Dokuz Eylül University
Discipline

Sinir Bilimi Anabilim Dalı

Dokuz Eylül University

176

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Alzheimer Hastalarına Ait Beyin Omurilik Sıvılarında P-Cisim Biyobelirteci Olan LSM14A'nın Araştırılması

Alzheimer hastalığı dünya çapında en çok görülen ve beyinde entorhinal korteks ve hipokampüste ekstraselüler amiloid beta (Aß) ve intraselüler alanda nörofibriler yumakların (NFY) patolojik birikimleri ile karakterize olan ve bireylerin çoğunlukla kognitif fonksiyonlarının etkilendiği nörodejeneratif bir hastalıktır. Nörodejeneratif hastalıklarda nöronal fonksiyon bozukluğu dendritlerden başlar ve buna bağlı dendtrik içerik ekstraselüler alana ya da beyin omurilik sıvısına (BOS) çıkabilmektedir. BOS'ta mRNA varlığını gösteren bazı çalışmaların varlığı ve yapısı gereği kırılgan olan mRNA'nın BOS'ta tek başına olamayacağından yola çıkarak, bu tez çalışmasında mRNA'ların BOS'ta yardımcı proteinler eşliğinde bulunabileceği ve bu yardımcı proteinlerin mRNA'ların dendritlerde depolanmasını sağlayan P-cisimleri olabileceği hipotez edilmiştir. Çalışma kapsamında Alzheimer hastaları ve Hafif Kognitif Bozukluk (HKB) hastalarında P-cisim proteini olan LSM14A'nın BOS'taki varlığı ve seviyeleri araştırılmıştır. Sonuç olarak LSM14A'nın BOS'taki varlığı literatürde ilk kez bu çalışma ile gösterilmiştir. Ayrıca üç yıldan daha kısa süre hastalık süresine sahip olan Alzheimer hastalarının BOS'larında LSM14A protein seviyesi anlamlı derecede yüksek iken hastalık süresinin uzamasına bağlı olarak BOS'taki LSM14A proteinin seviyesinin anlamlı oranda azaldığı saptanmıştır. Bu sonuçlar ışığında LSM14A proteininin Alzheimer hastalığı için erken evre biyobelirteç olma potansiyeli taşıdığı söylenebilir.

Sümeyra Ildız
İstanbul University-Cerrahpaşa · Nörolojik Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Nrem parasomni ve epilepsi hastalarında elektroensefalografi spektrum ve yüksek frekans osilasyon analizi

Giriş: NREM (non-REM, rapid eye movements, hızlı göz hareketleri) uyku evresi ile ilişkili parasomniler ve uyku ile ilişkili hipermotor epilepsi arasında klinik ve patofizyolojik benzerlikler mevcuttur. Bu çalışmanın amacı, NREM parasomnisi ve epilepsi hastalarında spektral elektroensefalografi (EEG) özelliklerini ve yüksek frekans osilasyonlarını (HFO, high frequency oscilations) inceleyerek sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak ve olası benzerlik ve farklılıkları ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, NREM parasomnisi tanılı 16 hasta, frontotemporal lob kaynaklı dirençli olmayan epilepsi tanısı alan 14 hasta ve yaş ve cinsiyet uyumlu 10 sağlıklı kontrol dâhil edilmiştir. Spektral EEG verileri her iki taraflı santral serebral alanlardan, HFO analizi 16-kanal EEG'den elde edilen kayıtlar üzerinden yapılmış, uyku öncesi-sonrası uyanıklık, uykunun ilk ve ikinci yarısından NREM ve REM uyku evrelerinden üçer dakikalık en az bir periyot analiz edilmiştir. Bulgular: Spektral EEG analizinde parasomni hastalarında uykunun ilk yarısında N2 uyku evresinde delta gücü kontrollere kıyasla düşük, N2 uykuda teta gücü, N3 uykuda alfa ve teta yüzdesi ikinci yarıya göre yüksek bulundu. Epilepsi hasta grubunda uykunun ikinci yarısında ilk yarıya kıyasla delta gücünde azalma izlendi. Kontrol grubunda N2 uyku delta gücü uykunun ilk yarısında ikinci yarıya kıyasla yüksek saptandı. HFO verilerini incelediğimizde uyku ve uyanıklıkta toplam fast ripple sayılarının epilepsi hastalarında en yüksek, toplam fast ripple, tüm uyku ve uyku ikinci yarıda parasomni hastalarında kontrollerden yüksek olduğu izlendi. Sonuç: EEG spektrum incelemesi parasomni hastalarında uyku instabilitesinin göstergesi olarak kullanılabilir. Çalışmamız HFO'ların sadece epilepside değil parasomni gibi uyku bozukluklarında da gözlenebildiğini göstermiştir. Uyku bozukluklarında HFO inceleyen yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

Bahar Çalışkan
İstanbul University-Cerrahpaşa · Nörolojik Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Penisilin-streptomisin antibiyotiklerinin mitokondriyal DNA kopya sayısı üzerindeki etkilerinin incelenmesi

Antibiyotikler, bakteriler ve funguslar gibi mikroorganizmalarda milyonlarca yıl içerisinde bir savunma mekanizması şeklinde evrimleşmiş kimyasal moleküllerdir. Bu moleküller, yapıları ve işlevlerinin keşfedilmesiyle klinik alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Her ne kadar antibiyotikler, temelde prokaryotik hücreli organizmaları etkilese de ökaryotik hücrelerde de birtakım etkilere sahip oldukları rapor edilmiştir. Klinik alanlarda sıkça kullanılan Penisilin-Streptomisin (PenStrep) antibiyotiğinin, ökaryotik hücrelerdeki etkileri halen tam olarak aydınlatılmamıştır. Ekibimizin daha önce Alzheimer hastalığında (AH) patolojik rol oynayan vitamin D reseptörleri üzerinde yaptığı bir çalışmada, PenStrep antibiyotiğinin doza bağlı olarak primer kortikal nöron kültüründe amiloid beta 1-42'nin (Aβ1-42) lokalizasyonunu sitoplazmadan nükleusa değiştirdiği gösterilmiştir. Bu durum, PenStrep uygulamasının bir şekilde Aβ1−42'nin nükleusa göç etmesini sağlayarak bir dizi hücre ve organel düzeyinde transkripsiyonel değişiklikler yapabileceğini düşünmemize neden olmuştur. Aβ1−42'nin aynı zamanda endoplazmik retikulum ve mitokondri gibi organeller içerisinde de bulunmasını göz önünde bulundurduğumuzda, PenStrep antibiyotiklerinin dolaylı yoldan mitokondri ve mitokondriyal DNA (mtDNA) kopya sayısı üzerine etkisi olabileceğini düşündük. Çalışma kapsamında, HEK293T hücrelerinde üç farklı dozda PenStrep antibiyotik uygulamasının mtDNA kopya sayıları üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Sonuç olarak, 24 saat süreyle 5 ve 15 IU ve 48 saat süreyle 10 IU PenStrep uygulaması yapılan gruplarda mtDNA kopya sayısının kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı görülmüştür. Düşük doz antibiyotik uygulaması ile görülen mtDNA kopya sayısındaki bu artış, oksidatif fosforilasyon sisteminin aktivitesini sürdürmeyi amaçlayan bir telafi mekanizması olabilir. Yüksek dozda görülen durum ise yüksek oksidatif stres karşısında hücrenin daha fazla mitokondri üretmesi ile bağlantılı olabilir. 48 saat 10 IU PenStrep uygulamasında görülen artışın ise hücrede bu dozda oluşan oksidatif stresin ancak kendisini bu sürede göstermesiyle açıklanabilir. Antibiyotik uygulaması ile mtDNA kopya sayısının artmasının hücresel ve moleküler mekanizmalarla ilişkisinin kurulması için daha ayrıntılı ve kapsamlı çalışmalar yapılması gerekmektedir. PenStrep antibiyotiğinin mitokondri üzerindeki fizyolojik etkilerini anlamak, antibiyotiklerin patolojik mekanizmalara katılımını anlamak için önemlidir. Anahtar kelimeler: penisilin, streptomisin, antibiyotik, mitokondri, DNA

Mitokondriyal DNAPenisilin bağlayıcı proteinlerPenisilinler+1
Ali Aslan
İstanbul University-Cerrahpaşa · Nörolojik Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

TREM2 geninin transkripsiyonel kontrolünde amiloid beta 1-42'nin rolü

Demansın en yaygın sebebi olan Alzheimer hastalığı (AH) patolojisinde Aβ1-42 peptidi oldukça önemli bir yere sahiptir. Hastalığın patolojisinde hücre dışı alanda birikim yaptığı bilinen Aβ1-42'nin başka hücresel fonksiyonları da bulunmaktadır. Aβ'nın nükleusta lokalize olduğu ve gen regülasyonunu DNA'ya bağlanarak transkripsiyon faktörüne benzer biçimde düzenleyebildiği gösterilmiştir. AH'nın ilerlemesi ile birlikte oluşan nöroinflamatuvar yanıtta myeloid hücreler 2 üzerinde eksprese edilen tetikleyici reseptör (TREM2) kritik bir role sahiptir. TREM2 aktivasyonu aracılığı ile mikroglialar fenotiplerini değiştirebilmekte ve fagositozla ilişkili yolaklar aktive edilmektedir. Bu sebeple TREM2 sinyalleşmesindeki değişiklikler direkt biçimde mikroglial yanıtı etkilemektedir. AH patolojisi ile yakından ilişkilendirilen APOE ve Aβ, TREM2'nin ligandlarındandır. Grubumuz tarafından önceden yapılan çalışmada Aβ1-42 uygulaması sonucunda TREM2 ekspresyonunun düştüğü gösterilmiştir. Tez kapsamında yaptığımız çalışmada Aβ1-42'nin TREM2 geninin transkripsiyonel regülasyonu üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu hedefe yönelik biçimde, HEK293T hücrelerine 0.1 μM Aβ1-42 ve 1 μM Aβ1-42 uygulandı ve 24 saat sonrasında kromatin immünopresipitasyon ve kantitatif polimeraz zincir reaksiyonu (ChIP-qPCR) tekniği gerçekleştirilerek TREM2 geninin düzenleyici bölgelerinde Aβ'nın olası bağlanma bölgeleri sorgulandı. Kat artışı tekniği kullanılarak bu bölgelere ilişkin bağlanma sinyalleri hesaplandı. Elde edilen sonuçlara göre hedeflenen 4 bölgede de bağlanma sinyali gözlemlendi. Ayrıca 1 μM Aβ1-42 uygulama grubunda genin promotörünün flanker bölgesini içeren hedefte kontrole ve 0.1 μM Aβ1-42 uygulamasına kıyasla anlamlı seviyede bağlanma sinyalinin arttığı sonucuna ulaştık. Elde ettiğimiz veriler ile literatüre girmemiş yeni bir mekanizmayı, Aβ'nın TREM2 geninin düzenleyici DNA bölgeleriyle etkileşime girerek ekspresyonunu etkileyebileceğini öne sürmekteyiz. Aβ transkripsiyon faktörü benzeri işlevi aracılığıyla TREM2 ekspresyonunu değiştirerek AH'de nöroinflamatuvar cevabın ve fagositik temizlenmenin etkinliğini düşürüyor olabilir. Aβ ve TREM2 arasında tanımlanan yeni mekanizmaya dair daha ileri çalışmaların gerçekleştirilmesi AH'nin patolojisindeki hücresel süreçlerin daha iyi biçimde anlamlandırılmasını sağlayacaktır.

Seçil Dülger
İstanbul University-Cerrahpaşa · Nörolojik Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Amiloidojenik yolak ile ilişkili genlerdeki kodlayan bölgedeki tek nükleotid polimorfizmlerinin ın silico analizi

Alzheimer hastalığı (AH), beyinde amiloid beta (Aβ) peptidinin ve hiperfosforile tau proteinin birikimiyle karakterize edilen, ilerleyici sinaptik disfonksiyon ve nöronal kayıpla seyreden nörodejeneratif bir hastalıktır. Aβ üretimi, amiloid prekürsör proteini (APP)'nin β-sekretaz (BACE1) ve γ-sekretaz kompleksi (PSEN1, PSEN2, PSENEN, APH1, NCSTN) tarafından proteolitik olarak işlenmesiyle gerçekleşmekte ve bu süreç amiloidojenik yolak olarak tanımlanmaktadır. APP, BACE1 ve γ-sekretaz kompleksi genlerinde yer alan bazı kodlayıcı varyantların, özellikle erken başlangıçlı formlar başta olmak üzere AH'nin genetik altyapısında kritik rol oynadığı birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında, amiloidojenik yolakta yer alan APP, BACE1, PSEN1, PSEN2, PSENEN, APH1A, APH1B ve NCSTN genlerine ait kodlayan bölgedeki yanlış anlamlı tek nükleotid polimorfizmlerinin (SNP) olası moleküler etkileri, Phyre 2, SWISS-MODEL, Robetta, SIFT, PolyPhen-2, PANTHER, SNPs&GO, Meta SNP, PredictSNP1, PredictSNP2, PhD-SNPg, CADD, FATHMM-XF, MutPred2, DynaMut2, mCSM-Membrane, INPS-MD, ConSurf, HOPE ve Missense3D in silico araçlarıyla sistematik olarak incelenmiştir. Bu çok yönlü analizler ile varyantların; proteinlerin yapısal bütünlüğü, fonksiyonel özellikleri ve evrimsel korunmuşluk düzeyleri üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda, APP'de G120D, C158Y, P173H, C291F, C316R, G323R, G323V, G325V, G326V, C337R, R527G, L548P ve G709S; BACE1'de Y75C, Y75H, G135D, G178R, G238A, G238R, G239V, Y259D, C330R, L346P, Y366H ve R412P; PSEN1'de G78R, I140N, L153P, Y154C, L174R, F205S, L226R, K239E, L268R, L286P, L381H, F388S, L424R ve F447S; PSEN2'de G84E, Y160C, Y294D ve Y294H; PSENEN'de G22E ve L26P; APH1A'da G122V, G122D, G126D, G126S ve A161D; APH1B'de L72P, L116R, A160P, T163K ve L169R; NCSTN'de ise R52H, L282P, G294E ve G332R değişimlerinin, analiz edilen tüm in silico araçlarda tutarlı biçimde zararlı veya patojenik etki gösterebileceği tahmin edilmiştir. Elde edilen veriler, gelecekte yapılacak deneysel doğrulama çalışmalarına yol gösterici nitelikte olup, patogenez mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

Alzheimer hastalığıTek nükleotid polimorfizmi
Muhammet Furkan Açık
İstanbul University-Cerrahpaşa · Nörolojik Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Rekabet sürecinde sosyal destek kaybının nöral bileşenleri

İnsanların hayatta kalmasındaki önemli etkenlerden bir tanesi karşılaşılan zorluk ve tehditler ile bir arada mücadele etmektir. Bir arada olabilme ve işbirliği becerisinin temelinde, kişinin ait olduğu grubun çıkarları doğrultusunda hareket etmesi ve gerektiğinde grup tarafından desteklenmesi yatmaktadır. Sosyal destekle sağlık durumu ve yaşam süresi arasında güçlü bir ilişki olduğu yapılan araştırmalarda gösterilmiştir. Sosyal desteğin fiziksel sağlık üzerine olan etkilerinin yanında başta depresyon olmak üzere psikiyatrik hastalıklar ve mental sağlık üzerine olan etkileri de bilinmektedir. Sosyal destek ve sağlık arasındaki güçlü ilişki bilinmesine rağmen bu ilişkinin altında yatan mekanizmalar tam olarak bilinmemektedir ve özellikle nörokognitif mekanizmalar büyük ölçüde keşfedilmemiştir. Bu alandaki araştırmalar sosyal dışlanmanın altında yatan mekanizmalara odaklanmış durumdadır ve sosyal desteğin nöral mekanizmalarını inceleyen bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada sosyal desteğin var olmasının ve ardından kaybedilmesinin beyin üstündeki etkilerini belirleyebilmek amacı ile araştırmacılar tarafından fonksiyonel magnetik rezonans görüntüleme (fMRG) deneyi geliştirilmiştir. Geliştirilen sosyal destek deneyine bir gönüllü ve onun 3 arkadaşı aynı anda katılmıştır. Gönüllüye deney sırasında kendisinin ve rakibinin cevaplarına göre belirli bir miktar puanın kendisi ve rakibi arasında paylaştırılacağı ve bu paylaştırma işlemini kendisinin üç, rakibinin iki arkadaşı tarafından yapılacağı söylenmiştir. Gönüllünün sosyal destek hissetmesi amacıyla deneyin ilk aşamasında daha çok kazanması, ardından sosyal desteğini kaybettiğini hissetmesi amacıyla deneyin son aşamasında daha çok kaybetmesi sağlanmıştır. Kontrol grubunda yer alan katılımcılar ise deneyi kazanarak bitirmiştir. Kazanılan ve kaybedilen dönemler arasındaki beyin işlev farkı Statistical Parametric Mapping (SPM) ile genel lineer model kullanılarak araştırılmıştır. Deney ve kontrol grubunda sosyal destek kazandıklarında aktive olan bir beyin bölgesi saptanamamıştır. Deney grubunda sosyal desteğin kaybedildiği bölümde insula ve anterior singulat korteks aktivitesi saptanmıştır. Sosyal destek kaybının fiziksel ağrı ile ilgili bölgelerde aktivasyona yol açtığı belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler; Sosyal Destek; Sosyal Dışlanma; Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme

