233
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Uyku bozuklukları ile erektil disfonksiyon şikayeti arasındaki ilişki
Amaç:Bu;ya? uyumlu,prospektif, kontrollü klinik çalı?mada obstruktif uyku apne sendromu (OUAS) olan hastalardaki erektil disfonksiyon (ED) sıklığı ve derecesini değerlendirmek amaçlanmı?tır.Ayrıca, hafif-orta ve ağır OUAS olan hastalardadevamlı pozitif havayolu basıncı (CPAP) tedavisinin erektil disfonksiyon üzerine olan etkisi değerlendirilmi?tir.Yöntem ve Gereç: Potansiyel OUAS açısından toplam 90 hasta değerlendirilmi?tir. OUAS tanısı alan toplam 62 hasta incelenmi?tir. Kontrol grubu olarak polisomnografik inceleme sonrası OUAS tanısının ekarte edildiği toplam 28 hasta alınmı?tır. Polisomnografik inceleme öncesi Uluslararası Erektil Fonksiyon ?ndeksi (IIEF), Beck Depresyon Skalası (BDI) sorgulama anketleri doldurularak biyokimyasal ve hormonal incelemeler yapılmı?tır. Tüm hastalar tüm gece boyunca süren polisomnografi incelemesine alındı vegöğüs hastalıkları bölümünce OUASderecelendirmesi yapıldı .Bulgular: Kontrol grubuna göre OUAS tanısı olan hastalarda azalmı? IIEF-5 skorları izlenmekle birlikte bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. 3 aylık CPAP tedavisi alan hafif-orta ve ağır OUAS`lı hastalarda tedavi öncesi ortalama IIEF-5 skorlarına göre tedavi sonrasında IIEF-5 skorlarında istatistiksel olarak anlamlı derecede düzelme izlenmi?tir. Tedavi öncesi ortalama IIEF-5 skoru 16,63±5,91 iken tedavi sonrası ortalama IIEF-5 skoru 20,92±6,79 olarak bulunmu?tur (p= 0.001).Sonuç: OUAS ile ED arasında kesin bir ili?ki olduğunu söylemek mümkün değildir.Ancak OUAS tanısı alanhastalarda eğer e?lik eden ED ?ikayetleri de mevcut ise 3 ay süre ile uygulanacak olan CPAP tedavisi bu ?ikayetleri düzeltebilir. Bu konuda yapılacak daha geni? serili çalı?malar daha faydalı olabilir.Anahtar Sözcükler: Uyku bozukluğu,erektil disfonksiyon, obstruktif uyku apne sendromu, CPAP
Açık nefrolitotomi operasyonu ve ESWL'den sonra geçen sürenin perkütan nefrolitotomi başarısı üzerine etkileri
Böbrek taşlarında cerrahi tedavisi çok uzun yıllar öncesine dayanmaktadır. Tedavi alteranatifleri yıllar içinde teknolojik gelişmelere parelel olarak daha da artmıştır. PNL taş hastalığının tedavisinde güvenilir etkin bir yöntemdir. Bugün PNL, 2cm'den büyük böbrek taşlarında ve ESWL tedavisi sonrası başarısız olan böbrek taşlarında ilk tedavi seçeneği olmuştur. PNL operasyonunun başarısını etkileyen birçok faktör mevcuttur. Çalışmamızda daha önce aynı böbrekten açık böbrek taşı cerrahisi öyküsü olmasının ve ESWL'den sonra geçen sürenin PNL operasyonunun başarısına etkisini belirlemeyi amaçladık. Haziran 2002 ve Haziran 2012 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalında PNL uygulanan 464 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Bütün hastaların ameliyat pozisyonu, tekniği ve anestezi protokolü aynıydı. Çalışmaya alınan tüm hastaların 114'ü (%24,5) mevcut taşları nedeni ile daha önceden ESWL uygulaması geçirmiş olmasına karşın 350'sine (%75,5) ESWL işlemi hiç uygulanmamıştı. Tüm hastaların 45'inde (%9,7) daha önce aynı taraftan geçirilmiş açık böbrek taşı cerrahisi öyküsü bulunmakta iken, 419'unda (%90,3) geçirilmiş açık böbrek taşı cerrahisi öyküsü bulunmamaktaydı.ESWL'den PNL operasyonuna kadar geçen sürenin operasyon başarısına etkisi incelenirken gruplar 0-1 ay, 1-2 ay arası, 2-3 ay arası ve 3 ay üzeri olarak belirlendi. Benzer yaş, cinsiyet ve taş yükü olan gruplarda akses sayısı, yatış süresi, nefrostomi alma süresi, rezidü taş ve kan transfüzyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Yine benzer yaş, cinsiyet ve taş yüküne sahip açık böbrek taşı cerrahisi öyküsü olan ve olmayan grupta rezidü taş ve kan transfüzyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Açık böbrek taşı cerrahisi öyküsü olan grupta perkütan giriş sayısı, yatış süresi ve nefrostomi çekim süresi istatistiksel olarak fazla bulundu (p değerleri sırasıyla p:0,008, p:0,006, p:0,03). Sonuç olarak çalışmamızda PNL operasyonunun açık böbrek taşı cerrahisi sonrası ve ESWL'den sonra süre gözekmeksizin etkili ve güvenle uygulanabilir olduğunu düşünüyoruz.
Prostat biyopsisi uygulanan hastalarda uygulanmış antibiyotik profilaksisinin akut prostatit gelişimini önlemedeki etkinliğinin retrospektif incelenmesi
Giriş: Prostat biyopsisi öncesi Seftibuten ve Gentamisin kombinasyonu ile profilaksi uygulanmış erkeklerde biyopsi sonrası gelişen akut prostatit insidansını ve karakteristiklerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: İki yıllık süre içinde TRUS (Transrektal Ultrason) yardımıyla prostat biyopsisi uygulanmış 245 hastanın bilgilerini retrospektif olarak inceledik. Prostat biyopsisi sonrası akut prostatit gelişen erkekler belirlendi. Tüm hastalar; Seftibuten 400 mg oral tablet, günde tek doz, işlemden 12 ve 2 saat önce başlanmak üzere tedavinin 5 güne tamamlanması, işlem öncesi tek doz Gentamisin 160 mg intramusküler uygulanması şeklinde bir kombinasyon tedavisi aldı. Tüm biyopsiler ayaktan tedavi prosedüründeydi. Bulgular: Toplam 245 vakanın 2 ( %0,8) tanesinde akut prostatit gelişti. Hem kan ve hem idrarında geniş spektrumlu beta laktamaz pozitif Escherichia Coli izole edilen 1 vaka vardı. Kan ve idrar kültüründe saptanan bakteri siprofloksasin, levofloksasin, gentamisin, sefepim, seftriakson ve sefuroksim dirençliydi. Diğer hastanın kan ve idrar kültüründe bakteri izole edilmedi. Akut prostatit gelişen iki hastanın da ilk biyopsisiydi. Sonuç: Profilaktik seftibuten tedavisinin tek doz gentamisin ile kombinasyonunun, TRUS yardımıyla yapılmış prostat biyopsisi sonrası akut prostatit gelişiminin önlenmesinde etkili olduğu görülmektedir. Tüm dünyada florokinolon direncinin artmasından dolayı, seftibuten gibi sefalosporin grubu ilaç içeren alternatif profilaktik antibiyotik rejimlerinin prostat biyopsisi uygulanacak erkeklerde uygun olabileceği düşünülebilir. Geniş serili, randomize, prospektif çalışmalar daha kesin bilgiler verebilir. Anahtar kelimeler: Akut prostatit, Antibiyotik proflaksisi, Prostat Biyopsisi, Seftibuten
İskemik priapizm patofizyolojik zemininde testosteron uygulamalarının tedavideki rolü
Priapizm, cinsel uyarı olmaksızın uzamış istenmeyen ereksiyon halidir. Priapizmin penil arter kan akımına bağlı olarak iskemik, non iskemik ve tekrarlayan olmak üzere üç tipi vardır. İskemik priapizm hızlı ve doğru yaklaşım gerektiren gerçek ürolojik bir acildir. Hastaları erektil disfonksiyondan korumak için ürolog böyle bir acil durumda nasıl davranacağını bilmelidir. Bu çalışmada iskemik priapizmin erken tedavisi için uygulanacak tedavi yöntemlerini araştırmayı hedefledik ve iskemik priapizm patofizyolojik zemininde testosteron uygulamalarının tedavideki rolünü, sıçan modellerinde değerlendirdik. Çalışmada birincisi kontrol grubu, diğer 7'si çalışma grubu olan ve 6 adet rattan oluşan 8 grup kullanıldı. Çalışmaya dahil edilen 48 adet erişkin Sprague-Dawley sıçan 8 eşit gruba ayrıldı. 1.grup kontrol (shame) grubu olup priapizm oluşturulmadan 4.saatte penis rezeke edildi. 2. Grupta priapizm oluşturulup, 4. saatte penis rezeke edildi. 3.grupta priapizm oluşturulup, fizyolojik dozda testosteron verilerek ve 4. saatte penis rezeke edildi. 4.grupta priapizm oluşturulup, yüksek doz testosteron verilip 4.saatte penis rezeke edildi. 5.grupta priapizm oluşturulup fizyolojik dozda testosteron verilip 4. saatte priapizm giderilerek, 8. saatte penis rezeke edildi. 6.grupta priapizm oluşturulup, yüksek dozda testosteron verilip, 4. saatte priapizm giderilerek, 8. saatte penis rezeke edildi. 7. grupta priapizm oluşturulup, 4. saatte priapizm giderilerek, fizyolojik dozda testosteron verilip, 8. saatte penis rezeke edildi. 8.grupta priapizm oluşturulup, 4. saatte priapizm giderilerek, yüksek dozda testosteron verilip, 8. saatte penis rezeke edildi. Bütün sıçanlarda vakum yöntemi ile ereksiyon oluşturuldu ve ereksiyon devamlılığı sağlanarak priapizm geliştirildi. Tüm gruplardaki kavernozal doku örneklerinde Tunel yöntemi ile apoptozis indeksi değerlendirildi. Bu çalışmamızda sonuç olarak priapizmin erken döneminde testosteron uygulamasının, apoptotik indeksi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalttığı saptandı. Priapizmde gelişen apoptozisin, testosteron ile engellenmesi erektil fonksiyonun korunması konusunda gelecek vaad etmektedir. Anahtar Kelimeler: Priapizm, apoptozis, testosteron.
İki-dört cm'lik böbrek taşlarının tedavisinde perkütan nefrolitotomi ve retrograd intrarenal cerrahinin karşılaştırılması
Ürolithiazis olarak da adlandırılan üriner sistem taş hastalığı insanlık tarihi kadar eskidir. Sık görülmesinin yanı sıra verdiği rahatsızlıkla Üroloji pratiğinde üriner sistem enfeksiyonları ve prostat patolojilerinden sonra üçüncü en sık şikayet sebebidir. Taş hastalığının tedavisinde çeşitli tedaviler kullanılmaktadır; medikal tedavi, Extracorporeal Shock Wave Lithotripsy (ESWL), retrograde intrarenal cerrahi (RIRC), Perkütan nefrolitotomi (PNL), laparoskopi, kombinasyon tedavileri ve açık cerrahi yöntemleridir. Çalışmaya, Ekim 2009 ve Ekim 2013 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Üroloji Kliniğine başvurup PNL operasyonu uyglanan 86 (53 Erkek / 33 Kadın) ve RIRC uygulanan 57 (37 Erkek / 20 Kadın) toplam 143 hasta dahil edildi. Tüm hastalardan operasyon öncesi ayrıntılı anamnez alınmıştı. Yine tüm hastalar sistemik hastalık açısından ayrıntılı olarak muayene edilmşti. Hastalar operasyon öncesinde tam kan sayımı, serum kreatinin, kanama ve pıhtılaşma zamanları ve idrar kültürü ile değerlendirilmişti. İdrar kültüründe üreme olanlar yeterli süre antibioterapi uygulanarak operasyona alınmıştı. Günümüzde hem RIRC hem de PNL ile böbrek taşlarının tedavisinde yüksek başarı oranları sağlanmaktadır. Ayrıca PNL 2 cm'nin üzerindeki böbrek taşları için altın standart tedavi modalitesidir. Ancak 2−4 cm'lik renal taşların tedavisinde çoklu seans RIRC ile başarılı sonuçlar elde edilebilir. Bu çalışmamızda sonuç olarak 2-4 cm'lik böbrek taşlarının tedavisinde, komplikasyon oranın düşük olması, hospitalizasyon süresinin kısa olması, çoklu seanslarla başarının yüksek olması sebebiyle ve özellikle de komorbiditesi yüksek olan hastalarda RIRC'ın PNL'ye alternatif olabileceği görülmüştür. Bu sonuçlar daha fazla prospektif randomize çalışmalar ile doğrulanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Perkütan nefrolitotomi, retrograd intrarenal cerrahi, böbrek taşı, fleksibl üreteroskopi
Renal kortikal tümörlerin tedavisinde açık ve laparoskopik radikal nefrektomilerin klinikopatolojik analizi
Renal hücreli kanser, erişkinlerde görülen kanserlerin %3'ünü oluşturmaktadır ve üçüncü en sık ürolojik kanserdir. 1960'lı yıllarda Robson radikal nefrektominin operasyonel prensiplerini tanımlamış ve bu yöntem lokalize renal hücreli kanser tedavisinde altın standart haline gelmiştir. Clayman ve ark.'nın 1990 yılında ilk laparoskopik nefrektomiyi yapmalarından beri bu yöntem giderek ilgi toplamış ve günümüzde birçok merkezde radikal nefrektomi, laparoskopik olarak yapılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada amacımız, kliniğimizde laparoskopik ve açık radikal nefrektomi uygulanan olguların operasyonel verilerini ve onkolojik takiplerinden elde edilen verilerini retrospektif olarak değerlendirmek ve bu parametreler açısından bu iki yöntem arasındaki farklılıkları ortaya koymaktır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda renal kortikal tümör nedeniyle açık radikal nefrektomi (ARN) geçiren 39 ve laparoskopik radikal nefrektomi (LRN) geçiren 42 hastanın Gazi Üniversitesi dosyaları ve Üroonkoloji dosyaları taranmıştır. Hastaların demografik verileri, operasyon süresi, kanama miktarı, cilt kesi uzunluğu, komplikasyonlar, hospitalizasyon süresi gibi klinik verileri ve histopatolojik incelemelerinden elde edilen veriler kaydedilmiştir.Hastaların ortalama yaşları; LRN grubunda 56,9 (36-85), ARN grubunda ise 61,6'dır (33-83) (p:0,097). LRN yapılan grupta tümör boyutu ortalama 47,4 mm (10-135), ARN yapılan grupta ise 73,6 mm (20-140) idi (p<0,001). Ortalama operasyon süresi LRN uygulanan grupta ortalama 130,3 dk. ve ARN uygulanan grupta ortalama 141,79 dk. olarak saptandı (p:0,281). Operasyon esnasında gerçekleşen kan kaybı; ARN grubunda ortalama 579 ml, LRN grubunda ise ortalama 138 ml olarak saptandı (p<0,001). LRN grubunda insizyon uzunluğunun ortalama 10,7 cm, ARN grubunda ise 20,3 cm olduğu tespit edildi (p<0,001). LRN grubunda hospitalizasyon süresinin ortalama 3,05 gün, açık cerrahi grubunda ise 4,33 gün olduğu tespit edildi (p:0,001). Hastaların ortalama takip süreleri LRN grubunda 23,4 (3-55) ay ve ARN grubunda 14,7 (3-39) aydı. 4 (%4) hastada operasyon sonrası lokal rekürrens gelişmiş olup, bu 4 hastanın tamamı ARN grubundaydı. 6 hastada operasyon esnasında metastaz yok iken, daha sonra uzak metastaz geliştiği saptandı ve bu hastaların tamamı ARN grubundaydı.Laparoskopik radikal nefrektomi, uygun hasta seçimi yapıldığında artık günümüzde nefron koruyucu cerrahi uygulanamayan T1 ve T2 evreli renal hücreli kanser olgularında açık cerrahiye göre daha kısa hospitalizasyon ve iyileşme süresi, daha az kanama ve açık cerrahiye benzer operasyon süreleri ve onkolojik sonuçlarla altın standart tedavi yöntemi haline gelmiştir. Ancak T3 evreli tümörler için açık cerrahi halen ilk tercih edilen yöntem olma özelliğini korumaktadır.
