
251
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Antifibrotik ajan nintedanibin sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan priapizm modeli üzerine etkileri
Giriş: Priapizm cinsel uyarıdan bağımsız olarak gelişen süre olarak 4 saati aşan istemsiz ereksiyon halidir. Ürolojik acil müdahale gerektiren, penise düşük kan akımıyla karakterize olan iskemik priapizm klinikte en sık karşılaşılan priapizm türüdür. İskemik priapizm gelişmesi durumunda doku hipoksisi ve asidoz gelişir ve progresif olarak şiddeti zamanla artar. Acil ürolojik müdahale yapılmaz ise penil düz kaslarda nekroz ve daha sonrasında ise fibrozis gelişir. Fibrozis süreci sonrası kişide erektil fonksiyonlarda azalma görülmektedir. Düşük molekül ağırlıklı üçlü Tirozin kinaz inhibitörü olan Nintedanib, idiyopatik pulmoner fibrozis (IPF) gelişiminde etkili Fibroblast Büyüme Faktörü (FGF), Platelet Kaynaklı Büyüme Faktörü (PDGF) ve Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF) reseptörlerinin sinyal aktarımını inhibe eder. Bu özelliklerinden dolayı IPF tedavisinde kullanılmaktadır. Amaç: Çalışmamızda; penil düz kas nekrozu ve sonrasında fibrozise ilerleyen priapizmin sıçan modeli oluşturulup, pulmoner fibrozis tedavisinde etkili sonuçlar elde edilen nintedanibin priapizm sonrası oluşan fibrozis sürecine etkisi incelendi. Gereç ve Yöntem: Çalışma Wistar albino türü erkek sıçanlarda yapıldı. Deneysel priapizm modeli oluşturuldu. Çalışma beş gruptan oluştu. Her grupta on iki sıçan ile çalışıldı. Her grupta elektriksel stimülasyon (4 volt) ile 60 saniye süreyle ereksiyon modeli oluşturulup intrakavernozal basınçlar ölçülürken eşzamanlı olarak karotis içi kan basıncı monitorizasyonu yapıldı. Kontrol grubunda; sadece penektomi yapıldı, kavernosal doku histopatolojik olarak incelendi. Patoloji grubunda; 1 saatlik iskemik priapizm sonrasında penektomi yapıldı ve kavernosal doku incelendi. Tedavisiz patoloji grubunda; 1 saatlik iskemik priapizm sonrasında 6 hafta süreyle tedavisiz takip edildi ve sakrifiye edildi. Çalışma grubunda 1 saatlik iskemik priapizm sonrasında oral Nintedanib 60 mg/kg/gün dozunda günde 2 doz şeklinde verildi ve 6 hafta sonra sakrifiye edildi. İlaç kontrolü grubunda; priapizm modeli oluşturulmadan oral Nintedanib 60 mg/kg/gün dozunda günde 2 doz şeklinde verildi ve 6 hafta sonra sakrifiye edildi. Kavernozal dokular immunohistokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle değerlendirildi. Sonuç: Patolojik kesitler, elektrofizyoloji, ELISA ve Spektrofotometre sonuçları birlikte değerlendirildiğinde Nintedanibin priapizm sonrası gelişen fibrozisi arttırdığı ve ereksiyon kusuruna yol açtığı tespit edildi. Bu etkisini özellikle VEGFR-2 inhibisyonu yapması nedenli gerçekleştirdiği düşünülmektedir. Akciğer için antifibrotik olan Nintedanib'in kavernoz dokulardaki iskemi öyküsü varlığında penil dokular için profibrotik, normal şartlarda ise profibrotik olmamasına rağmen intrakavernozal basıncı düşürerek ereksiyon kusuruna yol açabileceği tespit edildi. Anahtar Kelimeler: İskemik Priapizm, Nintedanib, Penil Fibrozis, Priapizm, Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü Reseptörü-2
Multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntülemesinin prostat biyopsisinde malignite tahminindeki rolü
Amaç: PI-RADS (Prostate Imaging-Reporting and Data System) v2.1, prostat malignitesinin öngörülmesinde kullanılan bir sınıflamadır. Bu sınıflama sonucunda verilen risk grubu ile prostat biyopsi patolojisi arasında korelasyon olması beklenmektedir. Çalışmamızın amacı merkezimizde yapılan Mp-MRG tetkiklerindeki PI-RADS v2.1 sınıflaması ve alınan prostat biyopsi patolojileri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2,5 ng/ml üzeri PSA değeri ve/veya kuşkulu parmakla rektal muayene (PRM) bulguları nedeniyle prostat biyopsisi yapılan ve aynı zamanda Mp-MRG uygulanan 138 hasta dahil edildi. Etik kurul onayı ardından Nisan 2018'den başlanarak Nisan 2021 tarihine dek hasta verileri retrospektif olarak tarandı. Prostat biyopsisi sonucuyla, merkezimizin radyoloji kliniğinde çekilen ve raporlanan Mp-MRG görüntülerine ait PI-RADS v2.1 skorları ve lezyon yerleri karşılaştırıldı. PI-RADS v2.1 skoru 1,2 ve 3 olanlar benign; 4 ve 5 olanlar ise malign olarak kabul edildi. Çalışmamızın sonunda hastaların yaşları, serbest PSA, total PSA, serbest/total PSA oranı, prostat volümleri, PSA dansiteleri, biyopsi patolojileri ile Mp-MRG sonuçları mukayese edildi. Malignite saptanan hastalarda yapılan görüntülemedeki lezyon ile biyopsi alınan kadranın ve tarafın uyumluluğu incelendi. Dağılım normal olduğunda iki gruptaki sürekli değişkenlerin karşılaştırmasında bağımsız örneklem t-testi ya da nonparametrik karşılığı olan Mann Whitney-U testi kullanıldı. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ise ki-kare testi kullanıldı. Bahsedilen her bir bağımsız değişkenin malignite mevcudiyetiyle nedensel ilişkisinin ve istatistiksel anlamlılığının incelenmesinde rölatif risk hesaplama olanağı da sağlayan iki durumlu lojistik regresyon analizi kullanıldı. İncelenen değişkenlerin malignite tanısını koymadaki başarılarını değerlendirmek ve kesim noktalarını belirlemek için ROC analizinden yararlanıldı. Eğri altı alan (AUC), duyarlılık, seçicilik, pozitif tahmin değeri (PTD), negatif tahmin değeri (NTD) hesaplandı. Bulgular: Toplamda 138 hasta ile yapılan çalışmamızda Mp-MRG sonuçlarında PI-RADS v2.1 skoru yükseldikçe hastaların patoloji sonuçlarında malignite saptanma oranında artış gözlendi. Patolojisi malign olan hastaların sayısı 40 (%29) iken bunların yaş ortalaması ve PSA dansitesi anlamlı olarak malignitesi olmayan hastalardan yüksekti. Uygulanan parmakla rektal muayenelerde şüpheli bulgu veya sertlik saptanma oranı malign patolojisi olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti. Hekime biyopsi öncesinde fikir verecek parametreler parmakla rektal muayene, total PSA değeri, serbest/total PSA oranı, PSA dansitesi ve eğer Mp-MRG uygulandıysa buna ait PI-RADS skorudur. Bu doğrultuda gereklilik halinde prostat biyopsisi uygulanması gerekebilmektedir. Uygulanan analiz sonucunda malignite öngörüsünde diğer bahsedilen parametrelere içinde PSA dansitesi ve PI-RADS skorlamasının katkısı ön plana çıkmaktadır. Mp-MRG'nin malignite saptanmasındaki negatif tahmin değerinin (NTD) %87,37 (%95 Güven Aralığı: %81,05- %91,79), pozitif tahmin değerinin (PTD) ise %65,12 (%95 GA: %52,9-%75,62) olduğu hesaplandı. Çalışmamızda PSA dansitesinin benign ve malign patoloji sonucunu ayırt etme açısından kesim noktası, literatürle uyumlu şekilde 0,15 ng/ml olarak bulundu. PSA dansitesinin PI-RADS v2.1 skoruyla ortak kullanımının klinik açıdan önemli olduğu düşünüldü. PSA dansitesi 0,15 ng/ml2 ve üzerinde olan hastalarda Mp-MRG'nin tanısal doğruluk değerinin %80,43'ten %82,54'e arttığı saptandı. Sonuçlar: Hekime biyopsi öncesinde fikir verecek parametreler parmakla rektal muayene, total PSA değeri, serbest/total PSA oranı, PSA dansitesi ve eğer Mp-MRG uygulandıysa buna ait PI-RADS skorudur. Bu doğrultuda gereklilik halinde prostat biyopsisi uygulanması gerekebilmektedir. Uygulanan analiz sonucunda malignite öngörüsünde diğer bahsedilen parametreler içinde PSA dansitesi ve PI-RADS skorlamasının katkısı ön plana çıkmaktadır.
Bilgisayarlı tomografide ölçülen abdominal visseral yağ miktarının prostat kanseri gleason skoru üzerine etkisi
Giriş: Prostat kanseri erkek cinsiyette en sık görülen ikinci kanser olarak öne çıkmaktadır. Obezite pek çok hastalıkta olduğu gibi prostat kanseri etiyolojisinde de sorumlu tutulmaktadır. Araştırmalarda obezitenin en önemli belirteci olarak vücut kitle indeksi (VKİ) kullanılmaktadır. Ancak VKİ genel yağlanmayı göstermekte olup özellikle kas kütlesine sahip erkeklerde adipoz doku ve yağsız kütleyi sınıflamamaktadır. Abdominal yağ dağılımını göstermemektedir. Bu nedenle kesitsel abdominal görüntülerde visseral ve subkutan yağ dokusu ölçümleri obezitenin tayininde daha sık kullanılmaya başlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 01.2012 – 12.2020 tarihleri arasında prostat kanseri (PCa) nedeniyle tanı ve takibi yapılan hastaların verileri tarandı. Bu hastalar içerisinden tanı aldığı tarih öncesi ve sonrası 6 aylık dönem içerisinde herhangi bir nedenle kesitsel abdominal görüntüleme yapılmış olan daha önce PCa nedeniyle tedavi almamış 276 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların prostat spesifik antijen (PSA) değerleri, International Society of Urological Pathology (ISUP) dereceleri elde edildi. Toplam gleason skorları <8 ve ≥8 olacak şekilde gruplandı, D'Amico ve National Comprehensive Cancer Network (NCCN) risk grupları belirlendi. Bu hastaların L4 vertebra seviyesinden alınan aksiyel kesitlerinde visseral (VFA), subkutan (SFA) ve total (TFA) yağ miktarları, bel çevresi, subkutan ve visseral (VAT) bölge ile total anterior-posterior (AP) ölçümleri yapıldı. Hastaların rölatif visseral yağ oranı (rVFA) hesaplandı. Bu antropometrik ölçümler PSA, ISUP, Gleason skor (<8, ≥8), D'Amico risk grubu ve NCCN risk grubu ile karşılaştırıldı. Grup ilişkileri One Way ANOVA, Kruskal Wallis H testi, ki-kare testi ve Spearman korelasyon testi kullanılarak bakıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 276 hastanın yaş ortalaması 68,32±7,54 olarak saptandı. Komorbid hastalıklar D'Amico ve NCCN risk grupları ile ilişkili bulunmadı. Ölçülen VFA, rVFA, VAT/AP ve bel çevresi parametreleri hastaların PSA değeri, ISUP grade'i, D'Amico ve NCCN risk grupları ile karşılaştırıldığında bel çevresi artışı ile PSA değerinde azalma arasında istatiksel anlamlı ilişki saptandı (p=0,029). Diğer obezite parametrelerinin hiçbiri ile prostat kanseri risk grupları arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Obezitenin önemli belirteçleri arasında yer alan visseral obezite ve bel çevresi parametrelerini hedefleyen ölçümler sonucu bu parametreler ile prostat kanseri evresi ve risk grupları arasında ilişki saptanmamıştır. Ancak bu konuda çelişkili sonuçlar olsa da obezitenin prostat kanseri üzerine doğrudan veya dolaylı etkisi olduğu bilinmektedir. Obezite gibi çağımızın en büyük problemlerinden birisi ile yine günümüzde en sık görülen kanser türlerinden birisi olan prostat kanserinin ilişkisinin net olarak aydınlatılması gerektiği aşikârdır. Bu amaçla çalışmada bulunan biasların aşılıp geniş seriler ile prospektif çalışmalar yapılması gereklidir. Anahtar Sözcükler: Prostat Kanseri, obezite, visseral obezite, bel çevresi, bilgisayarlı tomografi, risk faktörleri
Prostat kanseri evelemesinde güncel tarama yöntemlerinin karşılaştırılması
Amaç: Prostat kanseri, erkeklerde en sık görülen kanserler arasında 2. sırada, kansere bağlı ölümler sıralamasında ise 6. sıradadır. İskelet sistemine ve lenf düğümlerine sık olarak metastaz yapmaktadır. Kemik metastazlarını taramak için kemik sintigrafisi (TVKS) sık kullanılmakla beraber, lenf nodu metastazlarını taramak için pelvik MRG ve bilgisayarlı tomografi kullanılmaktadır. Prostat kanseri hücrelerinde yoğun PSMA ekspresyonu görülmektedir. Ga68 PSMA Pet/Bt ile kemik metastazları yüksek doğruluk ile tespit edilir. Amacımız prostat kanseri nedeniyle takipli hastalarda iskelet sistemi taramasında TVKS ve Ga68 PSMA Pet/Bt etkinliğinin karşılaştırılması ve gereksiz ek görüntüleme yöntemlerinin önüne geçilmesidir Gereç ve Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda 2015-2023 seneleri arasında tedavi öncesi ilk evreleme, küratif tedavi sonrası biyokimyasal nüks sırasında evreleme veya ilk tanı anında metastatik olup takiplerinde metastatik evalüasyon ve kontrol amacıyla Ga68 PSMA PET/BT ve TVKS çekilen 148 hastanın verileri hastane veri sisteminden retrospektif olarak incelenmiştir. Yapılan bu görüntüleme sonuçları Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı öğretim üyeleri tarafından yorumlandı. İki görüntüleme arasında maksimum 120 gün süre olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Ga68 PSMA PET/BT ve kemik sintigrafisi raporlarında iskelet sistemi metastazları lokalizasyonları ve sayıları karşılaştırılmalı olarak değerlendirildi var, yok ve şüpheli olarak rapor edildi. Hastaların 2005 modifiye Gleason skorlamasına, PSA değerlerine ve PRM bulgularına ulaşıldı. Bu tetkikler sonrasında aldıkları tedavilerle birlikte en az 6 ay, en çok 48 ay PSA ve klinik takiplerine göre hangi görüntüleme yönteminin metastazı tahmin etmede daha etkili olduğunu yanlış pozitiflik oranı ve negatiflik oranlarını anlamak hedeflendi. Bulgular: Kemik sintigrafisi (TVKS) ve Ga68 PSMA PET/BT görüntülemesi bulunan 148 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. 148 hastadan 89 (%60,13) hastaya tanı anında, tedavi öncesi metastatik tarama amacıyla 59 (%39,86) hastaya ise tedavi sonrası biyokimyasal nüks nedeniyle takiplerinde Ga68 PSMA PET/BT ve kemik sintigrafisi grafileri çekilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 148 hastanın 31'inde kemik sintigrafisi ve Ga68 PSMA PET/BT bulguları farklı olarak raporlanmıştır. 117 hastada ise her iki görüntüleme yöntemleri benzer olarak rapor edilmiştir. TVKS ve Ga68 PSMA PET/BT bulguları farklı olarak raporlanan 26 hastada kemik sintigrafisinde şüpheli olarak raporlanması üzerine çekilen Ga68 PSMA PET/BT de metastaz saptanmazken, 5 hastada kemik sintigrafisinde herhangi bir tutulum olmamasına karşın çekilen Ga68 PSMA PET/BT de metastaz saptanmıştır. 53 hastada her iki görüntüleme yöntemlerinde benzer olarak raporlanarak metastaz saptanmamış, 64 hastada ise her iki görüntüleme yönteminde de metastaz saptanmıştır. Ga68 PSMA PET/BT kemik metastazlarını göstermede gold standart olarak kabul edilmesi durumunda kemik sintigrafisinin sensitivite oranı 64/69 (%92,75) spesifite oranı 53/79 (%67,08) pozitif prediktif değer 64/90 (%71,11) negatif prediktif değer 53/58 (%91,37) olarak bulunmuştur. Kemik metastazlarını doğru saptamada Ga68 PSMA PET/BT'nin, kemik sintigrafisine göre üstün olduğu görüldü. Kemik sintigrafisinde metastaz saptanan 90 hasta düşük orta ve yüksek risk gruplarına göre ayrılmıştır. Kemik sintigrafisi pozitiflik sonuçlarının risk gruplarına göre değerlendirildiğinde yüksek risk grubunun istatistiksel olarak anlamlı düzeyde (p: 0,001>) doğru pozitif sonuç verdiği görülmüştür. Sonuçlar: Prostat kanseri nedeniyle takipli hastaların metastaz durumunun doğru saptanabilmesi tedavi planlaması açısından önem arz etmektedir. Kemik sintigrafisi iskelet sistemi metastazlarını taramada kullanılan en yaygın ve düşük maliyetli bir yöntemdir. Ancak yanlış pozitiflik oranının yüksek olması ve şüpheli lezyonları tam olarak tanımlayamaması nedeniyle ek tetkiklere gereksinim duyulmakta ve bu durum hastaların tedavilerini geciktirmektedir. Ga68 PSMA PET/BT prostat kanserinde kemik metastazlarını ve diğer metastatik lezyonları doğru saptama açısından daha ön plana çıkmakta ve bu durum tedavi planlanması açısından daha umut verici gözükmektedir.
