
2,060
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi
Amaç: Diyabetin hem dünya hem de ülkemizde yaşam tarzı değişikliğinden dolayı hızla artış gösteren ve hastanelerde yatış sürelerini artıran birçok komplikasyona yol açan bir hastalık olduğu bilinmektedir. Diyabetin her komplikasyonun ciddi tedavi gerektirmesi ve sonucunda hastaların yaşam kalitesini kötüleştirmesi ve birçok komplikasyonun geri dönüşü olmadığı gözlemlenmektedir. Bu komplikayonların en önemlilerinden bir tanesi de diyabetik nefropatidir. Diyabetik nefropatiye bağlı proteinurinin erken tedavi edilmesi hayati organ fonksiyonlarında bozulmayı yavaşlattığı için oldukça önemli olduğu bilinmektedir. Diyabet nedeniyle takip edilen hastalarda mevcut proteinurisi olan ya da sonradan proteinuri saptanan hastaların proteinuri nedeninin araştırılması ve erken tedavi edilmesinin öneminin anlaşılması gerekmektedir. Proteinurinin mortalite üzerine etkisi birçok çalışmada gösterilmiştir fakat bizim çalışmamızda sadece diyabetik hastalar yönelik proteinurinin mortaliteye katkısnın gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 2015-2021 yılları arasında nefroloji polikliniğine başvuran 80 kişi den oluşmaktadır. Hastaların hastane sistemine kayıtlı olan dosyasından labaratuar değerlerine, klinik tanılarına ve kullandığı ilaç bilgileri gibi veriler kullanıldı.. Hastaların dosyasından laboratuar kan değerlerine (Üre, Kreatin, Gfr, Ürik Asit, Sodyum, Potasyum, Magnesium, Kalsiyum, Fosfor, Albumin, Total Protein, Parathormon, Ferritin, TSH, LDL, Hba1c) spot idrar (Spot Protein, Spot Mikroalbumin) ve 24 saatlik idrar değerlerine (İdrar Klirensi, Mikroprotein, Mikroalbumin) bakıldı. Bu çalışmada hastaların hastane sistemine kayıtlı dosya bilgilerinden ve öbs kayıtlarından alınan bilgiler doğultusunda son 6 yıl içerisinde gerçekleşmiş olan ölümlerin ölüm tarihleri ve ölüm nedenleri ile ilgili bilgiler kullanıldı. Analizlerin tümü SPSS 21.0 paket programı ile yapıldı ve p<0.05 istatistiksel anlamlılık olarak kabul edildi. Bulgular: çalışmamız toplam 80 kişiden oluşmaktadır 6 yıl içerisinde 20 hastamızı öldüğünün 60 hastamız sağ idi. Ölen 20 hastamızın 24 saatlik idrar mikroprotein ortalaması 1561,205 mg/gün,24 saatlik idrar mikroalbumin ortalması 435,630 mg/gün ve spot idrar protein/kreatin oranın ortaması 133,2742 mg/dl iken sağ olan 60 hastamızın 24 saatlik idrar mikroprotein ortalaması 2142,502, 24 saatlik idrar mikroalbumin ortalaması 544,907 mg/gün ve spot idrar protein/kreatin oranın ortalaması 156,4824 mg/dl olarak hesaplandı. Sağ olan hastalarımız proteinuri miktarı ölen hastalarımızdan daha yüksek olduğu görüldü ve istatistiksel olarak diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi anlamlı viii bulunamadı (p>0.05). Bunun üzerine 24 saatlik idrarda bakılan mikroprotein değerine göre 1000 mg/gün, 2000 mg/gün ve 3000 mg/gün olmak üzere 3 gruba ayırdık. Bu gruplar da bakılan mikroprotein değerinin üzerinde ve altında olan hastalar arasında mortalite olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Çalışmamızda bakılan diğer parametrelerden mortaliteyi etkileyen faktörler yaş (p=0,001), albümin (p=0,043) ve Ferritin (p=0,001) olarak bulundu. Yaşın 1 birim (1 yaş) artması mortalite riskini %14.8; ferritinin 1 birim artması mortalite riskini %1.5 oranında artırmaktadır. Buna karşılık albüminin 1 birim artması mortalite riskini yaklaşık %96 (p=1 - 0.043 = 0.957) oranında azaltmakta olduğunu saptadık. Sonuç: Proteinurin mortalite üzerine etkisi olan çalışmaların ve literatürlerin aksine diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi gösterilememiştir. Ancak diyabetik proteinurisi olan hastalarda hemoglobin ve albümin miktarında azalmanın ve ferritin değerlerinin artışı mortalite üzerine etkisi olduğu için bu hastaların tedavisi düzenlenirken bu değerlere dikkat edilmesi gerektiği görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Proteinuri, mortalite, albümin, diyabetik nefropati.
Metastatik olmayan meme kanseri hastalarında, vücut yağ dağılımının; adiponektin, leptin ve irisin düzeyleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç-hipotez: Meme kanseri ve obezite toplumsal bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Meme kanseri tümör hücrelerinin doğasını daha iyi anlayabilmek ve bu hastalığa sahip hastaları tedavi ederken elimizi güçlendirmek için fizyopatolojiyi ve risk faktörleri iyi belirlemek ve tedavilerinde ve takiplerinde yeni seçenekler oluşturulmasına katkı sunabilmek için meme kanseri hastalarında vücut yağ dağılımının adiponektin, leptin ve irisin düzeyeleri ile ilişkisini değerlendirmek istedik. Yöntem: Çalışmaya 2019-2020 yılları arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi medikal onkoloji polikliniğine başvuran evre 4 olmayan 60 meme kanseri hastası, medikal onkoloji polikliğinde takiplerini sürdüren meme kanseri açısından kür olmuş izlemde olan 60 takip hastasını ve hastanemize herhangi bir sebeple başvuran ve kronik bir hastalığı saptanmamış sağlıklı 60 gönüllüyü dahil ettik. 180 kişilik çalışma grubununun uzman diyetisyenler gözetiminde Tanita BC-418 MA cihazıyla vucüt ağırlıkları, vücut yağ dağılımları ve abdominal yağ miktarı ölçüldü. Hastaların boyları ölçüldü ve BMI hesaplanarak hastaların sonuçlarının yazıldığı analiz kağıtları dosyalandı. Plazmadan adiponektin, leptin ve irisin düzeyleri bakıldı. İstatiksel değerlendirmede SPSS-18 programı kullanılmıştır. p değeri <0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastalardan meme kanseri yeni tanı grubunun yaş ortalaması 55,18, meme kanseri izlem grubunun 53,90, kontrol grubunun 49,36 olarak geldi. Meme kanseri grubunun ortalama VKİ: 29,52 kg/m2, Meme kanseri izlem grubunun ortalama VKİ:31,78 kg/m2, kontrol grubunun ortalama VKİ: 32,47 kg/m2 olarak saptandı. Adiponektin düzeyleri meme kanseri yeni tanı grubunda ortalama 4,03 mg/L, meme kanseri izlem grubunun 4,82 mg/L, kontrol grubunda 4,42 mg/L (p=0,363) olarak sonuçlandı. Leptin sonuçları meme kanseri yeni tanı grubunda 13,08 ng/ml, meme kanseri izlem grubunda 22,23 ng/ml, kontrol grubunda 17,73 ng/ml (p=<0,001) olarak sonuçlandı. İrisin düzeyleri meme kanseri yeni tanı grubunda 11,58 ng/ml, meme kanseri izlem grubunda 17,02 ng/ml ve kontrol grubunda 15,86 ng/ml (p=0,002) olarak sonuçlandı. Sonuç: Meme kanseri yeni tanı grubunda serum irisin düzeyleri meme kanseri izlem grubuna göre daha düşük saptanmış olup çalışma anlamlı sonuçlanmıştır. İrisin meme kanser i hastalarının takibinde kullanılabilirliği ve terapötik etkileri için daha geniş hasta gruplarında çalışılmalıdır.
Meme kanseri hastalarında adjuvan kemoterapinin sarkopeni üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık teşhis edilen kanserdir ve kanser ölümünün önde gelen nedenidir. Son yıllarda hastalığın erken teşhisi ile prognozda belirgin bir iyileşme ile, uzamış sağkalım gözlenmiştir. Bu hastalıkta kür oranları yüksek olması nedeniyle uzun dönem komplikasyonlar önem taşımaktadır. Sarkopeni; malign hastalarda önemli bir sağlık problemidir ve hastalıksız sağkalım, postoperatif komplikasyonlar, tedavi yanıtı, tedavi toksisitesi ve genel sağkalım ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada meme kanseri hastalarında sarkopeni görülme sıklığını ve adjuvan kemoterapinin ve hormonoterapinin kısa dönem ve uzun dönemde sarkopeni üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Onkoloji Bilim Dalı' nda medikal onkoloji polikliniğe başvuran 01.01.2015-31.12.2019 tarihleri arasında meme kanseri tanılı hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Meme ve bölgesel lenf nodu dışında organ metastazı olmayan, erken evre hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Adjuvan kemoterapi alan grubu 33 hasta oluşturmuştur. Adjuvan kemoterapi almayan yalnızca hormonoterapi alan kontrol grubunu ise 20 hasta oluşturmuştur. Bu çalışmaya, tanı ve takip amacıyla PET BT/BT görüntülemesi olan hastalar MİA-MED otomasyon sisteminden incelenmiştir. L3 vertebra düzeyinde ölçülen psoas, erektör spinae, quadratus lumborum, rectus abdominis, transversus abdominis-eksternal ve internal obliq kasların kesit alanları ölçülerek sarkopeni indeksi hesaplanmıştır. Bulgular: Kemoterapi alan hasta grubunun yaş ortalaması 51.88±11.71, kemoterapi almayan hasta grubunun yaş ortalaması 62.35±7.27'dir (p <0.001). Hastalarda VKİ ile sarkopeni arasındaki ilişki incelendiğinde, tedavi başlangıcında normal kilodaki hastaların %50' sinde, kilolu hastaların %27.8' inde, obez hastaların %0' ında sarkopeni görülmüştür. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p 0.002). Tüm hasta gruplarında sarkopeni varlığı incelendiğinde tedavi başlangıcında kemoterapi alan hastaların %21.2' sinde sarkopeni görülürken kemoterapi almayan hastaların %20' sinde sarkopeni görülmüştür. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır. Hastaların 2. yıl izlemlerinde kemoterapi alan grupta %27.3 oranında sarkopeni görülürken, kemoterapi almayan grupta % 25 sarkopeni görülmüştür. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır. Kemoterapi alan hastaların kemoterapi öncesi, sonrası ve 2. yılda total kas kitlesi değişimi incelendiğinde total kas kitlesi ortalamasının kemoterapi öncesi dönemde 110.68±12.04 cm2, kemoterapi sonrası dönemde 111.74±11.75 cm2, uzun dönemde 110.49±12.40 cm2 olduğu bulunmuş, istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Kemoterapi almayan sadece hormonoterapi alan hastaların tedavi başlangıcı ve 2. yılda total kas kitlesi değişimi incelendiğinde total kas kitlesi ortalamasının tedavi başlangıcında 112.37±18.18 cm2 iken, 2. yılda 109.08±16.80 cm2 olduğu bulunmuştur. Hastaların izlemde total kas kitlelerinde bir azalma olduğu tespit edilmiş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p <0.001). Sonuç: Klinik veriler ışığında, hastalıksız sağkalım, tedavi yanıtı, kemoterapi ilşkili toksisiteler ve genel sağkalımdaki önemini vurgulayan çok sayıda araştırma ile kas kütlesinin önemi ön plana çıkmıştır. Kemoterapi ile sarkopeni seyri incelendiğinde kemoterapi alan hastalarda sarkopeninin arttığı gösterilemedi. Kemoterapi almayan sadece hormonoterapi alan hastalarda sarkopeni oranında artış gösterilememekle birlikte kas kesit alanlarında belirgin azalma gözlenmiştir. Tedavi ile birlikte sarkopenik obezite oranlarında artış gözlenmekle birlikte, istatistiksel anlamlılığa ulaşamadık. Aromotaz inhibitörü ve tamoxifen gibi farklı hormonoterapi ajanları alan hastalarda sarkopeni indeksinde farklılık saptanmamıştır.
Kolistin nefropatisini önlemede Kurkumin'in etkilerinin ratlarda araştırılması
Amaç ve Hipotez: Kolistin, giderek artan sayıda görülmeye başlanan, çok ilaca dirençli gram negatif bakterilerin neden olduğu enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılmaktadır. Kolistin kullanımını kısıtlayan nefrotoksisite ve nörotoksisite gibi etkilerinin önlenmesinde antioksidan ve antiinflamatuvar ajanlar denenmiştir. Bu çalışmada da kolistin nefropatisini önlemede kurkuminin etkilerinin araştırılması hedeflenmiştir. Yöntem: 300-500 gr ağırlığındaki, cinsiyet farkı gözetilmeyen wistar albino sıçanlar, 5 ayrı gruba ayrılarak çalışmaya dahil edildi. Grup 1: (n=8) kontrol grubu, grup 2: (n=6) kolistin grubu, grup 3: (n= 7) kurkumin+kolistin grubu, grup 4: (n=8) kurkumin grubu, grup 5: (n= 8) zeytinyağı grubu olmak üzere toplam 37 rat incelendi. Gruplar 7 günlük tedavilerin ardından sakrifiye edildi. Her sıçandan bir biyokimya tüpüne kan alındı, 50 ml falcon tüplerinde 24 saatlik idrarları toplandı. Patoloji ve biyokimyada çalışılmak üzere böbrekler çıkartıldı. Araştırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirildi. p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Kurkumin+kolistin grubu ile kolistin grubu arasında serum sistatin-c, IL-6, düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamaktaydı. Serum TNF-a kolistin alan grupta ortalama 178,5 ng/mL, kurkumin+kolistin alan grupta ortalama 120,6 ng/mL saptandı. 24 saatlik idrar volümlerine bakıldığında kolistin grubunda ortalama 23,4 ml, kolistin+kurkumin grubunda ortalama 27,1 ml bulundu. 24 saatlik idrarda kreatinin klirensi kolistin grubunda 13,8 mL/dk iken, kolistin+kurkumin grubunda 16,1 mL/dk idi. 24 saatlik idrarda NGAL düzeyleri değerlendirildiğinde sadece kolistin alan grupta ortalama 13,8 ng/mL, kolistin+kurkumin alan grupta ortalama 12,5 ng/mL bulundu. İki grubun TOS değerlerinde farklılık yokken, TAOS değerlerine bakıldığında sadece kolistin alan grupta ortalama 2,7 U/mL, kolistin ve kurkumin alan grupta ortalama 1,7 U/mL saptandı. Patolojik değerlendirmede her iki grupta istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç: Bu çalışmaya göre kolistin alan grupta böbrek hasarı bir miktar oluşmuştur ancak istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşamamıştır. Kurkumin eklenen grupta ise oksidatif stresin, inflamasyonun ve böbrek hasarının daha az olduğu görülmüştür. Bu bulgular ışığında kurkuminin, kolistin nefropatisini önleyen önemli bir molekül olduğunu düşünmekteyiz. Doğru doz ve süreye ulaşmak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu da aşikardır. Anahtar Kelimeler: Kolistin, antioksidan, antiinflamatuvar, kurkumin, akut böbrek hasarı
Karaciğer ilişkili ve karaciğer dışı nedenli asiti olan hastalarda BNP'nin ayırıcı tanı ve klinik seyirdeki önemi
Asit; dünyada en sık karaciğer sirozunda olmakla birlikte ikinci sıklıkta kalp yetmezliği ve malignitelerde görülür. Hem kalp yetmezliğinde hem de sirozda asit oluşumunda temel patoloji sinüzoidal hipertansiyondur. Bu nedenle her iki durumda da serum asit albumin gradienti ≥ 1,1 g/dl'dir. Serum B tipi natriüretik peptid (BNP) ise kalp yetmezliğinde tanısal marker olarak kullanılan bir peptid çeşididir. Aynı zamanda BNP düzeyleri sirozlu hastaların serumunda da artabilir ve karaciğer hastalığının ciddiyetiyle ilişkilendirilebilir. Bu çalışmanın amacı; BNP nin asit etyolosinde ayırıcı tanıda bir tanı aracı ayrıca siroz hastalarında komplikasyonları öngörmede bir marker olarak kullanılıp kullanılamayacığını saptamak. Çalımaya karaciğer sirozu olan 62 ve siroz dışı hastalıkları olan 68, toplam 130 hasta, 42 tane de asiti olmayan siroz hastalarından oluşan kontrol grubu alındı. Hastalara aynı merkezde ekokardiyografi yapıldı, uygun miktarda parasentez yapıldı ve eş zamanlı venöz kanları alındı. Serum asit-albumin gradientleri hesaplandı, BNP ve tam kan sayımı ile biyokimyasal değerlerine bakıldı. Siroz hastalarında komplikasyonlar retrospektif olarak tarandı. Tüm gruplarda BNP düzeylerine bakıldığında; kalp yetmezliği grubunun diğerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı farklı olduğu saptandı. Siroz hastalarının komplikasyonlarına bakıldığında ise; BNP nin trombosit sayısı ve albumin düzeyi ile ters korele olduğu; hepatik ensefalopati, hepatorenal sendrom ve spontan bakteriyel peritonit ile korele bir şekilde yükseldiği saptandı. Bunun yanında BNP nin özofagus varis derecesi ve varis kanaması arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü. Siroz hasta grubunda BNP nin sağkalımla ilişkisine bakıldığında ise BNP düzeyi daha düşük hastaların daha uzun yaşadığı fakat bunun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü. Sonuç olarak BNP'nin kalp yetmezliği ilişkili asit tanısında bir araç olabileceğini ve siroz hastalarında komplikasyonları öngörebileceğini düşündük. Anahtar Kelimeler: Asit, BNP, karaciğer sirozu, kalp yetmezliği, portal hipertansiyon
Mezotelyomada c-MYC ve EZH-2 ekspresyonu ile merlin ve BAP-1 kaybının klinik önemi