İdrar kaçıran kadın hastalarda idrar yolu enfeksiyonu görülme sıklığı ve risk faktörleri
Uluslararası Kontinans Derneği tarafından sosyal ve/veya hijyenik sorun haline gelen istemsiz idrar kaybı olarak tanımlanan idrar kaçırma, dünya çapında yılda yaklaşık 200 milyon kişiyi etkileyen büyük bir sağlık problemidir. Yaşam kalitesini belirgin ölçüde etkileyerek psikolojik ve medikal morbiditeye neden olmaktadır. İdrar yolu enfeksiyonları da birçok nedene bağlı gelişen zaman zaman ciddi morbiditelere neden olabilen ve ülkelerin sağlık harcamalarında önemli yer tutan bir hastalık grubudur. Tüm dünyada çok yaygın olarak görülen bu iki önemli hastalık kendi aralarında da ilişkili gibi gözükmektedir. Çalışmamızda idrar kaçıran kadın hastalarda İYE'ye yatkınlık oluşturabilecek risk faktörlerinin ve bu faktörlerden özellikle İK'nın İYE üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Kadın Ürolojisi Biriminde, Eylül 2002-Ocak 2010 tarihleri arasında değerlendirilmiş ve kayıtları tutulmuş, 1069 kadın hastanın dosyaları incelenerek idrar kaçırması olan 979 hasta çalışmaya alınmıştır. İdrar kültüründe üreme olan 72 hasta üriner enfeksiyon grubu kabul edilmiş ve Grup A olarak isimlendirilmiş, idrar kültüründe üreme olmayan 907 hasta Grup B olarak tanımlanmıştır. Hastaların dosyalarından yaş, stres tip idrar kaçırma, sıkışma tip idrar kaçırma, karışık tip idrar kaçırma, doğum sayısı, doğum tipi, zorlu doğum varlığı, geçirilmiş histerektomi, konstipasyon varlığı, postmenopozal semptomların varlığı, obstrüktif üriner semptomların varlığı, idrar yolu enfeksiyonu öyküsü, sistemik hastalık durumu; diabetes mellitus, nörolojik hastalık varlığı ve sigara kullanımına ait bilgiler elde edilmiştir. Ayrıca hastaların ürogenital sistem muayenesine ait beden kitle indeksi değeri, vajinal-üretral atrofi varlığı, Q tipi, sistosel ve rektosel bulguları değerlendilmiştir.Bu çalışmada idrar kaçıran kadınlarda idrar yolu enfeksiyonu riskini arttıran faktörler olarak tekli değişken analizlerinde yaşlanma, artmış mesanede kalan idrar miktarı, düşük Qmax değeri, postmenapozal semptom varlığı, diabetes mellitus, nörolojik hastalık olması, vajinal-üretral atrofi ve üroflow grafiğinin anormal olması bulunurken, çoklu analizlerin ise sadece diabetes mellitus istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.
Kronik pelvik ağrı sendromlu erkeklerde seminal plazmadaki sitokin, hs-CRP düzeylerinin ve lenfosit subgruplarının ölçümü, hastalığın otoimmünite ile ilişkisi ve iki ayrı ilaç (Levofloksasin, Levofloksasin+Doksisiklin) tedavisine yanıtlarının incelenmesi
Kronik pelvik ağrı sendromu (KPAS) sık konulan ancak etyolojisi tam olarak anlaşılamamış bir hastalıktır. Tanı, hastaların semptomlarına dayalı olup, genellikle uygulanan tedavi kanıtlanmış bir enfeksiyon olmamasına karşın antibiyotik ve anti-inflamatuar ilaçlar ile yapılmaktadır.Bu çalışmada, KPAS'lı hastaların seminal plazmalarındaki tümör nekrozis faktör alfa (TNF-?), interlökin 4 (IL-4 ), interlökin 6 (IL-6), interlökin 8 (IL-8 ), sensitif crp (hs-crp) düzeylerinin, tanı ve tedavideki önemi ile levofloksasin, levofloksasin+doksisiklin tedavisine yanıtlarını belirlemeyi amaçladık.KPAS'lı 37 erkek hastadan semen örnekleri alındı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı .Grup-1'de bulunan 20 hastaya levofloksasin (500 mg/gün), Grup-2'de bulunan 17 hastaya levofloksasin-doksisiklin (levofloksasin 500 mg./gün ve 200 mg/gün) tedavisi 4 hafta süre ile verildi.Seminal plazma tümör nekrozis faktör alfa (TNF-?), interlökin 4 (IL-4), interlökin 6 (IL-6), interlökin 8 (IL-8 ) düzeyleri ELISA yöntemi ile, hipersensitif crp(hs-crp) düzeyleri Nefalometrik yöntemle ölçüldü. Tedavi bitiminden sonra KPAS'lı hastalarda semen sitokin düzeyleri tekrar ölçüldü. Hastalar tedavi öncesi ve sonrası kronik prostatit semptom indeksi (KPSİ) ile değerlendirildi. Her iki grup tedavi öncesi ve sonrası KPSİ ve sitokin düzeylerine göre karşılaştırıldı.Tedavi sonrasında, Grup-1'de bulunan hastaların KPSİ ve sitokin düzeylerinde azalma saptandı.ancak bu azalma KPSİ (20,9±1,99-12,8±4,12) ve sensitif crp (hs-crp) (0,2±0,12-0,15±0,01) için anlamlıydı (p<0,05). Tedavi sonrasında, Grup-2'de bulunan hastaların KPSİ ve sitokin düzeylerinde azalma saptandı .ancak bu azalma KPSİ (20,5±1,97-11,8±3,79) ve sensitif crp (hs-crp) (0,21±0,150,16±0,1) için anlamlıydı (p<0,05).Tedavi sonrası KPSİ ve sitokin düzeyleri arasında gruplar arasında anlamlı fark yoktu.Seminal plazma sensitif crp (hs-crp) düzeyi ölçümleri, KPAS'lı hastaların antibiyotik tedavisinden fayda görebilecek olanların belirlenmesinde yardımcı olabilir ve gereksiz uzun süre antibiyotik kullanımını önleyebilir.Anahtar kelimeler: Kronik pelvik ağrı sendromu, interlökin, hs-crp, levofloksasin, doksisiklin
Renal hücreli kanserli hastalarda Paraoksonaz-1 geni Q192R VE L55M polimorfizmlerinin araştırılması
Kanser gelişminde artmış oksidatif stresin etkisi olduğu bilinmektedir. Renal hücreli kanser (RHK) gelişiminde de artmış oksidatif stresin rolü bulunmaktadır. İnsan vücudunda oksidatif strese karşı etki gösteren antioksidan sistemler mevcuttur. Bu sistemlerden biri de düşük dansiteli lipoproteinleri (LDL) oksidasyona karşı koruyan paraoksonaz (PON) enzimidir. Bu çalışmada RHK'li hastalarda PON1 Q192R ve L55M gen polimorfizmleri araştırıldı.Bu amaçla 60 adet RHK tanısı almış hastanın ve 60 adet sağlıklı kontrol grubunun periferik kanları alındı ve DNA'ları elde edildi. Genotipler, polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile belirlendi ve Q192R polimorfizmi için Alw I ve L55M polimorfizmi için Hsp92II restriksiyon enzimleri kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde Ki-kare ve Fisher's exact testi kullanıldı.RHK'li hasta grubu ve kontrol grubunda Q192R polimorfizmi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (P=0.045). Hasta ve kontrol grubunda Q ve R allel frekansları açısından da anlamlı fark mevcuttu (P=0.013). Hasta grubunda Q alleli kontrol grubundan daha fazla bulundu. Kontrol grubunda ise R alleli hasta grubundan daha fazla tesbit edildi. L55M polimorfizmleri açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatiksel fark bulunamadı (P=0.276). Ayrıca L ve M allel frekansları açısından da herhangi istatistiksel bir fark yoktu (P=0.069).Sonuç olarak bu çalışmada RHK ile kontrol grubu arasında PON1 Q192R polimorfizmi için farklılık olduğu ve hasta grubunda Q allelinin kontrole göre daha yüksek, R allelinin ise daha düşük oranda olduğu gösterildi. Bu sonuç bize R allelinin RHK'de koruyucu bir etken olabileceğini düşündürmektedir. Bizim sonuçlarımıza göre RHK ile PON1 L55M polimorfizmi arasında bir ilişki görülmemektedir.
Parsiyel androjen yetersizliğinin alt üriner sistem ve erektil disfonksiyona etkisi
Amaç: Yaşlanan erkeklerin sayısının artması beraberinde yaşlılıkla ilgili BPH, prostat kanseri, psikolojik problemler, metabolik sendrom ve osteoporoz gibi sorunların daha fazla gündeme gelmesine sebep olmuştur. Yaşanan bu sorunların temelinde endokrin nedenler yatmaktadır. Bu çalışmada alt üriner sistem semptomları, erektil disfonksiyon gibi klinik bulguların testosteron ile ilişkisi ve testosteron replasman tedavisinin klinik ve biyokimyasal parametrelere etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Ekim 2006 ve Eylül 2008 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Üroloji polikliniğine erektil disfonksiyon ve libido azalması nedeniyle başvuran ve serum total testosteron seviyesi 319 ng/dl'nin altında olan 32 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara 17 soruluk AMS-SF (Yaşlanan Erkek Semptom Skoru Formu), 15 soru içeren IIEF (Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi) formu, miksiyon durumlarına yönelik 7 ve yaşam kalitesine yönelik 1 soru içeren IPSS (Uluslararası Prostat Semptom Skorlaması) formundan oluşan ölçekler karşılıklı görüşme yolu ile doldurtuldu. IIEF skoru 63 ve altında, AMS skoru 27 ve üstünde olan hastalar hipogonadizm tanısı konularak çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların erektil fonksiyon ve libido düşüklüğü ile ilgili rutin laboratuar testleri olan; luteinizan hormon (LH), prolaktin, total testosteron (TT), serbest testosteron (ST), seks hormon bağlayıcı globulin (SHBG), dehidroepiandrostenedion-sülfat (DHEA-S) ve albumin değerleri ve lipit profili ölçüldü. Bioavailable testosteron değeri hesaplanması International Society for the Study of the Aging Male'in resmi sitesindeki (www. issam. ch) hesap makinesi kullanılarak yapıldı.Hastalara ayrıca olası alt üriner semptomlarının objektif olarak değerlendirilebilmesi açısından üroflowmetrik ölçüm uygulandı ve miksiyon sonrası rezidü idrar ölçümü yapıldı. Tedavi öncesi parametreler tamamlandıktan sonra tüm hastalara androjen replasman tedavisi başlandı. Hastalar ilk olarak 3. ayda kontrole çağırıldı ve tedavi öncesinde uygulanmış olan tüm tetkikler tedavi sonrasında da tekrarlandı.Bulgular: Yaş ile IPSS ve SHBG arasında pozitif yönde Qmax, Qave ve bioavailable testosteron arasında negatif yönde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlendi.AMS, IIEF, PMR, total testosteron, serbest testosteron, prolaktin, FSH, LH, DHEA-S, progesteron ve lipit profili arasında anlamlı bir ilişki gözlenmedi. Testosteron replasman tedavisi öncesi ve sonrası IIEF, Qave, Qmax değerleri arasında pozitif AMS, PMR ve LH değerleri arasında da negatif istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı diğer parametrelerde tedavi öncesi ve sonrasında anlamlı bir değişim gözlenmedi. AMS ve IIEF ve IPSS skorları arasında anlamlı bir bağlantı gözlenmedi. IIEF skorları ile serbest testosteron ve bioavailable testosteron arasında olumlu yönde anlamlı bir ilişki saptandı.Tartışma: Veriler yaşlanmayla birlikte sekonder hipogonadizm geliştiğini, bu semptomların IIEF, AMS ve IPSS ile değerlendirilebileceğini ve testosteron replasman tedavisi ile bazı semptomların anlamlı olarak gerileyebileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Hipogonadizm, Testosteron, IIEF, AMS, IPSS
Mesane tümörlü hastalarda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme ve dinamik manyetik rezonans görüntüleme yöntemlerinin tanıdaki rolü
Bu çalışmanın amacı, hematüri şikâyetiyle başvuran ve üst üriner sistem USG'si normal olan hastalarda, difüzyon ağırlıklı MRG'nin mesane kitlelerinin tanısında ve kitlenin malign-benign, yüzeyel-invaziv ve transizyonel-skuamöz ayrımında kullanılabilirliğini araştırmaktır.Çalışmaya Haziran 2008 ile Mayıs 2009'da, üroloji polikliniğine hematüri nedeniyle başvuran ve değerlendirmede sistoskopi uygulanacak 45 hasta ile ürolojik hastalığı olmayan gönüllü 30 olgu dahil edildi. Bu hastalardan DAMRG ile sırasıyla b100, b600, b1000 gradyent değerlerinde, difüzyon ağırlıklı görüntüler alındı. Mesanesinde lezyon saptanan hastalarda lezyondan ve gönüllü olguların normal mesane dokusundan ADC değerleri ölçüldü. Mesane tümörlü hastalardan rezeke edilen dokuların, histopatolojik incelenmesi sonrası malign ve benign ayrımı yapıldı. Histopatoloji sonucu benign olarak gelen hastalar ile malign olarak gelen hastaların, kitle ADC değerleri karşılaştırıldı. Ayrıca yüzeyel-invaziv ve transizyonel-skuamöz mesane tümörlerinin ADC değerleri karşılaştırıldı.Malign lezyon saptanan 35 hastanın lezyona ait ADC değerleri (b100, b600, b1000) (1,41x10?3; 1,12x10?3; 0,88x10?3) sağlıklı bireylerdeki normal dokuya göre (3,65x10?3; 2,59x10?3; 2,00x10?3 mm2/s) düşük bulundu ( p<0.05). Benign lezyon saptanan 10 hastanın lezyona ait ADC ölçümlerinin (b100, b600, b1000) (1,82x10?3; 1,23x10?3; 0,92x10?3 mm2/s), malign lezyon için ölçülen ADC değerlerinden, yüksek olmasına rağmen aralarında istatiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0, 05). Ayrıca transizyonel ve skuamöz tipteki hastaların kitle ADC değerleri karşılaştırıldığında, skuamöz tipteki kitlelerin ADC değerlerinin daha düşük olduğu saptandı. Yine invaziv mesane tümörlü kitlelerin ADC değerlerinin, yüzeyel mesane tümörüne göre daha düşük olduğu saptandı (p<0, 05).Sonuç olarak; DAMRG, mesane tümörünün ayırıcı tanısında hızlı, etkili ve lezyon derinliği ile lezyon tipini saptamada, mevcut tanı yöntemlerine alternatif bir görüntüleme yöntemidir. Ancak rutin MRG protokolüne ilave edilebilmesi için daha geniş serili ve kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: DAMRG, ADC, mesane tümörü, Hematüri
Klinik varikoseli olan sekonder infertil erkek hastalarda mikrocerrahi inguinal varikoselektominin etkinliği