Deneysel diyabetik sıçan testis dokusunda adropin ve apoptozis üzerine vitamin D'nin etkileri
Diabetes mellitus (DM), insülin sekresyonu yokluğu ile gelişen metabolik bir hastalıktır. Bu çalışmada; streptozotosin (STZ) ile oluşturulan deneysel diyabet modelinde sıçan testis dokusunda adropin ve apopitozis üzerine vitamin D'nin koruyucu etkileri incelenmiştir. 8-10 haftalık 41 adet Wistar albino cinsi erkek sıçanlar her grupta 7 hayvan olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmadı. Tampon grubuna tek doz 0.1 M sodyum sitrat tamponu ip uygulandı. Vitamin D grubuna günlük 200IU/gün oral yolla Vitamin D uygulandı. Diyabet grubuna 50mg/kg tek doz STZ 0.1 M sodyum sitrat tamponunda çözdürülerek ip. uygulandı. Glukoz düzeyi 250mg/dl üzerinde olanlar diyabetik kabul edilip, deney başlangıcı ve sonunda glukoz düzeyleri ölçüldü. Diyabet+Vitamin D grubu 50mg/kg tek doz STZ 0.1 M sodyum sitrat tampon çözdürülerek ip. uygulandı. Diyabet oluşturulduktan sonra Vitamin D 200IU/gün oral yolla uygulandı. Deney sonunda tüm gruptaki sıçanlar anestezi altında dekapite edildi ve hızla testis dokuları çıkarılarak immünohistokimya ile TUNEL boyama, tüm gruplara ait kan serum örneklerine de biyokimyasal analizler yapıldı. TAS ve TOS, doku ve serum adropin düzeyleri Kontrol grubuyla diğer gruplar kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulundu. Kontrol, Tampon ve Vitamin D gruplarında TUNEL pozitifliği ve immunohistokimyasal reaktivite benzerdi, Diyabet grubunda artmış, Diyabet+Vitamin D grubunda ise azalmıştı. Sonuç olarak bu deneysel çalışmada DM' nin testis doku hasarına neden olduğu ve adropin düzeyi ile DM arasında paralellik seyrettiği, antioksidan özellikte olan vitamin D'nin nispeten bu hasarı azalttığı saptandı. Gelecekte ileri çalışmalarda tedavide vitamin D' nin alternatif olarak kullanılabileceği sonucunu ortaya koydu. Anahtar kelimeler: DM, adropin, vitamin D, apoptozis.
Robotik radikal prostatektomi sonrası prostat üzerindeki sinir demetinin üç boyutlu olarak ortaya konulması (Prostat sinir demetinin haritalanması)
ÖZETBu çalışmada amacımız, sinir koruyucu olmayan RYRP sonrası prostat üzerindeki sinirlerin, sinir haritası çıkarıldıktan sonra 3 boyutlu rekonstrükte edilerek prostat üzerindeki dağılımlarını göstermekti.Kliniğimizde Kasım 2011 ve Nisan 2012 tarihleri arasında tek bir cerrah(Doç.Dr.Lütfi Tunç, Gazi ÜTFH,Üroloji A.D.) tarafından sinir koruyucu olmayan RYRP yapılan 6 vaka çalışmaya alınmıştır. Operasyon sonrası radikal prostatektomi spesmenleri 4 mm.'lik transvers dilimlere ayrılarak A4 kağıt üzerine her bir dilimin izdüşümü çizilmiştir. Spesmenlere Hematoksilen-Eozin boyama yapılmıştır. Toplam kesitlerden prostat apeks, orta kesim ve bazisden olmak üzere 2'şer kesit, mikroskopla incelenerek sinir haritası çıkarılmıştır. Sinir haritaları kullanılarak bilgisayar ortamında 3 boyutlu rekonstrüksiyon yapılmıştır.Bütün vakalarda, sinirlerin en fazla görüldüğü yer prostat posterolateraliydi. Toplam sinirlerin, %48,2'sinin prostatın posterolateralinde, %11,9'unun posteriorunda, %19'unun da anteriorunda yer aldığı saptanmıştır. Prostat apeksteki sinir sayılarının, orta kısım ve bazisteki sinir sayılarına göre daha az olduğu görülmüştür. Sinir liflerinin prostat çevresinde ışınsal tarzda yerleştiği saptanmıştır. Prostatın anterioruna dağılan parasempatik sinirlerin ereksiyona katkısı akılda tutulmalıdır.Sinir koruyucu cerrahide, onkolojik prensiplerden ödün vermeden, robotik cerrahi kullanılarak, interfasyal veya intrafasyal tekniklerin kullanılması erektil fonksiyon sonuçlarını olumlu yönde etkileyecektir.DSD anatomisi ve fizyolojisinin belirlenmesinde, robot yardımlı teknikle yapılan geniş sayılı vakaların, immünhistokimyasal ve 3 boyutlu rekonstrüksiyonla birlikte değerlendirilmesi daha verimli sonuçlar elde edilmesini sağlayacaktır.
İdrar kaçıran kadınlarda sistometri, üroflovmetri ve mesane günlüğünden elde edilen maksimum mesane kapasitelerinin karşılaştırılması
Bizim çalışmamızda amaç, İK olan kadınlarda sistometri, üroflowmetri ve mesane günlüğünden elde edilen mesane kapasitelerinin birbiri ile karşılaştırılarak basit, ucuz ve gerçek yaşamdan elde edilen yani mesane günlüğü ve/veya üroflovmetriden elde edilen mesane kapasitelerinin en doğru mesane kapasitesinin elde edildiği sistometrik maksimum kapasiteyi tahmin etmekteki yeri ve hangi durumlarda mesane kapasitesinin tesbit edilmesi için sistometri yapılması gerektiğinin doğru tespitini yapmaya çalışmaktır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Kadın Ürolojisi ve Nöroüroloji Birimine ait 2003-2011 tarihleri arasında takip ve tedavi edilen ve birim tarafından arşivlenen 1200 kadın hastanın dosyaları incelenmiştir. Bu hastalardan idrar kaçırması olan ve üroflovmetri, mesane günlüğü ve sistometri sonuçları tam olan 253 hasta çalışmaya dahil edilmiştir.Çalışmaya dahil edilen hastaların yaşı, VKİ(vücut kitle indeksi), doğum sayısı, menopoz varlığı, Diabetes Mellitus (DM), sistometride DAA varlığı ve idrar kaçırma tipleri belirlendi. Belirlenen durumlar uygun şekilde gruplandıktan sonra oluşturulan bu gruplar mesane günlüğü ,üroflovmetri ve sistometriden elde edilen mesane kapasiteleri açısından bir biri ile karşılaştırıldı.Hastalar İK tiplerine göre ise sıkışma TİK, stres TİK, karışık TİK ve karışık TİK olanlar ise baskın olan İK tipine göre ayrılarak değerlendirilmiştir.Çalışmamızda DAA tespit edilen hasta grupları dışında bütün gruplarda üroflovmetrik mesane kapasitesi mesane günlüğünden elde edilen mesane kapasitesinden ve sistometrik mesane kapasitesinden istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur. DAA tespit edilen hasta gruplarında da üroflovmetrik mesane kapasitesi mesane günlüğünden elde edilen mesane kapasitesinden ve sistometrik mesane kapasitesinden düşük olmasına karşın istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.Sonuç olarak İK'lı kadınlarda maksimum mesane kapasitesinin bulunmasında mesane günlüğünden elde edilen kapasitenin sistometrinin yapılmasını azaltmada faydalı olduğu düşünülmüştür
Proksimal üreter taşlarının tedavisinde ESWL, pnömotik litotripsi ve lazerle litotripsi metodlarının etkinliklerinin karşılaştırılması
ÖZETÜreter taşlarının tedavisinde, ürologları en fazla ikilemde bırakacak konu hangi yöntemin ilk sırada kullanılacağı konusu olup özellikle son yıllara kadar ilk olarak ESWL yöntemi tercih edilmekteydi. Fakat son dekatta üreteroskopik yöntemler teknolojinin gelişmesiyle birlikte güvenli lazerler ve ürologların tecrübeli hale gelmesi sebebiyle birçok merkezde tedavide neredeyse ilk sırada kullanılan yöntem durumuna gelmiştir. Bilindiği gibi üriner sistem taşlarının tedavisinde temel amaç en az morbidite ile tam taşsızlığın sağlanmasıdır. Bu nedenle çalışmamızda ESWL, PL ve LL yöntemlerinin başarısını ve güvenilirliğini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamız, Haziran 2009 ile Haziran 2012 tarihleri arasında üst üreter taşı nedeni ile bu yöntemlerden herhangi biri uygulanan ve retrospektif verilerine ulaşılabilen hastalardan, her grupta 50 hasta olacak şekilde randomize seçilerek hazırlandı. Yaş, cinsiyet, taşın yeri ve boyutu bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Operasyon süreleri bakımından gruplar karşılaştırıldığında LL grubu diğerlerine göre daha uzundu (p<0.05). 10 mm'den küçük taşlarda gruplar arasında sonuçlar bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmazken (p>0.05), 10 mm'den büyük taşlarda LL yönteminde diğer gruplara göre taşsızlık oranı bakımından istatistikskel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Gruplar arası taşın geri kaçma yüzdeleri karşılaştırıldığında, PL grubunda taşın geri kaçma oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). 10 mm'den büyük taşlarda ikinci girişim gerektirme sıklığı LL grubunda %4.0, PL grubunda %6.0 ve ESWL grubunda %10.0 bulunmuş olup gruplar arasında ikinci girişim gerektirme bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak üç yöntemde üst üreter taşlarında güvenle kullanılabilmelerine rağmen LL yöntemi çalışmamızda yüksek taşsızlık oranı, ikinci bir girişim gerektirmemesi ve düşük komplikasyon oranına sahip olması sebebiyle tedavide ilk sırada tercih edilebilir bir yöntemdir.
Üreteropelvik bileşke darlıklarında doku oksidan, antioksidan ve TNF-alfa seviyeleri
Bu çalışmada hücre yaşamı, gelişimi ve ölümü üzerine etkili oldukları gerekçesiyle bazı oksidan, antioksidan ve tümör nekrozis faktör-alfanın (TNF-alfa) üreteropelvik bileşke darlıklarının fizyopatolojisindeki rolünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 2015-2018 yılları arasında Fırat Üniversite Hastanesi Üroloji Kliniği'ne başvurmuş olan toplam 56 hasta dahil edildi. Hastalar 'hasta' ve 'kontrol' grubu olarak iki grupta incelendi. Hasta grubunda üreteropelvik bileşke darlığı tanısı almış 30 hasta incelendi. Kontrol grubunda böbrek tümörü tanısı almış veya non-fonksiyonel böbreği olan 26 hasta incelendi. Bu grupların üreteropelvik bileşke segmentlerinden alınan dokularda TNF-alfa, malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (KAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx) düzeylerine bakıldı. TNF-alfa düzeyleri Enzyme-Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemiyle, malondialdehit düzeyi, süperoksit dismutaz, katalaz ve glutatyon peroksidaz aktiviteleri ise uygun manuel yöntemler kullanılarak spektrofotometrik olarak tayin edildi. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 22.0 paket programı kullanıldı. MDA ve TNF-alfa seviyeleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek tespit edildi. SOD, KAT ve GPx enzim seviyeleri hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük tespit edildi (p<0,05). Yapılan pearson korelasyon grafiğinde TNF-alfanın SOD, KAT ve GPx ile negatif, MDA ile pozitif korelasyon gösterdiği tespit edildi. Ayrıca SOD ve MDA arasında da negatif korelasyon tespit edildi. Bu belirteçler ile hastaların böbrek sintigrafi sonuçları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. Çalışmamızda üreteropelvik bileşke darlıklarının fizyopatolojisinde oksidatif stresin ve antioksidan mekanizmaların rolü olabileceği sonucuna varılmıştır. Burdan yola çıkarak antioksidanların üreteropelvik bileşke darlıklarının önlenmesinde ve tedavisinde yararlı olabileceği düşünülmektedir. Ancak bununla ilgili daha kesin ve sağlıklı sonuçların elde edilebilmesi için daha kapsamlı ve daha fazla sayıda çalışmanın yapılması gerektiği görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Oksidan, antioksidan, TNF-alfa, üreteropelvik bileşke, MDA
İskemik priapizm patofizyolojik zemininde losartan tedavisi etkinliğinin değerlendirilmesi
Priapizm, cinsel uyarı olmaksızın uzamış istenmeyen ereksiyon halidir. Priapizmin penil arter kan akımına bağlı olarak iskemik, non iskemik ve tekrarlayan olmak üzere üç tipi vardır. İskemik priapizm hızlı ve doğru yaklaşım gerektiren gerçek ürolojik bir acildir. Hastaları erektil disfonksiyondan korumak için ürolog böyle bir acil durumda nasıl davranacağını bilmelidir. Bu çalışmada iskemik priapizmin erken tedavisi için uygulanacak tedavi yöntemlerini araştırmayı hedefledik ve iskemik priapizm patofizyolojik zemininde losartan uygulamalarının tedavideki rolünü, sıçan modellerinde değerlendirdik. Çalışmada birincisi kontrol grubu, diğer 7'si çalışma grubu olan ve 6 adet rattan oluşan 8 grup kullanıldı. Çalışmaya dahil edilen 48 adet erişkin Sprague-Dawley sıçan 8 eşit gruba ayrıldı. Priapizm oluşturulan tüm gruplarda vakum yöntemi ile ereksiyon oluşturuldu ve ereksiyon devamlılığı sağlanarak priapizm geliştirildi. 1. grup kontrol (shame) grubu olup priapizm oluşturulmadan 4. saatte penis rezeke edildi. 2. grupta priapizm oluşturulup, 4. saatte penis rezeke edildi. 3. grupta priapizm oluşturulup, 15 mg/kg losartan i.p. verilerek ve 4. saatte penis rezeke edildi. 4. grupta priapizm oluşturulup, 4. saatte priapizm giderilerek 8. saatte penis rezeke edildi. 5. grupta priapizm oluşturulup, 15 mg/kg losartan i.p. verildi. 4. saatte priapizm giderilerek 8. saatte penis rezeke edildi. 6. grupta priapizm oluşturulup, 4. saatte priapizm giderildikten sonra 15 mg/kg losartan i.p. verildi. 8. saatte penis rezeke edildi. 7. gruptaki sıçanlara 3 gün 15 mg/kg losartan i.p. verilip priapizm oluşturuldu, 4. saatte penis rezeke edildi. 8. gruptaki sıçanlara 3 gün 15 mg/kg losartan i.p. verilip priapizm oluşturuldu, 4. saatte priapizm giderilip, 8. saatte penis rezeke edildi. Tüm gruplardaki kavernozal doku örneklerinde Tunel yöntemi ile apoptozis indeksi değerlendirildi ve spektrofotometrik olarak MDA seviyelerine bakıldı. Bu çalışmamızda sonuç olarak grup 2 ile kıyaslandığında Grup 3 ve Grup 7'de apoptotik indekste anlamlı bir azalma gözlendi (p<0.05). Grup 2 ile iskemi reperfüzyon meydana getirilen gruplar olan grup 4, grup 5, grup 6, grup 8 kıyaslandığında apoptotik indekste anlamlı bir artış vardı (p<0.05). İskemi reperfüzyon meydana getirilen gruplar kendi arasında kıyaslandığında; losartan uygulan grup 5, grup 6, grup 8 'de apoptotik indeks grup 4'e göre anlamlı düşük saptandı (p<0.05). Ancak geç dönem losartan uygulanan grup 6' da apoptotik indeks grup 5 ve grup 8 'e göre yüksekti ve bu istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Bu sonuçlar bize losartan uygulanmasının apoptotik indeksi azalttığını, erken dönem losartan uygulamasının geç dönem uygulamaya kıyasla apoptotik indeksi daha belirgin azalttığını gösterdi. Grup 1 ile kıyaslandığında grup 4, grup 5, grup 6, grup 8' de MDA düzeyleri anlamlı olarak artmış bulundu (p<0.05). İskemi reperfüzyon meydana getirilen gruplar kendi arasında kıyaslandığında; losartan uygulan grup 5, grup 6, grup 8 'de MDA düzeyleri grup 4'e göre düşük saptandı ve bu düşüş istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Bu sonuçlar losartanın iskemi reperfüzyon meydana getirilen gruplarda MDA düzeylerini azalttığını gösterdi. Priapizmde gelişen apoptozis ve oksidatif stresin, bir AT 1 bloker olan losartan ile engellenmesi erektil fonksiyonun korunması konusunda gelecek vaat etmektedir. Anahtar Kelimeler: Priapizm, apoptozis, losartan
