
971
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Kronik hepatit B, kronik hepatit C ve Non-alkolik yağlı karaciğer hastalarında serum urokinase plasminogen aktivatör reseptör (UPAR) düzeyi ile fibrozis evresi arasındaki ilişki
ÖZETKronik hepatit B (KHB), kronik hepatit C ve non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı klinik uygulamalarda sık rastlanılan karaciğer hastalıkları olup siroz ve hepatosellüler karsinoma yol açmaları nedeniyle önemli birer morbidite ve mortalite nedenidirler. Tedavi planında ve prognozu öngörmede histolojik bulgular temel olup, histolojik hasarı ortaya koymada karaciğer biyopsisi altın standarttır. Çeşitli komplikasyonlar taşıması ve invaziv bir işlem olması nedeniyle son yıllardaki çalışmalar histolojik hasarı ortaya koymada etkin olabilecek non-invaziv yöntemlerin belirlenmesine odaklanmıştır. Serum urokinase plasminogen aktivatörü (uPA) ve onun spesifik reseptörü (uPAR) temel olarak insanda fibrinolitik sistemin birer komponentidir. Yapılan çalışmalarda uPA ve uPAR'ın embryogenez, ovulasyon, anjiogenez ve tümör metastazında da rol aldığı ortaya konmuştur.Moleküler incelemeler ile hepatik stellate hücrelerinin uPA ve uPAR eksprese ettiğinin gösterilmesi sonrası kronik karaciğer hastalıklarında karaciğer fibrozisi ile olan ilişkisi literatürde az sayıda çalışma ile tanımlanmıştır. Bu çalışmalarda siroz, kronik hepatit B ve C vakaları ayrı ayrı değerlendirilmiş olup bizim çalışmamız nonalkolik steatohepatit vakalarını içeren ve 3 farklı kronik hepatit grubunu (kronik hepatit B, C, NAYKH) birlikte değerlendiren ilk çalışma olmuştur. Biz bu çalışmada kronik viral hepatitler ve non-alkolik yağlı karaciğer hasta gruplarında karaciğer biyopsisindeki fibrozis evresi ile serum uPAR düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Çalışmaya 96 KHB, 22 KHC ve 11 NAYKH vakası ve 47 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Sonuçları değerlendirdiğimizde, kronik viral hepatit gruplarındaki uPAR ortalaması kontrol grubundan istatikselolarak anlamlı biçimde yüksek, NAYKH grubunda ise kontrol grubundan istatiksel olarak farklı olmadığını saptadık. Kronik viral hepatit grubunda şiddetli fibrozis saptanan vakaların uPAR düzeyinin hafif-orta fibrozis saptanan vakalardan ve kontrol grubundan istatiksel olarak anlamlı yüksek saptadık. Mevcut çalışmalar ve bizim çalışmamız sonucunda uPAR'ın, kronik hepatit B ve C vakalarında karaciğer fibrozis evresi ile iyi korelasyon gösterdiği ve hasarı öngörmede noninvaziv bir marker olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Çocukluk çağı von willebrand hastalığı ve trombosit fonksiyon bozukluğu olgularında pediatrik kanama skorunun tanısal değeri
ÖZETÇocukluk çağında hafif derecedeki kanama diyatezlerinin tanısı sağlam olguların da benzer semptomlar bildirmesiyle zor olmaktadır. Bu olgularda tanıya ulaşmada ayrıntılı ve doğru bir kanama öyküsünün elde edilmesiyle standardize pediatrik kanama skoru geliştirilmiştir. Çalışmamızda Türk çocuklarında pediatrik kanama skoru daha önceden tanı almış Von Willebrand Hastalığı (VWH) (n=46), Trombosit Fonksiyon Bozukluğu (TFB) (n=65) ve yakınması olmayan sağlam `Kontrol 1'(n=38) ve kanama yakınması olan ancak hemostatik olarak normal bulunan `Kontrol 2'(n=32) gruplarına uygulandı. Pediatrik kanama skorunun (PKS) cutt off değeri ? 3 olarak saptandı (AUC=0.785 %95 CI:0.718-0.852). Von Willebrand Hastalığı grubu ve Kontrol 1 grubunu ayırt etmede sensitivite, spesifite, Pozitif Prediktif Değer (PPD) ve Negatif Prediktif Değer (NPD) sırasıyla %93,5; %97,4; %97,7; %92,5 saptandı. Von Willebrand Hastalığı grubu ve Kontrol 2 grubunu ayırt etmede ise sensitivite, spesifite, PPD ve NPD sırasıyla %93,5; %87,5; %91,5;%90,3 saptandı. Sensitivite, spesifite, PPD ve NPD sırasıyla TFB ve Kontrol 1 grubunu ayırt etmede %89,2; %97,4; %98,3; %84,1; TFB ve Kontrol 2 grubunu ayırt etmede %89,2; %87,5; %93,5; %80 olarak saptandı. Sonuç olarak, PKS'nin kanama diyatezi ile sağlam olguları ayırt etmede iyi bir araç olduğu ancak kesin tanı için ek hemostatik laboratuar tetkiklerinin gerekli olduğu düşünüldü.