Varikosel erkek infertilitesindeki en sık düzeltilebilir patolojidir. Primer infertilitede % 40, sekonder infertilitede % 80 oranında etyolojik patolojide rol oynamaktadır. Varikoselin cerrahi tedavisinde hem semen parametrelerinde düzelme hem de gebelik oranlarında artış olduğu belirlenmiştir.Bu çalışmada varikosel tedavisinde uygulanan Mikrocerrahi İnguinal Varikoselektomi'nin sekonder infertil hastalardaki etkinliği araştırıldı. Androloji polikliniğine infertilite şikayeti ile Ocak 2005 ile Ocak 2009 tarihleri arasında başvuran ve klinik varikosel tanısıyla Mikrocerrahi İnguinal Varikoselektomi operasyonu yapılan 60 primer infertil, 30 sekonder infertil hasta dahil edildi. Hastaların yaşları, infertilite süreleri, varikosel dereceleri (grade), operasyon öncesi ve operasyon sonrası semen parametreleri ve gebelik oranları retrospektif olarak değerlendirildi. Primer infertil ve sekonder infertil hasta gruplarının postoperatif semen parametreleri ve gebelik oranları karşılaştırıldı.Her iki grup arasında operasyon öncesinde ve operasyon sonrasında semen parametreleri açısından anlamlı fark olmadığı saptandı (p>0,05). Primer infertilite grubunda operasyon sonrası, operasyon öncesine göre sperm motilitesinin ve total motil sperm sayısının, sekonder infertil grupta ise sperm sayısının, sperm motilitesinin ve total motil sperm sayısının anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,05). Sekonder infertilite grubunda gebelik oranının, primer infertilite grubuna göre anlamlı olmamakla birlikte daha yüksek olduğu saptandı.İnfertilite tedavisinde etkin bir yöntem olan Mikrocerrahi İnguinal Varikoselektomi sekonder infertil hastalarda da gerek semen parametrelerinde düzelme gerekse gebelik oranlarındaki artış bakımından etkin bir tedavi yöntemidir.Anahtar Kelimeler: Varikosel, sekonder infertilite, mikrocerrahi inguinal varikoselektomi
Prostat kanserinin tanısında ve prostat kanserinin evrelemesinde serum YKL?40 düzeyinin önemi
Human Glykoprotein 39 (YKL?40) kanser hücreleri yanı sıra, kanseri çevreleyen dokudaki makrofajlar ve nötrofiller tarafından da salgılanır. Bu çalışmamızda serum YKL-40 düzeyinin prostat kanserli hastalarda Gleason skor ve hastalık evresi ile ilişkisi araştırıldı.Prostat kanserli 34 hastadan ilk tanı aşamasında ve histolojik olarak BPH tanısı alan 34 hastadan serum alındı ve ELISA yöntemi ile serum YKL-40 düzeylerini belirlendi. Bu hastaların serum PSA düzeyleri de standart otomatik yöntem kullanılarak ölçüldü.Benign Prostat Hiperplazisi (BPH) tanısı almış olan hastalarda serum YKL-40 düzeyi ortalama±SD, 137,43±82,06 ng/ml idi. Prostat kanserli hastalarda serum YKL-40 düzeyi ortalama±SD, 165,67±107,84 ng/ml olarak bulundu. Serum YKL-40 düzeyi prostat kanserli hastaların ilk tanılarında alınan örneklerde, BPH tanısı alan hastalarındakinden anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Serum YKL-40 düzey artışı sadece metastatik evre prostat kanserli hastalarda anlamlı ilişiki gösteriyordu. Serum YKL-40 düzey artışı ile Gleason skoru ve grade`i arasında ilişki tesbit edilmedi.Sonuçlar serum YKL-40 artışının prostat kanserli hastalarda metastatik evre hastalık için bir belirteç olabileceğini öneriyordu. Prostat kanserli hastalarda YKL?40 düzey artışının önemini aydınlatmada yapılacak ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: YKL-40, Prostat kanseri, BPH
Diabetik sistopatide sistometri
: O Z E T Mayxs 1981-Mayxs 1983 tarihleri arasxnda ç.Ü. Txp Fakültesi Dahiliye Kliniğince diabetes mellitus tanxsx kon muş ve Uriner yakxnmasx olan 26 ve olmayan 7 hasta olmak ü- zere toplam 33 hasta diabetik sistopati acxsxndan incelendi. Ayrxca calxsmaya diabetes mellitusu ve herhangi bir üriner patolojisi bulunmayan 10 kontrol ilave edildi. İncelemede ana yöntem olarak sistometri kullanxldx. Tanx ve değerlen dirmede yardxmcx olarak idrar tetkikleri, IVP-tpostvoiding sistograra ve sistopanendoskopi uygulandx, Diabetik sistopati tanxsxnda sistometrinin yerini saptama, sistometrinin gizli başlayan ve ileri aşamalarda belirtilere yol açan diabetik sistopatinin erken tanxsxndaki katkxsxnx ortaya cxkarma ve diabetik sistopatininetyopatoge- nezini aydxnlatraa amacxna yönelik olan çalxşmanxn sonuounda elde edilen bulgular literatürde bildirilen bulgu ve^sonuç- lar la karşxlaştxrxldx. Hastalarxn elde edilen sistoraetrogramlarxnda ortak özellikler olarak his bpzukluğuyla beraber mesane kapasite sine erişilinceye kadar uzun, düşük bir basxnc eğrisi ve ka-- 68 - pasiteye erişildiğinde yavaş yükselen bir basınç eğrisi sap tandı. Bu bulgular detrusor arefleksisi olarak nitelendi. Üriner yakınması bulunmayan hastalarda da benzer özellik lere rastlanması nedeniyle diabetik sistopatinin erken tanısında sistometrinin önemli bir yeri olduğu ve diabetik populasyonda diabetik sistopatinin sanılandan daha yaygın bulunduğu so nucuna varıldı. Elde edilen sistometrik bulgulardan diabetik sistopa- tide patoloj İnin perif erdeki afferent sensoryal aksonlardan başladığı şeklinde bir sonuç çıkarıldı. Nefropati, ©bstrüktif üropati ve üriner infeksion gibi diabetik sistopati komplikasyonlarının üriner retansion ve staz nedeniyle ortaya çıktığı düşünüldü. Bütün bu çalışmanın sonucunda elde edilen sonuç ve.bulgular literatürde bildirilen sonuç ve bulgularla uyum gös terdi.
Bosentan, Teofilin ve Vardenafil'in priapizm tedavisinde kullanımı
Priapizm, cinsel uyarı olmaksızın uzamış istenmeyen ereksiyon halidir. Priapizmin penil arter kan akımına bağlı olarak iskemik, non iskemik ve tekrarlayan olmak üzere üç tipi vardır. İskemik priapizm hızlı ve doğru yaklaşım gerektiren gerçek ürolojik bir acildir. Hastaları erektil disfonksiyondan korumak için ürolog böyle bir acil durumda nasıl davranacağını bilmelidir. Bu çalışmada iskemik priapizmin erken tedavisi için uygulanacak tedavi yöntemlerini araştırmayı hedefledik ve endotelin reseptör blokeri olan Bosentan, adenozin reseptör blokeri ve nonselektif fosfodiesteraz enzim inhibitörü olan olan Teofilin ve Fosfodiesteraz tip 5 (PDE5) inhibitörü olan Vardenafil'i priapizm tedavisinde sıçan modellerinde değerlendirdik.Çalışmaya dahil edilen 24 adet erişkin Sprague-Dawley sıçan 4 eşit gruba ayrıldı. Bütün sıçanlarda vakum yöntemi ile ereksiyon oluşturuldu ve bütün guruplarda 4 saat boyunca ereksiyon devamlılığı sağlanarak priapizm geliştirildi. Daha sonra kavernöz doku örnekleri alınıp doku banyosuna tabi tutuldu. 0,5-0,2 cm' lik kavernöz dokuya ait kesitler alınarak %95 O2 , %5 CO2 ile sürekli gazlandırılan 37°C `de krebs solüsyonu bulunan ısı ceketli, çift çeperli izole organ banyosunda 1000mg' lık istirahat gerimi altında asıldı. Kontrol gurubu dışındaki üç gurubun 1 saatlik kontrol kayıtları alındıktan sonra sırasıyla Bosentan, Teofilin ve Vardenafil arttırılan dozlarda uygulandı. Sonuç olarak dokularda ilaçlara ve arttırılan dozlarına bağlı olarak kontraksiyonlardaki değişiklikler gözlendi.Bu çalışmamızda Bosentan, oluşturulan deneysel priapizm kontraksiyon frekansın ve amplitidü istatistiksel olarak anlamlı bir düzeyde arttırırken, Teofilin kontraksiyon frekans ve amplitüdünü anlamlı bir şekilde azalttı. Vardenafilin ise kontraksiyon frekans ve amplitüdünde anlamlı bir değişiklik yapmadığı sonucuna ulaşıldı.Anahtar Kelimeler: Bosentan, İskemik priapizm, Teofilin, Vardenafil
Aşırı aktif mesaneli hastaların tedavisinde, tek başına ve antikolinerjik ajanla kombine edilerek kullanılan Perkütan posterior tibial sinir uyarımının (PTSS) rolü
Bu çalışmada; konzervatif yaklaşımlar ile tedavide yeterli yanıt alınamayan Aşırı aktif mesaneli (AAM) hastalarda, Perkütan Tibial Sinir Stimülasyonunun (PTSS) tek başına ya da antikolinerjik ilaç uygulamaları ile kombine edilerek kullanımının, tedavideki etkinliğinin incelenmesi amaçlandı.Ocak 2010 ile Nisan 2011 tarihleri arasında, Fırat Üniversitesi Hastanesi Üroloji polikliniğine alt üriner sistem semptomları (AÜSS) nedeniyle başvuran ve klinik değerlendirmeleri sonucunda AAM tanısı konulan, gönüllü toplam 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Tedavi, en az 6 aydır AAM semptomları bulunan ve (sıkışma, sıkışma inkontinansı, nokturi, sık idrar çıkma) daha önce almış olduğu tedavilere dirençli ve/veya yan etki nedeni ile tedavisi tamamlanamayan hastalara uygulandı. Hastalar randomize olarak 3 eşit gruba (n=10) ayrıldı. G 1: PTSS uygulanan grup, G 2: Antikolinerjik kullanan hastalar ve G 3: PTSS ve antikolinerjik tedavisi uygulanan hastalar. PTSS, 10 hafta boyunca haftada 30 dakika uygulandı.Tedavi öncesi işeme günlüğü tedavi sonrası ile karşılaştırıldığında; tüm gruplarda işeme günlüğü parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler saptandı (çıkarılan idrar miktarı, gün içi idrara çıkma sıklığı, nokturi, urge inkontinans ve toplam idrara çıkma sıklığı) (p<0.05). Tedavi sonrası hayat kalitesi ölçeklerinin (UDI-6, IIQ-7, AAMSS) değerlendirmesinde ise her 3 grupta da istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler saptandı (P<0.05). Her 3 grupta tedavi sonrası elde edilen verilerin karşılıklı değerlendirmesinde ise; PTSS ve PTSS+AKK tedavisi uygulanan gruplardaki iyileşmenin yalnız AKK uygulanan gruba oranla daha yüksek olduğu saptandı.Perkütan Tibial Sinir Stimülasyonu (PTSS) uyguladığımız AAM'li hastalarda bu tedavi yöntemi, kısa dönemde etkili, minimal invaziv, kolay uygulanabilir ve ciddi yan etkisi olmayan bir tedavi seçeneği olarak bulunmuştur. Bu yöntem, dirençli olgularda AAM semptomlarını gidermede tek başına ya da antikolinerjik ajanlarla kombine olarak kullanılabilir.Anahtar Kelimeler: Aşırı Aktif Mesane, Tedavi, Perkütan Tibial Sinir Stimülasyonu, Antikolinerjik.
İskemik priapizm patofizyolojisinde ikinci yolaklar ve tedavi alternatifleri
Priapizm, cinsel uyarı olmaksızın uzamış istenmeyen ereksiyon halidir. Priapizmin penil arter kan akımına bağlı olarak iskemik, non iskemik ve tekrarlayan olmak üzere üç tipi vardır. İskemik priapizm hızlı ve doğru yaklaşım gerektiren gerçek ürolojik bir acildir. Hastaları erektil disfonksiyondan korumak için ürolog böyle bir acil durumda nasıl davranacağını bilmelidir. Bu çalışmada iskemik priapizmin erken tedavisi için uygulanacak tedavi yöntemlerini araştırmayı hedefledik ve endotelin reseptör blokeri olan Bosentan, adenozin reseptör blokeri ve nonselektif fosfodiesteraz enzim inhibitörü olan olan Teofilin ve Hem oksijenaz- 1 inhibitörü olan Zn Protoporfirin'i priapizm tedavisinde sıçan modellerinde değerlendirdik.Çalışmaya dahil edilen 24 adet erişkin Sprague-Dawley sıçan 4 eşit gruba ayrıldı. Bütün sıçanlarda vakum yöntemi ile ereksiyon oluşturuldu ve bütün gruplarda 4 saat boyunca ereksiyon devamlılığı sağlanarak priapizm geliştirildi. Daha sonra ikinci gruba Bosentan, üçüncü gruba Teofilin, Dördüncü gruba ise Zn Protoporfirin verilip 6 saat sonra tüm gruplar dekapite edildi. Tüm gruplardaki kavernöz doku örneklerinde Western Blot yöntemi ile ET-1, ADA, HO-1 düzeyleri değerlendirildi. Yine tüm gruplardaki kavernozal doku örneklerinde Tunel yöntemi ile apoptozis indeksi değerlendirildi.Bu çalışmamızda sonuç olarak ikinci grupta ET-1 düzeyi ve apoptozis indeksi, üçüncü grupta ADA düzeyi ve apoptozis indeksi, dördüncü grupta ise HO-1 düzeyi ve apoptozis indeksi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalmış olarak saptandı.Priapizmde gelişen apoptozisin; Bosentan, Teofilin, Zn Protoporfirin ile engellenmesi erektil fonksiyonun korunması konusunda gelecek vaad etmektedir.Anahtar Kelimeler: Bosentan, İskemik priapizm, Teofilin, Zn protoporfirin
Serum androjen düzeyinin prostat kanseri olan hastalarda gleason skoruna etkisi
Anahatar kelimeler: prostat kanseri, testosteron, gleason skoruAMAÇ: Prostat kanseri saptanmış hastalarda serum androjen düzeylerinin Gleason skoruna etkisini incelemektir.GEREÇ VE YÖNTEM: Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji Anabilim Dalı'na PSA yüksekliği yada parmakla rektal incelemede şüpheli bulgu saptanıp, biyopsi yapılan toplam 50 hasta çalışmaya alındı. Prostat kanseri saptanan hastaların serum FSH, LH, E2, sTest, tTest, PSA, sPSA, PSA dansitesi, E2 / tTest parametrelerine bakıldı. Bu parametrelerin Gleason skoru ile korelesyonu araştırıldı. Ayrı olarak tTest düzeyleri düşük, normal, yüksek olmak üzere 3 gruba ayrılarak incelendi.BULGULAR: Çalışmaya toplam 50 hasta alındı. Hastaların ortalama yaşları 63, ortalama PSA 9,5 ve ortalama Gleason skoru 5,6 değerindeydi. Yapılan istatiksel çalışmada E2/tTest oranının, Gleason skoru ile negatif korele olduğu, PSA ve PSA dansitesinin Gleason skoru ile pozitif korele olduğu saptandı. Ayrıca tTest düzeylerine gore ayrılan 3 grupta tTest seviyesi düşük olan grubun Gleason skoru ile negatif korele olduğu saptandı.SONUÇ: Çalışmamızda düşük testosteron düzeyine sahip olan hastaların yüksek dereceli prostat kanserine sahip olduğu görüldü. E2/tTest oranının E2 lehine artması Gleason skorunu azaltarak iyi diferansiye tümor paternine ilerleyen farklılaşma olabileceği saptandı.