Amaç: Malign mezotelyoma (MM), plevral, peritoneal veya perikardiyal boşluklardan kaynaklanan agresif bir tümördür. MM için en güçlü prognostik faktörler evre ve histoloji olmakla birlikte, hassas tıp için MM için prognostik ve / veya öngörücü faktörlerin bulunmasına ihtiyaç vardır. Bu çalışmanın amacı MM'de demografik değişkenler ile BAP-1, EZH-2, c-MYC ve Merlin'in prognostik önemi arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Hasta Seçimi ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Anabilim Dalı tarafından takip edilen 75 MM hastası retrospektif olarak değerlendirildi. Asbest maruziyeti, sigara içme öyküsü, tümör yerleşim yeri, histopatolojik tip, tedavi yöntemleri, ECOG performans durumu ve hastalık evresi de dahil olmak üzere 75 hastanın demografik özellikleri değerlendirildi. BAP-1, EZH-2, c-MYC ve Merlin ifadeleri 67 vakada immünohistokimya ile değerlendirildi ve ekspresyon düzeyleri ve / veya ekspresyon kaybı ve sonuçları sağkalım süreleri ile karşılaştırıldı. İstatistiksel analizler için IBM SPSS 20.0 sürümü kullanıldı. Bulgular: Kadın / erkek oranı 42/32, yaş ortalaması 60 ± 10,8 idi. Olguların çoğunda epiteloid tip MM (60 olgu), 12'sinde bifazik tip MM ve 3'ünde sarkomatoid tip MM vardı. Ortanca toplam sağkalım, kadınlarda, erken evre hastalığı olanlarda, sigara içmeyenlerde, iyi performans gösteren ve epiteloid tip MM' li olgularda daha uzundu. BAP-1 kaybı ile progresyonsuz sağkalım ve toplam sağkalım arasında ilişkili bulunmadı. Merlin kaybının toplam ve hastalıksız sağkalım ile ilişkili olduğu saptandı. Güçlü EZH-2 ekspresyonunun daha kısa toplam sağkalım ile ilişkili olduğu saptandı. Güçlü c-MYC ekpresyonunun daha kısa toplam sağkalım ile ilişkili olduğu saptandı. EZH-2 ve c-MYC için kombine yüksek ekspresyonun, en kısa sağkalım ile ilişkili olduğu, ikisinin de negatif olduğu vakaların en kısa sağkalıma sahip olduğu saptandı. Çok değişkenli analizlerde histolojik alt tip, evre, ECOG performans durumu ve EZH-2 prognostik faktör olarak bulundu. Sonuç: BAP-1, EZH-2, c-MYC ve Merlin ifadeleri biyopsi örneklerinde veya cerrahi örneklerde immünohistokimya ile tespit edilebilir. Özellikle EZH-2 ve c-MYC ifadelerinin daha kısa hastalıksız ve toplam sağkalım ile ilişkili olduğu bulunmuştur. EZH-2 ve / veya c-MYC'yi hedef almak, MM'li olgularda önemli bir tedavi seçeneği olabilir. Bu sonuçları doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Malign mezotelyoma, BAP-1, EZH-2, Merlin, c-MYC, sağkalım
Romatoid artritte CRP gen polimorfizm sıklığının ve hastalığın klinik belirtileriyle ilişkisinin araştırılması
Romatoid Artritte CRP Gen Polimorfizm Sıklığının ve Hastalığın Klinik Belirtileriyle Ilişkisinin Araştırılması Amaç: Serum CRP düzeyi, Romatoid artrit (RA) hastalarında hastalık aktivitesini değerlendirmek için yaygın olarak kullanılır ve hastalık aktivite skorunun (DAS28) bir parçasıdır. CRP'nin RA patogenezi ve klinik karar verme sürecinde, genotip dağılımlarındaki farklılıklar RA'lı hastalarda patogenez için önemli etkilere sahiptir. CRP seviyeleri genetik etki altındadır ve CRP geninde ve haplotiplerinde tek nükleotid polimorfizmleri, aktif inflamasyonda CRP seviyeleri ile ilişkilendirilmiştir. Çalışmamız Türkiyede RA hastalarında CRP gen polimorfizminin değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda CRP geninde tanımlanmış rs1205, rs1130864, rs1800947 tek nükleotid polimorfizmlerinin RA hastalarında ve sağlıklı kontrol grubundaki sıklığını, hasta grubunda CRP gen polimorfizmleri ile serum CRP seviyesi ve DAS28 skoruyla ilişkisini ve kliniğe yansımasını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Romatoid Artrit hastalığı sınıflandırma kriterlerini karşılayan ve rastgele seçilen 120 Romatoid artrit hastası dahil edilmiştir. Yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile uyumlu, herhangi bir sağlık problemi ve RA ile ilgili herhangi bir bulgu ve öyküsü olmayan 100 gönüllü kontrol grubunu oluşturmuştur. DNA örnekleri, Taq Man sistemi kullanılarak rs1205, rs1130864 ve rs1800947 için genotiplendirildi. Bulgular: CRP gen polimorfizmlerin sıklığı açısından hasta ve kontrol grupları arasında rs1130864 polimorfizmi hasta grubunda TT Homozigot ve CT Heterozigot oranı sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur (p:0,002). Rs1205 polimorfizmi ve rs1800947 polimorfizmi ile çalışma grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Akciğer tutulumu olan hastalarda olmayan hastalara göre rs1130864 polimorfizmi açısından TT homozigot vakaların oranı daha yüksek, CT heterozigot ve CC homozigot bireylerin oranı daha düşük bulunmuştur (p:0,017). CRP polimorfizmlerinin, aktif hastalıkta serum CRP seviyesi ve DAS28 skoru ile arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. RA'nın diğer klinik ve laboratuvar bulguları ile polimorfizmler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Yapılan çalışmalar sonucunda RA hastalarında CRP polimorfizmlerinin CRP seviyesi ve DAS28 skoruna etkisi olmadığını saptadık. Hastalığın klinik bulgularından akciğer tutulumu olan hastalarda olmayan hastalara göre rs1130864 TT homozigot polimorfizmi ile anlamlı ilişki bulunmuştur. Bu konuyla ilgili daha net sonuçlar elde edebilmek için çalışmaların daha büyük hasta grubunda yapılması gerekmektedir. Anahtar sözcükler: Romatoid artrit, CRP, polimorfizm, DAS28, klinik
Myelom tedavisinde statinler bortezomib'in etkinliğini artırıyor mu?
Amaç-hipotez: Multipl myelom tedavisinde kür sağlanamaması nedeni ile yeni ve farklı yolakları etkileyen ajanlara gereksinim duyulmaktadır. Statin kullanan hastalarda malign hastalıkların daha az görülmesi statinlerin antineoplastik etkileri olabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmada kolesterol sentezinden sorumlu ve hücre proliferasyonunda önemli rol oynayan mevalonat yolağı üzerine etki gösteren statinlerin, bortezomible beraber etkisinin hastalığın tedavisine katkısının olup olmayacağı araştırıldı. MM hücre kültüründe statinlerin bortezomib ile beraber kullanıldığında plazma hücreleri üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmada U266 myelom hücre serisi kullanıldı. Hücreler RPMI 1640 besiyerinde %10 ısı ile inaktive edilmiş Fetal Sığır Serumu, 100 U / ml penisilin, 100 mg / ml streptomisin, 200mM L-glutamin ortamında ve %5 CO2, 37 oC atmosferde ve 75 cm2 polistiren flasklarda büyütüldü. Bortezomib ve atorvastatine ait IC50 değerleri belirlendi. Belirlenen dozlarda bortezomib, atovastatin ve kombine ilaç uygulanarak MTS/PMS deneyi ile canlılık ve Annexin V-FITC ile apoptoz değerlendirildi. Bulgular: MTS/PMS deneyi ile bortezomib, atorvastatin ve kombine ilaç gruplarında canlılığın azaldığı tespit edildi. Akım sitometri deneyinde ise tek başına bortezomib grubuna göre kombine ilaç grubunda apoptoz açısından istatistiksel anlamlı fark saptandı (p=0,008). Sonuç: Çalışmanın sonucunda atorvastatin ile U266 MM hücre serisinde canlılıkta azalma ve apoptozda indüklenme izlendi. Bununla birlikte MM tedavisinde kullanılan bortezomib ile atorvastatin birlikte uygulandığında, bortezomibin etkinliğini arttırdığı saptandı. Farklı statinler ile farklı MM hücre serilerinde yapılacak daha fazla in vitro çalışma, faz III çalışmaları için yol gösterici olacaktır.
Kronik böbrek hastalarında eriptozun değerlendirilmesi
Kronik Böbrek Hastalarında Eriptozun Değerlendirilmesi Amaç: Kronik böbrek hastalığında (KBH)'da en önemli bulgulardan olan aneminin patogenezinde çok sayıda faktörden biri de eriptozdur. Bu çalışmanın amacı evre 3-5 ve 5D (diyaliz) kronik böbrek hastalarında eriptozun değerlendirilmesidir. Yöntem ve gereçler: Çalışmamıza Nefroloji Bilim Dalında takip edilen KBH'lı hastalar dahil edildi. Hasta gruplarının yaşı 18-80 ve hemoglobin değeri erkekte <13 g/dl, kadında <12g/dl altında idi. Ellidokuz prediyaliz hastası (eGFR<60 mL/dk 1,73 m2), 26 hemodiyaliz hastası, 21 periton diyaliz hastası ve benzer yaştaki 29 sağlıklı gönüllüde (kontrol) eriptoz belirteci olarak flow sitometrik olarak anneksin V bağlanması, intrasellüler kalsiyum ve ELİSA yöntemi ile süperoksit dismutaz (SOD) aktivitesi değerlendirildi. Ayrıca hemogram, eritrosit sedimantasyon hızı (ESR), parathormon (PTH), 25-OH vit D3, kan üre azotu (BUN), kreatinin (Cr), C-reaktif protein (CRP), Na, K, P, iyonize ve total kalsiyum, Ferritin, B12, Folat ölçüldü. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20. 0 paket programı kullanıldı Bulgular: İntraselüler kalsiyum; prediyaliz grubunda 3,05±1,66 hemodiyaliz grubunda 2,24±0,99 periton diyalizi grubunda 2,38±0,87 ve kontrol grubunda 1,71±0,46 ölçüldü. İntraselüler kalsiyum diğer gruplarda benzer iken sadece prediyaliz grubunda kontrol grubundan istatistiksel anlamlı yüksek bulundu (p<0,000). Anneksin V bağlanması; prediyaliz grubunda 1,05±0,99 hemodiyaliz grubunda 1,15±0,56 periton diyalizi grubunda 1,06±0,87 ve kontrol grubunda 0,88±0,86 ölçüldü. Kontrol grubuna göre anneksin V bağlanması prediyaliz, hemodiyaliz ve periton diyaliz gruplarında istatistiksel anlamlı yüksek saptandı (hepsi için p <0,000). SOD aktivitesi ise; prediyaliz grubunda 0,07±0,07 hemodiyaliz grubunda 0,13±0,08 periton diyalizi grubunda 0,14±0,07 ve kontrol grubunda 0,03±0,01 ölçüldü. Kontrol grubu ile diyaliz grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p <0,000). Çalışmaya alınanlardan kullanmayanlara göre; kalsiyum kanal blokeri (KKB) kullananlarda anneksin V bağlanması düşük (p=0,013) idi. Eritropoietin (EPO) kullanmayanlara göre kullananlarda; anneksin V bağlanması yüksek (p <0,000) ancak intrasellüler kalsiyum düşük (p=0,014) saptandı. Sonuç: Evre 3-5 ve 5D kronik böbrek hastalarında eriptozu artmış bulduk. Ayrıca inflamasyon ve yüksek parathormon seviyesi, artmış eriptozla birliktelik gösterdi. Bu nedenle eriptozun renal anemi patogenezinde rol oynadığı ve böbrek yetersizliğine eşlik eden inflamasyonun da eriptozu artırdığı söylenebilir. Ayrıca kalsiyum kanal blokeri ve EPO kullanan hastalarda eriptoz daha düşük bulunması nedeni ile tedavi planlanmasında bu etki de dikkate alınabilir. Anahtar kelimeler: Kronik böbrek hastalığı, anemi, eriptoz, hücre içi kalsiyum, anneksin V bağlanması
Düşük grade non-hodgkin lenfoma hastalarında EZH-2 ekspresyonu ve prognostik önemi
Düşük grade Non-Hodgkin Lenfoma Hastalarında EZH-2 Ekspresyonu ve Prognostik Önemi Giriş ve Amaç: NHL lenfositlerin malign mutasyonu sonucu kontrolsüz proliferasyonu ile karakterize birçok alt tipi bulunan heterojen bir grup hastalıktır. Lenfoma insidansında 20. yüzyılın ikinci yarısında belirgin bir artış dikkati çekmektedir. NHL moleküler patogenezi oldukça komplekstir. Proto-onkogenlerdeki mutasyonlar, epigenetik modifiye edici faktörler ve karyotipik anormallikler NHL'de sıklıkla görülür. Bu epigenetik faktörlerden biri olan EZH2, policomb baskılayıcı kompleks 2 (PRC2)'nin fonksiyonel enzimatik komponentidir. DNA metilasyonu ve transkripsiyonel baskılamada görev alır. EZH2 aşırı ekspresyonu veya mutasyonu çeşitli kanserlerle ilişkilendirilmiştir. EZH2'nin aktif SET bölümündeki tirozin 641'in fenilalanin mutasyonu H3K27 trimetilasyonu ile sonuçlanır ve bu da lenfoma ile ilişkilendirilmiştir. Biz bu çalışmamızda düşük grade NHL hastalarında EZH2 ekspresyonunu ve prognoz üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2009-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde takip edilen patolojik tanısı bulunan 141 indolent lenfoma tanılı vaka seçildi. EZH2 immunohistokimya yöntemi ile değerlendirildi. EZH2 ekspresyon düzeyine göre alt grup analizi ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan hastaların 94'ü (%66,7) erkek, 47'si (%33,3) kadındı. Hastaların ortanca yaşı 56±12,18(28-87) olarak saptandı. İmmünhistokimya yöntemi ile bakılan EZH2 boyanma yüzdesine göre 94(%66,7) hastada negatif, 47(%33,3) hastada pozitif boyanma saptandı. EZH2 boyanma şiddetine göre 102(%72,3) hastada negatif boyanma, 39(%27,7) hastada pozitif boyanma saptandı. Çalışmamızda EZH2 boyanmasının pozitif olması sağkalım süresini anlamlı olarak azaltmakta olduğu tespit edildi. Toplam sağkalım için EZH2 boyanması pozitif olan hastalarda ölüm riski 2,2 kat artmakta hastalıksız sağkalım için ise EZH2 boyanması pozitif olan hastalarda nüks veya hastalık progresyon riski 1,7 kat arttığı tespit edildi. Güçlü EZH-2 ekspresyonunun daha kısa toplam ve hastalıksız sağkalım ile ilişkili olduğu saptandı. Sonuç: EZH2 gibi epigenetik faktörlerin patogenezi henüz araştırma aşamasında olup EZH2 düşük dereceli NHL hastalarında prognostik açıdan sağkalım üzerinde önemli bir etkisi vardır. EZH2'yi hedefleyen tedavilere ışık tutması açısından daha geniş yol gösterici çalışmalara ihtiyaç vardır.
Güncel tedaviler ışığında multipl miyelom hastalarında gerçek-yaşam verilerimizin değerlendirilmesi
Amaç: Multipl miyelom hematolojik malignitelerin %10'unu oluşturan bir monoklonal gamopatidir. Bu tez çalışmasında multipl miyelom tanısı almış olan hastaların geliş şikayetlerini, performans durumlarını, laboratuar sonuçlarını, prognozu etkileyen faktörleri, aldıkları tedavileri, progresyonsuz sağkalımları ve genel sağkalımları güncel veriler ışığında değerlendirmeyi amaçlamaktayız. Gereç ve Yöntem: 2007-2019 yılları arasında İç Hastalıkları Hematoloji Bilim Dalı'nda düzenli olarak takip edilmiş 96 hasta retrospektif olarak dosyaları ve hastane bilgi yönetim sistemi üzerinden taranmıştır. Geliş performansları, aldıkları tedaviler, tedavi yanıtları, yaşam süreleri incelenmiştir. Hastalık evrelemesi için 'international staging system' (ISS) kriterleri kullanılmıştır. Yanıt değerlendirmesi ise international myeloma working group kriterleri üzerinden yapılmıştır. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 60,3 idi, kadın/erkek popülasyonu 2/3 oranında tespit edildi. Hastaların gelişinde bakılan revize miyelom komorbidite indeks'ine göre 0-3 arası 18 hasta, 4-6 arası 63 hasta, 7-9 arası 11 hasta mevcuttu ve bu hastalar arasında sağkalım açısından anlamlı fark görüldü. (p=0,009) %56 (54) hastanın ilk başvuru esnasında kemik ağrısı, bel ağrısı ya da fraktür gibi kemik tutulumuyla ilişkili şikayetleri mevcuttu. En sık olarak %52 oranında IgG tipi miyelom görüldü. Bunu %22 oranında IgA, %12,5 kappa ya da lambda tipi, %6 non sekretuar miyelom takip etti. Çalışmamızda CD56 pozitif olan hastalar 59 ay yaşarken, negatif olanlar 43 ay yaşamıştı. (p=0,03) Birinci basamakta %71 ile en yüksek oranda verilen tedavileri bortezomib içerikli olanlardı. Tedavilere göre yanıtlar değerlendirildiğinde birinci basamakta Bortezomib bazlı üçlü kombinasyon tedavisi alan hastaların %69'unda çok iyi kısmi ve üzeri yanıt görüldüğü, ikili kombinasyon alanların %40'ında çok iyi kısmi ve üzeri yanıt görüldüğü, VAD alanların ise %30'unda çok iyi kısmi ve üzeri yanıt görüldüğü tespit edildi. Otolog nakil yapılan hastalarda yaşam süresinin 105 ay, yapılmayanların 74 ay olduğu görüldü. (p=0,001) Aynı zamanda otolog nakil yapılan hastalarda PFS (progresyonsuz sağkalım) 49 ay iken yapılmayanlarda 31 ay olarak görüldü. (p=0,01) Sonuç: Güncel gelişmeler paralelinde ülkemizde de multipl myelom hastalarında yeni tedavi seçenekleri gerek ilk basamak gerekse takip eden diğer basamaklarda uygulanabilmektedir. Hastalarımızın sağkalım oranları daha önceki yıllara kıyasla belirgin olarak artmıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen otolog kemik iliği transplantasyonu uygulamalarının koşullar uygunsa halen yapılması gereken bir tedavi seçeneği olarak yerini koruduğu görülmektedir.