Algılanan sosyal destekDepresyonManyetik rezonans görüntüleme+5
Burcu Özkul
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

6-hidroksi dopamin (6-OHDA) ile oluşturulan ın vitro parkinson hastalığı modelinde humanin'in nöroprotektif etkisinin araştırılması

24 amino asitli bir peptid olan Humanin (HN), keşfedildikten sonra Alzheimer hastalığı da dahil olmak üzere birçok nörodejeneratif hastalıkta incelenmiştir. HN çok biyoaktif bir peptittir. Böylece, birçok hücre içi ve hücre dışı sinyalleşme mekanizmasını etkiler. HN, PI3k / Akt, JAK / STAT, MAPK / ERK yolları ve IGFBP, Bax proteinleri üzerinden hücre büyümesini, çoğalmasını ve hayatta kalmasını düzenler. Bu çalışmanın amacı, HN'nin 6 hidroksidopamin (6-OHDA) ile indüklenen in vitro Parkinson hastalığı modelinde nöroprotektif bir etkisinin olup olmadığını araştırmaktır. Bu çalışmada Parkinson hastalığının deneysel olarak taklit edilmesi için 6-OHDA ile indüklenen insan nöroblastom hücre hattı (SH-SY5Y) kullanıldı. HN'nin 6-OHDA nörotoksisitesine karşı nöroprotektif etkisi ise mitokondriyal disfonksiyon, apoptoz ve sitotoksisite parametreleri ile değerlendi. Mitokondriyal disfonksiyonun belirlenmesinde MTT, apoptoz'un belirlenmesi için kaspaz-3 ve sitotoksisitenin belirlenmesi için LDH testleri kullanıldı. İstatistiksel analiz için GraphPad Prism 8.0 programı kullanıldı ve gruplar arasındaki farklar tek yönlü ANOVA istatistikleri ile değerlendirildi. Yapılan analiz sonucunda IC50 dozu 233.7 µM olarak belirlendi. MTT testinde elde edilen bulgulara göre, HN tek başına uygulandığında proliferatif bir etkiye sahip değildi (p>0,05). Bununla birlikte, 10 µM ve 20 µM HN içeren 24 saatlik ön işleme hücrelerinin 6-OHDA nörotoksisitesine karşı koruduğu görüldü (p<0,01). LDH testinde, herhangi bir HN doz grubunda laktat dehidrojenaz salınımı saptanmadı. Kaspaz-3 testinde, 20 μM HN ile ön muamelenin, 6-OHDA nörotoksisitesine karşı kaspaz-3 seviyesini düşürdüğü, ancak istatistiksel bir fark yaratmadığı görüldü (p> 0, 05). Anahtar Sözcükler: apoptoz, humanin, mitokondriyal disfonksiyon, nöroprotektif etki, Parkinson hastalığı, sitotoksisite,

ApoptozisHidroksidopaminlerHumanin+7
Şeyhmus Bayar
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

El, göz ve ayak dominansı

Nörofizyolojik ve musko-skeletal bir fenomen olan serebral dominans uzun yıllardır araştırmacıların ilgilisini çekmektedir. Serabral dominans beynin bir hemisferinin diğerine göre daha baskın olması olarak tanımlanabilir. Bu baskınlık anatomik veya yapısal bir farklılık olabilir. Sol hemisfer dil, konuşma ve hesaplama konularında lateralize olurken, sağ hemisfer spasyal öğrenme, duygusal iletişim gibi konularda daha çok laterize olmuştur. Lateral dominans ise el, göz, ayak ve kulak gibi çift olarak bulunan organlardan birinin diğerine göre daha gelişmiş veya tercih edilmesi durumunu temsil eder. Bu çalışmanın amacı serebral dominansın en büyük temsilcisi olan el dominansı, göz ve ayak dominansı ile ilişkilendirmektir. Buna ek olarak statik postürografik (Tek Taraflı Duruş-US testi- Unilateral Stance) analiz ile serebral dominansın postür ve denge üzerine etkisi açığa çıkarılması amaçlanmıştır. Bu çalışma ile ilk defa NeuroCom System Balance Master cihazı serebral dominans ile ilişkilendirilmesi planlanmaktadır. Çalışmaya İzmir'de bulunan 18-45 yaş arasında sağlıklı 30 sağ el dominant ve 30 sol dominant gönüllü bireyler dahil edildi. Katılımcıların el dominansları Edinburg El Tercihi Anketi ile El Dominansı Skorları (EDS) hesaplandı ve belirlendi. Buna bağlı olarak Sağlak ve Solak olmak üzere iki kategori oluşturuldu. Bu çalışmaya katılan her adayın göz dominansı, ayak dominansı belirlendi ve statik postürografik test (US test) uygulandı. Çalışma sonucu oluşan verilerin istatiksel analizleri IBM SPSS Statistics 25.0 Programı kullanıldı. Nümerik değişkenlerin Normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk(n<50) testiyle incelendi. Nümerik değişkenler ortalama ve standart sapma veya medyan(min-max) olarak verildi. Kategorik değişkenler sayı ve yüzde olarak verildi. Kategorik değişkenler için Pearson Kikare ve Fisherin Kesin Kikare (Fisher Exact) Testi kullanıldı. Grup karşılaştırması için normal dağılıma uygunluk sağlandığında Independent Samples T test, normal dağılıma uygunluk sağlanmadığında Mann Whitney U testi kullanıldı. Tüm hipotezler için istatiksel anlamlılık düzeyi 0.05 kabul edildi. Her iki grupta kadın katılımcılar % 56.7 (n = 17) ve erkek katılımcılar % 43.3 (n = 13) oluşturmuştur. Katılımcıların yaş ortalaması Solak grubun yaş ortalaması 28.81.4; Sağlak grubun yaş ortalaması 29.30.4'tir. Sırasıyla Solak ve Sağlak gruplardaki bireylerin boy uzunlukları ortalamaları 171.41.8 cm ve 170.71.8 cm'dir. İki grup arasında cinsiyet (p=1.00, p>0.05), yaş (p=0.80, p>0.05) ve boy uzunluğu (p=0.78, p>0.05) anlamlı bir farklılık yoktur. Gruplar arasında göz dominansı (p=0.04, p<0.05), ayak dominansı (p=0.00, p<0.05) arasıdaki uyum istatiksel olarak önemlidir. Ayak ve göz dominansı arasında da benzer ilişki mevcuttur (p=0.03, p<0.05). Son olarak el ve ayak dominansına göre gruplar arasında postürografik istatiksel bulunmamıştır. Sonuç olarak, el dominansına göre seçilen bireylerin postural asimetriye sahip olmadığını, göz ile zayıf ve ayak ile güçlü bir laterizasyon ilişkili olduğunu göstermektedir. Görmenin postür ve denge üzerine etkisinin önemli olduğu tekrar ortaya konmuştur. Çalışmamız statik postürografide göz açık ve göz kapalı kayıtlamalarda saptanan salınım hızları ayak dominansını belirlemede ek katkı sağlamamaktadır. Postüral asimetrinin varlığının bulunup bulunmadığı ve lateral dominans ile ilişkisi açısından ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler; serebral dominans, ayak dominansı, statik postürografi

AyakBaskınlıkDominans-serebral+4
Muhammed Ali Sain
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Proprioseptif nöromuskuler fasilitasyon tekniklerinin parkinson hastalarında bilişsel ve motor fonksiyona etkisi

Parkinson hastalığı (PH), alzheimer hastalığından sonra en sık görülen 2. nörodejeratif (sinir aşınmasına bağlı) hastalıktır. Genel olarak motor belirtilerle karakterize bir hastalık olsa da motor olmayan belirtilere de sık rastlanır. Bu belirtilerden bilişsel işlev bozukluğu parkinson hastalığının erken evrelerinde hafif olarak görülmekte ve ilerleyen zamanlarda demansın gelişmesine sebep olabilmektedir. Bununla birlikte yürütücü işlevlerdeki bozukluk hareket becerilerindeki bozulma ile birleşerek parkinson hastalarının düşme sayılarında artışa neden olabilmekte ve yaşam kalitesini düşürmektedir. Yürüme mesafesinin kısalması, denge bozuklukları parkinson hastaları için hareketsiz yaşama zemin hazırlamaktadır. Bu sebeplerle çalışmamıza Torbalı Devlet Hastanesinde Fizik Tedavi Rehabilitasyon ünitesinde Proprioseptif Nöromuskuler Fasilitasyon (PNF) egzersizleri ile tedavi gören ve hafif bilişsel bozukluğu olan 5'i olgu grubunda 5'i kontrol grubunda olmak üzere 10 parkinson hastasını dahil ettik. Hastalar tedavi başlamadan ve 15. Seans sonunda kontrol gruplarıda 20 gün arayla Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBÖ), Montreal Bilişsel Değerlendime Ölçeği (MOBİD) ve Standardize Mini Mental Test (SMMT) ile değerlendirildi. Sonuçlar tekrarlayan ölçümler ANOVA kullanılarak analiz edildi. Sonuç olarak ön test ve son test arasında, tüm testlerin toplam skorlarında, MOBİD adlandırma, SMMT hatırlama, FBÖ yer değiştirme, sosyal algılama verilerinde PNF egzersizlerinden bağımsız olarak artış gerçekleşmiştir. FBÖ toplam skorlarındaki farklılıklarda cinsiyet, grup ve grup-cinsiyet etkileşimi tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler; Biliş; PNF; Parkinson Hastalığı; Egzersiz

BilişBiliş bozukluklarıEgzersiz+4
Aytaç Demir
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Multimodal bağlantı analizleri

Amaç: Yaratıcı düşünce ve usavurma, insan beyninin bilişsel kapasitesinin hiyerarşik olarak en tepesindeki ve en karmaşık sistemleridir. Birbirleri arasında dinamik bir etkileşim içerisinde olan bu iki kavram, insan ve toplum hayatının daha sürdürülebilir ve kaliteli olması açısından büyük bir stratejik öneme sahiptirler. Bu konuda uzun yıllardır pek çok bilimsel çalışma yapılmasına rağmen bu süreçlerin ardındaki nöral bileşenler ve sistemler hakkında kapsamlı çalışmalar son yıllara kadar yapılamamıştır. Gelişen teknik imkanların da yardımıyla, "Semantik Uzaklık" ve "Anoloji Tabanlı Usavurma" , fMRI görevi olarak modellenebilmiş ve yaratıcı düşünce araştırmaları konusuna yeni yöntemler ve bilgiler sağlamıştır. Bu çalışmanın amacı, kullanılan MR modalitelerini arttırarak (rs-fMRI,dwMRI) sadece görev sırasında aktive olan bölgeleri değil tüm beyni bir bütün ağ ve alt parçaları olarak değerlendirmek, yaratıcı düşüncenin oluşumunda katkıda bulunan bölge ve sistemlerin aktivasyon ve dinlenme sırasında nasıl bir fonksiyonel bağlantıya sahip olduklarını açıklamaktır. Yöntem: Çalışmaya 20-35 yaş arası, kendilerinde ve ailelerinde herhangi bir psikiyatrik bozukluk bulunmayan, en az lise mezunu, 30 sağlıklı gönüllü katılımcı dahil edilmiştir. Tüm katılımcıların MR taramaları Ege Üniversitesi Hastanesi 3T MR ünitesinde daha önce test edilen, çalışmaya en uygun parametreler kullanılarak yapılmıştır. Her katılımcı için yapısal olarak 3D-T1 ağırlıklı MP-RAGE ve 60 yönlü dwMRI, fonksiyonel olarak ise gözler kapalı 9 dakikalık rsfMRI ve "Analoji Tabanlı Usavurma" görevi sırasında BOLD fMRI görüntüleri elde edilmiştir. Tüm görüntüler kalite kontrolü ve ön işlemlerden geçirildikten sonra, fonksiyonel görüntüler üzerinde Freesurfer yazılım paketi ile "Semantik Uzaklık" kullanılarak parametrik modülasyon analizleri ve dinlenme halinde iken CONN MATLAB paketi ile ROI- ROI bağlantı analizleri yapılmıştır. Difüzyon ağırlıklı görüntülerde ise yine her Ikatılımcı için FSL-ProbtrackX-Tracula yazılımları ile global probabilistik traktografi yapılmış ve fonksiyonel verilerde elde edilen kortikal yüzeylerin bağlantıları analiz edilmiştir. Kullanılan tüm yazılımlar ve araçlar açık kaynak kodlu olup modaliteler arası maksimum uygun hale getirmek için herbirinde gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Bulgular: "Analoji Tabanlı Usavurma" görevi sırasında semantik uzaklığın artmasıyla görevde daha iyi performans gösteren bireylerin sol hemisfer gri madde yüzeyinde Intraparietal Sulcus, Anterior Cingulate Cortex-Ventral bölümü, Middle Frontal Gyrus, sağ hemisfer gri madde yüzeyinde Anterior Cingulate Cortex-Ventral bölümü alanlarında, subkoritkal analizlerde ise sağ ve sol Caudate Nucleus'ta, tüm beyin hata düzeltmelerinden sonra anlamlı BOLD sinyal korelasyonu saptandı.. Görevde daha başarılı olan katılımcıların dinlenme sırasında sol IPS ve sağ Inferior Frontal Junction kortikal bölgeleri arasında fonsiyonel korelasyon bulunduğu saptandı (T=4.77, p<.0221). Difüzyon görüntülerinde 16 ana beyaz madde yolağında yapılan global probabilistik analizler sonucunda görev performansı ile bu yolaklar arasında anlamlı bir korelasyon bulunamamıştır. Ancak beyaz madde yüzeyinde ROI tabanlı probabilistik traktografi analizlerine uygulanan Çizge Teorisi sonucu, sol hemisfer Medial OFC, Pars Orbitalis ,ACC Rostral, Amigdala ve sağ hemisferde Pars Triangularis, Precentral Gyrus, Postcentral Gyrus, Superior Frontal Gyrus ve Cuneus'ta görev başarısıyla anlamlı korelasyon bulunmuştur. Sonuç: Yaratıcı düşünce ve usavurmanın daha önceki çalışmalarda da belirlenen kortikal bölgelerin daha aktif kullanılmasıyla daha başarılı hale geldiği görülmektedir. Çalışmamız bu bilgilere dinlenme halindeki fonksiyonel bağlantı ve traktografi sonuçlarını ekleyerek yaratıcı düşüncenin salt aktivasyonun yanında ağ özellikleri açısından da ayırt edilebilir bileşenlerini göstermesi açısından oldukça önemlidir. Önümüzdeki çalışmalarda bu bölgelerin tekil bağlantılarının da incelip daha detaylı bir ağ haritası çıkarılması hedeflenmektedir.