Deneysel varikosel modelinde erken evrede uygulanan cerrahi teknik ve L-karnitin tedavisinin spermatogenez üzerine etkisi
Amaç: Çalışmamızda, moleküler düzeyde oksidatif stres oluşturulduktan sonra değişik cerrahi tekniklerle yapılan varikoselektominin ve L- karnitin tedavisinin sperm hücrelerinin farklılaşma yolağındaki sinyal ifadelenmesi üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: 250 ? 300 gr ağırlığında 42 adet wistar rat gelişigüzel olarak her grupta 6 rat olacak şekilde 7 gruba ayrıldı. 1. grup kontrol, 2. grup sham, 3. grup varikosel grubu olarak belirlendi. 4. gruba arter korumasız, 5. gruba arter korumalı varikoselektomi uygulandı. 6. ve 7. gruba varikoselektomiye ek olarak 500 mg/kg/gün dozunda L-karnitin tedavisi uygulandı.Bulgular: Kontrol, Sham ve varikosel grupları ile 6. grup karşılaştırıldığında kök hücre faktörü (SCF) mRNA ifade düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı sırasıyla 3.51 kat (p= 0.035), 4.32 kat (p= 0.039) ve 4.45 kat arttığı (p= 0.046) bulundu. Çalışma grupları arasında kaspaz-3 aktivitesi açısından fark gözlenmedi (p >0.05). L- karnitin tedavisi eklendikten sonra SCF miktarında belirgin bir artış olduğu gözlemlendi.Sonuç: Varikoselektomi sonrasında SCF miktarında meydana gelen anlamlı artış SCF/c-kit yolağının spermatogeneziste önemli bir sinyal yolağı olduğunu göstermektedir. İnfertiletenin moleküler temellerinin anlaşılabilmesi için geniş kapsamlı ve uzun dönem takip sonuçlarına sahip çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Varikosel, SCF/c-kit, L-karnitin
İnfertil erkek hastalarada iyon kanal ekspresyonlarının etkilerinin araştırılması
Bir yıl düzenli ve korunmasız cinsel ilişkiye rağmen çocuk sahibi olamama olarak tanımlanan infertilite, çiftlerin yaklaşık %15'inde belirlenmektedir. Kadın ve erkek faktörü etyolojide aşağı yukarı aynı oranda saptanabilmektedir. Özellikle %20 oranında belirlenen idiyopatik infertilite halen yeni araştırma konularıdır. Fertilite fizyolojisi ve infertilite etyolojisinde iyon kanallarının etkinliğini belirlemek için Haziran 2014-Haziran 2015 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Üroloji kliniğine infertilite nedeni ile başvuran 30'ar hastadan oluşan astenozoospermi, oligozoospermi, oligoastenoteratozoospermi ve teratozoospermili 4 grup, 30 adet kontrol grubu olmak üzere total 150 hasta çalışmaya dahil edildi. Rutin infertilite değerlendirmeleri yapılan hastalar CatSper1, 2, 3, 4, Hv1, KCNU1, Slo3 ve TMEM16A gen ekspresyonları ile değerlendirildi.Astenozoospermili hastalarda CatSper1, 2, 3, 4, KCNU1, Slo3, TMEM16A gen ekspresyonları kontrol grubuna göre azaldığı, Hv1 gen ekspresyonunda ise anlamlı fark olmadığı bulundu. Teratozoospermili hastalarda CatSper1, 2, 3, 4, KCNU1, TMEM16A gen ekspresyonları azaldığı, Hv1 ve Slo3 gen ekspresyonlarında anlamlı fark olmadığı bulundu. Oligozoospermili hastalarda CatSper1, CatSper4, Hv1, Slo3, TMEM16A gen ekspresyonlarının arttığı, CatSper2 ve CatSper3 gen ekspresyonlarında anlamlı fark bulunmadığı, KCNU1 gen ekspresyonunun azaldığı bulundu. Oligoastenoteratozoospermili hastalarda CatSper1, CatSper4, Hv1, Slo3 ve TMEM16A gen ekspresyonlarının arttığı, CatSper2, KCNU1 gen ekspresyonlarında fark olmadığı, CatSper3 gen ekspresyonunun azaldığı bulundu. Sonuç olarak bu iyon kanallarının özellikle sperm ileri hareketi ve morfolojisi üzerine etkili olduğu ve bu iyon kanallarında ki mutasyonların infertilite ile sonuçlanabileceği fikrine vardık. Anahtar Kelimeler: İnfertilite, CatSper1, 2, 3,4, Hv1, KCNU1, Slo3, TMEM16A
Transperitoneal laparoskopik nefrektomilerde pedikülün en blok ligasyonu ve postoperatif arteriovenöz fistül olasılığı
Bu çalışmada amacımız transperitoneal laparoskopik nefrektomi esnasında renal hilum kontrolünde uygulanan en blok staplerin, arteriovenöz fistül gelişimi riskini araştırmaktı. Kliniğimizde Nisan 2009 ve Aralık 2010 tarihleri arasında tek bir cerrah tarafından benign ve malign hadiselerde olmak üzere uygulanan 35 tane LBN veya LRN ile LNÜ vakası retrospektif olarak incelenerek bu çalışma ortaya çıkarılmıştır. Bu hastalar yeni başlangıçlı diastolik hipertansiyon, abdominal üfürüm ve konjestif kalp yetmezliği bulguları açısından klinik olarak operasyon sonrası dönemde 12 ile 28 ay arasında değişen sürelerde takip edilmişlerdir. Ek olarak AVF gelişimini değerlendirmek için hastalara dinamik üst abdomen bilgisayarlı tomografi postoperatif dönemde 6 ile 20 ay arasında değişen sürelerde uygulanmıştır. LN esnasında bütün hastaların renal hilumları 45mm'lik endovasküler staplerlar kullanılarak enblok olarak kontrol altına alınmıştır. Preoperatif ve postoperatif olarak ölçülen sistolik ve diastolik kan basınçları arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede fark tespit edilmemiştir(p>0,005). Fizik muayenede hastalarda abdominal üfürüm ve yeni başlangıçlı konjestif kalp yetmezliği bulgularına rastlanılmamıştır. Sadece 1 hastada klinik herhangi bir semptom olmaksızın bilgisayarlı tomografinin arteriyel fazı esnasında vena kava inferiorda az miktarda opak madde olduğu tespit edilmiştir. Literatür bilgilerinin ve bizim sonuçlarımızın ışığında renal hilumun enblok staplerlar ile kontrolünün tek tek damar kontrolünde olduğu gibi güvenli ve etkili bir yol olduğu söylenebilir.
Sülfasalazin uygulaması ile gelişen testis ve böbrek toksisitesinin giderilmesinde N-asetilsistein'in koruyucu etkisi
Uzun süredir romatolojik hastalıklarda, ülseratif kolit ve Crohn hastalığının tedavisinde tedavi amacıyla yaygın bir şekilde kullanılmakta olan Sülfalasazinin (SASP) böbrek ve testisler üzerine olan toksik etkileri ve bu etkilerinin N-Asetilsistein tarafından ne derecede geri döndürülebildiği Spraque Dawley cinsi sıçanlar üzerinde uygun labarotuvar ortamında araştırılmaya çalışıldı. Spraque Dawley cinsi, 220–369 gr ağırlığındaki erkek ratlar toplam 28 adet rat ağırlıklarına göre homojenize edilmiş ve her bir grupta yedi adet rat olacak şekilde dört gruba ayrılmıştır. Gruplardan üç tanesi ilaç, bir tanesi ise kontrol grubu olarak belirlenmiştir. İlaç gruplarından birincisine sülfasalazin 600 mg/kg dozunda ve N-Asetilsistein 150 mg/kg dozunda olacak şekilde su içerisinde çözülerek oral yolla gavaj kanülü ile 24 saatte 1 olacak şekilde verilmiştir. Uygulamaya 14 gün devam edilmiştir. Sıçanların dokuları sakrifiye edilmeden genel anestezi altındayken çıkarılmıştır. Doku örneklerinin ağırlıkları ölçüdükten sonra patolojik ve biyokimyasal inceleme için ayrıldı. Biyokimyasal incelemede Glutatyon Peroksidaz, Katalaz ve Süperoksitdismutaz aktiviteleri ve dokuda MDA değerleri ölçüldü. Patolojik inceleme Olympus BX51 marka ışık mikroskopu ile yapıldı. Sülfasalazinin testislerde ve böbreklerde MDA değerini yükselttiği ve patolojik olarak testislerde sperm kalitesini bozduğu, böbreklerde tübuler dejenerasyonu arttırdığı ortaya kondu. N-Asetilsisteinin sülfasalazin toksisitesinde böbreklerde MDA değerini düşürerek ve tübuler dejenerasyonu azaltarak koruyucu etkisi olduğu, testislerde ise sperm kalitesini arttırarak koruyucu etkisi olduğu ortaya konmuştur.
Siproteron asetat uygulaması ile gelişen testis zedelenmesinin geriye dönüşü ve anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü ilaçların erken dönemdeki etkisi
Antiandrojenler ileri evre prostat kanserinin tedavisi yanında günümüzde daha genç yaştaki hastalarda farklı endikasyonlarla kullanılabilmektedir.Bu durum antiandrojenlerin üreme sistemine olan geçici veya kalıcı etkilerinin de incelenmesini zorunlu kılmıştır. Siproteron asetatın testis zedelenmesine neden olduğu bilgisinin ışığında siproteron asetata bağlı testis zedelenmesinin geriye dönüşü ve anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörleri olan ilaçlardan kaptopril ve lizinoprilin sürece etkisini incelemek amaçlanmıştır. Her biri 6 denek barındıran 9 grup oluşturulmuştur. Grup 1, Grup 2 ve Grup 3 (1-siproteron asetat ve 3 gün SF, 2- siproteron asetat ve 7 gün SF, 3- siproteron asetat ve 14 gün SF) Grup 4, Grup 5, Grup 6 (4- siproteron asetat ve 3 gün kaptopril, 5- siproteron asetat ve 7 gün kaptopril 6- siproteron asetat ve 14 gün kaptopril) Grup 7, Grup8, Grup 9 (7- siproteron asetat ve 3 gün lizinopril, 8- siproteron asetat ve 7 gün lizinopril, 9- siproteron asetat ve 14 gün lizinopril) deneklerinin ilaç uygulamaları sonrasında testis histolojisi incelenmiştir. Siproteron uygulaması ile oluşturulan testis histolojisindeki bozuklukların ilk 3 gün içinde geri dönüşümlü olduğu tespit edilmiştir.ADE inhibitörlerinden kaptopril ve lizinoprilin bu süreye bir etkisinin olmadığı görülmüş fakat kaptoprilin iyileşme sürecinde ödem ve germ hücre azalması gibi istenmeyen etkileri önleyebildiği görülmüştür.Bu etkinin kaptoprilin sahip olduğu SH grubunun katkısı sonucunda geliştiği düşünülmüştür.
Metabolik sendrom olan ve olmayan alt üriner sistem semptomlu erkek hastalarda alfa bloker tedavinin etkinliği
Metabolik sendrom (MetS), son yıllarda alt üriner sistem semptom (AÜSS) gelişiminde mevcut risk faktörlerine ek olarak etyolojide önemli bir etken olarak dikkat çekmektedir. Bu çalışmada; MetS olan ve olmayan AÜSS?li hastalarda alfuzosin tedavisinin etkinliği plasebo kontrollü olarak incelendi.Mayıs 2011?Mayıs 2012 arasında Üroloji ve Endokrinoloji polikliniklerine başvuran ve AÜSS?si olan 68 hasta MetS ve non-MetS olarak 4 gruba ayrıldı. Bu gruplar: MetS olan ve alfuzosin (Xalfu 10 mg, Generica-İstanbul) uygulanan (grup 1), MetS + plasebo kullanılan (grup 2), MetS olmayan ve alfuzosin kullanılan (grup 3) olarak ve plasebo uygulanan non-MetS (grup 4) idi. Değerlendirmede; detaylı öykü, parmakla rektal muayene, uluslar arası kabul görmüş sorgulama formları kullanıldı. Tüm sorgulamalar tedavi sonrasında da tekrarlandı. Metabolik sendrom tanısı Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavi Paneli III kriterlerine göre konuldu. Tüm hastalarda üroflowmetri, işeme sonrası artık idrar ve biyokimyasal analizler için iNOS, TNF-?, COX-2, bioavailable testosteron (bT) incelemesi yapıldı. Çalışmamızda alfa bloker ile tedavi öncesi grup 1 ve 3?deki ortalama Q max değerleri sırası ile 12,19±2,13 ve 10,59±2,63 iken, tedavi sonrasında; Q max?da grup 1?de %32,8 (16,25±5,48), grup 3?de %30,1 (13,32±3,33) artma saptandı. Plasebo gruplarına göre grup 1 ve 3?de IPSS?de azalma grup 1?de 6,7 (-%37,7), grup 3?de ise 5,1 (-%27,8) düzeyinde idi. IPSS-YKS skorunda azalma grup 1?de -%21,5, grup 3?de -%20,3, BPH-YKÖ skorunda azalma grup 1?de -%50,1, grup 3?de -%42,6 düşme şeklindeydi. Gruplar arasında prostat ve PVR (Post Voiding Rezidü) hacimleri, bT, IEFF skorlarında ve iNOS, TNF-?, COX parametrelerinin tedavi öncesi ve sonrası değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir istatistiksel fark bulunamadı. Sonuç olarak Grup 1?deki olguların ?-bloker tedavisi sonrası; IPSS, IPSS-YKS, BPH-YKÖ ve Q max açısından diğer gruplara göre en yüksek oranda düzelme/iyileşme gösterdikleri saptandı. Çalışmamızda, MetS ile birlikte olan veya olmayan AÜSS?li erkek hastalarda ?-bloker ilaç tedavisi, plasebo ile karşılaştırıldığında; semptomlarda anlamlı oranda iyileşmeye yol açtığı gözlendi.Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Benign Prostat Hiperplazisi, ?-bloker, Alfuzosin
