
1,987
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi kanser hastalarında kullanılan immün kontrol nokta inhibitörlerinin etkililik ve güvenlilik verilerinin tek merkezli olarak araştırılması
Giriş ve Amaç: Önemli klinik faydalarına rağmen, immün kontrol nokta inhibitörleri (ICI) immün sistemle ilişkili yan etkilere (irAE) yol açabilmektedir. Tezimizde yeni ve sık kulla-nılmaya başlanan ICI' lerin primer olarak güvenliliğini ve sekonder olarak da etkililiğini araştır-mayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2010-2022 yılları arasında ÇÜTF' de ICI almış 117 hasta çalışmaya alındı. irAE gelişimi açısından; kutanöz, akciğer, karaciğer, göz ve hematolojik, merkezi-periferik sinir, endokrin, kardiyovasküler, kas-iskelet sistemleri gözlemsel olarak değerlendiril-diler. irAE' lerin hastalıklara ve ajanlara göre dağılımı ile sağkalım verileri SPSS 22.0 progra-mında incelendi. Bulgular: Hastaların erkek/kadın oranı: 88/29, median yaş 59' tu. Çalışmamızda tüm grad/grad 3-4 irAE sıklığı yüzde olarak sırasıyla; toplam 50/6; kutanöz 21/2,5; pnömonitis 19/3; hepatotoksisite 2,5/1,7 saptandı. Kolitis %1,7, endokrin irAE %5 (tiroid %4,2/adrenal %0,8) saptandı. Hematolojik irAE 1 otoimmün hemolitik anemi, 1 hemafagositik sendrom şeklindeydi. Onbir (%9) ANA, RF veya anti-dsDNA pozitifliği, 3 göz irAE, 1irAE periferik nöropati görüldü. Melanomda %32 ve akciğer kanserinde %28 bulunan irAE sağkalım farkı oluşturmadı. Nivolumab %30, pembrolizumab %28, atezolizumab %44, ipilimumub %14 ve nivolu-mab+ipilimumab ile %75 irAE belirlendi. PDL-1(+) hastaların 27. aydan sonra sağkalım eğrile-rinin PDL-1(-)' lerden ayrıştığı görüldü(p:0,234). Ortanca sağkalım; melanomda 22,3, akciğer kanserinde 17,4, RCC'de 28,3 ve Hodgkin lenfomada 47,5 aydı. Toplam yanıt %42 iken en yüksek yanıt %41 melanomda gözlendi. Psödoprogresyon %3 ve hiperprogresyon %8 atipik yanıt olarak belirlendi. Sonuç: Prospektif randomize çalışmalardan farklı olarak güvenliliğin, seçilmemiş hasta-larda gözlemsel araştırılması ve mortal giden yan etkilerin prospektif gözlenerek düşük gradlarda tespit edilmesi ile hasta yönetiminin daha etkili yapılması çalışmamızı değerli kılmaktadır. Anahtar kelimeler: immün kontrol nokta inhibitörleri(ICI), immün sistemle ilişkili yan et-ki(irAE)
Otonom kortizol sekresyonu olan sürrenal adenomlu hastalarda DHEASO4 (Dihidroepiandrostenedion sülfat) düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı kliniğimizde otonom kortizol sekresyonu (OKS) nedeni ile takip ettiğimiz hastalarımızın tanısı sırasında kullanılan biyokimyasal testlerin değerlendirilmesi, hastalarımızın DHEASO4 seviyesinin bakılması ve metabolik sendrom komponentleri açısından hastanın muayenesinin tekrarlanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Ocak 2015-Haziran 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde endokrinoloji kliniğinde OKS tanısıyla takip edilen 18 yaşını doldurmuş 35 hasta ile yaş ve cinsiyetleri ile uyumlu 32 nonfonksiyonel adenomu olan hasta alındı. Çalışmada bakılacak olan parametreler, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde kullanılmakta olan otomasyon sistemi (MergenTech EBYS) kullanılarak tespit edildi. Buradan hastaların başvuru esnasında bakılan biyokimyasal parametreleri, görüntüleme sonuçları elde edilerek bu veriler kaydedildi. Bulgular: Hastaların % 65,7'si kadın ve % 34,3'ü erkekti. Çalışmaya dahil edilen OKS hastalarının yaş ortalaması 58,57±7,81; kontrol grubu yaş ortalaması 57,41±9,09 yıl idi. Hastalarda en sık görülen hastalık hipertansiyon (HT), ikinci sıklıkta diyabetes mellitus (DM) idi. Biyokimyasal verilere bakıldığında yalnızca trigliserit (TG) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p= 0,004). Her iki hasta grubunun adenom boyutlarına ve yönlerine bakıldığında solda adenomu olan hastaların adenom boyutları karşılaştırıldığında nonfonksiyonel adenomu olanların adenom boyutları daha küçük bulundu (p=0,032). DHEASO4 seviyesi OKS olan hastalarda ortalama 46,29±31,56 µg/dL; nonfonksiyonel adenomu olan hastalarda ortalama 82,81±47,96 µg/dL olarak hesaplandı ve bu sonuçların istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p=0,001). Çalışmamızda DHEASO4 için OKS tanısı koyulmasındaki cut-off 53,35 µg/dL idi ve bu % 74,3 sensitivite ve % 74,2 spesifiteye sahipti. Sonuç: OKS tanısı koyulmasında DHEASO4 düzeyleri kullanılabilir fakat daha fazla bireyde araştırma yapılması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Adrenal insidentaloma, DHEASO4 seviyesi, nonfonksiyonel adenom, otonom kortizol sekresyonu
Hepatosellüler karsinomda aspirin kullanımının survey üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada aspirin kullanan HSK hastalarında, aspirin kullanımının survey üzerine olan etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ocak 2014 – Ocak 2022 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesine başvuran HSK tanılı hastalarla gerçekleştirildi. Toplamda 540 hasta incelendi ve dahil edilme kriterlerini karşılayan 300 hasta çalışmaya alındı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen toplam 300 hastanın 104'ü (%34.6) aspirin kullanırken, 196 hasta (%65.4) aspirin kullanmıyordu. Her iki grupta da belirgin erkek dominansı mevcut olup (sırasıyla %79.6 ve %80.8), gruplar arasında fark izlenmedi (p=0.808). Etyolojik faktörler açısından her iki grupta da en sık neden Hepatit B olarak izlendi. Sirotik zemin açısından, gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p=0.978). Komorbid hastalıklar açısından değerlendirildiğinde diabetes mellitus ve hipertansiyon sıklığı açısından gruplar arasında farklılık izlenmedi (p:0.430, p:0.793). Koroner arter hastalığı ve hiperlipidemi sıklığı aspirin kullanan grupta anlamlı derecede fazlaydı (p<0.05). Sonuç: Yaşam süreleri açısından değerlendirildiğinde, aspirin kullanan hasta grubunda yaşam süresinin anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi (p=0.001).
Periton diyalizi hastalarında klinik gidiş ve sonlanım
Amaç: Periton diyalizi açılan ve takip edilen hastaların beslenme ile ilişkili CONUT ve GNRI skorları ile anemi, fosfor düzeyi, albümin gibi inflamatuvar belirteçlerle beraber mortalite ve morbidite üzerindeki etkileri ve güncel literatür verileri ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda veriler Dahiliye Nefroloji Bilim Dalında periton diyalizi ünitesinde 2011-2021 yılları arasında takip edilen hastalardan önceden başka bir RRT almamış ve transplant olmamış 97'sinin takip ve tedavi özellikleri hastanemizde kullanılan bilgisayar otomasyon sistemi ve hastalara ait dosyaların taranmasıyla elde edilmiştir. Hastaların laboratuvar değerleri ile CONUT ve GNRI skorları hesaplanarak sonlanım açısından ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 60.7±13.1 yıl olup exitus olan hastalarda ortalaması daha yüksek ve sonlanım açısından bakıldığında istatiksel olarak anlamlı bulundu. Exitus olan hastalarda DM, KKY ve PHT, HD'e devam eden hastalarda ise HT daha yüksek yüzdede saptanmış olup istatiksel olarak anlamlı bulundu. GNRI skoru sonlanım açısından istatiksel anlamlı çıkmıştır. CONUT skoru ise ortalama değer olarak yüksek saptanmasına karşın istatiksel anlamlı çıkmamıştır. CONUT ise peritoniti olan hastalarda ortalama olarak yüksek ve istatiksel anlamlı çıkmıştır. Sonuç: PD yapan hastalarda beslenme yeterliliği önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Hastaların morbidite ve mortalitelerinin tahmin edilmesi ve beslenmelerinin değerlendirilmesinde birtakım skorlar kullanılmaktadır. Literatürde de gösterildiği gibi CONUT ve GNRI skoru daha geniş hasta gruplarında çalışılarak bu konuda bize yol gösterici olabilir.
Çukurova Bölgesi Üniversite Hastanesinde inflamatuar bağırsak hastalığı ile takipli hastalarda malignite sıklığı ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: İnflamatuar bağırsak hastalıkları sadece bağırsağa sınırlı olmayan kronik inflamatuar bir hastalıktır. İBH'da bağırsakla ilişkili ve bağırsak dışı malignite riskinde artış görülmektedir. Malignite riskinde bu artış kronik inflamasyon sonucu olabileceği gibi, inflamasyonu baskılamak amacıyla kullanılan immunsupresan tedavilerle ilişkilidir. Biz bu çalışmada bölgemizde inflamatuar bağırsak hastalıklı bireylerde hangi malignitelerin sık görüldüğünü ve bu malignitelerin hangi faktörlerle ilişkili olduğunu bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2011-2021 yılları arasın Çukurova Üniversitesi Dahiliye Gastroenteroloji Bilim Dalı'na başvuran klinik, endoskopik ve histopatolojik olarak İBH tanısı doğrulanmış 376 hastanın verileri retrospektif olarak çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet), ek hastalıkları, İBH hastalık karakterleri (tutulum bölgeleri, endoskopik ve rektal tutulum varlığı, fistülizan, stenozan hastalık varlığı, tanı zamanları), alınan biyopsi materyallerinin sonuçları, geçirdiği operasyonlar, kullandıkları ilaçların geçmişi, klinik ve endoskopik aktivasyon sıklıkları, steroid tedavisi gereksinimleri, aktif olarak kullandıkları tedaviler ve bunların kanserlerle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 212'si erkek 164'ü kadın, çalışmanın gerçekleştirildiği tarihte medyan yaş 38,5'tu (17-80 yaş arası). Yedisi ülseratif kolit, 8'i Crohn hastası ve 1'i indetermine kolit tanılı 16 hastada toplam 18 malignite vakası gözlemlendi. Malignite rastlanan hastaların 13'ü erkek, 3'ü kadındı. En sık görülen maligniteler kolorektal kanser ve cilt kanserleriydi. Bu ikisi dışında Kaposi sarkomu, papiller üretelyal karsinom, mide adenokanseri, primeri belirsiz adenokanser, Hodgkin lenfoma, tiroid papiller kanser, hepatoselüler kanser, multipl miyelom, prostat kanseri vakası görüldü. Malignite hastalarında tanı anından kanser oluşumuna kadar geçen medyan süre 8 yıldı. Kolorektal kanser gelimine kadar geçen medyan süre ülseratif kolit hastalarında 13,5 yıl, yaygın koliti olan hastalarda 8 yıldı. Daha önceki çalişmalarda tiyopurinle malignite riskinde artış gösterilen papiller üretelyal kanser, melanom dışı cilt kanseri, Kaposi sarkomu 4 olgumuzda rastlandı. TNF-α inhibitörü kullanım öyküsü olan (medyan 3 yıl süreyle) hastalarda hiç TNF-α inhibitörü kullanmayanlara göre malignite riski daha az bulundu. Yılda bir defa veya daha fazla klinik/endoskopik aktivasyon görülen hastalarda remisyondaki ya da nadir aktivasyon izlenen hastalara göre kanser riski 5,8 kat fazla bulundu. Sonuç: Verilerimiz İBH'da tiyopurin kullanımının malignite riskini artırabileceğini desteklemektedir, TNF-α inhibitörü kullanımı olan hastalarda malignite riski azalmaktadır. Yılda bir defa veya daha fazla hastalık aktivasyonu yaşayan İBH'lı bireylerde malignite riski daha fazladır. Sonuçlarımızı doğrulamak için bu konuda büyük hasta gruplarıyla popülasyon temelli prospektif çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Anca ilişkili vaskülitlerde tromboz sıklığının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Antinötrofil sitoplazmik antikor (ANCA) ilişkili vaskülitler (AİV) yaygın sistemik tutulumla gidebilen, hayat süresini kısaltan, çoğunlukla renal fonksiyonlarda bozulmaya sebep olabilen küçük damarların inflamasyonu ile karakterize hastalıklar grubudur. AİV hastalarında artmış inflamasyon, endotelyal hasar gibi nedenlerle tromboza eğilim vardır. Hastanemizde AİV olgularımız retrospektif olarak incelenerek, tromboemboli insidansını ve tromboemboliye yol açan risk faktörlerini incelemeyi amaçlıyoruz. Yöntem: 2010-2022 yılları arasında ÇÜTF Romatoloji ABD'na başvuran; yapılan FM, görüntüleme ve laboratuvar sonuçlarıyla ANCA ilişkili vaskülit tanısı alan hastalarda gerek tanı gerek izlem esnasında gelişmiş trombozun ne sıklıkla olduğu, klinik ve laboratuvar ile korelasyonu retrospektif olarak taranmıştır. Hastaların tanıları, yaşları, cinsiyetleri, sigara öyküleri, vücut kitle indeksleri, ek hastalığın varlığı, aile öyküsü, kan değerleri hastanemiz bilgisayar otomasyon siteminden taranarak kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya ANCA ilişkili vaskülit tanısı alan 65 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen 65 olgunun 36 (%55,4)'u kadın, 29 (% 44,6)'sı erkek idi. Hastaların yaş ortalamaları 51,4±14,1 yıl olduğu gözlendi. Komorbid hastalık olguların 34 (% 52,3)'ünde mevcuttu. En sık komorbidite sırasıyla; 16 hastada HT, 15 hastada ise DM şeklinde idi. AİV tanısı alan 65 olgumuzun 59 (%90,77)'unun "Granülamatöz Polianjitis" tanısı, 4 (%6,15)'ünün "Eozinofilik Polianjitis" tanısı, 2 (%3)'inin ise "Mikroskopik Polianjitis" tanısı mevcuttu. 10 (%15,4) hastada arteriyel ve venöz tromboz geliştiği tespit edildi. Bu hastaların 2 (%20)'sinde arteriyel, 8 (%80)'inde ise venöz tromboz geliştiği gözlendi. Tromboz gelişimi olan 10 olgu incelendiğinde, tüm tromboz gelişen olguların Granülamatöz Polianjitis tanısı olduğu gözlemlendi. Sigara içimi ile tromboz gelişimi arasında anlamlı ilişkinin olduğu tespit edildi (p<0,001). Total protein/albümin oranları iki grup arasında karşılaştırıldı. Tromboz gelişen grupta istatiksel anlamlı olarak bu oran daha yüksekti (p=0,027). Cut-off değeri belirlemek amaçlı yaptığımız tanısal performans testleri sonucu; total protein/albümin oranının 2,18'den büyük olmasının, duyarlılık %70, özgüllük %83,64 olarak tromboz riskini arttırdığını belirledik. Tartışma ve Sonuç: AİV hastalarında artmış tromboemboli riski vardır. Bunun başlıca nedenleri artmış inflamasyon ve endotelyal hasar olmakla beraber verilen siklofosfamid ve kortikosteroid tedavileri de tromboza neden olabilmektedir. Özellikle sigara gibi tromboza eğilimi arttırabilecek faktörler varlığında daha dikkatli olunması, bu hastalara sigara bıraktırılması için gerekli yönlendirilmelerin yapılması gerektiği kanaatindeyiz. AİV hastalarına profilaktik olarak antikoagülan verilmesi ise tartışmalıdır. Hangi hastalara antikoagülan verileceği, hangi antikoagülanın seçileceği ve süresinin belirlenmesi açısından randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: ANCA-ilişkili vaskülit, tromboemboli, sigara
Sepsis veya septik şoktaki hastalarda cysteine-rich protein-61 molekülünün organ yetmezliği ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Sepsis, vücudun enfeksiyona karşı anormal ve uygunsuz konak yanıtına neden olan, hayatı tehdit eden organ disfonksiyonu ile sonuçlanan tıbbi acildir. Epidemiyolojik çalışmalar sepsisin dünya genelinde her yıl 30 milyondan fazla insanı etkilediğini, yoğun bakım hastalarında %60 mortaliteye sebep olduğunu ve yoğun bakım ünitelerinde önde gelen ölüm sebeplerinden birini oluşturduğunu göstermektedir. Organ yetmezliğinin hangi hastalarda gelişebileceğini öngörecek, mortalitenin azaltılmasına yönelik biyobelirteç üzerine çalışmalar mevcuttur. Bu prospektif çalışma ile sepsis veya septik şoklu hastalarda organ yetmezliğini göstermede prognostik bir biyobelirteç olup olmayacağını belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma; Ocak 2022-Kasım 2022 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Yoğun Bakım Bilim Dalı yoğun bakım ünitesi ve Anezteziyoloji Reanimasyon Anabilim Dalı yoğun bakım ünitesinde sepsis veya septik şok tanısı ile yatışı yapılan 80 hastanın prospektif incelenmesiyle yapıldı. Sepsis veya septik şok tanıları SOFA skoru ve 2021 yılında yayınlanan yeni sepsis klavuzundaki kriterlere uygun olarak oluşturulmuştur. Hastaların demografik bilgileri, vital bulguları, organ yetmezliği skorlamaları, biyokimyasal ve mikrobiyolojik parametreleri, 7. ve 28. Gün mortalite sonuçları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki toplam hasta sayısı 80. Çalışma sepsis ve septik şok ile Cyr-61 proteinin organ yetmezliği arasındaki ilişkinin incelendiği bölümde anlamlı fark saptanmamıştır. Hastaların Cyr-61 proteini ölçümü ile 7. gün ve 28. gün mortalite olan ile olmayanların sonuçları arasında istatiksel anlamlı olarak bir fark saptanmamıştır. Hastaların 7. gün ve 28. gün mortaliteleri sırasıyla %37,5 ve %62,5 olarak saptanmıştır. Hastaların Cyr-61 proteininin 48.saat ölçümü ile anüri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p=0,029). Saatler arasında düzeylere bakıldığında Cyr-61 0.saat ölçümünün, diğer saatlerdeki ölçüm değerlerine göre istatistik anlamlı olarak daha düşük olduğu; 24. ve 48.saatte Cyr-61 ölçümünün istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır (p=0.0001). Cyr-61 seviyelerinin tüm saatlerde (0.-24. ve 48.saat) ölçümü ile enfeksiyon bulguları arasındaki ilişki incelendiğinde mikst enfeksiyon yeri ile istatistiksel anlamlı olarak bulunmuştur (Sırasıyla p=0.041; p=0.013; p=0.036). Sonuç: Cyr-61 proteini 48. saat ölçümü ile anüri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Cyr-61 proteinin organ yetmezliği ile ilişkili olabileceğini ve gelecekte sepsiste prognostik bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğine dair umut verici bir sonuç olduğunu düşündürmektedir. 7 ve 28. gün mortalite yerine 90 gün mortalite gibi büyük çalışmalarla değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sepsis; Septik şok; Organ yetmezliği; Cysteine rich protein-61 (Cyr-61, CCN1)
Yapısal kalp hastalığı olmayan tip-2 diabetes mellitus hastalarında SGlT-2(Sodyum-glukoz kotransporter 2) inhibitörlerinin siklofilin-a ilişkili kardiyak remodellinge etkisi
Amaç/Gerekçe: Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 İnhibitörü ilaçlar diyabet tedavisinde kullanılmakta olan ilaçlardır. Bu çalışma sonucunda elde edilen verilerle Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 inhibitörlerinin literatürde yer edinmemiş olan Siklofilin-A ve diyabetik biyokimyasal belirteçlerle ilişkilendirilmesi, Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 İnhibitörü kullanan hastalardaki Siklofilin-A düzeyi ve ekokardiografi eşliğinde kardiak remodellinge etkinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç/Yöntem: Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, boy, kilogram, beden kitle indeksi, bel çevresi, kalça çevresi) sistolik ve diyastolik tansiyon, vücut yağ yüzdesi kaydedildi. Labaratuvar parametrelerinden diyabetin biyokimyasal belirteçleri olan plazma açlık glukozu, HbA1c, üre, kreatinin belirteçlerine, vasküler inflamasyon belirteci olan Siklofilin-A'ya, diyabetin kardiak vasküler hastalık belirteci olan ekokardiografi belirteçlerine bakıldı. 24 hafta sonrasında da bu belirteçlerin kontrolüne bakıldı. Kan örnekleri 8 saatlik gece açlığı sonrası istirahat halinde oturur pozisyonda venöz olarak alındı. Siklofilin-A düzeyi için kan örnekleri EDTA içeren tüplere 3 cc kan örneği toplanılıp, 30 dakika içinde 2500 g'de 7 dakika santrifüjlendi. Ayrılan plazma yeni bir tüpe aktarılıp çalışılacakları güne kadar -80°C de, biyokimyasal elisa kitiyle immünolojik test çalışılması için muhafaza edildi. Ekokardiografi incelemesinde hastalara M-mode, iki boyutlu 2D, Doppler ekokardiyografi, renkli doppler, Continue wave doppler(CWD), pulse wave Doppler (PWD), pulse wave doku Doppler (PWDD) değerlendirmeleri yapıldı. Sol ventrikül sistolik fonksiyonu gösteren ejeksiyon fraksiyonu, sağ ventrikül sistolik fonksiyonu gösteren triküspit anüler düzlem sistolik hareketi (TAPSE) ve sağ ventrikül S değeri, sol ventrikul diyastolik fonksiyonları gösteren Septal E, Lateral E değerleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 38 hastanın başlangıç ve 24.hafta bulgularına bakıldığında 24.haftada kilogram, beden kitle indeksi, vücut yağ yüzdesi, diastolik tansiyon değerlerinin başlangıçtaki değerlerinden istatiksel açıdan anlamlı ölçüde daha düşük olduğu görüldü(sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001; p=0,006). Başlangıç ve 24. hafta bulgularına bakıldığında 24. haftada plazma açlık glukozu, HbA1C, Üre ve Kreatinin değerlerinin başlangıçtaki değerlerinden istatiksel açıdan anlamlı ölçüde daha düşük olduğu görüldü (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001; p<0,001). Tedavi başlangıç Siklofilin-A değerleri ile başlangıç parametreleri arasında anlamlı bir ilişkiye rastlanılmadı(p>0,05). Başlangıç ve 24.hafta bulgularına bakıldığında 24.haftada Siklofilin-A değerlerinin başlangıçtaki değerlerinden istatiksel açıdan anlamlı ölçüde daha düşük olduğu görüldü(p<0,001). Siklofilin-A değeri ile kilogram, vücut kitle indeksi, HbA1c arasında negatif korelasyon görüldü. Hastalara başlangıçta ve 24. haftada ekokardiografi yapıldı. 24. hafta Lateral E ve Septal E değerlerinin, tedavi başlangıç değerlerine göre daha düşük olduğu tespit edildi (sırasıyla p=0,044; p=0,013). Hastaların 24. hafta Siklofilin-A değerleri ile sağ ventrikül S dalgası ölçümü arasında negatif (ters) yönlü orta düzey bir ilişki olduğu gözlenirken (r=-0,336); 24. haftada Siklofilin-A değerleri ile ilgili parametreler arasında anlamlı bir ilişki tespit edilemedi(p>0,05). Sodyum-Glukoz Kontransporter 2 inhibitörü subgrup analizi yapıldı. Dapagliflozin ve Empagliflozin ile parametreler birebir karşılaştırıldığında ise Empagliflozin kullanan hastaların kilogram ve vücut yağ yüzdesi arasındaki değişim, Dapagliflozin kullanan hastalara göre daha fazla olduğu tespit edildi (sırasıyla p=0,013; p=0,010). Sistolik tansiyon, diyastolik tansiyon, plazma açlık glukozu, HbA1c, Siklofilin-A ve ekokardiografi parametreleri üzerindeki etkileriyse her iki ilaçta da benzerdi. Sonuç: Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 inhibitörü ilaçlar grup etkisi olarak kiloyu, açlık kan şekerini, tansiyonu, inflamatuvar belirteç düzeyini başlangıç seviyelerine göre düşürmüş olup Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 inhibitörü ilaçların kan şekeri regülasyonunu sağlayarak, kan basıncı regülasyonunu sağlayarak, inflamatuvar belirteci negatif yönde etkileyerek yapısal kalp hastalığı olmayan hastalarda kardiyak hasarlanmayı engelleyebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: HbA1c, SGLT2i, TİP2 DM, vücut ağırlığı, EKO, CypA
Splenektomili hastalarda COVID-19 klinik seyri