Ratlarda deneysel testis torsiyonu ile oluşturulan iskemi/ perfüzyon hasarından korunmada L-Karnitin ve Meloksikamın etkileri
Amaç: Testis torsiyonu çocuklarda ve adelosanlarda sık görülen, kısa zamanda müdahale gerektiren ürolojik acillerden biridir. Bu çalışmada amacımız testis torsiyonu sonrası dokudaki oksidatif gerilimi biyokimyasal ve histopatolojik olarak belirlemek, L-karnitin ve meloksikam tedavisinin bu hasar üzerindeki etkilerini incelemektir.Materyal metod: 250-300 gr ağırlığında 30 adet wistar gelişigüzel olarak her grupta 6 rat olmak üzere 5 gruba ayrıldı. 1. grup sham grubu olarak belirlendi , 2. grupta torsiyon oluşturuldu, 3. grupta 2.gruba uygulanan prosedüre ek olarak ratlara L-karnitin tedavisi uygulandı.(500mg/kg/günIM) 4. grupta 2.gruba uygulanan prosedüre ek olarak meloksikam tedavisi uygulandı.(3mg/kg/gün IM) 5. grupta ise 2.gruba uygulanan prosedüre ek olarak L-karnitin ve meloksikam tedavisi uygulandı.Bulgular:Her iki testisteki ksantin oksidaz değerleri kıyaslandığında, tüm gruplarda sırasıyla sol testisteki ksantin oksidaz değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p:0.006, p:0.004, p:0.006, p:0.004, p:0.004). Torsiyon grubundaki MDA seviyesi L-karnitin, meloksikam ve kombine tedavi gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olarak saptandı (p:0.004, p:0.004, p:0.037). Torsiyon grubunda Cosentino skorunun L-karnitin grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. (p:0.037). Aynı şekilde kombine tedavi grubunda da Cosentino skoru torsiyon grubuna göre daha düşüktü ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. (p:0.675)Sonuç: Torsiyon sonrasında oksidatif enzimlerde, lipid peroksidasyonunda ve protein oksidasyonundaki artış hedef dokuda oksidatif stresin geliştiğini ortaya koymaktadır. Çalışmamızın bulguları ışığında L-karnitin ve meloksikamın tek tek veya kombine olarak kullanıldığında testisteki oksidatif gerilimin özellikle L-karnitin ve kombine tedavi grubunda daha belirgin olmak üzere azaldığını gözlemledik. Bu tedavi modalitesinin insanlarda rutin kullanıma dahil edilebilmesi için randomize, prospektif, geniş kapsamlı ve uzun dönem takip sonuçlarına sahip çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Distal ejakülatör kanal obstrüksiyonunun, seminal veziküllere enjekte edilen sülfür kolloid ile sintigrafik olarak değerlendirilmesi
1.ÖZETEjakülatör kanal obstrüksiyonları, erkek infertilitesinin % 1-5'inde etyolojikfaktör olarak saptanır. Son yıllarda non invaziv tanı yöntemlerinin geliştirilmesi,azoospermi veya oligoastenozoospermi saptanan, vas deferensi palpabl, testis volümünormal olan infertil hastaların, distal obstrüktif infertilite açısından değerlendirilmesinigündeme getirmiştir. Transrektal Ultrasonografi (TRUS) gibi tanı yöntemleri sayesindeejakülatör kanal seviyesindeki düzeltilebilir mekanik obstrüktif infertilite patolojileriyanında bu seviyedeki fonksiyonel obstruksiyonların da infertilite nedeni olabileceğibildirilmektedir.Altın standart tanı yöntemi olmayan distal obstrüktif infertil hastalarındeğerlendirilmesinde, aspirasyon, vezikülografi ve kromotübasyon gibi ek tanıyöntemleri geliştirilmiştir. Ancak halen daha, distal fonksiyonel obstrüktif infertiliteyideğerlendirecek tanı yöntemi bulunmamaktadır. Bu çalışmada, TRUS eşliğindeyapılacak veziküla seminalis aspirasyonundan sonra dinamik sintigrafik tetkikin distalobstrüktif infertilitenin değerlendirilmesindeki yerinin araştırılması amaçlandı.İnfertilite nedeniyle androloji polikliniğine başvuran ve yapılandeğerlendirmeler sonucunda distal obstrüktif infertilite dışında ek bir infertilitepatolojisi saptanmayan 20 hasta çalışmaya alındı. TRUS bulgularına göre hastalar ikigruba ayrıldı. Grup 1: Anatomik obstrüksiyon bulgusu saptanan grup (TRUS+) (n=11),Grup 2: Anatomik obstrüksiyon bulgusu saptanmayan grup (TRUS-) (n=9). TRUSeşliğinde 17 cm. 22 Gauge (G) chiba iğneyle seminal veziküllerden aspirasyon yapıldı.Aspirasyonun ardından her bir seminal veziküle 2 cc. Teknesyum 99m sülfür kolloid(Tc-99m SC) enjeksiyonu yapılarak ilk sintigrafi işlemi gerçekleştirildi. Ejakülasyondansonra ikinci sintigrafik görüntü alındı.Grup 1 ve grup 2 arasında sintigrafik boşalma arasında anlamlı fark tespit edildi.(p<0.05). TRUS işlemi ile 20 hastanın 11'inde (%55) distal ejakülatör kanalobstrüksiyonunu gösteren patolojik bulgu tespit edildi. TRUS'un pozitif olduğu 11hastanın 10'unda (%91) Tc 99m SC sintigrafisi ile obstrüksiyon tespit edildi. Tc 99mSC sintigrafisi ile TRUS'un negatif olduğu 9 hastanın 3'ünde (%33) fonksiyonelobstrüksiyon tespit edildi.Distal ejakülatör kanal obstrüksiyonları tanısında, anatomik obstrüksiyonlarısaptamada statik testler yeterli olurken, fonksiyonel obstrüksiyonlarda ek dinamiktestlere başvurulması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: TRUS, sintigrafi, obstrüksiyon.
Oligoastenospermik infertil hastalarda varikosel saptanan ve varikosel saptanmayan grupların mitokondrial DNA delesyonlarının araştırılması
1. ÖZETİnfertilite, evli çiftlerin düzenli cinsel yaşamlarını sürdürmelerine ve doğumkontrolü uygulamamalarına rağmen, en az bir yıllık süre içinde çocuk sahibiolamama durumudur. Evli çiftlerin yaklaşık %15'inde infertilite sorunu vardır.Bunların yaklaşık %50'sinde erkek faktörü rol oynamaktadır. Erkeğe bağlıinfertilite nedenleri içinde en sık görülen varikoseldir. Varikosel semenparametrelerinde Oligozoospermi, Astenozoospermi, Teratozoospermi gibibozukluklara neden olmaktadır. Mitokondri, hücrelerin enerji metabolizmasındaönemli rol oynamakta, oksidatif fosforilasyon (OXPHOS) ile sağlanan enerji ilesperm hareket etmektedir. Mitokondial DNA (mtDNA) OXPHOS enzimatikkompleksinin bir kısım alt ünitelerini kodlamaktadır. Özellikle yüksek enerjiihtiyacı olan iskelet kası, böbrek, beyin, karaciğer ve germinal hücrelerin bazıhastalıklarında, mitokondrial veya nükleer DNA kodlarındaki mutasyonlarsaptanmıştır. Kao ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada mtDNA delesyonu ile insansperm hareket azlığı ve infertilitenin ilişkili olduğu saptanmıştır.Çalışmamızda Androloji polikliniğine infertilite nedeniyle başvuran,varikosel ile birlikte oligoastenospermi saptanan (n=20), varikosel saptanmayanhasta (n=20), mtDNA delesyon açısından normospermik kontrol grubu (n=20) ilekarşılaştırılması amaçlandı. Varikosel tespit edilen oligoastenospermik grup vekontrol grubu 7345bp ve 7599bp'lik delesyonlar açısından karşılaştırıldığında, heriki grup arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0.009 ve p=0.019). Varikoseltespit edilmiyen oligoastenospermik grup ve kontrol grubu 7345bp ve 7599bp'likdelesyonlar açısından karşılaştırıldığında da her iki grup arasında anlamlı birfarklılık bulunmuştur (p=0.011 ve p=0.009). V(+) ve V(-) gruplar 7345bp ve87599bp'lik delesyonlar açısından karşılaştırıldığında ise sırasıyla her iki delesyonaçısından iki grup arasında anlamlı bir farklılık bulunmuştur (P=0.02 ve P=0.042).Çalışmamızda mtDNA delesyonlarının özelikle varikosel tespit edilmeyenoligoastenospermik infertil hastalarda daha sık olduğu bulunmuştur. Varikoseltespit edilen infertil grubunda da kontrolle karşılaştırıldığında bir artış olduğutespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: İnfertilite, mtDNA delesyonu, Varikosel.9
Deneysel Parsiyel Mesane Çıkım Obstrüksiyonu Oluşturulan Tavşanlarda Terazosin Ve Melatonin uygulamalarının, mesane kontraktilitesi, histopatoloji ve oksidan/antioksidan sistem üzerine etkileri
The use of CRISPR/DCAS9 engineered mscs to prevent cisplatin-induced cellular damage in human granulosa cells
Chemotherapy-induced ovarian failure (COF) can cause ovarian dysfunction diseases in which the ovaries temporarily or permanently stop functioning due to chemotherapy. Low estrogen serum levels and amenorrhea are infertility signs may contribute the clinical appearance of COF. Cisplatin is a platinum-based anticancer chemotherapeutic drug that has a gonadotoxic effect on all ovarian cells. Stem cells, especially mesenchymal stem cells (MSCs) obtained from different adult tissues, have been tried as an adjunct therapy for COF. CRISPR genome editing technology is the most broadly used gene editing system, and dCas9 (dead Cas9) is a targeted CRISPR activation tool that lacks the nuclease effect. A synergistic activation mediator (SAM) is a type of CRISPR/dCas9 activation system composed of the dCas9-VP64 fusion protein integrated with a modified sgRNA, including two MS2 aptamers. MS2 binding protein is fused with two other activator domains, p65 and HSF1, and this fusion protein (MS2-p65-HSF1) interacts with MS2 aptamers. Exosomes are extracellular vesicles that range between 20–200 nm and can be isolated from biological fluids. They contain mRNA, long non-coding RNA, microRNAs, proteins, and lipids. Exosomes play an essential role in intercellular communication, in delivering gene and protein expression signals of cells. The aim of this research is to produce dCas9 genome edited MSCs and their exosomes and to test whether these cells are more resistant or chemotherapeutic, cisplatin, or not. Cisplatin-resistant mesenchymal stem cells were obtained by activating the CD99 gene with the SAM activator system. Then, exosomes were obtained from normal and resistant mesenchymal stem cells separately. Later, spheroids were formed with these cells. Co-cultures of MSCs were established with the experimental treatment groups at with hGRC1 (human granulosa cell line) cells in the insert using the Transwell aid. After the co-cultures were established, the cells were exposed to cisplatin. After that, hGRC1 cells were harvested at 24, 48, 72, and 96 hours, respectively. Firstly, a cell viability assay was performed on the collected cells. Then, by qPCR the expression of inflammatory or apoptotic markers as IL-10, IL-1Ra, Bax, and Bcl-2 genes was analyzed. As a result, it was observed that there were more viable cells in all experimental groups compared to the control group, and inflammatory and apoptosis values decreased in each hour group. And it was also discovered that resistant cells have provided a more effective protection than the non-resistant cells. The group that provides the most significant protection compared to all other experimental groups is the group that uses resistant mesenchymal stem cells and exosomes isolated from these cells, and this finding is important as it can be interpreted that the use of resistant mesenchymal cells with their exosomes can be an alternative adjunct therapy to protect ovarian granulosa cells during the use of cisplatin like chemotherapeutics for cancer. Keywords: Mesenchymal Stem Cells, Cisplatin, CRISPR/dCas9, Exosomes, Cancer, Infertility
Prostat kanseri ile benign prostat hiperplazisinin ayırıcı tanısında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin yeri
Bu çalışmanın amacı, difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (MRG) tekniğini kullanarak, prostat kanserli ve benign prostat hiperplazili hastalarda, prostat görünür difüzyon katsayısı (ADC) değerlerini hesaplamak ve kıyaslamaktır. 20 prostat kanserli ve 20 benign prostat hiperplazili hastadan, difüzyon ağırlıklı eko-planar (EPI) görüntüler alındı. Her iki hasta grubunda b600 ve b1000 değerleri için ayrı ayrı ADC ölçümleri gerçekleştirildi. Prostat kanserli hasta grubunun prostatlarından, prostat biyopsi sonuçlarının kılavuzluğunda elde edilen ortalama ADC değerleri, b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla 1,16 x 10-3 ± 0,66 x 10-4 mm2/sn ve 1,87 x 10-4 ± 2,09 x 10-5 mm2/sn olarak bulundu. Benign prostat hiperplazili hasta grubunun prostatlarından, randomize anatomik prostat lokalizasyonu seçimi ile elde edilen ortalama ADC değerleri ise b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla 1,71 x 10-3 ± 1,96 x 10-4 mm2/sn ve 2,90 x 10-4 ± 1,58 x 10-5 mm2/sn olarak bulundu. Hem b600 hem de b1000 değerleri için prostat kanserli hastaların prostatlarından elde edilen ADC değerleri, benign prostat hiperplazili hastaların prostatlarından elde edilen ADC değerlerine göre anlamlı biçimde düşük bulundu. Prostatın difüzyon ağırlıklı eko-planar görüntülemesi ve ADC ölçümleri, prostat kanseri ile benign prostat hiperplazisinin ayırıcı tanısında önemli bilgiler sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Prostat Kanseri, Benign Prostat Hiperplazisi, Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme
Varikoselli infertil hastalarda prognostik bir faktör olarak gonadotropin-releasing hormon testinin değeri
ÖZET Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji kliniğinde Kasım 1993 - Mayıs 1994 tarihleri arasında infertilite nedeniyle başvuran varikoselli hastalardan 30' u ile 10 kontrol bireyi çalışma kapsamına alındı. Hastaların yaş, infertilite süresi, testiküler atrofi, varikosel grade'i, unilateral veya bilateral olması, preoperatif sperm yoğunluğu ve GnRH testi gibi prognostik faktörler üzerinden varikoselektomiye verdikleri cevaplar değerlendirildi. Yaş, infertilite süresi, testiküler atrofi ve varikosel grade'i ile sonuçlar arasında anlamlı bir ilişki belirlenemedi. Varikosel bilateral olduğunda, preoperatif değerlerde çok daha belirgin bozulma oluşturmasına karşın, postoperatif cevap unilateralden daha başarılı oldu. Oligospermik hastalarda da normospermiklere kıyasla daha belirgin artışlar sağlandı. GnRH testi, postoperatif devrede en iyi (teste artmış gonadotropin cevabı veren oligospermik hastalarda yoğunlukta % 274, motilitede % 34 ve anomalide % 43 iyileşme) ve en kötü (teste normal cevap veren ve normospermik olan hastalarda yoğunlukta % 14, motilitede % 5 ve anomalide % 22 iyileşme) hasta gruplarını belirleyebilmesi nedeniyle, en kıymetli prognostik faktör olarak belirlendi. 60
Differential identification of genes related to implantation process via use of CRISPR/Cas9
Implantation failure occurs when chorionic gonadotropin secreted by trophoectoderm cells is not produced during the invasion of the embryo into the endometrium, or if it is produced, it cannot form the gestational sac. Even in spontaneous pregnancies where assisted reproductive techniques are not applied, the probability of implantation failure on the first attempt varies between 25-40%. This project aims to elucidate the activity, interactions, temporal and cell type-dependent variability of genes affecting implantation, changes in in vitro conditions, and their effects on implantation using the efficient CRISPR/Cas9 genome editing method. To achieve this goal, samples were collected at 24 and 72 hours from blastocysts incubated in in vitro three-dimensional culture environment in different experimental groups. RNA sequence analysis was performed on these samples and active genes were revealed. For each identified active gene, silencing was performed separately on endometrial epithelial cells and endometrial stroma cells using the CRISPR/Cas9 method. In vitro implantation parameters were examined for each group. The study focused on Hmga2 in endometrial epithelial cells, Uxs1 genes in stromal cells, and Gm15452 genes (a pseudogene) in both epithelial and stromal cells. Knockout of these genes using the CRISPR/Cas9 method caused significant changes in the relevant genes identified as adhesion, invasion, and developmental and functional implantation parameters. Knockout of Hmga2 in epithelial cells revealed significant changes in E-Cadherin, Fibronectin, LIF, Mmp9, and Wnt4 genes at different time groups. Knocking out of Gm15452 in epithelial cells led to significant changes in E-Cadherin and LIF expressions. Uxs1 knockout in stroma cells affected the expressions of E-Cadherin, LIF, and Mmp9, while Gm15452 knockout in stroma cells significantly affected the expressions of E-Cadherin, LIF, and Mmp9.