Obez hastaların obsesif-kompulsif belirtileri ile yeme tutumları ve dürtüsellik arasındaki ilişkinin araştırılması
. Bu araştırmada obez bireylerin yeme tutumu, obsesif -kompulsif belirtileri, dürtüsellik özelliklerinin ve DEHB tanısı ile I. ve II. Eksen özelliklerinin belirlenmesi ve tanımlanan böyle bir alt grubun varlığının tespiti amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 110 obez (VKİ? 30kg/m²), 80 kilolu (VKİ=29,9-25 kg/m²) ve 105 normal kilolu ( VKİ= 18,5-24,9 kg/m²) bireyler alınmıştır. Bireylere sosyodemografik veri formu, SCIDI ve SCIDII, Yeme Tutumu Testi, Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11, Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi ve SCL90 uygulanmıştır. Sonuç olarak bu çalışmada obez bireylerin kontrollere göre daha fazla psikiyatrik eş tanı aldıkları, daha fazla psikiyatrik belirtiler gösterdikleri, daha fazla bozulmuş yeme davranışı ve dürtüsellik sergiledikleri saptanmıştır. Tedavi arayışında olan obez grupta da daha fazla dürtüsellik ve yeme tutumunda bozukluk, daha sık eksen I ve II tanıları mevcuttur. Çalışmayla bireylerde dürtüsellik, anormal yeme davranışı, DEHB benzeri belirtilerinin artan VKİ ile olan pozitif ilişkisi gösterilmiştir. Obez hastalarda tüm bu özellikleri daha fazla gösteren bir alt grubun varlığı belirlenmiştir fakat bu grubun OKSB içinde yer alan bir grup olduğunu söyleyebilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Gazi Üniversitesi Hematoloji Bölümü'nde izlenen KLL hastalarının tedavi yanıtlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmada 1998-2011 yılları arasında tanı almış olup, kemoterapi verilen 71 KLL tanılı hastanın aldıkları tedaviler, tedavi yanıtları ve bir sonraki tedavi ihtiyacına kadar geçen süre geriye dönük olarak incelendi. Verilen tedavilerin ve prognostik belirteçlerin tedavi yanıtı, yanıt süresi ve GSK'ye etkileri araştırıldı.Hastaların demografik özellikleri ve tanıdaki evre, Hb, BK, PLT, LKZ, B2- mikroglobulin düzeyi, CD38 ve Zap-70 ifadelenmesi, kemik iliği infiltrasyon paterni, SHZ düzey ve oranları; ve FISH ile bakılan 13q delesyonu, 11q delesyonu, 17p delesyonu ve trizomi 12 sonuçları kaydedildi. Aldıkları tedaviler alkilleyci temelli, fludarabin temelli ve kemoimmunoterapi olarak sınıflandırıldı.Kemoimmunoterapi ve fludarabin temelli tedavilerin tam yanıt yönünden alkilleyici temelli tedavilere üstünlüğü gösterildi (sırasıyla göreceli risk 20,0; p=0,007 ve göreceli risk 16,1; p=0,011).SHZ yüksekliği (p=0,002), anormal SKLO (p=0,028), CD38 ifadelenmesinin %30 ve üstünde olması (p=0,042) ve yüksek riskli FISH bulguları (p=0,026) bir sonraki tedaviye kadar geçen sürenin kısalığı ile ilişkili bulundu. SHZ yüksekliği (p=0,008), CD38 ifadelenmesinin %30 ve üstünde olması (p=0,012), Hb düzeyinin 11g/dl'nin altında olması (p<0,001) ve yüksek riskli FISH bulgularının varlığının (p=0,006) GSK'yi olumsuz etkilediği saptandı.Başlangıç tedavisiyle ve herhangi bir basamakta tam yanıt elde edilebilen hastalarda GSK diğerlerinden anlamlı olarak uzun bulundu.Fludarabin dirençli vakalarda kombinasyon tedavileri ve kemoimmunoterapi ile yanıt alınabildiği, ancak GSK'nın kısa olduğu (ortanca 51 ay) izlendi. Kemoimmunoterapi yanıtsız hastalarda diğer tedavi seçenekleri ile yanıt alınma olasılığının çok düşük olduğu ve GSK'nın çok kısa olduğu (ortanca 13 ay) görüldü.Anahtar kelimeler: Kronik lenfositik lösemi, tedavi, serbest hafif zincir
