Düzce University
Discipline

Physiology

Düzce University

553

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Habituel spontan abortus ve kötü obstetrik anamnez olgularında kromozomal polimorfizm

ÖZET Habituel Spontan Abortus ve Kötü Obstetrik Anamnez Olgularında Kromozomal Polimorfizm Kromozomal polimorf izmin habituel spontan abortus (HSA) ve kötü obstetrik anamnez (KOA) denek gruplarında yeri ve önemini anlamak amacıyla yapılan bu çalışmada C- ve NOR-bantlama yöntemleri uygulandı. Denek ve kontrol grupları 30 'ar çiftten oluşturuldu (toplam 180 kişi). Her vakadan 20 metafaz plağı değerlendirildi. C-bantlama yönteminde kromozomların sentromer bölgeleri ile Y kromozomunda uzun kolun 1/2-1/3 distal kesimi koyu boya almaktadır. Özellikle 1,9,16 ve Y kromozomunda boyanan heterokromatin bölgeler polimorfizm göstermektedir. Çalışmamızda kromozomlardaki heterokromatin bölgelerin boyutları 5 puanlık sisteme göre değerlendirildi. Sonuçta, denek grupları (HSA ve KOA) ile kontrol arasındaki fark, Ki- kare yöntemine göre anlamlı bulundu. NOR-bantlama yönteminde akrosentrik kromozomların (13, 14, 15, 21, 22) kısa kolları koyu boyanmaktadır. NOR-bantlama yönteminde bant örüntüleri sayı ve boyut açısından polimorfizm göstermektedir. İnsanda görülen ortalama NOR sayısı 4 -10 'dur. Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucu, HSA grubu kadınlarında 21., erkeklerinde ise 22. kromozom dışında aradaki fark anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak; seçilen denek gruplarında G-bantlamanın yanı sıra NOR ve özellikle de C-bant yapılması uygun görülmektedir. Anahtar Sözcükler: Kromozom, Polimorfizm, C-bantlama, NOR- bantlama. VIII

AbortusKromozom bantlamaPolimorfizm-genetik
Nilgün Tanrıverdi
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1999
00
DoctorateOpen AccessTR

Davranışın kalıtsal temelinin Balb/c ve C3 H/Hen Bom soyu fareleri ile bu farelerin melezleri ve kaymeralarında incelenmesi

ÖZET Davranışın kalıtsal temelinin Balb/c ve C3HZHenBom Soyu Fareleri ile Bu Farelerin Melezleri ve Kaymeralarında İncelenmesi Davranışın kalıtsal ve çevresel faktörler tarafmdan şekillendirildiği bilinmektedir. Davranışın genetik temeli konusunda yapılacak araştırmalarda ideal modeller, bir yandan tek yumurta ikizleri iken diğer yandan genomun melez olmayıp aksine, iki aynı genomun tek bir bedende, herhangi bir sinir devresinin birbirini tamamlayan parçalarını aynı ama tümleşik şekilde oluşturduğu kaymerik canlılar olacaktır. Bu çalışmada, iki inbred fare soyu kullanarak oluşturulan kaymeralarda ve 1. kuşak melezlerde fare soylarında farklılık gösteren davranışların incelenmesi amaçlandı. Embriyonik agregasyon yöntemi ile kaymerik fareler oluşturuldu ve davranış fizyolojisinde sıkça kullanılan bir dizi test, iki inbred fare soyu ve bu farelerden üretilen melez ve kaymeralara uygulandı. Sonuçlar, inbred fare soylarında kimi testlerin sonuçlarında farklılık olsa da bu testlerin kaymerik fareleri ayırt etmede yetersiz kaldığını göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Kaymera, Davranış, Üreme fizyolojisi, Davranış fizyolojisi

Kerem Tuncay Özgünen
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2004
00
DoctorateOpen AccessTR

Nikel, magnezyum, kobalt, kadmiyum, çinko klorür'ün teratojenik; embriyotoksik etkilerinin fetax testi kullanılarak xenopus laevis'te araştırılması

ÖZET Nikel, Magnezyum, Kobalt, Kadmiyum, Çinko Klorür'ün Teratojenik; Embriyotoksik Etkilerinin Fetax Testi Kullanılarak Xenopus Laevîs'te Araştırılması Bu çalışma divalan katyonlar kadmiyum, nikel, kobalt, çinko ve magnezyum'un malformasyona neden olup olmadığını ve bu katyonlardan magnezyum ve çinko' nun kadmiyum, nikel ve kobalt ile muamele edildiğinde Xenopus laevis embriyosunun toksisitesini azaltıp azaltmadığını bulmak için yapılmıştır. Xenopus embriyoları geç blastula safhasından sonra 4 gün, çeşitli derişimlere (Cd, Cd+Mg, Cd+Zn, Cd+Mg+Zn; Ni, Ni+Mg, Ni+Zn, Ni+Mg+Zn; Co, Co+Mg, Co+Zn, Co+Mg+Zn; Mg, Mg+Zn; Zn, Zn+Mg) maruz bırakılmıştır. Bu statik yenileme testinde 96 saat sonunda kullanılan bitim noktaları yaşama, malformasyon, yüzme yeteneği, deri pigmentasyonu ve büyüme- gelişme evresidir. Ayrıca bu divalan katyonların teratojenite indeksine bakılmıştır. Çalışmada kadmiyum, nikel, kobalt, çinko ve magnezyum'un teratojenite indeksi sırası ile 8.6, 24.4, 625, 7.9 ve 360 olarak bulunmuştur. Sonuçlar bu katyonların şiddetli teratojen olduğunu göstermiştir. Bu divalan katyonlarda teratojenisite; lipid peroksidasyonu, DNA hasarı ve enzim inhibisyonu ile oluşur. Genelde çinko ve magnezyum'un çeşitli kimyasal maddelerin olası toksik ve karsinojenik etkilerini azalttığı bilinmektedir. Çalışmada sabit ve artan derişimlerde çinko (40 p,g/L, 10, 100, 250, 500 jLimol/L) ve magnezyum (40 mmol/L, 5, 50, 500,5000 p.mol/L) kullanılmıştır. Sonuçta Xenopus embriyolarında ölüm oranı azalmıştır (p<0.001, p<0.0001). Yabancı maddelere karşı vücudu koruyucu birçok mekanizma vardır. Bu mekanizmalar kalsiyum regülasyonu, metallotioneinler, ısı- şok proteini, stresle aktive olan protein kinazlar, monooksijenaz sistemi, glutatyon sistemi ve vitamin E'dir. Bizim fikrimiz bu koruyucu mekanizmaların magnezyum'un ve çinkonun varlığında arttığıdır. Anahtar Sözcükler: Çinko, Embriyotoksisite, FETAX, Magnezyum, Teratojenite İndeksi XXV

Ayper Boğa Pekmezekmek
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2004
00
DoctorateOpen AccessTR

Pre-eklamptik ve eklamptik gebelerde bazı humoral faktörlerin araştırılması

ÖZET Preeklampsi ve eklampsi gebeliğin en ağır komplikasyonlarmdandır. Anne ve bebek mortalite nedenlerinin başında yer almaktadırlar. Bu çalışmada bu hastaların serumlarında olayın patogenezinde etkin olabilecek humoral bir faktörün varlığı araştırıldı. Yine bu hastaların plazmalarında da var olan bazı hümoral faktörlerin doğum öncesi ve sonrası miktarları belirlendi. Ayrıca aynı hasta grubunun doğum öncesi ve sonrası trombosit sayısındaki değişiklikler saptandı. Yukardaki bütün parametreler normal gebelerle karşılaştırılarak çalışıldı. Pre-eklamptik ve eklamptik gebeler ile normal gebelerin doğum öncesi serumlarında absorbsiyon işlemini takiben yapılan elektroforez testlerinde normal protein bandlarından farklı herhangi bir band gözlenmedi. Belki de etiopatogenezde etkin olan hümoral bir faktör hastalığın herhangi bir döneminde ortaya çıkmakta ancak, bu dönemi saptamanın zorluğu nedeniyle gözelnememektedir. Bu çalışmada ve bu konuda yapılan çalışmaların çoğunda pre- ejclampsili ve eklampsili hastaların doğum öncesi plazma fibronectin, PF-4 ve B-TG düzeylerinin normal gebelere oranla arttığı saptanmıştır. Bu parametreler ile ilgili bulguların tüm 50çalışmalarda uygunluk göstermesi bu hastalarda muhtemelen trombosit aktivasyonunun ve dolayısıyla pıhtılaşma olayının artmış olabileceğini düşündürmektedir. Yine bu çalışmada pre-eklampsili ve eklampsili hastaların doğum öncesi ve sonrası trombosit sayısının normal değerden düşük olduğu gözlendi. Bu da pre-eklampsili ve eklampisili gebelerde trombositopeninin var olduğunu, ancak bu azalmanın kemik iliğindeki hızlı tromsosit üretimi ile maskelendiği kanısını uyandırmaktadır. 51

EklampsiGebelikPreeklampsi
Salih Çetiner
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1992
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kurbağa yumurta modelinde fertilizasyondan birinci yarıklanmaya kadar olan evredeki membran potansiyel değişimleri ve bu değişimlerin iyonik temeli

61 7. ÖZET Bir yumurtanın başarılı olarak fertilize olabilmesi, türlerin çoğunda, yalnızca bir sperm tarafından döllenmesine bağlıdır. Bu şartın sağlanabilmesi için yumurtada polispermiye karşı blok mekanizmaları geliştirilmiş olup, bunlardan ilki Fertilizasyon potansiyeli ile sağlanan geçici elektriksel blokdur. Bu çalışmada Rana cameranoi türü kurbağa yumurtasındaki fertilizasyon potansiyeli ile birinci yarıklanmaya kadar olan evrede gelişen membran potansiyel değişimlerine ait iyonik temellerin incelenmesi amaçlanmıştır. Hücre içi kayıt tekniği kullanılarak fertilizasyondan birinci yarıklanmaya kadar olan evredeki membran potansiyel değişimleri sürekli olarak gözlenmiştir. Standart solüsyon olarak % 10 Ringer kullanılırken, membran potansiyel değişimlerine Na+ ve Ca+2'nm etkilerinin incelenebilmesi için bu iyonlara ait dış ortam yoğunlukları değiştirilmiş, K+ ve Cl"'na ait etkiler için ise bu iyonların kanal blokerleri kullanılmıştır (sırasıyla, TEA ve SITS). Çalışmamızdan elde edilen sonuçlar şöyledir: Döllenmemiş yumurtaya ait membran potansiyelini temelde K+ etkilemekte iken, spermin yumurtayı aktive etmesi ile gelişen fertilizasyon potansiyelinde (FP) Cl" etkisi ön plana çıkmaktadır; K+, FP'ne klora göre daha az katkıda bulunmaktadır. Na+ FP'nin oluşumuna direkt katkıda bulunmamakta, ancak dış ortam Na+ yoğunluğu azaltıldığında pik fertilizasyon potansiyel (FPp) değerini düşürmektedir. Dış ortamdaki Ca+2'un FP üzerinde anlamlı bir etkisi olmayıp, kalsiyumsuz solüsyonlarda döllenmiş yumurta, normal gelişmesini sürdürebilmektedir. Hücre dışındaki Ca+2, polispermiyi önleyen elektriksel ve mekanik bloklara herhangi bir katkıda bulunmamaktadır. Fertilize olmuş yumurtanın zar potansiyeli (MPf), birinci yarıklanmaya kadar anlamlı bir değişiklik göstermemektedir. Birinci yarıklanma sırasında gelişen hiperpolarizasyondan (faz 1) temelde K+; pik hiperpolarizasyonu takip eden ve membran potansiyelinin62 tekrar stabil bir değere dönmesini de kapsayan ikinci fazdan ise Na+ ve Ca+2 sorumludur. Fertilizasyon potansiyelinden sorumlu temel iyon olan klor, yarıklanma döngüsüne ait hiçbir parametreyi anlamlı olarak etkilememektedir.

FertilizasyonMembran potansiyelleriOvum+2
Şeref Erdoğan
Çukurova University
1995
00
Master'sOpen AccessTR

Zebrabalığı' nın (Brachydanio Rerio) embryolojik gelişimi üzerine kadmiyum klorür ve çinko klorür gibi çevre kirleticilerinin etkileri

oz Bu çalışmada Zebrabalığı'nın blastula safhasındaki embryoları statik yenileme işlemi kullanılarak çinko klorür ve kadmiyum klorürün değişik konsantrasyonlarıyla 15 gün süreyle temas ettirilmiştir. Her iki maddenin çok yüksek konsantrasyonlarda gastrulasyonu inhibe ettiği, düşük konsantrasyonlarda ise; ödem, vertebra defekti ve hemoraji gibi anomaliler oluşturduğu gözlenmiştir. LC5Ü değeri (probit analizi kullanılarak) çinko klorür için 1.36 mg/L, kadmiyum klorür için 0.36 mg/L olarak hesaplanmıştır. Çinko klorürün kadmiyum klorürden yaklaşık iki üç kat daha yüksek konsantrasyonlarda benzer etkiler göstermesi, çinko klorürün kadmiyum klorüre göre daha az toksik olduğunu düşündürmektedir. Ancak koryondan çıkış yönünden tamamen farklı bir durum olduğu (çinko klorürün koryondan çıkış zamanı üzerine kadmiyum klorüre göre daha etkili olduğu) gözlenmiştir. Genel olarak kadmiyumun tüm canlılarda muhtemel toksik ve karsinojenik etkilerinin çinko tarafından azaltıldığı bilinmektedir. Ancak çalışmamızda kadmiyum klorürün 0.5 mg/L konsantrasyonunda görülen toksik etkilerinin, değişik konsantrasyonlarda çinko klorürün kadmiyum klorürle beraber kullanılmasına rağmen değişmediği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Brachydanio rerio, Embryo-larva, Toksisite, Çinko, Kadmiyum. vı

KadmiyumSu kirliliği-kimyasalZebra balığı+3
Melek Küçükoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1996
00
Master'sOpen AccessTR

Dış ortamda yer alan çeşitleri kimyasal kirliliklerin embriyo gelişimi üzerine etkisini değerlendirmede FETAX testinin değeri

oz Xenopus laevis türü kurbağalar son yıllarda gitikçe daha fazla kullanılmaktadır. Laboratuvarımıza 1993 yılında ilk kez getirilen Xenopus cinsi kurbağalarda yaptıg'ımız ilk çalış, malar, bu hayvanların laboratuvar koşullarına uyumunu sağlamak üzere çeşitli parametrelerin incelenmesi şeklinde olmuştur. Bu verileri elde ettikten sonra, asıl amacımız olan FETAX testini gerçekleştirebilmek için çalış, malar yapılmış 3 tır. Xenopus 'un Laboratuvar koşullarına uyumunu sağlamak üzere sıra ile sıcaklık, beslenme, havalandırma, mekan faktörü, randomize alman yumurtalarda döllenmişlik oranı ve aynı indüklemede saat başı toplanan yumurtalarda evre fakları incelenmiştir. FETAX testini gerçekleştirmek için kimyasal olarak lityum tuzu seçilmiş ve çeşitli pilot çalınmalar yapılmıştır. Son olarak da FETAX testi yapılmaya çalış, ılmıs, tır. Bakım ve besleme parametrelerinin incelenmesinde larvaların 24-26° C sıcaklıkta,her gün beslenerek, sularından hava geçirilerek, geniş kaplarda barındırılarak yaşama ve gelişmede iyi sonuç alınabilecegv i; ayrıca alınan sonuçlar en iyi gelişen yumurtanın 5. saatten sonra alınabildig" ini düşündürmüştür. Bu son bulgumuzu destekleyecek bir kaynak bulunamamış, tır. Lityum tuzu ile yapılan pilot çalış malarda evreye, doza ve muamele süresine bağlı anomaliler gözlenmiş; evre l'den evre 9' a kadarki muamelelerde anteriozasyon, evre 9' dan sonraki muamelelerde posteriozasyon gözlenmiştir. Lityum ile yapılmaya çalış, ilan FETAX testinde Lityumun Teratojenisite indeksi 2.5 olarak bulunmuştur. Bu değer Lityumun orta şddette bir teratojen olduğu sonucunu vermiştir. Fakat görülen çok şiddetli anomaliler Lityumun aslında şiddetli bir teratojen olduğunu düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: Xenopus, FETAX, Lityum, besi eme, üretme vııı

FETAX testiFetal gelişimLityum+2
Ayper Boğa
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1996
00
Master'sOpen AccessTR

Fare oosit / zigotunda HCO3- / Cl- değiştirici aktivitesinin mayotik matürasyon sürecindeki değişimleri