Sistematik prostat biyopsisi bir zorunluluk mu? Lezyon temelli biyopsi optimizasyonu nasıl olmalıdır?
Prostat kanseri (PKA) tanısında, prostat biyopsisi altın standart yöntemdir. Güncel çalışmalar, prostat biyopsisinde sistematik biyopsinin (SB) gerekliliğinin ve katkısının azaldığını göstermektedir. Avrupa Üroloji Derneği, eski kılavuzundaki HYB + SB önerisini, güncel kılavuzunda HYB + Bölgesel Biyopsi (BB) olarak değiştirmiştir. Bu çalışmada, sadece HYB, HYB+BB ve HYB+SB kombinasyonlarının PKA saptama oranları karşılaştırılması amaçlanmıştır. PIRADS 3 ve 5 lezyonlara sahip hastalarda sadece HYB, HYB + SB kombinasyonu ile ISUP GG≥2 PKA saptama açısından istatistiksel olarak benzer tanısal performans gösterdi (p=0.063 ve p= 0.5). PIRADS 4 grubunda ise HYB duyarlılığı, HYB + SB ile karşılaştırıldığında 95/118 (%80.5) bulundu (p<0.001). PIRADS 4 grubunda sistematik biyopsinin saptayıp HYB'nin saptayamadığı 23/340 (%6.76) ISUP GG≥2 PKA olduğu görüldü. Sistematik biyopsinin katkısının olduğu hasta grubunda (n=23), diğer gruba (n=317) kıyasla lezyon boyutu daha küçüktü (7.15 mm vs. 9.88 mm, p<0.001). Yapılan ROC analizinde 9.25 mm kesme değer olarak bulundu. <9.25 mm lezyonlarda 59 hastada ISUP GG≥2 PKA saptandı. HYB bu hastaların 39'unda (%66.1) ISUP GG≥2 PKA saptayabildi (p<0.001). <9.25 mm lezyonlarda HYB + BB, 56/59 (%94.9) ISUP GG≥2 PKA saptadı (p=0.125). ≥9.25 mm PIRADS 4 lezyonlarda, 59/168 (%35.1) hastada ISUP GG≥2 PKA saptandı. HYB'nin 56(%94.9) hastada bu kanserleri saptadığı görüldü (p=0.25). Bizim çalışmamızın sonuçları, güncel öneri olan HYB + BB kombinasyonunun her hasta için bir zorunluluk olmayabileceğine işaret etmektedir. Hastaların PIRADS skoruna, lezyonun yerine ve lezyonun boyutuna göre biyopsi stratejisi optimize edilebilir.
Deneysel varikosel oluşturulan erkek ratlarda ipsilateral ve kontralateral testiste apopitoz gelişimi, serbest oksijen radikal düzeyleri ve melatonin uygulamasının apopitozu önlemedeki rolü
I. ÖZET En sık düzeltilebilir infertilite sebebi olan varikoselde spermatogenezin hangi mekanizma ile bozulduğu tam olarak bilinmemektedir. Varikoselde saptanan histopatolojik değişiklikler genel olarak stres paterni olarak tanımlanmış ve bu değişikliklerin bir bölümü farklı stimuluslarla oluşan apopitozdaki sitomorfolojik değişikliklere benzetilmiştir. Programlı hücre ölümü olarak da adlandırılan apopitoz, hücrelerde fizyolojik bir oranda gerçekleşebilir ancak farklı patolojik durumlarda artan oranlarda bulunabilir. Ayrıca, varikoselde artan oksidatif stresin apopitozun bir düzenleyicisi olduğu ve buna bağlı antioksidan sistemlerin etkinliğinin artırılarak apopitozun engellenebileceği bildirilmiştir. Bu çalışmada, deneysel sol varikosel oluşturulan ratlarda bilateral testiküler dokuda apopitoz oranlan incelenerek, farklı dozlarda melatonin uygulamasının serbest oksijen radikallerinde oluşturacağı değişim ve buna bağlı apopitozdaki etkilenmenin belirlenmesi amaçlandı. Wistar tipi 40 erişkin erkek rat çalışmada 4 gruba ayrılarak incelendi: Grup I: sham, Grup II: deneysel olarak sol varikosel oluşturulan grup, grup III: varikosel + 5 mg/kg melatonin verilen ve grup IV: varikosel +10 mg/kg melatonin verilen gruplar. Tüm gruplarda apopitoz varlığında artan Bax ve apopitozu engelleyen Bcl-2 proteinleri immünohistokimyasal olarak araştırıldı. Bu iki proteinin birbirlerine oranı elde edilerek apopitoz belirlenmeye çalışıldı. Ayrıca biyokimyasal olarak da antioksidan süperoksit dismutaz, glutatyon peroksidaz, katalaz ve Malonildialdehid (MDA) ölçümleri gerçekleştirildi. Deneysel olarak sol varikosel oluşturulan ratlarda ipsilateral ve kontralateral testiküler dokuda apopitozda anlamlı artış sağlanırken, bu grupta bilateral doku MDAdüzeyleri artmış, doku antioksidan düzeyleri ise sham grubuna göre anlamlı olarak azalmış olarak bulundu (p<0.05). Melatonin 5 ve 10 mg/kg dozunda uygulandığı grup III ve IV'deki ratlarda ise antioksidan düzeylerinde belirgin artış sağlandı. Her iki grup arasında ise 10 mg/kg melatonin dozunda daha yüksek oranda artış izlendi. Aynı şekilde, bu dozda melatonin uygulaması ile apopitozda anlamlı azalma saptandı (p<0.05). Varikosele bağlı oluşan apopitozun bilateral testiküler hasar oluşturabileceği göz önüne alınacak olursa, erkek infertilitesinde apopitozu engelleyecek tedavi modellerinin de önemi artacaktır. Bu çalışmada, güçlü bir antioksidan olan melatoninin uygulandığı sol varikoselli ratlarda artan doza bağlı olarak antioksidan düzeylerinde progressif artma ve buna bağlı olarak da apopitozda gerileme saptandı. Anahtar Kelimeler : Varikosel, Apopitoz, Antioksidan, Melatonin.
Assessment of gonadal toxicity of PARP inhibitors on human ovary and testis
Objective: This research aimed to investigate the molecular together with cellular impacts of PARP inhibitors (Niraparib and Olaparib) on human reproductive cells and tissues. Methods: Human testicular and ovarian tissues, human luteinized granulosa cells as well as the COV434, and HGrC1 were used. xCELLigence, MTT, SRB, and Calcein/PI staining were used to check cell proliferation and viability. Western blotting, flow cytometry, and immunofluorescence techniques were utilized to look at apoptosis and cell death. PCR and Western blotting methods have been conducted to assess steroidogenic genes and proteins. Estradiol, progesterone, AMH, and testosterone levels were measured from the culture medium. Results: Inhibiting PARP results in a time and dose dependent reduction in the proliferation of cells induced apoptosis. In granulosa cells, the expression of genes involved in steroidogenesis was downregulated, resulting in a substantial reduction in progesterone synthesis, whereas estrogen and AMH levels remained unchanged. Olaparib dramatically elevated apoptotic markers in testicular tissue without affecting testosterone secretion. Conclusion: This study shows that PARP inhibitors significantly affect the cytotoxicity and steroidogenesis in human reproductive cells and tissues. Results underscore the need to evaluate possible reproductive concerns associated with PARP inhibitors, especially regarding fertility preservation. Keywords: PARP inhibitors, Niraparib, Olaparib, steroidogenesis, apoptosis, fertility
CDK4/6 inhibitörlerinin insan overinde dormant foliküller ve steroidogenez üzerine etkileri
CDK4/6 inhibitors, including palbociclib and ribociclib, are established therapies for hormone receptor–positive breast cancer, yet their potential effects on ovarian physiology remain largely unexplored. The human ovary contains a finite pool of dormant follicles and relies on granulosa cell function for coordinated endocrine activity, raising the question of whether pharmacologic CDK4/6 inhibition could alter ovarian function. This study investigated the effects of CDK4/6 inhibition in human ovarian models using a multilayered approach that incorporated proliferative non-luteinized granulosa cell lines (HGrC1, COV434), primary luteinized granulosa cells (HLGCs), and ovarian cortical explants. CDK4/6 inhibitors consistently enforced G1 arrest by preventing Rb phosphorylation and activating the pRb–E2F1–p21 cascade, confirming a cytostatic rather than cytotoxic mechanism. In HLGCs, modest dose and inhibitor specific reductions in CYP19A1 and 3β-HSD expression were detected, but estradiol and progesterone secretion remained stable. In ovarian explants, estradiol and AMH secretion were preserved for up to 72 hours with steroidogenic enzyme expression remaining stable in the short term. Apoptotic activation was not observed with palbociclib, whereas ribociclib produced a compound-specific reduction in total PARP without loss of viability. Taken together, these findings provide the first integrated preclinical evidence in human ovarian models that CDK4/6 inhibition may not acutely compromise endocrine function or reserve markers. While ovarian steroidogenesis appears resilient to short-term pharmacologic CDK4/6 inhibition, further long-term and in vivo studies are required to clarify the consequences of longer exposure on ovarian function.
Prostat biyopsisinde profilaktik kullanılan antibiyotiklerin biyopsi sonrası gelişen komplikasyonlar üzerine etkileri
Amaç: Prostat biyopsisi yapılan hastalara proflaktik olarak uygulanan fosfomisin, amoksisilin+klavulanik asit ve sefiksim grubu antibiyotiklerin biyopsi sonrası görülebilecek komplikasyonların engellenmesine olan etkilerinin retrospektif olarak karşılaştırılması ve profilaksi için en uygun ilacın tespit edilmesi amaçlandı. Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu'nun (Tarih:12.12.2022, no:2) onayını takiben 1 Eylül 2021 ve 31 Temmuz 2022 yılları arasında Dicle Üniversitesi Üroloji Polikliniğine başvuran biyopsi endikasyonu konarak biyopsi yapılan hastalar kullandıkları profilaktik antibiyotikler yönünden üç gruba ayrılarak retrospektif olarak değerlendirildi. Bir grup (Grup 1, n:31) fosfomisin, bir grup (Grup 2, n:34) amoksisilin+ klavulanik asit, bir grup (Grup 3, n:31) sefiksim kullandı. Kontrole gelen hastalar işlem sonrası hematüri, hematospermi, rektal kanama, ateş, ağrı, labaratuar değerleri, IPSS ortalamaları, idrar kültüründe üreme ve hastane yatış gerekliliği açısından değerlendirilip karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya kriterleri karşılayan 96 erkek hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar işlem sonrası değerlendirildiğinde, gruplar arasında hastane yatış gerekliliği ve idrar kültüründe üreme açısından karşılaştırıldığında oranların fosfomisin ve sefiksim kullanan gruplarda düşük olduğu bu farkın istatistiksel olarak da anlamlı olduğu saptandı. İşlem sonrası WBC, CRP, ateş, ağrı, hematüri, hematospermi, rektal kanama ve IPSS ortalamaları yönünden gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık görülmedi. Sonuç: Prostat biyopsisi planlanan hastalarda amoksisilin+klavulanik asit düşük etkinlik nedeni ile profilaktik olarak kullanılmamalıdır. Yüksek proflaktik etkinlikleri ile fosfomisin ve sefiksimin iyi birer profilaktik ajan olduklarını belirtiyor ve fosfomisinin kolay kullanım özelliği ve ekonomik olması nedeni ile öncelikle tercih edilmesini öneriyoruz. AnahtarKelime: Prostat biyopsisi, Fosfomisin, Sefiksim, Amoksisilin+klavulanik asit, Profilaksi
40-70 yaş arası erkeklerde taş hastalığı ile osteopeni ve osteoporoz arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Üriner sistem taş hastalığı özellikle ülkemizde sıkça görülebilen bir hastalıktır. Hastalık tekrarlayabilen bir durum olduğu için uzun süreli takibi gerekmektedir. Osteopeni ve osteoporoz kemik mineral yoğunluğunun (KMY) azaldığı ve kemik kırıkların yatkınlık yaratan önemli bir halk sağlığı problemidir. Bizim bu çalışmayı yapmadaki amacımız ürolitiazis olan hastalar ile olmayan hastalar arasındaki osteopeni/osteoporoz sıklığının incelenmesidir. Yöntem: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Üroloji polikliniğine başvuran üst üriner sistemde böbrek taşı olan 50 hasta (Grup1) ve olmayan (Grup 2) 50 hasta çalışmaya alındı. DÜSG'de ve taş protokolünde çekilen BT'de taşı görülen – opak taşı olan – hastalar çalışmaya alındı. Hastaların rutin biyokimya ölçümleri, demografik özellikleri ve kemik mineral yoğunlukları incelendi. Ürolitiazis olan grubun osteopeni-osteoporoz açısından kontrol grubundan daha yüksek bir riske sahip olup olmadığı araştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza aldığımız hastaların tamamı erkekti. Kadın hastalar menopozun kemik mineral yoğunluğuna etkisinden dolayı dışlandı. Ortalama yaş verisi 53,71±8,87'ydi. Hastaların %10'unda Diyabetes mellitus saptandı. Grup 1'deki 50 hastanın %46'sında kemik mineral yoğunluğu sonucu normal, %32 hastanın osteopeni ve %22'sinde osteoporoz olduğu saptanmıştır. İki grup arasında yapılan kıyaslamada ürolitiazis varlığının osteoporoz ve osteopeni açısından riski arttırdığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p=0,036). Aynı inceleme tekrarlayan taş hastalığı için bakıldığında %28 hastanın normal, %44 hastanın osteopeni ve %28 hastanın da osteoporoz olduğu saptanmıştır. Bu durum tekrarlayan taş hastalığının da riski arttırdığı sonucunu kanıtlamıştır (p=0,037). Sonuç: Ürolitiazis ve özellikle tekrarlayan taş hastalığının kemik mineral yoğunluğunu azalttığı ve osteopeni ve osteoporoz riskini arttırdığı saptanmıştır. Taş hastalığı olan grubun bu açıdan kontrol edilmesini önermekteyiz. Anahtar kelimeler: Ürolitiazis, Taş hastalığı, Kemik, Osteoporoz, Osteopeni
Nefrektomi opersayonlarında kanama kontrolü için endovasküler stapler in alternatif yöntemlerle kıyaslanması
Amaç: Nefrektomi böbreğin cerrahi olarak çıkarılması işlemidir. Çeşitli endikasyonlar ile nefrektomi uygulanmaktadır. Cerrahi prosedürlerde vasküler koruma amaçlı cerrahi ligasyon (sütür), hem-o-lok klipsler, endo-GIA staplerler kullanılmaktadır. Bizim bu çalışmayı yapmadaki amacımız nefrektomi uygulanacak hastalarda cerrahinin türü, hasta özellikleri ve vasküler koruma amaçlı kullanılan malzemelerin özelliklerinin ve operasyon sonuçlarının karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Çalışmamıza 2014 ile 2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Üroloji Anabilim Dalı'nda nefrektomi uygulanmış 18-75 yaş arası 207 hasta dahil edildi. Bu çalışmada, retrospektif olarak hastaların demografik özellikleri ile intraop ve postop verileri incelendi. Ayrıca kullanılan klemp türleri (endovasküler stapler ve Hem-o-Lok klips) bu açıdan karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda nefrektomi geçiren hastaların ortalama yaşı 50,07 olup %47,8'i (n=99) erkekti. Hastaların %50,2'sine (n=104) Endovasküler-GIA stapler uygulandı. Açık nefrektomide endo-GIA stapler kullanılan grupta eritrosit replasman ihtiyacı anlamlı derecede azdı (p=0,027). Laparoskopik nefrektomide ise aynı grupta operasyon süresi anlamlı şekilde kısaydı (p<0,001). Eritrosit replasman ihtiyacı; genç yaş, uzun operasyon süresi, uzun hastanede kalış, düşük albumin ve hemoglobin değerleri ile anlamlı korelasyon gösterdi (p<0,05). Sonuç: İki yöntemin de şu an güncel olarak güvenilir şekilde kullanıldığı cerrahi ortamda bu tür kıyaslamaların net sonuçlara ulaşması adına daha geniş çapta çalışmalara ihtiyaç olduğunu bildirmek isteriz. Hekimler tarafından her hastanın kendi özelinde değerlendirilmesini ve ihtiyaçlara göre bir renal vasküler koruma yönteminin seçilmesini önermekteyiz. Anahtar kelimeler: Nefrektomi, Endovasküler-GIA, stapler, klips