Deneysel priapizm sıçan modelinde apoptozisin rolü ve epidermal büyüme faktörü (EGF)'nün pro-apoptotik BNIP-3 üzerine olan etkisi
ÖZETCinsel uyarı olmaksızın uzamış istemsiz ereksiyon olarak tanımlanan priapizm; klinik olarak düşük akımlı, yüksek akımlı ve tekrarlayan tipte olmak üzere üç grupta sınıflandırılır. İskemik priapizm olarak da tanımlanan düşük akımlı priapizmde, kavernozal düz kas yapısının bozulması nedeniyle erektil disfonksiyon görülebilmesinden dolayı, iskemik priapizm ürolojik acil bir patoloji olarak kabul edilmektedir. Etyopatogenezinde iskemik apoptozisin etkin olduğu bu erektil disfonksiyon tablosunda, çeşitli growth faktörlerin rol oynayabileceği bildirilmiştir. Bu çalışmada, deneysel olarak düşük akımlı priapizm fizyopatolojisinde apoptozisi indükleyen Bcl-2/adenovirüs E1B 19 kDa-interacting protein 3 (BNIP-3) ve antiapoptotik etkiye sahip growth faktörlerden Epidermal Büyüme Faktörü (EGF)'nün etkinliği araştırıldı.Deneysel iskemik priapizm modeli oluşturulmak üzere toplam 24 adet erişkin Sprague-Dawley sıçan dört eşit grup olacak şekilde çalışmaya dahil edildi. Grup I kontrol grubu olarak değerlendirilip, Grup II'e 4 saatlik iskemik priapizm uygulandı. Grup III'e, 4 saatlik iskemik priapizm uygulanmadan önce 7 gün boyunca 10 mcg/kg dozda intraperitoneal (i.p.) EGF verildi. Grup IV'e ise, yine 4 saatlik iskemik priapizm uygulanmadan önce 7 gün boyunca 20 mcg/kg (i.p.) dozda EGF verildi. Kontrol grubunda ereksiyonun spontan sonlanmasını takiben ve diğer gruplarda 4 saatlik iskemik priapizm sonrası, tüm ratlar dekapite edilerek en bloc penis eksizyonu uygulandı. Alınan kavernozal doku örneklerinden Western Blot yöntemi ile BNIP-3 ekspresyon düzeyi ve TUNEL metodu ile apoptozise giden hücreler belirlendi.Gruplar BNIP-3 ekspresyon düzeyleri açısından değerlendirildiğinde; en yüksek BNIP-3 düzeyi Grup II'de 120,7 ± 1,68 oranında saptanmakla birlikte, çalışma grupları içerisinde en düşük BNIP-3 düzeyi 7 gün boyunca 20 mcg/kg (i.p.) EGF verilen Grup IV'de 102,9 ± 1,56 oranında tesbit edildi. Her üç çalışma grubunda da, BNIP-3 ekspresyon düzeylerindeki artış kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulunmasına rağmen, EGF uygulanan gruplardaki BNIP-3 düzeyleri Grup II'e göre anlamlı olarak düşük düzeylerde belirlendi (p<0,05). Apoptozis yaygınlık derecesi açısından çalışma gruplarının değerlendirilmesinde, en düşük apoptozis oranının Grup IV'de olduğu belirlendi.Uzama süresine göre değişik oranlarda erektil disfonksiyon gelişebilecek olan iskemik priapizmde, kavernozal düz kas bütünlüğünü korumaya yönelik antiapoptotik tedavi yöntemleri yeni araştırma konularıdır. Apoptotik etkisi olan BNIP-3'ün, EGF ile antagonize edilmesi sonucu kavernozal dokularda görülen apoptozisdeki azalma, bu yolaklar üzerinden konservatif yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesini sağlayabilecektir.Anahtar Kelimeler: İskemik priapizm, Apoptozis, BNIP-3, EGF
Deneysel metabolik sendrom oluşturulan ratlarda alfa lipoik asit kullanımının mesane kontraktilitesi, histopatolojik değişimler ve oksidan/antioksidan sistem üzerine olan etkileri
ÖZETAşırı aktif mesane (AAM), toplumda oldukça sık görülen ve hayat kalitesini önemli oranda etkileyen bir patolojidir. Son yıllarda beslenme tarzındaki değişiklikler metabolik sendrom (MetS) gibi bazı hastalıkların da mesane disfonksiyonu ve AAM'ye yol açtığını göstermiştir. Bu çalışmada, deneysel olarak oluşturulan MetS modelinde mesane fonksiyonlarındaki değişimler ve bir antioksidan olan alfa lipoik asit (LA) kullanımının mesane disfonksiyonlarını önlemede ya da azaltmadaki rolü incelendi.Bu çalışmada 180- 200 gram ağırlığında toplam 40 adet Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Ratlar dört eşit gruba ayrıldı (n=10). Grup I kontrol grubu olarak değerlendirilip diğer üç gruba toplam 6 hafta boyunca %60'lık fruktozla zenginleştirilmiş diyet verilerek MetS oluşturuldu. MetS oluşturulduktan sonra grup II'ye 6 hafta süreyle intraperitoneal (i.p) serum fizyolojik (SF), grup III'e yine 6 hafta süre ile i.p -LA verildi. Grup IV'e ise toplam 12 haftalık çalışma süresince i.p -LA verildi. Çalışmanın sonunda tüm ratlar dekapite edilip serum ve doku örnekleri alındı. Alınan serum örneklerinde; trigliserit (TG), LDL, HDL, total kolesterol, glukoz ve insülin düzeyleri çalışıldı. İnsülin rezistansının tespiti için HOMA-IR, oksidatif stres indeksi için serum Total Oksidan Seviye/Total Antioksidan Seviye (TOS/TAS) değerlerine bakıldı. Alınan doku örneklerinden ise in-vitro izole organ banyosunda kontraksiyon yüzdeleri hesaplandı ve histopatalojik olarak ortalama damar sayısı ile enflamasyon oranları belirlendi.Kontrol grubuna göre, grup II'de serum glukoz (165,62±23,63), TG (153,12±49,49), LDL (39,75±5,42) ve HOMA-IR (11,18±3,28) değerlerinin arttığı, HDL (29,60±6,63) düzeyinin ise azaldığı tespit edildi. Grup II'nin serum TAS (0,23±0.09) değerinde anlamlı artış olmazken TOS (30,06±9,68) ve OSI (15,86±9,26) değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda arttığı görüldü (p<0.05). Ayrıca histopatolojik değerlendirmede grup II'nin ortalama damar sayısının kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttığı görüldü (p<0.05). Grup II'nin Ach ve KCl indüksiyonuna verdiği kontraksiyon ve amplitüd yanıtının maksimum yüzdesinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda azaldığı, frekansının ise istatistiksel olarak anlamlı oranda arttığı saptandı (p<0.05). Grup II ile kıyaslandığında -LA uygulanan gruplardaki (grup III ve IV) serum gkukoz, TG, LDL ve HOMA-IR değerlerinin azaldığı, HDL değerlerinin ise arttığı istatistiksel olarak belirlendi (sırayla, p<0.05, p<0.01). Grup II'ye göre grup IV'ün serum TOS (25,25±3,67) ve OSI (9,87±5,76) değerlerindeki azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p<0.05), TAS (0,31±0,13) değerindeki artışın ise anlamlı olmadığı tespit edildi (p<0.06). Grup IV'ün kontraksiyon ve amplitüd yanıtının maksimum yüzdesinin grup II'ye göre istatististiksel olarak anlamlı oranda arttığı, frekansının ise anlamlı oranda azaldığı tespit edildi (p<0.05).Metabolik sendromun neden olduğu mesane disfonksiyonu ve tedavileri günümüzde güncel araştırma konularıdır. Çalışmamızda, deneysel olarak oluşturulan MetS modelinde ekzojen -LA kullanımının, mesane disfonksiyonunu azalttığı ve kontraksiyon, frekans ve oksidan antioksidan sistem üzerinde anlamlı iyileşmeye yol açtığı gözlendi.Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Mesane, Alfa Lipoik Asit, Kontraktilite
Uyku bozuklukları ile erektil disfonksiyon şikayeti arasındaki ilişki
Amaç:Bu;ya? uyumlu,prospektif, kontrollü klinik çalı?mada obstruktif uyku apne sendromu (OUAS) olan hastalardaki erektil disfonksiyon (ED) sıklığı ve derecesini değerlendirmek amaçlanmı?tır.Ayrıca, hafif-orta ve ağır OUAS olan hastalardadevamlı pozitif havayolu basıncı (CPAP) tedavisinin erektil disfonksiyon üzerine olan etkisi değerlendirilmi?tir.Yöntem ve Gereç: Potansiyel OUAS açısından toplam 90 hasta değerlendirilmi?tir. OUAS tanısı alan toplam 62 hasta incelenmi?tir. Kontrol grubu olarak polisomnografik inceleme sonrası OUAS tanısının ekarte edildiği toplam 28 hasta alınmı?tır. Polisomnografik inceleme öncesi Uluslararası Erektil Fonksiyon ?ndeksi (IIEF), Beck Depresyon Skalası (BDI) sorgulama anketleri doldurularak biyokimyasal ve hormonal incelemeler yapılmı?tır. Tüm hastalar tüm gece boyunca süren polisomnografi incelemesine alındı vegöğüs hastalıkları bölümünce OUASderecelendirmesi yapıldı .Bulgular: Kontrol grubuna göre OUAS tanısı olan hastalarda azalmı? IIEF-5 skorları izlenmekle birlikte bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. 3 aylık CPAP tedavisi alan hafif-orta ve ağır OUAS`lı hastalarda tedavi öncesi ortalama IIEF-5 skorlarına göre tedavi sonrasında IIEF-5 skorlarında istatistiksel olarak anlamlı derecede düzelme izlenmi?tir. Tedavi öncesi ortalama IIEF-5 skoru 16,63±5,91 iken tedavi sonrası ortalama IIEF-5 skoru 20,92±6,79 olarak bulunmu?tur (p= 0.001).Sonuç: OUAS ile ED arasında kesin bir ili?ki olduğunu söylemek mümkün değildir.Ancak OUAS tanısı alanhastalarda eğer e?lik eden ED ?ikayetleri de mevcut ise 3 ay süre ile uygulanacak olan CPAP tedavisi bu ?ikayetleri düzeltebilir. Bu konuda yapılacak daha geni? serili çalı?malar daha faydalı olabilir.Anahtar Sözcükler: Uyku bozukluğu,erektil disfonksiyon, obstruktif uyku apne sendromu, CPAP
Açık nefrolitotomi operasyonu ve ESWL'den sonra geçen sürenin perkütan nefrolitotomi başarısı üzerine etkileri
Böbrek taşlarında cerrahi tedavisi çok uzun yıllar öncesine dayanmaktadır. Tedavi alteranatifleri yıllar içinde teknolojik gelişmelere parelel olarak daha da artmıştır. PNL taş hastalığının tedavisinde güvenilir etkin bir yöntemdir. Bugün PNL, 2cm'den büyük böbrek taşlarında ve ESWL tedavisi sonrası başarısız olan böbrek taşlarında ilk tedavi seçeneği olmuştur. PNL operasyonunun başarısını etkileyen birçok faktör mevcuttur. Çalışmamızda daha önce aynı böbrekten açık böbrek taşı cerrahisi öyküsü olmasının ve ESWL'den sonra geçen sürenin PNL operasyonunun başarısına etkisini belirlemeyi amaçladık. Haziran 2002 ve Haziran 2012 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalında PNL uygulanan 464 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Bütün hastaların ameliyat pozisyonu, tekniği ve anestezi protokolü aynıydı. Çalışmaya alınan tüm hastaların 114'ü (%24,5) mevcut taşları nedeni ile daha önceden ESWL uygulaması geçirmiş olmasına karşın 350'sine (%75,5) ESWL işlemi hiç uygulanmamıştı. Tüm hastaların 45'inde (%9,7) daha önce aynı taraftan geçirilmiş açık böbrek taşı cerrahisi öyküsü bulunmakta iken, 419'unda (%90,3) geçirilmiş açık böbrek taşı cerrahisi öyküsü bulunmamaktaydı.ESWL'den PNL operasyonuna kadar geçen sürenin operasyon başarısına etkisi incelenirken gruplar 0-1 ay, 1-2 ay arası, 2-3 ay arası ve 3 ay üzeri olarak belirlendi. Benzer yaş, cinsiyet ve taş yükü olan gruplarda akses sayısı, yatış süresi, nefrostomi alma süresi, rezidü taş ve kan transfüzyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Yine benzer yaş, cinsiyet ve taş yüküne sahip açık böbrek taşı cerrahisi öyküsü olan ve olmayan grupta rezidü taş ve kan transfüzyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Açık böbrek taşı cerrahisi öyküsü olan grupta perkütan giriş sayısı, yatış süresi ve nefrostomi çekim süresi istatistiksel olarak fazla bulundu (p değerleri sırasıyla p:0,008, p:0,006, p:0,03). Sonuç olarak çalışmamızda PNL operasyonunun açık böbrek taşı cerrahisi sonrası ve ESWL'den sonra süre gözekmeksizin etkili ve güvenle uygulanabilir olduğunu düşünüyoruz.
The effect of charlson's comorbidity ındex on clavien-dindo classification system in percutaneous nephrolithotomy
Perkutan nefrolitotomi (PNL), renal taş hastalığı tedavisinde popülaritesi gittikce artan, güncel bir tedavi yaklaşımıdır. Sıkça uygulanan ve çeşitli komplikasyonları görülen PNL ile ilgili çok sayıda merkezden araştırma sonuçları bildirilmektedir. Bu nedenle, hastaların bilgilendirilmesi ve komplikasyonların derecelendirilmesi bakımından standartizasyon gerekli görünmektedir. Bu amaçla Clavien Derecelendirmesi sıklıkla kullanılmaktadır. Bu sınıflama daha önce üroloji uygulamasında laparoskopik canlı donör nefrektomi, laparoskopik radikal prostatektomide, transüretral prostatektomide ve çok yakın bir tarihte perkutan nefrolitotomide kullanılmıştır. Hastaların komorbid durumlarının yaşamsal öneminin vurgulanması ardından Charlson Komorbidite Endeksi oluşturulmaya çalışılmıştır. Yaşla birlikte hastalarda oluşan fizyolojik değişikliklerin operasyon komplikasyonlarına etkisi çeşitli çalışmalarda incelenmiştir. Bu bağlamda bizde kliniğimizde yapılan PNL operasyonları sonrası gelişen komplikasyonlara, olguların yaşlarını da göz önüne alarak komorbid durumlarının etkisini bulmaya çalıştık. Çalışmamızda, Haziran 2002 ile Haziran 2012 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalında PNL uygulanan 360 hastanın preoperatif komorbiditeleri Yaşa Göre Düzeltilmiş Carlson Komorbidite İndeksi ve post operatif komplikasyonları Clavien Derecelendirme Sistemi kulanılarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak baktığımızda; olguları, yaşları da dikkate alınarak Yaşa Göre Düzeltilmiş Charlson Komorbidite İndeksine göre, kaliks giriş yerleri ve ASA risk grupları da göz önüne alarak değerlendirdiğimizde, majör postoperatif komplikasyon oranları arasında anlamlı fark izlemedik. Bu bağlamda hastaların preoperatif komorbiditelerinin PNL operasyonu için majör bir risk faktörü oluşturmadığını düşünmekteyiz.