Fare Oosit / Zigotunda HCO3- / Cl- Değiştirici Aktivitesinin Mayotik MatürasyonSürecindeki DeğişimleriBüyüyen gelişen fare oositlerindeki hücre içi pH (pHi) düzenleyici sistemler,mayotik yeterlilik ile kazanılmakta ve Germinal Vezikül (GV) aşamasına ulaştığındatam olarak aktif hale gelmektedirler. Ancak mayotik matürasyon aşamalarında budüzenleyici sistemlerin inhibe edilebildiği yolunda bulgular mevcuttur. Nitekim asitşoklara karşı oositlerin savunma mekanizmasından biri olan Na+/H+ değiştiricisinin busüreçte aktivitesinin baskılandığı saptanmıştır. Diğer yandan asidoza karşı diğer birsavunma mekanizması olan Na+,HCO3-/Cl- değiştiricisinin bu süreçte gittikçe artanaktivitesi olduğu yolunda bulgular elde edilmiştir. Bu çalışmada ise, alkali şoklara karşıhücreyi koruyan HCO3 -/Cl- değiştirici (AE) aktivitesinin mayotik matürasyon ile ilişkisiincelenmiştir.Çalışmada Balb/c soyu dişi fareler indüklenerek uygun zamanlarda GV,Metafaz I (MI), Metafaz II (MII) oositler, veya kopülasyonları sağlanarak pronüklear(PN) aşamadaki zigotlar elde edildi. Kültür ve kayıt solüsyonları olarak KSOM esaslısolüsyonlar kullanıldı. SNARF-1-AM ile yüklenmiş olan oosit/zigotlardanmikrospektrofluorometrik yöntem ile ratiometrik olarak pHi kayıtları alındı.Hücreleri alkali şoklardan koruyan AE aktivitesi, GV oosit aşamasında yüksekiken (0,056±0,008 pHU/dk) MI ve MII aşamalarında bu aktivite anlamlı olarakbaskılandı (sırasıyla, 0,024±0,006 pHU/dk ve 0,030±0,004 pHU/dk; p<0,05). PN zigotaşamasında ise AE aktivitesi daha yüksek değerlere ulaştı (0,040±0,004 pHU/dk).Çalışılan tüm bu oosit ve zigot aşamalarında belirlenen aktivite DIDS ile anlamlı olarakbaskılandı. İndüklenmiş alkali şoklara karşı MI ve MII oositler pHi'larını tam olarakiyileştiremez iken (sırasıyla, 7.18±0,008'e karşın 7,45±0,041; 7,22±0,002'e karşın7,43±0,040), GV oosit ve PN zigot aşamalarında dinlenim değerlerine yakın olarakiyileşme gerçekleşti (sırasıyla, 7,20±0,017'e karşın 7,27±0,029; 7,16±0,015'e karşın7,29±0,035).Oosit gelişiminin önemli bir kilometre taşı olan mayotik matürasyon sürecindeHCO3-/Cl- değiştirici aktivitesi baskılanmaktadır. Bu baskılanma fertilizasyon sonrasıPN aşamaya kadar devam etmektedir. AE aktivitesindeki bu inhibisyonun fizyolojikönemi henüz bilinmese de, fertilizasyon sürecindeki metabolik aktivasyon ile ilgiliolabilir.Anahtar Sözcükler: Anyon değiştirici, fare, hücre içi pH düzenlenmesi, mayotikmatürasyon, oosit

Ali Çetinkaya
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İki böbrek bir klip hipertansiyonunda farklı oranlardaki tuz yüklemelerinin barorefleks duyarlılığı üzerindeki etkileri

Amaç: Çalısmamızda, 2 Böbrek 1 Klip hipertansif sıçanlarda, % 0,5 (düsük) ve % 1 (asırı) NaCl'lik tuz yüklemelerinin barorefleks duyarlılıgı ve PRA üzerindeki etkilerinin saptanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Klip takılan grup ile onun yalancı operasyonlu kontrolünden alınan sıçanlara, distile su veya düsük tuz çözeltisi veya asırı tuz çözeltisi üç hafta süreyle içme suyu olarak verildi. Üç haftanın sonunda, uyanık durumdaki hayvanlarda; plazma renin aktivitesi (PRA), kan basıncı düzeyleri, fenilefrin ve sodyum nitroprussid kullanılarak, parasempatik bileseni ile birlikte arteryel barorefleks duyarlılıgı ölçüldü. Barorefleksin sempatik bileseninin duyarlılıgı, refleksin toplam ve parasempatik duyarlılıklarından hesaplanarak bulundu. Ayrıca, hayvanların bazal ve intrinsik kalp atım hızları, kalp ve böbrek agırlıkları ölçüldü. Bulgular: Klip uygulaması distile su ve asırı tuz yükleme kosullarında PRA'ni artırdı (p<0,05). Asırı tuz yüklemesi kontrol hayvanlarında, düsük tuz yüklemesi ise klipli hayvanlarda, PRA'yı azalttı (p<0,05). Klipleme, yalnızca, distile su alan sıçanlarda barorefleks duyarlılıgını azalttı (p<0,05). Tuz yüklemeleri, kliplilerde ve kontrollerinde, barorefleks duyarlılıgını etkilemedi; ancak, klipliler ile kontrolleri arasında duyarlılık açısından saptanan farklılıgın gelismesini önledi. Barorefleksin parasempatik bileseninin duyarlılıgı, yalnızca asırı tuz alımı durumunda azaldı (bradikardik yanıt için, p<0,05 ve tasikardik yanıt için, p=0,05). Klipleme tüm tuz yükleme kosullarında kan basıncı (p<0,01) ve sol kalp agırlıgını (p<0,05) artırdı. Tuz yüklemeleri, kliplilerdeki kan basıncı ve sol kalp agırlıgını anlamlı olarak etkilemedi. Sonuç: Düsük ve asırı tuz yüklemelerinin renin anjiyotensin sistemi aktivitesini baskılayarak, iki böbrek bir klip hipertansif sıçanlardaki barorefleks duyarlılıgı azalmasının ortadan kalkmasına yol açmıs olabilecegi; ayrıca, barorefleks duyarlılıgındaki degisimin, bu hipertansiyon modelindeki kliplemeye baglı kan basıncı artısını önlemedigi kanısına varılmıstır.

Anjiyotensin IIHipertansiyon
Ali Magemizoğlu
Çukurova University
2007
00
Master'sOpen AccessTR

İzokinetik dinamometre ile yapılan ölçümlerde farklı eklemlere ait yük aralığının tespiti

Çalışmamızda, izokinetik dinamometrede farklı açısal hızlarda yaptırılan hareketlere ait izokinetik verilerin, farklı eklemlerde hangi oranda yanılgıya neden olduğunu araştırmak amaçlanmıştır.Çalışmaya 18-24 yaş aralığında, boy ortalaması 177,6 ± 7,5 cm ve vücut ağırlığı ortalaması 72,7 ± 5,1 kg olan 10 sağlıklı erkek katılmıştır. Üst ve alt ekstremite olmak üzere 12 eklem hareketinin testi Cybex II Norm izokinetik dinamometre ile yapıldı. Bir test gününde, bir üst ekstremiteden, bir de alt ekstermiteden olmak üzere iki eklem hareketi ölçümü yapıldı. Aynı deneğin en az 24 saatlik aradan sonra tekrar teste gelmesi sağlandı. Açısal hızlar 30o/sn den 450o/sn'ye doğru her sette 30o/sn'lik artış olacak şekilde belirlenerek, her eklem hareketi için üç tekrar yaptırıldı. Tekrar aralarında dinlenmek için 30 sn dinlenme aralığı verildi. Deneklerin yaptığı üç tekrar içinde en yüksek pik tork değerine karşılık gelen veri analiz amacıyla kullanıldı. Ham verilere ait hız değerlerinden izokinetik yüklenme aralığına sahip açısal hızlar belirlendi.İzokinetik dinamometreden alınan ham verilerin pik tork, iş ve güç parametrelerinin, hesaplanarak bulunan izokinetik yüklenme aralığına ait verilerin pik tork, iş ve güç değerlerinden önemli farklılık gösterdiği bulundu.İzokinetik dinamometre sonuçlarını doğru analiz için izokinetik yüklenme aralığı verileri, dinamometrenin verdiği ham verilerden ayırt edilerek hesaplanmalı ve yorumlamanın bu veriler üzerinden yapılması olası hataları ortadan kaldırmaya yardımcı olacaktır.Anahtar Kelimeler; İzokinetik Kasılma, İzokinetik Dinamometre, Açısal Hız, İzokinetik Yüklenme Aralığı, Pik Tork.

Rabia Tuğba Adaş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanda sinir sistemi gelişiminin son olgunlaşma döneminde N-metil-D-aspartat reseptör blokajı ve yetişme çevresi etkileşiminin yetişkin dönemde anksiyete ile ilişkili davranışlar üzerine etkisi

Sıçanda Sinir Sistemi Gelişiminin Son Olgunlaşma Döneminde N-Metil-D-Aspartat Reseptör Blokajı ve Yetişme Çevresi Etkileşiminin Yetişkin Dönemde Anksiyete İle İlişkili Davranışlar Üzerine Etkisi Çalışmamızda, sosyal ve fizik çevre koşullarının, yetişkin dönemde yenilik, açık alan, ışık ve yükseklik ile tetiklenen anksiyete yanıtları üzerine etkisinde, sinir sistemi son olgunlaşma döneminde N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptör etkinliğinin rolü araştırılmıştır. Bu amaçla, sosyal ve sosyal izolasyon koşullarında, fakir ve zengin fizik çevrede yetişen sıçanlarda, MK-801 uygulanmasının (doğumdan sonra 20-30. günler arasında 10 gün süre ile 0.25 mg/kg vücut ağırlığı, günde iki kez, subkütan) yetişkin dönem davranışlarına etkisi açık alan, aydınlık-karanlık tercih ve yükseltilmiş artı düzenek testleri ile değerlendirilmiştir.Sosyal koşullarda, zengin fizik çevre koşulları ve MK-801 (fakir fizik çevre koşullarında) yenilik, yükseklikle ve parlak ışıkla tetiklenen anksiyeteyi azaltmıştır. Sosyal koşullarda, zengin fizik çevre şartlarında, MK-801 anksiyojenik etki göstermiştir. Sosyal izolasyon koşullarında yetişme, lokomotor aktivite artışı ve yeniliği araştırmada azalma, dışkılama sıklığında artmaya neden olmuştur. Sosyal izolasyon koşullarında MK-801 (fakir fizik çevre koşullarında) anksiyolitik etki göstermiş, lokomotor etkinliği ve yeniliği araştırmayı azaltmıştır. Zengin fizik çevre koşulları ise MK-801'in anksiyolitik etkisini ortadan kaldırmıştır.Sonuç olarak, sosyal ve zengin fizik çevre koşullarında yetişme, erken çocukluk dönemi NMDA reseptör hipofonksiyonuna bağlı yetişkin dönem anksiyetesi ve yeni uyaranla ilişkili duygusal ve davranışsal anormalliklerden korunmayı sağlamaktadır.Anahtar Kelimeler: MK-801, NMDA reseptör, Sıçan, Sosyal izolasyon, Zengin fizik çevre

Sayad Kocahan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemofili hastalarında su içi egzersizin kas gelişimine olan etkisi

Amaç: Bu çalışmada hemofili hastalığı nedeni ile eklem sorunları yaşayan çocuklarda düzenli yapılan su içi egzersizlerinin kas gelişimi üzerine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştırGereç ve yöntem: Çalışmaya, Çukurova Üniversitesi Tıp fakültesi Hematoloji Konseyi tarafından konsülte edilen ve çalışmaya alınmasında herhangi bir sakınca olmadığı rapor edilen, 6-24 yaş arası boy ortalaması 150,1 ± 23 cm ve vücut ağırlığı 41,9 ± 20 kg olan 11 adet hemofili hastası erkek katıldı. Alt ekstremitelerin çevre ölçümleri yapılmış ve eklemin hareket açıklığının tespit edilmesi amacıyla biometriks marka gonyometre kullanılmıştır. Gonyometre takılan ekstremite önce pasif olarak hareket ettirilmiş, sonrasında günlük yürüme temposu ile yürütülmüştür. Yürüme sırasında diz eklemi ile ilişkili kas gruplarının elektriksel aktiviteleri yüzeyel EMG ile tespit edilmiştir. Ölçümde alt ekstremite kaslarından quadriceps kası vastus medialis başı, biceps femoris, soleus ve gastroknemius kası medial başı EMG aktiviteleri değerlendirildi. Diz eklemini ilgilendiren kas gruplarının kuvvetleri, bilateral olarak ölçüldü. Hastalardan alınan kan örneklerinden, tam kan, büyüme hormonu, insülin benzeri büyüme hormonu, testosteron, FSH, LH ölçümleri yapıldı. Hastalara Çukurova Üniversitesi Özdemir Sabancı Yüzme Havuzu kullanılarak, haftanın üç günü günde bir saat olacak şekilde iki ay boyunca su içi egzersizleri yaptırıldıBulgular ve Sonuç: İki aylık egzersiz programı sonrası tüm ölçümler tekrarlandı. Kas çevre ölçümleri, kas kuvveti ve eklem hareket açıklığı ölçümlerinde gelişme yönünde artışlar elde edildi. Bu sonuçlarla uyumlu olarak büyüme hormonun seviyelerinde de artışlar saptandı. Hemofili hastaları için, su içi egzersizleri hem güvenli tarafta kalıp hem de aktiviteden uzaklaşmamak adına en önde gelen sporlardan biri olduğu sonucuna varıldı.

EgzersizEgzersiz tedavisiHemofili+3
Çiğdem Zeren
Çukurova University
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan 6-8 ve 10-12 yaşlarındaki çocuklarda metilfenidat tedavisinin uyku yapısı üzerine etkisi: polisomnografik araştırma

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olan çocuklarda metilfenidat tedavisinin uyku yapısı üzerine etkilerinin araştırıldığı polisomnografi çalışmaları sonuçları henüz açıklık kazanmamıştır.Araştırmamızın amacı, 6-8 ve 10-12 yaş olmak üzere iki yaş grubu DEHB olan çocuklarda, 6 aylık uzun etkili metilfenidat (concerta) tedavisinin uyku yapısı üzerine etkisini objektif (polisomnografi) ve subjektif (uyku anketi) yöntemler ile incelenmesidir.Araştırma gruplarını, ilk defa DEHB tanısı alan, eş tanı (komorbid) bozukluğu bulunmayan, 21 erkek çocuk oluşturmuştur. Araştırma gruplarına, metilfenidat tedavisi öncesi ve 6 aylık metilfenidat tedavisi sonrasında, tüm gecelik polisomnografi ve uyku anketleri (Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi ve Epworth Uykululuk Skalası) uygulanmıştır.Polisomnografi ve uyku anketlerinden elde edilen verilerin, iki yaş grubu arasında, metilfenidat tedavisi öncesi ve metilfenidat tedavisi sonrası karşılaştırmalarında, istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Buna karşın, 6-8 yaş grubunun metilfenidat tedavisi öncesi ve sonrası polisomnografi kaydı karşılaştırmasında evre 1 sıklığında anlamlı azalma ve 10-12 yaş grubunun metilfenidat tedavisi öncesi ve sonrası polisomnografi kaydı karşılaştırmasında REM süresinde anlamlı artma saptanmıştır. Diğer taraftan, yaş gruplarının uyku anketleri sonuçlarının karşılaştırmasında, metilfenidat tedavisi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır.Sonuç olarak, metilfenidat tedavisinin iki yaş grubu arasında karşılaştırmasında, uyku yapısı üzerine anlamlı etkisi bulunmamıştır. Metilfenidilat tedavisinin öncesi ve sonrasında 6-8 yaş grubunun karşılaştırmasında, tedavi sonrasında evre 1 süresinde anlamlı azalma ve 10-12 yaş grubunun karşılaştırmasında REM süresinde anlamlı artmanın bulunması, DEHB olan çocukların uyku yapısı üzerine metilfenidat tedavisinin olumlu etkileri olduğunu göstermektedir.Anahtar sözcükler: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), Çocuklar, Polisomnografi, Metilfenidat Tedavisi, Uyku Yapısı.