Amaç: Splenektomi, orak hücre hastalığında spontan olarak gelişmekle birlikte; travma ve bazı hematolojik hastalıklarda etkin bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada amacımız dalak fonksiyonu korunmuş bireylere göre enfeksiyon etkenlerinden daha ağır etkilendiği bilinen splenektomili hasta/bireylerde COVİD-19 enfeksiyon riskini, hastaneye yatış ve sağkalım parametrelerini belirlemektir. Aynı zamanda bu hasta grubunda SARS-CoV-2 enfeksiyonuna ve aşılamaya serolojik yanıtı araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Erişkin Hematoloji kliniğine Haziran 2022-Ocak 2023 tarihleri arasında kontrole gelen, çalışma şartlarına uyan toplam 130 splenektomili hasta çalışmaya alındı. Epidemiyolojik veriler, demografik bilgiler, klinik özellikler (splenektomi nedeni, COVİD-19 enfeksiyon ve aşı durumu), laboratuvar ve görüntüleme verileri hastaların tıbbi kayıtları analiz edilerek toplandı. SARS-CoV-2'ye karşı yüksek afiniteli antikorların kantitatif tayini için ECLIA yöntemi kullanıldı. İstatistiksel analiz, Windows için SPSS (22.0 sürüm) yazılım programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 130 kişi içinde COVID-19 tanı sıklığı %37,7, hastaneye yatış sıklığı %40,8 olarak tespit edildi. Takipleri boyunca 10 hastada komplikasyon gelişmiş olup en sık görülenler aritmi ve tromboembolidir. COVİD-19 enfeksiyon döneminde bakılan lenfosit ve trombosit değeri, enfeksiyon öncesi değerlere göre anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,05). Akut faz reaktanlarından CRP, ferritin ve koagülasyon parametrelerinden d-dimer, fibrinojen değerleri ise anlamlı olarak yüksek saptandı. Antikor düzeyi ile aşı dozu arasında anlamlı, pozitif yönde korelasyon saptandı (p<0,001). Enfeksiyon geçiren ve aşı olanların antikor düzeyi, enfeksiyon geçiren ancak aşı olmayanlara göre daha yüksek olup istatiksel olarak da anlamlıdır (p=0,030). Sonuç: Eşlik eden komorbiditeler nedeniyle splenektomili bireylerde COVİD-19 enfeksiyon şiddeti, hastaneye yatış sıklığı artmıştır. Splenektomili hastalarda COVİD-19 enfeksiyonu ve/veya aşı sonrası serolojik yanıt oluştuğu gösterildi. Anahtar kelimeler: COVİD-19, splenektomi, humoral immün yanıt, Anti-SARS CoV-2 IgG
Sistemik lupus eritematozuslu hastalarda avasküler nekrozun değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda sistemik lupus eritematozus hastalığı seyrinde gelişen avasküler nekroz olgularının klinik özelliklerinin ve avasküler nekroza neden olabilecek risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: ÇÜTF Hastanesi Romatoloji polikliniğine Ocak 2012 ile Ekim 2022 tarihlerinde başvuran 18 yaş ve üzerindeki 2012 SLICC kriterlerini karşılayan 406 hastadan overlap sendromu olmayan ve yeterli verisi olan 247 hasta çalışmaya alındı. Hastaların verileri hastanemizde kullanılan bilgisayar otomasyon sisteminden ve poliklinik dosyalarından elde edildi. Avasküler nekroz tanı tarihi, patoloji tespit edilen ilk radyolojik görüntüleme tarihi olarak alındı. Hastaların klinik, laboratuvar ve demografik verileri kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda 406 hastadan 39'unda avasküler nekroz gelişmişti ve avasküler nekroz sıklığı % 9,6 olarak saptandı. Cinsiyet, yaş, tanı yaşı, alkol, sigara, komorbiditeler, tromboembolik olay öyküsü, plevra, perikard, eklem ve akciğer tutulumu, trombosit sayısı, antifosfolipid antikor sendromu, proteinüri, komplemanlar, intravenöz puls steroid tedavi öyküsü, antihiperlipidemik ile antikoagülan ilaç kullanımı, lipid profili, kreatinin ve glomerülofiltrasyon hızı ile avasküler nekroz arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Hastalık ve steroid kullanım süresi, osteoporoz, Raynaud fenomeni ve vaskülitik tutulum, immün süpresif ilaç kullanımı (özellikle siklofosfamid ve rituksimab), nöropsikiyatrik ve böbrek tutulumu, otoimmün hemolitik anemi, lökopeni, total kümülatif steroid dozu, maksimum günlük ve ortalama günlük steroid dozları, sedimentasyon ve CRP, hemoglobin değerleri avasküler nekroz gelişenlerde anlamlı olarak yüksek saptandı. Hastalarda antiagregan kullanımı avasküler nekroz gelişmeyen grupta anlamlı yüksekti. Otoantikorlardan sadece lupus antikoagülanı avasküler nekroz gelişen hastalarda anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Sonuç: Lupus ile ilişkili vaskülit ve sistem tutulumları, lupus antikoagülanı ve Raynaud fenomeni ile steroid tedavisinin avasküler nekroz gelişme riskini arttırdığı görüldü. Çalışmamızda tedavinin ilk yıllarında yüksek günlük steroid dozlarının ile toplam steroid dozlarının riski daha çok arttırdığı ve antiagreganların koruyucu etkisi olduğu görüldü. Etyolojik nedenlerin daha net olarak aydınlatılabilmesi için geniş hasta serileriyle prospektif çalışma yapılmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Avasküler Nekroz, Sistemik Lupus Eritematozus.
Hipofiz adenomu nedeniyle opere olan hastalarda preop ve postop radyolojik, biyokimyasal, hormonal ve histopatolojik parametrelerin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda hipofiz adenomu tanısı olan hastaların preoperatif ve postoperatif erken ve geç dönem hormonal fonksiyonlarının değerlendirilmesini, cerrahi tedavideki başarı oranını ve bu oranın Knosp sınıflaması ile korelasyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza hipofiz adenomu nedeniyle opere edilen hastalar dahil edildi ve retrospektif olarak yürütüldü. Çalışmaya 100 hasta dahil edildi. Bu hastaların preoperatif, postoperatif 1. gün ve postoperatif 3. aydaki radyolojik, biyokimyasal ve hormonal değerleri değerlendirildi. Bulgular: Adenom nedeniyle opere olan hastalarda postoperatif dönemde görülen büyüme hormonu, insülin benzeri faktör-1, kortizol, tiroid stimulan hormon, serbest T4, follikül stimüle edici hormon ve lüteinizan hormon değerlerinin preoperatif, postoperatif 1. Gün ve 12. Hafta bulgularındaki değişimin istatistiksel açıdan anlamlı olduğu belirlendi (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001; p<0,001; p<0,001; p=0,012). Hastaların 12. hafta büyüme hormonu, insülin benzeri faktör-1, lüteinizan hormon ve prolaktin değerlerinin, preoperatif değerlerine göre düşük olduğu saptanırken (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p=0,035; p<0,001), Serbest T4 değerinin preoperatif değerine göre daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,044). KNOSP Sınıflamasına göre olgular değerlendirildiğinde 6 olgunun grade 0, 13 olgunun grade 1, 21 olgunun grade 2, 14 olgunun grade 3a, 9 olgunun grade 3b ve 37 olgunun grade 4 olduğu tespit edildi. Bu olgulardan grade 1 ve grade 0 olan grubun tamamının remisyon kriterlerini karşıladığı görülmüştür. Grade arttıkça rezidiv hastalık oranının arttığı görüldü. Diabetes insipidus gelişen hastalardan 5(%45,5) olgu grade 4; grade 1, grade 2 ve grade 3a da ise 2(%18,5) olguda eşit sayıda DI kliniği tespit edilmiştir. Sonuç: hipofiz cerrahisi sonrası adenomu olan hastaların hormonal değerlerinden anlamlı düşüş gözlenmiştir. Tedavi sürecinde hastaların deneyimli bir endokrinoloji uzmanı ve cerrah tarafından yakın takibi nüks ve postoperatif komplikasyonları erken tespit ve tedavi etmekte önemli yer tutmaktadır. Anahtar Kelimeler: Hipofiz, adenom, akromegali, cushing, cerrahi, kortizol, prolaktin
Diferansiye tiroid karsinomlu hastalarda preoperatif tiroglobulin ve antitiroglobulin düzeylerinin postoperatif dönemde takibi ve prognoza etkisi
Giriş ve Amaç: Tiroid karsinomları dünyada en sık görülen endokrin malignite olup bunun büyük kısmını diferansiye tiroid kanserleri (DTK) oluşturmaktadır. Genel anlamda prognozu iyi olsa da yıllar içinde takipte nüks hastalık gelişebilmekte ve mortal sonuçları olabilmektedir. Bu yüzden uzun süreli takibinin dikkatli bir şekilde yapılmasına ve uzun süreçte prognozu ön görebilecek parametrelerin varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu bağlamda tiroglobulin (Tg) ve antitiroglobulin (Anti-Tg) değerleri hastalık takibinde kullanılan parametreler olsa da operasyon öncesi değerlerinin prognozu öngörmedeki değeri hala bakir bir konudur. Biz çalışmamızda DTK'li hastalarda Tg ve Anti-Tg değerlerinin preoperatif dönemdeki düzeylerinin prognoza etkisini ve anlamlılık düzeyini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda hastanemizde Ekim 2017 ve Ekim 2023 tarihleri arasında tanı alan 2458 DTK hastası tarandı. Bunlardan opere olan ve preoperatif dönemde Tg ya da Anti-Tg değerleri ölçülmüş olanlar belirlendi. Yine çalışma kapsamında hastaların takipteki risk düzeyinin belirlenmesinde Amerikan Tiroid Derneğinin (ATA) 2015 yılında güncellenen kılavuzunda belirtilen risk sınıflaması kullanıldı. Bu bağlamda preoperatif dönemde Tg veya Anti-Tg düzeyleri ölçülmüş olmasına rağmen patoloji raporlarında risk değerlendirmesi için gerekli verileri bulunmayan 20 hasta çalışma dışı bırakılarak tüm kriterlere uyan DTK'li 179 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların preoperatif dönemdeki Tg ve Anti-Tg düzeyleri postoperatif dönem takipleriyle karşılaştırıldı ve preoperatif dönemdeki yüksek değerlerin, postoperatif dönemde mevcut seviyelerin düşme süresinde bir uzama ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı. Yine preoperatif dönemdeki Tg ve Anti-Tg düzeyleri; metastatik hastalık varlığı, takiplerde nüks gelişimi ya da rezidiv doku varlığına etki açısından değerlendirildi. Nüks ve rezidivin değerlendirilmesinde hastaların postoperatif dönem ultrasonografi (US) ve sintigrafi sonuçları kullanıldı. Hastaların preoperatif dönem Tg ve Anti-Tg düzeyleri ile postoperatif dönem risk sınıflaması arasında korelasyon olup olmadığı da araştırıldı. Hastaların preoperatif ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB) sonuçları ve malignite prediksiyonu açısından, postoperatif patoloji sonuçları ile karşılaştırıldı. Yine preoperatif dönemdeki US ile belirlenen nodül özellikleri maligniteyi yansıtması ve prognozu öngörmedeki anlamlılığı açısından ATA risk değerlendirme sonuçları ile karşılaştırıldı. Hastaların demografik özellikleri, mortaliteyi etkileyebilecek komorbid hastalıklarının varlığı, preoperatif dönemden postoperatif 48.aya kadar olan serum TSH, serbest T3, serbest T4, Tg ve Anti-Tg düzeyleri, operasyon süreci ve sonrasındaki ek komorbiditeleri gösterebilecek biyokimyasal parametreleri de çalışmaya eklendi. Hastaların postoperatif dönemdeki nüks ya da rezidiv varlığı, mevcut nükslerin kaçıncı ayda gerçekleştiği ve mevcut durumlarda sonraki aşamada yapılan tedavi şekilleri (reoperasyon, Radyoaktif iyot (RAI) ya da tirozin kinaz inhibitörü (TKİ) kullanımı çalışma kapsamında değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 179 DTK hastasının % 76,5'i kadın, % 23,5'i erkekti. Kadın/ erkek oranı yaklaşık 3,2'ydi. Hastaların ortalama yaşı 51,42 15,56 yıl idi. Çalışmamızda nüks gelişen ve gelişmeyen hastaların operasyon öncesinden 24.aya kadar olan Tg ortalamalarındaki zamana bağlı değişim istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Çalışmamızdaki hastaların preoperatif dönemden postoperatif 24. aya kadar olan Tg ortalama değerlerindeki değişimde nüks olan ve olmayan gruplarda anlamlı derecede fark tespit edilmiştir (p=0,002). Çalışmamızda preoperatif dönem Tg değerinin nüks durumundaki ayırt ediciliği için cut-off değeri 100,10 ng/mL olarak saptanmıştır. Bu değer istatistiksel olarak sınırda anlamlı kabul edilmiştir (p=0,063). Çalışmamızda operasyon öncesinden 24.aya kadar olan Anti-Tg ortalamalarındaki zamana bağlı değişim nüks olan ve olmayan gruplarda istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,587). Hastaların preoperatif dönemden itibaren olan Anti-Tg ortalamalarının postoperatif 24. aya kadar olan takiplerindeki değişim nüks olan ve olmayan gruplarda benzer bulunmuştur (p=0,341). Sonuç: Tiroglobulin düzeylerinin preoperatif dönemdeki düzeyleri prognozu öngörmede ve nüks hastalık riskini belirlemede anlamlı bir parametredir. Antitiroglobulin ise nüks hastalık varlığını göstermede tek başına yeterli prognostik öneme sahip olmasa da Tg ile interferensi dolayısıyla DTK takibinde Tg ile birlikte değerlendirilmesi gereken bir parametredir. Rezidiv varlığı preoperatif tümör davranış özelliklerini göstermekten çok operasyonun yeterliliği ile ilişkilendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Tiroglobulin, Antitiroglobulin, Diferansiye Tiroid Karsinomu, Nüks, Rezidiv Doku.
Extensive stage küçük hücreli akciğer kanseri tanısı alan hastalarda enflamatuar indekslerle PET-BT de metabolik parametreler arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Küçük hücreli akciğer kanseri (KHAK) hızlı seyirli, yüksek metastaz potansiyeli olan bir malignitedir. Hastalığın hızlı seyri nedeniyle prognostik faktörlerin belirlenmesi önem taşımaktadır. Biz çalışmamızda KHAK olgularında tedavi öncesi bakılan enflamatuar indekslerle 18F Fluorodeoksiglukoz Pozitron Emisyon Tomografisi Bilgisayarlı Tomografide (18F FDG PET-BT) bakılan metabolik parametreler arasındaki ilişkiyi göstermeyi ve bu parametrelerin hastaların sağkalımı üzerine olan etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma; 28 Nisan 2011 ile 9 Ağustos 2023 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde KHAK tanısı alan 110 hastanın retrospektif incelenmesiyle yapıldı. Hastaların demografik verileri, laboratuvar değerleri ve görüntüleme bulguları kaydedildi. Hastaların enflamatuar indeks olarak değerlendirdiğimiz prognostik nutrisyonel indeks (PNI), platelet albumin oranı (PAO) ve albumin alkalen fosfataz oranı (AAFO) değerleri kaydedildi. Hastaların 18F FDG PET-BT görüntüleri Nükleer Tıp Anabilim Dalı tarafından değerlendirilerek maksimum standardized uptake value (SUVmax), mean standardized uptake value (SUVmean), metabolik tümör volümü (MTV), total lezyon glikolizisi (TLG) değerleri kaydedildi. Bulgular: SUVmax, SUVmean değerleri ile PAO değerleri arasında pozitif yönlü zayıf ilişki (sırasıyla r=0,27; r=0,247) (p<0.05), MTV ve TLG değerleri ile AAFO değerleri arasında negatif yönlü zayıf ilişki (sırasıyla r=-0,243; r=-0,234) (p<0.05) olduğu saptandı. Hastaların sağkalım analizleri erken dönem mortalite ve geç dönem mortaliteye göre iki grupta incelenmiş olup belirlenen cut-off değerlere göre yüksek MTV ve düşük PNI grubundaki hastaların ortalama sağkalım sürelerinin daha düşük olduğu saptandı. Sonuç: Enflamatuar indekslerle 18F FDG PET-BT metabolik parametrelerinden SUVmax, SUVmean değerleri ile PAO değerleri arasında pozitif yönlü zayıf ilişki, MTV ve TLG değerleri ile AAFO değerleri arasında negatif yönlü zayıf ilişki saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Küçük hücreli akciğer kanseri, platelet albümin oranı, albümin alkalen fosfataz oranı, metabolik tümör volümü, total lezyon glikolizisi
Aksiyal spondiloartrit hastalarında renal rezistif indeksin değerlendirilmesi: Tedavi modaliteleri ile ilişkisi
ÖZET Aksiyal Spondiloartrit Hastalarında Renal Rezistif İndeksin Değerlendirilmesi: Tedavi Modaliteleri ile İlişkisi Giriş ve Amaç: Aksiyal spondiloartrit (akSpA), ankilozan spondilit (AS) ve radyografik olmayan aksiyal spondilartriti (nr-akSpA) içeren boyun, sırt, bel ağrısı, ilerleyici omurga sertliği ile kendini gösteren kronik inflamatuar bir hastalıktır. AkSpA'da omurga ve sakroiliyak eklemlerin tutulumunun yanı sıra eklem dışı bulgular da yer almaktadır. Eklem dışı bulgulardan biri de böbrek tutulumudur. AkSpA hastalarında gelişen böbrek tutulumu önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Bu çalışmada akSpA hastalarında renal rezistif indeksin (RRİ) tedavi modaliteleri ile ilişkisi, böbrek tutulumu üzerine etkisi ve erken dönemde böbrek tutulumunu öngörmedeki sensitivite ve spesifitesini değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Romatoloji ve İmmünoloji Bilim Dalı'na başvuran akSpA tanısı ile takipli 105 hasta ve buna eşdeğer 52 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. AkSpA tanılı hasta grubu ise aldıkları tedavi modalitelerine göre 53 steroid olmayan anti inflamatuar (NSAID) kullanan ve 52 biyolojik ajan kullanan grup olarak değerlendirilmeye alındı. Hastaların demografik bilgileri, klinik özellikleri, hastalık aktivite skorları (BASDAI ve ASDAS-CRP), renal ultrasonografik değerlendirmeler (RRİ, pulsatilite indeksi (Pİ), sistol/diyastol oranı (S/D), renal volüm (RV), renal volüm/renal rezistif indeks (RV/RRİ) ve renal elastografi (RE) ) not edildi. Verilerin istatistiksel analizinde Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 25.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Hasta grubunda yer alanların, kontrol grubunda yer alanlara göre RRİ ve S/D değerlerinin istatistiksel açıdan daha yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p<0,001; p=0,011). Düzeltilmiş RV ve RV/RRİ değeri ortalamalarının ise hasta grubunda olanların, sağlıklı kontrol grubunda olanlara göre daha düşük olduğu saptandı (sırasıyla p=0,022; p<0,001). Yapılan incelemeye göre RV/RRİ'nin cutt-off değeri 126,5 olarak hesaplandı. Bu değerin ise % 70,9 Area Under the Curve (AUC), % 58,1 sensitivite, % 80,8 spesifite değeri ile hasta grubunu öngörmede daha kuvvetli olduğu istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p<0,001). RV/RRİ değeri, 52 sağlıklı kontrolün 10'unda ve 105 akSpA'lı hastanın 60'ında 126,5 ve altında saptandı (p<0,001). Hastaların RE değeri ortalamaları, NSAID kullanılan grupta biyolojik ajan kullanılan grupta yer alanlara göre daha yüksek olması istatistiksel açıdan anlamlıydı (p=0,018). Sonuç: Sonuç olarak, çalışmamız RRİ'yi ve renal ultrasonografik değerlendirmeleri akSpA'lı hastalarda araştıran ilk çalışmadır. AkSpA'lı hastalarda renal ultrasonografik değerlendirmeler; hastalık seyrinde böbrek tutulumunu preklinik evrede tahmin edebilme ve tedavi algoritmasında tedavi değişimini öngörmede fayda sağlayabileceğini gösterdi. Bu değerlendirmeler aynı zamanda akSpA'lı hastalarda hastalık takibinde inflamasyonun erken bulgusu olabileceğini de ortaya koydu. Anahtar Kelimeler: Aksiyal Spondiloartrit, Renal Rezistif İndeks, Renal Elastografi, Renal Volüm, BASDAI, ASDAS-CRP
Diyabetik ketoasidoz tanısı ile yatan hastalarda klinik ve biyokimyasal verilerin değerlendirilmesi: Tek merkez deneyimi
Amaç: Bu çalışma hastanemize 2016-2024 yılları arasında diyabetik ketoasidoz tanısı ile yatırılarak tedavisi yapılan hastalarımızda klinik ve biyokimyasal verilerin ve tedavilerinin değerlendirmesi amacıyla yürütülmüştür. Materyal ve Metot: Retrospektif, kesitsel olarak yürütülen çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'ne 2016-2024 yılları arasında başvurmuş Diyabetik Ketoasidoz (DKA) tanılı 54 hasta dâhil edildi. Tüm hastaların demografik ve klinik verileri Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde kullanılmakta olan otomasyon sistemi (Mergen Tech EBYS) kullanılarak toplandı. Verilerin analizi aşamasında SPSS 27.0 (Released 2020) istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen tip 1 DM'ye sahip hastaların yaş ortalaması 24,07±13,4 iken, tip 2 DM'ye sahip hastaların yaş ortalaması ise 50,56±13,1 idi. Tip 1 DM'li hastaların %62,1'i kadın olup %20,7'sinin komorbiditesi vardır. Tip 2 DM'li hastaların ise %56'sı kadın ve bunlarında %60'ı komorbitideye sahiptir. DKA'ya neden olan tetikleyici faktörler arasında en çok enfeksiyonlar (Tip1 DM'de %51,7, Tip2 DM'de %68) ve tedaviye uyumsuzluk (Tip1 DM'de %48,2, Tip2 DM'de %32) olarak belirlendi. Üriner enfeksiyon sıklığı tip 2 DM'lilerde artmış bulundu. Lipid parametrelerine bakıldığında serum total kolesterol ve trigliserid düzeylerinin tip 2 diyabetlilerde anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü. Hastaların ketoasidozda kalma sürelerine bakıldığında; tip 1 DM'lilerde sürenin 38.2±19.5 saat, tip 2 DM'lilerde ise 44.2±29.8 saat olduğu görüldü. Aradaki fark istatistiki olarak anlamlı değil idi. Ketoasidoz tedavisi sırasında kullanılan total insülin dozları arasında istatistiki anlamlı fark bulunamadı (tip 1 DM'lilerde 87.9±64 ünite, tip 2 DM'lilerde ise 154.2±131,1 ünite). Sonuç: Çalışmamızda hem tip 1 hem de tip 2 diyabetlilerde ketoasidoz tablosunun gelişebileceğini gördük. Ketoasidoz komplikasyonuna zemin hazırlayan en önemli nedenler hem tip 1 hem tip 2 DM'lilerde enfeksiyon varlığı ve tedavi uyumsuzluğu idi. Tedavi süresince ihtiyaç duyulan total insülin dozları ve tedavi süreleri tip 1 ve tip 2 diyabetlilerde benzer idi ve uygulanan tedaviler ile hastalarımızın tamamı stabil olarak taburcu edildiler. Anahtar Sözcükler: Diyabetik Ketoasidoz, Tip1 diyabet, Tip2 diyabet, risk faktörleri
Megaloblastik anemi ve tiroid fonksiyon bozukluğunun cinsiyet ve menapozla ilişkisi
