41
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kedilerde gonyometre kullanılarak eklem hareket açıklığının ölçülmesi
İnsanlarda ve farklı memeli hayvan türlerinde eklem hastalıklarının derecesini ve önerilen tedaviye yanıtını ölçmeye yönelik farklı doğrulanmış nesnel ölçütler mevcuttur. Bu bağlamda kedilerdeki eklem hastalıklarını ve bu hastalıklara yönelik tedavilerin etkilerini daha iyi anlayabilmek için farklı eklemlere ait uygun hareket aralığının (ROM) güvenilir ve hızlı bir yöntemle ölçülmesi ve doğrulanması önemlidir. Kedilerde radyolojik yöntem ROM ölçümleri için kullanılmış olsa da daha basit ve invaziv bir olmayan bir yöntem olan gonyometrik ölçümlerin kullanılması yaygın değildir. Bu bağlamda tez çalışmasın amacı tekir ırkı kedi ile Scottish ırkı sağlıklı kedilerde gonyometrik eklem ölçümlerinin güvenilirliğini radyolojik yöntemle kıyaslayarak ortaya koymak ve kedilerde temel olarak kullanılabilecek referans değerleri elde etmekti. Çalışmada daha önce eklem sağlık sorunları bulunmayan toplam 42 (21 tekir ve 21 Scottish Fold) kedi kullanıldı. Bu kedilerde bir araştırmacı tarafından radyolojik ve gonyometrik uygulamalar yapılarak sonuçlar istatistiki açıdan değerlendirildi. Kedilerde çalışma sonunda elde edilen gonyometrik ve radyolojik ölçümler arasında istatistiki bir fark gözlenmedi. Bununla birlikte Scottish Fold hem de tekir ırkı kedilerde karpal ektansiyon dışındaki bütün ROM ölçümleri istatistiki olarak farklı bulundu. Her iki ırk kedi popülasyonunda yaşın ve cinsiyetin ROM üzerine etkisinin daha sınırlı ve istatstiki olarak önemsiz olduğu görüldü. Bu bulgular gonyometrik ölçümlerin potansiyel olarak kedilerde eklem hastalığının ilerlemesini gözlemleyebilmek ve tedavi modalitelerine yanıt olarak eklem hareketindeki iyileşme derecesini takip edebilmek için kullanılabilir bir yötem olduğunu göstermektedir. Ayrıca ırk özelliklerinın ROM üzerinde belirgin bir etkisi olduğu anlaşılmakta ve farklı kedi ırkları için referans değer oluştururken ırk özelliklerinin dikkate alınması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Gonyometre, Kedi, Radyografik ölçüm, Eklem hareket aralığı
Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi öğrencilerinde self servis işitme taraması ve gürültüye bağlı işitme kaybı farkındalığının değerlendirilmesi
Günümüzde yetişkin işitme taramaları, diğer yaş grubu taramalarına göre hala sınırlı bir şekilde uygulanmakta ve standart bir programı bulunmamaktadır. Bu sebeple mevcut çalışmada, üniversite öğrencilerinde self servis işitme tarama yöntemi ile işitme sağlığının değerlendirilmesi ve işitme kaybının en sık nedenlerinden biri olan gürültüye bağlı işitme kaybı (GBİK) konusundaki farkındalık düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç kapsamında, Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nde öğrencilerin 250, 500, 1000, 2000, 4000 ve 8000 Hz frekanslarındaki saf ses işitme eşikleri ölçülmüş ve işitme sağlığı açısından genel durumları analiz edilmiştir. Ayrıca, katılımcılara GBİK konusunda bilgi düzeylerini ölçmek amacıyla, 10 soruluk bir farkındalık anketi uygulanmıştır. Araştırmaya, 18-24 yaş aralığındaki 385 gönüllü öğrenci (185 kadın, 200 erkek) katılmıştır. İşitme taraması sonuçlarına göre, katılımcıların %99,2'si normal işitmeye sahipken (25 dB ve altı), %0,5'inde unilateral, %0,3'ünde bilateral hafif derecede ( 26-40 dB) işitme kaybı tespit edilmiştir. Frekansa özgü işitme eşikleri ve saf ses ortalamaları açısından sınıflar ve cinsiyetler arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Anket sonuçlarına göre, öğrencilerin GBİK konusundaki farkındalık ortalaması %68,8 olarak belirlenmiştir. Sınıflar ve cinsiyetler açısından GBİK farkındalığı değerlendirildiğinde ise anlamlı bir fark tespit edilmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak, çalışmaya dahil olan genç yetişkinlerde işitme kaybı prevalansının düşük olduğu ve GBİK konusunda kısmen bilgi sahibi oldukları görülmüştür. Bu tür self servis işitme taramaları ve farkındalık çalışmalarının yapılması, yetişkinlerde standart bir tarama programının oluşturulmasına ve toplum genelinde işitme sağlığı bilincinin geliştirilmesine katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Ayrıca, self servis işitme tarama yönteminin; kolay, kısa sürede uygulanabilir ve ekonomik olması nedeniyle, işitme kaybı tespiti açısından yetişkinlerde yaygınlaştırılmasının faydalı olacağı öngörülmektedir. Anahtar kelimeler: Gürültüye bağlı işitme kaybı (GBİK) farkındalığı, Odyometrik test, Saf ses ortalaması, Self servis işitme taraması, Yetişkin işitme taraması
Stimulatory and inhibitory effects of green leaf volatiles on "good" (Commensal) and "bad" (Pathogenic) bacteria in the intestine*
The balance between beneficial and pathogenic bacteria in the intestine has a great importance in terms of gut physiology and immunity. The aim of the study was to investigate the stimulatory and inhibitory effects of aldehydes from green leaf volatiles (trans-2-hexenal, cis-3-hexenal, trans-2-nonenal and, trans-2-decenal) on beneficial (Bifidobacterium bifidum, Bifidobacterium longum, Lactobacillus acidophilus and, Lactobacillus casei) and pathogenic bacteria (Fusobacterium nucleatum, Clostridium perfringens, Staphylococcus aureus, Escherichia coli and, Salmonella typhimurium) from the intestine. E. coli, S. typhimurium and, S. aureus, which are facultative anaerobes, were grown using bacterial-specific media in the incubator at 37°C. Other intestinal bacteria, which are strictly anaerob, were grown in anaerobic cabinet at 37°C for 24-48 hours using anaerobic media. Minimal inhibitory concentration (MIC) values of green leaf volatiles on intestinal bacteria were investigated by microdilution method in the range of 3.9, 7.8, 15.6, 31.3, 62.5, 125, 250, 500 and, 1000 μg/ml concentrations. The lowest MIC value of green leaf volatiles determined on intestinal bacteria was 500 μg/mL. It was observed that beneficial gut bacteria were more resistant to green leaf volatiles than pathogens. The growth of B. bifidum was stimulated by trans-2-hexenal and trans-2-decenal at 3.9-250 μg/mL (P<0.05), by cis-3-hexenal at 15.6 and 31.3 μg/mL (P<0.05) and, by trans-2-nonenal at 3.9-500 μg/mL doses (P<0.05). Trans-2-decenal also stimulated moderately growth of L. acidophilus at 31.3 and 62.5 concentrations (P<0.05). Trans-2-hexenal, cis-3-hexenal and, trans-2-nonenal did not exhibit inhibitory effect on beneficial intestinal bacteria except B. longum. Trans-2-decenal was most effective aldehyde on pathogens, with growth-inhibitory effect on C. perfringens, F. nucleatum and, S. aureus at the concentration of 500 μg/ml (P<0.05). Trans-2-decenal also protected beneficial bacteria at the dose that it inhibited pathogen ones. All used compounds inhibited F. nucleatum as one of the agents of colorectal cancer, at 500 μg/ml dose (P<0.05). E.coli and S. typhimurium from pathogens were resistant to all green leaf volatiles while S. aureus was inhibited only by trans-2-decenal at 500 μg/mL dose (P<0.05). In conclusion, it is thought that the used green leaf volatiles might have beneficial effects on gut health by regulating beneficial bacteria and inhibiting pathogenic bacteria. In vitro and in vivo trials investigating the effects of green leaf volatiles on the mixed cultures of intestinal bacteria will contribute to the elucidation of the subject.
Bısfenol A toksikasyonuna maruz kalan erkek yeni zelanda tavşanlarında punikalajin uygulamalarının serum antioksidan seviyeleri ve üreme ile ilgili bazı hormonlar üzerine etkileri
Bisfenol A'ya (BPA) maruz kalan erkek Yeni Zelanda tavşanlarında, güçlü antioksidan özellikleri ile bilinen punikalajinin (PUN), bazı dokulardaki oksidan-antioksidan enzimler, kandaki bazı biyokimyasal parametreler ve bazı hormonlar üzerine olası etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 24 erkek tavşan 2 hafta süresince laboratuvar koşullarına alıştırıldı. Daha sonra, her grupta 6 tavşan olacak şekilde rastgele 4 gruba ayrılan tavşanlarda deneysel çalışmalara başlandı. Kontrol grubundaki (KONT) erkek tavşanlara mısır yağı ve musluk suyu verildi. BPA grubunda bulunan tavşanlara mısır yağı içerisinde 20 mg/kg BPA ve musluk suyu verildi. PUN grubundaki tavşanlara mısır yağı ve musluk suyu içerisinde 2 mg/kg PUN uygulandı. Son grupta bulunan tavşanlara ise sırasıyla mısır yağı içerisinde 20 mg/kg BPA ve musluk suyu içerisinde 2 mg/kg PUN verildi. Toplam 9 hafta boyunca günlük olarak oral gavaj yoluyla yapılan uyulamalar süresince tavşanlar haftada bir kez tartılarak uygulama dozları ayarlandı. Çalışmanın son gününde 12 saat aç bırakılan tavşanların kulak arterlerinden kan alınarak bazı hormon ve biyokimyasal parametrelerin analizi için kullanıldı. Daha sonra ötenazi yapılan tavşanların iç organları fosfat tamponlu salin (PBS) ile yıkandıktan sonra oksidan-antioksidan parametreler ölçülünceye kadar -80 oC'de bekletildi. İstatistiksel analiz için PROC GLM prosedürü kullanıldı. Gruplararası farklılıklar için ise Dunnet testi yapıldı. Analizler neticesinde; kan serum inhibin, FSH, LH, FSH/LH oranı, FSH/inhibin oranı plazma, Mg, P, Ca, Na, K, bilirubin, albümin ve toplam plazma protein seviyelerinde gruplar arasında herhangi bir istatistiki farka rastlanmadı (P>0,1). Benzer bir şekilde gruplar arasındaki plazma, karaciğer ve böbrek glutatyon peroksidaz değerleri de önemsiz bulundu (P>0,1). Fakat, BPA uygulamaları serum kolesterol, LDL, HDL, amilaz, lipaz, CRP, GGT seviyelerini olumsuz etkiledi (P<0,05). Ayrıca BPA'nın plazma, testis, karaciğer ve böbrek malonildialdehit seviyelerini yükseltirken, katalaz ve süperoksit dismütaz seviyelerini düşürdü (P<0,05). BPA ile birlikte uygulanan PUN tedavisinin ise bu parametrelerde önemli ölçüde iyileşmeye sebep olduğu gözlendi. Elde edilen değerler, BPA'nın erkek tavşanlarda yol açtığı olumsuz etkilerin PUN tarafından önemli ölçüde düzeltilebileceğini gösterdi. Anahtar kelimeler: Kolesterol, Oksidan-Antioksidan enzimler, Polifenoller, Toksikasyon, Üreme hormonları
Çinko ilavesinin obez ratlarda adipoz dokudan salınan bazı adipokinler, dislipidemi ve insülin direncine olan etkisi
Obezite kanser dahil birçok metabolik hastalığın oluşmasına neden olan ve tedavisi yönünde araştırmaların yoğun olarak yapıldığı hafif düzeyli kronik bir yangıdır. Bu araştırmada antioksidan ve anti-inflamatuar etkileri olan Zn (ZnSO4)'nun, diyetle obezleştirilen ratların içme sularına ilave edilmesi ile elde edilebilecek enerji dengesi değişimlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla beş haftalık yaşta erkek Sprague Dawley ratları kullanılmıştır. Ratlar standart rat yemi tüketen kontrol ve yüksek yağlı diyetle (YYD) beslenerek obezleştirilecek ratlar olmak üzere iki gruba rastgele ayrılmıştır. Obezitenin oluşumun belirlendiği denemenin ilk sekiz haftası sonrasında obezleşen ratlar, içme suyuna Zn ilave edilen (YYD+Zn) ve edilmeyen obez grup (YYD) olarak iki gruba ayrılmışlardır. Sekiz hafta boyunca (ilk 6 hafta 150 mg Zn/L, 7. hafta 235 mg Zn/L, 8. hafta 250 mg Zn/L) içme sularına Zn uygulamasının sonunda yapılan analizlerde, ortalama yem tüketiminin Zn verilen obez grupta farklı olmadığı belirlenmiştir. İstatiksel değerlendirme sonucunda YYD+Zn grubunda ölçülen ortalama beden ağırlığı, ortalama su tüketimi ayrıca serum CRP, oreksijenik etkili nöropeptid Y (NPY), leptin, insülin, açlık kan glikozu, insülin direnci (HOMA-IR) düzeyinin YYD ile beslenen obez ratlara göre azaldığı tespit edilmiştir. Zn ilavesinin obez ratlardaki serum toplam kolesterol, LDL ve HDL kolesterol seviyelerini sağlıklı kontrol grubunda elde edilen verilere yaklaştırdığı ve obez ratlarda elde edilen sonuçlara göre istatiksel olarak azalttığı gözlenmiştir. İçme suyuna Zn ilavesi, obez ratlarda tokluk duyusu oluşumunda etkili protein olan nesfatin-1'in istatiksel olarak anlamlı bir düzeyde (p<0,0001) artmasını sağladı. Serum trigliserid konsantrasyonu ise Zn alımı ile obezlerde azalma eğilimi göstermiştir. Sonuç olarak, enerji dengesinde elde edilen olumlu veriler doğrultusunda insanlarda obeziteye bağlı olarak gelişebilen metabolik hastalıkların oluşumunun engellenmesi için Zn'nin oral olarak kullanımının çok önemli katkıları olacağı söylenebilir.
Sığla yağının (liquidambar orientalis) kommensal ve patojen bağırsak bakterileri üzerine etkileri
Bu çalışmada, eterik yağlar ve fenolik bileşiklerce zengin sığla yağının (Liquidambar orientalis) kommensal-faydalı (Bifidobacterium bifidum, Bifidobacterium longum, Lactobacillus acidophilus ve Lactobacillus casei) ve patojen-zararlı (Clostridium perfringens, Staphylococcus aureus, Escherichia coli ve Salmonella Typhimurium) bağırsak bakterileri üzerine baskılayıcı (inhibe edici) ve uyarıcı (stimule edici) etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. E. coli için Luria-Bertani (LB), S. Typhimurium ve S. aureus için Tryptone Soya Broth (TSB), L. acidophilus ve L. casei için de man, Rogosa, Sharpe (MRS), B. bifidum için %0,05 oranında sistein ilave edilmiş MRS, B. longum ve C. perfringens için ise anaerobik bir besiyeri olan Medium 2 kullanılmıştır. Fakültatif anaerob olan E. coli, S. Typhimurium ve S. aureus inkübatör içerisinde diğer bakteriler ise anaerobik kabin içerisinde büyütülmüştür. Sığla yağının bağırsak bakterileri üzerine etkileri inkübatör ve anaerobik kabin içerisinde, sıvı mikrodilüsyon yöntemiyle 0,125; 0,25; 0,5; 1, 2, 4, 8, 16, 32 ve 64 mg/ml konsantrasyonlarında araştırılmıştır. Kommensal bağırsak bakterilerinin sığla yağına patojen bakterilere göre daha dirençli olduğu gözlenmiştir. Sığla yağı, kullanılan faydalı bakteri suşları üzerinde tamamen inhibe edici etki oluşturmamıştır. Ayrıca L. acidophilus'un üremesini kullanılan tüm konsantrasyonlarda, B. longum'un üremesini ise 1 ve 2 mg/ml konsantrasyonlarda stimule etmiştir. Sığla yağı patojen bağırsak bakterilerinin üremesi üzerinde uyarıcı etki oluşturmamıştır. Sığla yağına karşı en duyarlı patojen bakterinin S. Typhimurium, en dirençli patojen bakterinin ise E. coli olduğu gözlenmiştir. Sığla yağı, S. Typhimurium'a karşı 8 mg/ml konsantrasyonda potansiyel antibakteriyel aktivite göstermiş, 16 mg/ml konsantrasyonda S. Typhimurium'un büyümesini tamamen baskılamıştır (Minimal inhibitör konsantrasyon, MİK). Diğer patojenler olan S. aureus ve C. perfringens üzerine 0,25-16 mg/ml doz aralığında potansiyel antibakteriyel aktivite göstermiş ve her iki bakterinin üremesini de 32 mg/ml konsantrasyonda tamamen inhibe etmiştir. Sığla yağı, E. coli üzerine ise 4-64 mg/ml doz aralığında potansiyel antibakteriyel aktivite göstermiş olmakla birlikte bu bakterinin üremesini tamamen baskılayamamıştır. Bağırsaklardaki faydalı bakteriler üzerine uyarıcı, patojenler üzerine ise baskılayıcı etkiler gösteren sığla yağının bağırsak mikrobiyotası eubiyozis koşullarına ve bağırsak homeostazisine katkı sağlama potansiyeline sahip olduğu sonucuna varılmıştır.