Akromegali olgularında göz bulgularının değerlendirilmesi ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi
Akromegali artmış büyüme hormonu (GH) salgılanmasına bağlı gelişen ve pek çok organı ve sistemi etkileyen bir klinik sendromdur. Artmış GH düzeyinin büyümeyi tetikleyen etkisine bağlı olarak gelişen klinik özellikler iyi bilinmektedir. Literatürde, akromegali olgularında GH'nun göz üzerine etkisini inceleyen çalışma sayısının oldukça az olduğu görülmektedir. Bu retrospektif çalışmada akromegali tanısı ile izlenen hastaların göz bulgularının değerlendirilmesi ve hastalık aktivitesi ile ilişkisinin olup olmadığının gösterilmesi amaçlandı. Bu çalışmada Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı'n da takip edilen 35 akromegali tanılı hastanın dosya bilgileri incelenip, hastaların göz bulguları (görme alanı, otorefraktometri, korneal histerezis, korneal rezistans faktör, göz içi basıncı, optik koherans tomografi, pakimetri, optik pakimetri ve biometri ölçümleri) ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi olup olmadığı değerlendirildi. Akromegali hastalarının bulguları kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Akromegali hastalarının 21 'i kadın, 14'ü erkek olup yaş ortalaması 47.26±12.59 yıl, yaş dağılımı 20 ile 70 yıl idi. Hastaların 6'sı hipofiz cerrahisi sonrası remisyonda olup, medikal tedavisiz izlenirken 25'i cerrahi tedavi sonrası uzun etkili somatostatin analoğu ile tedavi edilmekte idi. Dört hastaya henüz tedavi verilmemişti. IGF-1 düzeyinin cinsiyet ve yaş için normal sınırlarda, random GH düzeyinin 2.5 ng/ml'nin altında ve glukoza GH yanıtı testinde GH düzeyinin 1 ng/ml'nin altında olan hastalar remisyonda kabul edildi. Remisyon kriterlerine göre hastaların 26'sının remisyonda olmadığı görüldü. İstatistiksel analizler için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007&PASS (Power Analysis and Sample Size) 2008 Statistical Software (Utah, USA) programı kullanıldı. Akromegali hastalarının beden kitle indeksi, DM sıklığı, LDL kolesterol ve açlık kan glukozu düzeyi yüksek bulundu (p<0.025). Göz bulgularından otorefraktometri (OR), korneal histerezis (CH) ve korneal rezistans faktör (CRF) ölçümleri akromegali grubunda kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p=0.01). Göz içi basıncı (GİB), optik koherans tomografi (OCT), pakimetri, optik pakimetri ve biometri ölçümleri akromegali grubunda kontrollere göre yüksek bulundu (p=0.01). Görme alanı defekti 35 akromegali hastasından 12'sinde (%34.3) saptandı. Akromegali hastalarında, sağ göz görme keskinliği ölçümleri remisyonda olan olgularda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olarak saptanmasına rağmen (p<0.05), sol göz ve her iki göz ortalama görme keskinliği ölçümleri ise remisyon durumuna göre istatistiksel olarak farklılık göstermediği görüldü (p=0.05). Ortalama optik pakimetre ve hastalık süresi arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0.392, p=0.020). Çalışma sonuçlarımızda akromegali olgularında kontrollere kıyasla OR değerleri düşük olup bu durum artmış myopi riskinin göstergesidir. CH, CRF değerleri düşük, GİB ve kornea kalınlığı kontrollere göre yüksek bulunmuştur.Bu durum artmış glokom gelişme riski ile ilişkilidir. Göz bulgularının hastalığın aktivitesi ile ilişkili olduğu düşünülse de çalışmamızda bu durum olgu sayısının az olmasına bağlı olarak net gösterilemedi. Çalışmamız akromegali hastalarında makroadenomun neden olduğu görme defekti dışında, artmış GH ve IGF-1 düzeylerinin etkisi ile diğer göz fonksiyonlarının da etkilenebileceği ve görme alanı defekti dışında ek göz bulgularının gelişebileceğini göstermektedir. Akromegali hastalarında göz fonksiyonlarını ve hastalık aktivitesi ile ilişkisini inceleyen daha geniş, daha fazla hasta içeren prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Diyabetik hastalarda kas-iskelet sistemi bulgulari ve metabolik parametreler ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Diyabet ile çok sayıda kas iskelet sistemi problemi ilişkilendirilmiştir. Bu problemlerin tedaviye yanıt vermeleri ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesi için tanınmaları çok önemlidir. Kas iskelet sistemi tutulumunun diyabetli hastalarımızdaki sıklığı ve metabolik parametrelerle ilişkisini göstermek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Mart 2017- Şubat 2018 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları kliniğine başvuran 702 diyabetli hasta çalışmaya alındı. Hastalar kas iskelet sistemi bulguları açısından muayene edildi ve bu bulguların hasta yaşı, cinsiyet, diyabetin tipi, diyabetsüresi, metabolik parametreler ve mikrovasküler komplikasyonlar ile arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Hastaların % 45.9' unda kas iskelet sistemi bulgusu izlendi. En sık rastlanan bulgular karpal tünel sendromu, Dupuytren kontraktürü ve adeziv kapsülitti. Diyabetin süresi ile Charcot artropatisi dışında tüm kas iskelet sistemi bulguları arasında, HbA1c düzeyi ile de Dupuytren kontraktürü, karpal tünel sendromu ve adeziv kapsülit arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Ayrıca mikrovasküler komplikasyonların varlığı ile kas iskelet sistemi bulgularının sıklığının artmış olduğu görüldü. Sonuç: Diyabetli hastalarda kas iskelet sistemi bulguları sık görülür. Bulguların gelişiminde hasta yaşı, diyabet süresi, HbA1c düzeyi ve mikrovasküler komplikasyonların varlığı etkilidir. Diğer komplikasyonlarda olduğu gibi kas iskelet sistemi bulgularının azaltılması için iyi glisemik kontrol önerilir. Tüm diyabetli hastalar rutin kontrolleri sırasında kas iskelet sistemi tutulumu açısından dikkatle değerlendirilmeli ve izlenmelidir.
Hodgkin lenfomalı hastalarda PET/BT metabolik parametreleri ile biyokimyasal verilerin korelasyonu ve prognostik önemi
Amaç: Bu çalışmada HL'da tedavi sonrası yeniden evrelemenin doğru yapılabilmesi, farklı tedavi yaklaşımlarına aday olabilecek risk açısından farklı özellikler gösteren hasta alt gruplarının doğru tanımlanabilmesi amacıyla, önemi giderek artan semikantitatif PET metabolik ölçümlerinden SUVMAX, SUVMEAN, MTV, TLG'nin prognoza etkisini ve son yıllarda kullanılan yeni inflamatuar göstergelerden SII, PNI ,NLR, LMR ile ilişkisini karşılaştırmalı olarak incelemeyi, ileri evre hastalarda prognostik öneme sahip olan kısmen inflamatuar belirteçlerden oluşan IPS7'ye tüm evrelerde anlamlı olabilecek potansiyel alternatif biyobelirteç araştırma sürecine katkıda bulunmayı hedefledik. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde histopatolojik olarak Hodgkin Lenfoma tanısı alan en az 6 ay takip edilmiş otoimmun hastalık ve ikincil malignite öyküsü olmayan, erişkin yaş grubunda olan (17-78) 142 hasta retrospektif olarak dahil edildi. Kayıtlarına ulaşılabilen 52 hastanın tedavi öncesi, tedavi arası ve tedavi sonrası PET metabolik parametrelerinden maksimum standardize uptake değeri (SUVMAX), ortalama standardize uptake değeri (SUVMEAN), metabolik tümör volümü (MTV), total lezyon glikolizis (TLG) ve Deauville skorları kıyaslandı. Klinik inflamatuar parametrelerden tanı anındaki sistemik immun inflamasyon indeksi (SII), prognostik nütrisyonel indeks (PNI), nötrofil/lenfosit oranı (NLR), lenfosit/monosit oranı (LMR), lenfosit, nötrofil, monosit, trombosit sayıları ve lenfosit yüzdesi, B2 mikroglobulin, LDH düzeyleri değerlendirildi. IPS-7 ve IPS-3 skorları hesaplandı. PET/BT metabolik parametreleri ile inflamatuar biyobelirteçlerin korelasyonu ve prognostik önemi incelendi. Bulgular: PET/BT metabolik parametrelerine ulaşılan 52 hastanın tedavi öncesi SUVMAX, SUVMEAN, MTV, TLG sonuçları ile OS ve PFS ilişkisi bulunmadı. SUVMAX iPET, MTV iPET, TLG iPET ve Deauville iPET sonucu pozitif olan hastaların daha kötü prognoza sahip olduğu bulundu. Tedavi sonrası SUVMAX, SUVMEAN, MTV, TLG ve Deauville skoru toplam sağkalım (OS) ile ilişkili bulundu. Erken evre iyi risk grubundaki hastaların progresyonsuz sağkalımının (PFS) daha uzun olduğu bulundu. Bulky hastalığı olan hastalarda PFS olmayanlara göre daha kısa olduğu bulundu. Lenfosit sayısı <1,33, lenfosit yüzdesi <% 16,31, nötrofil/lenfosit oranı>4,84, lenfosit/monosit oranı <2,09 olması PFS ile ilişkili bulundu. LDH, B2 mikroglobülin ve PNI değeri ile PFS arasında istatistik olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. IPS-7, IPS-3 ve IPS-4 ileri evre hastalarda OS ile, IPS-4 OS ve PFS ile ilişkili bulundu. İleri evre hastalarda sadece IPS-4 mortalite ile ilişkili bulundu. Hastanın yaşı, B2 mikroglobülin değerinin >2,59 olması ve Lenfosit sayısının <1,33 olması ve hastanın tedaviye yanıt şeklinin sağkalım için bağımsız risk faktörleri olduğu bulundu. Daha geniş hasta grupları ile verilerimizin valide edilmesi yararlı olacaktır. Sonuç: PET/BTnin prediktif değerini artırmaya yönelik yaptığımız bu çalışmamız güncel literatür bilgileri ışığında HL'da PET metabolik parametreleri ile NLR, LMR, SI ve PNI'nin karşılaştırıldığı ilk çalışmadır. PET metabolik parametreleri ile incelenen inflamatuar biyobelirteçler arasında anlamlı bir ilişki saptanmamışsa da hasta sayısının arttırıldığı çalışmalarla tüm evrelerde anlamlı olabilecek prognostik biyobelirteçlerin araştırılması gereklidir.
Transfüzyon bağımlı talasemi hastalarında artropati
Amaç: Otozomal resesif bir hemoglobinopati olan beta-talasemi, dünya genelinde en sık görülen tek gen hastalıklarından biridir. Beta talasemi major hastalığın şiddetli tipidir. Hastalığın patofizyolojisi ve tekrarlayan kan transfüzyonları sonucunda artmış demir yüküne bağlı gelişen yaygın komplikasyonlar vardır. Ayrıca artmış demir yükü nedeniyle kullanılan şelasyon tedavisine bağlı yan etkiler oluşmaktadır. Bölgemizde hastalık sık görülmektedir. Bu nedenle pek çok Talasemi hastası kliniğimizde yakın takip altındadır. Bu hastalarda sıklıkla eklem ağrısından yakındıklarını gözlemlemekteyiz. Literatür araştırmalarında talasemi hastalarının eklem tutulumunun araştırıldığı geniş kapsamlı bir çalışma saptanmamıştır. Bu çalışmada, merkezimizde takipli transfüzyon bağımlı talasemi hastalarının eklem tutulumlarının araştırılması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada hastanemizde takip edilen 45 Beta Talasemi Major ve Beta Talasemi İntermedia hastaları kesitsel olarak değerlendirilmiştir. Kontrol grubu alınmamıştır. Hastaların poliklinik kontrolleri sırasında artropatiyi tanımlamak amacıyla laboratuar testlerinden hemogram, ANA, RF, ESH, CRP, ferritin ve ürik asit düzeyleri eş zamanlı olarak el, ayak, kalça, diz, sakroiliyak eklemlerin, servikal ve lomber vertebraların konvansiyonel radyolojik değerlendirilmesi planlanmıştır. Periferik eklem grafileri demineralizasyon, eklem aralığında daralma, artrit ve erozyon açısından değerlendirilmiştir. Bunların yanı sıra, hastaların demografik bilgileri, ek hastalık varlığı, kullandığı şelasyon ilaçları, aile öyküsü, inflamatuar eklem ağrısı, sabah tutukluğu, ağrı başlangıç yılı, bağ doku hastalıklarına ait semptomlar, bel ağrısı, hassas eklem ve şiş eklem varlığı sorgulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızdaki hastaların 6 tanesi beta talasemi intermedia ve 39 tanesi beta talasemi majordur. Hastalarımızın yaş ortalaması 33,31±10,72 yıl idi. Bir yıllık hemoglobin ortalamaları 7,88±1,13 gr/dl, ESH ortalamaları 16,22±16,67 mm/s idi. Ferritin düzeyi >3000 ng/ml olan 5 hastamız, CRP değeri >8 mg/dl olan 6 hastamız vardı. Toplam 45 olan hasta sayımızın 14 (% 31,1)'ünde periferik eklem şikayetleri vardı. Hastaların 19 (% 42,2)'unda bel ağrısı mevcuttu. En sık şikayet olarak bel ağrısı görülmekteydi. Eklem şikayetleri en sık el eklemlerinde (% 35,7) ikincil olarak (% 28,5) diz ekleminde görüldü. Hastaların grafi bulgularını inceleyecek olursak: el grafisinde hastaların 16 (% 35,6)'sında eklem bulgusuna rastlanırken, 29 (% 64,4) hastada herhangi bir bulguya rastlanılmadı, ayak grafisinde hastaların 17 (% 37,8)'sinde eklem bulgusu saptanırken, 28 (% 62,2) hastada herhangi bir bulgu saptanmadı, kalça grafisinde hastaların 18 (% 40,0)'inde eklem bulgusuna rastlanırken, 27 (% 60,0) hastada herhangi bir bulguya rastlanılmadı, diz grafisinde hastaların 18(%40,0)'inde eklem bulgusuna rastlanırken, 27 (% 60,0) hastada ise herhangi bir bulgu saptanmadı. Hastaların toplam periferik eklem bulgularını inceleyecek olursak hastaların 19 (% 42,2)'unda demineralizasyon, 6 (% 13,3)'sında eklem aralığında daralma, 4 (% 8,9)'ünde artrit, 5 (% 11,1)'inde erozyon bulguları gözlenirken, 26 (% 57,8) hastada herhangi bir bulguya rastlanılmadı. Lomber vertebra grafisi bulgularına bakıldığında; hastaların 18(% 40,0)'inde demineralizasyon, 3 (% 6,7)'ünde çökme fraktürü, 7 (% 15,6)'sinde osteofit, 2 (% 4,4)'sinde erozyon, 4 (% 8,9)'ünde skleroz, 5 (% 11,1)'inde skolyoz bulgularına rastlanırken, 26 (% 57,8) hastada ise herhangi bir bulgu gözlenmedi. Sakroiliyak grafi bulguları hastaların 44 (% 97,8)'ünde sakroiliyak grafi bulgusu gözlenmezken, bir hastada tek taraflı grade 2 sakroiliyak grafisi bulgusuna rastlanıldı. Deferiprone kullanan toplam 11 (% 24,4) hastanın 4 (% 36)'ünde eklem şikayetleri bulunmuştur. El eklem grafi bulgusu olan hastaların 7 (%43,8)'si deferiprone almaktaydı, elde edilen bu oran el grafisi bulgusu olanlarda istatistiksel olarak anlamlı daha yüksekti (p=0,032, p<0,05). Ayak eklem grafi bulgusu olan hastaların 7 (% 41,2)'si deferiprone kullanmaktaydı, elde edilen bu oran ayak grafisi bulgusu olanlarda istatistiksel olarak anlamlı daha yüksekti (p=0,048, p<0,05). Deferasiroks tedavisi alan 34 hasta mevcuttu. El eklem grafi bulgusu olmayan hastaların 25 (%89,3)'i deferasiroks tedavisi almaktaydı, bu oran el grafisi bulgusu olmayanlarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu tespit edildi (p=0,005, p<0,05). Ayak grafi bulgusu olmayan hastaların 25 (% 89,3)'i deferasiroks kullanmaktaydı, bu oran ayak grafisi bulgusu olmayanlarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu tespit edildi (p=0,009, p<0,05). Diz grafi bulgusu olmayan hastaların 24 (% 88,9)'ü deferasiroks tedavisi almaktaydı, bu oran diz grafisi bulgusu olmayanlarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu tespit edildi (p=0,014, p<0,05). Kalça grafi bulgusu olmayan hastaların 24 (%88,9)'ü deferasiroks tedavisi almaktaydı, bu oran kalça grafisi bulgusu olmayanlarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu tespit edildi (p=0,014, p<0,05). Toplam periferik eklem grafi bulgusu olmayan hastaların 23 (%88,5)'ü deferasiroks kulanmaktaydı, bu oran toplam periferik eklem grafi bulgusu olmayanlarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu tespit edildi (p=0,023, p<0,05). Lomber vertebra grafi bulgusu olmayan 23 (% 88,5)'ü deferasiroks tedavisi almaktaydı. Bu oran lomber vertebra grafi bulgusu olmayanlarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu tespit edildi (p=0,023, p<0,05). ANA, 1 hastada 1/160 titrede pozitif idi. Bu hastada bağ doku hastalıklarına ait ek bulgu saptanmadı. İki hastada RF >20 IU/L üzerinde pozitif saptandı. Bu iki hastanın RF pozitifliği, mevcut olan hepatit C enfeksiyonuna bağlandı. Sadece bir hastamız ACR kriterlerine göre RA tanısı aldı. Eklem grafi bulguları ile ferritin düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Hastaların tanıları ile el, ayak, kalça, diz grafisi ve toplam periferik eklem grafi bulguları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı saptandı. Sonuç: Transfüzyon Bağımlı Talasemi hastalarında artropati sık gözlenmektedir. Ferritin yüksekliği ile artropati arasında ilişki bulunamıştır. Deferasiroks şelasyonu kullanmayanlarda periferik eklem ve lomber vertebra grafi bulgusu daha yüksek bulundu, bu da deferasiroks kullanımının artropati açısından koruyucu olabileceğini düşündürdü. Mevcut eklem bulgularına deferiprone tedavisininde neden olabileceği düşünülmüştür. Hastaların tanıları ile grafi bulguları arasında anlamlı fark bulunmadı. Anahtar kelimeler: Transfüzyon Bağımlı Talasemi, Artropati, Deferiprone.