BeyinBilişDüşünce+4
Özgün Özalay
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan beyninde nikotin uygulamasının mch ve mchr1 ekspresyonu üzerine etkileri

Melanin konsantre edici hormon (MCH) ve reseptörü MCHR1, ödül devresi olarak anılan mezokortikolimbik sistemde yoğun ekspresyon göstermektedir. MCH sinyalizasyonunun sukroz, yiyecek gibi doğal maddelerin yanısıra alkol, kokain, amfetamin, metamfetamin gibi bağımlılık yapıcı ajanların ödüllendirici etkilerinde rolü olabileceği ileri sürülmektedir. Tez çalışmamızın amacı nikotinin ödül etkisinin oluşumu sırasında, mezokortikolimbik sisteme dahil olan anatomik yapılarda eksprese edilen MCH ve MCHR1 mRNA'sındaki düzenlemeyi araştırmaktır. Bu amaçla yetişkin erkek sıçanlara altı gün boyunca üç farklı nikotin dozundan biri (0.2, 0.4, 0.6 mg/kg veya serum fizyolojik) subkutan enjekte edilip; son enjeksiyondan bir saat sonra dekapitasyon gerçekleştirilmiştir. Kantitatif gerçek-zamanlı PCR (qPCR) yöntemi kullanılarak lateral hipotalamik alanda (LHA) MCH mRNA ekspresyonu ve medial prefrontal korteks (mPFC), nukleus akumbens (NAc), dorsal striatum (DST), amigdala (AMG), lateral hipotalamik alan (LHA), medial hipotalamik alan (MHA) ve ventral tegmental alanda (VTA) MCHR1 mRNA ekspresyonu incelenmiştir. Sonuçlarımız, uygulanan nikotin dozlarının hiçbirinin incelenen beyin bölgelerinde MCH ve MCHR1 mRNA ekspresyonunu değiştirmediğini göstermiştir. Bu sonuçlar mezokortikolimbik sistemde MCH sinyalizasyonunun nikotin ödülü sırasında düzenlenmediğini düşündürmektedir. Anahtar sözcükler: nikotin; MCH; MCHR1; mezokortikolimbik sistem

BeyinDopaminGen ifadesi+7
Mevsim Güliz Sezer
Ege University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Çoklu ipucu olasılıksal öğrenme görevi sırasındaki nöral yapıların graf analizleri

Öğrenme; dikkat, duygusal durum, çevre ve sosyal faktörlerden etkilenen dinamik bir süreçtir. Ödül ve duygu; öğrenilecek olan bilginin, yetinin ya da davranışın organizma için değerini belirler, dolayısıyla öğrenme sürecini etkileyen en önemli faktörler arasındadırlar. Yapılan çalışmalarda ödül ile bilginin işlenmesi sırasında nükleus akkumbens ve striatumda işlev değişiklikleri gözlenirken, duygu ile ilişkili bilginin işlenmesi sırasında amigdala, prefrontal ve orbitofrontal kortekste işlev değişiklikleri gözlenmiştir. Ancak ödül ve duygu ile ilgili öğrenme süreçlerinin birbiri ile olan ilişkisi hakkındaki bilgimiz sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı beyinde ödül sisteminin ve farklı duygu içeren yüz ifadelerinin etkileşiminin olasılıksal öğrenme sürecinde aktif olan nöral yapılar arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Çalışmaya 45 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Katılımcıların psikiyatrik muayenesi yapılmış, Beck Depresyon Ölçeği, Fiziksel Anhedoni Ölçeği, Sosyal Anhedoni Ölçeği, Davranışsal İnhibisyon/Aktivasyon Sistemi Ölçeği uygulanmış ve 3-Tesla MR cihazı ile yapısal ve fonksiyonel görüntüleri elde edilmiştir. Fonksiyonel görüntüler için her bir denemede bireylerin belirli yüz ifadeleri sonrasında sunulan farklı ipuçlarının özelliğini öğrenerek seçim yapmaları istenmiştir. Oluşturulan bu fMRG ödevi ile sağlıklı gönüllülerin olasılıksal öğrenme sürecinde duygunun etkisine göre aktif olan beyin bölgeleri arasındaki bağlantısallık graf teori ile incelenmiştir. Ayrıca ödev sırasında katılımcıların doğru sayısı, yanlış sayısı, kayıp sayısı, tepki süreleri ve kazanılan ödül miktarı davranışsal veri olarak kaydedilmiştir. Davranışsal veriler ANOVA ile karşılaştırılmıştır. Fonksiyonel MR görüntülerinin önişleme adımları Matlab-SPM12 programı kullanılarak yapılmıştır. Her bir duygu için zaman serileri elde edilmiş ve graf modeli oluşturulmuştur. Oluşturulan grafların analizi BRAPH programı ile yapılmıştır. Katılımcıların tepki süreleri, doğru sayıları ve öğrenme oranları bakımından duygular arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Ancak yapılan graf analizleri ile kişilerin olasılıksal öğrenme görevi sırasında farklı duygulara göre farklı ağlar kullandığı görülmektedir. Duyguların genel olarak bilişsel işlevler üzerine etkisi göz önünde bulundurularak farklı duygular öğrenme sırasında farklı beyin bölgeleriyle ağ oluşturmaktadır. Davranışsal olarak bir fark görünmemesi çalışmanın hipotezi ile örtüşmektedir. Davranışa yansımayan ancak beyin ağlarında farklı bağlantılarla sonuçlanan duygulara özgül ağ örüntüleri görülmektedir. Anahtar Kelimeler: fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme, graf teori, olasılıksal öğrenme

Duygusal öğrenmeGrafik teorisiManyetik rezonans görüntüleme+6
Gözde Kızılateş
Ege University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Postnatal sıçan epilepsi modellerinde maternal stresin epileptojenez ve öğrenmeye etkisi

Stres çoğu nörolojik hastalığın tetikleyicisi olarak günlük hayatta karşımıza çıkmaktadır. Epileptik nöbetlerin de tetikleyicisi olan stres, merkezi sinir sistemi başta olmak üzere tüm vücut sistemlerini etkilemektedir. Prenatal uygulanan maternal stres ise hem embriyonik gelişime hem de postnatal gelişime etki ederek epilepsi riskini artıran bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışma yeni doğanda (P10) PTZ ve hipoksi ile indüklenen modellerde nöronal göç, nörogenez ve histogenez kaynaklı hatalar nedeniyle epilepsi riskinin ergenlik döneminde epileptojenezi artırarak öğrenme ve bellek problemlerine yol açtığını göstermektedir. Embriyonik gelişimde maternal strese ve postnatal gelişimde epileptik nöbetlere maruz kalan ergen sıçanlarda gelişim geriliğiyle beraber kognitif süreçlerinin de bozulduğu ortaya konmuştur. Özellikle maternal stresin PTZ grubunu histolojik, davranışsal ve bilişsel olarak etkilemesi yavrunun gelişimi için önem arz etmektedir. Dolayısıyla geç gelişim ve epileptojenez riskinden korunmak adına gebelik döneminde stres faktörlerinden kaçınmak gerekmektedir. Hipoksinin de hipokampüste epileptik benzeri bir morfoloji sergilemesi aynı zamanda öğrenme ve bellek becerilerine olan etkileri de epileptojenez riskini artırıcı bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat maternal strese sahip hipoksik grupta görülen histopatolojik ve davranışsal değişiklikler bu riski daha da artırmıştır. Prenatal stres, kontrol gruplarında öğrenme ve bellek becerilerini artırmışken bu durum PTZ ve hipoksik gruplarda tam tersi yönde etki etmiştir. Dolayısıyla çalışma, yapılacak ileriki çalışmalarda stres ve epilepsi arasındaki ilişkiye hem yapısal hem de davranışsal olarak yeni bir boyut kazandıracaktır. Anahtar Kelimeler: maternal stres, epilepsi, epileptojenez, öğrenme, bellek, nöronal göç, hipokampus

BellekEpilepsiHayvan deneyleri+5
Kübra Çelik
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Maternal uygulanan valproik asit ve triphenyl fosfitin yavru sıçanların ergenlik dönemlerindeki davranışsal ve hipokampal değişikliklere etkisi

Otizm sosyal etkileşimdeki bozulmalar ve tekrar edici/basmakalıp davranışlar ile karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur. Nörogelişimsel bozuklukların ortaya çıkmasında genetik ve çevresel faktörlerin etkili olduğu bilinmektedir. Otizmi etkileyen genetik faktörlerin henüz tam olarak aydınlatılamaması ile beraber çevresel faktörler üzerine yapılan araştırmalar yoğunluk kazanmış ve gebelik döneminde maruz kalınan kimyasalların doğurduğu sonuçlar oldukça önemli bir boyuta ulaşmıştır. Çalışma günlük yaşamda maruz kalınan ve nörotoksik bir kimyasal olan Trifenil Fosfit ile otizm hayvan modellemelerinde kullanılan Valproik Asit'in maternal intraperitoneal enjeksiyonunun yavru sıçanların ergenlik dönemleri üzerindeki bilinmeyen etkilerini davranışsal ve hipokampal farklılıklar üzerinden araştırmak amacıyla planlanmıştır. Bu amaçla davranışsal testler ve histokimyasal boyama yöntemleri kullanılmıştır. Yapılan değerlendirmelerden elde edilen bilgiler erken embriyonik dönemde Trifenil Fosfit ve Valproik Asit'e maruz kalan yavruların nörogelişimsel bozukluk gösterdiklerini ortaya koymuştur. Bu yönüyle çalışma aynı zamanda gebelik döneminde çevresel kimyasallara karşı dikkatli olunması gerektiğini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: otizm, valproik asit, trifenil fosfit, nörogelişim, maternal, hipokampus, davranış

DavranışErgenlikHayvan deneyleri+7
Petek Bilim
Ege University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Amiloid β (1-42) ile indüklenen alzheimer hastalığı deney modelinde hidroksipropil-β-siklodekstrin (HP- β -CD) ve HP-CD içeren polimerik nazal mikrokürelerin bazı pro-inflamatuar mRNA ve CAV-1 mRNA ekspresyonu üzerindeki etkilerinin araştırılması

Beyinde amiloid (Aβ) plakların birikimi Alzheimer hastalığı (AH)'nın nöropatojenezinde rol oynayan anahtar olaylardan biridir. Bu süreçte hastalığın gelişimine neden olan faktörlerden biri de nöroinflamasyondur. Aβ kaynaklı nörotoksik süreçte rol oynayan en önemli nörotoksisitedeki nedensel rolü sebebiyle nöronal membranlardaki "lipid sal" yapılarının hedeflenmesi ve bu yapılardaki kolesterol düzeylerinin değiştirilmesi AH için nöroprotektif bir yaklaşım olarak düşünülmektedir. Bir siklodekstrin (CD) türevi olan 2-hidroksipropil-β-siklodekstrin (HP-β-CD)'in membran kolesterol düzeyini seçimli olarak değiştirebildiği öne sürülmektedir. Bu çalışmada sıçanlarda amiloid β- peptid (1-42)'nin stereotaksik olarak beyine uygulanmasıyla oluşturulan Alzheimer hastalığı deney modelinde tek başına 2-hidroksipropil-β-siklodekstrin (HP-β-CD) veya HP-β-CD yüklü polimerik nazal mikrokürelerin nöroprotektif etkileri incelenmiştir. Bu amaçla beyin korteks dokularında kolesterol bağlayıcı bir protein ve lipid sal yapılarının bir elemanı olarak Cav-1 mRNA ve temel bir nöroinflamasyon göstergesi olarak da NF-κB mRNA ekspresyon düzeyleri temel moleküler biyolojik yöntemler kapsamında saptanmıştır. Sonuçlarımıza göre Aβ (1-42) uygulaması korteks dokusunda Cav-1 mRNA ekspresyon düzeylerini azaltmış, NF-κB mRNA ekspresyon düzeylerini artırmaktadır. Aβ (1-42) uygulamasına karşı tek başına HP-β-CD veya HP-β-CD yüklü polimerik nazal mikrokürelerin uygulanması Cav-1 mRNA ekspresyon düzeyini yükseltirken, NF-κB mRNA düzeylerini düşürmektedir. Bu bulgular çerçevesinde HP-β-CD'nin AH'na karşı potansiyel bir nöroprotektif yaklaşım olarak ele alınmasının söz konusu olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Alzheimer Hastalığı, 2-hidroksipropil-β-siklodekstrin, Cav-1, NF-κB

Alzheimer hastalığıAmiloidKaveolin+4
Batuhan Elibol
Ege University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Aβ (1-42) ile oluşturulan nörodejenerasyonda nikotinamid uygulamasının nad+ metabolizmasında rol oynayan bazı enzimlerin mRNA ekspresyonları üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı, amiloid β-peptid (1-42) ile oluşturulan deneysel Alzheimer modelinde, endojen bir PARP-1 inhibitörü ve NAD+ öncülü olan nikotinamid uygulamasının NAD+'e bağımlı aktivite gösteren bazı enzimlerin (sirtuinler, CD38, ve PARP-2) mRNA ekspresyonu üzerine olan etkilerinin araştırılmasıdır. Alzheimer hastalığının gelişiminde enerji metabolizmasının bozulması merkezi bir rol oynamaktadır. Glikoz metabolizmasında görevli sitoplazmik ve mitokondriyal enzimlerin aktivitelerindeki değişimler hastalığın seyrini ve şiddetini belirler. Hücredeki metabolik olayların koenzimi olan NAD+ aynı zamanda hücrenin sağ kalımı ve sağlıklı yaşlanmasında rol oynayan sirtuinlerin aktivite göstermesi için gereklidir. Hücre ölüm yolakları ve DNA tamir mekanizmalarında görevli PARP-2 ile hücre içi Ca+2 düzeylerinin regülasyonunda rol oynayan CD38, aktivite için NAD+'e gereklilik gösteren enzimlerdir. NAD+ sentezinde rol oynayan ve NAD+'e bağımlı olarak aktivite gösteren enzimler; obezite, diyabet, kanser ve nörodejeneratif hastalıklarda önemli birer terapötik hedeflerdir. Çalışmamızda Sprague-Dawley sıçanlar kullanılmıştır. Deney gruplarındaki hayvanlar yapılan uygulamaların yedinci gününde dekapite edilip beyinleri çıkarılmış ve kan örnekleri toplanmıştır. Total beyin ağırlıkları alındıktan sonra beyin bölgeleri buz üstünde disekte edilmiştir. Beyin dokusu örnekleri deney gününe kadar -80C'de saklanmıştır. Çalışmamızda kontrol (n=4), Aβ(1-42) (n=4) ve Aβ(1-42) + 100 mg/kg NA (n=4) olmak üzere 3 deney grubu oluşturulmuş ve deney gruplarındaki hayvanların hipokampüsleri kullanılmıştır. Hedef enzimlerin ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (Real-Time PCR) öntemi ile saptanmıştır. Sonuçlar kontrol grubu ile kıyaslandığında Aβ(1-42) uygulaması, SIRT1 kspresyonunu anlamlı bir biçimde azaltırken, hipokampüste SIRT2, PARP-2, CD38 ekspresyonlarında herhangi bir değişime neden olmamıştır. Aβ'ya karşı nikotinamid uygulaması ise Aβ'nın neden olduğu SIRT1 ekspresyonundaki azalmayı anlamlı bir şekilde artırmıştır. SIRT1 ekspresyonundaki bu yükseliş artan NAD+ miktarı ile ilişkili olabilir ve hücrenin gen ekspresyonunun, bilişsel ve hücresel fonksiyonlarının düzenlenmesinde, Alzheimer hastalığı modelinde oluşabilecek plak miktarının azalmasında nöroprotektif etki gösterebilir. Aβ'ya karşı NA uygulaması, aynı zamanda CD38 ekspresyonunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artışa neden olmuştur. İkincil haberci reaksiyonlarında aktif rol alan CD38 enzim miktarının artması kalsiyum (Ca+2) iyon salınımı ile hücrenin yaşamsal fonksiyonlarının düzenlenmesini sağlayabilir. Hipokampüsteki PARP-2 ve SIRT2 ekspresyonundan elde ettiğimiz sonuçlara göre gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Yapılan çalışma sonucunda Aβ(1-42) ile oluşturulan nörodejenerasyonda nikotinamid uygulamasının NAD+ metabolizmasında rol oynayan SIRT1 ve CD38 enzimlerinin ekspresyonuna olan etkisinin nikotinamidin nöroprotektif rolüne katkısı olabileceği vurgulanmıştır. Alzheimer hastalığı ve diğer nörodejeneratif hastalıklarda SIRT1 ve CD38 üzerindeki düzenleyici etkisi ile nikotinamid umut vaat eden nöroterapötik bir ajan olabilir.