Nurcihan Kiriş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

BALB/c farede sinir sisteminin farklı kritik gelişim pencerelerinde NMDA reseptör blokajının yetişkin dönemde çevresel faktörlere bağlı beynin bilişsel ve duygusal işlevleri üzerine etkisi

Amaç: Çalışmamızda, sinir sisteminin farklı kritik gelişim dönemlerinde NMDA reseptör sistem hipofonksiyonunda zengin çevrenin yetişkin dönem lokomotor, duygusal ve bilişsel ilişkiler üzerine etkisi değerlendirilmiştir.Gereç ve yöntem: Bu amaçla, üç gelişim penceresi 5-10. günler birinci gelişim penceresi; 15-20. günler ikinci gelişim penceresi; 25-30. günler üçüncü gelişim penceresi model olarak alınmıştır. Bu gelişim pencerelerinde MK-801 (5 gün süre ile 0,25 mg/kg günde iki kez, periton içine) ile NMDA reseptör hipofonksiyonu oluşturulmuştur. MK-801 uygulanan, standart ve zengin nesnel çevre koşullarında yetişen Balb/c farelerde yetişkin dönemde duygusal davranışları açık alan testi, yükseltilmiş artı düzenek testi ve aydınlık-karanlık tercih testinde, bilişsel işlevler Morris su havuzunda değerlendirilmiştir.Bulgular: Birinci gelişim penceresinde nesnel zengin çevre koşulları, NMDA reseptör blokajı ile bozulan lokomotor aktiviteyi, duygusal ve bilişsel işlevleri onarmamıştır. İkinci gelişim penceresinde, MK-801 açık alan, yükseklik ve ışıkla tetiklenen korku yanıtlarını etkilememiş ve nesnel zengin çevre koşulları, MK-801'in uzaysal araştırıcı davranış, risk değerlendirme ve bilişsel işlevlerdeki bozucu etkisini onarmıştır. Üçüncü gelişim penceresinde nesnel zengin çevre, MK-801 ile azalan risk değerlendirmeyi onarırken, bilişsel işlevlerdeki bozulmayı etkilememiştir.Sonuç: Nesnel zengin çevre koşulları, yalnızca ikinci gelişim penceresinde NMDA reseptör hipofonksiyonuna bağlı duygusal ve bilişsel işlevlerdeki bozulmayı onarabilmektedir. Pratik olarak, nesnel zengin çevre koşulları, erken çocukluk döneminde NMDA reseptör sistem bozukluklarını onarabilir.Anahtar Kelimeler: Kritik gelişim dönemi, MK-801, Balb/c fare, Zengin nesnel çevre, Duygusal ve bilişsel işlevler

BeyinBilişsel işlevlerDuygu+3
Kübra Akıllıoğlu
Çukurova University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda pentilentetrazol ile indüklenen deneysel epilepsi modelinde arap zamkının davranış, uyku ve gen ekspresyonları üzerine etkisi

Epilepsi nöbetlerle karakterize bir hastalıktır. Antioksidan kapasitesi yüksek olan Arap zamkının tedavi sorası etkisi PTZ ile oluşturulan epileptik hayvan modelinde davranışsal parametreler, oksidatif ve genetik açıdan araştırıldı. Çalışmada 30 adet Wistar Albino erkek sıçan kullanıldı. PTZ ile oluşturulan epileptik hayvan modeli için pentilentetrazol (PTZ) (35 mg/kg) belirli periyotlarda (günler; 1, 3, 5, 8, 10, 12, 15, 17, 19, 22, 24) i.p. enjekte edildi. Son doz 75 mg/kg enjekte edildi. Her enjeksiyondan sonra nöbet oluşumu 30 dakika boyunca izlendi ve Racine skorlaması yapıldı. Sonrasında lokomotor aktivite, immobilizasyon, yetiştirme, bakım, yeme ve içme davranışları LABORAS davranış sistemiyle 30 dakika kaydedildi. Tedavi grubuna Arap zamkı 10 gün boyunca günde 2 mg/kg oral gavaj yoluyla verildi. Sonrasında davranışlar tekrar kaydedildi ve hipokampus diseke edildi. TAS ve TOS ölçümleri, EGR1 ve Rev-erbα gen ifadeleri ve davranışları analiz edildi. LABORAS'tan elde edilen davranış değişikliklerinin tedavi öncesi ve sonrası değerlendirmelerinde tedavi sonrası lokomotor aktivite, hareketsizlik, şaha kalkma ve homurdanma davranışlarında normalleşme eğilimi gözlendi. Epilepsi grubuyla (PTZ) karşılaştırıldığında tedavi grubunda (PTZ+Arap zamkı) TAS düzeyi yüksek, TOS düzeyi düşük bulundu. Arap zamkı grubunun oksidan kapasitesinin epilepsi grubuna göre daha düşük, kontrol ve PBS gruplarıyla karşılaştırıldığında daha yüksek olduğu bulundu. Tedavi grubunun (PTZ+Arap zamkı) oksidan kapasitesi tüm gruplardaki oksidan kapasite düzeylerinin altında bulundu (P<0,001). Gen ekspresyon analizinde EGR1 epileptik grupta artarken, tedavi grubunda ise azalmıştır. Rev-erbα epileptik grupta azalırken tedavi grubunda arttığı görülmüştür (P < 0.05). Gruplar arası karşılaştırmalı analizlerde her iki gen için tedavi grubunda epilepsi grubuna göre istatiksel anlamlılık tespit edildi (P<0,05).

Funda Yakmaz
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

İki böbrek bir klip hipertansif sıçanlarda, klonidinin otonom sinir sistemi işlevi üzerindeki etkisi

İki böbrek bir klip (2B1K) hipertansiyonu, sempatik hiperaktivite ile birliktedir. Alfa 2 adrenoseptör agonisti olan klonidin sempatik etkinliği azaltmaktadır. Bu çalışmada, klonidinin, 2B1K hipertansif uyanık sıçanlarda, ortalama arteryel kan basıncı (OKB), kardiyak sempatik (ST) ve parasempatik tonus (PT), barorefleks duyarlılığı ve vasküler otonomik etkinlik üzerindeki etkisinin saptanması amaçlanmıştır. Bu amaçla, renal arterin tek taraflı kliplenmesi ya da yalancı operasyondan 1 hafta sonrasından başlayarak, sıçanlara iki hafta boyunca klonidin (200 ?g/kg/gün, oral) ya da distile su verildi. Daha sonra, OKB'nı ölçmek ve ilaçları infüze etmek için, sırasıyla, sıçanların sol femoral arter ve venine kateterler yerleştirildi. Bir günlük iyileşmeden sonra, kardiyak ST ve PT, sırasıyla atenolol (1 mg/kg) ve atropin metil nitrat (1 mg/kg) olan kalp atım hızı (KAH) yanıtından hesaplandı. Klonidin hem yalancı operasyonlu hem de 2B1K'li sıçanlarda OKB'nı artırdı (sırasıyla p<0.05 ; p<0.001). Beta 1 reseptörlerinin blokajı yalnızca distile su alan yalancı operasyonlu grupta KAH'nı azalttı (p<0.01). Klonidin, Beta 1 öncesi ile sonrası gruplardaki barorefleks duyarlılıklarını anlamlı olarak etkilemedi. Klonidin hem yalancı operasyonlu hem de hipertansif sıçanlarda kardiyak ST ve PT'yi etkilemedi. Klonidin verilen yalancı operasyonlu sıçanların intrinsik KAH, distile su verilen yalancı operasyonlu sıçanlarınkinden daha az idi (p<0.01). Hekzametonyum bromid (HX) ile yapılan otonomik blokaj, OKB'nı, distile su (p<0.05) ve klonidin (p<0.01) alan klipli sıçanlarda yalancı operasyonlu kontrollerine göre daha fazla azalttı . Klonidin HX ile olan azalmayı etkilemedi. Klonidin hem yalancı operasyonlu (p<0.001) hem de klipli (p<0.01) sıçanlarda vücut ağırlığı kazancını azalttı. Sonuç olarak, bu çalışmada kullanılan konsantrasyonunda klonidinin, hem 2B1K hipertansif sıçanlar hem de normotansif kontrollerinde, kardiyak ve vasküler otonomik etkinlik ile barorefleks duyarlılığını değiştirmeksizin, muhtemelen periferik alfa2 reseptörleri aracılığıyla, kan basıncını artırdığı ileri sürülebilir.

ClonidineHipertansiyon-renovaskülerKan basıncı+1
Zehra Gül Koçaklı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Migrende ürotensin-II Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmlerinin incelenmesi

Tekrarlayan baş ağrısı atakları ve sinir sisteminin aşırı duyarlılığı şeklinde kendini gösteren migren, farklı klinik bulgularla belirlenen yaygın bir nörovasküler beyin hastalığıdır. Moleküler mekanizması ve genetiği henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmanın amacı, migren hastalarında Ürotensin-II geninin Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmleri için genotip dağılımları ve alel frekansları analiz etmektir. Migrenli 146 hasta Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmleri ile 154 yaş ve cinsiyet uyumlu sağlıklı kontrol grubu genotipleri karşılaştırıldı. UTS2 geni polimorfizmlerinin tespiti, polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) - restriksiyon fragment uzunluk polimorfizmi (RFLP) analizi tekniği ile elde edilmiştir. Genotip dağılımları ve Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmleri için alel frekansları, gruplar arasında anlamlı bir farklılık göstermedi. Ayrıca, migrenin auralı ve aurasız alt grupları genotip ve allel frekansları, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında belirgin bir farklılık görülmedi. Bu, UTS2 gen Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmlerinin Türk toplumunda migren risk faktörleri olmadığını gösteren ilk çalışmadır.

Baş ağrısıGenlerMigren hastalıkları+2
Betül Ozan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fazla kilolu ve obez bireylerde düzenli egzersizin cilt kan akımı ve kardiyovasküler risk faktörleri üzerine etkisi

Obezite çağımızın önemli sağlık sorunlarından biridir. Kardiyovasküler morbidite ve mortalitenin artışına neden olan bu hastalığın dünyada görülme sıklığı hızlı bir şekilde artmaktadır. Sıklığının artmasının en önemli nedenlerinden biri fiziksel inaktivitedir. Obezite çeşitli mekanizmalarla vasküler endotelde, yapısal ve işlevsel bozukluğa neden olmakta ve ateroskleroz gelişimi ile sonuçlanmaktadır. Obezitenin sebep olduğu hipertansiyon, dislipidemi, hiperglisemi, insülin direnci, kronik inflamasyon gibi patolojiler endotel disfonksiyonu gelişiminde rol oynuyor olabilir. Son dönemde bir çok araştırmacı tarafından kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde egzersizin önemini gösteren çok sayıda çalışma yapılmıştır. Tüm bu araştırmalar ve bulgular ışığında biz de çalışmamızda kardiyovasküler risk ve mikrodolaşım üzerine etkili olduğu düşünülen Nitrik oksit (NO) ve Omentinin kan değerlerini ve cilt kan akımındaki egzersize bağlı değişimleri incelemeyi amaçladık. Bu çalışmada iki grup kullanılmıştır. Birinci grup (n=25) fazla kilolu ve obez tanısı almış gönüllülerden ikinci grup (n=28 ) sağlıklı kontrollerden oluşmuştur. Gönüllüler 3 ay süre ile haftada 5 gün, günde 60 dakika yürüyüş egzersizi uygulamışlardır. Program öncesinde ve program bitiminde gönüllü deneklerin kanlarında NO ve Omentin seviyelerine bakılmıştır. Ayrıca üst ekstremiteden lazer doppler flowmetry ile kan akımı ölçümü yapılmıştır. Egzersiz programı sonrasında serum omentin ve Nitrik oksit seviyelerinde artış tesbit edildi. Lazer doppler flowometre (LDF) ile değerlendirilen post okluziv reaktif hiperemi ye bağlı vazodilatasyonda egzersize bağlı artış saptandı. Bu çalışma ile egzersizin, obeziteye bağlı endotel disfonksiyonuna faydalı etkileri olabileceği ayrıca LDF ve omentin değerlerinin endotel disfonksiyonunu degerlendirmede yararlı olabileceği düşünülmüştür.

DeriEgzersizKan akış hızı+6
Tuğba Kılıç
Gaziantep University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Klasik fenilketonürili hastalarda oksidatif parametrelerin araştırılması

Fenilketonüri (FKÜ) doğumsal metabolizma hastalıkları arasında en sık görülen bir aminoasit metabolizması hastalığıdır. Karaciğerde bulunan fenilalanin hidroksilaz (FAH) enziminin yetersizliği veya yokluğu sonucu fenilalanin tirozine dönüşememekte, fenilalanin ve metabolitleri kanda ve vücut dokularında birikerek toksik etki yapmaktadır. Fenilketonüride en önemli klinik özellik mental retardasyondur ve fizyopatolojisi tam olarak anlaşılamamıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda bu patolojinin oksidatif stresle bağlantılı olabileceği kanıtı vardır. Bizde çalışmamızda FKÜ hastalarında oksidatif stres parametrelerinden Total antioksidan seviyesi (TAS), Total oksidan seviyesi (TOS), Oksidatif stres indeksi (OSİ), Glutatyon peroksidaz (GSHPx), Paraoksonaz 1(PON1), KoenzimQ10 (Q10) ve L-karnitin düzeylerine bakmayı amaçladık. Bu çalışmaya klasik FKÜ (n=40) tanısı almış hastalar dahil edilerek "erken tanılı" hastalar (n=20) ve "geç tanılı" hastalar (n=20) olarak ayrılmıştır. Erken tanılı hastalar, iki yıllık kan fenilalanin düzeyi ortalamalarına göre "iyi kontrollü" (n=10) ve "kötü kontrollü" (n=10) olarak gruplandırılıp sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Hastalar ve kontroller karşılaştırıldığında TAS, TOS, OSİ, PON1 düzeylerinde anlamlı fark gözlenmezken, GSHPx ve Q10 düzeyleri kötü kontrollü hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşüktür. L-karnitin kötü kontrollü hastalarda, iyi kontrollü hastalar ve sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşüktür. Geç tanılı hastalar "aminoasit karışımı alanlar" (n=10) ve "büyük nötral aminoasit (LNAA) takviyesi alanlar" (n=10) olarak gruplandırılıp sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Hastalar ve kontroller karşılaştırıldığında TAS, TOS, OSİ, PON1, L-karnitin düzeylerinde anlamlı fark gözlenmezken, GSHPx LNAA takviyesi alan hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşüktür. Q10 düzeyi aminoasit karışımı alan hastalarda, LNAA takviyesi alanlar ve sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşüktür. Sonuç olarak, bu çalışma ile erken dönemde tanı alan hastalara bakıldığında, kötü kontrollü hastaların oksidatif strese daha yatkın olduğu, geç tanılı hastalara bakıldığında ise LNAA takviyelerinin aminoasit karışımları kullanan hastalara göre oksidatif strese maruziyeti azalttığı sonucuna varılmıştır. Anahtar sözcükler: Diyet tedavisi, Fenilalanin, Fenilketonüri, LNAA, Oksidatif stres

Amino asitlerDiyetFenilalanin+3
Burcu Kumru
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Erken embriyonik dönemde alkalozdan savunma mekanizmasının incelenmesi

Hücre içi pH (pHi) düzenlenmesi, temel homeostatik mekanizmalardan biridir. Bu düzenleme, alkali şoklara karşı HCO3-/ Cl- değiştiricisi (AE), asidik şoklara karşı ise Na+/H+ ile Na+,HCO3-/Cl- değiştiricileri ile gerçekleştirilir. Yeni canlının gelişimini sağlayacak olan oosit ve sonuçta gelişen embriyoların sağlıklı olabilmesi için, bu düzenleyicilerle pHi değerlerini dar sınırlar içinde tutmaları gerekir. Yapılan çalışmalar, profaz I aşamasındaki oositlerde AE aktif iken mayotik matürasyon sürecinde bu değiştiricinin baskılandığını göstermiştir. Bu çalışmada ise, saptanan bu değişimin daha sonraki embriyonik gelişim aşamalarında, pronüklear zigottan (PN) sekiz hücreli (8h) embriyolara kadar, incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada beş ? sekiz haftalık matür Balb/c soyu farelere süperovülasyon protokolü uygulanarak ve kopülasyonları sağlanarak uygun zamanlarda PN zigot, iki hücreli (2h), dört hücreli (4h) ve 8h embriyolar elde edildi. Kültür ve kayıt solüsyonları olarak KSOM esaslı solüsyonlar kullanıldı. Elde edilen zigot ve embriyolar, pH-sensitif florofor 2,7 bis karboksi etil 5-6 karboksi florosin (BCECF) ile yüklendi ve mikrospektrofluorometrik yöntem ile ratiometrik olarak pHi kayıtları alındı. Cl- uzaklaştırma metodu ile AE aktivitesi fonksiyonel olarak saptandı. Zigot/embriyoların amonyum puls tekniği ile indüklenen alkalozdan iyileşmeleri ve bu iyileşmelerin AE inhibitörü DIDS ile etkilenmesi incelendi. Hücreleri alkali şoklardan koruyan AE aktivitesi, PN zigot aşamasında yüksek iken (0,068±0,01 pHU/dk) 2h, 4h ve 8h embriyo aşamasına kadar olan gelişimsel süreçte giderek azaldı (pHU/dk olarak sırasıyla; 0,058±0,01; 0,042±0,01 ve 0,033±0,01). Aktivitedeki bu azalma 8h aşamada, PN zigot ve 2h embriyo değerlerine göre, istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). PN zigot ve tüm embriyo aşamalarında indüklenmiş alkali şoklardan tam olarak iyileşme gerçekleşti. Çalışılan PN zigot, 2h ve 4h embriyolarda AE aktivitesi, ortama eklenen DIDS ile anlamlı olarak baskılandı ancak DIDS, 8h embriyolarda etkisiz idi. Preimplantasyon aşamalarında bulunan PN zigot, 2h, 4h ve 8h embriyoların gelişim sürecinde AE aktivitesi giderek azalmakta, buna karşın çalışılan tüm aşamalarda alkalozdan iyileşme tam olarak gerçekleşmektedir. Bu iyileşme PN zigot, 2h ve 4h embriyolarda AE aktivitesi sayesinde olmakta iken 8h embriyolarda alkalozdan iyileşmenin doğası saptanamamıştır. Bu bulgular ışığında, gelişmekte ve metabolizmaları değişmekte olan embriyoların (daha fazla asidik yük oluştururlar), alkali ovidukttan asidik uterusa ilerlerken, metabolizma ve dış ortamlarına uygun şekilde savunma mekanizmalarını oluşturdukları sonucuna varılabilir. Anahtar Sözcükler: Anyon değiştirici, fare, hücre içi pH düzenlenmesi, zigot, embriyo