Tip 2 diyabetli hastalarda apelin 13 seviyelerinin nefropati varlığı ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Tip 2 diyabetes mellitusta (DM) böbrekler erken dönemde hasar görmeye başlayabilir ve diyabetik nefropati (DN) gelişebilir. Literatürde diyabetik hastalarda böbrek hasarını ve hastalığın progresyonunu gösteren birçok labaratuvar parametresi mevcut olmasına rağmen, çelişkili sonuçlar mevcuttur. Apelin; adipoz dokudan salgılanan, peptid yapıda bir hormondur. Hayvanlarda diyabetik nefropati ve apelin düzeyi ile ilgili literatürde birçok çalışma mevcutken, insanlarda yapılan çalışmalar kısıtlıdır. Biz bu çalışmada DN'li hastalarda apelin-13seviyesi ile hastalığın ciddiyeti arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Vaka-kontrol metodu ile yapılacak olan arştırmamıza 01/ Nisan/ 2019 - 01/ Eylül/ 2019 tarihleri arasında endokrinoloji poliklinik ve servisi ile nefroloji polikliniğine başvuran hastalar arasından; 30 sağlıklı gönüllü birey ile tip 2 DM tanısı olan 120 hasta dahil edildi. Bütün hastalardan ön kol antekübital venden 4 cc venöz kan örneği alındı, rutin labarauvar parametreleri ve apelin-13 düzeyi çalışıldı. Spot idrarda mikroalbumin/kreatinin oranları hesaplandı. Diyabet öyküsü olmayan hastalar sağlıklı grup (grup 1) olarak belirlendi. Diyabetik olanlardan; kreatinin değeri normal olan ve spot idrarda mikroalbümin değeri <30 mg/gün altında olan hastalar grup 2, 30-300 mg/gün olanlar grup 3, >300 mg/gün olanlar grup 4 olarak belirlendi. Kreatinin değeri yüksek (>1.1 mg/dl) olan ve mikroalbumin düzeyi>300 mg/gün olan hastalarda grup 5 olarak belirlendi. Bulgular: Çalışmaya 30 sağlıklı gönüllü birey ve 120 tip 2 diyabetli hasta alındı. Açlık kan glukozu grup 1'de anlamlı oranda düşük saptandı (p<0.001). Üre, kreatinin, potasyum, ürik asit değeri diğer gruplara göre grup 5'te anlamlı oranda yüksek, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) değeri anlamlı oranda düşük saptandı (herbiri için p<0.001). Albumin değeri grup 5'te anlamlı oranda düşük (p=0.032), fosfor (p=0.002) ve HDL (p=0.007) anlamlı oranda yüksek saptandı. Hemoglobin A1c, mikoralbumin/kreatinin ve HOMA-IR değerleri grup 1'de anlamlı oranda düşük saptandı (herbiri için p<0.001). Apelin-13 düzeyi ise grup 4 ve grup 5'te anlamlı oranda yüksek saptandı (p<0.001). Apelin-13 ile GFR arasında negatif korelasyon saptandı (r= -0.286, p=0.003). Apelin-13 ile HOMA-IR (r=0.309, p=0.009) ve mikroalbumin/kreatinin arasında pozitif korelasyon saptandı(r=0.296, p<0.001). Sonuç: Çalışmamızda diyabetik nefropatili hastalarda, nefropatinin derecesinin artışı ile birlikte apelin-13 düzeyinin arttığı tespit edilmiştir.
Portal ven trombozu etiyolojisi ve prognoza etki eden faktörler
Amaç : Portal ven trombozunun erken tanısı ve tedavisi hastalığın seyrinde büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda portal ven trombozunun etiyolojisinde en sık nedenleri ortaya koymakla birlikte daha az rastlanan etiyolojik faktörlere ışık tutmak, tanıya erken ulaşılması ve erken tedavi verilmesinin önemini göstermek, prognostik faktörleri tarayarak hangi bulguların daha yol gösterici olduğunu bulmayı ve hastalığın seyrinin aydınlatılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma 2011-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesine başvurmuş Portal Ven Trombozu tanılı 95 hastanın tıbbi kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar bulguları, sağkalım süreleri, portal ven trombozunun seyri, etiyolojisi, klinik prezantasyonu, komplikasyonları, tanısı ve tedavisi incelendi. Bulgular: Malign veya siroz olan grupta en sık etiyolojik faktörler hepatosellüler karsinom (%49,2) ve Siroz (%33,8), malign veya siroz olmayan grupta ise Metilentetrahidrofolat Redüktaz C677T mutasyonu (%20,1) ve myeloproliferatif hastalıklar (%16,7) idi. Karın ağrısı ve splenomegali her iki grupta en yaygın klinik prezentasyon şekli iken, onları malign veya siroz grubunda asit diğer grupta ise kanama takip ediyordu. En sık komplikasyon her iki grupta da özofagus varisleri ve splenomegali idi. Albümin düşüklüğü toplam hastada bakıldığında %69.5'la en yaygın laboratuvar bulgusu olarak karşımıza çıktı. Renkli doppler ultrason toplam 48 hastaya yapılmıştı, en yaygın kullanılan tarama ve tanı aracı idi, onu %40'la dinamik manyetik rezonans görüntüleme takip ediyordu. 37 hasta çeşitli tedaviler almıştı. Antikoagülan tedavi alan akut hastalarda (%52,9) daha sık rekanalizasyon sağlandığı gözlendi. 14 hasta takipleri sırasında kaybedildi, bunlardan 13'ü erkekti (P=0,040), 12'si malign veya siroz grubunda idi (P=0,044). Sonuç: Sonuç olarak orta-ileri yaşlı hastalarda karın ağrısı, asit ve splenomegalinin ayırıcı tanısında portal ven trombozu akla gelmeli ve önce alta yatan lokal, daha sonra gerekirse sistemik faktörler araştırılmalıdır. Tanı alan her hasta varis yönünden taranmalı, primer profilaksi olarak beta bloker tedavi yaygınlaştırılmalıdır. Antikoagülasyon tedavisine, kontrendike durum yoksa, zaman kaybetmeden başlanmalıdır. Anahtar sözcükler: Portal ven trombozu, malignite, antikoagülasyon, trombofilik faktörler, ensefalopati
Romatoid artritli hastalarda otoimmün tiroidit sıklığı ve kliniğe etkisi
Amaç: Romatoid Artrit(RA) etiyolojisi bilinmeyen, eklem ve çevresindeki dokularda erozyon ve deformitelere yol açabilen kronik, sistemik, immün aracılı inflamatuar bir hastalıktır. Hem adaptif hem de doğal immün yanıtları bu hastalığın ilerlemesinde rol oynar. Otoimmün elementlerin, tiroid otoimmünitesi ve RA'nın ortak özellikleri olabileceği göz önüne alındığında, her iki hastalığın da bazı hastalarda birlikte bulunabileceği muhtemeldir. Amacımız kliniğimizde takip ettiğimiz, polikliniğe gelen RA'lı hastalarda otoimmün tiroiditin sıklığına ve kliniğe etkisine bakmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma grubuna Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Anabilim Dalı Polikliniği' nde takipli olan, Uluslararası Çalışma Grubu' nun Romatoid Artrit hastalığı sınıflandırma kriterlerini karşılayan ve rastgele seçilen 150 Romatoid artrit hastası dahil edildi. Hasta yaşı, hastalık süresi, tiroid hastalığı varlığı, kullandığı ilaçlar, aktivite kriteri (DAS28), laboratuvar bulguları (Hemogram, ESH, CRP, RF, ANTİ-CCP, ANA, TSH, ST4, ST3, Anti-TPO, Anti-Tg) ve Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ= Health Assessment Questionnaire) gibi verileri içeren bir Hasta Takip Formu düzenlenerek, çalışmaya alınan tüm bireyler için doldurulmuştur. Çalışmaya katılan tüm hastalara Nükleer Tıp A.B.D tarafından Tiroid USG yapılıp, katılımcıların tiroid bezi boyutları, parankim ekojenitesi, vaskülaritesi ve nodül varlığı değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 23.0 paket programı kullanıldı. Tüm testlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmamızda RA'lı hastalarımızın % 81,3 (n: 122)'ünü ve otoimmün tiroid hastalığı olanlarında %93,3 (n:14)'ünü kadınlar oluşturuyordu. 150 RA'lı hastamızda diğer çalışmalara benzer şekilde Anti-TPO (% 20,7, n: 31) ve Anti Tg (% 12, n: 18) sıklığı artmıştı. Çalışmamızda RA'lı hastalarda otoimmün tiroidit sıklığı %10 (n:15) saptandı. Anti-CCP ile Anti-TPO ve Anti-Tg arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Bizim çalışmamızda OİTH tanılı hastalarda, olmayanlara göre DAS 28 CRP, DAS 28 ESR, HAQ skoru yüksekliği istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p<0,05). Bu sonuçlar RA aktivitesinin, tiroid otoantikor varlığı ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamızda levotiroksin kullanımının hastalık aktivitesine herhangi bir etkisi gözlenmedi. Sonuç: RA ve OİTH'nın birlikteliği sıktır ve bu nedenle RA'lı hastalar, tiroid hastalığı açısından dikkatli takip edilmelidir. Sonuçlarımız OİTH birlikteliğinin RA hastalık aktivitesini arttırabileceğini düşündürmektedir. Bu bulgu RA hastalarının klinik değerlendirmesinde faydalı olabilir. Anahtar sözcükler: Romatoid artrit, otoimmün tiroid hastalığı, sıklık, DAS 28
Diyabetes mellituslu hastalarda cinsel fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Diyabetes Mellitus, en yaygın görülen endokrin hastalıktır. Diyabetincinsel fonksiyonları olumsuz etkilediği bilinmektedir. Özellikle diyabetin süresi, glisemik kontrol, yaş ve kullanılan tedavinin cinsel fonksiyon bozukluğuile ilişkili olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmada amacımız Diyabetes Mellitus ile takipli erkek ve kadın hastaların çoğunlukla göz ardı edilen cinsel fonsiyonlarının değerlendirilip, diyabetin süresi, tipi, komplikasyonlarının etkisi ve ek hastalıklarla olan ilişkisini karşılaştırmak ve sağlıklı bireylerle olan farkını ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ekim 2019 – Nisan 2020 tarihleri arasında Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniğimize başvuran 49kadın, 72 erkekdiyabetik hasta ve 42 kadın, 43 erkek sağlıklıbirey dahil edilmiştir.Demografik bulgular, diyabet komplikasyonları, komorbid hastalıklar ve kullanmakta oldukları tedaviler düzenlediğimiz forma kaydedildi. Tüm erkek hastalardan FSH,LH,Prolaktin,testosteron, kadın hastalardan FSH,LH,prolaktin ve Estradioldüzeyleri ve her iki gruptan da rutinler bakıldı. Çalışmaya alınan tüm bireylere Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği uygulandı. Bulgular:Hastaların % 87'sinde, sağlıklıların % 34'ünde cinsel fonksiyon bozukluğu saptandı. Kadın hasta grubunda cinsel fonksiyon bozukluğu sıklığı%75,5 ve erkeklerde % 69,4 olarak bulundu. Tüm sonuçlar ele alındığında hasta bireylerde cinsel fonksiyon bozukluğu sıklığı istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,000). Yaş, diyabetin süresi, HbA1c, vücut kitle indeksi ile cinsel fonksiyon bozukluğu arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Kadın hastaların %36,7'sinde mikrovasküler komplikasyon, %44,98'inde hipertansiyon, %61,2'sinde hiperlipidemitespit edildi. Bu hastalarda cinsel fonksiyon bozukluğu anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,032) (p=0,005) (p=0,044). Kadınlarda FSH yüksekliği, Estradiol düşüklüğü ile cinsel fonksiyon bozukluğu arasında anlamlı ilişkiler bulundu (p=0,029) (p=0,011). Erkek hastalarda ise bakılan değişkenlerle cinsel fonksiyon bozukluğu arasında anlamlı sonuçlar elde edilemedi (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak diyabetli hastalarda cinsel fonksiyon bozukluğu yüksek olarak belirlendi. Bu yöndeki çalışmaların sosyal faktörler nedeniyle yapılmasının zor olması, çalışmanın yapılabilirliğini etkilemektedir. Toplumun, diyabetin cinsel fonksiyonlar üzerine etkisi konusunda bilinçlendirilmesi ile daha geniş hasta gruplarına ulaşarak daha kapsamlı verilerin elde edilebileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Cinsel Fonksiyon Bozukluğu,Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği
Biyolojik ajan alması planlanmış kronik ürtiker tanılı hastalarda tedavi sonrası yanıtın, anti nükleer antikor profilinin pozitif/negatif olması ile ilişkisi
Amaç: Refrakter kronik spontan ürtikerli vakalarda OSDT ve ANA pozitifliğinin değerlendirilmesi ve biyolojik ajan alması planlanmış hastalarda tedavi sonrası ürtiker aktivite skoruna göre değerlendirilme yapılarak ANA profili pozitifliği/negatifliğinin semptomlar üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya İç Hastalıkları Erişkin Alerji-İmmünoloji polikliniğine başvurmuş ve kronik spontan ürtiker tanısı almış olan, EAACI/GA²LEN/EDF/WAO güncel kılavuzuna göre antihistaminik tedavi dozu 4 kata kadar cıkılmasına rağmen remisyon sağlanamayan ve tedavide bir sonraki basamak olan biyolojik ajan (omalizumab) tedavisine geçilmesi planlanan 100 hasta(28 erkek, 72 kadın) alınmıştır. Çalışmaya alınan vakalardan periferik kan alınarak öncelikle OSDT uygulanmış ardından ANA çalışılmıştır. ANA pozitif gelen hastaların serumlarından ayrıca ANA profili çalışılmıştır. Olguların araştırma başlangıcında ve aradan gecen 6 aylık tedavi süresi sonrası tedaviye yanıtları ürtiker aktivite skoru ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 38,9 yıl (18-71)'dır. Tüm hastaların başlangıç semptomları ÜAS Başlangıç skoru ortalama 37,25±6,59 iken 6 ay omalizumab tedavisi sonrası ortalama10,55±10,07 saptanmıştır. Tedavi öncesi ve sonrası ÜAS t test ile değerlendirildiğinde istatistiksel anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.001). OSDT(+) olan 44 hasta, OSDT(-) olan 56 hasta vardır. OSDT(+) olan 44 hastanın 14'ünde ANA pozitif, OSDT (-) olan 56 hastanın 16'sında ANA pozitif saptanmıştır. OSDT pozitifliği ve negatifliği ile ANA pozitifliği arasında istatistiksel anlamlılık saptanmamıştır (p=0.273).ANA (+) 30 hastada %9,9 Anti-SS-A pozitifliği, % 3,3 Anti-SS-B,%6,6 Anti-Ro-52,% 3,3 CENP-B, % 3,3 Anti ds-DNA, % 3,3 Anti-Histon, %3,3 Anti-nRNP/SM, % 6,6 Anti ribosomal P-proteini, % 3,3 Anti AMA M2 % 40 Anti DFS70 pozitifliği saptanmıştır.Anti DFS70 pozitif saptanan 12 hastanın tedavi öncesi ve sonrası ÜAS değerlendirilmesinde anlamlı ilişki saptanmamıştır.Diğer antikorlarda pozitiflik saptanmamıştır.Yeterli sayıda pozitif vaka olmaması nedeni ile tedavi sonrası yanıt değerlendirilememiştir.OSDT (+)(%44)hastaların tedavi öncesi ve sonrası ürtiker aktivite skorları OSDT (-) (%56)olanlara göre değerlendirildiğinde anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p=0.006, p=0.0012). ANA (+) (%30) hastaların tedaviye başlangıç ve tedavi sonrası ürtiker aktivite skorları ANA (%70) olanlara göre değerlendirildiğinde ise anlamlı farklılık saptanmamıştır (p= 0.565, p=0. 370). Sonuç: Kronik spontan ürtikerli OSDT pozitif vakalarda semptomların tedavi öncesi daha şiddetli ve tedavi sonrası yanıtta da daha dirençli olduğu gözlemlenmiştir. ANA pozitifliğinin tek başına tedaviye yanıtı etkilemediği görülmüştür.Kronik spontan ürtiker vakalarında tedavi sonrası yanıtın ön göstergesi olarak ilk tanı anında OSDT uygulanması önerilebilir. Anahtar kelimeler: Kronik spontan ürtiker, Otolog serum deri testi, Anti nükleer antikor, ANA profili
Prostat kanseri hücre hatlarında (PC-3-DU-145) dosetaksel ve acorus calamus ekstraktı uygulamasının sitotoksik ve apoptotik etkileri
Amaç: Prostat kanseri hücre hatlarında (PC-3, DU-145) dosetaksel ve Acorus calamus bitki ekstraktı kombinasyonunun sitotoksik ve apoptotik etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Dosetaksel 0.5, 1, 5, 10, 20, 40, 80 µg/l' lık konsantrasyonları ve Acorus calamus bitki ekstraktı 100, 250, 500, 750, 1000, 1250 µg/l' lık konsantrasyonları 24, 48 ve 72. saatlerde sitotoksisitesinin spektrofotometrik yöntemle belirlenebilmesi için altı ayrı deney oluşturacak şekilde deney planlaması yapıldı. XTT ile yapılan sitotoksisite deneyleri ile Acorus calamus bitki ekstraktı ve dosetakselin sinerjik sitotoksisitesinin gösterilmesinden sonra tek başlarına ve kombinasyonların prostat kanser hücreleri üzerindeki apoptoz indükleyici etkilerinin araştırılması amacıyla Cell Death Detection ELISA yöntemiyle apoptoz deneyi yapıldı. Acorus calamus bitki ekstraktı ve dosetaksel tekli ve kombinasyonlarının PC-3, DU-145 hücre hatlarında apoptotik etkilerini araştırmak için 72. saatte DNA fragmantasyon yüzdeleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmamızda prostat kanseri hücre hatlarındaki Acorus calamus bitki ekstraktı ve dosetakselin tekli ve kombine uygulamalarında 72.saat DNA fragmantasyon yüzde oranlarına baktığımızda PC-3 ve DU-145 hücre hattında tüm dozlarda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde apoptotik etkiyi artırdığı saptandı. Sonuçlar: Acorus calamus bitki ekstraktı ve dosetaksel kombinasyonun invitro olarak PC-3, DU-145 prostat kanseri hücre hatlarında antitümöral etkinliğinin apoptozise bağlı olduğu gösterildi. Olası apoptozis mekanizmalarının araştırılarak çalışmanın genişletilmesi önerilir. Anahtar Kelimeler: Acorus calamus, dosetaksel, sitotoksisite, apoptoz
Esansiyel hipertansif hastalarda; tuz alımının yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Hipertansiyon; toplumda yaygın olarak görülen sistemik bir hastalık olup, ciddi komplikasyonlara neden olması nedeniyle hem dünyada hem ülkemizde önemli bir sağlık problemidir. Çalışmamızda Esansiyel Hipertansif hastalarda tuz alımı ile yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon arasında ilişki olup olmadığının araştırılması planlandı. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Nefroloji Kliniği'ne başvuran esansiyel hipertansif 120 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara 0., 1. ve 6. ayda Kısa Form-36 (SF-36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) uygulanarak eş zamanlı bakılan 24 saatlik üriner sodyum ekskresyonu temelli tuzsuza uyum ve uyumsuzluk durumu ile psikolojik testlerden elde edilen puanlar karşılaştırılarak, tuz alımı ile hastaların duygu durumu arasında ilişki olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: 120 esansiyel hipertansif hastanın HAD ve SF-36 testi sonuçları değerlendirildiğinde tedavi ve izlem sürecinde tuz kısıtlamasına uyan hastaların 0. ve 6. ay takip parametrelerinde istatiksel olarak anlamlı olumlu değerler olduğu izlendi. Sonuç: Esansiyel hipertansif hastalarda tuz alımıyla yaşam kalitesi ve depresyon-anksiyete arasında ilişki olup olmadığının belirlenmesi ve bunu etkileyen etmenlerin değerlendirilmesi amacıyla yapılan çalışmamızda; 0 ve 6. aylarda hastaların tuz alımının en önemli belirleyicilerinden biri olan 24 saatlik üriner sodyum ekskresyon değerleri ile saptanan tuzsuz diyete uyum ve uyumsuzluk hali açısından depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesi açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık saptadık. Literatüre baktığımızda esansiyel hipertansif hastalarda tuz alımıyla yaşam kalitesi ve depresyonanksiyete arasında ilişki olup olmadığını izlemsel olarak karşılaştıran çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızın bu alanda ilk olma özelliği bulunmaktadır. Daha fazla hasta sayılı ve sofistike laboratuar tetkikleri ile yürütülecek diğer çalışmalara ışık tutacağı kanısındayız. Anahtar kelimeler: Esansiyel Hipertansiyon, SF-36, HAD, tuz alımı, yaşam kalitesi.
