
84
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Serum visfatin düzeyi ile koroner arter kollateral gelişimi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Koroner arter hastalığı bulunan hastalarda, iyi gelişmiş koroner kollateral dolaşımı olanların, olmayanlara göre prognozunun daha iyi olduğu bilinmektedir. Koroner kollateral arterlerin gelişiminde anjiyogenez ve arteriyogenez rol oynamaktadır. Daha önceki çalışmalarda visfatinin anjiyogenezi artırdığı gösterilmiştir. Ancak literatürde koroner kollateral gelişimi ile ilişkisine dair herhangi bir veri bulunmamaktadır. Biz bu çalışmada, koroner arter hastalığı olan hastalarda serum visfatin düzeyi ile koroner kollateral dolaşımı arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza stabil koroner arter hastalığı ön tanısıyla koroner anjiyografi uygulanan ve üç ana epikardiyal koroner arterden en az bir tanesinde, proksimal veya orta segmentinde ≥ %90 darlık saptanan toplam 84 hasta alınmıştır. Kollateral gelişimi Rentrop-Cohen sınıflamasına göre dört evrede (0-3) incelenmiştir. Serum visfatin düzeylerinin ölçümü sandviç ELISA (enzyme-linked immunosorbent assay) yöntemiyle yapılmıştır. İyi kollateral grubunda serum visfatin düzeyi, kötü kollateral grubundan daha yüksek saptanmıştır (iyi kollateral 8.89± 8.30 ng/ml, kötü kollateral 3.43±2.87 ng/ml p=<0.001). Kollateral derecesi ile serum visfatin düzeyleri arasında korelasyon analizi yapıldığında orta derecede pozitif korelasyon olup istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (rs = 0,441, p<0,001). DM yokluğunun, total oklüzyon varlığının ve yüksek serum visfatin düzeyinin iyi koroner kollateral arter gelişiminin bağımsız öngördürücüsü olduğu saptanmıştır. ROC eğrisinde iyi kollateral gelişimini öngörmede visfatin 2,75 ng/ml değeri için; sensitivitesi %72.5, spesifitesi %54.5 olarak hesaplanmıştır. Ayrıca serum visfatin düzeyi çok damar hastalığı, total oklüzyonu veya RCA‟ da ciddi lezyonu bulunanlarda bulunmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır. Serum visfatin düzeyi ile koroner kollateral gelişimi arasındaki ilişkiyi araştırdığımız çalışmamızda elde ettiğimiz bu sonuçlar, yüksek serum visfatin düzeylerinin iyi koroner kollateral gelişiminde bağımsız bir faktör olabileceğini göstermektedir
Oral glukoz yükleme testine alternatif yöntem: HbA1c ve fruktozamin
Diyabet gebelikte önemli komplikasyonlarla ilerleyebilen bir hastalıktır. Bu nedenle her kadına gebelikte diyabet taraması yapılması önerilmektedir. Gebelikte diyabet taraması oral glukoz yükleme testi ile tanısı ise oral glukoz tolerans testleri ile yapılmaktadır. Fakat bazı gebeler yanlış sosyokültürel inançlarla testin yapılmasını kabul etmemekte ya da testi tolere edemediği için yapamamaktadır. Bu çalışmada plazma HbA1c ve fruktozamin düzeyleri kullanılarak gebelikte diyabet tarama testi elde edilmeye çalışılmıştır. Sağlıklı grupla GDM'li grubun karşılaştırıldığı bu prospektif çalışmada iki grup arasında HbA1c seviyeleri arasında anlamlı fark elde edilmişse de fruktozamin düzeyi için aynı durum söz konusu olmamıştır. Bu nedenle HbA1c düzeyi ile gebelerin vizitlerindeki VKİ'leri derinlemesine araştırılmıştır. Çalışmaya Gazi Üniversitesi Hastanesine Ocak 2017-Eylül 2020 tarihleri arasında başvuran 41 GDM'li ve 82 sağlıklı gebe dahil edilmiştir. HbA1c kesme değerini %4,85 kabul ederek yapılan tarama testinde, ROC eğrisi analizinde eğri altında kalan alan 0,754, sensivite %75,6, spesifite %58,5 olarak bulunmuştur. Bu test yalnızca gebeliğin 24. haftasındaki vizitte obez (VKİ >30) olan hastalara uygulanırsa testin sensivitesi %84'e, spesifitesi %61'e çıkmakta ve ROC eğrisi analizinde eğri altında kalan alan 0,804 olmaktadır. Çalışmada oral glukoz tolerans testi esnasında obez olan hasta sayısı toplam hasta sayısının %33'üne denk gelmektedir. Oral glukoz yükleme ve tolerans testlerinin plazma HbA1c değeri ile yapılan tarama testine üstünlüğü düşünüldüğünde, HbA1c değeri ile tarama, ancak zorunlu kalındığında başvurulması gereken bir yöntem olarak öne çıkmaktadır. Oral glukoz tolerans testi hala standart tanı yöntemi olarak devam etmektedir. Oral glukoz yükleme testi de aynı şekilde HbA1c tarama testine üstündür.
