
466
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Holştayn ve simental sığırlarında süt verim düzeylerinin yağ doku hormonları ve bazı galaktopoetik hormonlarla ilişkilerinin araştırılması
Bu araştırmada laktasyon dönemlerine göre düşük, orta ve yüksek süt verimli Holştayn ve Simental ırkı ineklerde, enerji metabolizmasının düzenlenmesinde etkili olan; leptin, adiponektin ve grelin hormonları ile metabolik faaliyetlerin düzenlenmesinde de etkili olan galaktopoetik hormonlardan; büyüme hormonu (BH), insülin, insülin benzeri büyüme faktörü-I (IGF-I), kortizol, Tiroit Stimülan Hormon (TSH) ve Tiroksin (T4) düzeylerindeki fizyolojik değişimleri ve süt verim düzeyi ile aralarındaki korelasyon incelendi. Bu amaçla, laktasyon dönemlerine göre düşük, orta ve yüksek süt verimine sahip Holstein (n=30) ve Simental ırkı inekler (n=30) kullanıldı. Holştayn ve Simental ırkı inekler, her grupta 10'ar hayvan olacak şekilde 6 gruba ayrıldı ve kuru dönem vücut kondisyon skorları belirlendi. Hayvanların tamamından aynı gün kan örnekleri alındı. Kan serumlarında büyüme hormonu, insülin, İGF-I, kortizol, TSH, T4, leptin, adiponektin ve grelin seviyeleri belirlendi. Büyüme hormonu seviyelerinin Holstein ırkı ineklerde düşük süt verim düzeyinde, Simental ırkında ise düşük ve yüksek süt verim düzeyinde yükseldiği (p<0.05) tespit edildi. Plazma kortizol seviyelerinin Holstein ırkında düşük ve yüksek süt verim düzeylerinde istatistik olarak (p<0.05), düşük süt verimli Simental ırkında ise rakamsal olarak yükseldiği tespit edildi. Plazma T4 seviyelerinin Holstein ırkı ineklerde yüksek süt verim düzeyinde düştüğü (p<0.05), süt verim düzeyi azaldıkça yükseldiği (p<0.05) tespit edildi. Grelin seviyesinin düşük ve yüksek süt verimli Simenatl ırkı ineklerde istatistik olarak (p<0.05), Holstein ırkında ise sayısal olarak yükseldiği tespit edildi. Irk ayrımı olmaksızın düşük, orta ve yüksek süt verimli ineklerde plazma leptin seviyeleri ile insülin ve BH seviyeleri arasında, plazma adiponektin seviyeleri ile leptin ve insülin arasında (p<0.01) pozitif korelesyon tespit edildi. Sonuç olarak, mevcut araştırmada, laktasyonda enerji ihtiyacının ciddi boyutlarda olmaksızın yükseldiği durumlarda, fizyolojik olarak büyüme hormonu, kortizol ve grelin hormon seviyelerinin yükseldiği; plazma T4 seviyesinin düştüğü ve insülin, IGF-I, TSH, leptin ve adiponektin seviyelerinin değişmediği belirlenmiştir. Leptin, adiponektin ve grelin hormonları ile galaktopoetik hormonlar arasında etkileşim bulunmaktadır.
Bingöl Devlet Hastanesi'nde 2017 yılında tedavi olan geriatri hastalarında anemi durumunun değerlendirilmesi
Bingöl'de geriatrik hasta popülasyonunda anemi sıklığının belirlenmesi amaçlandı. Aneminin sosyodemografik özelliklerden ve hastanede tedavi olma biçimi gibi faktörlerden nasıl etkilendiğininin belirlenmesi, anemi belirlenen kişilerde aneminin morfolojik, yaş gruplarına göre ve anemi ağırlık düzeyine göre değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma Bingöl Devlet Hastanesi'ne başvuran geriatri hastalarında geriye dönük olarak yapıldı. Hastalar DSÖ kriterlerine göre erkeklerde hemoglobinin 13 gr/dl, kadınların ise 12gr/dl altında olması anemi kabul edilerek değerlendirildi. Yatan ve ayakta tedavi olan hastaların, kadın ve erkek hastaların anemi sıklığı belirlendi. Anemili hastalar morfolojik olarak sınıflandırıldı. Anemik hastalar ağır, orta ve hafif düzeyde anemi şeklinde gruplara ayrıldı. Ayrıca anemili geriatri hastaları 65-74 yaş, 75-84 yaş ve 85 yaş ve üzeri gruplara ayrılarak incelendi. Sonuçların değerlendirilmesinde Minitap paket istatistik programı ve excelden yararlanıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam hasta sayısı 11621 bireydi. Bunların 6292'si kadın, 5329'u erkekti. Yatarak tedavi görenler 2142 (%18.43), poliklinikte muayene olanlar 9479 (%81.57) kişiden oluşuyordu. Genel anemi sıklığı %24.71 bulundu. Anemi sıklığı kadınlarda %21.72, erkeklerde ise %28.25 olarak bulundu. Yatan hastalarda anemi sıklığı %46.51, ayakta tedavi gören hastalarda anemi sıklığı %19.79 olarak tespit edildi. En yüksek anemi sıklığı yatarak tedavi gören erkek hastalarda (%47.97) tespit edildi. Yatarak tedavi olan kadınlarda da %44.70 sıklıkta anemi bulundu. Ayakta muayene olan geriatrik erkeklerde %22.57 kadınlarda ise %17.62 anemi sıklığı belirlendi. Anemili hastalardan toplam 205 kişide (%7.15) ağır, 563 kişide (%19.62) orta, 2101 kişide (%73.23) hafif düzey anemi bulundu. Geriatrik anemili hastalarda genel morfolojik değerlendirmede 619 kişide (%21.59) mikrositer, 2129 kişide (%74.21) normositer, 121 kişide (%4.22) makrositer tipte anemi bulundu. Yaş arttıkça anemi oranında artma saptandı. Yaş gruplarında en fazla anemi oranı 85 yaş üstü erkek yatan hastalarda %67.35 olarak bulundu. Geriatrik hastalarda anemi erkek hastalarda daha fazla idi. Yatan hastalarda anemi ayakta tedavi gören hastalardan daha fazla idi. Geriatri hastalarında aneminin değerlendirmesi yapıldı. Bu çalışma yaşlılarda aneminin tespiti ve düzeltilmesine yönelik halk sağlığı programlarının yapılmasına katkı sağlayabilir. Geriatrik popülasyonda etyolojiye yönelik daha geniş anemi çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Anemi, durum değerlendirmesi, geriatri hastaları
Siyatik sinir crush hasarı oluşturulmuş farelerde elektro-akupunktur ve fiziksel egzersizin terapötik etkisinin araştırılması
Periferik sinir hasarının görülme sıklığı yüksektir. Etkilenen uzuvda duyu ve motor fonksiyonların kısmen veya tamamen kaybı, fiziksel sakatlık ve nöropatik ağrı gelişebilir. Bu durum, yaşam kalitesini etkileyebilir, iş kaybına ve ekonomik sorunlara ve psikolojik travmalara yol açabilir. Normal koşullarda, yaralanan periferik sinirler, hedef organlarını yenileme ve yeniden sinirlendirme kapasitesine sahiptir. Ancak, modern teşhis prosedürlerine, farmakolojik, elektriksel, hücre bazlı, lazer tedavileri dahil olmak üzere çeşitli cerrahi olmayan yaklaşımlar ve gelişmiş mikrocerrahi tekniklere rağmen periferik sinir onarımı sonrası fonksiyonel iyileşme genellikle tatmin edici seviyede değildir. Bu çalışma, ezilme hasarı oluşturulan siyatik sinir fare modelinde fiziksel egzersiz ile elektroakupunktur uygulamalarının, rejenerasyonu ve fonksiyonel iyileşmeyi desteklemedeki rollerini karşılaştırmak için tasarlanmıştır. Bu çalışma için 50 fare; Kontrol, Ezilme Hasarı, Ezilme Hasarı+Egzersiz, Ezilme Hasarı+Elektroakupunktur ve Ezilme Hasarı+Egzersiz+Elektroakupunktur (kombine tedavi) olmak üzere beş gruba randomize (n=10) atandı. Kontrol grubu dışındaki farelerin sol uyluk bölgesinde siyatik sinir ezilme hasarı oluşturuldu. Hasar sonrası rejenerasyon ve fonksiyonel iyileşmeyi tetiklemek için; hayvanlara haftada 5 gün 6 hafta 10 m/dk hızla 30 dakika koşu bandında aerobik egzersiz yaptırıldı. Haftada 3 gün, 13 seans hasarlı arka bacaktaki GB30 ve GB34 akupunktur noktalarına elektroakupunktur uygulandı. Fonksiyonel duyusal iyileşme, termal hiperaljezi ve tail flick testleri ile değerlendirildi. Fonksiyonel motor iyileşme, siyatik fonksiyon indeksi (SFI) ve elektromiyografi testleri ile değerlendirildi. Yapısal olarak siyatik sinir ve kas dokusundaki dejeneratif ve rejeneratif değişiklikler immünofloresan görüntüleme yöntemi ve ImageJ yazılımı ile değerlendirildi. Tüm tedavi gruplarında anlamlı seviyede duyusal ve motor fonksiyon iyileşmesi, yapısal olarak nörofilamentte (akson iskeleti) ve asetilkolin reseptörlerinde daha iyi ekspresyon ve rejenerasyon görüldü. Fiziksel egzersiz ve elektroakupunkturun birlikte uygulandığı kombine tedavi en erken ve en etkin tedavi sağlamasıyla tedavi başarısını daha da artırdı. Terapötik etkinliğin moleküler mekanizmalarının aydınlatılabilmesi için daha ileri preklinik ve klinik çalışmaların yapılması önerilir.
S100A9 ve S100A4 proteinlerinin epileptik nöbet ayırıcı tanısındaki rolü ve fizyolojik kan parametreleriyle ilişkisi
Epilepsi, nöronal hipereksitabilite ve senkronize deşarjlarla karakterize, kompleks patofizyolojik mekanizmaların eşlik ettiği kronik bir nörolojik hastalıktır. Son yıllarda yapılan çalışmalar, epilepsinin yalnızca nöronal düzeydeki elektriksel anomalilerle sınırlı kalmadığını, aynı zamanda nöroinflamasyonun da epileptogenez de kritik roller üstlendiğini ortaya koymuştur. Bu çalışmada, S100 protein ailesinin önemli üyeleri olan S100A4 ve S100A9 proteinlerinin epileptik nöbet patofizyolojisine bağlı olarak seviyeleri değerlendirilmiş; bu protein düzeylerinin, metabolik, hematolojik ve inflamatuar kan parametreleriyle olan ilişkileri incelenmiştir. Bu çalışma, İstanbul Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Şehir Hastanesi Acil Servisi'ne epileptik nöbet semptomlarıyla başvuran 18–65 yaş aralığında, 90 hasta ile 50 sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubu üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen gönüllülerin demografik özellikleri, vital bulguları ve bazı fizyolojik kan parametreleri (WBC, HGB, PLT, Glukoz, Üre, kreatinin, sodyum, potasyum, ALT, AST, CRP, Laktat, CK, serum kreatinin kinaz seviyeleri) araştırıldı. Ayrıca serum S100A9 ve S100A4 seviyeleri ELISA yöntemi ile tespit edildi. Epileptik nöbet grubunda kontrol grubuna kıyasla glukoz, laktat, CRP ve potasyum düzeyleri bakımından anlamlı artış tespit edildi (p<0.01). Serum S100A4 ve S100A9 protein düzeylerinin epileptik nöbet grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede azaldığı tespit edildi (p<0.01). Sonuç olarak bu çalışmanın sonuçları, S100A4 ve S100A9 proteinlerinin epileptik nöbet patofizyolojisi ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Bulgular, epilepsiye multidisipliner bir yaklaşım geliştirilmesinin önemini vurgulamaktadır.
Optical monitoring of cerebral blood flow and metabolism during carotid endarterectomy
Carotid endarterectomy (CEA) is a surgical operation to eliminate plaque in the carotid bifurcation where patients are at risk of embolic stroke. CEA requires cross-clamping of carotid arteries (common, internal, and external) to halt the blood flow in the surgical area, causing a hemodynamic challenge to the surgical hemisphere and the risk of embolus. Therefore, cerebral hemodynamics or electrophysiology is intraoperatively monitored via different modalities, including near-infrared spectroscopy (NIRS), electroencephalogram (EEG), somatosensory evoked potentials, carotid stump pressure, and transcranial Doppler ultrasound. Although EEG is a commonly used and reliable monitoring technique for CEA, it is a surrogate measure of cerebral blood flow (CBF). Further, different anesthetic regimens could suppress its waveforms, making it difficult to rely on to ensure adequate CBF. Furthermore, there has been no gold standard for monitoring CBF during CEA. Therefore, we aimed to investigate changes in CBF index (CBFi) and cerebral metabolism via combined diffuse correlation spectroscopy (DCS) and NIRS system in patients who underwent CEA. We compared changes in EEG power spectra with cerebral hemodynamics on twenty-three CEA patients by quantifying a well-known EEG spectral method, desynchronization function. We also assessed different induction anesthesia on desynchronization functions to indicate electrophysiological and neurovascular changes with respect to clamping. Finally, we evaluated variability within CBFi and EEG power spectra by quantifying the coefficient of variation to capture hemispheric differences. A combined DCS-NIRS system can deliver complementary cerebral hemodynamic assessment to electrophysiology during CEA. Furthermore, intraoperative monitoring of clamp-induced cerebral hypoperfusion with a combined DCS-NIRS system would help make acute management changes in inpatient care (e.g., arterial shunting). Assessing the electrophysiological and neurovascular status of the brain can avert undesirable events such as hypoperfusion and hypoxia, prevent cerebral ischemia and allow determining personalized perfusion strategies.
Büyüme çağındaki sıçanlarda oral kaprilik asit uygulamasının açil ghrelin ve büyüme hormonu düzeyleri ile anksiyete üzerine etkisi
Kaprilik asit 8 karbon içeren orta zincirli bir yağ asididir. Kaprilik asit, açlık hormonu olarak bilinen ghrelinin aktif formu olan açil ghreline dönüşümü için gereklidir. Açil ghrelin besin alımının kontrolü ile ilişkili işlevlerine ek olarak, büyüme hormonu salgısını artırır. Diyet yoluyla alınan kaprilik asidin ghrelinin aktif formunu artırarak bu mekanizma üzerinden büyümeyi desteklemesi olasıdır. Bu tez çalışmasının amacı, uzun dönem oral kaprilik asit uygulanan sıçanlarda serum açil ghrelin, büyüme hormonu, IGF-1 ve insülin düzeyi, büyüme parametreleri ve anksiyete düzeylerini incelemektir. Bu amaçla 3 haftalık 30 adet Wistar albino erkek sıçan; kontrol, düşük düzey kaprilik asit ve orta düzey kaprilik asit olmak üzere 3 gruba ayrılmış; 30 gün boyunca oral gavaj ile kaprilik asit uygulaması yapılmıştır. Uygulama boyunca sıçanların büyüme parametreleri ve yem tüketimleri takip edilmiş; sonrasında açil ghrelin, büyüme hormonu, IGF-1 ve insülin düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca hayvanların anksiyete düzeyleri yükseltilmiş artı labirent ve aydınlık/karanlık kutu testleri ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonucunda, büyüme çağındaki sıçanlara uyguladığımız dozlardaki kaprilik asidin büyüme hormonunda azalmaya yol açtığı; açil ghrelin, IGF-1 ve insülin düzeylerinde ise değişikliğe yol açmadığı görülmüştür. Ayrıca gruplar arasında büyüme, iştah ya da anksiyete düzeyleri açısından bir fark bulunamamıştır. Tez çalışmamız, kaprilik asidin büyüme çağındaki sıçanlarda büyüme, besin tüketimi ile açil ghrelin ve büyüme hormonu düzeylerini beraberce inceleyen ilk çalışma olması bakımından önemlidir. Kaprilik asit ve ghrelin hormonu arasındaki etkileşim ve bu etkileşimin büyüme ile ilişkili hormon düzeyleri, büyüme parametreleri, iştah ve anksiyete üzerine etkisini aydınlatacak daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Vitex agnus castus L. esansiyel yağının neuroblastoma hücreleri üzerine antineoplastik etkilerinin araştırılması
ÖZET VİTEX AGNUS CASTUS L. ESANSİYEL YAĞININ NEUROBLASTOMA HÜCRELERİ ÜZERİNE ANTİNEOPLASTİK ETKİLERİNİN ARAŞTIRILMASI Amaç: Bu çalışmanın amacı, geleneksel tıpta çeşitli farmakolojik etkileri ile bilinen Vitex agnus-castus L. bitkisinden elde edilen esansiyel yağın, çocukluk çağı kanserlerinden biri olan neuroblastoma hücreleri üzerindeki potansiyel antineoplastik (tümör karşıtı) etkilerini in vitro koşullarda değerlendirmektir. Bu kapsamda, esansiyel yağın hücre proliferasyonu, apoptoz indüksiyonu ve sitotoksisite üzerindeki etkilerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Vitex agnus-castus L. bitkisinden geleneksel damıtma yöntemiyle elde edilen esansiyel yağın insan nöroblastoma hücre hattı (SH-SY5Y) üzerindeki antineoplastik etkileri in vitro olarak araştırılmıştır. Hücreler DMEM besiyerinde kültüre edilmiş ve farklı konsantrasyonlarda esansiyel yağ uygulamaları yapılmıştır. Sitotoksik etkilerin belirlenmesinde XTT hücre canlılık testi kullanılmış, IC₅₀ değeri hesaplanmıştır. Apoptoz düzeyleri TUNEL yöntemi ile belirlenmiş, hücre migrasyonu ise yara iyileşme (wound healing) testiyle değerlendirilmiştir. Ek olarak, VAC uygulamasının belirli genlerin ekspresyon düzeyine etkisini saptamak amacıyla RT-PCR analizleri yapılmıştır. Tüm deneysel veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiş, anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Vitex agnus-castus L. esansiyel yağı, SH-SY5Y nöroblastoma hücrelerinde doza bağlı sitotoksik etki göstermiş, hücre canlılığını anlamlı düzeyde azaltmıştır. Apoptotik genlerden NOXA, CASP3 ve DR5'in ekspresyonu baskılanırken, BDNF, MAP2 ve NLGN3 genlerinde artış saptanmıştır. TUNEL analizinde apoptoz oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış; ancak yara iyileşme testinde hücre migrasyonunun belirgin şekilde azaldığı gözlenmiştir. Bu bulgular, VAC'ın apoptotik etkilerinden çok farklılaşma ve anti-metastatik potansiyel taşıdığını göstermektedir. Sonuçlar: Çalışmamız, Vitex agnus castus esansiyel yağının nöroblastoma tedavisinde potansiyel bir doğal ajan olabileceğini göstermekte olup, etki mekanizmalarının detaylı aydınlatılması, diğer hücre ölümü yollarının araştırılması, biyoaktif bileşenlerin belirlenmesi ve in vivo çalışmalarla doğrulanması için daha ileri araştırmalara ihtiyaç duyulduğunu ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Antineoplastisite, Apoptoz, Nöroblastoma, SH-SY5Y, Sitotoksisite, Vitex Agnus Castus L.
