karşılaştırmak ve tartışmaktır. Yöntem: Bu çalışmaya Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde 1 Ocak 2012 ile 31 Aralık 2020 tarihleri arasında meningiom tanısıyla başvuran ve opere edilen 68 hasta dahil edilmiştir. Hastaların hastaneye başvurduklarında çekilen Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRG) sonucunda her bir hasta preop ve postop durumu incelenmiştir. Çalışma istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Tartışma: Genel olarak bening karakterli ve yavaş büyüyen tümörlar olan meningiomlar günümüzde teknolojinin de gelişmesine paralel olarak hastalarda tespit edilme oranı artmış olup, esas tedavisi cerrahi olmakla birlikte üzerine yapılan çalışma sayısı da artmıştır. Simpson cerrahi sınıflaması günümüzde literatürde en sık başvurulan ve kullanışlı cerrahi sınıflamadır, biz de sonuçlarımızı bu sınıflama ve diğer bulgularımız üzerinden literatürle karşılaştırdığımızda, tümörün daha fazla araştırılması gerektiği görülmüştür. Sonuç: Meningiom konulu çok sayıda çalışma olmakla birlikte, daha uzun takip süreleri içeren ve etyolojik parametrelerin daha detaylı araştırıldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi beyin ve sinir cerrahisi kliniğinde opere edilen astrositom olgularının değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma
Amaç: Bu çalışmanın amacı; astrositom tanısı ile hastanemize başvuran ve opere edilmiş olan olguların; retrospektif olarak, yaş, cinsiyet, etyolojik özellikler, başvuru şikayetleri, patolojik sınıflama, postoperatif takibi, survey ve mortalitelerini içeren sonuçlarımızı literatürdeki mevcut sonuçlar ile karşılaştırmak ve tartışmaktır. Materyal-Metod: Bu çalışmaya Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde 1 Ocak 2013 ile 31 Aralık 2021 tarihleri arasında astrositom tanısıyla başvuran ve opere edilen 65 hasta dahil edilmiştir. Hastaların hastaneye başvurduklarında çekilen Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ve operasyon sırasında alınan patoloji örnekleri sonucunda her bir hastanın preop ve postop durumu incelenmiştir. Yapılan incelemeler neticesinde elde edilen sonuçlar istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların 53 (%80,3)'nün tanısı glioblastoma idi. 65 hastanın tamamı sınıflandırıldığında; Grade I'de 4 (%6,2), Grade II'de 3 (%4,6), Grade III'de 3 (%4,6), Grade IV'te 55 (%84,62) hasta mevcut idi. Postoperatif süreçte 12 (%18,5) hastaya sadece radyoterapi, 9 (%13,84) hastaya sadece kemoterapi, 40 (%61,5) hastaya kemoterapi ve radyoterapi tedavisi birlikte uygulandı. Tanıları bakımından karşılaştırıldığında Glioblastom tanılı hastalarda mortalite diğer tanılara göre istatiksel açıdan daha yüksekti (p<0,001). Sonuç: Çalışma sonucunda tek başına radyoterapi veya kemoterapi kullanan hastalar ile mortalite arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Daha geniş hasta popülasyonu ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Astrositom, Glioblastoma Multiforme, Izositrat dehidrogenaz
Deneysel subaraknoid kanama modelinde Cilnidipine'nin serebral vazospazm üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Serebral vazospazm, subaraknoid kanamalı hastalarda mortalite ve morbiditeyi en çok etkileyen komplikasyonlardan biridir. Fizyopatolojisi, önlenmesi ve tedavisi tam olarak anlaşılamadığından, beyin cerrahisi pratiğinde ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Bu çalışmada, subaraknoid kanama modeli oluşturulan ratlarda cilnidipine kullanımının vazospazm tedavisindeki etkinliği nimodipin ile karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışma 40 adet erişkin 250-300gr ağırlığında wistar cinsi rat üzerinde yapıldı. Tekli kanama modeli ile subaraknoid kanama oluşturuldu. Ratlar 5 gruba ayrıldı: 1.grup(Kontrol), 2.Grup(Sham), 3.Grup(Nimodipin 0,2mg/kg), 4.Grup(Cilnidipine 0,1mg/kg), 5.Grup(Cilnidipine 0,2mg/kg). İlaçlar intraperitoneal olarak 12 saat ara ile 2 defa verildi. 24. Saate ratlar sakrifiye edildi. Histopatolojik olarak baziler arter çapı ve duvar kalınlığı ölçüldü. Tunel yöntemi ile hipokampus, dentat girus ve korteksde apoptosiz değerlendirildi. Bulgular: Subaraknoid kanama oluşturulmuş ratlarda Cilnidipine'nin etkisi arter çapı, duvar kalınlığı, apoptosiz üzerinden değerlendirilmiş olup istatistiksel olarak vazospazmda etkili olduğu bulunmuştur. Nimodipin ile karşılaştırıldığında arter çapı ve duvar kalınlığı üzerinde benzer etki göstermiştir. Fakat apoptosizin engellenmesinde ise daha etkili olduğu görülmüştür. Sonuç: Bu çalışma, cilnidipine'nin subaraknoid kanama sonrası gelişen vazospazmı önlemede ve tedavi etmede kullanılabileceğini ve nimodipin ile benzer etkinliğe sahip olduğunu ortaya koymuştur. Ancak, cilnidipine'nin klinik uygulamada kullanılabilmesi için daha ileri deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Subaraknoid kanama, serebral vazospazm, kalsiyum kanal blokörü, nimodipin, cilnidipine
Sıçanlarda oluşturulan deneysel subaraknoid kanama sonrası gelişen gecikmiş serebral vazospazmda 2APB'nin doz bağımlı etkisi
Amaç: Serebral vazospazm, subaraknoid kanamalı hastalarda mortalite ve morbiditeyi en çok etkileyen komplikasyonlardan biridir. Fizyopatolojisi, önlenmesi ve tedavisi tam olarak anlaşılamadığından, beyin cerrahisi pratiğinde ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Bu çalışmada, erken dönemde etkisi araştırılmış ve anlamlı bulunmuş olan 2-Aminoetoksi difenil borat (2APB)'ın gecikmiş serebral vasospazmda doza bağlı etkisi karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışma 60 adet erişkin 300-350 gr ağırlığında wistar cinsi erkek rat üzerinde yapıldı. Tekli kanama modeli ile subaraknoid kanama oluşturuldu. Ratlar 4 gruba ayrıldı: 1.grup (Kontrol), 2.grup (Sham), 3.grup (2APB 0,5mg/kg), 4.grup (2APB 2mg/kg), İlaçlar intraperitoneal olarak 5 gün boyunca günde tek sefer verildi. 5 günün sonunda ratlar sakrifiye edildi. Histopatolojik olarak baziler arter çapı ve duvar kalınlığı ölçüldü, biyokimyasal olarak da rat serumundan TAS (total antioksidan durum) ve TOS (total oksidan durum) seviyeleri değerlendirildi. Bulgular: Subaraknoid kanama oluşturulmuş ratlarda 2-APB'nin doza bağlı arter çapı, duvar kalınlığı, VEGF H-Score (vasküler endotelyal büyüme faktörü), TOS, TAS ve OSI (oksidatif stres indeksi) parametreleri üzerindeki etkisi değerlendirilmiş olup istatistiksel olarak vazospazmda olumlu etkileri olduğu ancak oksidatif stres faktörleri üzerinde anlamlı etkisi olmadığı bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma 2-APB'nin subaraknoid kanama sonrasında gelişen vazospazmın önlemesinde ve tedavi edilmesinde etkili olabileceğini ortaya koymuştur. Ancak 2-APB'nin klinik kullanıma girebilmesi için daha fazla deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Subaraknoid kanama, serebral vazospazm, kalsiyum kanal blokörü, 2APB.
Minör (hafif) şiddetli kafa travmalı hastalardaki baş ağrısının nöroinflamatuar nöropeptidler ile ilişkisinin araştırılması
Amaç: Minör (Hafif) şiddetli kafa travmalı hastalarda gelişen baş ağrısının nöroinflamatuar nöropeptidlerden olan CGRP, SP, VIP ve PACAP-38'in plazma seviyeleri ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Birimimize 18-70 yaş arası hafif kafa travması ile başvuran 40 hasta ve 40 kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Gönüllülerden alınan 6 ml venöz kan örnekleri EDTA'lı tüplere aktarıldı. Daha sonra 4000 rpm'de 15 dakika santrifüj edildi. Daha sonra plazmalardan CGRP, SP, PACAP-38 ve VIP nöropeptidlerinin ölçümü ELISA yöntemi ile gerçekleştirildi. Ayrıca travma sonrası ilk gün ve 2 ay sonra hastalara VAS skor değerlendirilmesi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan tüm katılımcıların yaş ortalaması 40,3 ± 15,9'dur. CGRP, PACAP-38, SP ve VIP düzeyleri sağlıklı kontroller ve travma sonrası 0. gündeki hastalar arasında karşılaştırıldığında hepsinde anlamlı derecede arttığı bulunmuştur (p<0,001). CGRP, PACAP-38, SP ve VIP düzeyleri travma sonrası 0. gündeki ve 60. gündeki hastalar arasında karşılaştırıldığında hepsinde anlamlı derecede arttığı bulunmuştur (p<0,001). Travma sonrası 0. gündeki hastalarda BT pozitif ve negatif olan hastalar arasındaki CGRP, PACAP-38, SP ve VIP düzeyleri karşılaştırıldığında bir ilişki saptanmamıştır (Sırasıyla p=0,017, p=0,023, p=0,266, p=0,231). 60. gündeki hastalarda BT pozitif ve negatif olan hastalar arasındaki CGRP, PACAP-38, SP ve VIP düzeyleri karşılaştırıldığında bir ilişki saptanmamıştır (Sırasıyla p= 0,604, p= 0,705, p= 0,705, p= 0,769). VAS skorunun travma sonrası 0. gündeki hastalar ve 60. gündeki hastalar arasındaki karşılaştırmasına ait p değeri p<0.001'dir. Travma sonrası 0. günde ölçülen hastalarda BT pozitif ve negatif olanlarda yüksek bir VAS skoru saptanmış ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,347). Aynı hasta grubunda 60. günde yapılan ölçümlerde BT pozitif ve negatif hastalar arasında benzer şekilde VAS skorları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,9). CGRP ve VIP arasında zayıf bir korelasyon olduğu ve bu korelasyonun istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (rho=0,38, p=0,015). Sonuç: Bulgularımız minör şiddetli TBH'li hastalarda CGRP, PACAP-38, SP ve VIP nöropeptidlerinin kafa travması sonrası seviyelerindeki değişimlerin baş ağrısı mekanizmalarında rol oynayabileceğini göstermiştir. Travmatik beyin yaralanması sonrası baş ağrısı ve nöropeptidler arasındaki ilişkiyi anlamak, potansiyel tedavi stratejilerini geliştirmek adına önemli bir adımdır. ANAHTAR KELİMELER: CGRP, PACAP-38, SP, VIP, Hafif Kafa Travması, VAS Skor
Segmental instabilitenin eşlik ettiği lomber spinal dar kanal olgularında posteriyor füzyon sonrası direkt ve indirekt dekompresyonun kıyaslanması
Amaç: Çalışmamız posteriyor lomber stabilizasyon ile füzyon sonrası direkt ve indirekt dekompresyon cerrahisi yapılan hastaları iki farklı grup olarak radyolojik ve klinik olarak tedavi etkinliklerini karşılaştırmayı planlanmaktadır. Buna göre hastaların tedavi süreci boyunca daha az invaziv cerrahi seçeneği ve daha az komplikasyon riskine maruz kalması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2022 tarihi ve 31.03.2024 tarihi arasında hastanemiz ameliyathanesinde beyin ve sinir cerrahisi bölümünce opere edilen 1332 hasta ameliyathane modülünden taranmıştır. Ameliyat öncesinde spondilolistezis ve lomber dar kanal radyolojik ve klinik tanısı alan ve aynı zamanda hastane Pacs sisteminde preoperatif ve postoperatif görüntülerine muntazam ulaşılan, 6 aylık yeterli klinik takibi olan 54 hasta çalışmaya dahil edilmiştir . Dahil edilen hastaların klinik olarak; preoperatif olarak yaş, cinsiyet, VAS ağrı skorları, nörojenik kladikasyo mesafeleri, nörolojik kas gücü muayeneleri, şikayetlerinin süreleri, ağrılarının karakterleri, eşlik eden hastalıkları ,operasyon planları, postoperatif olarak ise hastane yatış süreleri, komplikasyon varlığı, yatış ve taburculuk hemoglobin değerleri, operasyon süreleri, 1. ay ve 6.ay poliklinik kontrollerinde VAS ağrı skorları, nörojenik kladikasyo mesafeleri, kas gücü muayeneleri, ağrılarının karakterleri, ile ilgili verileri hastane sisteminden verilendirilmiştir. Hastaların radyolojik olarak; preoperatif dinamik (fleksiyon-ekstansiyon) grafilerinde instabilite varlığı, preoperatif manyetik rezonans görüntülerinde aksiyel kesitlerde santral kanal alanı, lateral recess genişliği, santral kanal çapı, sagittal kesitlerde intervertebral foramen alanı, intervertebral foraminal darlık derecesi, preoperatif bilgisayarlı tomografi görüntülemelerinde, sagittal kesitlerde pars interartikülaris defekti varlığı, disk mesafesi yüksekliği, spondilolistezis derecesi ve miktarı, intervertebral foraminal alan, operasyon sonrasında ise ilk 24 saat içinde çekilen bilgisayarlı tomografi görüntülemelerinde sagittal kesitlerde disk mesafesi yüksekliği, spondilolistezis miktarı, intervertebral foraminal alan ölçümleri, 4.5 senelik tecrübeli radyolog tarafından klinik verilerden habersiz ve bağımsız olarak ölçüldü. Daha sonra lomber spinal posteriyor stabilizasyon yapılan hastalar; füzyon sonrası total laminektomi, parsiyel laminektomi, foraminotomi, diskektomi, fasetektomi gibi direkt dekompresyon yapılan 23 hasta ve füzyon sonrası distraktif dekompresyon ile indirekt dekompresyon yapılan 31 hasta olarak iki gruba ayrıldı. İki farklı gruba ait radyolojik, klinik, laboratuvar verileri istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların grupları ile komplikasyon durumu arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunmaktadır (p = 0,026 < 0,05). Füzyon + Direkt Dekompresyon Grubu'nda komplikasyon görülme daha yüksek bulunmuştur. Klinik tedavi etkinliği incelendiğinde ise postoperatif 6. ay VAS Skoru açısından, Füzyon + İndirekt Dekompresyon Grubu'nun ortalaması 1,16 ± 2,24 iken, Füzyon + Direkt Dekompresyon Grubu'nda ortalama 1,48 ± 2,54'tür. Postoperatif 6. ay VAS skoru açısından anlamlı fark bulunmamaktadır (p>0,05). Postoperatif 6. ay nörojenik kladikasyo (metre) açısından ise Füzyon + İndirekt Dekompresyon Grubu ortalama 300,00 ± 230,94 iken, Füzyon + Direkt Dekompresyon Grubu ortalama 113,00 ± 135,90'dur. Postoperatif 6. ay nörojenik kladikasyo açısından anlamlı fark bulunmamaktadır (p>0,05). Taburculuk öncesi hemoglobin değeri füzyon + Füzyon + İndirekt Dekompresyon Grubu'nda ortalama 10,67±1,04 iken Füzyon + Direkt Dekompresyon Grubu ortalama 10,02±0,87 bulunmuştur (p=0,018< 0,05). Taburculuk öncesi hemoglobin değerinin Füzyon + İndirekt Dekompresyon Grubu'nda istatistiksel olarak olarak daha fazla olduğu görülmüştür. Hastane yatış süreleri karşılaştırıldığında Füzyon + Direkt Dekompresyon Grubu ortalama 6,87±3,27 gün, füzyon + direkt dekompresyon grubunda ise ortalama 8,30±4,45 gün olduğu görülmüştür (p=0,045< 0,05). Füzyon + Direkt Dekompresyon Grubu'nun hastane yatış süreleri daha uzundur. Sonuç: Araştırmamız sonucunda veriler incelendiğinde direkt ve indirekt dekompresyon yapılan hasta gruplarının klinik takiplerinde istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı , tedavi etkinliğinin benzer nitelikte olduğu ancak direkt dekompresyon grubunun komplikasyon oranın daha fazla olduğu gösterilmiştir. Bu veriler daha az invazif karakterde olan indirekt dekompresyonun aynı zamanda daha az komplikasyon oranı ile aynı tedavi etkinliği sağlamak için cerrahi operasyon planı yapılırken daha ön planda tutulmasını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Spondilolistezis, Spinal Stenoz,İndirekt Dekompresyon, Direkt Dekompresyon, Stabilizasyon
Subaraknoid kanama sıçan modelinde sempatik gangliyonektominin oksidan/antioksidan dengesi üzerine etkisinin araştırılması
AMAÇ: Çalışmamızın hipotezini oluşturan SAK' lı hastalarda postoperatif dönemde yapılacak olan sempatik blokaj, vazospazmı önleyebilir ve vazospazmın yol açtığı oksidan enzimleri azaltarak ve antioksidan sistemleri harekete geçirerek postoperatif dönemde SAK'lı hastaların yaşam kalitesini artırabilir. YÖNTEM: Çalışmamızda toplam 35 adet, ağırlıkları 150-200 gr arasında değişen Wistar cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Ratlar 5 gruba ayrıldı: Grup 1: Kontrol (n=7), Grup 2: Sham kontrol (n=7), Grup 3: SAK (n=7), Grup 4: SAK + Sempatektomi (n=7), Grup 5: SAK + Sham opere (n=7). Deneysel oluşturulan SAK modeli sonrasında sempatektomi yapılarak bu uygulamanın oksidan/antioksidan düzeyleri üzerine etkisi perfüzyon sonrasında elde edilen beyin dokusu üzerinde ELISA yöntemi ile ve plazmada çalışılmıştır. ELISA yöntemi ile oksidan MDA ve antioksidan SOD, CAT, GPx moleküllerinin ve total oksidan (TOS) ve total antioksidan (TAS) düzeyleri ölçülmüştür. BULGULAR: Plazma TOS düzeylerini subaraknoid grupta sham kontrole göre önemli derecede arttı (p<0,05). Diğer taraftan süperior servikal sempatektomi uygulaması tek başına SAK yapılan gruba kıyasla plazma TOS'u önemli ölçüde azalttı (p<0,05). Ayrıca subaraknoid hemoraji plazma TAS düzeylerini sham kontrole göre önemli derecede azalttı (p<0,005). Sempatektomi uygulaması TAS düzeylerini SAH' a göre önemli ölçüde artırdı (p<0,05). Beyin dokusunda subaraknoid hemoraji uygulaması TOS' u sham kontrole göre anlamlı olarak artırdı (p<0,0005) ve sempatektomi uygulaması beyinde TOS' u SAH'a göre anlamlı azalttı (p<0,005). Beyin dokusunda subaraknoid hemoraji uygulaması TAS' ı sham kontrole göre anlamlı azalttı (p<0, 05). Buna karşın sempatektomi uygulaması beyinde TAS'ı SAH'a göre anlamlı artırdı (p<0, 05). Beyin dokusunda SAH uygulanması Sham Kontrol grubuna göre CAT seviyesini istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaltmıştır (p<0,005). Sempatektomi uygulanması ise SAH'a göre beyin CAT düzeyini anlamlı olarak artırmıştır (p<0,05). Plazma örneklerinde çalışılan CAT düzeyleri kıyaslandığında SAH uygulanması Sham Kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmıştır (p<0,005). Sempatektomi uygulandığında ise CAT düzeyi SAH grubuna göre anlamlı olarak artmıştır (p<0,05). Beyin dokusunda SAH uygulanması Sham Kontrole göre GPx değerlerini anlamlı ölçüde azaltmıştır (p<0,05). Sempatektomi uygulanması ise beyin doksunda GPx değerlerini SAH grubuna göre anlamlı olarak artırmıştır (p<0,005). SAH uygulaması Sham Kontrol grubuna göre plazma örneklerinde çalışılan GPx değerlerini istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azaltmıştır (p<0,005). Sempatektomi uygulanması ise tek başına SAH grubuna göre GPx değerini anlamlı ölçüde artırmıştır (p<0,05). Beyin dokusu SOD düzeylerinin ölçümünde tek başına SAH uygulanması Sham Kontrol grubuna göre istatiksel olarak azaltmıştır (p<0,005). SAH grubunda beyin dokusundaki SOD düzeyleri sempatektomi grubuna göre anlamlı şekilde az bulunmuştur (p<0,05). Plazmadan alınan örneklerde çalışılan SOD düzeylerinin değerlendirmesi göstermiştir ki tek başına SAH uygulaması Sham Kontrol grubuna göre SOD seviyelerini istatistiki olarak düşürmüştür (p<0,005). SAH ile birlikte yapılan sempatektomi işlemi ise SOD düzeyini tek başına SAH'a göre anlamlı ölçüde artırmıştır (p<0,005). SONUÇ: Çalışmamızın sonuçlarına göre subraknoid kanamalı hastalarda postoperatif dönemde yapılacak olan sempatik blokaj, serebral vazospazmı ve buna bağlı gelişen serebral iskemiyi önleyebilir. Bu durumda olası sempatik blokaj işlemi ile SAK' ın yol açtığı serebral vazospazm ve serebral iskemi sonucu SAK'lı hastalarda okdisatif strese bağlı meydana gelen hasarları azaltarak postoperatif dönemde hastaların yaşam kalitesi artırılabilir.