Plazma hücreli neoplazilerde MYC ve EZH2 ekspresyonunun klinik ve prognoz üzerine etkisi
Plazma Hücreli Neoplazilerde Myc ve EZH2 Ekspresyonunun Klinik ve Prognoz Üzerine Etkisi Giriş ve Amaç: Multipl miyelom (MM), monoklonal immünoglobulin üreten plazma hücrelerinin neoplastik proliferasyonu ile karakterizedir. MM, moleküler patogenezi oldukça kompleks ve heterojen bir hastalıktır. MM patogenezi genetik ve epigenetik değişikliklerden oluşan çok basamaklı bir süerçtir. MYC protoonkogenini içeren yeniden düzenlemeler, yeni tanı MM'da yaygındır, ancak bunların prognostik önemi hala belirsizdir. EZH2 aberasyonu, çeşitli B ve T hücreli lenfoid maligniteler de dahil olmak üzere çok çeşitli kanserlerde görülmüştür ve kötü klinik prognoz ve sonuçlarla ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı MYC yeniden düzenlemesinin ve EZH2 aşırı ekspresyonunun yeni tanı MM'da klinik özellikler, tedavi yanıtı ve sağkalım üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Materyal ve Method: 2005-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinde takip edilen Plazma hücreli neoplazi tanılı 92 vaka seçildi. EZH2 immünohistokimya (İHK) yöntemi ile değerlendirildi. Myc, İHK ve FİSH yöntemleriyle değerlendirildi. İstatistiksel olarak hastaların sağkalım ve tedaviye yanıt analizi yapıldı. Bulgular: Hastaların %65,2 (n:60)'si erkek, %34,8 (n:32)'si kadındı. Ortanca yaşı 58,5 (min:21-maks:83) idi. Hastaların %24,4'ü EZH2 pozitif, %18,5'u Myc İHK pozitif, %26,7 Myc FİSH pozitif ve %7,7'si EZH2 ve Myc İHK pozitif boyanma gösterdi. EZH2 pozitif hastalarda toplam sağkalım anlamlı olarak daha kısa saptanırken, EZH2 ve Myc pozitif hastalarda sağkalım süresi yalnız EZH2 pozitif hastalardan daha kısa saptandı. Sonuç: EZH2 ve Myc, MM'da kötü prognostik özellik göstermektedir. Biyolojiyi kötü etkilediği gösterilen bu iki parametrenin birlikte hedeflenerek tedavi edilmesi bu hastalar için tedavide yeni ufuklar açabilir. Anahtar Kelimeler: MM, EZH2,MYC
Spondiloartrit tanılı hastalarda jenkıns uyku ölçeği ile değerlendirilen uyku kalitesinin hastalık aktivitesi ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, SpA tanılı hastalarda Jenkins Uyku Ölçeği ile değerlendirilen uyku kalitesinin hastalık aktivitesi ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı Polikliniği'ne başvuran ASAS kriterlerini karşılayan SpA hastaları dahil edildi. Her hasta için demografik özellikler, hastalığa özgü değişkenler sorgulandı. Hastalar ayrıca tanı süresi, ek hastalıklar ve ilaç kullanımı açısından sorgulandı. Hastalar primer olarak kullandığı ilaca göre gruplandırıldı. Uyku kalitesi, Jenkins Uyku Ölçeği Anketi kullanılarak değerlendirildi. Hastalık aktivitesi ve fonksiyonel durum sırasıyla BASDAI, BASFI, ASDAS ile; metrolojik ölçümler BASMI ile değerlendirildi. Ağrı, VAS ile; yaşam kalitesi ASQoL ölçeğiyle; yorgunluk BASDAI'nin yorgunluk maddesi ile değerlendirildi. Anksiyete ve depresyon düzeyi için HAD ölçeği kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda hastalarımızda genel popülasyona göre daha yüksek oranda uyku bozukluğu tespit edildi. Uyku kalitesi ile ağrı şiddeti, depresyon, anksiyete, yaşam kalitesi, BASDAI, BASFI, ASDAS CRP ,ASDAS ESH, BASMI ile istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Sonuç: Bu bulgulardan yola çıkarak SPA hastalarında genel popülasyona göre uyku bozukluklarına sık rastlandığı ve bunun ağrı, depresyon, anksiyete, yaşam kalitesi, hastalık aktivitesi, yorgunluk düzeyleri ve fonksiyonel durum ile yakın ilişkili olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler : Spondiloartrit, uyku kalitesi, hastalık aktivitesi, Jenkins uyku ölçeği (JSEQ).
Tiroid hastalıklarında deri bulguları
Giriş ve Amaç: Tiroid hastalıkları ile birçok deri bulgusu ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmada tiroid hastalıği bulunan bireyler kontrol grubu karşılaştırılarak; deri bulgularının türü ve sıklığı açısından, tiroid fonksiyon durumu ile deri bulguları arasında ilişki olup olmadığı, otoantikor pozitifliği ile deri bulguları arasında ilişki olup olmadığı ve subklinik tiroid hastalığı bulunan kişiler ile aşikar tiroid hastalığı bulunan kişiler arasında deri bulguları yönünden farklılık olup olmadığı araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Haziran 2018 - Ocak 2020 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniği ve İç Hastalıkları polikliniğine peş peşe başvuran ve tiroid hastalığı tanısı alan 927 hasta dahil edildi. Kontrol grubu, herhangi bir nedenle polikliniğe başvuran, klinik ve laboratuvar olarak tiroid hastalığı saptanmayan 78 olgudan oluşturuldu. Hasta ve kontrol grubunun ayrıntılı öyküsü alındı, deri ve tüm sistemlerin ayrıntılı muayenesi yapıldı. Poliklinikte istenmiş olan laboratuvar verileri ve tiroid Doppler ultrasonografi sonuçları poliklinik hasta dosyalarından kayıt edildi. Tiroid hastalığı bulunan bireylerde ve kontrol grubunda deri bulguları ve sıklığı değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda hastaların %41.6'sında, kontrol grubunun %43.6'sında en az bir deri bulgusu saptandı. Tiroid hastalığı bulunanlarda en sık görülen deri bulguları %41.4'ünde kserozis, %39.3'ünde saç dökülmesi, %36.9'unda kaşıntı, %23.3'ünde soğukluk/solukluk, %10.7'sinde kronik ürtiker, %8.2'sinde akne vulgaris idi. Çalışmamızda deride soğukluk/solukluk, saç dökülmesi, karotenemi, kronik ürtiker, akne vulgaris, vitiligo ve alopesi areata görülme sıklığı otoimmün grupta daha fazlaydı. Alopesi areata görülme sıklığı ötiroid grupta; soğukluk/solukluk, kuruluk, karotenemi ve kontakt dermatit görülme sıklığı hipotiroid hasta grupta; kırılgan tırnak görülme sıklığı, hipertiroid hasta grupta daha fazlaydı. Sonuç: Tiroid hormonları deri dahil tüm organları ve sistemleri etkilemektedir. Tiroid hastalıklarında deri bulguları sık görülmekle birlikte, gözden kaçabilmektedir. Deri ile ilgili bulgular görülen hastalarda tiroid hastalıkları açısından değerlendirme yapılması tiroid hastalıklarının erken tanı ve tedavisini mümkün kılacaktır.
BCR ABL negatif kronik myeloproliferatif hastalıklarda kazanılmış von willebrand hastalığının ve kanama sıklığının taranması
Amaç: Bcr-abl negatif KMPN tanılı hastalarda kazanılmış Von Willebrand hastalığı ve kanama sıklığının belirlenmesi amaçlandı. Ayrıca kanama ve KVWH gelişimi için belirleyici risk faktörlerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi erişkin hematoloji kliniğine başvuran ve son güncellenen DSÖ 2016 tanı kriterlerine göre tanıları revize edilen 20 ET, 20 PV, 10 PMF olmak üzere toplam 50 hasta dahil edildi. Hastalara tam kan sayımı, periferik yayma, kan grubu, protrombin zamanı (PT), aktive kısmi tromboplastin zamanı (APTT), fibrinojen, Faktör VIII, VWF antijeni düzeyi (VWF:Ag), Ristosetin kofaktör aktivitesi (Rcof) ve kanama zamanı testleri yapıldı. Bulgular: ET grubunda hastaların %55' inde (n=11), PV grubunda %20' sinde (n=4) ve PMF grubunda %20' sinde (n=2) KVWH gelişti. KVWH en sık ET grubunda saptandı. KVWH olan hastaların trombosit düzeyleri KVWH olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı. Tüm hastaların %48'inde kanama izlendi. Tanı sırasında splenomegalisi olan hastalarda hem kanama hem de tromboz gelişme oranı anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Sonuç: Çalışmamızda KVWH olan hastaların trombosit düzeyleri KVWH olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı. Bcr-abl negatif kronik myeloproliferatif neoplazilerde KVWH sıklığının tespiti ve riskli grupların ortaya konması açısından daha çok hasta içeren geniş ölçekli ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kazanılmış Von Willebrand Hastalığı (KVWH), kanama, kronik myeloproliferatif neoplaziler
Romatoid artrit hastalarının takibinde hastalık aktivitesi değerlendirilmesinde serum beta 2 mikroglobulin düzeylerinin önemi
Amaç: Romatoid Artrit ilerleyici eklem hasarı ve yeti kaybına sebep olan multifaktöriyel, sistemik, otoimmün bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı Romatoid Artrit hastalarında hastalık aktivitesi ile serum Beta 2 Mikroglobülin seviyeleri arasında ilişki olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Ağustos 2019 ve Nisan 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Anabilim Dalına başvuran 119 RA hastası dahil edilmiştir. RA grubu 3 alt gruptan oluşmaktadır: DMARD tedavisine yeni başlanan, Biyolojik ajan tedavisine yeni başlanan ve aldığı mevcut tedavi ile remisyonda izlenen hastalar. Hastaların hastalık aktiviteleri değerlendirildi. Laboratuvar parametrelerine ve Beta 2 Mikroglobulin düzeyine bakıldı. Hastalardan sağlık değerlendirme anketi doldurmaları istendi. Bulgular: Beta 2 Mikroglobulin düzeyleri aktif gruplarda, remisyon grubundan belirgin olarak yüksekti. RA hastalık aktivasyon değerlendirmesinde diğer parametreler ile ilişkisi tüm gruplarda anlamlı bulundu (p<0,05). Hastalığın şiddetini tahmin etme konusunda belirlenen cut off değerine göre %66,67 sensitif, %75,61 spesifik olduğu görüldü. Bu etkinlik istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p>0,001). Sonuç: Serum Beta 2 Mikroglobulin seviyeleri RA hastalarında hastalık aktivitesini göstermekte kullanılabilir bir parametredir. Beta 2 Mikroglobulin diğer değişkenler göre CRP ile en güçlü korelasyonda olduğu gözlendi. Hastalık aktivitesini öngörmede kullanılabilir bir parametre olabilir. Anahtar Kelimeler: Beta 2 Mikroglobulin, Romatoid Artrit, Hastalık Aktivitesi
Diffüz büyük b hücreli lenfoma (DBBHL) NOS'larda yeni saptanan moleküler değişikliklerin (CD70, GNA13, BTG1, MYD88, CD79b, tnfrsf14) immunohistokimyasal yansımasının alt tiplendirmeyle ve prognozla ilişkisi
Amaç: Diffüz büyük B hücreli lenfomalarda (DBBHL) sık gözlenen CD70, GNA13, BTG1, TNFRSF14, MYD88 ve CD79b ekspresyonlarının saptanması, bu verilerle hastaların prognostik verilerinin karşılaştırılarak bu belirteçlerin DBBHL olgularında prognozu öngörüp göremeyeceğinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 1998-2017 yılları arasında tanı alan, tanı anında bilinen ekstranodal tutulumu bulunmayan toplam 52 nodal DBBHL, başka türlü sınıflandırılamayan (DBBHL, NOS) olgusu değerlendirilmiştir. Bu olgulardan 44'ünde klinik prognostik verilere ulaşılmıştır. İmmunohistokimyasal yöntemle CD70, GNA13, BTG1, TNFRSF14, MYD88 ve CD79b çalışılmış, CD70, GNA13, BTG1, TNFRSF14 ve MYD88 ile sağlıklı boyanma elde edilememesi nedeniyle bu belirteç çalışmadan çıkarılmıştır. Elde edilen sonuçların birbirleriyle ve klinik ve laboratuvar prognostik belirteçlerle ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: CD79b ekspresyonu >10 pozitif hücre/BBA olan olguların daha düşük genel sağ kalıma sahip oldukları gözlenmiştir (p=0,002). CD79b boyanma oranlarının ABC subtipinde GCB subtipine göre daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca, >60 yaş, ECOG performans skoru ≥2, evre IV hastalık, yüksek IPI skoru (3-5), LDH yüksekliği, düşük albumin düzeyi, düşük hemoglobin düzeyi, düşük periferik kan lenfosit sayısı, yüksek periferik kan nötrofil/lenfosit oranı, yüksek periferik kan platelet/lenfosit oranı, MYC ≥%40 olan olguların genel sağ kalımlarının daha kötü olduğu saptanmıştır. Sonuç: DBBHL'lerde yeni prognostik faktörler belirlemeye ve hedef tedavi yöntemleri geliştirmeye yönelik yapılan çalışmalar son yıllarda oldukça artmıştır. Literatürde CD79b değerlendirmesi ağırlıklı olarak genetik analiz ile değerlendirilmiş olup immunohistokimyasal boyama ile değerlendirme daha düşük bir oranda izlenmiştir. İmmunohistokimyasal boyamanın genetik analize göre daha ucuz olması nedeniyle bu yönde çalışmaların artırılması önemlidir. DBBHL'lerde özellikle CD79b pozitifliğinin hastaların prognozunu öngörmede yararlı bir parametre olabileceği sonucuna varılmıştır. Veriler günümüzde Faz1b/2 aşamasında olan bir Anti-CD79b molekülü olan Polatuzumab vedotin'in tedavide umut vaadedebileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Diffüz büyük B hücreli lenfoma, tümör mikroçevresi, CD70, GNA13, BTG1, TNFRSF14, MYD88, CD79b
Psöriyatik artrit tanılı hastalarda klinik aktivite ve aşil tendon ultrasonografi bulgularının değerlendirilmesi
Amaç: PsA (Psöriyatik artrit) tanılı hastalarda aşil tendon ularasonografi bulgularının hastalık aktivitesi ile karışılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Romatoloji Bilim Dalı Polikliniğinde takibi yapılan PsA tanılı hastaların fizik muayeneleri yapıldı. Hastaların klinik ve labaratuvar bulguları hastalık aktivitesinin değerlendirlmesi amacıyla kullanıldı. Hastaların aşil tendon kalınlıkları ve SWE değerleri ölçüldü. Klinik aktivite, ultrasonografi ve SWE verileri arasındaki ilişki IBM-SPSS 20 programı ile istatistiksel olarak değerlendirildi. İstatistik anlamlılık düzeyi olarak p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Hastaların aşil tendon kalınlıkları ve SWE ölçümleri ile cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmştür. Erkek hastaların aşil tendonların daha kalın ve sert olduğu ve hastaların aşil tendon kalınlıkları arttıkça SWE değerlerinin de arttığı saptanmıştır. Ancak hastaların diğer demografik bulguları, labaratuvar değerleri, fizik muayneleri, PsA ya yönelik kullandıkları tedaviler, klinik gidişatları, PASi ile aşil tendon kalınlıkları SWE değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: SWE tendon, kas, sinir ve ligamanları içeren hastalıkların ciddiyetini belirlemede ve tedavi takibinde gelecek vaat eden bir görüntüleme yöntemidir. Biz de bu çalışmada PsA hastalarında klinik ve laboratuar verileri ile değerlendirilen hastalık aktivitesinin, aşil tendonun USG ile kalınlık ölçümü ve SWE bulguları ile ilişkisini araştırdık. Anlamlı bir koralesyon saptamadık. Ancak aşil tendon kalınlığı artmış olan hastaların SWE değerlerinin daha yüksek olduğunu saptadık. PsA'lı hastaların aşil tendon tutulumunun diğer aşil tendinopatilerinden ayırımı için SWE değerleri kullanılabilir. Hasta sayısının ve çeşitliliğinin kısıtlılığı nedeniyle bu konuda kesin bilgilere ulaşmak için daha geniş anatomik bölgeleri içeren kontrollü prospektif çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: Psöriyatik artrit; ayak; aşil tendonu; entezit; artirit; ultrasonografi; shear-wave
Dijital çağda allerjik rinit tanılı hasta takibi
Aim: In this study, it was aimed to evaluate scores by comparing the QoL functions in patients who received AIT before and after using of the mobile application. Also it was aimed to evaluate the application Material and Method: SFAR and RQLQ scales were applied. Application was explained to the patients and they were asked to use it regularly. The VAS of the application were recorded and compared with SFAR and RQLQ. 6 months later, RQLQ was renewed and the differences of scores were compared. The satisfaction of the patients with the using of MASK-air was determined with the evaluation questionnaire. Results: The mean duration of immunotherapy application of the patients was calculated as 21.8 months ± 15.28. SFAR mean total symptom score was 13.3 ± 1.5. All RQLQ scores were found to be associated with SFAR scores, except for restricted activities (p <0.05). All VAS scores except VAS dyspnea were found to be significantly correlated with SFAR. RQLQ scores were found to be the highest in AIT patients at 1 year and less. The increase in quality of life and symptom reduction were found to be significantly higher in those treated at 1 year or less. A significant decrease was observed in the restricted activity scores and non-nasal non-ocular symptom scores of those who used MASK-air every day compared to others (p = 0.05, p = 0.02). Conclusion: MASK-air can be used by physicians in the process of determining the AR management. It's correlated with reliable and valid scales.
