Harran University
Discipline

Anesthesiology and Reanimation

Harran University

1,006

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ultrason eşliğinde uygulanan servikal pleksus bloğu için hangi pozisyon en idealdir?

Giriş ve Amaç: Ultrasonografi (USG) teknolojisinin yaygınlaşması ve USG eğitim programlarının artmasıyla birlikte periferik sinir blokları daha fazla tercih edilir hale gelmiştir. Bu tekniklerden biri olan servikal pleksus bloğu, ameliyat sırasında ve sonrasında etkili analjezi sağlayarak analjezik ihtiyacını azaltır. Servikal pleksus blokajı boyun bölgesindeki cerrahilerde kullanılır ve oksipital bölge, omuz ile üst pektoral alanlarda anestezi oluşturur. Bu çalışmanın amacı, ultrasonografi rehberliğinde hastaya farklı pozisyonlar verilerek yapılan ölçümler doğrultusunda referans noktalarının cilde en yakın mesafesini belirlemek, uygulayıcı açısından en net görüntüyü sağlayan ve en konforlu pozisyonu saptamak, hasta memnuniyetini artıran en uygun duruşu değerlendirmek ve servikal pleksus bloğu için en ideal pozisyonu tespit etmektir. Metod: Bu çalışma, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalında prospektif olarak yapıldı. Bu çalışma için Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurul (09.09.2024 Tarih ve 13 Nolu Oturum 30 Sayılı Karar) onay kararı alınmıştır. Bu çalışmaya boyun bölgesinde hareket kısıtlılığı olmayan, çalışma yapılacak bölgede travma, cerrahi işlem, yanık skarı olmayan ve aktif enfeksiyonu olmayan, Body mass index (BMI)<35 olan 18 – 65 yaş arası sağlıklı gönüllüler ve çalışmaya katılmayı kabul eden hastalar dahil edildi. Çalışma Eylül-Aralık 2024 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde %47'i (n=47) kadın, %53'u (n=53) erkek toplam 100 olguyla yapıldı. Kişilerin yaşları, cinsiyeti, BMI (body massindex) kaydedilerek ve ölçümler aynı kişi tarafından ve aynı ultrason cihazı ile bakılarak değerlendirildi. Ultrasonun lineer probu ile boynun sol bölgesine bakıldı. Öncelikle supin pozisyonda hastanın başına iki farklı konum verilerek ölçümler yapıldı. Ölçümler boynun sol tarafından yapıldı. İlk ölçümler, hastanın başı 180° tam sağa çevrilip yapılırken ikinci ölçümler, hastanın başı orta hatta iken yapıldı. Daha sonra hasta 45° yukarı eğimli pozisyona alındı. Ve aynı şekilde hastanın başına iki farklı konum verilerek soldan ölçümler yapıldı. İlk ölçümler, hastanın başı 180° tam sağa çevrilip yapılırken ikinci ölçümler, hastanın başı orta hatta iken yapıldı. Bu iki ölçüm hasta hem supin pozisyondayken hem de 45° yukarı eğimli pozisyondayken yapıldı. Ultrasonun liner probu ölçümü yapana bakacak şekilde boyuna konulduktan sonra ıntersklan sinirler ekranda en sağa getirilip görüntü standartlaştırıldı. Görüntüde 3 farklı referans noktasının cilde uzaklığı ölçüldü. İlk olarak en üstteki interskalen sinirin cilde uzaklığı ölçülürken ikinci olarak middle skalen kasın üst orta noktasının cilde uzaklığı ölçüldü. Ve üçüncü olarak sternocleidomastoid (SCM) kasının bittiği noktanın cilde uzaklığı ölçüldü. Ölçüm alınan bölgelerden görüntünün netliği (çok kötü:1, kötü:2, vasat:3, iyi:4) olarak kaydedildi. Böylece bu farklı ölçümler kendi içlerinde kıyaslandı. Bulgular: Görüntü kalitemiz BMI gruplarına göre değerlendirdiğimizde 45 O, 45 SL, S O ve S SL GRNT gruplarında BMI değerine göre kalitenin istatistiksel olarak anlamlılık göstermediğini (p>0,05) belirledik. Ancak 45 SL GRNT grubunun BMI'a göre kalitede istatistiksel olarak anlamlılık göstermediği görülse de iyi ve kötü görüntüsüne sahip hastaların BMI değerleri arasında (yaklaşık 2 değer) farklılık olduğu görülmektedir. 4 farklı görüntüleme grubunun görüntü kalitelerine bakıldığında; en iyi görüntü kalitesine sahip olan grubun 45 SL GRNT (%48) olduğu belirlendi. S SL GRNT grubunda ise 55 hastanın vasat görüntüye sahip olduğu görüldü. Görüntü kalitesinin en iyi görüntü kalitesine sahip gruplar sıralandığında ise 45 SL GRNT (%48), S SL GRNT (%24), 45 O GRNT (%17) ve S O GRNT (%11) olduğu belirlendi. Görüntü kalitesinin vasat görüntü kalitesine sahip gruplar sıralandığında; S SL GRNT (%55), 45 O GRNT (%47), 45 SL GRNT (%43) ve SO GRNT (%40) olduğu görüldü. Görüntü kalitesinin kötü görüntü kalitesine sahip gruplar sıralandığında; 45 O GRNT (%36) ve S O GRNT (%36), S SL GRNT (%21), 45 SL GRNT (%9) olduğu saptandı. Yalnızca S O GRNT grubunda ise görüntüleme kalitesinin 13 hastada çok kötü olduğu belirlendi. Görüntü yönteminin kalitesine göre uzaklık değerlerinin ortalama olarak aynı ya da birbirine çok yakın değerlerde olduğu görülmektedir. Ölçümdeki kalitelerin minimum ve maksimum değerleri ile kişi sayılarının farklı olmasına rağmen istatistiksel olarak hiçbir görüntü yöntemi ve kaliteler arasında anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Sonuç: En iyi görüntü kalitesine sahip olan grubun 45 SL GRNT olduğu belirledik. Kötü görüntü kalitesi 45 O GRNT ve S O GRNT pozisyonlarında daha çok görüldü. EN kötü görüntü kalitesi sadece S O GRNT pozisyonunda görüldü. 45 SL GRNT VKİ arttıkça görüntü kalitesinin negatif yönde etkilendiği zayıf bir ilişki tespit ettik. Görüntü grupları arasında refarans noktalarının cilde olan uzaklığının görüntü kalitesi ile doğrudan anlamlı bir ilişki bulamadık. Sonuç olarah en iyi görüntü hastada 45 SL GRNT pozisyonunda elde edildi. Anahtar kelimeler: servikal blok, yüzeyel servikal blok, periferik sinir bloğu, servikal cerrahi

Servet Sürmeli
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ultrason eşliğinde yapılan popliteal sinir bloğu için hangi pozisyon en idealdir?

Giriş ve Amaç: Rejyonel anestezi tekniklerinden biri olan periferik sinir blokları, hedeflenen sinirin duyusal, motor ve sempatik işlevlerini geçici olarak engelleyerek etki gösterir. Cerrahi müdahaleler sırasında hem anestezi hem de ameliyat sonrası ağrı kontrolünde sıkça kullanılan bu yöntemler, ultrasonografi teknolojisinin ilerlemesi ve eğitim programlarının artmasıyla daha güvenilir hale gelmiştir. Bu blokaj tekniklerinden biri olan popliteal sinir bloğu, diz arkasındaki popliteal fossada bulunan siyatik sinirin bloke edilmesi yoluyla gerçekleştirilir. Siyatik sinir, alt bacak bölgesinin büyük bir kısmının duyusal ve motor innervasyonundan sorumludur. Bu nedenle popliteal blok, diz altındaki cerrahi işlemler, ayak ve ayak bileği operasyonlarında sıkça tercih edilmektedir. Popliteal sinir bloğu uygulanırken posterior, medial ve lateral olmak üzere üç farklı yaklaşım yöntemi kullanılabilir. Klinik pratikte en sık kullanılan yöntemler posterior ve lateral yaklaşımlardır. Popliteal blok, hastaya sırt üstü (supin), yüzüstü (pron) veya yan pozisyon (lateral) verilerek uygulanabilir. Bu çalışmada amaç, ultrasonografik görüntüleme yardımıyla farklı hasta pozisyonlarında yapılan ölçümleri karşılaştırmak; cilt yüzeyine en yakın sinir noktalarını tespit ederek hem uygulayıcı hem de hasta açısından en konforlu ve uygun pozisyonu belirlemektir. Metod: Bu çalışma, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalında prospektif olarak yapıldı. Bu çalışma için Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurul (09.09.2024 Tarih ve 13 Nolu Oturum 30 Sayılı Karar) onay kararı alınmıştır. Bu çalışmaya alt ekstremitesinde hareket kısıtlılığı olmayan, çalışma yapılacak bölgede travma, cerrahi işlem, yanık skarı olmayan ve aktif enfeksiyonu olmayan, Body mass index (BMI)<35 olan 18 – 65 yaş arası sağlıklı gönüllüler ve çalışmaya katılmayı kabul eden hastalar dahil edildi. Çalışma Eylül-Aralık 2024 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde %50'si (n=50) kadın, %50'si (n=50) erkek toplam 100 olguyla yapıldı. Kişilerin yaşları, cinsiyeti, BMI (body mass index) kaydedilerek ve ölçümler aynı kişi tarafından ve aynı ultrason cihazı (SIEMENS Healthineers ACUSON Junuiper Select) ile bakılarak değerlendirildi. Ultrasonun lineer probu ile diz bölgesinden hasta prone pozisyonda iken diz kapsülü ve popliteal arter görüntülendikten sonra popliteal sinir saat 12 x hizası ile, hasta pron pozisyonda diz tam ekstansyonda popliteal sinir saat 12 hizası ile(GRUP 0 O PRON) hasta pron pozisyonda diz 30 derece fleksiyonda popliteal sinir saat 12 hizası ile(GRUP 30 O PRON)hasta pron pozisyonda diz 45 derece fleksiyonda popliteal sinir saat 12 hizası ile(GRUP 45 O PRON), hasta lateral dekübit pozisyonda diz tam ekstansiyonda popliteal sinir saat 12 hizası ile(GRUP 0 O LTRL), hasta lateral dekübit pozisyonda diz 30 derece fleksiyonda popliteal sinir saat 12 hizası ile(GRUP 30 O LTRL), hasta lateral dekübit pozisyonda diz 45 derece fleksiyonda popliteal sinir saat 12 hizası(GRUP 45 O LTRL) ile blok için referans alınacak noktaların farklı pozisyonlardaki cilde olan uzaklıkları ölçülüp kaydedildi. Ölçüm alınan bölgelerden görüntünün netliği (kötü:1, orta:2 , iyi:3) olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastalara verilen pozisyona göre kötü görüntü kalitesi ile karşılaşılmamıştır. Ancak her grupta orta (39) ve iyi (61) kalitede hasta sayılarının eşit olduğu görülmüştür. Hastalara verilen pozisyona göre politeal sinirin cilde uzaklığı kendi içerisinde (p=0,036*) istatistiksel olarak anlamlılık bulunmuştur. Ancak hastaların pozisyona göre görüntü kalitelerinde değişiklik olmamıştır. İyi görüntü kalitesinde normal kiloya sahip hastaların yoğunlukta olduğu (%83,6) ancak orta görüntü kalitesine sahip hastaların kilolu (%71,8) ya da şişmandır (%28,2).Hastaların BMI değerlerinin görüntü kaliteleri üzerinde (p=0,000*) istatistiksel anlamlılık (p<0,05) bulunmuştur. Hastaların BMI değerinin görüntü kaliteleri üzerindeki etkileri incelenmiştir. Buna göre; pozisyonundaki görüntü kalitesi ile BMI arasındaki istatistiksel fark GRUP 0 O LTRL'de p=0,0007, GRUP 30 O LTRL'de p=0,001, GRUP 45 O LTRL'de p=0,000 olarak bulunmuştur. Pozisyonundaki görüntü kalitesi ile BMI arasındaki istatistiksel fark GRUP 0 O PRON'da p=0,007, GRUP 30 O PRON'da p=0,000 ve GRUP 45 O PRON'da p=0,004 olarak bulunmuştur. Bütün pozisyonların görüntü kalitesinde hastaların BMI değerlerinin etkili olduğu belirlenmiştir.Ayrıca orta görüntü kalitesine sahip hastaların ortalama BMI değerlerinin 28,74±2,41 olup kilolu ya da şişman oldukları görülmektedir. İyi görüntü kalitesine sahip hastaların ortalama BMI değerleri ise 22,46±2,16 olup normal kiloya ya da zayıf oldukları görülmektedir. Hastaların BMI değerlerinin görüntü kaliteleri üzerinde etki ettiği belirlenmiştir. GRUP 0 O LTRL pozisyonunda politeal sinirin cilde uzaklığı (1,37±0,43) ile 0 O PRON pozisyonundaki politeal sinirin cilde uzaklığı (1,69±1,97) arasında istatistiksel anlamlılığının bulunduğu ve GRUP 0 O PRON pozisyonunda uzaklığın daha fazla olduğu görülmüştür. GRUP 30 O LTRL pozisyonunda politeal sinirin cilde uzaklığı (1,25±0,39) ile GRUP 0 O PRON (1,69±1,97) pozisyonu, GRUP 30 O PRON (1,40±0,38) pozisyonu ve GRUP 45 O PRON (1,46±0,38) pozisyonu arasında istatistiksel anlamlılık xi bulunmuştur. GRUP 30 O LTRL pozisyonun diğer pozisyonlara (GRUP 0 O PRON, GRUP 30 O PRON ve GRUP 45 O PRON) göre daha az uzaklığa sahip olduğu görülmüştür. GRUP 45 O PRON pozisyonunda politeal sinirin cilde uzaklığı (1,46±0,38) ile GRUP 30 O LTRL (1,25±0,39) pozisyonu ve GRUP 45 O LTRL (1,30±0,36) arasında istatistiksel anlamlılığının bulunduğu ve GRUP 45 O PRON pozisyonunun uzaklığındaki diğer pozisyonlara (GRUP 30 O LTRL ve GRUP 45 O LTRL) göre daha fazla olduğu görülmüştür. Sonuç: Yaptığımız çalışmada hastaya verilen farklı pozisyonların ve bacağa verilen farklı açıların görüntü kalitesi üzerinde etkili olmadığı görüldü. Hastaların BMI arttıkça görüntü kalitesinin negatif yönde etkilendiği görüldü. Görüntü grupları arasında refarans noktalarının cilde olan uzaklığı ile görüntü kalitesi arasında bütün pozisyonlarda, hastalara verilen pozisyona göre politeal sinirin cilde uzaklığının daha fazla olduğu durumda görüntünün orta kalitede olduğu ancak iyi görüntü kalitesinde ise politeal sinirin cilde uzaklığının daha az olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: popliteal blok, periferik sinir bloğu, diz cerrahisi