Alzheimer hastalığıAmiloid beta proteinEnzimler+4
İrem Kılıçarslan
Ege University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Grafen oksit film üzerinde SH-SY5Yhücrelerine hipoksinin etkilerinin araştırılması

Merkezi sinir sistemi (MSS)'nde nöronlar oksijene oldukça duyarlıdır. Oksijen azaldığında, nöronlar dejenere olur. Nöronlarda dejenerasyon, hasar ve ölüme neden olur. Hipoksi felç, kafa travması, neoplazi, vasküler malformasyonlar ve nörodejeneratif hastalıklar gibi MSS patolojileriyle ilişkilidir. Grafen şu ana kadar çalışılmış en dikkat çekici nano yapılı malzemelerdendir. Daha önceki bir çalışmamızda L-glutaminle oluşturulan stresin nöronlar üzerindeki etkisini grafen oksit (GO) ve cam yüzeyler üzerine B35 hücrelerini ekerek incelemiştik. Özgün elektriksel özellikleri nedeniyle GO'nun MSS dejenerasyonlarında nöral hücre davranışını düzenlemede kullanılabilecek potansiyel bir malzeme olabileceğini düşündük. Bu çalışmada, hipoksi stresinin SH-SY5Y hücreleri üzerine etkilerini GO yüzeylerde göstermek amacıyla GO tozu ve kitosanla cam yüzeyler üzerinde ince bir film tabakası elde edildi. Kültüre edilen SH-SY5Y hücre hattı GO filmler üzerine ekildi, sadece cam yüzeylere ekilen hücreler ise kontrol grubu olarak kullanıldı. Nöronal farklılaşma için 10 µM retinoik asit kullanıldı. Hücreler hipoksik (3% O2) ortamda hipoksi haznesinde ve normoksik (21% O2) ortamda normal inkübatörde beş gün süreyle inkübe edildi. Hücre canlılığı için MTT testi yapıldı. Hücre morfolojileri taramalı elektron mikroskopisi (SEM) ve aktin boyama ile incelendi. MTT sonuçlarına göre hücreler GO filmler üzerinde hipoksi stresine karşı daha fazla direnç gösterdi. Aktin boyama ve SEM görüntülerinin de bu sonucu desteklediği gözlendi. Bu çalışmanın sonuçları GO'nun hipoksi stresine karşı potansiyel bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceğini göstermektedir.

Grafen oksitHipoksiHücre dizisi+3
Pelin İlhan
Ege University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Somatik duyusal hassasiyet ölçeği geliştirilmesi

Somatik duyunun merkezi sinir sistemine taşınmasında ve işlenmesinde duyusal uyaranın türüne göre (dokunma, titreşim, ağrı vb.) işlevsel ve anatomik farklar görülmektedir. Somatik duyunun işlemlenmesinde nöral ve davranışsal düzeyde görülebilen hipersensitivite veya hiposensitivite yönünde farklılıklar bulunur. Çalışmamızda sağlıklı bireylerde somatik duyusal hassasiyet farklılıklarını ayırt edebilecek bir ölçek geliştirilmesi planlanmıştır. Ankara'da yaşayan seçkisiz bir gruba rahatsız oldukları duyusal uyaranlar sorularak aday maddeler hazırlanmıştır. Aday maddelerden oluşan ölçek taslağı internet üzerinden uygulanmış, pilot çalışma gerçekleştirilmiştir. Pilot verilere faktör analizi uygulanmış, uzman görüşü alınmış ve ikinci aşamaya geçilmiştir. İkinci aşamada uygulamalar Ankara ve çevresindeki 369 üniversite öğrencisi ile yüz yüze yapılmıştır. Ölçeğin ayırt edici geçerliliği için El Terci-hi Anketi kullanılmıştır. Beklenildiği gibi iki ilgisiz ölçek arasında korelasyon görülmemiştir. Test- tekrar test korelasyon katsayısı r=0,838, Cronbach alfa iç tutarlılık katsayısı 0,776 olarak bulunmuştur. Ölçek maddeleri dokunma, ağrı ve kaşınma olmak üzere üç faktörde toplanmıştır. Bu faktörler somatik duyu tiplerine ilişkin işlevsel ve anatomik farklılıklar ile paralellik göstermektedir. Kadınlarda literatürle uyumlu olarak duyusal hassasiyet puanı erkeklerden yüksek bulunmuştur ancak fark anlamlı değildir. Literatürde sağlıklı kişilerde de otistik özellikler görüldüğü ve bu otistik özelliklerin duyusal hassasiyetle ilişkili olduğu bildirilmiştir. Bu ilişki temel alınarak somatik duyusal hassasiyet ölçeği puanlarının yüksek ve düşük otistik özellik görülen bireylerde fark olması beklenir. Otizm Spektrum Anketi ile ölçülen otistik özellikler ile yüzeyel somatik duyu duyarlılığı arasında anlamlı korelasyon bulunmuştur. Somatik duyusal hassasiyet puanları açısından, yüksek ve düşük otistik özellik görülen bireyler arasında anlamlı fark olduğu gözlenmiştir. Araştırmada literatürle uyumlu olarak Otizm Spektrum Anketi puanları erkeklerde daha yüksek bulunmuştur. Gelecekteki çalışmalarda örneklem büyüklüğünün arttırılması ve farklı yaş gruplarında çalışılması amaçlanmaktadır. Ölçeğin görsel ve işitsel hassasiyet ile birlikte değerlendirilmesi planlanmaktadır. Anahtar Sözcükler: duyusal hassasiyet, somatik duyu, otistik özellikler

Gözde Vatansever
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of the effect of carboxylestrase-1(CES-1) gene polymorphism on methylphenidate (MPH) treatment in attentiondeficit hyperactivity disorder

Attention deficit hyperactivity disorder (ADHD) is among the common disorders of the children. Psychostimulant agents especially methylphenidate (MPH) are among the first line classes in the treatment of ADHD. Among children that are treated with MPH there can be different responses to the treatment one of them being severe side effects due to genetic variations. It has been suggested that single gene polymorphisms (SNPs) in CES-1, LPHN3 and COMT genes could be related with this increased side effect profile. In our study, the genotype distribution of the CES-1 rs71647871, rs3815583 and rs 2307227 polymorphisms, LPHN3 rs6551665, rs6858066, rs1947274, and rs2345039 polymorphisms and COMT rs 4680 was examined in children diagnosed with ADHD and treated with MPH. 5-17 aged children diagnosed with ADHD included to the study. From the saliva samples gen expressions and polymorphisms studied by real time PCR techniques. We found a significant difference between the side effect (+) and side effect (-) groups in terms of genotype distribution of CES-1 (rs 2307227) polymorphism. And these polymorphisms were related with the side effects. In conclusion we have shown that the CES-1 gene is associated with side effect severity of patients treated with methylphenidate. COMT gene polymorphism showed no association with side effect More number of samples for further studies are needed to show relation between side effects and gene polymorphism.

PharmacogeneticsGenomeAttention deficit disorder with hyperactivity+3
Zeına Bassam Jamıl Marzoukah
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Epidemiology of migraines in females, with an emphasis on dietary influence in Iraq

Migraine is a neurological condition that frequently results in a severe headache. The headache comes in episodes and is occasionally accompanied by nausea, vomiting, and sensitivity to light. Migraines can be caused by a variety of conditions and can last anywhere from three to four hours to several days, with females experiencing them three times more frequently than men. Studies have found some evidence that lifestyle variables, such as nutrition, may play an important role in the emergence of migraines. The purpose of this research is to determine the epidemiology of migraine among females with an emphasis on the relationship between headaches and the dietary habits of females who are enduring migraine attacks in Iraq. This study included a three-section online survey that was sent to the females via different online platforms. 360 females participated from Sulaymaniyah, Iraq, with ages ranging from 18 to 35. The survey's main questions focused on the characteristics of female respondents, with questions based on the (IHS) criteria for migraine diagnosis. A few questions about aura symptoms were asked to those who met the migraine diagnostic criteria. The Migraine Disability Assessment (MIDAS) questionnaire was also used, along with questions about headache treatment, headache-related signs and symptoms, headache triggers, headache relieving factors, sleep routine, dietary consumption, and the influence of each factor on migraine. The dietary habits of the females experiencing migraines and its relationship to their headache were found to be statistically significant between headaches lasting from 4 to 72 hours in relation to (Nuts p-value= 0.000, Hot/Spicy foods p-value= 0.000, Tomato p-value= 0.005, Banana p-value=0.01, Aspartame p-value=0.012, Beverages containing caffeine p-value=0.000 and Citrusy Fruits p-value=0.008) because the result of p-value was less than the common alpha 0.05. To maintain good eating habits, healthy eating and a proper nutrition style must be followed. Further investigation is also required to find additional dietary migraine triggers. Finally, modifications to data gathering, such as face-to-face interviews, may increase research quality.

PainHeadacheHeadache disorders+5
Dına Tarıq Abdalghafoor Khafaf
Bahçeşehir University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessEN

The level of understanding of alzheimer's disease between different medical professionals

This thesis deals with the relationship of well-known Alzheimer's disease as a neurological disease between Physiotherapy, and Medicine faculties that are going to target the groups of year one and year two only. For this purpose, keywords, such as neurology, and the relationship between students of medical professionals are defined. In addition, the advantages of both criteria are listed. The theoretical part deals with the most known group. This paper provides guidelines for the level of understanding of Alzheimer's disease between different medical professionals.

Alzheimer diseaseLevel of knowledgePhysiotherapy+3
Ameera Hamouda
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Morphometric and morphological analyses, and anatomical variations of foramina in the intracranial cavity of fixed cadaveric skulls

Objectives: The aim of our study is to examine the foramina and distance to essential anatomical landmarks in the three parts of the intracranial cavity. And we investigated the differences of foramina based on gender and body side and their potantial effects. Methods: The foramina were investigated in intracranial cavity bilaterally in 30 adult formalin-fixed cadaveric heads, 23 (76.6%) males and 7 (23.3%) females. The lengths, depth, diameters, distance to each other, and distance to skull (mm), were measured on both sides. The transverse and vertical diameters of the fixed cadaveric skulls were measured to calculate the cranial index (CI). Results: The depth of Optic Canal (OC), the width of Internal Auditory Meatus (IAM) and distance from the midline of the accessory Hypoglossal Canal (HC) were greater compared to the right side (p<0.05). Conversely, on the left side, the location of the HC and accessory HC relative to the skull were greater than on the left side (p<0.05). Additionally, positive correlations were observed between the length and diameters of certain cranial nerves, indicating potential relationships between their structural characteristics. Conclusion: Our study demonstrated a significant difference between parameters based on the sides, indicating an asymmetric distribution among the parameters in the cranial base. On the other hand, when comparing the measurements between males and females, distinct differences were observed, indicating sexual dimorphism. These findings and correlations contribute to the understanding of their interrelationships.

AnatomyAnatomical propertiesCanalis opticus+4
Noor A. A. Abdel Ghanı
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of h3k27me3 expression in different anatomical localisations and different histologic subtypes in meningioma cases, its correlation with recurrence and other prognostic parameters

WHO classification of meningiomas has many limitations in predicting meningiomas' behaviour and prognosis, The diagnostic potential of H3k27me3 has been demonstrated for many tumours. This study aimed to evaluate the expression of h3K27me3 in various anatomical localizations and various histologic subtypes of meningioma, as well as to determine the link between its expression and recurrence and free recurrence survival time. 112 cases from 2015 to 2022 were recruited from Goztepe Medical Park hospital, H3K27me3 was assessed by Immunohistochemistry, the cases were prepared and H3K27me3 was applied, Expression of H3K27me3 was assessed by two physicians, the data were collected, coded, and statistically analysed. Most cases of meningioma retained more than 50% of H3K27me3 and no case showed total loss of expression. However, the difference of expression of H3K27me3 was not statistically significant neither among different WHO grades of meningioma (P=.211) nor among meningiomas in different localisations (.953) nor among different histologic subtypes of meningioma (.879). The expression of H3K27me3 was not different between de novo and recurrent meningiomas (.932). Loss of H3K27me3 was not a risk factor for the incidence of recurrence, and it was not associated with free recurrence survival in meningioma. Overall, H3K27me3 expression does not seem to be beneficial in the clinical diagnosis of meningioma. Moreover, it did not seem to show any potential to become an investigatory tool to determine the prognosis of meningioma.

AnatomyGene expressionMeningioma+3
Omar Galy
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessEN

The morphologic and morphometric analysis of the face: A cadaveric study

Objectives: The morphologic and morphometric analysis of the face is crucial for organizing facial surgeries and anthropological and anatomical studies. Therefore multiple measurements of the face were carried out to determine the morphometric and morphologic differences of the face according to gender and body side to investigate the presence of sexual dimorphism and symmetry/asymmetry in fixed cadaveric heads. Methods: Face measurements were conducted on cadavers (n=6) and fixed cadaveric heads (n=24). The lengths, diameters, and distances to the nearby surgical landmarks were measured on both sides. The incidence of face types and the facial index were calculated in accordance with anatomical and surgical landmarks in both the horizontal and vertical directions. Results: When the measured parameters were evaluated according to sex, it was found that Zy-Zy (Zy=Zygion), nasal body, and the width/length of the columella in males were higher than in females and the difference was statistically significant (p<0.05). The most observed facial types were hyperleptoprosopic and it was followed by leptoprosopic types in cadavers. Females had megaseme according to the Orbital Index (OI) on both sides. The danger triangle of the face was greater in males than in females and therefore, it can be said that the risk of infection in this region is higher in males. Conclusion: Aanatomical and anthropometric measurements showed differences according to gender. And these findings contribute to our understanding of the anatomical variations and interdependencies within the face. And when comparing the measurements between males and females, distinct differences were observed, indicating sexual dimorphism. Keywords: facial anthropometry, face, cadaver, facial index, face types

AnthropometryCadaverMorphology+2
Ghadeer Ibrahım Wadı Alheet
Bahçeşehir University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Effects of ramadan fasting on the quality of MS patients' life

This dissertation investigates how fasting during Ramadan affects the well-being of people with multiple sclerosis (MS). The purpose of this research is to investigate whether fasting during Ramadan has an impact on multiple sclerosis symptoms and, if so, how sociodemographic factors and dietary changes during Ramadan may contribute to these effects. Data were collected through a questionnaire posted on social media platforms. The potential health outcomes between Turkish and Arab MS patients, the importance of dietary changes, and the effects of fasting on MS symptoms are the topics of the study. The results of this study suggest that fasting during Ramadan does not have a significant impact on multiple sclerosis symptoms. However, changes in diet during fasting could affect symptoms, so patients should be aware of triggering foods. Gender or nationality did not appear to play a role in how fasting affected health. Further research on the effects of Ramadan fasting on MS patients is needed, and the study underscores the importance of talking with a neurologist before making the decision to fast. Overall, this study underscores the need for MS patients to consult their healthcare providers before making dietary changes during the month of fasting. Keywords: multiple sclerosis, Ramadan, fasting, Arab countries, Turkey.

QuestionnairesArabian countriesMultiple sclerosis+4
Ayşe Selimoğlu
Bahçeşehir University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessEN

The knowledge level about the role of nutrition and gut microbiota in alzheimer's disease among the students in the Faculty of Medicine and the Faculty of Nutrition and Dietetics

This thesis investigated the knowledge level of students in the Faculty of Medicine and the Faculty of Nutrition and Dietetics at Bahçeşehir University regarding the role of nutrition and gut microbiota in Alzheimer's disease (AD). Students in the medical department displayed higher overall knowledge compared to those in nutrition and dietetics. However, within each department, first-year students exhibited greater knowledge about the relationship between gut microbiota and AD than second-year students. These findings emphasize the importance of early education in establishing a strong foundation of knowledge. Caution is necessary when generalizing the results due to limitations such as potential bias and limited sample representativeness. Recommendations include incorporating targeted educational interventions and promoting interdisciplinary collaboration to enhance knowledge in this field. Addressing these findings and limitations will better prepare future healthcare professionals to understand the impact of nutrition and gut microbiota on AD.

Alzheimer diseaseGut dysbiosisIntestines+3
Juman Ibrahım Muneer Yousef Juman Ibrahım Muneer Yousef
Bahçeşehir University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Assessment of creative imagination

Background : Creativity is needed in any of the professions of life, and by evaluating and being aware of every individual's creativity level. The mission of this research was first to modify a previous test of creativity (TCT-DP Jellen and Urban 1996) and afterward to measure the reliability and validity of our new creativity test, which we called "Assessment of creative imagination". ACI carried out an exploratory study to determine the level of creativity, depending on drawing and creative thoughts. Methods : The study included 104 students from elementary school to the doctorate stage. Creativity was measured using the old TCT-DP and the new ACI creativity test we designed.. The evaluation was done within 14 criteria with a total score of 72. We modified four criteria of TCT-DP; duplication of figure (D.P.) , drawing composition within a frame (DCF), three figures to draw (3FD), and two figures to draw (2FD). Online participation was designed that reached random males and females from Turkey, Saudi Arabia and Egypt by making this test online as google form. Descriptive statistics (mean, frequency, percentage, and percentile ranking) were used for evaluating the data. In our customarily distributed sample, T-test was used to compare the mean of two groups, and correlation was used to describe the linear relationship between two continuous variables. SPSS version 18.0 was used to analyze the data. Results : Percentile ranks means, and standard deviations of the results of ACI and TCT-DP were calculated. The mean ACI-total score was 48.3 out of 72 points (female:48.79±9.89, male:43.35±13.26). Female students were slightly more creative than male students, showing that female students outperformed male students regarding creative potential.