Soliter böbrekli hastalarda perkütan nefrolitotomi sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Perkütan nefrolitotomi yapılan soliter böbrekli ve nonsoliter böbrekli hastalarda postoperatif verilerin karşılaştırılması amaçlandı. Hastalar ve Metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniğine Mart 2013- Haziran 2019 tarihleri arasında başvuran ve PNL yapılan iki grup karşılaştırıldı. Bu gruplardan ilki soliter böbrekli (Grup 1) hastalar iken diğer grup ise nonsoliter böbrekli (Grup 2) hastalardı. Bu hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaşları, taş boyutları, hidronefroz durumları, böbrek parankim kalınlıkları, DJ uygulanması, skopi süreleri, clavien komplikasyon derecelendirilmesi, postop taşsızlık oranları karşılaştırıldı. Hipertansiyon, Diabetes Mellitus, kariyak patoloji, bilateral böbrek taşı, <18 yaş ve anatomik bozukluğu (kas-iskelet deformitesi) olan hastalar çalışma dışı tutuldu. Bulgular: Grup 1 de 121 hasta, Grup 2 de ise 320 hasta çalışmaya dahil edildi. Cinsiyet dağılımı Grup 1 de 75 erkek ve 46 kadın iken Grup 2 de 190 erkek 130 kadın hasta mevcut. Hastaların ortalama yaşları Grup 1 de 43,9±16,6, Grup 2 de ise 41±13,5 olarak hesaplandı. Taş boyutları ölçülürken taşların en uzun aksı dikkate alındı. Boyut ortalamaları sırasıyla 31,7±12,3 MM ve 30,8±10,8 MM olarak ölçüldü. Parankim kalınlığı Grup 1 de ortalama 23,7±5,6 MM iken Grup 2 de 14,7±3,3 MM olarak ölçülmüş ve istatiksel olarak anlamlı fark görülmüştür (p<0,01). Operasyon süreleri Grup 1 de 71,6±25,5 dk, Grup 2 de 66±22,3 dk olarak bulunmuş olup soliter böbrekli hastalarda daha uzun sürmüştür (p=0,021). Hastanede yatış süreleri arasında her iki grupta da anlamlı fark görülmedi (p=0,840). Operasyon sonrası 1. ayda çekilen BT görüntülemelerinde Grup 1 de 99 hastada (%82), Grup 2 de ise 252 hastada (%79) tam taşsızlık sağlanmış olup her iki grup arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,477). Grup 1 de 3, Grup 2 de ise 7 hastada nefrostomi kateteri çekildikten sonra 24 saat boyunca ıslatma devam etmesi üzerine DJ uygulanmıştır (p=0,855). Çalışmaya katılan hastalardan Grup 1 de 41 hastada (%33,8), Grup 2 de ise 81 hastada (%25,3) komplikasyon görüldü. Modifiye Clavien Skalasına göre Grup 1 de 16 hastada grade 1, 15 hastada grade 2, 5 hastada grade 3a, 4 hastada grade 3b ve iii 1 hastada grade 4 komplikasyon ile karşılaşıldı. Grade 4 segmental renal ven yaralanması olduğu görüldü. Grup 2 de ise Modifiye Clavien Skalasına göre 23 hastada grade 1, 33 hastada grade 2, 15 hastada grade 3a, 9 hastada grade 3b ve 1 hastada grade 4 komplikasyon görüldü. Grade 4 komlikasyonun kolon yaralanması olduğu görüldü. Grade 5 komplikasyon (ölüm) her iki grupta da görülmedi. Her iki grup komplikasyonlar açısından benzerdi (p=0,073) Aynı zamanda Grup 1 de bulunan hastalardan 98 tanesine (%81) PNL, 23 tanesine (%19) UMPNL yöntemiyle operasyon yapılmıştır. Postop taşsızlık (p=0,520) ve postop komplikasyon (p=0,412) açısından operasyon şekli karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiş olup UMPNL'nin soliter böbrekli hastalarda etkin ve güvenilir bir şekilde kullanılabildiği görülmüştür. Sonuç: PNL, soliter böbrekleri olan hastalarda etkin ve güvenli bir şekilde kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Soliter böbrek, Perkütan nefrolitotomi, Nefrolitiazis
Rekürren idiyopatik kalsiyum oksalat taş hastalarında diyet ile 24 saatlik idrar parametrelerindeki düzelmenin değerlendirilmesi
ÖZETAMAÇ: Bu çalışmanın amacı idiopatik rekürren kalsiyum oksalat taş hastalarında taşnükslerinin azaltılmasında, etkili olan 24 saatlik idrar parametrelerinin düzletilmesinde diyetinrolünü araştırmaktır.GEREÇ VE YÖNTEM: Eylül 2002-Kasım 2005 tarihleri arasında Gazi ÜniversitesiTıp Fakültesi Üroloji anabilim dalına başvuran 260 taş hastasından taş analizi sonucukalsiyum oksalat olan ve idiyopatik rekürren kabul edilen 108 hasta çalışmaya alındı. Herhastaya 24 saatlik idrar analizi yapılarak idrardaki metabolik anomaliler belirlendi. Anormalparametreye yönelik diyet verilerek birinci ay sonunda tekrar 24 saatlik idrar analizi ile aynıparametreler karşılaştırıldı.BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 42,3 olarak tespit edildi. Hastaların %77'sinde hiperoksalüri, % 43'ünde hipernatriüri ve % 38'inde hiperkalsiüri saptandı. Diyetverilen idrar parametrelerinden oksalat, sodyum, volüm, ürik asit ve sitrat parametrelerinindiyet sonrası değerleri diyet öncesi değerlere göre farklı bulundu. Kalsiyum diyeti verilenhastalarda diyet öncesi ve sonrası idrar parametreleri arasında fark bulunmadı.SONUÇ: Çalışmamızda ortaya çıkardığımız sonuçlar rekürren kalsiyum oksalat taşhastalarında kalsiyum dışında oksalat, sitrat, ürik asit, sodyum ve volüm parametrelerinindiyet ile değiştirilebileceği yönündedir. Böylelikle idiyopatik kalsiyum oksalat taşhastalarında taş nükslerinin azaltılması için, hastaların metabolik profili çıkarılmalı veanormal bulunan parametreye yönelik diyet başta olmak üzere medikal önlemler alınmalıdır.Bu sonuçlar daha fazla hasta serilerini içeren çalışmalarla desteklendikçe idiyopatik kalsiyumoksalat taş hastalarında taş nüskslerinin azaltılmasında diyetin 24 saatlik idrar parametrelerineetkisi daha iyi anlaşılacak ve daha kesin sonuçlar ortaya çıkacaktır
Prostat kanserinde mikrodamar yoğunluğu, Ki-67 ve p53 ekspresyonu ile klinikopatolojik parametreler ve hasta prognozu arasındaki ilişki
ÖZETBu çalışmanın amacı, lokalize prostat kanseri nedeniyle radikal retropubikprostatektomi(RRP) uygulanan hastalarda, klinikopatolojik parametrelerle berabermikrodamar yoğunluğu (MDY), Ki-67 pozitifliği ve p53 mutasyon varlığının prognostikdeğerini araştırmaktır.Kliniğimizde, lokalize prostat kanseri nedeniyle sadece RRP uygulanan hastalardanklinik ve patolojik verilerine ulaşılabilen 69 hastanın patoloji örnekleri retrospektif olarakdeğerlendirildi. X200 büyütmede her bir Faktör VIII, CD31, CD105 pozitif hücre kümelerininen yoğun olduğu alan MDY sayımı için seçildi. p53 nükleer aktivitesi gösteren tümörhücreleri %5'den daha fazla ise pozitif olarak kabul edildi. Nükleer Ki-67 boyanma yüzdesinegatif, %1-10 arası ve %10'dan fazla olarak gruplandırıldı.Hastaların ortalama takip süresi 37 (17-106) aydı. 17 (%24,6) hastada takiplerisırasında progresyon saptandı. Progresyon gösteren hastaların patolojik evre dağılımıprogresyon göstermeyenlere göre daha ileriydi(p=0,01). Transizyonel zon PSA dansitesinin(TZPSAD) progresyon göstermeyen hastalarda gösterenlere oranla istatistiksel olarak anlamlıderecede düşük değerlere sahip olduğu saptandı(p=0.01). Çok değişkenli cox regresyonanalizine göre patolojik evre, Gleason skoru ve TZPSAD'nin progresyonsuz sağkalım içinbağımsız birer risk faktörü oldukları saptandı. Kaplan-Meier analizinde ise, yüksek patolojikevre (pT3) ve yüksek gleason skorunun (GS 8-10) hastalarda progresyona kadar geçen süreyiistatistiksel olarak anlamlı derecede kısalttığı gözlendi (p=0.003,p<0.001,sırasıyla).Sonuç olarak, RRP sonrası progresyonun önceden belirlenmesinde MDY, Ki-67boyanma yüzdesi ve p53 protein ekspresyonun, patolojik evre ve GS gibi prognostikbelirteçlerle karşılaştırıldığında ek bir katkı sağlamadığı görülmüştür.
Türkiye'deki ürologların son beş yıl içinde yaptığı yayınların çeşitli demografik özeliklere göre değerlendirilmesi
Türkiye'deki ürologların son beş yıl içinde yaptığı yayınların çeşitli demografik özeliklere göre değerlendirilmesi Giriş ve Amaç: Türkiye'de üroloji alanında çok sayıda uzman ve akademisyen çalışmakta ve yayın yapmaktadır. Yapılan yayınların sayısı, alınan atıflar ve yayınlandıkları dergilerin kalitesi üzerine bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmadaki amaç, uzman ve akademisyenlerin çeşitli demografik özellikleri incelenerek son beş yıl içindeki yaptıkları yayınların sayısını ve kalitesini ortaya koymaktır. Materyal ve Metod: Çalışmaya 1200 kişi dahil edilmiştir. Araştırmaya katılan kişilerin bazı sosyodemografik özellikleri (yaş, unvan, çalıştıkları şehir tipi, şehrin bulunduğu coğrafi bölge, çalıştıkları hastane tipi), son beş yılda yaptıkları yayın sayısı, yayınların aldığı atıf sayısı, yayınların yayımlandıkları dergilerin indeks dergi olup olmaması, yazarların kaç yayında birinci yazar oldukları incelenmiştir. Kişilerin sosyodemografik özellikleri için Sosyal Güvenlik Kurumu'nun veri tabanı; yayınlarla ilgili bilgiler için PubMed ve Google Scholar kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22.0 (Chicago, IL, USA) istatistik paket programı kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde kategorik değişkenler için ki kare ve Kruskal Wallis testi uygulanmıştır. Analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p˂0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 30-40 yaş arası ürologların, doçent doktorların, devlet üniversitesi ve özel üniversite hastanesinde çalışan ürologların daha fazla yayın yaptıkları, bu yayınlara daha fazla atıf aldıkları, yayınlarının indeks dergilerde daha fazla yayınladığı ve birinci yazar oldukları yayın sayısının daha fazla olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Ülkemizin tıbbi literatüre daha fazla katkı sağlaması için konuyla ilgili eğitim düzeyleri yükseltilebilir, bilgilendirilmeler yapılabilir ve farkındalık yaratılabilir. Anahtar kelimeler: Atıf Sayısı, Ürolog, Yayın Kalitesi, Yayın Sayısı
Perkütan nefrolitotomide pozisyonun önemi
Amaç: Perkütan nefrolitotomi (PNL) hem prone hem de supin pozisyonunda yapılabilmektedir. Bu çalışmada prone ve supin PNL'yi etkinlik ve güvenilirlik açısıdan karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmaya Şubat 2018-Haziran 2020 tarihleri arasında supin PNL uygulanan 94 hasta (grup-1) ve prone PNL uygulanan 93 hasta (grup-2) dahil edildi. Grup-1 ve grup-2'de iki gruba ayrıldı. Grup-1A supin mini-PNL yapılan hastalar, Grup-1B supin standart-PNL yapılan hastalar, Grup-2A prone mini-PNL yapılan hastalar ve Grup-2B prone standart-PNL yapılan hastalar olarak ayrıldı. Daha sonra tüm bu grupların kendi aralarında demografik özellikleri, operatif verileri ve operasyon sonrası parametreleri incelendi. Bulgular: Supin pozisyonundaki hastaların %81.9'u, prone pozisyonundaki hastaların %57'sine mini perkütan nefrolitotomi yapılmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür (p:<0.001). Mini perkütan nefrolitotomide başarı ve komplikasyonlar açısından anlamlı fark görülmemiştir. Standart perkütan nefrolitotomide ise başarı supin pozisyonda %29.4 iken, prone pozisyonunda %60 bulunmuş olup istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür (p:0.035). Komplikasyonlarda ise anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: Supin mini-PNL ve prone mini-PNL benzer başarı ve komplikasyon oranına sahiptir. Supin pozisyonunda artan deneyimle beraber standart PNL oranımızın giderek azalarak daha çok mini-PNL yapıldığı görülmüştür. PNL operasyonunun hangi pozisyonel teknik ile yapılması gerektiğine hastanın özellikleri ve cerrahın tecrübesi göz önünde bulundurularak karar verilmesi en uygun yaklaşımdır. ANAHTAR KELİMELER: Supin Perkütan Nefrolitotomi, Prone Perkütan Nefrolitotomi
Etilen glikolle indüklenmiş nefrolitiyazisli ratlarda morus nigra ekstresinin taş oluşumunda koruyucu etkinliği
Amaç: Ülkemizde ve dünyada taş hastalığından korunmada birçok bitkisel ürün kullanılmaktadır. Bu bitkisel ürünlerin faydalı olup olmadığı bilimsel çalışmalarla ortaya konulmalıdır. M. nigra içerdiği fenoller ve flavonoidler sayesinde antioksidan etkinliği oldukça yüksek bir meyvedir. Çalışmanın amacı M. nigra'nın taş oluşumunda koruyucu etkinliği olup olmadığını potasyum sitratla karşılaştırarak araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nden temin edilen 28 adet erişkin Wistar tipi rat dört gruba ayrıldı. I. Grup kontrol grubu olarak sadece su ile, II. Grup %0,75'lik etilen glikol ile, III. Grup %0,75'lik etilen glikol ve rat başına 0,4 mEq/gün potasyum sitrat ile, IV. Grup %0,75'lik etilen glikol ve rat başına 800 mg/kg/gün M. nigra ekstresi ile 28 gün boyunca labaratuvar şartlarında oral gavaj yoluyla beslendi. Ratlar 28 günün sonunda 24 saatlik idrar toplanması amacıyla metabolik kafeslere alındı. Sonrasında ratlar sakrifiye edilerek serumda Üre, Cr, Na, Ca, Mg, K, Cl, Total Tiyol, Nativ Tiyol, Disülfit ve idrarda kristal, lökosit, pH değerleri çalışıldı. Böbrek dokularının histolojik kesitlerinde kristal yapıları incelendi. Bulgular: Etilen glikol grubunda (40±6,33 µmol/L) disülfit seviyesi potasyum sitrat grubuna (32,17±4,48 µmol/L) göre anlamlı derecede yüksekti (p=0,04). Disülfit değerleri M. nigra grubunda (37,67±6,09 µmol/L) etilen glikol grubuna göre anlamlı fark olmasa da daha düşüktü. İdrar kristal yoğunluğu M. nigra grubunda [289 (19-340) n/µL], etilen glikol grubuna [1099 (507-1178) n/µL] göre istatistiksel olarak anlamlı seviyede daha düşüktü (p=0,016). Sonuç: M. nigra'nın idrarda ve böbrek patoloji kesitlerinde kristal yoğunluğunu anlamlı derecede azalttığı, antioksidatif etkinliği sayesinde serum analizinde oksidatif parametrelerde düşüş sağladığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Morus nigra, Nefrolitiyazis, Kristalizasyon, Böbrek Taşı, Tiyol-Disülfit, Potasyum Sitrat
Türk popülasyonunda SIRT1 gen polimorfizmlerinin mesane kanseri ile ilişkisi
Mesane kanseri, çeşitli nedenlerle hücrelerin kontrolsüz çoğalmasıyla başlayan, dünyada en sık görülen kanser türlerinden biridir. Mesane kanserli hastalarda SIRT1'in rs369274325 A/G polimorfizminin rolünü araştırmayı amaçladık. Genomik DNA izole edildi ve SIRT1'de rs369274325 A/G polimorfizminin genotiplenmesi gerçek zamanlı PCR ile 200 kişide (mesane kanserli 100 hasta ve 100 dispeptik sağlıklı kontrol) incelendi. İstatistiksel değerlendirme için analizlerde Pearson's Ki-kare testi kullanıldı. Sonuçlarımıza göre SIRT1'deki rs369274325 A/G polimorfizmi ile mesane kanseri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulamadık. Bu çalışma Türkiyede mesane kanserinde SIRT1'in rs369274325 A/G polimorfizmini değerlendiren literatürdeki ilk çalışmadır ve sonuçlarımız diğer çalışmalarla korele değildir. SIRT1'deki rs369274325 A/G polimorfizmi mesane kanserinde genetik yatkınlığa neden olmaz.