Ticari olarak satılan kolajenlerde olası ağır metal ve antibiyotik kalıntısı varlığının araştırılması
Ticari olarak satılan ambalajlanmış kolajenlerde ağır metal ve/veya antibiyotik kalıntısı olma riski bulunmaktadır. Çünkü kolajenler genel olarak çiftlik hayvanlarından ve deniz canlılarından elde edilmektedir. Günümüzde çevre kirliliğinde kritik aşamalara gelinmiştir. Piyasada satışa sunulan kolajen ürünlerinde "ağır metal içermez" veya "antibiyotik içermez" gibi bilgi notları bulunmamaktadır. Çalışmamızda bu yüzden bir destek ve besin maddesi olarak kolajenlerin fizyolojik güvenli sınırlarda olup olmadığının belirlenmesi amaçlı olarak satışta bulunan çiftlik ve deniz hayvanlarından elde edilen kolajenlerden laboratuvar koşullarında gerekli incelemeler yapılması amaçlanmıştır. Bu amaçla internet üzerinde satılan en popüler 25 sığır ve balık kolajenden 10'ar tanesi rastgele olarak seçilerek Burdur il merkezinde bulunan bir eczaneden satın alınmıştır. Satın alınan ürünler analizleri yapılana kadar -5oC'de saklanmıştır. Daha sonra bu ürünlerdeki çinko, kurşun, kadmiyum, cıva ve arsenik seviyeleri indüktif olarak eşleşmiş plazma optik emisyon spektrometresi (ICPOES) kullanılarak analiz edilmiştir. Örneklerdeki streptomisin, sülfonamid, tetrasiklin ve kloramfenikol seviyeleri ise yüksek performanslı sıvı kromatografi (HPLC) yöntemi ile tayin edilmiştir. Bütün analizler Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, Bilimsel ve Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğüne ait laboratuvarda yapılmıştır. Numunelerin hiçbirisinde kurşun, cıva ve arsenik kalıntısına rastlanmamıştır. Balık ve çiftlik hayvanlarından (CF) elde edilen kolajen örneklerindeki ortalama kadmiyum seviyesi gruplar arasında önemsiz bulunmuştur (P=0,2548). Balık kolajen numunelerindeki en düşük kadmiyum seviyesi 0,152 mg/kg, en yüksek kadmiyum seviyesi ise 0,288 mg/kg olarak tespit edilmiştir(ortalama 0,2495±0,0393). CF kaynaklı kolajen örneklerinde tespit edilen kadmiyum seviyeleri 0,183 mg/kg ile 2,78 mg/kg arasında değişmiştir (ortalama 0,2311±0,0301).İstatistiki olarak balık ve CF kolajenlerindeki ortalama çinko miktarı önemsiz bulunmuştur (P=0,2644).Balık kolajenlerindeki çinko seviyesi en düşük 1,368 mg/kg, en yüksek 2673 mg/kg olarak gözlenmiştir (553,89 ±498,53) olarak bulunmuştur. CF kolajenlerinde ise en düşük ve en yüksek çinko seviyelerinin sırasıyla 1,750 mg/kg ile 1528 mg/kg olarak (155,92 ±148,49) bulunmuştur. Elde edilen sonuçlara göre değerlendirilmesi yapılan hiçbir kolajen numunesinde streptomisin, sülfonamid ve tetrasiklin kalıntısına rastlanmamıştır. Kloramfenikol sadece iki balık kolajen numunesinde gözlenirken, bu değerler normal ölçüm alt sınırının altında kalmıştır. Elde edilen değerler, ülkemizde satılan ticari kolajenlerde ağır metal ve antibiyotik kalıntısı riskinin düşük olduğunu göstermektedir.
Streptozotocin ile diyabet oluşturulan sıçanlarda oksidatif stres, diyabet ve TNF-alfa düzeyi üzerine krom ve trigonella foenum-graecum'un (Fenugreek) koruyucu etkileri
Bu çalışma, streptozotocin ile Tip I diyabet oluşturulan sıçanlarda krom ve Trigonella foenum-graecum'un (TFG) birlikte ve ayrı uygulanmasının oksidatif stres, TNF-α ve diyabet üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla yapıldı. Çalışmada her grupta 10 hayvan olacak şekilde 60 adet, 2-3 aylık dişi Sprague-Dawley cinsi sıçan kullanıldı. Kontrol grubuna ip. ve 21 gün oral serum fizyolojik uygulandı. Deneme grubundaki hayvanlara ip. 50 mg/kg tek doz STZ uygulamasıyla diyabet oluşturuldu. Diyabet kontrol (DK) grubuna serum fizyolojik, Trigonella grubuna 150 mg/kg TFG, krom grubuna 30 µg/kg krom, kombine gruba 150 mg/kg TFG+30 µg/kg krom oral olarak, insülin grubuna ise subkutan 1IU insülin 21 gün uygulandı. Çalışmanın 0., 3. ve diyabet oluşturulduktan sonraki 7., 14., 21. günlerde açlık kan glikoz değerleri, 21. günde HbA1c ile Total Oksidan(TOS), Total Antioksidan(TAS) ve TNF-α değerleri ölçüldü. DK grubu ile diğer diyabetli grupların 21. gündeki açlık kan glikoz değerleri kıyaslandığında TFG, insülin ile TFG+Cr gruplarında p˂0,001, Cr grubunda p˂0,01 düzeyinde azalma olduğu, HbA1c değerlerinde ise önemlilik olmadığı belirlendi. Diyabetli deneme gruplarının plazma, eritrosit ve karaciğer TOS düzeyleri DK grubuna kıyasla önemsiz bir azalma gösterdi. Böbrek TOS düzeylerinde kombine grupta p˂0,05 oranında azalış belirlendi. Eritrosit ve karaciğer TAS düzeylerinde önemlilik olmadığı, plazma TAS değerlerinde insülin grubunda, böbrek TAS değerlerinde ise krom grubunda p˂0,05 düzeyinde artışlar saptandı. DK grubu ile diyabetli deneme gruplarının plazma TNF-α değerleri kıyaslandığında krom grubunda p˂0,05, karaciğer TNF-α değerleri karşılaştırıldığında ise insülin grubunda p˂0,001 oranında azalma belirlendi. Sonuç olarak; Tip I diyabette artan hiperglisemi, oksidatif stres ve TNF-α'nın etkilerinin hafifletilmesinde ve açlık kan glikoz değerlerinde oluşan artışların kontrol altında tutulmasında, eksojen kullanılan Trigonella foenum-graecum ve kromun faydalı olduğu ancak insülinle birlikte verilmelerinin daha etkili olacağı kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler; Diyabet, Trigonella foenum-graecum, Krom, TNF-α, Oksidatif Stres.
Ratlarda E vitamini ve selenyum alveolar ve peritonal makrofajların fagositik aktivitesi üzerine etkisi
52 ÖZET Bu çalışmada, Selenyum ve E vitamininin in vivo alveolar ve peritonal makrofajların fagositik aktivitesi üzerine etkileri araştırıldı. Bu amaçla toplam 60 adet, vücut ağırlıkları 140-160 gr arasında değişen 5 haftalık erkek Wistar albino sıçanlar kullanıldı. Bu sıçanlardan kontrol (n=20) ve uygulama (n=40) grupları oluşturuldu. Uygulama grubu iki gruba ayrıldı. Birinci uygulama grubuna 10 mg/gün di- alfa-tokoferil Asetat, ikinci uygulama grubuna ise 0.2 mg Sodyum selenit intraperitonal olarak 5 hafta süreyle uygulandı. Uygulama sonunda her üç gruba ait alveolar ve peritonal makrofajların fagositik aktiviteleri tespit edildi. Sonuçta; E vitamini ve selenyum uygulanan grupta, kontrole kıyasla hem alveolar hem de peritonal makrofajlarının fagositik aktivitesinin önemli ölçüde arttığı gözlemlendi (p< 0.001). Buna karşılık fagositik aktivite yönünden alveol ve periton makrofajları arasında önemli bir farklılık bulunmadı. Bu bulgulara göre, E vitaminini ve selenyum enjeksiyonunun alveolar ve peritonal makrofajların fagositik aktivitesi üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğu sonucuna varıldı.
Gebe ve gebe olmayan sıçanlarda L-name ve dekzametazon uygulamalarının torasik aorta düz kas yanıtı üzerine etkileri
Hipertansiyon çok sık görülen bir sağlık problemidir. Kardiyovasküler sistem ve böbrek hasarı için yüksek risk oluşturur. Yaygın bir problem olmasına karşın olguların %95'inin nedeni bugün için bilinmemektedir. Hipertansiyonun genel olarak insanlardaki ve özel olarak da gebelikteki etkilerini anlamak ve olası tedavi yöntemlerini geliştirebilmek için çeşitli deneysel modeller geliştirilmiştir. Bunlar arasında nitrik oksit sentaz (NOS) inhibisyonu ve glukokortikoidlerle oluşturulan hipertansiyon modelleri önemli yer tutar. Bu çalışma ile Wistar albino dişi sıçanlarda N-nitro L-arjinin metil ester (L-NAME), dekzametazon (DEXA) ve L-NAME+DEXA ile oluşturulan sıçan hipertansiyon modellerinde damar düz kas yanıtlarında oluşan değişikliklerin araştırılması amaçlandı. Çalışmada eşzamanlı gerçekleştirilen iki deneyde gebe ve gebe olmayan toplam 62 dişi Wistar albino sıçan kullanıldı. Vajinal sperm kontrolünde sperm saptanan 33 sıçanda sperm saptandığı gün gebeliğin başlangıcı olarak kabul edildi. Gebe 33 sıçan ve gebe olmayan 29 sıçan rastgele 4'er gruba ayrıldı. Gebeliğin 15. gününde kan basıncı ölçümleri yapıldıktan sonra hayvanlara 5 gün süreyle fizyolojik tuzlu su (gebe kontrol), L-NAME (150mg/kg/gün), DEXA (100µg/kg/gün) ve L-NAME+DEXA (150mg/kg+100µg/kg/gün) uygulandı. Örneklerin toplanması ve damar düz kas ölçümlerinin aynı zamanda yapılabilmesi amacıyla gebe olmayan hayvanlarda da bu uygulamalar eşzamanlı olarak gerçekleştirildi. Deneyin 19. gününde kan basıncı değerleri ölçüldü ve 24 saatlik idrar örneklerinin toplanması amacıyla hayvanlar bireysel metabolik kafeslere konuldu ve 20. günde idrar örnekleri alındıktan sonra anestezi altında ötenazi uygulanarak hayvanlarda nekropsi gerçekleştirildi. Damar kasılma ve gevşeme yanıtları için torasik aorta dikkatlice çıkarılarak 4-5 mm boyutlarında damar halkaları oluşturuldu. Ölçümler izole organ banyosu düzeneğinde gerçekleştirildi. Gebe olmayan hayvanlarda da aynı uygulamalar aynı gün ve şekilde gerçekleştirildi. Gebe hayvanlarda diyastolik kan basıncında meydana gelen değişiklikler DEXA ve L-NAME + DEXA grupları arasında istatistiksel açıdan önemli bulundu (P<0.05). Araştırmada, 24 saatlik idrar miktarı girişimlerden etkilenmedi. İdrardaki protein değerleri bakımından gebe hayvanlarda DEXA ve L-NAME + DEXA grupları arasındaki fark önemli bulundu (P=0,005). Fenilefrinin 10-5 ve 10-4 M konsantrasyonuna bağlı kasılma yanıtında gebe olmayan sıçanlarda kontrol ile L-NAME + DEXA grupları arasında; gebe sıçanlarda ise kontrol ile DEXA grupları arasındaki farkın önemli (P<0.05) olduğu görüldü. Gebe ve gebe olmayan sıçanlarda, farklı konsantrasyonlardaki asetilkolin (ACh) ve sodyum nitroprussid (SNP) uygulaması sonucu ulaşılan maksimal gevşeme cevapları açısından gruplar arasında fark yoktu. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, organ banyosu, torasik aorta, L-NAME, DEXA.
Normal ve obez farelerde plazma apelin, insülin ve adiponektin seviyeleri
Normal ve Obez Farelerde Plazma Apelin, İnsülin ve Adiponektin Seviyeleri. Obezite ilişkili diyabetin fizyopatolojik mekanizmalarında çok sayıda faktör işe karışmaktadır. Ancak, bu faktörlerin birbirleriyle olan ilişkileri tam olarak bilinmemektedir. Obezite sürecinde özellikle insülin direncine bağlı mekanizmaların nasıl şekillendiğinin aydınlatılması obezite ilişkili diyabetin tedavisinde önemli katkılar sağlayacaktır. Bu çalışmanın amacı obez farelerde plazma apelin, insülin ve adiponektin konsantrasyonlarının nasıl değiştiğinin ve bu hormonların birbirleri ile ilişkisinin araştırılmasıdır. Çalışmada, 24 adet 6 haftalık erkek Swiss albino fare, kontrol ve obez olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Obez gruptaki fareler yüksek yağlı (%28,2) yem ve kontrol grubundaki fareler standart fare yemi ile 18 hafta boyunca ad libitum beslendi. Bu süreçte hayvanların ağırlıkları haftada bir ve yem tüketimleri ayda bir ölçülerek kaydedildi. Deney sonunda hayvanlardan anestezi altında intrakardiyak yöntemle kan örnekleri alındı ve plazma apelin, insülin ve adiponektin konsantrasyonları ELISA tekniği ile belirlendi. Deney sonunda obez gruptaki farelerin ortalama vücut ağırlığı, kontrol grubuna göre %47 daha fazlaydı (P<0.001). Plazma apelin ve insülin konsantrasyonları 18 haftalık deneysel süreçten etkilenmezken (P>0.05), ortalama adiponektin konsantrasyonu obez grupta kontrol grubuna göre daha düşüktü (P=0.05). Ancak, apelin, insülin ve adiponektin değerleri arasında güçlü bir ilişki olduğu bulundu (P<0.001). Ayrıca, grup içi korelasyon analizleri apelin ile insülin arasında hem kontrol (P<0.001) hem de obez (P<0.05) grupta ilişkilerin önemli olduğunu ortaya koydu. Elde edilen bulgular, bu modelde obezitenin apelin ve insülin değerleri üzerine önemli bir etkisinin olmadığını göstermektedir. Ancak, korelasyon analizleri apelinin insülin hormonu değişiklikleri üzerine düzenleyici etkilerinin olabileceğine işaret etmektedir. Anahtar Sözcükler: Apelin, insülin, obezite, fare.