Diyabetik ayak enfeksiyon etkenlerinde güncel durum
Amaç: Diyabetik ayak yarası, diyabetle ilişkili hastanede kalış süresini en çok uzatan ve maliyeti en yüksek olan Diyabetes Mellitus komplikasyonudur. Travmatik olmayan ekstremite amputasyonlarının en sık nedenidir. Bu güncel çalışmada, antibiyotik seçimi, ekstremite kaybı ve maliyeti azaltmak için bir klavuz oluşturmak amacıyla merkezimizdeki diyabetik ayak enfeksiyon etkenlerinin mikrobiyolojik profilini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji kliniğinde 2016-2019 yılları arasında diyabetik ayak nedeniyle yatarak takip edilen 216 hastanın arşiv kayıtları incelendi. Hastaların sosyodemografik özellikleri, diyabet tipi, süresi, tedavisi, komplikasyonları, önceki diyabetik ayak yarası ve cerrahi öyküsü, yara özellikleri, Wagner evrelemesi, antibiyotik kullanımı, laboratuar ve radyolojik bulguları, derin doku ve sürüntü kültürleri, antibiyogramlar retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmada yer alan % 69,4'ü erkek, % 97,2'si Tip 2 diyabet olan 216 hastanın yaş ortalaması 62,06±11,09 yıl, ortalama diyabet süresi 16,9±8,41 yıl olarak bulundu. 173 adet derin doku kültüründe en sık Pseudomonas aeruginosa (% 16,5), Gram-pozitiflerden en sık Staphylococcus aureus (% 7,5) üredi. 172 adet sürüntü kültüründe en sık Enterococcus spp. (% 14,5), Gram-negatiflerden en sık Pseudomonas aeruginosa (% 10,4) üredi. Sürüntü kültürünün derin doku kültürüne göre uyumluluk oranı % 48,8 bulundu. Gram-negatiflere karşı en etkili antibiyotikler, karbapenemler, kolistin ve amikasin iken Gram-pozitiflere karşı en etkili antibiyotikler vankomisin, linezolid ve daptomisindi. Sonuç: Morbidite ve mortalitesi yüksek olan diyabetik ayak yarasının erken tanı ve takibi önemlidir. Her merkezin kendi mikroorganizma sürveyansını ve antibiyotik duyarlılık profillerini belirlemesi, multidisipliner yaklaşımla vaka takibi yapması ekstremite kaybını ve maliyeti düşürmede etkili olacaktır. Ampirik yaklaşımda, özellikle Pseudomonas'ı içine alan Gram-negatif bakterileri ve Gram-pozitif kokları hedef alan antibiyotik seçimi önemli gözükmektedir. Anahtar sözcükler: Antibiyogram, Amputasyon, Derin doku kültürü, Diyabetik ayak enfeksiyonu, Sürüntü kültürü.
Takrolimus tedavisi alan renal transplant hastalarda NFAT-regulated gen ekspresyonunun serum takrolimus düzeyine ve hastaların kliniğine olan etkileri
Amaç: Bu çalışmada böbrek nakli hastalarında nakil böbrek reddinin engellenmesi için kullanılan immunsüpresif ilaçlardan birisi olan tacrolimusun kan düzeyi ile T hücre çekirdeklerindeki NFAT-regulated gen ekspresyonuna etkisi ve klinik yansımalarının araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Polikliniğinde takip edilen, herhangi bir şikâyeti olmayan, kontrollerine düzenli gelen ve Takrolimus kullanan 48 böbrek nakil alıcısı dâhil edildi. Hastalardan takrolimus son dozundan 12 saat sonraki NFATC2 gen aktivasyonu vetacrolimus kan düzeyi ölçüldü. Kan örnekleri alındıktan sonra hastaların kullandıkları dozda takrolimus aldıktan sonraki 3. saatte aynı ölçümler yapıldı. Kan düzeyleri ve gen aktivasyonları ve klinik bulgular arasındaki ilişkiler değerlendirildi. Bulgular: NFATC2-Gen Aktivasyon 0. saat ve 3. saat değeri ile Takrolimus 0. saat ve 3. saat arasında istatistik olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Takrolimus 3. saat ile hemoglobin, HTC ve Trigliserit arasında istatistik olarak anlamlı bir korelasyon saptandı. İdrar protein/kreatinin ve idrar albümin/kreatinin ile Takrolimus 0. saat ile idrar protein/kreatinin ile takrolimus 3. saat arasında istatistik olarak anlamlı ters yönlü korelasyon saptandı. Sonuç: NFATC2 gen aktivasyonu takrolimus alımından 3 saat sonra artma eğiliminde olduğu ancak istatiksel olarak anlamlı olmadığı, NFATC2 gen aktivasyonunun 0. saat ve 3. saat değeri ile takrolimusun 0. saat ve 3. saat arasında istatistik olarak anlamlı bir korelasyon olmadığı gözlendi. Dolayısıyla hastaların takip edilmesinde NFATC2'nin takrolimus kan ilaç konsantrasyonuna bakılmasına üstünlüğü olmadığı düşünülebilir, ancak yüksek düzeyde aktivasyonun klinik sonuçları belli değildir. Anahtar kelimeler: Böbrek nakli, Tacrolimus, NFAT-regulated gen ekspresyonu
Böbrek transplant hastalarında elektrolit bozuklukları ve NODAT sıklığı ve predispozan faktörler
Böbrek nakli son dönem böbrek yetmezliğinin en ideal tedavi yöntemidir. Böbrek nakil alıcılarında greft rejeksiyonunun önlenmesi için çeşitli immunsupresif tedavi rejimleri uygulanmaktadır. Bu ilaçlara bağlı hastalarda metabolik yan etkiler gözlenebilmektedir. Bu metabolik etkiler üzerine çeşitli risk faktörlerinin katkıları da mevcuttur. Çalışmamızda nakil sonrası yeni başlangıçlı diyabet- New Onset Diabetes Mellitus After Transplantation (NODAT), yeni tanımlamayla Post Transplantasyon Diabetes Mellitus (PTDM) gelişmesinde etkili olabilecek klinik ve biyokimyasal risk faktörleri araştırılmıştır. Çalışmaya daha önce diyabeti olmayan 120 böbrek nakil hastası dahil edilmiştir. Çalışmamızda PTDM gelişen ve gelişmeyen böbrek nakil alıcılarının demografik özellikleri ve 0.,1.,3.,6.,12. ve 24. Ay klinik ve laboratuvar verileri ile PTDM gelişimi arasındaki ilişki araştırılmıştır. Böbrek nakil hastalarımızın 2 yıllık takibinde %29,1'inde PTDM gelişti ve PTDM gelişen hastaların %80 'inde ilk 3 ayda PTDM tanısı konuldu ve takip süresi uzadıkça yeni diyabet gelişme riskinin (%27) azaldığı saptandı. PTDM gelişme riski; cinsiyet, beden kitle indeksi, donör tipi ve yaşı, pretransplant lipit değerleri, preemtif nakil, önceki diyaliz tipi, indüksiyon tedavisi ile ilişkisiz olduğu halde daha yaşlı olma (% 4,4 kat), ailede diyabet öyküsü (5,24 kat), beta bloker kullanımı (2,55 kat) ile ilişkili bulundu. DM gelişen ve gelişmeyen grup arasında serum magnezyum ve potasyum sadece 1. ayda farklılık gösterirken takiplerde tüm laboratuvar testlerinde farklılık saptanmadı ve diyabetin GFR üzerinde olumsuz etkisi 2 yıllık takipte gözlenmedi. Sonuç olarak; ailede diyabet öyküsü, ileri yaş ve beta bloker kullanımı ile diyabet gelişebileceği öngörülebilir. PTDM gelişme riski ilk 3 ayda daha yüksek olup ilk aydaki hipomagnezeminin diyabet patogenezinde rolü önemli olabilir. Anahtar kelimeler: Renal transplantasyon, Posttransplantasyon Diyabetes Mellitus, hipomagnezemi
Ülseratif kolit ve otoimmünite ile ilişkili uzun kodlamayan RNA (LNCRNA) polimorfizmleri
Giriş ve Amaç: lncRNA polimorfizmi ülseratif kolit gelişmesi için bir risk faktörüdür. Çalışmamızda UC hastalarda lncRNA polimorfizminin tanısal ve prognostik marker olarak değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 55 UC ve 55 kontrol grubu olmak üzere toplam 110 kişi çalışmaya dahil edildi. Olguların taze periferik kan örnekleri alındı. Olgulardan alınan kan örneklerindeki SNP'ler Fluidigm SNPType metodu ile incelendi. Bulgular: Çalısmamızda ANRIL (rs10757278, rs1333048), IFG-AS1(rs1558744, rs 7134599), LINC01430 (rs6017342), LOC101926945 (rs561722) polimorfizimleri çalısılmıstır. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda ANRIL (rs10757278, rs1333048), IFG-AS1 (rs 7134599), LINC01430 (rs6017342), LOC101926945 (rs561722) polimorfizmlerin ülseratif kolitli hastalarda hastalık tutulum yeri, yaygınlığı, süresi açısından anlamlı bir sonuç saptanmamıştır. IFG-AS1(rs1558744) polimorfizmini kontrol grubuna göre ülseratif kolitli hastalarda anlamlı bir sonuç saptanmıştır. Ancak rs1558744 polimorfizmini ülseratif kolitli hastalarda hastalığın tutulum yeri, yaygınlığı, süresi açısından anlamlı bir sonuç saptanmamıştır. Sonuç: ANRIL (rs10757278, rs1333048), IFG-AS1 (rs 7134599), LINC01430 (rs6017342) ve LOC101926945 (rs561722) polimorfizmlerinin ülseratif kolitin patogenezininde tanısal ve prognostik marker olarak kullanabileceği doğrultusunda anlamlı bir sonuç saptanmamıştır. IFG-AS1 (rs1558744) polimorfizmi ülseratif kolitli hastalarda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ancak bu konu için daha çok kişi ile daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, ANRIL (rs10757278, rs1333048), IFG-AS1(rs1558744, rs 7134599), LINC01430(rs6017342), LOC101926945 (rs561722) polimorfizim, lncRNA
Esansiyel hipertansif hastalarda; nötrofil – lenfosit oranının yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Hipertansiyon, toplumda yaygın olarak görülen ciddi komplikasyonlara neden olan sistemik bir hastalıktır. Çalışmamızda Esansiyel hipertansiyon (HT) hastalarında nötrofil – lenfosit oranı (NLO) ile yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon arasında ilişki olup olmadığı araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi hastanesi Nefroloji polikliniğine başvuran esansiyel hipertansif 200 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara kontrolleri sırasında Kısa Form-36 (SF-36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) uygulandı. Eş zamanlı hastaların tam kan sayımı kaydedildi. NLO, mutlak nötrofil değerinin mutlak lenfosit değerine bölümü ile hesaplandı. NLO ile yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ölçekleri arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: 200 esansiyel hipertansif hastanın HAD'a göre %40'ı depresif, %18.5'u ise anksiyetik saptandı. NLO, anksiyete (p=0.00) ve/veya depresyonu (p=0.00) olan esansiyel HT hastalarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. NLO ile, fiziksel fonksiyon dışında, diğer tüm yaşam kalitesi alt alanlarında yani rol güçlüğü (fiziksel) (|r|= -0.228), ağrı (|r|= -0.202), genel sağlık (|r|= -0.254), vitalite (enerji) (|r|= -0.222), sosyal fonksiyon (|r|= -0.235), rol güçlüğü (emosyonel) (|r|= -0.231), mental sağlık (|r|= -0.267) arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. Esansiyel HT hastalarda diyabet komorbiditesi olan ve olmayanlar karşılaştırıldı. Diyabeti olan ve olmayanlar arasında NLO'da istatistiksel olarak farklılık izlenmedi (p=0.58). Diyabet komorbiditesi olanlarda yaşam kalitesi alt alan puanları açısından genel sağlık açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p=0.01), sosyal fonksiyon (p=0.08) açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılığa yakın durum izlendi. Diyabeti olan esansiyel HT hastalarının, daha depresif (p=0.018) ve daha anksiyetik (p=0.003) olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızda esansiyel HT hastalarında düşük dereceli inflamasyonun belirteci olan NLO arttıkça, yaşam kalitesi azalmakta ve anksiyete - depresyon ise artmaktadır. Ek olarak, esansiyel HT ve diyabet birlikteliği gösterdiği hastalarda daha yüksek NLO izlendi. Yaşam kalitesi değerlendirme puanlarında anlamlı düşüklük hem de anksiyete – depresyon puanlarında ise anlamlı yükseklik saptandı. Anahtar Kelimeler: Esansiyel Hipertansiyon, Nötrofil Lenfosit Oranı, SF-36, HAD
Romatoid artritli hastalarda benlik saygısının komorbidite ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, RA tanısı alan hastalarda Rosenberg Benlik Ölçeği ile değerlendirilen Benlik Saygısının komorbidite ve hastalık aktivitesi ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı Polikliniği'ne başvuran EULAR sınıflama kriterlerini karşılayan RA hastaları dahil edildi. Her hasta için demografik özellikler, hastalığa spesifik değişkenler analiz edildi hastalar ayrıca ek hastalıklar, ilaç kullanımı ve hastalık aktivitesi açısından değerlendirildi. Benlik Saygısı, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği kullanılarak değerlendirildi. Hastalık aktivitesi DAS 28; ağrı, VAS ile; yaşam kalitesi HAQ anketi ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda hastalarımızda genel popülasyona göre Benlik saygısında daha düşük seviyeler izlendi. Benlik saygısının komorbidite sayısıyla ve hastalık aktivitesiyle istatiksel olarak anlamlı bulunduğu tespit edildi. Sonuç: Bu bulgulardan yola çıkılarak görüldü ki RA hastalarında genel popülasyona göre benlik saygısının daha düşük olduğu ve bu durumun yaşam kalitesi, hastalık aktivitesi, eşlik eden komorbidite sayısı ile yakın ilişkili olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler : Romatoid Artrit, benlik saygısı, hastalık aktivitesi, komorbidite, Rosenberg benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ).
Kolon polipleri ve uzun kodlanmayan RNA (LNCRNA) polimorfizmleri
Kolon Polipleri Ve Uzun Kodlanmayan RNA (LncRNA) Polimorfizmleri, Senem Yılmaz, Uzmanlık Tezi, Manisa 2021 Giriş ve Amaç: Kolon poliplerinde lncRNA'ları içeren tümörojenik sinyal yollarını anlamak, kolorektal kanser patogenezine ilişkin daha fazla bilgi sağlayacaktır. Bu nedenle çalışmamızda kolon polipleri ve uzun kodlanmayan RNA (lncRNA) polimorfizmlerinin araştırılmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 65 kolon polipli hasta ve 60 kontrol grubu olmak üzere toplam 125 kişi çalışmaya dâhil edildi. Olguların periferik kan örnekleri EDTA'lı tüpe alındı. Alınan kan örneklerindeki SNP'ler CCAT1 (RS67085638), HULC (RS7763881), CCAT2 (RS6983267), CASC8 (RS7014346), PVT1 (RS13281615), PRNCR1 (RS12682421) Fluidigm SNPType metodu ile incelendi. İstatiksel değerlendirme t testi, ki kare testi ve Mann Whitney U testi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Yapılan istatiksel analiz sonucunda CCAT1 (RS67085638), CCAT2 (RS6983267), CASC8 (RS7014346), PVT1 (RS13281615) polimorfizmlerin hasta ve kontrol grup karşılaştırmasında, neoplastik non-neoplastik polip arasında ve neoplastik polip tipleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p≥0.05). HULC (RS7763881) polimorfizminde neoplastik ve non-neoplastik polipler arasında anlamlı fark tespit edildi (p=0,014). PRNCR1 (RS12682421) polimorfizminde neoplastik polip tipleri arasında anlamlı fark bulundu (p=0,026). Sonuç: HULC (RS7763881) polimorfizminde AC genotipinin neoplastik polip geçişinde etkili olabileceği, PRNCR (RS12682421) polimorfizminin displazide karsinomaya geçişte önemli rol alabileceğini düşündürmüştür. Fakat altta yatan mekanizmaları anlayıp tanı ve tedavide ilerleyebilmek için bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kolon polipleri, kolorektal kanser, CCAT1 (RS67085638), HULC (RS7763881), CCAT2 (RS6983267), CASC8 (RS7014346), PVT1 (RS13281615), PRNCR1 (RS12682421), polimorfizm, lncRNA.