Abdulhalim Şen
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal anestezi ile yapılan transüretral cerrahilerde preoperatif ısıtmanın hasta hemodinamisi ve post operatif titreme üzerine etkilerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Titreme, spinal anestezi sonrası %39 oranında görülebilen bir komplikasyon olmasına rağmen klinik uygulamalarda çoğu zaman dikkatten kaçan bir durumdur. Ancak titremenin oksijen tüketimini (%400'e kadar), karbondioksit üretimini ve metabolik hızı arttırdığı, böylece arteriyel hipoksi ve asidoza katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Basınçlı hava ısıtıcılar ile hipotermi ve titreme gelişmesi engellenebilir, ancak bu cihazların intraoperatif etkisi kısıtlıdır. Bu çalışmayla preoperatif basınçlı hava ısıtıcılarının 45-80 yaş arası hastalarda perioperatif hipotermi ve titreme üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışma için etik kurul onamı Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulundan (17.04.2019/09) alındı. Elektif transüretral cerrahi planlanan, ASA skoru I-II, yaşları 45-80 arasında değişen, 120 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar kapalı zarf yöntemi ile randomize edilerek, 3 gruba ayrıldı. Hastalar operasyondan 60 dakika önce preoperatif değerlendirme odasına alındı. Bütün hastalara geniş damar yolu açılıp i.v. 10cc/kg dozunda kristalloid mayi verildi. Non invaziv kan basıncı, kalp atım hızı, periferik oksijen saturasyonu ve timpanik membran sıcaklıkları değerlendirildi. Grup A operasyondan 60 dakika önce, Grup B operasyondan 30 dakika önce 38 0C'ye ayarlanmış basınçlı hava ısıtma sistemiyle ısıtıldı. Grup C ise preoperatif değerlendirme odasına alınıp değerlendirildi ancak ısıtma işlemi uygulanmadı. Hastalar oturur pozisyonda gerekli asepsi ve antisepsi koşulları sağlandıktan sonra L2-L3 veya L3-L4 spinal aralıktan, 25 G Quincke tip, spinal iğne kullanılarak spinal anestezi işlemi uygulandı. Cerrahi süre, hasta ve cerrah memnuniyeti (iyi, kötü ve orta olarak) değerlendirilip kayıt edildi. Postoperatif dönemde titreme Crossley ve Mahajan tarafından oluşturulan titreme testi ile değerlendirildi. Verilerin istatiksel analizi yapılarak yorumlandı. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Gruplar arasında demografik veriler arasında fark saptanmadı (p>0.05). Grup A ve Grup B'de, Grup C'ye kıyasla hipotermi ve titreme dereceleri anlamlı derecede daha düşük bulundu (p<0.05). Tüm gruplarda hemodinamik parametreler arasında ise anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Preoperatif ısıtmanın, intraoperatif hipotermi ve titreme derecelerini düşürdüğü, kan basınçları, kalp atım hızı ve periferik oksijenasyon üzerine anlamlı etkileri olmadığı, hasta ve cerrah memnuniyetini ise arttırdığı sonucuna vardık.

Anestezi-genelAnestezi-spinalAnestezi-spinal+6
Yusuf Can Mulamahmutoğlu
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnotropik ajanların hematolojik ve koagülasyon parametreleri üzerine etkileri

İnotropik özelliği olan ajanlar sempatik sistem üzerinden (adrenerjik reseptörler) endotel hücreleri ve trombositleri uyarırlar. Uyarılan bu hücrelerden vWF, TPA ve karaciğerden faktör 8 gibi mediyatörler salgılatarak koagulasyon kaskadını etkilerler. İnotropik ajanların aynı zamanda trombosit adezyon ve agregasyonunu indüklediği, ortalama trombosit hacmini de arttırdığı yönünde çalışmalar mevcuttur. Ancak, inotropik ajanların hematolojik ve koagulasyon parametreleri üzerine etkileri tam olarak araştırılmamıştır. Bu çalışmada sık kullanılan inotropik ajanların rutin koagülasyon testleri ve hemogram parametreleri üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Bu çalışma öncesinde Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulundan (03.10.2019 -2019/09) izin alındı. Çalışmada 250-300 gram arasında değişen toplam 28 adet sağlıklı Wistar Albino türü rat kullanıldı. Ratlar rastgele her grupta 7 rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Gruplar; kontrol grubu (grup K, n=7), Epinefrin Grubu (Grup E, n=7), Norepinefrin Grubu (Grup NE, n= 7), Dopamin Grubu (Grup D, n=7): olarak belirlendi. Tüm gruplara 50 mg/kg ketamin, 10 mg/kg ksilazin intraperitoneal olarak uygulandı. Ratlara SF, epinefrin, norepinefrin ve dopamin uygulamasından 30 dakika sonra kan numuneleri alındı. Alınan kan numunelerinden hemogram ve koagülasyon parametreleri çalışıldı. İşlem sonrası hayvanlar servikal dislokasyon tekniği ile sakrifiye edildi. Çalışılan değerler, gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Dopamin grubunda granülosit değeri epinefrin, norepinefrin ve serum fizyolojik grubundan anlamlı olarak daha düşük bulundu. Norepinefrin ve serum fizyolojik grubunda hemoglobin ve hematokrit değeri epinefrin grubundan anlamlı olarak daha düşük tespit edildi. Epinefrin grubunda hemoglobin ve hematoktit değeri dopamin grubundan anlamlı olarak farklı bulunmadı. Norepinefrin, dopamin ve serum fizyolojik grupları arasında hemoglobin değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı. Dopamin grubunda periferik yaymada trombosit küme sayısı epinefrin, norepinefrin ve serum fizyolojik grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Çalışılan diğer parametrelerde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Epinefrin ve dopaminin her ikiside hemoglobin ve hematokrit değerlerini arttırır, bu etki epinefrinde daha belirgindir. Dopaminin granülosit değerlerini düşürdüğü ve periferik yaymada trombosit agregasyonunu arttırdığını tespit ettik. Ancak inotropik ajanların koagulasyon parametreleri üzerine herhangi bir değişikliğe sebep olmadıklarını saptadık.

Adrenerjik alfa agonistleriDopaminEpinefrin+7
Yunus Emre Tunçdemir
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal anestezi ile sezaryenlerde, morfinin farklı dozlarının intratekal uygulanmasının dural ponksiyon sonrası baş ağrısına etkisi: randomize, çift-kör, kontrollü çalışma

Amaç: Bu çalışmada, spinal anestezi ile sezaryen (C/S) uygulanan gebelerde, morfinin farklı dozlarının intratekal uygulanmasının dural ponksiyon sonrası baş ağrısına (PDPH) etkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya 18-40 yaş aralığında, ASA I-II toplam 80 gebe dahil edildi. Hastalar operasyon odasına alındıktan sonra standart şekilde monitörize edildi. Spinal anestezi altında elektif CS uygulanan gebeler randomize 4 gruba ayrıldı. Grup F25; 2 ml hiperbarik bupivakain + 25 µg fentanil intratekal Grup M100; 2 ml hiperbarik bupivakain + 100 µg morfin intratekal, Grup M150; 2 ml hiperbarik bupivakain + 150 µg morfin intratekal, Grup M200; 2 ml hiperbarik bupivakain + 200 µg morfin intratekal olarak uygulandı. Hastaların demografik özellikleri ve vital bulguları (nabız, tansiyon ve saturasyon) operasyon süreleri, intraoperatif kan kaybı ve intraoperatif transfüzyon miktarı, bebeklerin APGAR (Activity-Pulse-Grimace-Appearence-Respiration) 1 ve 5. dk skorları kaydedildi. Operasyondan sonra meydana gelen baş ağrısı, PDPH gelişimi, epidural kan yaması (EBP) gereksinimi, EBP sayısı, hastanede kalış süresi, ilk 24 saat oluşabilecek yan etkiler (ilaç alerjisi, bulantı, kusma, kaşıntı, apne, desaturasyon) takip edildi. Operasyondan sonra tüm hastalar, sonraki 7 gün boyunca vizüel analog skala (VAS) skoru ile değerlendirildi. Bulgular: PDPH, en yüksek oranda fentanil grubunda görülür iken en az Grup M200 hastalarda görüldü. Diğer gruplar PDPH sıklığı açısından anlamlı farklılık göstermemiştir. VAS değerleri arasında postop ilk 4 gün ile 6. ve 7. günlerde farklılık gözlenmemiştir. Grup F25' te bulantı-kusma ve kaşıntı oranını Grup M100, Grup M150 ve Grup M200 den anlamlı olarak daha düşük olup; Grup M100, Grup M150 ve Grup M200 arasında bulantı-kusma ve kaşıntı oranı anlamlı farklılık göstermemiştir. Sonuç: İntratekal morfin 200 µg alan grupta PDPH anlamlı derecede düşüktü. Morfin alan gruplarda dozdan bağımsız olarak fentanil alan gruba göre yan etki (bulantı-kusma, kaşıntı) insidansı anlamlı derecede yüksek bulundu.