Sprague dawley sıçanlarında değişik kalori kısıtlama yöntemlerinin deneysel karsinoma üzerine etkileri ve etki mekanizmaları
Günümüzde değişik kalori kısıtlamalarının kanseri de içeren yaş-ilişkili kronik hastalıkları önlediği iyi bilinmektedir. Kalori kısıtlamasının kanser üzerine etkileriyle ilgili çalışmalarda, genellikle kısıtlama, tümör indüksiyonu ile eş zamanlı veya indüksiyondan birkaç gün sonra başlatılmıştır. Tümör geliştikten sonra kalori kısıtlaması uygulanmış çalışmalar çok azdır ve olanlar da sadece belirli tip kanserlerle sınırlıdır. Bu çalışmada indüklenmiş meme kanseri modelinde tümör belirli bir gelişme sürecini tamamladıktan sonra gerçekleştirilecek kalori kısıtlamasının tümör gelişmesi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Bu bağlamda 34 adet 21 günlük dişi Sprague Dawley sıçan kullanıldı. 29 sıçanda NMU (50 mg/kg/i.p.) ile meme kanseri indüklendi. Tümör çapı 10-12 mm'ye ulaştığında, sıçanlar tümör büyüklüğü açısından eşitlenmiş üç gruba ayrıldı. İzleyen 12 hafta süreyle gruplara sırasıyla ad libitum (Kanser Kontrol [KK]), %50 kalori kısıtlaması (%50-CR) ve alternatif gün besleme (ADF) uygulandı. Serum fizyolojik uygulanan 5 sıçan da ad libitum beslenen sağlıklı kontrol grubunu oluşturdu. Sıçanlarda %50-CR hızlı bir kilo kaybı ile sonuçlandı; hayvanlar ilk 6 hafta içinde canlı ağırlıklarının %26-38'ini kaybetti ve bu grup için deney 6. haftada sonlandırıldı. Canlı ağırlıklar ve tümör çapları haftada bir kez ölçüldü. Deney sonunda eksize edilen tümörlerin çapları ve ağırlıkları ile serum örneklerinde insülin, IGF-I, kortikosteron, leptin ve adiponektin konsantrasyonları belirlendi. Veriler ANOVA, tekrarlayan ölçümler için ANOVA ve Kruskal Wallis ile değerlendirildi. Ortalama canlı ağırlık değerleri kontrollerde KK, ADF ve %50-CR gruplarına göre ve KK'larda ADF ve %50-CR gruplarına göre daha yüksekti. Birden çok tümör görülme sıklığı KK grubunda ADF ve %50-CR gruplarına göre daha yüksekti. Ancak tümör hacmi ve ağırlıkları açısından gruplar arasında bir fark tespit edilemedi. Serum adiponektin konsantrasyonu ADF ve kontrol gruplarında KK grubuna göre ve adiponektin/leptin oranı ADF grubunda KK grubuna göre daha yüksekti. Serum insülin, IGF-I, leptin ve kortikosteron konsantrasyonları açısından gruplar arasında bir fark yoktu. %50-CR grubunda 6. hafta sonunda çıkartılan tümörlerin tümü benign özellikteydi. 12 hafta sonunda malign ve invaziv karakterde tümör görülme sıklığı KK grubunda ADF grubuna göre daha yüksekti. Anahtar Kelimeler: Alternatif gün besleme, dişi Sprague Dawley sıçanları, kalori kısıtlaması, meme kanseri, NMU.
Doxorubicin aracılı nefrotoksisiteye karşı cinnamaldehitin koruyucu etkisinin araştırılması
Günümüzün en önemli sağlık problemlerinden biri olan kanserin tedavisinde yaygın olarak kullanılan Doxorubicin (DXR); hematolojik, solid ve yumuşak doku sarkomaları gibi birçok kanserin tedavisinde kullanılmaktadır. DXR'nin kanserli hücreleri yok edici etkisinin yanısıra terapötik kullanımını kısıtlayan en temel faktörlerden biri nefrotoksisiteye sebep olmasıdır. DXR'nin tedavideki rolünde değişiklik oluşturmadan sebebiyet verdiği hasarı azaltacak ajanların belirlenmesi gerekmektedir. Bu çalışmada, DXR ile indüklenen nefrotoksisite üzerine Cinnamadehitin (CA) böbrek dokusu üzerindeki koruyucu ve iyileştirici etkilerinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmada 8'erli olarak Kontrol, CA10, CA20, DXR, CA10 + DXR ve CA20 + DXR olmak üzere toplamda 6 gruba ayrılan 48 rat kullanıldı. Kümülatif olarak toplamda 6 doz DXR (21 mg/kg, İntraperitoneal) uygulaması; serum BUN, kreatinin ve ürik asit seviyeleri ile birlikte böbrek lipid peroksidasyonunu artırırken GSH seviyeleri ile birlikte SOD, CAT ve GPx antioksidan enzim aktivitelerini azalttı. DXR ayrıca NF-κB, TNF-α, IL-1β, iNOS seviyeleri ile p38α MAPK aktivitesini de arttırken, IL-10 seviyesini azalttı. Akut böbrek hasar belirteçleri olan KIM-1 ve NGAL seviyeleri de DXR uygulamasıyla artarken, AQP-1 seviyesi ise azaldı. Bunun yanı sıra DXR apoptotik karakterli Bax ve Cyt-c ekspresyon seviyelerini artırıp; antiapoptotik karakterli Bcl-2 ve Procas-3 ekspresyon seviyelerini düşürerek apoptozu aktive etti. Cinnamaldehit tedavisi ise oksidatif stres, inflamasyon ve apoptoz düzeyleri üzerine olumlu etki gösterip nefrotoksisiteyi hafifletti. Bu çalışma, Doxorubicinin neden olduğu nefrotoksisite üzerinde Cinnamaldehitin iyileştirici etkinliği olduğunu gösterdi.
Krill yağlarında yağ asidi ve lipid peroksidasyon düzeylerinin karşılaştırılması
Fizyolojik açıdan kaliteli ve zinde bir yaşantı için besin katkıları son yıllarda diyetlerde önemli bir yer tutmakta ve omega-3 kaynakları bu kapsamda sıklıkla kullanılmaktadır. Açık denizler ve okyanuslarda yaşadığı bilinen Krill'in endüstri bölgelerinden uzak okyanus sularındaki yaşama alanı sebebiyle omega 3 kaynağı olarak güvenilirliği öne çıkmaktadır. Bu tez çalışması, en yeni ve en etkili omega-3 kaynağı olarak kabul edilen Krill yağının gittikçe artan kullanımı sebebiyle, eczanelerde satışa sunulan krill yağı içeriklerinin yağ asidi komposizyonu, lipid peroksidasyonu ve peroksit düzeyleri açısından araştırılmasını amaçlamaktadır. Eczanelerde satışta olan krill yağlarından rastgele seçilen on üründe yağ asitleri tayini, lipit peroksit düzeyi ve asitlik düzeyi ölçümleri, Ege Üniversitesi İlaç Geliştirme Farmakokinetik Araştırma Uygulama Merkezi, Çevre ve Gıda Analizi Laboratuvarı'nda yapılmıştır. Laboratuvar TS EN ISO/IEC 17025:2017 standartlarına uygun olarak ekredite edilmiştir. Ölçümlerle yağların yağ asidi kompozisyonlarının standart olup olmadığı ve düzeylerinin izlenebilmesi amaçlanmıştır. Veriler, eczanelerde satışta olan Krill yağlarının çoğunun kutu üzerindeki bilgilerle uyumlu yağ asidi ve omega 3 içeriğinde sahip olmadığını, ayrıca birbirleriyle de yağ asidi kompozisyonu, omega 3 yağ asidi içeriği, lipit peroksidasyonu ve lipid peroksid düzeyleri ile asitlik seviyelerinin benzer aralıklarda olmadığını göstermiştir. Numunelerin tümünün yüksek peroksit içeriğine sahip olması, ayrıca birçok üründeki yüksek lipid peroksidasyonu seviyeleri, bu ürünlerin son kullanma tarihlerinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini akla getirmektedir. Ayrıca krillerin okyanustan elde edilme, yağlarının çıkarılma ve ithalat tarihlerinin bilinmesini, ambalaj malzemelerinin, depolama için uygun sıcaklık ve sürenin gözden geçirilmesi gerektiği düşünülmüş, Krill yağı kullanımının güvenli olması için satışa sunulan kutuda krillerin avlanma, yağlarının elde edilme ve ham krill yağının ithal edilme tarihleri belirtilmeli, yağ asitleri ve özellikle omega 3 yağ asitleri içeriği detaylı ve net olarak gösterilmelidir. Ayrıca kutuda yer alan bilgilerin doğruluğundan emin olunmasını sağlayacak prosedürler de oluşturulmalıdır.
Preprandial ve postprandial koşullarda krill yağı alımının etkilerinin araştırılması
Bu çalışma preprandial ve postprandial koşullarda krill yağının vücuttaki etkilerini incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışma 18 adet 200-250 gr ağırlığında Wistar Albino (8-10 haftalık) erkek rat ile yapılmıştır. Ratların bakım ve beslemesi standart koşullarda yapılmıştır. Bir haftalık uyum sürecinden sonra ratlar rastgele üç gruba ayrılmış olup her gruba 6 hayvan konulmuştur. 1. grup kontrol grubu olup herhangi bir işlem uygulanmamıştır. 2. ve 3. gruba oral gavaj yöntemiyle hayvan başına 2,5 gr\kg krill yağı verilmiştir. 2. grubun yemleri krill yağı verilmeden 2 saat önce alınmış olup krill yağı verildikten 2 saat sonra tekrar verilerek 4 saat yemlerden uzak kalması sağlanmıştır. 3. gruba ise krill yağı besin ile birlikte verilmiştir. Çalışma 40 gün devam etmiş olup çalışma sonunda ratlar anestezi altındayken çalışır durumdaki kalplerinden kan alınarak sakrifiye edilmiştir. Alınan örneklerle ratların lipit profili (Total Kolesterol, Trigliserit, HDL-K, LDL-K), kan glikozu, karaciğer enzimleri (ALT, AST, GGT), kas enzimleri (CK-MB, Laktat Dehidrogenaz), böbrek fonksiyon testleri (Kreatinin, BUN) ve oksidan-antioksidan göstergelerine (MDA, GSH, SOD) bakılmıştır. Yapılan analizler sonucunda krill yağının preprandial koşullarda verilmesi; vücut ağırlığını arttırmada, trigliserid, kolesterol, HDL ve LDL değerlerini düşürmede daha etkili bulunmuştur. Krill yağını postprandial koşullarda almanın ise; HDL seviyesini yükseltip, glukoz, BUN ve AST seviyelerini düşürdüğü görülmüştür. Bu bulgular göz önüne alındığında krill yağı preprandial veya postprandial koşullarda hem koruyucu hem de fizyolojik ve biyokimyasal süreçleri ile doku stabilitesini desteklemek amacıyla kullanılabilir. Krill yağının kan biyokimyası, oksidan-antioksidan denge ve dokulara etkilerinin daha net olarak izlenebilmesi için daha büyük örneklemlerle daha fazla randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
Bir herbisit olan 2,4 D (diklorofenoksi asetik asit) ile oksidatif stres oluşturulan ratlarda klorojenik asidin muhtemel koruyucu etkisinin araştırılması
Yapılan bu tez çalışmasındaki amaç; subkronik toksisiteye neden olan 2,4 D (Diklorofenoksi Asetik Asit) bazlı herbisit tarafından eritrosit, karaciğer, böbrek, beyin, kalp ve ovaryum dokularında oluşturulan oksidatif stres, histopatolojik ve immunohistokimyasal değişiklikler üzerine Klorojenik asidin (Kloro) iyileştirici etkisini belirlemektir. Uygulama için Pamukkale Üniversitesi Hayvan Deneyleri Etik Kurul'undan E-60758568-020-255262 sayılı onay alınarak başlandı. Çalışmada 300-350 g 10-12 haftalık toplam 28 Wistar erkek rat, her kafeste 7'şerli hayvan olacak şekilde rastgele örnekleme yöntemiyle 4 gruba ayrıldı. Grup I 'e (kontrol grubu) çalışma süresince normal rodent yemi ve çeşme suyu ad libitum verildi. Ayrıca serum fizyolojik oral olarak uygulandı. Uygulanan ajanlar ise Grup II'ye (KLORO) Klorojenik asit 10 mg/kg, Grup III'e (2,4-D) 2,4 D (Diklorofenoksi Asetik Asit) bazlı herbisit 50 mg/kg ve Grup IV'e (2,4-D+KLORO) 2,4 D (Diklorofenoksi Asetik Asit) bazlı herbisit 50 mg/kg ve Klorojenik asit 10 mg/kg birlikte 28 gün boyunca günde birkez olacak şekilde oral gavaj ile verildi. 2,4 D (Diklorofenoksi Asetik Asit); kan, karaciğer, böbrek, beyin, kalp ve ovaryum dokularında MDA düzeylerini önemli oranda arttırırken, bu dokulardaki GSH düzeylerini ile dokulardaki ve eritrositlerdeki SOD ve CAT aktivitelerini azalttığı belirlendi. Buna zıt şekilde KLORO verilen grupta bu parametrelerin düzeldiği görüldü. Ayrıca KLORO'nun rat dokularında 2,4 D (Diklorofenoksi Asetik Asit) tarafından oluşturulan histopatolojik değişiklikleri düzelttiği görüldü. Sonuç olarak Klorojenik asit, 2,4 D ile oluşturulan lipid peroksidasyonu engelleyerek ve antioksidan savunma sistemini aktive ederek okidatif stresi önlediği ve 2,4-D'nin sıçanların kan, karaciğer, böbrek, beyin, kalp ve ovaryum dokularında yaptığı hasarı iyileştirdiği belirlendi.
Erkek yeni zelanda tavşanlarında subakut bisfenol A toksisitesi
Özellikle son 50 yıllık dönem içerisinde plastik ve plastik malzemeden yapılan ürünlerin kullanımında önemli derecede bir artış gözlendi. Bu artış, plastik ürünlerin ana malzemelerinden biri olan bisfenol A (BPA)'nın da hayatımızın bir parçası haline gelmesine sebep oldu. BPA kullanımındaki yoğun artışa paralel olarak bu kimyasal ile ilgili soru işaretlerinin oluşması da kaçınılmazdı. Erkek tavşanlarında yapmış olduğumuz bu çalışmada farklı dozlarda uygulanan oral BPA'nın kan, testis, böbrek ve karaciğer dokularındaki etkileriyle bazı üreme hormonları ve spermatolojik parametreler üzerine olası etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmamızda 24 adet "Yeni Zelanda" cinsi yetişkin erkek tavşan kullanılmıştır. Toplam 14 günlük alıştırma periyodunun sonunda tavşanlar rastgele 4 gruba ayrıldı: Kontrol grubuna (KONT) 1 mg/kg dozunda mısır yağı, BPA10 grubuna mısır yağı içerisinde 10 mg/kg canlı ağırlık dozunda BPA, BPA20 grubuna mısır yağı içerisinde 20 mg/kg canlı ağırlık dozunda BPA ve son olarak BPA100 grubuna mısır yağı içerisinde 100 mg/kg canlı ağırlık dozunda BPA oral gavaj yardımı ile 9 hafta boyunca günlük olarak verildi. Çalışma süresince yem alımları ve vücut ağırlıkları haftalık olarak tayin edildi. Çalışma sonunda alınan kanlardan kan ve biyokimyasal parametreler, üreme hormonlarındaki değişiklikler ve oksidan-antioksidan durum incelendi. Çalışma sonunda elde edilen ejakülatlardan spermatolojik parametrelere bakıldı. 9 haftalık sürenin bitiminde her gruptan 3 tavşan rastgele seçilerek ötenazi uygulandı. Elde edilen doku örneklerinden MDA ve bazı antioksidan enzim seviyeleri ile histopatolojik incelemeler yapıldı. Ötenazi yapılmayan diğer tavşanlar 9 hafta boyunca aynı koşullarda tutularak, BPA'nın olası etkilerinin sürekliliği araştırıldı. Çalışmamızda BPA uygulamalarının serum BPA seviyelerini doza bağlı bir şekilde artırdığı gözlendi. Uygulamalar sırasında tavşanlarda herhangi bir klinik semptom görülmedi. Günlük yem tüketimi, canlı ağırlık ve yaş organ ağırlıkları da BPA uygulamalarından etkilenmedi. BPA, bakmış olduğumuz tüm dokularda oksidatif stresin artmasına yol açarken, eritrosit, hemoglobin, üre, kreatinin, ALT, ALP ve AST düzeylerini de olumsuz etkiledi. Yapmış olduğumuz çalışmada testis dokusunun BPA'dan olumsuz etkilendiği de gözlendi. Buna paralel olarak spermatolojik parametrelerden sperm konsantrasyonu ve progresif motilitede BPA'ya bağlı olarak düşüş gözlendi. Serum FSH, LH, inhibin ve östrojen seviyeleri farklı BPA dozlarından etkilenmezken, serum testosteron seviyelerin düştüğü gözlendi. Çalışmamızın son aşamasında ise ötenazi yapılmadan bekletilen tavşanlarda BPA'ya bağlı değişen parametrelerin kontrol seviyelerine döndüğü ve BPA'nın uyguladığımız doz ve sürelerinin tavşanlarda kalıcı bir hasara yol açmadığı belirlendi. Sonuç olarak, BPA'ya maruz kalan tavşanlarda bakılan bütün dokularda oksidatif bir hasarın varlığı belirlendi. Bu hasara paralel olarak çeşitli enzimatik parametreler bozulurken, spermatolojik parametrelerde de düşüş meydana geldi. Çalışmamızda spermatolojik parametreler için BPA'nın LOAEL dozu 10 mg/kg/gün olarak bulunurken, hematolojik ve biyokimyasal parametreler için bu doz 20 mg/kg/gün olarak tespit edildi.