Altmış beş yaş üstü düşmeye bağlı travma hastalarında barthel indeksi ve yaralanma ciddiyet skoru (ISS) kullanılarak mortalite ve morbiditenin değerlendirilmesi
Giriş: Türkiye ve dünya populasyonu yaşlanmaktadır.²,³ Acil servis başvurularının %12?24'ünü yaşlılar oluşturur.? Düşme, özellikle yaşlı hasta grubunda önleyici uygulamalara rağmen, yaygın ve önemli bir halk sağlığı problemidir.?¯¹³ Yaşlılarda artan, düşmenin hem nedeni hem de sonucu olan disabilite bazı ölçeklerle değerlendirilir. Bunlardan biri de Barthel indeksidir. ISS yaralanmaları anatomik değişikliklere göre sınıflandıran anatomik bir skor sistemidir.Bu çalışmada düşme nedeni ile acil servise başvuran 65 yaş üstü hastaların düşme risk faktörlerinin; (BI ve ISS verileri kullanılıp) fonksiyonel bağımlılık düzeyleri ile düşmeye bağlı travma ciddiyetlerinin ilişkisinin ve düşmeye bağlı mortalite, morbidite ve yatış oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.Gereç ve Yöntem: Prospektif gözlemsel klinik bir çalışma olarak dizayn edilmiş, acil servisimizde 01.07.2011-31.12.2011 tarihleri arasında yapılmıştır. Hastaların risk faktörleri sorgulanmış, SIS testi ile bilinç durumları, ED-DSI ile depresyon varlığı, BI ile bağımlılık düzeyleri ve ISS ile yaralanma ciddiyetleri belirlenmiş ve bağımlılık düzeyi ile yaralanma ciddiyeti arasındaki ilişki değerlendirilmiştir.Bulgular: AS başvurularının %10'unu düşen hastalar oluşturmaktadır. Bunların %8'i altmışbeş yaş üzerindedir. SIS testi pozitif olan hastalar negatif olan hastalardan daha yaşlı ve bağımlıdırlar(Mann-Whitney U testi sırasıyla p=0.011,p=0.003). yatan hastaların ISS ve yaşları taburcu olanlardan daha yüksektir(Mann-Whitney U testi sırasıyla p<0.001,p=0.003). Kadınlar erkeklerden daha fazla oranda depresif, osteoporotik, duldular.(Pearson ?² sırasıyla p=0.028,p=0.002,p<0.001). 12-18 saatleri arasında başvuranların ISS'si 18-00 arasında başvuranlardan daha yüksektir (Bonferroni düzeltmeli Mann Whitney U testi ile p=0.011). seksen yaş üstü olan gruptakiler 65-70 yaş aralığındakilerden daha bağımlı (p=0,004 Kruskall-Wallis) ve kognitif disfonksiyonedirler (p=0,001 Pearson ?² test). Ev içinde düşenler ev dışında düşenlerden daha yaşlıdırlar (p=0,019 Mann-Whitney U). Komorbidite sayısı ile BI arasında düşük derecede negatif korelasyon (Spearman's ?= ? 0.238, p=0.043, ?²=0.056) saptanmıştır. Yaşla ISS arasında düşük derecede pozitif korelasyon (Spearman's ?=0.231, p=0.05, ?²=0.053) saptanmıştır. Tüm hastaların BI ile ISS değerleri arasında korelasyon saptanmamıştır.(Spearman's test p=0,662)Sonuç: Hastaların bağımlılık düzeyleri ile travma ciddiyetleri arasında ilişki yoktur. Ancak yaş arttıkça travma ciddiyeti, bağımlılık düzeyi ve kognitif disfonksiyon artmaktadır.