AnaljeziAnesteziAnestezi-spinal+5
Hilmi Yetkin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rinoplasti girişimlerinde kontrollü hipotansiyon için uygulanan nikardipin ve esmololün hemodinami ve rejyonal renal oksijenizasyon üzerine etkisi

Amaç: Rinoplasti girişimlerinde kontrollü hipotansiyon için uygulanan nikardipin ve esmololün hemodinami ve rejyonal renal oksijenizasyon üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya elektif rinoplasti cerrahisi geçiren ve kontrollü hipotansiyon uygulanmasına karar verilen, 80 hasta konu hakkında bilgilendirilmiş ve yazılı onamları alınmış olan, 18-60 yaş arası, ASA I-II sınıfındaki hastalar dâhil edildi. Hastalar kapalı zarf yöntemiyle 40'ar kişiden oluşan Grup N (Nikardipin) ve Grup E (Esmolol) diye 2 gruba ayrıldı. Kontrollü hipotansiyon oluşturmak için intraoperatif sürede 40 hastaya nikardipin, 40 hastaya da esmolol infüzyonu uygulandı. Anestezi idamesi süresince nikardipin ve esmolol infüzyonunun kontrollü hipotansiyon oluşturma potansiyeli, kardiyovasküler hemodinami, renal fonksiyonlar ve rejyonal renal perfüzyon (NIRS) değerleri ölçüldü. Her iki grup için ek opioid ve ek kas gevşetici kullanım sayıları kaydedildi. Postoperatif olarak her iki grup için cerrahi memnuniyet ve cerrahi alandaki kanama miktarları kaydedildi. Bulgular: Grup N'de intraoperatif ek opioid kullanım oranı Grup E'den daha yüksekti (p= 0.000). Postoperatif ölçülen cerrahi kanama miktarı (p= 0.000) ve cerrahi memmnuniyet Grup N'de, Grup E'ye göre anlamlı yüksekti (p= 0.002). Nabız değerleri istatistiksel olarak Grup E'de anlamlı yüksekti (p= 0.000). Sistolik kan basıncı (0.-10.-15.-20. dakikalar haricinde) Grup E'de istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p ˂ 0.05). Grup içi karşılaştırmada her iki grupta da postop kreatin değerlerinin preop değerlere göre anlamlı azaldığı saptandı (p<0.05). Ancak grup içi üre ve grupararası üre/kreatinin değerleri farklı değildi (p>0.05). Grup N de ölçülen tüm periferik SpO2 değerleri Grup E'den anlamlı düşüktü (p˂0.05). Grup N'de intraoperatif dönemde (10.-15.-20.-25.-30.-35.-40. 45.-50.-55.dakika) sol renal rSO₂ (NIRS) değeri Grup E'den anlamlı yüksekti (p˂ 0.05). Sonuç: Esmolol ile yapılan kontrollü hipotansiyonda nikardipine göre daha stabil tansiyon ve kalp tepe atımı değerleri elde edilmesi, daha az ek kas gevşetici ve ek opioid kullanımı ve cerrahi memnuniyetin daha iyi olması nedeniyle kontrollü hipotansiyon uygulanacak vakalarda güvenle kullanılabileceği ve öncelikli tercih edilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Nikardipin rejyonal renal doku perfüzyonu üzerinde daha iyi bir ajan olup, renal fonksiyonlar üzerine olumsuz bir etki oluşturmamıştır. Ancak kontrollü hipotansiyon oluşturmak için kullanıldığında ek opioid ihtiyacı artmış, hemodinami labil seyretmiştir.

EsmololHemodinamiHipotansiyon+3
Kamil Cintan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anesteziyoloji ve reanimasyon hekimlerinin emziren hastalara perioperatif yaklaşımlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Anesteziyoloji ve Reanimasyon alanında çalışan hekimlerin emziren hastalara yönelik farkındalıklarını, perioperatif yaklaşımlarını, mevcut kılavuzlara ne derece aşina olduklarını ve kılavuz önerilerini ne sıklıkla uyguladıklarını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Verileri toplamak amacıyla anket yöntemi kullanılmıştır. Perioperatif emzirme ile ilgili kılavuzlar temel alınarak, 20 sorudan oluşan özgün bir anket hazırlanmıştır. Ankete 382 anestezi hekimi katılmıştır. Anket, katılımcılara online platformlar üzerinden dağıtılmış ve sonuçlar yine online platformlar aracılığıyla toplanmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan 382 katılımcıların %48,2'si (n=184) kadın, %51,6'sı (n=197) erkekti. Katılımcıların perioperatif emzirme konusunda herhangi bir eğitim alma oranı %8,9 idi. Katılımcıların %64,7'si çalıştıkları kurumun anestezi kliniğinde perioperatif emzirme ile ilgili herhangi bir protokol bulunmadığını belirtti. Çalıştığı kurumda protokol bulunma oranı eğitim alan grupta anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p=0,012). Ankete katılanların %64,9'nun herhangi bir yönergeye veya protokole aşina olmadıkları gözlendi. Ayrıca aşina olunan en yaygın kaynak %18,6 ile Amerikan Anesteziyologlar Derneği olarak belirlendi. Katılımcılardan eğitim alan grupta aşinalık oranları daha yüksek bulundu. Katılımcılara cerrahi işlem geçirecek olan doğurganlık çağındaki hastaların preoperatif değerlendirilmesinde emzirme durumu sorgulama oranı eğitim alan grupta anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,002). Katılımcıların cerrahi işlem geçirecek olan emziren hastalara önerilerde bulunma oranı eğitimli grupta anlamlı olarak daha yüksek çıktı (p=0,003). Katılımcıların %55.8'i perioperatif kullanılan ilaçlar ile alakalı kaynaklara aşina olmadığı bulundu. Sonuç: Çalışmamızda anestezi hekimlerinin emziren hastalara yönelik farkındalık düzeylerinin düşük olduğunu, perioperatif emzirme ile ilgili kılavuzların, yönergelerin ve kaynakların yeterince bilinmediğini ve bu önerilerin uygulanmasında yetersiz kalındığını belirledik. Ayrıca, eğitim durumunun bazı sonuçlar üzerinde anlamlı farklılık yarattığını tespit ettik. Farkındalığı artırmak, önerilerin uygulanmasını desteklemek ve kılavuzların daha etkin bir şekilde kullanılabilmesi için eğitim süreçlerinde bu konuya daha fazla önem verilmesi gerektiği düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Anesteziyoloji ve reanimasyon, perioperatif emzirme, anne sütü

Anesteziyoloji
Mehmet Selim Okur
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü basamak bir üniversite hastanesinde 2018-2023 yılları arasında operasyona alınan sezaryen vakalarının klinik analizi: Van ölçekli retrospektif çalışma

Üçüncü Basamak Bir Üniversite Hastanesinde 2018-2023 Yılları Arasında Operasyona Alınan Sezaryen Vakalarının Klinik Analizi: Van Ölçekli Retrospektif Çalışma, Dr. Rüstem TAŞ, Uzmanlık Tezi, Van, 2024. Amaç: Bu çalışmada, Türkiye'deki 3. basamak bir hastanede sezaryen operasyonlarında tercih edilen anestezi türlerini, postoperatif dönemde yoğun bakım ihtiyacı olan hasta oranlarını ve intraoperatif ve postoperatif mortalite oranlarını sunmayı ve bu faktörlerle ilişkili etkenleri araştırmayı amaçladık. Yöntem: Bu retrospektif kohort çalışmasında, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Tıp Merkezi ameliyathanesinde, 2018-2023 tarihleri arasında spinal veya genel anestezi altında sezaryen doğum uygulanan 2709 hasta dahil edilmiştir. Tüm katılımcıların preoperatif, intraoperatif ve postoperatif bilgileri retrospektif olarak hastanemizin bilgisayarlı veri tabanı kayıtlarından elde edildi. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 30,48 ± 6,76 yıldı. Kadınların %66,3'üne genel anestezi, %33,7'sine spinal anestezi ile sezeryen ile doğum uygulanmıştır. Hastaların %0,6'sına yoğun bakım ünitesi yatışı gerekmiştir. Genel anestezi yüzdesi; yüksek komorbidite sayısı, düşük 1. ve 5. dakikalardaki APGAR skorları, yüksek ASA skoru, yüksek HELLP sendromu, preeklampsi ve plasenta invazyon anomalisi yüzdesi, yüksek eritrosit süspansiyonu ve taze donmuş plazma replasmanı ve yüksek intravenöz analjezi yüzdeleri ile ilişkili bulundu. Postoperatif yoğun bakım ünitesi ihtiyacı yüksek komorbidite sayısı, düşük 1. ve 5. dakikalardaki APGAR skorları, yüksek ASA skoru, yüksek eklampsi, preeklampsi ve plasenta invazyon anomalisi yüzdesi, genel anestezi uygulanması, inhaler ajan kullanılması, yüksek eritrosit süspansiyonu ve taze donmuş plazma replasmanı yüzdeleri ile ilişkili bulundu. Sonuç: Bu bulgular, kliniğimizde sezaryen ile doğumlarda ilk tercihin genel anestezi olduğunu ve spinal anestezinin genel anesteziye kıyasla klinik avantajlar sunduğunu göstermektedir. Sezaryen ile doğumlarda genel anestezi endikasyonlarının gözden geçirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Sezaryen, Genel anestezi, Spinal anestezi, APGAR, Yoğun Bakım

Rüstem Taş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hacettepe üniversitesi ağrı kliniğinde sigara içen ve içmeyen hastaların kronik bel ağrısı tedavisi için faset eklem enjeksiyonundan fayda görme oranının kıyaslanması

Hacettepe Üniversitesi Ağrı Kliniğinde Sigara İçen ve İçmeyen Hastaların Kronik Bel Ağrısı Tedavisi İçin Faset Eklem Enjeksiyonundan Fayda Görme Oranının Kıyaslanması Giriş ve amaç: Faset eklem kaynaklı kronik bel ağrısı tüm toplumlarda sık rastlanan yaygın klinik durum olarak ortaya çıkmaktadır. Sigara içenler içmeyenlerle kıyaslandığında bel ağrısı ve spinal hastalıklar açısından daha büyük risk altındadır. Sigara içen hastalarla içmeyen hastalar arasında faset eklem sendromu olan ve aynı şekilde tedavi edilen hastalarda işlemden fayda görme açısından karşılaştırmaktır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre sigaranın hastalarımızın girişimsel ağrı tedavisi üzerinde etkilerini inceleyip, bu etkiler üzerine daha farklı çalışmalar için fikir sahibi olmak ve benzer çalışmalara faydalı olmak amacı taşıyoruz. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2019 – 31 Aralık 2019 tarihleri arasında Kronik Bel ağrısı tedavisi için faset eklem enjeksiyonu yapılan 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi. Hastaların onamı alınarak demografik verileri ve ağrı skorlamalarının dosya taraması yapıldıktan sonra hastalarla irtibata geçilerek işlem öncesi ve işlem sonrası 6. ay NRS skorları, sigara içme öyküleri alınıp veri toplama formlarına kaydedildi (Ek 2). Hastalara NRS ağrı skorlamasına göre işlem öncesi ve sonrası ağrı değerlerini 0-10 arası 5 kategoride değerlendirmeleri istendi, "0 – 2 arası (1) - ağrım yok veya (bazen) çok hafif, 2-4 arası (2) - hafif –orta şiddetli ağrım var, 4-6 arası (3) – orta şiddetli ağrım var, 6 –8 arası (4) çok şiddetli ağrım var, 8-10 arası (5) – çok şiddetli ve bazen dayanılmaz ağrım var" şeklinde değerlendirmeler veri tabanına eklendi. Telefonda katılımcılara onam metni okunarak, sözlü onam için ses kayıtları alınacağı bildirildi. Çalışmaya katılım tamamıyla gönüllük esasına dayalıydı. Sözlü onam vermeyi reddeden, dosyası kaybolan, kontrol muayeneye gelmeyen, ex olan ve ulaşılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Bulgular ve Tartışma: Çalışmamızda 1 Ocak 2019 -31 Aralık 2019 tarihleri arasında 18 yaşından büyük, faset eklemden kaynaklanan kronik bel ağrısı MRG görüntüleme ve fizik muayene ile doğrulanarak işlem yapılmış hastalar gözlendi. Hastaların demografik verileri ve ağrı skorlarının dosya taraması yapılarak hastalarla telefonla irtibata geçildi. İşlem öncesi ve işlem sonrası 6. ay NRS skorları, sigara içme öyküleri alınıp veri toplama formlarına kaydedildi. Telefonda katılımcılara onam metni okunarak, sözlü onam için ses kayıtları alınacağı bildirildi, reddedenler çalışma dışı bırakıldı. Toplam 234 hasta istatiksel analize dahil edildi. Hastaların yaş dağılımına baktığımızda işlem yapılmış en genç hastamız 20 yaşında, en yaşlı 90 yaşında olmakla, median yaş grubu 60.6 olarak gözlendi. Hastalardan işlem öncesi ve sonrası NRS ağrı skorlarını 5 kategoride belirtmeleri istendi. İkiden fazla kategorik bağımlı iki grubun istatistiksel analizi için marjinal homojenlik testi kullanarak faset eklem enjeksiyonu öncesi ve sonrası uyguladığımız işlemin etkiliğini değerlendirdik. Hipotez test sonuçlarımız p‹0.01, anlamlı kabul edilerek, istatistiksel olarak işlemden sonra ağrı skorlarında ciddi düşüş gözlendiği sonucuna varıldı. Sigaranın işlem öncesi ağrı skorlarına etkisini değerlendirmek için yaptığımız istatistiksel analiz sonuçlarına göre, sigaranın işlem öncesi ağrıyla ilişkisi gözlenmedi. (p=0,976) Faset eklemlerden kaynaklanan kronik bel ağrısının tedavisi için uyguladığımız faset eklem enjeksiyonun sonrasında işlemden fayda görme oranlarını kıyasladığımızda, sigara içme öyküsüyle işlem sonrası NRS skorları arasında ilişki bulunmadı. (p=0.649) Ancak , işlem öncesi istatistiksel analiz sonuçlarımızdan farklı olarak, işlem sonrası p değeri 1'e değil, alfaya yakın olduğundan örneklem büyüklüğü artarsa, sigara ve işlem sonrası ağrı skorları arasındakı ilişki anlamlı olabilir. Yaş ve işlem öncesi ağrı skorlarının istatistiksel analizinde, işlem öncesi NRS skor grupları arasında yaş değişkeni ortancaları bakımından istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunamadı. (p=0.605) Yapılan tek yönlü varyans analizi sonucunda işlem sonrası NRS skor gruplarında yaş değişkeni ortalamaları bakımından farklılık gözlenmedi. (p=0,709) Sonuç: Faset eklem enjeksiyonları sonrası ağrı skorlarında anlamlı düşüş gözlenen hastalarda, işlem öncesi ve sonrası ağrı skorlarıyla sigara içme öyküleri arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunamamıştır. Bizim çalışmamızda çalışmaya başlamadan önce yaptığımız güç analizi çalışma sırasında NRS skorlarının kategorik değerler şeklinde sistematize etmemiz nedeniyle anlamlı olmadığı için, bulgularımızın istatistiksel analizi sonrası post-hoc güç analizi yaptık. Bulunan değerin Power=0.601 olması çalışmanın gücünün 234 hastayla %61 olmasını ortaya koydu. Güç analizinin %80'nin üzerinde olacağı ileri dönemde yapılacak çalışmalarda örneklem sayısının artırılmasıyla sigara içme ile NRS skorları arasında ilişki bulunabilir. Çalışmamızın sonuçlarına göre faset eklem enjeksiyonları etkin bir tedavi yöntemi olarak hastaların bel ağrılarını belirgin azaltmaktadır. Hastaların yaş, cinsiyet ve sigara içme öyküsünün işlem öncesi ve sonrası ağrı skorları üzerine anlamlı etkisi olmamakla birlikte örneklem genişliği daha büyük olan hasta popülasyonlarında anlamlı sonuçlar ortaya çıkabileceği öngörülmektedir. Anahtar kelimeler: Faset eklem osteoartriti, Sigara ve kronik bel ağrısı, Faset Eklem Enjeksiyonu