Çörek otu (nigella sativa L.) esansiyel yağının ratlarda bağırsak kasılımları üzerine etkisi.
Bu çalışma, çörek otu esansiyel yağının ratlarda in vitro bağırsak kasılımları (duodenum ve kolon) ile mide-bağırsak geçiş zamanı üzerine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Kasılım denemesi için 6 adet Wistar Albino erkek ratın ince bağırsağı kullanıldı. Duodenum ve kolon dokusunun orta bölgesinden alınan doku parçaları etrafındaki mezenter ve yağdan dikkatli bir şekilde temizlenerek 0,1-0,3 cm x 0,5 cm boyutlarında şerit şeklinde doku parçaları elde edildi. Dokular organ banyosunda dengelendikten sonra ekstraktların 0,1–1000µg/ml derişimlerindeki etkileri değerlendirildi. Çörek otu esansiyel yağının (ÇOEY) bağırsak transit hızına etkisinin belirlenmesi amacıyla 18 rat, her biri 6 rattan oluşan üç gruba ayrıldı. Gruplar; kontrol grubu, çörek otu esansiyel yağı 50 mg/kg grubu ve çörek otu esansiyel yağı 100 mg/kg grubu olarak belirlendi. Deneme başlamadan 18 saatlik açlıktan sonra kontrol grubuna gavajla aktif kömür karışımı verilirken; ÇOEY 50 mg/kg grubu ve ÇOEY 100 mg/kg gruplarına sırasıyla aktif kömür karışımına ilave edilmiş 50 mg/kg ve 100 mg/kg ÇOEY yine gavajla verildi. Bir saat sonra laparotomi ile ince bağırsaklar pilordan ve sekumdan klemplenerek çıkarılıp, ince bağırsak motilitesi (transit indeksi) kömürün ulaştığı uzaklığın tüm uzunluğa oranı olarak ifade edildi. Clevenger Cihazında hidrodistilasyon metodu ile elde edilen çörek otu esansiyel yağının 1000µg/ml düzeyinin spontan ve Asetilkolin ile uyarılmış duodenum ve kolon kasılımlarında kısmi bir inhibisyon oluşturduğu belirlendi. Esansiyel yağın bağırsak transit hızını dolayısı ile ince bağırsak kasılımlarını ise tersine in vivo arttırdığı görülmüştür. Sonuç olarak; çörek otu esansiyel yağının in vitro ve in vivo etkilerinin farklı olduğu, in vitro spontan ve Asetilkolin ile uyarılmış kasılımlarda oluşturduğu kısmi inhibisyonu muskarinik reseptörler üzerinden göstermediği, olasılıkla etkisini kalsiyum kanalları üzerinden göstermiş olabileceği öngörülmüştür. Çörek otu esansiyel yağının in vivo ince bağırsak kasılımlarını açlık durumunda arttırarak besinlerin mide-bağırsak kanalında geçiş süresini azalttığı görülmüştür. İn vivo etkinliğinin daha net ortaya konulması için açlık ve tokluk durumunun göz önünde bulundurularak yeni çalışmaların yapılması önerilmektedir.
Papever somniferum yaprağı ekstraktının ince barsak kasılımları üzerine etkisinin in vitro belirlenmesi
Papaver somniferumyaprağı ekstraktının ince barsak kasılımları üzerine etkisinin in vitro belirlenmesi Bu araştırmada papaver somniferum'un (Haşhaş)taze yapraklarınınfarklı çözücülerdekiekstraklarının fenolik madde içeriği ile ince bağırsak (deudenum, jejenum ve ileum) kasılımları üzerine etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla Afyonkarahisarda yetiştirilmiş insan tüketimi için kökleri ile sökülmüş haşhaş bitkisinin yenilebilen kısımları kurutularak dört farklı (etanol, metanol, etil asetat ve su) çözücüde ekstrakte edildi. Takibinde liyofilize edilerek fenolik madde miktarı Folin-Ciocalteu reaktifi (FCR) ile fenolik maddelerin tayini ise LC-MS yapıldı. Kasılım denemeleri için 10 adet Sprague Dawley sıçanın ince bağırsağı kullanıldı. Duedenum, jejnum ve ileum dokusunun orta bölgesinden alınan doku parçaları etrafındaki mezenter ve yağdan dikkatli bir şekilde temizlenerek 0,1--0,3 cm x 0,6 cm boyutlarında şerit şeklinde doku parçaları elde edilmiştir. Hazırlanan bu preparatlar, 37 oC sıcaklıkta ve %95 O2 - %5 CO2 gaz karışımı ile sürekli havalandırılan 20 ml krebs çözeltisi içerisinde olacak şekilde izole organ banyosunda değerlendirildi.Dokular organ banyosunda dengelendikten sonra ekstrakların 0,001 – 3mg/ml derişimlerindeki etkileri değerlendirildi. Araştırma sonucunda, çözücününtürüne bağlı olarak Papaver somniforium'unfenolik madde miktarının ve içeriğinin değiştiği,etanol ekstratında en fazla fenolik madde bulunurken su ekstraktında bu düzeyin en az olduğu görüldü. Ayrıca etanol, metanol, etil asetat ve su ekstraklarında sırasıyla en fazla Trans-P-kumarik asit (% 49,14),Kafeik asit (%14,77), Mirisetin (%39,26) ve Kuarsetin (%12,42) olduğu belirlendi. . Papaver somniforium'un etanol, metanol ve etil asetat ekstraklarının ince bağırsak kasılımları üzerine etkisi bulunmazken su ekstraktının deodenum, jejenum ve ileum dokularında doza bağımlı olarak kastırıcı etki oluşturduğu görülmüştür. Papaver somniforiumekstraktının1 mg/ml düzeyinde en yüksek kasılıma neden olduğu atropine inkubasyonunun oluşan maksimal kasılım üzerine etkisi bulunmazken, verapamil önemli oranda azaltmıştır. Sonuç olarak, ülkemizde taze olarak tüketilen papaver somniforium'un su ekstraktınındozuna bağımlı olarak ince bağırsak üzerinde kastırıcı etkiye sahip olduğu görülmüştür. Bu etkisini muskaranik reseptörler aracılığıyla göstermeyip olası kalsiyum kanalları üzerinden oluşturduğu kanaatine varılmıştır.
Süt ve probiyotik ürün alflorexin bağırsak villus yapısına, tam kan değerlerine ve bazı biyokimyasal göstergelere etkisi
Bu çalışma; yağlı inek sütünün prebiyotik etkisi ile probiyotik bir ürün olan Alflorex'in ve süt+Alflorex'in birlikte uygulanmasıyla, Alflorex'in içerisinde bulundurduğu farklı suşlar sayesinde probiyotik olarak kullanıldığında kan biyokimyası, hematolojik değerler, bağırsak villus yapısı, karaciğer ve böbrek dokularındaki değişimlerini incelenmesi amacıyla yapıldı. Çalışmada toplam 28 adet spraque dawley ırkı 9 aylık yetişkinlikte dişi rat kullanıldı. Ratlar 1 konrol ve 3 deney grubu olacak şekil de düzenlenip, her grupta 7 şer rat olarak 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu sadece standart rat yemi ve su ile beslenirken, 2.Grup sadece yağlı inek UHT süt ve rat yemi ile beslendi, 3.Grup rat yemi, su, yağlı inek UHT süt ve Alflorex ile beslendi, 4.Grup ise yem, su, sadece Alflorex ile beslendi. Çalışma sonunda yapılan analizlere göre böbrek ve karaciğer dokularında gruplar arasında anlamlı farklılık gözlemlenmedi. Bağırsak villus uzunlukları incelendiğinde kontrol grubuna kıyasla sadece probiyotik alan 4.grup ile süt ve Alflorex alan 3.grup arasında anlamlı artış olduğu saptandı. En uzun villus uzunluğu 3.grupta görüldü. Bu sebep ile sadece Alflorex'in tek başına yeterli olmadığı, bir prebiyotik ürün olan süt desteğinin de önemli olduğu görüldü. Sonuç olarak; probiyotik ürün Alflorex'in tam yağlı inek sütü ile birlikte kullanımının fizyolojiyi ve bağırsak villus yapısını olumlu etkilediği gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Yağlı UHT İnek Sütü, Alflorex, Probiyotik, Prebiyotik, Kan parametreleri
Farklı yaş ve cinsiyetteki sıçanlarda vitamin C takviyesinin IL-1β, IL-6, TNF-α ile total oksidan ve antioksidan duruma etkisi
Son yıllarda özellikle hastalıklardan korunmak ve hastalıkların etkilerini hafifletmek amacıyla vitamin C takviyelerinin bireysel kullanımı artmıştır. Bu nedenle vitamin C takviyesinin etkileşim içinde olduğu tüm süreçlerde ve yol açtığı biyokimyasal ve fizyolojik işlevlerde ne gibi bir değişiklik yaptığının ve buna bağlı klinik yararlar oluşturduğunun bilinmesi önem arz etmektedir. Farklı yaş ve cinsiyetteki Sprague Dawley ırkı sıçanlarda yapılmış olan çalışmada sıçanlara günlük 500 mg/kg dozda uygulanan takviye oral vitamin C'nin serum vitamin C, IL-1β, IL-6, TNF-α düzeyleri ile total oksidan/antioksidan denge ve hemogram parametreler üzerine olası etkilerin araştırılması amaçlanmıştır. Genç, yetişkin, yaşlı Sprague Dawley ırkı erkek ve dişi sıçanlar çalışmanın materyalini oluşturmaktadır. Her üç yaş grubundaki sıçanlar, erkek ve dişi ile fizyolojik su verilen ve 500 mg/kg canlı ağırlık dozda oral vitamin C uygulaması yapılan olmak üzere her biri 7 hayvan içeren rastgele 12 gruba ayrılmış toplam 84 sıçandan oluşmaktadır. Genç, yetişkin ve yaşlı kontrol gruplarında bulunan 42 adet sıçana 30 gün boyunca oral gastrik gavaj ile 1ml serum fizyolojik uygulanırken, genç, yetişkin ve yaşlı deney grubunda bulunan 42 adet sıçana gastrik gavaj ile günlük 500 mg/kg canlı ağırlık dozda oral vitamin C takviyesi uygulandı. Vakumlu K3 EDTA'lı tüplere alınan kan örneklerinden bazı hemogram parametreleri belirlenirken, serum örneklerinden; vitamin C, TNF-α, IL-6, IL-1β proinflamatuar sitokin ölçümleri ile TAS ve TOS ölçümleri gerçekleştirildi. Bu çalışmada; serum vitamin C düzeylerine takviyenin etkisi yok iken, cinsiyet ve yaşın etkisinin olduğu belirlenmiştir. Takviye ve cinsiyetin proinflamatuar sitokinler ile oksidan ve antioksidan göstergelere etkisi gözlenmezken, yaş hem proinflamatuar sitokinleri hem de oksidan ve antioksidan göstergeleri etkilemiştir. Hemogram parametrelerinden takviyenin alyuvar sayısı ve hemoglobin düzeyini, yaşın akyuvar sayısını, cinsiyetin ise pek çok değeri etkilediği bulundu. Bu çalışmada; vitamin C'nin oral takviyesinin proinflamatuar sitokinleri ve total oksidan / antioksidan dengeyi etkilemediği kanaatine varılmıştır.
Vitamin C verilen sıçanlarda serum, kalp ve karaciğer koenzim Q10 düzeylerine yaş ve cinsiyetin etkisi
Vitaminler ve etkileri yıllar öncesinden günümüze süregelen araştırmalarca her zaman ilgi odağı olmuştur ve olmaya devam edecektir. Önemli bir vitamin olan C vitaminin birçok yararlı etkisinin olduğu bilinse de hala daha da bilinmeyen etkilerinin olabileceği ve bunların hangi parametreleri etkilediği araştırmalarca merak konusu olmuştur. Çalışmamızda, değişik yaş ve cinsiyet grubunda Sprague Dawley sıçanlar kullanılarak günlük 500 mg/kg dozda vitamin C takviyesinin kan, kalp ve karaciğer dokularındaki koenzim Q10 düzeylerine etkisi incelenmiştir. Çalışmada; hayvan materyali olarak 100-600 g ağırlığında ve farklı yaş ve cinsiyetlerde Sprague Dawley türü 84 sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar genç, yetişkin, yaşlı ve bunların kontrol grubu olacak şekilde 12 gruba ayrılmıştır. Her grupta 7 hayvan bulunmaktadır. Sıçanlar 30 gün boyunca katkısız yem ve şebeke suyu ile beslemesi yapılmıştır. Deney gruplarına günlük 500 mg/kg dozda gastrik gavaj ile Vitamin C uygulanması yapılırken kontrol grubuna ise aynı stres oluşması için her gün 1 cc distile su gastrik gavaj olarak uygulanmıştır. Deney günü kalp ve karaciğer numuneleri şeffaf poşetlere, kan numuneleri ise 8.5 ml kan tüplerine alınarak serumu ayrıştırıldı ve alınan numunelerin koenzim Q10 düzeyleri ölçüldü. Çalışmada; serum, kalp ve karaciğer koenzim Q10 düzeylerine vitamin C takviyesinin etkisi gözlenmezken (p>0.05), dişilerde serum koenzim Q10 düzeyinin erkeklerden daha yüksek olduğu (p<0.05) ve yaşlı sıçanların gençlere göre; serum koenzim Q10 düzeyleri daha düşük, kalp koenzim Q10 düzeylerinin ise daha yüksek (p<0.05) olduğu bulundu. Sonuç olarak; serum, kalp ve karaciğer koenzim Q10 seviyelerine, vitamin C takviyesinin etkisi gözlenmezken, cinsiyet ve yaşın etkisinin olduğu kanaatine varıldı.
17ß östradiol uygulanmış overioktomize sıçanlarda ince bağırsak kasılımları üzerine nitrik oksitin etkisinin belirlenmesi
Bu çalışmada ovaryumları çıkarılmış sıçanlarda 17ß östradiolün ince bağırsak kasılımları üzerine etkisi ile bu etkinin ortaya çıkmasında nitrik oksitin rolü incelenmiştir. Bu amaçla çalışmada 3-6 aylık ve ortalama 270 ± 20 gr ağırlığında, 24 Sprague Dawley dişi sıçan kullanılmıştır. Hayvanlar her grupta 6 sıçan bulunacak şekilde, kontrol (Ov) ve 3 deneme gurubuna (östrojen) ayrılmıştır. Çalışmada kontrol grubuna günlük olarak kas içi susam yağı enjeksiyonları yapılmış (0,2 ml), birinci deneme grubundaki sıçanlara günlük 25 ?g 17ß östradiol, ikinci deneme gurubundaki sıçanlara günlük 50 ?g 17ß östradiol ve üçüncü deneme gurubundaki sıçanlara günlük 100 ?g 17ß östradiol kas içi uygulanmıştır. Üç uygulamadan sonra hayvanlara genel anestezi altında ötenazi yapılmıştır.Ötenaziyi takiben çıkarılan ince bağırsak, duodenum, jejenum ve ileum olarak ayrılmış ve izometrik düz kas hareketleri ?force transducer? ve ?acquisition system? yardımı ile bilgisayarda görüntülenerek kaydedilmiştir. Endojen nitrik oksit etkinliğinin belirlenmesi amacıyla L-Arginin, eksojen nitrik oksit yolunun değerlendirilmesi amacıyla SNP ve cGMP' nin etkinliğini belirlenmesi amacıyla 8-Br-cGMP uygulaması yapılmıştır.Östrojenin duodenum ve ileumda spontan kasılımların şiddetini azaltırken jejenumda etkili olmadığı; L-Arginin, SNP ve 8-Br-cGMP uygulamalarının ise ince bağırsakta spontan kasılımların şiddetini azalttığı belirlenmiştir. Aynı zamanda östrojenin doza bağımlı olarak L-Arginin ve 8-Br-cGMP' nin bu gevşetici etkisini azalttığı, SNP' nin gevşetici etkisini ise artırdığı görülmüştür. Sonuç olarak 17ß östradiolün duodenum ve ileumda spontan kasılımların şiddetini doza bağlı olarak azaltırken ince bağırsak motilitesi üzerine olan bu etkisinde nitrik oksitin ve ikincil habercilerden cGMP' nin aracılık etmediği belirlenmiştir.Anahtar sözcükler: 17ß-östrodiol, ince bağırsak, cGMP, nitrik oksit, sıçan.