Aşikar ve subklinik hipotiroidi hastalarında serum total sialik asit düzeyleri ve ateroskleroz risk faktörleri ile ilişkisi
Aşikar veya subklinik hipotiroidinin (SH) aterogenez ile ilişkili olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Serum total sialik asit (SA) konsantrasyonu ateroskleroz ve kardiyovasküler hastalıklar açısından güncel bir risk göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Çeşitli aterosklerotik hastalıklarda normalden daha yüksek olduğu ve bunlarda aterojenik risk faktörleri ile korele olduğu çeşitli gösterilmiştir. Son yıllarda üzerinde durulan ve yoğun bir şekilde çalışılan total SA düzeylerinin aşikar ve subklinik hipotiroidide nasıl etkilendiğine dair ve bunun diğer ateroskleroz risk faktörleriyle ilişkisini inceleyen araştırma yoktur. Bu nedenle, bu çalışmada aşikar ve subklinik hipotiroidide serum total SA düzeyleri ölçülmesi ve ateroskleroz risk faktörleri ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya 18-50 yaş arası, bilinen kardiyovasküler risk faktörü olmayan, yeni tanı almış, henüz tedavi edilmemiş 60 hipotiroid (35 subklinik ve 25 aşikar hipotiroidi) ve 30 ötiroid kişi dahil edildi. En az 8 saatlik açlığı takiben kan örnekleri alındı ve rutin biyokimyasal tetkiklerle birlikte ortalama trombosit hacmi (MPV), TSA, serum homosistein ve hsCRP ölçümleri yapıldı. Hastaların tiroid ultrasonografileri yapıldıktan sonra karotis arter KİMK ölçümleri gerçekleştirildi.Aterogenez risk faktörleri açısından iki grup karşılaştırıldığında DKB (70.2±6.9 ve 76.4±10 mmHg, p= 0,001), KİMK (0.58±0.06 ve 0.62±0.12 mm, p=0,046), Total-K (176.5±31.4 ve 203.7±50.6 mg/dL, p=0,003), LDL-K (107.6±25.9 ve 128.5±41.2 mg/dL, p=0,004), TG (82.4±41.6 ve 128.1±82.9 mg/dL, p=0,001) düzeyleri hastalar lehine anlamlı derecede artmış bulundu. Yine aterogenenezle ilgili diğer ölçütlerden SKB, ürik asit, hs CRP ve homosistein düzeyleri de hasta grubunda yüksekti. Ancak istatistiksel anlamlılık kazanmamıştı. Hipotiroidili hastalarda serum total SA düzeyi kontrol grubundan yüksek bulunmuş ancak aradaki fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır.Hasta grubunda KİMK ile SA arasında orta dereceli pozitif korelasyon saptandı (p=0,002 r=0,385). Yine SA ile ürik asit arasında orta dereceli pozitif korelasyon saptandı (p=0,03 r=0,292).SH hastalarında SA ile KİMK arasında (p=0,005 r=0,464) Hipotiroidi hastalarında ise SA ile hsCRP arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,04 r=0,407).Çalışmamızda hipotiroidili hastalarda birçok aterogenez risk göstergesi kontrol grubundan yüksek bulunsa da bunlardan bir kısmı (sialik asit dahil) istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır. Bununla birlikte SA'in hasta grubunda KİMK, hsCRP ve ürik asit gibi bazı belirteçlerle korelasyon göstermesi SA'in hipotiroidili hastalarda bir aterogenez göstergesi olarak kullanılabileceği fikrini akla getirmektedir. Ancak bu konuda yeterli kanıt verebilecek prospektif, geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Malign lenfoma hastalarında otolog kök hücre nakli öncesi başarısız kök hücre mobilizasyonu öngörülebilir mi? kemik iliğinde cd34 pozitif hücrelerde yüzey cxcr4 ve vla4 antijen sunumları, serum demir yükü, inflamatuar sitokin ve çözünebilir adezyon molekülleri düzeylerinin rolü