Deneysel rat omuriliği yaralanma modelinde vortioksetin'in tedavi edici ve motor fonksiyonlar üzerine iyileştirici etkilerinin değerlendirilmesi
Spinal kord yaralanması ciddi motor, duyusal ve otonomik bozukluklara sebep olabilen, motor yeteneklerinin kaybıyla seyreden bir durum olup konjenik olmayan sakatlığın ilk nedenlerindendir. Motorlu taşıt kazalarının yanında birçok travma mekanizması spinal kord yaralanmasına sebep olabilir. Spinal kord yaralanması patofizyolojik olarak primer ve sekonder mekanizmalarla oluşan iki aşamalı bir süreçtir. Bu çalışmada 21 adet Wistar Albino cinsi erkek yetişkin rat deney-sham-kontrol olarak üç gruba ayrıldıktan sonra; kontrol grubundaki ratlara sadece laminektomi yapılarak cerrahi yük bindirilmiş olup, deney ve sham gruplarındaki ratlara klip kompresyon yöntemi kullanılarak omurilik yaralanması gerçekleştirilmiştir. Tüm ratlar üzerinde sakrifikasyon sonrası histolojik değerlendirme (Luksol Fast Blue boyama, Hematoksilen&Eozin boyama, serotonin immün boyama, ELISA ile spinal kord serotonin düzeyi ölçümü) yapılarak ve çalışma süresince nöromotor muayene yöntemleri(eğik düzlem, motor skorlama, ayak izi analizi) kullanılarak, Vortioksetin'in sekonder yaralanma üzerine tedavi edici etkisi ile serotonin yolakları üzerinden etki varlığı araştırılmıştır. Çalışma süresince deney grubundaki ratlara Vortioksetin verilirken, sham grubundaki ratlara salin verilmiştir. Motor muayene ve eğik düzlem derecelerine göre grupların ikili karşılaştırmalarına bakıldığında 3.( p=0,004- p=0,007), 5.( p=0,008- p=0,001), 7.( p=0,011- p=0,001), 10.( p=0,004- p=0,001) günlerde deney grubunun sham grubuna göre istatiksel olarak anlamlı fark yarattığı; sakrifikasyon sonrası alınan spinal kord doku örneklerinin H&E boyamalarında deney grubunun hasar yüzdesinin sham grubuna göre daha az olduğu (p=0,022) ve aynı örneklerin Luxol Fast Blue boyamalarında deney grubundaki ratların %71,4'ünde normal miyelinizasyon, sham grubundaki ratların %42,9'unda şiddetli demiyelinizasyon gözüktüğü tespit edilmiştir. Serotonin ile ilgili analizlerde ise istatiksel anlamlılık çıkmamıştır. Deneysel rat omuriliği yaralanma modelinde Vortioksetin'in tedavi edici ve motor fonksiyonlar üzerine iyileştirici etki yarattığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: laminektomi, serotonin, spinal kord yaralanması, travma, vortioksetin
Kronik Subdural Hematomu olan hastalarda postoperatif rekürrens riskinin hematomun hacim, dansite ve protein içeriğine göre değerlendirilmesi: Retrospektif bir çalışma
Giriş: Kronik Subdural Hematom beyin ve sinir cerrahisi pratiğinde sık karşılaşılan hastalıklardan birisidir. Genellikle yaşlı hasta popülasyonunda daha sık görülür ve insidansı yılda 100 binde 14.1-20.6'dır. Opere edilen ve kapalı drenaj sistemi ile takip edilen hastaların yaklaşık %10'unda rekürren hematom geliştiği literatürde tanımlanmıştır. Bu çalışmada hastaların demografik, radyolojik ve periferik kan serum ve hematom biyokimyasal özelliklerinin rekürren hematom gelişme riski üzerine etkisi araştırılmıştır. Materyal ve Metot: Dokuz Eylül Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi kliniğinde Ocak 2019-Temmuz 2023 yılları arasında kronik subdural hematom nedeni ile opere edilmiş hastalar retrospektif olarak incelenmiştir. Toplamda 84 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, hastaların yatış anında alınan periferik kan serum ve ameliyat sırasında gönderilen hematom biyokimya değerleri, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 1. Gün ve 1. Ay BBT radyolojik özelikleri kayıt edilmiş ve hastaların 6 aylık takiplerinde rekürren hematom gelişmesi üzerine etkisi araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda opere edilen en genç hasta 36, en yaşlı hasta 93 yaşında ve hastaların aritmetik yaş ortalaması 70,39(± 12,98) olarak hesaplanmıştır. Hastaların 20 (23,8%) kadın ve 64 (76,2%) erkektir. Çalışmamızda ameliyat sonrası 1. Ay görüntülemelerdeki efüzyon kalınlığının (mm), efüzyon hacminin (ml) ve orta hat yapılarındaki kayma/ şiftin rekürren hematom gelişmesi üzerine etkisi istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ameliyat sırasında hematomdan gönderilen hematom biyokimyasındaki protein miktarının rekürren hematom gelişimi üzerine etkisi istatiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Sonuç: Rekürren hematom gelişimi açısından risk grubundaki hastaların belirlenmesinin olası rekürren hematomun erken tespitine ve bu sayede hastalarda semptom gelişmeden erken müdahaleye olanak sağlanacağını düşünmekteyiz. Çalışmamızda ameliyat sonrası 1. ay görüntülemelerdeki radyolojik özeliklerin ve hematom protein miktarının rekürren hematom gelişme riski için anlamlı olduğu ortaya konulmuştur. Risk parametrelerinin daha iyi tanımlanması için daha geniş hasta grupları ile ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kronik Subdural Hematom, Rekürren Hematom, Hematom Biyokimya
Transorbital yaklaşımda vasküler anatominin cerrahi açıdan incelenmesi
Giriş: Minimal invaziv kafa tabanı yaklaşımları son yıllarda oldukça gelişmiştir. Yalnızca açık cerrahiler ile ulaşılabilir olduğu düşünülen lezyonlara günümüzde transnazal veya transorbital yol gibi yeni yaklaşımlar ile ulaşılabilmektedir. Endoskopik veya endoskop destekli yaklaşımlar morbiditeyi azaltabilmekte olup son yıllarda orbitaya ve kafa içi boşluğa erişen yeni cerrahi teknikler, transorbital nöroendoskopik cerrahi (TONEC) olarak adlandırılmıştır. Bir TONEC koridoru olarak üst göz kapağı rotası, seçilmiş ön ve orta kafa tabanı patolojilerine giden bir yol olarak klinik olarak uygulanabilir olduğu kanıtlanmıştır. Çalışmamızda üst göz kapağı endoskopik yaklaşımı ile erişilebilecek vasküler yapıların tanımlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Anatomi Anabilim dalından temin edilen silikon boyalı 4 adet kadavrada 8 orbitada üst göz kapağı yaklaşımı uygulanmış olup ulaşılan vasküler yapılar kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda üst göz kapağı yaklaşımı uygulanarak orbita içeriğinin inferomediale ekartasyonu ardından superior orbital fissür tanımlanmıştır. Ardından büyük ve küçük sfenoid kanat ile orbita tavanının drillenmesi ardından kraniektomi yapılmış olup bazal frontal lob, temporal pol ve sylvian fissür'e erişim sağlanmıştır. Sylvian fissür'ün disseke edilmesi ardından küçük sfenoid kanat posteriorunda yerleşimli orta serebral arterin M1 segmentine ulaşılmıştır. Bu segmentin medial yönde takip edilmesi ile M1 proksimaline ve M1 posterosuperiorundan köken alan lentikülostriat arterlere, mezial temporal lob'a ve okulomotor sinir'e ulaşım sağlanmıştır. Kraniektominin superior orbital fissür medialine, optik kanala doğru ilerletildiği takdirde optikokarotid sisterne ve internal karotid arter'in supraklinoid segmentine ulaşılabileceği görülmüş ancak bu bölgenin görüntülenmesi için açılı endoskop kullanım gerekliliği ve orbita ekartasyonunu arttırma gerekliliği olduğu kaydedilmiştir. Yapılan kraniektomiden M1 segmentinin laterale doğru takip edilmesi ardından orta serebral arterin limen insula seviyesinden posteriora doğru yaptığı dirsek izlenmiş, orta serebral arter bifurkasyosu, M2 segmentinin superior ve inferior dalları, limen insula ve insula anterolaterali görüntülenmiştir. Sonuç: Endoskopik üst göz kapağı yaklaşımı farklı patolojik senaryolar için yeni bir yaklaşım modeli olarak kabul edilebilir. Çalışmamız orta serebral arterin M1 ve M2 segmentlerinin ve buradan köken alan dalların uygun ve özenli bir diseksiyon sonrası 0 derece endoskop ile ulaşılabilir olduğunu göstermiştir.
Mikrocerrahi teknik ile serebral arter anastomozu simülasyonu için yeni eğitim modeli
Giriş ve Amaç: Çalışmamızda mikroşirürji pratiğinde kullanılabilecek, özellikli bir cerrahi olan serebral bypass cerrahisini simüle eden, tekrar kullanılabilir, düşük maliyetli ve canlı hayvan kullanılmadan tavuk ve hindi damarlarının yer aldığı, cerraha taktil şartlanma sağlayacak sensör sistemini barındıran ve anastomoz sağlamlığının değerlendirilebildiği bir eğitim modeli meydana getirmeyi ve bu modelin cerrahın öğrenme eğrisine katkısını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Serebral bypass modelinin kraniyotomi ve serebral yüzeyi için için üç boyutlu yazıcı ile kranium modeli basıldı. Ardından silikon materyal ile kranium kalıbından parankim oluşturuldu. Anastomozlarda, diseke edilen tavuk brakial arteri orta serebral arteri, hindi brakial arteri de süperfisiyal temporal arteri temsil edecek şekilde hazırlandı. Parankim üzerine basınca duyarlı sensörler yerleştirildi. Anastomoz süresi boyunca bu sensörlere dokunma sayısı ve parankime uygulanan dokunma basıncı kayıt altına alındı. Sensörlerden gelen sesli uyarı ile cerraha taktil şartlanma sağlandı. Anastomozların sağlamlığı da kan akımını temsil eden sistemle damar basıncı artırılarak değerlendirildi. Farklı sütürler, farklı el aletleri ile yapılan toplam 24 anastomoz denemesinin sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Anastomoz pratiğinin sayısı artıkça anastomoz için gereken sürenin kısaldığı gösterildi (p<0,05). Anastomoz kaçağı oluşan basınçlar açısından portegü ve forseps ile yapılan anastomozlar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Anastomoz süreleri açısından da portegü ve forseps kullanımı arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Anastomoz boyunca sensöre dokunma sayıları açısından da iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Anastomoz pratiğinin sayısı arttıkça parankim üzerinde bulunun sensörlere dokunma sayısı azaldığı bulundu (p<0,05). Sonuçlar: Çalışmada anastomoz pratiği arttıkça anastomoz süresinin kısaldığı ve sensöre dokunma sayısının azaldığı gösterildi. Bu da eğitim modelinin işe yararlığını ve cerrahın öğrenme eğrisine yaptığı katkıyı göstermektedir. Çalışmamızda; basınç duyarlı sensörler ile cerrahın taktil şartlanma kazanmasının sağlanması, anastomoz sağlamlığı ve kaçağının değerlendirilebiliyor oluşu, düşük maliyetli, tekrar kullanılabilir ve kolay erişilebilir oluşuyla mikrocerrahi pratiği için kullanılabilecek bir model geliştirdik. Mikroşirürji eğitimi için, ilerleyen teknolojilerle bu in vitro modellerin geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesi, bu özellikli eğitimi hasta bazlı olmaktan çıkarıp eğitimin laboratuvar ortamında standardize edilebilen ve tekrarlanabilen bir öğrenme süreci haline gelmesine katkıda bulunacaktır.
Mesial temporal skleroz ve temporal lob epilepsi cerrahisi geçiren hastalarda MRG ve işitmenin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, mesial temporal skleroz (MTS) tanısı ile rezektif cerrahi uygulanan hastalarda, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile işitsel ağ yapılarındaki hacimsel değişiklikleri ameliyat öncesi ve sonrası karşılaştırarak nicel olarak incelemek ve bu bulguları işitme ve santral işitsel işlemleme açısından tartışmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif longitudinal çalışmaya; MTS tanısı ile anterior temporal lobektomi ve amigdalohipokampektomi uygulanan ve hem preoperatif hem de postoperatif döneme ait uygun kalitede 3T beyin MR görüntüleri bulunan erişkin hastalar dahil edildi. MRG verileri, SPM25 üzerinde çalışan CAT12 yazılımı ile işlenerek, her hasta için ameliyat öncesi ve sonrası döneme ait cerrahi bölge ve işitsel ağla ilişkili olabilecek toplam 35 kortikal ve subkortikal bölgenin hacimsel ölçümleri elde edildi. Aynı hastalara ait preoperatif ve postoperatif bölgesel beyin hacimleri karşılaştırıldı. Bağımlı ölçümlere yönelik parametrik olmayan analizler için Wilcoxon Signed-Rank testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 15 hastada yapılan preoperatif-postoperatif volümetrik karşılaştırmada, kontralateral hipokampal alt alan analizinde yalnızca CA2-3 bölgesinde ve alveusta anlamlı hacim azalması saptandı. Kontralateral tarafta ayrıca planum polare ve sentromedian nükleus bölgelerinde ameliyat sonrası dönemde hacim artışı izlendi. İpsilateral bölgede angular girus ve supramarginal girus hacimlerinde artış gözlenirken; transvers temporal girus, medial genikülat nükleus, anterior ve posterior insula (toplam insula hacmi), lingual girus, mamiller cisim, planum temporale ve talamus ölçümlerinde anlamlı hacim azalması bulundu. Forniks ve striatum hacimleri ise hem ipsilateral hem de kontralateral anlamlı olarak azalmıştı. Sonuç: Bu çalışmada, mesial temporal lob epilepsi (MTLE) cerrahisi sonrası primer işitsel yapılar olan transvers temporal girus ve medial genikülat nükleusta ipsilateral hacim azalması gözlenirken; işitsel-bilişsel entegrasyonda görev alan angular girus ve supramarginal girusta hacim artışı saptanmıştır. Bu bulgu, işitmenin temel duyusal bileşenlerinde bir azalma olurken, üst düzey anlamsal ve fonolojik işlemleme alanlarında nöroplastik bir yanıt geliştiğini düşündürmektedir. Kontralateral hipokampal CA2-3, alveus, planum polare ve sentromedian nükleus bölgelerindeki hacim değişiklikleri, karşı hemisferinde postoperatif etkilenebileceğine işaret etmektedir. Forniks ve striatum gibi bağlantı bölgelerindeki bilateral hacim kayıpları ise yaygın ağ etkisini desteklemektedir. Bulgular, MTLE cerrahisinin sadece hedef bölgelere değil, işitsel ve limbik ağlar dahil daha geniş bir nöroanatomik sisteme etki ettiğini göstermektedir. Bu nedenle yalnızca saf ses odyometrisi değil, ileri işitsel işlemleme testleri ile fonksiyonel değerlendirmelerin de entegre edilmesi klinik açıdan önem taşımaktadır.