ImaginationCreative thinkingCreativity
Yahya Dahhan
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Sistein-S-sülfat ile tetiklenen hücre ölümünde korteks ve hipokampal nöronlarda kaspaz 3 bağımlı ve kaspaz bağımsız apopitotik sürecin in-vitro incelenmesi

Sistein-S-Sülfat (SSC) toksisitesinin sülfit oksizdaz enzim eksikliği veya molibden kofaktör eksikliğindeki ağır nöropatolojinin nedeni olabileceğine dair Literatürde çalışmalar mevcuttur. SSC'nin nörotoksik etkisi gösterilmiş olup, apopitotik süreç aydınlatılmamıştır. Bu çalışmada, sekonder hipokampal (HT-22) ve primer kortikal nöron (PKN) dizilerinde SSC'nin tetikleyebileceği muhtemel kaspaz bağımlı ve bağımsız apopitotik mekanizmaların araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla HT-22 ve PKN dizilerinde LD50 değerlerini ve apopitotik indükleyici faktör (AIF), kalpain ve sitokrom c inhibitörlerinin güvenli dozlarını belirlemek ve inhibitörlerin SSC'nin toksisitesini baskılamadaki etkisini saptamak için sitotoksisite deneyleri yapıldı. Nöron dizilerine SSC eklenerek zamana bağlı indirgenmiş glutatyon (GSH) miktar analizi ile apopitozun tetiklenme anı saptandı. AIF, sitokrom c, kalpain ve kaspaz düzeyleri kolorimetrik olarak ölçüldü.SSC'nin LD50 değeri HT-22 için 150 µM, PKN için 155 µM olarak bulundu. Kalpain 1, AIF ve sitokrom c inhibitörlerinin, güvenli dozları PKN için sırası ile 10µM, 10nM, 20µM, HT-22 için 10µM, 10nM, 10µM saptandı. Zamana bağlı GSH ölçümlerinde SSC eklenmiş PKN dizilerinde 2-8 saatlik zaman diliminde GSH miktarının arttığı, 8-16 saatlik zaman diliminde azaldığı gözlendi. HT-22 dizilerinde 2. ve 8. saatte SSC eklenmiş gruplarda kontrol grubuna göre GSH miktarının arttığı saptandı. PKN dizilerinde kalpain, AIF, sitokrom c ve kaspaz 3 miktarının, HT-22 dizilerinde ise AIF ve kalpain miktarlarının kontrol gruplarına göre daha fazla olduğu belirlendi. AIF, sitokrom c ve kalpain inhibitörlerininin SSC'nin toksik etkisini azalttığı bulundu. Bu tezde SSC ile indüklenen apoptozisin HT-22 hücre hattında AIF, kalpain aktivitesini arttırarak kaspaz bağımsız yolak ile indüklendiği gösterildi. PKN hücre hattında ise SSC etkisinin AIF, sitokrom c ve kalpain ve kaspaz 3 aktivitesini arttırarak kaspaz bağımlı (sitokrom c, kaspaz 3 aktivitesi) ve bağımsız (AIF, kalpain aktivitesi) yolakla apoptozisi indüklediği gösterildi. Apoptoz inhibitörlerininin SSC kaynaklı nörotoksisteye karşı tedavi yöntemleri geliştirilmesinde kullanılabileceği sonucuna varıldı.

ApoptozisEksitotoksisiteGlütatyon+5
Aysel Alphan
Pamukkale University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Parkinson hastalığında görsel halüsinasyonların görsel uyarılmış potansiyel çalışmaları ile ilişkisi

Amaç: Parkinson Hastalığının seyri boyunca görsel halüsinasyonlar (GH) sıkça ortaya çıkmaktadır.Yaşam kalitesini bozmakta,bakım problemleri yaratmakta hasta ve ailesini sıkıntılı süreçler yaşatmaktadır.Bazı çalışmalardahastalık progresyonu ve hatta dahayüksek oranı ileilişkilendirilmiştir. Ancak patofizyolojisi yeterince aydınlatılamamıştır..Tedaviside de güçtür. Bu çalışma görme yollarında,Parkinson Hastalığında görsel halüsinasyonların nedenlerinden biri olup olmadığını belirlemek için görsel halüsinasyon ile görsel uyarılmış potansiyel çalışmaları (VEP) arasındaki ilişkinin araştırılması hedeflenmiştir. Metot: Bu çalışmaya 80 kişi (26 görsel halüsinasyonu olmayan Parkinson hastası, 26 görsel halüsinasyonu olan Parkinson hastası ve 28 sağlıklı birey) dahil edildi. Hastalar hakkında demografik bilgiler (yaş, cinsiyet, hastalık süresi, hastalık şiddeti (Hoehn ve Yahr evresi), UPDRS (On dönem; hasta sabah ilk doz tedavileri aldıktan 2 saat sonra), motor fluktuasyonun varlığı, varsa türü, diskinezi varlığı, varsa türü, kullandıkları ilaçlar ve süreleri (L-dopa, dopamin agonsiti, selejinin, amantadin ve antikolinerjik kullanımı ve süreleri, dopamin agaonisti kullanıyorsa agonist-levodopa equvalen dozları, total levodopa dozu ayrı ayrı kaydedildi), MMSE, Nöropsikiyatrik test bataryası, komorbid hastalıklar, Düzeltilmi görme keskinliği, konfurantasyon yöntemi ile görme alanı, katarakt öyküsünü içeren oftalmolojik muayene, nörogörüntüleme bulguları (özellikle görme yollarını etkileyen lezyon ve posterior kortikal atrofi) açısından incelenerek kaydedildi. Hastalar görsel halüsinasyonlar açısından sorgulandı (varlığı, tipi,ortaya çıkış zamanı, halüsinasyona karşı içgörü varlığı). Elektrofizyolojik incelemeler her hasta için aynı laboratuvar ve cihazda, on dönemde, tüm hastalar için belli zaman diliminde (Sabah 10.00-12:00 saatleri arasında) yapıldı. Bulgular: Parkinson hastalarında yapılan elektrofizyolojik VEP(latans ve amp) çalışmaların sonuçları ile kontrol grubunun sonuçları ile istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Hasta grubunda GH olan ve olmayan hastalar arasında demografik bulgular karşılaştırıldığında MMSE skorları GH olmayan hastalarda daha yüksek bulundu (p=0,003). Parkinson hastalarında görsel halüsinasyon varlığı ile bağımsız olarak ilişkili faktörler, çoklu lojistik regresyon analizi sonuçlarında ise düşük MMSE skoru (p=0,002), katarakt öyküsü yokluğu (p=0,012) ve patolojik nörogörüntüleme sonucu (p=0,001) Parkinson hastalarında GH varlığı ile ilişkili bulundu. Sonuç: Biz çalışmamızda Parkinson Hastalığında görsel halisinasyonu olan ve olmayan hastalar ve sağlıklı kontrollerin VEP değerleri karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. Parkinson Hastalığında retinanın ötesindeki ek patolojilerin ortaya koyulabilmesi ve bu bulguların klinik semptomlarla ilişkisinin araştırılması hastalığın farklı evrelerinde daha fazla örneklem grupları ve farklı metodolojilerle yapılacak araştırmalara ihtiyaç olabilir Anahtar kelimeler: Parkinson Hastalığı, görsel uyarılmış potansiyeller, görsel halüsinasyonlar

HalüsinasyonlarParkinson hastalığıUyarılmış potansiyeller-görsel
Taner Değirmenci
Pamukkale University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Examining the effect of visual stimuli on odor perception in cognitive mechanisms

The daily decisions we make are the result of numerous complex sensory interactions; from how the colors we see alter our perception of odors to how restaurant menu design influences our food preferences. This research aims to understand how the brain integrates visual, olfactory, and cognitive information, and how this integration influences human behavior. Through three studies, it investigates in depth: (1) the different neural effects of lexical and color cues on odor naming performance and changes in brain connectivity networks, (2) how colors modulate our odor preferences and the role of cross-modal interactions in preference formation, and (3) how visual stimuli beyond odor and taste perception affect food choice behavior in the context of traditional Turkish cuisine and how they can guide healthy eating preferences. Study 1 conducted EEG recordings during an odor naming task using lexical and color cues with 40 Turkish-speaking participants. Directed functional connectivity patterns between brain regions were examined through Granger causality analysis. Study 2 investigated color-odor preference interactions with the same participant sample through behavioral ratings and EEG connectivity analysis across three experimental sessions. Study 3 investigated the visual decoy menu effect on food choices using visual presentations of traditional Turkish cuisine dishes, combining online and eye-tracking methodologies to measure the effects of visual stimuli on choice patterns and visual attention distribution. Study 1 demonstrated odors are better identified when preceded with lexical cues compared to color cues. Color cues activated the majority of electrode connections (97.4%) demonstrating strong frontal-occipital connectivity, while lexical cues activated less connection (67.1%) with focused frontal-temporal circuits. Study 2 showed systematic cross-modal modulation effects, such that when odors were preceded by color presentations, there was an overall significant change in liking. For disliked odors, presenting liked colors led to the strongest increase in ratings. Within and between regions connectedness of the prefrontal hub was highest among other areas during color-odor integration. Study 3 confirmed significant decoy effects of visual menu design on food choice behavior. The non-meat menu selection increased from 26.27% to 29.76% in the presence of a high-priced decoy menu visual presentation. Eye-tracking data revealed systematic attention patterns, indicating that participants initially focused on the visually presented main meat courses (41%), regardless of their final choices. Main course visuals attracted more visual attention compared to price and side dish areas. These findings demonstrate that multisensory integration operates through distinct neural mechanisms, depending on the cue type and baseline preferences. The research reveals both facilitatory and inhibitory cross-modal effects, providing practical implications for understanding consumer behavior and the modulation of preferences. The systematic nature of these interactions suggests that multisensory processing follows predictable patterns that can be utilized in applied contexts, ranging from product design to behavioral interventions that support healthier food choices.

Eda Nur Çapkan Altun
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessEN

Menenjiomlarda c-ABL tirozin kinazinin ekspresyonu

C-Abl is a non-receptor tyrosine kinase that plays a crucial role in various cellular functions, including migration, proliferation, and survival. Its involvement has been observed in normal tissues, hematopoietic cancers, and solid tumors. Meningiomas are among the most common benign primary brain tumors, but despite their generally benign nature, they can demonstrate aggressive behaviors by adhering to the cortex and entrapping vessels and nerves. This adhesion can complicate surgical removal of the tumor and may lead to recurrence, depending on the tumor's type and grade. This study aimed to explore the relationship between c-Abl and phosphorylated c-Abl expression in normal arachnoid tissue and meningiomas. We conducted a comparative analysis of the clinicopathological features and biomarker profiles of 23 meningioma patients, considering factors such as sex, age, tumor location, histological subtype, c-Abl expression, phosphorylated c-Abl expression, Ki67 index, p53 status, intraoperative adhesion, and other relevant clinical characteristics. The patients' ages ranged from 30 to 72 years, with a predominance of females. The most common tumor locations were the parietal convexity, clinoidal region, and parasagittal areas. Histologically, most tumors were classified as grade I (benign) meningiomas. Our study demonstrated the presence of c-Abl and phosphorylated c-Abl in normal arachnoid tissue and dura mater. Although the results were not statistically significant due to the small sample size, we observed that c-Abl was upregulated in adhesive benign meningiomas. We could not establish a relationship between c-Abl expression and the other factors we investigated. This study can serve as a foundation for further research into the role of c-Abl in the pathology of meningiomas. Key words: c-Abl, phospho c-Abl, Meningioma, Adhesion, Ki67, p53.

Aıkaterını Pantelı
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessEN

Evaluation of abuse and addiction potential of methylphenidate by a systematic review and meta-analysis

This study aims to evaluate the misuse, abuse, and addiction potential of methylphenidate (MPH), a medication widely used in the treatment of Attention-Deficit/Hyperactivity Disorder (ADHD). The rise in nonmedical use has necessitated a comprehensive assessment of MPH's neurobiological effects and its abuse risk. Studies published between 1980 and October 2023 were searched via Scopus, PubMed, and Web of Science and screened according to PRISMA guidelines. Ultimately, 65 studies—including clinical, epidemiological, preclinical, case-report, and cohort designs—were evaluated using systematic review and meta-analysis methods. Meta-analytic results indicated an overall MPH misuse/abuse prevalence of 5.82%, with subgroup rates of 7.57% among individuals with ADHD, 6.73% among university students, 5.47% among high school students, 4.46% among patients with substance use disorder, and 4.22% in the general population. Smaller-sample studies reported higher rates (11.44%). Clinical laboratory findings showed that high doses and rapid administration routes (intranasal, intravenous) increased "drug-liking" and reinforcing responses, and that immediate-release formulations carried higher misuse risk. Preclinical studies demonstrated consistent reinforcing, sensitizing, and cross-sensitizing effects of MPH, while reinstatement was significantly shaped by dose, pre-exposure, and strain. Case reports indicated that extremely high doses were associated with dependence, withdrawal, and medical complications. Cohort data suggested that therapeutic MPH use does not elevate long-term substance use disorder risk, although age at treatment initiation, nonmedical use or sociodemographic factors may increase vulnerability to misuse and addiction. Overall, MPH appears safe under therapeutic conditions, yet nonmedical, high-dose, and rapid-onset use poses substantial risks for misuse, abuse, and addiction.

Attention deficit and hyperactivity disorderAbuseMethylphenidate
Esra Ergön
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessEN

Neurodegeneration in the mice brain: Effects of calorie restriction on sirtuin protein levels

Neurodegenerative (ND) disorders affect a significant portion of the world's population. Alzheimer's disease and Parkinson's disease are gaining importance as a significant public health problem. Despite many advancements in current medicine and clarification of the molecular pathways involved in neurodegeneration, these diseases are progressive and there is no cure at the moment. Calorie restriction (CR) is accomplished as a neuroprotective method and have beneficial roles in the metabolism. CR is suggested to activate protective mechanisms in ND and age-related diseases. There are different types of established CR models. It is shown that CR extended the life-span by increasing the activity of the Sirtuins (SIRT). SIRT are a family of proteins which are histone deacetylases bound to nicotinamide adenine dinucleotide. They were identified as genetic silencing factors and were found to prolong life in the yeast. When the histones are deacetylated by SIRT, the chromatin is closed, or tightly and precisely wound, meaning gene expression is stopped, or silenced, protecting the DNA from damage. SIRT have a protective role in ND diseases related to aging. SIRT 1, 3, and 6 have critical roles in the brain. In this research study we have tested the effect of different types of CR as chronic CR, or intermittent CR on SIRT levels and neurodegeneration in the mice brain. SIRT 1, SIRT 3 and SIRT 6 protein levels were measured via ELISA method. Neurodegeneration was evaluated by fluoro-jade fluorescein staining and image-based quantification method. We found significantly increased mean SIRT values in CR groups compared to Ad-libitum and baseline controls. Fluoro-jade image quantification results revealed significantly increased neurodegeneration in ad-libitum compared to CR groups. We have concluded that different types of CR prevents neurodegeneration in the mice and SIRT are involved in this process. Our findings of significantly increased SIRT expression and decreased neurodegeneration after intermittent CR is a novel contribution which can be a therapeutic strategy in the treatment of ND diseases in the future. Key Words: Ad libitum, calorie restriction, ELISA, fluoro jade, mice brain, neurodegeneration, sirtuin

Alzheimer diseaseBrain diseasesMice+7
Başar Atalay
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
DoctorateOpen AccessEN

Neuroimaging of brain functionality and connectivity in women with temporal lobe epilepsy or schizophrenia

The etiology of temporal lobe epilepsy (TLE) or schizophrenia (SCZ) is not fully known. Both disorders, as shown in recent studies share similar clinical, neuropsychological and neuroimaging findings which might indicate also similarities in the brain structure and connectivity, as well. Our aim was to investigate brain connectivity matrices of TLE or SCZ patients using diffusion tensor imaging (DTI) and neuropsychological tests (NPT) and to compare the findings with healthy controls (HC). Thirteen women of each group (TLE, SCZ, and HC), thirty nine in total were included in the study. Only patients with left temporal lobe epilepsy were included because of the similarities with schizophrenia patient symptoms. The relationship between the groups was evaluated in terms of sociodemographic data, NPT, fractional anisotropy (FA) and connectivity matrixes. Our results showed that TLE and SCZ patients had similar impairments in cognitive functions. We also found that TLE patients have decreased FA in the genu of the corpus callosum (CC) which are related to cognitive and executive functions. Differences in the pathways associated with the temporal and frontal lobe and the limbic system were also observed like arcuate fasciculus (AF) and cingulum (CI).This study may improve our understanding of the effects of TLE and SCZ diseases based on brain connectivity and related cognitive functions. Connectivity matrices may help us better understand neurological and psychiatric diseases that have not yet caused structural change, better interpret their symptoms and identify more accurate treatment approaches. Keywords: Temporal Lobe Epilepsy, Schizophrenia, Diffusion Tensor Imaging, Connectivity Matrix, Neuropsychological Tests.