Yüksek doz kemoterapi/Otolog kök hücre nakli, dirençli / nüks HL ve NHL hastalarında günümüzde standart tedavi şeklidir. Bu tedavinin uygulanabilmesi için YDK/OKHN öncesi hastaların kemik iliğinde yer alan CD34 pozitif HKH in çevre kanına başarılı şekilde mobilize edilmesi gereklidir. Ne yazık ki %5-30 hastada halen mobilizasyon başarısızlığı görülmektedir. Başarısız mobilizasyonu önceden öngörmede çeşitli risk faktörleri saptanmıştır. Bunlar arasında yaş, tanı tipi, tanı anı veya mobilizasyon öncesi kemik iliği tutulumu varlığı, kemik iliği selülaritesinin düşük olması , mobilizasyon öncesi düşük trombosit veya yüksek ferritin değeri, daha önce kemik iliği bölgesine yaygın RT almış olmak ve lenalidomid, melfelan ve fludarabin gibi kemik iliği üzerine toksik etki gösteren ilaçları kullanmış olunması bulunmaktadır. HKH'in kemik iliğine tutunmasında ya da çevre kanına çıkışında çeşitli adezyon molekülleri rol almakta olup HKH ile kemik iliği stroması arasındaki en önemli bağlantılar HKH üzerindeki CXCR4 ile SDF-1 ve yine HKH üzerindeki VLA-4 ile VCAM-1 arasındadır. Bunun yanısıra çeşitli sitokin ve kemokinler de HKH mobilizasyonunda rol oynamaktadır. Bu çalışmada amacımız, başarısız mobilizasyonu önceden öngörmede kemik iliği biyopsi ve serum örneğindeki çeşitli adezyon molekülleri ve sitokinlerin bize önceden yol gösterici olup olamayacağını belirlemeye çalışmaktı. Çalışmaya Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Kök Hücre Nakil Ünitesin'de HKH mobilizasyon tedavisi verilmiş olan toplam 38 HL ve 45 NHL hastası alındı. HL hastalarının ortanca yaşı 29,5 (17-65) olup 9'u kadın 29 `u erkek, NHL hastalarının ortanca yaşı 51 (17-67) olup 16'sı kadın 29'u erkek idi. Mobilizasyon durumuna göre hastalar başarılı mobilize olan, yetersiz mobilize olan ve mobilize olamayan şeklinde üç gruba ayrıldı. Her üç hasta grubu arasında kemik iliği biyopsi örneğinde 1 mm2 lik alanda CD34/CXCR4 ve CD34/VLA-4 boyanan ortanca hücre sayısı benzer iken, CD34/VLA-4 için ?2 olanların sayısı başarılı grupta daha fazla idi. Sitokin düzeyleri açısından gruplar arasında sadece başarılı olan grupta yetersiz mobilize olan gruba göre TGF-ß düzeyi daha yüksek saptandı. Başarılı veya başarısız bir mobilizasyonda serum sitokin düzeylerinin nasıl davrandığına dair çok fazla veri bulunmamaktadır. Fakat geniş hasta gruplarını içeren prospektif çalışmalarla bu durumun aydınlığa kavuşması başarısız bir mobilizasyonu, henüz mobilizasyon tedavisi verilmeden önce öngörebilmemize böylece belkide gelecekte kişiye özel mobilizasyon tedavilerinin seçilmesine yardımcı olabilir.