Sporcularda ve sedanter bireylerde serbest yağ asidi reseptörü 1 (FFAR1/GPR40) düzeylerinin incelenmesi
Amaç: Serbest yağ asitleri hem bağışıklık sisteminde hem de metabolizmada önemli rollere sahiptir. Serbest yağ asidi reseptörü 1 (FFAR1), serbest yağ asidi (FFA) reseptörleri ailesine ait bir reseptördür. FFAR1'in pankreas β hücrelerinde uzun zincirli yağ asitleri tarafından başlatılan sinyalinin, insülin salgılanmasını kolaylaştırabildiği de bildirilmiştir. Egzersizin metabolizma ve bağışıklık sistemi üzerine etkileri bilinmektedir ancak bu etkilerde FFAR1 düzeyinin rolü ile ilgili sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı, düzenli egzersiz yapan sporcu bireyler ile sedanter bireyler arasındaki FFAR1 düzeylerinin olası değişimini inceleyerek literatüre katkıda bulunmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya katılmaya gönüllü olan ve herhangi bir akut veya kronik hastalığı bulunmayan 41 sedanter ve 41 sporcu bireyden alınan kan örneklerinden FFAR1 gen ekspresyonunun mRNA seviyesindeki değişimi ile kan serumundaki konsantrasyon değişimleri sırasıyla; real-time PCR ve ELISA yöntemleri kullanılarak araştırılmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri SPSS 20.0 paket programında %95 güven aralığında 0,05 düzeyinde gerçekleştirilmiştir. Bulgular: FFAR1'in hem mRNA düzeyinde ekspresyon seviyelerinin hem de kan serum düzeylerinin sporcu bireylerde sedanterlere oranla istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha az olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Sporcularda insülin salınımını kolaylaştıran FFAR1 düzeylerinin sedanterlere göre daha düşük çıkması, FFAR1'in sporun sağlık açısından olası olumlu yönlerine aracılık eden mekanizmalardan birinden sorumlu olduğu anlamına gelebilir. FFAR1 düzeylerinin etkilerini daha iyi anlayabilmek için ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Serbest yağ asidi, FFAR1, mRNA, insülin, egzersiz
E vitamini ile modifiye edilmiş nanopartikül sentez ve karakterizasyonunun sıçanlarda testis torsiyonu üzerine etkisinin incelenmesi
Amaç: Testis torsiyonu, hemen tanı ve müdahale gerektiren cerrahi acil bir durumdur. Sıçanlarda spermatik kord torsiyonundan önce uygulanan E vitamininin testis torsiyonu ve detorsiyon yaralanmasına karşı önemli koruma sağladığı gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı E vitamini ile modifiye edilmiş nanopartikül sentez ve karakterizasyonunun bu etkiyi değiştirip değiştiremeyeceğini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Ondokuz Mayıs Üniversitesine bağlı Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma merkezinden (DEHAM) temin edilen 24 adet Wistar Albino sıçanlar kullanılmıştır. Çalışmada sıçanlar; Kontrol, E vitamini, E vitamini+Torsiyon, Nano malzeme, Torsiyon, Nano malzeme+Torsiyon grubu olarak 6 gruba ayrılmıştır. E vitamini ve nano malzeme gruplarında, testis torsiyonu öncesi, bir hafta boyunca peroral madde uygulanımı yapılmıştır. 2 saatlik torsiyon detorsiyon ardından sonuçlar incelenmek için testis dokuları ve kan örnekleri alınmıştır. Bulgular: Verilere göre Grup 2'de sağ-sol testis Johnsen skorları arasında anlamlı fark bulunmuştur (p = 0.02). Torsiyon grubu olan Grup 4'te spermatogenezde ciddi bozulma saptanmıştır ve Grup 4 ile Grup 1 arasında anlamlı bulunmuştur (p < 0.001). Grup 6'da Johnsen skoru anlamlı düzeyde artmıştır (p < 0.0001). Grup 2 ve 3 arasında TOS düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmuştur (p < 0.01) ve OSI düzeyleri de iki grup arasında anlamlı farklılık göstermiştir (p = 0.01). TAS düzeylerinde ise gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p > 0.05). Sağ testiste tübül çapı açısından Grup 4'te anlamlılığa yaklaşan fark gözlenmiştir (p = 0.06). Sonuç: Çalışmamızın sonuçları, E vitamini ile modifiye edilmiş selenyum nanoparçacıkların testis torsiyonuna bağlı histolojik ve oksidatif hasarı anlamlı düzeyde azalttığını göstermektedir.
Sıçanlarda metotreksat kaynaklı böbrek hasarında alfa pinenin etkileri
SIÇANLARDA METOTREKSAT KAYNAKLI BÖBREK HASARINDA ALFA PİNENİN ETKİLERİ Amaç: Alfa-pinen (AP), anti-inflamatuar, antioksidan, anti-tümör ve anti-apoptotik etkinliğiyle literatürde yer bulan doğal bir monoterpendir. Bu çalışmada, klinikte yaygın olarak kullanılan kemoterapötik bir ajan olan metotreksat (MTX) tarafından indüklenen böbrek hasarına karşı AP'nin olası koruyucu etkileri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada erkek Sprague-Dawley sıçanlar (2.5-3 aylık) kullanıldı ve hayvanlar Kontrol, Vehicle, MTX, AP ve AP+MTX olarak 5 gruba ayrıldı (n=7). AP uygulaması 14 gün boyunca 50 mg/kg dozunda, MTX uygulaması ise çalışmanın 12. günü tek doz olarak (20 mg/kg) yapıldı. Hayvanlar, çalışmanın 14. gününde metabolik kafeslere alınarak idrar örnekleri toplandı, 15. gününde ise anestezi altında feda edilerek kan ve doku örnekleri alındı. Kan üre azotu (BUN) ve kreatinin düzeyleri spektrofotometrik olarak ölçüldü. Serum ve idrar kreatinin değerleri glomerüler filtrasyon hızı (GFR) hesabında kullanıldı. Sistatin C, NGAL (Nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin) ve Kim-1 (Böbrek hasar molekülü-1) ölçümleri ELISA yöntemiyle, MDA ölçümü ise spektrofotometrik olarak yapıldı. Histolojik inceleme için hematoksilen-eozin boyama yapıldı. İstatistiksel değerlendirme, tek yönlü varyans analizi ve Tukey post-hoc testi ile gerçekleştirildi. Bulgular: Vehicle grubu ile kıyaslandığında MTX grubunda BUN (p<0.001), serum kreatinin (p<0.001) ve sistatin C (p<0.001) düzeylerinde artış ve GFR'de istatistiksel olarak önemli bir azalış (p<0.001) saptandı. Üriner NGAL (p<0.001) ve Kim-1 (p<0.001) düzeyleri ile renal Kim-1 (p<0.001) ve MDA (p<0.001) konsantrasyonunda istatistiksel olarak önemli artışlar saptandı. Yapılan AP ön tedavisi AP+MTX grubunun BUN (p<0.05), kreatinin (p<0.05), sistatin C (p<0.05), GFR (p<0.05) ve üriner NGAL (p<0.01) düzeylerinde önemli bir iyileşmeye neden oldu, ancak değerler tamamen Vehicle grubu düzeyine dönmedi. Doku ve idrarda Kim-1 konsantrasyonu ile renal MDA düzeylerindeki iyileşme ise daha belirgin olup bu parametreler yönünden Kontrol ve Vehicle grubu ile AP+MTX grubu arasında istatistiksel olarak önemli bir farklılık saptanmadı. Yapılan histopatolojik değerlendirmede MTX'in neden olduğu tübüler ve glomerüler hasarın AP ön tedavisi ile önemli ölçüde düzeldiği saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, AP'nin MTX ile indüklenen nefrotoksisiteye karşı koruyucu etkisi biyokimyasal ve histopatolojik bulgularla doğrulanmıştır. AP'nin antioksidan özelliklerinden kaynaklanan bu koruyucu etkisi, MTX'in olumsuz etkilerini tamamen ortadan kaldıramasa da AP'nin böbrek hasarını hafifletmek için terapötik bir aday olabileceğini düşündürmektedir. AP'nin moleküler hedeflerini ve sinyal yolaklarını aydınlatmak ve en etkili doz ve tedavi süresini belirlemek için daha fazla deneysel çalışma yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Alfa pinen, Kim-1, Metotreksat, NGAL, Sistatin C, GFR
Sıçanlarda metotreksat kaynaklı intestinal hasar ve geçirgenlik artışına alfa pinenin etkileri
Amaç: Kemoterapötik ve immünosupresif bir ajan olan Metotreksat (MTX)'ın gastrointestinal yan etkilerini azaltmaya yönelik çalışmalar sürmektedir. Bu çalışmada, antioksidan ve anti-inflamatuar özelliklere sahip doğal bir bileşik olan α-pinenin, MTX'in neden olduğu intestinal hasar ve geçirgenlik artışı üzerindeki olası koruyucu etkisi incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 35 adet genç yetişkin erkek Spraque Dawley sıçan Kontrol, DMSO, Mtx, αP ve αP+Mtx olmak üzere 5 gruba ayrıldı (n=7). Tek doz MTX (20 mg/kg, subkutan) enjeksiyonu iki haftalık deney protokolünün 12. gününde yapıldı. α-pinen (50 mg/kg) ve çözücüsü olan DMSO'nun enjeksiyonu 14 gün boyunca subkutan olarak yapıldı ve 15. gün hayvanlar feda edildi. Serum örneklerinde LPS ve IFABP seviyeleri ELISA yöntemiyle saptandı. Jejunum ve kolon doku homojenatlarında ZO-1 ve okludin düzeyleri ELISA yöntemiyle, MDA düzeyi ise spektrofotometrik olarak ölçüldü. Dokularda hematoksilen-eozin boyaması yapıldıktan sonra histolojik değerlendirme ve hasar skorlaması yapıldı. Bulgular: Tek doz MTX enjeksiyonu serum LPS ve IFABP düzeylerinde istatistiksel anlamlı bir artışa neden oldu (Kontrol ve DMSO ile fark; p<0.001). Mtx grubunda jejunum ve kolon dokularındaki ZO-1 ve okludin düzeylerinde önemli bir değişim saptanmazken aynı dokularda ölçülen MDA düzeyleri, Kontrol ve DMSO gruplarından istatistiksel olarak önemli yüksekti. Yapılan histolojik inceleme hem jejunum hem de kolonda MTX'in neden olduğu doku hasarını ortaya koydu. İki haftalık α-pinen ön tedavisi ise MTX'in neden olduğu serum LPS (p<0.01) ve IFABP (p<0.05) artışlarını önemli ölçüde azalttı. Bununla birlikte bağırsak geçirgenliğinin göstergesi bu parametreler tamamen kontrol düzeyine dönmedi. αP+Mtx grubunda doku ZO-1 ve okludin düzeylerinde önemli bir değişim saptanmazken, hem jejunum (p<0.05) hem de kolon (p<0.05) MDA düzeyleri Mtx grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı. Bu grupta MDA düzeyleri Kontrol ve DMSO gruplarından farklı değildi. α-pinen ön tedavisi MTX'in neden olduğu doku hasarını jejunumda (p<0.001) ve kolonda (p<0.001) büyük ölçüde engelledi. Ancak histolojik hasar skoru her iki doku için de kontrol düzeyine dönmedi. Sonuçlar: Bu çalışmada, α-pinenin MTX kaynaklı intestinal toksisiteye karşı belirgin düzeyde koruyucu etkiler gösterdiği saptanmıştır. Histopatolojik ve biyokimyasal bulgular, α-pinenin intestinal mukozayı hasardan kısmen koruduğunu ve oksidatif stresi baskıladığını ortaya koymuştur. Ancak bu koruyucu etkinin sınırlı olduğu, hasarın ve permeabilite artışının tamamen önlenemediği görülmüştür. Bulgular, α-pinenin destekleyici tedavi ajanı olarak potansiyel taşıdığını ve ileri araştırmalara ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: metotreksat, alfa pinen, jejunum, kolon, bağırsak geçirgenliği, LPS, IFABP, ZO-1, okludin
Koku bozukluğu oluşturulan sıçanlarda alfa melanosit stimulan hormonun koku alma mekanizmalarına ve tedaviye etkisinin incelenmesi
Amaç: Koku alma bozuklukları; üst solunum yolu enfeksiyonları, kafa travmaları ve nörodejeneratif hastalıklar gibi birçok hastalıkta meydana gelmektedir. Özellikle Covid-19 pandemisiyle birlikte koku duyusu kaybının insan sağlığı ve yaşam kalitesi üzerindeki etkileri dikkat çekici hale gelmiştir. Koku alma bozuklukları dünya çapında yaygın olarak görülmesine rağmen patofizyolojisi ve tedavisi hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Bu çalışmada; periferik koku bozukluğunda Alfa Melanosit Stimülan Hormon (α-MSH)'un olfaktör epitel (OE), olfaktör bulbus (OB) ve Subventriküler alan (SVZ)'daki nörogeneze ve NGF, BDNF, IL-10 ekspresyonlarına etkileri incelenerek, α-MSH'nin koku alma mekanizmalarındaki ve tedavideki olası rolü araştırılmıştır. Yöntem: 48 adet Sprague Dawley cinsi erkek sıçanlar 8 gruba ayrılmıştır. Koku bozukluğu modeli oluşturmak amacıyla deney hayvanlarının yarısına burun içi %10'luk çinko sülfat uygulanırken diğer yarısına burun içi salin verilmiştir. Burun içi çinko sülfat/salin verilen sıçanların yarısına α-MSH (5 mg/kg), diğer yarısına salin intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Sıçanlara 4 ve 21 günlük α-MSH/salin uygulamasından sonra deney sonlandırılmıştır. Tüm sıçanlara; deney başlangıcında (T0), çinko sülfat/salin uygulandıktan sonra (T1) ve ötenaziden 1 gün önce (T2) gömülü gıda ve koku ayrım testleri yapılarak koku duyuları değerlendirilmiştir. Sıçanlardan kan örnekleri alındıktan sonra, %4'lük paraformaldehit ile perfüze edilerek burun ve beyin dokuları izole edilmiştir. Kan örnekleri ELİSA yöntemiyle, burun ve beyin dokuları ise immunohistokimya/immünofloresan yöntemleriyle analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda koku bozukluğu (KB) oluşturulan sıçanlara 21 günlük α-MSH tedavisinin (KB+α-MSH grubu), KB grubuna göre OE hasarında iyileştirici etki gösterdiği bulunmuştur. KB+α-MSH grubunun ASCL1+, GAP-43+ ve OMP+ immunoreaktivitelerinde artış eğilimi oluşturarak OE nörogenezinde olumlu etkiler meydana getirdiği saptanmıştır. 21. günde KB+α-MSH grubunun IL-10 immunoreaktivitesi KB grubuna göre artış eğilimi göstermiş, bu artış ile KB+α-MSH grubunun IL-10+ immunoreaktivitesinin kontrol grubundan yüksek olduğu belirlenmiştir (p < 0.05). KB+α-MSH grubunda 4. ve 21. günlerde KB grubuna göre NGF+ ve BDNF+ immunoreaktivitelerinde artış eğilimleri saptanmamıştır. KB+α-MSH grubundaki sıçanların SVZ'sinde 4. 21. günlerde Nestin/ASCL1 immunoreaktivitesinin KB grubundaki sıçanlara göre artış eğilimi gösterdiği, DCX+ immunoreaktivitesinin ise azalma eğilimi gösterdiği belirlenmiştir. OB'de KB+α-MSH grubunun NeuN+ immunoreaktivitesinin KB grubuna göre 4. günde artma eğiliminde olduğu, 21. günde ise anlamlı azalma gösterdiği saptanmıştır. KB+α-MSH grubunda özellikle 21. günde koku testlerinde daha iyi sonuçlar alınmıştır. Sonuç: 21 günlük α-MSH tedavisi; OE'de kök hücre, olgunlaşmamış nöron ve olgun nöron artışına neden olarak OE nörogenezini olumlu etkileyebilir. α-MSH'nin OE nörogenezine etkisi direkt ve/veya antiinflamatuar etkileriyle dolaylı olarak gerçekleşebilir. α-MSH, SVZ nörogenezini ve OB'deki olgun nöronları da etkileyerek periferik koku bozukluğunda olumlu etkiler gösterebilir.
Valproik asit ile otizm modeli oluşturulan sıçanlarda MOTS-C'nin olası terapötik etkisi: tetrahidrobiopterin ve beyin kaynaklı nörotrofik faktörün rolü
Otizm spektrum bozukluğu (OSB), sosyal etkileşimde eksiklikler ve tekrarlayan davranış kalıplarıyla karakterize bir nörogelişimsel bozukluktur. Günümüzde OSB için tedavi arayışları sürmektedir. OSB patofizyolojisinde oksidatif stresin (OS) önemli olduğu ileri sürülmektedir. Egzersizin beyinde OS'yi azalttığı ve OSB semptomlarını hafiflettiği, AMPK aktivasyonuyla beyinde OS'yi azalttığı gösterilen tetrahidrobiopterin (BH4) ve beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) seviyelerini arttırdığı bildirilmiştir. Kan beyin bariyerini (BBB) geçemediği bildirilen bir mitokondri derive peptit olan MOTS-c de etkilerini AMPK üzerinden göstermektedir. OSB'de egzersize uyum zor olduğundan, egzersiz-mimetik etkili MOTS-c'nin, BBB'yi geçebilen BH4 ve BDNF aracılığıyla beyinde OS'yi azaltarak OSB semptomlarını hafifletebileceği hipoteziyle çalışmamızda; valproik asit (VPA) ile otizm modeli oluşturulan sıçanlarda MOTS-c'nin olası terapötik etkileri incelenmiştir. Yetişkin Sprague-Dawley sıçanların çiftleştirilmesini takiben E12'de 500 mg/kg i.p. VPA veya serum fizyolojik (SF) uygulanan sıçanlardan doğan 64 dişi ve erkek yavru sekiz gruba ayrılarak (Dişi-Kontrol, Dişi-VPA, Dişi-MOTS-c, Dişi-VPA+MOTS-c, Erkek-Kontrol, Erkek-VPA, Erkek-MOTS-c, Erkek-VPA+MOTS-c) P21-P46 arasında 0.5 mg/kg/gün MOTS-c veya SF uygulanmıştır. P42-P46 arasında davranış testlerini takiben sakrifiye edilen hayvanların plazma ve beyin örneklerinde histolojik ve biyokimyasal analizler gerçekleştirilmiştir. VPA gruplarında; sosyallikte azalma, tekrarlayıcı davranışta ve anksiyetede artış, serebellumda purkinje hücre sayılarında azalma ve prefrontal kortekste (PFC) nöronal hasarlanma, malondialdehit seviyesinde artış, total glutatyon düzeyinde ve total süperoksit dismutaz aktivitesinde azalma saptanmıştır. VPA+MOTS-c gruplarında, VPA gruplarında gözlenen değişimlerin geri döndüğü (anksiyete bulguları ve PFC'de nöronal hasarlanma dışında) belirlenmiştir. Plazma BH4 ve BDNF seviyelerinde gruplar arasında farklılık bulunmaması, MOTS-c'nin olumlu etkilerinin BH4 ve BDNF'den bağımsız olduğunu göstermiştir. MOTS-c farklı molekül(ler) üzerinden nöroprotektif ve antioksidan etkileriyle otizm benzeri davranışların düzelmesinde rol alabilir.