BrainEpilepsyEpilepsy-temporal lobe+3
Zeynep Fırat
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda görsel algının yüz pareidolia paradigması kullanılarak elektroensefalogram ile incelenmesi

Bu çalışmanın amacı otizm spektrum bozukluğu olan çocuklar ve normal gelişim gösteren çocuklarda görsel algının yüz pareidolia paradigması kullanarak elektroensefalogram (EEG) ile incelemektir. Katılımcı olarak; OSB (Otizm Spektrum Bozukluğu) tanısı alan ve herhangi bir ek sağlık durumu bulunmayan, eğitmenden komut alıp verilen görevi yerine getiren ve 6-17 yaş aralığında beş çocuk ile normal gelişim gösteren beş çocuk katılmıştır. Çalışmada veri toplama aracı olarak, demografik bilgiler formu, Edinburgh el tercihi anketi ve EEG ölçümü kullanılmıştır. EEG kayıtlama sırasında yüz pareidolia görsel uyaranları bir ekranda gösterilmiştir. Katılımcılardan; gösterilen bu görüntülerde yüz gördükleri zaman ellerindeki butona basmaları istenmiştir ve kayıt altına alınmıştır. Veri analizinde Brain Products Analyzer yazılımın 2.0. versiyonu kullanılmıştır. Katılımcılar arasında; P8, P7, TP7 ve TP8 elektrotları ve 140 ve 190. milisaniye arasında kaydedilen EEG verileri karşılaştırıldığında pareidolia sonuçlarına göre, kontrol grubunun genliği OSB grubunun genliğinden daha büyük olduğu bulunmuştur. Ancak OSB grubunun latansı kontol grubuna göre daha geç latansa sahip olduğu bulunmuştur. Olaya-ilişkin EEG beyin dalgaları karşılaştırılması sonucunda; OSB'li çocukların pareidolia görüntülerinde latansının daha geç ve genliğinin ise daha küçük olduğu görülmesine rağmen yüz görüntüleri için daha erken latansa ve daha yüksek genlik ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda temporal-parietal bölgelerde daha belirgin olduğu görülmüştür. Dalga bantlarında ise beta gücü incelendiğinde yüz görüntülerinde kontrol grubu ile aralarında anlamlı fark olmadığı görülmüştür. OSB olan çocuklarda görsel algı bozukluğunun düzeyi ve bu çocuklardaki genel diğer algı problemleri ile olan ilişkisinin ortaya çıkarılması ve beyindeki elektriksel aktivite değişkenliğinin sorgulanması ileriye dönük bilişsel süreçlerin değerlendirilmesine yeni olanaklar verebilir.

ElektroensefalografiGörsel algılamaOtistik bozukluklar+3
Bilal Şahutoğulları
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Otizmli çocukların otizm düzeylerine göre görsel-işitsel reaksiyon zamanları, duyusal işleme ve motor becerileri arasındaki ilişkinin incelenmesi

Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) iletişim, bilişsel, motor ve duyusal alanlardaki sorunlarla karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur ve reaksiyon zamanı (RZ), duyusal işleme becerisi (DİB) ve motor performans alanları arasındaki ilişki net değildir. Bu çalışmanın amacı hafif düzey ve orta düzey OSB olan çocukların otizm ağırlık düzeyine göre görsel-işitsel RZ, DİB ve motor beceri performansı arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Katılımcılar sadece hafif veya orta düzey OSB tanısı alan, komut alarak veya taklit ederek verilen görevi yerine getirebilen, 3-10 yaş arası 30 çocuktan oluşmaktadır. Demografik bilgiler ve DİB için Duyu Profili formu, görsel-işitsel RZ ve motor performansı ölçmek için TanTong Finger Tapping Test bataryası kullanılmıştır. Duyu Profili formu ebeveynler tarafından doldurulmuştur. Çocuklardan bilgisayar karşısında otururken görsel RZ testinde uyaranı gördüğünde, işitsel RZ testinde sesi duyduğunda ve parmak vuru testinde uyaran olmadan mümkün olan en kısa sürede diğer tuşların fon kartonu ile kapatıldığı klavyedeki renkli tuşa basması istendi. Duyu profili ortalama puanları karşılaştırıldığında hafif düzey bireylerin orta düzey bireylere göre daha iyi DİB gösterdiği görülmüştür. TanTong Finger Tapping Test bataryası sonuçlarına göre hafif düzey bireyler orta düzey bireylere göre görsel-işitsel RZ ve parmak vuru testinde daha iyi RZ ve motor performans göstermiştir. Görsel RZ, işitsel RZ ve motor beceri alanları arasında yüksek düzeyde ilişki görülürken bu alanlar ile DİB arasında yüksek düzeyde ilişkiye rastlanmamıştır. Literatürdeki çalışmalarda sağlıklı bireyler işitsel uyaranlara görsel uyaranlara göre daha hızlı yanıt oluştururken yaptığımız çalışmada OSB'li bireyler görsel uyaranlara daha hızlı yanıt oluşturmuştur. İlgili diğer uzmanların dahil edildiği, OSB ağırlık düzeyini sayısal bir skor ile belirleyerek diğer alanlarla ilişkisinin doğrudan incelendiği ileriye dönük araştırmalar sonuçların desteklenmesine ve çeşitlendirilmesine katkı sağlayabilir.

Duygu işlemlemeDuygusal işlemlerMotor beceriler+4
Batuhan Geboloğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı bireylerde dikkatin elektroensefalogram korelatları ile incelenmesi

Bu çalışma, sağlıklı bireylerde yüz ve yüz pareidolia görsellerine karşı ortaya çıkan dikkat süreçlerini ve nörokognitif yanıtları incelemeyi amaçlamaktadır. Görsel dikkat ve algısal kapılama mekanizmalarının beyindeki dinamiklerini EEG yöntemiyle araştırmak amacıyla, N170, VPP ve P300 bileşenleri üzerinde durulmuştur. Çalışmaya 34 sağlıklı birey katılmıştır. Katılımcılara dört farklı görev seti uygulanmıştır. Birinci görevde yüz görselleri, karıştırılmış görseller, kırmızı fiksasyon noktası sunulmuş ve katılımcılardan yalnızca yüzlere yanıt vermeleri istenmiştir. İkinci görevde yüz pareidolia uyaranları,karıştırılmış görseller ve fiksasyon noktası sunulmuş, katılımcılar yalnızca pareidolia uyaranlarına tepki vermiştir. Üçüncü görevde yüz uyaranları, yeşil ışık, karıştırılmış görseller, fiksasyon noktası sunulmuş; katılımcılar yalnızca yeşil ışığı görünce yanıt vermiştir. Dördüncü görevde ise yüz pareidolia görselleri, karışık görseller, fiksasyon noktası yeşil ışık sunulmuş ve katılımcılardan yalnızca yeşil ışığa tepki vermeleri istenmiştir. Bu tasarım, hem yüz hem de pareidolia uyaranları aracılığıyla dikkatinyönlendirilmesini ve bilişsel işlemleme süreçlerini ölçmeye olanak sağlamıştır. EEG verileri, N170, VPP ve P300 bileşenleri üzerinden kantitatif olarak analiz edilmiştir. Bulgular, yüz uyaranlarında N170 ve VPP genliklerinin yüz pareidolia uyaranlarına kıyasla daha yüksek olduğunu ve latansların biraz daha kısa gerçekleştiğini göstermiştir. P300 yanıtları ise hem yüz hem de pareidolia uyaranlarında gözlenmiş; özellikle yeşil ışığa verilen yanıtlar sırasında P300 genliği artmış ve dikkat yönlendirme süreçlerinin belirginleştiği görülmüştür. Bu çalışma, görsel dikkat ve algısal kapılama süreçlerinin beyindeki dinamiklerini yüz ve pareidolia uyaranları aracılığıyla inceleyerek, N170, VPP ve P300 bileşenlerinin bu süreçleri anlamada önemli belirteçler olabileceğini düşündürmekted

İrem Aslan
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Görsel algının keratokonus hastalarında olaya ilişkin potansiyeller ile incelenmesi

Bu çalışma, keratokonus hastalığında yüz ve yüz benzeri görsel uyaranlara karşı ortaya çıkan nörokognitif yanıtları incelemeyi amaçlamaktadır. Görsel algının yalnızca periferik değil, merkezi düzeyde de etkilenebileceği varsayımından yola çıkılarak, keratokonusun görsel biliş üzerindeki etkileri EEG yöntemiyle araştırılmıştır. Özellikle yüz algısına duyarlı OİP bileşenleri olan N170 ve VPP üzerinde durulmuştur. Çalışmaya 34 keratokonus tanılı birey ve 34 sağlıklı kontrol katılmıştır, artefakt kontrolü ve veri kalitesi kriterleri doğrultusunda analizlerde 30 keratokonus hastası ve 27 sağlıklı kontrol bireyin EEG verileri kullanılmıştır. Katılımcılara yüz ve yüz pareidolia görselleri sunulmuş, bu uyaranlara verilen beyin yanıtlarının latans ve amplitüd değerleri analiz edilmiştir. İstatistiksel analizlerde normal dağılım varsayımları Shapiro-Wilk testi ve çarpıklık- basıklık değerleri ile değerlendirilmiştir. Grup karşılaştırmaları için bağımsız örneklemler t- testleri uygulanmıştır. Sonuçlar, keratokonus grubunda hem N170 hem de VPP bileşenlerinde anlamlı düzeyde latans artışı olduğunu göstermiştir (p < 0.05). Bu bulgular, keratokonus hastalarında yüz algısına ilişkin nöral OİP yanıtlarının zamanlamasında değişikliği ortaya çıkarmıştır. Keratokonus grubundaki OİP yanıtları ile bireylerin görme keskinliği düzeyleri arasında yapılan korelasyon analizlerinde anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Bu durum, elde edilen beyin yanıtlarındaki farklılıkların görme keskinliği düzeyinden değil, daha derin algısal işlemleme süreçlerinden kaynaklanabileceğini düşündürmektedir. Bulgular, keratokonusun yalnızca optik değil, merkezi sinir sistemi düzeyinde de algısal etkiler oluşturabileceğini göstermektedir. Literatürde keratokonuslu bireylerde bildirilen psikiyatrik belirtilerle birlikte değerlendirildiğinde ise, yüz algısındaki gecikmelerin algısal ve psikolojik mekanizmalarla ilişkili olabileceği sonucuna ulaşılmaktadır.

Leyla Kudret Şahin
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda zorunlu yüzme testi ile oluşturulan depresyon modelinde 2 boyutlu elektroforez ile tanıya yönelik proteinlerin araştırılması

Depresyon, dünya nüfusunun yaklaşık %20 gibi büyük bir kısmını etkileyecek kadar yaygın olması yanında; günlük yaşam işlevselliğini bozarak neden olduğu yeti kayıpları, ekonomik sonuçları ve yüksek intihar eğilimi nedeniyle de en önemli psikiyatrik sorunlardan biri olma özelliğini sürdürmektedir. Major depresyon tanısında biyokimyasal tekniklere dayalı bir tanı sistemi henüz geliştirilmemiştir. Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda zorunlu yüzme testi ile oluşturulmuş depresyon modeli ile depresyon sırasında değişim gösteren serum örneklerindeki proteinlerin tanımlanmasıdır. Depresyon ve kontrol gurubu olarak ayrılan toplam 14 hayvandan alınan serum örnekleri kromatografik yöntemlerle ayrıştırılıp daha sonra 2 boyutlu elektroforez ile karşılaştırılması yapıldı. İki boyutlu elektroforez sonrasında bilgisayar yazılımı ile ifadelerinde farklılık gösteren toplam 9 potansiyel tanı proteini dizisi belirlendi. Çalışmanın son aşaması olan MALDI-TOF analizi aşamasında, guruplar arasında farklı ifade edildiği belirlenen noktaların dizileri elektriksel alanda aminoasit kalım sürelerini hesaplama yoluyla belirlendi. Aralarında anlamlı farklılık bulunan protein ifadeleri karşılaştırılarak elde edilen 9 farklı noktanın ayrı ayrı ya da birkaçı birlikte kullanılarak potansiyel biyobelirteçler olabilecekleri sonucuna varıldı

BiyobelirteçlerDepresyonElektroforez+6
Tuğçe Duman
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Ergenlerde internet bağımlılığının sosyal duygusal sağlık ve bilinçli farkındalık düzeylerine etkisi

İletişim kurmak ve bilgiyi aktarmak insanın en temel ihtiyaçlarındandır. Muhakkak ki, yaşadığımız dönemin en etkili iletişim araçalarından birisi internettir. İnternet kullanımındaki artış beraberinde bir takım problemleri de doğurmuş ve yüzılımızın en önemli problemlerinden biri olan internet bağımlılığı sorununu oluşturmuştur. Bireyin kimlik ve karakter yapısının oluşmasında en etkili dönemeçlerden olan ergenlikte bu sorun başka bir çok problemin de oluşmasına neden olabilmektedir. Türkiye'de nufüsun büyük çoğunluğu gençlerden oluşmaktadır. Sağlıklı bir yaşam için sosyal ve duygusal sağlık ile bilinçli farkındalık kavramları önem kazanmaktadır. Bu çalışmada internet bağımlılığı, bilinçli farkındalık ile sosyal ve duygusal sağlık arasındaki ilişkiye bakılmıştır. Bu çalışma İstanbul ilinin Eyüp ilçesinde bulunan 4 ayrı lisedeki öğrenciler üzerinden yürütülmüştür. 14- 18 yaş arası, 184 (%53) kız öğrenci, 166 (%47) erkek öğrenci olmak üzere toplam 350 tane öğrenci anketine ulaşılmıştır. Araştırmanın sonucuna göre; 60 (%17) internet bağımlısı, 290 (%83) internet bağımlısı olamayan öğrenci mevcuttur. İnternet bağımlılığı ile bilinçli farkındalık arasında anlamlı ters yönlü zayıf bir ilişki olduğu görülmüştür. Bunun yanında internet bağımlılığı ile sosyal ve duygusal sağlık arasında ters yönlü anlamlı düzeyde zayıf bir ilişkinin olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: İnternet bağımlılığı, ergenlik, bilinçli farkındalık, sosyal duygusal sağlık.

BilinçBilinçli farkındalıkErgenler+5
Elif Çay
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluğu olan hastaların kanlarında olası biyobelirteçlerin protein düzeyinde araştırılması

OKB'nin heterojenliği ve spesifik nörotransmitterler için tasarlanmış sınırlı farmakoterapi yaklaşımları nedeniyle tüm hastalar adına umut verici olamamaktadır. Dolayısıyla bu hastalığın altında yatan mekanizmaları daha iyi anlamak amacıyla Liquid chromatography-mass spectrometry (LC-MS/MS) yöntemiyle anlamlı farklılık gösteren proteinlerin OKB ile olası ilişkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre Obsesif Kompulsif Bozukluk tanısı almış 14 hasta ve 10 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği, Obsesif İnanışlar Ölçeği (OİÖ-44), Üstbiliş Ölçeği-30 uygulanmıştır. Katılımcılardan bir kereliğine mahsus olmak üzere EDTA kaplı mor kapaklı kan tüplerine 10 cc peripheral kan alımı yapılmıştır. Alınan bu kanlar, plazma izolasyonu için Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı'ndaki moleküler biyoloji laboratuvarına iletildi. Kanlar, 3500 rpm hızda 10 dakika boyunca +4o koşullarında sentrifüjlenerek üst tabaka olan plazma içeren süpernatant temiz mikroeppendorf tüplere aktarıldı. İzole edilen tüm plazma örnekleri geniş çaplı protein analizi LC-MS/MS based proteomiks çalışmasına kadar -80o'de muhafaza edilmiştir. Tüm plazma örneklerinin toplanmasının ardından proteomiks çalışması için İstanbul Medipol Üniversitesi REMER Proteomiks Birimi'ne soğuk zincirde transfer edilmiştir. Bu çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar ve Projeler (BAP) biriminin desteğinden yararlanılmıştır. Sonuçlar ise hem istatistiksel olarak anlamlılık hem de kat değişimi açısından aralarında farklılıklar değerlendirildiğinde ise Plastin-2 (LCP1), Kanca protein 1 (HOOK1), Apolipoprotein L1 (APOL1), Ig gamma-2 zincir C bölgesi (IGHG2), Apolipoprotein D (APOD), Seruloplasmin (CP) proteinleri anlamlı olarak kat değişimi göstermiştir (p ≤0,05, ≥1.4-kat değişimi).