Artırılmış gerçeklik teknolojisinin spinal faset eklem enjeksiyonlarında kullanımının kadavra üzerinde araştırılması
Giriş Bel, boyun ve sırt ağrısı tüm dünyada oldukça yaygın bir halk sağlığı sorunudur. Tedavi maliyetlerinde artışa, verimlilik kaybına, engellilik ve kronik ilaç kullanımına yol açar. Her yaştan insanı etkileyebilir ve yaşam boyu prevalansı %50 ile %80 arasında değişmektedir. Omurgalar arası faset eklemlerin dejenerasyonuna bağlı olarak gelişen faset sendromu, omurga ağrılarının en sık nedenlerinden biri olarak kabul edilir. Çalışmalarda bel ağrılarının %15-45'inin, boyun ağrılarının %54-67'sinin ve sırt ağrılarının ortalama %48'inin faset sendromu ile ilişkili olduğunu belirtilmiştir. Faset sendromunun tanısında ve tedavisinde tüm dünyada kullanılan en yaygın metot faset eklem enjeksiyonlarıdır. Faset eklem enjeksiyonları klinik pratikte sıklıkla c-kollu skopi eşliğinde yapılır. C-kollu skopi cihazı X ışını yaymaktadır ve kullanımda radyasyon maruziyeti oluşmaktadır. Ayrıca iki boyutlu bir görüntü üzerinden ayrı bir ekrana bakarak işlem gerçekleştirilmektedir. Ekrandaki iki boyutlu görüntüye bakarak işlemi gerçekleştirmek tecrübe ister ve kolay değildir. Bunlara ek olarak işlemi uygulayan doktor için ayrı bir ekrana bakmak odak noktasında kaymaya yol açabilmektedir. Artırılmış gerçeklik teknolojisi, bilgisayar ortamında oluşturulan iki veya üç boyutlu görsellerin bir telefon, tablet, gözlük vb. cihaz yardımıyla gerçek dünya ile etkileşime girip kullanıcının gözüne yansıtılması teknolojisidir. Bu çalışmada faset eklem enjeksiyonlarını artırılmış gerçeklik gözlüğü ile gerçekleştirerek sonuçlarını c-kollu skopi ile karşılaştırmayı planladık. Gereç ve Yöntemler Çalışmamızda 5 adet disseke edilmemiş insan kadavrasını kullandık. Kadavralar işlem için özel markerlarla işaretlendikten sonra tüm spinal BT çekildi. BT verileri 3D Slicer ve Blender adlı açık kaynak kodlu programlar kullanılarak işlendi ve kadavra omurgasının 3 boyutlu modeli oluşturuldu. Unity adlı oyun geliştirme motorunda Vuforia SDK görüntü hedef sistemi kullanılarak her bir işlem için ayrı bir program geliştirildi ve bu programlar Microsoft Visual Studio kullanılarak Microsoft HoloLens 2 adlı artırılmış gerçeklik gözlüğünde çalıştırıldı. Deney grubunda iki kadavraya C7-T1'den L5-S1'e kadar bilateral 18 seviyede toplam 72, üç kadavraya da T12-L1'den L5-S1'e kadar bilateral 6 seviyede toplam 36 adet 20 G spinal iğne (Spinocan, Braun) yerleştirildi. İğneler yerleştirildikten sonra herhangi bir ilaç uygulanmadı ve sadece iğnenin yerleşim yerinin doğruluğunu denetlemek amacıyla tüm spinal BT çekildi. İğneler çıkartılarak aynı kadavralarda aynı bölgelere kontrol grubu olarak c-kollu skopiyle aynı sayıda iğneler yerleştirilerek kontrol tüm spinal BT çekildi. Bulgular Bağımsız bir nöroradyolog tarafından deney grubu ve kontrol grubundaki her bir iğne yerleşim yeri açısından başarısız, başarılı ve mükemmel şeklinde üç aşamalı bir skorlamayla, körlemesine değerlendirilmiştir. Toplam 216 iğnenin 33 tanesi (%15,3) başarısız, 109 tanesi (%50,5) başarılı, 74 tanesi (%34,3) mükemmel şekilde olarak değerlendirilmiştir. Bağımsız örneklem t testi kullanılarak yapılan istatistiksel değerlendirmede kontrol grubundaki 108 enjeksiyona (X̄ = 2.12, SS = 0.66) kıyasla deney grubundaki 108 enjeksiyondaki başarı oranı (X̄ = 2.25, SS = 0.68) çok az daha yüksek olmakla birlikte iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır, t(214) = 1.51, p = .13. Sonuç Artırılmış gerçeklik gözlüğü yardımıyla yapılan faset eklem enjeksiyonu tekniği, klasik yöntem olan c-kollu skopi tekniğiyle kıyaslandığında; kadavralarda uygulamamızda istatistiksel anlamlı fark olmaksızın aynı başarı ve güvenilirlik oranını sağlamaktadır. Artırılmış gerçeklik teknolojisinin klinik kullanımıyla c-kollu skopi ihtiyacı azalabilir. Böylece işlemi uygulayan doktorun ve sağlık personelinin radyasyon maruziyeti azaltılabilir, işlem iki boyutlu bir görüntüden üç boyutlu bir görüntüye taşınarak kolaylaştırılabilir, işlemi uygulayanın tecrübesinin işlemin başarısında oynadığı rol azaltılabilir ve odak kayması problemi ortadan kaldırılabilir.
Dirençli epilepsi hastalarında vagal sinir stimülatörü uygulamasının sonuçları
Epilepsi, serebrumdaki nöronlarda anormal elektriksel hiperaktivite ile karakterize olan kronik serebral fonksiyon bozukluğudur. Epilepsinin birinci basamak tedavisi medikal tedavi olmasına rağmen hastaların yaklaşık 1/3' ünde nöbetler antiepileptik ilaçlara dirençlidir. Bu sebeple, antiepileptik ilaç tedavisinin yetersiz kaldığı ve rezektif epilepsi cerrahisinin uygun olmadığı durumlarda vagal sinir stimülatörü implantasyonu palyatif ve alternatif bir tedavidir. Bu çalışmanın amacı, dirençli epilepsisi olan erişkin ve pediatrik hastalarda vagal sinir stimülasyonu uygulamasının nöbet sıklığına, kullanılan antiepileptik ilaç sayısına, nöbet süresine, postiktal süreye, nöbet şiddetine, kognitif duruma, duyguduruma, sosyal ilişkilere ve yaşam kalitesine etkisini araştırmaktır. Çalışmamızın sonucunda; dirençli epilepsi nedeni ile vagal sinir stimülatörü cihazı implante edilen hastaların nöbet sayılarında istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlemlenmiştir. Fakat vagal sinir stimülasyonu uygulaması öncesi ile sonrası karşılaştırıldığında hastaların kullandıkları antiepileptik ilaç sayılarında anlamlı bir azalmanın olmadığı görülmüştür. Çalışmamızdaki hastalarda vagal sinir stimülasyonu sonrası nöbet süresinde, postiktal sürede ve nöbet nedeni ile acil servise başvuru sayılarında istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmektedir. Ayrıca hastaların depresif durumlarında ve yaşam kalitelerinde de istatistiksel olarak anlamlı iyileşme vardır. Çalışmamızın sonuçları, literatür verilerini destekler niteliktedir.
Stereotaksik biyopsi sonuçlarının klinik ve histopatolojik analizi
Çalışmamızda; 2014-2022 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniği'nde uygulanan stereotaktik biyopsi sonuçlarının klinik ve histopatoljik analizi yapıldı. Stereotaktik biyopsinin, beyin tümör ve lezyonlarında histopatolojik tanı koyma ve buna bağlı olarak tedavi protokolu oluşturmada etkin bir yeri olduğu, bulgularla ve istatistiksel verilerle ortaya koyuldu. Preoperatif tanılarla postoperatif tanılar karşılaştırılarak tutarlılık oranlarına bakıldı. Çalışmada MR uyumlu Leksell marka frame kullanıldı. Kliniğimizde 142 hastaya 143 biyopsi işlemi uygulandı. Postoperatif 7 hastada komplikasyon yaşandı. Cerrahiye bağlı 2 hastada komplikasyon izlendi. Kaybedilen 4 hastanın mortalite nedenleri, cerrahiden bağımsızdı. Hastaların %8,4'inde patolojik tanı, anlamlı bulunamadı. Anlamlı tanı koyma oranı; %91,6 olarak geldi. Yüksek tanı değeri ve düşük morbidite ve mortalite oranları ile stereotaktik biyopsi işlemi, serebral parankime minimal invaziv etkisi olan, güvenilir ve tartışılmaz değerde bir nöroşirürji tekniğidir. Anahtar sözcükler: Stereotaktik biyopsi, beyin, histopatolojik analiz
Yeni immunohistokimyasal belirteçler ve değişen 2016 WHO histopatolojik sınıflaması ışığında yüksek dereceli glial tümörlerin klinik prognozunun değerlendirilmesi
AMAÇ: Glial tümörlerin patofizyolojisi üzerine yapılan çalışmalar sonucunda yeni moleküler belirteçler ortaya konmuş ve bu belirteçler WHO 2016 Merkezi Sinir Sistemi Tümörleri Sınıflaması'na tanı kriterleri olarak eklenmiştir. Çalışmamızda, yüksek evreli gliomlardaki IDH mutasyonu ve Ki 67 yüzdeleri incelenmiş olup yeni sınıflamaya gore tanılardaki değişiklikleri ve bu belirteçlerin sağ kalım üzerine etkisini araştırmayı planladık. YÖNTEM: İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2013- 2018 seneleri arasında yüksek evreli gliom nedeniyle ameliyat edilmiş hastaların parafin blokları üzerine yeni immunhistokimyasal çalışmalar yapıldı. Sonuçların sağ kalım süreleri üzerine etkileri araştırıldı. BULGULAR: İncelenen toplam 135 hastanın ve 136 tümörün önceki patolojik tanılarının 117'si (%86) GBM, sekizi (%6) evre III-IV gliom, dördü (%3) anaplastik astrositom ve yedisi (%5) anaplastik oligodendrogliomdur. Bir hastanın iki ayrı kitlesinin biri GBM, diğeri anaplastik astrositomdur. Ortalama yaş 55 (7-85)tir. Hastaların 88'i (%65) erkek; 47'si (%35) kadındır. 14 hasta rekürrens nedeniyle ameliyat edilmiş olup bu hastalardan ikisinin tanısının evresinde artış olduğu görülmüştür. Hastaların en sık başvuru şikayeti motor defisittir (%56). Tüm hastalar tümör lokalizasyonuna göre incelendiğinde 53 (%39) frontal lob, 39 (%29) temporal lob, 16 (%12) parietal lob, dört (%3) oksipital lob, beş (%4) insular lob, sekiz (%6) korpus kallozum, altı (%4) talamus, bir (%0.5) serebellar hemisfer, iki (%1) intraventriküler ve bir (%0.5) septum pellucidum yerleşimli tümör olduğu görülmüştür. Tanılara göre lokalizasyonlar incelendiğinde tüm tanıların en sık olarak frontal lob yerleşimli olduğu görülmüştür. MR özellikleri değerlendirildiğinde, GBM'lerde nekroz varlığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p < 0.01) Hastaların 126'sında (%93) IDH negatif, dokuzunda (%7) ise pozitif olarak sonuçlanmış, bu vesile ile daha evvel evre III-IV gliom tanısı olan altı hastanın yeni tanıları GBM, wildtype olarak değişmiştir. Toplam beş hastanın anaplastik gliom tanıları olmasına rağmen IDH wildtype tümörleri olduğu görülmüştür. IDH mutasyonunun, rezeksiyon miktarının ve genç yaşın sağ kalım üzerine belirgin etkisi olduğu gösterilmiştir. SONUÇ: Yüksek evreli gliomlar, IDH mutasyonunun tanı kriterleri arasına alınmasıyla IDH mutant ve wildtype tümörler olarak ikiye ayrılmış ve bu iki grup arasında sağ kalım analizlerinde belirgin farklılık saptanmıştır. Ayrıca IDH mutasyonunun tümörlerin nöroradyolojik özellikleri üzerine klinik olarak anlamlı etkisi olduğu gösterilmiştir. Rezeksiyon miktarının hastaların sağ kalımı üzerine belirgin etkisi mevcuttur. Hasta tanılarının moleküler belirteçler kullanılarak detaylandırılması adjuvant tedavilerin daha özgün planlanmasına yarayacak ve sağ kalımları arttıracaktır.
Torakolomber bölgeden enstruman çıkarımı yapılmış hastaların klinik, biyokimyasal ve radyolojik olarak değerlendirilmesi
Spinal füzyon, günümüzde sıkça uygulanan bir prosedürdür. Beklenen ileri yaş ve artan nüfus ile uygulanma sıklığı ve komplikasyonları arttı. Cerrahi komplikasyonlar sonrasında enstrüman materyali veya tekniğin değiştirilmesi, enstrümanların çıkarılması bir tedavi metodudur. Biz çalışmamızda torakolomber bölgeden enstrüman çıkarılması yapılmış hastaları klinik, biyokimyasal, radyolojik yönleriyle inceledik. Çalışmamızda yaş, cinsiyet, kronik hastalık mevcudiyeti, sigara kullanımı, operasyon sayıları parametreler klinik sonuçlara etkisizdi. Pelvik insidans, pelvik tilt, sakral slope, lomber lordoz, torakal kifoz gibi radyolojik parametrelerde değişikliklikler ve ilişkiler farklılık gösterse de bunların da sonuca etkisi olmadı. Ağrı skorlarında ise enstrüman çıkarımının anlamlı bir düşüş sağladığı görüldü. Ağrı ile ilişkili olarak operasyon sonrası depresyon, engellilik ve korku kaçınma skorları da düşük olarak bulundu.
Peek rod ve rijit rod sistemleri kullanılarak kısa segment lomber stabilizasyon yapılan olguların klinik ve radyolojik olarak karşılaştırılması
Giriş: Bu çalışmada; Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroşirurji Kliniğinde, 2017 Mart ve 2018 Haziran tarihleri arasında lomber dejeneratif omurga hastalığı tanısıyla, PEEK rod ve rijit rodlar kullanılarak 3 seviye lomber transpediküler stabilizasyon operasyonu geçiren 54 hastanın preoperatif ve postoperatif 2. yıldaki klinik ve radyolojik sonuçları değerlendirilmiştir. Amaç: Bizim çalışmamızın amacı, 3 seviye lomber transpediküler stabilizasyon yapılan lomber dejeneratif omurga hastalığı tanılı olgularda PEEK rod ve rijit rodları; radyolojik olarak komşu segment hastalığı ve psödoartroz gelişimi yönünden karşılaştırmak, iki grubun reoperasyon oranlarını, preoperatif ve postoperatif 2. yıl ODI ve VAS skoru değişimlerini karşılaştırmaktır. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya dahil edilen 54 hasta temel olarak; PEEK rod (30 hasta) ve rijit rod kullanılanlar (24 hasta) olarak iki gruba ayrılmıştır. Tüm hastaların preoperatif ve postoperatif 2. yıl kontrollerinde anamnezleri alınıp nörolojik muayeneleri yapılmış, preoperatif ve postoperatif 2. yıldaki aksiyal bel ağrıları ve radiküler ağrıları sorgulanmıştır. Postoperatif ortalama takip süresi 29,6 aydır. Elde edilen veriler, VAS Skalası ve Oswestry Bel Ağrısı Engellilik Anketi kullanılarak değerlendirilip tüm hastaların ODI ve VAS skorları hesaplanmış ve iki grubun ODI ve VAS skoru değişimleri birbiriyle karşılaştırılmıştır. Hastaların reoperasyon öyküleri de incelenmiş ve iki grubun verileri birbiriyle karşılaştırılmıştır. Ayrıca tüm hastaların; preoperatif, erken postoperatif ve postoperatif 2. yıl kontrollerinde bilgisayarlı tomografi (ct) ve manyetik rezonans (mr) görüntülemeleri çekilerek postoperatif 2. yıldaki komşu segment hastalığı ve psödoartroz gelişimi değerlendirilmiş ve iki grubun sonuçları birbiriyle karşılaştırılmıştır. Çalışmada elde edilen veriler değerlendirilirken; analizler IBM SPSS 23.0 paket programı (IBM Corp, Armonk, NY) ile yapılmıştır. Tartışma: Spinal cerrahide hedef; patolojik durumları mümkün olduğunca fizyolojik hale getirmektir. Füzyon cerrahisinin amacı ise; bu belirti ve bulgulara yol açan anormal anatomiyi düzeltmek, anormal hareketi ortadan kaldırmak ve omurga stabilitesini korumaktır. Hastanın günlük yaşam içerisindeki hareketliliğinin alışık olduğu biçimde devam edebilmesi için füzyon cerrahisi sonucunda immobil hale gelen segmentlerin yükü, mobil olan diğer segmentlere binmekte ve bu durum bir çok çalışmada görüldüğü gibi komşu seviyelerde dejenerasyon ve instabilite gelişimini hızlandırmaktadır. Bu sonuçlardan kaçınmak için; stabilizasyon sistemleri zaman içinde daha fizyolojik hale gelmiştir ve gelmek zorundadır. Mevcut sistemlerin klinik sonuçları da bu anlamda yapılacak biyomekanik çalışmalara yol gösterici olacaktır. Bizim çalışmamızda klinik sonuçlar; reoperasyon oranları, ODI ve VAS skorlarıyla değerlendirilirken, radyolojik olarak komşu segment hastalığı ve psödoartroz değerlendirilmiştir. Bu sonuçların 24-36 ay arası takip sonuçları olduğu göz önünde bulundurulmalı, uzun dönem takiplerde daha değişik sonuçlar çıkabileceği akılda tutulmalıdır. Bu nedenle; şikayeti olmasa bile belirli aralıklarla hastaların radyolojik ve klinik olarak kontrol edilmesi, kullanılan enstrüman sistemlerinin uzun dönemdeki biyomekanik yararlılıklarının objektif değerlendirmesi açısından son derece önemlidir. Hastaların postoperatif dönemde daha sedatif veya hareketli bir hayat tarzını benimsemesi de psödoartroz ve/veya komşu segment hastalığı gelişimini tetikleyebilir veya önüne geçebilir. Ayrıca; hastaların postoperatif dönemdeki ODI ve VAS skorlarının da hastaların bu dönemdeki hayat tarzı üzerinde ciddi şekilde etkili olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Tüm hastaların postoperatif 2. yıl ODI ve VAS skorlarında preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı düşüş olduğu görülmüştür. Her ne kadar PEEK rod grubundaki hastaların ODI ve VAS skorları rijit rod grubundaki hastalara göre daha fazla düşüş gösterse de iki grup arasında ODI ve VAS skoru değişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Reoperasyon oranları da; rijit rod grubunda, PEEK rod grubuna kıyasla daha yüksektir ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Radyolojik sonuçlar incelendiğinde, psödoartroz ve komşu segment hastalığı gelişim oranları; rijit rod grubunda, PEEK rod grubuna göre daha yüksektir ancak iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanamamıştır. Sonuç: Lomber dejeneratif omurga hastalarında uygulanan kısa segment lomber transpediküler stabilizasyon cerrahisinde PEEK rodların, rijit rodlara iyi bir alternatif oluşturduğu ancak, klinik ve radyolojik olarak rijit rodlara karşı belirgin bir üstünlüğünün olmadığı görülmektedir. Her ne kadar istatistiksel olarak anlamlı olmasa da; PEEK rodların, rijit rodlara kıyasla daha olumlu klinik ve radyolojik sonuçlara sahip olması dikkatlerden kaçmaması gereken bir noktadır. Üstelik bu sonuçların; kısa takip süreli bir çalışmanın klinik ve radyolojik sonuçları olduğu unutulmamalı, vaka sayısı arttıkça ve takip süresi uzadıkça daha anlamlı klinik ve radyolojik sonuçların elde edilebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: PEEK rod, rijit rod, psödoartroz, komşu segment hastalığı, reoperasyon