AğrıBel ağrısıEnjeksiyonlar+5
Turana Rasulova
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Videolaringoskopi uygulanan hastalarda başarısızlığı etkileyen parametrelerin belirlenmesi

Videolaringoskopi (VL) zor hava yolu öngörülen hastaların yönetiminde sık kullanılan yöntemlerden biridir. Preoperatif hava yolu değerlendirme testleri ile zor hava yolu öngörüsünde bulunulan hastalarda endotrakeal entübasyon başarısını artırdığı görülmüştür. Bu testlerde, zor direkt laringoskopi için birtakım parametreler belirlenmiştir. VL başarısızlığını öngörmek için ise, risk faktörleri henüz netleşmiş değildir. Bu çalışma ile, klinik uygulamada VL başarısızlığını etkileyen parametreleri belirlemek amaçlanmıştır. Etik kurul onayı alındıktan sonra prospektif, gözlemsel olarak Şubat 2018-Mart 2020 tarihleri arasında, genel anestezi altında cerrahi geçirecek olan hastalar izlendi, VL uygulanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastanın yaşı, vücut ağırlığı, boyu, cinsiyeti gibi antropometrik bilgileri; ağız açıklığı, tiromental mesafe, modifiye Mallampati skorlaması, boyun hareket açıklığı, üst dudak ısırma testi gibi zor hava yolu prediktif değerleri; zor entübasyon öyküsü ve yapılan ameliyat kayıt altına alındı. Videolaringoskopi kullanım sebebi, kullanılan bleyd tipi, entübasyonun başarılı olup olmadığı, başarısız ise kullanılan alternatif yöntem, entübasyonu yapan uygulayıcının deneyimi kaydedildi; tüm bu parametrelerin VL başarısına etkisi değerlendirildi. Şubat 2018-Mart 2020 tarihleri arasında videolaringoskopi uygulanmış olan 1159 hasta vardı. Hastaların %98,5'inde videolaringoskopi ile entübasyon başarılı iken, %1,5'inde (n:17) videolaringoskopi ile entübasyon yapılamamıştı. Pediatrik hastalarda başarısız VL oranı daha fazlaydı (p=0,033). VL'nin başarılı ve başarısız olduğu hastalarda ağız açıklığı, mallampati skorlaması, tiromental mesafe, boyun hareketi kısıtlılığı, üst dudak ısırma testi, bilinen zor entübasyon öyküsü olması ve eşlik eden sendromik hastalıklar açısından fark saptandı. Başarısızlıkta en etkili parametreler ağız açıklığının 2 cm altında olması (odds oranı:14,49), boyun hareketi kısıtlılığı (odds oranı:6,25) ve üst dudak ısırma testinin sınıf ≥ 2 olması (odds oranı:5,84) olarak saptandı. Cormack-Lehane (CL) dereceleri, entübasyon deneme sayısı ve daha deneyimli uygulayıcı tarafından işlem yapılma oranı arttıkça videolaringoskopi başarısızlık oranı da artmıştı. Videolaringoskopinin, direkt laringoskopi ile CL 3. ve 4. derece olarak sınıflanan hastaların glottik görünümlerini yüksek oranda CL 1. ve 2. derece olarak iyileştirdiği tespit edildi. Kullanılan bleydler arasında Storz C-MAC D bleyd en yüksek başarı oranına sahipken; pediatrik bleyd çeşitleri arasında Miller bleydin, pediatrik Storz C-MAC D bleyde kıyasla daha başarısız olduğu gözlendi. Pediatrik hastalarda ise VL'nin başarısız olduğu grupta düşük vücut ağırlığı ve kısa tiromental mesafe istatistiksel olarak anlamlı fark görülen parametrelerdi. Videolaringoskopi başarısızlığına neden olan parametreler literatürde net olarak tanımlanmış değildir. Çalışmamızda ağız açıklığının <2 cm olması, boyun hareketlerinin kısıtlı olması ve üst dudak ısırma testinin sınıf ≥2 olmasının videolaringoskopi başarısızlığını predikte eden en güçlü faktörler olduğu bulundu. Zor hava yolu öngörülen hastalarda, özellikle bu üç bulgu varlığında, videolaringoskopinin de başarısız olabileceği göz önünde bulundurularak alternatif hava yolu teknikleri ve uyanık yöntemlerin kullanımı düşünülmelidir.

EntübasyonEntübasyon-intratrakealLaringoskopi+2
Sevilay Kıvrakoğlu
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anestezi yoğun bakım ünitesinde kronik obstrüktif akciğer hastalığı alevlenme tanısı ile izlenen hastalarda non-invaziv mekanik ventilasyon tedavisine yüksek akımlı oksijenasyon tedavisinin eklenmesinin etkileri.

Yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) akut alevlenme ile izlenen kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hastalarının tedavisinde noninvaziv mekanik ventilasyon (NIMV) ile birlikte yüksek akımlı oksijenasyon (HFO) tedavisinin yeri henüz açıklığa kavuşmamıştır. Bu çalışmada, KOAH alevlenme tanısı ile NIMV ile izlenen hastalarda HFO'nun ilave olarak kullanılmasının; oksijenasyona, karbondioksit temizlenmesine, entübasyon oranına, invaziv mekanik ventilasyon süresine, beslenme başlanabilme süresine, yoğun bakım ve hastane yatış süresine ve mortalite oranlarına etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Etik kurul karar onayı alındıktan sonra, 1 Ocak 2015-31 Aralık 2019 tarihleri arasında Hacettepe Hastanesi Anestezi YBÜ'nde akut KOAH alevlenme ile izlenen, NIMV uygulanmış hastalarda yapılan bir retrospektif kohort çalışmasıdır. NIMV ile birlikte standart oksijen tedavisinin (SOT) kullanıldığı hastalar (NIMV/ SOT grubu), NIMV ve HFO ile solunum desteği alan hastalar (NIMV/HFO grubu) olarak gruplanmıştır. Hastaların demografik verileri, ek hastalıkları, arter kan gazı değerleri, uygulanan tedaviler, entübasyon oranı ve zamanı, invaziv mekanik ventilasyon süresi, beslenmenin başlanabildiği gün, YBÜ ve hastane yatış süreleri, 28. ve 90. gün mortalite oranları orijinal dosyaları ve elektronik kayıtlar kullanılarak toparlanmıştır. İstatistiksel analizlerde Mann-Whitney U testi, ki-kare, tekrarlayan ölçümler varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Beş yıllık süreçte YBÜ'de izlenmiş olan 148 KOAH alevlenmeli hastadan 28 tanesinin NIMV/HFO, 32 tanesinin ise NIMV/ SOT aldıkları tespit edilmiştir. Bu iki grubun demografik özellikleri, eşlik eden hastalıkları, uygulanan farmakolojik tedaviler benzer bulunmuştur. Her iki grupta da benzer şekilde 2. ve 12. saatte alınan kan gazlarında YBÜ kabulüne göre hastaların oksijenasyonlarının iyileştiği, CO2 retansiyonlarının gerilediği, pH değerlerinin normalleştiği tespit edilmiştir. NIMV/HFO grubunda 48. saatte, oksijenasyonun NIMV/SOT grubuna göre daha iyi (sırasıyla ortanca [çeyrekler arası açıklık], PaO2 89 [88-100] mmHg ve 79 [71 -83] mmHg, p=0,019) fakat PaCO2 değerlerinin de daha yüksek (sırasıyla PaCO2 değerleri 68 [54-71] mmHg ve 53 [49-64] mmHg, p=0,043) olduğu saptanmıştır. NIMV/HFO grubundaki hastalar NIMV/SOT grubuna göre daha erken beslenebilmiştir (sırasıyla 3 [3-4] gün ve 5 [4-8] gün, p<0,001). NIMV ile HFO'nun birlikte kullanılması NIMV/SOT grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde entübasyon oranını, IMV süresini, YBÜ ve hastane mortalitesini, YBÜ ve hastane yatış süresini etkilememiştir. Sonuç olarak, KOAH alevlenme hastalarının YBÜ takibinde NIMV tedavisine ek olarak standart oksijen tedavisi yerine HFO kullanılması; ikinci gündeki oksijenasyonu iyileştirmektedir ve hastaların daha erken beslenebilmesi sağlanabilmektedir. NIMV tedavisine ek olarak HFO kullanımı; entübasyon oranlarını, invaziv mekanik ventilasyon süresini, yatış sürelerini ve mortalite oranlarını değiştirmemektedir. Anahtar Kelimeler: KOAH alevlenmesi, yoğun bakım, mekanik ventilasyon, HFNO

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifAnestezi+5
Recep Çelik
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hacettepe Üniversitesi ameliyathanelerinde 2018-2021 yılları arasında alınan robotik prostatektomi vakalarının anestezi yönetimi ve perioperatif komplikasyonlar açısından retrospektif değerlendirilmesi