Çalışmamızda olgular megaloblastik anemi ve tiroid fonksiyon bozukluğu açısından tetkik edildi. Sadece MA tanısı olan olgular ile MA ve TFB'nin birlikte bulunduğu olgular önce cinsiyet ve menapoz durumuna göre istatistiksel açıdan analiz edildi, daha sonra bu iki hastalık grubunun yaşla olan dağılımı incelendi.MA tanılı toplam 157 olgumuzun 93'ü (%59.2) kadın ve 64'ü (%40.8) erkekdi. K/E oranı 1.4 olmak üzere kadın hakimiyeti mevcuttu. 157 olgumuzu sadece MA tanısı olan ve MA ile birlikte TFB olan hastalar olmak üzere iki gruba ayırıp, cinsiyet dağılımlarını incelendik. 124 (% 79) hastada sadece MA saptanırken, 33 (%21) hastada MA ve TFB birlikteliği tespit edildi. Sadece MA tansı olan 124 olgudan 74'ü (% 59,7) kadın ve 50'si (% 40,3) erkekdi. Sadece MA tanılı olgularda kadın hakimiyeti olsa da bu durum istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05).MA ve TFB'nin cinsiyet dağılımı analiz edildiğinde 33 olgudan 19'u (% 57,6) kadın ve 14'ü ( %42,4) erkek olarak saptandı ve bu durum istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Bizim çalışmamızda 33 olgudan 15`inde (%45,5) hipertiroidi, 7'sinde (%21,2) hipotiroidi ve 11'inde (%33,3) sT3 düşüklüğü veya yüksekliği ile birlikte TSH ve sT4'ün normal olduğu saptandı.Çalışmamızda 93 kadın olgunun 35 `inin (% 37,6) menapozda olduğu, 58'inin (%62,4) menapozda olmadığı saptandı. 93 kadın olgunun 74'ünde (%79,6) MA saptandı. MA tanılı 74 olgudan 25'i (%33,8) menapozda, 49'u (%66,2) ise menapozda değildi ve bu dağılım istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). MA tanılı 93 kadın olgumuzun 19 `unda ( %20.5) TFB mevcuttu. 19 kadının 10'u (% 52,6) menapozda ve 9'u (% 47,4) menapozda değildi. MA ve TFB tanısı ile menapoz durumu dağılımı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı(p>0.05). Çalışmamız sonucunda; menapozda olmayan olgularımızda MA'nın, istatistiksel fark oluşturmasa da daha sık olduğu saptandı.Çalışmamızdaki tüm MA tanılı olguların pik insidansı 40 - 49 yaşları arasındaydı ve yaş ortalaması 44,6 ± 15,4 yıl idi. Sadece MA tanısı olan 124 olgumuzun 50 `si (% 40.3) 40 yaş altında ve 74'ü (% 59.7) 40 yaş ve üzerindeydi. MA , 40 yaş ve üzerinde olan bireylerde 40 yaş altı bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı oranda daha fazla saptandı (p = 0.042) .40 yaş ve üzeri MA `sı olan 74 olgudan 42'si (% 56.8) kadın ve 32 `si (% 43.2) erkekdi. MA tanılı 40 yaş üzerinde olgularımızın cinsiyet dağılımında istatistiksel yönden anlamlı farklılık yoktu (p>0.05).MA tanılı 124 hastayı 45 yaş grubuna göre sınıflandırdığımızda 124 MA'lı olgunun 68'i (% 58.8) 45 yaş altı, 56'sı (% 45.2) ise 45 yaş ve üzeri bireydi. MA, 45 yaş altı bireylerde anlamlı oranda daha fazla saptandı (p=0.005). Hastalarımızı 40 yaş üstü, 40-44 yaş arası ve 45 yaş ve üstü gruplara ayırdığımızda; MA, 45 yaş ve üzeri bireylerde diğer iki yaş grubundaki bireylere göre anlamlı oranda daha fazla saptandı (p=0.019).Çalışmamızda MA ve TFB olan 33 kişiden 7'si (%21.2) 40 yaş altında ve 26 'sı (%78.8) 40 yaş ve üzerindeydi. 40 yaş ve üzerinde MA ve TFB birlikteliği istatistiksel olarak anlamlı oranda daha fazlaydı (p=0.042). Hastalarımız 45 yaş sınırına göre değerlendirdiğimizde 33 hastanın 9'u (% 27.3) 45 yaş altında, 24'ü (%72.7) 45 yaş ve üzerindeydi. Bu sonuç istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.005).Çalışmamız neticesinde; 40-44 yaş arası tüm bireylerin, cinsiyet ve menapoz farkı gözetmeksizin MA açısından, 45 yaşından sonra ise hem MA hem de TFB açısından tetkik edilmeleri gerektiği kanaatine varıldı. Daha fazla sayıda hastayı içeren çalışmaların yapılmasının yararlı olacağı düşünüldü.
Primer hiperaldosteronizm nedeni ile opere olan hastalarda Cyp11b2 (Aldosteron sentaz) aktivitesinin immunohistokimyasal olarak tayin edilmesi
Amaç: Primer Aldosteronizm, önlenebilir hipertansiyonun en sık sebeplerinden biridir. Tanı ve tarama testlerinin kullanımının artmasıyla hastalığın yaygınlığı artmaktadır. Adrenal kortekste aldosteron yapımından sorumlu aldosteron sentaz enzim aktivitesinin immünohistokimyasal yöntemle gösterilerek hastalıkları yeniden gruplandırmayı ve klinik bulgularla ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji Kliniği'nde 2009-2022 yılları arasında Primer Hiperaldosteronizm tanısıyla takip edilen, adrenalektomi ameliyatı olmuş 19 olgu ile adrenal Cushing sendromu nedeniyle takip edilen ve opere olan 19 olgu ve işlevsiz sürrenal adenoma sahip opere olmuş 2 olgu dahil edildi. Hastaların patolojik tanısı immünohistokimyasal boyama sonrası semikantitatif H skor değerlendirmesi ile yeniden değerlendirildi. Ayrıca HISTALDO sınıflamasına göre gruplandırıldı. Bulgular: Operasyon öncesi bakılan Aldosteron (ng/dl) ve aldosteron renin oranı primer aldosteronizm grubunda Cushing grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu. (P değeri sırasıyla 0,019; 0,002)İhc skoru ile ameliyat öncesi tümörün en geniş çapı arasında negatif yönlü korelasyon bulgularına rastlanıldı ve bulgular istatiksel olarak anlamlıydı. (r=-0,536 p=0,001). Toplam 21 hasta, yeni patolojik tanıları ile APA(n=10) ve non-APA(n=11) olarak gruplandırıldı. Non-APA grubunda APMM tanısı alan bir hasta, APN tanısı alan bir hasta, MAPN tanısı alan bir hasta, APACC tanısı alan 2 hasta ve MAPM tanısı alan 6 hasta mevcuttu. Hastaların ihc skoru ortalaması APA grubunda 136,6±78,86 iken non-APA grubunda 86,81±85,30 bulundu. Sonuç: Cyp11b2 enzim ekspresyonunun immunohistokimya ile tayininin, hiperaldosteronizm ve alt tip tanısından sorumlu lezyonların tanımlanmasında güçlü bir araç olduğunu göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Aldosteron sentaz, Primer aldosteronizm, Histaldo, Cyp11b2
Kronik böbrek yetmezliği hastalarında evre, matriks metalloproteinaz ve metalloproteinaz doku inhibitörleri arasındaki denge ile podosit ve tübüler hasar belirteçleri arasındaki ilişki
Amaç: Kronik böbrek hastalığı (KBH) dünyada ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Güncel verilere göre KBH'nın prevalansındaki artış devam etmekte olup, artış hızı azalmaktadır. Çalışmamızda çeşitli etyolojik nedenlere bağlı olarak KBH gelişmiş hastalarda, KBH'nın evrelerine göre endotel disfonsiyon belirteçleri ile tübüler ve glomerüler hasar ve bunların biyokimyasal belirteçleri arasındaki ilişkiyi değerlendirdik. KBH'nın etyolojisi ve hastalığın evresi ile endotel hasarlanmasının böbrek fonksiyonları üzerine etkisini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif bir vaka kontrol çalışması olarak tasarlandı. Çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji ve İç Hastalıkları servis ve polikliniklerine Ocak 2020 - Haziran 2020 yılları arasında başvuran, Kidney Disease Improving Global Outcomes (KDIGO) kriterlerine göre evre 1,2,3,4,5 KBH tanısı ile takipli veya yeni tanı almış 132 hasta ve 38 kişilik kontrol grubu dahil edildi. Hasta grubunda 23 kişi evre 1, 22 kişi evre 2, 23 kişi evre 3a, 20 kişi evre 3b, 23 kişi evre 4, 21 kişi evre 5 KBH olarak belirlendi. Hasta ve kontrol grubundan yaş, cinsiyet, ek hastalıkları, kullandıkları ilaçlar gibi bilgiler, kan ve idrar örnekleri alındı. Her iki grubun alınan kan örneklerinden Kidney İnjury Molekül-1(KIM-1), Matrix metalloproteinase (MMP)-2, MMP-9, Tissue inhibitors of metalloproteinase-1 (TIMP), TIMP-2 düzeyleri ve alınan idrar örneklerinden nefrin düzeyi ELİSA yöntemi ile incelendi. Bulgular: Çalışmamıza 132 hasta, 38 kişi kontrol grubu olmak üzere toplam 170 kişi dahil edildi. Bütün analizler yaşa göre düzeltilerek yapıldı. KBH evresi arttıkça plazma KIM-1, TIMP-2, MMP-2 ve idrarda nefrin düzeylerinde artış saptandı (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p<0.001, p<0.05). Kalsiyum kanal blokörü kullanan grupta plazma MMP-2 seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük saptandı (p<0.05). Sonuç: KBH etyolojisinden bağımsız olarak plazma KIM-1, MMP-2, MMP-9, TIMP-1, TIMP-2 ve idrarda nefrin düzeylerinin renal hasarın göstergesi olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, kronik böbrek yetmezliği evre, Kidney İnjury Molekül-1, Matrix Metalloproteinase-2, Matrix Metalloproteinase-9, Tissue inhibitors of metalloproteinase-1, Tissue inhibitors of metalloproteinase-2, Nefrin
Akut böbrek hasarında p-cresyl sülfat sülfat ve indoxyl sülfat düzeylerinin tedavi öncesi ve sonrası değerlendirilmesi
ÖZET Giriş: Bu çalışma çeşitli etiyolojik nedenlere bağlı olarak ABH gelişmiş hastalarda, p-cresyl sülfat (pCS) ve indoksil sülfat (IS) düzeylerinin tedavi öncesi ve sonrası dönemde değerlendirilmesi amacıyla planlanmıştır. ABH'nın seyri ile bahsedilen moleküllerin plazma düzeylerindeki değişikliğin ilişkili olup olmadığı değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma ABH tanısı almış 43 hasta ile yapılmıştır. Aynı hastalar renal fonksiyonların düzelmesinden 3 ay sonra tekrar değerlendirilmiştir. Hastaların tanı sırasında ve tedavi sonrası serum pCS ve IS düzeyleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların tedavi sonrası üre, kreatinin, spot idrar protein/kreatinin, fosfor, C-reaktif protein (CRP), lökosit, nötrofil sayısı ve nötrofil/lenfosit oranında anlamlı düşüş; glomerüler filtrasyon hızı (GFH), idrar Ph'sı, albümin seviyesinde anlamlı artış saptandı. Tedavi sonrası serum pCS ve IS düzeylerinde anlamlı düşüş izlendi. Komorbidite varlığının serum pCS ve IS düzeyi ile ilişkili olmadığı saptandı. Hastalar RIFLE evrelerine göre değerlendirildiğinde tanı anında R'den F'ye doğru bu moleküllerin serum düzeylerinde anlamlı artış; tedavi sonrasında düzeylerinde anlamlı düşüş izlendi. Serum pCS düzeyinde I ve F evrelerinde , serum IS düzeyinde F evresinde anlamlı düşüş saptandı. Prerenal ve postrenal ABH tanılı hastalarda tedavi sonrasında serum pCS düzeyinde anlamlı düşüş izlendi. Tedavi sonrası ek hastalıkları olmayan hastalarda (diyabetes mellitus (DM), koroner arter hastalığı (KAH), kalp yetmezliği (KY), malignite) olanlara kıyasla serum pCS düzeyinde anlamlı düşüş saptanırken, HT tanısı olan hastalarda olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düşüş tespit edildi. Serum IS düzeyi açısından ek hastalıkları olmayan hastalarda olanlara kıyasla anlamlı düşüş izlendi. Sonuç: Akut böbrek hasarı şiddeti ile serum pCS ve IS düzeyleri arasında pozitif korelasyon olduğu tespit edilmiştir. ABH tablosu düzeldikten sonra ise serum pCS ve IS düzeylerinde anlamlı düşüş saptanmıştır. Bu bilgiler ışığında akut böbrek hasarında pCS ve IS düzeylerinin tanı ve hastalık seyrinde yol gösterici olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Akut böbrek hasarı, p-cresyl sülfat, indoksil sülfat
Çölyak hastalarında biyopsi gerekli midir?
Giriş ve Amaç: Çölyak hastalığı, genetik yatkınlığı olan bireylerde glutenle tetiklenen ve dünya genelinde % 0,5-2 prevalans gösteren otoimmün bir enteropatidir. Tanıda serolojik testler kullanılmakla birlikte duodenal biyopsi altın standarttır; ancak invazivliği ve maliyeti nedeniyle non-invaziv tanısal yaklaşımlara ihtiyaç artmaktadır. Bu çalışmada, biyopsi ile doğrulanmış çölyak olgularında klinik ve laboratuvar verileri değerlendirilerek anti-doku transglutaminaz IgA düzeyi için non-invaziv tanıda kullanılabilecek uygun eşik değerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya, 2018-2024 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı'na başvuran, anti-dokutransglutaminaz IgA pozitifliği bulunan ve ≥18 yaş olan hastalar dâhil edildi. Demografik veriler, klinik özellikler, serolojik sonuçlar ve duodenal biyopsiler elektronik kayıtlardan incelendi. Duodenum ikinci kısım ve bulbusdan en az dört biyopsi alınan olgular çalışmaya alındı. Biyopsiler Marsh sınıflamasına göre değerlendirildi ve tanı, Avrupa kılavuzlarına uygun şekilde seroloji, histoloji ve diyet yanıtı ile doğrulandı. Seroloji pozitif ancak biyopsi negatif olgularda HLA DQ2/DQ8 testleri incelendi ve gerekli durumlarda seroloji ile biyopsi tekrarlandı. Bulgular: Bu çalışmada toplam 196 hasta değerlendirilmiş; çölyak hastaları (n=99) ile non-çölyak kontrol grubu (n=97) demografik, klinik, laboratuvar ve histolojik açıdan karşılaştırıldı. Çölyak grubunda ortalama yaş daha düşük bulundu. (p=0,013). Anti-dTG IgA titresi çölyak hastalarında belirgin şekilde yüksek, ferritin düzeyi ise anlamlı ölçüde düşük saptandı. (her ikisi p<0,001). B12 vitamini açısından anlamlı fark izlenmedi. Histolojik incelemede kontrol grubunun % 77,3'ünde Marsh 1 bulgusu görülürken, çölyak hastalarının tamamı Marsh 3 düzeyinde villus atrofisi gösterdi. (p<0,001). ROC analizine göre anti-doku transglutaminaz IgA için >62 IU/mL sınır değerinin % 76,8 sensitivite ve % 100 spesifite ile yüksek tanısal doğruluk sağladığı saptandı. Demir eksikliği bulunan hastalarda diyare, kilo kaybı ve daha ileri derecede histolojik hasar daha sık izlendi; ferritin düzeyi anlamlı olarak daha düşük bulundu. (p<0,001). Duodenal histolojide Marsh 1 bulgusunun demir eksikliği olmayanlarda daha yaygın olduğu (p=0,029), Marsh 3C düzeyindeki ileri villus atrofisinin ise demir eksikliği olanlarda daha yüksek oranda görüldüğü, ancak bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi. Sonuç: Çalışmamızda serolojik, histolojik ve klinik bulgularla çölyak hastalığında biyopsi gerekliliği konusundaki güncel tartışmaya önemli katkılar sağlamaktadır. Özellikle Anti-dTG IgA >62 IU/mL için saptanan % 100 spesifite, erişkinlerde biyopsisiz tanı yaklaşımının gelecekte daha çok tartışılacağının ve belki de yeni eşik değerlerin klinik pratiğe gireceğinin habercisidir. Bu konuyla ilgili prospektif, çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: anti-doku transglutaminaz IgA, çölyak hastalığı, duodenal biyopsi, Marsh sınıflaması
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı hastalarda nükleolin, nükleofosmin, PTN düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Akciğer kanseri tüm dünyada kanserlerden ölümlerin en sık sebebidir. Akciğer kanserlerinin yaklaşık %85ini küçük hücreli dışı akciğer kanserleri (KHDAK) oluşturmaktadır. Bu çalışmada Serum pleitropin(PTN), nükleolin(NCL), nükleofosmin(NPM) düzeylerinin akciğer kanserinde tanı, takip ve tedavide, prognoz tayinini ve tedavi yanıtı değerlendirilmesinde belirteç olarak kullanılabilirliği araştırılırmıştır. Gereç ve Yöntemler: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji bölümüne başvuran, tanıları histopatolojik olarak doğrulanmış Küçük Hücreli Dışı akciğer kanseri tanılı 34 hasta ve İç Hastalıkları polikliniğine başvuran, herhangi bir malignite tanısı olamayan 35 hasta; dışlanma ve dahil edilme kriterlerine göre çalışmaya alındı. Kontrol grubunun, akciğer kanseri tanılı hastaların kemoterapi öncesinde ve 3-4 kür kemoterapi sonrasında alınan serum örneklerinden NCL, NPM, PTN düzeyleri elisa yöntemiyle çalışıldı. Sonuçlar SPSS v.22 paket programı ile değerlendirilmiş, anlamlılık düzeyi 0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların %97'si erkek, %3'ü kadın cinsiyete sahipti. Yaş ortalaması 63,9 saptandı. Hastaların %56'si skuomöz hücreli karinom tanılı iken, %44'ü adenokarsinom tanılı ve %53'ü evre 3 iken %47'si evre 4 idi. Hastaların ortanca genel sağ kalım süresi 13,7±8,1 ay, ortanca PS süresi 9,3±4,9 ay olarak saptandı. Hasta ve kontrol grubu analizlerinde serum NCL, NPM, PTN düzeyleri hasta grubunda anlamlı olarak yüksek saptandı. Histopatolojik tipe göre adenokarsinomda skuomöz hücreli karsinoma göre anlamlı olarak yüksek saptandı. Kemoterapötik ajanların tedavi yanıtlarına bakıldığında kemoterapi öncesi ve kemoterapi sonrası değerler arasında farklılık vardı ancak istatistiksel anlamlılığa ulaşılamadı. Hasta grubu alt grup analizlerinde serum NCL, NPM, PTN düzeylerinde istatistiksel anlamlılığa ulaşılamadı. Sonuç: Çalışmamız KHDAK hastalarında serum NCL ve NPM düzeylerinin bakıldığı ilk çalışmadır. Yüksek serum NCL, NPM, PTN düzeylerinin kötü prognoz, kötü tedavi yanıtı ve düşük sağkalımı ile ilişkili bulundu. Akciğer kanseri tanılı hastalarda serum NCL, NPM, PTN düzeylerinin değerlendirilmesi sayesinde sağlık personelinin iş gücü kaybını azalacağını, görüntüleme sıklığının azalacağını, prognoz göstergesi olabileceğini, tedavi değişimi veya devamı konusunda klinisyene yardımcı olabilecek ve yol gösterici bir belirteç olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: akciğer, kanser, nükleolin, nüklofosmin, pleotropin
Hemoglobinopatisi olan erişkin olgularda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ve bunu etkileyen klinik parametrelerin araştırılması
Amaç: Hemoglobinopatiler, hemoglobin molekülünün sentezi veya yapısında meydana gelen genetik bozukluklara bağlı olarak ortaya çıkan kalıtsal kan hastalıklarıdır. Başlıca iki grupta sınıflandırılan bu hastalıklar arasında talasemi sendromları ve yapısal hemoglobin bozuklukları en sık karşılaşılan alt tiplerdir. Erken yaşta tanı alan bu bireyler, yaşam boyu süren kronik bir hastalık yüküyle karşı karşıya kalmakta; tekrarlayan transfüzyon gereksinimi, komplikasyon gelişimi ve tedavi sürecinin getirdiği fiziksel, psikolojik ve sosyal sorunlarla baş etmek zorunda kalmaktadır. Kronik hastalıkların bireyin yalnızca fizyolojik değil, aynı zamanda sosyal ve duygusal işlevselliğini de etkilemesi nedeniyle, yaşam kalitesinin değerlendirilmesi günümüzde hasta yönetiminde temel bir izlem parametresi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışma, erişkin yaş grubundaki hemoglobinopati hastalarında yaşam kalitesini değerlendirmeyi ve bu durumu etkileyen demografik özellikler ile klinik parametreleri (transfüzyon sıklığı, komplikasyon varlığı, laboratuvar bulguları vb.) incelemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, hastaların yaşam kalitesi skorları sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubu ile karşılaştırılarak, hastalık yükünün yaşam kalitesi üzerindeki etkisi ortaya konmaya çalışılmıştır. Materyal ve Metod: Bu tanımlayıcı ve analitik kesitsel çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran, transfüzyon bağımlı hemoglobinopati tanısı almış erişkin bireyler ile sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubunu kapsamaktadır. Çalışmaya, 50 transfüzyon bağımlı talasemi (TBT) hastası, 7 orak hücreli anemi (OHA) hastası ve 50 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Katılımcıların sosyodemografik bilgileri, klinik verileri ve güncel laboratuvar bulguları kayıt altına alınmış; yaşam kalitesi değerlendirmesi için Short Form-36 Health Survey (SF-36) ve Transfusion-dependent Quality of Life Questionnaire (TranQol) ölçekleri kullanılmıştır. Veriler, SPSS 25.0 istatistik programı ile analiz edilmiş; gruplar arası karşılaştırmalar için uygun parametrik ve non-parametrik testler uygulanmıştır. Yaşam kalitesi skorlarının demografik ve klinik değişkenlerle ilişkisi korelasyon analizleri ve grup karşılaştırmaları ile değerlendirilmiştir. OHA grubuna ait veriler tanımlayıcı istatistiklerle sunulmuş; karşılaştırmalı analizler TBT ve kontrol grubu arasında gerçekleştirilmiştir. Bulgular: TBT grubunun yaşam kalitesi skorları, kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde daha düşüktür (p < 0,05). SF-36 ölçeğinde fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü ve genel sağlık algısı gibi alt boyutlarda anlamlı fark gözlenmiştir. TranQol ölçeği, fiziksel, duygusal ve okul/işlevsellik boyutlarında daha belirgin duyarlılık göstermiştir. TBT grubunun %68'inde en az bir sistemik komplikasyon saptanmış olup; karaciğer (%48), endokrin (%40) ve kardiyak (%30) sistemler en sık etkilenen sistemlerdir. Komplikasyonu olmayan bireylerde yaşam kalitesi puanları anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. Yaş, ferritin, hemoglobin, MPV, D vitamini ve ESH gibi laboratuvar parametreleriyle bazı alt boyutlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Sonuç: Transfüzyon bağımlı hemoglobinopati hastalarında yaşam kalitesi, hastalık yükü ve sistemik komplikasyonlarla anlamlı düzeyde ilişkili bulunmuştur. TranQol ölçeği, komplikasyon varlığına duyarlı yapısıyla hasta takibinde değerli bir araç olarak öne çıkmaktadır. Elde edilen bulgular, yaşam kalitesinin klinik izlem süreçlerine entegre edilmesi gerektiğini ve multidisipliner yaklaşımın önemini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Transfüzyon bağımlı talasemi, Orak hücreli anemi, Yaşam kalitesi, TranQol, SF-36
Metastatik pankreas kanseri tanısıyla FOLFIRINOX tedavisi alan hastalarda tedaviye yanıtı öngörmede inflamatuvar indekslerin prognostik önemi
Amaç: Bu çalışma, metastatik pankreas kanseri olup FOLFIRINOX (folinik asit, fluorourasil, irinotekan, oksaliplatin) alan hastalarda tedavi öncesi sistemik inflamasyon yanıt indeksi (SIRI), pan immün inflamasyon değeri (PIV) ve bunların kombinasyonu ile hesaplanan kombine risk skorunun (CPS) prognoza etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Balcalı Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Tıbbi Onkoloji bölümü ve Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Tıbbi Onkoloji bölümünde Ocak 2016 Mart 2025 tarihleri arasında metastatik pankreas kanseri nedeniyle FOLFIRINOX tedavi rejimi alan 52 hasta dahil edildi. Tüm hastaların tedavi öncesindeki kan lökosit, nötrofil, monosit, lenfosit, hemoglobin ve albümin değerleri; ayrıca hastaların yaşı, cinsiyeti, malignite tanı tarihi, tedavi başlangıç tarihi, progresyon durumu, exitus durumu, exitus gerçekleşmişse tarihi, tümörün histopatolojik alt tipi ve lokalizasyonu, tanı anındaki metastaz yeri/yerleri, aldığı kür sayısı ve ara değerlendirme yanıt durumu hastanelerin elektronik sistemi üzerinden araştırılarak kaydedildi. Kan nötrofil, monosit ve lenfosit değerleri kullanılarak sistemik inflamasyon yanıt indeksi; nötrofil, monosit, trombosit ve lenfosit değerleri kullanılarak pan immün inflamasyon değeri indeksi hesaplandı. Ayrıca bu iki indeks kullanılarak yeni bir kombine risk skoru geliştirildi. Daha sonra bahsedilen üç indeksin bu hasta grubunda OS ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 52 hastanın ortalama yaşı 62,6 (±8,3) olarak tespit edildi. Hastaların 28'i erkek (% 53,8), 24'ü kadın idi (% 46,2). Çok değişkenli Cox regresyon analizinde erkeklerde mortalite riskinin kadınlara göre 2.51 kat daha fazla olduğu saptandı (p=0.037). Düşük SIRI skorunun yüksek SIRI skoruna kıyasla ve düşük PIV skorunun yüksek PIV skoruna kıyasla daha uzun süre median sağkalım ile ilişkili olduğu saptandı (SIRI OS: sırasıyla 30.9 ay vs. 15.1 ay, p=0.020; PIV OS: 24.3 ay vs. 15.1 ay, p=0.018). Ayrıca CPS durumu düşük riskli hastalarda orta ve yüksek riskli hastalara kıyasla median sağkalım süresinin daha uzun olduğu saptandı (p:0.031). Bunun yanı sıra tek değişkenli ve çok değişkenli Cox regresyon analizlerinde CPS durumu düşük riskli hastalara göre; orta ve yüksek riskli olan hastalarda mortalite riski anlamlı olarak daha fazla saptandı (p:0.011). Sonuç: Çalışmamızın kısıtlamaları göz önüne alındığında; bu konuda daha geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmekle birlikte, verilerimiz bu hasta grubunda prognozu öngörmede SIRI, PIV ve CPS indeksleri efektif belirteçler olabilir. Anahtar Kelimeler: FOLFIRINOX, kombine risk skoru, pan immün inflamasyon değeri, pankreas kanseri, sistemik inflamasyon yanıt indeksi.