Geriatrik yaş grubunda potansiyel uygunsuz antidepresan kullanımının türkiye ölçeğinde değerlendirilmesi ve genç popülasyon ile karşılaştırılması
Bu tez çalışmasının temel sorusu "Yaşlılıkta potansiyel uygunsuz antidepresan ilaçların kullanımı, gençlere göre azalmış mıdır?" sorusudur. Bu sorunun cevabı, Türkiye'de 2019 yılında aile hekimleri tarafından 15 yaş ve üstü bireylere reçete edilen antidepresan ilaçların, Beers Kriterlerine göre değerlendirilmesiyle araştırılmıştır. Veriler, Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu "Reçete Bilgi Sistemi" aracılığı ile elde edilmiştir. Hesaplamalar, potansiyel uygunsuz olan antidepresanları içeren reçetelerin, o yıl içerisinde toplam yazılan bütün reçetelere oranları üzerinden yapılmıştır. 2019 yılında aile hekimleri tarafından 15 yaş ve üstü tüm bireylere 139.288.644 adet, geriatrik kabul edilen 65 yaş ve üstüne ise 44.621.603 adet reçete yazılmıştır. Gençlere nüfusa oranla daha az reçete yazılırken, geriatrik popülasyona nüfusa oranla daha fazla reçete yazılmıştır. Beers kriterlerinde "organ, sistem ve tedavi kategorisine göre" yaşlılarda potansiyel uygunsuz antidepresanlar olarak kabul edilen amitriptilin, imipramin, klomipramin ve paroksetin içeren reçete sayısı 281.128'dir. Bu sayı 2019 yılında yaşlılara yazılan toplam reçetelerin %0,63'ü olup, oldukça düşük bir orandır ve genç popülasyondaki oran olan %0,74'e göre düşük bulunmuştur. Bu dört ilaç içinde geriatrik popülasyona en çok paroksetin yazılmıştır. Beers Kriterlerine göre yaşlılarda "dikkatli kullanılması gereken" ilaçların geriatrik bireylere yazılma oranı %3,95'tir. Dikkatli kullanılması gereken ilaçlardan essitalopram, maprotilin, mirtazapin, sertralin ve sitalopram yazılma oranı, toplamda yazılan reçete oranına göre daha fazla iken, duloksetin, fluoksetin, fluvoksamin, milnasipran ve venlafaksin daha az yazılmıştır. Sonuç olarak, bu tez çalışması ile, yaşlılarda potansiyel uygunsuz antidepresan kullanımının ilk kez Türkiye ölçeğinde değerlendirilmesi ve genç popülasyon ile karşılaştırılması sağlanmış olup, dünyada yaşlanan nüfusun gereksinimlerine, geriatrik farmakolojinin önemine ve aile hekimlerimizin bu konudaki farkındalığına dikkat çekmeye çalışılmıştır.