Moringa oleifera yüklü üç boyutlu baskı yamalarının İn Vitro kolon kanser hücrelerinde etki mekanizmalarının araştırılması
Kolorektal kanser (KRK), rektumda başlayan bir kanser türüdür. KRK yüksek morbidite ve mortalite ile en yaygın sindirim sistemi malignitelerinden birisidir ve dünya çapında en büyük sağlık sorunlarından birisi olmaya devam etmektedir. Günümüzde, cerrahi müdahale KRK'yı tedavi etmenin ana yöntemidir; ancak çoğu zaman istenmeyen sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bu problemleri ortadan kaldırmak için uygulanan tedavi seçeneği sistemik olarak uygulanan kemoterapi yöntemidir. Kemoterapi, tümör büyümesini veya metastazı inhibe etmek için önemli bir strateji olarak görülse de, kemoterapötiklerin çoğu lokal inflamasyon, kardiyak toksisite ve anafilaktik reaksiyon gibi ciddi yan etkilere yol açabilmektedir. Bu çalışmada amaç; Moringa oleifera (MO) ekstraktı ve oksaliplatin (OX) ilacının ayrı ayrı 3 boyutlu (3B) baskı yamalara yüklenerek, kolon kanseri hücreleri üzerinde in vitro lokal kemoterapi ve bitkisel kaynaklı lokal tedavi etkilerinin incelenmesi, sistemik toksisitenin en aza indirgenmesi, gerekli ve yeterli dozajda ilaç iletiminin sağlanması ile ciddi yan etkilerin azaltılması ve sürdürülebilir ilaç salımının sağlanması ile tedavi sonrasında kanser hücrelerinin in vitro muhtemel nüks riskinin engellenmesi amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında MO ekstraktı ve OX ilacı polikaprolakton ve jelatin polimerlerine farklı dozlarda (50-100-250-500 µg/ml) yüklenmiştir. Elde edilen 3B baskı yamaların karakterizasyon analizleri gerçekleştirilmiştir. Ayrıca HCT 116 kolon kanser hücre hattı üzerinde hücre canlılığı, laktat dehidrogenaz, RNA izolasyon, cDNA, apoptoz analizleri gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonucu elde edilen 3B baskı yamaların karakterizasyon sonuçları, MO ve OX yüklü 3B baskı yamaların başarılı şekilde üretildiği görülmüştür. Ayrıca 3B baskı yamaların kontrollü salım analizinde pH 4 asidik ortamında elde edilen ilaç salım miktarının pH 7.4 ortamına göre çok daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bu durum özellikle kanserli dokuda asidik ortamın mevcudiyetinden dolayı önemlidir. İn vitro kolon kanser hücre çalışmalarımız sonucunda ise; ayrı ayrı MO ve OX yüklü 3B baskı yamaların HCT 116 hücre hattı üzerinde antiproliferatif etki gösterdikleri tespit edilmiştir. Özellikle OX'a göre MO yüklü 3B baskı yamanın uygulandığı grubta hücre sitotoksisite analizinde LDH aktivitesi daha fazla artarken; BCL2, BAX, CASP8, CASP9, BCL-xL ve p53 apoptotik gen ifade düzeylerinde azalma tespit edilmiştir. Sonuç olarak KRK tedavisinde etken madde yüklü 3B baskı yamaların kanserli dokuda lokal olarak uygulanabilirliği, sistemik toksisitenin azalabileceği, hedef dokuda istenilen miktarda etken maddenin salınabileceği ve ciddi yan etkilerin azaltılabileceği söylenebilir. Ayrıca MO yüklü 3B baskı yamanın in vitro kolon kanser hücresi üzerinde OX yüklü 3B baskı yamaya göre daha etkili olduğunu söyleyebiliriz.
Pinealektominin asprosin hormonunun sirkadiyen ritmi üzerine etkileri
Sirkadiyen ritimler, tüm organizmalarda çevresel döngülere adaptasyon sağlamak için evrimleşmiş biyolojik süreçlerdir. Pineal bez ve melatonin, bu ritimlerin düzenlenmesinde merkezi bir role sahiptir. Yeni keşfedilen bir adipokin olan asprosinin, melatonin ile olan ilişkisi ve sirkadiyen ritmi henüz literatürde tam olarak açıklanamamıştır. Bu tez çalışması; asprosin hormonunun sirkadiyen ritmini araştırmak ve incelemek, pinealektomi sonrasında bu ritimdeki potansiyel değişiklikleri ortaya koymak ve kortikosteron, insülin, leptin, ghrelin, TSH ve GH hormonları ile asprosin hormonu arasındaki muhtemel korelasyonları anlamak üzere planlanmış ve gerçekleştirilmiştir. Tez çalışması kapsamında asprosin hormonunun sirkadiyen ritmini araştırmak için deney hayvanları (Sprague Dawley) kullanılmış ve hayvanlara pinealektomi uygulanmıştır. Her grupta 12 hayvan olmak üzere pinealektomi, sham ve kontrol grupları oluşturulmuştur. Pinealektomi operasyonu, stereotaksik cihaz kullanılarak uygulanmış ve gruplar deneysel prosedüre uygun şekilde kendi içlerinde sabah ve akşam gruplarına ayrılmışlardır. Pinealektomiyi takiben iyileşme periyodunun ardından her gruptaki hayvanlardan sabah (07:00) ve akşam (19:00) saatlerinde kan örnekleri alınmış ve asprosin ile diğer hormonların düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Verilerin istatistiksel analizi GraphPad Prism programı kullanılarak yapılmış ve anlamlılık seviyesi p ≤ 0,05 olarak belirlenmiştir. Çalışma sonunda, asprosin hormonunun doğal sirkadiyen bir ritme sahip olduğu ve bu ritmin pinealektomi sonrasında nasıl etkilendiği ortaya konmuştur. Ayrıca, melatonin yokluğunun, asprosin ve diğer hormonlar arasındaki korelasyonlara olan etkisi vurgulanmıştır. Yaptığımız bu çalışma ile, asprosin hormonunun sirkadiyen ritimle bütünleşmiş bir mekanizma ile çalıştığı ve pineal bezin bu düzenlemede kritik bir rol oynadığı açıklığa kavuşturulmuştur. Elde edilen bulgular asprosin hormonunun sirkadiyen biyoloji içerisindeki rolünü derinlemesine anlamamız için kritik bir adım teşkil etmektedir ve bu alanda gelecekte yapılacak çalışmalara önemli bir temel sağlamaktadır. Anahtar kelimeler: Asprosin Hormonu, Sirkadiyen Ritim, Pinealektomi
Hücre kültüründe aromataz/sirtuin-1 etkileşiminin miRNA ifade düzeyine olan etkisinin araştırılması"
Birçok fizyolojik ve patolojik süreçte yer alan Sirtuin-1ʹin (SIRT1) ve aromatazın aktivasyon/inhibisyonlarındaki değişiklikler nörodejeneratif hastalıklarda önemli rol oynar. MikroRNA'lar (miRNA'lar), gen ekspresyonunun temel düzenleyicileridir ve birçok hastalıkta yer alan birden fazla moleküler yolağı düzenler. Bu çalışmanın amacı, insan nöroblastoma hücrelerinde aromataz ve SIRT1 arasındaki etkileşimi ve bu etkileşim ile miRNA ekspresyonu arasında nasıl bir bağlantı olduğunu araştırmaktır. İnsan nöroblastoma hücreleri, serumdan yoksun besiyerinde 6, 12 ve 24 saat süreyle inkübe edildi ve aromataz ile SIRT1 ekspresyonu Western blot yöntemi ile değerlendirildi. SIRT1 aktivatörü (SRT1720), SIRT1 inhibitörü (EX527) ve aromataz inhibitörlerinin (letrozol ve fadrozol) IC50 konsantrasyonu XTT yöntemi kullanılarak tespit edildi. SIRT1 siRNA, IC50 konsantrayonunda SRT1720, EX527, letrozol ve fadrozol uygulamalarının aromataz ile SIRT1 üzerine etkileri değerlendirildi. Son olarak, SIRT1, aromataz ekspresyonu ve miRNA hedef gen analizleri biyoinformatik yaklaşımlar ve istatistiksel parametrelerle tüm gruplarda değerlendirildi. Sonuçlara göre, serumdan yoksun ortamda 24 saat inkübe edilen hücrelerde aromataz ve SIRT1 protein seviyeleri önemli ölçüde arttı (p ≤ 0,05). Ayrıca, SH-SY5Y hücrelerinde SIRT1 FBS içeren/içermeyen ortamlarda CYP19A1'i pozitif olarak regüle etti. Ek olarak, SIRT1 siRNA transfeksiyonu, insan nöroblastoma hücrelerinde LC3, ATG5 ve LAMP2 ekspresyonlarının azalmasına neden oldu. Bu çalışmada, fenol kırmızısı içermeyen besiyeri ortamındaki SH-SY5Y hücrelerinde IC50 değeri SRT1720 için 13,55 μM, EX527 için 308,22 μM, letrozol için 26,81 μM, fadrozol için 3 μM, fenol kırmızısı varlığında ise IC50 değeri SRT1720 için 14,45 μM, EX527 için 316,10 μM, letrozol için 23,92 μM ve fadrozol için 4,57 μM olarak belirlendi. Ek olarak 6, 12, 24 ve 48 saat serum yoksunluğu oksidan/antioksidan sistemde de değişikliğe neden oldu. Oksidatif Stres İndeksi (OSI), 24 saat FBS yokluğunda azalma eğiliminde iken, 48 saat serum yokluğunda kontrole kıyasla anlamlı bir azalma gösterdi (p ≤ 0,001). Biyoinformatik analizler sonucunda, SIRT1 ve CYP19A1'i potansiyel olarak düzenleyebilecek 3 miRNA belirlendi. Hedef genler kullanılarak yapılan yolak zenginleştirme analizi sonucunda sinir sistemi veya bu sistemle ilişkili hastalıklarla ilgili birçok yolak tespit edildi. Ek olarak, hsa-miR-27a-3p ve hsa-miR-181a-5pʹnin 24 saat ve 12 saatteki ifade değişimlerinin birbiri ile korele olduğu tespit edildi ve bu miRNA'ların ifadesinde önemli bir azalma olduğu belirlendi. Öte yandan, hsa-miR-30c-5p ifadesi, 12 saat uygulamaya kıyasla 24 saatte önemli ölçüde artış gösterdi. Bu sonuçlar, gelecekteki çalışmalarda mevcut tedavilerle tamamlayıcılık açısından daha fazla araştırma stratejisi için yeni bir yaklaşım sağlayabilir ve nöroloji ile ilişkili hastalıkların anlaşılmasında katkıda bulunabilir.
Sıçanlarda sisplatin ile oluşturulan nörotoksisiteye melatoninin etkisi
Nörotoksisite sisplatinin (Cis) önemli yan etkilerden biridir. Patogenezinde oksidatif stres ve inflamasyon vardır. Melatonin (Mel) iyi bir antioksidan ve antiinflamatuar madde olduğundan bu yan etkiyi düzeltme potansiyeline sahiptir. Bu çalışmanın amacı sıçanlarda Cis'in yaptığı nörotoksisite üzerinde Mel'in etkisini değerlendirmektir. Bu amaçla 48 sıçan 6 gruba bölündü. Kontrol (%0.9 NaCl), Çözücü (%5 etanol), Cis (6 mg/kg), Cis (6 mg/kg) + Çözücü, Mel (20 mg/kg), Cis (6mg/kg) + Mel (20 mg/kg). Cis tek doz, Mel 5 gün süre ile kullanıldı. İlaç protokolü sonrası T-maze, rotarod ve hot plate testleri yapıldı. Davranış testleri sonrası sakrifiye edilen sıçanların beyin dokusunda AChE, oksidatif stres ve proinflamatuar belirteçler ölçüldü. Sonuçlarda Cis ve Cis+Çözücü gruplarda kognitif fonksiyonda ve motor performansta belirgin bozukluk saptanırken Cis+Mel grupta kognitif fonksiyonda belirgin, motor performansta istatistiksel anlamlılığa ulaşmayan düzelme saptandı. AChE seviyeleri Cis verilen sıçanlarda yüksekti. Mel eklenmesi önemli bir değişiklik yapmadı. TBARS ve MAO seviyeleri Cis+Çözücü grupta kontrole göre anlamlı yüksek iken (p<0.05) Cis+Mel grupta MAO seviyelerinde anlamlı, TBARS seviyelerinde anlamlı olmayan düşme oldu. SOD ve GPx seviyeleri Cis+Çözücü grupta kontrole göre anlamlı düşüktü. Mel eklenmesi ile belirgin artış gösterdi. GR aktivitesi Cis+Çözücü grupta düşükken Cis+Mel grupta anlamlı yüksekti. TNF- seviyeleri Cis ve Cis+Çözücü gruplarda yüksek iken Mel eklenmesi ile kontrol grup seviyelerine döndü. IL-6 ve IL-1β seviyeleri 3 Cis grubunda da yüksekti. Mel ile sitokin seviyeleri değişmedi. Sonuçlar Mel'in Cis'in yaptığı nörotoksisiteyi önlemede etkili olabileceğini göstermektedir. Kesin bir sonuca ulaşmak için farklı dozlarda ve farklı sürelerde Mel kullanılarak yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
Atlamalar branşı milli sporcularda vücut kompozisyonu, kas gücü, plazma D vitamini ve bazı hormon düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Yaşamsal bir besin ögesi olan D Vitamini kemik mineralizasyonu, kas işlevi, hücresel gelişim, immün yanıt ve glukoz metabolizması üzerinde önemli fizyolojik etkiler gösterir. Son zamanlarda, D vitamini yetersizliği ve / veya eksikliği salgın durumuna ulaşmış olup erişkinlerde düşük kemik mineral yoğunluğu, kas zayıflığı, kanser ve obezite gibi çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilmiştir. Kortizol, TSH, T4 ve testosteron gibi bazı hormonların da atletik performans ve vücut kompozisyonu üzerinde önemli etkileri olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, genç milli atletlerde plazma 25-hidroksivitamin D [25(OH)D3] ile hormon düzeyleri, kas kuvveti, antropometrik parametreler ve beslenme profili arasındaki ilişkiyi incelemekti. Çalışmaya Türkiye atletizm milli takımında olan, atlama branşı ile ilgilenen 20 erkek ve 6 kadın sporcu (15-25 yaş) dahil edildi. Katılımcıların atletik performansları, drop sıçrama, dikey sıçrama, squat sıçrama, durarak uzun atlama ve serbest kol sıçrama gibi çeşitli atlama testleri kullanılarak değerlendirildi. Anaerobik güç (watt) her katılımcı için Lewis nomogramı kullanılarak hesaplandı. Her katılımcının vücut kompozisyonu, skinfold kaliper kullanılarak deri kıvrım kalınlıkları ile hesaplandı. Deri kıvrım kalınlığı ölçümü standart protokollere göre yedi bölgeden (göğüs, karın, triseps, suprailiak, midaksiller, subskapula ve uyluk) yapıldı. Vücut yağ yüzdesi Jackson / Pollock 7 yöntemine göre hesaplandı. Plazma 25(OH)D3 ve diğer hormon seviyeleri, kit protokolu talimatlarına göre ELISA kitleri kullanılarak tespit edildi. Ayrıca sporcular yaşam tarzları, beslenme profilleri ve güneşe maruz kalma süreleri ile ilgili ayrıntılı bir anket doldurdu. İstatistiksel analizler SPSS 18.0 kullanılarak yapıldı. Bağımlı ve bağımsız değişkenler arasındaki ilişkiyi analiz etmek için Spearman'ın korelasyon testi kullanıldı ve p değeri ≤ 0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmada elde ettiğimiz sonuçlara göre, D vitamini yetersizliği ve / veya eksikliği oranı kadınlarda %66, erkeklerde %44 idi. Plazma 25(OH)D3 seviyeleri ile performans ölçümleri arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Bununla birlikte, plazma 25(OH)D3 seviyeleri ile antropometrik parametreler (göğüs, karın, triceps ve suprailiak deri kıvrım kalınlığı) ve kadınlarda vücut yağ yüzdesi (p <0.005) arasında anlamlı bir korelasyon vardı. Ayrıca hem kadın hem de erkek atletlerde atletik ve antropometrik parametrelerle hormon seviyeleri arasında anlamlı korelasyonlar bulundu. Sonuç olarak, çalışmamızın bulguları elit sporcularda da yüksek oranda D vitamini yetersizliği ve / veya eksikliğinin bulunduğunu ortaya koymuştur. Plazma D vitamini düzeyi ile vücut yağ oranı arasında bulunan negatif korelasyon vücutta yağ depolanmasındaki artışın D vitamini yetersizliği açısından bir risk faktörü olabileceği görüşünü desteklemektedir. Sonuçlarımız, D vitaminine ek olarak kortizol, testosteron ve tiroid hormonlarının da atletik performans ve vücut kompozisyonu üzerinde anlamlı etkilerinin olduğunu göstermiştir.