Kronik karaciğer hastalığında yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Kronik hastalığa sahip bireylerde fiziksel işlevlerde engellilik, vücut ve ruh sağlıklarının bozulma nedeniyle yaşam kalitesi olumsuz etkilenebilmektedir. Kronik karaciğer hastalıkları, genellikle asemptomatik olmakla birlikte, bazı hastalarda yorgunluk, bulantı, kaşıntı, iştahsızlık ve psikolojik bozukluklar gibi sistemik şikayetler nedeniyle yaşam kalitesinde belirgin bozulma söz konusudur. Hastalarda siroz gelişmeden dahi, hastalığın erken evrelerinde yaşam kalitesinde bozulma görülebilmektedir. Hastalığın yaşam kalitesi üzerine etkilerinin araştırılması ve düzeltilmesi sağlanmalıdır. Hastaların yaşam kalitesini etkileyen başlıca problemlerin belirlenmesi, alınabilecek tedbirleri belirlemeye yardımcı olacaktır. Çalışmamızda kronik karaciğer hastalığı olan hastalarda Kısa-Form 36 ölçeği ile hastaların yaşam kalitesini değerlendirmeyi amaçladık. METOT: Çalışmamıza Gastroenteroloji Polikliniği ve Servisine Kronik Karaciğer Hastalığı (KKH) nedeniyle başvuran 125 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda kontrol grubu bulunmamaktadır. Kronik karaciğer hastalığından başka ek kronik hastalığı olanlar, yaşam kalitesini daha fazla etkileyeceği ve yaşam kalitesini azaltacağı düşünülerek mümkün olduğunca çalışmaya alınmamıştır. Kısa-Form 36 ölçeği kullanılarak, hastaların yaşam kalitesi değerlendirildi. Veriler tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde dağılımı, ortalama, standart sapma, ortanca, min-max değerleri), bağımsız gruplarda t testi, pearson korelasyon testi ve kruskal-wallis testi kullanılarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışmamıza dahil edilen hastaların 64'ü (%51.2) kadın, 61'i (%48.8) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 52.5±13.8 saptandı. Hastaların %80.0'inin MELD skoru 10'un altındadır; %15.2'sinin MELD skoru 11-20, %4.8'inin MELD skoru 21-30 aralığında bulunmuştur. Hastaların %84.8'i Child A, %13.6'sı Child B, %1.6'sı Child C grubundadır. Vitalite (r = -0.11 p=0.219) ve mental sağlık (r = -0.11 p=0.206) dışındaki alt alan puanları Child Pugh evrelemesi ile anlamlı korelasyon gösterdi. Bu alt alanlardan en güçlü korelasyon gösteren rol güçlüğü (emosyonel) alt alanıdır (r= -0.41 p= <0.001). Benzer şekilde vitalite (r = -0.15 p=0.090) ve mental sağlık (r = -0.10 p=0.249) dışındaki alt alan puanları MELD skoru ile de anlamlı korelasyon gösterdi. Bu alt alanlardan da en güçlü korelasyon gösteren rol güçlüğü (emosyonel) alt alanıdır (r= -0.44 p= <0.001). Child Pugh evrelemesi ile MELD skoru, yaşam kalitesi üzerine etki bakımından incelendiğinde güçlü korelasyon gösterdi (r=0,79 p=<0.001). SONUÇ: Bu çalışma, literatürle benzer şekilde, yaşam kalitesinin KKH hastalarında bozulduğunu, KKH ciddiyeti ile de yaşam kalitesi değerlerindeki bozulmanın korelasyonunu göstermiştir. Bir çok fiziksel ve psikolojik faktör bozulmuş yaşam kalitesi ile ilişkilendirilmiştir. Bu faktörlerin yaşam kalitesi ile ilişkisinin gücünü gösteren çalışma sayısı arttıkça tedavide odaklanılacak faktörlerin belirlenmesi kolaylaşacaktır. Anahtar kelimeler: Kronik karaciğer hastalığı, yaşam kalitesi, Child Pugh, MELD
Kanser hastalarında nutrisyonel desteğin yaşam kalitesi üzerine etkileri
Çalışmamızda kanser hastalarında nütrisyonel desteğin yaşam kalitesi üzerine etkilerinin araştırılması, beslenme yetersizliğinin tanınması ve en kısa zamanda giderilmesi ve yaşam kalitesini arttırarak yaşam süresini uzatacak yerleşik bir sistem kurmak amaçlanmıştır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Tıbbi Onkoloji Polikliniği'ne başvuran kanser tanısı almış ve kemoterapi almakta olan 459 hastaya NRS 2002 nütrisyon durum skalası uygulanarak 59 hastada malnütrisyon saptanmıştır. Hastaların yaş ve cinsiyetleri ile birlikte evre, primer hastalık, metastaz yeri ve operasyon bilgileri alındı. Antropometrik ölçümler kapsamında boy ve kilo ile birlikte sağ ve sol kol ortası çevresi bilgileri dört başvuruda da kaydedildi. Hastaların yaşam kalitelerini değerlendirmek üzere EORTC QLQ-30 Yaşam Kalitesi Ölçeği, anksiyete ve depresyon düzeylerini ölçmek üzere Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanıldı. Çalışmaya dahil edilen olgularda boy kilo ölçümünü ve beslenme düzeyini baz alan NRS 2002 nütrisyon durumu skalası ile malnütrisyon varlığına ve şiddetine karar verildi. Çalışmada elde edilen verilerin değerlendirilmesinde "IBM SPSS Statistics 22.00" programı kullanıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların %12'sinde malnütrisyon saptanmış olup çalışma %35,6'sı (n=21) kadın, %64,4'ü (n=38) erkek toplam 59 gönüllü hastanın katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 57,93±12,60 yıl olarak bulunmuştur. Evre 4 kanser tanısı alan hastaların oranı %45,7 ile birinci sıradadır. Primer hastalık olarak %27,3 ile mide kanserinin çoğunlukta olduğu saptanmıştır. Bununla birlikte %47,7 ile çoğunlukla lenf nodu metastazları görülmüş, metastaz görülen olguların %6,8'inde ise multiorgan tutulumu saptanmıştır. Hastaların %71,2'si opere edilmiş, %16,9'u ex olmuştur. Hastaların antropometrik ölçümleri karşılaştırıldığında kadın ve erkeklerde sağ sol kol çevresi ölçümü, VKİ, vücut ağırlıklarında her kontrolde artış gözlenmiş olup, ikili artış miktarı kıyaslamalarında genel olarak başlangıç ve 3. kontroller arasında anlamlı yükselmeler saptanmıştır. CRP ölçümlerinde sadece 1. ve 2. kontrol ölçümleri arasındaki yükselme, albümin ölçümlerinde ise sadece 1. ve 3. karşılaştırmadaki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Hastaların NRS 2002 skorlarında, alımın yeterliliği, protein ve kalori gereksinimi, fonksiyonel durum, semptom skalasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Hastaların anksiyete ve depresyon puanları tüm kontrollerde giderek azalmış olup en fazla düşüş 3.kontrol sonucunda saptanmıştır. İstatistiksel olarak anksiyete durumunda anlamlı düşüş başlangıç, 1. ve 2. kontrol ile 3. kontrol kıyaslamalarında gözlemlenmiştir. Depresyon durumu değerlendirilmesinde ise başlangıç ve 2. kontrol ölçümleri ile 3. kontrol ölçümlerinin karşılaştırması sonucu istatistiksel olarak anlamlı düşüş gözlenmiştir. Tüm bu veriler sonucunda yetersiz beslenme; yaşam kalitesi, anksiyete düzeyi, tedavi süreci, kanser evresi, hastanede kalış süreci, kemoterapi tolerasyonu vb. gibi bir çok durumu olumsuz yönde etkilemektedir. İleri yaştaki hastalar aktivite, beslenme gibi temel ihtiyaçları karşılamada halihazırda yetersiz ve bağımlı halde iken, hastalığın getirmiş olduğu yük ve tedavi yan etkileri beslenmeyi olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun yanında, beslenme bozuklularına bağlı katabolik durumlar da gelişebilmektedir. Kontrollerinde hastaların semptomlarına yönelik önlemler alınarak malnütrisyon riski değerlendirilip beslenme desteğinin sağlanması yaşam kalitesini artırmaktadır.
Ülseratif kolit tanılı hastalarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Amaç: Ülseratif kolit gibi kronik hastalıklarda yaşam kalitesi önem arz etmektedir. Biz bu çalışmada yaşam kalitesi ve hastalık aktivitesi arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Biz bu çalışmaya Celal Bayar Üniersitesi Gastroenteroloji Polikliniği'ne başvuran ve Ülseratif Kolit tanısı olan hastaları dahil ettik. Her hastada yaş, cinsiyet gibi demografik belirteçler sorgulandı. Hastaları ayrıca sigara ve alkol kullanımı ve ek hastalıklar açısından da sorguladık. Yaşam Kalitesi SF-36 ölçeği kullanılarak değerlendirildi. Hastalık aktivitesini tanımlamak için MAYO skorunu kullandık. Bulgular: Çalışmamız sonucunda MAYO skoru ve SF-36 parametreleri arasında negatif korelasyon saptanmış olup bulgular istatistiksel açıdan anlamlıdır. Sonuç: Bu bulgulardan yola çıkarak, ülseratif kolit tanılı hastalarda hastalık aktivitesi ile yaşam kalitesinin yakın ilişkili olduğu ve hastalık aktivitesi ne kadar yüksek ise yaşam kalitesinin o ölçüde düştüğü saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Ülseratif Kolit, Yaşam Kalitesi, SF-36 ölçeği, MAYO skoru
Kronik böbrek yetmezliği hastalarında yaşam kalitesinin uyku kalitesi ve depresyon ile ilişkisi
Amaç: KBH, yüksek mortalite ve morbiditeye sebep olmakta ve kişinin yaşam kalitesini ciddi oranda düşürmektedir. Psikolojik faktörlerin böbrek hastalığı ile ilişkili faktörlerini aydınlatmak yaşam kalitesi yönetimi için zorunludur. Bu çalışmanın amacı, kronik böbrek yetmezliği hastalarının yaşam kalitelerinin uyku ve depresyon ile ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Nefroloji polikliniğine başvuran Evre 3-5 KBH tanılı hastalar ile Genel Dahiliye Polikliniğine başvuran yaş ve cinsiyet yönünden uyumlu sağlıklı gönüllüler dahil edildi. Katılımcılara Anket Formu uygulanmış olup Anket Formu dört bölüm olarak tasarlanmıştır. 1. bölümde "Sosyo Demografik Özelliklere İlişkin Bilgiler" 2. bölümde yaşam kalitesinin belirlenmesine yönelik SF-36 ölçeği, 3. bölümde depresyonunun şiddetini belirlemeye yönelik Beck Depresyon Ölçeği ve 4. bölümde de uyku kalitesinin değerlendirilmesinde Jenkins Uyku Skalası kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda hastalarda genel popülasyona göre daha yüksek oranda uyku bozukluğu ve depresyon tespit edildi. Yaşam kalitesi düşük olan hastalarda anlamlı olarak daha fazla uyku kalitesi bozukluğu ve depresyon gözlendi (p<0.05). Yaşam kalitesi puanı gönüllülerde hastalara göre anlamlı derecede fazla, depresyon ve uyku bozukluğu daha az görülmüştür (p<0.001). Kontrol grubunda depresyon ve uyku bozukluğunun yaşam kalitesi puanları ile negatif korelasyona sahip olduğu görülmektedir. Evre-3 KBH grubunda uyku bozukluğunun yaşam kalitesi ve depresyon ile anlamlı ilişkisi olmadığı, depresyonun ise genel sağlık (p=0.028) ve sosyal fonksiyon puanları (p=0.023) ile negatif ilişkisi olduğu görülmüştür. Evre 4 KBH grubunda ise uyku bozukluğunun genel sağlık (0.021) ile negatif, depresyonun da fiziksel fonksiyon (p=0.021), ağrı (0.043) ve rol güçlüğü (0.002) ile negatif ilişkisi görülmüştür. Evre-5 KBH grubunda ise uyku bozukluğunun fiziksel fonksiyon (p=0.001), genel sağlık (p=0.002), vitalite (p=0.012), emosyonel rol güçlüğü (p=0.019) puanı ile negatif korelasyon gösterdiği, depresyonun ise genel sağlık (p=0.018), emosyonel rol güçlüğü (p=0.001) ve mental sağlık puanları (p=0.002) ile negatif ilişkisi saptanmıştır. Evre-5 KBH grubunda uyku bozukluğu ve depresyon arasında anlamlı ilişki saptanmış olup pozitif korelasyon göstermektedir (p=0.001). Sonuç: Kronik böbrek hastalıklarında, özellikle diyalize giren hastalar açısından psikososyal desteğin kaçınılmaz olduğu görülmektedir. Yalnızca hastalığı tedavi etmekten ziyade daha geniş bir çerçevede davranışsal terapi ve psikolojik destek önerileri de hastalara sunulmalıdır. Anahtar kelimeler : kronik böbrek hastalığı, uyku kalitesi, yaşam kalitesi, SF-36 Ölçeği, Jenkins Uyku Skalası , depresyon, Beck Depresyon Ölçeği.
Hekimlerin ağır astım hastalığı hakkında farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi
Değişen yaşam koşulları dolayısıyla sağlık yaşam seviyelerinde de farklılıklar meydana geldiği dikkat çekici bir hal almıştır. Bu durum karşısında hekimlerin yaklaşımı da oldukça önem arz eden bir boyuttadır. Özellikle ağır astım alanında araştırmaların sürekli olarak devam ediyor olması hekimlerin bu konudaki farkındalıklarına dikkat çekilmesi gerekliliğini ön plana çıkarmıştır. Bu bağlamda gerçekleştirilen bu çalışmada hekimlerin ağır astım hastalığı hakkında var olan farkındalık düzeylerinin tespit edilerek değerlendirilmiştir. Günümüzde çok ciddi oranlarda artış göstermeye başlayan ağır astım hastalığı hakkında öncelikle literatürde yer alan çalışmalar incelenmiş ve uluslararası alanda var olan sonuçlar değerlendirilmiştir. Buradan hareketle çalışmanın araştırma boyutunda incelmeler yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ağır Astım, Astım, Endotipler, Fenotipler, Hekim.
Hematolojik malignitesi olan hastalarda yoğun bakıma yatışı ve prognozu belirleyen klinik ve laboratuvar özelliklerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Hematolojik malignite (HM) tanılı hastaların prognozu, özellikle yoğun ve yeni kemoterapötik rejimler, monoklonal antikorlar, hematopoietik kök hücre transplantasyonu, destekleyici ve palyatif önlemler sayesinde önceye göre iyileşmekle birlikte HM, hastalığın kendisi veya komplikasyonları nedeniyle yoğun bakım ünitesi (YBÜ) yatışına neden olabilmektedir. Bu hastalarda servis takibi sırasında yoğun bakım (YB) prognozunu gösteren özel bir skorlama sistemi yoktur. Çalışmada HM'ye yönelik servis takibi sırasında YB prognozunu gösteren kriterlerin bulunup bulunmadığı araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: 2017-2020 yılları arasında MCBÜ Hafsa Sultan Hastanesi Hematoloji servisinde yatmakta iken YB ihtiyacı gelişmesi üzerine YBÜ'ye devirleri yapılan HM tanılı 88 hasta çalışmaya alındı. Servise yatış ve YB ihtiyacı olduğu sıradaki laboratuvar testleri ve klinik durumları retrospektif olarak araştırıldı. Hastalar tanı, demografik özellikler, komorbidite, kemoterapi, enfeksiyon, transfüzyon, kültür örneklerinde üreme durumu, biyokimya ve hemogram testleri, YB'a yatış esnasında APACHE-2 ve SOFA skorları açısından incelendi. Bulgular: AML 46 (%52,2), ALL 7 (%8), KML ve KLL 2 (%2,3), MM 6 (%6,8), NHL 23 (%26,1), HL 4 (%4,5) genel YBÜ mortalite oranı, %78,4 bulundu, APACHE-2, mekanik ventilatör ve vazopresör ilaç kullanımı, yoğun bakıma yatış nedeni, uzun servis yatışı ve verilen eritrosit transfüzyonunun fazlalığı, serviste alınan kültürlerinde kanıtlanmış üreme varlığı ve yeri, Hct, trombosit, kreatinin, pH, bilirubin, prokalsitonin, CRP, albumin değerleri mortalite üzerine etkili bağımlı risk faktörleri idi. SOFA skoru mortaliteyle ilişkili tek bağımsız değişken olarak belirlendi [OR 1,74 (%95 CI 1,04-2,91) p=0,001]. Sonuç: HM tanılı hastaların YBÜ'ye devir sırasındaki SOFA skoru, YB mortalitesini belirlemede anlamlı bulunmuştur. Prognozu belirlemede transfüzyon politikaları, serviste enfeksiyon azaltıcı önlemlerin ve antibiyotik uygulamaları ile transfüzyon politikalarının gözden geçirilmesinin yanı sıra, HM'li hastalarda YBÜ'ye yatış ölçütlerinin incelenmesi ile bu hastaların özel ünitelerde izlenmesinin ve takipte standart yaklaşımlar oluşturulmasının prognoza etkisi ayrıca çalışılması gereken konular olarak görülmektedir.