Ratlarda fotoperiyot değişimlerinde alfa lipoik asit uygulamasının oksidatif göstergeler, melatonin ve kortizol hormonları ile bazı kan parametrelerine etkilerinin araştırılması
ÖZETBu çalışmada; gün aşırı değiştirilen biyoritm tarzında uygulanacak fotoperiyoduncanlı fizyolojisi ve biyokimyasına etkilerinin araştırılması amacıyla; oksidatifgöstergeler, melatonin ve kortizol ile bazı kan parametrelerinin araştırılmasıhedeflenmiştir. Bunun yanı sıra güncel ve etkin bir antioksidan olarak kabul edilenalfa lipoik asit desteğinin bu sürece etkisi de izlemeye alınmıştır.Deney hayvanı olarak 84 adet yaklaşık 250-300 gr ağırlıklı, erkek, Sprague-Dawley rat kullanılmıştır. Ratlar 7 eşit gruba ayrılmıştır ve gruplar aşağıdaki şekildeadlandırılmıştır; grup 1: Kontrol grubu (KG) olarak belirlenen ve 12/12Aydınlık/Karanlık (A/K) döngüsü uygulanan grup. Grup 2: Aydınlığı uzatılmışzeytinyağı grubu (AZG) olarak belirlenen, dönüşümlü olarak bir gün 16/8 A/K, birgün 12/12 A/K döngüsü uygulanan ve oral gavaj ile 2 cc/kg/gün zeytinyağı verilengrup. Grup 3: Karanlığı uzatılmış zeytinyağı grubu (KZG) olarak belirlenen,dönüşümlü olarak bir gün 8/16 A/K, bir gün 12/12 A/K döngüsü uygulanan ve oralgavaj ile 2 cc/kg/gün zeytinyağı verilen grup. Grup 4: Aydınlığı uzatılmış su grubu(ASG) olarak belirlenen dönüşümlü olarak bir gün 16/8 A/K, bir gün 12/12 A/Kdöngüsü uygulanan ve oral gavaj ile 2 cc/kg/gün su verilen grup. Grup 5: Karanlığıuzatılmış su grubu (KSG) olarak belirlenen dönüşümlü olarak bir gün 8/16 A/K, birgün 12/12 A/K döngüsü uygulanan ve oral gavaj ile 2cc/kg/gün su verilen grup. Grup6: Aydınlığı uzatılmış lipoik asit grubu (ALG) olarak belirlenen, dönüşümlü olarakbir gün 16/8 A/K, bir gün 12/12 A/K döngüsü uygulanan ve oral gavaj ile ?-lipoikasit 100 mg/kg/gün dozunda 2cc zeytinyağında çözdürülerek verilen grup. Grup 7:Karanlığı uzatılmış lipoik asit grubu (KLG) olarak belirlenen, dönüşümlü olarak birgün 8/16 A/K, bir gün 12/12 A/K döngüsü uygulanan ve oral gavaj ile ?-lipoik asit100 mg/kg/gün dozunda 2cc zeytinyağında çözdürülerek verilen grup. Çalışma ikievrede tamamlanmıştır. Birinci evre bir haftalık dönemi, ikinci evre dört haftalıkdönemi oluşturmuştur. Birinci evre bittikten sonra yeni hayvanlarla ikinci evreyebaşlanmıştır. Birinci evrede bir, ikinci evrede ise dört haftanın sonunda anestezialtında ve karanlık evrenin sonunda kan numuneleri alınmıştır. Tam kandalökositlerin sayımı, serumda aspartataminotransferaz (AST), alaninaminotransferaz(ALT), üre, kan üre azotu (BUN), kreatinin, kortizol, melatonin, total antioksidankapasite (TAK), total oksidan seviye (TOS) parametrelerinin ölçümü yapılmıştır.Çalışmanın ikinci evresinde özellikle karanlığı uzatılmış zeytinyağı grubundaAST ve kreatinin değerlerinde belirgin yükselme tespit edilmiştir. Bu değerlerkaranlığı uzatılmış diğer gruplardan olan KSG ve KLG'de kontrol grubu ilebenzerdir. Bu grupta istatistiksel anlamda kontrol grubu ile bir fark olmamaklabirlikte sayısal olarak TOS değerinde artış gözlenmiştir. Yine ikinci evrede üre, BUNdeğerlerinde karanlığı uzatılmış gruplarda aydınlığı uzatılmış gruplara göre yükselmetespit edilmiştir. İkinci evrede lökosit sayılarında ASG ve ALG'de artış bulunmuştur.Yine lökosit sayılarında ASG ve ALG dışındaki diğer gruplarda istatistiksel olarakkontrol grubu ile bir fark olmamasına karşın sayısal olarak bir artış gözlenmiştir.Melatonin ve kortizol değerleri ise her iki evrede anlamlı olarak değişmemiştir.Sonuç olarak; günaşırı uygulanan 16/8 A/K ve 8/16 A/K şeklindekifotoperiyodun deneklerde ölçülebilir akut ve kronik strese yol açmadığı izlenmiştir.Hayvanların aktif olduğu karanlık evrenin uzatılması ile birlikte zeytinyağıverilmesinin oksidatif stres ürünleri artışına yol açabileceği görülmüştür. Oksidanstatü artışının AST değerini yükseltebildiği, lipoik asidin bu artışı baskılamada etkiliolabileceği, oksidan göstergeleri kontrol grubu düzeylerinde tutabildiğidüşünülmektedir. Hayvanların aktif olduğu süre arttıkça karbonhidrat olmayankaynaklardan glukoz sentezi için glukoneogenezise katkı sağlamak amacıylaaminoasit katabolizmasının artmış olabileceği ve bu nedenle de üre ve BUNdeğerlerinin karanlığı uzatılmış gruplarda aydınlığı uzatılmış gruplara göreyükseldiği düşünülmektedir. Dönüşümlü uygulanan fotoperiyot değişim ritmininratlarda metabolik stresi izlenebilir düzeyde arttırmadığı, buna rağmen gavaj gibideneysel uygulamaların hayvanlar için bir stresör olduğu, bunun da lökositdüzeylerinde artışta yol açabileceği kanısına varılmıştır.Anahtar Sözcükler: AST, Alfa Lipoik asit, Fotoperiyot, Lökosit, Oksidatif Stres.
Prepubertal dönemde dişi sıçanlarda melatonin/kisspeptin etkileşiminin puberta yaşına ve ovulasyonda görevli hormonlar üzerine etkisinin belirlenmesi
Prepubertal Dönemde Dişi Siçanlarda Melatonin/Kisspeptin Etkileşiminin Puberta Yaşına ve Ovulasyonda Görevli Hormonlar Üzerine Etkisinin Belirlenmesi Bu araştırmanın amacı, prepubertal dönemde pinealektomili dişi sıçanlarda melatonin/kisspeptin etkileşiminin puberta yaşı ile ovulasyonda görevli hormonlar üzerine etkisini incelemektir. Araştırmada; pubertaya ulaşmamış, 25 günlük yaşta ve 60-80 gram canlı ağırlıkta, 126 adet dişi Wistar albino sıçan kullanıldı. Çalışma süresince hayvanlar 12 saat aydınlık ve 12 saat karanlık ortamda, oda sıcaklığında (20-24°C) tutularak, ticari pelet sıçan yemi ve normal çeşme suyu ile ad libitum beslendi. Sıçanların 108'ine pinealektomi, 18'ine ise sham pinealektomi operasyonu gerçekleştirildi. Sıçanlar 29 günlük yaşa ulaştığında ağırlıkları kayıt altına alınarak her bir grupta 18 sıçan olacak şekilde 7 gruba ayrıldı. Gruplar; kontrol (Sham), pinealektomi (PE), melatonin (PE+M), kisspeptin (PE+Kiss), kisspeptin antagonisti (PE+KissA), melatonin + kisspeptin (PE+M+Kiss) ve melatonin + kisspeptin antagonisti (PE+M+KissA) olacak şekilde oluşturuldu. Sham ve PE gruplarına 0,1 ml/24 h intraperitonal serum fizyolojik; PE+M grubuna günlük 0,5 mg/kg subkutan melatonin; PE+Kiss grubuna günlük 1 µg/kg intraperitonal kisspeptin, PE+KissA grubuna günlük 1 µg/kg intraperitonal kisspeptin antagonisti uygulandı. Tüm gruplarda enjeksiyonlar 21:00-23:00 saatleri arasında yapıldı. Hormon uygulamaları her gruptan 6 sıçan olacak şekilde (PE ve Sham hariç) 30 sıçana prepubertal 33. güne kadar; 30 sıçana siklus başlangıcından sonraki ilk foliküler döneme kadar; 30 sıçana ise siklus başlangıcından sonraki ilk luteal döneme kadar sürdürüldü. Sıçanlara 12 saatte bir vajinal açıklık kontrolü yapılırken, 33 günlük yaşta vajinal açıklık oluşmamış sıçanların her gruptan 6 adeti alınarak son hormon uygulamasını takiben 20. dakikada genel anestezi altında kalplerinden kan alınarak ötenazileri sağlandı. Vajinal açıklık kontrolü ile vajinal açıklığın oluştuğu gün kayıt altına alınırken, 12 saatte bir olacak şekilde vajinal yıkama yöntemiyle östrus takibi yapıldı. Vajinal yıkamanın kontrolünün yapılması için alınan kanlarda progesteron düzeyi belirlendi. Foliküler ve luteal dönemde bulunan tüm grupların her birinden altı sıçana son enjeksiyon uygulamalarının 20. dakikasını takiben kalplerinden kan alınarak ötenazi gerçekleştirildi. Araştırmada prepubertal 33. günde, melatonin uygulamasının pinealektomi (PE) grubuna kıyasla vajinal açıklık ile siklus görülme yaşını geciktirdiği, serum GnRH ve FSH düzeylerini azalttığı görülmüştür. Kisspeptin uygulaması ise tersine, Sham ve PE gruplarına göre vajinal açıklık yaşı ile siklus başlangıç yaşını kısaltırken, serum GnRH ve LH düzeylerini artırmıştır. Aynı zamanda prepubertal dönemde (33. gün); kisspeptinin, melatonin tarafından geciktirilmiş vajinal açıklık ile siklus başlangıç yaşını kısalttığı, aynı şekilde azalmış GnRH ve LH düzeylerini yükselttiği tespit edilmiştir. Ayrıca araştırmada; kisspeptin antagonisti, PE grubuna göre siklus başlangıç yaşını düşürürken, prepubertal 33. gün GnRH ve FSH düzeylerini de PE ve Sham grubuna göre azaltmıştır. Foliküler dönemde ise; kisspeptin uygulanan PE+Kiss ve PE+M+Kiss gruplarında diğer gruplara göre serum GnRH ve LH düzeyleri daha yüksek belirlenmiştir. Sonuç olarak; melatoninin GnRH ve FSH'ı baskılayarak pubertaya erişme süresi üzerindeki olumsuz etkisini kisspeptinin önlediği belirlenmiştir. Kisspeptinin aynı zamanda foliküler dönemde LH salınımını uyararak ovulasyonda görev aldığı görülmekle beraber; gerek pinealektomi operasyonunun yapıldığı yaş gerekse melatonin ve kisspeptinin uygulama doz, süre ve şekline bağlı olarak sonuçların değişebileceği düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: Kisspeptin, melatonin, puberta, sıçan, üreme
Keçilerde yüksek çinko tüketiminin hematolojik ve biyokimyasal parametreler ile rumen fermentasyonuna etkisi
Bu tez araştırması, Ankara keçilerinin yemlerin yüksek düzeyde çinko ilave edildiğinde canlı ağırlık, kan parametreleri ve rumen içeriğinde ortaya çıkabilecek değişiklikler ile birlikte biyokimyasal ve hormonal etkilerinin saptamak üzere amaçlandı. Araştırmada ortalama 35 kg canlı ağırlığında, bir yaşında 24 adet erkek Ankara keçisi kullanıldı. Hayvanlar beslendikleri yemlerin çinko içeriğine göre her grupta 6 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldılar. Kontrol grubu hayvanlar 31,76 ppm çinko içeren yemle beslenirken, deneme grubundakiler kontrol grubu hayvanlarının tükettiği yeme (deneme 1 grubu) 500 ppm, (deneme 2 grubu) 750 ppm ve (deneme 3 grubu) 1000 ppm çinko ilave edilerek beslendi. Araştırmanın 15. ve 30. gününde hayvanların canlı ağırlığı kaydedilerek kan ve rumen içeriği örnekleri alındı. Rumen içeriğinde pH, amonyak, protozoon sayısı, Zn, Fe ve Cu düzeyleri; kanda ise alyuvar sayısı, hemoglobin miktarı, hematokrit değer, akyuvar sayısı ve yüzde oranları, plazma kolesterol, glikoz, üre, Zn, Fe ve Cu düzeyleri, serbest ve total T3 ile T4, leptin ve insulin hormon düzeyleri belirlendi. Çalışmanın sonunda hayvanlardan alınan tiftik, karaciğer, böbrek ve pankreas örneklerinde Zn, Cu ve Fe düzeyleri belirlendi. Yeme çinko ilavesinin hayvanların canlı ağırlıkları ve rumen pH düzeylerine etkisinin olmadığı bulundu. Rumen içeriği amonyak azotu ve protozoon sayıları çinko ilavelerine bağlı olarak önemli oranda (p<0,01) azaldı. Çinko ilaveli yemle beslenen keçilerde rumen içeriği Zn düzeyleri yüksek bulunurken, Fe ve Cu düzeylerine, 1000 ppm ilaveli gruptakiler hariç, uygulamaların etkisinin olmadığı saptandı. Kontrol grubundaki hayvanların 15.gün örneklerine göre 30.gün örneklerinde alyuvar sayıları ve hemoglobin düzeylerinin önemli oranda (p<0,05) azaldığı çinko ilaveli gruplarda bu parametrelerin etkilenmediği saptandı. İncelenen diğer kan parametrelerinin uygulamadan etkilenmediği bulundu. Biyokimyasal parametrelerden plazma üre azotu, GSH ve çinko düzeyi artarken, kan leptin miktarı ve lipid peroksidasyonun azaldığı görüldü. Dokulardaki mineral ölçümü yapıldığında, karaciğer çinko ve demir düzeyleri ile tiftik demir düzeyinin arttığı, böbrek bakır düzeyini ise azalttığı görüldü. Sonuç olarak, yeme yüksek düzeyde çinko ilavesini keçiler tarafından tolere ediebileceği kanaatine varıldı.