Kesintili ve kesintisiz egzersiz yöntemlerinin bilişsel işlevler, risk alma, çalışma belleği ve dikkat üzerindeki etkilerinin bilişsel testler ve işlevsel yakın kızılötesi spektroskopi ölçümü ile araştırılması
Amaç: Sedanter toplum yapısının yaygınlaşmasıyla birlikte kronik hastalıklardan korunma da dahil olmak üzere sağlıklı yaşam için düzenli fiziksel egzersiz daha da önemli hale gelmiştir. Egzersizin fiziksel işlevlerin yanında mental işlevlere de olumlu yönde katkı sağladığı bilinmektedir. Bu çerçevede, egzersiz seçiminde tüm vücut sağlığı için verimli yöntemlerin anlaşılması önem kazanmıştır. Çalışmamızda kesintili ve kesintisiz anaerobik eşik altında egzersiz yöntemlerinin bilişsel işlevlere olan etkileri, beyin prefrontal korteks oksijenlenmesi ile olan ilişkilerinin aydınlatılması ve hangi yöntemin daha verimli olduğunun bulunması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda yüksek düzeyde antrene olan sporculara farklı günlerde kesintili ve kesintisiz egzersiz uygulanmıştır. Kesintisiz egzersizde solunumsal anaerobik eşik yükünün %90'ına denk gelen güç çıktısıyla 20 dakika sabit yüklü egzersiz, kesintilide ise aynı yükle 4 set 5 dakika egzersiz ve aralarda 2 dakika 50 watt düzeyinde yükle-dinlenme şeklinde egzersiz yaptırılmıştır. Her egzersiz seansından önce ve sonra bilişsel işlevleri değerlendirebilmek için Stroop, PASAT ve BART testleri uygulanıp, tüm bu süreçte İşlevsel Yakın Kızılötesi Spektroskopi (fNIRS) ile prefrontal oksijenlenme düzeyleri ölçülmüştür. Stres etkisini görebilmek amacıyla egzersizlerin önce ve sonrasında kan ve tükürük örneklerinden kortizol seviyeleri ölçülmüştür. Bulgular: Çalışmamızda aynı yük çıktısında yapılan egzersizlerden kesintisiz egzersizde algılanan zorluk düzeyi kesintili egzersizden yüksek bulunmuştur (p<0,05). BART risk alma testi değerlendirildiğinde kesintisiz egzersiz sonrası risk alma eğilimi arttığı görülmüştür (p<0,05). PASAT testinde egzersizler arası fark bulunmamıştır (p>0,05). Stroop test bozucu etkisinin kesintisiz egzersiz sonrası arttığı (p<0,05), kesintili egzersiz sonrasında ise öncesine göre anlamlı fark oluşmadığı görülmüştür. Prefrontal korteks oksijenlenme düzeylerinde egzersiz türleri arasında fark bulunmamıştır. Stroop Test sırasında her iki egzersiz öncesi davranışsal test sonuçları ile prefrontal korteks oksihemoglobin düzeyleri arasında yüksek korelasyon bulunmuştur (r=.79-.88 aralığında). Kesintili egzersiz PASAT davranışsal testindeki doğru yanıt sayıları ile prefrontal korteks oksihemoglobin düzeyleri arasında yüksek negatif korelasyon bulunmuştur (r=.71). BART davranışsal test ve prefrontal oksihemoglobin düzeyleri arasında anlamlı korelasyon bulunmamıştır. Sonuç: Anaerobik eşik altı kesintisiz egzersiz yönteminde bilişsel işlevlerde bozulma ve risk eğiliminde artış görülmüş, bu bulgular ışığında kesintili egzersizin bilişsel işlevler açısından daha verimli bir yöntem olduğu düşünülmüştür. Prefrontal oksijenlenme açısından egzersiz yöntemleri arasında fark görülmemiş ancak bilişsel işlevlerde bozulma arttıkça prefrontal oksijenlenmede de artış olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: kesintisiz egzersiz, kesintili egzersiz, bilişsel işlev, Stroop, PASAT, BART, fNIRS
Glukagon benzeri peptid-1 analoğu ekzenatidin glukoz ve fruktoz ile indüklenen nöronal toksisite üzerine koruyucu etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Diyabetes mellitus, günümüzde en sık görülen metabolik hastalıklardan biri olup klinik olarak insülinin eksikliği veya insülin direncine bağlı gelişen hiperglisemi ile karakterizedir. Birçok klinik çalışmada diyabetik bireylerde Alzheimer ve Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıkların görülme riskinin yükseldiği bildirilmiştir. Son yıllarda glukagon benzeri peptid-1 (GLP-1) metabolik etkilerinin yanısıra nörodejeneratif hastalıklarda potansiyel tedavi ajanı olarak da ilgi çekmektedir. Bu çalışmada yüksek doz glukoz ve fruktozun kültür ortamındaki nöron hücreleri üzerine toksik etkilerini değerlendirmeyi ve GLP-1 analoğu olan ekzenatidin glukoz ve fruktozla indüklenen nörotoksisite üzerinde koruyucu etkisinin olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Yöntemler: Çalışmada glukoz ve fruktozun toksik etkilerini belirlemek amacıyla insan SH-SY5Y nöroblastoma hücre dizisi kullanıldı. Nörotoksisite deneyleri için hücreler 24, 48 ve 72 saat boyunca çeşitli dozlardaki (0-100 mM) glukoz ve fruktoz ile inkübe edildi. Glukoz ve fruktozun etkin toksik dozu belirlendikten sonra ortama 24 saat boyunca çeşitli dozlarda ekzenatid (0- 500 nM) eklenerek koruyucu etkisi araştırıldı. Hücre canlılığının tayininde MTT yöntemi kullanıldı. Glukoz ve fruktoz toksisitesinin altta yatan mekanizmasını aydınlatmak amacıyla apopitotik hücre ölümü Hoechst 33258 ve kaspaz-3 ölçümü ile araştırıldı. İleri glikasyon son ürünlerinin (AGE) glukoz ve fruktoz toksisitesindeki rolü sitozolik fraksiyonlarda AGE ölçümü ile değerlendirildi. Çalışmanın sonuçları tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ile incelendi. Farkın anlamlı bulunduğu değişkenler için post-hoc testi uygulandı. Sonuçlar ortalama ± ortalamanın standart hatası olarak ifade edildi. Bulgular: Kültür ortamına glukoz ve fruktoz eklenen kültürlerde nöron canlılığı doza ve süreye bağlı olarak anlamlı şekilde azaldı. 24 saatlik inkübasyon sonucunda hücre canlılık oranı, kültür ortamına 50 mM glukoz eklendiğinde % 88.47 ± 2.23, 50 mM fruktoz eklendiğinde % 89.9 ± 1.08, glukoz ve fruktoz 50 mM olarak birlikte eklendiğinde ise % 75.12 ± 1.18 olarak ölçüldü. Ortama ekzenatid eklenmesi ise doza bağlı şekilde hücre ölümünü azalttı. En anlamlı etki 100 nM ekzenatid eklenen gruplarda gözlendi. Hoechst 33258 ile yapılan incelemelerde yüksek doz glukoz ve fruktoza maruz kalan hücrelerde apopitotik hücre ölümünün, sitozolik fraksiyonlarda ise kaspaz-3 aktivitesinin ve AGE oluşumunun arttığı saptandı. Bu gruplara ekzenatid uygulaması ise apopitotik hücre ölümünü ve kaspaz-3 aktivitesini azaltırken, AGE oluşumunda anlamlı etki gözlenmedi. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları yüksek dozlardaki glukoz ve fruktozun nörotoksisiteye yol açtığını ve GLP-1 in nöronal hasara karşı koruyucu etkilerinin olabileceğini gösterdi. Ayrıca sonuçlarımız GLP-1 in nöroprotektif etkilerinin altında anti-apopitotik mekanizmaların rolünün olduğu yönündeki görüşleri destekledi.
Sıçan beyninde kronik nikotin uygulamasının mezokortikolimbik sistem yapılarında eksprese edilen cart peptid ve mrna'sına etkisi
Kokain ve amfetamin ile düzenlenen transkript mRNA ve peptidleri mezokortikolimbik sistemde yoğun olarak bulunmaktadır. Anatomik olarak CART ile mezokortikolimbik sistem arasındaki sıkı ilişkinin yanında, CART peptidleri, mezokortikolimbik sistem ile fonksiyonel olarak da ilişki içerisindedir. CART'ın kokain, amfetamin, alkol gibi madde bağımlılıklarındaki rolünü gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Nikotin, bağımlılık yapıcı etkilerini mezokortikolimbik dopaminerjik sistemi uyararak göstermektedir. Sunulan tez çalışmasında nikotinin mezokortikolimbik sistemde CART üzerine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Nikotin gruplarına üç farklı dozda nikotin (0.2, 0.4, 0.6 mg/kg) beş gün boyunca subkutan olarak enjekte edilmiş, 6. gün, son enjeksiyondan sonra sıçanlar dekapite edilmiştir. Mezokortikolimbik sistemi oluşturan, medial prefrontal korteks (mPFC), nukleus akumbens (NAc), dorsal striatum (DST), amigdala (AMG), lateral hipotalamik alan (LHA), ventral tegmental alan (VTA) yapıları diseke edilmiştir. Bu bölgelerden elde edilen CART mRNA ve peptidleri kantitatif real-time PCR ve Western Blot analizi ile ölçülmüştür. mPFC'de, 0.4 ve 0.6 mg/kg nikotin uygulanan gruplarda, VTA'da 0.2 ve 0.6 mg/kg nikotin uygulanan gruplarda CART peptid düzeyleri anlamlı şekilde azalmışır. AMG'de , 0.4 ve 0.6 mg/kg nikotin uygulanan gruplarda CART mRNA düzeyleri artmıştır. Nikotinin, NAc, DST, LHA'da CART mRNA ve peptid düzeylerine anlamlı bir etkisi saptanmamıştır. Nikotin CART'ın ifadesini mezokortikolimbik sistemde yer alan mPFC, VTA, AMG'de düzenlemektedir.
The effects of nicotine administration on pro-opiomelanocortine (pomc) and mu opioid receptor (mor) mrna expression in the rat brain
ABSTRACT THE EFFECTS OF NICOTINE ADMINISTRATION ON PROOPIOMELANOCORTIN (POMC) AND µ OPIOID RECEPTOR (MOR) mRNA EXPRESSION IN THE RAT BRAIN Graduate Thesis in Physiology Department of Ege Universiy School of Medicine Supervisor: Associate Prof. Dr. Ayşegül KESER September 2017, 91 pages Pro-opiomelanocortin (POMC) is one of the important peptide precursors comprising the endogenous opioidergic system. POMC-derived peptides have a role in processes such as stress response, feeding behavior and drug abuse. β-endorphin, a neuropeptide synthesized from POMC, plays a key role in addiction. The aim of our study was to investigate the regulatory actions of nicotine on POMC and the β- endorphin-binding μ-opioid receptor (MOR) mRNAs in the anatomical structures that constitute the mesocorticolimbic system, which is recognized for its central role in the motivation and reward-related behavior. Accordingly, one of three doses of nicotine (0.2, 0.4, 0.6 mg/kg and saline) was injected into the rats for five days and rats were decapitated one hour after the last injection on the sixth day of treatment. POMC mRNA expression in the medial hypothalamic area (MHA) (arcuate nucleus) and MOR mRNA expression in the medial prefrontal cortex (mPFC), nucleus accumbens (NAc), dorsal striatum (DST), amygdala (AMG), lateral hypothalamic area (LHA) and ventral tegmental area (VTA) were evaluated by using quantitative real-time PCR method. Our results showed that POMC mRNA levels in the hypothalamus were upregulated in rats, which received 0.6 mg/kg nicotine. However, none of the nicotine doses altered MOR mRNA levels in the mesocorticolimbic regions and the associated limbic structures. These results suggest that nicotine may increase POMC signaling in the mesocorticolimbic system and that this change may be an important mechanism in mediating the nicotine reward. Key words: nicotine; POMC; µ-opioid receptor (MOR); mesocorticolimbic system
Görsel bas ve basma ödevinin habitüel karakteristiklerinin olaya ilişkin potansiyeller aracılığı ile incelenmesi
Bilişsel elektrofizyolojide hem yanıt gerektiren bas uyaranını hem de yanıt gerektirmeyen basma uyaranını içeren bas-basma paradigması, beyinde hem yanıt aktivasyonu hem de yanıt inhibisyonu süreçlerini gözlemlemek için kullanılan deneysel bir tasarımdır. Çalışmalarda çoğunlukla bas ve basma uyaranlarını 0.5 sıklıkta içeren bas-basma paradigmaları kullanılsa da yapılan çalışmalarda bas ve basma uyaranlarının sıklığı 0.2 ile 0.8 arasında değişebilmektedir. Bu çalışmamızda eş olasılıklı bir görsel bas-basma paradigması kullanarak, bas ve basma uyaranlarının uygulanma dönemlerinin ve sıklıklarının, bas ve basma yanıtlarının habitüasyonu üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Olaya ilişkin potansiyeller (OİP) yaşları 19 ile 23 arasında değişen 19 sağlıklı erkek gönüllüden 12 elektrot aracılığıyla görsel bas-basma paradigması kullanılarak kaydedildi. Paradigma içerisindeki bas uyaranlarının sıklıkları paradigmanın çeyreklik dönemlerinde ardışık olarak 0.33, 0.67, 0.33 ve 0.67 iken, basma uyaranların sıklıkları ise aynı dönemlerde 0.67, 0.33, 0.67 ve 0.33 olarak değişim gösteriyordu. Bas ve basma uyaranlarının paradigmanın ilk ve son yarısındaki sıklıkları ile bas ve basma uyaranlarının paradigmanın tümü içindeki sıklıkları birbirine eşitti (0.5/0.5). Görsel uyaranlar, 1.5 sn'lik uyaranlar arası süreler ile (UAS) yalancı rastlantısal bir dizilimle sunuldu. Hem paradigmadaki ödevin ilk ve son yarısındaki hem de her bir sıklık dönemindeki bas ve basma yanıtlarının genlik ve latansları ölçüldü ve ardından tekrarlanan ölçümler için ANOVA testi ile analiz edildi. İstatistiksel analiz sonuçlarımız tüm elektrot bölgelerinde, hem bas-P3 hem de basma-P3 potansiyel genliklerinin ödevin ilk yarısına kıyasla ödevin son yarısında önemli ölçüde daha düşük olduğunu göstermektedir (sırasıyla, p=0,018 ve p=0,031). Yine, bas uyaran sıklığının yüksek olduğu dönemlerde bas-P3 potansiyel genlikleri, basma uyaran sıklığının yüksek olduğu dönemlerde de basma-P3 potansiyel genlikleri daha düşük olduğu saptandı (sırasıyla p=0.003 ve p=0.007). Bulgularımız hem bas-P3 hem de basma-P3 potansiyelinin kayıt alınan tüm elektrot bölgelerinde habitüe olduğunu göstermektedir. Görsel bas-basma paradigması kullanılarak yapılacak elektrofizyolojik çalışmalarda, paradigmanın süresi kısa bile olsa hem bas-P3 ve basma-P3 potansiyellerinin hem de motor yanıtların habitüe olacağı dikkate alınmalıdır. Bas-basma paradigmasındaki uyaranların total sıklıklarının yanı sıra bölgesel sıklıklarındaki farklılıkların da önemli olduğunu söyleyebiliriz.
Farklı konsantrasyonlara sahip sukroz-sukraloz solüsyonlarının yürüme performansına etkisi
Karbonhidratlı solüsyon ile ağız çalkalamanın, metabolik olmayan yanıtlarının egzersiz performansını etkilediği yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Egzersiz performansının, ödül sistemleri üzerinden kortikomotor aktivitenin artması ile değiştiği düşünülmektedir. Kalori değeri olan ve olmayan tatlandırıcılardan oluşan solüsyonlar ile ağız çalkalamanın egzersiz performansı üzerindeki etkisini inceleyen bir çalışmaya rastlayamadık. Bu çalışmada, sukroz ve sukralozun ikili ve karşılıklı kombinasyonlarından oluşan, total tatlılıkları benzer ve farklı olan solüsyonların yürüme performansına etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya rekreasyon amaçlı spor yapan 10 kişi dahil edilmiştir. Farklı sukroz-sukraloz oranlarına sahip 4 farklı solüsyon (%1 sukroz+%0,00186 sukraloz, %1 sukroz+0,00985 sukraloz, %6 sukroz+%0,00186 sukraloz, %6 sukroz+% 0,00985 sukraloz solüsyonları) ve bir kontrol solüsyonu hazırlanmıştır. Solüsyonlar 5 farklı günde, orta şiddette 60 dakikalık yürüme egzersizi sırasında ağız çalkalama yöntemiyle uygulanmıştır. Egzersiz yoğunluğu, katılımcıların maksimum kalp atış hızının %64-76'sına göre belirlenmiştir. Katılımcılardan, 60 dakikalık egzersizin her 7,5 dakikasında farklı bir 25 ml'lik solüsyonu ağızlarında çalkalayıp tükürmeleri istenmiştir. Yürüme egzersizi boyunca enerji tüketimi, kalp hızı, solunumsal değişim oranı ve algılanan zorluk derecesi ölçülmüştür. Egzersiz öncesi ve sonrasında katılımcıların iştah, yorgunluk ve susuzluk durumu değerlendirilirken, solüsyonların algısal değerlendirilmesi egzersiz sonunda kaydedilmiştir. Solüsyonların (%1 sukroz+%0,00186 sukraloz, %1 sukroz+%0,00985 sukraloz, %6 sukroz+%0,00186 sukraloz, %6 sukroz+% 0,00985 sukraloz ve kontrol) uygulanması ile gerçekleştirilen yürüme performanslarından elde edilen yürüme enerji tüketimi, kalp hızı, solunumsal değişim oranı, substrat oksidasyonu ve algılanan zorluk derecesi açısından solüsyonlar arasında istatistiksel olarak bir farklılık bulunmamıştır. Yürüme performansı boyunca iştah, susuzluk ve yorgunluk değerleri açısından solüsyonlar arasında anlamlı bir fark görülmemiştir. Total %7 ve %12 tatlılığa sahip solüsyonlar arasında algılanan tatlılık açısından anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Sukroz ve sukralozun ikili ve karşılıklı kombinasyonları ile oluşturulan benzer ve farklı total tatlılığa sahip solüsyonlarla yapılan ağız çalkalamanın 60 dakikalık dayanıklılık yürüme performansında incelenen fizyolojik parametreleri, iştah, susuzluk ve yorgunluk durumları üzerinde kontrol solüsyonuna göre farklı bir etkisi olmadığını ve solüsyonların artan konsantrasyonlarında benzer tatlılık oranlarına sahip olduğunu gözlemledik.