Hemodiyaliz hastaları için geliştirilen sağlık okuryazarlığı ölçeği kullanılarak sağlık okuryazarlığının yaşam kalitesi ve tedavi etkinliği ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş: Son dönem böbrek yetmezliği gelişen hastaların büyük kısmı, renal replasman tedavisi olarak hemodiyalize girmektedir. Bu hasta gurubunda tedavi uyumunun yetersiz olması halinde mortalitenin arttığı bilinmektedir. Sağlık okuryazarlığı (SOY) düzeyindeki artış ile hastaların sağlıkla ilgili verilerinde olumlu yönde gelişme izlenmektedir. Bu nedenle bu çalışmada, hemodiyaliz hasta grubuna özgü bir okuryazarlık ölçeği geliştirerek, bu hastaların SOY düzeylerini daha spesifik bir açıdan değerlendirilmesi, yaşam kaliteleri ile tedavi etkinliği çıktılarıyla arasındaki ilişkinin aydınlatılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Gazi Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Nefroloji Bilimdalı'nda 02. 03. 2020- 15.10.2020 tarihleri arasında, en az 6 aydır hemodiyalize girmekte olan, 18 yaş üzeri, okuryazar, okuma yazmasına engel sağlık sorunu ve bilişsel fonksiyon bozukluğu olmayan 110 hastanın dâhil edildiği kesitsel ve metodolojik bir araştırmadır. Hastalara yöneltilen çalışma formunda demografik bilgilere yönelik maddeler, Kısa Form-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği, Türkiye Sağlık Okuryazarlığı-32 Ölçeği ve çalışma dâhilinde geliştirilen SOY-HD ölçeği taslağı bulunmaktadır. Taslak ölçeğin maddeleri uzman görüşü ile 22 madde olarak belirlenerek 110 hastaya uygulanmıştır. Analizler sonucunda hiçbir madde çıkarılmayarak SOY-HD ölçeğinin son hali oluşturulmuştur. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen hastaların %37,3'ü kadındı. Tüm hastaların ortalama yaşı 54,4 ± 15,9'dı. Hastaların %7,3'ü okuryazar, %33,6'sı ilkokul mezunu, %13,6'sı ortaokul mezunu, %27,3'ü lise mezunu, %18,2'si üniversite mezunuydu. Hastaların %15,5'i düzenli fiziksel aktivite yapmaktayken, %22,7'si sigara kullanmaktaydı. Hastaların %54,5'i takiplerinde planlı olarak ilk hemodiyalizine alınmıştı. Hastaların %11,8'i renal transplantasyon sonrası rejeksiyon nedeni ile diyaliz tedavisi almaktaydı. Çalışmada, SOY-HD puanının SF-36'nın tüm boyutları ile pozitif korele olduğu tespit edildi. Demografik olarak SOY-HD puanı, yaş ile negatif korele olarak saptandı (r= - 0,290, p=0,002). Sadece okuryazar olan hastalar ile herhangi bir okul mezunu olan hastalar arasında SOY-HD puanları anlamlı farklı saptandı (r=0,046). Diğer taraftan renal transplantasyon öyküsü olan hastaların SOY-HD puanları, olmayan hastalara kıyasla anlamlı yüksek saptandı (p=0,034). Diyabetes mellitusu olan hastaların, olmayanlara kıyasla SOY-HD puanları anlamlı düşük saptandı (p= 0,027). İlk hemodiyalizine planlı olarak başlanan hastaların vasküler erişim yolları değerlendirildiğinde, arteriyovenöz fistül/grefti olan hastaların SOY-HD puanları, kalıcı venöz kateteri olan hastalara göre anlamlı yüksek saptandı (p=0,012). Parathormon düzeyi 350 pg/ml ve üzeri olan hastaların SOY-HD düzeyleri, 350 pg/ml'nin altında olan hastaların SOY-HD düzeylerinden daha yüksek saptanmıştır (p=0,039). Sonuç: SOY-HD ölçeği, Türk hemodiyaliz hasta grubunda sağlık okuryazarlığı ölçümü için geçerli ve güvenilir bir ölçektir. Hemodiyaliz hasta grubunda ileri yaş, düşük eğitim düzeyine sahip olmak, düşük parathormon düzeyine sahip olmak ve diyabetes mellitus varlığı yetersiz SOY ile ilişkili faktörlerdir. Renal transplantasyon öyküsü varlığı, arteriyovenöz fistül/greft kullanımı, daha yüksek SOY düzeyleri ile ilişkilidir. Daha yüksek SOY düzeyleri, tüm alanlarda daha iyi yaşam kalitesi puanları ile ilişkilidir.