Bilinen kronik komplikasyonu olmayan diyabetes mellitus hastalarında mikrovasküler ve makrovasküler bulguların değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda bilinen kronik komplikasyonu olmayan diyabet hastalarında mikrovasküler ve makrovasküler bulguları çeşitli labarotuvar ve görüntüleme yöntemleri ile değerlendirmeyi ve diyabetin tedavisi kadar altta yatan komplikasyonların belirlenmesinin önemini vurgulamayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Dahiliye Endokrinoloji Polikliniğine başvuran 18 yaş üstü, diyabetin komplikasyonları yönünden kontrolü olmayan, bilinen kardiyovasküler hastalık ve renal hastalık öyküsü olmayan, bilinen büyük-orta ve küçük damar vasküliti olmayan, gestasyonel diyabetes mellitus olmayan hastalarda; spot idrarda albumin/kreatinin oranı, nöropati açısından periferal duyu muayenesi bulguları, retinopati açısından göz muayenesi bulguları, karotis doppler bulguları, ekokardiyografi bulguları ve alt ekstremite arteriyel doppler bulguları incelenecektir. Çalışma kesitsel bir çalışma olup 50 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 50 hastanın 16'sı (%32) erkek,34'ü( %68) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 52,6±3,1 yıldı. Vücut kitle indeksi (VKİ) ortalaması 24,5±3,7 (medyan: 24) olarak belirlendi. Ortalama diyabet süresi 12.6±6.8 yıl (medyan: 13 yıl) olarak kaydedildi. Hastaların alışkanlıklarına bakıldığında, %50'sinin (n=25) sigara, %10'unun (n=5) ise alkol kullandığı tespit edildi. Hastaların %54'ünde (n=27) retinopati, %50'sinde (n=25) nöropati, %62'sinde (n=31) anormal ekokardiyografi (eko) bulguları, %34'ünde (n=17) alt ekstremite dopplerinde anormal bulgular ve %42'sinde (n=21) karotis dopplerinde anormal bulgular tespit edildi. Ayrıca, spot idrar albümin/kreatinin oranı ortalaması 38.1±43.8 (medyan: 20.3) olarak saptandı. Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre, diyabetin mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyon bulgularının yüksek oranda olduğu, mikrovasküler ve makrovasküler anormallikler arasında güçlü bir ilişki olduğunu belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, gelecekteki daha geniş ölçekli ve uzun süreli prospektif araştırmalar için güçlü bir temel oluşturmaktadır. Anahtar sözcükler: Diyabetes Mellitus, Diyabetik Nefropati, Diyabetik Retinopati, Periferik Nöropati, Otonom Nöropati, Koroner Arter Hastalığı, Periferik Arter Hastalığı, Serebro Vasküler Hastalık
Alzeimer tanılı hastalarda kritik titreşim frekansı (CFF) testi değerinin normal populasyonla karşılaştırılması
Giriş ve amaç: Alzheimer hastalığı (AH) demansın yaşlılarda görülen en sık nedenidir. Yeni bilgileri hatırlamada güçlük erken evrelerde en sık görülen semptom olmasına karşın hastalık ilerledikçe, kognitif bozukluk derinleşir ve günlük temel yaşam aktiviteleri bozulur. Tüm son gelişmelere rağmen AH tedavisi hala yetersiz olsa da, erken evrede hastalığı saptamanın ve tedavi vermenin daha fazla klinik yarar sağladığı görülmüştür. Biz de bu çalışmada, Kritik Titreme Füzyon Eşiği (CFF) testinin Alzheimer hastalığını erken evrede teşhis etmede kullanılabilirliğini amaçladık. CFF, santral sinir sisteminin doğrudan kortikal aktivite ile ilişkili olarak titreşen ışığı algılama yeteneğini ölçen, iyi anlaşılmış bir nörofizyolojik testtir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Geriatri Bilim Dalı polikliniğine başvuran 65 yaş üzeri, erken ve orta evre Alzheimer hastalığı tanısı alan, 120 hasta ve 50 kontrol grubu alındı. Görme ve işitme bozukluğu öyküsü, ileri evre kardiovasküler sistem ve solunum sistemi hastalıkları, kronik karaciğer hastalığı, ağır metabolik bozukluklarla giden hastalıklar, ileri evre demans hastalığı bulunan hastalar ve santral sinir sistemini etkileyen ilaç kullanımı olan bireyler çalışmadan çıkarıldıktan sonra 58 hastaya ve 25 sağlıklı gönüllüye kapsamlı geriatrik değerlendirme ve CFF testi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 58 hasta ve 25 sağlıklı gönüllü alındı. Hastalarda ortalama yaş 70.1 ± 7.6, erkek kadın oranı 26/32 idi. Kontrol grubunda ortalama yaş 68.5 ± 6.4, erkek kadın oranı 13/12 idi. Alzheimer grubunun ortalama CFF değerleri kontrol grubundan anlamlı derecede düşüktü. (sırasıyla, 36.44±7.00, 44.24±3.82, p<0.001). Her iki grupta standartize minimental test skorunda anlamlı fark vardı (sırasıyla, 18.05±5.25, 25.96±2.85, p<0.001). Aynı zamanda CFF değeri ve standartize minimental test skoru arasında pozitif korelasyon vardı (p<0.001, r=0.459). AH grubunun 34'ü erken, 24'ü orta evre hasta idi. Hastaları erken ve orta evre AH ve kontrol grubu olarak karşılaştırdığımızda her üç grup arasında CFF değerlerinde anlamlı fark vardı (p<0.001). Erken evre Alzheimer hastalarında ortalama CFF değeri 37.93±7.33, orta evre hastalarda 34.97±7.43 idi. Hastalık olan ve olmayan grupta yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi ve kullanılan ilaç sayısına göre CFF ortalaması istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi (p>0.05). CFF kesim noktası belirlenmesi için uygulanan ROC analizinde CFF değişkeni için kesim noktası 39 Hz olarak belirlendi (p<0,001; AUC=0,852; Duyarlılık=70,69% (95% CI 57,3-81,9); Özgüllük=92,00% (95% CI 74,00-99,00) ). Sonuç: AH ve sağlıklı grubun CFF değerleri arasında anlamlı farklılık bulunmaktadır. Alzheimer hastalığının erken dönemde teşhis edilmesinde CFF testi önemli rol oynayabilir. Çalışmamız, literatürde Alzheimer hastalığında CFF için kesim noktası değeri veren ilk ve tek çalışmadır. Testin önemli özellikleri uygulanabilirliğinin basit ve pratik olması, invaziv olmaması, maliyetinin düşük olması, yaş, cinsiyyet ve eğitim düzeyine göre farklılık göstermemesidir. Öykü ve klinik bulguları göz önüne alınarak Alzheimer hastalığı düşünülen hastalarda CFF testi önemli bir tanı aracı olarak kullanılabilir.
Hepatit B yüzey antijen seroklirensi olan kronik hepatit B hastalarında hepatoselüler karsinom gelişimi (10 yıllık tek klinik deneyimi)
Giriş ve Amaç:Hepatit B virüsü (HBV) enfeksiyonu, dünya genelinde karaciğer sirozu ve hepatoselüler karsinomun (HSK) önde gelen nedenlerinden biridir. HBV'ye bağlı kronik enfeksiyon sırasında viral replikasyonun sürmesi, hepatosit hasarı ve fibrozisin ilerlemesine yol açarak HSK gelişim riskini artırır. Kronik hepatit B hastalarında HBsAg'nin kaybı, "fonksiyonel kür" olarak tanımlanır ve hastalığın seyrinde en arzu edilen sonlanım noktasıdır. Ancak literatürde seroklirens sonrası HSK riskinin tamamen ortadan kalkmadığı ve özellikle ileri yaş ve sirozu olan hastalarda devam ettiği bildirilmektedir. Bu çalışma, HBsAg seroklirensinin HSK gelişimine etkisini ve seroklirens sonrası dönemde HSK risk faktörlerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak tasarlanan çalışma, 2013–2023 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde kronik hepatit B tanısıyla izlenen 6836 hastanın verilerini içermektedir. Bu hastalardan 259'unda HBsAg seroklirensi geliştiği saptanmış; bu olgular izleme alınmıştır. Seroklirens sonrası 22 hastada HSK gelişmiş ve bu hastalar "vaka", HSK gelişmeyenler "kontrol" grubu olarak değerlendirilmiştir. Demografik ve klinik veriler hastane kayıtlarından elde edilmiş; yaş, cinsiyet, HBV enfeksiyon süresi, siroz varlığı, REACH-B skoru ve laboratuvar parametreleri kaydedilmiştir. Gruplar arası farklar Student t testi, Mann–Whitney U testi ve ki kare testi ile analiz edilmiş; HSK gelişimini öngören faktörler tek ve çok değişkenli lojistik regresyon analizleri ile belirlenmiştir. Bulgular:HBsAg seroklirensi gelişen 259 hastanın %65,3'ü erkek olup, seroklirens yaşı ortalama 60,7 ± 12,1 yıl olarak saptandı. İzlem süresince 22 hastada (%8,49) HSK gelişti. HSK gelişen olgularda seroklirens yaşı daha yüksek olmakla birlikte, çok değişkenli analizde bağımsız risk faktörü olarak saptanmadı. Siroz varlığı, yüksek REACH-B skoru ve kısa HBV enfeksiyon süresi, HSK gelişimi için bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi (her biri için p < 0,05). Erkek cinsiyet ve ileri yaş univaryant analizde önemli bulunmasına karşın, çok değişkenli modelde bağımsız prediktör olarak kalmadı. Seroklirensin spontan veya antiviral tedaviye bağlı olması, HSK riski üzerinde anlamlı fark yaratmadı. Sonuç:HBsAg seroklirensinin sağlanması, kronik hepatit B enfeksiyonunun doğal seyrini olumlu yönde değiştirmekle birlikte HSK riskini ortadan kaldırmamaktadır. Siroz varlığı, yüksek REACH-B skoru ve kısa HBV enfeksiyon süresi HSK gelişim riskini artıran en önemli faktörlerdir. Bu nedenle seroklirens sağlanan hastalarda, özellikle sirotik, yüksek REACH-B skoruna sahip, ileri yaş ve erkek hastalarda uzun süreli ve düzenli HSK izlemi yapılması gerekmektedir. Bulgularımız, seroklirens sonrası döneme yönelik bireyselleştirilmiş izlem protokollerinin geliştirilmesinin önemini vurgulamaktadır. Anahtar kelimeler:HBsAg seroklirensı, hepatoselüler karsinom, kronik hepatit B, risk faktörleri, siroz.