Erkek bireylerde klasik masajın bazı miyokinler, anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörler üzerine etkileri
Masaj, tedavi edici ve önleyici uygulamalarda kozmetolojide ve biyolojik yenilenmede yaygın olarak kullanılmaktadır. Masajın yaygın kullanımına rağmen, masajın yaygın olarak kabul edilen etki mekanizmaları tam olarak aydınlatılamamıştır. Şimdiye kadar, spesifik olarak masajın anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörler üzerinden mevcut damar ağından yeni kılcal damarların oluşumu üzerindeki olası etkileriyle ilgili herhangi bir rapor bulunmamaktadır. Bizim de bu çalışmadaki amacımız masajın anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin düzeylerinde ne gibi değişikliklere yol açtığını ve bu yolla anjiyogenez üzerinde olası etkilerini araştırmaktır. Bunun yanı sıra masajın farklı bölgelere ve kaslara uygulanmasının bir fark yaratıp yaratmadığını incelemektir. Çalışmamıza 18-30 yaş arasındaki 22 sedanter erkek birey dahil edilmiştir. Bu bireylerin her birine farklı bir olgu numarası verilip, basit rastgele örnekleme yöntemi kullanılarak, Sırt Masajı (SM) (n=11) ve Alt Ekstremite Masajı (AEM) (n=11), olmak üzere 2 gruba ayrılmışlardır. Kan örnekleri masaj uygulaması yapılmadan önce (Kontrol), ilk masaj seansından 2 saat sonra (Akut), 6. ve son masaj seansından 2 saat sonra (Kronik) olmak üzere 3 defa alınmıştır. Ayrıca kan basınçları ve nabız sayısı da aynı şekilde her seans başlamadan ve seans bittikten sonra ölçülmüştür. SM grubunda, CK, IL-6, VEGF, ANG-1, ES ve TSP-1 seviyelerinde akut ve kronik ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler meydana gelmemiştir. Akut ve kronik ölçümlerde IL-8 (sırasıyla=%198, %262) seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı artışlar görülmüştür. AEM grubunda, VEGF, ANG-1, CK ve IL-6 ve TSP-1 seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler meydana gelmemiştir. ES seviyesinde kronik ölçümde kontrole göre (%25) istatistiksel olarak anlamlı derecede artış meydana gelmiştir. IL-8 seviyelerinde ise kronik ölçümde kontrole ve akuta göre (sırasıyla %231, %79) istatistiksel olarak anlamlı bir artış görülmüştür. Her iki grupta da nabız sayıları, sistolik kan basıncı ve diastolik kan basıncı değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, yapılan masaj uygulamasının anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörler üzerinde masaj yapılan bölgeye göre farklı etkilerinin olduğu görüldü. Bu değişikliklerin daha iyi anlaşılabilmesi için denek sayısının daha fazla olduğu detaylı çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Erkek bireylerde konsantrik ve eksantrik egzersizlerin bazı miyokinler, anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörler üzerine etkisi
Anjiyogenez mevcut bulunan kapiller kan damarlarından yeni kan damarlarının oluşması demektir. Vücutta doğal olarak oluşan fizyolojik bir süreçtir (embriyogenezde, yara iyileşmesinde ve kadın üreme sisteminde) ancak patolojik olduğu birtakım durumlar (inflamatuar hastalıklarda, birtakım kanserlerde ve göz ile ilgili bazı hastalıklar) da olabilmektedir. Kanda bulunan anjiyojenik faktörler baskın olduğunda anjiyogenez meydana gelir, tersine kanda antianjiyojenik faktörler baskın olduğunda ise anjiyogenez baskılanır. Egzersiz de aktif kas içinde güçlü bir anjiyojenik uyarı üretir. Bizim de bu çalışmadaki amacımız konsantrik ve eksantrik egzersiz tiplerinin bireylerde anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerle birlikte inflamasyon ve anjiyogenezle ilişkili miyokin değerlerine ve kas hasarı belirteçlerinden kreatin kinaz üzerine etkilerini belirlemektir. Bu amaç doğrultusunda 24 gönüllü ile yapılan bu çalışmamızda konsantrik egzersiz (KE) grubu (n=11) ve eksantrik egzersiz (EE) grubu (n=13) olmak üzere iki egzersiz grubu oluşturuldu ve bu gruplara fizyoterapist eşliğinde 2 haftalık (6 seans) direnç egzersizi programı uygulandı. Çalışmaya katılan gönüllülerden 3 farklı zamanda (egzersize başlamadan önce=kontrol, ilk egzersiz seansından sonra=akut ve son egzersiz seansından sonra=kronik) kan örnekleri toplandı ve serum elde edildi. Bu serum örneklerinde VEGF, Anjiyopoietin-1, Endostatin, Trombospondin-1, IL-6 ve IL-8 düzeyleri ELISA yöntemiyle çalışıldı. CK düzeyleri de Floresans Akış Sitometrisi yöntemi ile ölçüldü. Çalışmamızın sonuçları değerlendirildiğinde anjiyojenik faktörlerden VEGF her iki grupta da zamana göre anlamlı derecede artış gösterirken, Anjiyopoietin-1 düzeyleri iki grupta da değişiklik göstermedi. İki değişken için de grup-zaman ilişkisi farklılık göstermedi. Antianjiyojenik faktörlerden endostatin düzeyleri EE grubunda zamana göre anlamlı artış gösterdi, KE grubunda değişim gözlenmedi; Trombospondin-1 ise her iki grupta da zamana göre azalış gösterdi. Her iki antianjiyojenik değişken için de grup-zaman ilişkisi farklılık göstermedi. Hem IL-6 hem de IL-8 her iki grupta da zamana göre anlamlı artış gösterdi ancak iki değişkende de gruplar arası farklılık yoktu. CK düzeyleri ise EE grubunda zamana göre anlamlı artış gösterdi, KE grubunda değişim olmadı. Ancak grup-zaman etkileşimi yine anlamlı değildi. Sonuç olarak anjiyojenik faktörler her iki grupta da benzer değişimler gösterdi, gruplar arası farklılık bulunmadı. Ancak anti-anjiyojenik faktörlerden olan Endostatinin sadece eksantrik egzersizle artması, anjiyogenezin modülasyonu için önemli olabilir.
Kronik böbrek yetmezliği hastalarında serum asprosin düzeyleri ile kardiyovasküler risk faktörleri arasındaki ilişki
Amaç. Evre 3 ve 4 kronik böbrek hastalığı (KBH) olgularında ve sağlıklı bireylerde serum asprosin düzeylerinin belirlenmesi ve bu parametre ile kardiyovasküler risk faktörleri arasında ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem. Çalışmamızda rutin laboratuvar istemi için alınan kan örneklerinden elde edilen serum/plazma örnekleri kullanılmıştır. Çalışmamıza toplam 91 birey dahil edilmiştir. Bu bireylerin 37'si sağlıklı kontrol, 34'ü evre 3 KBH'lı, 20'si ise evre 4 KBH'lı hastadan oluşmaktadır. Sağlıklı ve KBH'lı bireylerden alınan serumlardan biyokimyasal ölçümler gerçekleştirildi. Serum asprosin düzeyleri ELİSA yöntemi ile tespit edildi. Nabız dalga hızı, augmentasyon indeksi, merkezi aortik sistolik (cASBP) ve diyastolik kan basınçları (cADBP) Mobil-O-Graph (I.E.M. GmbH, Stolberg, Almanya) ile ölçüldü. İstatistiksel analiz SSPS 14.0 programı kullanılarak yapıldı. Bulgular. 54 KBH hastasının %37'si tip 2 diyabetik (n=20), %63'ü diyabetik olmayan KBH hastasından (n=34) oluşmaktaydı. En yüksek serum asprosin değeri evre 4 KBH hastalarında, en düşük değer ise sağlıklı kontrol hastalarında saptanmıştır. Lineer regresyon analizinde non diyabetik KBH grubunda proteinürinin bağımsız öngördürücüleri arasında eGFR ve asprosin saptandı. Diyabetik KBH grubunda ise augmentasyon indeksinin öngördürücüleri arasında asprosin ve atım kacmi tespit edildi. Sonuç. Serum asprosin düzeyleri non-diyabetik KBH hastalarında proteinüri gelişiminde diyabetik KBH hastalarında ise arter elastikiyetinin bozulmasında rol oynayabilir.
Akut soğuk stresin mekansal görsel dikkate etkileri
Akut Soğuk Stresin Mekânsal Görsel Dikkate Etkileri Öğrencinin Adı: Ecem Merve ONARAN Danışmanı: Prof. Dr. Numan ERMUTLU Anabilim Dalı: Fizyoloji Amaç: Bu çalışmada mekânsal görsel dikkatin yönelim bileşeninin endojen dikkat (amaç güdümlü- yukarıdan aşağı denetimli dikkat) ve eksojen dikkat (uyaran güdümlü, aşağıdan yukarı denetimli dikkat) bölümlerinin soğuk ile oluşturulan akut stres altındaki değişimleri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 40 gönüllü rastgele olarak dört koşul altında, 4°C, 10°C, 25°C suyun içine ayakları sokulmuş olarak ve oda sıcaklığında suya temas etmeden mekânsal görsel dikkat testi olan Posner İpucu Görevini yapmıştır. Bu görevde gönüllülerden görsel hedef ekranda belirdiğinde mümkün olduğunca çabuk klavyeye basmaları istenmektedir. Bazı durumlarda hedeften önce hedefin yönünü önceden doğru olarak işaret eden bir ipucu (endojen yönelim) diğer durumda yanlış yönü gösteren ipucu (uyaran güdümlü yönelim) gösterilir. Çalışmada gönüllülerin dört koşulda kan basıncı, kalp atım hızları ve görsel ağrı skalasında ağrı ölçümleri, mekânsal görsel dikkatin eksojen ve endojen dikkat yönelimlerine karşı reaksiyon zamanları ölçülmüştür. Sonuçlar: Sonuçlar tekrarlayıcı ölçümler için variyans analizi yapılarak karşılaştırılmıştır. 4°C soğuk suda deneklerin sistolik kan basınçları ve görsel ağrı skalası skorları anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Her koşulda doğru ipuçlu hedeflere karşı reaksiyon zamanları yanlış ipuçlu hedeflere karşı reaksiyon zamanlarına göre anlamlı olarak kısa bulunmuştur. İpucu farkı olmaksızın, 10°C soğuk suda deneklerin reaksiyon zamanları 4°C ve normal şartlara göre anlamlı olarak daha kısa tespit edilmiştir. 4°C koşulda deneklerin yanlış basma oranları (komisyon) diğer koşullara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. 4°C soğuk koşulda sistolik kan basıncı ve görsel ağrı skalası skoru artışı akut soğuk stres ortaya çıkarıldığını göstermektedir. Akut soğuk stres, uyaran güdümlü (eksojen) dikkat performansını olumsuz etkilemektedir. 10°C koşulda hedef uyaranlara karşı reaksiyon zamanlarının kısalması, bu sıcaklıkta tetikliğin (alertness) artarak performansı olumlu etkilediğini düşündürmektedir. Anahtar Sözcükler: Dikkat, Soğuk Stres, Uyaran Güdümlü Yönelim, Endojen Yönelim, Eksojen Yönelim
Yüksek yoğunluklu aralıklı antrenmanı (HİİT)'nin sıçanlarda deksametazonla indüklenen insülin direnci ve APO j, LRP2 düzeyleri üzerine etkisi
İnsülin direnci (IR) obezite, Tip 2 Diabetes Mellitus (T2DM), Nanalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD), metabolik sendrom gibi durumların belirleyici özelliği olmakla birlikte kardiyovasküler hastalık riskiyle de ilişkilidir. İskelet kaslarının glukoz ve trigliseritleri alma ve depolama işlevini bozar, bu da kanda yüksek glukoz ve trigliserit düzeylerine neden olur. Ortaya çıkmasında sedanter yaşam ve dengesiz beslenme önemli rol oynamaktadır. IR'de, özellikle iskelet kası hücrelerine glukoz alımını düzenleyen sinyal yolaklarında değişiklikler meydana gelmesi bozulmuş glukoz homeostazına neden olur. IR glukoz toleransı ve bozulmuş açlık glukoz düzeylerinin değerlendirilmesine dayalı olarak belirlenmektedir. IR'nin dünya genelinde 2017'de 352 milyon yetişkinde görüldüğü bildirilmiştir. Yapılan çalışmalar düzenli fiziksel aktivitenin IR, T2DM, kardiyovasküler hastalıklar ve kronik hastalıkların başlaması ve ilerlemesini engellediğini göstermektedir. Düşük fiziksel aktivite kas dokularında insülin duyarlılığını azaltır ve iskelet kasında ve karaciğerde adipositeye neden olur. Apolipoprotein J (Apo J) apoptotik hücre ölümü, lipid taşınması ve vasküler düz kas hücre farklılaşması dâhil olmak üzere çok sayıda fizyolojik süreçte yer aldığı gösterilen bir proteindir. Serum Apo J'nin başlıca kaynağı karaciğerdir. Tanımlanmış reseptörlerinden düşük yoğunluklu lipoprotein reseptörü ile ilgili protein 2 (LRP2) ile birlikte insülin sinyal yolağında glukoz homeostazisinde görevli olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı yüksek yoğunluklu aralıklı antrenman (HIIT)'ın deksametazon ile insülin direnci oluşturulmuş sıçanların iskelet kası LRP2, serum ve iskelet kası Apo J düzeyleri üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmada 8 haftalık Wistar Albino türü erkek sıçanlar Kontrol (n=9), Egzersiz (n=9), IR (n=9) ve IR+Egzersiz (n=9) ve) olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. IR ve IR+Egzersiz gruplarındaki sıçanlara 5 gün boyunca 1mg/kg/gün deksametazon uygulanmıştır. Egzersiz ve IR+Egzersiz gruplarındaki hayvanlara MEC ile belirlenen protokol çerçevesinde 8 hafta boyunca, haftada beş gün, günde 38 dakika egzersiz yaptırılmıştır. Egzersiz programı sonunda tüm hayvanlardan intrakardiyak yöntemle alınan kan örneklerinde insülin direnci homeostazis modeli (HOMA-IR), glukoz, aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), HDL (yüksek yoğunluklu lipoprotein), LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) ve trigliserit düzeyleri değerlendirilmiştir. HIIT'in insülin direncine etkisini belirlemek için deksametazon uygulamasının ardından sakrifiye edilen sıçanların soleus (SOL) ve Extensor digitorum longus (EDL) kaslarında total protein, Apo J, LRP2, fosforile insülin reseptörü (pIR) ve fosforile Akt (pAkt) düzeyleri ölçülmüştür. SOL ve EDL kaslarında ve karaciğerde yapılacak histolojik incelemeler yapılmıştır. Çalışmamızda glukoz ve HOMA-IR değerleri IR grubunda Kontrol grubuna göre yüksek gözlemlenirken, IR+Egzersiz grubunda IR grubuna göre düşük gözlemlenmiştir. Uyumlu olarak serum insülin değerlerinin IR grubunda Kontrol grubuna göre yüksek, IR+Egzersiz grubunda IR grubuna göre düşük olduğu gözlemlenmiştir. LRP2 düzeyi SOL kasında IR+Egzersiz grubunda, EDL kasında IR grubunda diğer gruplara göre anlamı olarak yüksek bulunmuştur. Serum ve iskelet kası Apo J düzeyleri egzersizle anlamlı olarak artmıştır. İskelet kası insülin sinyal yolağı moleküllerinde (pIR, pAkt) anlamlı değişiklikler gözlemlenmemiştir. Histolojik değerlendirmelerde SOL ve EDL kas histolojik kesit alanı IR+Egzersiz grubunda IR grubuna göre anlamlı büyük, IR grubunda Kontrol grubuna göre anlamlı küçük gözlenmiştir. Karaciğer dokularında ise IR+Egzersiz grubu IR grubuna göre inflamasyon ve steatozis düzeyleri daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak egzersiz uygulaması IR'de azaltıcı, karaciğer ve kas dokusunda iyileştirici etkilere neden olmuştur.
Otizm spektrum bozukluğunda miR-135a-5p'nin ifade değişikliğinin incelenmesi
Otizm spektrum bozukluğu (OSB) erken çocukluk döneminde (2-6 yaş) belirtileri ortaya çıkan bir nörogelişimsel bozukluktur. Dünya üzerinde nüfusun %1- 2'sini etkileyen önemli bir sağlık problemidir. Prevalansı, 30 yıl öncesinde 4.4/10000 olarak bildirilirken günümüzde görülme sıklığındaki hızlı artış, OSB'nin nedenlerini anlamaya yönelik çalışmaların artmasını gerekli kılmıştır. Etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörler rol oynamakla beraber, genetik çalışmalarda gözlemlenen kalıtılabilirlik boşluğu epigenetik mekanizmaların önemine işaret etmektedir. Epigenetik mekanizmalar arasında yer alan mikroRNA'lar (miRNA), mRNA'lar üzerinde post-transkripsiyonel olarak gen ifadelenmesini düzenleyerek hücredeki bölünme, çoğalma, farklılaşma gibi fizyolojik işlevleri etki etmektedir. Bu tez çalışmasında daha önceden gerçekleştirdiğimiz biyoenformatik analizler ile aday olarak belirlediğimiz miR-135a-5p'nin OSB'deki olası rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 16 OSB'li ve 17 normal gelişim gösteren sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 33 çocuk dahil edilmiştir. Plazma örneklerinde miR-135a-5p seviyesi qRT-PCR yöntemi ile belirlenmiştir. Sonuçlarımız istatistiksel olarak anlamlılık seviyesine ulaşmamış olmakla birlikte miR-135a-5p ifadesinin kontrol grubuna kıyasla OSB grubunda azalmış olduğunu göstermiştir. OSB şiddeti bakımından hafif+orta ve ağır OSB gruplarının miR-135a-5p seviyesinin benzer olduğu bulunmuştur. OSB grubunda klinik özellikler ile miR-135a-5p ifade düzeyi arasındaki arasındaki ilişki analiz edildiğinde, miR135a-5p ifade düzeyleri ile ODKL toplam puanı, TEDÖ-R-TV toplam puanı ve ÇODÖ toplam puanı arasında korelasyon bulunmamakla beraber, ODKL ölçeği alt başlıklarından Sosyal Beceri ve Öz Bakım ile miR-135a-5p ifade düzeyi arasında anlamlı pozitif korelasyon tespit edilmiştir. miR-135a-5p'nin özellikle kanser ve serotonerjik sistem ile ilişkisini destekleyen literatür ve biyoenformatik analiz bulguları bu tez çalışmasında elde edilen sonuçlarımızla birlikte değerlendirildiğinde, miR-135a-5p'nin OSB etyolojisinde aday molekül olarak daha ileri çalışmalara değer bir molekül olduğunu düşündürmektedir. Elde edilen sonuçlarımızın denek sayısının artırılarak doğrulanması ve ilave olarak hangi yolak/yolakların bu süreçte rol oynadığını anlayabilmek miR-135a-5p'nin hedefi transkriptler üzerinden işlevsel çalışmaların yapılması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: otizm spektrum bozukluğu, epigenetik, mikroRNA, miR-135a5p