Ratlarda çizgili kas destekli aortik tüp fasiyal sinir rejenerasyon modelinde fonksiyonel ve morfolojik sonuçların değerlendirilmesi
Fasiyal sinir motor, otonomik ve duyu lifleri içeren oldukça işlevsel bir sinir olup, uzun anatomik seyri, komşulukları ve bazı bölgelerde yüzeyel seyretmesi bakımından yaralanmalara oldukça duyarlıdır. Konuşma, çiğneme, yutma ve mimik kaslarını inerve etmesi nedeniyle önemli işlevlere sahiptir. Hasarlanması durumunda ortaya çıkabilecek kozmetik sorunlar ruhsal sıkıntılara da yol açabilmektedir. Bu sebeplerle fonksiyonel iyileşme sağlanması adına rekonstrüksiyonu büyük önem taşımaktadır. Gelişen mikrocerrahi tekniklere rağmen sinir tamiri sonrası fonksiyonel iyileşmede halen tatminkar düzeyde değildir. Kolateral aksonal dallanma, poliinervasyon gibi aksonal rejenerasyon üzerine olumsuz etkileri en aza indirgemek adına birçok yöntem araştırmalara konu olmuştur. Çalışmamızda ratlarda hasarlı fasiyal sinirin rekonstrüksiyonu için platizma kası ile doldurulmuş aortik tüp modelini kullanarak bu yöntemin rejenerasyon ve fonksiyonel iyileşme üzerine olan etkilerini ortaya koymayı amaçladık. Sonuç olarak; poliinervasyon ve kolateral aksonal dallanma derecesi açısından aortik tüp ve kasın birlikte kullanıldığı grubun sonuçları diğer gruplara göre istatistiksel açıdan üstün bulundu. Bununla birlikte fonksiyonel sonuçlara bakıldığında onarım gruplarında elde edilen vibriseal aktivite salim gruplara göre oldukça düşük olup, en iyi sonuçlar yine aortik tüp ve kas greftinin birlikte kullanıldığı grupta alındı. Anahtar Kelimeler: Fasiyal Sinir Hasarı, Aortik Tüp Modeli, Platizma Kası
Lomber spondilolistezis nedeniyle opere olan hastalarda 3 farklı cerrahi metodun etkinliklerinin ve sonuçlarının araştırılması
LOMBER SPONDİLOLİSTEZİS NEDENİYLE OPERE OLAN HASTALARDA 3 FARKLI CERRAHİ METODUN ETKİNLİKLERİNİN VE SONUÇLARININ ARAŞTIRILMASI Lomber spondilolistezis herhangi bir lomber vertebrada iki omurga arasında normal sınırların dışında kayma olması sonucu alt ve üst vertebralarda birbirlerine göre çeşitli sebeplere göre anterior, lateralyada posteriora doğru yer değiştirmesidir. Spondilolizis ise pars interartikulariste gelişen strese bağlı kırıklarıdır. Spondilolistezis dejenerasyona bağlı olabileceği gibi spondilolizise bağlı da gelişebilir. Spondilolisteziste birçok sınıflama ve derecelendirme sistemi mevcut olup tedavide çoğu zaman cerrahi gerekmez. Hastalarda kaymanın derecesine bağlı olarak ilk önce medikal tedavi denenir. Medikal tedaviye yanıt alınamayan hastalarda ve özellikle radikülopati bulguları belirgin olan hasta gruplarında kontrol altına alınamayan bel ağrıları ve nörojenik kladikasyo gelişen olgularda motor kayıbın eşlik ettiği hastalarda cerrahi tedavi denenir. Cerrahi tedavide amaç hastanın nöromotor şikayetlerinde düzelme sağlanması, radikülopatiye bağlı semptomlarının hastanın günlük yaşantısını etkilemeyecek hale getirilmesi, yürüme mesafesinin uzatılması olarak sıralanabilir. Cerrahi tedaviye rağmen bazı hasta gruplarında uzun süre boyunca nöral yapılara bası olması kaymanın çok ileri düzeyde olması gibi nedenlerle hastalarda tam iyileşme sağlanamaz ancak burada önemli olan hastanın cerrahi öncesine göre şikayetlerinin azaltılmasıdır. Cerrahi tedavide hasta prone pozisyonda uyutulduktan sonra orta hat insizyonla cilt ciltaltı ve paravertebral kaslar geçilip kaymanın olduğu seviyeye ulaşılır. Spondilolistezisin olduğu vertebra segmentinin pediküllerinin üst ve alt seviyelerine vidalar yerleştirilir. Vidalar yerleştirildikten sonra sistem 2 adet rod ile sabitlenir. Sistemi sabitlemek için kullanılan bu rodlar farklı esneklik ve sertlikte olabilmektedir. Biz bu çalışmada farklı yapılardaki 3 farklı rod sisteminin uzun dönem sonuçlarını araştırdık. Kullandığımız rodların birbirlerine üstünlüklerini XII gösterdik.Hibrit ve dinamik rod sisteminin, rijit rod sistemine üstünlüğünü istatistiksel olarak göstermiş olduk.Dinamik rod sisteminin sonuçları rijit rod sistemine kıyasla daha üstün bulundu. Özellikle hibrit rod sisteminde psödoartroz ve komşu segment gelişme olasılığı diğer sistemlere göre daha düşük olarak saptanmıştır. Burada vurgulamak istediğimiz fleksible rodların yani dinamik ve hibrit rodların kullanılması sisteme dağılan yükü nispeten daha eşit dağıttığı için psödoartroz ve komşu segment hastalığı görülme olalısılığı daha düşüktür. Anahtar kelimeler:,Lomber Spondilolistezis, Vertebra, Rijit Rod,Dinamik
Grade 2-3 glial tümörlerde moleküler belirteçlerin eski histopatolojik tanılarla korelasyonu ve prognostik etkileri
Amaç: Son dönemde, glial tümörlerin genetik mutasyonlarının analizi sonrası yeni moleküler belirteçler saptanmış ve "WHO 2016 Beyin Tümörleri Sınıflaması" ile bu moleküler belirteçler yeni tanı algoritmasına dahil edilmişlerdir. Çalışmamızda Grade 2 ve 3 glial tümörlerin yeni patolojik sınıflaması sonrası meydana gelen değişimleri göstermeyi amaçladık. Materyal Ve Metod: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayı alınmasının ardından, Beyin ve Sinir Cerrahisi kliniğinde 1995 ve 2012 yılları arasında ameliyat edilen ve patoloji sonucu Grade 2 ve 3 glial tümör çıkan hastalar çalışmaya dahil edildi. Eski histopatolojik preparatlar yeniden değerlendirilip, gerçek zamanlı PCR ile IDH mutasyonları, FISH (Floresan In Sıtu Hibridizasyon) ile1p/19q kodelesyonları tespit edildi. Genetik belirteçler tespit edildikten sonra tanılar WHO 2016 Beyin Tümörleri Sınıflamasına göre yeniden tanılandırılıp, yeni tanıların sonuçları analiz edildi. Sonuçlarda yeni tanı grubu analizleri sonrası hastaların sağkalım sonuçlarının yanında, Karnofsky Performans durumu (KPS), Ki-67, tümör lokalizasyonları, IDH ve 1p/19q kodelesyon durumları, cerrahi türü ve postoperatif adjuvan terapileri de değerlendirildi. Bulgular: Eski histopatolojik tanı grubuna ait, 13 (%15.7) Oligodendrogliom, 41 (%49.4) astrositom ve 29 (%34.9) oligoastrositom tanılı hasta ile çalışıldı. Tüm hastaların yaş ortalaması 42,41 olarak saptandı. Hastaların 54'ünün (%65) erkek, 29'unun (%35) kadın olduğu gözlendi. Genetik analizler sonrası hastaların 51'inde (%62) IDH mutasyonu saptanırken, 20'sinde (%24) 1p/19q kodelesyonu tespit edildi. Glioma ilişkili nöbetlerin IDH mutasyonu pozitif hastaların 30'unda (%62) görüldüğü tespit edildi (p=0.03). Moleküler belirteçlerin analizi sonrası, 20 (%24,1) hasta IDH mut 1p/19q kodel oligodendrogliom, 31 (%37,3) hasta IDH mut astrositom ve 32 hasta (%38,6) IDH wt astrositom tanı gruplarına ayrıldı. IDH wt astrositomların tüm tanı grupları arasında en kötü prognoza sahip grup olduğu saptandı (p=0.004). Ki-67, tümör lokalizasyonu, IDH ve 1p/19q durumu, cerrahi türü ve post operatif adjuvan tedavilerin sağkalım sonuçlarına istatistiksel olarak anlamlı etkileri olduğu gözlendi. Sonuçlar: Grade 2 ve 3 glial tümörler, moleküler belirteçlerin tanı algoritmalarına girmesinin ardından, IDH mutasyonu taşımayan ve klinik seyri oldukça malign olan grubun ayrılmasıyla daha homojen tanı gruplarına ayrılmışlardır. Eski histopatolojik inceleme olarak adlandırılan derecelendirme sistematiği, IDH wt gliomlarda genel sağkalıma yönelik olarak prognostik olmasa da diğer tanı gruplarında önemini korumaya devam etmektedir. Eski tanılara göre, uygun tedavi almayan hastaların, tabakalı tanılar sonrası sağkalımları artacaktır.
Çocukluk çağı travmatik beyin yaralanmalarında dekompresif kraniektomi uygulanan olguların analizi: Prognostik faktörler ve komplikasyonlar ile bunların kraniektomi alanı ile ilişkisi
Amaç: Travmatik beyin yaralanması pediatrik vakalarda sakatlığın ve ölümün en sık nedenleri arasındadır. Ağır kafa travması nedeniyle takipli pediatrik olgularda oluşan kafa içi basınç artışını kontrol etmek için ileri tedavi seçeneği olarak dekompresif kraniektomi uygulanır. Çalışmamızda ağır kafa travmasıyla başvuran pediatrik vakalarda yapılan dekompresif kraniektomi oranın prognostik faktörlerle, komplikasyonlarının arasındaki ilişkisi araştırılmıştır. Metot: 2013-2018 yılları arasında, ağır kafa travmasıyla acil servise gelen ve takiplerinde dekompresif kraniektomi uygulanan 0-18 yaş arasında 22 pediatrik vaka retrospektif olarak çalışmaya alınmıştır. Hastalar en az üç ay süreyle takip edilmiştir. Yapılan dekompresif kraniektomi oranın hastaların preoperatif klinik ve radyolojik verileriyle, postoperatif erken ve geç dönem klinik ve radyolojik sonuçları arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Hastaların acil servise başvurduğu yaş 10.95±5.32, acil servise giriş GKS 5.16±1.82 ve postoperatif üçüncü ay GSS 3,09±1,60 olarak bulunmuştur. Çalışmamızda olgularda travmatik beyin yaralanması Marshall beyin tomografisi puanı artıkça GSS skorlarının düştüğü görülmüştür. GSS skorları düştükçe post travmatik epilepsi görülmesi artmıştır. İntrakranial hemorajiyle gelen vakalarda, hematom boşaltımı ve dekompresif kraniektomi yapılması prognoza katkısı olduğu görülmüştür. Vakalarda ek sistemik yaralanma olması prognozu olumsuz etkilemiştir. Dekompresif kraniektomi oranın artmasıyla ventrikülo-sefalik indekste ve subdural efüzyon oranında artış saptanmıştır. Dekompresif kraniektomi oranın prognozla ilişkisi bulunamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda pediatrik olgularda yapılan dekompresif kraniektomi oranın, prognoz ve komplikasyonlarıyla ilgili anlamlı ilişki bulunamamıştır. Yeterli sayıda hasta olmaması bunun nedeni olabilir. Dekompresif kraniektomi oranın prognoz açısından daha geniş çalışmaya ihtiyaç vardır.
Lomber rotatuar skolyoza sebep olan faktörlerin anatomik parametrelerle araştırılması
Amaç: Dejeneratif lomber rotatuar skolyoz özellikle ileri yaş insanların yaşam kalitesini önemli derecede etkileyen bir sağlık problemidir. Araştırmamızda 1 Ocak 2014 ile 20 Nisan 2019 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Kliniğine başvurup tedavi olan hastaların lomber direkt grafileri ve lomber MRG kesitlerini belirlediğimiz parametrelerle inceleyip, saptadığımız anormal anatomik değerler ve bulgularla ilişkili alınabilecek önlemleri belirleyip skolyozun progresyonunun önlenmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda hasta grubunu ileri derecede rotasyonel skolyozu olan 20 hasta oluşturmuştur. Kontrol grubunda lomber bölge anatomisi normal olan 15 hasta yer almaktadır. Direkt lomber grafilerinde ileri derecede skolyozu olan hasta grubundakilerle kontrol grubundaki hastaların lomber MRG kesitlerinde belirlediğimiz parametrelerle ölçümler yapılıp karşılaştırma gerçekleştirilmiştir. Bu parametreler: Psoas kası kesit alanı, paraspinal kas kesit alanı, disk asimetri ölçümü, faset eklem açısı, faset eklem kesit alanı, spinöz proçes / vertebra korpusu rotasyon farkı, faset eklem / vertebra korpusu arası mesafe ölçümleridir. Kesit alanları mm2, mesafe ölçümleri mm, açılar derece olarak hesaplanmıştır. Ölçümler hastanemiz hasta arşivi sistemi üzerinden ulaşılan SECTRA PACS programı üzerinde tekrarlı ve kontrollü olarak yapılmıştır. Verilerin analizi; tanımlayıcı istatistikler, frekans, yüzde, ortalama, standart sapma değerleri ile sunulmuştur. Çalışmadaki hasta ve sağlam gruplar için bağımsız t testi analizi ve yönlere göre ölçümlerin incelenmesi için eşleştirilmiş t testi kullanılmıştır. Çalışmada 0,05'den küçük p değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Analizler SPSS 22.0 paket programı ile yapılmıştır. Bulgular: Skolyozu olan hastalarda lomber MRG kesitlerinde skolyoz tarafında psoas kası kesit alanı, faset eklem kesit alanı, faset eklem açısı, faset eklem vertebra korpusu arası mesafe değerlerinin karşı tarafa göre daha düşük değerlere sahip olduğu izlenmiştir. Skolyoz tarafındaki disk mesafesi yüksekliği ise karşı tarafa göre yüksek değerde olduğu görülmüştür. Paraspinal kas kesit alanı ölçümlerinde her iki tarafın karşılaştırılmasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda saptadığımız anormal anatomiye sahip yapılara yönelik alınacak konservatif önlemler ve uygulanacak fizik tedavi egzersiz programları ile skolyoz oluşumunun önleneceğini, mevcut skolyozun ise progresyonunun önüne geçileceğini düşünüyoruz. Dejeneratif lomber skolyoz hastalarında etyolojik faktörlerin skolyoz ile ilişkisini daha iyi gösterebilmek için prospektif çalışmaların faydalı olacağı kanaatindeyiz.