Gestasyonel diyabet hastalarında tiroid fonksiyon testlerinin değerlendirilmesi ve komplikasyonlarla ilişkisi
ÖZET Gestasyonel Diyabet Hastalarında Tiroid Fonksiyon Testlerinin Değerlendirilmesi ve Komplikasyonlarla İlişkisi Amaç: Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine 2024 -2025 yılları arasında başvurmuş gestasyonel diyabetes mellitus (GDM) tanısı alan ve almayan gebelerin klinik bulgularının ve tiroid fonksiyon testlerinin değerlendirilmesi ve komplikasyonlarla ilişkisini belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Materyal ve Metot: Çalışmamız, GDM tanılı gebelerde tiroid fonksiyon testleri ve bu testlerin maternal ve fetal komplikasyonlarla ilişkisini değerlendiren tek merkezli prospektif bir çalışmadır. Çalışmamızda Endokrinoloji ve Obstetrik polikliniğine başvuran 3. Trimesterdeki gebeler alınmış ve 24-28. haftalarda tek aşamalı ya da iki aşamalı oral glukoz tolerans testi (OGTT) yapılarak takibe alınmışlardır. Gestasyonel diyabeti olan ve olmayan gebelerin özgeçmiş, soygeçmiş, anamnez ve başvuru anındaki fizik muayene bulguları ile tiroid fonksiyon testleri incelenmiştir. Gestasyonel diyabeti olan ve olmayan tüm gebelerin takipleri yapılarak doğum şekli, doğum haftası ve maternal ve fetal komplikasyonları kaydedilmiştir. Çalışmada elde edilecek olan biyokimyasal parametreler, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde kullanılmakta olan otomasyon sistemi (Mergen Tech EBYS) kullanılarak ve hastaların hasta dosyalarındaki e nabız verileri incelenerek tespit edilmiştir. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics (sürüm 27.0) kullanılmıştır. Bulgular: Gestasyonel diyabeti olan gebelerin ağırlıkları ve vücut kitle indeksi GDM olmayan gebelere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Gestasyonel diyabeti olan gebelerde ailede diyabet öyküsü ve önceki gebelikte GDM öyküsü, daha yüksek saptanmıştır. Diğer taraftan yaş, boy, eğitim durumu, sigara kullanımı, çalışma durumu, sosyoekonomik düzey, kronik hastalık varlığı, hipertansiyon, düzenli ilaç kullanımı, Anti Tiroid Peroksidaz Antikor (Anti-TPO), Anti tiroglobulin Antikor (Anti-Tg), Tiroid Stimülan Hormon (TSH), serbest T4 (fT4) ve serbest T3 (fT3) düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Maternal komplikasyonlardan polihidramnios, GDM olan grupta 6 kişide (%15,0) görülürken, GDM olmayan grupta hiç görülmemiştir; bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,011). Fetal ve neonatal komplikasyonlarda anlamlı farklılıklar saptanmamıştır. Gestasyonel diyabeti olan gebelerde TSH düzeyleri ile preeklampsi arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönlü bir ilişki saptanmıştır. (p= 0,039). Gestasyonel diyabeti olan gebelerde yaş ile polihidramnios arasında negatif yönde ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0,038), bu durum yaş arttıkça polihidramnios görülme sıklığının azaldığını düşündürmektedir. Gestasyonel diyabeti olan gebelerde vücut ağırlığı ile erken doğum sıklığı (p=0,033) ve preeklampsi sıklığı arasında (p=0,041) pozitif yönlü bir korelasyon olduğu tespit edildi. Gestasyonel diyabeti olmayan gebelerde yaş ile hiperbiluribinemi arasında negatif yönde (p=0,033); sigara kullanımı ile erken doğum arasında (p=0,034) ve çalışma durumu ile erken doğum arasında (p=0,034) pozitif yönde anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Gestasyonel diyabeti olmayan gebelerde doğum ağırlığı ile erken doğum (p<0,001) ve sezaryen (p=0,014) arasında negatif yönde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamız da GDM olan ve GDM olmayan gebelerdeki tiroid fonksiyon testleri benzer bulunmuştur. GDM olanlarda, TSH düzeyi ile preeklampsi arasında negatif yönlü ilişki saptanırken, TSH düzeyinin yüksek olması preeklampsi açısından koruyucu olmuştur. Vücut kitle indeksi, gebelik ağırlığının fazla olması, ailede Diyabetes Mellitus (DM) öyküsü olanlarda GDM görülme olasılığı artmıştı. Gestasyonel diyabeti olan gebelerde maternal komplikasyonlardan polihidramnios istatiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda gestasyonel diyabeti olmayan gebelerde doğum ağırlığı azaldıkça erken doğum ve sezaryen olasılığının arttığı gösterilmiştir. Bulgularımız gebelerde tiroid fonksiyon testlerinin ve risk faktörlerinin bize gebelik komplikasyonları açısından yol gösterici olduğunu önemle ortaya koymaktadır. Anahtar sözcükler: Gestasyonel diyabetes mellitus, Tiroid Stimülan Hormon, Anti Tiroid Peroksidaz Antikoru, Maternal komplikasyonlar, fetal komplikasyonlar
Prolaktinoma hastalarında metabolik parametreler ve kabergolin tedavisinin bu parametreler üzerine etkilerinin incelenmesi
ÖZET Prolaktinoma Hastalarında Metabolik Parametreler ve Kabergolin Tedavisinin Bu Parametreler Üzerine Etkilerinin İncelenmesi Amaç: Bu çalışma son 5 yıl içinde başvurup prolaktinoma tanısı alan ve kabergolin (CAB) tedavisi başlanan hastalarda tedavi sonuçlarını ve tedavinin metabolik parametreler üzerine etkilerini incelemek amacıyla yürütülmüştür. Materyal ve Metot: Çalışmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji kliniğinde son 5 yılda takip edilen prolaktinoma tanılı hastaların alındığı tek merkezli retrospektif bir çalışmadır. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalıkları, düzenli kullandıkları ilaçlar, sigara ve alkol kullanımı, başlangıç semptom ve bulguları, başlangıçtaki prolaktinomayla ilişkili fizik muayeneleri ve bel çevresi, Vücut Kitle İndeksi (VKİ), kan basıncı gibi muayene bulguları, tedavi öncesi ve tedavi sonrası ilk 2 yıl hastaların; kabergolin dozları, kabergolin kullanma süreleri, prolaktin (PRL) normalleşme süresi, ekokardiyografi (EKO) bulguları, ilaç yan etkisi, 6 ay ara ile açlık plazma glukozu (APG), karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, hemogram, ön hipofiz hormonları, lipit parametreleri ve hipofiz manyetik rezonans(MR) bulguları retrospektif olarak incelenip kaydedildi. Hasta verileri Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde kullanılmakta olan otomasyon sistemi (Mergen Tech EBYS) kullanılarak ve hastaların hasta dosyaları ve e nabız verileri incelenerek tespit edilmiştir. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics (sürüm 27.0) kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 45,4±12,4 yıl; vücut ağırlığı ortanca 75,0 kg (68,0–89,0) ve ortalama VKİ 28,1±4,4 kg/m² saptandı. En sık görülen semptom ve bulgular galaktore (%56,0), amenore (%26,7), nörolojik bulgular (%36,0) ve suprasellar yayılım (%45,3) iken; infertilite (%6,7), osteoporoz (%1,3) ve jinekomasti (%1,3) daha düşük oranlarda gözlendi. Katılımcıların %49,3'ünde mikroadenom, %50,7'sinde makroadenom vardı ve %26,7'sinde hastalık devam etmekteydi. Kabergolin tedavi başlangıç dozu genellikle haftada 0,5 mg olup, takip boyunca ortalama haftalık doz 0,5 mg (0,5–1,0), en yüksek haftalık doz 1,0 mg (0,5–1,5) ve tedavi süresi ortanca 48 ay (24–84) idi. Katılımcıların %69,3'ü kadın, %30,7'si erkekti. Başlangıçtaki prolaktin düzeyi yüksekliği ile erkek cinsiyet, vücut ağırlığı, VKİ ve alkol kullanımı pozitif yönde korelasyonlar gösterdi. Erkeklerde, ileri yaşta ve yüksek vücut ağırlığı/VKİ değerine sahip olanlarda kabergolin tedavi süresi daha uzun bulundu. Başlangıçtaki PRL düzeyi ile mikroadenom varlığı arasında anlamlı negatif korelasyon, makroadenom varlığı ile ise anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Kabergolin kullanım süresi ve haftalık ortalama kabergolin dozu, mikroadenom varlığı ile negatif; makroadenom varlığı ile pozitif yönde anlamlı ilişki gösterdi. Makroadenom ve mikroadenom alanı ile PRL düzeyi ve kabergolin kullanım süresi arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Prolaktin düzeyi ile galaktore, bası bulgusu, hipogonadizm, nörolojik bulgular ve suprasellar yayılım arasında pozitif yönde anlamlı korelasyonlar saptandı. Prolaktin düzeyi ile infertilite, amenore, impotans, osteoporoz, osteopeni, jinekomasti ve hirşutizm arasındaki ilişkiler istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Prolaktin düzeyi ile sistolik ve diyastolik kan basıncı, kreatinin düzeyi ve trigliserid (TG) seviyesi arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon saptandı. Buna karşın beyaz kan hücresi (WBC), nötrofil, lenfosit, hemoglobin, trombosit, açlık plazma glukozu (APG), aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), kan üre azotu (BUN), glikozile hemoglobin (HbA1c), total kolesterol, yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) ve düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) ile PRL düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon gözlenmedi. Altıncı aydaki PRL düzeyleri ile metabolik parametreler arasında anlamlı bir ilişki saptanmazken, on ikinci aydaki PRL düzeyi ile WBC, lenfosit, trombosit ve APG düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif ilişkiler bulundu. On sekizinci aydaki PRL düzeyi ile trombosit, APG ve HbA1c düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif ilişkiler saptanırken, diğer hemogram parametreleri ve metabolik parametrelerle PRL düzeyi arasında anlamlı bir korelasyon gözlenmedi. Yirmi dördüncü ayda ise PRL düzeyleri ile WBC ve LDL düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif ilişkiler bulunurken diğer parametrelerle ilişki saptanmadı. Haftalık ortalama kabergolin dozu ile PRL düzeyi pozitif yönde anlamlı korelasyon gösterirken, folikül uyarıcı hormon (FSH) ile negatif yönde anlamlı korelasyon, Luteinize edici hormon (LH) ile negatif yönde anlamlılık sınırında korelasyon gösterdi. Diğer hormon parametreleri ile haftalık kabergolin dozu arasında anlamlı bir ilişki görülmedi. Kabergolin kullanım süresi ile anormal EKO bulgusu görülme ihtimali arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanırken, EKO bulgusu gelişme süresi ile haftalık ortalama kabergolin dozu arasında güçlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir negatif ilişki saptandı. Hipofiz yetmezliği ile cerrahi varlığı arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Ayrıca mikroadenom varlığı ile hipofiz yetmezliği arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulunurken; mikroadenom boyutu ile pozitif ilişki gösterdiği belirlendi. Makroadenom varlığı ve makroadenom boyutu da hipofiz yetmezliği ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdi. Sonuç: Bu çalışma, prolaktinoma tanılı hastalarda kabergolin tedavisinin yalnızca tümör kontrolüyle sınırlı kalmayıp metabolik, hormonal ve kardiyak parametreler üzerinde de belirgin etkiler oluşturduğunu göstermiştir. Bu bulgular, dopamin agonistlerinin insülin duyarlılığını artırarak glisemik kontrol ve lipid metabolizmasında olumlu yönde katkı sağladığını düşündürmektedir. Bununla birlikte, kabergolin tedavisinin süresi ve haftalık ortalama dozunun artmasıyla birlikte anormal EKO bulguların görülme olasılığında anlamlı bir artış saptanmıştır. Bu durum, uzun süreli dopamin agonisti kullanımında kardiyak izlem gerekliliğini vurgulamaktadır. Ayrıca, makroadenom varlığının ve tümör boyutunun hipofiz yetmezliği gelişimiyle pozitif korelasyon göstermesi, bu hastalarda düzenli endokrin takip ve görüntüleme gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar sözcükler: Dopamin agonistleri, hipofiz bezi, kabergolin, prolaktinoma
T regülatör ve T helper 17 hücre düzeylerinin talasemili olgularda hastalık ve hastalık komplikasyonları ile ilişkisinin araştırılması
Amaç: Talasemi, otozomal resesif geçiş gösteren ve hemoglobin zincirlerinin hasarlı sentezi sonucu ortaya çıkan kalıtsal bir hematolojik hastalıktır. Hastalar altta yatan genetik mutasyona göre farklı hastalık fenotipleri ile karşımıza gelir ve aneminin derinliği ile birlikte transfüzyon gerekliliğine göre değişken klinik seyir izlenir. Regülatör T hücreleri (TREG), T hücrelerin bir alt grubu olup, vücutta immuntoleransın temini için kilit rol oynar. Otoimmün hastalıklar ve maligniteler gibi çeşitli hastalıklarda TREG'lerin klinik ile ilişkisi gösterilmiştir. Öte yandan, TREG'lerin talasemili olgularla ilişkisine dair çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Çalışmamızda beta talasemili erişkin olgularda TREG düzeylerinin değerlendirilmesi ve klinik komplikasyonlar ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal Metod: Araştırma kesitsel olarak planlanmış olup, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Hematoloji Bilim Dalı'nda takip edilen beta talasemili hastaların katılımı ile gerçekleşmiştir. Çalışmaya, transfüzyon bağımlı beta talasemi majör olguları ile kontrol grubu olarak sağlıklı gönüllüler dahil edilmiştir. Tüm katılımcılardan bilgilendirilmiş yazılı onamı alınmıştır. Hastaların demografik ve klinik özellikleri (yaş, cinsiyet, eğitim, kronik hastalık, transfüzyon sıklığı, şelatör kullanımı, komplikasyon öyküsü vb.) hastanemizde hasta takibi için kullanılmakta olan elektronik veri tabanından (Enlil v3.25.09.1) elde edilmiştir. Laboratuvar verileri arasında hemogram, biyokimyasal testler, ferritin, parathormon, TSH, FSH, LH, estradiol ve testosteron gibi hormon düzeyleri, 25-OH-vitamin D yer almıştır. Kardiyak, hepatik, endokrin ve kemik-metabolik komplikasyonlar, ''Thalassaemia International Federation'ın Guidelines for the Management of Transfusion-Dependent β-Thalassaemia 2025" kılavuzuna göre değerlendirilmiştir. TREG analizleri için alınan kan örnekleri hastanemiz Merkez Laboratuvarı'nda örnek alımını takiben 12 saat içerisinde çalışılmış ve analizler Kaluza yazılımı ile (Beckman Coulter, Miami, FL) yapılmıştır. Th 17 hücre düzeyinin belirlenmesi için yapılması planlanan çalışmalar öncesinde gereken lenfosit aktivasyonu yeterli düzeyde sağlanamadığından tamamlanamamış ve istatistiksel analizlere sadece TREG düzeyleri dahil edilmiştir. Veriler SPSS 20.0 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 27 beta talasemili ve 27 sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 54 olgu dahil edilmiştir. Regülatör T hücreleri talasemi grubunda kontrol grubuna kıyasla daha düşük düzeyde bulunmuş ve bu farkın Helios+TREG grubunda belirgin olduğu saptanmıştır. TREG düzeylerinin komplikasyonlar ile ilişkisine bakıldığında, beta talasemili olgularda endokrinopati ve kardiyak komplikasyon varlığında TREG düzeylerinin komplikasyon olmayan olgulara kıyasla daha düşük olduğu ve bu düşüklüğün Helios+TREG alt grubundan kaynaklandığı görülmüştür. Hepatik ve kemik-metabolik komplikasyonu olan olgular içinse TREG düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemiştir. Ek olarak, TREG düzeylerinin hemoglobin, ferritin ve 25-OH vitamin D düzeyleri ile ilişkisi incelendiğinde korelasyon olmadığı görülmüştür. Sonuç: Bulgularımız, beta talasemili olgularda TREG düzeylerinin azaldığını ancak bu değişikliğin endokrinopati ve kardiyopati dışındaki komplikasyonlarla ilşikili olmadığını göstermektedir. Araştırmamız konuyla ilgili kısıtlı sayıdaki literatüre katkı sunmakla birlikte kesin sonuçlar elde etmek için daha geniş ölçekli ve kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.
Metastatik kastrasyon dirençli prostat kanseri tanılı hastaların demografik, epidemiyolojik ve klinik özelliklerinin retrospektif incelenmesi
Amaç: Prostat kanseri Türkiye ve dünyada artan insidansıyla beraber önemli maligniteler arasındadır. Dünya çapında erkeklerde akciğer kanserinden sonra en sık görülen ikinci malignite ve kanserden ölümlerinin beşinci önde gelen nedenidir. Prostat kanseri evreleri lokalize (organa sınırlı) hastalık, lokal ileri evre hastalık, metastatik hormona duyarlı hastalık ve metastatik hormonal tedaviye dirençli hastalık evrelerinden oluşmaktadır. Tedavinin temelini androjen deprivasyon tedavisi oluştursa da androjen deprivasyon tedavisi uygulanan hastaların büyük çoğunluğunda kastrasyona dirençli prostat kanseri (CRPC) gelişmektedir. Metastatik CRPC'de kullanılan abirateron asetat, enzalutamid, dosetaksel, kabazitaksel, sipuleucel-T ve Lu-177 günümüzde klinik kullanımda olan tedavi rejimleridir. Çalışmamızda metastatik kastrasyon dirençli hastalarda hormonoterapi, dosetaksel, abirateron asetat ve enzalutamid tedavilerinin etkinliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, Ocak 2014 ile Mart 2022 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Tıbbi Onkoloji Polikliniği'nde metastatik kastrasyon dirençli prostat kanseri tanısı alan ve tedavisi uygulanan 59 hasta dahil edildi. Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma merkezinin elektronik kayıt ve verileri taranarak hormonoterapi, dosetaksel, abirateron asetat ve enzalutamid tedavisi alan mCRPC'li hastaların demografik özellikleri, gleason değerleri, metastaz yerleri ve tedavi modalitelerinin genel sağkalım ile progresyonsuz sağkalım üzerine etkinlik profilleri retrospektif olarak değerlendirildi. Onkoloji dosyalarından; hastaların demografik özellikleri, tanı anı patolojisi, prostat spesifik antijen (PSA) değeri, gleason skoru, birinci sıra tedavi ajanları, birinci sıra dosetaksel kemoterapisinin başlanma süresi ve aldığı kür sayısı, ikinci sıra tedavi için kullanılan ajanlar, bu ajanlarla tedavi altındayken takiplerindeki PSA değerleri, radyolojik görüntülemeleri, ikinci seçim tedavi sırasında progresyon gelişen hastalarda başlanan üçüncü seçim kemoterapötik ilaçlar, üçüncü seçim kemoterapötik ajanlarla tedavi altındayken takiplerindeki PSA değerleri, radyolojik görüntülemelerine ilişkin veriler toplandı. Elde edilen verilerin istatiksel analizi IBM SPSS 26.0 (SPSS Inc, Chicago, IL, USA) paket programı yapıldı, p<0.05 istatistiksel olarak önemlilik için yeterli kabul edildi Bulgular: Hastaların %17'si <65 yaş, %83'ü ≥ 65 yaş ve üzeri, tanı yaşı ortalaması 72,22±7,63, tanı anı ortanca PSA değeri 100 ng/ml (24 ng/ml-149 ng/ml), tanı anı ortanca gleason değeri 8 (7-9) idi. Hastaların %91'inin gleason skoru >7 idi ve en fazla gleason 9(%38) paterni tespit edildi. Hastalarda en sık hastada kemik metastazı(%69) görüldü. Birinci sıra tedavide 16(%27) hasta LHRH, 32(%55) hasta LHRH + dosetaksel, 9(%16) hasta LHRH + abirateron asetat, 2 (%3) hasta LHRH + enzalutamid tedavisi aldı. Birinci sıra tedavide ortanca radyolojik PFS 11,2 ± 0,927 ay, ortanca PSA PFS 11,7 ± 1,414 ay idi. İkinci sıra tedavide hastaların 7(%18)'si LHRH + dosetaksel, 20 (%52)'si LHRH + abiraterone asetat, 11 (%30)'i LHRH + enzalutamid tedavisi aldı. İkinci sıra tedavide ortanca radyolojik PFS 4,6±1,01 ay idi. Üçüncü sıra tedavide hastaların 8(%71)'i LHRH + dosetaksel, 2(%18)'si LHRH + abiraterone asetat, 1(%9)'i LHRH + enzalutamid tedavisi aldı. Hastaların ortanca radyolojik PFS 3,48(2,11-6,36) ay idi. Hastaların ortanca genel sağkalım süresi 26,5 ± 2,4 ay idi. Birinci sıra tedavide OS süreleri, LHRH alanlarda 18,6 ay, LHRH + dosetaksel alanlarda 23,26 ay, LHRH + abiraterone asetat alanlarda 9,08 ay, LHRH + enzalutamid alanlarda 8,25 ay idi. Sonuç: Çalışmamızda metastatik prostat kanserinde gleason değeri ile hastalığın agresifliğinin korelasyon gösterebileceği görüldü. Tedavi modalitelerine göre OS ve PFS ler değerlendirildiğinde birinci, ikinci ve üçüncü line de tedavi modalitelerinin OS ve PSF'leri arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunamadı. Ancak dosetaksel tedavisinin birinci ve üçüncü basamak tedavide OS ve PSF'ye diğer tedavilere göre daha fazla katkı sağladığı, dosetaksel kür sayısı arttıkça genel sağkalım süresinin uzadığı tespit edildi. Abirateron asetat ile tedavinin daha önce dosetaksel ile tedavi almış hastalarda PFS'ye daha fazla katkı yaptığı, birinci basamak tedavide ise dosetakselden daha kısa sağkalım yararı sağladığı görüldü ancak hasta sayısı yetersizdi. Enzalutamid tedavisinin birinci ve ikinci basamakta genel sağkalım yararı en düşük idi ancak hasta sayısının düşüklüğü nedeniyle net yorum yapılamadı. Çalışmamızın tek merkezde takipli olan, tedavi yaklaşımlarının değişmediği ve laboratuvar verileri için belirli referans değerleri olan hastalardan oluşması kısmen bir avantaj olsa da hasta sayısının az olması ve tedavi grupları arasındaki sayısal farklılığın dezavantaj olabileceğini düşünüyoruz. Farklı klinik sonuçlar elde edilmesi için daha büyük çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: prostat, kanser, LHRH, dosetaksel, abirateron asetat, enzalutamid