AlkalozAnyonlarEmbriyo+4
Şenay Dağılgan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Boy kısalığı olan çocuklarda büyüme faktör ve düzenleyicilerinin araştırılması

Boy kısalığı bireyin boyunun belirli bir yaş, cinsiyet ve popülasyon grubuna karşılık gelen ortalama yüksekliğin - 2 Standart Deviasyonun (SD) altında olduğu durum olarak tanımlanır. Bu çalışmada boy kısalığı tanısı almış büyüme hormon tedavisi alan ve almayan çocuklar ile kontrol grubu arasında antropometrik özelliklerin ve İnsülin Benzeri Growth Faktör-1 (IGF-1), İnsülin Benzeri Growth Faktör Bağlayıcı Protein-3 (IGFBP-3), Fibroblast Growth Faktör-21 (FGF21), Sirtüin-1 (SIRT1) ve visfatin'in serum düzeylerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Çalışmamıza dahil olan tüm gönüllüler cinsiyeti erkek ve yaşları ortalama 10 ± 3 ve herbir grupta 25 kişi olmak üzere toplam 75 kişiden oluşacak şekilde planlanmıştır. Boy kısalığı grubuna dahil olan tüm gönüllülerin boyları -2SD altında, kontrol grubunun boy uzunluğu -2SD ve daha yüksek değerler alınmıştır. Serum IGF-1 ve IGFBP-3 değerleri Kemilüminesans yöntemiyle, FGF21, SIRT1 ve visfatin düzeyleri ELISA yöntemiyle kullanılarak analiz edildi. Çalışmadan elde edilen veriler sonucunda serum IGF-1 SDS, IGFBP-3 SDS, SIRT1 ve visfatin değerleri kısa boylu grupta diğer gruplara kıyasla anlamlı bir azalma olduğu görülmüştür (p<0.05). Kısa boylu, büyüme hormon (GH) tedavili ve kontrol grupları arasında serum FGF21 düzeyinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmamız sonucunda SIRT1 ve visfatin'in boy kısalığı ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Anahtar sözcükler: IGF-I, IGFBP-3, FGF21, SIRT1, Visfatin

AdipokinlerBoyCücelik+5
Asuman Çanak
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Obez ve sporcularda serum irisin, adropin ve preptin değerlerinin araştırılması

Obezite tüm dünyada hızla yayılan ve birçok hastalığın altında yatan temel faktörlerden biridir. Günümüzde enerji homeostazisinin düzenlenmesinde periferal dokuların endokrin işlevleri gittikçe önem kazanmaktadır. İrisin, adropin ve preptin enerji homeostazisinin düzenlenmesinde görev alan ve yeni keşfedilmiş endokrin faktörlerdir. İrisin özellikle kas orijinli olup beyaz adipoz dokuyu kahverengi adipoz dokuya çevirerek enerji harcanmasına neden olan bir proteindir. Adropin enerji homeostazının düzenlenmesi ve insülin yanıtının sürdürülmesinde rol oynayan ve ENHO geni ile kodlanan bir proteindir. Preptin ise pankreasın β hücrelerinden insülinle birlikte salgılanan peptid yapılı bir hormondur. Bu enerji düzenleyici peptidler obezite ile mücadelede hücresel iletişimde rol oynayarak klinik fayda sağlayabileceği düşünülmektedir. Çalışmamız fazla kilolu veya obez (n= 25), düzenli aerobik egzersiz yapan (n=25) ve sedanter (kontrol, n=25) grupları olmak üzere 30-40 yaşları arasındaki erkek bireylerden oluşmaktadır. Tüm kan örnekleri 8 saatlik gece açlığından sonra alınmış ve santrifüj edilerek serum ayrılmıştır. İrisin, adropin ve preptin miktarı ticari olarak bulunan ELISA kiti kullanılarak, hazırlanan serum örneklerinde çalışıldı. Obez grupta serum irisin seviyesi kontrol ve sporcu gruplarından önemli derecede yüksek bulundu (p<0.01). Obez grupta serum adropin seviyesi kontrol ve sporcu gruplarından önemli derecede düşük bulundu (p<0.05). Serum preptin seviyesi bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Bu çalışmayla sporcu bireylerde serum irisin seviyesinin dinlenme periyodundan sonra sedanter bireylerle aynı seviyede olduğu, obez bireylerde ise kas aktivitesinin fazla olması sebebiyle yükseldiği düşünülmektedir. Ayrıca obez bireylerde serum adropin seviyesinin düşük bulunması obez bireyler için metabolik hastalıklar açısından risk faktörü olarak değerlendirilmektedir. Sonuç olarak, irisinin fizyolojik faydalarından yararlanmak için hareketli bir yaşam tarzı önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Obezite, egzersiz, irisin, adropin, preptin

AdropinEgzersizObezite+4
Beytullah Özkaya
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Fare kohlear çekirdek nöronlarında ERG kanallarının elektrofizyolojik olarak incelenmesi

ERG (Ether a go go ilişkili gen) kanalları (Kv 11); voltaj bağımlı potasyum kanal ailesine ait olan, kendi içerisinde ERG1 (Kv11.1), ERG2 (Kv11.2) ve ERG3 (Kv11.3) olmak üzere üç alt tipi bulunan bir iyon kanal grubudur. ERG kanallarının işitme yolağının ilk çekirdeği olan kohlear çekirdek nöronlarında nasıl bir farmakolojik ve biyofiziksel özelliklere ve fonksiyona sahip olduğu bilinmemektedir. Bu nedenle ventral kohlear çekirdek (VKÇ) nöronlarından yıldız tipi (stellate), ahtapot tipi (octopus) ve çalı tipi (bushy) hücrelerinde ERG kanallarının biyofiziksel ve elektrofizyolojik özellikleri ile fonksiyonel rollerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma için 14-17 gün yaşta toplamda 70 adet fare kullanıldı. Kohlear çekirdekten kesitler alınarak ERG kanallarının elektrofizyolojik karakterizasyonu yama kenetleme (patch clamp) tekniği kullanılarak yapıldı. Akım kenetleme çalışmalarında, ERG kanal blokörleri olan terfenadin (10 µM) ve E-4031 (10 µM) uygulaması her üç hücre grubunda input direncini arttırmıştır (p<0,05). Yıldız tipi nöronlarda spontan aktiviteyi ve kare dalga akımına yanıt olarak oluşan aksiyon potansiyeli (AP) frekansının arttırdığı gözlendi (p<0,05). Her üç hücre grubunda da uyarılabilme eşik değerini düşürdüğü tespit edildi (p<0,05). Voltaj kenetleme çalışmalarında ERG kuyruk akımının kararlı durum aktivasyon eğrisi çizilerek, kanalların yarı aktivasyon voltaj değeri (V0,5) ve eğrinin eğim derecesi (k faktör) bulundu. Bu değerler her üç hücre tipi için ortalama olarak yaklaşık -50 mV ve 7 mV olarak hesaplanmıştır. İnaktivasyon eğrisinden belirlenen V0,5, -70 ila -78 mV arasında ve k faktör ise 7-10 mV arasında bulunmuştur. Sonuç olarak, elde edilen veriler, ERG kanallarının yıldız tipi nöronda AP frekansına, yine her üç hücre tipinde de uyarılabilirlik eşik değerine ve istirahat zar potansiyelinin oluşmasına katkıda bulunduğunu göstermektedir.

ElektrofizyolojiFarelerGenler+4
Caner Yıldırım
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

İnme geçiren hastalarda aerobik egzersizin serum miyokindüzeylerine etkisi

Egzersizin sağlık durumunu olumlu yönde etkilediği, fiziksel uygunluğu artırdığı, kas metabolizmasını ve enerji homeostazisini düzenlediği bilinmektedir. Enerji metabolizması ve kas yenileme kapasitesi ile ilgili olan miyokinler, düzenli egzersizlerle aktif kaslara destek sağlamaktadırlar. Miyokinler, iskelet kaslarının kasılması sonucunda salgılanan sitokinler ve proteinlerdir. Miyokinleri organ iletişim ağları içinde kritik aracılar olarak düşünmek, egzersizin moleküler temeline ilişkin yeni bir anlayış geliştirmede etkili olmuştur. Miyokinler lipid ve glikoz metabolizması, beyaz yağda kahverengileşme, kemik oluşumu, endotel hücre fonksiyonu, hipertrofi, insülin hassasiyeti, deri yapısı ve tümör büyümesi üzerine etkilerini gösterir. Miyokinlerin, kanser, diyabet, kardiyovasküler veya nörodejeneratif hastalıklarla mücadelede etkili olabileceği veya egzersiz reçetesi vermek için gerekli egzersiz türü ve miktarını izlemede yararlı biyobelirteçler olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle, miyokinlerin tanımlanması ve fonksiyonel karakterizasyonu üzerine kapsamlı araştırmalar yürütülmektedir. Birçok miyokin dolaşıma salgılanmaz ve iskelet kasında otokrin veya parakrin faktörler olarak işlev görerek, kas kütlesinde, yağ oksidasyonunda, glikoz alımında, insülin hassasiyetinde rol oynar. Diyabetle ve egzersize göre değişen bazı miyokinler irisin, miyonektin, interlökin 15 (IL-15), beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) şeklinde sıralanabilir. İrisin, egzersiz sayesinde beyaz yağ dokularını daha fazla mitokondriye sahip olan kahverengi yağ dokularına dönüştürerek, vücut metabolizmasının düzenlenmesinde rol almaktadır. Egzersiz sırasında, periferik kaslardan salgılanan FNDC5/irisin, kan beyin bariyerini geçerek hipokampüste BDNF ekspresyonunu uyarır. BDNF gelişmekte olan ve yetişkin beyinde plastisitenin çeşitli yönlerinde önemli rol oynar. Miyonektin ise kas kasılmasıyla kan dolaşımına salınır ve fonksiyonel olarak insüline benzer, çünkü yağ asidi taşıma genlerinin artan ekspresyonuyla hücrelere yağ asidi alımını teşvik eder. Bu çalışmada iskemik inme geçiren hastalarda kastan salgılanan bu miyokinlerin aerobik etkisine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma 35 hasta grubu 35 kontrolgrubu birey dahil edilmiştir. Hasta grubuna aerobik egzersiz verilip kontrol grubuna ev programı ile takip edilmiştir. Hastaların tedavi başlangıcında ve tedavi bitiminde (6.hafta) sabah 08:00-10:00 saatleri arasında alınan kan numuneleri ile serum miyonektin, İrisin, BDNF ve IL-15 düzeyleri ELİSA kiti ile bakılacaktır. Aerobik egzersiz yapmayıp ev programı verilen hasta grubundan ise tedavi grubu ile aynı gün sabah 08:00-10:00 saatleri arasında kan numunesi alınacak ve çalışma grubu hastalarla bazalde serum irisin, miyonektin, BDNF ve IL-15 ve düzeyleri arasında fark olup olmadığına bakılacaktır. Hastalar tedavi başlangıcında ve tedavi bitiminde (6.hafta) olmak üzere toplam 2 kez aynı hekim tarafından değerlendirilecektir. İrisin, miyonvektin BDNF IL-15 gibi miyokinlerinin inme geçiren hastalarda aerobik egzersizin etkisiyle yükselebileceği ve bu sayede vücudun farklı bölgelerinde iyileşmeyi hızlandırabileceği fikrinin öne sürülmesi ile birlikte birçok araştırmacının ilgisini çekmiştir. Bu araştırma sayesinde egzersizin iskemik inme hastalarında koruyucu etkisine aracılık eden miyokinler hakkındaki bilgimizin artacağını, bu çalışmayı ilerletecek başka araştırmalar ile de bu mekanizmaların daha iyi kavranacağını düşünüyoruz.

Şimal Tuncina Akgünlü
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda çekal ligasyon ve delme ile oluşturulan sepsis modelinde baricitinibin böbrek hasarı üzerine etkisi

Enfeksiyona karşı kontrolsüz bir konak yanıtının neden olduğu sepsis, organ disfonksiyonuna ve ölüme neden olan önemli bir sağlık sorunudur. Sepsis yoğun bakım ünitesinde akut böbrek hasarının en önemli nedeni olmaya devam etmektedir. Çeşitli sitokinlerin ve büyüme faktörlerinin sinyalini düzenleyen JAK/STAT sinyal yolağının inflamasyon ve bağışıklığı düzenleme üzerindeki etkileri birçok farklı çalışmada ortaya konmuştur. Yapılan çalışmalar sonucunda sepsis kaynaklı böbrek hasarında JAK2/STAT3 sinyal yolağının rolü olduğu anlaşılmıştır. Bu tez çalışmamızda sıçanlarda çekal ligasyon ve delme (CLP) ile oluşturulan sepsis modelinde böbrek hasarına, JAK1 ve JAK2 inhibitörü baricitinibin etkilerini araştırdık. Çalışmamızda 40 adet erkek Straque Dawley sıçan kullanıldı. Sıçanlar her grup 10 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı (Grup1: Sham, Grup 2: CLP, Grup 3: CLP +3 mg/kg Baricitinib, Grup 4: CLP + 10 mg/kg Baricitinib). CLP uygulanan grupların çekumu iplikle bağlanarak 21 gauge iğne ile delinip fekal içeriğin karın boşluğuna yayılması sağlandı. Karın bölgesi dikilerek kapatıldıktan 24 saat sonra hayvanlar sakrifiye edildi. Tedavi gruplarına baricitinibin 2 farklı dozu, CLP modeli oluşturmadan 45 dakika önce oral gavaj ile verildi. Kan örnekleri alınarak serumlar elde edildi. Hayvanların serumlarından BUN, sCr, TNF-α, IL-1β, IL-18 seviyeleri ELISA yöntemiyle incelendi. Hayvanların böbrekleri histopatolojik inceleme yapılmak üzere alındı. Serum BUN, sCr, TNF-α, IL-1β, IL-18 seviyeleri kontrol grubuna göre CLP grubunda istatistiksel olarak anlamlı artış gösterdi (p0,05). CLP grubunda artan serum BUN, sCr, TNF-α, IL-1β, IL-18 seviyeleri hem 3 mg/kg, hem de 10 mg/kg baricitib uygulanan gruplarda istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi (p0,05). Histopatolojik incelemelerde kontrol grubuna göre CLP grubunda böbrek hasarı oluştuğu gözlendi (p0,05). CLP grubundaki böbrek dokusundaki histopatolojik hasar baricitib 3 mg/kg ve 10 mg/kg uygulanan gruplarda istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi (p0,05).Biz bu tez çalımasında baricitibin 2 farklı dozunun (3 mg/kg ve 10 mg/kg) CLP ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde inflamasyonu ve böbrek hasarını azaltarak koruyucu özellik gösterdiğini bulduk.