Klinik kullanımda 3 boyutlu yazıcı navigasyon şablonu başarı oranının değerlendirilmesi
Amaç: Modern toplum yaşamında sık rastlanan bel ağrısı şikâyetlerinin etyolojisinde spondilozis ve omurga insitabilitesi önemli yer tutmaktadır. Konservatif tedaviye yanıt vermeyen, ağrı, kök basısı bulguları ve deformitenin artması cerrahi tedavi endikasyonlarını oluşturur. Spondilozisin cerrahi tedavisinde uygulanan enstrümantasyonsuz posterior veya posterolateral füzyon uygulamaları uzun süreli immobilizasyon gereksinimi ve psödoartroz oranın yüksekliği nedeni ile gözden düşmüştür. Transpediküler vida ile fiksasyon uygulamaları lomber spondilozis tedavisinde lomber spinal füzyon için en uygun internal fiksasyon yöntemidir. Bu teknik yüksek kemik füzyon oranıyla birlikte güçlü vertebral segmental fiksasyon sağlar. Transpediküler vida sistemlerinin laminar kanca-rod veya segmental tel-rod gibi diğer posterior enstrümantasyon sistemleri ile karşılaştırıldığında çok daha iyi segmental fiksasyon sağladığı görülmüştür. Transpediküler vida sistemlerinin başarılı bir biçimde uygulanabilmesi, tam bir pediküler anatomi bilgisini, enstrümantasyonun biyomekanikal özelliklerinin bilinmesini ve titiz bir cerrahi ön hazırlığı gerektirir. Pediküler vida uygulamalarının komplikasyonları arasında enstrümantasyon yetersizliği, yara enfeksiyonu, uzamış operasyon zamanı, aşırı kan kaybı sayılabilmekle birlikte pediküler vida uygulamasının en önemli komplikasyonu vidanın yanlış yerleştirilmesidir. Bu durumda radiks, dura, kauda equina veya omurilik yaralanması olabilir. Bu riski en aza indirmek veya ortadan kaldırmak için operasyon öncesi plan çok iyi yapılmalı ve titiz bir cerrahi uygulanmalıdır. Hastaya özel cihazlar üretmek için 3D baskının ilk ve şu anda en yaygın uygulaması, sıklıkla biyomodeller olarak adlandırılan hastaya özel anatomik modellerin üretimidir. Biyomodeller, ameliyat süresini kısaltarak hasta için oluşabilecek komlikasyonları ve olası riskleri azaltabilir. Biyomodellerin maliyet-fayda analizi, biyomodellerin potansiyel olarak sağlık hizmetleri maliyetini azaltabileceğini göstermektedir. Oluşturulacak protokoller ameliyatlarda pedikül vidasının kolay ve doğru bir şekilde yerleştirilmesine yardımcı olacaktır. Omurga cerrahisinde 3D navigasyon şablonu destekli pedikül vida fiksasyonu düşük maliyetlidir ve hem hastaların hem de cerrahların floroskopi nedeniyle maruz kaldıkları radyasyonu azaltabilir. Bu çalışmadaki primer amacımız; 3D navigasyon yöntemi ile yapılan posterior enstrumantasyonun hasta ve cerrah açısından avantajlarını ortaya koymaktır. Ayrıca günümüzde yeni yeni ortaya çıkan bu teknikte oluşabilecek hataların tespiti ve bunların istatisitksel olarak gösterilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya başlamadan önce araştırmanın yapılacağı Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı'ndan gerekli izinler ve Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı Klinik Çalışmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Sonrasında araştırmada yer alan tüm hastalara araştırmayla ilgili yazılı ve sözlü olarak bilgi verilerek, bilgi verildiğine ve yapılacak ameliyat, öncesi ve sonrası yapılan görüntüleme tetkiklerinin, ayrıca tutulan hasta kayıtlarının kullanılmasına dair aydınlatılmış onam belgesine imzaları alındı. Araştırmaya Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı servisine 01/03/2021-10/04/2021 tarihleri arasında lomber spondiloz nedeniyle operasyon planlanarak yatışı yapılan kadın ve erkek hastalar alındı. Kliniğe spondiloz nedeniyle hastaneye yatırılan, çalışmayı kabul eden ve planlandığı gibi posterior enstrumantasyon yapılan toplam 10 hasta çalışmaya dahil edildi. Operasyon öncesi(preoperatif) çekilen bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri hastanenin pacs sistemi "Sectra"nın bağlantılı özeliği olan "3D Travma" ile işlendi ve vertebra modeli oluşturuldu. Oluşturulan model, "Meshmixer" isimli program ile tekrar yapılandırılarak model üzerinde pedikül vidalarının yerleştirilmesi gereken lokalizasyon, açı ve uzunluk verilerileri işlendi ve operasyon esnasında transpediküler vidalara yön verecek bir kalıp oluşturuldu. Bu model ve kalıp "Cura" isimli yazılım ile 3 boyutlu(D) yazıcıda basılacak hale getirildi. Oluşturulan kalıp ve modeller 3d yazıcı kullanılarak cisimleştirildi. Ortaya çıkan kalıp operasyon öncesi sterilizasyon uygulanarak hazır hale getirildi. Operasyon esnasında 3D yazıcı ile oluşturulan kalıp yardımı ile transpediküler vidalar yerleştirildi. Operasyon sonrası(postoperatif) hastaya çekilen BT ile yapılan enstrumantasyon kontrol edildi. Preoperatif BT'de vidanın gitmesi gereken açı aksiyel ve sagital planda hesaplanarak kaydedildi. Postoperatif BT'de ise vidanın gittiği açı aksiyel ve sagital planda hesaplanarak kaydedildi ve preoperatif verilerle karşılaştırılarak hata payı istatiksel olarak hesaplandı. Çalışmada istatiksel analiz için ortalama, standart sapma, sayı ve yüzde gibi veriler kullanıldı. Preoperatif ve postoperatif ölçümler için iki eş arasındaki farkın önemlilik testi kullanıldı. İstatiksel analiz için Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 20 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların preoperatif aksiyel ve sagital, postoperatif aksiyel ve sagital açıları değerlendirmeye alındı. Yapılan değerlendirmede ortalama ve standart sapmalar her grup için ayrı ayrı hesaplandı. İki eş arasındaki farkın önemlilik testi yapıldığında bütün gruplar için p değeri 0,05'in üstünde sonuçlar elde edildi. Her grup için preoperatif ve postoperatif açılar arasında anlamlı bir fark olmadığı istatiksel olarak ortaya konuldu. Hastaların belirlenmiş vertebra segmenti sağ taraf için ölçülen preoperatif aksiyel açı ortalama değeri 13,330, standart sapması ise 4,630 olarak belirlenmiştir. Aynı taraf postoperatif aksiyel vida açısı ortalama değeri 14,730, standart sapması ise 3,280 hesaplanmıştır. Aynı vertebra segmenti sağ taraf için ölçülen preoperatif sagital açı ortalama değeri 4,980, standart sapması ise 1,710 olarak belirlenmiştir. Aynı taraf postoperatif sagital vida açısı ortalama değeri 3,310, standart sapması ise 2,170 hesaplanmıştır. Aynı vertebra segmenti sol taraf için ölçülen preoperatif aksiyel açı ortalama değeri 11,350, standart sapması ise 4,250 olarak belirlenmiştir. Aynı taraf postoperatif aksiyel vida açısı ortalama değeri 14,650, standart sapması ise 5,640 hesaplanmıştır. Aynı vertebra segmenti sol taraf için ölçülen preoperatif sagital açı ortalama değeri 5,220, standart sapması ise 1,630 olarak belirlenmiştir. Aynı taraf postoperatif sagital vida açısı ortalama değeri 5,500, standart sapması ise 2,340 hesaplanmıştır. İstatiksel olarak preoperatif planlanan açılar ile postoperatif vida açıları arasında anlamlı bir fark olmadığı belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda 3D navigasyon şablonu oluşturmak için Sectra ve Meshmixer isimli programlar kullanılmıştır. Kullandığımız programlar maliyet açısından efektiftir. Çalışmamız esnasında hastaya özel ürettiğimiz 3D navigasyon şablonunun uyumunu arttırmak amacıyla farklı şekillerde kalıplar denendi ve en uygun kalıba ulaşıldı. Bu kalıp posterior lomber vertebra yüzeyi ile büyük oranlarda eşleşme sağlamıştır. Böylelikle vida açısı belirlemedeki hata olasılıkları oldukça yüksek oranlarda azalmıştır. Çalışmamızda 3D navigasyon şablonunun hastalar üzerinde uygulamaya konulması, bu teknik için tecrübe oluşması açısından büyük kazanımlar sağlamıştır. Preoperatif BT'de transpediküler vidaların yerleştirilmesi planlanan açılar ile postoperatif BT'de sonuç olarak ortaya çıkan açılar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Bu durum çalışmamızda kullandığımız 3D navigasyon şablonunun başarılı olduğunu göstermiştir. Etkili bir yöntem olan çalışmamız sınırlı sayıda hasta ile gerçekleştirilmiştir. Daha büyük hasta serileri ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: 3d navigasyon şablonu, enstrumantasyon, transpediküler vida
Ratlarda deneysel spinal kord hasarında Metilprednisolon ve Bardoxolone methyl'in akut dönemde nöroprotektif olarak karşılaştırmalı araştırılması
ÖZET Amaç: Çalışmamızda spinal kord hasar mekanizmasının sekonder fazında Bardoxolone Methyl bileşiğinin nöroprotektif etkinliğini Metilprednisolon ile fonksiyonel, biyokimyasal ve histopatolojik parametreler ile kıyaslanması amaçlanmıştır. Gereç Ve Yöntem: 4 farklı grupta, her grupta 7'şer rat olacak şekilde ayrıldı. Anevrizma klipsi ile spinal kord iskemi modeli çalışıldı. Gruplarda; 1.gruba sadece travma oluşturuldu. 2. Grupta iskemi sonrası Bardoxolone Methyl 30 mg/kg intraperitonal uygulandı. 3. Grupta iskemi sonrası 30 mg/kg Metilprednisolon intraperitonal uygulandı. 4. Grupta ise her iki bileşik 30 mg/kg iskemi sonrası intraperitonal uygulandı. Fonksiyonel motor muayenede Modifiye Tarlov skorlaması kullanıldı. Kan ve dokularda Total Antioksidan Kapasite, Total Oksidan Kapasite, Oksidatif Stres indeksi ve dokularda histopatolojik inceleme çalışıldı. Histopatolojik incelemede histopatolojik skor oluşturuldu. Patolojik skor oluşturulurken Nekroz, Ödem, Nöron Kaybı, Hemoraji, Konjesyon parametreleri ele alındı. Oluşturulan skorların grup başına medyan değerleri alındı. (0=yok, 1= Çok az, 2=Az, 3=Orta, 4=Ciddi) Bulgular: Histopatolojik incelenen dokularda; 1.grupta patolojik skor en yüksekti. 4. Grupta patolojik skor en düşük idi. 2. Ve 3.grupta patolojik skor açısından istatistiksel fark yoktu. 1. Ve 4. Grupta patolojik skor farkı istatistiksel olarak anlamlıydı. Serumda TAS/TOS/OSI çalışıldı. Yapılan çalışma sonrası TAS ve OSI değerlerinde gruplar arasında istatistiksel fark görülmedi. TOS değerinde ise Bonferroni düzeltmesi sonrası 1. Ve 3. Grup farkı istatistiksel olarak anlamlıydı. Dokuda çalışılan TAS/TOS/OSI değerlerinde ise gönderilen materyallerin bir kısmının çalışma için yeterli büyüklükte ve içerikte olmaması sebebiyle BCA protokolü ile havuzlama yapıldı. Havuzlama yapıldığı için istatistiksel çalışma yapılamadı. Çalışma sonrası en yüksek TAS değeri 4.grupta (0,78), en düşük TAS değeri 1. Grupta (0,01) ölçüldü. TOS değeri en yüksek 2. Grupta (9,08) en düşük 1.grupta (4,06) ölçüldü. OSI ise en yüksek 1.grupta (35,352) en düşük 4. Grupta (1,067) ölçüldü. Motor muayenede Modifiye Tarlov Skorlaması kullanıldı. Modifiye Tarlov Kriterleri; 0: Extremitede hareket yok, 1: Minimal extremite hareketi mevcut, 2: Aktif hareket var ancak desteksiz oturamıyor, 3: Desteksiz oturabiliyor ancak zıplayamıyor, 4: Zıplama var ancak zayıf, 5: Tam motor fonksiyon olarak değerlendirildi. Ortalama skor 1.grupta en düşük (0), 4.grupta en yüksek (3,33) ölçüldü. Sonuç: Çalışmamızda Bardoxolone Methyl ve Metilprednisolon'un tek başına uygulandığında nöroprotektif olarak benzer koruyucu olduğu, ikisi kombine uygulandığında anlamlı derecede nöroprotektif etkinliğinin arttığı gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Bardoxolone Methyl, Metilprednisolon, İskemi, Oksidatif Stres
Deneysel hayvan modelinde kafa travması sonrası sugammadeks ve mannitol etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Kafa travması öldürücü, sakat bırakıcı, uzun süre tedavi ve bakım gerektiren bir patoloji olup, ölüm nedenleri arasında ön sıralarda yer almaktadır. Bu çalışmada kafa travmasında sugammadeks etkinliğinin araştırılmasını ve klinik uygulamalarda çoğunlukla kullanılan mannitolle etkinliğinin karşılaştırılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: 35 adet Wistar türü albino suşu erkek ratlar rastgele seçilerek, her biri 7 (yedi) rat içeren beş grup oluşturuldu ve anestezi verilmesini takiben kafa travması uygulandı. Denekler Grup I Sham (n=7), Grup II Kontrol (kafa travması,n=7), Grup III Mannitol (kafa travması, mannitol %20 1gr/kg, n=7), Grup IV Sugammadeks (Kafa travması, sugammadeks 100mg/kg, n=7), Grup V Manntiol ve Sugammadeks (kafa travması, mannitol %20 1gr/kg ve sugammadeks 100 mg/kg, n=7) gruplarına ayrıldı. Deneklerde travma öncesi ve sonrası karotid arterden doppler ultrasonografi yapılarak serebral kan akımı ölçüldü. Ardından sakrifikasyon sonrası deneklerin beyinlerine histolojik bakı ve immünohistokimyasal boyama yapıldı. Bulgular: Travmadan 4 saat sonra 35 deneğin 27'sinde doppler ile akım tespit edildi. Gruplar incelendiğinde nöronal dansite ortalaması en yüksek, Neu N ve aktive kaspaz-3 immünohistokimyası en düşük ortalamaya sahip olan grup I'di. Grup III'ün nöronal dansite ortalaması grup IV'e göre daha iyi bulunmasına rağmen grup V'in değerleri her ikisinden de iyiydi. Prefrontal korteksten yapılan nöronal dansite, Neu N ve aktive kaspaz-3 immünohistokimyası sonuçları arasındaki anlamlılık Mann-Whitney U testi ile değerlendirildi. Grup III'ün grup IV'e göre nöron canlılığını gösteren nöronal dansitesi anlamlı olarak artmış ancak apopitotik nöronları gösteren Neu N immünohistokimyası da anlamlı olarak artmıştı. Grup V'in değerlerinde ise grup III ve grup IV e göre göre anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Sonuç: Nöromusküler blok etkilerini geri çeviren bir ajan olan sugammadeksin, nöroprotektif etkilerinin bulunduğunu ve mannitol kadar etkili olduğunu saptadık. Kafa travmasında kullanılan mannitol ve sugammadeks tedavileri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Anahtar Kelimeler: kafa travması, mannitol, sugammadeks, doppler, neu N, kaspaz-3
Kraniyosinostoz cerrahisi sonrası nörokognitif ve sosyal gelişimlerin değerlendirilmesi
Amaç: Non-sendromik kraniyosinostoz, uzun yıllardır kozmetik deformite olarak kabul ediliyorken, günümüzde artık optimal tedavisi yapılsa dahi, beyin gelişimine negatif etkileri olduğu tartışılmaktadır. Bu çalışmada non-sendromik kraniyosinostoz tanısı almış ve optimal cerrahi tedavileri yapılmış çocukların, yaş, cinsiyet ve sosyal statü olarak benzer sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılarak, nörokognitif ve sosyal gelişim geriliği mevcudiyetini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı'nda daha önceden non-sendromik kraniyosinostoz nedeniyle opere edilen 2-6 yaş arasındaki 73 çocuk hasta ve aynı bölüm polikliniğine ayaktan başvuran sosyodemografik olarak eş, 107 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırmaya katılan çocukların ebeveynlerine, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nöroloji Bilim Dalı tarafından, Bayley-III Bebek ve Çocuk Gelişim Ölçeği'nden uyarlanarak oluşturulan ve "Kişisel Sosyal Gelişim", "Kaba Motor Harket Gelişim", "İnce Motor Hareket Gelişim" ve "Dil Bilişsel Gelişim" bölümlerini içeren nörokognitif ve sosyal gelişim ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Non-sendromik kraniyosinostoz nedeniyle optimal cerrahi tedavileri yapılan hastaların ileri dönem incelemelerinde kişisel sosyal gelişim geriliği ve kaba motor hareket gelişim geriliği saptanmamıştır. İnce motor hareket gelişim geriliği riski, normal popülasyona göre 4,79 kat yüksek, dil bilişsel gelişim geriliği riski ise normal popülasyona göre 5,75 kat yüksek saptanmıştır. Kraniyosinostoz tipi ile ilişkili herhangi bir farklılık bulunmamıştır. Sonuç: Non-sendromik kraniyosinostoz, her ne kadar uygun zamanlı tedavi edilse dahi, uzun dönemde çocukların nörokognitif ve sosyal gelişimlerinde problemler yaşanabilmektedir. Bu nedenle bu hastaların cerrahi tedavisi tamamlandıktan sonra takipten çıkarılmaması, multidisipliner olarak gelişimlerinin detaylı incelenmesi ve olası gelişim problemleri tespit edildiğinde fiziksel ve psikolojik tedavi yöntemleri ile gelişimlerinin normal aralığa çıkarılması önerilmektedir.
Forniks ve İlişkili Yapıların Mikrocerrahi ve Ak Madde Anatomisi
Hipokampusun ana efferent ve afferent yolu olan forniks, limbik sistemin önemli parçalarından biridir. Üstlendiği fonksiyonlar ve beynin diğer kritik yapılarına olan yakın komşuluğu nedeniyle, nörobilim çalışmalarının olduğu kadar nöroşirürji pratiğinin de gündeminde yer almıştır. Forniksin ve dâhil olduğu nöral sistemin mikrocerrahi ve ak madde anatomisine hâkim olmak, özellikle lateral ve üçüncü ventrikül yerleşimli lezyonların cerrahi tedavisinde kritik bir öneme sahiptir. Çalışmamızın bu alanda nöroşirürjiyenlere rehberlik etmesini hedeflemekteyiz. Çalışmamızın temelini oluşturan insan kadavra beyin diseksiyonları, Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesine bağlı nöroşirürji laboratuvarında gerçekleştirildi. En az 1 ay boyunca %10'luk formalinde tespit edildilen 12 adet insan kadavra beyin spesmeni, 2 haftadan az olmamak üzere -18 °C sıcaklıkta donduruldu. Takiben akan musluk suyu altında çözdürülerek diseksiyona hazır hâle getirildi. Diseksiyonlar, uygun mikrocerrahi aletler kullanılarak, cerrahi mikroskop altında; medialden laterale, süperiordan inferiora ve inferiordan süperiora olacak şekilde kademeli gerçekleştirildi. Diseksiyonların her aşaması dijital fotoğraf makinesi ile fotoğraflandı. MR traktografi çalışmaları ''DSI Studio'' yazılımı ile halka açık ''Human Connectome Project'' veri tabanı kullanılarak tamamlandı. Histolojik görüntüler, çalışılmak istenen bölgenin genel kesiti makrokesiti alındıktan sonra, 5 µm kalınlığındaki mikrokesitlerin mega lamlarda ''luxol fast blue'' ile boyanmasıyla elde edildi. Forniks hakkındaki temel bilgiler, forniksin karşılaştırmalı anatomisi ve forniks literatürünün tarihsel gelişimi derlendi. Forniks ve ilişkili yapıların anatomisi; ak madde diseksiyon tekniği, MR traktografi ve histolojik çalışmalar birleştirilerek ortaya kondu. Günümüzde popülaritesini kaybetmiş olan fornikotomilerin, -gelişen nöronavigasyon teknolojisinin katkısıyla- epilepsi cerrahisinde yeniden bir seçenek olarak ön plana çıkabileceği vurgulandı. Lateral ventrikül ve üçüncü ventrikülde yerleşim gösteren lezyonların cerrahi tedavisinde tercih edilebilecek cerrahi girişimler, diseksiyonlardan elde edilen verilerle karşılaştırmalı değerlendirilerek, odak noktası forniks hasarı olacak şekilde tartışıldı. Özellikle üçüncü ventrikül cerrahisinde artan forniks hasarı riskini asgari düzeyde tutmak adına, kullanılabilecek cerrahi girişimin teknik özellikleri, alternatifleri ve forniks hasarı haricindeki diğer komplikasyonları detaylandırıldı. Üçüncü ventrikülün posteriorunda yerleşip süperiora doğru uzanım gösteren lezyonlarda tercih edilebilecek posterior interhemisferik transkallozal yaklaşımda, kallozotominin spleniumun posterior ucundan 1 cm anteriorda sonlanacak şekilde sınırlandırılması gerektiği tespit edildi.