Mesane tümörlü hastalarda TUR öncesi ve sonrası MPV değerlerinin patolojik özellikler, nüks ve progresyonla olan ilişkisi
Amaç: Mesane tümörlü hastalarda TUR öncesi ve sonrası MPV değerlerinin patolojik özellikler, nüks ve progresyonla olan ilişkisini değerlendirmek. Hastalar ve Yöntem: Çalışmamızda bölümümüzde 2003-2013 yılları arasında mesane tümörü nedeni ile TUR-TM uygulanan 220 hasta retrospektif olarak incelendi. 18 yaş altı hastalar ve hematolojik parametreleri etkileyen hastalığa sahip olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların, TUR-TM öncesi MPV değerleri, tümör boyutları, tümör sayıları , tümörün morfolojik özellikleri, patolojik özellikleri, TUR-TM sonrasındaki birinci kontrol sistoskopi öncesi MPV değerleri, takip süreleri, intrakaviter tedavi alıp almama durumları, nüks ve progresyon durumları, ek tedavi gereksinimleri ayrı ayrı değerlendirildi. Çalışmanın istatistiksel analizleri SPSS 19.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Toplam 220 hastanın 195'i erkek, 25'i ise kadındı. Hastaların ortalama yaş 70 ±11.9 (25-90) yıl idi. Tümör çapı <3 cm lik hasta grubunda ve >3 cm lik hasta grubunda TUR-TM öncesi bakılan MPV ile TUR-TM sonrası 3. ayda 1. kontrol sistoskopi öncesi bakılan MPV değerlerindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p= 0.009, p= 0.000). Tümör sayısı ile preop MPV değerleri arasında ilişki bulunmadı (p=0.155). TUR-TM öncesi tümörün morfolojik yapısı (papiller, solid, mixt) ile MPV değerleri arasında fark gözlenmedi (p=0.166). Hastaların patolojik evreleri karşılaştırıldığında, preoperatif bakılan MPV değerleri arasında fark izlenmedi (p=0.054). Hastaların tümör gradeleri göz önüne alındığında preoperatif MPV değerleri benzer bulundu (p=0.109). Tüm hastaların 59'unda (%26.9) unda nüks belirlendi. Nüks olan ve olmayan hastalarda preoperatif ve postoperatif 3. Aydaki kontrol sistoskopi öncesi bakılan MPV değerlerindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p= 0.000, p= 0.000). Hastaların 16'sında (%7,3) progresyon gözlendi. Progresyon saptanmayan hastaların preop ve postop MPV değerleri arasındaki düşüşün istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu (p=0.000). Progrese olan hasta sayısı yetersiz olduğundan bu gruptaki MPV değişikliği değerlendirilmedi. İntrakaviter tedavi almayan 164 hastanın MPV düşüşü intrakaviter tedavi alan 56 hastaki MPV düşüşüne göre anlamlı olarak daha az idi (p=0.31). Sonuç: Çalışmamızda mesane kanserinde MPV değerinin tümör boyutu ile doğrudan ilişkili olduğu saptandı. Fakat MPV değişikliklerinin, prognostik bir belirteç olması için, hasta sayısının daha çok olduğu, prospektif ve kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: mesane tümörü, ortalama trombosit hacmi, MPV
Prostat biyopsisi uygulanan hastalarda uygulanmış antibiyotik profilaksisinin akut prostatit gelişimini önlemedeki etkinliğinin retrospektif incelenmesi
Giriş: Prostat biyopsisi öncesi Seftibuten ve Gentamisin kombinasyonu ile profilaksi uygulanmış erkeklerde biyopsi sonrası gelişen akut prostatit insidansını ve karakteristiklerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: İki yıllık süre içinde TRUS (Transrektal Ultrason) yardımıyla prostat biyopsisi uygulanmış 245 hastanın bilgilerini retrospektif olarak inceledik. Prostat biyopsisi sonrası akut prostatit gelişen erkekler belirlendi. Tüm hastalar; Seftibuten 400 mg oral tablet, günde tek doz, işlemden 12 ve 2 saat önce başlanmak üzere tedavinin 5 güne tamamlanması, işlem öncesi tek doz Gentamisin 160 mg intramusküler uygulanması şeklinde bir kombinasyon tedavisi aldı. Tüm biyopsiler ayaktan tedavi prosedüründeydi. Bulgular: Toplam 245 vakanın 2 ( %0,8) tanesinde akut prostatit gelişti. Hem kan ve hem idrarında geniş spektrumlu beta laktamaz pozitif Escherichia Coli izole edilen 1 vaka vardı. Kan ve idrar kültüründe saptanan bakteri siprofloksasin, levofloksasin, gentamisin, sefepim, seftriakson ve sefuroksim dirençliydi. Diğer hastanın kan ve idrar kültüründe bakteri izole edilmedi. Akut prostatit gelişen iki hastanın da ilk biyopsisiydi. Sonuç: Profilaktik seftibuten tedavisinin tek doz gentamisin ile kombinasyonunun, TRUS yardımıyla yapılmış prostat biyopsisi sonrası akut prostatit gelişiminin önlenmesinde etkili olduğu görülmektedir. Tüm dünyada florokinolon direncinin artmasından dolayı, seftibuten gibi sefalosporin grubu ilaç içeren alternatif profilaktik antibiyotik rejimlerinin prostat biyopsisi uygulanacak erkeklerde uygun olabileceği düşünülebilir. Geniş serili, randomize, prospektif çalışmalar daha kesin bilgiler verebilir. Anahtar kelimeler: Akut prostatit, Antibiyotik proflaksisi, Prostat Biyopsisi, Seftibuten
İskemik priapizm patofizyolojik zemininde testosteron uygulamalarının tedavideki rolü
Priapizm, cinsel uyarı olmaksızın uzamış istenmeyen ereksiyon halidir. Priapizmin penil arter kan akımına bağlı olarak iskemik, non iskemik ve tekrarlayan olmak üzere üç tipi vardır. İskemik priapizm hızlı ve doğru yaklaşım gerektiren gerçek ürolojik bir acildir. Hastaları erektil disfonksiyondan korumak için ürolog böyle bir acil durumda nasıl davranacağını bilmelidir. Bu çalışmada iskemik priapizmin erken tedavisi için uygulanacak tedavi yöntemlerini araştırmayı hedefledik ve iskemik priapizm patofizyolojik zemininde testosteron uygulamalarının tedavideki rolünü, sıçan modellerinde değerlendirdik. Çalışmada birincisi kontrol grubu, diğer 7'si çalışma grubu olan ve 6 adet rattan oluşan 8 grup kullanıldı. Çalışmaya dahil edilen 48 adet erişkin Sprague-Dawley sıçan 8 eşit gruba ayrıldı. 1.grup kontrol (shame) grubu olup priapizm oluşturulmadan 4.saatte penis rezeke edildi. 2. Grupta priapizm oluşturulup, 4. saatte penis rezeke edildi. 3.grupta priapizm oluşturulup, fizyolojik dozda testosteron verilerek ve 4. saatte penis rezeke edildi. 4.grupta priapizm oluşturulup, yüksek doz testosteron verilip 4.saatte penis rezeke edildi. 5.grupta priapizm oluşturulup fizyolojik dozda testosteron verilip 4. saatte priapizm giderilerek, 8. saatte penis rezeke edildi. 6.grupta priapizm oluşturulup, yüksek dozda testosteron verilip, 4. saatte priapizm giderilerek, 8. saatte penis rezeke edildi. 7. grupta priapizm oluşturulup, 4. saatte priapizm giderilerek, fizyolojik dozda testosteron verilip, 8. saatte penis rezeke edildi. 8.grupta priapizm oluşturulup, 4. saatte priapizm giderilerek, yüksek dozda testosteron verilip, 8. saatte penis rezeke edildi. Bütün sıçanlarda vakum yöntemi ile ereksiyon oluşturuldu ve ereksiyon devamlılığı sağlanarak priapizm geliştirildi. Tüm gruplardaki kavernozal doku örneklerinde Tunel yöntemi ile apoptozis indeksi değerlendirildi. Bu çalışmamızda sonuç olarak priapizmin erken döneminde testosteron uygulamasının, apoptotik indeksi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalttığı saptandı. Priapizmde gelişen apoptozisin, testosteron ile engellenmesi erektil fonksiyonun korunması konusunda gelecek vaad etmektedir. Anahtar Kelimeler: Priapizm, apoptozis, testosteron.
İki-dört cm'lik böbrek taşlarının tedavisinde perkütan nefrolitotomi ve retrograd intrarenal cerrahinin karşılaştırılması
Ürolithiazis olarak da adlandırılan üriner sistem taş hastalığı insanlık tarihi kadar eskidir. Sık görülmesinin yanı sıra verdiği rahatsızlıkla Üroloji pratiğinde üriner sistem enfeksiyonları ve prostat patolojilerinden sonra üçüncü en sık şikayet sebebidir. Taş hastalığının tedavisinde çeşitli tedaviler kullanılmaktadır; medikal tedavi, Extracorporeal Shock Wave Lithotripsy (ESWL), retrograde intrarenal cerrahi (RIRC), Perkütan nefrolitotomi (PNL), laparoskopi, kombinasyon tedavileri ve açık cerrahi yöntemleridir. Çalışmaya, Ekim 2009 ve Ekim 2013 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Üroloji Kliniğine başvurup PNL operasyonu uyglanan 86 (53 Erkek / 33 Kadın) ve RIRC uygulanan 57 (37 Erkek / 20 Kadın) toplam 143 hasta dahil edildi. Tüm hastalardan operasyon öncesi ayrıntılı anamnez alınmıştı. Yine tüm hastalar sistemik hastalık açısından ayrıntılı olarak muayene edilmşti. Hastalar operasyon öncesinde tam kan sayımı, serum kreatinin, kanama ve pıhtılaşma zamanları ve idrar kültürü ile değerlendirilmişti. İdrar kültüründe üreme olanlar yeterli süre antibioterapi uygulanarak operasyona alınmıştı. Günümüzde hem RIRC hem de PNL ile böbrek taşlarının tedavisinde yüksek başarı oranları sağlanmaktadır. Ayrıca PNL 2 cm'nin üzerindeki böbrek taşları için altın standart tedavi modalitesidir. Ancak 2−4 cm'lik renal taşların tedavisinde çoklu seans RIRC ile başarılı sonuçlar elde edilebilir. Bu çalışmamızda sonuç olarak 2-4 cm'lik böbrek taşlarının tedavisinde, komplikasyon oranın düşük olması, hospitalizasyon süresinin kısa olması, çoklu seanslarla başarının yüksek olması sebebiyle ve özellikle de komorbiditesi yüksek olan hastalarda RIRC'ın PNL'ye alternatif olabileceği görülmüştür. Bu sonuçlar daha fazla prospektif randomize çalışmalar ile doğrulanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Perkütan nefrolitotomi, retrograd intrarenal cerrahi, böbrek taşı, fleksibl üreteroskopi
Renal kortikal tümörlerin tedavisinde açık ve laparoskopik radikal nefrektomilerin klinikopatolojik analizi
Renal hücreli kanser, erişkinlerde görülen kanserlerin %3'ünü oluşturmaktadır ve üçüncü en sık ürolojik kanserdir. 1960'lı yıllarda Robson radikal nefrektominin operasyonel prensiplerini tanımlamış ve bu yöntem lokalize renal hücreli kanser tedavisinde altın standart haline gelmiştir. Clayman ve ark.'nın 1990 yılında ilk laparoskopik nefrektomiyi yapmalarından beri bu yöntem giderek ilgi toplamış ve günümüzde birçok merkezde radikal nefrektomi, laparoskopik olarak yapılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada amacımız, kliniğimizde laparoskopik ve açık radikal nefrektomi uygulanan olguların operasyonel verilerini ve onkolojik takiplerinden elde edilen verilerini retrospektif olarak değerlendirmek ve bu parametreler açısından bu iki yöntem arasındaki farklılıkları ortaya koymaktır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda renal kortikal tümör nedeniyle açık radikal nefrektomi (ARN) geçiren 39 ve laparoskopik radikal nefrektomi (LRN) geçiren 42 hastanın Gazi Üniversitesi dosyaları ve Üroonkoloji dosyaları taranmıştır. Hastaların demografik verileri, operasyon süresi, kanama miktarı, cilt kesi uzunluğu, komplikasyonlar, hospitalizasyon süresi gibi klinik verileri ve histopatolojik incelemelerinden elde edilen veriler kaydedilmiştir.Hastaların ortalama yaşları; LRN grubunda 56,9 (36-85), ARN grubunda ise 61,6'dır (33-83) (p:0,097). LRN yapılan grupta tümör boyutu ortalama 47,4 mm (10-135), ARN yapılan grupta ise 73,6 mm (20-140) idi (p<0,001). Ortalama operasyon süresi LRN uygulanan grupta ortalama 130,3 dk. ve ARN uygulanan grupta ortalama 141,79 dk. olarak saptandı (p:0,281). Operasyon esnasında gerçekleşen kan kaybı; ARN grubunda ortalama 579 ml, LRN grubunda ise ortalama 138 ml olarak saptandı (p<0,001). LRN grubunda insizyon uzunluğunun ortalama 10,7 cm, ARN grubunda ise 20,3 cm olduğu tespit edildi (p<0,001). LRN grubunda hospitalizasyon süresinin ortalama 3,05 gün, açık cerrahi grubunda ise 4,33 gün olduğu tespit edildi (p:0,001). Hastaların ortalama takip süreleri LRN grubunda 23,4 (3-55) ay ve ARN grubunda 14,7 (3-39) aydı. 4 (%4) hastada operasyon sonrası lokal rekürrens gelişmiş olup, bu 4 hastanın tamamı ARN grubundaydı. 6 hastada operasyon esnasında metastaz yok iken, daha sonra uzak metastaz geliştiği saptandı ve bu hastaların tamamı ARN grubundaydı.Laparoskopik radikal nefrektomi, uygun hasta seçimi yapıldığında artık günümüzde nefron koruyucu cerrahi uygulanamayan T1 ve T2 evreli renal hücreli kanser olgularında açık cerrahiye göre daha kısa hospitalizasyon ve iyileşme süresi, daha az kanama ve açık cerrahiye benzer operasyon süreleri ve onkolojik sonuçlarla altın standart tedavi yöntemi haline gelmiştir. Ancak T3 evreli tümörler için açık cerrahi halen ilk tercih edilen yöntem olma özelliğini korumaktadır.
İdrar kaçıran kadın hastalarda idrar yolu enfeksiyonu görülme sıklığı ve risk faktörleri
Uluslararası Kontinans Derneği tarafından sosyal ve/veya hijyenik sorun haline gelen istemsiz idrar kaybı olarak tanımlanan idrar kaçırma, dünya çapında yılda yaklaşık 200 milyon kişiyi etkileyen büyük bir sağlık problemidir. Yaşam kalitesini belirgin ölçüde etkileyerek psikolojik ve medikal morbiditeye neden olmaktadır. İdrar yolu enfeksiyonları da birçok nedene bağlı gelişen zaman zaman ciddi morbiditelere neden olabilen ve ülkelerin sağlık harcamalarında önemli yer tutan bir hastalık grubudur. Tüm dünyada çok yaygın olarak görülen bu iki önemli hastalık kendi aralarında da ilişkili gibi gözükmektedir. Çalışmamızda idrar kaçıran kadın hastalarda İYE'ye yatkınlık oluşturabilecek risk faktörlerinin ve bu faktörlerden özellikle İK'nın İYE üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Kadın Ürolojisi Biriminde, Eylül 2002-Ocak 2010 tarihleri arasında değerlendirilmiş ve kayıtları tutulmuş, 1069 kadın hastanın dosyaları incelenerek idrar kaçırması olan 979 hasta çalışmaya alınmıştır. İdrar kültüründe üreme olan 72 hasta üriner enfeksiyon grubu kabul edilmiş ve Grup A olarak isimlendirilmiş, idrar kültüründe üreme olmayan 907 hasta Grup B olarak tanımlanmıştır. Hastaların dosyalarından yaş, stres tip idrar kaçırma, sıkışma tip idrar kaçırma, karışık tip idrar kaçırma, doğum sayısı, doğum tipi, zorlu doğum varlığı, geçirilmiş histerektomi, konstipasyon varlığı, postmenopozal semptomların varlığı, obstrüktif üriner semptomların varlığı, idrar yolu enfeksiyonu öyküsü, sistemik hastalık durumu; diabetes mellitus, nörolojik hastalık varlığı ve sigara kullanımına ait bilgiler elde edilmiştir. Ayrıca hastaların ürogenital sistem muayenesine ait beden kitle indeksi değeri, vajinal-üretral atrofi varlığı, Q tipi, sistosel ve rektosel bulguları değerlendilmiştir.Bu çalışmada idrar kaçıran kadınlarda idrar yolu enfeksiyonu riskini arttıran faktörler olarak tekli değişken analizlerinde yaşlanma, artmış mesanede kalan idrar miktarı, düşük Qmax değeri, postmenapozal semptom varlığı, diabetes mellitus, nörolojik hastalık olması, vajinal-üretral atrofi ve üroflow grafiğinin anormal olması bulunurken, çoklu analizlerin ise sadece diabetes mellitus istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.
Kronik pelvik ağrı sendromlu erkeklerde seminal plazmadaki sitokin, hs-CRP düzeylerinin ve lenfosit subgruplarının ölçümü, hastalığın otoimmünite ile ilişkisi ve iki ayrı ilaç (Levofloksasin, Levofloksasin+Doksisiklin) tedavisine yanıtlarının incelenmesi
Kronik pelvik ağrı sendromu (KPAS) sık konulan ancak etyolojisi tam olarak anlaşılamamış bir hastalıktır. Tanı, hastaların semptomlarına dayalı olup, genellikle uygulanan tedavi kanıtlanmış bir enfeksiyon olmamasına karşın antibiyotik ve anti-inflamatuar ilaçlar ile yapılmaktadır.Bu çalışmada, KPAS'lı hastaların seminal plazmalarındaki tümör nekrozis faktör alfa (TNF-?), interlökin 4 (IL-4 ), interlökin 6 (IL-6), interlökin 8 (IL-8 ), sensitif crp (hs-crp) düzeylerinin, tanı ve tedavideki önemi ile levofloksasin, levofloksasin+doksisiklin tedavisine yanıtlarını belirlemeyi amaçladık.KPAS'lı 37 erkek hastadan semen örnekleri alındı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı .Grup-1'de bulunan 20 hastaya levofloksasin (500 mg/gün), Grup-2'de bulunan 17 hastaya levofloksasin-doksisiklin (levofloksasin 500 mg./gün ve 200 mg/gün) tedavisi 4 hafta süre ile verildi.Seminal plazma tümör nekrozis faktör alfa (TNF-?), interlökin 4 (IL-4), interlökin 6 (IL-6), interlökin 8 (IL-8 ) düzeyleri ELISA yöntemi ile, hipersensitif crp(hs-crp) düzeyleri Nefalometrik yöntemle ölçüldü. Tedavi bitiminden sonra KPAS'lı hastalarda semen sitokin düzeyleri tekrar ölçüldü. Hastalar tedavi öncesi ve sonrası kronik prostatit semptom indeksi (KPSİ) ile değerlendirildi. Her iki grup tedavi öncesi ve sonrası KPSİ ve sitokin düzeylerine göre karşılaştırıldı.Tedavi sonrasında, Grup-1'de bulunan hastaların KPSİ ve sitokin düzeylerinde azalma saptandı.ancak bu azalma KPSİ (20,9±1,99-12,8±4,12) ve sensitif crp (hs-crp) (0,2±0,12-0,15±0,01) için anlamlıydı (p<0,05). Tedavi sonrasında, Grup-2'de bulunan hastaların KPSİ ve sitokin düzeylerinde azalma saptandı .ancak bu azalma KPSİ (20,5±1,97-11,8±3,79) ve sensitif crp (hs-crp) (0,21±0,150,16±0,1) için anlamlıydı (p<0,05).Tedavi sonrası KPSİ ve sitokin düzeyleri arasında gruplar arasında anlamlı fark yoktu.Seminal plazma sensitif crp (hs-crp) düzeyi ölçümleri, KPAS'lı hastaların antibiyotik tedavisinden fayda görebilecek olanların belirlenmesinde yardımcı olabilir ve gereksiz uzun süre antibiyotik kullanımını önleyebilir.Anahtar kelimeler: Kronik pelvik ağrı sendromu, interlökin, hs-crp, levofloksasin, doksisiklin
Renal hücreli kanserli hastalarda Paraoksonaz-1 geni Q192R VE L55M polimorfizmlerinin araştırılması
Kanser gelişminde artmış oksidatif stresin etkisi olduğu bilinmektedir. Renal hücreli kanser (RHK) gelişiminde de artmış oksidatif stresin rolü bulunmaktadır. İnsan vücudunda oksidatif strese karşı etki gösteren antioksidan sistemler mevcuttur. Bu sistemlerden biri de düşük dansiteli lipoproteinleri (LDL) oksidasyona karşı koruyan paraoksonaz (PON) enzimidir. Bu çalışmada RHK'li hastalarda PON1 Q192R ve L55M gen polimorfizmleri araştırıldı.Bu amaçla 60 adet RHK tanısı almış hastanın ve 60 adet sağlıklı kontrol grubunun periferik kanları alındı ve DNA'ları elde edildi. Genotipler, polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile belirlendi ve Q192R polimorfizmi için Alw I ve L55M polimorfizmi için Hsp92II restriksiyon enzimleri kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde Ki-kare ve Fisher's exact testi kullanıldı.RHK'li hasta grubu ve kontrol grubunda Q192R polimorfizmi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (P=0.045). Hasta ve kontrol grubunda Q ve R allel frekansları açısından da anlamlı fark mevcuttu (P=0.013). Hasta grubunda Q alleli kontrol grubundan daha fazla bulundu. Kontrol grubunda ise R alleli hasta grubundan daha fazla tesbit edildi. L55M polimorfizmleri açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatiksel fark bulunamadı (P=0.276). Ayrıca L ve M allel frekansları açısından da herhangi istatistiksel bir fark yoktu (P=0.069).Sonuç olarak bu çalışmada RHK ile kontrol grubu arasında PON1 Q192R polimorfizmi için farklılık olduğu ve hasta grubunda Q allelinin kontrole göre daha yüksek, R allelinin ise daha düşük oranda olduğu gösterildi. Bu sonuç bize R allelinin RHK'de koruyucu bir etken olabileceğini düşündürmektedir. Bizim sonuçlarımıza göre RHK ile PON1 L55M polimorfizmi arasında bir ilişki görülmemektedir.