Betül Karaman
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda çekal ligasyon ve delme ile oluşturulan sepsis modelinde sülfasalazinin böbrek hasarına etkisi

Sepsis, toksik özellik gösteren inflamatuvar yanıtın doku ve organlara hasar vermesiyle ortaya çıkan patolojik durumdur. Sepsise yönelik uygulanan tedavilerde anti-inflamatuvar yaklaşımlar önemli yer tutmaktadır. Crohn hastalığı ve ülseratif kolitin tedavisinde kullanılan sülfasalazin (SFZ)'nin anti-inflamatuvar etkisi İn vitro ve İn vivo birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmada, sıçanlarda Çekal Ligasyon ve Delme (CLP) yöntemiyle oluşturulan deneysel sepsis modelinde SFZ'nin böbrek hasarına etkisi araştırılmıştır. Her grupta 10 hayvan olacak şekilde toplam 40 adet erkek Sprague Dawley sıçan 4 gruba ayrılmıştır (Sham-kontrol, CLP, CLP+SFZ50, CLP+SFZ250). Sham-kontrol grubundaki hayvanlara CLP uygulanmadan çekum manipüle edildi. CLP uygulanan sıçanların karın orta hattından bir kesi yapılarak çekuma ulaşıldı. Çekum 2 cm distalden bağlandıktan sonra 21 G iğne ile toplam 2 defa delinip fekal içeriğin karın boşluğuna yayılması sağlandı. 2 farklı tedavi grubuna CLP sonrası, SFZ'nin 50 ve 250 mg/kg olmak üzere iki dozu uygulandı. CLP uygulandıktan 24 sonra sıçanlar sakrifiye edip, kan ve böbrek dokusu örnekleri alındı. Hayvanların serumlarından Kan üre azotu (BUN), kreatinin (Cre), tümör nekroz faktör alfa (TNF-α), interlökin-1 beta (IL-1β), interlökin-18 (IL-18), nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) ve böbrek hasarı molekül-1 (KIM-1) seviyeleri incelendi. Hayvanların böbreklerindeki hasar histopatolojik olarak değerlendirildi. Sham-kontrol grubuna göre CLP grubunda serum BUN, Cre, TNF-α, IL1β, IL-18, NGAL, KIM-1 seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı artış gösterdi (p0,05). Sham-kontrol grubuna göre CLP Grubunda böbrek dokusunda histopatolojik hasar anlamlı olarak arttı (p0,05). CLP grubunda artan serum BUN, Cre, TNF-α, IL-1β, IL-18, NGAL, KIM-1 seviyeleri ve histopatolojik hasar sülfasalazin uygulanan her iki grupta (CLP+SFZ50, CLP+SFZ250) istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi (p0,05).Biz bu tez çalımasında SFZ'nin 2 farklı dozunun (50 mg/kg ve 250 mg/kg) CLP ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde inflamasyonu ve böbrek hasarını azaltarak koruyucu özellik gösterdiğini bulduk. Anahtar Kelimeler: Akut Böbrek Hasarı, Çekal Ligasyon ve Delme, Sepsis, Sülfasalazin

Zeynep Çiçek
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Futbolda en sık uygulanan laktat toparlanma yöntemlerinin mevkilere göre araştırılması

Bu tez çalışması, futbolcuların antrenman ya da müsabaka sonrası kanlarında biriken ve onlara yorgunluk veren kan laktatının, kandan uzaklaştırılmasında, uygulanabilecek en uygun toparlanma yönteminin araştırılması ve futbolcunun mevkisinin bu toparlanma yöntemlerinin etkinliğinde rolü olup olmadığının tespiti için planlanmıştır. Kanda biriken laktat, sporcunun bir sonraki antremana ya da müsabakaya daha verimli hazırlanması için bir an evvel kandan uzaklaştırılmalıdır. Laktat toparlanması ve mevkisel etkileşiminin araştırılması için yapılan bu çalışmaya, profesyonel ya da profesyonelliğe aday, 12 defans, 12 orta saha ve 12 atak futbolcusu olmak üzere 36 sporcu katıldı ve sporculara; aktif toparlanma, pasif toparlanma ve masaj toparlanması yöntemleri uygulandı. Çalışma öncesi sporculara ısınma koşusu yaptırıldı ve daha sonra 800 metrelik parkurda, maksimal saha testine tabi tutuldular. Koşu boyunca futbolcunun kalp hızı polar (Polar RS 400, Finlandiya) saat ile takip edildi. Test sonrası 3 dakika dinlenen sporcuların orta parmak kapiller kanından alınan kan örneğinden Lactate Scout Analyzer (Made in Germany) ile kan laktatı değerlendirildi. Daha sonra her sporcu aktif toparlanma, pasif toparlanma ve masaj toparlanması yöntemlerinden birisi ile dinlendirildi ve kan analizleri tekrarlanıp kaydedildi. Her sporcu en az 48 saat sonra aynı saha testi sonrası diğer toparlanma yöntemi ile değerlendirildi ve kaydedildi. Toparlanma yöntemleri aynı kişi tarafından uygulandı ve kayıt altına alındı. Elde edilen bulgulara göre, her üç toparlanma yönteminin de laktat eliminasyonunda etkili olduğu, en etkili yöntemin aktif toparlanma, en az etkili yöntemin ise pasif toparlanma olduğu bulundu. Uygulanan toparlanma yöntemlerinin etkinliğinde futbolcunun mevkisinin bir etkinliği olmadığı saptandı (p>0,05). Anahtar Sözcükler: Futbol, kan laktatı, laktat toparlanması, laktik asit.

FutbolLaktatlarLaktik asit+3
Mustafa Bozkurt
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İn vivo ve in vitro koşullarda embriyonik alkaloz defans mekanizmasının karşılaştırılması

Her tür hücrede olduğu gibi, gelişen embriyolarda da hücre içi pH (pHi) regülasyonu hücrenin yaşamını devam ettirebilmesi için önemli bir faktördür. pHi düzenleyicilerinden biri olan HCO3-/Cl- değiştiricisi (anyon değiştiricisi, AE) alkalozdan savunmayı sağlarken, Na+/H+ ile Na+,HCO3-/Cl- değiştiricileri asidoza karşı embriyoları korumaktadır. Bu değiştiricilerin görevi, embriyoların daha iyi gelişim göstermeleri için pHi değerini belirli bir düzeyde tutmaktır. Alkali ortam olan oviduktta (tuba uterina) bulunan embriyoların AE aktivitesi yüksek olmasına karşılık embriyonik gelişim süreci boyunca ovidukttan uterusa doğru ilerlemesi ile AE aktivitesinde azalma görülmektedir. Bu çalışmada, in vivo gelişen ve in vitro koşullarda kültüre edilerek elde edilen embriyoların gelişim süreçlerinde (embriyogenez) AE aktivitesinin karşılaştırılması ve alkaloz savunma mekanizmasının etkinliği açısından farklılık olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada Balb/c soyuna ait beş – sekiz haftalık erişkin farelere süperovülasyon protokolü uygulandı. Dişi farelerin matür erkek fareler ile kopülasyonları sağlanarak uygun zamanlarda, in vivo koşullarda gelişen iki (2-h), dört (4-h) ve sekiz hücreli (8-h) embriyolar ile morula ve blastokist aşamasındaki embriyolar elde edildi. In vitro koşullarda ise pronüklear (PN) zigot kültürü ile 2-h, 4-h, 8-h, morula ve blastokist aşamasındaki embriyolar elde edildi. Her iki koşulda elde edilen embriyoların kayıtlarında KSOM esaslı solüsyonlar kullanıldı. İn vivo ve in vitro olarak elde edilen embriyolar, pH-sensitif florofor 2,7 bis karboksi etil 5-6 karboksi florosin (BCECF) ile yüklendi ve mikrospektrofluorometrik yöntem ile ratiometrik olarak pHi kayıtları alındı. Cl- uzaklaştırma metodu ile AE aktivitesi fonksiyonel olarak saptandı. Embriyoların amonyum puls tekniği ile indüklenen alkalozdan iyileşmeleri ve bu iyileşmelerin AE inhibitörü DIDS ile etkilenmesi incelendi. Hücreleri alkali şoklardan koruyan AE aktivitesi, in vivo koşullarda gelişen ve in vitro kültüre edilerek elde edilen 2-h embriyonik aşamalarda yüksek iken (0,052±0,01 vs 0,060±0,01 pHU/dk) 4-h, 8-h, morula ve blastokist aşamalarına kadar olan gelişimsel süreçte her iki koşulda da giderek azaldı (pHU/dk olarak sırasıyla; 0,040±0,00 vs 0,047±0,00; 0,031±0,00 vs 0,039±0,01; 0,024±0,01 vs 0,021±0,00; 0,017±0,01 vs 0,019±0,00). İki hücreli embriyonun AE aktivitesine göre 8-h, morula ve blastokist aşamalarındaki azalış her iki koşulda da istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). Ancak in vivo ve in vitro olarak gelişen aynı aşama embriyoların AE aktiviteleri karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı. İn vivo ve in vitro koşullarda elde edilen tüm embriyonik aşamalarda indüklenmiş alkalozdan iyileşme gerçekleşmiş olup dinlenim değerlerine dönmüştür. İndüklenmiş alkalozdan iyileşmeye, erken embriyonik aşamalarda ortama eklenen DIDS, in vivo ve in vitro embriyolarda anlamlı olarak etki gösterdi. Ancak DIDS, her iki koşulda da gelişen geç embriyonik aşamalarda etkisizdi. İndüklenmiş alkaloza in vivo ve in vitro gelişen embriyoların verdikleri yanıtlar arasında anlamlı fark saptanmadı. Embriyonik gelişim sürecinde AE aktivitesindeki azalma ve indüklenmiş alkalozdan iyileşme in vivo ve in vitro şartlarda benzer şekilde gerçekleşmiştir. Embriyo kültüründe en azından pHi homeostasinde bir farklılık olmaması, daha uzun süreli kültürlerle elde edilen embriyoların transferinin değerlendirilebileceğini işaret etmektedir. Bu bilgi ışığında, ileri aşamalardaki embriyolar daha yüksek oranda implante olabildiğinden, in vitro fertilizasyonda sıklıkla kullanılan 8-h embriyo transferi yerine gelişimin daha ileri aşamalarındaki embriyoların transferi değerlendirilebilir.

Anyon değiştirici membranlarAnyonlarEmbriyo+4
Halil Şener
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda çekal ligasyon ve delme ile oluşturulan sepsis modelinde TRPA1 agonisti ASP7663 ve antagonisti HC-030031'nin böbrek hasarına etkisi

Transient receptor potential ankyrin 1 (TRPA1) kanallarının böbrek hasarı ile ilişkili olduğu ve immünomodülatör etkisi olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, TRPA1 agonisti ASP7663 ve antagonisti HC-030031'in, sıçanlarda çekal ligasyon ve delme (CLP) yöntemiyle oluşturulan deneysel sepsis modelinde böbrek hasarına etkisi araştırılmıştır. Sıçanlar Kontrol, CLP, CLP + 3 mg/kg ASP7663, CLP + 30 mg/kg HC-030031 olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. CLP sonrasında tedavi gruplarından birine 3 mg/kg ASP7663, diğerine 30 mg/kg HC-030031 uygulandı. Bu çalışmada, CLP nedeniyle artan serum kan üre azotu (BUN), kreatinin (Cre), tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), interlökin 1 beta (IL-1β), interlökin 18 (IL-18), nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) ve böbrek hasar molekülü-1 (KIM-1) düzeyleri HC-030031 uygulamasıyla anlamlı olarak azaldı (P<0,05). Benzer şekilde, CLP nedeniyle böbrek dokusunda artan Toll benzeri reseptör 4 (TLR4), fosforile NF-κB, fosforile IκB-α, TNF-α, IL-1β, interlökin 6 (IL-6), kaspaz-3 ve kaspaz-8 immünoreaktivite seviyeleri ve histopatolojik hasar HC-030031 uygulamasıyla azaldı (P<0,05). TRPA1 antagonisti HC-030031, deneysel sepsis modelinde antiinflamatuar ve antiapoptotik etkileriyle böbrek hasarını azalttı. 2025, xviii + 124 Sayfa Anahtar Kelimeler: Böbrek, Sepsis, TRPA1 Kanalları, ASP7663, HC-030031

Semanur Fırat
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kohlear çekirdekte bulunan yıldız ve çalı nöronlarında asite duyarlı iyon kanallarının (ASIC) incelenmesi

Asit duyarlı iyon kanalları (ASIC); proton kapılı, voltajdan bağımsız, merkezi sinir sistemi ve periferik sinir sisteminde yaygın olarak bulunan hidrojen iyonuna duyarlı iyon kanallarıdır. Bu tez çalışmasında ASIC'lerin kohlear çekirdek nöronlarının uyarılabilirliğini etkileyerek, işitme sinyallerinin işlenmesinde önemli rol alacağı hipotezinin test edilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada albino BALB/c ırkı fareler kullanılarak, kohlear çekirdek dokusunda Real time-polimeraz zincir reaksiyon tekniğiyle ASIC gen ekspresyonları mRNA düzeyinde ve kohlear çekirdekteki yıldız ve çalı hücrelerinin ASIC akımları yama kenetleme (patch clamp) tekniği ile karakterize edildi. Real-time PZR analizi ile 16 günlük, 75 günlük ve 2 yaşındaki fare kohlear çekirdek dokularında ASIC1, ASIC2 ve ASIC3 genlerinin ifadesi gösterildi. Voltaj kenetleme çalışmalarında kohlear çekirdek nöronlarına, asidik solüsyon uygulanmasıyla içe doğru (inward) akımlar oluştu. Kaydedilen ASIC akımlarının yarı aktivasyon pH değeri (pH50) yıldız hücreleri için 5,84, çalı hücreleri için 5,81 olarak bulundu. ASIC blokeri amilorid bu akımları doza bağımlı olarak inhibe etti. Amiloridin yarı maksimum inhibisyon değeri (IC50) yıldız hücrelerinde 32,5± 0,4 µM (n=30), çalı hücrelerinde ise 32,1 ± 0,2 µM (n=12) olarak bulundu. Sodyum içermeyen solüsyonda düşük pH ile indüklenen ASIC akımı büyük oranda azaldı (%87,5, p<0.05) (n=13), bu da kaydedilen ASIC akımlarının esas olarak Na+ iyonu tarafından taşındığını göstermektedir. Asit uygulamasıyla oluşan ASIC akımının hücre dışı Ca2+ ve Pb2+ (10 µM) tarafından inhibe edilmesi, bu hücrelerde ASIC1a altbiriminin varlığına işaret etmektedir. Zn2+ (300 µM)'nun ekstraselüler olarak uygulanması sonucu ASIC akımları %20 (n=13) oranında artmıştır. Bu da fonksiyonel ASIC2a alt birimini içeren homomerik kanalların varlığına işaret etmektedir. Sodyum salisilat (1 mM) ASIC akımlarını istatistiki olarak anlamlı düzeyde etkilemedi (p>0.05 n= 13). Bu da ASIC3 kanallarının bulunmadığını göstermektedir. Akım kenetleme çalışmalarında ise asidik solüsyon uygulanmasının kohlear çekirdek yıldız ve çalı nöronlarında depolarizasyona neden olduğu belirlendi. Sonuç olarak elde edilen veriler kohlear çekirdek hücrelerindeki ASIC akımının ASIC1a ve ASIC2a kanalları tarafından taşındığını göstermektedir. ASIC kanallarının merkezi işitsel sistemdeki nöronların uyarılabilirliklerini etkilediğini ve dolayısıyla bunların işitsel bilgiyi işlemede rolünün olabileceğini ve /veya patolojik süreçlerde olası rolü bulunacağına işaret etmektedir.

ElektrofizyolojiKokleaNöronlar+4
Ziya Çakır
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Parkinson fare modelinde gönüllü ve zorunlu egzersizin BDNF, GDNF ve NGF üzerine etkisi

Dünyadaki en yaygın ikinci nörodejeneratif hastalık olan Parkinson Hastalığı'nın kesin tedavisi henüz bulunamamıştır. Bununla birlikte egzersizin semptomlar üzerine tedavi edici etkisinin bulunduğunu gösteren birçok çalışma mevcuttur. Nöronların canlılığını sürdürmesinde önemli rolleri bulunan nörotrofik faktörlerin bazılarının parkinsonlu kişilerde azalmış olduğu ve ayrıca egzersizle protein seviyelerinin değiştiği bilinmektedir. Bu çalışma nörotoksik hayvan modelinde, iki farklı tipte egzersizin, parkinson hastalığının motor semptomları ile nörotrofik faktör protein üretimi üzerine etkisini araştırmak ayrıca nörotrofik faktörlerin hastalığın motor semptomları üzerindeki etkisini belirleyebilmek amacıyla yapılmıştır. Parkinson modeli oluşturulmuş, gönüllü ve orta şiddette zorunlu egzersiz yaptırılan farelerde enzime bağlı immünosorban aktivite tayini kitleri kullanılarak, beyin kaynaklı nörotrofik faktör, glial türevli nörotrofik faktör ve sinir büyüme faktörü miktarları ölçülmüştür. Tirozin hidroksilaz proteininin miktarı immünohistokimyasal çalışma ile belirlenmiş ve hematoksilen eozin boyama ile histopatolojik inceleme yapılmıştır. Ayrıca motor performansı değerlendirmek için rotarod ve çubuk testleri uygulanmıştır. Çalışma sonucunda motor fonksiyonları iyileştirici etkisi en fazla olan egzersiz tipinin uzun süreli orta şiddette zorunlu egzersiz olduğu gösterilmiştir. İmmünohistokimyasal sonuçlar egzersizin motor fonksiyonları iyileştirici etkisi olduğu sonucunu desteklemiştir. Beyin kaynaklı nörotrofik faktör miktarında egzersizle anlamlı bir değişim saptanmamışken, glial türevli nörotrofik faktör özellikle gönüllü egzersizle artmıştır. Sinir büyüme faktörü ise gönüllü egzersiz yapan grupta anlamlı bir düşüş göstermiştir. Yapılan bu çalışmayla egzersizin tipinin, süresinin, sıklığının ve yoğunluğunun hastalık üzerinde yaptığı etkiyi değiştirebileceğini göstermiş olduk.