BiyobelirteçlerKanKromatografi-sıvı+5
Serra Nimet Esencan
Bezmialem Vakıf University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel migren modeli oluşturulan sıçanlarda timokinon'un analjezik etkisi ve nöroglial aktivite ve öğrenme-bellek ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Migren, tekrarlayıcı ataklarla seyreden, tek taraflı ve zonklayıcı özellikteki baş ağrısı ile karakterize nörovasküler bir bozukluktur. Baş ağrısına, birçok semptomla birlikte dikkat eksikliği gibi kognitif bozukluklar da eşlik edebilmektedir. Timokinon, çörek otunun ana biyoaktif maddesidir ve yüzyıllardır bitkisel bir ilaç olarak kullanılmaktadır. Günümüzde yapılan çalışmalar ise timokinonun, antikanser, antimikrobiyal, antiiflamatuvar, antihistaminik, antidiyabetik, gastroprotektif, hepatoprotektif, kardiyoprotektif ve nefroprotektif etkileri olan bir bileşik olduğunu ortaya koymuştur. Tüm bu etkileri yanında antinosiseptif, nöroprotektif ve antioksidan aktiviteleri olduğu da bildirilmektedir. Çalışmamızda, migren modeli oluşturulan sıçanlarda timokinonun ağrı, öğrenme-bellek ve nöroglial aktivasyon üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada, 3 aylık, ağırlıkları 250-350 gram arasında değişen 27 adet yetişkin erkek Wistar albino türü sıçan kullanıldı. Migren modeli nitrogliserin (NTG) kullanılarak oluşturuldu. NTG, %0.9 izotonik serum fizyolojik (SF) ile dilüe edilerek her bir hayvan için 10 mg/kg/1 ml olacak şekilde hazırlandı. Kontrol (K) grubu (n=6), nitrogliserin (NTG) grubu (n=7), timokinon (TQ) grubu (n=7) ve nitrogliserin ile timokinon (NTG+TQ) uygulanan grup (n=7) olmak üzere 4 grup oluşturuldu. K grubu ve NTG grubuna 15 gün boyunca1 ml mısır yağı gastrik gavaj ile uygulandı. TQ ve NTG+TQ gruplarına ise 15 gün boyunca, mısır yağında çözdürülen TQ 10 mg/kg/1 ml olacak şekilde gastrik gavaj ile uygulandı. NTG ve NTG+TQ gruplarına 1, 5, 10 ve 15. günlerde 10 mg/kg NTG intraperitoneal (i.p.) olarak uygulandı. K ve TQ gruplarına ise aynı günlerde 0.3 ml SF i.p. olarak uygulandı. Hayvanların ağrı eşiğini belirlemek için, gastrik gavajdan hemen önce ve i.p. enjeksiyon uygulamasından 2 saat sonra tail flick test gerçekleştirildi. Deneyin 16. gününde, öğrenme-bellek fonksiyonlarını değerlendirmek için Morris su labirenti testi uygulandı. Deneyin 22. gününde hayvanlar 10 mg/kg ksilazin i.p. ve 100 mg/kg ketamin i.p. ile oluşturulan genel anestezi altında dekapite edildi ve beyinleri çıkarıldı. Beyinlerin bir yarıküresinin hipokampal bölgesi öğrenme-bellek ve oksidatif stres belirteçlerinin değerlendirilmesi amacıyla biyokimyasal analizlerde kullanıldı. Beyinlerin diğer yarıküresinin hipokampal bölgesi ise nöroglial aktivasyonun değerlendirilmesi amacıyla immunohistokimyasal çalışmalarda kullanıldı. Veriler tek yönlü varyans analizi uygulanarak Benforroni'nin çoklu karşılaştırma testi ile değerlendirildi ve değerler ± standart sapma olarak verildi. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Timokinon, Morris su labirenti testinde hayvanların platformu bulma sürelerini, TQ (***p<0.001) ve NTG+TQ (*p<0.05) gruplarında anlamlı olarak azalttı. NTG grubunun platformu bulma süresinde ise anlamlı bir artış (**p<0.01) olduğu xvi belirlendi. Hipokampus dokusunda BDNF düzeyleri K grubu ile kıyaslandığında, NTG grubunda azaldığı belirlendi. BDNF seviyeleri NTG grubuna göre kıyaslandığında ise TQ ve NTG+TQ gruplarının ikisinde de arttığı, ancak bu artışın sadece TQ grubunda anlamlı (**p<0.01) olduğu belirlendi. CREB1 seviyelerinin K grubuna göre NTG ve NTG+TQ gruplarında azaldığı, ancak bu azalmanın sadece NTG grubunda istatistiksel olarak anlamlı (*p<0.05) olduğu tespit edildi. Gruplar NTG grubuna göre kıyaslandığında ise, hem TQ (***p<0.001) hem de NTG+TQ (**p<0.01) gruplarında anlamlı bir artış olduğu görüldü. Hipokampus dokusunda SOD düzeyleri değerlendirildiğinde, TQ grubunda diğer tüm gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış (***p<0.001) olduğu belirlendi. CAT düzeylerinin de benzer şekilde, TQ grubunda diğer tüm gruplara göre anlamlı olarak arttığı (*p<0.05, ***p<0.001) görüldü. İmmunohistokimyasal boyamalar değerlendirildiğinde ise, GFAP pozitif hücre sayısının K grubuna kıyasla NTG, TQ ve NTG+TQ gruplarının üçünde de istatistiksel olarak anlamlı biçimde arttığı görüldü (sırayla ***p<0.001, **p<0.01, *p<0.05). Tail flick testinde ise grup içinde ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi. Çalışmamızın sonuçları değerlendirildiğinde, deneysel migren modelinde timokinon uygulamasının; migren ağrısı üzerinde analjezik etkisinin olmadığı, mekânsal öğrenme ve bellek mekanizmasına BDNF ve CREB1 seviyelerini artırarak katkı sağladığı, migrenle ilişkili oksidatif stres üzerine SOD ve CAT seviyelerini artırarak olumlu etki gösterdiği, migren ve oksidatif stres ile ilişkili öğrenme--bellek defisitine astrosit aktivasyonu ile olumlu etki edebileceği, migrenle ilişkili astroglial aktivasyon üzerinde protektif etki gösterebileceği sonucuna varılmıştır.

AğrıBaş ağrısıBellek+7
Tuğba Büyükdemirtaş
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Huzursuz bacaklar sendromlu multipl skleroz hastalarında oksidatif stres ve serum mineral değerleri

Multipl skleroz (MS), enflamasyon, demiyelinizasyon ve akson hasarı ile seyreden, korteks, beyaz madde ve derin gri cevherin de tutulabildiği fokal ve multifokal plaklarla karakterize otoimmün bir santral sinir sistemi (SSS) hastalığıdır. SSS'nin en sık görülen inflamatuvar demiyelinizan hastalığıdır ve sıklıkla genç yetişkinlerde ortaya çıkar. Kronik bir hastalık olan MS'in bir kısmı ataklarla seyrederken bir kısmı ilerleyicidir. Multipl sklerozda etkilenmenin varlığı ve derecesini belirlemek için detaylı hikâye, fizik muayene yanında laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri kullanılmaktadır. MS hastalarında MSS hasarına bağlı olarak tahmin edilen tüm belirti ve bulgular meydana gelse de sıklıkla ekstremitelerde kuvvet kaybı, duysal belirtiler, ataksi, mesane problemleri, yorgunluk, diplopi, görme bulanıklığı gibi görsel belirtiler, dizartri, bellek-konsantrasyon-dikkat bozukluğu gibi kognitif yakınmalar görülmektedir. MS klinik tipleri, klinik izole sendrom (KİS), relapsing (ataklarla seyreden) MS ve progresif (kötüleşen) MS olarak üç ana başlık altında tanımlanmıştır. KİS, izole optik nöropati, medulla spinalis tutulumu, beyin sapı sendromu, nispeten daha az sıklıkla hemisferik tutulum ile klinik bulgu vererek ortaya çıkan ilk nörolojik tablo olarak tanımlanmaktadır. Ataklarla seyreden MS (RRMS), akut atakların görüldüğü ve ataklar arasında hastalıkta kötüleşmenin gözlenmediği MS tipidir. Progresif seyreden MS ise atak ve iyileşmeler ile devam eden hastalık seyri boyunca özürlülüğün eklendiği klinik seyir tipidir. Yapılan çalışmalarda MS oluşumu sürecinde birden fazla immün mekanizmanın rol aldığı, miyelin kaybının yanı sıra aksonal kaybın da gerçekleşebildiği, dejenerasyon ve tamir mekanizmalarının eş zamanlı rol aldığı aktif bir süreç olduğu gösterilmiştir. Bağımsız dönemlerde farklı ataklarla lezyonlar oluşturması, her hasta ve ataklarda klinik seyrin değişken olması otoimmün sürecin kompleks ve heterojen bir mekanizmanın rol oynadığı düşündürtmektedir. Huzursuz bacaklar sendromu (HBS), Willis-Ekbom hastalığı olarak da bilinen, akşam saatlerinde görülen ve geceleri kötüleşen, istirahat halinde iken bacakları hareket ettirme dürtüsü veya ihtiyacı ile ortaya çıkan sensori-motor, kronik, ilerleyici bir hareket bozukluğudur. Literatüre bakıldığında HBS, ilk olarak 175 vaka serisi ile hazırlanan derleme yazısında "Restless Legs Syndrome" olarak adlandırılmıştır. 17. Yüzyılda Sir Thomas Willis tarafından gözlemlenmiş ancak sendrom tanımlaması 1945 yılında 'Huzursuz Bacaklar' klinik bulguları ile Ekbom tarafından yapılmıştır. Son yıllarda en fazla çalışılan konulardan olan serbest radikaller ve antioksidanlar gün geçtikçe daha da önem kazanmaktadır. Normal şartlar altında canlı metabolizması sağlıklı iken antioksidanlar ile serbest radikaller denge halindedir. Ancak bu denge serbest radikaller lehine değiştiği zaman, oksidatif stres kaynaklı hastalıklara yatkınlık gözlenmektedir. Anahtar kelimeler: relapsing remitting multpl skleroz, huzursuz bacaklar sendromu, oksidatif stres, çinko, klor, sodyum, potasyum

Huzursuz bacak sendromuKlorMultipl skleroz+4
Şeyma Akçin
Bezmialem Vakıf University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

6-paradol molekülünün amiloid beta enjeksiyonu ile oluşturulmuş alzheimer hastalığı modelindeki nöroinflamatuvar ve nöroprotektif etkilerinin araştırılması

Alzheimer hastalığı (AH) insanlarda yaşla birlikte görülen ilerleyici bir demans türüdür. Hastalığın ilerlemesinde mikroglia aktivasyonuna bağlı oksidatif stresin artmasının etkili olabileceği düşünülmektedir. Yapılan çalışmalar zencefil metabolitlerinden olan 6-Paradol'un hafıza üzerinde olumlu etkilere sahip olduğu ve mikroglia aktivasyonuna bağlı olarak artan nöroinflamasyonu azalttığı göstermiştir. Bu nedenle, bu çalışmada, amiloid beta (Aβ1-42) enjekte edilerek oluşturulmuş AH modeli sıçanlarda 6-Paradol kullanımının nöroprotektif ve anti-nöroinflamatuvar etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmada 33 adet erişkin sıçan (12 aylık) 5 gruba ayrıldı; sağlıklı kontrol (n=6, hiçbir işleme tabi tutulmayan), Sham kontrol (n=6, beyin içi enjeksiyonla (i.c.v) Aβ1-42 çözücüsü (5 µL) verilen), Aβ1-42 (n=9, hipokampüse i.c.v yolla 5 µL Aβ1-42 verilen), Pozitif kontrol (n=6, hipokampüse i.c.v yolla 5 µL Aβ1-42 verilen ve 21 gün donepezil (2mg/kg) tedavisi uygulanan), 6-Paradol (n=6, Aβ1-42 verilen ve 2 hafta boyunca 6-Paradol (5 mg/kg) tedavisi uygulanan). İki haftalık tedavi sonrasında davranış testleri yapıldı. Daha sonra sıçanlar sakrifiye edilerek histolojik ve moleküler çalışmalar gerçekleştirildi. Yapılan analizler sonucunda Aβ1-42 ile AH modeli oluşturan grubun Morris su tankında ve pasif sakınma ile yapılan deneylerde kontrol grubuna göre geç öğrendiği ve uzun dönem belleğinde bozulmanın olduğu, 6-Paradol'ün öğrenme ve bellek üzerinde etkili olmadığı gözlemlendi. Hematoksilen ve eozin ile yapılan çalışmalarda kontrol grupları ve pozitif tedavi grubuna (donepezil) ait beyin dokularının histolojik yapılarının birbirine benzer ve sağlıklı olduğu izlendi. Ancak Alzheimer oluşturulan Aβ1-42 ile 6-Paradol grubuna ait kesitlerde bazı nöron hücrelerinin nükleuslarının düzensiz ve piknotik olduğu görüldü. Ayrıca 6-Paradol grubuna ait beyin dokusunda vakuolizasyon olduğu dikkati çekti. Nissl boyama ile yapılan hücre sayımlarında hipokampüsün CA1 bölgesinde Aβ1-42 verilen grupta hücre sayısında anlamlı bir azalışın olduğu tespit edildi (p<0.05). Donepezil ve 6-Paradol verilen tedavi gruplarında hücre sayısında artış görüldü. Amiloid plakların varlığını gösteren Kongo-red boyamasında ise amiloid plakların sayısında tedavi ile birlikte bir değişim saptanmadı. Western blot ile yapılan protein ekspresyon çalışmalarında ise apoptozun Aβ1-42 verilen grupta arttığı ve tedavi gruplarında ise anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi. Mikroglia aktivasyonu ile ilişkili olan fraktalkin ve fraktalkin reseptörü ekspresyonlarına bakıldığında Aβ1-42 verilen grupta fraktalkin miktarında herhangi bir değişim gözlenmezken fraktalkin reseptöründe anlamlı bir artışın olduğu (p<0.05) ve bu artışın 6-Paradol ile düzeldiği gösterildi. Alzheimer göstergesi olan fosforile Tau ve PSEN1 miktarı Aβ1-42 ile artarken 6-Paradol kullanımı ile bu proteinlerin konsantrasyonları kontrol seviyelerine geriledi. BACE ve reelin proteinlerinde ise gruplar arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Sonuç olarak, 6-Paradol kullanımı mikroglia ile ilişkili proteinlerde bir düzelmeye sebep olduğundan anti-inflamatuvar etki göstermektedir.