Parsiyel androjen yetersizliğinin alt üriner sistem ve erektil disfonksiyona etkisi
Amaç: Yaşlanan erkeklerin sayısının artması beraberinde yaşlılıkla ilgili BPH, prostat kanseri, psikolojik problemler, metabolik sendrom ve osteoporoz gibi sorunların daha fazla gündeme gelmesine sebep olmuştur. Yaşanan bu sorunların temelinde endokrin nedenler yatmaktadır. Bu çalışmada alt üriner sistem semptomları, erektil disfonksiyon gibi klinik bulguların testosteron ile ilişkisi ve testosteron replasman tedavisinin klinik ve biyokimyasal parametrelere etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Ekim 2006 ve Eylül 2008 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Üroloji polikliniğine erektil disfonksiyon ve libido azalması nedeniyle başvuran ve serum total testosteron seviyesi 319 ng/dl'nin altında olan 32 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara 17 soruluk AMS-SF (Yaşlanan Erkek Semptom Skoru Formu), 15 soru içeren IIEF (Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi) formu, miksiyon durumlarına yönelik 7 ve yaşam kalitesine yönelik 1 soru içeren IPSS (Uluslararası Prostat Semptom Skorlaması) formundan oluşan ölçekler karşılıklı görüşme yolu ile doldurtuldu. IIEF skoru 63 ve altında, AMS skoru 27 ve üstünde olan hastalar hipogonadizm tanısı konularak çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların erektil fonksiyon ve libido düşüklüğü ile ilgili rutin laboratuar testleri olan; luteinizan hormon (LH), prolaktin, total testosteron (TT), serbest testosteron (ST), seks hormon bağlayıcı globulin (SHBG), dehidroepiandrostenedion-sülfat (DHEA-S) ve albumin değerleri ve lipit profili ölçüldü. Bioavailable testosteron değeri hesaplanması International Society for the Study of the Aging Male'in resmi sitesindeki (www. issam. ch) hesap makinesi kullanılarak yapıldı.Hastalara ayrıca olası alt üriner semptomlarının objektif olarak değerlendirilebilmesi açısından üroflowmetrik ölçüm uygulandı ve miksiyon sonrası rezidü idrar ölçümü yapıldı. Tedavi öncesi parametreler tamamlandıktan sonra tüm hastalara androjen replasman tedavisi başlandı. Hastalar ilk olarak 3. ayda kontrole çağırıldı ve tedavi öncesinde uygulanmış olan tüm tetkikler tedavi sonrasında da tekrarlandı.Bulgular: Yaş ile IPSS ve SHBG arasında pozitif yönde Qmax, Qave ve bioavailable testosteron arasında negatif yönde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlendi.AMS, IIEF, PMR, total testosteron, serbest testosteron, prolaktin, FSH, LH, DHEA-S, progesteron ve lipit profili arasında anlamlı bir ilişki gözlenmedi. Testosteron replasman tedavisi öncesi ve sonrası IIEF, Qave, Qmax değerleri arasında pozitif AMS, PMR ve LH değerleri arasında da negatif istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı diğer parametrelerde tedavi öncesi ve sonrasında anlamlı bir değişim gözlenmedi. AMS ve IIEF ve IPSS skorları arasında anlamlı bir bağlantı gözlenmedi. IIEF skorları ile serbest testosteron ve bioavailable testosteron arasında olumlu yönde anlamlı bir ilişki saptandı.Tartışma: Veriler yaşlanmayla birlikte sekonder hipogonadizm geliştiğini, bu semptomların IIEF, AMS ve IPSS ile değerlendirilebileceğini ve testosteron replasman tedavisi ile bazı semptomların anlamlı olarak gerileyebileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Hipogonadizm, Testosteron, IIEF, AMS, IPSS
Mesane tümörlü hastalarda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme ve dinamik manyetik rezonans görüntüleme yöntemlerinin tanıdaki rolü
Bu çalışmanın amacı, hematüri şikâyetiyle başvuran ve üst üriner sistem USG'si normal olan hastalarda, difüzyon ağırlıklı MRG'nin mesane kitlelerinin tanısında ve kitlenin malign-benign, yüzeyel-invaziv ve transizyonel-skuamöz ayrımında kullanılabilirliğini araştırmaktır.Çalışmaya Haziran 2008 ile Mayıs 2009'da, üroloji polikliniğine hematüri nedeniyle başvuran ve değerlendirmede sistoskopi uygulanacak 45 hasta ile ürolojik hastalığı olmayan gönüllü 30 olgu dahil edildi. Bu hastalardan DAMRG ile sırasıyla b100, b600, b1000 gradyent değerlerinde, difüzyon ağırlıklı görüntüler alındı. Mesanesinde lezyon saptanan hastalarda lezyondan ve gönüllü olguların normal mesane dokusundan ADC değerleri ölçüldü. Mesane tümörlü hastalardan rezeke edilen dokuların, histopatolojik incelenmesi sonrası malign ve benign ayrımı yapıldı. Histopatoloji sonucu benign olarak gelen hastalar ile malign olarak gelen hastaların, kitle ADC değerleri karşılaştırıldı. Ayrıca yüzeyel-invaziv ve transizyonel-skuamöz mesane tümörlerinin ADC değerleri karşılaştırıldı.Malign lezyon saptanan 35 hastanın lezyona ait ADC değerleri (b100, b600, b1000) (1,41x10?3; 1,12x10?3; 0,88x10?3) sağlıklı bireylerdeki normal dokuya göre (3,65x10?3; 2,59x10?3; 2,00x10?3 mm2/s) düşük bulundu ( p<0.05). Benign lezyon saptanan 10 hastanın lezyona ait ADC ölçümlerinin (b100, b600, b1000) (1,82x10?3; 1,23x10?3; 0,92x10?3 mm2/s), malign lezyon için ölçülen ADC değerlerinden, yüksek olmasına rağmen aralarında istatiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0, 05). Ayrıca transizyonel ve skuamöz tipteki hastaların kitle ADC değerleri karşılaştırıldığında, skuamöz tipteki kitlelerin ADC değerlerinin daha düşük olduğu saptandı. Yine invaziv mesane tümörlü kitlelerin ADC değerlerinin, yüzeyel mesane tümörüne göre daha düşük olduğu saptandı (p<0, 05).Sonuç olarak; DAMRG, mesane tümörünün ayırıcı tanısında hızlı, etkili ve lezyon derinliği ile lezyon tipini saptamada, mevcut tanı yöntemlerine alternatif bir görüntüleme yöntemidir. Ancak rutin MRG protokolüne ilave edilebilmesi için daha geniş serili ve kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: DAMRG, ADC, mesane tümörü, Hematüri
Klinik varikoseli olan sekonder infertil erkek hastalarda mikrocerrahi inguinal varikoselektominin etkinliği
Varikosel erkek infertilitesindeki en sık düzeltilebilir patolojidir. Primer infertilitede % 40, sekonder infertilitede % 80 oranında etyolojik patolojide rol oynamaktadır. Varikoselin cerrahi tedavisinde hem semen parametrelerinde düzelme hem de gebelik oranlarında artış olduğu belirlenmiştir.Bu çalışmada varikosel tedavisinde uygulanan Mikrocerrahi İnguinal Varikoselektomi'nin sekonder infertil hastalardaki etkinliği araştırıldı. Androloji polikliniğine infertilite şikayeti ile Ocak 2005 ile Ocak 2009 tarihleri arasında başvuran ve klinik varikosel tanısıyla Mikrocerrahi İnguinal Varikoselektomi operasyonu yapılan 60 primer infertil, 30 sekonder infertil hasta dahil edildi. Hastaların yaşları, infertilite süreleri, varikosel dereceleri (grade), operasyon öncesi ve operasyon sonrası semen parametreleri ve gebelik oranları retrospektif olarak değerlendirildi. Primer infertil ve sekonder infertil hasta gruplarının postoperatif semen parametreleri ve gebelik oranları karşılaştırıldı.Her iki grup arasında operasyon öncesinde ve operasyon sonrasında semen parametreleri açısından anlamlı fark olmadığı saptandı (p>0,05). Primer infertilite grubunda operasyon sonrası, operasyon öncesine göre sperm motilitesinin ve total motil sperm sayısının, sekonder infertil grupta ise sperm sayısının, sperm motilitesinin ve total motil sperm sayısının anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,05). Sekonder infertilite grubunda gebelik oranının, primer infertilite grubuna göre anlamlı olmamakla birlikte daha yüksek olduğu saptandı.İnfertilite tedavisinde etkin bir yöntem olan Mikrocerrahi İnguinal Varikoselektomi sekonder infertil hastalarda da gerek semen parametrelerinde düzelme gerekse gebelik oranlarındaki artış bakımından etkin bir tedavi yöntemidir.Anahtar Kelimeler: Varikosel, sekonder infertilite, mikrocerrahi inguinal varikoselektomi
Prostat kanserinin tanısında ve prostat kanserinin evrelemesinde serum YKL?40 düzeyinin önemi
Human Glykoprotein 39 (YKL?40) kanser hücreleri yanı sıra, kanseri çevreleyen dokudaki makrofajlar ve nötrofiller tarafından da salgılanır. Bu çalışmamızda serum YKL-40 düzeyinin prostat kanserli hastalarda Gleason skor ve hastalık evresi ile ilişkisi araştırıldı.Prostat kanserli 34 hastadan ilk tanı aşamasında ve histolojik olarak BPH tanısı alan 34 hastadan serum alındı ve ELISA yöntemi ile serum YKL-40 düzeylerini belirlendi. Bu hastaların serum PSA düzeyleri de standart otomatik yöntem kullanılarak ölçüldü.Benign Prostat Hiperplazisi (BPH) tanısı almış olan hastalarda serum YKL-40 düzeyi ortalama±SD, 137,43±82,06 ng/ml idi. Prostat kanserli hastalarda serum YKL-40 düzeyi ortalama±SD, 165,67±107,84 ng/ml olarak bulundu. Serum YKL-40 düzeyi prostat kanserli hastaların ilk tanılarında alınan örneklerde, BPH tanısı alan hastalarındakinden anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Serum YKL-40 düzey artışı sadece metastatik evre prostat kanserli hastalarda anlamlı ilişiki gösteriyordu. Serum YKL-40 düzey artışı ile Gleason skoru ve grade`i arasında ilişki tesbit edilmedi.Sonuçlar serum YKL-40 artışının prostat kanserli hastalarda metastatik evre hastalık için bir belirteç olabileceğini öneriyordu. Prostat kanserli hastalarda YKL?40 düzey artışının önemini aydınlatmada yapılacak ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: YKL-40, Prostat kanseri, BPH
Diabetik sistopatide sistometri
: O Z E T Mayxs 1981-Mayxs 1983 tarihleri arasxnda ç.Ü. Txp Fakültesi Dahiliye Kliniğince diabetes mellitus tanxsx kon muş ve Uriner yakxnmasx olan 26 ve olmayan 7 hasta olmak ü- zere toplam 33 hasta diabetik sistopati acxsxndan incelendi. Ayrxca calxsmaya diabetes mellitusu ve herhangi bir üriner patolojisi bulunmayan 10 kontrol ilave edildi. İncelemede ana yöntem olarak sistometri kullanxldx. Tanx ve değerlen dirmede yardxmcx olarak idrar tetkikleri, IVP-tpostvoiding sistograra ve sistopanendoskopi uygulandx, Diabetik sistopati tanxsxnda sistometrinin yerini saptama, sistometrinin gizli başlayan ve ileri aşamalarda belirtilere yol açan diabetik sistopatinin erken tanxsxndaki katkxsxnx ortaya cxkarma ve diabetik sistopatininetyopatoge- nezini aydxnlatraa amacxna yönelik olan çalxşmanxn sonuounda elde edilen bulgular literatürde bildirilen bulgu ve^sonuç- lar la karşxlaştxrxldx. Hastalarxn elde edilen sistoraetrogramlarxnda ortak özellikler olarak his bpzukluğuyla beraber mesane kapasite sine erişilinceye kadar uzun, düşük bir basxnc eğrisi ve ka-- 68 - pasiteye erişildiğinde yavaş yükselen bir basınç eğrisi sap tandı. Bu bulgular detrusor arefleksisi olarak nitelendi. Üriner yakınması bulunmayan hastalarda da benzer özellik lere rastlanması nedeniyle diabetik sistopatinin erken tanısında sistometrinin önemli bir yeri olduğu ve diabetik populasyonda diabetik sistopatinin sanılandan daha yaygın bulunduğu so nucuna varıldı. Elde edilen sistometrik bulgulardan diabetik sistopa- tide patoloj İnin perif erdeki afferent sensoryal aksonlardan başladığı şeklinde bir sonuç çıkarıldı. Nefropati, ©bstrüktif üropati ve üriner infeksion gibi diabetik sistopati komplikasyonlarının üriner retansion ve staz nedeniyle ortaya çıktığı düşünüldü. Bütün bu çalışmanın sonucunda elde edilen sonuç ve.bulgular literatürde bildirilen sonuç ve bulgularla uyum gös terdi.