Son yıllarda üroloji alanına büyük bir yenilik olarak giren robot yardımcılı laparoskopik prostatektomi işlemi, minimal invaziv olması, daha az kanamaya ve postoperatif ağrıya sebep olması gibi avantajlarının yanı sıra, cerrahi süresinin daha uzun olması, ileri derecede dik Trendelenburg pozisyonu gerektirmesi ve pnömoperiton nedeniyle hiperkarbi görülmesi gibi dezavantajları da beraberinde getirmektedir. Bu alanda yeni karşılık bulan robot yardımcılı prostatektomi ameliyatlarının perioperatif olası komplikasyonlarına yönelik çalışmalar kısıtlı sayıdadır. Bu çalışmada 2018-2021 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Üroloji ameliyathanelerinde alınan robot yardımlı ürolojik ameliyatların anestezi yönetimini ve perioperatif komplikasyonlarını incelemeyi amaçladık. Etik kurul onayı alındıktan sonra Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri ameliyathanesinde Mart/2018 – Haziran/2021 tarihleri arasındaki robot yardımlı prostatektomi ameliyatlarının anestezi takip formları retrospektif olarak incelendi. Hasta demografikleri, anestezi yönetimi ve perioperatif komplikasyonlar açısından tarandı. Çalışmaya dahil edilen 86 hastanın ortalama yaşı 63,07 +/-8,02 yıl (44-80) ortalama vücut ağırlığı 81,38+/-11,64kg (55-120) ortalama vücut kitle indeksi (VKİ) 27.15+/-3,54kg/m2 (19,03-37,45) bulundu ve 64(%74) kişinin VKİ'si 25'in üstünde obez bulundu. Ortalama hastanede kalış süresi 3,09+/-1,04 gün(2-8) bulundu. Ortalama ameliyat süresi 218+/-34,6 dakika (155-320) ortalama anestezi süresi ise 274,78+/-36,04 dakika (210-385) bulundu. Ortalama hemoglobin düşüşü ise 0,99+/-0,81g/dl(-0,90-3,40) bulundu.Operasyon süresinin 2020 yılında 230 dakika iken 2021 yılında istatistiksel anlamlı olarak 200 dakikaya gerilediği tespit edilmiştir. Aynı zamanda operasyon süresinin VKİ değerlerinin artmasıyla beraber artış gösterdiği bulunmuştur. Bununla beraber obez hastalarda hiperkarbi sıklığının da daha fazla olduğu tespit edilmiştir. 32(%37) hastada intraoperatif hipotansiyon gelişmiş, 6 (%7) hastada hiperkarbi gelişmiştir. Hiçbir hastada intraoperatif hipoksi gelişmemiştir ve intraoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu ihtiyacı olmamıştır. Çalışmaya dahil edilen hastalarda uluslararası literatürle uyumlu şekilde, 2 (%2) hastaya postoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu 1 (%1) hastaya taze donmuş plazma transfüzyonu yapılmış, 1 (%1) hastada pulmoner tromboemboli gelişmiş, 1(%1) hastada periferik nöropati gelişmiş bir (%1) hastada ise ileus gelişmiştir. Korneal abrazyon, laringeal ödem izlenmemiştir. Robotik prostatektomi, radikal retropubik prostatektomiye önemli bir alternatif oluşturmaktadır. Fakat beraberinde gelen, anestezi açısından da önemli olan riskler göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle obez hastalarda hem ameliyatın süresinin uzayabileceği hem de karbondioksit retansiyonunun daha belirgin olabileceği göz önünde bulundurulduğunda, olası komplikasyonlar açısından daha dikkatli olunması gerektiği görülmektedir.

AmeliyathanelerAnesteziAnestezi ve analjezi+7
Kasım Aydoğdu
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Standart pediatrik endotrakeal entübasyon maketinde; laringoskopi esnasında farklı bleydler ile orofaringeal dokulara uygulanan kuvvetlerin karşılaştırılması

Giriş: Videolaringoskopi zor hava yolu öngörülen hastaların yönetiminde sıklıkla kullanılmaktadır. Direkt laringoskopiyle karşılaştırıldığında daha iyi bir laringeal görüntü sunar ve başarılı entübasyon olasılığını artırır. Özellikle kullanım kolaylığı sağlaması, portabl olması ve direkt laringoskopiye olan benzerliği nedeniyle en sık tercih edilen zor hava yolu araçları arasında yer alır. Laringoskopi ve entübasyon, normal olarak dilin tabanına bir kuvvet uygulanmasını gerektirir. Çoğu durumda kısa süreli olmasına rağmen, bu baskı hastalarda nabız, kan basıncı ve katekolamin seviyelerinde artışa neden olabilir. Biz bu çalışmada standart pediatrik entübasyon maketinde dil köküne ve orofaringeal dokulara uygulanan kuvveti objektif şekilde ölçmeyi ve olası ilişkili faktörleri incelemeyi hedefledik. Yöntem ve Gereçler: 21/348 numaralı yerel etik kurul onayı alındıktan sonra; çalışmamız Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalında araştırma görevlilerinin katılımı ile gerçekleştirildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden her bir araştırma görevlisi standart pediatrik entübasyon maketinde GlideScope LoPro T2, Storz C-MAC pediatrik D-bleyd ve direkt laringoskop Macintosh 2 bleyd ile endotrakeal entübasyon uyguladı. Dil köküne ve vallekulaya uygulanan kuvvetler bleydler üzerine yapıştırılmış olan FSR 402 basınç/kuvvet sensörleri ile kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya katılan toplam 52 katılımcı (%34,6 erkek ve %65,4 kadın) her bir laringoskopi yöntemi ile (direkt laringoskop Mac 2, GlideScope LoPro T2 ve Storz C-MAC pediatrik D-bleyd) birer defa olmak üzere toplam 156 entübasyon prosedürü icra etti. Her üç laringoskopi yönteminde ortalama entübasyon süreleri benzerdi (p=0.27). Kadın katılımcıların entübasyon süresi erkeklere göre istatistiksel olarak daha uzundu (p=0.033). Videolaringoskopik yöntemlerle direkt laringoskopiye göre daha az sıklıkta Cormack-Lehane sınıf 2 görüntü elde edilirken, sınıf 3 görüntü hiç izlenmedi (p<0.001). Entübasyon yöntemleri Cormack-Lehane alınırken (p=0.001) ve endotrakeal tüp (ETT) geçirilirken oluşan kuvvetlere (p<0.001) göre karşılaştırıldığında direkt laringoskopi ve GlideScope videolaringoskopide benzer kuvvet değerleri elde edilirken, C-MAC videolaringoskopi ile diğer iki yönteme göre anlamlı olarak daha düşük kuvvet uygulandığı gösterildi. Kuvvet parametresi olarak Cormack-Lehane alınırken ve ETT geçirilirken uygulanan bu iki kuvvetin ortalaması alındığında da benzer sonuçlar ortaya koyuldu. Sonuçlar: Videolaringoskopinin daha iyi ve geniş laringeal görüntü elde edilmesi sonucu entübasyon başarısını artırdığı ve özellikle zor hava yolu hastalarında belirgin avantajlar sağladığı bilinmektedir. Bu çalışmada da, infant boyutlarındaki pediatrik entübasyon maketinde uygulayıcıların deneyiminden bağımsız olarak glottik görüntünün iyileştiği gösterilmiştir. Genel kanı olarak, bu iyileştirilmiş görüntü esnasında videolaringoskopi ile orofaringeal dokulara daha az kuvvet uygulandığı kabul edilir. Orofaringeal dokulara uygulanan kuvvetin mümkün oldğunca azaltılması, laringoskopi esnasında görülebilecek hipertansiyon, disritmiler, intrakraniyel basınç artışı ve basıya bağlı lokal doku travmaları gibi komplikasyonlar açısından önemlidir. Erişkinlerde yapılan çalışmalar bu kanıyı desteklese de, pediatrik hasta grubu ile ilgili literatür verileri çok kısıtlıdır. Çalışmamızda, hedef CL görüntüsü elde edildiği anda ve ETT yerleştirilme anında ölçülen kuvvetler C-MAC pediatrik D-bleyd ile diğer iki laringoskopa kıyasla anlamlı olarak daha düşüktü. Sonuç olarak, çalışma verilerimiz ışığında daha iyi glottik görüntü sağlaması nedeniyle pediatrik hasta grubunda da videolaringoskopinin ilk seçenek olarak düşünülmesi ve tüm entübasyonlar esnasında uygulayıcıların orofaringeal dokulara yaptıkları kuvvetin ve bunun yol açabileceği olası komplikasyonların bilinciyle mümkün olduğunca az travmatik hareket etmesi gerektiği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Videolaringoskopi, direkt laringoskopi, endotrakeal entübasyon, kuvvet.

EntübasyonEntübasyon-intratrakealKuvvet+1
Mohammad Sevimli
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromiyalji hastalarında hassas noktalarına uygulanan transkutanöz radyofrekans ve ıslak iğne tedavi yöntemlerinin ağrı üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Fibromiyalji yaygın muskuloskeletal ağrı, uyku bozukluğu ve aşırı yorgunluk hissi ile karekterize kronik bir hastalıktır. Hastalığın tedavisinde farmakolojik veya nonfarmakolojik bir çok tedavi modalitesi uygulanmasına rağmen semptomların nüksü oldukça yaygındır ve yaşam kalitesini anlamlı ölçüde negatif etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı, fibromiyalji tanılı hastalarda transkutanöz radyofrekans (TCRF) ve ıslak iğne tedavilerinin etkinliğini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2016 - Eylül 2021 tarihleri arasında merkezimizde Fibromiyalji tanısı konulan toplamda 100 erişkin hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar TCRF ve ıslak iğne tedavisi uygulananlar olarak iki gruba ayrılmıştır. Yanıt değerlendirilmesi amacıyla tedavi öncesi ve tedavi sonrası 2.inci ve 6.ıncı ay VAS (Visual Analogue Scale) ağrı skorları incelenmiştir. Zamanla tedavi modalitesinin VAS üzerindeki olan etkisi, tekrarlı ölçümler varyans analizi (Repeated Measures ANOVA) ile ortaya konulmuştur. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların %76'sı kadın, %24'ü ise erkek olup, hastaların ortanca yaşı 52 (22-60) idi. Tedavi kolları arasında cinsiyet ve yaş dağılımına göre istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir (sırasıyla p=0.349 ve 0.745). Tedavi öncesi (giriş) VAS skoru ortalaması erkeklerde kadınlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu öğrenilmiştir (8.25 vs. 7.78, p=0.037). Hastaların giriş VAS skoru ortalaması 7.89±0.97 iken, 2. ay VAS skoru ortalaması 5.5±1.7, 6.ay VAS skoru ortalaması ise 6.12±1.4 idi (p<0.001). Tedavi gruplarına göre VAS değişimi varyans analizinde TCRF uygulanan grupta tekrarlayan ölçümlerde VAS skoru ıslak iğne tedavisi uygulanan gruba göre anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır (p<0.001). Sonuç: Çalışmamızda fibromiyalji prevalansının kadınlarda erkeklere göre daha fazla olduğu saptanmıştır. Diğer yandan, erkeklerde tedavi öncesi VAS skorunun kadınlara göre daha yüksek olduğu ortaya konulmuştur. Her iki tedavi modalitesi ile VAS skorunda anlamlı ölçüde azalma olmakla beraber, TCRF alan grupta VAS yanıtının ıslak iğne tedavisi uygulanan hastalara göre anlamlı ölçüde daha iyi olduğu gösterilmiştir.