Birinci basamak sağlık kuruluşlarında takip edilen tip 2 diabetes mellitus tanılı hastaların metabolik kontrol ve tedavi parametrelerinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Bu çalışma Gaziantep ilinde Şehitkamil ve Şahinbey ilçelerine bağlı aile sağlığı merkezlerinde birinci basamak sağlık kuruluşlarında takip edilen diyabetik hastaların metabolik kontrol ve tedavi parametrelerinin değerlendirilmesi amacı ile yapılmıştır. Çalışmanın amacı birinci basamak sağlık kuruluşlarında takip edilen diyabetik hastaların demografik özelliklerinin tespiti, kullandıkları antihiperglisemik tedavi protokollerinin değerlendirilmesi, glisemik/metabolik kontrol hedeflerine ulaşma oranlarının saptanmasıdır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 01/01/2017-01/03/2019 tarihleri arasındaki dönemde Gaziantep Şahinbey ve Şehitkamil ilçelerinde bulunan aile sağlığı merkezlerine başvuran daha önceden takipli toplam 496 tip 2 diyabetes mellitus hastası araştırmaya dahil edildi. Çalışmaya başlamadan önce Gaziantep İl Sağlık Müdürlüğü'ne ayrıntılı bir dosya sunularak hasta bilgilerine erişme izni alındı. Çalışmamızda hastaların yaş, cinsiyet ve bilinen ek hastalıkları sorgulandı. Sonrasında diyabet hastalığının tipi ve almakta olduğu tedavisi kaydedildi. Diabetes mellitus hastalarından rutin olarak istenen tetkiklerden cbc, üre, kreatinin, açlık kan şekeri, tokluk kan şekeri, hemoglobin A1c (HGBA1C), LDL, kolesterol, HDL kolesterol, trigliserid, total kolesterol, tam idrar tahlili, albuminüri düzeyleri retrospektif olarak incelendi. Bu amaçlarla aile hekimliği sisteminde mevcut laboratuar tetkiklerine bakıldı. Hastanın hipertansiyon, koroner arter hastalığı, serebrovasküler olay öyküsü, periferik arter hastalığı tanısı sistemde var ise kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların %70,0'i kadın , %30'u erkek idi. Tüm hastaların yaş ortalaması 56,2 ± 8,9 yıl olup kadınlarda 55,8±9,4 yıl erkeklerde 56,9 ±7,7 yıl olarak saptandı saptandı. Hastaların HbA1c ortalaması 7,4±1,6 olarak bulundu; cinsiyete göre HbA1C değerleri arasında anlamlı fark yoktu. (p>0,05). Hastaların sadece %36,2'si hedef HbA1C değerinde idi. Hastaların açlık kan şekeri ortalaması 143,8±67,6(En düşük=71, En yüksek=512) mg/dl olarak saptandı. Hastaların %19,4'ünün (n=77) tam idrar tetkikinde en az +1 olarak proteinüri vardı. Proteinüri saptanan hastaların HbA1c ortalaması 8,4 (std sapma) olarak tespit edildi ve bu hastaların sadece %28,5'i (n=22) hedef HbA1c değerinde idi. Proteinürisi olmayan hastaların %37,7'si(n:120) hedef HbA1C değerinde saptandı. Hastaların %35,4'ünde dosyasında hipertansiyon varlığı kaydedilmişti, hipertansiyon olan hastaların HbA1c ortalaması7,5 olarak saptandı ve bu hastaların %48,2'si hedef değerde olarak görüldü Çalışmaya katılan hastaların %17,7'sinde(n=88) hiperlipidemi saptandı. Hiperlipidemisi olan hastaların %36,3'ü(n=32) hedef HbA1c değerinde idi. Hastaların lipid profilleri HDL, LDL, TG ve TK düzeyleri ayrı ayrı değerlendirlerek ele alındı. Hastaların %11,3'ünde (n=56) koroner arter hastalığını tip 2 diabetes mellitusa eşlik etmekteydi. Çalışamaya katılan hastaların %47,5'i(n=236) tekli oral antidiyabetik kullanırken ,%22,3'ü(n=111) ikili,%10,8'i(n=54) üçlü,%2'si (n=10) dörtlü oral antidiyabetik almaktaydı. Tekli OAD alanların %92,6(n=215) kadarı metformin kullanmaktaydı. Hastaların %17,1'i(n=85) insülin ya da insülin –oral antidiyabetik kombinasyonu ile tedavi almakta idi. Tekli ilaç kullanan hastaların %72,4(n=171) hedef HbA1C değerinde iken bu oran ikili ilaç kullananlarda %32,4(n=36), üçlü ilaç kullananlarda %24(n=13),dörtlü ilaç kullananlarda %10(n=1), insülin kullanan hastalarda %12,9(n=11), sadece metformin kullanan hastalarda %75(n=162), metformin ve DPP4 inhibitörü kullanan hastalarda %33,3(n=10), sadece DPP4 inhibitörü kullanan hastalarda %33,3(n=2), metformin ve sulfonilüre kullanan hastalarda %32,5(n=14) olarak tespit edildi. Sadece sulfonilüre alan hastalardan hedef değerde olan hasta tesptit edilemedi. Metformin ve glitazon alan hastalarda hedef HbA1C değerinde olma durumu %32,5(n=14),sadece glitazon alanlarda %80, metformin ve glinid alanlarda %62,5(n=5),metformin ve sulfonilüre ve DPP4 inhibitörü kullananlarda %12,5(n=3),sadece oral antidiyabetik alan kullananlarda%53,7 (n=221),insülin ve oral antidiyabetik kombinasyonu kullanan hastalarda %9(n=5) olarak saptandı. Sonuç: Diabetes mellitus tüm dünyada ve ülkemizde şehirleşme oranının artması, teknoloji karşısında sedanter yaşam, yanlış beslenme nedeni ile giderek büyüyen bir halk sağlığı problemi ve kişinin tüm yaşamını etkileyen bir hastalık olup tedavisinde multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Diyabet kontrolünün karmaşık doğası, sık ve dikkatli izlem gerektirmesi, yaşam tarzı değişikliğinin önemi nedeni ile; hem tüm branşlardaki hekimler olarak hem de hastalar olarak birlikte yaşanması öğrenilmesi gereken kronik bir hastalık sürecidir. Tedavi seçiminde 'hastalık yoktur, hasta vardır' ilkesi göz önünde tutularak uygun hastaya uygun tedavi seçimi yapılması özellikle mikrovasküler komplikasyonların kontrolü açısından önem taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, glisemik kontrol,hedef HbA1c,oral antidiyabetik
Hemodiyaliz hastalarında eritroferon, hepsidin düzeyleri ve demir parametrelerinin ilişkisinin araştırılması
Giriş: Anemi, kronik böbrek hastalığı (KBH) hastalarında çok sık görülen önemli bir sorundur ve en önemli nedeni eritropoetin (EPO) düzeyinde göreceli düşüklük olmakla beraber; anemiye katkıda bulunan mutlak demir eksikliği, inflamasyon ve hepsidin artışı gibi birçok faktör vardır. Yakın zamanda EPO uyarısı sonrası eritroblastlardan salınan bir protein olarak tanımlanmış eritroferonun (ERFE) hepsidin salınımını baskıladığını ileri süren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda eritroferon, hepsidin, eritropoetin düzeyleri ve demir parametrelerini epoetin alfa ve darbopoetin olmak üzere iki farklı eritropoez stimüle edici ajan (ESA) alan ve ESA almayan hemodiyaliz hastalarında araştırmayı ve tedavi alan hastalarda ESA uygulanmasını takiben bu parametrelerin zaman içindeki değişimlerini incelemeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan çalışmamızda, hemodiyalize giren 60 hasta ESA almayanlar, epoetin alfa alanlar ve darbepoetin alfa alanlar olmak üzere 3 gruba ayrılarak iki aşamada incelenmiştir. İlk aşamada bu üç grupta hepsidin ve ERFE düzeyleri ile demografik veriler, KBH etyolojisi, diyaliz süresi, hemogram, demir parametreleri, EPO düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır. İkinci aşamada yalnızca ESA kullanan hastalarla incelemeye devam edilmiş ve bu hastalarda ESA uygulanmasından hemen önce, 2. ve 7. günde hemodiyaliz öncesinde tekrar kanlar alınarak başta EPO, hepsidin ve ERFE düzeylerindeki değişim ve bu düzeylerin birbirleriyle, hemogram ve demir parametreleri ile olan ilişkisi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bulgular: Hasta grupları yaş, cinsiyet, KBH süresi, hemodiyalize girme süresi, böbrek fonksiyonları, hemogram ve demir parametreleri açısından benzerdi ancak C- reaktif protein (CRP) düzeyi epoetin alfa grubunda diğer gruplardan daha yüksekti. Hepsidin ve ERFE düzeyleri açısından da gruplar arasında anlamlı fark yoktu. EPO düzeyi beklendiği gibi ESA almayan grupta düşüktü, diğer iki grupta benzerdi. ESA uygulamasını takiben yapılan incelemelerde EPO düzeyinin her iki grupta sayısal olarak 2. günde arttığı, 7. günde tekrar azalarak benzer bazal seviyelere indiği gözlenmekle beraber bu değişim yalnızca epoetin alfa grubunda istatistiksel anlamlı idi (<0,001). Hepsidin düzeyinin 2. günde ve 7. günde sayısal olarak giderek arttığı görülmekle birlikte bu değişim epoetin grubunda istatistiksel anlamlı olup hepsidinin 2. gündeki artışı darbepoetin grubunda istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı (epoetin grubunda 0, 2, 7.gün sırasıyla 5,7, 6,18, 7,54 ng\ml, p<0,001; darbepoetin grubunda sırasıyla 5,3, 6,75, 8,01 ng\ml, p=0,006). ERFE düzeyleri de sayısal olarak artma eğiliminde gözükmekle birlikte bu artış istatistiksel anlamlılığa ulaşmıyordu (epoetin grubunda 0, 2, 7.gün sırası ile 0,62, 0,64, 0,73 ng\ml, p=0,072; darbepoetin grubunda sırasıyla 0,5, 0,51, 0,89 ng\ml, p=0,069). Hem hepsidin hem ERFE düzeyleri 0, 2, 7. gün değerleri gruplar arasında farklı değildi. Sonuç: Hayvan çalışmaları ve diğer hasta gruplarında yapılan çalışmalarda endojen ve eksojen EPO uyarısı ile arttığı öne sürülmüş olan ERFE düzeyleri, bizim çalışmamızda ESA almayan ve farklı ESA'lar alan hemodiyaliz hastalarında benzer bulunmuştur. Yine ERFE ile baskılandığı düşünülen hepsidin düzeyi açısından çalışmamızda gruplar arasında fark saptanmamıştır ancak ESA uygulamasından sonra hepsidin düzeyleri özellikle bazal CRP' nin yüksek olduğu epoetin grubunda daha anlamlı olmak üzere progresif artış göstermiştir. Son dönem KBH hastalarında eritropoeze etki eden çok sayıda faktör ve karmaşık mekanizmaları yansıtır şekilde, bu hasta grubunda az sayıda olan ERFE çalışmalarında çelişkili sonuçlar bildirmektedir. Bizim çalışmamızda ESA sonrası ERFE düzeyleri çok dar bir aralıkta değişim göstermiştir ve her iki grupta da bir artış trendi izlemekle birlikte istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır. ERFE' nin artışı ile hepsidinin ilk günlerdeki artış miktarı arasında anlamlı ve negatif yönde korelasyon saptanması çalışmanın kısmen küçük hasta sayısı ve ardışık ölçümlerin az sayıda olması gibi kısıtlılıkları nedeniyle net ortaya konamamış bir ilişki olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Kronik böbrek hastalığı, hemodiyaliz, anemi, eritropoez stimüle edici ajanlar, eritropoetin, hepsidin, eritroferon
Diyabetik retinopatisi olan hastalarda total antioksidant status ve total oksidant status düzeylerinin incelenmesi
Amaç: Diyabetik retinopati, diyabetin en yaygın görülen mikrovasküler komplikasyonudur. Retinopatinin patogenezinde birçok mekanizma tanımlanmıştır. Oksidatif stres diyabetik retinopati gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Bu çalışmada oksidatif stresin belirteçleri olarak total antioksidant status (TAS), total oksidant status (TOS) ve oksidatif stres indexi (OSİ) düzeylerinin diyabetik retinopati patogenezindeki rolünü, retinopati erken tanı ve tedavisindeki yerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları ve Göz Hastalıkları polikliniğine Mayıs 2021-Aralık 2021 tarihleri arasında başvuran 18-75 yaş arası diyabetik retinopatisi olan 30 hasta, diyabetik olup retinopatisi olmayan 34 hasta ve bilinen kronik hastalık tanısı olmayan sağlıklı 32 kontrol grubu dahil edildi. Hastaların demografik verileri muayene sırasında kaydedildi. Katılımcılar göz hastalıkları polikliniğinde Optik Koherens Tomografi (OCT) kullanılarak tarandı. Hemogram ve biyokimyasal parametreler için yazılı ya da elektronik kayıtlara geçen hastaların rutin poliklinik kontrollerindeki sonuçlarından yararlanıldı. TAS, TOS ölçümleri MINDRAY-BS400 marka cihazda RelAssay Diagnonostics marka ticari kitlere kalibrasyon-kontrol işlemlerinden sonra kolorimetrik yöntemle analiz edildi. Sonuçlar TAS mmol/L, TOS µmol/L cinsinden verildi. TOS/TAS oranı ile OSİ değeri hesaplandı. Elde edilen tüm veriler SPSS 26.0 istatistik paket programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 96 hasta kabul edilmiştir. Gruplar arasında cinsiyet dağılımı, medeni durum, vücut kitle indexi, bel ve kalça çevresi benzer izlendi. Diyabet süresi, HbA1C, açlık kan şekeri, proteinüri ve trigliserid düzeyleri diyabetik retinopatisi olan grupta yüksek saptandı. TOS ölçümleri, retinopatisi olan grupta ortalama 8.11 ± 2.87 µmol/L, retinopatisi olmayan grupta µmol/L 5.72 ±1.44 ve kontrol grubunda 4.69 ± 1.40 µmol/L ile en düşük kontrol grubunda saptanırken retinopatili hasta grubunda istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p:0.000). TAS, kontrol grubunda 1.26 ± 0.20 mmol/L ile anlamlı yüksek, diyabetik hasta grubunda düşük saptandı. Retinopatisi olan grupta 1.09 ± 0.171 mmol/L, retinopatisi olmayan grupta 1.16 ±. 0.18 mmol/L olarak düşük bulundu ancak istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p:0.139). OSİ değeri DRP'li grupta 0.76 ± 0.29 bulundu ve TOS değeri ile uyumlu olup yüksek saptandı (p:0.000). TOS ve OSİ düzeyleriyle Açlık kan şekeri, HbA1C, TSH, trigliserid arasında pozitif yönde korelasyon izlendi. Diyabetik retinopatiyi öngörmek için yapılan multivariate logistik regresyon analizinde diyabet süresi, toplam insülin dozu ve diüretik kullanımının olması, TOS ve OSİ düzeylerinin yüksek olması diyabetik retinopati için bağımsız bir risk olarak saptamıştır. Sonuç: Çalışmamızda diyabetik vakalar ve sağlıklı kontrol gruplarının karşılaştırılmasıyla; TAS seviyelerindeki düşüklüğün diyabetin kendisi ile yakın ilişkili olduğu ancak retinopatiyi göstermede yetersiz kaldığını gösterilmiştir. TOS ve OSİ ölçümleri diyabetik retinopati gelişimini ön görmede yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahiptir. Oksidan ve antioksidan arasındaki dengenin bozulması, oksidatif stresin diyabetik retinopati etyopatogenezinde önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. TOS ve OSİ düzeylerinin kalorimetrik ölçümleri diyabetik retinopati erkan tanısı, tedavisi ve takibine katkı sağlayabilir. Ancak bu alanda daha büyük çaplı prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: diyabetik retinopati, oksidatif stres, TAS, TOS, OSİ
Sepsis biyobelirteçlerinin tanı ve prognostik önemlerinin karşılaştırılması
Giriş ve amaç: Sepsis, enfeksiyona karşı vücutta oluşan kontrolsüz inflamatuvar yanıt olup, yüksek morbidite ve mortaliteyle seyretmesi nedeni ile erken tanı ve tedavinin oldukça önemli olduğu klinik bir tablodur. Bu nedenle günümüzde septik olguların daha erken tanı alabilmesi ve prognozunun öngörülebilmesi için yeni biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. Presepsin anjiopoetin 1 ve anjiopoetin 2 bu alanda henüz rutin kullanıma girmemiş biyobelirteçler olup, çalışmamızda Sepsis 3 toplantısında yapılan yeni tanımlamaya göre sepsis tanısı alan olgularda bu biyobelirteçlerin tanısal ve prognostik değerlerini kıyaslamayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 33'ü erkek ve 15'i kadın toplam 48 olgudan oluşan hasta grubu ve 23'ü erkek 19'u kadın toplam 42 olgudan oluşan kontrol grubu alındı. Hastaların demografik verileri, eşlik eden hastalık durumları, ilk 24 saatte hesaplanan yatış APACHE II, SAPS ve SOFA skorları, yatış gününde ölçümleri yapılan lökosit sayısı, eritrosit sedimentasyon hızı, C-reaktif protein, prokalsitonin değerleri, kültür tetkiki sonuçları (kan, idrar, balgam, endotrakeal aspirat) ve yoğun bakım yatışı sonrasındaki 7 ve 28.gün mortalite sayıları kayıt altına alındı. Presepsin, anjiopoetin 1 ve anjiopoetin 2 düzeyleri sandwich-ELISA yöntemi ile belirlendi. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmedi (p>0.05). Hasta grubunda presepsin, anjiopoetin 1 ve anjiopoetin 2 düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yüksek olarak belirlendi (p<0.001). Değerlendirme sonucunda serum presepsin değerinin sepsis tanısını koymada tanısal değeri olduğu görüldü (EAA: 0.74, % 95GA: 0.64–0.85, p<0.001). Bu değer için önerilen sınır değeri 0.47 olarak belirlenmiş olup % 73 sensitivite ve % 62 spesifite tespit edildi. Serum anjiopoetin 1 değerinin sepsis tanısını koymada tanısal değeri olduğu görüldü (EAA: 0.80, % 95GA: 0.71–0.89, p<0.001). Bu değer için önerilen sınır değeri 178.24 olarak belirlenmiş olup % 69 sensitivite ve % 69 spesifite tespit edildi. Serum anjiopoetin 2 değerinin sepsis tanısını koymada tanısal değeri olduğu görüldü (EAA: 0.89, % 95GA: 0.82–0.95, p<0.001). Bu değer için önerilen sınır değeri 77.56 olarak belirlenmiş olup % 84 sensitivite ve % 83 spesifite tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda hasta grubundaki presepsin, anjiopoetin 1 ve anjiopoetin 2 düzeyleri sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek tespit edilmiş olup tanı koymada yüksek sensitivite ve spesifite ile başarılı bulunmuşlardır. Presepsin, anjiopoetin 1 ve anjiopoetin 2 düzeyleri sepsisli hastalarda 7 ve 28 günlük mortalite tahmininde yüksek sensitivite ve spesifite ile başarılı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Sepsis, septik şok, Presepsin, Anjiopoetin 1, Anjiopoetin 2, biyobelirteç, APACHE II, SAPS , SOFA
Periferik diyabetik nöropatisi olan ve olmayan tip 2 diyabetik hastalarda tenascin-C, GDF-15 ve pentraxin-3 düzeylerinin araştırılması
Amaç: Diyabetik periferik nöropati (DPN); diyabetes mellitusun (DM) önemli kronik mikrovasküler komplikasyonlarından biridir. Hiperglisemi ile birlikte oluşan oksidatif stres, endotel disfonksiyonu ve tetiklenen inflamasyon gibi birçok faktörün nöropati patofizyolojisinde rol aldığı düşünülmektedir. Bu çalışmada, Tip 2 diyabetli hastalarda Büyüme Farklılaşma Faktörü-15 (GDF-15), Pentraksin-3 (PTX-3) ve Tenascin-C (TN-C)'nin plazma düzeyleri ile diyabetik nöropati arasındaki ilişkiyi araştırmak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Tip 2 DM tanısı bulunan 56 hasta ve sistemik hastalığı olmayan 30 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Hastalar periferik distal simetrik polinöropati olan ve olmayan Tip 2 DM'li hastalar ve kontrol grubu olarak 3 gruba ayrıldı. Gruplar arasında serum PTX-3, GDF-15, TN-C düzeyleri eliza yöntemiyle ölçüldü ve karşılaştırıldı. Bulgular: TN-C serum düzeyi ortalama 1.890±0.6 ng/ml ile nöropatisi olan grupta en yüksek, 0.884±0.2 ng/ml ile kontrol grubunda en düşük saptandı. Diyabeti olup nöropatisi olmayan grupta ise 1.266±0.3 ng/ml ile nöropatisi olan gruba göre düşük saptandı. Gruplar arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p:0.000). GDF-15 serum düzeyi ise nöropatisi olan grupta ortalama 1.311±0.5ng/ml, nöropatisi olmayan grupta 0.955±0.3 ng/ml, kontrol grubunda ise 0.678±0.1 ng/ml ile en düşük kontrol grubunda saptanırken nöropatili hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p:0.000). Aynı zamanda, GDF-15 ve TN-C ile HbA1c arasında pozitif korelasyon saptandı. PTX-3 düzeyi ise nöropatisi olan grupta ortalama 0.617±0.1 ng/ml, nöropatisi olmayan grupta 0.780±0.2 ng/ml, kontrol grubunda ise 0.671±0.3 ng/ml olarak saptandı. DPN olan hastalarda düşük bulunan serum PTX-3 düzeyi, diğer gruplar ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı değildi (p:0.080). Sonuç: Çalışmamızda artan GDF-15 ve TN-C düzeyi ile DPN arasında anlamlı ilişki olduğu gösterilirken PTX-3 düzeyi ile anlamlı ilişki bulunmamıştır. GDF-15 ve TN-C düzeylerinin DPN taramasında, erken tanısında ve tedavisinde yol gösterecek biyobelirteçler olduğunu düşünmekteyiz ancak bu alanda yapılması gereken daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Diyabetik Periferik Nöropati, GDF-15, Pentraxin-3, Tenascin-C
Sepsisli hastalarda beslenmenin moleküler düzeydeki etkinliğinin araştırılması
Sepsis enfeksiyonla indüklenen fizyolojik, patolojik, biyokimyasal anormalliklerin eşlik ettiği bir sendrom olup ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Gerçek insidansı bilinmemesine rağmen dünya çapında mortalitenin başta gelen nedenlerinden biri olduğu tahmin edilmektedir (1). Septik şok mortalite riski tek başına sepsisten çok daha yüksek olan, dolaşım sistemi bozukluğu, hücresel ve metabolik anormalliklerin eşlik ettiği, ortalama arter basıncını 65 mmHg ve üzerinde tutmak için vazopressör gereksinimi duyulan ve hipovolemi yokluğunda serum laktat seviyesinin 2 mmol/L (>18 mg/dL) üzerinde olması ile tanımlanan tablodur. Bu iki bulgunun varlığında mortalite riski %40'dan yüksektir (1). Sepsis ve septik şok bugün bile %20-%50 arasında değişen yüksek mortalite oranlarına sahiptir. Etken mikroorganizmanın belirlenmesi gerekli olmasına rağmen kültür testleri zaman alıcı ve sensitivitelerinin düşük olması nedeniyle her zaman faydalı olamamaktadır (2). Sepsis şiddetini değerlendirmek için sıklıkla SOFA ve APACHE 2 skorları kullanılmaktadır. Bu skorlama sistemlerinin kullanımı oldukça kompleks ve zaman alıcıdır. Skorlama için gerekli parametrelerin toplanması her zaman mümkün olmayabilir. Bu yüzden sepsis şiddetini daha kolay değerlendirebilmek için kolaylıkla ölçümü yapılabilecek bir biyobelirtece ihtiyaç vardır (2). Yoğun bakım hastalarında bilhassa sepsis de dahil olmak üzere malnutrisyon artmış morbidite ve mortaliteyle ilişkili olup bu hastaların standart bakımlarında nutrisyonel destek son derece önemlidir. Sepsis, proinflamatuvar metabolik yanıt, artmış enerji tüketimi, hızlanmış katabolizma ve hiperdinamik dolaşımsal değişiklikler ile karakterizedir. Bu bağlamda sepsis hastalarında yağsız vücut kütlesinde azalma, organ fonksiyonlarında ve immün fonksiyonlarda bozulma gerçekleşir ki bu durumun uzun sürmesi halinde protein enerji malnutrisyonu, enfeksiyoz morbiditede artış, yapay 2 solunum bağımlılığı, yoğun bakım ve hastanede kalış süresinin artması ve mortalitede artış gibi durumlar ortaya çıkabilmektedir. Bu araştırmada sepsisli hastalarda 1,3mg/kg/gün dozunda protein desteği ile 2mg/kg/gün dozunda protein desteği ile beslenen hastalarda inflamatuar ve antiinflamatuar moleküllerin düzeyinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Kanserli hastalarda sisplatin tedavisi öncesi ve sonrası iskemi modifiye albümin ve paraoksonaz-1 düzeylerinin değerlendirilmesi