Osteoartrit (OA) patogenezinde polifenolik bileşiklerin redox stres aracılı hasara karşı rejeneratif etkileri ve etki mekanizmalarının araştırılması
Osteoartrit (OA), ileri yaşlarda sıklığı giderek artan, ağrı ve fonksiyon kaybı nedeniyle yaşam kalitesini düşüren, dejeneratif eklem hastalığıdır. Patogenezinde genetik, metabolik, yapısal çok sayıda faktör rol oynamaktadır. Dünya genelinde OA tedavisinde istenen başarı ne yazık ki sağlanamamıştır. DSÖ'nün, araştırılması öncelikli hastalıklar/ilaçlar listesinde OA' da yer almaktadır. OA'da ortaya çıkan kıkırdak hasarının patogenezinden kondrositlerin redoks strese verdiği adaptasyon yanıtlarındaki bozuklukları sorumlu tutan çalışmalar artmaktadır. Son zamanlarda fitofenolik bileşikler, antioksidan, antiinflamatuvar doğal redoks düzenleyici etkileri sayesinde araştırmalarda odak noktası haline gelmiştir. Buradan hareketle, OA'nın başlamasında ve ilerlemesinde rol oynayan hücre içi redoks mekanizmaları hedefleyerek, fitokimyasal ajanlarla OA tedavisini yönetmeyi amaçlamaktayız. Çalışmamızda dut yaprağının (Morus alba) patentli standart ekstrelerinin (ImmunFLEX®) yanı sıra ekstre içeriğinde bulunan kersetin ve deoksinojirimisinin ayrıca içerikte bulunmayan oleuropeinin etkileri test edilmiştir. Kullandığımız ajanların etkileri evre-4 osteoartritli hastaların eklem kıkırdağından izole edilen primer kondrosit hücre kültürlerinde çalışılmıştır. Oksidatif stres parametreleri (ROS, 4-HNE, Pentosidin, 3-NT), apoptotik belirteçler ve yöntemler (kaspaz-3, anneksin V, mitokondri membran potansiyeli) kullanarak etkilerini test ettiğimiz ajanlar genel olarak, mitokondri membran potansiyelini artırmış, oksidatif ve apoptotik parametrelerde farklı oranlarda azalma sağlamıştır. Bu etkiler sayesinde kondrositlerde redoks stres aracılı erken apoptoz inhibe olmuş ve hücrelerde sağ kalım artmıştır. Çalışmamız ile polifenolik ajanların OA tedavisine kazandırılmaları sürecine kanıtlar sunulmuştur.
Çocuklarda baş ve boyun lenfadenopatilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Onkoloji Polikliniğine baş ve boyun lenfadenopatisi ile başvuran hastaların sosyodemografik özellikleri, klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları ile tanılarının değerlendirilmesidir. Yöntem: Ocak 2009 ile Aralık 2019 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Onkoloji Polikliniğine baş ve boyun lenfadenopatisi nedeniyle başvuran toplam 700 olgu incelendi. Olguların sosyodemografik özellikleri, klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları dosyalarından retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Olguların 479'u erkek (%68,4), 221'i kız (%31,6) idi, ortalama yaşları 7,08 ± 4,25 yıl idi. 509 (%72,7) olguda lokalize, 191 (%27,3) olguda generalize lenfadenopati mevcuttu. 700 olgudan 581'inde (%83) beniyn, 54'ünde (%7,7) maliyn nedenler, 65'inde (%9,3) lenfadenopati benzeri kitle saptandı. Çapı 3 cm'nin üzerindeki lenf bezleri, eşlik eden ateş ve kilo kaybı, supraklaviküler bölge tutulumu, fikse, sert ve lastik kıvamında lenf bezleri, lökositoz, CRP, ESR ve ürik asit yüksekliği, eşlik eden hepatomegali, halsizlik, kaşıntı ve işitme kaybı olması maliynite açısından anlamlı bulundu. Beniyn grupta en sık neden üst solunum yolları enfeksiyonları idi. Maliyn grupta en sık neden Hodgkin lenfoma idi. Olguların 125'ine (%17,9) biyopsi yapıldı. Bunların 54'ünde (%43,2) maliyn, 71'inde beniyn (%56,8) nedenler saptandı. Sonuç: Çocukluk çağında baş ve boyun lenfadenopatileri sık karşılaşılan bir bulgudur. Etiyolojisinde sıklıkla enfeksiyonlar gibi beniyn nedenler saptanmaktadır. Maliyn nedenler daha az sıklıkla saptanmakla birlikte tanısının erken dönemde konulması hastanın prognozunda önemlidir. Anahtar Kelimeler: Baş ve boyun, çocukluk çağı, lenfadenopati