Kadmiyum toksikasyonuna maruz bırakılan ratlarda polydatin ve üzüm çekirdeği ekstraktının kan, karaciğer, böbrek, beyin ve testis dokularına etkilerinin histopatolojik ve oksidan-antioksidan göstergelerle araştırılması
Kadmiyum gibi toksik faktörlere karşı oluşan farkındalık, onların etkilerini daha iyi araştırmayı ve toksikasyon faktörlerinden sürdürülebilir şekilde korunmayı gerektirmektedir. Bu bakışla, antioksidan fitokimyasal maddelerden etkin ve güvenli şekilde yararlanım önem arz etmektedir. Ratlar üzerinde yapılan bu çalışmada, kadmiyumun klörür uygulamasının kan, karaciğer, böbrek, beyin ve testis dokularındaki etkilerine karşı polydatin (PD) ve üzüm çekirdeği ekstraktı'nın (ÜÇE) koruyucu rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 49 adet "Wistar-albino" cinsi yetişkin erkek ratlar kullanılmıştır. Ratlarlar yedi eşit gruba ayrıldı: Kontrol grubu (serum fizyolojik), Cd grubu (5mg/kg CdCI2), PD grubu(120 mg/kg PD), ÜÇE grubu (120 mg/kg ÜÇE), Cd+ PD grubu (5mg/kg CdCI2 + 120 mg/kg PD), Cd+ ÜÇE grubu(5mg/kg CdCI2 + 120 mg/kg ÜÇE), Cd+ PD+ ÜÇE grubu(5mg/kg CdCI2 + 120 mg/kg PD +120 mg/kg ÜÇE), Cd, PD ve ÜÇE ratlara serum fizyolojik içerisinde hazırlanarak 4 hafta boyunca oral gavaj ile uygulandı. Çalışma sonunda kanda ve diğer dokularda Cd konsantrasyonu tayini ve total oksidan-antioksidan statü, Malondialdehit ve antioksidan potansiyel ölçümleri ile histopatolojik incelemeler yapıldı. Bu çalışmada kontrol grubu ile karşılaştırıldığında beyin dokusu hariç diğer dokularda ICP-OES verilerine göre Cd akümülasyonu gözlenirken, beyin dokusunda cihaz ölçüm sınırları altında olduğu için belirlenememiştir. PD ve ÜÇE'nın eritrositler ve dokularda Cd akümülasyonunu değişen düzeylerde önlediği belirlenmiştir. Histopatolojik incelemede Cd uygulanan grubun karaciğer, böbrek, beyin ve testis dokularında yoğun dejeneratif değişimler gözlemlenirken, Cd ile birlikte PD ve ÜÇE'nın tek tek ve kombine kullanımı gerçekleştirilen gruplarda hafif dejeneratif değişimler izlenmiş olup, PD ve ÜÇE'nın histopatolojik değişimleri azalttığı belirlenmiştir. TOS verileri değerlendirildiğinde, kan plazmasında PD ve ÜÇE Cd'un oluşturduğu oksidatif stresi yeterince baskılayamadığı görülmektedir. Karaciğer TOS verileri karşılaştırıldığında Cd grubu kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde artarken, kullanılan fitokimyasalların TOS düzeyelerinde Cd grubuna göre önemli bir azalma belirlenmiştir. Böbrek, beyin ve testis dokularındaki TOS değerleri, bu dokularda PD ve ÜÇE'nın güçlü bir antioksidan etki göstermediğini gösteriyor. Cd verilen hayvanların karaciğer ve testis dokularında TAS seviyesi kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düştü. PD, ÜÇE ve kombine kullanımda ise TAS değerleri önemli düzeyde arttı. Böbrek ve beyin dokularında ise Cd grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir düşüş görülse de, PD ve ÜÇE'nın Cd grubuna göre olumlu etkileri görülmemiştir. MDA sonuçları, Cd verilen hayvanların kan plazması ve karaciğer dokularında kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde arttı. PD, ÜÇE ve kombine kullanımı sağlanan gruplarda Cd grubuna göre MDA değerleri önemli düzeyde azaldı. Böbrek, beyin ve testis dokularında ise PD ve ÜÇE'nın Cd maruziyetine karşı MDA seviyesi üzerine anlamlı etkisi görülmedi. Polidatin, üzüm çekirdeği ekstraktı ve ikisinin kombine kullanıldığı grupların kan plazmasında, karaciğer, böbrek ve beyin dokularında antioksidan potansiyel, Cd grubuna göre önemli düzeyde artmıştır. Testis dokusunda, PD ve ÜÇE grupları AOP seviyesi artarken kadmiyumla birlikte fitokimyasalların uygulandığı gruplarda Cd grubuna göre olumlu bir etki izlenmedi. Sonuç olarak, Cd maruziyeti oluşturulan sıçanlarda özellikle kan ve karaciğer dokusunda oksidatif hasarın oluştuğu, böbrek, beyin ve testis dokularında çok güçlü bir oksidatif stresin izlenmediği görüldü. PD ve ÜÇE'nin farklı dokularda farklı düzeylerde koruyucu etkisi tespit edilirken, PD'nin ÜÇE'ne göre daha çok koruyucu etkili olduğu görülmüştür. Tüm dokularda histopatolojik değişimlerin başladığı, ancak karaciğer ve kan dışındaki dokularda bunları başlatan faktörün oksidatif stres ve ürünleri olmadığı kanaati oluşmuştur.
Farklı doz ve sürelerde uygulanan 17ß-östradiolün overioktomize ratlarda spontan myometriyal kasılımlar üzerine etkisi
Bu çalışmada farklı doz ve sürelerde uygulanan 17ß-östradiolün ovaryumları çıkarılmış sıçanlarda spontan myometriyal kasılımlar üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada 3-6 aylık ve ortalama 270 ± 20 g ağırlığında, 72 adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanılmıştır. Sıçanlar, her grupta 18 sıçan bulunacak şekilde, kontrol (Ov) ve 3 deneme gurubuna (östrojen) ayrılmıştır. Kontrol grubuna günlük olarak kas içi susam yağı enjeksiyonları yapılmış (0,2 ml), birinci deneme grubundaki sıçanlara günlük 25 ?g 17ß-östradiol, ikinci deneme gurubundaki sıçanlara günlük 50 ?g 17ß- östradiol, ve üçüncü deneme gurubundaki sıçanlara günlük 100 ?g 17ß-östradiol kas içi uygulanmıştır. Her grup kendi arasında 3 alt gruba ayrılarak 18, 90 ve 162. saatlerde 6'şar hayvan genel ötenazi yapılmıştır.Endojen nitrik oksit etkinliğinin belirlenmesi amacıyla L-Arginin, eksojen nitrik oksit yolunun değerlendirilmesi amacıyla SNP ve endojen NO etkisinin reseptör düzeyinde etkisinin ortaya konulması için L-NNA (Nitro-N-Arginin) uygulaması yapıldı. Alınan uterus örneklerinden elde edilen doku kesitlerinde cGMP-PK1 ekspirasyonunu göstermek için immunohistokimyasal yöntemle boyandı.Uygulama sonrası östrojen verilen gruplarda spontan myometriyal kasılımların şiddeti, östrojenin dozuna ve süresine bağlı olarak arttı. Ayrıca, östrojenin L-arginin-NOS-NO-cGMP yolunun etkinliğini engellediği belirlendi. Östrojenin uterusta bulunan longiditunal düz kaslarda cGMP-PK1 ekspirasyonu üzerine etkisinin bulunmadığı görüldü. Sonuç olarak östrojenin doza ve süreye bağımlı olarak uterus kasılımlarının şiddetini artırırken, L-Arginin-NOS-NO- cGMP-PK1 yolunun etkinliğini engellediği fakat bu engellenmenin cGMP-PK1 üzerinden olmadığı belirlenmiştir.
Gebe kalmayan sığırlarda beta karoten ve selenyum uygulamasının gebelik ve hematolojik değerler üzerine etkisi
Bu çalışmada; 4 ve üzeri suni tohumlama veya boğa kullanılmasına rağmen gebe kalmayan 3-6 yaşlı sığırların gebe kalmaları amacıyla kas içi yolla uygulanan tek doz β karoten ve selenyumun sığırlarda gebelik oranı üzerine etkisi araştırılmıştır. Araştırma amacıyla gebe kalmayan 3-6 yaşlı 80 baş Holstein sığır dört gruba ayrıldı. Kontrol grubunda bulunan sığırlara suni tohumlama amacıyla senkronizasyon programı uygulandı. 1. grupta bulunan sığırlara Sodyum Selenit 1 mg/100 kg uygulaması yapıldı. 2. grupta bulunan sığırlara beta karoten 1 mg/ kg uygulaması yapıldı. 3. Grupta ki sığırlara Sodyum Selenit 1 mg/100 kg ve beta karoten 1 mg/1 kg uygulaması yapıldı. Aynı gün 4 gruba da suni tohumlama amacıyla senkronizasyon programı uygulanmıştır. Suni tohumlamanın 35. gününde sığırlara gebelik muayenesi yapıldı. Her grupta uygulamanın ilk, 20 ve 35. günde antikoagülanlı ve jelli tüplere kan numuneleri alındı. Antikoagülanlı tüplere alınan kan örneklerinde, hemogram sonuçlarına bakıldı. Jelli tüplere alınan kanlar laboratuvarda santrifüje edilerek serum örnekleri alındı. Serumda selenyum ve E vitamini düzeyleri incelendi. Gruplar arasındaki gebe kalma oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olup olmadığını değerlendirmek için Kikare (Chi-Square) Testi kullanıldı. İstatistiksel analiz, her bir gruptan elde edilen gözlenen gebe kalma oranları verilerine dayanarak yapıldı ve anlamlılık düzeyi 0.05 olarak belirlendi. Daha ileri düzeyde yapılacak araştırmalarla selenyumun üreme üzerindeki etkisinin araştırılması önemlidir.
İleri yaş düvelerde selenyum uygulamasının gebelik ve hematolojik değerler üzerine etkisi
Bu çalışmada; 3 ve daha fazla sayıda suni tohumlama veya boğa kullanılmasına rağmen gebe kalmamış ileri yaş düvelerin gebe kalmaları amacıyla kas içi yolla uygulanan uzun etkili selenyumun ileri yaş düvelerde gebelik oranı üzerine etkisi araştırılmıştır. Araştırma amacıyla gebe kalmayan 60 baş Holstein düve üç gruba ayrıldı. Kontrol grubunda bulunan düvelere suni tohumlama amacıyla senkronizasyon programı uygulandı. 2. grupta bulunan düvelere tek doz baryum selenat uygulandı. Aynı gün suni tohumlama amacıyla senkronizasyon programı uygulandı. 3. grupta bulunan düvelere 20 gün arayla 2 doz baryum selenat uygulandı. Uygulamanın ilk günü suni tohumlama amacıyla senkronizasyon programı yapıldı. Senkronizasyon programı amacıyla 11 gün arayla prostaglandin uygulandı. Suni tohumlamanın 35. gününde düvelere gebelik muayenesi yapıldı. Her grupta uygulamanın ilk, 20 ve 35. günde antikoagülanlı ve jelli tüplere kan numuneleri alındı. Antikoagülanlı tüplere alınan kan örneklerinde, hemogram değerleri belirlendi. Jelli tüplere alınan kanlar laboratuvarda santrifüje edilerek serum örnekleri alındı. Serumda selenyum düzeyleri incelendi. Gruplar arasında RBC, MCH, Se değerleri arasında önemli bir fark olduğu görüldü (P<0.01). HB değeri de gruplar arasındaki fark önemli bulundu (P<0.05). Gruplar arasında WBC, HCT, MCV, MCHC, Trombosit, RDW, PCT, PDW, LYM ve MON değerleri arasında önemli bir fark olmadığı görüldü (P>0.05). Araştırma sonucunda tek doz uzun etkili selenyum uygulaması sonrası kontrol ve çift doz uzun etkili selenyum uygulamasına nazaran istatistiki açıdan önemli seviyede yüksek oranda gebelik oranı (%85) elde edildi (P<0.01). Çift doz uzun etkili selenyum uygulamasında ise kontrol grubuna göre çok düşük oranda gebelik oranı elde edildi (%35). Kontrol grubunda gebelik oranı %65 olarak gerçekleşti. Muhtemelen fazla miktarda selenyum verilmesi üreme organları açısından bir toksisite meydana getirmiş olması muhtemeldir. Daha ileri düzeyde yapılacak araştırmalarla selenyumun üreme üzerindeki etkisinin araştırılması önemlidir.
Kedilerin panlökopeni enfeksiyonunda nötrofil/lenfosit, monosit/lenfosit ve trombosit/lenfosit oranlarının retrospektif değerlendirilmesi
Kedilerin panlökopeni enfeksiyonu özellikle genç kedilerde ağır seyreden ve immünosupresyona neden olan bir enfeksiyondur. Bu çalışma, kedilerde panlökopeni enfeksiyonu sırasında hematolojik parametreler ve bu parametrelerden türetilmiş inflamasyon indekslerindeki değişimleri değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Çalışmada KPV ile enfekte olduğu hızlı test ile panlökopeni pozitif olduğu belirlenen 10 adet çalışma grubu ve hızlı tanı kiti negatif olup fiziksel muayene bulgularında herhangi bir hastalık belirtisi gözlenmeyen hastalarda kontrol grubundan oluşmuştur. İstatistiksel analiz sonuçlarına göre, KPV enfeksiyonlu kedilerde nötrofil, lenfosit, monosit ve trombosit düzeylerinin anlamlı şekilde düşük olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Ayrıca çalışma grubunun Monosit/lenfosit oranınında 0.gün ve 3.gün değerleri 5.güne göre düşük bulunmuştur (p<0,05).Kontrol grubu ve çalışma grubu kıyaslandığında ise, Nötrofil/lenfosit ve Platelet/lenfosit oranlarında da anlamlı farklılık gözlenirken, Monosit/lenfosit oranı gruplar arasında anlamlı bulunmamıştır. Elde edilen bulgular, panlökopeni enfeksiyonu sırasında periferik kan hücrelerinde belirgin bir baskılanma geliştiğini ve bazı hematolojik indekslerin bu hastalığın seyrine dair ipuçları sunabileceğini göstermektedir.
Cyclophosphamide ile indüklenmiş ratlarda böbrek fonksiyon testleri, elektrolit denge ve bazı hematolojik parametreler üzerine naringinin protektif etkileri
Cyclophosphamide ile İndüklenmiş Ratlarda, Böbrek Fonksiyon Testleri, Elektrolit Denge ve Bazı Hematolojik Parametreler Üzerine Naringinin Protektif Etkileri Amaç: Kanser tedavisinde Cyclophosphamide (CYP) çok eski yıllardan beri bilinmekte ve kullanılmaktadır. Fakat bu ajanların çok fazla yan etkileri mevcuttur. Bu yan etkileri en aza indirmek için flavonoid bileşikler kullanılmaktadır. Bu flavonoid bileşiklerden birisi de Naringindir. Bu çalışmada CYP uygulaması yapılan ratlarda böbrek fonksiyonlarının bir göstergesi olan hematolojik ve biyokimyasal parametreler üzerine Naringinin protektif etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Araştırmamızda yaklaşık 200-250 g ağırlığında, 40 adet erkek erişkin Sprague Dawley ırkı ratlar kullanıldı. Her bir grupta yeterli doku örneklerinin sağlanabilmesi için her bir grupta 8 rat kullanıldı ve 5 grup oluşturuldu. Tüm hayvanlar standart bakım ve beslenme şartlarına tabi tutuldu. Grup 1'e 10 gün boyunca intra gastrik (i.g.) olarak serum fizyolojik (1 ml) verildi. Grup 2'ye 10 gün boyunca i.g. serum fizyolojik verildi ve 10. Gün tek doz intra peritonal CYP (200 mg/kg) verildi. Grup 3 ve 4'e 10 gün boyunca sırasıyla serum fizyolojikte çözdürülmüş 50 ve 100 mg/kg dozunda i.g. Naringin uygulandı ve10. Gün Naringin enjeksiyonundan sonra tek doz i.p. CYP (200 mg/kg) uygulaması yapıldı. Grup 5' e ise 10 gün boyunca yalnızca serum fizyolojikte çözdürülmüş 100 mg/kg dozunda i.g. Naringin uygulandı. CYP uygulamasından 48 saat sonra yani deneyin 12. gününde deneysel uygulamalar sonunda tüm hayvanlar tiopental sodyum (20 mg/kg) ile anestezi altına alınarak intra kardiyak kan örnekleri alındı ve servikal dislokasyon metodu ile sakrifiye edildi. Ratlardan alınan kan -80°C'lik derin dondurucuda muhafaza edildi. Elde edilen serumlardan böbrek fonksiyon testleri ve elektrolit ölçümleri, Modular PP oto-analizöründe yapıldı. EDTA'lı tüplere alınan kan örneklerinde hematolojik parametrelerin ölçümü Abocus Junior Vet5 hemogram cihazında rat modunda yapıldı. Bulgular: Naringinin farklı dozlarının, CYP ile indüklenmiş ratlarda böbrek fonksiyon testlerine, elektrolit dengesine ve bazı hematolojik değerler üzerine protektif etkileri görüldü. CYP li gruplarda alyuvar sayısı, akyuvar sayısı, hemoglobin miktarı, hematokrit değer, trombosit sayısı ve lenfosit% düşmesine rağmen nötrofil %, monosit% miktarı yükselmektedir. Bu değişimler istatistiki bağlamda p<0.05, bazı değerlerde ise p<0.01 düzeyindedir. CYP gruplarında kalsiyum (Ca) ve sodyum (Na) düzeyinde istatistiki bağlamda p<0.05 düzeyinde düşüş görülürken, diğer parametrelerde fosfor (P), magnezyum (Mg), klor (CI) ve potasyumda (K) düşüş görülmedi. Böbrek fonksiyon testlerinden glikoz, kreatin, ürik asit ve laktat dehidrojenaz (LDH) düzeyi istatistiki açıdan p<0.05 düzeyinde anlamlı bir şekilde yükselirken, üre ve BUN değerlerindeki yükseliş ise anlamsız bulunmuştur. Sonuç: Naringinin farklı dozlarının, CYP'nin olumsuz etkilerini ve Nefrotoksisiteyi baskılama etkisine sahip olduğu tespit edildi.