Kronik böbrek yetmezliği tanılı hastalarda nötrofil lenfosit oranı ile yaşam kalitesi, anksiyete depresyon ilişkisi
Giriş ve Amaç: Çalışmamızda kronik böbrek hastalığı (KBH) hastalarında nötrofil – lenfosit oranı (NLO), platelet – lenfosit oranı (PLO) ile KBH evreleri, yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon arasındaki ilişki araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi hastanesi Nefroloji polikliniğine başvuran KBH tanılı 125 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara kontrolleri sırasında Kısa Form–36 (SF–36) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) uygulandı. Eş zamanlı hastaların tam kan sayımı kaydedildi. NLO, mutlak nötrofil değerinin mutlak lenfosit değerine bölümü ile hesaplandı. NLO ile Kronik Böbrek Hastalığının farklı evreleri, yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ölçekleri arasındaki ilişki karşılaştırıldı. Bulgular: HAD Ölçeği'ne göre hastaların %39,2'sinde depresyon, %17,6'sında ise anksiyete saptandı. NLO, anksiyete (r=+0,374, p<0,001) ve/veya depresyonu (r=+0,566, p<0,001) olan hastalarda yüksek saptandı. PLO, anksiyete (r=+0,273, p=0,002) ve/veya depresyonu (r=+0,400, p<0,001) olan hastalarda yüksek saptandı. NLO ile yaşam kalitesi arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. (p<0,001) PLO ile yaşam kalitesi arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. (p<0,001) NLO farklı KBH evrelerinde yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyonu öngörmede PLO'ya göre istatistiksel olarak daha anlamlıydı. GFR ile (Glomerüler Filtrasyon Hızı) depresyon sıklığı (r=-0,561, p<0,001) anksiyete sıklığı (r=-0,443, p<0,001), NLO ( r=-0,693,p<0,001) ve PLO (r=-0,504, p<0,001) arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. GFR ile yaşam kalitesi arasında istatistiksel olarak pozitif yönde ilişki saptandı. (p<0,001). Hastaların anksiyete puanı ile depresyon puanı arasında istatistiksel olarak pozitif yönde ilişki saptandı. (r=+0,657, p<0.001). Anksiyete ve/veya depresyon puanı artışı ile yaşam kalitesinin düştüğü görüldü (p<0,001). Diyalize giren/girmeyen iki grup karşılaştırıldı; diyalize giren grupta depresyon sıklığı (r=+0,219,p=0,014), NLO (r=+0,370,p<0,001) ve PLO'nun (r = +0,240, p=0,007) daha yüksek olduğu görüldü. Eğitim seviyesi ile GFR arasında istatistiksel olarak pozitif yönde ilişki saptandı (r=+0,308, p<0,001). Eğitim seviyesi ile NLO (r=-0,247, p=0,005) ve depresyon sıklığı (r=-0,244, p=0,006) arasında istatistiksel olarak negatif yönde ilişki saptandı. Eğitim seviyesi yüksek hastalarda yaşam kalitesinin arttığı görüldü (p=0,001). HT (Hipertansiyon) olanlarda yaşam kalitesinin düştüğü görüldü. HT olanlarda NLO (r=+0,297, p=0,001), PLO(r=+0,245, p=0,006), depresyon sıklığı (r=+0,246, p=0,006) ve anksiyete sıklığının (r=+0,265, p=0,003) arttığı görüldü. Sonuç: Çalışmamızda KBH hastalarında, düşük dereceli inflamasyonun belirteci olan NLO arttıkça, yaşam kalitesi ve GFR azalmakta, anksiyete ve depresyon ise artmaktadır. NLO; yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyonu öngörmede PLO'ya göre istatistiksel olarak daha anlamlıydı. Literatürü taradığımızda; KBH, NLO, PLO yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon arasındaki ilişkiyi gösteren benzer bir çalışmaya rastlanamamıştır. Çalışmamızın bu alanda ilk olma özelliği taşıdığı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler : Kronik böbrek hastalığı (KBH), Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLO), Platelet /Lenfosit Oranı (PLO), Yaşam Kalitesi, Anksiyete, Depresyon, HAD, SF–36
İmmunsupresif tedavi alan hematolojik maligniteli hastalarda hepatit belirteçlerinin tedavi öncesi ve sonrası değişimlerinin incelenmesi
Amaç: Kanser ve diğer bazı hastalıklarda kullanılan immunsupresif tedavilerin hepatit alevlenmelerine neden olabildiği ve bu durumun prognozu olumsuz etkileyebileceği bilinmektedir. Hepatit belirteçlerindeki değişikliklerin immunsupresyonun derecesiyle, kullanılan ilaçlar ve altta yatan hastalıklarla ilişkisi artan biçimde incelenmektedir. Bu çalışmada immunsupresif tedavi alan hematolojik maligniteli hastalarda hepatit belirteçlerindeki değişikjliklerin sıklığı, görülme zamanı, tanı ve tedavilerle ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: MCBÜ Hematoloji Bilim Dalı'nda, 2018-2020 yılları arasında yeni tanı almış, 18 yaş ve üzeri, 345 hematolojik maligniteli hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Tedavi öncesi ve sonrası verileri olan 119 hastanın yaş, cinsiyet, tanı, tedavi protokolleri hepatit belirteçleri incelendi. Kemoterapi protokolleri steroid ve rituksimab kullanımına göre sınıflandırıldı. Veriler hastane bilgi kayıt sisteminden elde edildi. SPSS 21.0 programı ile istatistiksel değerlendirme yapıldı. Bulgular: Hasta grubunda tedavi öncesi HBsAg (+) %3.2, Anti HBc Ig G (+) %26.4, Anti-HBs(+) %36.7 saptandı. Tedavi öncesi HBsAg (-) olan 113 hastanın 1'inde (%0.9) tedavi sonrası HBsAg (+), Anti-HBs (+) saptanan 41 hastanın 6'sında (%14.6) tedavi sonrası Anti-HBs (-), Anti-HBc IgG (-) saptanan 82 hastanın 5'inde (%6.1) tedavi sonrası Anti-HBc IgG (+) bulundu. Aşılanan 66 hastanın 18'inde (%27.3) Anti-HBs pozitifleşti. 119 hastanın HBV açısından herhangi bir parametresinin değişiklik oranı %31.9 (38/119) saptandı. 38 hastanın 24'ünde antikor kazanımı gerçekleşirken, 12'sinde antikor kaybı görüldü. Sonuç: Tedavi öncesi hepatit verileri ülkemiz verileri ile benzerdir. Hepatit B aşısı ile bağışıklık elde edilme oranı düşüktür. Hepatit belirteçlerinde hastaların yaklaşık üçte birinde görülen değişim cinsiyet, yaş ve tedavi ile ilişkili olmayıp tanıyla ilişkili bulunmuştur (p<0.01). Bu değişim en çok AML, ikinci sırada MM tanılı hastalarda görülmektedir. Tedavi altında antikor kaybı olabileceği, aşılanmış hastalar da dahil hepatit belirteçlerinin tedavinin herhangi bir döneminde değişebileceği, serolojik takibe devam edilmesi, gerek yeniden aşılama, gerekse profilaksi ihtiyacı açısından önemli olabilecektir. Bu açıdan daha fazla olgunun daha uzun süreli izlendiği çalışmaların konuya ışık tutabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hematolojik Malignite, İmmunsupresif Tedavi, Hepatit Reaktivasyonu, Hepatit Belirteçleri
Psöriatik artrit tanılı olgularda plazma IL-12 ve IL-23 düzeyleri ile endotel disfonksiyonu ilişkisi
Giriş ve amaç: Psöriatik artrit (PsA) tanılı hastalar ile sağlıklı ve ankilozan spondilit (AS) tanılı kontrol grubunda; plazma IL-12 ve IL-23 düzeyleri ile endotel fonksiyonlarının göstergesi olan endotel bağımlı (FMD) ve endotel bağımsız dilatasyon (NMD) ölçümlerinin ve bunların birbirleriyle olan ilişkisi, interlökin düzeyleri ile hastaların klinik özellikleri, laboratuvar parametreleri ve hastalık aktivite ölçekleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 49 PsA, 46 AS, 41 sağlıklı olmak üzere toplam 136 kişi dahil edildi. Çalışmaya katılan bireyler ayrıntılı anamnez ve fizik muayene ile değerlendirildi. Katılımcıların rutin bakılan biyokimyasal parametreleri ile CRP, ESR ve diğer hastalık aktivasyon değerlendirmesi için kullanılan ölçekleri not edildi. ELISA yöntemi ile IL-12 ve IL-23 ölçümü yapıldı. Brakiyal arterden doppler USG ile endotel bağımlı ve bağımsız dilatasyon ölçümü yapılarak endotel disfonksiyonu açısından değerlendirildi. Bulgular: PsA grubunda IL-12 düzeyleri sağlıklı gruba göre yüksek bulunmasına rağmen bu fark istatiksel anlamlılığa ulaşmadı. IL-23 düzeyi ise sağlıklı kontrole göre anlamlı yüksekti. AS grubunda IL-12 ve IL-23 düzeyleri sağlıklı gruba göre anlamlı yüksek saptandı. Tanı gruplarına göre FMD ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Bu fark PSA ile sağlıklı katılımcılar arasındaki farktan kaynaklanmaktaydı. PsA hastalarında IL-12 ve IL-23 düzeyleri ile brakiyal arter bazal çapı, FMD ve NMD değerleri arasında istatiksel anlamlı bir ilişki saptanmadı. Laboratuvar değerlerine bakıldığında PSA hastalarında açlık kan şekeri, trigliserid ortalaması en yüksekken, AS hastalarında CRP ve ESR daha yüksekti. Sağlıklı katılımcıların HDL düzeyi PSA ve AS hastalarına göre daha yüksek bulundu. PSA tanılı hastalarda IL 12 ve IL 23 ortalamaları ile BASDAİ, BASFİ, DAPSA, DAS 28, PsAQoL, HAQ, HAD-A ve VAS skorlamaları arasında anlamlı bir fark yok iken; HAD depresyon ölçeği ve BASMİ, IL-23 ile ilişkili bulunmuştur. AS grubunda VAS ve BASMİ ile IL-23 arasında orta düzeyde pozitif yönde ilişki saptanmıştır. IL-12 ile de HAQ arasında orta düzeyde pozitif yönde ilişki saptanmıştır. Sonuç: PsA' da IL-23 düzeyi ile FMD değerleri sağlıklı gruba göre yüksektir. Bu hastalarda kan şekeri regülasyonu bozukluğu, dislipidemi, obezite de daha sık görülmekte ve bu durum metabolik sendrom ve KVH görülme riskinin yüksek olduğunu göstermektedir. PsA hastaları bu komorbiditelerin gelişimi açısından izlenmeli, önleyici önlemler alınmalıdır. PsA hastalarında IL-12, IL-23 düzeyleriyle KVH ve aterosklerozun erken göstergesi olan endotel disfonksiyonunun ilişkisini inceleyen daha fazla sayıda araştırmaya ihtiyaç vardır.
Sistemik skleroz hastalarında gastroözofageal reflünün hastalık aktivitesi ve şiddeti ile ilişkisi, yaşam kalitesi üzerine etkisi
Giriş: Sistemik skleroz (SSc), vasküler disfonksiyon, deri ve iç organların ilerleyici fibrozisi ile karakterize kronik sistemik bir hastalıktır. Ciltten sonra gastrointestinal sistem (GİS), SSc'nin en sık hedefidir ve hastaların %90'ından fazlasında tutulur. Çalışmamızda SSc hastalarında gastroözofageal reflü (GÖR) ile yaşam kalitesi, hastalık aktivitesi ve şiddeti arasında ilişki olup olmadığı araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi hastanesi Romatoloji polikliniğine başvuran SSc tanılı 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara kontrolleri sırasında GÖR açısından değerlendirmek üzere NİH PROMİS GERD (National Institutes of Health (NIH) patient-reported outcomes measurement information system (PROMIS®) türkçe anketi, yaşam kalitesi ölçümü için Kısa Form-36 (SF-36) anketi uygulandı. Eş zamanlı hastaların deri tutulumu ―Modifiye Rodnan Deri Skorlaması ile değerlendirildi. Hastalık aktivitesi European Scleroderma Study Group (EScSG) aktivite indeksi, hastalık şiddeti ise Medsger ve ark. tarafından geliştirilen skorlama yöntemi ile hesaplandı. GÖR ile yaşam kalitesi, hastalık aktivitesi ve şiddeti ölçekleri arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 46 kadın (%92), yaş ortancası 54,5 yıl (27-75) olan toplam 50 SSc hastası dahil edildi. NİH PROMİS GERD türkçe anketine göre hastaların %70'inde (≥8 puan) orta ve şiddetli derecede GÖR tespit edildi. Bu hastalarda mRDS ile hesaplanan cilt sertliği anlamlı olarak yüksekti (p=0,049). Hastalık aktivite ve şiddeti ile GÖR arasında ilişki bulunmadı. GÖR şiddeti ile yaşam kalitesi alt alan ölçeklerinden rol güçlüğü (fiziksel) (|r|= -0.450), ağrı (|r|= -0.622), genel sağlık (|r|= -0.415), vitalite (enerji) (|r|= -0.303), fiziksel fonksiyon (|r|= -0.376), rol güçlüğü (emosyonel) (|r|= - 0.411) ve mental sağlık (|r|= -0.388) arasında negatif yönde anlamlı korelasyon saptandı (p<0.005). Sonuç: Çalışmamızda şiddetli GÖR bulguları olan SSc hastalarında yaşam kalitesinin anlamlı derecede azaldığı gösterildi. Anahtar Kelimeler: Sistemik skleroz, GÖR, SF-36, NİH PROMİS GERD türkçe anketi
Erişkin akut lenfoblastik lösemi/lenfomaolgularında intensif kemoterapi sonuçlarının analizi
Amaç: Akut lenfoblastik lösemi (ALL); lenfoid öncüllerin aşırı çoğalmasıyla karakterize hematolojik malignitedir. Bu tez çalışmasında ALL tanısı ile takip edilen hastaların demografik, klinik, laboratuvar, performans durumları, aldıkları tedaviler ile yanıtları, hastalıksız ve genel sağkalımlarını(GS) değerlendirmeyi amaçlamaktayız. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2010-2021 yılları arasında Dahiliye Hematoloji Bilim Dalı'nda takip ve tedavi edilen ALL tanılı 82 hasta alınmıştır. Hastaların demografik, tanı, tedavi ve takip özellikleri hastanemizde kullanılan bilgisayar otomasyon sistemi ve hastalara ait dosyaların taranmasıyla elde edilmiştir. Hastaların aldıkları tedaviler, tedavi yanıtları, yaşam süreleri incelenmiştir. Bulgular: Hastalarımızın ortalama yaşı 39 yıldır. Hastaların 34'ü kadın 46'sı erkektir. Hastaların 61'i B, 21'i T ALL idi. Hastaların 14'ü standart riskli 68'i yüksek riskliydi. Hastaların %25,6'sının Ph+'liği mevcuttu. Hastaların 62'sine HyperCVAD, 20'sine L-asparajinaz içeren pediatrik kökenli tedaviler verildi. Bir yıllık GS HyperCVAD alanlarda %41,9 iken L-asparajinazlı rejimlerde %67,3 idi. Hastaların 15'ine allojenik kök hücre nakli (AKHN) yapıldı ve 1 yıllık sağkalım oranları %66,7 idi. Hastalardan 55 yaş ve üstündekilerin 1 yıllık GS oranları %20'nin altındaydı. 2016- 2021 yılları arasında tedavi gören hastaların GS oranları 2010-2015 yılları arasındakilere göre daha yüksekti. Sonuç: Çalışmamızda L-asparajinaz içeren pediatrik kökenli rejimlerin uygulanması ile literatüre benzer şekilde sağkalım oranları artmıştır. AKHN uygun hastalarda en etkili tedavi olarak yerini korumaktadır. Anahtar Sözcükler: Akut lenfoblastik lösemi, ALL, HyperCVAD, L-asparajinaz, Sağkalım
IGA nefropatili hastalarda böbrekte glukokortikoid reseptör ekspresyonunun klinik gidişteki rolü: Tek merkez deneyimi
Amaç: IgA nefropatisinde birincil tedavi olarak kullanılan glukokortikoidler etkilerini hücre içi glukortikoid reseptörlerine bağlanarak göstermektedir. GCR ekspresyonunun bazı hastalıklarda steroid cevabının derecesi ile korele olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, IgAN'li hastalarda steroidlere yanıt ile Glukokortikoid reseptör (GCR) ekspresyonu arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2002-2019 yılları arasında klinik ve böbrek biyopsisi ile primer IgA nefropatili ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji polikliniğinde takipli 110 hasta alındı. GCR ekspresyonu; hastaların böbrek doku örneklerinde immunohistokimyasal yöntemle değerlendirildi. Hasta kayıtlarından tanıdan itibaren 1 yıllık sürede hasta takipleri ve tedavileri kayıt edildi. Steroid tedavisinin biyopsi tanısından itibaren böbrek fonksiyonu ve proteinüriye etkisi değerlendirildi. Bulgular: GCR boyanma oranına göre demografik ve laboratuvar verileri arasında anlamlı ilişki tespit edilemedi. Hastaların GCR boyanma oranı ile MEST skoru karşılaştırıldığında; mezengial proliferasyon M0 olanlara göre M1 olanlarda GCR pozitifliği 33 (%41,8) olup istatiksel olarak anlamlı artmış bulundu. Tanı anında; sistolik ve diyastolik kan basıncının, beyaz küre ve nötrofil sayısının, PTH, BUN, kreatinin, ürik asit, potasyum, magnezyum, total kolesterol, LDL düzeylerinin, MCV, Mentzer indeksinin, biyopside skleroz oranının yüksek olması, total protein düzeyi ve eGFR değerinin düşük olması kötü prognostik faktörler oarak saptandı. M1 dışında GCR boyanma oranlarına göre hiçbir parmetrede farklılık saptanmadı. Sonuç: IgA nefropatili hastalarda glukokortikoid reseptör aktivasyonunu gösteren GCR boyanma oranı ile prognoz arasında bir ilişki bulunmadı. GCR boyanması yüksek olanlarda M1 daha yüksek idi. Kötü prognoz olarak belirlenen başlangıçta yüksek proteinüri, düşük eGFR ve yüksek kan basıncı olan hastalarda MEST skorlarından E, S ve T daha yüksek idi. IgA nefropatisinde tedavide veya klinik gidişte GCR ekspresyonun etkisini değerlendirmek için daha büyük çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: IgA nefropatisi, glukokortikoid reseptörü, steroid
Polikistik böbrek hastalarında renal ve kardiyak değerlendirme
Amaç: Otozomal Dominant Böbrek hastalığı(ODPBH) en sık görülen kalıtsal böbrek hastalığıdır. Bu çalışmada ODPBH olan hastalarda böbrek hacmi, proteinüri ve böbrek fonksiyon testleri ve ekokardiyografi bulguları arasında ilişkiyi araştırmak ve hastaların duygu durum, genel sağlık parametrelerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya ODPBH'li 52 hasta alındı. Anamnez, fizik muayeneleri, böbrek/karaciğer fonksiyon testleri, lipidler, tam kan sayımı sonuçları kaydedildi. Ultrasonografi/Magnetik rezonans görüntüleme ile böbrek hacimleri ölçüldü. Ekokardiyografiyle; Küresel Boyuna Gerinim, Sol Ventriküler Kütle indeksi ve Görece Duvar kalınlığı hesaplandı. Beck's depresyon envanteri ve SF36 sağlık durum anketini değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 23'ü erkek 52 hastanın yaş ortalaması 47,3±13,9 idi. Kan basıncı ortalamaları; sistolik 126,7±9,2 mmHg, diyasyolik 80,1±6,9 mmHg idi. Hastaların %17,3'ü Anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü(ADEİ), %40,4'ü Anjiyotensin reseptör blokeri (ARB) kullanıyor idi. Karaciğerde kisti bulunanların %65,3'ü kadındı. Hastaların ortalama toplam böbrek hacmi (TKV) 1861,1±1193,2 ml, boya ayarlanmış toplam böbrek hacmi (HATKV) 11,7±7,5 ml/m bulundu. Hastaların ortalama küresel boyuna gerinimi (GLS) -18,7±3,1 ve sol ventrikül kütle indeksi (LVMI) 92,9±27,5 g/m2 hesaplandı. Renal replasman tedavisi alan hastalarda, almayanlara göre LVMI anlamlı yüksekti. LVMI; RAAS blokeri kullananlarda kullanmayanlara göre anlamlı düşüktü. GLS <17,8 olanlarda total kolesterol ve LDL anlamlı düşüktü. GLS ile renal hacim, GFR kaybı, proteinüri ilişkisizdi TKV/HATKV, proteinüri ile orta düzeyde pozitif ilişkiliydi. SF36 sağlık durum parametreleri ile HATKV korelasyon gösterdi. Sonuç: Hastalarımızın %80'den fazlasında antihipertansif gerektiren kan basıncı yüksekliği vardı. Kullanmayanlara göre RAAS blokeri kullanan hastalarda ekokardiyografide; sol ventrikül hipertrofisi daha az şiddetliydi. TKV ve HATKV ile proteinüri arasında orta düzeyde korelasyon saptandı. GLS ile HATKV, GFR kaybı ve proteinüri arasında anlamlı bir ilişki bulunmadığı halde ilginç olarak total kolesterol ve LDL düzeyi ile GLS arasında önemli ilişki saptandı. Böbrek boyutlarındaki artış ile SF36 genel sağlık değerlendirmesinde olumsuzluk parametreleri koreleydi ODBH'da proteinüri, böbrek hacmi ve GLS gibi ekokardiyografik parametreler arasındaki ilişkinin daha geniş hasta gruplarında değerlendirilmesi uygun olacaktır. Anahtar Kelimeler: ODPBH, GLS, LVMI, RWT, TKV, HATKV, MRG, proteinüri