Tedaviye dirençli majör depresyon hastalarına uygulanan tekrarlayıcı transkraniyal manyetik stimülasyonun etkinliğinin ağrı algısı ile ilişkisi
Majör depresyon ve ağrı, klinik pratikte sık olarak birlikte görülen durumlardır. Majör depresyon nedeniyle tedaviye başvuran hastalarda eşlik eden ağrı şikayeti sıklıkla bulunduğu gibi, kronik ağrı sebebiyle tedaviye başvuran hastalarda da depresyonun eşlik ettiği bildirilmektedir. Beyindeki monoaminlerin nörokimyasal dengesizliğinin hem depresyonun ortaya çıkmasında hem de ağrı algısındaki değişikliklerde etkili olabileceği önerilmektedir. Depresyon ve ağrı; birbirlerinin şiddetini arttırırken, birbirlerinin tedavisini de güçleştirmektedir. Tekrarlayıcı transkraniyal manyetik stimülasyon (rTMS), hem tedaviye dirençli majör depresyonun tedavisinde, hem de ağrı sendromlarının tedavisinde yaygınlığı dünya çapında giderek artan bir şekilde kullanılmaktadır. Bu çalışmada amaç, tedaviye dirençli majör depresyon hastalarında rTMS tedavisinin etkinliğinin ağrı algısı ile ilişkisini incelemektir. Çalışma, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran, DSM-5 tanı ölçütlerine göre majör depresyon tanısı konmuş, yeterli dozda ve sürede antidepresan farmakolojik tedavisine rağmen tedaviye yanıtsız olduğu değerlendirilmiş 20 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Hastaların rTMS tedavisi esnasında mevcut farmakolojik tedavilerine yeni ilaç eklenmemiş, kullanmış oldukları ilaçların dozları değiştirilmemiştir. Hastalara sol dorsolateral prefrontal kortekse 10 Hz. frekansta (yüksek frekans), motor eşiğin %120'si şiddetinde, her seansta 3000 atım olmak üzere toplam 20 günde 20 seans rTMS uygulanmıştır. Hastaların tedavi öncesindeki ve tedavi sonrasındaki hastalık şiddetleri Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A) ve Beck Depresyon Envanteri (BDE) ile ölçülmüş; ağrı algıları ise tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında Kısa Ağrı Envanteri (KAE) ve Vizüel Analog Skala (VAS) ile değerlendirilmiştir. Etik kaygılar nedeniyle, hastalara ağrılı uyaran vermek amacıyla, tedavi amacıyla da kullanılan bir yöntem olan Transkutanöz Elektriksel Sinir Uyarımı (TENS) kullanılmıştır. Tedavi öncesinde ve tedavi sonrasındaki değerler karşılaştırıldığında BDE, HAM-D, HAM-A, KAE ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma ve ağrı algısında istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler olduğu gözlenmiştir. HAM-D'ye göre 13 hastanın (%65) tedaviye yanıt verdiği, 2 hastanın (%10) remisyona girdiği gözlenmiştir. Literatürdeki diğer çalışmalarla karşılaştırıldığında, rTMS tedavisinin orta depresyon grubunda ağır depresyon grubuna göre daha etkili olduğu, tedavinin frekansı arttırıldıkça tedavi yanıtının arttığı değerlendirilmiştir. rTMS'nin depresyonu tedavi edici etkisinden bağımsız olarak ağrı algısı üzerinde olumlu etkileri olabileceği değerlendirilmiştir. Bu çalışma, tedaviye dirençli majör depresyon hastalarında rTMS'nin etkili olduğunu, aynı zamanda ağrı algısında olumlu yönde değişiklik yaptığını göstermiştir. Ancak daha geniş örneklemli, hastaların uzun dönem izlendiği prospektif çalışmalarla bu ilişkinin daha net ortaya konulabileceği düşünülmektedir.