Cyclophosphamide ile indüklenmiş ratlarda karaciğer enzimleri (AST, ALT, ALP) üzerine naringinin protektif etkileri
Amaç: Cyclophosphamide (CYP) antineoplastik kemoterapik bir ajandır ve en sık kullanılan antikanser ve immunosuppresant bir ilaçtır. Antineoplastik kemoterapik ajanlar genellikle bir ya da daha fazla hedef dokuda sitotoksik etki oluşturmaktadırlar. Son zamanlarda antineoplastik ilaçların sitotoksik etkilerini en aza düşürmek amacı ile bitkisel kökenli bileşiklerin kullanıldığı çalışmaların sayısı giderek artmaktadır. Bu amaçla kullanılan bileşiklerden birisi de Naringin'dir. Naringin, bitkisel bir flanovoiddir. Bu çalışmada CYP uygulaması yapılan ratlarda karaciğer enzimleri (AST, ALT, ALP) üzerine Naringinin protektif etkilerinin araştırılması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Araştırmamızda yaklaşık 200-250 g ağırlığında, 40 adet erkek erişkin Sprague Dawley ırkı ratlar kullanıldı. Her bir grupta yeterli doku örneklerinin sağlanabilmesi için her bir grupta 8 rat kullanıldı ve 5 grup oluşturuldu. Tüm hayvanlar standart bakım ve beslenme şartlarına tabi tutuldu. Grup 1'e 10 gün boyunca intra gastrik (i.g.) olarak serum fizyolojik (1 ml) verildi. Grup 2'ye 10 gün boyunca i.g. serum fizyolojik verildi ve 10. Gün tek doz intra peritonal CYP (200 mg/kg) verildi. Grup 3 ve 4'e 10 gün boyunca sırasıyla serum fizyolojikte çözdürülmüş 50 ve 100 mg/kg dozunda i.g. Naringin uygulandı ve 10. Gün Naringin enjeksiyonundan sonra tek doz i.p. CYP (200 mg/kg) uygulaması yapıldı. Grup 5' e ise 10 gün boyunca yalnızca serum fizyolojikte çözdürülmüş 100 mg/kg dozunda i.g. Naringin uygulandı. CYP uygulamasından 48 saat sonra yani deneyin 12. gününde deneysel uygulamalar sonunda tüm hayvanlar tiopental sodyum (20 mg/kg) ile anestezi altına alınarak intra kardiyak kan örnekleri alındı ve servikal dislokasyon metodu ile sakrifiye edildi. Ratlardan alınan kan örnekleri klot faktör bulunan jelli tüplere aktarılarak +4°C'de soğutmalı santrifüjde 3500-4000 rpm devirde 10 dakika santrifüj edildi. Elde edilen serum örnekleri aligotlanarak analizler yapılana dek -80°C'lik derin dondurucuda muhafaza edildi. Karaciğer enzimlerinin analizleri oto analizörde ve spektrofotometrede yapıldı. Çalışmalar sonunda elde edilen kantitatif değerler SPSS 20.00 istatistik veri programında ikiden fazla bağımsız grupların istatistiksel analizinde kullanılan one-way ANOVA sonrası Duncan testi uygulanarak değerlendirildi. Bulgular: CYP'nin ratlarda hepatotoksiteye yol açtığı ve karaciğer enzimlerini artırdığı görüldü. AST, ALT ve ALP değerleri Kontrol grubunda 58±11, 32±8, 38±6; CYP grubunda 237±42, 168±44, 74±11; Naringin 50 + CYP grubunda 223±33, 158±42, 62±9; Naringin 100 + CYP grubunda 117±25, 07±24, 48±8; Naringin 100 grubunda ise 54±9, 31±7, 36±6 sırasıyla olarak bulundu. Kontrol grubundan elde edilen değerlere göre CYP verilen gruplarda ki AST, ALT ve ALP değerlerinin tamamında p<0.001 düzeyinde artış söz konusudur. Naringin 50+CYP ve Naringin100+CYP verilen 2 grupta ki değerlerden bazıları yalnızca CYP verilen değerlere göre istatistiki bağlamda anlamlı olmak üzere azalmıştır (p<0.05). Sonuç: Naringinin farklı dozlarının, CYP'nin olumsuz etkilerini ve hepatotoksiteyi baskılama etkisine sahip olduğu tespit edildi. Anahtar Kelimeler: CYP, Karaciğer Enzimleri (AST, ALT, ALP), Naringin, Rat.
Cyclophosphamide ile indüklenmiş ratlarda, EKG ve kalp enzimleri üzerine naringinin protektif etkilerinin araştırılması
Amaç: Cyclophosphamide (CYP) antineoplastik kemoterapik bir ajandır ve en sık kullanılan antikanser ve immunosuppresant bir ilaçtır. Son zamanlarda antineoplastik ilaçların sitotoksik etkilerini en aza düşürmek amacı ile bitkisel kökenli bileşiklerin kullanıldığı çalışmaların sayısı giderek artmaktadır. Bu amaçla kullanılan bileşiklerden birisi de Naringin'dir. Bu çalışmada CYP uygulaması yapılan ratlarda Elektrokardiyografi (EKG) ve kalp enzimleri üzerine Naringinin protektif etkilerinin araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metot: Araştırmamızda yaklaşık 200-250 g ağırlığında, 40 adet erkek erişkin Sprague Dawley ırkı ratlar kullanıldı. Her bir grupta yeterli doku örneklerinin sağlanabilmesi için her bir grupta 8 rat kullanıldı ve 5 grup oluşturuldu. Tüm hayvanlar standart bakım ve beslenme şartlarına tabi tutuldu. Grup 1'e 10 gün boyunca intra gastrik (i.g.) olarak serum fizyolojik (1 ml) verildi. Grup 2'ye 10 gün boyunca i.g. serum fizyolojik verildi ve 10. Gün tek doz intra peritonal CYP (200 mg/kg) verildi. Grup 3 ve 4'e 10 gün boyunca sırasıyla serum fizyolojikte çözdürülmüş 50 ve 100 mg/kg dozunda i.g. Naringin uygulandı ve10. Gün Naringin enjeksiyonundan sonra tek doz i.p. CYP (200 mg/kg) uygulaması yapıldı. Grup 5' e ise 10 gün boyunca yalnızca serum fizyolojikte çözdürülmüş 100 mg/kg dozunda i.g. Naringin uygulandı. CYP uygulamasından 48 saat sonra yani deneyin 12. gününde deneysel uygulamalar sonunda, EKG çekimleri yapıldıktan sonra tüm hayvanlar tiopental sodyum (20 mg/kg) ile anestezi altına alınarak intra kardiyak kan örnekleri alındı ve servikal dislokasyon metodu ile sakrifiye edildi. Ratlardan alınan kan örnekleri klot faktör bulunan jelli tüplere aktarılarak +4°C'de soğutmalı santrifüjde 3500-4000 rpm devirde 10 dakika santrifüj edildi. Elde edilen serum örnekleri aligotlanarak analizler yapılana dek -80°C'lik derin dondurucuda muhafaza edildi. Troponin I'ya Rat Kardiyak Troponin Test Kiti (Katalog No: KT-478) ile ELISA yönteminde bakıldı. CK ve CK-MB ise Modüler pp oto analizöründe tayin edildi. Bulgular: Cyclophosphamide' nin ratların EKG değerleri ve kalp enzimleri üzerine kardiyotoksik etki oluşturduğu görülmüştür. Gruplarda ki kalp atım sayısı (dakika) Kontrol grubunda 375±30, CYP grubunda 510±17, Naringin50+CYP grubunda 494±28, Naringin 100+CYP grubunda 475±27, Naringin 100 grubunda ise 385±26 olarak bulundu. Sonuç: Naringinin farklı dozlarının, Cyclophosphamide' nin indüklenen in vitro ratların EKG değerleri ve kalp enzimleri üzerine uyguladığı kardiyotoksisiteyi baskılama etkisine sahip olduğu görülmüştür.
Şiga toksine bağlı hemolitik üremik sendromlu ratlarda rutin etken maddesinin; interlökin, tümör nekroz faktör ve oksidatif stres düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Şiga toksin üreten Escherichia coli, Shigella diseanteria tip 1 ve Citrobacter freundi gibi bakteriler tarafından salgılanan Şiga toksin (Stx), canlı organizmada renal inflamasyonlara neden olarak İnterlökin (IL 1, IL 6, IL 8) ve Tümör Nekroz Faktör (TNFα) düzeylerini artırmaktadır. Şiga toksin ayrıca oksidatif stresi tetikleyerek oksidan ve antioksidan parametreleri olan Malondialdehit ve Nitrik oksit seviyelerinin artmasını, Süperoksit dismutaz ve Glutatyon seviyelerini azaltarak organizmanın antioksidan kapasitesinin düşmesine neden olur. Bu durum özellikle böbrek endotel hücrelerini etkileyerek mikroanjiopatik hemolitik anemi, trombositopeni ve akut böbrek hasarı gibi belirtiler veren Hemolitik Üremik Sendroma sebep olmaktadır. Rutin etken maddesinin güçlü antioksidan ve yangı giderici özellikleri bilinmektedir. Bu bilgiler ışığında deneysel olarak oluşturulmuş Şiga toksine bağlı Hemolitik Üremik Sendromlu ratlarda, rutin etken maddesinin inflamasyon ve oksidatif stres üzerine protektif etkisini, interlökinler, tümör nekroz faktör ve oksidatif stres parametreleri kullanılarak araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışma toplamda 160-250 gr ağırlığında 12 haftalık yetişkin Sprague-Dawley ırkı 40 adet erkek rat üzerinde yapıldı. Çalışmalar ratlarda Şiga toksin 2 (Stx2) (100 ng/kg) ile oluşturulan HÜS modeli üzerinde gerçekleştirildi. Hemolitik Üremik Sendromlu ratlar üzerinde rutin etken maddesinin protektif etkisini iki farklı doz ( 50 mg/kg , 100 mg/kg) kullanarak, interlökinler , TNFα , oksidatif stres parametreleri, biyokimyasal böbrek parametreleri, histopatolojik bulgular kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Ratlarda Stx2 (100 ng/kg), Stx2 (100 ng/kg)+ Rutin (50 mg/kg) , Stx2 (100 ng/kg)+ Rutin 100( mg/kg), Rutin 100( mg/kg) dozları uygulandıktan sonra IL-1, IL-6, IL-8, TNFα, MDA, SOD, GSH, NO düzeyleri hesaplandı. Gruplar arasında parametre bazında oluşan farklar one way ANOVA testi ile değerlendirildi. Sonuç: Stx2'nin böbreklerde inflamasyona ve oksidatif strese sebep olduğu ve uygulanan 2 farklı rutin dozunun inflamasyon ve oksidatif stresin etkilerini belirgin bir şekilde azalttığı kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Şiga toksin, Hemolitik Üremik Sendrom, İnterlökin, TNFα, MDA, SOD, GSH, NO
Ratlarda metotreksatın oluşturduğu lipid peroksidasyon, oksidatif stres ve sperm kalitesindeki değişiklikler üzerine kisspeptinin etkisi
Bu çalışma ratlara methotreksat (MTX) uygulamasının oksidatif stres, antioksidan sistem ve spermatogenez üzerine olan etkileri ve bu etkilere Kisspeptin-10 uygulamasının meydana getirdiği değişiklikleri araştırmak amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla 48 wistar albino rat Kontrol Grubu kontrol (n:6, serum fizyolojik), 2. Grup MTX (n:10, i.p MTX 20 mg/kg tek doz), 3. Grup (n:6, i.p Kisspeptin-10, 50 nmol/kg, 5gün/doz), 4. Grup (n:6, Kisspeptin-10, 50 nmol/kg 10gün/doz), 5. Grup (n:10, MTX 20 mg/kg tek doz + Kisspeptin-10, 50 nmol/kg 5 gün/doz), 6. Grup (n:10, MTX 20 mg/kg tek doz + Kisspeptin-10, 50 nmol/kg 10 gün/doz) gruplarına ayrılmıştır. Uygulama yapılan gruplarda plazma ve testis dokusu MDA, GSH, GSH.Px ve Katalaz aktivitesi düzeylerine, spermatolojik parametrelere ve serum testesteron seviyelerine bakıldı. 13. gün sonunda testis dokusunda MTX uygulaması ile artan MDA düzeyi (p<0.05) 5. ve 6. gruplarda Kisspeptin uygulanması ile anlamlı bir azalma göstermiştir (p<0.05). Testis dokusu ve plazma GSH düzeyleri ise tedavi grupları olan 5. Ve 6. Gruplarda anlmalı bir artış göstermiştir. Testis dokusu GSH .px düzeyleri MTX uygulaması ile azalma gösterirken (p<0.05), 6. Grupta Kisspeptin uygulaması ile artış gösterdiği belirlenmiştir (p<0.05). Katalaz düzeylerinde ise plazma ve testis dokularında önemli farklılık görülememiştir. Serum testesteron düzeyleri MTX uygulaması ile önemli bir azalma göstermiş (p<0.001), meydana gelen bu azalma tedavi grubunda 10 günlük kisspeptin uygulaması ile normal seviyesine gelmiştir (p<0.001). Spermatolojik parametrelerde MTX uygulaması ile azalma gösteren motilite (p<0.001) ve artan anormal spermatozoon oranları (p<0.05) tedavi grupları olan 5. ve 6. Gruplarda ise düzelme görülmüş, motilitede artış (p<0.001), anormal spermatozoon sayısında ise azalma (p<0.05) tespit edilmiştir. Bu çalışma sonucunda MTX uygulaması ile olumsuz etkilenen üreme sisteminin kısa ve uzun süreli Kisspeptin-10 uygulaması ile bu olumsuz etkilerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olabileceği görüşüne varılmıştır.