Kronik intermittant hipoksinin trombositlerin anjiogenez fonksiyonlarına ve akciğerde multipotent epitelyal kök/ progenitör hücrelerin yerleşimine etkisi
Giriş: Trombosit granülleri, neo-alveolarizasyona aracılık eden proanjiyojenik stromal hücre kaynaklı faktör-1 (SDF-1/CXCL12) içerir. Trombosit kaynaklı SDF-1'in kemik iliğinde kök hücrelerin mobilizasyonunun sağlandığı, hemo-vasküler bir niş oluşturarak kök hücreleri topladığı da gösterilmiştir. SDF-1 aynı zamanda kök hücrelerin endotelyal progenitör hücrelere (EPC'ler) dönüşmesi için güçlü bir uyarıcıdır. Trombositler SDF-1'den başka vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), fibroblast büyüme faktörü (FGF), epidermal büyüme faktörü (EGF), trombosit kaynaklı büyüme faktörü (PDGF) ve matriks metaloproteinazlar gibi molekülleri de serbestleştirerek anjiyogenezi uyarır. Trombositler plazminojen aktivatörü inhibitörü-1 (PAİ-1), endostatin, trombospondin gibi antianjiogenik faktörleri de içerir. Trombositler hem proanjiogenik hem de antianjiyogenik faktörler içerdiği için, trombositlerin anjiyogenezi nasıl uyarabildiği veya inhibe edebildiği ve bu durumun hangi çevresel faktörlerle düzenlendiği kesin olarak bilinmemektedir. Amaç: Bu çalışmanın amacı kronik aralıklı hipoksinin trombosit kaynaklı proanjiyogenik ve antianjiyogenik moleküller üzerindeki etkisini, akciğer hasarı sonrasında endotelyal progenitör hücrelerin dokuya yerleşimini artırıp artırmadığını ve endotelyal progenitör hücrelerin doku hasarı bölgesine yerleşmesinin trombosit kaynaklı SDF-1 seviyesindeki olası bir değişiklikten etkilenip etkilenmediğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 10 haftalık, erkek Wistar Albino türü sıçanlar Kontrol, Akciğer Hasarı (AH), Kronik Aralıklı Hipoksi (KH), Kronik Aralıklı Hipoksi + Akciğer Hasarı (KH+AH) grupları olarak ayrıldı. Hipoksi uygulaması hipobarik hipoksik kamarada 42 gün boyunca, günde 6 saat, 3.000 metre yüksekliğe karşılık gelen atmosferik basınç (69,3 kPa, 520 mmHg, ≈%14 O2) ortamında yapıldı. Akciğer hasarı oluşturmak için intratrakeal yoldan lipopolisakkarit 100 μg/100g dozunda verildi. Akciğer hasarından 3 gün sonra hayvanlar feda edildi, kan ve akciğer örnekleri alındı. Kan örneklerinden trombositler ayrıldı, sayıldı ve daha önce bildirilmiş üç aşamalı bir prosedür ile yıkandı. Trombositlerin parçalanması ile elde edilen süpernatant örneklerinde VEGF, SDF-1, PDGF, endostatin, trombospondin-1, PAİ-1 konsantrasyonları ölçüldü. Akciğer dokusunda immünofloresan yöntem ile EPC varlığı değerlendirildi. Bulgular: Sıçanların ağırlığında hipoksi öncesi ve sonrası önemli farklılık yoktu. KH+AH grubunun mililitredeki hücre sayısı (p<0,001) ve toplam elde edilen hücre sayısı (p<0,001) diğer gruplardan yüksek bulundu. KH grubunun SDF-1 konsantrasyonları kontrol (p<0,01) ve AH (p<0,05) gruplarından düşük bulundu. KH grubunda PAİ-1 konsantrasyonu kontrol grubundan (p<0,05) yüksek bulundu. AH grubunun endostatin konsantrasyonu, kontrol (p<0,01) ve KH+AH (p<0,01) gruplarına göre yüksek bulundu. Trombospondin konsantrasyonu KH grubunda kontrol (p<0,01), AH (p<0,01) ve KH+AH (p<0,05) gruplardan yüksek bulundu. Hücre başına düşen SDF-1 konsantrasyonu KH+AH gruplarında kontrol (p<0,001) ve AH (p<0,01) gruplarına göre düşük bulundu. Hücre başına düşen VEGF, PDGF, PAİ-1, endostatin, trombospondin konsantrasyonları KH+AH grubunda kontrol (p<0,001), AH (p<0,001) ve KH (p<0,05) gruplarından düşük bulundu. İmmünfloresan görüntülemelerde EPC'ler kontrol grubuna göre AH grubunda daha yoğun gözlenirken, KH ve KH+AH gruplarında EPC'ler gözlenmedi. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda hipoksiye bağlı olarak proanjiogenik faktörlerden olan SDF-1'in azaldığı ve buna bağlı olarak akciğer hasarı sonrasında hasarlı dokuya EPC'lerin yerleşiminin azaldığı görülmüştür. VEGF ve PDGF konsantrasyonlarında ise hipoksiye bağlı anlamlı bir değişiklik bulunmamıştır. Antianjiogenik faktörlerden olan PAİ ve trombospondin-1 konsantrasyonu ise KH'ye bağlı olarak artarken, endostatin konsantrasyonu AH'na bağlı olarak artmıştır. KH+AH grubunda hücre başına düşen tüm faktör konsantrasyonları diğer gruplara göre oldukça düşük bulundu. Bu durumun KH'nin megakaryositlere olan etkisine bağlı olabileceği düşünüldü. Sonuçlarımız KH'nin trombosit fonksiyonlarını değiştirdiğini göstermektedir, ancak bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Metabolik sendrom/hipotalamik obez hayvan modelinde neuromedin u'nun glikoz metabolizması üzerine olan etkilerin araştırılması
İnsulin sekresyonu ve karbonhidrat metabolizması üzerine olumsuz etkilere sahip, proksimal bağırsaklardan sekrete edildiği düşünülen hormonlara genel olarak dekretin adı verilmektedir. Bu güne kadar tanımlanan bir dekretin hormon tesbit edilmemişse de Neuromedin U (NMU)'nun olası bir aday olduğu ileri sürülmüştür. Çalışmamızda monosodyum glutamat (MSG) ile oluşturduğumuz metabolik sendrom/ hipotalamik obezite modelinde sistemik dolaşımdaki NMU düzeylerini ve Oral Glikoz Tolerans Testi'ne (OGTT) cevaben bu düzeylerin nasıl değiştiğini araştırmayı planladık. Ayrıca NMU'nun gastrointestinal sistemin proksimal ve distal kısımlarındaki ekspresyonunu inceleyerek, bu ekspresyonun MetS/HO modelinde olası değişikliğini araştırmayı planladık. Bu amaçla yenidoğan sıçanlara 10 gün boyunca, gün aşırı subkutan olarak MSG (4mg/g/vücut ağırlığı) enjeksiyonu, diğer bir grup yenidoğan sıçana ise aynı şekilde %0.9'luk izotonik enjeksiyonu yapılarak Kontrol (K) ve metabolik sendrom/hipotalamik obez (MetS/HO) grupları oluşturulmuştur. Bu işlemden sonra hayvanlar ad libitum olarak 5 ay boyunca beslenerek MetS/HO modelinin gelişmesi beklenmiş ve vücut ağırlıkları takip edilmiştir. Bu sürenin sonunda ise kan lipid profillleri, Lee indeksi, bazal ve OGTT'ye verilen glikoz, insulin ve NMU yanıtları ölçülmüştür. Bazal glikoz ve insulin değerlerinden HOMA-R skoru hesap edilmiştir. Sakrifikasyondan sonra perigonadal ve retroperitoneal yağları çıkartılarak abdominal obezite, dudedonum jejunum ve distal bağırsak çıkartılarak bağırsak NMU ekspresyonu değerlendirilmesi yapılmıştır. Sonuçlarımız obezitenin göstergesi olan Lee indeksinde anlamlı olmayan bir artışı, abdominal obezitede ise istatiksel olarak önemli bir artışı göstermiştir. MetS/HO modeli hayvanlarda hiperglisemi ve hipoinsülinemi ile karakterize diyabete mellitus bulgusu saptanmıştır. OGTT'ye yanıt olarak kan şekerleri daha da artmış ve gerekli insulin yanıtını veremedikleri izlenmiştir. Lipid profilleri bozulmuş iken, bazal plazma NMU düzeyleri arasında bir fark bulunamamıştır. OGGT'ye verilen NMU yanıtları, bazal ve 30. dakikalarda gruplar arasında farklı değilken 60. dakikada K grubunun MetS/HO grubuna göre anlamlı olarak düşük NMU yanıtı verdiği izlenmiştir. Gastrointesinal yolda NMU ekpresyonun ise her iki grupta benzer şekilde proksimalden distale doğru azaldığı tesbit edilmiştir. Sonuç olarak MetS/HO modelinde NMU'nun gerek plazma düzeyleri gerek Gastrointestinal kanal boyunca dağılımı açısından bariz farklar bulamadık. Sonuçlarımızın NMU'nu decretin gibi fonksiyon görmediğini ileri süren yayınları teyit eder nitelikte olduğunu düşünmekteyiz.
Yüksek fruktoz ile beslenen sıçanlarda kafeik asit ile aralıklı açlığın inflamasyon ve Leptin/Obrb/SOCS3 yolağı üzerindeki etkisi
YÜKSEK FRUKTOZ İLE BESLENEN SIÇANLARDA KAFEİK ASİT İLE ARALIKLI AÇLIĞIN İNFLAMASYON VE LEPTİN/Obrb/SOCS3 YOLAĞI ÜZERİNE ETKİSİ Amaç: Bu çalışmada, uzun süreli yüksek fruktoz tüketen sıçanlarda, kafeik asit (KA) ve aralıklı açlık (intermittent fasting, İF) uygulamalarının inflamasyon (TNF-α ve IL-6) ve hipotalamus leptin/Obrb/SOCS3 sinyal yolakları üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmada 9–10 haftalık toplam 56 erkek Sprague-Dawley sıçan kullanılmıştır. Hayvanlar sekiz gruba ayrılmıştır (her bir grup için n=7): Kontrol (K), Kafeik Asit (KA), İF, KA+İF, Fruktoz (F), F+KA, F+İF ve F+KA+İF. İlk 6 hafta boyunca fruktoz grupları %20'lik fruktoz çözeltisi içeren içme suyu tüketirken, diğer gruplara saf içme suyu verilmiştir. Tüm gruplara standart yeme erişimi sağlanmıştır. Altıncı haftadan itibaren, KA uygulaması (gavaj ile oral olarak 50 mg/kg/gün) ve İF protokolü (günlük 16 saatlik açlık ve 8 saatlik tokluk) 8 hafta süreyle ilgili gruplara uygulanmıştır. Her hafta aynı gün ve saatte sıçanların ağırlıkları (g), haftalık yem (g/sıçan/hafta) ve sıvı (ml/sıçan/hafta) tüketimleri ölçülmüştür. Açlık kan şekerleri glikometre yardımıyla, serum ve hipotalamus örneklerinden trigliserid, kolesterol, glukoz, leptin, SOCS3, Obrb, TNF-α ve IL-6 düzeyleri ise ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Bulgular: Fruktoz verilen F grubunda, K grubuna kıyasla hipotalamus trigliserit, TNF-α, IL-6, leptin ve SOCS3 düzeylerinde anlamlı artış, Obrb düzeyinde ise azalma tespit edilmiştir (p < 0,01). KA ve/veya İF uygulamaları bu parametrelerde iyileşmelere yol açmıştır. Özellikle F+KA+İF grubunda leptin ve SOCS3 düzeylerinde anlamlı düşüş, Obrb düzeyinde ise belirgin artış saptanmıştır (p < 0,001). KA ve İF'nin ayrı ayrı uygulandığı gruplarda da bazı parametrelerde olumlu etkiler gözlenmişse de, kombine uygulamanın daha güçlü bir düzeltici etki sağladığı görülmüştür. Sonuç: Uzun süreli yüksek fruktoz tüketimi, periferik ve santral inflamasyonu artırmakta ve hipotalamus leptin sinyal iletimini bozmaktadır. SOCS3 artışı ve Obrb azalması, fruktozun leptin direncine neden olduğunu göstermektedir. KA ve İF uygulamaları, özellikle birlikte kullanıldığında, leptin-SOCS3-Obrb eksenini normalize ederek fruktoz kaynaklı inflamatuar ve nörometabolik bozulmaları hafifletici etki göstermektedir
Akut ve kronik yüzme egzersizine fare gastrocnemius-soleus kas kompleksi satellit ve non-satellit kök hücre cevaplarının incelenmesi
Kas hastalıklarının önlenmesi ve tedavisinde egzersiz protokolleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Bununla beraber, farklı egzersiz protokollerine cevap olarak meydana gelen kas hasar ve rejenerasyon mekanizmaları, bu süreçlerde kastaki satellit ve non-satellit hücrelerin rolleri ile bu kök hücrelerin zamana bağlı birbirleriyle olası etkileşimleri henüz net olarak ortaya konmamıştır. Bu doktora tezinde farelere uygulanan akut ve uzun süreli yüzme egzersizini takiben erken (3 saat) ve geç (48 saat) dönemde kas hasar ve rejenerasyonunda satellit ve non-satellit hücre cevaplarının incelenmesi amaçlanmıştır. 8-12 haftalık erişkin Balb/C erkek fareler öncelikle kontrol ve yüzme egzersizi olarak gruplanmıştır. Egzersiz grupları kendi içlerinde akut ve kronik egzersiz olarak 2'ye bölündükten sonra her biri egzersizi takiben deneyin sonlandırılmasına kadar geçecek zaman açısından (3 saat, 48 saat) tekrar 2'ye ayrılmıştır (n=10). Akut yüzme egzersizi 30 dk ve tek seans olarak; uzun süreli egzersizler ise 6 hafta / haftada 5 gün 30 dk olacak şekilde uygulanmıştır. Deneyin sonunda Ketamin-HCl/Xylazine-HCl (75mg/kg-10 mg/kg) anestezisi altında farelerin aortalarından kan örnekleri ve gastrocnemius-soleus kas kompleksleri alınmıştır. Serum kreatin kinaz (CK) aktivitesi ticari kit kullanılarak ölçülmüş, kas hasarı histolojik olarak hasar skorlaması ve lökosit infiltrasyonu ile tespit edilmiştir. Kas rejenerasyonu, histolojik inceleme ile ve immünohistokimyasal olarak nukleus ve sarkoplazmada Pax7, Sca1 ve CD45 antikorlarının boyanmaları için H Skoru elde edilerek değerlendirilmiştir. Değişkenler ortalama ± standart sapma (SS) olarak verilmiştir. İstatistiksel analiz için Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA, post hoc: Tukey testi) kullanılmıştır. p<0,05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Akut yüzme egzersizinden sonra 3. saatte gastrocnemius-soleus kompleksinde kas hasarı tespit edilmiştir. Serum CK aktivitesi de akut 3 saat grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek, akut 48 saat grubunda düşük bulunmuştur (p<0,05). Akut 48 saat ve kronik 3 saat gruplarında histolojik olarak merkezi yerleşimli çekirdeklerle tespit edilen belirgin kas rejenerasyonu izlenmiştir. İmmünohistokimyasal analizlerde akut 48 saat ve kronik 3 saat gruplarında satellit hücre belirteci olan Pax7 ekspresyonunda artış gözlenmiştir. Akut ve uzun süreli yüzme egzersizlerini takiben 3. ve 48. saatlerde alınan gastrocnemius-soleus kas komplekslerinde gözlenen kas rejenerasyonuna non-satellit hücrelerin aracılık ettiğine dair herhangi bir bulgu elde edilmemiştir. Verilerimiz uzun süreli egzersizlerin kas sağlığı üzerine olumlu etkilerini teyit edici ve mekanizmalarını açıklayıcı niteliktedir. Tez çıktılarının kas hastalıklarının önlenmesi ve tedavisine yönelik yeni yaklaşımlar ortaya konmasına katkı sağlayabileceği ön görülmektedir.
İzoprotenol ile deneysel miyokard infarktüs (MI) oluşturulan sıçanlarda Dimetil fumarat'ın (DMF) kardiyak rejenerasyon üzerine etkinliğinin NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 yolağı üzerinden incelenmesi
Miyokard infarktüsü (MI), yüksek morbidite ve mortaliteye sahip, kardiyomiyosit (KM) kaybı ve fibrozis gelişimi ile karakterize edilen ciddi bir kardiyovasküler hastalıktır. Kalp dokusunun sınırlı rejenerasyon kapasitesi nedeniyle, mevcut tedavi yöntemleri genellikle hastalığın ilerleyişini yavaşlatmaya ve semptomları yönetmeye yönelik olup, doku yenilenmesini teşvik edecek farmakolojik ajanlara duyulan ihtiyaç devam etmektedir. Dimetil fumarat (DMF), antioksidan ve antiinflamatuar özellikleri ile bilinen, hücresel savunma mekanizmalarını aktive edebilen bir bileşiktir. Ancak DMF'nin MI sonrası kardiyak rejenerasyonu nasıl desteklediği ve NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 sinyal yolu üzerindeki etkileri tam olarak aydınlatılmamıştır. Çalışmamızın birincil amacı, DMF'nin MI sonrası kardiyak rejenerasyon kapasitesini artırma ve kardiyak koruma sağlama potansiyelini ortaya koymaktır. İkincil olarak, DMF'nin NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 sinyal yolağı üzerinden kardiyak rejenerasyonu nasıl desteklediğini anlamak hedeflenmiştir. Bu amaçla, izoproterenol (ISO) ile deneysel MI modeli oluşturulan sıçanlar dört gruba ayrılmıştır: Kontrol, MI, MI+Tween 80 ve MI+DMF. DMF'nin kısa ve uzun dönem etkilerini incelemek için analizler 7. ve 21. günlerde gerçekleştirilmiştir. MI sonrası DMF'nin kardiyak hücreler üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla antioksidan kapasite, inflamatuar belirteçler ve oksidatif stres seviyeleri ölçülmüş, ayrıca kardiyak hücre proliferasyonu ve sağkalımı moleküler biyoloji teknikleri ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, MI sonrası NRG-1, ErbB2 ve Akt-1 seviyelerinin azaldığını, ancak DMF'nin bu sinyal yolaklarını aktive ederek miyokardiyal rejenerasyonu desteklediğini göstermiştir. DMF tedavisinin, oksidatif stres belirteçlerini (TOS, OSİ) azalttığı, antioksidan kapasiteyi (TAS) artırdığı ve inflamatuar yanıtları baskıladığı belirlenmiştir. Histolojik analizlerde, 7. günde KM proliferasyonunun arttığı, 21. günde ise fibrozis oluşumunun azaldığı ve rejenerasyonun ilerlediği tespit edilmiştir. Sonuç olarak, DMF'nin NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 sinyal yolağını aktive ederek kardiyak rejenerasyonu artırdığı, oksidatif stres ve inflamasyonu baskılayarak KM sağkalımını ve fonksiyonunu iyileştirdiği belirlenmiştir. 7. ve 21. gün verileri birlikte değerlendirildiğinde, DMF'nin erken dönemde rejeneratif süreci başlattığı, uzun vadede ise fibrozisi azalttığı ve doku iyileşmesini desteklediği gösterilmiştir. Bu bulgular, DMF'nin miyokard infarktüsü sonrası kardiyak rejenerasyonu destekleyen potansiyel bir terapötik ajan olabileceğini ve yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlayabileceğini göstermektedir.