Giriş: Sisplatin kanser tedavisinde kullanılan ancak nefrotoksisite, ototoksisite, miyelosupresyon gibi doz sınırlayıcı yan etkileri olan güçlü bir kemoterapötik ajandır. Sisplatin nefrotoksisitesi çeşitli şekillerde kliniğe yansır. Bunlardan en sık görüleni akut böbrek hasarı (ABH)'dır. Bu çalışmada sisplatin kemoterapisi alan kanserli hastalarda iskemi modifiye albümin (İMA) ve paraoksonaz-1 (PON-1) moleküllerinin sisplatin ilişkili nefrotoksisiteye bağlı henüz kliniğe yansımamış akut böbrek hasarının erken ve doğru bir göstergesi olup olamayacağının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Düzce Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Onkoloji kliniğinde sisplatin kemoterapisi başlanan 40 hasta ile yapılmıştır. Daha önce herhangi bir kemoterapi tedavisi almış, nefrotoksik herhangi bir ilaç kullanımı olan, diyabeti, hipertansiyonu, kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalar çalışma dışında bırakılmıştır. Hastalarda sisplatin tedavisi öncesi ve 3.kür tedavisi sonrası İMA ve PON-1 düzeyleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların tedavi sonrası İMA, PON-1, İMA/Albümin oranı, kreatinin klirensi, albümin, hemoglobin, venöz kan gazı pH'sı, lökosit, nötrofil, lenfosit, eozinofil ve bazofil sayılarında istatistiksel olarak anlamlı düşüş izlenirken; venöz kan gazı laktat düzeylerinde ise anlamlı bir artış saptandı (p<0,05). Ayrıca hastaların 3.kür tedavi sonrası vücut kitle indekslerinde (VKİ) istatistiksel olarak anlamlı bir azalma (p=0,007) izlendi. Tedavi öncesi ve sonrasında İMA, PON-1, İMA/Albümin değerlerindeki değişim ile diğer biyokimya parametrelerindeki değişim düzeyleri arasındaki korelasyonlar karşılaştırıldığında; PON-1 ile kreatinin klirensi ve serum albümin düzeyleri arasında zayıf düzeyde pozitif yönlü korelasyon görülürken, PON-1 ile CRP arasında zayıf düzeyde ancak negatif yönlü korelasyon saptandı. İMA ve ii İMA/Albümin ile diğer biyokimya parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmada sisplatin tedavisi sonrası hastalarda İMA, PON-1, İMA/Albümin oranı ve kreatinin klirensi anlamlı düzeyde azalmıştır. Akut böbrek hasarında PON-1 düzeyinin erken tanı ve hastalığın seyrinde önemli bir takip parametresi olabileceği düşünülmekle birlikte; laktat düzeylerindeki artış ile ilişkili düşündüğümüz İMA düzeyindeki düşüşün, İMA'in tanısal duyarlılığını azaltması sebebiyle akut böbrek hasarının bir göstergesi olabileceği düşünülmemiştir. Anahtar kelimeler: sisplatin, akut böbrek hasarı, İMA, PON-1
İnflamatuar barsak hastalığı olan hastalarda IBD-disk skoru ile yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Giriş: İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH), genetik yatkınlığı olan bireylerde çevresel ve immünolojik faktörlerin etkisi ile ortaya çıktığı düşünülen, idiopatik, alevlenme ve iyileşme dönemleriyle karakterize kronik inflamatuar seyirli hastalıktır. Ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığı (CH) inflamatuar barsak hastalıklarının iki yaygın formu olup İBH'nin yaklaşık %5-15'lik bir kısmını da klinik ve patolojik olarak tam ayırt edilemeyen Sınıflandırılamayan İBH vakaları oluşturmaktadır. Avrupa 'da yaklaşık olarak CH için insidans her 100.000 kişide 0,7-9,8, ÜK için insidans her 100.000 kişide 1.5-20.3 arasında değişmektedir. Hem ÜK hem de CH fiziksel, psikolojik, ailevi ve sosyal yaşamda bozulmaya sebep olabilen, hastaların yaşam kalitesini azaltan engelliğe neden olduğundan, hastanın tedavisinin yönetiminde hasta tarafından bildirilen sonuçlar (PRO) önem arz etmektedir. İBH'li hastalarda engelliği ölçmek için kendi kendine uygulanabilen bir görsel araç olan IBD-Disk (Inflammatory Bowel Disease) anketi geliştirilmiştir. Çalışmamızda ÜK ve CH grubunda tedavi öncesinde ve sonrasında IBD-Disk skorları ile tedavi öncesi ve sonrasındaki endoskopik ve patolojik skorları arasındaki korelasyonu değerlendirip, İBH'lerde IBD-Disk skore ile yaşam kalitesini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Temmuz 2021-Temmuz 2022 arasında kliniğimize peşi sıra başvuran, 18-80 yaş arası, İBH tanısı ile takip edilen veya yeni tanı almış hastalar dahil edildi. Aydınlatılmış onam formunu imzalayan hastaların klinik ve demografik özellikleri kaydedildi. Takip altında olanlarda aktivasyon durumunda tedavi değişikliği yapılmadan önce, yeni tanı alanlarda ise tedavi başlangıcı öncesi laboratuvar tetkikleri, endoskopik ve patolojik bulguları kaydedildi. Hastalara tedavi başlangıcı veya tedavi değişikliği öncesi bazal IBD-Disk anketi uygulandı. Ardından tedavinin ilk haftası, ilk ayı ve üçüncü ayında aynı şekilde anket soruları yöneltildi. Anket soruları ile aynı sıklıkta klinik aktivite skorları ve laboratuvar ölçümleri yinelendi. Tedavi başlangıcı veya değişikliği sonrası 3.ayda hastaların endoskopik ve patolojik değerlendirmeleri yapıldı. Elde edilen anket sonuçları birbirleri ile ayrıca hastalığın klinik, endoskopik ve histopatolojik değişiklikleri ile karşılaştırıldı. iii Bulgular: Yaş ve cinsiyet açısından değerlendirildiğinde gruplar homojendir. ÜK grubunda 3.ay hemoglobin değerlerinin anlamlı olarak bazal hemoglobin değerlerinden yüksek olduğu saptanmıştır. ÜK grubunda bazalde ölçülen Nancy Histolojik İndeks (NHI) skoru ve Mayo Endoskopik Skoru (MES) 3.ayda ölçülen skorundan anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. CH grubunda 3.ay hemoglobin değerlerinin anlamlı olarak bazal hemoglobin değerlerinden yüksek olduğu, 3.ay ölçülen lökosit ve Internationel Normalized Ratio (INR) değerlerinin bazalde ölçülen lökosit değerlerine göre anlamlı düşük olduğu saptanmıştır. CH grubunda bazalde ölçülen Simple Endoscopic Score for Crohn's Disease (SES-CD) skoru, 3.ayda ölçülen SES-CD skorundan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. ÜK grubunda NHI'nın 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri ile ÜK-MES skorlarının 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri arasında pozitif anlamlı korelasyon saptanmıştır. CH grubunda NHI'nın 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri ile SES-CD skorlarının 0 ila 3.aydaki değişimleri arasında pozitif anlamlı korelasyon saptanmıştır. Sonuç: ÜK ve CH grubunda tedavi sonrasında bazal IBD-Disk genel ve tüm alt skorlarının, 3.ay ölçümlerine göre anlamlı derece daha yüksek olduğu saptanmıştır. ÜK ve CH grubunda endoskopik bulgular ile patolojik skorlar arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır ancak IBD-Disk skorları ile endoskopik ve patolojik skorlar arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmamıştır. Çalışmamızın, bu konuda yapılacak çalışmalara ışık tutacağını umuyoruz. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, IBD-Disk, Nancy histolojik indeksi
Üst gastrointestinal sistem kanamalarında sıcak forseps ile hemoklip uygulamalarının retrospektif karşılaştırılması
Giriş: Üst gastrointestinal kanama (ÜGİK), doktorlar tarafından en sık karşılaşılan acil durumlardan biridir. Yıllık insidans 100.000'de 133'tür. Peptik ülser hastalığı, tüm vakaların %31 ila %67'sinden sorumludur ve ÜGİK'nin en yaygın nedenidir. Bunun yanında diğer nedenler varis kanaması, eroziv hastalıklar, Mallory-Weiss yırtığı, Dieulafoy lezyonları, vasküler ektazi ve malignite olarak sıralanabilir. Tedavi genellikle asit baskılama ve endoskopik yöntemlerin kullanımına dayanır. ÜGİK tedavisinde kullanılabilecek endoskopik teknikler; enjeksiyon tedavisi, termal pıhtılaşma tedavisi, hemostatik klipsler, fibrin örtücü, argon plazma pıhtılaştırması ve bu sayılan tekniklerin herhangi biri ile epinefrin enjeksiyonu kombinasyonu yer almaktadır. Bununla birlikte, hangi yöntemin en iyi olduğuna ve seçim yöntemini oluşturması gerektiğine dair net bir kanıt yoktur. Endoskopistin kişisel tercihi, mevcut ekipman, lezyonun yeri ve özellikleri tedavi seçiminde rol oynar. Endoskopik HC, ÜGİK tedavisinde sıklıkla kullanılan mekanik bir tekniktir. Bu mekanik aparat kanayan lezyona ve periferik dokuya tutunarak tamponad ve hemostaz sağlar. Termal tedaviler ise vasküler yapılarda koagülasyon nekrozu ile daralma yaparak hemostaz sağlar. Üç ana tip termal temas cihazı vardır; çok kutuplu sondalar, ısıtıcı sondalar ve monopolar sondalar. Düşük maliyetli olan sıcak forseps (HF), monopolar hemostatik forsepse benzer şekilde çalışır. HF özellikle polipektomide ve endoskopik submukozal diseksiyonda (ESD) hemostaz sağlanmasında faydalıdır. Çalışmamızda ÜGİK tedavisinde HC ve HF'nin etkinliği ve maliyet etkinliğinin retrospektif karşılaştırmasını yaptık. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Düzce Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji ve İç Hastalıkları Anabilim Dalı'nda; Haziran 2017-Mart 2022 tarihleri arasında Gastroenteroloji ve İç Hastalıkları polikliniklerine başvuran hastalarla gerçekleştirildi. Hastalar araştırmaya katılmaya gönüllü olanlardan seçildi ve yazılı bilgilendirilmiş onam formu alındı. Üst gastrointestinal sistem kanaması olan hastalara endoskopi sırasında gereği halinde sıcak forseps veya hemoklip uygulamaları rutin olarak yapılmaktadır. Hastalar uygulanan endoskopik hemostatik yönteme göre iki gruba ayrıldı. HF grubu, sıcak forseps koagülasyon, HC grubu ise hemoklips uygulanan kişilerden seçildi. Primer hemostaz oranları, tekrarlayan kanama, transfüzyon gereksinimleri, hastanede kalış süreleri ve maliyetler iki grup arasında karşılaştırıldı. Acil servise ve/veya polikliniğe hematokezya ve/veya melena ve/veya hematemez nedeniyle başvuran hastalara gastroenterologlar tarafından tüm endoskopik prosedürler başvurudan sonraki 48 saat içinde gerçekleştirildi. Her hastada hemostaz yönteminin seçimi, kanamalı lezyonun konumuna, antiagregan ve antikoagülan kullanımına bağlı olarak, gastroenteroloğun kararına göre seçildi. Kalp hızı, kan basıncı ve hemoglobin düzeylerinin ilk stabilizasyonunu takiben 24 saat içinde, şok veya hemoglobin konsantrasyonlarında >2 g/dl azalma, taze hematemez veya melena yeniden kanamayı işaret eder olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların demografik özellikleri açısından HC ve HF gruplarının karşılaştırma analizinde yaş ve cinsiyet homojendir. Her iki grupta işlem sonrası ilk 24 saatte hipotansiyon ve taşikardi gelişimi açısından yapılan karşılaştırma analizinde, anlamlı fark tespit edilmedi. HC ve HF tedavi gruplarında tekrarlayan kanama oranlarının arasında anlamlı fark bulunmadı. HC ve HF tedavi grupları arasında primer hemostaz oranları sırasıyla %83,33 ve %87,21 olarak saptandı (p=0,537). Her iki grupta hospitalizasyon süresi ortalama üç gün olarak tespit edildi (p=0,206). Maliyet açısından tedavi grupları karşılaştırıldığında, HC grubunda maliyet HF grubuna göre yüksek bulundu (p<0,001). Sonuç: Bu çalışma görece daha yeni olan HF tedavisinin HC kadar güvenli ve etkin olmasının yanı sıra maliyet etkinliği açısından HC'den üstün olduğunu göstermiştir. Bu bağlamda HF tedavisi uygun endikasyonda ÜGİK hastalarında kullanılabilir. Bu konuda daha geniş hasta sayısına sahip, prospektüs ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Gastrointestinal kanama, sıcak forseps, hemoklips, endoskopi
Hemodiyaliz hastalarında serum sklerostin ve FGF-23 seviyesinin kemik mineral dansitometri ölçümleri ve osteoporoz arasındaki ilişki
Giriş: Bilindiği üzere Kronik Böbrek Hastalığı'nda (KBH) evre ilerledikçe plazmada fosfor birikimi ile başlayan bir süreç hiperparatroidizm ve sonrasında kemik mineral bozukluklarıyla seyreden bir sürece neden olmaktadır ve azalmış kemik kütlesi ciddi boyuta ulaşmadan belirgin bulgu vermemekte ve sinsi seyreden bu süreç sonrasında hastalarda kemik kırıkları ile giden bir tabloya neden olabilmektedir. Çalışmamızda güncel araştırmalarda yer bulan iki molekül olan FGF-23 ve Sklerostin düzeyi ölçümünü hastaların bakılan DEXA (Dual Enerji X-ray Absorbsiyometri) ile ölçülen BMD (Bone Mineral Disorder-kemik mineral yoğunluğu) skorları ile kıyasladık. Kronik böbrek yetmezliği (KBY) hastalarında DEXA yanıltıcı sonuç verebilmesine rağmen yakın zamanlı yapılan çeşitli literatür sonuçlarında anlamlı sonuç alınmış olup non-invaziv olması ve uygulama kolaylığı nedeniyle tanıda yer bulmuştur. Biz bu süreci göz önünde bulundurarak güncel çalışmalarda BMD'nin standardizasyonu ile daha doğru sonuca varmayı hedefleyerek Fracture Risk Assessment (FRAX) yöntemini kullandık. Bu sayede KBH hastaları ve kontrol grubunda serum Sklerostin ve FGF-23 düzeyini ölçerek hastaların DEXA ile ölçülen BMD değerlerini FRAX ile standardize edip daha doğru bir sonuca ve mevcut değerlerin yüksekliğinin 10 yıllık kırık riski üzerine etkisini görmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan çalışmamızda, Eylül 2022-Şubat 2023 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları ve Nefroloji polikliniğine başvuran ve hastanemiz hemodiyaliz merkezinde tedavi gören hemodiyaliz hastalarından %5 önemlilik düzeyinde,%80 güç ve 0.72'lik etki büyüklüğü ile klinik ve istatistiksel açıdan anlamlı farklılığı elde etmek için çalışma protokolüne uygun toplam 40 vaka ve benzer yaş aralığı ve cinsiyet dağılımındaki sağlıklı gönüllülerden 26 kişilik kontrol grubu bilgilendirilmiş onam formu alındıktan sonra çalışmaya dahil edilmiştir. 18 yaşının altında olan, karaciğer yetmezliği, akut enfeksiyonu, malignite hikayesi olanlar, gebeler ve kooperasyon ve oryantasyonu yetersiz hastalar çalışma dışında bırakılmıştır. KBY hastalarında osteoporoz ve osteodistrofi gibi patolojiler normal popülasyona göre sıklığı artması nedeniyle rutin olarak belirli aralıklarla kemik mineral dansitometrisi yapılmakta olup son 3 ay içinde yapılmamış olan hastaların KMD tetkiki düzenlenerek yakın zamanlı yapılmış olanların verileri sistem üzerinden kontrol edilmiştir. Hastaların onamları alınarak kemik mineral yoğunluğu ölçümü için DEXA yapılıp, demografik verileri kaydedilmiştir. Hastaların normal takibi sırasında alınmış venöz kan örneklerinin fazla kanlardan ayrılmış serum örnekleri -80 derecede muhafaza edilerek, Sklerostin, FGF-23 düzeyleri Elisa yöntemi ile ölçülmüştür. Diğer parametreler rutin takiplerinde yapılmış tetkiklerde mevcut olduğundan elektronik ve yazılı arşivlerden alınmıştır. Bulgular: Gruplar yaş açısından homojen iken cinsiyet açısından heterojen yapıdaydı. Hemodiyaliz grubundaki kadınların oranı kontrol grubundakinden anlamlı düzeyde daha düşük iken tam ters bulgu erkekler için de elde edildi. Bu nedenle parametreler her iki cinsiyette ayrı ayrı değerlendirildi. Kilo, BMI, sigara kullanımı, yaşam tarzı dışında diğer özellikler açısından gruplar arasında anlamlı düzeyde fark yoktu (p>0.05). Gruplara ve cinsiyete göre ölçülen Sklerostin, FGF-23 molekülü ve diğer ölçütler açısından anlamlı düzeyde fark saptandı (p<0.05). Hemodiyaliz grubunda ölçülen KMD skorları değerleri hem kadınlarda hem erkeklerde kontrol grubunda ölçülen değerlerinden anlamlı düzeyde daha düşüktü. Ayrıca Hemodiyaliz grubunda ölçülen Sklerostin (p=0.001, p<0.001), FGF-23 (p<0.001), FRAX majör Osteoporotic fracture (p<0.001), FRAX Hip Fracture (p=0.001) değerleri hem kadınlarda hem erkeklerde kontrol grubunda ölçülen değerlerinden anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı. Sonuç: Çalışmamızda hemodiyaliz hastalarında ölçülen FGF-23 ve Sklerostin düzeyleri hem kadın hem erkek hastalarda kontrol grubuna göre yüksek saptanmış olup, yine bu hastalarda yapılan DEXA ile ölçülen BMD değerleri FRAX yöntemi kullanılarak 10 yıllık kırık riski üzerinde etkili olabileceği ve mevcut parametrelerin kırık riskini ön görmek amaçlı kullanılabilineceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Kronik böbrek hastalığı, FGF-23, Sklerostin, Osteoporoz, DEXA, FRAX
Metastatik renal hücreli kanserde hedefe yönelik tedavi ve immünoterapi alan hastaların retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Renal hücreli kanser (RHK) tüm kanserlerin % 2-3'ünü oluşturur. Tanı anında % 25-30 hastada uzak metastaz mevcuttur. Metastatik RHK çoklu ilaca dirençli kanserler-dir. Yirmi yıl öncesinde immünomodülatör ilaçlar (interferon-alfa ve IL-2 gibi) standart olarak birinci sıra tedaviyi oluşturmaktaydı. Fakat bu ajanlar ile tedavi yanıt oranları %15-30 olup ciddi yan etkileri mevcuttu. Günümüzde RHK'in patogenezinin daha iyi anlaşılması ile hedefe yönelik tedaviler (HYT) ve immünoterapiler geliştirildi. Bu tedavi-ler daha etkili ve tolere edilebilirliği daha yüksek olan ajanlardır. Biz çalışmamızda me-tastatik RHK tanısı ile tedavi alan hastaların klinik ve tümör özellikleri, uygulanan teda-viler, yan etkileri ve sağkalım sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Eylül 2012 ile Aralık 2019 tarihleri arasında Gazian-tep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölümü'ne başvuran, metastatik RHK tanısı olan 97 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Sağkalım analizleri için Kaplan-Meier yöntemi ve birbirleri ile karşılaştırmalar için log-rank testi kullanıldı. P <0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 67 (19-87) idi. Hastaların 64'ü ( %66) erkek (E) ve 33'ü (%34) kadın (K) cinsiyette olup E/K oranı 1.9 idi. Hastaların 77'sinde (% 79.3) eş-lik eden hastalık öyküsü mevcuttu. En sık görülen histopatolojik alt tip berrak hücreli kanser (% 63.9) idi. Hastaların en sık metastaz bölgeleri sırasıyla; akciğer (% 82.4), lenf nodu (% 60.8), kemik (% 47.4) ve karaciğer (% 26.8) idi. Hastaların %16.4'üne metasta-zektomi operasyonu uygulanmıştı. Metastaz sonrası genel sağkalım (GS) süresi 20.7 (%95 GA,1.7;17.3-24.19) ay idi. Nefrektomi yapılmayanlarda 14.4±3.1 (8.3-20.5) ay, yapılanlarda ise 25.4±3.8 (17.9-33) ay idi. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0.026). Hastalara ikinci basamakta tedavide uygulanan sunitinib ve pazopanib tedavileri için sağkalım farklılığı saptanmadı. Hastaların 56'sına üçüncü basa-mak tedavi uygulandı. Nivolumab tedavisi ile GS yararı (26.5 ay) mevcuttu. Hiperkal-semi olan hastalarda sağkalım daha kısa idi (22.1 aya karşın 17.5 ay). Sonuç: İkinci basamakta kullanılan tedavilerin birbirine üstünlükleri saptanmadı. Bu sebeple kullanılacak ajanın seçiminde ajanların yan etkileri ve maliyetleri göz önünde bulundurulmalıdır. İmmünoterapi ajanlarının kullanımı ile sağkalım yararının daha fazla olduğu gözlendi.
Poliskistik over sendromlu hastalarda oksidatif stress parametrelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; polikistik over sendromu ile oksidatif stres ve insülin rezistansı ilişkisini değerlendirerek bu sendromun uzun vadeli metabolik komplikasyonlarının izlenmesi konusunda yeni parametrelerin ortaya konması ve buna göre tedavi stratejilerinin belirlenmesine katkı sağlamaktır. Bu kapsamda Rotterdam 2003 tanı kriterlerine göre tanı almış 32 PKOS hastası ile 25 sağlıklı gönüllü kadın incelendi. Tüm gönüllülerin menstruasyonlarının ilk üç gününde fizik muayenesi ve boy ve kilo ölçümleri yapıldıktan sonra 8-10 saatlik açlığı takiben alınan serum örneklerinde açlık kan glukozu, insülin, HbA1c, HDL kolesterol, LDL kolesterol, trigliserid, total kolesterol ile malondialdehit (MDA), peroksinitirit, 4- hidroksinonenal ve nuklear faktör eritroid 2 ilişkili faktör 2 (NRF 2), Fetuin-A parametreleri çalışıldı. Her iki grubun yaş ve vücut kitle indeksleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. PKOS'lu grupta trigliserid, total kolesterol, LDL kolesterol, HDL kolesterol düzeyleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek saptandı. Karbonhidrat metbolizmasını değerlendirmek amacıyla bakılan açlık glukozu, insülin, HbA1c, HOMA-IR değerleri PKOS'lu grupta anlamlı olarak yüksek tespit edildi. Fetuin A düzeylerinde ise gruplar arası fark saptanmadı. Oksidatif stres değerlendirmesi amacıyla oksidan maddeler olarak bakılan MDA, 4 hidroksinonenal düzeyleri PKOS'lu hastalarda kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek tespit edildi. Reaktif nitrojen türlerinden olan peroksinitrit düzeyleri kontrol grubuna kıyasla PKOS'lu grupta daha yüksek saptansa da istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Bu çalışmada PKOS ile oksidatif stres ve insülin rezistansı ilişkisini destekler sonuçlar bulundu. Çok daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulsa da klinik seyir izleminde oksidan ve antioksidan belirteçler kullanılması ve tedavinin bu belirteçlere göre şekillenmesi uzun dönem komplikasyonların önlenebilmesi açısından faydalı olabilir.