Anti-vasküler endotelyal büyüme faktörü (ANTİ-VEGF) bevasizumab tedavisi alan metastatik kolorektal kanserli hastalarda kras mutasyon durumunun tedavi sonuçları ile olan ilişkisi
Giriş : Son 2-3 dekaddır standart kemoterapilerle kombine edilen hedefe yönelik ajanlar ile kolorektal kanser tedavisinde önemli gelişmeler kaydedilmiştir. VEGF fizyolojik ve patolojik anjiogenezin önemli bir regülatörüdür ve birçok tümörde aşırı eksprese edilir. Bevasizumab VEGF-A üzerinden etkinligini gösteren monoklonal antikordur.Birçok çalışmada farklı moleküller degerlendirilmesine ragmen bugüne kadar klinikte antianjiojenik tedavi yanıtını predikte eden biomarker tanımlanamamıştır. Çalışmamızda KRAS mutasyon durumunun MKRK'li hastalarda prognostik önemi degerlendirildi.Hastalar ve Yöntem : 10 farklı merkezden 236 metastatik kolorektal kanserli hastanın klinik ve patolojik özellikleri dosya kayıtlarından retrospektif olarak analiz edildi. Hastaların parafin bloklarındaki kanserli dokudan Polimeraz zincir reaksiyonu ile KRAS mutasyon durumları tesbit edildi. Hastaların kombinasyon tedavisinde sıklıkla FOLFİRİ tedavisi uygulanırken, daha az hastada historik olarak IFL, FOLFOX ve XELOX rejimleri uygulanmıştı.Bulgular: Çalışmaya alınan 236 hastanın 156'sı KRAS wild tip, 80'i KRAS mutant olarak bulundu. KRAS wild tipte hastaların median yaşı 54 (23-80) iken, mutant gruptaki hastaların median yaşı da 54 (18-76) olarak bulundu. KRAS wild tip grupta 60 kadın (%38.5), 96 erkek (61,5) hasta, KRAS mutant grupta ise 29 kadın hasta (%36,3) ve 51 erkek hasta mevcuttu (%63,8). KRAS wild tip gruptakombinasyon kemoterapisi olarak 141 hastada FOLFİRİ kullanılırken (%90,4), 1 hastada IFL (%0,6), 1 hastada irinotekan ile (%0,6) kombine edilmişti, 13 hastada ise diger rejimler (xeliri,xeloda,xelox ve folfox) (%8,3) kullanılmıştı. KRAS mutant grupta ise 75 hastada FOLFİRİ rejimi (%93,8), 1 hastada IFL rejimi kullanılırken (%1,3), 4 hastada ise diger kombinasyon rejimleri kullanılmıştı (%5,0). KRAS mutasyon varlıgı/ yoklugu durumuna göre hastalar degerlendirildiginde KRAS wild tip hasta grubunda ortanca progresyosuz sagkalım (PFS) 11,7 ay (%95 CI, 9,6 ? 13,8) bulunurken, KRAS mutant grupta ise ortanca progresyonsuz sagkalım 11,9 ay (%95 CI, 9,4 -14,5) olarak benzer bulundu.Her iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p =0,758). KRAS mutasyon varlıgı/ yoklugu durumuna göre hastalar degerlendirildiginde KRAS wild tip hasta grubunda genel sagkalım (OS) 35,1 ay (%95 CI,30,9- 39,3) bulunurken, KRAS mutant grupta ise genel sagkalım 30,1 (%95 CI, 25,1-35,1) olarak benzer bulundu.Her iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p =0,231).Sonuç : KRAS gen mutasyonu metastatik kolorektal kanserde anti-EGFR tedavisi etkinligini gösteren prediktif markır olmasına ragmen anti-VEGF tedavisi üzerine etkinligi tartışmalıdır. Pratik düzeyde KRAS testi hangi hastanın bevasizumab tedavisi alması gerektigini belirlemekten uzaktır ve bu veriler MKRK biyolojisindeki KRAS kompleksligini vurgulamaktadır. Bu bulgular daha geniş popülasyonlarda prospektif olarak konfirme edilmelidir. Bununla birlikte hastalar rutin olarak uygulanabilen, güvenilir, mutasyon tipi ve sıklıgını belirleyen testler ile KRAS mutasyonu açısından degerlendirilmelidir.Anahtar Kelimeler: Metastatik kolorektal kanser, Bevasizumab, Anjiogenez, KRAS mutasyonu, prognoz