AğrıAğrı ölçümüEnjeksiyonlar+3
Leyla Alıyeva
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

RATLARDA OLUŞTURULAN MEDULLA SPİNALİS TRAVMA MODELİNDE UZAK İSKEMİK ÖNKOŞULLAMANIN NÖROPROTEKTİF ETKİNLİĞİNİN ARAŞTIRILMASI

Ratlarda Oluşturulan Medulla Spinalis Travma Modelinde Uzak İskemik Önkoşullamanın Nöroprotektif Etkinliğinin Araştırılması Dr. Meriç BAYRAM, Hacettepe Üniversitesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon ABD, Ankara 2022. Uzak iskemik önkoşullama (UİÖK), iskemi reperfüzyon (İ/R) hasarını önlemede, etkinliği kanıtlanmış yöntemlerdendir. Bu çalışmanın amacı; spinal kord travması (SKT) oluşturulan ratlarda, kan S100B düzeyleri ve histopatolojik görüntüler karşılaştırılarak UİÖK'nin nöroprotektif etkinliğinin ve UİÖK mekanizmasında bir triptofan metabolizması ürünü olan kinürenik asitin (KYNA) rolünün varlığının gösterilmesidir. Kobay Deney Hayvanları Laboratuvarı A. Ş. Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu onayı alındıktan sonra ağırlıkları 250-300 g arasında değişen 31 adet erkek Spraque-Dawley rat, 3 gruba ayrıldı. Tüm ratlar genel anestezi altında, yüzüstü pozisyonda tespit edildi ve T5-T12 seviyesinde orta hat insizyonu yapıldı. Grup I (Sham, n=9): Yalnızca insizyon uygulandıktan sonra hiçbir işlem yapılmadan cilt kapatıldı. Grup II (İ/R, n=11): Medulla spinalise 1 dk total iskemi sonrasında 1 saat reperfüzyon uygulandı. Grup III (UİÖK+İ/R, n=8): Sağ arka bacağa uygulanan 10'ar dakikalık 3 döngü UİÖK sonrası, medulla spinaliste İ/R oluşturuldu. Tüm gruplarda ratların anestezi süresi eşit tutuldu. İşlem sonrası 1. saatte biyokimyasal değerlendirme (S100B ve KYNA) için kan alındıktan sonra ratlar sakrifiye edildi ve histopatolojik değerlendirme için medulla spinalis doku örnekleri alındı. KYNA ve S100B seviyelerinin karşılaştırılması, sham ve İ/R grupları arasında anlamlı farklılıkların varlığını ortaya koydu (sırasıyla, p = 0,016 ve p = 0,022). Her iki karşılaştırmada da İ/R ve UİÖK+İ/R grupları için post hoc ikili karşılaştırmalar anlamlı olmamasına rağmen, UİÖK uygulanan ratlar, yalnızca İ/R grubuna kıyasla nispeten daha düşük KYNA ve S100B konsantrasyonlarına sahipti. Histolojik analizler, sham grubuna kıyasla hem İ/R hem de UİÖK+İ/R gruplarında önemli ölçüde daha yüksek beyaz ve gri cevher hasar skorlarını ortaya koydu (sırasıyla p = 0,001 ve p < 0,001). UİÖK+İ/R grubunda beyaz ve gri cevher ve içerdikleri bölgeler için medyan puanlar İ/R grubuna göre nispeten daha yüksek olmasına rağmen, ikili karşılaştırma ile sonuçların istatistiksel olarak benzer olduğu görüldü. KYNA konsantrasyonu, S100B konsantrasyonu ve histolojik skorlar arasında anlamlı bir korelasyon yoktu. Bu çalışma, S100B ve KYNA seviyelerinin ve nöronal hasar için histolojik skorların, bir rat spinal İ/R hasarı modelinde önemli ölçüde arttığını, istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte, S100B ve KYNA düzeylerinin UİÖK+İ/R grubunda, İ/R grubuna göre daha düşük olduğunu gösterdi. Histolojik değerlendirmede de, medulla spinalis hasar skoru UİÖK+İ/R grubunda, İ/R grubuna göre daha yüksekti. Veriler KYNA'nın UİÖK mekanizmasındaki rolüne ve UİÖK'nin nöroprotektif etkisine ilişkin sonuç çıkarmak için yetersizdi. Daha geniş metabolit analizi ile daha uzun süreli takip kullanan daha ileri çalışmaların KYNA'nın ve/veya kinürenin yolunun medulla spinalisin İ/R hasarı ile ilişkili olup olmadığını aydınlatmak için değerli olabileceğine inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Medulla spinalis, uzak iskemik önkoşullama, iskemi, reperfüzyon, S100B, KYNA

NöroproteksiyonReperfüzyonReperfüzyon lezyonu+5
Meriç Bayram
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalça artroplastilerinde kanama miktarının Galektin-3 seviyesine etkisi

Giriş: Galektin-3, farklı biyolojik olaylarda, farklı dokularda yer alan ve birçok farklı klinik durum ve hastalıkta ilgili bir rol oynayan çok işlevli bir proteindir. Galektin-3'ün nöroinflamasyon ve nörodejenerasyonda rol aldığına yönelik veriler son dönemde artmaktadır. Görünüşe göre Galektin-3'ün çeşitli davranış kalıpları üzerinde çok karmaşık bir etkisi var. İntraoperatif hipotansiyon ve yapılan kan ürünü transfüzyonları postoperatif davranış değişiklikleri ile ilişkilendirilebilir. Çalışmamızda primer kalça artroplastisinde kanama miktarının Galektin-3 düzeyine etkisini ve buna bağlı oluşan nörolojik komplikasyonları erken dönemde saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Ordu Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul onayı (14.01.2022 tarih ve 2022/03 sayılı karar) alınarak Sağlık Bakanlığı Ordu Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği tarafından ameliyathanede elektif olarak operasyona alınan kalça artroplastisi yapılacak 60 yaş üstü, ASA (American Society of Anesthesiologist) risk sınıfına göre ASA Ⅰ/Ⅱ/Ⅲ olan hastalarda prospektif olarak gerçekleştirildi. Serum Galektin-3 ölçümleri için preoperatif, postoperatif 24.saat ve postoperatif 72. Saat kan örneği alındı. Aynı zamanda PCT, CRP ve hemogram değerleri kaydedildi. Galektin-3 için serum numuneleri analiz edilene kadar -80 °C'de muhafaza edildi. Bulgular: Çalışmaya 27 kadın (%60), 18 erkek (%40) olmak üzere toplam 45 hasta dahil edildi. Hastaların genel yaş ortalaması 70,93±8,16 yıldı. Preoperatif, postoperatif 24.saat ve postoperatif 72.saatte ölçülen Galektin-3 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermezken (p= 0.936), CRP düzeyleri anlamlı farklılık gösterdi (p <0,001). Postoperatif 24. saat Galektin-3 ile intraoperatif kanama (ml) miktarı arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif zayıf bir korelasyon bulundu (r=0,323; p=0,030). Preoperatif HGB düzeyi ile postoperatif 24.saat ve postoperatif 72.saat Galektin-3 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif bir korelasyon bulundu (r=-0.415, p=0.005; r=-0.373, p=0.012). Sonuç: Sonuç olarak kanamalı majör bir cerrahide tansiyon dalgalanmaları, kanama miktarı, kan ve kan ürünü transfüzyonu Galektin-3 düzeyini etkileyebilir. Çalışmamızda yakın intraoperatif takip, tansiyon düşüklüğüne izin verilmemesi, sıkı kanama yönetimi ve sıvı tedavisi Galektin-3 seviyesini olumlu yönde etkilemektedir. Bununla beraber preoperatif süreçte Galektin-3 yüksekliğine sebep olan komorbiditesi bulunan hastaların çalışmaya dahil edilmemesi Galektin-3 artışını etkileyen nedenler arasındadır. Galektin-3 düzeyi tespiti, komorbiditesi olan yaşlı hastalarda özellikle morbidite ve mortalite açısından inflamatuar süreçlerdeki etkisi düşünüldüğünde bir biyobelirteç olarak kullanılabilir. Konu hakkında daha geniş hasta popülasyonunda, kanamalı cerrahiler için ileri çalışmalar yapılmasına ihtiyaç olduğu görülmektedir.

Osteoartrit-kalça
Yunus Emre Güven
Ordu University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2009-2022 yılları arasında yargıtay'da karara bağlanan ve anesteziyoloji ve reanimasyon hekimlerini ilgilendiren malpraktis dosyalarının incelenmesi

Amaç: Tıbbi işlemlerden kaynaklanan yasal sorumluluğun kapsamı hekimler tarafından tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmamıza 2009-2022 yılları arasında Yargıtay tarafından karara bağlanan ve Anesteziyoloji ve Reanimasyon hekimlerini ilgilendiren malpraktis davalarını inceleyerek, dava konusu olan uygulamaların dava konusu olma nedenlerini ve bunların ışığında anesteziyologların tıbbi hatadan kaynaklanan hukuki ve cezai sorumluluğunu araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, retrospektif bir çalışma olarak 2009-2022 yılları arasında Yargıtay'da karara bağlanan ve Anesteziyoloji ve Reanimasyon hekimlerini ilgilendiren davaların, anahtar kelimeler kullanılarak Yargıtay Karar Arama web sitesinden incelenmesi ile gerçekleştirildi. Bulgular: Anesteziyoloji ve Reanimasyon hekimlerinin incelenen davalara dahil olmasının en sık sebebi perioperatif takip yetersizliği (%20,2) iddialarıdır. Bu davalarda istenmeyen olayların çoğu ölüm ile sonuçlanmıştır (%48,8). Tazminat davalarının çoğu temyiz öncesinde yaptırımsız sonuçlanmıştır (%72,1). Temyiz edilen tazminat davası kararlarının çoğu Yargıtay tarafından bozulmuştur (%93,1). Ceza davalarının çoğu temyiz öncesinde yaptırımsız sonuçlanmıştır (%63,4). Taksirli suçlardan mahkûmiyet kararları bulunsa da kasıtlı suçlardan mahkûmiyet bulunmamaktadır. Yaptırımsız sonuçlanan ceza davalarının çoğu Yargıtay tarafından onanırken (%80,8), taksirle öldürme suçundan mahkûmiyet kurulan kararların çoğu bozulmuştur (%63,7). İstenmeyen olayın gerçekleştiği an ile Yargıtay kararının kesinleşmesi arasındaki süre ortalama 76,38 ± 28,66 aydır. Anesteziyologları ilgilendiren malpraktis iddiaları en çok kadın hastalıkları ve doğum uygulamalarında gerçekleşmiştir (%27,3). Sonuç: İstenmeyen olayların meydana geldiği dönemler, alınabilecek önlemlerin nerede yoğunlaşması gerektiğini göstermektedir. Anesteziyoloji ve Reanimasyon uzman sayısının ve niteliğinin artırılması, temel hukuk eğitimleri yapılması, hasta takibinin ve preoperatif sürecin öneminin kavranması hekimlerin yargısal yaptırımlardan korunmasını büyük oranda sağlayacaktır. Ayrıca istenmeyen olaylara yönelik geri bildirim sisteminin kurulması hekimleri defansif tıp uygulamalarından uzaklaştıracaktır. Anahtar Kelimeler: Anestezi, tıbbi hata, Yargıtay, tıbbi müdahale

Tahsin Çınar
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 ARDS hastalarının 24 saat üstü ve altında pron uygulamasının gaz değişimi üzerine etkisi

COVID-19 ARDS hastalarında invaziv mekanik ventilasyon uygulamasında yetersiz oksijenlenmeyi düzeltmek ve gaz değişimini iyileştirmek amacıyla pron pozisyonu sıkça kullanılan bir yöntemdir. Bu çalışmanın amacı, pron pozisyonunun kısa ve uzun süreli uygulamalarının etkinlik farkını belirleyerek, en uygun uygulama süresini saptamak ve buna bağlı olarak pron pozisyonu sonrası oluşabilecek komplikasyonları ve bakım zorluğunu azaltmaktır. 2020-2021 yılları arasında yoğun bakım ünitesinde COVID-19 nedeniyle tedavi gören yaklaşık 800 hasta tarandı. Çalışmaya entübe edilmiş ve en az 16 saat pron pozisyonu uygulanmış 79 ARDS hastası dahil edildi. Mekanik ventilasyona dair parametreler (havayolu basınçları ve gaz değişimi verileri) kaydedildi. Hastalar 16-24 saat ve 24-36 saat pron pozisyonu uygulanan iki gruba ayrılarak değerlendirildi. Çalışmada minimum 16 saat pron süresinin, ARDS hastaları üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğu gözlemlendi. Elde edilen verilerde pron pozisyonunun oksijenlenme ve gaz değişimi üzerine olumlu etkisi olduğu gösterildi. Pron süresi 16-24 saat ve 24-36 saat gruplarında P/F ve PCO2 değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmadı. Bunun sonucunda da elde ettiğimiz veriler ışığında pron pozisyonunun COVİD-19 ARDS hastalarında işe yaradığı ancak uzun süreli pron pozisyonun oksijenlenme ve gaz değişimi üzerine olumlu veya olumsuz bir etkisi olmadığı sürenin kliniklerin genel prosedürlerine göre belirlenebileceği gösterilmiş oldu.