Deneysel miyoglobinürik akut böbrek yetmezliği modelinde kenevir tohumu yağının (Cannabis sativa seed oil) olası etkileri
ÖZET Deneysel Miyoglobinürik Akut Böbrek Yetmezliği Modelinde Kenevir Tohumu Yağının (Cannabis Sativa Seed Oil) Olası Etkileri Tokmak D. Adnan Menderes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Fizyoloji (Tıp) Doktora Programı Doktora Tezi, Aydın, 2025 Amaç: Canabis sativa ve çeşitli kısımlarının antioksidan ve antiinflamatuar özellikler gösterdiği geçmiş çalışmalarda bildirilmiştir. Bu çalışmada da (Canabis sativa) kenevir tohumu yağının, sıçanlarda Deneysel Myoglobünürik Akut Böbrek Hasarı (MABH) modeli üzerine etkilerini incelemek amaçlandı. Metod: Deney için 260-370 g ağırlığında 12 haftalık Wistar Albino erkek sıçan, randomize 6 grupta 10'ar adet olmak üzere 60 tane sıçan kullanıldı. Böbrek hasarı, çalışmanın yedinci gününde sham grubu hariç diğer gruplara %50'lik hipertonik gliserolün (8 ml/kg/gün), sıçanların her iki arka bacağına eşit olarak intramuskular enjeksiyonla oluşturuldu. Sham grubuna, intramuskular salin 8 ml/kg/gün uygulandı ve salin uygulamasından 1, 24 ve 48 saat sonra oral yoldan distile su verildi. Deneklerin gliserol ve salin uygulamasından 24 saat önce besin ve su erişimi engellendi. Gliserol grubuna, gliserol uygulamasından 1, 24 ve 48 saat sonra oral yoldan 3 ml/kg//gün miktar distile su veridi. G+KCS3 ve G+KCS6 grupları: Kısa süreli düşük doz ve yüksek doz tedavi gruplarında ratlara çalışmanın yedinci günü gliserol uygulandı. Gliserol uygulamasından 1, 24 ve 48 saat sonra oral gavaj ile 3ml /kg/gün- 6 ml/kg/gün dozunda kenevir tohumu yağı verildi. G+UCS3 ve G+UCS6 gruplarında 10 gün boyunca oral gavaj ile 3ml/kg/gün-6 ml/kg/gün dozunda kenevir tohumu yağı uygulandı. Çalışmanın yedinci gününde gliserol uygulamasından 1, 24, 48 saat sonra 3 ml/kg/gün- 6 ml/kg/gün kenevir tohumu yağı uygulamasına devam edildi. İlk gliserol enjeksiyonundan sonra hayvanların serbest diyet ve su alımı sağlandı. Gliserol uygulandıktan 72 saat sonra kan ve doku örnekleri alınarak çalışmanın onuncu günüde hayvanlar sakrifiye edildi. Sakrifiye edilen ratlarda böbrek fonksiyon testleri kanda (BUN, Kreatinin), böbrek dokusunda MDA, MPO, CAT, SOD, GSH, TNF-α, IL-1β, IL-6, HIF-1α ve kaspaz-3 biyokimyasal parametreleri çalışıldı. Ayrıca böbrek dokusu histopatolojik değerlendirmede böbrek hasar derecesi değerlendirildi. Bulgular: Biyokimyasal analizler sonucunda, tedavi gruplarında kan kreatinin, BUN, doku MDA, MPO, HIF-1α, caspase-3, TNF-α, IL-6 ve IL-1β düzeylerinin gliserol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde azaldığı; GSH ve CAT düzeylerinin ise arttığı saptanmıştır (p<0,001). Histopatolojik incelemelerde de nekroz, konjesyon, mononükleer infiltrasyon ve bowman kapsül genişlemesinde tüm tedavi gruplarında belirgin iyileşmeler gözlenmiş olup sham grubuna en yakın doku örnekleri G+ UCS6 grubunda saptandı. Sonuç: Kenevir tohumu yağının oral kullanımının, olasılıkla antioksidan, anti inflamatuar, anti apoptotik özellikleri sebebiyle, sıçanlarda gliserolle indüklenen Akut böbrek hasarındaki biyokimyasal ve histopatolojik bulguları tersine çevirdiğini söyleyebiliriz. Çalışmamız bulguları ışığında; insanlarda da kenevir tohumu yağının oral kullanımının miyoglobinürik akut böbrek hasarında biyokimyasal ve histopatolojik sonuçları olumlu yönde değiştirebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Akut böbrek hasarı, kenevir tohumu yağı, rabdomiyoliz, inflamasyon, antioksidan, apoptoz
Sığ kızartma yapılan incir (Ficus carica) çekirdeği yağı ve ayçiçek yağı ile beslenen ratlarda meydana gelen oksidatif hasarın incelenmesi
İncir çekirdeği yağı ve ayçicek yağı antioksidan içeriği yüksek yağlardır. Bu yağların kızartılınca antioksidan düzeyinin ne gibi etkileneceği bilinmemektedir. Bu yağlar sığ kızartma yöntemiyle kızartılacaktır ve bu kızartılmış yağlarla beslenen ratlarda meydana gelen oksidatif hasarlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Deney için 18 adet Wistar Albino sıçan 3 gruba ayrıldı (n=6). Yağlara 15 dakika sığ kızartma işlemi uygulandı. Sığ kızartma işlemi yapılan yağlar şişelere paketlendi. Grup1'de ki deney hayvanlarına 30 gün boyunca orogastrik gavaj yöntemiyle 3 ml/kg ayçiçek yağı verildi. Grup 2'de ki deney hayvanlarına 30 gün boyunca orogastrik gavaj yöntemiyle 3 ml/kg incir çekirdeği yağı (Oneva) verildi. Kontrol grubundaki deney hayvanları hiçbir işleme tabi tutulmadı. Gruplardan 0. Gün- 15. Gün – 30. Gün tartım sonuçları alındı. 30 gün sonra deney gruplarındaki hayvanlardan kan ve doku örnekleri alınarak hayvanlara anestezi altında servikal dislokasyon ile sakrifikasyon yapıldı. Kan, karaciğer ve böbrek dokuları incelendi. Biyokimyasal ve hispatolojik sonuçlar istatiksel yöntemlerle incelendi. Sonuçlara göre ayçiçek yağı, incir çekirdeği yağına göre karaciğer ve böbreğe daha çok hasar verdiği tespit edildi. Biyokimyasal sonuçlarda anlamlı düzeyde ayçiçek yağının incir çekirdeği yağına göre daha olumsuz sonuçlar verdiği tespit edildi. Sonuç olarak, sığ kızartılmış incir çekirdeği yağının sığ kızartılmış ayçiçek yağına oranla daha olumlu sonuç vermesinden dolayı incir çekirdeği yağının kızartmalarda tercih edilmesi tavsiye edilmektedir.
Doksorubisin ile oluşturulan kardiyotoksisite modelinde incir (Ficus carica) çekirdeği yağının etkisinin araştırılması
Çalışmamızda incir (Ficus carica) bitkisinin meyvelerindeki çekirdeklerin soğuk sıkımıyla elde edilen incir çekirdeği yağının farklı dozlarının doksorubisin ile oluşturulan kardiyotoksisite üzerindeki antioksidan ve antiinflamatuvar etkilerinin profilaktik olarak araştırılması amaçlandı. Bu konuda literatüre girmiş bir çalışma olmadığı için yapacağımız çalışmanın alanında ilk olma özelliği taşıdığını söyleyebiliriz. Çalışmamızda 32 adet genç erişkin erkek Wistar albino türü sıçan (200-250 gram) 4 gruba ayrıldı (n=8). Kontrol Grubu, Doksorubisin Grubu (DOX), Doksorubisin+Düşük Doz İncir Çekirdeği Yağı Grubu -3 ml/kg- (İÇY3) ve Doksorubisin+Yüksek Doz İncir Çekirdeği Yağı Grubu -6 ml/kg- (İÇY6) gruplarına ayrılan sıçanlar için deney süresi 7 gün olarak belirlendi. Bir hafta boyunca her gün İÇY3 grubuna intragastrik gavaj ile 3ml/kg, İÇY6 grubuna intragastrik gavaj ile 6 ml/kg incir çekirdeği yağı verildi. Deneyin 5. gününde tüm gruplara intraperitoneal olarak tek doz doksorubisin (15 mg/kg); kontrol grubuna ise tek doz %0,9'luk serum fizyolojik enjekte edildi. Deney süresince tüm hayvanlar kendi gruplarına ait manipülasyonlara maruz bırakıldıktan sonra 8. günde sakrifiye edilip, biyokimyasal ve histolojik inceleme yapmak üzere kalp dokuları alındı, istatistiksel analizler yapılıp yorumlandı. Histolojik bulgular sonucunda incir çekirdeği yağı ile tedavi edilen grupta DOX'un neden olduğu tespit edilen kardiyak değişikliklerin önemli ölçüde iyileştiği tespit edildi. İncir çekirdeği yağının antioksidan ve antiinflamatuvar özellik göstererek MDA, MPO, GPx, SOD, CAT, CK, TNF-α ve IL-1β düzeylerinde istatistiksel anlamlılığı olan olumlu değişikliklere yol açtığı bulundu. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre DOX ile indüklenmiş kardiyotoksisite üzerine incir çekirdeği yağının kardiyoprotektif etkisinin mevcut olduğunu düşünmekteyiz.
Deneysel aşil tendon hasarında linaloolün antioksidan ve iyileştirici etkilerinin belirlenmesi
Amaç: Bu çalışma aşil tendon yaralanmalarında, linalool etken maddesinin farklı dozlarda kullanımı sonucu antioksidan ve iyileştirici etkilerinin belirlenmesi amacı ile yapıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışma planına göre Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Laboratuvarı'ndan temin edilen 24 adet Wistar Albino sıçanları, her grupta 6'şar sıçan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Buna göre ilk grup, kontrol grubu (Kontrol:CN), hayvanlara herhangi bir uygulama yapılmayıp diğer gruplardaki 18 adet Wistar albino türü sıçana, kısa süreli anestezi (90 mg/kg Ketamin + 10 mg/kg ksilazin ip) uyguladıktan sonra, sol aşil tendonları klemp ile 3. seviye dişlide, 2 dakika sıkıştırmayı takiben 1 dakika gevşetme 5 kez tekrarlanacak şekilde tendon hasar modeli oluşturuldu. 2. Grup (LİN 0) hayvanlara herhangi bir enjeksiyon uygulamaksızın, 3. Grup (LİN 100) hayvanlara her gün LİN uygulaması 100 mg/kg, 4. Grup (LİN 200) hayvanlara ise LİN uygulaması her gün 200 mg/kg olacak şekilde intraperitoneal yolla enjeksiyon yapıldı. Bir haftanın sonunda bütün sıçanlar sakrifiye edilip dokuları alınarak biyokimya ve histopatolojik sonuçlarına bakıldı. Bulgular: Klemp ile oluşturulan aşil tendon hasarı sonucu, hasar grubunda, kontrol grubuna göre MDA, MPO, TNF-α, IL-1 beta, IL 6 seviyeleri arttı ve SOD, CAT, GPx gibi enzim aktivitelerinde azalma gözlemlendi. Linalool uygulamasıyla birlikte oksidatif stres değerleri azaldı ve antioksidan savunma sistemi elemanlarının (SOD, CAT, GPx) aktivitelerinin arttığı görüldü. Aynı zamanda LİN 200 grubu enzim aktiviteleri, LİN 100 grubuna kıyasla bir artış gösterdi. Histopatolojik sonuçlar neticesinde, hasar grubunda kollajen lif dizilimi düzensiz bir hâl alırken, LİN gruplarında daha düzenli sergilendi. Hasar grubunda artan inflamasyon, damarlanma ve fibroblastik aktivite linalool uygulamasıyla azaldı ve maksimum azalma LİN 200 grubunda oldu. Sonuç: Sonuçlarımız, linalool uygulamasının aşil tendon hasarında bir iyileşme gerçekleştirdiğini ve antioksidan sistem aktivitelerini arttırarak iyileşmeyi hızlandırdığı, aynı zamanda doz farkına bağlı olarak LİN 200 grubu sonuçlarının LİN 100 grubuna kıyasla değişim göstererek her gün 200 mg/kg verilen linalool dozunun daha etkili olduğunu gösterdi.
Alkolik sıçanlarda kronik koşu egzersizlerinin karaciğer enzimlerine ve antioksidan enzim aktivitelerine etkisi
Alkol metabolizma olma sürecinin %90'ının karaciğerde olması kaynaklı uzun süre alkol kullanımının karaciğer hasarına neden olduğu bilinmektedir. Etanol karaciğerde lipid sentezini ve serbest radikalleri arttırarak yağlı dejenerasyona, fibrozise ve siroza sebebiyet vermektedir. Alkolün karaciğerde doğal antioksidanların azaltması sebebiyle hepatosellüler hasar ortaya çıkar. Egzersiz ise kronik şekilde ve metabolizmaya uygun şekilde gerçekleştirildiğinde antioksidan sistemi destekleyici etkilere sahiptir. Çalışmamızda Kontrol, Egzersiz Kontrol, Alkolik, Alkolik+Egzersiz grupları olmak üzere 4 grup için Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Deneysel Tıp Araştırma ve Uygulama Merkezi'nden temin edilen 24 adet dişi Wistar albino türü sıçan kullanıldı. Alkolizm oluşturulması istenen deney hayvanlarına etanol ilk hafta dozu oral yolla su ile seyretilip eser miktarda şeker ile karıştırılarak 3ml/kg olarak verildi ve 1 haftanın sonunda 4 ml/kg' e çıkarıldı diğer haftalarda ise hafta başında arttırılarak en son 8 ml/kg ethanol 6 hafta boyunca ara verilmeksizin alkol tükettirildi. Deneysel alkolizm oluşturuldu. Çalışmada süt ve süt ürünlerine kısıtlama getirildi onun haricinde dişi ratlar yem ve su yönünden başka bir kısıta maruz bırakılmadı. Egzersiz grupları 4 hafta boyunca hafta sonları da dahil olmak üzere 30 dk süreyle açık havada kafes dışında egzersiz alanının sınırları dahilinde yarı karanlık ortamda koşturuldu. Yapılan çalışmalar kronik ılımlı koşu egzersizinin karaciğer enzimleri üzerinde olumlu etkiler ortaya çıkardığını göstermiştir. Bu çalışmada sıçanlar 4 gruba ayrılıp çeşitli değişkenlerle kombine edilerek kronik koşu egzersizlerinin vücutta karaciğer enzimlerine antioksidan enzim aktiviteleirine etkisine bakıldı. Amacı deneysel alkol bağımlılığı oluşturulmuş sıçanlarda koşu egzersizlerinin karaciğer enzimlerine ve antioksidan enzim aktivitelerine nasıl etkilediğini araştırmaktı. Sonuç olarak araştırma sonunda kronik koşu egzersizlerinin alkolik sıçanlar üzerinde karaciğer enzimlerine ve antioksidan enzim aktivitesine iyi yönde etki ettiğini saptadık.
Deneysel sepsis modelinde deferoksaminin akut böbrek hasarı üzerine etkisi
Sepsis, yıl bazında 2.4 – 3.0/1000 vaka insidansı ile tüm dünyada giderek artan önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Klinik olarak sepsis hasta grubunda mortalite ve morbiditeyi etkileyen en önemli faktörlerden biri akut böbrek hasarıdır. Deferoksamin ise; bir demir şelatörü ve serbest radikal temizleyicidir. Bu çalışmanın amacı sepsise bağlı gelişen akut böbrek hasarında antioksidan etkileri bilinen deferoksaminin (DFX) olası koruyucu etkilerini araştırmaktır. Deneysel sepsis modeli oluşturmak için lipopolisakkarit (LPS) uygulaması sık kullanılan güvenli bir yöntemdir. Bu kapsamda 30 Wistar Albino türü sıçan; kontrol grubu, LPS grubu, DFX+LPS grubu, LPS+DFX grubu, DFX grubu şeklinde 5 gruba ayrıldı. LPS grubuna 15 mg/kg dozunda LPS uygulaması yapılarak, böbrek dokusu ve kan örnekleri 24 saat sonrasında alındı. DFX+LPS grubuna 24 saat arayla 20mg/kg DFX uygulandı ve ikinci doz DFX ile LPS uygulaması yapılmıştır. 24 saat sonrasında doku örnekleri alınmıştır. LPS+DFX grubuna LPS uygulaması ile aynı anda DFX uygulaması yapılmıştır. 6 saat sonrasında ikinci doz DFX uygulaması yapılmış ve 18 saat sonra doku örnekleri alınmıştır. Biyokimyasal sonuçlar incelendiğinde; DFX uygulaması IL-6, MDA, NGAL, SOD, TNF, IL-1 ve GPx ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler saptandı. Histopatolojik incelemede Bowman kapsülü dilatasyonu ve tübüler epitel dejenerasyonunda DFX uygulamasının koruyucu etkileri gözlendi. Sonuç olarak sepsise bağlı gelişen akut böbrek hasarında deferoksaminin koruyucu etkileri olduğu kanaatine ulaşıldı.
Opioid kullanımının mikrobiyom-bağırsak-beyin aksı üzerine etkileri
Bağırsak mikrobiyomu ve metabolitlerinin hastalık oluşum ve prognozunda önemli rol oynadıklarının ortaya çıkmasıyla bu alanda yapılan çalışmaların sayısı da giderek artmaktadır. Opioid ilaçların kullanımı ve buna bağlı ölümle sonuçlanabilen yan etkilerinin artması ise tolerans gelişim mekanizmalarının aydınlatılması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Kronik morfin kullanımı ile gelişen toleransın pek çok nedeni olsa da, bağırsak mikrobiyotasının kompozisyon bozukluğu (disbiyozis), tolerans yolaklarının anlaşılmasında halen en önemli başlıktır. Bağırsak mikrobiyotasının sistemik etkileri ve hangi mekanizmalarla bu işlevleri yerine getirdiği tam olarak aydınlatılamamıştır. Mevcut literatür ışığında, bağırsak bariyer bütünlüğünün bozulmasının süreçteki ilk basamak olduğu düşünülmekte ve bariyer bütünlüğünün korunması ilaç çalışmalarının odağını oluşturmaktadır. Bu çalışmada, kronik morfin uygulamasının merkezi sinir sisteminde (MSS) geliştirdiği tolerans in-vivo davranış testlerinden, bağırsak bariyer bütünlüğü üzerindeki etkisinin bir ifadesi olarak interlökin (IL)-18 salınımından ve de bu salınıma ilişkin yolakların ortaya çıkarılması için ex-vivo deney modelllerinden yararlanılmıştır. Çalışmanın sonuçları kronik morfin uygulamasının yuva yapma davranış skorunda azalmaya neden olduğunu gösterdi. Bu etki ağrı uyaranlı davranış testleri ile de doğrulandı. Vankomisin ve bütirik asit ile oluşturulan bağırsak mikrobiyota değişikliğinin morfine karşı gelişen nosiseptif toleransı azalttığı ancak MSS'nde gelişen toleransa etkili olmadığı gösterildi. Kronik morfin uygulamasının ileum dokusunda IL-18 salınımını mü-opioid reseptör aracılı arttırdığı ve de bağırsak bariyer bütünlüğünün korunmasında rol oynayan IL-18 salınımının ise enterik nöronlar aracılı olabileceği sonucuna varıldı. Ex-vivo çalışmalarda ise IL-18 salınımının bağırsak mikrobiyotasındaki değişiklik aracılı olabileceği gösterildi. Bu çalışmanın, opioid tolerans mekanizmasının anlaşılmasında, moleküler farmakoloji ve ilaç araştırmalarında yeni perspektif katabileceği öngörülmektedir.
Deneysel travmatik beyin hasarında üridin ve terapötik hipotermi kombinasyonunun olası koruyucu etkinliğinin araştırılması
Travmatik beyin hasarı dünya çapında morbidite ve mortalitesi yüksek bir acil durumdur. Hastaneye başvuran hastaların çoğuna hafif travmatik beyin hasarı tanısı konmakla birlikte hastalarda uzun dönemde kalıcı hasarlar bırakabilmektedir. Travmatik beyin hasarı fizyopatolojik süreçlerinde birbirini takip eden; primer hasar ve sekonder hasar dönemi yer almaktadır. Primer beyin hasarı travmadan hemen sonra oluşmakta iken sekonder hasar primer hasardan sonra saatler ve günler sonra ortaya çıkmkatadır. Çalışmamızın amacı; deneysel olarak travmatik beyin hasarı modeli uygulaması ile sekonder hasar dönemi ile ilişkili oksidatif, inflamatuar ve apoptotik parametrelerde meydana gelen değişiklikleri incelemek ve Üridin ve/veya hipotermi kombine tedavisinin nöroprotektif etkisini araştırmaktır. Çalışmamızda, Marmarou ve arkadaşlarının tanımladığı serbest ağırlık düşürme modeli kullanılarak travmatik beyin hasarı oluşturulmuş ve hafif hipotermi (32-34.0±1°C) 4 saat boyunca uygulanmıştır. Üridin travmatik beyin hasarını takiben 7 gün boyunca 500mg/kg intraperitoneal uygulanmıştır. Takiben beyin dokusu analizleri, TTC, Western Blot ve ELISA kitleri kullanılarak yapılmıştır. Oksidatif parametreler içerisinden Glutatyon Peroksidaz kombine tedavi uygulaması ile artarken, Katalaz ve Myeloperoksidaz azalmıştır. İnflamatuar belirteçlerden olan İnterlökin-1β ve İnterlökin-6 ise kombine tedavi uygulaması ile azalma göstermiştir. Nekrotik süreçte görev alan Poli ADP-riboz polimeraz-1 ise TBH sonrası artarken, hipotermi, üridin ve kombine tedavi uygulaması ile azalmıştır. Travmatik beyin hasarına yaklaşımda esas hedef sekonder hasar döneminde oluşan etkilere karşı hastayı korumak olup çalışmamızda Üridin-hipotermi kombinasyon tedavisinin etkinliği yedi günlük tedavi uygulaması sonrasında gösterilmiş olup bu açıdan literatürde ilk olma özelliği taşımaktadır. Bu alanda yapılacak diğer çalışmalar ile hafif travmatik beyin hasarında rutin uygulamada kullanılabilecek bir tedavi yaklaşımı olması ve travma hastasının yönetimi kılavuzlarında yer alması hedeflenmektedir.