Alkol ve madde bağımlılarında erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu belirtileri
Alkol ve madde bağımlılığı tüm dünyada ve ülkemizde giderek gündemde daha fazla yer kaplayan, biyopsikososyal olarak bağımlıları ve daha çok psikososyal olarak da sosyal çevreyi etkileyen önemli bir sorundur ve üzerinde çalışılması ve çoklu bakış açısı ile yaklaşılması gereken bir konu başlığıdır.Erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ise sadece çocukluk çağında olduğu düşünülen dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu hastalığının erişkin dönem belirtilerinin saptanması ve klinik tanısının konması ile her geçen gün daha fazla bilgi edinilen yeni, araştırılmaya müsait bir hastalık olarak erişkin psikiyatrisi gündeminde yerini almıştır.Bu çalışmada 59 alkol ve 40 madde bağımlısı hasta sosyodemografik özellikler, dikkat eksikliği hiperaktivite belirtileri, depresyon belirtileri açısından kendi aralarında ve 100 bağımlı olmayan bireyle karşılaştırılmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Erişkin DEHB Kendi Bildirim Ölçeği: (ASRS-v1.1) ile değerlendirilmiştir.Madde ve alkol bağımlılığı gruplarında erkek örneklem sayıca daha fazla bulunmuş; madde bağımlılığı grubunun yaş ortalaması alkol bağımlılığı grubunun yaş ortalamasına göre daha düşük bulunmuştur. Medeni durum, gelir düzeyi ve eğitim durumu açısından kontrol grubu alkol ve madde bağımlılığı gruplarına göre daha iyi düzeyde iken, en düşük düzeyde madde bağımlılığı grubu olduğu saptanmıştır. Adli olay ve ceza açısından bakıldığında, bağımlı grupta kontrol grubuna göre daha fazla, bağımlılık grupları arasında ise madde bağımlılarında alkol bağımlılarına göre daha fazla ceza alma sıklığı bulunmuştur.Hem alkol bağımlısı, hem de madde bağımlısı hastaların kontrol grubuna göre daha fazla depresif belirtilere sahip olduğu madde bağımlısı hastalarında aynı zamanda alkol bağımlısı hastalardan da daha fazla depresif belirtilere sahip olduğu saptanmıştır.Dürtüsellik ve irritabilite alt test puanları açısından bakıldığında hem alkol bağımlısı, hem de madde bağımlısı hastaların kontrol grubuna göre daha fazla dürtüsel olduğu, madde bağımlısı hastaların aynı zamanda alkol bağımlısı hastalardan da daha fazla dürtüsel ve irritabl olduğu bulunmuştur. Hem dikkat hem okul sorunları alt test puanı alanlarında, madde bağımlısı hastalar kontrol grubuna göre daha fazla puan almıştır. Sonuç olarak, alkol ve madde bağımlılığı ile erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eş zamanlı hastalık oranları yüksek iki hastalıktır. Çocukluk çağı DEHB tanısı olan hastaların ilerleyen yıllarda bağımlılığa yatkın bireyler olduğu biliniyor. Buna yönelik daha geniş kapsamlı araştırmalara ve DEHB tanılı çocukların izleminde koruyucu önlemlerin hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır.