Ratlarda metotreksatın oluşturduğu lipid peroksidasyon, oksidatif stres ve sperm kalitesindeki değişiklikler üzerine kisspeptinin etkisi
Bu çalışma ratlara methotreksat (MTX) uygulamasının oksidatif stres, antioksidan sistem ve spermatogenez üzerine olan etkileri ve bu etkilere Kisspeptin-10 uygulamasının meydana getirdiği değişiklikleri araştırmak amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla 48 wistar albino rat Kontrol Grubu kontrol (n:6, serum fizyolojik), 2. Grup MTX (n:10, i.p MTX 20 mg/kg tek doz), 3. Grup (n:6, i.p Kisspeptin-10, 50 nmol/kg, 5gün/doz), 4. Grup (n:6, Kisspeptin-10, 50 nmol/kg 10gün/doz), 5. Grup (n:10, MTX 20 mg/kg tek doz + Kisspeptin-10, 50 nmol/kg 5 gün/doz), 6. Grup (n:10, MTX 20 mg/kg tek doz + Kisspeptin-10, 50 nmol/kg 10 gün/doz) gruplarına ayrılmıştır. Uygulama yapılan gruplarda plazma ve testis dokusu MDA, GSH, GSH.Px ve Katalaz aktivitesi düzeylerine, spermatolojik parametrelere ve serum testesteron seviyelerine bakıldı. 13. gün sonunda testis dokusunda MTX uygulaması ile artan MDA düzeyi (p<0.05) 5. ve 6. gruplarda Kisspeptin uygulanması ile anlamlı bir azalma göstermiştir (p<0.05). Testis dokusu ve plazma GSH düzeyleri ise tedavi grupları olan 5. Ve 6. Gruplarda anlmalı bir artış göstermiştir. Testis dokusu GSH .px düzeyleri MTX uygulaması ile azalma gösterirken (p<0.05), 6. Grupta Kisspeptin uygulaması ile artış gösterdiği belirlenmiştir (p<0.05). Katalaz düzeylerinde ise plazma ve testis dokularında önemli farklılık görülememiştir. Serum testesteron düzeyleri MTX uygulaması ile önemli bir azalma göstermiş (p<0.001), meydana gelen bu azalma tedavi grubunda 10 günlük kisspeptin uygulaması ile normal seviyesine gelmiştir (p<0.001). Spermatolojik parametrelerde MTX uygulaması ile azalma gösteren motilite (p<0.001) ve artan anormal spermatozoon oranları (p<0.05) tedavi grupları olan 5. ve 6. Gruplarda ise düzelme görülmüş, motilitede artış (p<0.001), anormal spermatozoon sayısında ise azalma (p<0.05) tespit edilmiştir. Bu çalışma sonucunda MTX uygulaması ile olumsuz etkilenen üreme sisteminin kısa ve uzun süreli Kisspeptin-10 uygulaması ile bu olumsuz etkilerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olabileceği görüşüne varılmıştır.
Ratlarda metotreksatın oluşturduğu lipid peroksidasyon, oksidatif stres ve sperm kalitesindeki değişiklikler üzerine kisspeptinin etkisi
Bu çalışma ratlara methotreksat (MTX) uygulamasının oksidatif stres, antioksidan sistem ve spermatogenez üzerine olan etkileri ve bu etkilere Kisspeptin-10 uygulamasının meydana getirdiği değişiklikleri araştırmak amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla 48 wistar albino rat Kontrol Grubu kontrol (n:6, serum fizyolojik), 2. Grup MTX (n:10, i.p MTX 20 mg/kg tek doz), 3. Grup (n:6, i.p Kisspeptin-10, 50 nmol/kg, 5gün/doz), 4. Grup (n:6, Kisspeptin-10, 50 nmol/kg 10gün/doz), 5. Grup (n:10, MTX 20 mg/kg tek doz + Kisspeptin-10, 50 nmol/kg 5 gün/doz), 6. Grup (n:10, MTX 20 mg/kg tek doz + Kisspeptin-10, 50 nmol/kg 10 gün/doz) gruplarına ayrılmıştır. Uygulama yapılan gruplarda plazma ve testis dokusu MDA, GSH, GSH.Px ve Katalaz aktivitesi düzeylerine, spermatolojik parametrelere ve serum testesteron seviyelerine bakıldı. 13. gün sonunda testis dokusunda MTX uygulaması ile artan MDA düzeyi (p<0.05) 5. ve 6. gruplarda Kisspeptin uygulanması ile anlamlı bir azalma göstermiştir (p<0.05). Testis dokusu ve plazma GSH düzeyleri ise tedavi grupları olan 5. Ve 6. Gruplarda anlmalı bir artış göstermiştir. Testis dokusu GSH .px düzeyleri MTX uygulaması ile azalma gösterirken (p<0.05), 6. Grupta Kisspeptin uygulaması ile artış gösterdiği belirlenmiştir (p<0.05). Katalaz düzeylerinde ise plazma ve testis dokularında önemli farklılık görülememiştir. Serum testesteron düzeyleri MTX uygulaması ile önemli bir azalma göstermiş (p<0.001), meydana gelen bu azalma tedavi grubunda 10 günlük kisspeptin uygulaması ile normal seviyesine gelmiştir (p<0.001). Spermatolojik parametrelerde MTX uygulaması ile azalma gösteren motilite (p<0.001) ve artan anormal spermatozoon oranları (p<0.05) tedavi grupları olan 5. ve 6. Gruplarda ise düzelme görülmüş, motilitede artış (p<0.001), anormal spermatozoon sayısında ise azalma (p<0.05) tespit edilmiştir. Bu çalışma sonucunda MTX uygulaması ile olumsuz etkilenen üreme sisteminin kısa ve uzun süreli Kisspeptin-10 uygulaması ile bu olumsuz etkilerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olabileceği görüşüne varılmıştır.
Ratlarda düzenli ve sürekli egzersizin oksidatif stres ve apoptozise etkisi
Bu çalışmada, ratlarda zorlayıcı veya yoğun bir şekilde yapılan akut egzersiz ile düzenli ve sürekli olarak yapılan egzersizin oksidatif stres parametreleri ve apoptozis ile ilişkili Bax ve Bcl-2 protein düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla 35 adet Wistar-Albino ırkı erkek sıçanlardan, her grupta 7 adet olacak şekilde 5 grup oluşturuldu. Kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmazken, diğer dört gruba, her gün 20 derece eğimli koşu bandında 1 saat boyunca 1.5 km/h hızında egzersiz yaptırıldı. Kontrol ve 1.grup 1. günün, 2.grup 7. günün, 3.grup 15. günün ve 4.grup 30. günün sonunda, anestezi altında sakrifiye edildi. Gruplardan iskelet kası ve kan örnekleri alınarak malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH) düzeyleri ile katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (Gsh-Px) enzim aktivitesine plazma ve kas dokusunda spektrofotometrik olarak, apoptozisde rol oynayan Bax ve Bcl-2 protein ekspresyon düzeylerine ise kas dokusunda western blot tekniği ile bakıldı. Elde edilen sonuçlara göre, egzersiz grupları kontrol grubuyla kıyaslandığında, iskelet kası MDA düzeylerinde 1. ve 2. grupta anlamlı düzeyde artış (P<0,05) olduğu, plazma MDA değerlerinde ise 1. grupta anlamlı artış olduğu (P<0,05) gözlendi. Kontrol grubu ile diğer egzersiz yaptırılan gruplar arasında bir fark bulunmadı. İskelet kası ve plazma GSH-Px değerlerinde kontrol grubuna göre, 4. gruptaki artışın anlamlı olduğu saptandı (P<0,05). İskelet kası CAT değerlerine bakıldığında kontrol grubuna göre 2., 3. ve 4.gruplardaki artış anlamlı bulundu (P<0,01). Plazma CAT değerlerinde de kontrol grubuyla kıyaslandığında 4. gruptaki artışın anlamlı olduğu (P<0,05) belirlendi. Bax ve Bcl-2 protein ekspresyon düzeyleri kontrol grubuyla kıyaslandığında 1.grupta Bax protein ekspresyon düzeyinin arttığı, Bcl-2 protein ekspresyon düzeyinin azaldığı ve Bax/Bcl-2 oranın arttığı (p<0,05), 2., 3. ve 4.gruplar kontrol grubuyla kıyaslandığında ise Bax ve Bcl-2 protein ekspresyon düzeyleri ile Bax/Bcl-2 oranında bir fark olmadığı belirlendi (p>0,05). Sonuç olarak, düzenli ve sürekli egzersizin oksidatif strese karşı koruyucu etkisinin olduğu ve akut egzersizle tetiklenen apoptozisin düzenli ve sürekli egzersizle baskılanabileceği kanısına varıldı.
Ratlarda selenyumun yüzme dayanıklılığı, oksidatif stres ve NRF2/HO-1 protein ekspresyonları üzerine etkisi
Bu çalışmada, önemli bir antioksidan olan selenyumun tükeninceye kadar yüzdürülen ratlarda yüzme süresi, oksidatif stres ve oksidatif stresle ilişkili HO-1 ve Nrf2 protein düzeylerine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. 18 adet Wistar- Albino ırkı erkek sıçanlardan, her grupta 9 adet olacak şekilde 2 grup oluşturulmuştur. Deneysel uygulama başlamadan önce ratların yüzmeye alışması için gruplar ayrı ayrı olarak yarım saat yüzdürülmüştür. İlk gün gruplar; Morris yüzme tankında tükeninceye kadar yüzdürülüp, yüzme süreleri kayıt altına alınmıştır. 20 gün boyunca günde bir kez; kontrol grubuna plasebo (serum fizyolojik), selenyum grubuna 0,8 mg/kg dozda selenyum uygulanmıştır. 20. günün sonunda gruplar tekrar yüzdürülüp yüzme süreleri kayıt altına alınmıştır. Ratlar son yüzdürmeden hemen sonra anestezi altında sakrifiye edilmiştir. Yüzme süreleri gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Kan, kas ve karaciğer doku örneklerinden MDA, GSH düzeyi, CAT ve GSH-Px aktiviteleri belirlenmiştir. Kas ve karaciğer doku örneklerinden HO-1 ve Nrf2 protein düzeylerine Western Blott tekniğiyle bakılmıştır. Karaciğer ve kas dokusu MDA düzeyinin selenyum grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük olduğu görülmüştür (p<0.05). Karaciğer GSH düzeyinin selenyum grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Kas, plazma ve karaciğer dokusunda GSH-Px aktive düzeyi, selenyum grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Karaciğer dokusu HO-1 ve Nrf2 protein düzeyi selenyum grubunda anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.01). Sonuç olarak selenyum uygulaması oksidatif stresi azaltıp antioksidan aktivite ve karaciğer dokusunda Nrf2 ve HO-1 protein düzeylerini artırmıştır, yüzme süresini etkilememiştir.
Deneysel diyabet oluşturulmuş ratlarda karvakrolün testikular apoptozis, inflamasyon, NRF2/HO-1 sinyal yolağı ve spermatolojik parametreler üzerine etkileri
Dünya genelinde yaygın olarak görülen ve birçok komplikasyona neden olan Diyabetes mellitus (DM), erkeklerde üreme sistemini de olumsuz yönde etkilemektedir. Diyabetin erkek üreme sistemi üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla antioksidan kullanımı, son zamanlarda en çok araştırılan konulardan biridir. Bu çalışmada; streptozotosin ile diyabet oluşturulan erkek ratlarda karvakrolün, deney sürecinin dördüncü ve sekizinci haftalardaki erkek üreme sistemi üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla, 74 adet Wistar albino ırkı erkek rat kullanıldı. Kontrol ve Karvakrol Gruplarında 14'er rat, DM ve DM + Karvakrol Gruplarında 23'er rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Gruplar; 1. Grup (Kontrol Grubu); (mısır yağı, gavaj), 2. Grup (DM Grubu); (STZ 55 mg/kg/tek doz/i.p), 3. Grup (Karvakrol Grubu); (Karvakrol 75 mg/kg/gün/gavaj), 4.Grup (DM+Karvakrol Grubu); (STZ 55 mg/kg/tek doz/i.p + Karvakrol 75 mg/kg/gün/gavaj) olacak şekilde planlandı. Dördüncü haftanın sonunda Kontrol ve Karvakrol gruplarından 7'şer rat DM ve DM+Karvakrol gruplarından 10'ar rat son gavaj uygulamasından 24 saat sonra dekapite edildi. Kalan ratlara gavaj uygulaması ile belirtilen dozda karvakrol verilmeye devam edildi ve sekizinci haftanın sonunda son gavaj uygulamasından yine 24 saat sonra kalan ratlar da dekapite edildi. Ratlardan alınan kan örneklerinden serum testosteron ve glikoz düzeyleri, testis dokusundan; Malondialdehit (MDA) düzeyleri, Glutatyon (GSH) düzeyleri, Glutatyon Peroksidaz (GSH.Px) ve Katalaz (CAT) aktiviteleri, Nükleer Faktör-Eritroid 2-İlişkili Faktör 2 (Nrf2), Hem Oksijenaz-1 (HO-1), Nükleer Faktör kappa B (NfkB), Siklooksijenaz-2 (COX-2), Bax ve Bcl-2 protein eksprasyon düzeyleri, spermatolojik parametreler (spermatozoon motilitesi, epididimal spermatozoon yoğunluğu, anormal spermatozoon oranı), üreme organ ağırlıkları (testis, epididimis, sağ kauda epididimis, vezikula seminalis, prostat) belirlendi. Dördüncü ve sekizinci haftalarda; DM Gruplarında, canlı ağırlık ve serum testosteron düzeylerinin azaldığı (p<0,001), serum glikoz düzeylerinin arttığı (p<0,001) belirlendi. Testis dokusunda; GSH düzeylerinin (dördüncü hafta: p<0,001; sekizinci hafta: p<0,01), CAT (dördüncü hafta: p<0,01; sekizinci hafta: p<0,001) ve GSH.Px aktivitesinin, Nrf2, HO-1 ve Bcl-2 protein eksprasyon düzeylerinin azaldığı (p<0,001); MDA düzeylerinin, NfkB, COX-2, Bax protein eksprasyon düzeylerinin ve Bax/Bcl-2 oranının arttığı (p<0,001) belirlendi. Spermatolojik parametrelerden; spermatozoon motilitesinin (p<0,001), epididimal spermatozoon yoğunluğunun (dördüncü hafta: p<0,05; sekizinci hafta: p<0,001) ve üreme organ ağırlıklarının (testis, epididimis, sağ kauda epididimis, vezikula seminalis, ventral prostat) azaldığı; anormal spermatozoon oranının (baş, kuyruk, toplam) arttığı (p<0,001) tespit edildi. Dördüncü haftada, DM+Karvakrol Grubu DM Grubu ile kıyaslandığında; canlı ağırlık, serum glikoz ve testosteron düzeylerinde bir fark olmadığı (p>0,05), sekizinci haftada DM+Karvakrol Grubu DM Grubuyla kıyaslandığında; canlı ağırlık ve serum testosteron düzeylerinin arttığı (p<0,001), glikoz düzeylerinin azaldığı (p<0,001) tespit edildi. Dördüncü haftada DM+Karvakrol Grubu DM Grubu ile kıyaslandığında testis dokusu CAT aktivitesinde bir fark belirlenmezken (p>0,05), sekizinci haftada DM+Karvakrol Grubu DM Grubu ile kıyaslandığında CAT aktivitesinin arttığı (p<0,001) belirlendi. Dördüncü ve sekizinci haftalarda DM Grubuyla kıyaslandığında, DM+Karvakrol Grubunda testis dokusu GSH düzeylerinde bir fark bulunmazken (p>0,05); GSH.Px aktivitesinin, Nrf2, HO-1 ve Bcl-2 protein eksprasyon düzeylerinin arttığı (p<0,001); MDA düzeylerinin, NfkB, COX-2, Bax eksprasyon düzeylerinin ve Bax/Bcl-2 oranın azaldığı (p<0,001) görüldü. Dördüncü haftada DM+Karvakrol Grubu DM Grubu ile kıyaslandığında; spermatozoon motilitesinde ve üreme organ ağırlıklarında bir fark bulunmazken (p>0,05); sekizinci haftada DM+Karvakrol Grubu DM Grubu ile kıyaslandığında; spermatozoon motilitesinin (p<0,001) ve üreme organ ağırlıklarının arttığı belirlendi. Dördüncü ve Sekizinci haftalarda DM Grubu ile kıyaslandığında, DM+Karvakrol Grubunda epididimal spermatozoon yoğunluğunun arttığı (dördüncü hafta: p<0,05; sekizinci hafta: p<0,001), anormal spermatozoon oranın azaldığı (p<0,001) belirlendi. Bu çalışmada; diyabetli ratlara karvakrolün 75 mg/kg/gün/gavaj verilmesiyle, diyabetin testis dokusunda oluşturduğu oksidatif stresin, apoptozisin, inflamasyonun ve spermatolojik parametreler üzerindeki olumsuz etkilerin azaldığı belirlenmiştir. Bu çalışma sonucunda; hipergliseminin erkek üreme sistemindeki bu olumsuz etkilerinin, karvakrol verilmesi ile önlenebileceği ve/veya azaltılabileceği kanısına varılmıştır.