Üriner sistem kalsiyum oksalat taş hastalarının metabolik değerlendirmesi ve potasyum sitrat tedavisinin etkinliği
Üriner sistem taş hastalığı saptanan hastalarda; metabolik değerlendirmenin, etyolojik faktörleri saptamadaki önemi ve potasyum sitrat tedavisinin üriner sistem taş hastalığındaki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ- YÖNTEM : Ekim 1998-Ocak 2000 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'na üriner sistem kalsiyum oksalat taş hastalığı nedeniyle başvuran 94 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalara taş etyolojisine yönelik gerekli metabolik değerlendirmeler yapılmıştır. 53 hastaya günlük 60 mEq potasyum sitrat verilirken, 41 hastaya ise herhangibir medikal tedavi uygulanmamıştır. BULGULAR : Çalışmaya alınan hastaların 63 'ü erkek, 31 'i kadın, yaş ortalamaları; tedavi grubunda 44.7±11.8, kontrol grubunda 41.0+12.1 olarak bulunmuştur. Ortalama takip süreleri; tedavi grubunda 24.1+3.61 ay, kontrol grubunda ise 19.3+4.80 ay' di. Potasyum sitrat kullanan grupta; rekürrens oranı, kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük çıkmıştır (p<0.05). 10 mm' den küçük rezidü taş fragmanlarının boyutundaki azalma, potasyum sitrat kullanan grupta anlamlı olarak yüksek çıkmıştır (p<0.05). Medikal tedavi grubunda; takip süresi içinde taşsız kalma süresi, kontrol grubuna 5.526 kat daha fazla bulunmuştur (p<0.05). SONUÇ : Üriner sistem taş hastalığı rekürrens riski yüksek olan bir hastalıktır ve birçok faktör etyolojide rol almaktadır. Bu nedenle üriner sistem taş hastalığı ile başvuran hastalarda metabolik değerlendirme yapılmasının gerekliliği tartışılmazdır. Potasyum sitrat tedavisi, üriner sistem taş hastalığının tedavisinde ve profılaksisinde etkili bir yöntemdir.
İskemik priapizm sonrası gelişen penil fibrozisi azaltmada valproik asitin etkinliği
Priapizm seksüel uyarı ve orgazmla birlikte veya uyarı olmaksızın 4 saatten fazla devam eden tam veya yarı ereksiyon halidir. İskemik priapizm arteryel girişin az olduğu veya hiç olmadığı korpus kavernozum sertliğiyle olan kalıcı ereksiyon durumudur. İskemik priapizmde ilerleyici hipoksi, hiperkarbi ve asidozun olduğu korporal metabolik çevrenin zamana bağımlı değişimleri vardır. Genişletilmiş anoksi dönemleri korpus düz kas kontraktilitesini bozar ve düz kas hücre ölümüne ve korpus kavernozumların nihai fibrozisine neden olur. TGF-β1 iskemik priapizmde fibrozise neden olan aracılardan birisidir. Valproik asit(VPA) yaygın bir antikonvülzan ilaç olarak kullanılan nonspesifik bir Histon deasetilaz (HDAC) inhibitörüdür. Hipertansif ve miyokardiyal iskemik hayvan modellerinde VPA aracılı HDAC inhibisyonunun inflamasyon, düz kas dokusu değişikliklerini ve TGF-β kaynaklı fibrozisi önlediği görülmüştür. Bu çalışmada, VPA'nın mevcut potansiyelini, penil priapizm modelinde incelemek amaçlanmıştır. Her biri 8 denek barındıran 4 grup oluşturuldu. Grup 1 ( Kontrol - n:8 ); kontrol grubu ratlara intraperitoneal olarak 1 ay boyunca her gün distile su verildi. Grup 2 (Kontrol+VPA - n:8); çalışma başlangıcından itibaren 1 ay boyunca her gün 250 mg/kg intraperitoneal olarak VPA verildi. Grup 3 ( Priapizm - n:8); 6 saatlik priapizm sonrası konstriktör band çıkartıldı ve ratlara intraperitoneal olarak1 ay boyunca distile su verildi. Grup 4 (Priapizm+VPA – n:8); 6 saatlik priapizm sonrası konstriktör band çıkartıldı ve çalışma başlangıcından itibaren ratlara hergün 250 mg/kg intraperitoneal olarak VPA verildi. Birinci ayın sonunda tüm deneklerin in vivo erektil yanıtı değerlendirildi. Sonrasında alınan penis dokuları histolojik ve biyokimyasal olarak incelendi. Priapizm modeli ile yürüyen bu çalışmadan elde edilen veriler; VPA tedavisinin kas kalınlığının korunmasında ve bağ dokusu apopitozunda olumlu katkılar sağladığını ortaya koymaktadır.
Diabetik erektil disfonksiyonda serbest radikallere bağlı kavernöz doku hasarlanması
35 ÖZET Çalışmamızda Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim dalı' na erektil disfonksiyon yakınması ile başvuran ve penil protez penil protez implantasyonu planlanan 8'i diabetik toplam 22 hastada peroperatuar alınan kavernoz doku örneklerinde, NO son stabil ürünlerinden nitrat ve nitrit düzeyleri, serbest radikallerle olan doku hasarlanmasının göstergesi olarak MDA ve serbest radikallere karşı koruyucu mekanizmalardan birisi olan glutatyon peroksidazın substratı; glutatyon (GSH) miktarları araştırılmış ve sonuçlar birbiri ile karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak; diabetik hastalarda nitrit, nitrat ve malondealdehit değerleri nondiabetik gruba göre anlamlı derecede düşük, glutatyon miktarları ise diabetik grupta, nondiabetik gruba göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Bu sonuçlara göre; diabette serbest radikallerin oluşturduğu oksidatif stres sonucu kavernoz ve penil damar endotel ve kavernoz düz kasında doku hasan gelişmekte ve bunun sonucunda düz kas relaksasyonu ve ereksiyon oluşamadığı düşünülmüştür. Ayrıca, diabetik erektil disfonksiyonda kavernoz dokuda antioksidan savunma sistemlerinde bozukluk olmakta ve NO sentaz ile glutatyon peroksidaz enzim aktiviteleri azalmaktadır. Çalışmamızda; diabetik grup kavernoz doku glutatyon miktarlarının diğer gruba nazaran anlamlı derecede yüksek olması ve nitrit-nitrat miktarlarınında düşük olması bu tezi doğrulamaktadır.
Fournier gangreni tedavisinde negatif basınçlı yara terapisi ile konvansiyonel yara pansumanının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı kliniğimizde, negatif basınçlı yara terapisi ile konvansiyonel yara pansumanı yöntemleriyle tedavi edilmiş Fournier Gangreni tanılı hasta gruplarını karşılaştırmak. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Üroloji kliniğinde Ocak 2011 ve Temmuz 2020 yılları arasında takip ve tedavi edilen 64 FG hastası çalışmaya alındı. Grup 1'e konvansiyonel yara pansumanı, Grup 2'ye ise negatif basınçlı yara terapisi yapılan hastalar alındı. Hastaların demografik özellikleri, etiyolojileri, yatış süreleri, debridman sayıları, ek cerrahileri, Fournier Gangreni Ciddiyet İndeksi skorları, analjezik ihtiyaçları, tutulan nekroz alanları ve miktarı retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Grup 1'de 37 hasta, Grup 2'de ise 27 hasta çalışmaya alındı. Tüm hastalar erkekti. Grup 1 ve grup 2'de hastaların yaş ortalaması açısından istatistiksel fark yoktu(p:0.434). Grup 1'de ortalama yatış süresi 17.9±1.8 gün ve grup 2'de ise bu süre 12.7±1.1 gün idi. Aralarında sayısal bir fark olmasına rağmen bu istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. (p:0.91). Grup 1 ve Grup 2'de ortalama debridman sayıları sırasıyla 7.1±0.8 ve 3.7±0.3 idi. Aralarındaki bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p:0.004). Grup 1 ve Grup 2'de ortalama günlük analjezik kullanım sayısı sırasıyla 2.4±0.12 ve 1.44±0.08 idi. Aralarındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. (p:<0.001). Grup 1 ve Grup 2'de ortalama FGSI skorları sırasıyla 4.6±0.5 ve 3.8±0.6 idi. (p:0.227) Grup1 ve Grup 2'de sırasıyla 4 ve 2 hasta ex oldu. (p:1.00) Çalışmaya katılan hastalardan toplamda 6 hasta ex oldu. Yaşayan hastaların ortalama FGSI skoru ortalama 3.4±0.3 oldu. Ex olan hastaların ise FGSI skoru ortalama 12.5±1 oldu. Aralarında istatistiksel olarak fark bulundu. (p:<0.001) Sonuç: NBYT, debridman sayısını ve analjezik kullanımını azaltmakta fakat hastanede yatış süresini azaltmamaktadır.
Varikoselli hastalarda fizik muayene bulguları ile skrotal termografi,renkli dopler ultrasonografi ve skrotal sintigrafinin karşılaştırılması
BU ÇALIŞMA GAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ÜROLOJİ BÖLÜMÜNE İNFERTİLİTEYADA SKROTAL AĞRI ,SİŞLİK TESBİT EDİLEN HASTALARDA YAPILDI.FİZİK MUAYENEYİ TAKİBEN TÜM HASTALARA SKROTAL TERMOGRAFİ,RENKLİ DOPLER ULTRASONOGRAFİ VE TESTİKÜLER SİNTİGRAFİ YAPILDI VE HERBİR METODUN TANISAL DEĞERLERİ KARŞILAŞTIRILDI.46(%75) HASTAYA TESTİKÜLER SİNTİGRAFİ İLE TANI KONURKEN TÜM HASTALARA (%100)SKROTAL TERMOGRAFİ VE RENKLİ DOPLER ULTRASONOGRAFİ İLE VARİKOSEL TANISI KONDU.gRADELERLE İLGİLİ ORTALAMA KONKORDANS İSE TERMOGRAFİ İÇİN %67,3 RENKLİ DOPLER ULTRASONOGRAFİ İÇİN %76 TESTİKÜLER SİNTİGRAFİ İÇİNSE %73,9 BULUNDU.SONUÇ OLARAK VARİKOSELİN TESBİTİNDE FİZİK MUATENE SONRASI TERCİH EDİLECEK METOD RENKLİ DOPLER ULTRASONOGAFİ VE SKROTAL TERMOGRAFİ OLMALIDIR.
Pediatrik yaş grubunda perkütan nefrostomi uygulamaları
Amaç: Bu çalışmanın amacı; üriner obstrüksiyon ile başvuran pediatrik yaş grubu hastalarda, perkütan nefrostomi uygulamasının etkinlik, uygulanabilirlik, güvenilirlik ve klinik katkılarının değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde, Ağustos 2011- Temmuz 2014 tarihleri arasında perkütan nefrostomi uygulaması yapılan hastalar retrospektif olarak tarandı. Hastaların klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları, dosyalarından elde edildi. Tarama işlemi hastanemiz bilgi işlem sistemi (HBYS) kullanılarak yapıldı. Demografik verileri, endikasyonlar, laboratuvar değerlerindeki değişikler, klinik gözlem, işlem sonrası takip gibi parametreleri dökümente edildi. Hastaların radyolojik veriler hastanemiz PACS sistemi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Farklı etiyolojik sebeplerle hidronefrozu olan, yaşları 5 gün-18 yıl arası değişen 32`si erkek, 17`si kız 49 çocuk hastaya, toplamda 70 böbrek ünitesine ultrasonografi eşliğinde perkütan nefrostomi (PCN) uygulandı. Uygulamalar %49 diversiyon, %35 drenaj ve %16 tanı endikasyonları ile yapıldı. Hastaların 5`inde üremi tablosu mevcuttu. PCN uygulanan hastaların 18`sinde böbrek taşı (10) veya üreter taşı (8) mevcuttu. 16 hastada üreteropelvik bileşke obstrüksiyonu (UPBO), 7 hastada ise üreterovezikal bileşke obstrüksiyonu (UVBO) tanısı kondu. Geriye kalan 9 hastada ise infravezikal obstrüksiyon, ürinom, perirenal hematom, üreteral tm metastazı (osteosarkom) tanıları tespit edildi. Hastaların 21`ine acil şartlarda, diğer 30 hastaya ise elektif şartlarda işlem uygulandı. Acil PCN uygulama kararı; 21 hastanın 12`si pyonefroz, 7`i üremi ve 2`si ürinom tanısı sebebiyle alınmıştır. Hastalarımızın hiçbirinde transfüzyon gerektirecek düzeyde majör kanama izlenmedi. Toplam 12 hastada (%24) ise HCT değerinin -max 3 olacak şekilde- düştüğü görüldü. Ortalama HCT düşüşü, bütün hastalarda 0,4 olarak hesaplandı. Minör kanama olan hastalar arasında ise ortalama 1,8 HCT kaybı tespit edildi. Hastalarımızda Transfüzyon gerektiren kanama, sepsis, pnömotoraks, kolon yaralanması gibi majör komplikasyonlar gelişmedi. Sonuç: Üriner obstrüksiyonlarda görüntüleme kılavuzluğunda yapılan perkütan nefrostomi işlemleri pediatrik yaş grubunda da güvenli olarak uygulanabilen ucuz efektif ve zaman zaman hayat kurtarıcı bir yöntemdir.