Deneysel rat omuriliği yaralanma modelinde siklosporin tedavi edici ve koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi
Giriş: Spinal kordun yaralanmaları ekonomik ve sosyal ciddi sorunlara yol açması ve halen kabul görmüş bir tedavi şemasının olmaması nedeniyle önemini korumaktadır. Primer ve sekonder hasarlanma olarak iki grupta incelenir. Primer hasarlanma travma esnasında ortaya çıkan kompreson kontüzyon ve laserasyonu içerir. Buradaki hasarlanma miktarı travmanın büyüklüğüne, etki süresine ve absorbe edilen enerji miktarına bağlıdır. Sekonder hasarlanma ise primer hasarlanmanın tetiklediği dakikalar içinde ortaya çıkan günlerce devam eden metabolik ve biyokimyasal olayları içeren bir süreçtir. Bu alanda yapılan klinik ve deneysel araştırmalar çok büyük oranda sekonder hasarlanmayı önlemeye yöneliktir. Method: Bu çalışmada klip kompresyon yöntemi kullanılarak meydana getirilen omurilik yaralanmaları histopatolojik (Luxol fast blue, hematoksilen –eozin ve TUNEL boyama yöntemi) ve hasar skoru muayene yöntemleri (eğik düzlem, motor muayene) kullanılarak siklosporin-A 'nın ikincil hasar üzerindeki koruyucu ve tedavi edici etkinliği araştırıldı. Çalışmada 18 adet Sprague Dawley cinsi dişi erişkin rat kullanıldı. Anesteziyi takiben T7-T9 (Torakal vertebra) mesafesinden yapılan cilt insizyonu ile paravertebral adaleler sıyrıldı grup 1 (kontrol grubu), grup 2 ( laminektomi+ kord basısı ) ve grup 3 (laminektomi+kord basısı + siklosporin-A) verilen 6'şar rattan oluşan toplam üç grup oluşturuldu. Denekler 10 gün boyunca izlenerek nörolojik fonksiyonları 1. 3. 5. ve 10. günlerde kaydedildi. Histopatolojik inceleme için 10. günde sakrifiye edildi. Bulgular: Histopatolojik incelemede Siklosporin-A (sandimmün-Novartis IV ampül)'nın kullanıldığı grupta travma grubuna göre hasar alanının daha küçük çapta olduğu, beyaz maddede bozulmuş aksonların daha az olduğu, yapısal bütünlüğün korunduğu nekroz ve apoptotik hücrelerin de az olduğu izlenirken travma grubunda ise hasar alanında yaygın ödem, inflamatuar hücrelerinde artış, beyaz maddede de vakuolize akson yapıları vardı. Mann Whitney-U istatiksel değerlendirmesinde ise apoptotiz ve nekrozun grup 3 de grup 2 ye göre anlamlı olarak azaldığı izlendi (p<0.05). Kruskal Wallis testi ile tüm gruplar arasında eğik düzlem ve motor fonksiyon skorlarında istatiksel olarak anlamlı bir fark olup bu fark eğik düzlemde 10. günde (p:0.001; p<0.05) motor fonksiyon skorunda ise 5. ve10. günlerde daha da belirginleşmiştir (p:0.00;p<0.01). Grupların Mann-Whitney U ile ikili karşılaştırması değerlendirildiğinde ise eğik düzlemde 5.günden itibaren fark olup 10. günde istatistiksel olarak anlamlı bir farka ulaşmıştır (p:0.012; p<0.05), Motor fonksiyon skoru değerleri ise 5.günden itibaren anlamlı bir fark göstermiş nihayetinde 10. günde bu fark daha da artmıştır (p:0.002; p<0.001). Sonuç: Deneysel rat omurilik yaralanma modeli çalışmamızda siklosporin –A nın sekonder omurilik yaralanması üzerine hem koruyucu (nöroprotektif)( nekroz /apopitozis verilerinin siklosporin-A verilen grub lehine ), hem de tedavi edici (rejeneratif)( eğik düzlem ve motor skor verilerinin siklosporin-A verilen grub lehine ) etkilerini, istatistiksel olarak ortaya koyduğumuzu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Laminektomi, rat, omurilik basısı, siklosporin A, travma
Deneysel rat omuriliği yaralanma modelinde methotrexat-etanercept kombinasyonunun tedavi edici ve koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi
Giriş: Travmatik omurilik yaralanması (TOY) ani ve beklenmedik şekilde oluşan; son derece yıkıcı, sakatlayıcı; kişisel ve toplumsal açıdan yüksek maliyetlere; psikolojik ve sosyolojik sorunlara neden olan bir olay olarak tanımlanabilir. Gelişen tıbbi bakım, morbidite ve mortaliteyi iyileştirmiş olmasına rağmen, nöronal hasarın sınırlanması ve rejenerasyonun uyarılması amacıyla yapılan farmakoterapideki gelişmeler ise hala sınırlıdır. Preklinik çalışmalarda başarılı tedavi modalitelerinin çoğunun, klinik çalışmalarda sınırlı başarı elde etme nedenlerinden birisi, primer mekanik yaralanmanın tetiklediği sekonder dejeneratif yanıtın karmaşıklığıdır. Çünkü birçok monoterapi sekonder yaralanma mekanizmasının yalnızca bir aşamasını etkilemektedir. Oysa başarılı tedavi bu mekanizmanın birçok aşamasında etkili olmalıdır. Bu nedenle kombine tedavi uygulamaları klinik ve deneysel bazda daha öncelikli düşünülmeye başlanmıştır. Bu çalışma SKY'ında Etanersept+Methorexat(MTX) kombinasyonunun eş zamanlı kullanımının sinerjik bir etki yaratıp yaratmadığını anlamak için gerçekleştirilmiştir. Methot: Bu çalışmada klip kompresyon yöntemi kullanılarak oluşturulan omurilik yaralanmaları histolojik(Luxol fast hematoxilen-eozin ve TUNEL boyama yöntemleri) ve nörolojik muayene yöntemleri ( Eğik düzlem ve motor skorlama) kullanılarak Etanercept, methotrexat ve etanercept+methotrexat kombinasyonlarının ikincil hasar üzerindeki koruyucu ve tedavi edici etkinlikleri araştırıldı. Çalışmada 30 adet sprague Dawley cinsi dişi erişkin rat kullanıldı. Anesteziyi takiben T7-9 (torakal) mesafesinden yapılan cilt insizyonu ve paravertebral adaleler sıyrıldı. Grup 1(kontrol), grup 2 (laminektomi+kord basısı),grup 3 (laminektomi+kord basısı+etanercept), grup 4 (laminektomi+kord basısı+methotrexat), grup 5 (laminektomi+kord basısı+etanercept+methotrexat) verilen 6'şar rattan oluşan toplam 5 grup oluşturuldu. Deneklerin 1, 3, 5 ve 10. günlerde eğik düzlem ve motor skorları değerlendirildi. Histopatolojik değerlendirme için 10. gün sakrifiye edildiler. Bulgular: Her iki monoterapi grubunun travma grubuna göre klinik bulgularda istatistiksel anlamda belirgin düzelme ve buna uyumlu şekilde histolojik bulgularda istatistiksel anlamda nekroz ve apoptozis oranlarında belirgin baskılanma sağlanmıştır. Her iki monoterapi grubunun karşılaştırmalarında klinik ve histolojik bulgulara göre aralarında istatistiksel anlamda farklılığın olmadığı, ancak etanercept lehine kısmi bir farklılığın olduğu görülmüştür. Kombine terapi grubunun travma grubu ile karşılaştırılmasında klinik bulgular ve apoptozis açısından istatistiksel anlamda kombine tedavi lehine; mono terapiler ile karşılaştırılmasında ise kombine tedavinin histolojik (nekroz ve apoptozisin baskılanması) olarak istatistiksel anlamda monoterapi gruplarına üstünlük sağlamasına karşın klinik anlamda bu farklılığın görülmediği ortaya konmuştur. Sonuç: Gerek çalışmamızdaki denek sayısının; gerekse literatürde yapılan çalışma sayısının çok sınırlı olması methotrexat+etanercept kombinasyonunun etkilerinin net olarak ortaya konmasına engel olmaktadır. Bu nedenle daha fazla sayıda deneysel ve klinik çalışmanın yapılması gereklidir.
Limbik sistemi etkileyen low-grade tümör cerrahisi ve epilepsi cerrahisi sonrası cinsel aktivitenin değerlendirilmesi
Giriş: Cinsel sağlık, yaşam kalitesinin önemli unsurlarından biri olmasına karşın hastalar bu konudaki şikayetlerini çoğu zaman dile getirmemekte ve hekim sormadığı takdirde bu konuyu açmamaktadırlar. Bu çalışmada; düşük dereceli glial tümör ve epilepsi nedeniyle kraniotomi geçiren hastalarda, ameliyat öncesi ve sonrası dönemde cinsel aktivite değişikliklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı'nda limbik sistemi etkileyen düşük dereceli glial tümör eksizyonu ve epilepsi cerrahisi geçiren ve daha önce bu nedenle ameliyat geçirmemiş 47 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların yaş, cinsiyet, başlangıç şikayetleri, tümör lokalizasyonları, ameliyat tarihi, cerrahi yaklaşım ve tekniği, postoperatif patoloji sonuçları, pre- ve postoperatif nörolojik muayeneleri, postoperatif kemoterapi ve süreleri, pre- ve postoperatif antiepileptik ilaç kullanımı ve sayısı, pre- ve postoperatif Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ) ve Belirti Tarama Testi (SCL-90-R) sonuçları kaydedildi. ACYÖ ve SCL-90-R test sonuçları istatistiksel olarak değerlendirilerek cerrahi yaklaşım, eksizyon alanı ve lokalizasyonun cinsel aktivite üzerine etkisi araştırıldı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 31,81±7,94(aralık:18-52) yıl olduğu saptanırken, hastaların %59,6'sı erkek, %40,4'ü kadındı. Hastaların %68,1'ine sol, %31,9'una sağ lokalizasyondan cerrahi eksizyon uygulandı. Hastaların %40,4'üne epilepsi, %59,6'sına tümöral kitle/kavernom (insula tümörü, %23,4; MTR tümörü, %27,7 ve subkallozal bölge tümörü, %8,5) tanısıyla cerrahi işlem uygulandı. Kadınların preoperatif ACYÖ cinsel uyarılma alt boyut puanının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde postoperatif dönemde yükseldiği saptandı (p=0,038). Sol lokalizasyon cerrahisi yapılan hastaların preoperatif ACYÖ cinsel uyarılma (tahrik) ve lubrikasyon/ereksiyon alt boyut puanının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde postoperatif dönemde yükseldiği saptandı (p=0,018 ve p=0,013). Temporal lobektomi/polektomi ve amigdalohipokampektomi (AH) cerrahisi uygulanan hastalarda preoperatif ACYÖ orgazm (p=0,004) ve orgazmdan tatmin olma (p=0,011) alt boyut puanlarının postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yükseldiği saptandı (p<0,05). Selektif amigdalohipokampektomi (SAH) uygulanan hastalarda, postoperatif dönemde pterional transsylvian cerrahi yaklaşımına göre paramedian supraserebellar transtentorial (PST) cerrahi yaklaşımı uygulanan hastaların, ACYÖ orgazm (p=0,021) ve orgazmdan tatmin olma (p=0,013) puanlarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç: Paramedian supraserebellar transtentorial yaklaşımı uygulanan hastaların preoperatif döneme kıyasla postoperatif dönemde cinsel doyum ve orgazm fonksiyonlarında iyileşme gözlemlenmiştir. Bu sonuçlar, bu yöntemin potansiyel olarak daha fazla cinsel işlev koruma sağlayabileceğini öne sürmektedir.
Spontan subaraknoid kanama sonrası dijital subtraksiyon anjiografi ile serebral anevrizma saptanan hastaların epidemiyolojik, klinik ve radyolojik bulgularının retrospektif olarak incelenmesi
Giriş ve Amaç: Subaraknoid kanama, beyinde subaraknoid aralıkta travmatik veya spontan nedenlerle çoğunlukla arteryel nadiren de venöz sebeplerle kan bulunmasına denilmektedir. Subaraknoid kanamaların çoğu travma kaynaklıdır. Spontan subaraknoid kanamanın ise en sık sebebi serebral anevrizma rüptürüdür. Çalışmamızda spontan subaraknoid kanama ile acil servise gelen hastaların epidemiyolojik, klinik ve radyolojik bulgularının retrospektif olarak incelenmesiyle elde edilen verilerin ulusal ve uluslararası literatürle birlikte değerlendirilmesi ve ortaya çıkan sonuçlara göre literatürle karşılaştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi acil servisine 2011- 2020 yılları arasında spontan subaraknoid kanama ile başvuran DSA sonucu serebral anevrizma saptanan 590 kişilik hasta grubu retrospektif olarak değerlendirildi. Spontan SAK ile acil servisimize gelip DSA sonucu serebral anevrizma saptanan hastaların başvuru anındaki yaşları, kadın-erkek cinsiyet oranları, acil servise başvuru yaptıkları ayların ve mevsimlerin sıklıkları, başvuru anındaki şikayetleri ve klinik bulguları, bilinen eşlik eden kronik hastalıkları, geliş GKS değerleri, FISHER ve WFNS sınıflamalarına göre dağılımları, prognozları, hastanede yatış süreleri, yapılan tedavi yöntemleri incelendi. DSA sonrası tespit edilen anevrizmaların lokalizasyonları, boyutları, şekilleri ve multipl anevrizma varlıkları araştırıldı. Bulgular: Retrospektif çalışmada spontan subaraknoid kanama ile acil servise en sık başvurunun 6.dekatta olduğu, kadın-erkek cinsiyet oranının 1.5/1 olduğu, en sık başvuru zamanının kış-ilkbahar mevsimleri özellikle Aralık ayı olduğu ve mortalite oranı %39 olarak tespit edildi. Kliniğimizde yapılan DSA‟larda en sık a.cerebri media anevrizması saptandı. Spontan SAK‟ta en sık geliş Ģikayetinin baş ağrısı olduğu, ek olarak bulantı-kusma, epileptik nöbet, fokal nörolojik defisit, bilinç değişikliği, bilinç kaybı gibi bulguların olduğu görüldü. Epileptik nöbetin ve bilinç kaybının hastalarda prognozu olumsuz yönde etkileyip mortaliteyi ciddi anlamda arttırdığı saptandı. Spontan SAK ile gelen hastalarda en sık görülen kronik hastalık hipertansiyon olarak kaydedilirken elde edilen verilerde mortaliteyi arttırdığı bulundu. FISHER ve WFNS sınıflamalarında grade ve sınıf ilerledikçe mortalitenin yükseldiği görüldü. Sonuçlar: Spontan SAK ciddi morbidite ve mortaliteye sebep olan ağır bir patolojidir. İntraserebral anevrizma tedavisi cerrahi veya endovasküler girişimsel yöntem farketmeksizin oldukça zor ve riskli olup, multidisipliner yaklaşımla deneyimli ekip ve sağlık merkezlerinde yapılması gerekmektedir. Çalışmamızda elde ettiğimiz istatiksel sonuçlara göre kadın-erkek oranı, hastaların başvuru dekatlarının sıklığı, genel mortalite oranı, yaş-mortalite ilişkisi, anevrizmanın en sık görüldüğü lokalizasyon, spontan SAK gelişiminin mevsimsel dağılımları, FISHER ve WFNS‟nin mortalite ile olan ilişkisi literatürle uyumlu olarak saptanmıştır. Anahtar Kelimeler : Spontan subaraknoid kanama , Serebral anevrizma , Epidemiyoloji
Torakolomber geçiş bölgesi instabil kırıklarında epidemiyoloji ve cerrahi sonuçlar
Amaç: Travmatik patolojiler önlenebilir hastalıklar olarak değerlendirilmelidir. Epidemiyolojik çalışmalar gelişmiş ülkelerde daha fazla yapılmaktadır. Çalışmamızda bölgemiz için epidemiyolojik verileri elde etmeyi ve istatistiki analizlerle veriler arasındaki bağı ortaya koyarak bu kliniğin yönetimine objektif katkı sağlamayı amaçlıyoruz. Materyal ve Metod: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezinde 2011–2020 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş spinal cerrahiler retrospektif olarak tarandı. İstatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 programı kullanıldı. Normal dağılıma uygunluk Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro Wilks testleri ile değerlendirildi. Tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, medyan, frekans) yanı sıra niceliksel verilerin karşılaştırılmasında Kruskal Wallis Test, Mann Whitney U test ve Wilcoxon işaret testi kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Ki-Kare testi, Fisher Freeman Halton Exact Ki-Kare testi ve Tek Gözlü düzende ki-kare testi kullanıldı. Anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Erkeklerde kırık görülme oranı kadınlardan anlamlı yüksektir. Yaş arttıkça kırık görülme oranı anlamlı oranda artar. En sık etyolojik neden yüksekten düşmeler olurken onu trafik kazaları izlemiştir. Cinsiyetler ile etyoloji arasında bağ saptanamamıştır. Yaş arttıkça basit düşmelerle kırık görülme oranı anlamlı artış göstermiştir. Kırılan seviyelere bakıldığında en çok L1 sonra T12 vertebra kırıkları tespit edilmiştir. Eşlik eden organ yaralanması en çok ekstremite kırıkları sonra hemotoraks olarak tespit edilmiştir. Kronik hastalıklar ileyatış süresi arasında bağ saptanmamıştır. Cerrahi teknikler ile yatış süresi arasında bağ saptanmamıştır. Cerrahi teknikler ile başarı oranları arasında fark saptanmamıştır. Sonuçlar: Bölgemiz için özellikle tarım işçilerinde omurga kırıkları hakkında toplumsal bilinç oluşturulmalıdır. Yaşlı nüfus minör travmalarla da omurga kırıkları oluşabileceği konusunda eğitilmelidir. Cerrahi teknikler hastaya uygun seçildiğinde tüm tekniklerde yüksek başarı oranı sağlanabilmektedir. Yapılan analizler objektif veriler sunmakta ve hastalıkların daha iyi yönetilmesine olanak sağlamaktadır. Omurga cerrahisi ile uğraşan her cerrah epidemiyolojik ve istatistiki çalışmalara da en az cerrahi kadar önem vermelidir. Anahtar Kelimeler: Cerrahi sonuç, Epidemiyoloji, Torakolomber Geçiş Bölgesi, Torakolomber Kırık
Chiari tip I malformasyonunda konservatif tedavi ile cerrahi tedavinin uyku laboratuvarı parametrelerindeki değişimler üzerine etkisinin incelenmesi
Amaç: Chiari Malformasyon Tip 1 (CM I), beyin ve sinir cerrahisi pratiğinde sık karşılaşılan bir kraniyovertebral bileşke patolojisidir. Uykudaki solunum bozukluğu ile ilişkisi literatürde çok az sayıda vakada gösterilmiştir. Örneğin cerrahi uygulanan CM I olgularında patoloji ortadan kalktığında bir uyku bozukluğu olan santral uyku apnelerin düzeldiği gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı, CM I olgularına ait uyku aktivitesinin nörofizyolojik mekanizmalarında meydana gelen olası değişiklikleri, sonrasında uygulanan konservatif veya cerrahi tedavi uygulama ile uyku ve dolayısı ile santral sinir sistemi sağlığının sürdürülmesinde meydana gelen değişiklikleri; elektrofizyolojik olarak ortaya çıkarmaktır. Gereç ve Yöntem: İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniği'nde, Kasım 2014 - Eylül 2022 döneminde Chiari tip I malformasyonu tanısı ile takipli konservatif tedavi ile takip edilen ve suboksipital kraniektomi - C1 laminektomi – duraplasti operasyonu yapılan 59 hastanın İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Hastanesi Uyku Bozuklukları Merkezi Polisomnografi laboratuvarı parametreleri, dosya bilgileri ve radyolojik görüntülemeleri retrospektif şekilde incelenmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 programı kullanıldı. Anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda CM I tanısı ile takip edilen 108 hastadan yaşları 17 ile 64 arasında değişmekte olan, 18'i (%30.5) erkek ve 41'i (%69.5) kadın olmak üzere toplam 59 olgu ile yapılmıştır. CM I için yapılan ameliyat sonucunda, özellikle beyin sapı ve ponstaki temelde dekompresyon nedeniyle değişikliklere neden olmaktadır. Çalışmamızda literatürdeki çalışmalarla uyumlu olarak ameliyat sonrası total uyku süresinin arttığı gösterilmiştir. Uykuda NREM evre-1 %2-5, NREM evre-2 %45-55, NREM evre-3 %13-23 yaklaşık yüzdelik dilimlerden oluşmaktadır. Çalışmamızda, cerrahi olan grupta herniasyon miktarı azalmayan bir hasta olduğu için karşılaştırma yapılamamış olup, cerrahi olmayan grupta herniasyon miktarı azalırsa NREM evre-2 artmış, NREM evre-3 miktarındaki düşüş yüksek bulunmuştur. Herniasyon grupları arasında ilk uyku testindeki N2 sonucuna göre, ikinci uyku testinde görülen artış miktarları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardır (p:0.038; p<0.05). Anlamlılığın hangi gruplardan kaynaklandığının tespiti için yapılan post hoc Dunn's test sonucunda; herniasyon azalan grubun N2 düzeyinde görülen artış miktarı, aynı kalan gruptan belirgin olarak yüksektir (p:0.040; p<0.05). Herniasyon gruplarında ilk uyku testindeki N3 sonucuna göre, ikinci uyku testinde görülen değişim miktarları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardır (p:0.017; p<0.05). Anlamlılığın hangi gruplardan kaynaklandığının tespiti için yapılan post hoc Dunn's test sonucunda; herniasyon azalan grubun N3 düzeyinde izlenen azalma, aynı kalan gruptan istatiksel düzeyde anlamlı yüksek bulunmuştur (p:0.013; p<0.05). Çalışmamızda cerrahi tedavi uygulanan grupta BKİ düzeyi 30'un altında olan grupta ilk uyku testindeki REM sonucuna göre, ikinci uyku testinde görülen artış miktarı, BKİ düzeyi 30 ve üzerinden olan gruptan istatistiksel anlamlı düzeyde yüksektir (p:0.014; p<0.05).Bu da BKİ'nin tek başına uyku ile ilgili solunum bozukluğunun bir risk faktörü olduğu gerçeği ile açıklanabilir. Sonuçlar: CM I tanısı ile takip edilen 108 hastadan 59'unda (%54.62) uyku ile ilişkili solunum bozukluğu prevalansını, literatürdeki diğer çalışmalara oranla yüksek olarak saptadık. Uyku etkinliği; uyanıklıktan uykuya geçiş, uykunun sürdürülme gayreti, uykunun sürekliliği ve uyku verimliliği tarafından oluşmaktadır. Uykunun oluşabilmesi için, sempatik regülasyondan parasempatik regülasyona geçiş döneminin olması gerekmektedir. Çalışmamızda literatürdeki çalışmalarla uyumlu olarak ameliyat sonrası total uyku süresinin arttığı gösterilmiştir. Çalışmamızda elde ettiğimiz temel bulgular posterior fossa dekompresyonun uykuya bağlı solunum bozukluğunun birçok parametresinde belirgin düzelme oluşturduğunu göstermiştir. Dekompresyon yapılan hastalarda total uyku süresinde belirgin bir artış görülürken, hastaların REM süresinde artma, santral apne indeksinde ve santral apne sayısında azalma ile cerrahinin etkinliğinin literatüdeki diğer çalışmalara oranla daha yüksek oranda düzelme gösterdiğini belirlemiştir Çalışmamızda cerrahi işlem yapılmayan uyku ile ilişkili solunum bozukluğu CM I hastalarının polisomnografi değerlendirmelerinde BKİ 30 altında olan hastaların santral apne indeksi santral apne süresi ve santral apne sayısı BKİ 30 ve üzerinde olan hastalara göre belirgin düzeyde düşük olduğu görülmüştür. Bu da BKİ'nin tek başına uyku ile ilgili solunum bozukluğunun bir risk faktörü olduğu gerçeği ile açıklanabilir. Ameliyat sonrası uyku elektrofizyolojisinde ortaya çıkan olumlu değişiklikler göz önüne alındığında, uykuda elektrofizyolojik sinyal kaydı (polisomnografi) cerrahi tedavinin başarısı konusunda kriter sayılabilir, çalışmamıza ek olarak hasta sayısı arttırılıp izlem süresi uzatılabilir. Anahtar Kelimeler: REM, Tip 1 Chiari Malformasyonu, Uyku Elektrofizyolojisi