Bosentan, Teofilin ve Vardenafil'in priapizm tedavisinde kullanımı
Priapizm, cinsel uyarı olmaksızın uzamış istenmeyen ereksiyon halidir. Priapizmin penil arter kan akımına bağlı olarak iskemik, non iskemik ve tekrarlayan olmak üzere üç tipi vardır. İskemik priapizm hızlı ve doğru yaklaşım gerektiren gerçek ürolojik bir acildir. Hastaları erektil disfonksiyondan korumak için ürolog böyle bir acil durumda nasıl davranacağını bilmelidir. Bu çalışmada iskemik priapizmin erken tedavisi için uygulanacak tedavi yöntemlerini araştırmayı hedefledik ve endotelin reseptör blokeri olan Bosentan, adenozin reseptör blokeri ve nonselektif fosfodiesteraz enzim inhibitörü olan olan Teofilin ve Fosfodiesteraz tip 5 (PDE5) inhibitörü olan Vardenafil'i priapizm tedavisinde sıçan modellerinde değerlendirdik.Çalışmaya dahil edilen 24 adet erişkin Sprague-Dawley sıçan 4 eşit gruba ayrıldı. Bütün sıçanlarda vakum yöntemi ile ereksiyon oluşturuldu ve bütün guruplarda 4 saat boyunca ereksiyon devamlılığı sağlanarak priapizm geliştirildi. Daha sonra kavernöz doku örnekleri alınıp doku banyosuna tabi tutuldu. 0,5-0,2 cm' lik kavernöz dokuya ait kesitler alınarak %95 O2 , %5 CO2 ile sürekli gazlandırılan 37°C `de krebs solüsyonu bulunan ısı ceketli, çift çeperli izole organ banyosunda 1000mg' lık istirahat gerimi altında asıldı. Kontrol gurubu dışındaki üç gurubun 1 saatlik kontrol kayıtları alındıktan sonra sırasıyla Bosentan, Teofilin ve Vardenafil arttırılan dozlarda uygulandı. Sonuç olarak dokularda ilaçlara ve arttırılan dozlarına bağlı olarak kontraksiyonlardaki değişiklikler gözlendi.Bu çalışmamızda Bosentan, oluşturulan deneysel priapizm kontraksiyon frekansın ve amplitidü istatistiksel olarak anlamlı bir düzeyde arttırırken, Teofilin kontraksiyon frekans ve amplitüdünü anlamlı bir şekilde azalttı. Vardenafilin ise kontraksiyon frekans ve amplitüdünde anlamlı bir değişiklik yapmadığı sonucuna ulaşıldı.Anahtar Kelimeler: Bosentan, İskemik priapizm, Teofilin, Vardenafil
Aşırı aktif mesaneli hastaların tedavisinde, tek başına ve antikolinerjik ajanla kombine edilerek kullanılan Perkütan posterior tibial sinir uyarımının (PTSS) rolü
Bu çalışmada; konzervatif yaklaşımlar ile tedavide yeterli yanıt alınamayan Aşırı aktif mesaneli (AAM) hastalarda, Perkütan Tibial Sinir Stimülasyonunun (PTSS) tek başına ya da antikolinerjik ilaç uygulamaları ile kombine edilerek kullanımının, tedavideki etkinliğinin incelenmesi amaçlandı.Ocak 2010 ile Nisan 2011 tarihleri arasında, Fırat Üniversitesi Hastanesi Üroloji polikliniğine alt üriner sistem semptomları (AÜSS) nedeniyle başvuran ve klinik değerlendirmeleri sonucunda AAM tanısı konulan, gönüllü toplam 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Tedavi, en az 6 aydır AAM semptomları bulunan ve (sıkışma, sıkışma inkontinansı, nokturi, sık idrar çıkma) daha önce almış olduğu tedavilere dirençli ve/veya yan etki nedeni ile tedavisi tamamlanamayan hastalara uygulandı. Hastalar randomize olarak 3 eşit gruba (n=10) ayrıldı. G 1: PTSS uygulanan grup, G 2: Antikolinerjik kullanan hastalar ve G 3: PTSS ve antikolinerjik tedavisi uygulanan hastalar. PTSS, 10 hafta boyunca haftada 30 dakika uygulandı.Tedavi öncesi işeme günlüğü tedavi sonrası ile karşılaştırıldığında; tüm gruplarda işeme günlüğü parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler saptandı (çıkarılan idrar miktarı, gün içi idrara çıkma sıklığı, nokturi, urge inkontinans ve toplam idrara çıkma sıklığı) (p<0.05). Tedavi sonrası hayat kalitesi ölçeklerinin (UDI-6, IIQ-7, AAMSS) değerlendirmesinde ise her 3 grupta da istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler saptandı (P<0.05). Her 3 grupta tedavi sonrası elde edilen verilerin karşılıklı değerlendirmesinde ise; PTSS ve PTSS+AKK tedavisi uygulanan gruplardaki iyileşmenin yalnız AKK uygulanan gruba oranla daha yüksek olduğu saptandı.Perkütan Tibial Sinir Stimülasyonu (PTSS) uyguladığımız AAM'li hastalarda bu tedavi yöntemi, kısa dönemde etkili, minimal invaziv, kolay uygulanabilir ve ciddi yan etkisi olmayan bir tedavi seçeneği olarak bulunmuştur. Bu yöntem, dirençli olgularda AAM semptomlarını gidermede tek başına ya da antikolinerjik ajanlarla kombine olarak kullanılabilir.Anahtar Kelimeler: Aşırı Aktif Mesane, Tedavi, Perkütan Tibial Sinir Stimülasyonu, Antikolinerjik.
İskemik priapizm patofizyolojisinde ikinci yolaklar ve tedavi alternatifleri
Priapizm, cinsel uyarı olmaksızın uzamış istenmeyen ereksiyon halidir. Priapizmin penil arter kan akımına bağlı olarak iskemik, non iskemik ve tekrarlayan olmak üzere üç tipi vardır. İskemik priapizm hızlı ve doğru yaklaşım gerektiren gerçek ürolojik bir acildir. Hastaları erektil disfonksiyondan korumak için ürolog böyle bir acil durumda nasıl davranacağını bilmelidir. Bu çalışmada iskemik priapizmin erken tedavisi için uygulanacak tedavi yöntemlerini araştırmayı hedefledik ve endotelin reseptör blokeri olan Bosentan, adenozin reseptör blokeri ve nonselektif fosfodiesteraz enzim inhibitörü olan olan Teofilin ve Hem oksijenaz- 1 inhibitörü olan Zn Protoporfirin'i priapizm tedavisinde sıçan modellerinde değerlendirdik.Çalışmaya dahil edilen 24 adet erişkin Sprague-Dawley sıçan 4 eşit gruba ayrıldı. Bütün sıçanlarda vakum yöntemi ile ereksiyon oluşturuldu ve bütün gruplarda 4 saat boyunca ereksiyon devamlılığı sağlanarak priapizm geliştirildi. Daha sonra ikinci gruba Bosentan, üçüncü gruba Teofilin, Dördüncü gruba ise Zn Protoporfirin verilip 6 saat sonra tüm gruplar dekapite edildi. Tüm gruplardaki kavernöz doku örneklerinde Western Blot yöntemi ile ET-1, ADA, HO-1 düzeyleri değerlendirildi. Yine tüm gruplardaki kavernozal doku örneklerinde Tunel yöntemi ile apoptozis indeksi değerlendirildi.Bu çalışmamızda sonuç olarak ikinci grupta ET-1 düzeyi ve apoptozis indeksi, üçüncü grupta ADA düzeyi ve apoptozis indeksi, dördüncü grupta ise HO-1 düzeyi ve apoptozis indeksi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalmış olarak saptandı.Priapizmde gelişen apoptozisin; Bosentan, Teofilin, Zn Protoporfirin ile engellenmesi erektil fonksiyonun korunması konusunda gelecek vaad etmektedir.Anahtar Kelimeler: Bosentan, İskemik priapizm, Teofilin, Zn protoporfirin
Serum androjen düzeyinin prostat kanseri olan hastalarda gleason skoruna etkisi
Anahatar kelimeler: prostat kanseri, testosteron, gleason skoruAMAÇ: Prostat kanseri saptanmış hastalarda serum androjen düzeylerinin Gleason skoruna etkisini incelemektir.GEREÇ VE YÖNTEM: Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji Anabilim Dalı'na PSA yüksekliği yada parmakla rektal incelemede şüpheli bulgu saptanıp, biyopsi yapılan toplam 50 hasta çalışmaya alındı. Prostat kanseri saptanan hastaların serum FSH, LH, E2, sTest, tTest, PSA, sPSA, PSA dansitesi, E2 / tTest parametrelerine bakıldı. Bu parametrelerin Gleason skoru ile korelesyonu araştırıldı. Ayrı olarak tTest düzeyleri düşük, normal, yüksek olmak üzere 3 gruba ayrılarak incelendi.BULGULAR: Çalışmaya toplam 50 hasta alındı. Hastaların ortalama yaşları 63, ortalama PSA 9,5 ve ortalama Gleason skoru 5,6 değerindeydi. Yapılan istatiksel çalışmada E2/tTest oranının, Gleason skoru ile negatif korele olduğu, PSA ve PSA dansitesinin Gleason skoru ile pozitif korele olduğu saptandı. Ayrıca tTest düzeylerine gore ayrılan 3 grupta tTest seviyesi düşük olan grubun Gleason skoru ile negatif korele olduğu saptandı.SONUÇ: Çalışmamızda düşük testosteron düzeyine sahip olan hastaların yüksek dereceli prostat kanserine sahip olduğu görüldü. E2/tTest oranının E2 lehine artması Gleason skorunu azaltarak iyi diferansiye tümor paternine ilerleyen farklılaşma olabileceği saptandı.
Ratlarda deneysel testis torsiyonu ile oluşturulan iskemi/ perfüzyon hasarından korunmada L-Karnitin ve Meloksikamın etkileri
Amaç: Testis torsiyonu çocuklarda ve adelosanlarda sık görülen, kısa zamanda müdahale gerektiren ürolojik acillerden biridir. Bu çalışmada amacımız testis torsiyonu sonrası dokudaki oksidatif gerilimi biyokimyasal ve histopatolojik olarak belirlemek, L-karnitin ve meloksikam tedavisinin bu hasar üzerindeki etkilerini incelemektir.Materyal metod: 250-300 gr ağırlığında 30 adet wistar gelişigüzel olarak her grupta 6 rat olmak üzere 5 gruba ayrıldı. 1. grup sham grubu olarak belirlendi , 2. grupta torsiyon oluşturuldu, 3. grupta 2.gruba uygulanan prosedüre ek olarak ratlara L-karnitin tedavisi uygulandı.(500mg/kg/günIM) 4. grupta 2.gruba uygulanan prosedüre ek olarak meloksikam tedavisi uygulandı.(3mg/kg/gün IM) 5. grupta ise 2.gruba uygulanan prosedüre ek olarak L-karnitin ve meloksikam tedavisi uygulandı.Bulgular:Her iki testisteki ksantin oksidaz değerleri kıyaslandığında, tüm gruplarda sırasıyla sol testisteki ksantin oksidaz değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p:0.006, p:0.004, p:0.006, p:0.004, p:0.004). Torsiyon grubundaki MDA seviyesi L-karnitin, meloksikam ve kombine tedavi gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olarak saptandı (p:0.004, p:0.004, p:0.037). Torsiyon grubunda Cosentino skorunun L-karnitin grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. (p:0.037). Aynı şekilde kombine tedavi grubunda da Cosentino skoru torsiyon grubuna göre daha düşüktü ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. (p:0.675)Sonuç: Torsiyon sonrasında oksidatif enzimlerde, lipid peroksidasyonunda ve protein oksidasyonundaki artış hedef dokuda oksidatif stresin geliştiğini ortaya koymaktadır. Çalışmamızın bulguları ışığında L-karnitin ve meloksikamın tek tek veya kombine olarak kullanıldığında testisteki oksidatif gerilimin özellikle L-karnitin ve kombine tedavi grubunda daha belirgin olmak üzere azaldığını gözlemledik. Bu tedavi modalitesinin insanlarda rutin kullanıma dahil edilebilmesi için randomize, prospektif, geniş kapsamlı ve uzun dönem takip sonuçlarına sahip çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Non-obstrüktif azoospermik hastalarda klinik, laboratuar ve patolojik özelliklerin sperm elde etme başarısındaki etkileri
Çalışmamızın amacı, GÜTF Tüp Bebek ve Üreme Sağlığı Ünitesi'ne başvuran NOA olgularında klinik, laboratuvar ve demografik özelliklerinin, TESE sonuçları ve testis patolojileri ile korelasyonunun, çiftlerin işlemin olası sonuçları konusunda önceden bilgilendirilebilmesinin; işlemler öncesinde maliyet-fayda durumunun araştırılmasıdır.NOA 125 hastanın demografik verileri, testis hacimleri, hormonal parametreleri, histopatoloji sonuçları ve genetik analiz bulgularının TESE sonuçlarıyla korelasyonları araştırılmıştır.NOA olguların tüm infertil erkekler içindeki oranı %15.07 bulunmuştur.Toplam TESE başarısı %40 bulunmuştur. Ortalama yaş, 33.16±5.96(23-47) yıl olarak bulunmuş; 30 yaş üstü grupta 30 yaş altına göre TESE başarısında azalma görülmüş, aynı verilere korunmasız cinsel ilişki süresi 10 yıldan fazla olan hastalarda da rastlanmıştır. Ek hastalık ve/veya cerrahi grubunda, FSH-testis hacmi ters korelasyonu izlenmemiştir. TESE pozitif ve negatif gruplar arasında FSH ve LH düzeylerinde anlamlı farklılık bulunmuştur.(p=0.006, p=0.001 sırasıyla). FSH 20-30 mIU/ml arasında TESE başarısı %5.6 bulunmuştur. Histopatolojik alt gruplarda FSH, LH ve testis hacimleri arasında anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Bilateral TESE olgularında başarı %14.2 bulunmuştur. TESE negatif olguların %96'sında işlem bilateral yapılmıştır.Sonuç olarak NOA hasta gruplarında incelenen parametrelerden hiçbirisi TESE sonucunu öngörememiştir. Ancak bilateral TESE, yüksek FSH düzeyleri, AZFa/AZFb delesyonları durumlarında bu hastaların düşük başarı ve kalıtım riski konusunda ayrıntılı bilgilendirilmesi, maliyetleri düşürülebilir. Zayıf prognozlu grupların bilinmesi, sağlık politikasında ödeneklerin yeniden düzenlenmesini sağlayabilir.
Kemik morfogenetik protein 7'nin (BMP-7) insan luteal granüloza hücrelerinin steroidojenik fonksiyonu ve luteinizasyon özellikleri üzerine etkileri
BMP-7 is a member of the TGF-β superfamily which is mainly produced by theca cells in the ovary. It promotes the transition of primordial follicles into primary follicles, the growth of preantral and antral follicles. However, limited data is available regarding the role of this protein on the molecular luteal characteristics of granulosa cells after ovulation and luteinization processes. In this thesis, it was aimed to analyze the effects of BMP7 on steroidogenesis in human luteal granulosa cells (HLGCs) isolated from follicular fluids of 10 normo-responder IVF patients after the oocyte pick-up procedure. The expression of BMP receptors in these cells was validated with the qRT-PCR technique. BMP-7 treatment significantly down-regulated the expression of StAR which is the rate-limiting enzyme in steroidogenesis in immunoblotting, confocal images, and caused a substantial decrease in P4 production in the luteal GCs. It did not cause any notable change in aromatase expression and E2 production. On the other hand, hCG as a luteotropic hormone significantly up-regulated StAR expression and enhanced P4 output whereas activin-A did the opposite effect and reversed luteinization phenotype. Reversal of luteinization and down-regulation of steroidogenesis with BMP-7 and other hormones with similar actions warrant further investigation to test their in-vivo effects in order to develop new strategies against ovarian hyperstimulation syndrome (OHSS) and this data can be used for clinical trials in the future.