EgzersizEgzersiz tedavisiParkinson hastalığı+1
Nadide Özkul Doğru
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Apelin-13 uygulamasının sıçanlarda kafa travması ve deneysel epilepsi modelinde koruyucu etkisinin asimetrik yaklaşımla değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, deney ortamında mekanik kafa travması ve Pentilentetrazol (PTZ) kullanılarak oluşturulan epilepsi hayvan modeli ile meydana gelen beyin hasarının apelin-13 uygulaması ile engellenip engellenemeyeceği ve bu hasarın iki beyin yarım küresi arasında asimetrik dağılım sebebiyle farklılık gösterip göstermeyeceğini elektrofizyolojik, histokimyasal ve immünohistokimyasal parametrelerle belirlemektir. Çalışmamızda wistar sıçanların, besine uzanma testi uygulanarak pençe tercihleri tespit edilmiştir. Deney hayvanlarına anestezik madde (10mg/kg ksilazin ve 75 mg/kg Ketamin), uygulamasının ardından kafa travması grubunda mekanik travma diğer grupta ise PTZ (70mg/kg) uygulaması ile epilepsi modelleri oluşturulmuştur. Apelin-13 uygulanarak tedavi edici etkileri incelenmiştir. Sağ ve sol hemisferlerden Elektrotrokortikogram kayıtları (ECOG) alınmıştır. Hayvanların sakrifikasyon işleminden sonra beyin dokuları çıkarılarak histolojik değerlendirmeleri yapılmıştır. Ödem, kanama, oksidatif stres, apoptoz ve nörodejeneratif değişiklikleri gösteren boyama işlemleri yapılmıştır. Elde edilen elektrofizyolojik, histokimyasal ve immünohistokimyasal bulgular ile gruplar arasındaki farklılık istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgularda, elektrofizyolojik parametrelerde kafa travması gruplarında hasarın EEG analizlerinde ilk üç günde istatistiksel açıdan anlamlı değişikliklere sebep olduğu saptandı. Lateralizasyon öngörüsü akut dönemde kontrol grubuna kıyasla travmalı gruplarda ortaya çıktı. Apelin 13'ün nöroprotektif etkisi tespit edildi. Kimyasal epilepsi gruplarında Apelin 13 uygulanan grupta nöbete girme oranlarında ve nöbet derecelerinde anlamlı düzeyde düşme tespit edildi ve histokimyasal analizlerin de bu sonuçları desteklediği görüldü. Yapılacak klinik çalışmalarda Apelin 13 ün hasta yaşam kalitesini oldukça bozan travmatik beyin hasarı (TBH) ve Epilepsi için umut veren bir potansiyeli olduğunu düşündürdü. Kullanılan EEG analiz yöntemlerine ek ileri analizlerin yapılması hem TBH hem de Epilepsi modellerinin değerlendirilmesi açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz.

ApelinBeyin yaralanmalarıElektroensefalografi+6
Şüheda Alpay
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Travma ile başvuran covid-19 hastalarının nötrofil/lenfosit ve platelet/lenfosit oranlarının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda; travma geçiren hastaların kanında bakılan biyobelirteçlerin Covid-19'a bağlı değişiklikleri incelenerek, inflamasyon ve bağışıklığın Covid-19 ile birlikte travmaya etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız için travma ile başvuran 200 hastadan alınan kan örneklerindeki biyobelirteçlere bakılmıştır. Çalışmamıza 100 Covid-19 pozitif hasta ve 100 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 200 hasta dahil edilmiştir. Acil Tıp Kliniği'ne başvuran, Covid-19 tanısı konan, çalışmaya dahil edilen travma geçirmiş 100 hastada ve kontrol grubu olarak Covid-19 pandemisi öncesi travma geçirmiş 100 olguda yaş, cinsiyet, nötrofil, lenfosit, trombosit, nötrofil/lenfosit oranı (NLO), platelet/lenfosit oranı (PLO) biyobelirteçleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Yaş ortalaması hasta grubunda 48,38, kontrol grubunda 52,57 idi. Cinsiyet dağılımı hasta grubunda %73 ve kontrol grubunda %52 erkek olarak daha baskındı. Hasta ve kontrol grubu arasında NLO ve PLO değerleri arasında anlamlı bir fark yoktu. Hasta grubunda lenfosit değeri artmış olup istatistiksel olarak anlamlıydı. Trombosit değerleri kontrol grubuna göre daha düşük ortalamaya sahipti. Sonuç: Travma ile gelen Covid-19'lu hastalarda prognozun belirlenmesinde NLO kullanılması klinisyeni yanlış yönlendirebilir. Travma patofizyolojisi nedeniyle kanda bakılan biyobelirteçleer farklılık gösterebilir. Bunun için daha fazla çalışma yapılması ve farklı biyobelirteçlerin araştırılması gerekmektedir.

BiyobelirteçlerCOVID 19Nötrofil/lenfosit oranı+5
Hale Nur Can
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Yenidoğanlarda palmar ve plantar grasp refleksinin asimetri, süre ve kuvvet yönünden değerlendirilmesi ve apgar skorlaması ile karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızda lateralizasyon öngörüsüyle; yenidoğanda doğum öncesi ve sonrasında beyin gelişimini etkileyen, fetal, maternal, eksternal ve kalıtsal faktörlerden palmar ve plantar kavrama refleks kuvveti ve süresi, APGAR skoru ve fiziksel gelişim parametreleri arasındaki ilişkilerin karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda, MCBÜ Hafsa Sultan Hastanesi Yenidoğan Kliniğinde (54 erkek, 57 kız) sağlıklı yenidoğanlarla yapılmıştır. Ebeveynlerden izin alındıktan sonra, yenidoğanın anamnezi alınmıştır. 2017/17222 patent numaralı cihazla palmar ve plantar refleks kuvvet (kg) ve sürelerinin (sn) ilk ölçümleri ilk 48 saat içerisinde, ikinci ölçümleri 7-10. gün arası kontrole gelen yenidoğanlardan beşer defa ölçülmüştür. APGAR skorlaması doğumdaki kayıtlardan temin edilmiştir. Bebeklerin ebeveyn el tercihinin belirlenmesi amacıyla "Edinburg El Tercihi Anketi" doldurulmuştur. Veriler SPSS™ programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Tüm palmar ve plantar kavrama refleks kuvveti ve hızları ortalamasının istatistiksel olarak anlamlı asimetrik dağılım gösterdiği ve sol kavrama kuvvetinin sağa göre daha fazla olduğu saptandı. Cinsiyet, doğum şekli, doğum haftası ve büyüme parametreleri ile kavrama kuvvet ve sürelerinde anlamlı fark vardı. Apgar skoru ve anne baba el tercihlerinin yenidoğanlarda kavrama refleksi ve hızı üzerine istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç: Tüm eksremitelerin genel dağılım ortalamasında; sol kavrama kuvveti anlamlı yüksektir, latenslerinde anlamlı fark bulunmamıştır. Kavrama refleks genliği ve latensleri çeşitli faktörlerle etkileşimi olduğu ancak apgar skoru ve anne-baba el tercihlerinin kavrama refleksi değerleri arasında ilişki saptanmamıştır. Refleks kuvvet değerlerinin insan dışı canlılarda (nonhuman) asimetrik dağılımına uyumlu olduğu sonucuna varılmıştır. Katitatif ölçümlenen kavrama refleksinin fizyolojik ve fizyopatolojik süreçlerin takibinde ve tedavi yaklaşımında yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Palmar-Plantar Grasp Refleksi, APGAR skoru, El Tercihi, Sağlak-Solak, Yenidoğan

Bebek-yenidoğmuşEl kavrama kuvvetiNörofizyoloji+2
Elif Sümeyra Erdemir Karayel
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Lateralizasyon öngörüsüyle kadın-erkek sağ ve sol hemiplejik hastalarda denge ve motor beceri, yaşam kalitesi, fonksiyonel bağımsızlık, anksiyete ve depresyon belirtilerinin karşılaştırılması

Amaç: İnme önemli fonksiyonel sekellere yol açar, bununla birlikte yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Çalışmamız lateralizasyon öngörüsü ile sol ve sağ hemiplejik bireylerin denge, günlük yaşam aktivitelerindeki fonksiyonel bağımsızlık, depresyon ve anksiyete belirtilerinin ve yaşam kalitesi düzeylerinin karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız hemipleji tanısı almış 20 kadın 42 erkek sol ve sağ hemiplejik bireylerle gerçekleştirildi. Hastaların denge performansı Berg Denge Ölçeği ile günlük yaşam aktivitelerindeki bağımsızlığı Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi ile değerlendirilmiştir. Depresif semptomlar Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği ile incelenmiştir. Hastaların yaşam kaliteleri EQ-5D-3L Genel Yaşam Kalitesi Ölçeği ile, el tercihleri Edinburg Lateralizasyon Anketi ile değerlendirilmiştir. Tüm veriler IBM SPSS Statistics 21.0 istatistik programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Sol hemisfer lezyonlu olguların depresyon ve anksiyete düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek, fonksiyonel bağımsızlık ve yaşam kalitesi skorları daha düşük saptanmıştır. Sağlakların içinde sol hemiplejiklerin Barthel skoru sağ hemiplejiklere göre daha yüksek, sağ hemiplejiklerin depresyon seviyeleri daha yüksektir. Solakların içinde sol hemiplejiklerin Barthel skoru sağ hemiplejiklere göre daha yüksektir. Sonuç: Sağlak olup dominant tarafı felç olan hastaların; solak olup dominant tarafı felç olan hastalara göre parametrelerde daha çok etkilendiği tespit edilmiştir.

AnksiyeteDengeDepresyon+5
Başak Ezgi Ün
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kadın ve erkek hemiplejik hastalarda serebral lateralizasyon öngörüsüyle yaşam kalitesi, algılanan stres, günlük yaşam aktivitesi ve ekstremitelerin motor değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamız lateralizasyon öngörüsüyle; kadın ve erkek hemiplejik hastaların dominant ve resesif hemisferlerdeki lezyonların yaşam kalitesi, günlük yaşam aktiviteleri, stres algısı ve üst ekstremite motor değerlendirilmesi arasındaki ilişkilerin karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 28 kadın, 34 erkek olmak üzere toplam 62 hemiplejik hastayla yapılmıştır. 33 sağ hemiplejik, 29 sol hemiplejik hasta çalışmamıza gönüllü olarak katıldı. Hastaların günlük yaşam aktivitelerindeki bağımsızlık düzeyi Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi ile, stres seviyeleri Algılanan Stres Ölçeği ile, üst ekstremite motor becerileri Fugl-Meyer Üst Ekstremite Motor Değerlendirme Ölçeği ile, yaşam kaliteleri İnmeye Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği ile değerlendirilmiştir. Hastaların el tercihleri Edinburg Lateralizasyon Anketi ile incelenmiştir. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics version 26.0 ile analiz edilmiştir. Bulgular: Sol hemisfer lezyonlu hastaların üst ekstremite motor beceri düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek, algıladıkları stres düzeyleri daha düşük bulunmuştur. Solakların içinde sol hemiplejiklerin algıladıkları stres ve günlük yaşam aktivitelerindeki bağımsızlık düzeyi sağ hemiplejiklere göre daha yüksek, sağ hemiplejiklerin ise üst ekstremite motor becerisi daha fazladır. Sağlakların içinde sol hemiplejiklerin yaşam kalitesi skorları sağ hemiplejiklere göre daha yüksektir. Sonuç: Sağlak olup dominant tarafı felç olan hastaların günlük yaşam aktiviteleri bağımsızlığı ve yaşam kalitesi parametrelerinden daha çok etkilendiği, solak olup dominant tarafı felç olan hastaların algılanan stres ve üst ekstremite motor becerisi parametresinden daha çok etkilendiği tespit edilmiştir.

EkstremitelerGünlük yaşam aktiviteleriHemipleji+5
Kamile Özbayık
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel enfeksiyon modeli oluşturulan adölesan sıçanlarda mikroglial aktivasyon ve davranış ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Erken ergenlik döneminde lipopolisakkarit ile oluşturulan nöroinflamasyon modelinde, sıçanların medial prefrontal korteksinin, yetişkinlikte mikroglia sayısı, sinaps plastisitesi ile şizofreni ve benzeri davranış değişimini etkileyip etkilemeyeceğini araştırmayı amaçlamıştır. Materyal- Metot: 20 adet, 27 günlük erkek Wistar sıçanlar, iki gruba ayrılmış, gruplar 8+2 hayvan olacak şekilde kafes başına tek hayvan kafeslenmiştir. Nöroinflamasyon, doğum sonrası 31, 33, 35, 37 ve 39. günlerde 0,5 mg/kg intraperitoneal lipopolisakkarit uygulanması ile oluşturulmuş, birinci ve onuncu günlerde kiloları tartılıp kaydedilmiştir. Son enjeksiyondan 24 saat sonra, gruplardan iki hayvan sakrifiye edilmiştir. Geriye kalan tüm hayvanlar, doğum sonrası 63.günde yeni nesne tanıma, sosyal etkileşim ve açık alan davranış testleri ile test edilmiştir. Davranış testlerinden sonra, transkardiyal perfüzyon yöntemi ile sakrifiye edilip, beyin dokuları toplanmıştır. Yetişkin medial prefrontal korteks, hematoksilen-eozin, iyonize kalsiyum bağlayıcı adaptör proteini ve postsinaptik dansite proteini primer antikorları kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Lipopolisakkarit, enjeksiyon uygulaması sırasında kilo alımını azaltmıştır. Yetişkinlikte lokomotor aktiviteyi azaltmış, anksiyeteyi veya nesne tanımayı etkilememiştir. Sosyal etkileşimi azaltmış, ancak gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Yetişkin medial prefrontal kortekste, pozitif boyanan PSD-95 hücre sayısını ve mikroglia sayısını azaltmış, H&E boyanmasında, piramidal nöronların hücre büzülmesi yaşadığını ve piknotik çekirdeklere sahip olduğunu göstermiştir. Ergen medial prefrontal kortekste, mikroglia sayısı azalmıştır. Sonuçlar: Ergenlik döneminde bağışıklık müdahalesinin yetişkinlikte, mikroglia sayısını, davranışı ve sinaptik plastisiteyi olumsuz etkileyebileceğini saptanmıştır. Davranış, mikroglia ve PSD-95 seviyesindeki değişimler, lipopolisakkarite bağlı gelişebileceği varsayılmıştır. Anahtar Kelimeler: Sıçan, Nöroinflamasyon, Ergenlik, Mikroglia, Davranış, Şizofreni, Iba-1, PSD-95

DavranışEnfeksiyonlarHayvan deneyleri+4
Gözde Yılmaz
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Homosistein uygulanan sıçan vasküler düz kas hücrelerinde anjiyotensin reseptörlerinin hücre proliferasyonuna etkisi

Vasküler düz kas hücre (VDKH) proliferasyonunun, arteriyal duvarın kalınlaşmasına neden olarak miyokard enfarktüsü, abdominal aort anevrizması ve ateroskleroz gibi kardiyovasküler patolojilerin gelişmesinde önemli olduğu kabul edilmektedir. Diğer bir risk faktörünün de yükselmiş plazma homosistein (Hcy) düzeyi olduğu ileri sürülmektedir. Hiperhomosisteinin (HHcy) neden olduğu bu patolojiler ile renin anjiyotensin sistemi (RAS) arasında bir etkileşim olduğu düşünülmekte ancak bu etkileşimin mekanizması bilinmemektedir. Bu nedenle, Hcy ile anjiyotensin II (Ang II) tip 1 reseptörü (AGTR1) ve tip 2 reseptörü (AGTR2) arasındaki ilişkinin araştırılması, kardiyovasküler hastalıkların fizyopatolojisinin açıklanmasına katkı sağlayacaktır. Bu amaçla, sıçan torasik aortasından kültüre edilen VDKH'lere Hcy, Hcy+AGTR1 antagonisti (olmesartan), Hcy+AGTR2 agonisti (CGP42112A) ve Hcy+AGTR1 antagonisti+AGTR2 agonisti uygulaması yapılarak 24 saat sonunda MTT ile hücre proliferasyonu değerlendirildi. Bu uygulamaların yapıldığı gruplarda protein izolasyonu sonrası Western blot ile AGTR1 ve AGTR2 protein ekspresyonları, RT-PCR ile de AGTR1 ve AGTR2 mRNA ekspresyonları yapıldı. Hcy doza bağlı olarak VDKH'lerde proliferasyonunu artırdı(p<0,01); AGTR1 antagonisti ve AGTR2 agonisti ise bu proliferasyonu azalttı(p<0.005). Hcy, VDKH'de AGTR1 proteininin ve mRNA'sının ekspresyonunu artırırken, Hcy+AGTR1 antagonist uygulaması ise protein ve mRNA ekspresyonunu azalttı. Bununla birlikte Hcy, AGTR2 proteininin ve mRNA'sının ekspresyonunu azaltırken, Hcy+AGTR2 agonisti uygulaması bu ekspresyonları artırdı. Sonuç olarak Hcy, AGTR1 ve AGTR2'ler üzerinden VDKH proliferasyonu artırılabilir; bu proliferasyon AGTR1 antagonist/AGTR2 agonist uygulaması ile azaltılabilir. Anahtar sözcükler: Anjiyotensin II tip 1 reseptörü, anjiyoteinsin II tip 2 reseptörü, homosistein, vasküler düz kas hücresi.