Chiari tip 1 malformasyonlu yetişkin hastalarda durasplit ve duraplasti teknikleri ile yapılan ameliyatların ve tedavi sonuçlarına etkilerinin retrospektif olarak karşılaştırılması
Giriş: Chiari tip 1 malformasyonu'nun cerrahi tedavisinde, standart bir cerrahi teknik ortaya konulamamış olmasına rağmen, suboksipital kraniektomiyi takiben yapılan duraplasti, günümüzde en çok tercih edilen cerrahi teknik olma özelliğini sürdürmektedir. Son yıllarda, duranın dış yaprağı soyularak yapılan, durasplit tekniği de kullanılmaktadır. Bu çalışmada, biri daha az invaziv olan iki cerrahi tedavi tekniğinin, klinik ve radyolojik olarak, fayda görme oranları değerlendirilerek bir birine üstünlüklerinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, 2014 Ocak- 2018 Nisan ayları arasında, Bülent Ecevit Üniversitesi Nöroşirurji Kliniği'nde, Chiari tip 1 malformasyonu tanısı konulmuş ve ameliyat olmuş 28 hastanın bilgilerinin, retrospektif olarak değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Hastaların demografik özellikleri, semptomları, fizik ve nörolojik muayene bulguları, preoperatif ve postoperatif radyolojik görüntüleme verileri, otomasyon sisteminden alınarak kayıt edilmiştir. Hastaların, preoperatif ve postoperatif değerlendirme sonuçları da, otomasyon sistemi üzerinden temin edilmiştir. Hastaların preoperatif ve postoperatif radyolojik görüntüleri, otomasyon sistemi üzerinden incelenerek gerekli ölçümler ve veriler elde edilmiştir. 17 hastaya suboksipital kraniektomiyi takiben duraplasti yapıldığı, 11 hastaya ise suboksipital kraniektomiyi takiben durasplit tekniği ile dura dış yaprağının soyulduğu ve iç yaprağına da mikroinsizyonlar yapıldığı kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 38,5± 13 olup, çalışmada ki kadın erkek oranı 2.1/1 olarak tespit edilmiştir. Hastaların % 50 sinde siringomiyeli mevcuttur. Ortalama tonsil herniasyon uzunluğu 11.64 ± 4 mm, ortalama tonsillo-dural mesafe 4.18 ± 1.7 mm olarak bulunmuştur. Herniye tonsil uzunluğu ile siringomiyeli varlığı arasında ve tonsillo-dural mesafe ile klinik iyileşme arasında istatistiksel açıdan anlamlı sonuç izlenmemiştir. Duraplasti ve durasplit teknikleri arasında VAS, Chicago Chiari Sonuç Ölçeği, Boyun Özürlülük İndeksi, Nörolojik Skorlama Sistemi ve modifiye JOA skorlaması kullanılarak, hastalığın tedavisi üzerine yapılan değerlendirmelerde anlamlı fark izlenmemiştir. Hastane yatış süresi, operasyon süresi ve komplikasyon oranları açısından, durasplit tekniği lehine anlamlı sonuçlar izlenmiştir. Sonuç: Suboksipital Kraniektomiyi takiben yapılan Duraplasti, Chiari tip 1 malformasyonu'nun tedavisinde etkili bir cerrahi yöntemdir. Suboksipital Kraniektomiyi takiben Durasplit tekniği ile dura dış yaprağının soyulması ve sonrasında duranın iç yaprağına yapılan mikroinsizyonlar ile de etkili sonuç alınabilir. Durasplit tekniği, BOS fistülü başta olmak üzere daha az komplikasyon oranı, daha kısa operasyon süresi ve daha kısa hastane yatış süresi ile iyi bir alternatif olarak görülmektedir.
Tip 2 odontoid fraktürünün pontikulus postikus ile ilişkisinin araştırılması
Giriş: Embiriyolojik olarak occiputan C2-C3 disk mesafesine kadar uzanan üst servikal bölge alt servikal bölgeden farklıdır . Ve bu yüzden üst servikal bölge ve kafataşı essiz karmaşık kemik , ligaman ve vasküler yapılara sahiptir . Bu anatomik yapılardan biri pontikulus postikusdur . Pontikulus postikus üst servikal bölgenin biomekaniğini değiştirerek odontoid fraktür oluşmasına neden olabilir . Amaç: Komplet ve inkomplet pontikulus postikusun odontoid fraktür oluşmasına etkisini inceledik . Materyal ve Metod : Etik kurul onayı alındıktan sonra odontoid fraktürlü ve kontrol grubundaki hastaların bilgisayarlı tomografi görüntüleri analiz edildi . Odontoid fraktürlü 14 hastanın ve servikal travmalı 13 hastanın bilgisayarlı tomografi görüntüleri pontikulus postikus mevcudiyeti açısından karşılastırıldı ve değerlendirildi . Tip iki odontoid fraktürü ve pontikulus postikus mevcudiyeti arasındaki ilişki Mnn-Whitney Test ve Ki-Kare Test ile analiz edildi . Tartışma : Odontoid fraktürlü 14 hastanın 7 ' sinde pontikulus postikus mevcuttu . Bu çalışmada pontikulus postikus anamolisinin odontoid fraktür oluşmasına etki edebileçeği göşterildi . Anatomi bilgisi beyin cerrahisi uygulamalarında önem arz etmektedir . Omurga dengesi önemli bir konudur . Çünkü omurga dik duruşta mekanik yükü taşımada önemli rol oynar . Pontikulus postikus mevcudiyeti ile ilgili önceki çalışmalardan farklı olarak bizim çalışmamız pontikus postikus mevcudiyetinin tip iki odontoid fraktürlü hastalarda daha çok olduğunu gösterdi . Sonuç: Bu çalışma tip iki odontoid fraktür gelişimine pontikulus postikus mevcudiyetinin negatif etki ettiğini gösterdi . 2022,60 sayfa Anahtar Sözcükler: Odontoid fraktürü , pontikulus postikus ,Kimmerle anamolisi
Torakolomber vertebra fraktürlerinin posterior pedikül vidası ile tespitinde laminektomi uygulamasının radyolojik parametreler ve klinik üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bugüne kadar yapılan çalışmalarda laminektomi uygulanan ancak pedikül fiksasyonu uygulanmayan hastalarda laminektomi uygulamasının lomber hareket segmentinin mukavemetini azaltması sebebiyle omurga dizilimini bozduğu, kifoz artışına sebep olduğu ve instabilite yarattığı ile ilgili sonuçlara ulaşılmıştır. Bu sebeple torakolomber bileşke fraktürlerinin tedavisinde posterior pedikül vidası tespitine ek olarak laminektomi uygulanmasının omurga onarımını olumsuz yönde etkileyebileceği ve füzyon yetersizliğine sebep olabileceği yönünde çekinceler bulunmaktadır. Her ne kadar laminektomi ile ilgili bu çekinceler devam etse de torakolomber fraktürlerde posterior pedikül vidası tespitine ek olarak laminektomi uygulanmasının omurga dizilimine, vertebra korpus ön arka uzunluğuna, anterior ve posterior korpus yüksekliğine, spinal kanal çapına, serbest kemik fragmanının resorbsiyonuna etkisi ile ilgili literatürde bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; servisimize anstabil torakolomber vertebra fraktürü nedeni ile yatışı yapılan ve posterior pedikül fiksasyonu yapılan hastalarda tedaviye laminektomi eklenmesinin hastalarda korpus ön arka çapı, spinal kanal çapı, korpus ön arka yüksekliği ve nörolojik durum üzerine etkilerini retrospektif olarak değerlendirmektir. Yöntem: Bu çalışmada Ağustos 2017 ve Temmuz 2022 tarihleri arasında Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi bölümünde anstabil torakolomber fraktür nedeniyle opere edilen hastaların bilgilerine retrospektif olarak ulaşıldı. Hastalar Posterior Pedikül Vidası Tespiti yöntemi ile beraber laminektomi yapılan ve yapılmayan olarak iki gruba ayrıldı. Aşırı osteoporozu olan 70 yaş üzeri hastalar çalışma dışı tutuldu. Bulgular: Bu çalışmada posterior transpediküler vida fiksasyonu uygulanıp laminektomi uygulanmayan hastalar grup 1, uygulanan hastalar ise grup 2 olarak sınıflandırıldı. Toplamda 43 hastanın sonuçları (grup 1: 31 hasta (%72.1), grup 2: 12 hasta (%27.9)) analiz edildi. Gruplar arasında kırık omurun preoperatif spinal kanal AP çapı açısından anlamlı farklılık olduğu saptandı (U= 90.000, Z=-2.614, P=0.009), postoperatif spinal kanal AP çapı açısından ise anlamlı farklılık saptanmadı (U= 134.500, Z=-1.422, x P=0.155). Kırık omurun preoperatif vertebra anterior korpus yüksekliğinin posterior korpus yüksekliğine oranı açısından anlamlı farklılık saptanmadı (U= 130.500, Z=-1.505, P=0.132), postoperatif anterior korpus yüksekliğinin posterior korpus yüksekliğine oranı açısından ise anlamlı derecede farklılık saptandı (U= 93.000, Z=-2.522, P=0.012). Sonuçlar: Çalışmamızda torakolomber vertebra fraktürü nedeniyle posterior pedikül vida fiksasyonuna ek olarak laminektomi uygulanan hastalarda hem nörolojik iyileşmenin sağlanması hem de uygun torakolomber dizilimin korunması açısından etkili sonuçlar elde edilmiştir. Grup 1 ve grup 2'deki hastalar arasında omurga yüksekliğinin korunması ve dizilimin sağlanması açısından anlamlı bir fark olmadığı, klinik iyileşme açısından ise grup 2'deki hastalarda grup 1'e oranla daha başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Torakolomber fraktür, posterior pedikül vidası tespiti, laminektomi
Anstabil torakolumber vertebra kırıklarıntedavisinde kısa-segment pedikül fiksasyonuygulamalarının araştırılması
Giriş; Torakolumber kırıkların tedavisi tartışmalara açık bir konudur. Uzun-segment çivi uygulaması düzeltmenin etkinliği ve/veta uygulanan enstrümanın yetersizliği değişkenleri açılarından KSPF uygulamasında elde edilenlerden daha etkili sonuçlanabilir. Bununla birlikte torakolumber burst kırıklarında KSPF uygulamasının implant yetersizliği ya da iyileşmenin etkinsizliği olmaksızın başarılı olabileceği de düşünülmelidir. Yöntem; Bu çalışmada unstabil torakolumber kırığı nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan toplam 38 olgu (22 erkek, 16 kadın) iki gruba ayrılarak analiz edildi. Grup 1 "posterior yaklaşım ile uzun pedikül çivi fiksasyonu (kırık seviyesinin altına ve üstüne)" uygulanan, grup 2 çivi uygulaması kırık seviyesinde "kısa-segmet stabilizasyonu" gerçekleştirilen hastalardan oluşturuldu. Laminektomi ya da dekompresyon uygulaması yalnızca kanala basının olduğu hastalarda uygulandı. Post-op dünemde ve 6 aylık süredeki izlemde tedavi yöntemlerinin etkinliği kırık seviyesindeki kifoz açısının, Cobb açısının ve kırık vertebra yüksekliğinin düzeltilmesi ve bunun devamının sağlanmış olması değişkeni ölçülerek değerlendirildi. Sonuçlar; Ortalama izlem süresi 6 aydı. Ortalama pre-op kifoz açısı gruplar arasında anlamlı düzeyde farklı (grup 1 için 7.7o ve grup 2 için 13.9o) olduğu saptandı. Bunula birlikte post-op kifoz açısı gruplar arasında birbirine benzer oranlarda dağıldığı saptandı (grup 1 için 8.5o ve grup 2 için 9.6o). Tartışma; Anstabil torakolumber kırıklarda kırık vertebranın KSPF yöntemi ile tedavisi kifozun önlenmesinde etkili bir tedavi protokolüdür. Bu yöntemin anterior kolon desteği sağladığı bizim sonuçlarımızla da teyid edilmiştir.
Endoskopik üçüncü ventrikülostominin başarısını etkileyen faktörler
Amaç: Obstrüktif hidrosefali tedavisinde E3V, kliniğimizde son 17 yıldır giderek daha fazla kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, düşük E3V başarı oranı ile demografik, etyolojik, radyolojik ve operasyon ile ilgili faktörler ile ilişkilendirmektir. Materyal ve Metod: Ege üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi kliniğinde, Ocak 2010 ile Şubat 2015 tarihleri arasında endoskopik üçüncü ventrikülostomi (E3V) uygulanan 88 olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Bu çalışmada hasta seçimi konusunda titiz olundu, buna bağlı olarak daha önce eksternal ventriküler drenaj ya da ventriküloperitoneal şant takılan, daha önce E3V yapılan olgular dahil, kranial herhangi bir cerrahi uygulanan olgular ile intrakranial kitlesi olan olgular çalışma dışında bırakılmıştır. Olgular ile ilgili veriler, klinik veri tabanı, radyolojik veri tabanı [Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG)], operasyon notları ve operasyon video kayıtları kullanılarak toplanmıştır. E3V başarısını etkileyen aşağıdaki veriler analiz edilmiştir; yaş ( 5 gruba ayrılmıştır: 0-1 ay, 1-6 ay, 6-12 ay, 1-18 yaş, erişkin), semptom, hidrosefaliye neden olan obstrüksiyonun etyolojisi (saf mekanik ve inflamatuar nedenler), preoperatif beyin MRG ( tüber sinerum çöküklüğü, akım artefaktı, ideal burr-hole noktası ve ventriküle giriş açıları), postoperatif beyin MRG ( tüber sinerum çöküklüğü, akım artefaktı, cerrah tarafından kullanılan burr-hole noktası ve ventriküle giriş açıları), operasyon video kaydı ( köşelerini korpus mamillareler ve infundibulumun oluşturduğu üçgen ile ostiumun alan oranı, hemoraji, venöz açı hasarı, forniks hasarı), peroperatif komplikasyon (minör ve majör kanamalar), postoperatif komplikasyon ( BOS fistülü, enfeksiyon, hematom). Başarılı E3V, olgunun şikayetlerinin düzelmesi, BOS akım MRG, 3 boyutlu T2 ağırlıklı beyin MRG (CISS)'da ostium seviyesinde akım artefaktının görülmesi ve izlemde uzun süre ventriküloperitoneal şant gereksiniminin olmaması olarak tanımlanmıştır. Veri analizleri, Ki-kare testi, Eşli gruplar T testi (Paired samples T test) ve Bağımsız gruplar T testi (Independent samples T test) kullanılmıştır. Sonuçlar: Bu seride en az 3 ay takip edilen 88 olgu bulunmaktadır. Ortalama takip süresi 20.9 aydır (3 ay - 4.5 yıl). Çalışmada 48 (% 54.5) kadın, 40 (% 45.5) erkek olgu bulunmaktadır. Operasyon sırasında olguların ortalama yaşı, 17,8'dir. 28 olgu (% 31.8), 18 yaş üzerinde iken; en fazla olgunun olduğu 1-18 yaş grubunda ise 60 olgu (% 68.2) bulunmaktadır. Bu grupta ortalama yaş 66 ay olarak bulunmuştur. en sık semptom baş ağrısı (% 48.9), en sık etyoloji ise saf mekanik nedenler (% 93.2), en sık komplikasyon ise hemoraji (% 33)'dir. İdeal burr-hole noktasının koroner süture uzaklığı, ortalama 10.9 mm.; orta hatta uzaklığı, 24.3 mm. olarak; operasyonda kullanılan burr-hole noktasının koroner süture uzaklığı, ortalama 11.5 mm.; orta hatta uzaklığı, 29 mm. olarak bulunmuştur. İdeal ventriküle giriş açısı anterior-posterior doğrultuda, 87.8°; lateral doğrultuda 88.0; operasyonda kullanılan ventriküle giriş açısı anterior-posterior doğrultuda, 90°; lateral doğrultuda 88.1° şeklinde hesaplanmıştır. Ortalama ostium alan oranı, % 13.8 (% 2 - % 49) olarak bulunmuştur. E3V başarı oranı, 0-1 ay grubunda % 0; 1-6 ay grubunda % 28.6, 6-12 ay grubunda % 28.6, 1-18 yaş grubunda % 73.9, erişkin yaş grubunda % 85.8, tüm çalışma grubunda ise % 70.5 bulunmuştur. E3V başarısızlığı ortalama 85 günde (1 gün - 396 gün) gerçekleşmiştir. İstatistiksel olarak ideal burr-hole noktası ile operasyonda kullanılan burr-hole noktası arasında ve ideal ventriküle giriş açıları ile operasyonda kullanılan ventriküle giriş açıları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p: 0.69, p: 0.59). BOS fistülü, 0-1 ay ile 0-1 yaş grubu istatistiksel olarak yüksek derecede anlamlı bulunmuş ve E3V başarısızlığı için yüksek risk oluşturmuşlardır (p: 0.001, p: 0.002, p: 0.003). İlginç olarak, ortalama ostium alanı, peroperatif gelişen hemoraji ve tüber sinerum çöküklüğünün düzelmemesi ile E3V başarısızlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır.(p: 0.83, p: 0.32, p: 0.24) Tartışma: E3V, son 20 yılda ventriküloperitoneal şantın alternatifi olmuştur. Bunun nedeni ventrikloperitoneal şantın getirdiği disfonksiyon ve komplikasyon oranlarıdır (59, 60). Küçük çocuklarda, E3V'nin yüksek başarısızlık oranları göstermesinden ve yaşın E3V başarısını etkilediğinden sıkça bahsedilmiştir (61, 62, 63, 64, 64, 65). Bu çalışmada çocuk yaş grubunda inflamatuar nedenlerden dolayı E3V başarı oranları düşük bulunmuştur. Bu sonuç literatür verileri ile benzerlik gösterse de istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (65). Çalışmamızda tüber sinerum çöküklüğünde düzelme ile E3V başarısı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır ve bu bilgi, literatür ile benzerlik göstermemektedir (72, 73, 74). Postoperatif MRG'nin erken dönemde çekilmesinin bu duruma neden olabileceği düşünülmüştür. İstatistiksel olarak ideal burr-hole noktası ile operasyonda kullanılan burr-hole noktası arasında ( koronal süture olan ortalama uzaklık hariç; fark: 4.7 mm.) ve ideal ventriküle giriş açıları ile operasyonda kullanılan ventriküle giriş açıları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır ancak bu sonuçlar, cerrahi deneyimin önemli olduğunu göstermektedir. BOS fistülünün, ostiumun kapanması sonucunda oluşan basınç farkı nedeni ile geliştiği düşünülmekte olup BOS fistülü gelişimi ile E3V başarısızlığı arasında yüksek derecede anlamlı bir ilişki bulunmaktadır ve bu veri literatür ile benzerdir (84, 85, 86). Tüm bunlardan farklı olarak, ostium alan oranı ile E3V başarısı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Bu ilginç sonuç, literatürdeki bu konu ile ilgili yapılmış tek çalışma ile paralellik göstermektedir (81). Bu çalışmaya göre, E3V hidrosefali tedavisinde güvenli ve efektif bir yöntemdir. Buna karşın gelişen E3V başarısızlığı; her tedavi protokolünde beklenebilecek, doğal bir sonuçtur. Tüm bunların ışığında, doğru hasta seçimi ve cerrahi deneyim ile E3V başarı oranlarının arttırılabileceğini düşünüyoruz.