Hipoksik iskemik ensefalopati hastalarının psikomotor duyu ve davranış gelişimlerinin değerlendirilmesi
Giriş: Hipoksik iskemik ensefalopati(HİE), perinatal asfiksi ve/veya hipoksik beyin hasarının gösterilebildiği neonatal ensefalopatiler olarak tanımlanmaktadır. Bilinen tek nöroprotektif tedavisi terapötik hipotermidir. Erken dönemde ölüm ve çoklu organ hasarına sebep olabileceği gibi, uzun dönemde serebral palsiye, nörogelişimsel geriliklere, davranış sorunlarına ve duyusal sorunlara neden olabilmektedir. Amaç: Bu çalışmanın amacı, HİE hastalarının klinik özelliklerini ve nörogelişimsel testlerinin sonuçlarını incelemek ve hastaların davranış ve duyu profillerini ortaya koyarak bunlar arasındaki ilişkinin belirlenmesini sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nöroloji Bilim Dalı'nda HİE tanısı ile takipli, 49 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastaların demografik ve klinik özellikleri, nörogelişimsel testlerinin sonuçları, davranış paternleri ve duyu profilleri incelenmiştir. Hastaların klinik özelliklerine göre nörogelişimsel testleri, davranış ve duyu profilleri, nörogelişimsel testlerine göre davranış ve duyu profilleri analiz edilmiş ve davranış paternleriyle duyu paternleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Bulgular: Nörogelişimsel testlerin sonuçları hastalığın evresine, hipotermi yöntemine göre farklılık göstermemiştir. İlk bir yaşta uygulanan gelişimsel testlerde gerilik saptanan hastaların çoğunun, iki yaşta uygulanan gelişimsel testlerde normal sınırlara geldiği görülmüştür. Örneklemi oluşturan hastaların çoğunda davranışsal sorun görülmemekle birlikte, beş hastada dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) düşündürecek sonuçlar elde edilmiş ve bu hastaların gelişimsel testlerinin en az birinde gerilik olduğu saptanmıştır. Duyu profili değişkendir. DEHB olan hastalarda aranmacı ve kaçınmacı yönelim belirginken, ciddi nörogelişimsel geriliği olan hastalarda duyulara eksik yanıtlılık durumu izlenmiştir. Sonuçlar: Çalışmadan elde edilen sonuçlar, HİE hastalarının nörogelişimsel takiplerinin düzenli uygulanmasının, gelişme geriliği saptandığında erkenden müdahale edilmesinin ve bu değerlendirmeler esnasında davranış ve duyu profillerinin de değerlendirilmesinin önemini ortaya koymaktadır. Anahtar Sözcükler: Hipoksik iskemik ensefalopati, nörogelişimsel sorun, davranış bozukluğu, duyu bütünleme bozukluğu
İzole medial gonartrozu olan hastalarda tibia proksimal osteotomisi ve unikompartmantal diz protezi'nin klinik ve fonksiyonel sonuçları
Amaç: Osteoartrit; Kıkırdak dokunun yıkımı, osteofit oluşumu ve subkondral kemikte skleroz ile karakterize kronik ve ağrılı bir hastalıktır. Bu nedenle bu hastalığa bağlı olarak eklem ağrısı nedeni ile çok sayıda hasta her yıl hastaneye başvurmaktadır. Bu çalışmada kliniğimizde 2014-2019 yılları arasında tek hekim tarafından izole medial gonartrozlu hastalara uygulanan tibia proksimal osteotomisi ve unikompartmantal diz protezi hastalarının klinik ve fonksiyonel sonuçlarının belirlenmesi amaçlandı. Materyal-Metod: 2014 Mart -2020 Şubat tarihleri arasında tek hekim tarafından UDP veya TPO yapılan 40 – 79 yaş aralığında, 17'si erkek (%24,2) 53'ü kadın (%75,8) toplam 70 hasta alındı. Operasyon yapılan hastalara çalışma sırasında KOOS (Knee Osteoarthritis Outcome Score) formu doldurtuldu. Araştırma esnasında hastalara bu formun yanında objektif olarak hastaların fonksiyonel durumunu ölçmek için 10 kez otur-kalk testi ve 6 dakika yürüme testleri yaptırıldı. Bulgular: Tüm operasyonlar açısından KOOS skoru iyi (70-79,9 puan) olanların frekansı f = 13 (%16,88), çok iyi (80 – 89,9 puan arası) olanların frekansı f = 29'dır (%37,66). Tüm operasyonlar açısından KOOS skoru mükemmel (90 – 100 puan arası) olanların frekansı ise f = 25'tir (%32,46). 