6-ParadolAlzheimer hastalığıAmiloid beta protein+2
Beyza Kinsiz
Bezmialem Vakıf University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Beş faktör kişilik özellikleri ile bilişsel özellikler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Bilişsel özelliklerin kişilikle ilişkileri farklı boyutlarda ve farklı araçlarla araştırılmış ancak alan yazında tutarlı sonuçlara bağlanamamıştır. Bu çalışmanın birincil amacı özdenetim, motivasyon, bilişsel kontrol ve bilişsel esneklik, yaratıcı düşünme, duygu düzenleme bilişsel özellikleriyle kişilik arasındaki ilişkiyi; ikincil amacı bilişsel özelliklerle yaş, cinsiyet ve eğitim arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışma ve 18 yaş ve üzeri okuma bilen 65'i erkek, 238'i kadın 303 bireyle çevrimiçi olarak yapılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik form; kişiliği değerlendirmek için Büyük Beş Kişilik Testi (BBKT); bilişsel özellikleri değerlendirmek için Öz-denetim Ölçeği, Yetişkin Motivasyon Ölçeği, Stresli Durumlarda Bilişsel Kontrol ve Esneklik Ölçeği, Marmara Yaratıcı Düşünme Eğilimleri Ölçeği, Duygu Düzenlemede Zorluklar Ölçeği- Kısa Form'u uygulanmıştır. BBK ilk özelliği dışadönüklükle; özdenetim arasında pozitif (r=0.24); Stresli Durumlarda Bilişsel Kontrol ve Esneklik ölçeğinin duygular üzerinde bilişsel kontrolü (r=0.27) ve değerlendirme ve başa çıkma alt puanlarıyla arasında pozitif (r=0.20); Duygu Düzenlemede Zorluklar Ölçeği alt boyutlarından açıklıkla arasında negatif (r=-0.15); motivasyonla pozitif (r=0.28) ve yaratıcı düşünme eğilimiyle arasında pozitif (r=0.24) ilişki gözlenmiştir. BBK uyumluluk kişilik özelliğinin özdenetimle pozitif (r=0.26); duygular üzerinde bilişsel kontrolle pozitif (r=0.16) ve değerlendirme ve başa çıkmayla pozitif (r=0.20); duyguları düzenlemede zorluklar alt boyutu dürtüyle negatif (r=-0.13); motivasyonla pozitif, (r=0.28) yaratıcı düşünme eğilimleriyle pozitif (r=0.26) ilişkileri gözlenmiştir. BBK sorumluluk kişilik özelliğiyle özdenetim arasında pozitif (r=0.53); duygular üzerinde bilişsel kontrol (r=0.33) ve değerlendirme başa çıkma ile pozitif (r=0.44); duygu düzenleme güçlüğüyle negatif (r=-0.18); motivasyonla pozitif (r=0.31); yaratıcı düşünmeyle pozitif (r=0.31) ilişki bulunmuştur. BBK duygusal dengelilik kişilik özelliğiyle özdenetim arasında pozitif (r=0.50); stresli durumlarda bilişsel kontrol ve esneklik alt boyutlarından duygular üzerinde bilişsel kontrol (r=0.66) ve değerlendirme ve başa çıkma arasında pozitif (r= 0.37); duygu düzenlemede zorluklar alt boyutlarından açıklık arasında negatif (r=-0.52) ilişki; yaratıcı düşünmeyle arasında pozitif (r=0.22) ilişki bulunmuştur. Son olarak deneyime açıklık özdenetim arasında pozitif (r=0.37); duygular üzerinde bilişsel kontrol arasında pozitif (r=0.23); duygu düzenlemede zorluklar alt boyutlarından stratejiler arasında negatif (r=-0.13); yaratıcı düşünme arasında pozitif (r=0.36) ilişki bulunmuştur. Bilişsel özellikler cinsiyete göre incelendiğinde erkeklerin özdenetim (p=0.046) ve yaratıcı düşünme eğilimleri puanları daha yüksek (p=0.049) kadınların duygu düzenleme güçlüğü amaçlar alt puanı daha yüksek bulunmuştur (p=0.015). Motivasyonun cinsiyetten etkilenmediği gözlenmiştir. Yaşa göre bilişsel işlevler incelendiğinde de sadece stresli durumlarda bilişsel kontrol ve esnekliğin duygular üzerinde bilişsel kontrol alt boyutuyla pozitif yönde ve zayıf bir ilişki bulunmuştur. Kişilik ve yaşamın pek çok alanını etkileyen kişilik ve bilişsel özellikler arasındaki bu yakın ilişki konuya farklı yönleriyle gelecek araştırmalara zemin hazırlayabilir.

Beş faktör kişilik modeliBilişBilişsel esneklik+7
Hacer Canbazoğlu
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Serebral palsili çocuklarda oksidatif stres ve krebs döngüsü enzim düzeyleri

Serebral palsi (SP); prenatal dönemde, natal dönemde ya da postnatal dönemden sonra açığa çıkan, gelişen bir beyinde meydana gelen etkilenim sonucu progresif olmayan, kalıcı, hareketi sınırlayan, motor işlev kaybı, duruş ve hareket bozukluğudur. SP'li çocuklarda vitamin ve besin alımındaki eksiklik, çevresel faktörler ve epileptik nöbetlerin oksidatif strese neden olabileceği düşünülmektedir. Yapılan araştırmalar sonucunda oksidatif stres artışının krebs döngüsü (TCA) enzim aktivite düzeylerine etkisi olduğu saptanmıştır. Bu çalışmadaki amacımız, SP tanısı almış çocuklarda oksidatif stres artışının etkilediği TCA enzim aktivitelerini belirleyerek, bu aktivite değişimlerinin SP'nin oluşum mekanizması üzerine etkisini kontrol grubu ile karşılaştırmaktı. Çalışmamızda Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk Nöroloji'si bölümüne motor disfonksiyon ve hareket bozukluğu nedeniyle başvuran, dahil olma/dışlama kriterlerini karşılayan nörolojik, ortopedik ve fonksiyonel muayene sonrası SP tanısı almış, 4-18 yaşı aralığındaki 20 hasta ve aynı hastaneye başvurmuş ancak rutin muayenesinde herhangi bir hastalığı tespit edilememiş aynı yaşlarda 20 sağlıklı çocuk olmak üzere toplam 40 hasta serumu çalışmaya eklendi. Serumu alınan hastalarda; total oksidatif kapasite, total antioksidan kapasite ve krebs döngüsü enzim düzeylerine (alfa-ketoglutarat dehidrogenaz, süksinat dehidrogenaz, fumaraz, izositrat dehidrogenaz, glutamat dehidrogenaz, malat dehidrogenaz, sitrat sentaz) bakıldı. İstatiksel değerlendirmelerde sürekli değişkenlerin gruplar arasındaki kıyaslanması için student'in t testi uygulandı. Kontrol grubuyla kıyaslandığında, hasta grubunda alfa-ketoglutarat dehidrogenaz enzim düzeyi düşük bulunurken, malat dehidrogenaz enzimin düzeyi yüksek bulundu (P<0,05). Gruplar arasında diğer krebs döngüsü enzim düzeyleri, total oksidatif kapasite ve total antioksidan kapasitede yönünden anlamlı bir fark bulunmadı (P>0.05). Anahtar Kelimeler: Serebral Palsi, Oksidatif Stres, Krebs Döngüsü.

Oksidatif stresSerebral palsiSinir bilimleri+1
Mert Yılmaz
Bezmialem Vakıf University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Epilepsisi olan erişkinlerde eşlik eden psikolojik bozukluklar, uyku sorunları, gastrointestinal semptomlar araştırması

Mikrobiyota-bağırsak-beyin ekseni (MBBE) ve epilepsi arasındaki ilişki bir süredir preklinik olarak araştırılmaktadır. Bu konuda yapılan klinik çalışma sayısı azdır. Fonksiyonel gastrointestinal sistemin (FGIS) patolojisinde MBBE'nin önemli rolü olduğu kabul edilir. Ayrıca son yıllarda yapılan araştırmalar MBBE'nin anksiyete, depresyon, aleksitimi gibi nöropsikiyatrik bozuklukların gelişimi ve ilerlemesi ilişkisine odaklanmıştır. Sirkadiyen ritim ve epilepsi arasındaki etkileşim FGİS hastalıkları ile psikolojik ve uyku sorunları arasındaki ilişkiler de ayrı ayrı çalışılmıştır. Çalışmamızda bu dört durumun erişkinde birlikteliği araştırılacaktır.

Belirti ve semptomlarEpilepsiEpilepsi-genel+7
Gizem Nur Khan
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Stres maruziyeti sonrası uygulanan timokinon tedavisinin sıçanlarda öğrenme ve bellek üzerindeki etkisinin nmda reseptörleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Modern çağın hastalığı olarak nitelendirilen stres, hayata devam edebilme şansını arttırmak amacıyla birçok vücut sisteminin uyumunu içeren bir tepkidir. N-Metil D- Aspartat (NMDA) reseptörleri, öğrenme ve bellek süreçlerinde kritik bir rol oynar. Stres, bu reseptörlerin işleyişini etkileyerek öğrenme ve bellek yeteneklerimizi etkileyebilir. Timokinon, Nigella sativa bitkisinden elde edilen ve nöroprotektif özelliklere sahip bir bileşendir. Bu çalışma, stresin beyin üzerindeki etkilerini ve timokinonun bu etkileri nasıl modüle ettiğini, öğrenme ve bellek üzerindeki olası iyileştirici etkilerini anlamayı hedeflemektedir. Çalışmada 28 adet erkek Wistar albino sıçan kullanıldı. Sıçanlar kontrol, timokinon, stres ve timokinon tedavisi uygulanan stres grupları olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Deneyde, sıçanların anksiyete düzeylerini ve öğrenme-bellek kapasitelerini değerlendirmek için açık alan testi, yükseltilmiş artı labirent testi, pasif sakınma testi ve Morris su labirenti testi uygulandı. Açık alan ve yükseltilmiş labirent testlerinde, timokinon tedavisi uygulanan sıçanların anksiyete düzeylerinde belirgin bir azalma gözlemlendi (p<0.05). Morris su labirenti testlerinde, hayvanların platformu bulma süreleri incelendiğinde timokinon tedavisi uygulanan sıçanlar, stres altında olmayan kontrollere kıyasla daha iyi bellek performansı gösterdi (p<0.01). Çalışmada ayrıca hipokampus dokusu homojenatı örneklerinde NMDA, beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), gama aminobütirik Asit (GABA) ve katalaz (CAT) seviyeleri, serum örneklerinde ise kortizol, epinefrin düzeyleri doku ve kan örneklerinde ortak olarak CAT ve MDA ELISA yöntemi ile ölçüldü. Kortizol seviyerinin ölçümlerinde stres grubuna kıyasla timokinon grubunda istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) artma, serum epinefrin ve CAT düzeylerinde ise stres grubuna kıyasla stres+timokinon grubunda istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) bir artış tespit edilmiştir. Doku homejenatı örneklerinde BDNF, NMDA, GABA ve CAT düzeyleri ölçümlerinde stres grubuna kıyasla stres+timokinon grubunda istatistiksel olarak anlamlı (p<0.01) bir artış, SOD ve NMDA ölçümlerinde ise stres grubuna kıyasla timokinon grubunda istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) artma tespit edildi. Bu bulgular, timokinonun özellikle NMDA reseptörleri üzerinden etki ederek öğrenme ve belleği iyileştirdiğini göstermektedir. Bu çalışma, stresin öğrenme ve bellek üzerindeki olumsuz etkilerinin, timokinon tedavisiyle hafifletilebileceğini aynı zamanda nörolojik bozuklukların tedavisinde timokinonun potansiyel kullanımını işaret etmektedir.

Eda Altuntaş
Bezmialem Vakıf University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Yetişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu bulunan hastalarda sosyal medya bağımlılığı ve erteleme davranışı

Sosyal medya, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olan bireyler için cazip bir dikkat dağıtıcıdır. Son araştırmalar, DEHB ile erteleme davranışı arasında bir korelasyon olduğunu ve bunun DEHB ile sosyal medya bağımlılığı arasındaki ilişkiyi karmaşıklaştırdığını göstermiştir. Erteleme, DEHB'li bireyler için sürekli dikkat ve çaba gerektiren görevlerden kaçınmak için bir başa çıkma mekanizması olabilir. Bu çalışma, DEHB semptomları ile sosyal medya kullanımı arasındaki ilişkiyi ve erteleme davranışının etkileşimini incelemektedir. Çalışma, çevrimiçi anketler kullanılarak 18-65 yaş arasındaki 294 katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Kullanılan ölçekler arasında Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS), Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, Genel Erteleme Davranışı Ölçeği ve Beck Depresyon Envanteri bulunmaktadır. Veriler SPSS 29.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. DEHB skorları yüksek olan bireylerin, düşük olanlara kıyasla daha yüksek sosyal medya bağımlılık puanlarına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgu, DEHB belirtilerinin sosyal medya kullanımını etkilediğini belirten önceki araştırmalarla uyumludur. Ancak, çalışmamızda cinsiyetin sosyal medya bağımlılığı üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Buna karşın, önceki araştırmalar kadın cinsiyetin sosyal medya bağımlılığı ile daha ilişkili olduğunu öne sürmektedir. Çalışmamız ayrıca sosyal medya bağımlılığı yüksek bireylerin depresyon skorlarının da yüksek olduğunu göstermiştir, bu da literatürdeki mevcut çalışmalarla uyumludur.Cinsiyet farklılıkları incelendiğinde, kadın katılımcıların depresyon skorlarının erkek katılımcılara göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu bulunmuştur. Bu bulgu, kadınların depresyon ve anksiyete gibi içselleştirme bozukluklarına daha yatkın olduğunu belirten literatürle uyumludur. DEHB belirtilerinin cinsiyet farklılıkları açısından incelenmesi sonucunda, kadınların dikkat eksikliği skorlarının erkeklere göre daha yüksek olduğu, ancak erkeklerin hiperaktivite-dürtüsellik skorlarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir.Çalışmamızda, ilişkisi olmayan katılımcıların DEHB ve depresyon skorlarının, ilişkisi olan katılımcılara göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır. Bu bulgu, DEHB'nin sosyal ve ilişkisel zorluklara neden olabileceğini belirten mevcut çalışmalarla uyumludur. DEHB skorlarının hem erteleme davranışını hem de sosyal medya bağımlılığını güçlü ve pozitif bir şekilde yordadığı bulunmuştur, bu da DEHB ile çeşitli bağımlılık davranışları arasındaki bağlantıyı vurgulayan literatürle tutarlıdır. Sonuç olarak, çalışmamız DEHB'nin sosyal medya bağımlılığı ve erteleme davranışı üzerindeki etkilerini ortaya koymakta ve bu bulgular literatürdeki mevcut araştırmalarla uyum göstermektedir. DEHB'nin tedavisinin, sosyal medya bağımlılığı ve erteleme davranışını önlemede rol oynayabileceği öngörülmektedir. Bu bulgular, DEHB'nin erişkinlikte de devam eden etkilerini ve bu bozukluğun bireylerin günlük yaşamları üzerindeki geniş kapsamlı etkilerini vurgulamaktadır.

Havva Işık Uçal
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Elektroensefalografide (EEG) benign varyantların sıklığı, dağılımı ve klinik önemi: Epilepsi tipleri ve sendromları ile olası ilişkileri

TEZ ÖZETİ Elektroensefalogram (EEG) incelemelerinde incelenen benign varyantların (BV) sıklığını, dağılımını ve bu varyantların demografik, klinik özellikler ile nöbet tipleri ve epilepsi sendromlarıyla olası ilişkilerini araştırma amaçlamaktadır.Retrospektif, kesitsel ve tanımlayıcı olarak planlanan çalışmamızda EEG kaydı yapılmış 815 hasta verisi analiz edildi. Hastaların ait demografik, klinik ve nörofizyolojik verileri kaydedildi. Yaş, cinsiyet, EEG istenme nedeni, istemi yapan birim, nöbet varlığı ve nöbet tipi, epilepsi tanısının varlığı, varsa epilepsi sendromunun türü, antinöbet ilaç kullanımı, epilepsi dışında hastalık varlığı ve beyin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulguları incelenen parametrelerdi. EEG'ye ilişkin olarak kayıt sırasında uyanıklık durumu, patolojik olması, epileptiform aktivite varlığı, benign EEG varyantlarının varlığı ve türleri kaydedildi. Elde edilen tüm veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Benign varyantlar hastaların 266 (%32,6)'sında saptandı. En sık rastlananlar fotomiyojenik yanıt 171 (%21), Pozitif Oksipital Keskin Uyku Geçişleri (POSTs) 70 (%8,6) ve fotik sürüklenme 67 (%8,2) oldu. POSTs varyantı özellikle 21–30 yaş grubunda daha sık izlendi, yaş ilerledikçe görülme sıklığı azaldı (p < 0,05). Benign varyantlar özellikle POSTs ve fotik sürüklenme kadınlarda daha sık saptandı (p < 0,05). Genellikle MR ve EEG'si normal olan bireylerde daha yüksek oranda izlendi (p < 0,05). Epilepsi tanısı ile POSTs arasında pozitif bir ilişki saptanırken, diğer varyantların epilepsiyle doğrudan anlamlı bir ilişkisi bulunmadı. Epilepsi sendromları içinde idiopatik jeneralize epilepsi ve nedeni belirlenemeyen fokal epilepsi gruplarında BV ve POSTs daha sık görüldü (p < 0,05). Yetişkinlerde Subklinik Ritmik Elektroensefalografik Deşarjlar (SREDA) izlenmedi, Benign Sporadik Uyku Dikenleri (BSSS) literatürde belirtilenden belirgin derecede az saptandı. EEG'de benign varyantları klinik değerlendirmelerde sıklıkla karşılaşılan ancak epileptik aktivite ile karıştırılma potansiyeli taşıyan yapılardır. Bulgular, benign varyantların epilepsi tanısı ve yönetimi sırasında dikkatli değerlendirilmesi gerektiğini ve epileptik olan ve olmayan bireylerde sıklıkla görülebileceğini ayrıca bazı varyantların gerçekten çok nadir görüldüğünü ortaya koymaktadır.

ElektroensefalografiEpilepsiNörobilim+1
Sinem Güler
Bezmialem Vakıf University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00