Ali Atli
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 ARDS ile hastalarda oluşan akut böbrek hasarının mortalite üzerine etkisi

ÖZET Amaç: COVİD-19 ARDS; şiddetli solunum yetmezliği ile giden solunum sistemi dışında bir veya birden çok organ disfonksiyonu yapabilen bir rahatsızlıktır. Solunum yetmezliği tablosuna eklenen böbrek fonksiyonlarının bozulması hastanın tedavisini komplike hale getirir. COVİD-19 ARDS ile oluşan böbrek hasarı insidansı %20-50 arasındadır. Bizde çalışmamızda COVİD-19 ARDS ile oluşan akut böbrek hasarını evreleyerek artan böbrek hasarının mortalite üzerine etkisini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda COVİD-19 pandemisi başından 2021 yılına kadar Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Sadi Sun yoğun bakım ünitesinde tedavi gören 800 hastanın verisi taranmıştır. KDIGO kriterlerine göre böbrek hasarı gelişen 450 hastadan 7 günlük sağkalım süresi olmayan hastalar çalışma dışında bırakılmıştır. Bu kriterlere uyan 204 hasta sağkalım durumlarına göre iki gruba ayrılmıştır. Bağımsız iki grup arasında t-testi ile gruplar arasında yaş, cinsiyet, ek hastalık, yatış SOFA değeri, ARDS şiddeti, MV desteği, idrar çıkışı, vazopressör desteği, CRRT tedavisi, AKİ gelişimi, üre ve kreatinin değerleri (1.gün, 3.gün ve 7.gün) değerlendirildi. Sağkalım durumuna göre laboratuvar değerlerinin karşılaştırılmasında normal dağılım gösteren parametrelerde Bağımsız Örneklem T testi, normal dağılım göstermeyen parametrelerde Mann- Whitney U testi kullanıldı. Sağkalım durumuna göre kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında çapraz tablolar oluşturuldu, sayı (n), yüzde (%) ve ki kare test istatistiği verildi. Zamana bağlı (1.gün, 3.gün, 7.gün) CRRT tedavisi varlığı oranlarının karşılaştırılmasında Cohran's Q testi kullanıldı. Sağkalım analizleri ve eğrisi için Kaplan-Meier testi kullanıldı. Bulgular: Bu çalışmamızda yapılan diğer çalışmalarda olduğu gibi akut böbrek hasarının sağkalım durumu üzerinde olumsuz etkilerini, artan hasar şiddetinin mortalite oranlarını artırdığı tespit edilmiştir. Grup T'deki bireylerin %62.3'ünde (n=43) MV desteği var iken, Grup E'deki bireylerin %75.8'inde (n=100) MV desteği olduğu belirlenmiştir. Sağkalım durumunu göre MV desteği varlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (=3.986, p=0.046). (Tablo 5) Grup T'deki bireylerin CRRT süresi ortalaması 0.75±3.51, Grup E'deki bireylerin CRRT süresi ortalaması 1.21±2.75'tir. Sağkalım durumuna göre bireylerin CRRT süresi değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (z=2.209, p=0.027). (Tablo 5) Grup T ve E arasında 1.gün, 3.gün, 7.gün idrar çıkışı (ml/gün) ölçüm değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). Grup T'deki bireylerin 1.gün, 3.gün, 7.gün idrar çıkışı ortalaması Grup E'deki bireylere göre daha yüksektir. Grup T'deki bireylerin 1.gün idrar çıkışı ortalaması 1327.79±616.63, 3.gün 2010.29±871.29, 7.gün 1933.39±1127.02 olduğu belirlenmiştir. Grup T de yer alan bireylerin idrar çıkışı ölçüm değerlerinin zamana bağlı üç ölçümü (1.gün, 3.gün, 7.gün) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (χ2=26.217, p<0.001). Grup E'deki bireylerin 1.gün idrar çıkışı ortalaması 1179.94±767.21, 3.gün 1531.19±101.69, 7.gün 1461.37±1297.25'tir. Grup E de yer alan bireylerin idrar çıkışı ölçüm değerlerinin zamana bağlı üç ölçümü (1.gün, 3.gün, 7.gün) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (χ2=8.871, p=0.012). (Tablo 7) 1.gün AKİ evresi-1 olan hastaların 72'sinde, AKİ evre-2 olan hastaların 17'sinde, AKİ evre-3 olan hastaların 15'inde exitus gelişti. 1.gün AKİ evre-1 olanların ortalama takip süresi 18.91 gün, AKİ evre-2 olanların ortalama takip süresi 14.41 gün, AKİ evre-3 olanların ortalama takip süresi 12.95 gün olarak bulunmuş ve bu durumun istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p=0.009) (Tablo 12). 3.gün AKİ evresi-1 olan hastaların 64'ünde, AKİ evre-2 olan hastaların 17'sinde, AKİ evre-3 olan hastaların 22'sinde exitus gelişti. 3.gün AKİ evre-1 olanların ortalama takip süresi 19.84 gün, AKİ evre-2 olanların ortalama takip süresi 13.79 gün, AKİ evre-3 olanların ortalama takip süresi 11.78 gün olarak bulunmuş ve bu durumun istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0.001) (Tablo 13). 7.gün AKİ evresi-1 olan hastaların 63'ünde, AKİ evre-2 olan hastaların 13'ünde, AKİ evre-3 olan hastaların 36'sında exitus gelişti. 7.gün AKİ evre-1 olanların ortalama takip süresi 20.37 gün, AKİ evre-2 olanların ortalama takip süresi 13.45 gün, AKİ evre-3 olanların ortalama takip süresi 11.59 gün olarak bulunmuş ve bu durumun istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0.001) (Tablo 14). Sonuç: COVID-19 ARDS'li hastalarda akut böbrek hasarı artmış mortalite oranları ile koreledir. Bu hastaların yoğun bakım yönetiminde böbrek fonksiyonlarının sıkı monitörizasyonu böbrek fonksiyonlarının korunması açısından hayati öneme sahiptir. Gelecekte, AKİ nin önlenmesi ve tedavisi ile ilgili daha fazla araştırma yapılması, klinik sonuçların iyileştirilmesine önemli katkılar sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Covid-19, ARDS, akut böbrek hasarı, mortalite

Onur Karataş
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anestezi sonrası uyandırılma sırasında ortam gürültüsünün postoperatif ajitasyona etkisi

Burun ameliyatları sonrası uyanma aşamasında ortam gürültüsünün postoperatif ajitasyon, ağrı, bulantı, hastanın vital değerleri ve uyanma süreleri üzerine etkisini gözlemlemeyi amaçladık. Çalışmaya elektif şartlarda ASA sınıfı I-II olan 18-50 yaş arası 80 hasta 2 gruba ayrılarak alınmıştır (Grup S ses azaltma uygulanan ve Grup G ses azaltma uygulanmayan). Hastaların belirli zamanlarda vital değerleri, ajitasyon skorları, ağrı ve bulantı değerlendirmeleri operasyon süresi, uyanma süreleri gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Veriler incelendiğinde Grup S'de anlamlı derecede daha az ajitasyon görülmüş ve ağrıları daha az olmuştur. Grup S'nin uyanma aşamasında hemodinamik verileri bazal değerlerine daha yakındır. Ses azaltma yöntemleri hastalarda ajitasyonu azaltmış, ağrıyı ve analjezik ilaç ihtiyacını olasılıkla azaltmıştır. Ayrıca ses azaltma hastalarda uyanma aşamasında ve sonrasında normale daha yakın vital değerler sağlanmıştır.

Onur Kökçü
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakımdan taburculuk sonrası tekrar yatış gerektiren hastaların başvuru nedenlerinin araştırılması

Amaçlar: Bu çalışmanın amacı yoğun bakıma tekrar yatış risk faktörlerinin incelenmesi ve tekrarlayan yatışı olan biryelerin mortalite risk faktörlerinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa - Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Sadi Sun Yoğun Bakım Ünitesinde 2019-2023 yılları arasında yatışı bulunup taburculuk sonrası 30 günden kısa süre içerisinde tekrar YBÜ'ne yatışı gerçekleşen, 18 yaş üzeri 354 hastanın demografik ve klinik özellikeri retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Yeniden yatış için risk faktörleri incelendiğinde, yeniden yatış riskini akciğer grafisinde atelektazi bulgusu 2,37 kat, weaning sonrasındaki taburculuk süresinin uzaması 8,93 kat arttırdığı ve ilk yatış tanısının post operatif yatış olmasının riski arttırdığı bulunmuştur. Weaning öncesindeki PEEP değeri arttıkça yeniden yatış riski %29 oranında azalmıştır. Hastaların 6. dekatta olması ve komorbidite varlığı mortalite üzerine etkili bulunmuştur. İlk yatışta yatış tanısının post operatif olması, invaziv mekanik ventilasyon desteği, weaning öncesi AMV mod kullanımı, weaning sonrası taburculuk süresinin <3 gün olması, akciğer grafisinde atelektazi ve/veya infiltrasyon bulgusu anlamlı bulunmuştur. 2. yatışa baktığımızda, yatış nedenlerinden solunum yetersizliği, invaziv mekanik ventilasyon desteği, akciğer grafisinde atelektazi ve/veya infiltrasyon bulgusunun varlığı anlamlı bulunmuştur. Hastanede uzun kalış süresi ve her iki yatışta da yüksek APACHE II skoru mortaliteyi arttırmıştır. Bağımsız risk faktörlerinden 2. yatış akciğer grafisindeki atelektazi bulgusunun mortalite riskini 2,58 kat, infiltrasyon bulgusunun 4,44 katve APACHE II skorunun yüksekliğinin 1,06 kat arttırdığı bulunmuştur. Sonuç: YBÜ'ne ilk yatış nedeninin post operatif olması, akciğer grafisinde atelektazi varlığı, weaning sonrası taburculuk süresinin uzaması yeniden yatış için risk faktörü olarak bulunmuştur. Weaning öncesi PEEP değeri artışı yeniden yatış riskini azaltmaktadır. 2. yatış akciğer grafisinde atelektazi ve/veya infiltrasyon bulgusu olması ve yüksek APACHE II skoru mortaliteyi arttırmaktadır. Anahtar Sözcükler: Yoğun bakım, tekrarlayan yatış, mortalite

Ayşenur Ceren Erdem
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Robot yardımlı laparoskopik radikal prostatektomiyapılan hastalarda sürücü basınç hedefli mekanikventilasyonun solunumsal etkilerinin elektrikselempedans tomografisi ile değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Robot yardımlı laparoskopik radikal prostatektomi için uygulanan Trendelenburg pozisyonu ve pnömoperitonyum gibi faktörler nedeniyle postoperatif pulmoner komplikasyonlar gelişebilir. Çalışmamızın amacı, robot yardımlı laparoskopik radikal prostatektomi (RYLRP) sırasında, sürücü basınç yaklaşımıyla kişiselleştirilmiş PEEP uygulaması içeren ventilasyon ile sabit PEEP uygulamasını içeren ventilasyonun akciğer gaz dağılımına etkilerini elektriksel empedans tomografisi (EET) aracılığıyla değerlendirmek ve gruplar arası postoperatif pulmoner komplikasyonları (PPK) karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmamız, prostat kanseri tanısıyla RYLRP geçiren 42 hastada, randomize, prospektif olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya ASA skoru 1-3 arasında olan 18-80 yaş hastalar dahil edildi. Kontrol grubundaki hastalara sabit 5 cmH₂O PEEP uygulandı. Çalışma grubundaki hastalara PEEP titrasyonu sonucu en düşük sürücü basınç değerini sağlayan "kişiselleştirilmiş" PEEP değeri uygulandı. EET ile ölçülen GI indeks ve ROI3+ROI4 değerleri, ayrıca PPK oranları karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arası hasta özellikleri, hemodinami ve ameliyat ile ilgili veriler benzerdir. Akciğer homojenitesini gösteren GI indeksi, ekstübasyon öncesi kişiselleştirilmiş PEEP grubunda 0.40±0.04, sabit PEEP grubunda ise 0.44±0.04; ekstübasyon sonrası sırasıyla 0.38±0.03 ve 0.43±0.03 olarak bulunmuştur (p<0.05). Düşük GI indeksi daha homojen akciğer havalanmasını gösterdiğinden, kişiselleştirilmiş PEEP grubunda ventilasyonun daha homojen dağıldığı saptanmıştır. Dorsal havalanmayı gösteren ROI3+ROI4 değerinin ekstübasyon öncesi kişiselleştirilmiş PEEP grubununda sabit PEEP grubuna göre arttığı gözlenmiştir (kişiselleştirilmiş PEEP grubu 40.30±13.16, sabit PEEP grubu 31.95±9.10)(p<0.05). Çalışmamızda, kişiselleştirilmiş PEEP uygulamasının PPK oranını azalttığı gösterilmiştir (kişiselleştirilmiş PEEP grubu PPK oranı %26.1; sabit PEEP grubu PPK oranı %63.2; p=0.016). ix Sonuç: RYLRP geçiren hastalarda, kişiselleştirilmiş PEEP uygulamasının, sabit PEEP'e kıyasla daha homojen akciğer havalanması sağladığı, EET ile hesaplanan GI indeksi ile gösterilmiştir. Ayrıca, kişiselleştirilmiş PEEP uygulamasının PPK'leri azalttığı saptanmıştır.