Aort kapak sklerozu saptanan bireylerde, doku doppler görüntüleme tekniğiyle segmental kardiyak sistolik ve diyastolik işlevler ile kardiyak senkronizasyonun değerlendirilmesi
Aort kapak sklerozu kardiyovasküler risk ve mortalite artışı ile ilgili olabilir. Bu çalışmada aort kapak sklerozu saptanan ve klinik olarak sistolik ve diyastolik işlev bozukluğu olmayan bireylerde doku Doppler görüntülüme yöntemi kullanarak sistolik ve diyastolik fonksiyonları incelemek ve kardiyak senkronizasyonu değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmaya aort kapak sklerozu saptanan 30 birey ile yaş ve cinsiyet olarak eşleşmiş 30 sağlıklı gönüllü birey dahil edildi. Kalbin global fonksiyonları (EF, mitral E/A mitral E/e') değerlendirildi. Doku Doppler görüntüleme yöntemi kullanılarak sağ ventrikül lateral duvarı ile sol ventriküle ait 5 farklı segmentten sistolik (Sm), erken diyastolik (Em) ve geç diyastolik (Am) zirve hızlar hesaplandı. Prekontraksiyon zamanı (Q-Sm), EKG'de Q dalgasından DDG ile elde edilen sistolik dalga (Sm) başlangıcına kadar geçen süre olarak hesaplandı ve kardiyak senkronizasyonun değerlendirilebilmesi için kullanıldı. İntraventriküler sistolik senkronizasyon, sol ventrikülün beş farklı segmentine ait Q-Sm süreleri arasındaki fark analiz edilerek değerlendirildi. İnterventriküler aktivasyon gecikmesi ise sol ventrikülde en geç aktive olan segmente ait Q-Sm süresi ile sağ ventrikül lateral duvarına ait Q-Sm sürelerinin arasındaki fark kullanılarak analiz edildi. Sol ventrikül lateral duvarına ait zirve Sm hızları kontrol grubuna göre daha düşüktü (7,22±1,47 cm/msn'ye karşılık 8,13±1,63;p=0,028). Septum (7,22±1,47 cm/sn'ye karşılık 8,13±1,63 cm/sn ), sol ventrikül lateral (7,67±2,29 cm/sn'ye karşılık 8,88±2,01 cm/sn) ve posterior duvara (8,58±2,47 cm/sn'ye karşılık 11,29±3,27 cm/sn) ait zirve erken diyastolik hızlar kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (sırasıyla p=0,036; 0,043; 0,001). Interventriküler ve intraventriküler sistolik gecikme süreleri, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha uzun tespit edildi (sırasıyla 23,13±17,61 msn'ye karşılık 6,43±5,96 msn;p=0,0001 ve 26,8±16,82 msn'ye karşılık 9,56±4,7 msn;p=0,0001). Kardiyak senkronizasyonun değerlendirilmesinde kullanılan interventriküler ve intraventriküler gecikme sürelerinin HT, DM ve HPL tanısıdan ve Mitral E/A, sol ventrikül kütlesi ile yaştan bağımsız olduğu tespit edildi. Aynı zamanda intraventriküler ve interventriküler gecikme sürelerinin, sol ventrikül lateral duvara ait zirve Sm hızı ve sol ventrikül lateral ve anterior duvar ile sağ ventrikül lateral duvara ait Em/Am oranları ile negatif ilişkili olarak tespit edildi.Aort kapak sklerozu ve global kardiyak fonksiyonları normal olan bireylerde, DDG yapılan incelemeler sonucunda bölgesel olarak sistolik ve diyastolik fonksiyonların etkilendiği ayrıca kontrol grubuna göre kardiyak senkronizasyonun bozulduğu tespit edilmiştir. Bu bulguların klinik öneminin anlaşılabilmesi için uzun süreli takip çalışmalarına ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler : Aort kapak sklerozu, doku Doppler görüntüleme, dissenkronizasyon