60 Operasyon tipi (UDP vs. TPO) arasında, çok değişkenli varyans analizi (MANOVA) yürütüldü. Grupların KOOS skorları açısından farklılaşmadığı gözlendi. Operasyon tipi (UDP vs. TPO) arasında, fonksiyonel performans parametreleri olan, 10 kez otur kalk testi skoru ve 6 dakikada yürüme skoru açısından bir farkın olup olmadığı R Studio derleyicisinde çok değişkenli varyans analizi (MANOVA) ile incelendi. Analizler, otur kalk testi skoru açısından grupların birbirinden farklılaştığını göstermektedir. Buna göre UDP operasyonlu dizlerin (N = 38) otur kalk testi skoru ortalamaları (𝑋= 3), TPO operasyonlu dizlere (N = 39, 𝑋= 20.08) göre anlamlı olarak daha yüksektir (F(1,75) = 7.55, p < .01). Sonuç: TPO ve UDP ameliyatları doğru endikasyon ile yapıldığında sonuçları yüz güldürücü ameliyatlardır. Çalışmamızdaki verilere göre hastaların sonuçlarını %87 oranında başarılı (KOOS >70) bulduk. Ancak gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Fonksiyonel parametrelerde otur kalk testinde iki grup arasında TPO anlamlı olarak daha iyiydi. Anahtar kelimeler: Unikompartmantal Diz Protezi, Tibia Proksimal Osteotomisi, KOOS, otur kalk testi, 6 dakika yürüme testi
Evre 3 küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde neoadjuvan kemoterapi/kemoradyoterapinin tümör dokusunda pd-l1 ve VISTA ekspresyon düzeyine etkisi
Akciğer kanseri, tüm dünyada erkeklerde en sık ve kadınlarda 2. sıklıkta görülen kanserdir. Akciğer kanserinin yaklaşık %80'ini Küçük Hücreli Dışı Akciğer kanseri (KHDAK) oluşturmaktadır. Programlanmış hücre ölümü 1'i (PD - 1) veya ligandını (PD - L1) hedefleyen immün kontrol noktası inhibitörlerinin (ICI) ortaya çıkması, lokal ileri ve ileri evre KHDAK tedavisini önemli ölçüde değiştirmiştir. Radyasyonun tümör antijen salınımını indükleyerek PD-L1 ekspresyonunu arttırıcı etkisi gösterilmiştir. Bu etki, radyoterapi ve kontrol noktası inibitörlerinin birlikte kullanımını birçok çalışmanın odak noktası haline getirmiştir. Bir diğer kontrol noktası reseptörü olan VISTA'nın (V-domain Ig Suppressor of T Cell Activation) da KHDAK'inde immünmodülatör rol oynadığı ve terapötik hedef olabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle bu çalışmada, Evre 3 Küçük Hücreli Dışı Akciğer kanseri hastalarında neoadjuvan kemoterapi ya da kemoradyoterapi tedavisi sonrasında, PD-L1 ve VISTA ekspresyon düzeyinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Bilim Dalı'nda takip edilen; patolojik tanısı Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri, tümör evresi Evre 3a, 3b ve 3c olan, neoadjuvan kemoterapi ya da kemoradyoterapi sonrasında opere edilmiş hastaların tedavi öncesi ve sonrası doku biyopsileri arasındaki PD-L1 ve VISTA ekspresyon düzeyi değerlendirilmiştir. Uygun kriterleri karşılayan 34 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın sonuçlarına bakıldığında; neoadjuvan kemoterapi veya kemoradyoterapi sonrasında tümör dokusunda PD-L1 ve Vista düzeyinin arttığı gösterilmiştir (PD-L1 için p değeri 0,004, VİSTA için p değeri 0,025).Tanı anında 22 hastanın PD-L1 düzeyi < %1 iken, tedavi sonrasında 11 hastanın PD-L1 düzeyi <%1 olarak değerlendirilmiş ve 14 hastada PD-L1 düzeyinde tedavi sonrası artış olduğu saptanmıştır.Vista düzeyi tanı anında 20 hastanın <%1 iken , tedavi sonrası 12 hastanın Vista düzeyi <%1 olarak saptanmıştır ve 15 hastanın Vista düzeyinde tedavi sonrası artış olduğu saptanmıştır. Tanı anı yüksek PD-L1 düzeyinin azalmış sağkalım ile ilişkili olduğu saptanmıştır (p değeri 0.033). Vista düzeyi ile sağkalım arasında ilişki gösterilememiştir( p değeri 0.534) .İmmünoterapi KHDAK hastalarında umut vadetmektedir.İmmünoterapi etkisini arttırmak için kemoterapi ve radyoterapi immünizan olarak kullanılabilir. Bu konuda daha geniş çalışmalara, tedavi alt tipleri ile olan daha geniş analizlere ve tedavi hedefi olarak Vista'nın değerlendirildiği çalışmalara ihtiyaç vardır.