Ratlarda periferik sinir enjeksiyon hasarı modelinde siyatik sinir'in değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada klinik pratikte sık karşılaşılan, intramuskuler enjeksiyon sonrası siyatik siniri hasarını ratlarda oluşturulan deneysel periferik sinir hasarı modelinde değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 78 adet erkek Wistar cinsi Albino rat, 5 ana gruba ayrıldı. Grup 1 (kontrol), grup 2 (sham), grup 3 (benzatil penisilin g), grup 4 (diklofenak sodyum) ve grup 5 (deksametazon) olarak gruplar tanzim edildi. Kontrol grubu haricindeki tüm grupların siyatik siniri eksplore edilerek epinöral, endonöral ve intrafasiküler mesafelere farmakolojik ajanlar tatbik edildi. Denekler fonksiyonel, elektrofizyolojik ve histopatolojik açılardan değerlendirildi. Bulgular: Her üç değerlendirme kriterine göre en belirgin ve istatistiki olarak anlamlı yaralanma benzatil penisilin G ve diklofenak sodyum gruplarında görülürken endonöral ve fasikül içi enjeksiyonların epinöral enjeksiyonlara nazaran daha belirgin hasar bıraktığı gözlendi. Sonuç: Bu çalışma ile periferik sinir trasesinde yapılacak herhangi bir ilaç enjeksiyonu fonksiyonel ve elektrofizyolojik kayıp ve/veya histolojik olarak periferik sinir mimarisinde bozulma etkileri olabileceğini gözlemlendi. Anahtar Kelimeler: Enjeksiyon nöropatisi, siyatik sinir, varyasyon, elektronöro monitörizasyon.
Deneysel subaraknoid kanama modelinde necrostatin-1'in serebral vazospazm üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Necrostatin-1(NEC-1)' in ratlarda oluşturulan deneysel subaraknoid kanama (SAK) modelinde vazospazm üzerine etkileri incelendi. Gereç ve Yöntem: 56 adet erkek Wistar cinsi albino rat, altı gruba ayrıldı. Grup 1 (kontrol), grup 2 (sham), grup 3 (SAK sonrası birinci saatte dekapitasyon), grup 4 (SAK sonrası 48.saatte dekapitasyon), grup 5 (SAK oluşturulmadan önce NEC-1 verilip, 15 dakika sonrasında SAK oluşturulup bundan 1 saat sonra ise sakrifiye edilen grup) ve grup 6 (SAK oluşturulup 24 saat sonra NEC-1 verilip 2.günde sakrifiye edilen grup) olarak tanzim edildi. NEC-1, 1 uq dimetil sülfoksit(DMSO) içerisinde çözülmüş 2.6 uq dozunda intrasisternal yolla verildi. Dekapitasyon işlemi sonrasında baziler arterlerin lümen alanları ve duvar kalınlıkları stereolojik yöntemle histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: SAK oluşturulmadan önce uygulanan NEC-1'in SAK sonrası gelişen vazospazmı istatistiksel olarak anlamlı şekilde önlediği gözlemlendi. Arter duvar kalınlıklarının ise sadece SAK yapılan gruplarda istatistiksel olarak arttığı, normal grup, sham grubu ve NEC-1 verilen gruplarda istatistiksel olarak anlamlı artışlar olmadığı tespit edildi. Sonuç: Bu çalışmada elde edilen bulgular, NEC-1'in ratlarda SAK sonrası vazospazmı önleyici olabileceğini göstermektedir. Klinik uygulamaya geçilebilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
L5 vertebranın interkrest çizgiye göre yerleşiminin disk hernisi seviyesine etkisi
Lomber bölgedeki disk hernilerinin yaklaşık %90-95'i L4-L5 veya L5-S1'de meydana gelir. Alt lomber bölgede disk hernisi sıklığının fazla olmasının nedeni, bu seviyelerin en hareketli segment olması ve aksiyel basınca daha fazla maruz kalmaları ile açıklanabilir. L1-2, L2-3 ve L3-4 hernilerine üst lomber disk hernileri denir ve lomber disk hernilerinin sadece %5-10'unu oluşturur. İnterkrest çizgi ön-arka pelvis grafisinde her iki iliak kanatların en üst noktasından geçen yatay çizgidir. L5 vertebra ve interkrest çizgi arasındaki anatomik ilişki, lomber disk herniasyonu seviyesinde klinik öneme sahip olabilir. Bu nedenle L5 vertebranın interkrest çizgiye göre pozisyonu değerlendirildi. Bu çalışmanın amacı, interkrest çizgiye göre derin yerleşimli bir L5 vertebranın lomber disk hernisi seviyesine etkisi olup olmadığını araştırmaktır. Direkt grafiler incelenerek interkrest çizgi L4 korpusundan geçen hastalar birinci grup, L4-5 disk mesafesi veya L5 vertebradan geçen hastalar ikinci grup olarak ayrıldı. Birinci grup derin yerleşimli L5 vertebra, ikinci grup derin yerleşimli olmayan L5 vertebra olarak kabul edildi. Çalışmamızda interkrest çizgiye göre L5 vertebranın derin yerleşimli olmasının üst ve alt seviye disk hernisi oluşumuna etkisi araştırılmıştır. Elde edilen veriler doğrultusunda L5 yerleşiminin üst veya alt seviye disk hernisi oluşumuna etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır. İnterkrest çizgiye göre L5 vertebra pozisyonunun L4-5 ve L5-S1 disk seviyesine etkisi araştırılmıştır. Yapılan analizler sonucunda derin yerleşimli L5 vertebranın L5-S1 disk herniasyonu oluşumu açısından koruyucu olduğu, bu hastalarda L4-5 disk herniasyonunun daha fazla görüldüğü sonucuna vardık. Bunun nedeninin L5 vertebranın derin yerleşimli olduğunda L5-S1 segmentinin daha az hareketli olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: İnterkrest çizgi, lomber disk herniasyonu, derin yerleşimli L5 vertebra
Pyojenik ve non pyojenik intervertebral mesafe enfeksiyonlarının klinik analizi
Ocak 2010 ile Aralık 2015 yılları arası, yaklaşık 5 yıllık süre içerisinde, bel boyun ve sırt ağrısı şikayetiyle İnönü Ünivesitesi Turgut Özal Tıp Fakültesi Nöroşirürji Bölümüne başvuran 23170 hastadan , spinal enfeksiyon tanısı konan 59 hasta , retrospektif olarak incelendi. Hastalar; brucella, tüberküloz, spontan pyojenik ve postoperatif pyojenik spondilodiskitler olarak dört gruba ayrıldı. Gruplar, yaş, cins, geliş şikâyetleri şikâyetlerin süresi, operasyon öncesi , sonrası genel ve nörolojik bulguları, rutin kan değerleri, serolojik testler , radyolojik incelemelerle birlikte enfeksiyonun yerleşim yeri , bölgesi ve etken mikrorganizma gibi parametreler temel alınarak birbirleriyle karşılaştırıldılar. Lezyonun yerleşim bölgesi, tutulan seviye sayısı ,oluşturduğu deformite ve instabiliteye göre uygun görülen çeşitli cerrahi girişim prosedürleri de ayrıca karşılaştırıldı. Sonuç olarak, spondilodiskitlerde erken tanı , tedavinin sonucu etkilediği ve bu yüzden müphem şikâyetleri olsa bile spinal belirtilerle gelen hastalara spondilodiskit yönünden yüksek şüpheyle yaklaşmak gerektiği kanısına vardık.
Non-travmatik subaraknoid kanamalı hastalarda kan ve beyin omurilik sıvısında Myelin Basic Protein (MBP) ve İskemi Modifiye Albümin (IMA) değerlerinin vazospazma, klinik gidişata ve taburculuk gidişatına etkilerinin araştırılması
Amaç: Non-travmatik subaraknoid kanama günümüzde halen büyük bir sorun teşkil etmekte ve komplikasyonları arasında hidrosefali, tekrar kanama riski ve vazospazm tablosu yer almaktadır. Hastalığın prognozu hakkında görüntüleme yöntemleri, Beyin Omurilik Sıvısı(BOS)'nda basınç ölçümleri, fizik muayene önem taşımaktadır. İskemi Modifiye Albümin (IMA) serebral iskemide kan akımında azalma ve reperfüzyon sırasında oluşan oksidatif stresin artmasına bağlı olarak kanda artış gösterebilir ve serebral iskemi için duyarlı bir biyokimyasal belirteçtir. Miyelin Basic Protein (MBP) ise sinir ve sinir sistemi myelinizasyonunda önemli bir rol oynamaktadır. MBP beyin hasarında beyaz cevherin hasarı ve iyileşmesi ile ilişkilidir. Radyolojik olarak Modifiye Fisher Skalası, klinik değerlendirme olarak Glasgow Koma Skalası(GKS), WFNS (Dünya Nöroşirürji Dernekleri Federasyonu) Derecelendirme Skalası, Hunt-Hess Derecelendirme Skalası ve Glasgow Outcome Skalası(GOS) non-travmatik subaraknoid kanaması olan hastalarda hastalığın şiddetini değerlendirmede önemli belirteçlerdendir. Bu çalışmada non-travmatik subaraknoid kanamalı hastalarda MBP, IMA değerlerinin belirli zaman aralıklarında serum ve BOS'taki değerlerine bakılması, nörolojik muayene ve radyolojik kriterlerle birlikte hastanın kliniği ve taburculuk gidişatı ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: KTÜ Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi'ne başvuran non-travmatik subaraknoid kanama tanısı alan ve onamı alınan hastalardan hastaneye başvurdukları birinci, beşinci ,onuncu günlerde kan ve BOS örneği alındı. Hastalardan alınan serum ve BOS örneklerinde ELISA yöntemi ile Myelin Basic Protein(MBP) ve İskemi Modifiye Albümin(IMA) ölçümleri yapıldı. Non-travmatik subaraknoid kanama tanısı alan hastaların hastaneye başvurdukları birinci gün Modifiye Fisher Skalası skoruna bakıldı. Hastaların hastanedeki birinci, beşinci ve onuncu günlerdeki Glasgow Koma Skalası(GKS), WFNS (Dünya Nöroşirürji Dernekleri Federasyonu) Derecelendirme Skalası, Hunt-Hess Derecelendirme Skalası(HHS) ile skorları değerlendirildi. Hastalar taburculuk sırasında Glasgow Outcome Skalası ile değerlendirildi. Non-travmatik subaraknoid kanamalı hastalarda Myelin Basic Protein(MBP) ve İskemi Modifiye Albümin(IMA) değerlerinin serum ve beyin omurilik sıvısındaki değerlerine bakılarak, nörolojik muayene ve radyolojik kriterlerle birlikte hastanın klinik gidişatı, vazospazm ve taburculuk gidişatı ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya non-travmatik SAK tanısı alan 7'si kadın, 13'ü erkek toplam 20 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 53.55'tir. 13 hastada hipertansiyon mevcuttu. Hipertansiyon öyküsü olan non-travmatik SAK hastalarında serum IMA ve BOS IMA değerlerindeki artış p<0,05 anlamlılık derecesinde hastaların M. Fisher Skalası derecesi ile istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Birinci, beşinci ve onuncu günlerin hepsi dikkate alındığında BOS IMA değerindeki artışın %5 anlamlılık derecesinde Hunt- Hess Derecelendirme Skalası skorunu pozitif etkilediği görüldü. Onuncu günde BOS IMA değerlerindeki yükselmenin, GOS skorunu istatistiki anlamlı olarak %5 anlamlılık derecesinde düşürdüğü görüldü. Sonuç: Birinci, beşinci ve onuncu günlerin hepsi dikkate alındığında BOS IMA düzeylerinin HHS ile birlikte değerlendirilmesi hastanın klinik takibi ve vazospazm takibi açısından önemli olabileceğini gösterdi. Non -travmatik SAK hastalarında 10. gün ölçülen BOS IMA düzeylerinin hastaların taburculuk gidişatı ve vazospazm ile ilgili aday biyokimyasal belirteç olabileceği sonucuna ulaşıldı. Ayrıca hipertansiyonu olan non-travmatik SAK hastalarının beyin BT görüntülemelerindeki kanamanın boyutu ile serum IMA ve BOS IMA düzeyleri arasında anlamlı korelasyon bulundu.
Beyin tümörlü hastaların doku örneklerinde myelin associated glikoprotein değerlerinin prognoz üzerine olan etkilerinin hastaların kan lenfosit-monosit oranları ile karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Beyin tümörleri, yüksek morbidite ve mortalite oranlarıyla seyredebilen heterojen bir hastalık grubudur. Tümörlerin biyolojik davranışlarını ve hastaların prognozunu belirleyen faktörlerin doğru şekilde değerlendirilmesi, klinik yönetim açısından kritik önem taşımaktadır. Myelin Associated Glikoprotein, sinir sistemi bütünlüğünün korunmasında rol oynayan önemli bir biyomolekül olup, son dönemlerde tümör progresyonu ve immün yanıtla ilişkisi araştırılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, beyin tümörlü hastalarda Myelin Associated Glikoproteinin prognoz üzerindeki etkilerini, Lenfosit Monosit Oranı ile karşılaştırarak incelemektir. YÖNTEM: Bu araştırmada veriler retrospektif tarama yöntemiyle, 74 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir Hastaların; demografik bilgileri, tümör türü ve lokalizasyonu, Glasgow Koma Skalası skorları, mevcut hastalık durumları, sigara kullanımı, lenfosit ve monosit değerleri ile Myelin Associated Glikoprotein düzeyleri incelenmiştir. Veri toplama sürecinde dahil edilme ve dışlama kriterlerine uygun hastalar seçilmiş, dosya ve laboratuvar kayıtları sistematik şekilde taranarak eksiksiz veriler kaydedilmiştir. LMO değerleri lenfosit ve monosit sonuçları kullanılarak manuel olarak hesaplanmıştır. Çalışmada verilerin analizi için SPSS (26) programı kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya katılan bireylerin çoğunluğunu kadınlar oluşturmuştur. En sık rastlanan tümör tipi metastatik tümörlerdir. Katılımcıların büyük bir bölümünde hafif düzeyde bilinç bozukluğu görülmüş, ciddi bilinç kaybı oranı düşük bulunmuştur. Komorbidite oranı yüksek, sigara kullanımı ise düşük seviyededir. Tümör boyutları ve LMO değerleri arasında geniş bir varyasyon saptanmış, bu durum bağışıklık yanıt düzeylerinde farklılıklara yol açmıştır. Cinsiyete göre hematolojik parametrelerde anlamlı fark bulunmazken, erkeklerde monosit oranlarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Tümör türlerine göre lenfosit, monosit, LMO ve MAG değerlerinde anlamlı farklılıklar gözlenmiştir. Bilinç düzeyine göre lenfosit düzeylerinde ve sigara kullanımına göre monosit düzeylerinde anlamlı değişimler tespit edilmiştir. LMO düzeyinin artmasıyla MAG düzeyinde azalma olduğu, yaş arttıkça tümör boyutunun küçüldüğü ve monosit düzeyindeki artışın LMO'yu düşürdüğü gözlemlenmiştir SONUÇ: Elde edilen bulgular ışığında, LMO'nun immün sistem aktivitesinin bir göstergesi olabileceği ve beyin tümörlü hastalarda prognoz değerlendirmesinde önemli bir rol oynayabileceği söylenebilmektedir. Ayrıca LMO ve MAG düzeylerinin hastalık süreci hakkında önemli bilgiler sunduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Beyin tümörü, lenfosit monosit oranı, myelin associated glikoprotein, prognoz