Application of CRISPR /DCAS9 systems for increasing theexpression of FSH receptor in human granulosa cells
FSH (follicle-stimulating hormone) is necessary for the ovary to produce oocytes and the production of steroid hormones. Follicular development is arrested when FSH is not present. The change from FSH-independent to FSH-dependent growth in granulosa cells depends on FSHR (follicle-stimulating hormone receptor). CRISPR activation (CRISPRa) is based on the ability of dCas9, a CRISPR protein variant that cannot act as an endonuclease, to connect to genes without altering the DNA. CRISPRa systems bind to DNA and recruit transcription factors to enhance gene expression. CRISPRa strategies use a variety of transcriptional activators, including fusion proteins and Cas system re engineering. SunTag, SAM, and VPR have all shown significant improvements over the initial dCas9-VP64 technique; therefore, there are several options to choose from when activating genes in various cell lines. The objective of this research has been established to determine if CRISPR dcas9 technology could be used to increase FSH receptor expression in HGRC1 cells (human granulosa cell line) and to investigate the possible effects of dCas9 application on intracellular pathways . The results have indicated that, the dcas9 system can activate FSHR, and increased FSH receptor activity affects several fundamental cellular events involving steroidogenic, life-sustaining, and cell death related signalling sub-pathways. After using the dcas9 system to activate FSHR in human granulosa cells, we have demonstrated a significant increase in the gene expression profile of FSHR, AKT, aromatase, MAPK8, MAPK1, ESR1, MTOR, p53, caspase 3. The examination of FSHR related proteins has revealed that the protein levels of FSHR, AKT, aromatase, and p-38 MAPK have also increased. v The functionality of dcas9 activated FSHR was tested using follitropin alpha (Gonal-f). It has also been shown that although the gene expression levels of FSHR, AKT, aromatase, MAPK8, p53, and caspase 3 increased on a time-dependent manner, the increment in MAPK1, ESR1 (Estrogen Receptor1) and MTOR was temporary. The results of our research led us to conclude that dcas9 technology can be used to increase FSHR at the gene and protein levels efficiently. Genetically engineered granulosa cell for increased FSHR can be used as in vitro models to investigate in vitro maturation (IVM), FSH hyper/hyposensitivity, polycystic ovary syndrome (PCOS) and cancer studies. Key words: Follicle, FSHR, Granulosa Cells, CRISPR/dcas9
Distal ejakülatör kanal obstrüksiyonunun, seminal veziküllere enjekte edilen sülfür kolloid ile sintigrafik olarak değerlendirilmesi
1.ÖZETEjakülatör kanal obstrüksiyonları, erkek infertilitesinin % 1-5'inde etyolojikfaktör olarak saptanır. Son yıllarda non invaziv tanı yöntemlerinin geliştirilmesi,azoospermi veya oligoastenozoospermi saptanan, vas deferensi palpabl, testis volümünormal olan infertil hastaların, distal obstrüktif infertilite açısından değerlendirilmesinigündeme getirmiştir. Transrektal Ultrasonografi (TRUS) gibi tanı yöntemleri sayesindeejakülatör kanal seviyesindeki düzeltilebilir mekanik obstrüktif infertilite patolojileriyanında bu seviyedeki fonksiyonel obstruksiyonların da infertilite nedeni olabileceğibildirilmektedir.Altın standart tanı yöntemi olmayan distal obstrüktif infertil hastalarındeğerlendirilmesinde, aspirasyon, vezikülografi ve kromotübasyon gibi ek tanıyöntemleri geliştirilmiştir. Ancak halen daha, distal fonksiyonel obstrüktif infertiliteyideğerlendirecek tanı yöntemi bulunmamaktadır. Bu çalışmada, TRUS eşliğindeyapılacak veziküla seminalis aspirasyonundan sonra dinamik sintigrafik tetkikin distalobstrüktif infertilitenin değerlendirilmesindeki yerinin araştırılması amaçlandı.İnfertilite nedeniyle androloji polikliniğine başvuran ve yapılandeğerlendirmeler sonucunda distal obstrüktif infertilite dışında ek bir infertilitepatolojisi saptanmayan 20 hasta çalışmaya alındı. TRUS bulgularına göre hastalar ikigruba ayrıldı. Grup 1: Anatomik obstrüksiyon bulgusu saptanan grup (TRUS+) (n=11),Grup 2: Anatomik obstrüksiyon bulgusu saptanmayan grup (TRUS-) (n=9). TRUSeşliğinde 17 cm. 22 Gauge (G) chiba iğneyle seminal veziküllerden aspirasyon yapıldı.Aspirasyonun ardından her bir seminal veziküle 2 cc. Teknesyum 99m sülfür kolloid(Tc-99m SC) enjeksiyonu yapılarak ilk sintigrafi işlemi gerçekleştirildi. Ejakülasyondansonra ikinci sintigrafik görüntü alındı.Grup 1 ve grup 2 arasında sintigrafik boşalma arasında anlamlı fark tespit edildi.(p<0.05). TRUS işlemi ile 20 hastanın 11'inde (%55) distal ejakülatör kanalobstrüksiyonunu gösteren patolojik bulgu tespit edildi. TRUS'un pozitif olduğu 11hastanın 10'unda (%91) Tc 99m SC sintigrafisi ile obstrüksiyon tespit edildi. Tc 99mSC sintigrafisi ile TRUS'un negatif olduğu 9 hastanın 3'ünde (%33) fonksiyonelobstrüksiyon tespit edildi.Distal ejakülatör kanal obstrüksiyonları tanısında, anatomik obstrüksiyonlarısaptamada statik testler yeterli olurken, fonksiyonel obstrüksiyonlarda ek dinamiktestlere başvurulması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: TRUS, sintigrafi, obstrüksiyon.
Oligoastenospermik infertil hastalarda varikosel saptanan ve varikosel saptanmayan grupların mitokondrial DNA delesyonlarının araştırılması
1. ÖZETİnfertilite, evli çiftlerin düzenli cinsel yaşamlarını sürdürmelerine ve doğumkontrolü uygulamamalarına rağmen, en az bir yıllık süre içinde çocuk sahibiolamama durumudur. Evli çiftlerin yaklaşık %15'inde infertilite sorunu vardır.Bunların yaklaşık %50'sinde erkek faktörü rol oynamaktadır. Erkeğe bağlıinfertilite nedenleri içinde en sık görülen varikoseldir. Varikosel semenparametrelerinde Oligozoospermi, Astenozoospermi, Teratozoospermi gibibozukluklara neden olmaktadır. Mitokondri, hücrelerin enerji metabolizmasındaönemli rol oynamakta, oksidatif fosforilasyon (OXPHOS) ile sağlanan enerji ilesperm hareket etmektedir. Mitokondial DNA (mtDNA) OXPHOS enzimatikkompleksinin bir kısım alt ünitelerini kodlamaktadır. Özellikle yüksek enerjiihtiyacı olan iskelet kası, böbrek, beyin, karaciğer ve germinal hücrelerin bazıhastalıklarında, mitokondrial veya nükleer DNA kodlarındaki mutasyonlarsaptanmıştır. Kao ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada mtDNA delesyonu ile insansperm hareket azlığı ve infertilitenin ilişkili olduğu saptanmıştır.Çalışmamızda Androloji polikliniğine infertilite nedeniyle başvuran,varikosel ile birlikte oligoastenospermi saptanan (n=20), varikosel saptanmayanhasta (n=20), mtDNA delesyon açısından normospermik kontrol grubu (n=20) ilekarşılaştırılması amaçlandı. Varikosel tespit edilen oligoastenospermik grup vekontrol grubu 7345bp ve 7599bp'lik delesyonlar açısından karşılaştırıldığında, heriki grup arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0.009 ve p=0.019). Varikoseltespit edilmiyen oligoastenospermik grup ve kontrol grubu 7345bp ve 7599bp'likdelesyonlar açısından karşılaştırıldığında da her iki grup arasında anlamlı birfarklılık bulunmuştur (p=0.011 ve p=0.009). V(+) ve V(-) gruplar 7345bp ve87599bp'lik delesyonlar açısından karşılaştırıldığında ise sırasıyla her iki delesyonaçısından iki grup arasında anlamlı bir farklılık bulunmuştur (P=0.02 ve P=0.042).Çalışmamızda mtDNA delesyonlarının özelikle varikosel tespit edilmeyenoligoastenospermik infertil hastalarda daha sık olduğu bulunmuştur. Varikoseltespit edilen infertil grubunda da kontrolle karşılaştırıldığında bir artış olduğutespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: İnfertilite, mtDNA delesyonu, Varikosel.9
Deneysel Parsiyel Mesane Çıkım Obstrüksiyonu Oluşturulan Tavşanlarda Terazosin Ve Melatonin uygulamalarının, mesane kontraktilitesi, histopatoloji ve oksidan/antioksidan sistem üzerine etkileri
The use of CRISPR/DCAS9 engineered mscs to prevent cisplatin-induced cellular damage in human granulosa cells
Chemotherapy-induced ovarian failure (COF) can cause ovarian dysfunction diseases in which the ovaries temporarily or permanently stop functioning due to chemotherapy. Low estrogen serum levels and amenorrhea are infertility signs may contribute the clinical appearance of COF. Cisplatin is a platinum-based anticancer chemotherapeutic drug that has a gonadotoxic effect on all ovarian cells. Stem cells, especially mesenchymal stem cells (MSCs) obtained from different adult tissues, have been tried as an adjunct therapy for COF. CRISPR genome editing technology is the most broadly used gene editing system, and dCas9 (dead Cas9) is a targeted CRISPR activation tool that lacks the nuclease effect. A synergistic activation mediator (SAM) is a type of CRISPR/dCas9 activation system composed of the dCas9-VP64 fusion protein integrated with a modified sgRNA, including two MS2 aptamers. MS2 binding protein is fused with two other activator domains, p65 and HSF1, and this fusion protein (MS2-p65-HSF1) interacts with MS2 aptamers. Exosomes are extracellular vesicles that range between 20–200 nm and can be isolated from biological fluids. They contain mRNA, long non-coding RNA, microRNAs, proteins, and lipids. Exosomes play an essential role in intercellular communication, in delivering gene and protein expression signals of cells. The aim of this research is to produce dCas9 genome edited MSCs and their exosomes and to test whether these cells are more resistant or chemotherapeutic, cisplatin, or not. Cisplatin-resistant mesenchymal stem cells were obtained by activating the CD99 gene with the SAM activator system. Then, exosomes were obtained from normal and resistant mesenchymal stem cells separately. Later, spheroids were formed with these cells. Co-cultures of MSCs were established with the experimental treatment groups at with hGRC1 (human granulosa cell line) cells in the insert using the Transwell aid. After the co-cultures were established, the cells were exposed to cisplatin. After that, hGRC1 cells were harvested at 24, 48, 72, and 96 hours, respectively. Firstly, a cell viability assay was performed on the collected cells. Then, by qPCR the expression of inflammatory or apoptotic markers as IL-10, IL-1Ra, Bax, and Bcl-2 genes was analyzed. As a result, it was observed that there were more viable cells in all experimental groups compared to the control group, and inflammatory and apoptosis values decreased in each hour group. And it was also discovered that resistant cells have provided a more effective protection than the non-resistant cells. The group that provides the most significant protection compared to all other experimental groups is the group that uses resistant mesenchymal stem cells and exosomes isolated from these cells, and this finding is important as it can be interpreted that the use of resistant mesenchymal cells with their exosomes can be an alternative adjunct therapy to protect ovarian granulosa cells during the use of cisplatin like chemotherapeutics for cancer. Keywords: Mesenchymal Stem Cells, Cisplatin, CRISPR/dCas9, Exosomes, Cancer, Infertility
Prostat kanseri ile benign prostat hiperplazisinin ayırıcı tanısında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin yeri
Bu çalışmanın amacı, difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (MRG) tekniğini kullanarak, prostat kanserli ve benign prostat hiperplazili hastalarda, prostat görünür difüzyon katsayısı (ADC) değerlerini hesaplamak ve kıyaslamaktır. 20 prostat kanserli ve 20 benign prostat hiperplazili hastadan, difüzyon ağırlıklı eko-planar (EPI) görüntüler alındı. Her iki hasta grubunda b600 ve b1000 değerleri için ayrı ayrı ADC ölçümleri gerçekleştirildi. Prostat kanserli hasta grubunun prostatlarından, prostat biyopsi sonuçlarının kılavuzluğunda elde edilen ortalama ADC değerleri, b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla 1,16 x 10-3 ± 0,66 x 10-4 mm2/sn ve 1,87 x 10-4 ± 2,09 x 10-5 mm2/sn olarak bulundu. Benign prostat hiperplazili hasta grubunun prostatlarından, randomize anatomik prostat lokalizasyonu seçimi ile elde edilen ortalama ADC değerleri ise b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla 1,71 x 10-3 ± 1,96 x 10-4 mm2/sn ve 2,90 x 10-4 ± 1,58 x 10-5 mm2/sn olarak bulundu. Hem b600 hem de b1000 değerleri için prostat kanserli hastaların prostatlarından elde edilen ADC değerleri, benign prostat hiperplazili hastaların prostatlarından elde edilen ADC değerlerine göre anlamlı biçimde düşük bulundu. Prostatın difüzyon ağırlıklı eko-planar görüntülemesi ve ADC ölçümleri, prostat kanseri ile benign prostat hiperplazisinin ayırıcı tanısında önemli bilgiler sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Prostat Kanseri, Benign Prostat Hiperplazisi, Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme
Varikoselli infertil hastalarda prognostik bir faktör olarak gonadotropin-releasing hormon testinin değeri
ÖZET Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji kliniğinde Kasım 1993 - Mayıs 1994 tarihleri arasında infertilite nedeniyle başvuran varikoselli hastalardan 30' u ile 10 kontrol bireyi çalışma kapsamına alındı. Hastaların yaş, infertilite süresi, testiküler atrofi, varikosel grade'i, unilateral veya bilateral olması, preoperatif sperm yoğunluğu ve GnRH testi gibi prognostik faktörler üzerinden varikoselektomiye verdikleri cevaplar değerlendirildi. Yaş, infertilite süresi, testiküler atrofi ve varikosel grade'i ile sonuçlar arasında anlamlı bir ilişki belirlenemedi. Varikosel bilateral olduğunda, preoperatif değerlerde çok daha belirgin bozulma oluşturmasına karşın, postoperatif cevap unilateralden daha başarılı oldu. Oligospermik hastalarda da normospermiklere kıyasla daha belirgin artışlar sağlandı. GnRH testi, postoperatif devrede en iyi (teste artmış gonadotropin cevabı veren oligospermik hastalarda yoğunlukta % 274, motilitede % 34 ve anomalide % 43 iyileşme) ve en kötü (teste normal cevap veren ve normospermik olan hastalarda yoğunlukta % 14, motilitede % 5 ve anomalide % 22 iyileşme) hasta gruplarını belirleyebilmesi nedeniyle, en kıymetli prognostik faktör olarak belirlendi. 60
Differential identification of genes related to implantation process via use of CRISPR/Cas9
Implantation failure occurs when chorionic gonadotropin secreted by trophoectoderm cells is not produced during the invasion of the embryo into the endometrium, or if it is produced, it cannot form the gestational sac. Even in spontaneous pregnancies where assisted reproductive techniques are not applied, the probability of implantation failure on the first attempt varies between 25-40%. This project aims to elucidate the activity, interactions, temporal and cell type-dependent variability of genes affecting implantation, changes in in vitro conditions, and their effects on implantation using the efficient CRISPR/Cas9 genome editing method. To achieve this goal, samples were collected at 24 and 72 hours from blastocysts incubated in in vitro three-dimensional culture environment in different experimental groups. RNA sequence analysis was performed on these samples and active genes were revealed. For each identified active gene, silencing was performed separately on endometrial epithelial cells and endometrial stroma cells using the CRISPR/Cas9 method. In vitro implantation parameters were examined for each group. The study focused on Hmga2 in endometrial epithelial cells, Uxs1 genes in stromal cells, and Gm15452 genes (a pseudogene) in both epithelial and stromal cells. Knockout of these genes using the CRISPR/Cas9 method caused significant changes in the relevant genes identified as adhesion, invasion, and developmental and functional implantation parameters. Knockout of Hmga2 in epithelial cells revealed significant changes in E-Cadherin, Fibronectin, LIF, Mmp9, and Wnt4 genes at different time groups. Knocking out of Gm15452 in epithelial cells led to significant changes in E-Cadherin and LIF expressions. Uxs1 knockout in stroma cells affected the expressions of E-Cadherin, LIF, and Mmp9, while Gm15452 knockout in stroma cells significantly affected the expressions of E-Cadherin, LIF, and Mmp9.
Sistematik prostat biyopsisi bir zorunluluk mu? Lezyon temelli biyopsi optimizasyonu nasıl olmalıdır?
Prostat kanseri (PKA) tanısında, prostat biyopsisi altın standart yöntemdir. Güncel çalışmalar, prostat biyopsisinde sistematik biyopsinin (SB) gerekliliğinin ve katkısının azaldığını göstermektedir. Avrupa Üroloji Derneği, eski kılavuzundaki HYB + SB önerisini, güncel kılavuzunda HYB + Bölgesel Biyopsi (BB) olarak değiştirmiştir. Bu çalışmada, sadece HYB, HYB+BB ve HYB+SB kombinasyonlarının PKA saptama oranları karşılaştırılması amaçlanmıştır. PIRADS 3 ve 5 lezyonlara sahip hastalarda sadece HYB, HYB + SB kombinasyonu ile ISUP GG≥2 PKA saptama açısından istatistiksel olarak benzer tanısal performans gösterdi (p=0.063 ve p= 0.5). PIRADS 4 grubunda ise HYB duyarlılığı, HYB + SB ile karşılaştırıldığında 95/118 (%80.5) bulundu (p<0.001). PIRADS 4 grubunda sistematik biyopsinin saptayıp HYB'nin saptayamadığı 23/340 (%6.76) ISUP GG≥2 PKA olduğu görüldü. Sistematik biyopsinin katkısının olduğu hasta grubunda (n=23), diğer gruba (n=317) kıyasla lezyon boyutu daha küçüktü (7.15 mm vs. 9.88 mm, p<0.001). Yapılan ROC analizinde 9.25 mm kesme değer olarak bulundu. <9.25 mm lezyonlarda 59 hastada ISUP GG≥2 PKA saptandı. HYB bu hastaların 39'unda (%66.1) ISUP GG≥2 PKA saptayabildi (p<0.001). <9.25 mm lezyonlarda HYB + BB, 56/59 (%94.9) ISUP GG≥2 PKA saptadı (p=0.125). ≥9.25 mm PIRADS 4 lezyonlarda, 59/168 (%35.1) hastada ISUP GG≥2 PKA saptandı. HYB'nin 56(%94.9) hastada bu kanserleri saptadığı görüldü (p=0.25). Bizim çalışmamızın sonuçları, güncel öneri olan HYB + BB kombinasyonunun her hasta için bir zorunluluk olmayabileceğine işaret etmektedir. Hastaların PIRADS skoruna, lezyonun yerine ve lezyonun boyutuna göre biyopsi stratejisi optimize edilebilir.