Obez farelerde phoenixin-14'ün kalp ve böbrek üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Obezite modeli oluşturulan farelere, literatürdeki verilere göre antioksidan özelliği bulunan Phoenixin-14 (PNX-14) verilerek; obezite ile idüklenen kalp ve böbrek hasarına karşı PNX-14'ün iyileştirici etkisi ve plazma PNX-14 düzeyi ile obezite arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Materyal ve metot: Toplam 4 gruptan oluşup, her grupta 10 fare olacak şekilde kontrol ve obez deney modeli oluşturuldu. Obezite modeli oluşturmak için fareler, 16 hafta boyunca yüksek yağlı yemle beslendi. Gruplara serum fizyolojik ve PNX-14 oral gavajla verilerek; kalp ve böbrek dokularında oksidan/antioksidan ve anti-inflamatuar biyokimyasal belirteçlerden MDA, GSH, TAS, TOS, OSİ ve TNF-α değerleri ölçüldü. Ayrıca plazmada PNX-14 düzeyleri belirlendi. Bulgular: Obez modeli oluşturulan gruplardaki böbrek dokularında; MDA, TOS, OSİ ve TNF-α düzeylerinin arttığı, GSH ve TAS düzeylerinin ise azaldığı görüldü. Obez modeli oluşturulan gruplardaki kalp dokularında; MDA, TOS ve TNF-α düzeylerinin arttığı, GSH ve TAS düzeylerinin ise azaldığı görüldü. PNX-14 tedavisi verilen gruplarda; MDA, TOS, OSİ ve TNF-α düzeyleri azalırken, GSH ve TAS düzeylerinin yükseldiği izlendi. Plazmada ölçülen PNX-14 düzeyi ise gruplar arası kıyaslandığında obez grubunda düşük ölçüldü. Sonuç: Mevcut çalışmamızın sonuçları; literatürdeki PNX-14'ün antioksidan ve anti-inflamatuar özelliklerini destekler nitelikte olup, aynı zamanda PNX-14'ün obezite ile ilişkisinin zıt olduğunu göstermiştir. Ancak daha önce yapılan çalışmalarda PNX-14'ün gıda alımına etkisi; uygulanan tür, veriliş şekli ve doza bağlı değişmektedir. Bu sebeplerden dolayı PNX-14'ün obeziteye ile ilişkisinin daha iyi anlaşılabilmesi için kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Obezite, Oksidatif Stres, İnflamasyon, Phoenixin, PNX-14
Deneysel serebral iskemi/reperfüzyon modeli oluşturulan sıçanlarda Agomelatinin etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada melatonerjik ve serotonerjik sistem aktivitesinde rol alan ve nörogenezi desteklediği bilinen Agomelatin'in, nöronlarda yoğun hasara neden olan Sİ/R sürecindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı. Materyal Metod: Çalışmaya dahil edilen Sprague Dawley ırkı erkek sıçanlar kontrol, Sİ/R ve Sİ/R+Agomelatin (20 ve 40 mg/kg) olmak üzere dört gruba (n=10) ayrıldı. Kontrol dışındaki gruplarda 60 dakikalık Sİ uygulandı. Sİ'den bir saat sonra intraperitonal yolla Sİ/R grubuna hidroksietil selüloz, Sİ/R+Agomelatin gruplarına ise 20 ve 40 mg/kg Agomelatin uygulandı. Üç günlük R boyunca sıçanlara NDS, rotarod, yapışkan çıkarma ve kavrama gücü testleri yaptırıldı. Deney sonunda hayvanlar dekapite edilerek beyin dokuları alındı. Alınan beyin dokularında TTC boyama yöntemi ile infarkt alan, Western Blot yöntemi ile apoptoz (BCL-2 ve BAX) ve otofaji (Beclin-1, ATG5, ATG7 ve p62) proteinlerinin seviyeleri belirlendi. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Kontrol ve Sİ/R+Agomelatin gruplarının NDS skoru ve yapışkan çıkarma süresi, Sİ/R grubuna göre düşük; rotarodta kalma süresi ve kavrama gücü yüksekti (p<0.05). İnfarkt alanının Sİ/R grubunda, kontrol ve Sİ/R+Agomelatin gruplarına kıyasla büyük olduğu belirlendi (p<0.05). BCL-2, Beclin-1, ATG5 ve ATG7 protein seviyelerinin, Sİ/R+Agomelatin grubunda Sİ/R grubuna göre yüksek, BAX ve p62 protein seviyelerinin ise düşük olduğu tespit edildi (p<0.05). Sonuç: Agomelatin'in nörolojik defisit skorunu düşürdüğü görüldü. Davranış testlerinde de denge-motor koordinasyonu, somatosensör ve güç kaybını iyileştirdiği saptandı. İlaveten Agomelatin'in Sİ/R hasarının neden olduğu enfarktüs alanını azalttığı tespit edildi. Bunların yanı sıra apoptotik protein seviyelerinde apoptozu inhibe edecek yönde otofajik protein seviyelerinde otofajiyi indükleyecek yönde etkilediği tespit edildi.
Resveratrolün ağır egzersiz yaptırılan sıçanlarda kalp ve çizgili kaslardaki endoplazmik retikulum stresi üzerine etkisi
Amaç: Ağır egzersiz endoplazmik retikulum stresine neden olabilir. Bu tez çalışmasının amacı resveratrolün ağır egzersiz sonucu çizgili ve miyokart kasında oluşan hasar mekanizmalarından birisi olan ER stresi üzerindeki etkinliğini araştırmaktır. Materyal ve metot: Sıçanlar, Kontrol (n=10), Şiddetli Yüzme Egzersizi (n=10) (H-Ex), Şiddetli Yüzme Egzersizi + Resveratrol (n=10) (H-Ex+RES) olacak şekilde üç gruba ayrıldı. H-Ex ve H-Ex+RES gruptaki sıçanlar, yüzme süreleri 2 haftada bir 10 dk artacak şekilde 10 hafta yüzdürüldü. H-Ex ve H-Ex+RES gruptaki sıçanlara ilk hafta vücut ağırlığının %5'i oranında yük bağlanarak ve 2 haftada bir %1 oranında artırılarak yüzdürüldü. H-Ex+RES grubuna çalışmanın son 4 haftasında resveratrol (10 mg/kg/gün) verildi. Western Blot metodu ile sol ventrikül ve gastrocnemius kasında ER stres belirteçlerinden GRP78, XBP1, ATF4 protein düzeyleri ölçüldü. Veriler uygun istatistiksel yöntemlerle değerlendirildi. Bulgular: GRP78 ve ATF4 düzeylerinin H-Ex grubunda hem sol ventrikül kasında hem de gastrocnemius kasında arttı (p<0.05). H-Ex'de, XBP1 seviyesi sol ventrikülde azalırken gastrocnemiusta ise arttı (p<0.05). H-Ex+RES grubunda ise resveratrol her iki dokuda GRP78 ve ATF4 yükselmesini engellediğini ancak sol ventrikülde XBP1'in hem kontrol hem de H-Ex gruplarına göre daha düşük düzeyde olmasına neden oldu (p<0.05). Sonuç: Yoğun egzersizin hem kalp hem de iskelet kasında ER stresini artırdığı görülürken resveratrolün ER stresinin azaltılması yönünde oldukça yararlı olduğu sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Aktive Edici Transkripsiyon Faktörü 4, Endoplazmik Retikulum Stresi, Glikoz Regüle Edici Protein 78, Resveratrol, Yüzme egzersizi, X-box Bağlayıcı Protein 1
Koronavirüs hastalığı 2019'un atopi ile ilişkisi
Amaç: Mevcut tez çalışmasında, Koronavirüs Hastalığı 2019 (COVID-19)'un alerjik yanıtı tetikleme olasılığı incelenmiştir. Bu bağlamda, COVID-19'un ve aşılarının total ve spesifik IgE (süt ve yumurta) üzerine etkileri geliştirmiş olduğumuz ELISA test kitleriyle ölçülmüştür. Materyal ve Metot: Retrospektif olarak 4 deneme tasarımı yapıldı ve IgE seviyeleri üzerine: (1) COVID-19 sonrası geçen sürenin etkisi (ilk 4 ay, n=361), (2) COVID-19 geçiren kişilerde alerjik öykünün etkisi (n=61), (3) COVID-19 semptom şiddetinin etkisi (n=66) ile (4) COVID-19 aşılarının etkisi (n=178) incelendi. Ayrıca total ve spesifik (anti-SARS-CoV-2) IgG ölçümleri de yapıldı. Bulgular: Ortalama anti-SARS-CoV-2 IgG seviyeleri cut-off değerinden daha yüksekti. COVID-19 sonrası total IgE seviyesi ilk ay yüksek iken (p<0.05), spesifik IgE seviyeleri (yumurta beyazı ve sarısı) 2. aydan sonra artış gösterdi (p<0.05). Alerjik öykü ve COVID-19 şiddeti total IgE artışına yol açarken (p<0.05), spesifik IgE'yi etkilemedi (P>0.05). Aşılama, total IgE artışı (yalnızca alerjik kişilerde) ile birlikte yumurta sarısı (yalnızca alerjik kişilerde) ve beyazına karşı spesifik IgE artışına da yol açarken (p<0.05), süte spesifik IgE oluşumunu etkilemedi (p>0.05). Sonuç: COVID-19 ve aşılarının, total ve yumurta-spesifik IgE artışına yol açması, SARS-CoV-2 ile yumurta alerjisi arasında ilişki bulunduğunu ortaya çıkarmaktadır. Bununla beraber, bu durumun süt alerjisi için geçerli olmaması, yumurta alerjenleri ile SARS-CoV-2 virüsü arasındaki epitop benzerliğinden kaynaklanabilir. Ayrıca, COVID-19'u şiddetli geçiren kişilerde total IgE'nin artmış olması, hastalığın şiddetini azaltmak üzere anti-IgE uygulamaları yapılmasını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Alerji, Anti-SARS-CoV-2 IgG, COVID-19, IgE, IgG
Deneysel hipertansiyon modelinde meteorin-like ve miyonektin düzeylerine egzersizin etkisinin araştırılması
Hipertansiyon %95 nedeni bilinmemektedir. Düzenli egzersizin hipertansiyon üzerinde yararlı etkileri vardır. Ancak egzersizin yararlı etkilerinin mekanizmaları tam olarak anlaşılamamıştır. Egzersiz sırasında salınan miyokinler bu süreçte önemli rol oynayabilir. Miyonektin ve Meteorin-like miyokinlerinin egzersize bağlı olarak salındığı bildirilmektedir. Tez çalışmamızda Meteorin like ve Miyonektin'in hipertansiyon fizyopatolojisindeki rolü, böbrek fonksiyonları ile ilişkisi ve egzersizin Meteorin like ve Miyonektin düzeylerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda 250-300 gram ağırlığında Sprague Dawley cinsi erkek sıçanlar eşit şekilde 3 gruba ayrıldı (n=24). 1. Grup Kontrol, 2. grup Hipertansiyon, 3. grup Hipertansiyon+Egzersiz grupları oluşturuldu. Hipertansiyon ve Hipertansiyon+Egzersiz gruplarındaki sıçanlara L-NAME (400 mg/L) içme sularına katılarak 6 hafta verildi. Hipertansiyon+Egzersiz grubundaki sıçanlar son 4 hafta boyunca 45 dk süreyle 20 m/dk hızda koşu bandında kronik koşu egzersizi yaptırıldı. Sıçanların 7. hafta ilk gün 24 saatlik idrarları toplandıktan sonra; anestezi altında kan, kas ve her iki böbreği alınarak ötenazi uygulandı. Kontrol grubuna göre Hipertansiyon grubunda sistolik, diastolik ve ortalama arteriyel kan basınçlarının arttığı ve böbrek nitrik oksit, kas Miyonektin ve Meteorin-like konsantrasyonlarının azaldığı saptandı (p<0.05). Hipertansiyon grubuna göre Hipertansiyon+Egzersiz grubunda 4. ve 6. haftalarda diyastolik kan basıncında ve melondialdehit ve serum glikoz seviyesinin azaldığı görüldü (p<0.05). Meteroin-like ve Miyonektin kas kontraksiyonlarının azalması, hipertansiyon fizyopatolojisindeki rolleri olabileceğini göstermektedir. Egzersizin uygulama süresi, egzersiz türü, uygulamaya başlama zamanı ve L-NAME çözeltisinin dozu tekrar gözden geçirilerek ileriki araştırmalar için yeni bir egzersiz modelinin planlanması ve uygulanması ile daha kapsamlı araştırılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Koronavirüs hastalığı 2019 ve antinükleer otoantikor oluşumu
Amaç: SARS-CoV-2 virüsünün vücudun öz antijenlerine olan motif benzerliği nedeniyle, hem koronavirüs hastalığı 2019'da (COVID-19) hem de aşılanan kişilerde otoantikor oluşturma olasılığı bulunmaktadır. Bu otoantikorlardan en yaygını anti-nükleer antikorlardır (ANA) ve doku hasarıyla ve olumsuz prognozla ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Mevcut tez çalışmasının amacı COVID-19-aşıları/ANA ilişkisini hastalık sonrası seyri, semptom şiddeti ve aşı tiplerinin (konvansiyonel ve mRNA) etkisi gibi parametrelerle kapsamlı olarak incelemek ve ülkemizde COVID-19 ilişkili ANA prevelansını ilk defa ortaya koymaktır. Materyal ve Metot: Çalışma retrospektif olarak tasarlandı ve analizler için her biri farklı bir ANA alt grubunu ölçen üç ayrı ELISA test kiti (anti-dsDNA, anti-ENA ve anti-Hep-2 nükleus testi) geliştirildi. Testlerde kullanılan antijenlerden dsDNA ve ENA buzağı timusundan ekstrakte edilirken, nükleus ise hücre kültür ortamında Hep-2 hücre hattından izole edildi. Geliştirilen kitlerin çok yönlü validasyon analizleri yapıldı ve gerek ticari kitlerle karşılaştırması, gerekse hastalıklarla uyumu yönünden değerlendirildiğinde uluslararası normlara uygun olduğunu belirlendi. Beş farklı deney dizaynıyla; (i) hastalık sonrası ANA oluşum seyri (n= 33, ilk 2 ay, 15 gün arayla), (ii) semptom şiddetinin ANA oluşumuna etkisi (hafif, n=22; şiddetli, n=11), (iii) tek tip aşı uygulamasının (Sinovac, n=57 veya mRNA, n=34) ve (iv) COVID-19 geçirmemiş kişilerde aşı kombinasyonlarının (her iki aşı türünden de bir defa yaptırmak, n=45) ANA pozitifliğe etkisi gibi önemli konular incelendi ve (v) COVID-19 geçirenlerde ANA prevalansı (n=400) belirlendi. Bulgular: COVID- 19 sonrası süreçte ANA oluşum seyri ilk 2 aylık periyotta kümülatif olarak artış gösterirken (p<0.05), semptom şiddeti ile ANA pozitiflik oranı arasında bir ilişki bulunmadı (hafif; % 36,4 - şiddetli; %54.5) (p>0.05). Sinovac aşısının aşılanma sayısına bağlı olarak ANA oranını aşı öncesi döneme göre kümülatif olarak artırdığı görülürken (p<0.05), mRNA aşısının ANA oluşumunu etkilemediği belirlendi (p>0.05). Anti-dsDNA antikoru ise her iki aşının da uygulandığı kişilerde yüksek bulundu (p<0.05). Prevalans çalışmasında COVID-19 geçirmeyen sağlıklı kişilere göre COVID-19 geçirenlerde ANA oranının 2.5 kat arttığı belirlendi (sağlıklı; % 17.5 – COVID-19; % 43.5) (p<0.05). Sonuç: COVID-19 geçiren her iki-üç kişiden birinde ANA'nın pozitif olduğu görülmüş ve aşı içeriğinde bulunan viral partiküllerin ANA oluşumunu tetiklediği belirlenmiştir. Elde edilen tüm bulgular birlikte değerlendirildiğinde, SARS-CoV-2'nin otoimmün bir virüs olduğu ve immün reaksiyonları tetikleyebileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: COVID-19, koronavirüs aşısı, antinükleer otoantikor, ANA
Deneysel hipertansiyon modelinde egzersizin Sestrin 2 düzeyine etkilerinin araştırılması
Amaç: Düzenli egzersizin, hipertansiyon üzerinde olumlu etkilerinin olduğu bilinmekle birlikte, mekanizmaları tam olarak aydınlatılamamıştır. Yapılan çalışmalar, egzersizle birlikte artan Sestrin 2 seviyelerinin hipertansiyon gelişimini önlemede koruyucu bir rol oynayabileceğini göstermiştir. Bu tez çalışmamızda, Sestrin 2'nin hipertansiyon fizyopatolojisindeki rolü, böbrek fonksiyonlarıyla olan ilişkisi ve egzersizin Sestrin 2 düzeyleri üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metot: Araştırmada Sprague Dawley türü erkek sıçanlar (n=24) rastgele üç eşit gruba ayrılmıştır: kontrol, hipertansiyon ve hipertansiyon-egzersiz grupları. Hipertansiyon ve hipertansiyon-egzersiz gruplarındaki sıçanlara, 6 hafta süresince içme sularına 400 mg/L dozunda L-NAME eklendi. Hipertansiyon-egzersiz grubundaki sıçanlar ise son 4 hafta her gün, 20 m/dk hızda ve 45 dakika süren koşu bandı egzersizine tabi tutuldu. Çalışmamızın 7. haftasında, ilk gün 24 saatlik idrar örnekleri toplandıktan sonra; anestezi altında kan, kas, kalp ve her iki böbrek örnekleri alınarak sıçanlara ötanazi uygulandı. Bulgular: Kontrol grubuna göre hipertansiyon grubunda sistolik, diastolik ve ortalama arteryel basınçları arttı. Hipetansiyon grubuna göre Hipertansiyon-Egzersiz grubunda ise sistolik, diastolik ve ortalama arteryel basınçları düştü (p<0.05). Kontrol grubuna göre hipertansiyon, hipertansiyon grubuna göre hipertansiyon-egzersiz grubunda kaslarda Sestrin 2 düzeyleri ve kreatinin klirensi azaldı (p<0.05). Kontrol grubun göre hipertansiyon grubunda kas MDA düzeyinde düşüş görüldü (p<0.05). Sonuç: SENS2'nin hipertansiyon grubunda düşmesi, hipertansiyon üzerinde koruyucu etkisi olabileceğini düşündürtmektedir. Hipertansiyon üzerindeki SENS2'nin olası mekanizmasının anlaşılabilmesi için L-NAME dozu, verilme süresi ile egzersizin türü, şiddeti,uygulama süresinde yapılacak düzenlemeler sonucu yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Sestrin 2, hipertansiyon, egzersiz, oksidatif stres