Anjiyotensin IIAnjiyotensinlerHayvan deneyleri+6
Zehra Gül Yaşar
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Tekrarlayan gebelik kayıplarında ısı şok proteinlerinden HSP 70'in ekspresyonu

Başlık: Tekrarlayan gebelik kayıplarında ısı şok proteinlerinden HSP 70'in ekspresyonu Öğrencinin Adı: Taner ÖZEL Danışman: Doç. Dr. Tamer ZEREN Anabilim Dalı: Fizyoloji Anabilim Dalı Amaç: Tekrarlayan gebelik kaybı, prevelansı oldukça yüksek olan bir sağlık sorunudur. Isı şok proteinleri, proteinlerin dördüncül yapısının oluşumunda, serbest radikal düzeyinin hücre içi dengelenmesinde ve stres faktörlerine karşı hücresel savunmada önemli role sahiptir. Amacımız, tekrarlayan gebelik kaybı hastalarından alınan düşük materyalinde ısı şok proteinlerininden olan HSP 70 proteininin ekspresyon düzeylerini incelemek ve beta-aktin referans proteini ile normalizasyonunu yapmaktır. Gereç ve Yöntem: 24 gönüllü hasta "sağlıklı ve gebe olmayanlar (Grup 1)", "sağlıklı ve gebeler (Grup 2)" ve "tekrarlayan gebelik kaybı (Grup 3)" olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Grup 2 ve 3'ten düşük materyalleri, Grup 1'den endometriyal biyopsi alınmıştır. Alınan örnekler ile Western Blot çalışması yapılarak HSP 70 ve beta-aktin proteinlerinin ekspresyon seviyelerine ayrı ayrı bakılarak normalizasyon işlemi geçekleştirilmiştir. Bulgular: HSP 70 proteininin Grup 3 hastalarındaki ekspresyon seviyesinde azalma (p<0,05) meydana gelmiştir. Beta-aktin proteinin Grup 3 hastalarındaki ekspresyon seviyesinde artış (p<0,05) meydana gelmiştir. Normalizasyon işlemi (HSP 70 / Beta-Aktin) yapıldığında Grup 3 hastalarında bir azalma (p<0,05) gözlemlenmiştir. Sonuçlar: Tekrarlayan gebelik kayıplarında, HSP 70 protein seviyelerinde bir azalma ve beta-aktin protein seviyelerinde bir artış olduğu gözlemlenmiştir. Yapılan istatistiksel analizler, tekrarlayan gebelik kaybı grubuna ait hastalarda anlamlı sonuçlar ortaya koymuştur. HSP 70 proteininin kontrol grubuna göre diğer gruplarda daha az eksprese olması gebelik kaybının etiyolojik nedenlerinden biri olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Isı Şok Proteini (HSP 70), Western Blot, Beta-Aktin, Düşük Materyali, Tekrarlayan Gebelik Kaybı

Taner Özel
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Farelerde farmakolojik ajanların kalp hızı değişkenliği ve karmaşıklığı üzerine etkisi

Izoproterenol (ISO)) ile oluşabilecek periyodik (frekans bazlı) ve doğrusal olmayan kalp hızı dalgalanmalarının karşılaştırmalı analizini yapmaktır. Bu sayede, FLEC ve ISO gibi ajanların kalp hızını belirleyen otonom sinir sistemi (OSS) üzerindeki etkileri anlaşılmaya çalışılacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda otonom sinir sisteminin kardiyak dinamiklerinin araştırılması için 4-6 aylık 24 adet erkek fare kullanılmıştır. 3 gruba (n=8) ayrılmıştır: 1. Serum Fizyolojik (SF), kontrol amaçlı, 0.4 ml (i.p), 2. : FLEC 20 μg/g, 3. ISO 4 μg/g. Anestezi için tüm farelere 75 μg/g Na-pentobarbital + 0.04 μg/g Fentanil kombinasyonu i.p olarak uygulanmıştır. Tüm gruplarda ilaç uygulamasının öncesinde ve sonrasında Elektrokardiyografi (EKG) kayıtları alınmıştır. Bu çalışmanın esas konusu olan kalp hızı değişkenliği (KHD) analizlerini yapabilmek için LAB Chart 7 yazılımı ile spontan solunum frekansının sayı dizisi elde edildi. R-R intervali dizisi KUBIOS yazılımı (FINLANDIYA) ile analiz edilerek KHD analizleri tamamlanmıştır. Bulgular: EKG verileri, FLEC ve ISO gruplarda beklendiği gibi etkilemiştir. QJ intervali, ISO ' da FLEC' e göre azalmıştır. Fakat zaman ve frekans parametrelerinde anlamlı fark çıkmamıştır. Doğrusal olmayan parametrelerde ise Normal sinüs atımlarının standart sapması (SDNN) ve Normal kalp atışları arasındaki ardışık farkların kök ortalama karesi (RMSSD) anlamlı çıkmamıştır. Ama DFA1 değerinde ISO' nun hem FLEC hem de SF ' e göre azaldığı görülmektedir. Sonuçlar: FLEC ve ISO gruplarda EKG verileri hemen hemen literatür verilerine yaklaşık değerler çıkmıştır. Fakat KHD' de anlamlı sonuçlar çıkmamıştır. Bunun anlamlı çıkmamasının sebebi dataların standart sapmalarının çok büyük olmasından kaynaklanmaktadır. Doğrusal olmayan parametrelerde sadece DFA1 değeri anlamlı çıkmıştır. DFA1, kısa süreli olduğu için daha çok parasempatikliği yansıtmaktadır. Bu da karmaşıklığı baskıladığı anlamına gelmektedir.

EKGFarelerKalp hızı+1
Şeyda Avcıl
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Parkinson hastalarında kognitif fonksiyonların ve yaşam kalitesinin lateralizasyon öngörüsüyle değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda, Parkinson hastalığı (PH) tanısı almış bireylerin serebral lateralizasyon öngörüsüyle kognitif fonksiyonları, duygusal durum ve yaşam kalitesinin hastalık seyrine göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 18-70 yaş arasındaki PH tanısı almış 37 hasta ve 35 sağlıklı birey üzerinde gerçekleştirildi. Tüm katılımcılara kognitif beceri testlerinden muhakeme yeteneği testi (SPMIQ), sürekli dikkat testi (COG), stres altında tepki verme hızı ve kalitesi testi (DT-DTsüre) ve görsel hafıza testi (TAVTMB) uygulanmıştır. El tercihi Edinburg Lateralizasyon Anketi ile belirlenmiştir, duygusal durum Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile değerlendirilmiştir. Parkinson hastalarının yaşam kalitesi PDQ-39 anketi, hastalık evreleri Hoehn Yahr Evrelemesi, motor ve nonmotor etkilenimleri Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (BPHDÖ) ile belirlenmiştir, hastaların kullandıkları ilaçların levodopa eşdeğer dozu (LEDD) hesaplanmıştır. Tüm veriler IBM SPSS 22.0 istatistik programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Hasta grubunda SPMIQ ve DT doğru sayısı kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü. Dikkat, hastalık evresi 1 olan grupta anlamlı olarak daha yüksekti. Donma fenomeni olan grupta PDQ, BDÖ, BPHDÖ-I, BPHDÖ-II ve BPHDÖ-Toplam skorları anlamlı olarak daha yüksekti ve COG değeri anlamlı olarak daha düşüktü. 'on' dönemindeki hastalarda anlamlı olarak COG değeri daha yüksek, DTsüre (ms) daha kısa, BPHDÖ-II, BPHDÖ-III ve BPHDÖ-Toplam değerleri daha düşüktü. Sol tutulum grubunda PDQ ve BDÖ değerleri anlamlı olarak daha yüksekti. BDÖ değerleri LEDD değeri düşük grupta anlamlı olarak daha yüksekti. Sonuç: Parkinson hastalarının kognitif fonksiyonlarının, duygusal durum ve yaşam kalitelerinin olumsuz yönde etkilendiği, beyindeki dopamin düzeyinin kognitif fonksiyonlar üzerinde etkisi olabileceği görüşüne varılmıştır.

LevodopaNeurobilişsel işlevlerParkinson hastalığı+2
Fatma Nur Savran
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Uyarıcı maddeler ile ilişkili psikotik bozukluğun diğer maddeler ile ilişkili psikotik bozukluğa göre remisyona ulaşma sürelerinin karşılaştırılması

Amaç: Madde ile İlişkili Psikoz (MİP) da negatif ve pozitif psikotik belirti boyutlarının türü ve şiddeti ve iyileşme süreleri alınan maddenin türüne bağlı olarak farklılık göstermektedir. Bu çalışmada MİP ile ilişkili maddelere göre remisyona ulaşma durumları ve süreleri arasındaki farklılıkları incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde MİP için yatarak tedavi gören toplam 79 hasta dahil edildi. Hastaların kullandıkları maddelerin saptanması amacıyla idrar analizleri yapıldı ve hasta ve hasta yakın beyanları dikkate alındı. İncelenen hastaların 32 (%40,5) tanesi ''sadece uyarıcı madde'', 22 (%27,8) tanesi ''uyarıcı madde + diğer madde'', 25 (%31,6) tanesi ise ''uyarıcı olmayan madde'' 'ye bağlı psikoz ile takip edildi. Yatışın ilk gününden itibaren taburculuğa kadar olan süreçte hasta ile 3 günde bir görüşmeler yapılarak PANSS ölçeği puanlandı. Remisyona ulaşma kriterleri olarak PANSS ölçeği ile değerlendirilen kriterlerin (puanların) hastane yatışı boyunca karşılanması veya kişinin taburcu olmasına kadar geçen süredeki gün verileri baz alındı. Bulgular: Uyarıcılar, uyarıcı + diğer ve diğer madde gruplarında üç grup arasında kullanılan madde türü ile remisyon oranı arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p=.506). Yine üç grup arasında kullanılan madde türü ile remisyon süresi arasında anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır (p =.940). Eğitim düzeyi yükseldikçe remisyon oranları artmaktaydı. Gruplar arasında anlamlı fark gözlendi (p=.012). Sonuç: Akut dönemde Uyarıcı maddeler ile ilişkili psikoz hastaları ile diğer maddeler ile ilişkili psikoz hastaları arasında remisyona ulaşma oranları ve süreleri arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır.

Ayşe Bitlisli
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Yüksek kalori ile beslenen sıçanlarda egzersizin mitokondriyal işlevler üzerine etkisi

Çağımızda obezite, her geçen yıl görülme sıklığı artan, her yaş grubunu etkileyen ve ciddi sağlık sorunlarına yol açan kronik bir hastalıktır. Bireyin hayatında yüksek kalorili beslenmeye ek olarak hareketsiz yaşam tarzı da benimsendiğinde, obezite kaçınılmaz sonuç olarak göze çarpmaktadır. Vücudumuzda, hücresel düzeyde meydana gelen reaksiyonlar, enerji alımı ve enerji harcanımı ile doğrudan ilişkilidir. Çalışmamız, Wistar – albino cinsi sıçanlar kullanılarak, farklı kalori düzeylerinde beslenme ve bu beslenme tipleri arasında egzersizin yaratacağı bazı hücresel sinyal yolaklarını araştırmak üzere kurgulanmıştır. Sedanter gruplar ile sekiz haftalık egzersiz programı tamamlanan gruplar, cerrahi uygulamaya alınmış, kalp ve iskelet kas dokuları (m. gastrocnemius – m. soleus) izole edilip deney gününe kadar -800C'lik dondurucuda muhafaza edilmiştir. Tüm dokuların izolasyonu tamamlandıktan sonra, mRNA ekspresyon düzeyleri için PCR yapılmış ve sonuçlar 2-ΔΔCt formülüne göre hesaplanmıştır. Düşük – orta şiddette yaptırılan egzersizin, iskelet kası sitrat sentaz aktivitesini normal kalori ile beslenen gruplarda istatistiksel olarak anlamlı olmak üzere, her iki beslenme düzeyinde de arttırdığı görülmüştür. Sitrat sentazdaki bu artışa karşın, yağ yakım metabolizmasının önemli enzimlerinden olan CPT-1 ve CPT-2 enzim ekspresyonlarında anlamlı bir artış olmamıştır. Sonuç olarak, düzenli yapılsa dahi, düşük şiddetli egzersizlerin, hücresel anlamda bazı sinyal yolaklarını etkileyemediğini düşündürmektedir.

EgzersizEgzersizGen ifadesi+6
Özgür Günaştı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrasellüler anjiyotensin II'nin diyabetik sıçan vasküler düz kas hücre proliferasyonuna etkisi

Amaç: Diyabet ve intrasellüler anjiyotensin II'nin (Ang II) neden olduğu vasküler düz kas hücre proliferasyonunun altında yatan mekanizma tam olarak bilinmemektedir. Ayrıca diyabet ve hipertansiyonda renin anjiyotensin sistemi bileşenlerinin intrasellüler ve sistemik olarak arttığı bilinmektedir. Birçok çalışmada sistemik Ang II, anjiyotensin II tip 1 reseptörü (ATR1) ve anjiyotensin II tip 2 reseptörünün (ATR2) düz kas hücre proliferasyonundaki rolü gösterilmiştir. Ancak vasküler düz kas hücresi tarafından intrasellüler olarak da sentezlenen anjiyotensin II'nin proliferasyona etkisiyle ilgili yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle diyabetik sıçan vasküler düz kas hücre proliferasyonuna intrasellüler anjiyotensin II, ATR1 ve ATR2'nin etkisi araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda deney hayvanı olarak Wistar albino 180-200 g ağırlığında erkek sıçanlar kullanıldı. Sıçanların bir kısmına streptozotosin 45 mg/kg intravenöz yolla kuyruk veninden verilerek deneysel diyabetik grup oluşturuldu. Tüm deneysel uygulamalar Çukurova Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma ve Uygulama Merkezi Etik Kurul kararlarına uygun olarak yapıldı. Oluşturulan diyabetik ve kontrol grubu sıçanların aorta düz kas dokusundan primer düz kas hücre kültürü yapıldı. Elde edilen hücrelerin bir kısmı Ang II (0,001 µM, 0,01 µM, 0,1 µM, 1 µM, 10 µM, 100µM ve 1000 μM), ATR1 antagonisti Olmesartan (1 µM) ve ATR2 antagonisti PD123,319 (1 µM) ile 24 saat muamele edilerek hücre çoğalması ve canlılığı 3-(4,5-dimethythiazolyl-2)-2,5-diphenyltetrazolium bromide (MTT) ile spektrofotometrik olarak değerlendirildi. Ang II düzeyi hücre medyumundan ve hücre lizatından ELİSA kitiyle ölçüldü. Bulgular: Normal, diyabetik ve yüksek glukoz uygulanan vasküler düz kas hücresinde (VDKH) 0,1 µM ve 0,01 µM Ang II uygulaması hücre proliferasyonunu anlamlı olarak artırdı. Çalışmamızda normal VDKH'de Ang II, Ang II+PD123,319, Olmesartan+PD123,319 ve Ang II+Olmesartan+PD123,319 uygulamaları hücre proliferasyonunda anlamlı artışa neden olurken, Ang II+Olmesartan uygulaması hücre proliferasyonunu anlamlı olarak azalttı. Ancak diyabetik ve yüksek glukoz uygulanan VDKH'de Ang II+Olmesartan uygulamasında azalma görülmedi. Normal, diyabetik ve yüksek glukoz uygulanan VDKH'de ve medyumunda ELİSA'yla intrasellüler Ang II varlığı gösterildi. Çalışmamızda normal, diyabet ve yüksek glukozlu intrasellüler ve hücre medyumda ölçülen Ang II düzeyleri mg/protein olarak hesaplandığında normal grupla diyabetik grup arasında anlamlı bir fark görülmedi. Sonuç: Çalışmamızda diyabetik VDKH proliferasyonunda artma eğilimi olmasına rağmen hücre içi ve dışı Ang II düzeylerinde kontrol grubuna göre fark olmaması, diyabetteki proliferasyon, Ang II düzeyleri ve ATR arasında ilişkinin olmadığını düşündürmektedir. Anahtar Sözcükler: Anjiyotensin II, diyabet, düz kas hücresi, intrasellüler, proliferasyon.