Renal transplantasyon yapılan hastalarda allopurı̇nol kullanımının kan basıncı, GFR ve proteı̇nürı̇ üzerı̇ne etkı̇sı̇
Amaç: Hiperürisemi; hipertansiyon, kardiyovasküler ve böbrek hastalıkları ile ilişkilendirilmiştir. Bununla birlikte, renal transplantasyon hastalarında ürik asit seviyesinin düşürülmesinin hipertansiyon, böbrek fonksiyonu ve proteinüri üzerindeki etkisi hakkında veri yoktur. Bu nedenle renal transplantasyon hastalarında allopurinol tedavisinin greft sağkalımı üzerindeki etkisini incelemek için retrospektif bir çalışma yaptık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya son 6 aydır allopurinol alan 54 hasta ve allopurinol almayan 51 hasta, toplamda 105 hasta dahil edilmiştir. Her iki grupta da kan basıncı, MDRD, kreatinin, CRP, ürik asit düzeyi, idrarda P/K oranı hastaların 6 ay önceki değerleri ile karşılaştırılarak incelenmiştir. Bulgular: Allopurinol alan grupta ortalama serum ürik asit düzeyleri, kreatinin, idrarda P/K oranındaki düşüş ve MDRD'deki artış istatistiksel olarak anlamlıydı. (p<0.001). Ancak kan basıncı ve CRP düzeyindeki değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi (p> 0.05). Allopurinol alan grupta ürik asit ile CRP veya kan basıncı arasında bir ilişki gözlenmemiştir. Kontrol grubunda bu parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı bir değişim izlenmedi (p> 0.05), sadece CRP düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı artış izlendi(p<0,05). Çok değişkenli regresyon analizinde allopurinol alan renal trans alıcılarında, ürik asidin idrarda P/K oranı ile pozitif korelasyon gösterdiğini (R = 0,473, β = 0.021, P = 0.002) ve MDRD (r = -0554 β = 0.016, P = 0.001) ile negatif korelasyon gösterdiğini gördük. Sonuç: Hiperüriseminin idrar P/K oranını arttırdığı ve MDRD'yi azalttığına dair dolaylı kanıtlar sunuyoruz. Bu nedenle, hiperürisemi tedavisi, normal böbrek fonksiyonu olan hastalarda da böbrek hastalığının ilerlemesini önleyebileceğini düşündürüyor, bu da allopurinol ile erken tedavinin böbrek nakli alıcılarının yönetiminin önemli bir parçası olduğunu gösteriyor. Ürik asit tedavisinin böbrek fonksiyonu ve proteinüri üzerindeki faydalarını belirlemek için uzun süreli takip çalışmalarının gerekli olduğunu öngörüyoruz. Anahtar kelimeler: Hiperürisemi, allopurinol, renal transplantasyon, MDRD, proteinüri
Hodgkin ve non-hodgkin lenfoma tanılı hastalarda PET/BT ile kemik mineral dansitesinin değerlendirilmesi ve anti-apoptotik bir protein olan BCL-2 ile osteoporoz arasındaki ilişkinin araştırılması
Giriş ve amaç: Tedavide yaşanan gelişmeler ile birlikte osteoporoz lenfoma hastalarında önemli bir morbidite ve mortalite sorunu haline gelmektedir. Fırsatçı osteoporoz taramasının ek tetkik gerektirmeden saptanabilmesi ve osteoporoz gelişiminde etkili faktörlerin tanımlanması komplikasyon yönetiminde avantaj sağlayacaktır. Çalışmamızda; NHL ve HL hastalarında, kemoterapi ilişkili komplikasyonlardan biri olan osteoporozun tanısında ek tetkik gerektirmeden, zaman ve maliyet etkin bir anlayışla, hastalığın takibinde rutin olarak yapılan PET/BT'nin yol göstericiliğini değerlendirmek ve kemik iliği tutulumu olan NHL hastalarında antiapoptotik bir protein olan BCL-2 ile osteoporoz arasındaki olası ilişkiyi araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hematoloji kliniğinde HL ve NHL tanısı ile tedavi alan ve takipte PET/BT görüntülemesi yapılmış 55'i HL, 53'ü NHL olmak üzere toplamda 108 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, evre gibi demografik verileri, labaratuar parametreleri, BCL-2 sonuçları ve PET/BT görüntüleri retrospektif olarak analiz edilmiştir.Tanıda PET/BT1, kemoterapinin ara yanıt değerlendirmesinde PET/BT2 ve kemoterapinin tamamlanmasından sonra hasta remisyonda iken en az altı ay sonra çekilen PET/BT3 olmak üzere üç PET/BT taraması seçildi. Osteporoz varlığının PET/BT ile değerlendirilmesinde lomber omurgada (L1-L4), trabeküler kemiklerin BT görüntülemelerinde Hounsfield Unit (HU) ölçümü kullanıldı. HU eşik değeri önceki çalışmalar baz alınarak 160 olarak belirlendi. Bulgular: HL ve NHL tanılı tüm hastalarda PET/BT2'de kemik mineral yoğunluğunun PET/BT1'e göre anlamlı düzeyde azalmış olduğu tespit edildi (p=0,001, p=0,001). Erken evre HL tanılı hastalarda, erken evre NHL tanılı hastalarda PET/BT 3'te kemik mineral yoğunluğunun PET/BT2'ye göre anlamlı düzeyde arttığı tespit edildi (Sırasıyla; p=0,001, p=0,017). NHL tanılı tüm hastalarda ve ileri evre NHL tanılı hastalarda PET/BT3'te kemik mineral yoğunluğunun PET/BT2'ye göre anlamlı düzeyde azaldığı tespit edildi (Sırasıyla; p=0,001 ve p=0,002). HL tanılı tüm hastalarda, erken evre HL tanılı hastalarda, NHL tanılı tüm hastalarda, erken-ileri evre NHL tanılı hastalarda PET/BT3'te kemik mineral yoğunluğunun PET/BT1'e göre anlamlı düzeyde azalmış olduğu tespit edildi (Sırasıyla p=0,004, p=0,049, p=0,001, p=0,005, p=0,001). NHL hasta grubunda kadın cinsiyette PET/BT1 ve PET/BT2' deki kemik mineral yoğunluğu anlamlı düzeyde daha düşük saptandı (Sırasıyla p=0,004, p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda; HL ve NHL hastalarının tanı anında ve tedavi sonrasında kemik mineral yoğunluğunda anlamlı bir düşüş olduğu saptanmıştır. Tedavi sonrası takipte, erken evre HL ve NHL hastalarında kemik üzerindeki negatif etkilerin daha erken dönemde ortadan kalktığı belirlenmiştir. Çalışma sonuçları; tanı ve takipte kullanılan PET/BT'nin fırsatçı osteoporoz taramasında maliyet etkin bir yaklaşımla ek tetkik kullanmadan güvenle kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Hodgkin lenfoma, Non-hodgkin lenfoma, PET/BT, Osteoporoz, fırsatçı osteoporoz taraması
Üriner inkontinanslı yaşlı kadın hastalarda yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyonun değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Üriner inkontinans (ÜI) önemli bir sağlık sorunudur, her yaşta ortaya çıkabilir, ancak özellikle yaşlı kadınlarda daha yaygındır. Depresyon ve anksiyete de yaşlılarda görülen önemli problemlerdendir. Üİ'ın depresyon ve yaşam kalitesi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Üİ tedavisi yaşam kalitesini iyileştirebilir ve komorbiditelerde azalmaya neden olabilir. Bu çalışmada, Üİ tedavisinin yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete, ve geriatrik sendromlar üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmada, geriatri polikliniğine Üİ semptomları ile başvuran kadınlar alındı. Üİ'in tipi 3 İnkontinans Sorusu (3IQ) kullanılarak belirlendi. Sadece urge (sıkışma tip) Üİ şikayeti olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar antikolinerjik (fesoterodin) tedaviden önce ve sonra yaşam kalitesi, anksiyete, depresyon ve geriatrik sendromlar açısından değerlendirildi. Yaşam kalitesi Uluslararası İdrar Kaçırma Konsültasyon Sorgulaması-Kısa Form (ICIQ-SF) ve Üriner İnkontinanslı Hasta Yaşam Kalitesi Anketi (I-QOL) kullanılarak değerlendirildi. Anksiyete ve depresyon Hastane Anksiyete ve Depresyon ölçeği (HAD) ile değerlendirildi. Tüm hastalara kapsamlı geriatrik değerlendirmeler, SARC-F, el kavrama testi, biyoimpedens analizi, 4 metrelik yürüyüş hızı testi ve FRAIL ölçeği uygulandı. Veri analizi SPSS 22. sürüm kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 42 kadın hasta dahil edildi; yaş ortalaması 69.7 ± 4.3 yıl idi. Yaşam kalitesi (ICIQ-SF ve I-QOL ile değerlendirildi) antikolinerjik (fesoterodin) tedaviden olumlu etkilendi. Anksiyete ve depresyon semptomlarının tedaviden sonra düzeldiği görüldü. Günlük yaşam aktiviteleri (ADL) tedaviden sonra daha iyiydi. ADL ve I-QOL skorları tedavi ile pozitif korelasyon gösterdi. ICIQ-SF, HAD skorları tedavi ile negatif korelasyon gösterdi. Sonuç: Üİ yaşlılarda yaygın bir sorundur. Hastalar genellikle bu şikayeti doktorlara bile anlatmakta tereddüt ederler. Bu durum fiziksel ve psikolojik durumlarını olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmada Üİ tedavisinin yaşam kalitesi ve psikolojik semptomları iyileştirdiğini saptadık. Bu bulgular bize uygun Üİ tedavisinin sağlıklı yaşlanma için kritik önem taşıdığını gösterdi. Tedaviden sonra SARC-F, kavrama gücü, IADL (günlük yaşamın enstrümantal aktiviteleri), MNA-SF (mini nutrisyonel değerlendirme - kısa form) ve FRAIL ölçeğinde istatistiksel olarak anlamsız iyileşmeler olmuştur. Bu ilişkileri açıklamak için daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç var. Çalışmamız benzersizdir, çünkü Üİ'lı hastalarda Üİ tedavisinin yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon üzerine etkisini değerlendiren başka bir çalışma yoktur.
Timoma ve timik karsinom tanılı hastalarının klinik ve patolojik özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Merkezimize başvuran timoma ve timik karsinom hastalarının demografik verileri, biyokimyasal parametreleri, tümörün patolojik özellikleri, aldığı tedaviler, metastaz varlığı, nüks durumu ve bunların sağ kalıma etkisi ile birbirleri arasındaki ilişkiyi analiz edip bir merkezin deneyimi olarak sunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010-Aralık 2019 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Onkoloji Hastanesi'ne başvuran, timoma ve timik karsinom tanılı 50 hasta retrospektif değerlendirildi. Sağkalım analizleri için Kaplan-Meier yöntemi kullanıldı, P <0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 47.5 ve % 34'ü kadındı, 11'inde ( %22) Myastenia Gravis (MG) saptandı. Patolojik alt tiplere göre analiz edildiğinde % 6'sı Tip A, % 8'i Tip AB, % 26'sı Tip B1, % 22'si Tip B2, % 16'sı Tip B3, % 18'i timik karsinomdu. Kadın cinsiyet, yalnızca kemoterapi almış olmak, tanı anında metastaz varlığı, tanı anında alkalen fosfataz (ALP) > 62 U/L ve sodyum < 140 mmol/L olması düşük genel sağ kalım (GS) süresi ile ilişkili bulundu. Hastaların opere olmaması, ikinci, üçüncü ve dördüncü sıra kemoterapiler almış olması düşük hastalıksız sağkalım (HS) ile ilişkili bulundu. Hastaların ortanca GS süresi 111.8±22.6 ay (67.4-156.2), ortanca HS süresi ise 111.6±16.7 ay (78.8-144.4) olarak bulundu. Sonuç: İkinci, üçüncü, dördüncü sıra KT alıyor olmak artmış nüks riski ile ilişkili bulundu. Tanıda metastazı olan, düşük sodyum ve yüksek ALP düzeyleri olan, ilk sıra tedaviye dirençli ve cinsiyeti kadın olan hastalar düşük sağkalım süreleri açısından riskli olduğu göz önünde bulundurulup tedavi sürecinde dikkate alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: Timoma; Timik karsinom; Timik epitalyal tümörler; Evreleme; Genel sağkalım
Ülseratif kolitli hastalarda nükleer faktör eritroid 2 ilişkili faktör 2 (NRF2) ile oksidatif stres düzeylerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Ülseratif Kolit (ÜK) nüks ve remisyonlarla seyreden, kolorektumu tutan, kronik idiyopatik inflamatuvar bir hastalıktır. Etyoloji tam bilinmemekle birlikte genetik, çevresel, enfeksiyöz ve immünolojik faktörler ile oksidatif stresin multifaktöriyel olarak etki ettiği düşünülmektedir. ÜK'li hastalarda oksidatif strese bağlı Nrf2 gen ekspresyonunun artışı, doku düzeyinde yapılan az sayıda immunhistokimyasal çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmada ülseratif kolitli hastalarda serum Nrf2 ve oksidatif stres düzeylerindeki değişiklikleri değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Ağustos 2019-Aralık 2019 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalında takip edilen 60 ÜK hastası ile 20 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tüm hastaların anamnez bilgileri, yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, sedimentasyon hızı, C reaktif protein, hematokrit, albumin düzeyleri ve Mayo skoru kayıt altına alındı. Serumda Nrf2 düzeyi ELISA yöntemi ile TAS ve TOS düzeyleri ise spektrofotometrik yöntemle hesaplandı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında serum Nrf2 düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Hasta grupta ortalama TAS düzeyi, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük izlendi (p=0,019), ancak hasta ve kontrol grubu arasında TOS düzeyi ve OSI indeksi açısından anlamlı fark saptanmadı. Hastalık aktivitesi ile serum Nrf2, TAS ve TOS düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Hastalık aktivitesi arttıkça hematokrit ve albümin değerlerinin düştüğü, inflamatuvar belirteçlerden ESH ve CRP'deki artışın istatistiksel olarak anlamlılık gösterdiği bulundu. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada serum Nrf2 düzeyi, TOS düzeyi ve OSI hem hasta ve kontrol grubu arasında hem de hastalık aktivitesine göre ayrılan hasta grupları açısından değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamakla birlikte hasta grubunda TAS düzeyleri sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktür. Bu veriler ışığında hastalığın klinik aktivitesi ile oksidatif stres arasında net bir ilişki ortaya konamamıştır. Oksidatif stres ve serum Nrf2' nin ÜK etyopatogenez ve aktivasyonundaki rolüne yönelik az sayıda veri olup daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, Nrf2, TAS, TOS, Oksidatif Stres
Hodgkin lenfoma hastalarında sitokin (tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), transforming growth faktör beta-1 (TGF-β1), interferon gamma (IFN-γ), interlökin-6 (IL-6) ve interlökin-10 (IL-10)) gen polimorfizmleri ile gen ekspresyonlarının etiopatogenezdeki rolünün ve klinik parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Hodgkin Lenfoma (HL)'da Reed-Sternberg (RS) hücrelerinin sitokin salınımı yaparak hastalığın etiopatogenezinde ve klinik seyrinin oluşumunda rol oynadığı düşünülmektedir.Bu çalışmada; HL hastalarında beş sitokine ait [tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), transforming growth faktör beta-1 (TGF-β1), interferon gamma (IFN-γ), interlökin-6 (IL-6), ve interlökin-10 (IL-10)] gen polimorfizmleri ile gen ekspresyonlarının, hastalığın etiopatogenezindeki rolü, klinik parametreler ve prognozis ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hematoloji kliniğinde HL tanısı alan, tedavi ve takibi yapılan 70 hasta ve 70 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hasta ve kontrol grubundan alınan periferik kandan DNA izolasyonu yapılarak Sequence Specific Primer polimeraz zincir reaksiyonu (PCR-SSP) yöntemi kullanılarak sitokin gen polimorfizmleri ile expresyon düzeyleri analiz edildi. Bulgular: TNF-α (-308) gen varyantı GA genotipi (yüksek ekspresyon), IFN-γ (+874) geni TTgenotipi (yüksek ekspresyon), IL6 (-174) GG genotipi (yüksek ekspresyon), TGF-β1 (T10/C10) TT varyant genotipi, TGF-β1 (C25/G25) GC genotipi, IL10 (-1082) gen varyantı GG genotipi, IL10 (-819) CC genotipi ile IL10 (-592) gen varyantı CC genotipi HL hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı [sırasıyla; OR= 0.3636, p= 0.0259; OR= 0.3164, p= 0.0349, OR= 0.4189, p = 0.0299, OR= 0.4329, p= 0.0257,OR= 0.4889, p<0.001, OR= 0.4189, p= 0.0299, OR= 0.3951, p= 0.0193, OR= 0.3951, p= 0.0193).IL6 (-174) G alleli (p=0.0302), TGF-β1 (T10/C10) T alleli (p=0.0224), IL10 (-1082) G alleli (p= 0.0232), IL10 (-819) C alleli (p= 0.0156), IL10 (-592) C alleli (p= 00156)]. HL hastalarında kontrol grubuna göre yüksek saptanırken; IL6 (-174) C alleli (p=0.0302), TGF-β1 (T10/C10) C alleli (p=0.0224), IL10 (-1082) A alleli (p= 0.0232), IL10 (-819) T alleli (p= 0.0156), IL10 (-592) A alleli (p= 0.0156) ekspresyonu düşük saptanmıştır. Haplotip analizinde; TGF-β1 (T/C10, C/G25) geni "TCGC, CCGG, TTGC" (orta seviyede artmış plazma TGF-β1 düzeyi) ve IL10 (-1082, -819, -592) geni "GCC GCC" (yüksek IL10 plazma düzeyi) haplotip varyantlarının kontrol grubuna göre HL hastalarında anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (sırasıyla; OR= 0.3406, p= 0.0161; OR= 0.4149, p= 0.0299).Çok değişkenli analizde; Kemik iliği tutulumu (p<0.001) ve IL6 (-174) gen polimorfizmi CC varyant genotipi (p= 0.02) taşıyıcılığı 5-yıllık PFS üzerinde kötü prognoz ile ilişkili bağımsız risk faktörü olarak saptandı. Çalışmanın sonuçları; TNF-α (-308) GA genotipi, IFN-γ (+874) TT genotipi, IL6 (-174) GG genotipi, TGF-β1 (T10/C10) TT genotipi, TGF-β1 (C25/G25) GC genotipi, IL10 (-1082) GG genotipi, IL10 (-819) CC genotipi, IL10 (-592) CC genotipi, TGF-β1 (T/C10, C/G25) geni "TCGC, CCGG, TTGC" ve IL10 (-1082, -819, -592) geni "GCC GCC" haplotipinin HL gelişiminde risk faktörü olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Sitokin gen polimorfizmi, Hodgkin lenfoma, prognostik faktörler
Hashimoto tiroiditi ile tiroid nodül sitolojisi ve tiroid kanseri arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Hashimoto tiroiditinin (HT) papiller tiroid kanseri (PTK) riski üzerindeki etkisi halen belirsizliğini korumaktadır. Bu çalışmanın amacı, HT'ye eşlik eden tiroid nodülü olan hastalarda klinik, sonografik ve sitolojik bulguların; HT tanısı olmaksızın tiroid nodülü bulunan hastalardaki bulgularla karşılaştırılarak aralarında fark olup olmadığını belirlemek ve Hashimoto tiroiditinin tiroid nodüllerinin malignite risk kategorisi üzerine etkisi olup olmadığınıdeğerlendirmektir. Materyal-Metod: 2017-2019 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma kliniğinde nodül değerlendirmesi yapılan toplam 1200 hasta çalışmaya dahil edildi. HT tanısı, pozitif tiroid peroksidaz antikoru (anti-TPO) seviyesi ve ultrasonografide yaygın heterojenite bulguları ve/veya histopatolojide yaygın lenfositik tiroidit bulgularına göre konuldu. Hastalar HT ve non-HT olmak üzere 2 grupta değerlendirildi. Her iki gruptaki hastaların demografik verileri, tiroid bezi ve tiroid nodülünün sonografik özellikleri ve nodül sitolojisi özellikleri karşılaştırıldı. HT grubu ve non-HT grubu içerisinde tiroidektomi sonrası tiroid kanseri (papiller tiroid karsinomu, folliküler karsinom, medüller karsinom, anaplastik karsinom, primer tiroid lenfoması ve diğerleri) tanısı almış olgular belirlendi. Her iki grupta papiller tiroid karsinomuna ilişkin prognostik parametreler karşılaştırıldı. HT'nin nodül sitolojisi ve malignite riski üzerindeki etkisi araştırıldı. Bulgular: Hastalardan 943'ü (%78.9) ise HT olmayan tiroid nodülü (Non- HT grubu) 252'si (%21.1) HT'e eşlik eden tiroid nodülü (HT grubu), tanısı aldı. Non-HT grubundaki hastaların yaş ortalaması 47±13 yıl, HT grubundaki hastaların yaş ortalamaları 46±13 yıl idi. Non-HT grubundaki hastaların %84.9'u kadın, %15.1'i erkekti. HT grubundaki hastaların %89.3'ü kadın, %10.7'si erkekti. İndetermine sitoloji prevalansı HT grubunda non-HT grubuna kıyasladaha yüksekti (%18.60 ve %10.80, P = 0.001). PTK sıklığı da HT grubunda non-HT grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksekti (%22.2 vs %5.7, p = 0.001). Bununla birlikte PTK'nin histopatolojik alt gruplarıyla Hashimoto tiroiditi arasında ilişki tespit edilmedi. Her ne kadar ortalama TSH düzeyleri HT grubunda daha yüksek olsa da, her iki grupta da yüksek TSH düzeyleri ile PTK görülme sıklığı arasında bir ilişki saptanmadı (sırasıyla, p = 0.341 ve p = 0.944). Sonuç: Çalışmamızda Hashimoto tiroiditi olgularında papiller tiroid karsinomunun Hashimoto tiroiditi olmayan hasta grubuna göre anlamlı olarak daha sık görüldüğü tespit edildi. HT grubunda tiroid nodül sitolojisinde Bethesda sınıflamasına göre kategori 5 (malignite şüphesi) sıklığı da, non-HT grubuna göre anlamlı olarak daha fazlaydı. Bulgularımıza göre, yaygın olarak heterojen bir sonografik patern ve/veya anti-TPO pozitifliğinin varlığı, tiroid nodüllerinde malignite riski değerlendirmesi için dikkate alınabilecek bir özellik olabilir. Sonuç olarak, özellikle HT'ye eşlik eden tiroid nodüllerinin sitolojik inceleme açısından dikkatli değerlendirilmesi akılcı bir yaklaşım olacaktır. Anahtar kelimeler: Hashimoto tiroiditi, papiller tiroid kanseri, tiroid nodülü
Pankreas kitlelerinden endoskopık ultrasonografı eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılan hastalarda, tanının doğruluğuna etki eden faktörlerin retrospektif incelenmesi
Giriş: Pankreas kanseri, 2000'lerin üçüncü dekadının sonuna yaklaşırken kanser nedenli ölümlerin, önemi giderek büyüyen bir nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Hastaların tanı anında sekizde biri cerrahi uygulanabilir durumda olup, bu hastaların erken tespiti, hastaların beş yıllık sağ kalımının en önemli belirteci durumundadır. Hastalığın tanısında altın standart olan histopatolojik tanının en hızlı, en güvenli biçimde ortaya konmasında en yaygın yöntem haline gelen endoskopik ultrason güdümünde ince iğne aspirasyonu (EUS-FNA) prosedürü, her daim yerinde sitopatolog değerlendirme desteği ile yapılamamaktadır. Bu nedenle çalışmamızda, işleme ilişkin tanı doğruluğuna etki eden bazı demografik, klinik ve teknik faktörleri incelemeyi planladık. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Endoskopi Ünitesi'nde Haziran 2020 – Eylül 2023 tarihleri arasında 18-90 yaş arası hastalar arasından, pankreatik solid lezyon nedeniyle EUS-FNA yapılan 95 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik bilgileri arasından yaşları ve cinsiyetleri, klinik özellikleri arasından kitle lokalizasyonu ve kitle çapı, teknik detaylar açısından kullanılan iğnenin çapı, iğnenin kullanım şekli ve iğnenin giriş sayısı (pass) incelemeye alındı. Hastaların sitopatolojik tanıları ve nihai klinik tanıları kaydedildi. İkili lojistik regresyon analizi vasıtası ile incelemeye alınan özelliklerin, sitopatolojik tanının doğruluğuna etkisi hesaplandı. Bulgular: Yaş ve cinsiyet dağılımı bakımından gruplar homojendi. Pankreatik solid kitlelerden yapılan EUS-FNA'nın çalışmamızdaki sensitivitesi %77, spesifisitesi %100, pozitif prediktif değeri %100, negatif prediktif değeri %28.6, doğruluk oranı ise %79 olarak sonuçlandı. Hastaların yaşları ve cinsiyetleri, EUS-FNA ile malignite tanısı konmasında anlamlı bir farklılığa yol açmadı. Aynı şekilde kitle lokalizasyonu ve 50 mm ve altı çaptaki kitlelerde tanı doğruluğu bakımından anlamlı bir farklılık saptanmadı; 51 mm ve üzeri kitlelerde ise tanı doğruluğu anlamlı biçimde daha yüksek bulundu. İğne çapı, yaklaşım ve pass sayısının ise genel tanı performansını anlamlı biçimde etkilemediği tespit edildi. Sonuç: Pankreatik solid kitle nedeniyle EUS-FNA yapılan hastalarda hastaların yaşı veya cinsiyeti gibi demografik faktörlerin malignite tanısı konması üzerinde anlamlı bir etkilerinin olmadığı belirlendi. Kitle lokalizasyonunun benzeri bir biçimde tanı doğruluğunu anlamlı şekilde etkilemediği, 5 cm'den büyük kitlelerde yapılan EUS-FNA'nın tanı performansının anlamlı biçimde daha yüksek olduğu, bunun haricinde iğne çapı, yaklaşım veya pass sayısının tanı doğruluğu üzerinde anlamlı bir değişikliğe neden olmadığı görüldü. Çalışmamızın, gelecekte yapılacak yeni çalışmalara rehberlik edebileceğini umuyoruz. Anahtar kelimeler: pankreatik neoplaziler, endoskopik ultrasonografi, ince iğne aspirasyonu