Aşırı aktif mesanede mirabegron ve solifenasin kombinasyon tedavisi ile mirabegron monoterapisinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Aşırı Aktif Mesane tanılı hastaların 3 aylık solifenasin 5mg ve 50 mg mirabegron kombineterapi ilaç kulanımı sonrası, bir grup hastada 3 ay boyunca sadece mirabegron monoterapi ilaç kullanımı ile diğer grupta kombineterapi ilaç kullanımına devam etmesi sonrası tedavi etkinliğinin karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Şubat 2020 – Kasım 2021 yılları arasında Üroloji Polikliniği'ne başvuran Aşırı Aktif Mesane tanılı toplam 50 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar 2 grupta incelendi. Bir grup (Grup 1 n=25) 3 ay 5 mg solifenasin ve 50 mg mirabegron kombine tedavi kullanımı sonrası diğer 3 ay sadece 50 mg mirabegron monoterapisi aldı. Diğer grup (Grup 2 n=25) 6 ay süresince 5 mg solifenasin ve 50 mg mirabegron kombine tedavisine devam etti. Her iki grup, hastaların OAB-V8 ve ICIQ-SF semptom değerlendirme formlarıyla değerlendirilip karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 50 hasta dahil edildi. Hastaların 34' ü kadın 16'sı erkekti. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 39.74 olarak saptandı. Her iki grup hastalar ilk başvuru, 1.ay, 3.ay, ve 6.ay başvuru esnasında OAB-V8 ve ICIQ-SF değerlendirme formu skorları değerlendirildi. 6.ay skorlarının 3.ay ve ilk başvuru esnasındaki skor farkları karşılaştırıldı ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Aşırı aktif mesane tanısı nedeniyle kombinasyon tedavisi alan hastalarda 3.aydan sonra antimuskarinik tedavi kesilerek mirabegron monoterapisi ile tedaviye devam edilebilir. Anahtar sözcükler: Aşırı Aktif Mesane, Mirabegron, Solifenasin, Kombine tedavi, Monoterapi
Klinik evre T1a ve T1b renal tümörlü hastaların parsiyel nefrektomi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Klinik evre T1a ve T1b renal tümörlü hastaların parsiyel nefrektomi sonuçlarının karşılaştırılması Yöntem: Kliniğimizde 2010-2019 yılları arasında açık/laparoskopik/laparoskopik yardımlı açık parsiyel nefrektomi yapılan toplam 142 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar klinik evre T1a (tümör boyutu 4 cm ve daha küçük) ve klinik evre T1b (tümör boyutu 4 cm'den büyük ve 7 cm'den küçük ) olarak 2 gruba ayrıldı. Her iki grup demografik özellikler, operatif ve postoperatif veriler, patolojik sonuçlar ve takip verileri açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 50,45±14,10 ortalama vücut kitle endeksi 26,53±2,39 olarak saptandı. T1a grubunda yaş ortalaması T1b grubu yaş ortalamasından istatistiksel anlamlı olarak yüksek saptandı. T1a grubunda kitle daha çok sağ böbrekte, T1b grubunda ise kitle daha çok sol böbrekte görüldü. Bu durum istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Renal skor ve kitle boyutu T1b grubunda istatistiksel anlamlı olarak yüksek saptandı. İskemi süresi ortalaması T1a grubunda 18,39±6,32 T1b grubunda 19,09±5,52 olarak saptandı. Her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Operasyon süresi ve kanama miktarı T1b grubunda daha yüksek olmasına rağmen her iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. T1a grubunda istatistiksel anlamlı olarak laparoskopik parsiyel nefrektomi oranının daha yüksek olduğu görüldü. Her iki grupta ortalama yatış süresi, dren süresi ve komplikasyon oranları arasında anlamlı fark saptanmadı. Postop 1. ay kreatin yükselmeleri açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Patolojik alt tipleri her iki grupta benzer olarak görüldü. Cerrahi sınır pozitifliği T1a grubunda %7,1 T1b grubunda %11,9 olarak saptandı. Her iki grupta birer hastada nüks olduğu görüldü. Sonuç: Her iki grupta yapılan karşılaştırmalarda cerrahi ve onkolojik sonuçlar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamış olup parsiyel nefrektominin 4 cm'den büyük tümörlerde de güvenle uygulanabileceği görüldü. Anahtar sözcükler: Böbrek tümörü, parsiyel nefrektomi, laparoskopik parsiyel nefrektomi
Pediatrik hastalarda pron ve supin pozisyonda yapılan ultramini perkütan nefrolitotomi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Pron ve supin pozisyonda ultra-mini perkütan nefrolitotomi (UMP) yapılan pediatrik vakaların postoperatif verilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Hastalar ve Metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde Mart 2012 ile Mart 2016 tarihleri arasında böbrek taşı tedavisi için UMP uygulanan 15 yaş ve altındaki pediatrik hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, perioperatif verileri ve postoperatif verileri kaydedildi. Operasyon esnasında hastaya verilen pozisyon açısından hastalar pron UMP (Grup 1) ve supin UMP (Grup 2) şeklinde iki gruba ayrıldı. Pron UMP grubu ile supin UMP grubu arasında hastaların yaşı, cinsiyeti, taş boyutu, taş yerleşimi, hidronefroz derecesi, giriş tekniği, operasyon süresi, skopi süresi, taş opasitesi, taşsızlık durumu, yatış süresi, drenaj yöntemi, kanama miktarı ve komplikasyon dereceleri birbiriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 1'de 80, Grup 2'de 38 hasta (40 renal ünite) çalışmaya dahil edildi. Cinsiyet dağılımı Grup 1'de 55 erkek, 25 kız ve Grup 2'de 20 erkek, 18 kız şeklindeydi. Hastaların yaş ortalaması pron UMP grubunda 3,9±3,4 yıl, supin UMP grubunda 5,6±4,6 yıl hesaplandı. Taş boyutu ortalaması sırasıyla 19,6±7,5 milimetre (mm) ve 20,7 ±6,8 mm olarak saptandı. Operasyon süresi ortalaması Grup 1 ve Grup 2'de sırasıyla 58,1±15,6 dakika (dk) ve 49,5±18,9 dk saptandı. Supin UMP grubunda operasyon süresi ortalamasının istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha kısa olduğu izlendi (p=0,002). Skopi süresi ortalaması Grup 1'de 2,3±1,2 dk, Grup 2'de 1,1±0,5 dk saptandı ve bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p=0,000). Yatış süresi ortalaması Grup 1 ve Grup 2'de sırasıyla 3,7±2,0 gün ve 2,3±0,7 gün idi. Hemoglobin miktarındaki azalma ortalama olarak Grup 1'de 0,9±0,7 gr/dL, Grup 2'de 0,9±0,6 gr/dL saptandı ve her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p=0,748). Operasyon sonrası 1. ayda yapılan değerlendirmede başarı oranına bakıldığında Grup 1'de 65 hastada (%81,3), Grup 2'de ise 34 renal ünitede (%85,0) taşsızlık sağlanabildiği görüldü. Grup 1'de 6 hastaya, Grup 2'de 3 renal üniteye ek müdahale uygulandı. Ek müdahale sonrası taşsızlık sağlanan hasta sayısı Grup 1'de 71'e (%88,8), Grup 2'de 37'ye (%92,5) olarak hesaplandı. Her iki grup arasında post-op 1.ayda ve ek müdahale sonrası yapılan değerlendirmede taşsızlık sağlanma oranları açısından istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. Çalışmadaki hastaların 32'sinde (%26,6) komplikasyon izlendi. Modifiye Clavien skalasına göre komplikasyon dağılımı ise 11 (%9,2) hastada Grade 1, 12 (%10,0) hastada Grade 2, 6 (%5,0) hastada Grade 3a, 3 (%2,5) hastada Grade 3b şeklinde saptandı. Pron ve supin UMP grupları arasında komplikasyon oranı ve derecesi açısından istatistiksel anlamlı fark görülmedi.(p=0,436) Sonuç: Pediatrik yaş grubunda taş hastalığı tedavisinde supin pozisyonda UMP, pron pozisyondaki UMP'ye benzer şekilde etkili ve güvenilir bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Supin, Ultra-mini PNL, Pediatrik, Nefrolitiazis
18 yaşından küçük pediatrik hastalarda uygulanan farklı perkütan nefrolitotomi prosedürlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada kliniğimizde standart perkütan nefrolitotomi (PNL), mini perkütan nefrolitotomi (mini-PNL), ultra-mini perkütan nefrolitotomi (UMP) ve mikro perkütan nefrolitotripsi (mikro-PNL) prosedürleri uygulanan 18 yaş altı pediatrik hastaların demografik, perioperatif ve postoperatif verilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Materyal ve Metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde Mart 2011 ile Ekim 2015 tarihleri arasında böbrek taşı tedavisi için farklı PNL prosedürleri uygulanan 18 yaş altı pediatrik hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, perioperatif ve postoperatif verileri kaydedildi. Hastalar operasyonda uygulanan dilatasyon çapına göre standart PNL (30 Fr-24 Fr) ( Grup 1), mini-PNL (20 Fr-16 Fr) (Grup 2), UMP (14 Fr-12 Fr) (Grup 3) ve mikro-PNL (4,8 Fr) (Grup 4) şeklinde dört gruba ayrıldı. Belirlenen bu 4 grup arasında hastaların yaşı, cinsiyeti, taş boyutu, taş yerleşimi, taş opasitesi, hidronefroz derecesi, giriş tekniği, dilatasyon derecesi, kullanılan nefroskop çapı, operasyon süresi, skopi süresi, kanama miktarı, postoperatif birinci aydaki taşsızlık durumu, yatış süresi, drenaj yöntemi, diversiyon yöntemi, yapılan ek müdahaleler ve sonrasındaki taşssızlık durumu ve komplikasyon dereceleri birbiriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 1'de 73, Grup 2'de 75, Grup 3'de 78, Grup 4'de 46 hasta çalışmaya dâhil edildi. Grup 2'de 2 hastaya, Grup 3'de 1 hastaya aynı seansta bilateral PNL uygulandı. Cinsiyet dağılımı erkek/kız olarak Grup 1'de 39/34, Grup 2'de 45/30, Grup 3'te 53/25, Grup 4'te 23/23 olup istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,165). Hastaların yaş ortalaması standart PNL'de 12,9±3,9 yıl, mini-PNL'de 7,9±5,2 yıl, UMP'de 3,9±3,3 yıl, mikro-PNL'de 6,1±4,9 yıl hesaplandı ve istatistiksel anlamlı fark görüldü (p<0,001). Taş boyutu ortalaması sırasıyla 40,9±16,1 milimetre (mm), 26,2±9,2 mm, 19,4±7,7 mm, 16±5,3 mm olarak saptandı ve istatistiksel anlamlı fark izlendi (p <0,001). Ortalama operasyon süresi Grup 1'de 56,3±21,6 dakika (dk), Grup 2'de 49,9±15,3 dk, Grup 3'te 57,3±16,2 dk, Grup 4'te 61,7±22,6 dk şeklinde olup istatistiksel anlamlı fark izlendi (p=0,006). Skopi süresi ortalaması Grup 1'de 1,7±1,1 dk, Grup 2'de 1,5±0,9 dk, Grup 3'te 2,3±1,3 dk, Grup 4'te 1,6±1,2 dk saptandı ve istatistiksel anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,001). Genel yatış süresi ortalaması 3,6±2,1 gün (1-14) olup; Grup 1'de 3,2±1,7 gün, Grup 2'de 3,7±2,3 gün, Grup 3'te 3,7±2 gün, Grup 4'te 3,9±2 gün olarak saptandı ve istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (p=0,222). Hemoglobin (Hb) miktarındaki azalma ortalama olarak Grup 1'de 1,4±1,5 gr/dL, Grup 2'de 1,1±1,2 gr/dL, Grup 3'te 0,8±0,9 gr/dL, Grup 4'te 0,5±0,9 gr/dL saptandı ve istatistiksel anlamlı fark izlendi (p<0,001). Dilatasyon çapı düştükçe Hb düşüşü de orantılı olarak azaldığı, özellikle 20 Fr ve üstündeki çaplarda hemoglobinin istatistiksel olarak anlamlı daha fazla düşüş olduğu görüldü (p=0,003). Operasyon sonrası 1. ayda yapılan değerlendirmede başarı oranına bakıldığında Grup 1'de 39 (%53,4), Grup 2'de 60 (%80), Grup 3'te 64 (%82,1), Grup 4'te 37 (%80,4) hastada tamamen taşssızlık sağlanabildiği ve istatistiksel anlamlı fark olduğu izlendi (p<0,001). Grup 1'de 22 hastaya, Grup 2'de 10 hastaya, Grup 3'te 2 hastaya, Grup 4'te 4 hastaya ek müdahale yapıldı. Ek müdahale sonrası taşsızlık sağlanan hasta sayısının sırasıyla Grup 1'de 61'e (%83,6), Grup 2'de 70'e (%93,3), Grup 3'te 66'ya (%84,6), Grup 4'te 41'e (%89,1) yükseldiği görüldü ve istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (p=0,093). Çalışmadaki hastaların 70'inde (%25,7) komplikasyon izlendi. Komplikasyon gelişen hastaların Modifiye Clavien skalasına göre derecesi ve sayısı gruplara göre sırasıyla Grade 1 komplikasyon için 3 (%4,1), 2 (%2,7), 4 (%5,1), 3 (%6,5) hastada, Grade 2 komplikasyon için 7 (%9,6), 12 (%16), 9 (%11,5), 5 (%10,9) hastada görüldü. Grade 3a komplikasyon için sırasıyla 2 (%2,7), 6 (%8), 2 (%2,6), 2 (%4,3) hastada görüldü. Grade 3b komplikasyon gelişen hasta sayısı sırasıyla 8 (%10,9), 2 (%2,7), 0 (%0), 1 (%2,2) olduğu görüldü. Grade 4 komplikasyon sadece kolon perforasyonu olup Grup 1'de 1 (%1,4) hastada, Grup 2'de 1 (%1,3) hastada görüldü. Gruplar arasında genel komplikasyon oranları açısından istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (p=0,374). Grup 1'de 6 (%8,2), Grup 2'de 9 (%12), Grup 3'te 2 (%2,6), Grup 4'te 1 (%2,2) hastaya kan transfüzyonu ihtiyacı oldu. Grup 1'de 4 hastada ve Grup 4'te 1 hastada perioperatif hemoraji nedeniyle operasyon sonlandırıldı. Sonuç: Çalışmamızda 18 yaş altı pediatrik hasta grubunda farklı PNL prosedürlerinin benzer başarı ve komplikasyon oranları görülmesine rağmen; kanama miktarının UMP ve mikro-PNL'de istatistiksel anlamlı daha düşük olduğu görüldü. Bu yaş grubunda akses, dilatasyon ve fragmantasyon esnasında minyatür enstrümanlar kullanılarak daha düşük kanama oranı ile benzer başarı ve etkinlik sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Perkütan nefrolitotomi, Mini-PNL, Ultra-mini PNL, Mikro-PNL, Pediatrik nefrolitiazis