Anjiyotensin IIDiabetes mellitusHücre çoğalması+2
Zehra Çiçek
Çukurova University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel akut respiratuar distres modelinde Dexpanthenol'ün antiinflamatuar ve antioksidan etkilerinin araştırılması

Bu çalışma deneysel olarak oleik asitle oluşturulan akciğer hasarında oksidan, anti-oksidan sistemlerindeki değişiklikler ile antioksidan özelliği bilinen ve daha önce radyoterapinin etkilerini bir dereceye kadar azalttığı ve ışın tedavisi yaralanmalarına karşı koruyucu ve ototoksisiteyi önleyebilen etkileri olduğu, iskemi/reperfüzyon yaralanmasında doku hasarını iyileştirdiği, nefrotoksik olgularda olumlu sonuçlar verdiği görülen dekspantenol'ün olası iyileştirici ve koruyucu etkisinin araştırılması amacı ile yapıldı. Çalışmaya 50 adet Wistar-Albino cinsi dişi rat (250- 300gr) alındı. Ratlar 5 gruba ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu (n=10) (K) Kuyruk veni kullanılarak 100mg/kg serum fizyolojik intravenöz (iv) olarak verildi, enjeksiyondan 30 dakika sonra serum fizyolojik intraperitoneal (ip) olarak Dekspantenol ile aynı hacminde verildi. Dört saat sonra hayvanlar sakrifiye edildi. Grup 2: Oleik asit grubu (n=10) (O) 100mg/kg oleik asit kuyruk veninden iv verildi, oleik asit enjeksiyonundan 30 dakika sonra dekspantenol ile aynı hacimde serum fizyolojik intraperitoneal verildi, hayvanlar 4 saat sonra sakrifiye edildi. Grup 3: Dekspantenol+ Oleik asit grubu (n=10) (DO) 7 gün boyunca ip yolla 500 mg/kg dekspantenol verildi ve 7. Günün sonunda 100mg/kg oleik asit kuyruk veninden iv verildi. Enjeksiyondan 30 dakika sonra 500mg/kg ip serum fizyolojik verildi. Hayvanlar 4 saat sonra sakrifiye edildi. Grup 4: Dekspantenol+ Oleik asit + Despantenol grubu (n=10) (DOD) 7 gün boyunca ip yolla 500 mg/kg dekspantenol verildi ve 7. Günün sonunda 100mg/kg oleik asit kuyruk veninden iv verildi. Enjeksiyondan 30 dakika sonra 500mg/kg ip Dekspantenol verildi. Hayvanlar 4 saat sonra sakrifiye edildi. Grup 5: Oleik asit + dekspantenol grubu (n=10) (OD) 100mg/kg oleik asit kuyruk veninden iv verildi. Enjeksiyondan 30 dakika sonra 500mg/kg ip Dekspantenol verildi. Hayvanlar 4 saat sonra sakrifiye edildi. Sakrifiye edilen tüm hayvanlardan alınan kan örnekleri ile interlökin-1α (IL1-α), Tümör Nekroz Faktör alfa (TNF-α) bakıldı. Akciğer dokusunda ise ışık mikroskobu ile histopatolojik inceleme ve malondialdehid doku (MDA doku), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), katalaz (CAT) enzim aktivite düzeyleri bakıldı. Total akciğer hasarı açısından oleik asit grubu diğer gruplar ile karşılaştırıldığında en yüksek akciğer hasarı oleik asit grubunda saptandı. Oleik asit grubu diğer gruplar ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde akut akciğer hasarı oluşturdu. Oleik asit grubu ile OD grubu arasında CAT, GSH-Px, MDA düzeyleri açısından anlamlı fark saptandı. Oksidan bir parametre olan MDA doku düzeyleri açısından O grubu ile kontrol, DO, DOD, OD grupları arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı. Bu beş grupda en yüksek MDA düzeyi O grubunda, en düşük MDA doku düzeyi kontrol grubunda tespit ettik. Gruplar arasında IL1-α, TNF-α düzeyleri açısından anlamlı fark saptanamadı. Sonuç olarak, akut akciğer hasarında dekspantenolün oksidan, anti-oksidan sistemlerindeki dengeyi anti-oksidanlar lehine arttırması nedeniyle dekspantenol alımının artırılması ARDS'de akciğer hasarını önlemede ve oluşmuş akciğer hasarını tedavi etmede faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: Akut Akciğer Hasarı, Anti-İnflamatuar, Antioksidan, Dekspantenol, Oleik Asit.

AkciğerAkciğer hastalıklarıAntiinflamatuar ajanlar+4
Ecem Ersungur
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel hayvan modelinde incir (ficus carica) çekirdeği yağının TNBS ile indüklenen kolit üzerine olası etkilerinin araştırılması

Zengin biyoaktif içeriği ile Ficus carica meyvesi geleneksel olarak uzun süredir tıbbi ve beslenme yararlarına sahip olduğu için kullanılmaktadır ve incir çekirdek yağı yüksek antioksidan ve tokoferol kaynağıdır. Çalışmanın amacı, kuru incir çekirdeklerinden soğuk presleme ile elde edilen incir çekirdeği yağının, TNBS ile indüklenen deneysel kolit modeli üzerine olası koruyucu ve terapötik etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla altmış Wistar Albino sıçan altı gruba ayrılmıştır (n = 10) (Sham, TNBS, LFC3, LFC6, SFC3, SFC6). Kolit, % 37 etanol ile çözülen TNBS kullanılarak oluşturulmuştur. İncir çekirdeği yağı tedavisi, uzun süre için toplam 15 gün, kısa süreli tedavi grupları için ise 3 gün uygulandı. İncir (Ficus carica) çekirdeği yağı, yüksek doz için 6 ml/kg ve düşük doz tedavi grupları için 3 ml/kg olarak oral gavaj yoluyla intragastrik olarak uygulandı. Mikroskobik hasar skorlarına göre, tedavi uygulanmamış kolitli sıçanlar ve incir çekirdeği yağı ile tedavi edilen gruplar arasında önemli farklar saptanmıştır. Tedavi gruplarının TNBS grubuna göre anlamlı derecede iyileştiği gösterildi. Uzun dönem tedavi gruplarının histopatolojik skorları kısa dönem gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde iyileşme gösterdi. Biyokimyasal sonuçlar açısından (Myeloperoksidaz, Malondialdehit, İnterlökin 1, Tümör Nekroz Faktörü alfa, Süperoksit Dismutaz, Katalaz ve Glutatyon Peroksidaz), tedavi grubundaki sıçanlarda TNBS grubu sıçanlara göre istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler gözlendi. Biyokimyasal sonuçlarımız histolojik bulgularla uyum göstermektedir. Sonuç olarak; İncir çekirdeği yağı, inflamatuvar bağırsak hastalığı tedavi süreci üzerinde olumlu etkilere sahip olması nedeni ile kolitte ek bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceğini ve incir çekirdeği yağının bu etkilerinin de antiinflamatuvar ve antioksidan mekanizmalar sonucunda oluştuğunu söyleyebiliriz.

Antiinflamatuar ajanlarAntioksidanlarFicus carica+7
Ferhat Şirinyıldız
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

İncir (ficus carica) çekirdeği yağının deneysel mezenterik arter oklüzyonuna bağlı ince barsak iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olası etkileri

Akut mezenterik iskemi neticesinde gelişen iskemi reperfüzyon hasarındaki histopatolojik bozulmanın temel sorumlusu serbest oksijen radikalleri ve proinflamatuar sitokinlerin artışıdır. Ficus carica ve çeşitli kısımlarının antioksidan ve antiinflamatuar özellikler gösterdiği geçmiş çalışmalarda bildirilmiştir. Bu çalışmada da Ficus carica çekirdek yağının, sıçanlarda intestinal iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini incelemek amaçlandı. Çalışmamızda 50 adet Wistar albino sıçan 5 eşit gruba bölündü: Negatif control (NC), sham operasyon (Sham), iskemi ve reperfüzyon (IR), 3ml/kg/gün Ficus carica çekirdek yağı (FC3), 6ml/ kg/gün Ficus carica çekirdek yağı (FC6). IR, FC3 ve FC6 gruplarına iskemi ve reperfüzyon prosedürü 45 + 120 dakika boyunca uygulandı. Sham grubu sıçanlara 10 gün boyunca 6ml/kg serum fizyolojik verilip, yalnızca abdominal orta hat laparotominin ardından 165 dakika boyunca anestezi altında bekletildi. IR grubuna kıyasla, doku IL-1β düzeyi FC3 ve FC6 gruplarının her ikisinde de düşük bulundu (p≤0,001). TNFα seviyesi FC6 grubunda IR grubuna gore anlamlı derecede düşük saptandı (p≤0,01). FC3 grubunun doku MPO ve MDA düzeyi IR grubuna kıyasla düşük bulundu (sırasıyla; p≤0,01, p≤0,05). Benzer şekilde FC6 grubunun doku MPO ve MDA düzeyinin de IR grubuna kıyasla düşük olduğu gösterildi (p≤0,001). Hem MPO hem MDA için FC6 grubundaki düşüş FC3 grubundaki düşüşten fazlaydı (p≤0,05). FC6 ve FC3 gruplarının her ikisinde de SOD ve GSH seviyeleri IR grubuna kıyasla düşük olup (p≤0,001), FC3 ve FC6 grupları arasında anlamlı fark gösterilemedi. Doku CAT düzeyi FC6 ve FC3 gruplarının her ikisinde de IR grubundan yüksek saptandı (p≤0,05). CAT düzeyi açısından FC3 ve FC6 grupları arasında anlamlı bir fark gösterilemedi. Histopatolojik olarak FC3 ve FC6 gruplarının her ikisi de IR grubundan düşük (p≤0,001), FC6 grubu ise FC3 grubundan daha düşük bir skorla evrelendi (p≤0,05). Sonuç olarak, incir çekirdeği yağının oral kullanımının, olasılıkla antioksidan ve antiinflamatuar özellikleri sebebiyle, sıçanlarda akut mezenterik iskemi modeline bağlı gelişen iskemi reperfüzyon hasarındaki biyokimyasal ve histopatolojik bulguları tersine çevirdiğini söyleyebiliriz. Çalışmamız bulguları ışığında; insanlarda da incir çekirdeği yağının oral kullanımının iskemi reperfüzyon hasarındaki biyokimyasal ve histopatolojik sonuçları olumlu yönde değiştirebileceğini düşünmekteyiz.

AntioksidanlarArteryel oklüzif hastalıklarBağırsak-ince+6
Cenk Orak
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Parasetamol ile oluşturulmuş deneysel karaciğer toksisitesi modelinde dekspantenol ve tokoferol'un olası tedavi edici etkisi

Çalışmamızda 56 adet 200-250g ağırlığında Wistar-albino dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, Sham, Toksisite, Toksisite + 250mg/kg Dekspantenol, Toksisite + 500mg/kg Dekspantenol, Toksisite + 250mg/kg Dekspantenol + 60mg/kg Tokoferol, Toksisite + 500mg/kg Dekspantenol + 60mg/kg Tokoferol, Toksisite + 60mg/kg Tokoferol olmak üzere 7 gruba ayrıldı (n=8).Toksisite grubundaki sıçanlara 2000 mg/kg Parasetamol gavaj yöntemiyle oral olarak uygulandı. 1. tedavi grubuna toksisite oluşturulduktan 1 saat sonra tek doz 250mg/kg Dekspantenol, 2. tedavi grubuna ise toksisiteden 1 saat sonra tek doz 500mg/kg Dekspantenol intraperitonel olarak uygulandı. 3. tedavi grubuna toksisiteden 1 saat sonra 250mg/kg/ip Dekspantenol ve 60mg/kg/im Tokoferol, 4. tedavi grubuna ise toksisiteden 1 saat sonra 500mg/kg/ip Dekspantenol ve 60mg/kg/im Tokoferol uygulandı. 5. tedavi grubuna toksisiteden 1 saat sonra tek doz 60mg/kg Tokoferol intramuskuler olarak uygulandı. Biyokimyasal inceleme sonucunda doku MDA, MPO, GSH-PX değerleri Toksisite grubuyla karşılaştırılan tüm tedavi gruplarında anlamlı fark gösterdi (p<0,05). Serum ALT, AST, LDH değerleri Toksisite grubuyla karşılaştırılan tüm tedavi gruplarında anlamlı fark gösterdi (p<0,05). Histopatolojik değerlendirmede de tüm tedavi gruplarında toksisite grubundakilere göre daha az hasar tespit edildi. Bu veriler Dekspantenol ve Tokoferol'ün karaciğer toksisitesini önlemeye yardımcı olabileceğini düşündürdü.

AsetaminofenDekspantenolKaraciğer+5
Havane Kelekcio
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

20-25 yaş grubu kadınlarda düzenli tenis antrenmanlarına katılmanın fiziksel ve motor beceriler üzerine etkisi

20-25 yaş grubundaki genç kadınlara uygulanan temel tenis eğitim programı sonucunda motor özelliklerinde değişmeler olduğu ve elde edilen verilerin tenis antrenörlerine ve sporculara faydalı olacağı düşünülmektedir. Bu çalışmada da tenis sporunun genç kadınlarda var olan bazı fiziksel ve motor özelliklere olan etki ve katkısının araştırılması amaçlanmıştır. Araştırma için, 61 kişilik öğrenci grubu belirlendi. Bu öğrenci grubuna tenis temel teknikleri öğretim programı uygulandı. Antrenman programı 8 hafta, 2 gün ve 120 dakikalık iki ders şeklinde yapıldı. Belirlenen öğrenci grubundaki genç kadınların fiziksel ve motorik özelliklerine ait ölçümlerden denge sağ, denge sol, denge çift, esneklik, şınav, mekik ve aerobik fonksiyon ölçümleri yapılarak SPSS 25 programı ile arasındaki farklara ait tekrarlanmış ölçümler için T-testi analizi yapılmıştır. Araştırma sonunda elde edilen ön test son test bulgularına göre, denge sağ, denge sol, denge çift, şınav, mekik, esneklik ve aerobik fonksiyon testi ortalamaları üzerinde düzenli tenis antrenmanlarının etkili olduğu, boy, kilo ve vücut kitle indeksi üzerinde ise etkisinin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

AntrenmanEgzersizKadınlar+3
Hüseyin Kuzğun
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel miyoglobinürik akut böbrek yetmezliği modelinde incir (Ficus carica) çekirdeği yağının etkileri

Amaç: Çalışmamızda, kuru incir (Ficus carica) çekirdeklerinin soğuk pres yöntemiyle ezilmesi ile elde edilmiş olan incir çekirdeği yağının deneysel miyoglobinürik akut böbrek yetmezliği modeli üzerindeki etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Deney için 32 adet Wistar Albino erkek sıçan, randomize 8'erli 4 gruba ayrıldı ve böbrek hasarı, %50'lik hipertonik gliserolün (8 ml/kg), sıçanların her iki arka bacağına eşit olarak intramuskular enjeksiyonuyla oluşturuldu. Denekler son 24 saat susuz bırakıldı. Sham grubuna, intramuskular salin uygulandı ve 1, 24 ve 48 saat sonra oral yoldan distile su verildi. (MABY) grubuna, gliserol ve 1, 24 ve 48 saat sonra oral yoldan 3 ml/kg miktar distile su veridi. MABY+FC3 ve MABY+FC6 gruplarına, gliserol ve 1, 24 ve 48 saat sonra oral yoldan 3 ml/kg ve 6 ml/kg dozunda Ficus carica çekirdeği yağı verildi. İlk gliserol enjeksiyonundan sonra hayvanların serbest diyet ve su alımı sağlandı. 72. saatte kan ve doku örnekleri alınarak hayvanlar sakrifiye edildi. Bulgular: MABY grubunda artmış olan üre ve kreatinin değerleri MABY+FC3 ve MABY+ FC6 gruplarında, iki tedavi grubu arasında anlamlı bir fark olmaksızın düşük bulundu. Gruplar arasında doku ve serum MDA ve MPO düzeyleri bakımından anlamlı fark tespit edilemedi. Doku GSH düzeyinde her iki tedavi grubunda da doza bakılmaksızın anlamlı artış kaydedildi (P≤0.01). Serum GSH seviyesi sadece MABY + FC6 grubunda anlamlı olarak arttı (P≤0.05). Böbrek dokusunun mikroskobik kesitlerinde, nekroz oranının, dozdan bağımsız olarak her iki tedavi gruplarında önemli ölçüde azaldığı görüldü. Kast oranında yalnızca MABY + FC6 grubunda anlamlı düzeyde azalma kaydedildi. Sonuç: Bu çalışmada; incir çekirdeği yağının, miyoglobinürik akut böbrek yetmezliği modelinde, genel olarak böbrek fonks􀵴yon bel􀵴rteçler􀵴nde, hücresel morfoloj􀵴de 􀵴y􀵴leşme ve ant􀵴oks􀵴dan kapas􀵴tede artış sağladığı göster􀵴lm􀵴şt􀵴r.

Akut böbrek hasarıBitkisel yağlarBöbrek yetmezliği+5
Derya İşler
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2021
00