Ezgi Budak Özyalçın
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastroskopi yapılan pediatrik hastalarda farklı sedasyon protokollerinin sistemik etkileri ve derlenme profillerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Gastroskopi, çocuk hastalarda sedasyon altında gerçekleştirilir. İdeal sedasyon protokolü halen araştırılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, ketamin‑deksmedetomidin (KD), ketamin‑propofol (KP), midazolam‑ketamin‑deksmedetomidin (MKD) ve midazolam‑ketamin‑propofol (MKP) kombinasyonlarının perioperatif solunum parametreleri, hemodinamik yanıt, işlem süresi, komplikasyonlar, ek sedatif gereksinimi ve derlenme profili üzerindeki etkilerini karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmamız herhangi bir nedenle gastroskopi uygulanacak 6-12 yaş, ASA skoru I-II olan 100 hastada gözlemsel araştırma olarak yapıldı. Hastalar randomize olarak ketamin‑deksmedetomidin (KD), ketamin‑propofol (KP), midazolam‑ketamin‑deksmedetomidin (MKD) ve midazolam‑ketamin‑propofol (MKP) kombinasyonları verilen gruplara ayrıldı. Ek doz sedatif ihtiyacı durumunda ketamin uygulandı. Hastaların demografik verileri, işlem süreleri, periferik oksijen satürasyonları, hemodinamik verileri, işlem boyunca oluşan komplikasyonları, BIS değerleri, Ramsay Sedasyon Skorları, ek doz ketamin miktarı, aile memnuniyeti, uygulayıcı memnuniyeti, derlenme skorları, derlenme süresi, derlenmede oluşan yan etkiler ve bulantı-kusma skorları kaydedildi. Bulgular: Gruplar demografik özellikler ve işlem süreleri açısından benzerdi (p>0,05). Solunumsal açıdan yalnızca KP grubunda dört hastada ek oksijen desteği gereksinimi oldu. Hemodinamik olarak KP grubu en stabil seyrederken, diğer üç grupta ölçüm periyotlarında anlamlı değişiklikler izlendi (p<0,05). İndüksiyon sonrası KP grubunda BIS değeri daha düşük, Ramsay skoru daha yüksek bulundu; sonraki dönemde gruplar arasında BIS ve Ramsay skorları benzerdi (p>0,05). Derlenme döneminde dört grupta da bulantı-kusma görülmedi. KD grubunda iki vakada ajitasyon gözlenirken, diğer gruplarda görülmedi (p<0,05). Taburculuk süresi en kısa KP grubunda görüldü (p<0,001). Aile ve endoskopist memnuniyeti en fazla KP grubunda görüldü (p<0,001). Sonuç: Sonuç olarak, pediyatrik gastroskopide KP kombinasyonu hızlı sedasyon, hemodinamik stabilite, kısa derlenme ve yüksek memnuniyet nedeniyle diğer protokollere üstünlük sağlamaktadır; solunumsal komplikasyon riski yüksek hastalarda alternatif protokoller değerlendirilebilir.

Mehmet Fatih Yargı
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal cerrahilerde prone pozisyonunun orta serebral arter ortalama akım hızı ve optik sinir kılıf çapına etkisi

Giriş ve Amaç: Pron pozisyon birçok cerrahi girişimlerde olduğu gibi spinal cerrahilerde de sıklıkla kullanılmaktadır. Pron pozisyonda kafaiçi basınç artışı, hemodinamik instabilite, fasiyal ödem, konjuktivit gibi istenmeyen olaylara neden olabilir. Biz bu çalışmamızda pron pozisyonda spinal cerrahi geçirecek hastalarda Transkraniyal Doppler ile orta serebral arterin akım hızını ve optik sinir kılıf çapını ölçmeyi ve bu değerlere pron pozisyonun etkisini görmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamız pron pozisyonunda spinal cerrahi geçirecek 55 hastada prospektif olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya ASA skoru I-III arasında olan 18-80 yaşındaki hastalar dahil edildi. Supin pozisyonunda anestezi indüksiyonu sonrası hastaların hemodinamik verileri kaydedildi, sağ ve sol göz optik sinir kılıf çapları, sağ ve sol orta serebral arter ortalama akım hızları ölçüldü. Sonra hastalar pron pozisyonuna alınarak, ilk ölçümden 30 dakika sonra ölçümler tekrarlandı ve karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda supin pozisyondan pron pozisyona döndürülen hastalarda optik sinir kılıf çapının arttığını tespit ettik. Sağ optik sinir kılıf çapı değerlerinin supin pozisyondan pron pozisyona geçişte istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (z=6.182, p<0.001). Ayrıca, sol optik sinir kılıf çapı değerlerinin supin pozisyondan pron pozisyona geçişte istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (z=5.911, p<0.001). Ortalama akım hızı değerlerinde sağ ortalama akım hızı değerlerinin supin pozisyondan pron pozisyona geçişte istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (z=2.110, p=0.035). Sol ortalama akım hızı değerlerinde ise supin pozisyondan pron pozisyona geçişte istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05) Sonuç: Pron pozisyon kafaiçi basıncı artışına neden olabilir. Spinal cerrahi geçirecek ve intrakraniyal hipertansiyon gelişme riski yüksek olan hastalarda invaziv olmayan yöntemlerle kafaiçi basıncı ölçümleri yapılabilir.

Begench Orazgeldıyev
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk hastalarda ağrı uygulamaları ve rejyonel anestezi yöntemlerinin kullanılması sıklığı: Ulusal anket

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de görev yapan anestezi uzmanlarının pediatrik rejyonel analjezi uygulamalarına yönelik tutum, alışkanlık ve klinik yaklaşımlarını; yaş, unvan, mezun olunan kurum ve deneyim gibi değişkenlerle birlikte değerlendirmektir. Ayrıca uygulamaların önündeki engeller ve tercih edilen teknikler belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı sonrası yürütülen bu çok merkezli, prospektif çalışmada, en az 10 üniversite ve 10 eğitim araştırma hastanesinden anestezi uzmanlarına çevrim içi anket uygulanmıştır. Toplam 163 hekim çalışmaya katılmıştır. Anketin ilk bölümünde sosyodemografik bilgiler; ikinci bölümünde pediatrik anesteziye yönelik uygulama alışkanlıkları, tercih edilen blok tipleri, komplikasyonlar ve analjezik kullanımı sorgulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %81,6'sı yenidoğanlara anestezi uyguladığını belirtmiştir. 40 yaş üzeri, akademik unvan sahibi ve üniversite hastanesinden mezun olan hekimlerin daha küçük yaş gruplarında, büyük cerrahilerde ve yüksek ASA skorlu hastalarda daha aktif görev aldığı gözlenmiştir. Bu gruplarda kaudal blok daha yaygınken, genç hekimler arasında TAP, QL ve ESP gibi modern bloklara ve ultrason rehberliğine daha fazla yer verilmektedir. En sık bildirilen komplikasyon hemodinamik instabilite, en çok vurgulanan avantajlar ise ağrı kontrolü ve opioid kullanımının azalmasıdır. Engeller arasında deneyim ve ekipman eksikliği ile hasta/ebeveyn kaygısı öne çıkmaktadır. Sonuç: Türkiye'de pediatrik rejyonel analjezi uygulamaları giderek yaygınlaşmakta, hekim profiline göre tercihler değişmektedir. Eğitimin ve teknik donanımın güçlendirilmesi uygulama güvenliğini artıracaktır. Anahtar Kelimeler: Pediatrik anestezi, rejyonel analjezi, kaudal blok, TAP blok, ESP blok, ultrason rehberliği, ağrı yönetimi, Türkiye, eğitim farklılıkları

Atakan Altuntaş
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hasta gözünden anestezi hekiminin değerlendirilmesi ve hasta memnuniyeti

Amaç: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde elektif cerrahi geçiren hastalarda anestezi hekimleriyle etkileşimi üç alt ölçekte (Açıklık, Empati, Saygı) değerlendirmek; memnuniyet önermeleri ile demografik/klinik değişkenler arasındaki ilişkileri ve alt ölçek–memnuniyet korelasyonlarını incelemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu anket çalışması tek merkezli, kesitsel ve müdahalesiz olarak yürütüldü. Anketler 1–21. önermeler muayene, 22–37. önermeler ameliyathane dönemini temsil edecek şekilde ayrı analiz edildi. Alt ölçekler 1–5 Likert üzerinden ortalama±SS ile raporlandı. Cinsiyet, yaş, ASA (I–II), anestezi tekniği, cerrahi branş ve VKİ'ye göre memnuniyet maddeleri karşılaştırıldı; alt ölçeklerle memnuniyet maddeleri arasındaki korelasyonlar hesaplandı. Bulgular: Alt ölçek ortalamaları muayene/ameliyathane için sırasıyla Açıklık 3,76±0,94/3,63±1,11; Empati 4,23±0,83/4,11±0,90; Saygı 4,39±0,70/4,29±0,68 bulundu. Memnuniyet maddeleri açısından cinsiyet, ASA, anestezi tekniği, cerrahi branş ve VKİ arasında fark saptanmadı; yalnızca ameliyathanede 36–55 ve 56–65 yaş grupları 18–35'e göre daha yüksek puan verdi. Korelasyonlar muayenede en güçlü Empati (r=0,816–0,820), ardından Saygı (r=0,740–0,762) ve Açıklık (r=0,630–0,648) yönünde; ameliyathanede aynı hiyerarşi daha küçük katsayılarla izlendi (Empati r=0,678–0,742; Saygı r=0,680–0,718; Açıklık r=0,471–0,490; tümü p<0,001). Beklenti–deneyim uyumunu yansıtan 37. önermede Empati/Saygı ilişkileri 36. önermeye göre daha yüksekti. Sonuç: İlişkisel iletişim bileşenleri olan "Empati" ve "Saygı" memnuniyet maddeleriyle en güçlü ilişkileri göstermiş, "Açıklık" anlamlı ancak görece daha düşük katkı sunmuştur. Öncelikli iyileştirme alanları muayenede "tercih sorma/anlama kontrolü", ameliyathanede "kısa, net ve güven verici" iletişimdir. Empati/Saygı davranışlarını güçlendiren eğitimler ile muayenede standart bilgilendirme–tercih doğrulama ve ameliyathanede yapılandırılmış iletişim şablonlarının kullanımı önerilir. Anahtar Kelimeler: Anestezi; hasta memnuniyeti; iletişim; açıklık–empati–saygı; preoperatif muayene; ameliyathane.

Gizem Nerminer Daban
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid ameliyatına giren hastalarda baş pozisyonunun optik sinir kılıf çapına etkisi

Giriş ve Amaç: Tiroidektomi ameliyatında operasyon bölgesine erişimin kolaylaştırılması için hastanın başı hiperekstansiyona ve hasta da yarı oturur pozisyona getirilmektedir. Başın bu pozisyonu boyun venlerinin gerilmesine bağlı olarak venöz dönüşün azalmasına veya venöz dönüşte kısmi tıkanıklığa neden olmaktadır. Çalışmamızın amacı, tiroid ameliyatı olan hastalarda ultrasonografi kullanarak optik sinir kılıf çapını (OSKÇ) ölçerek cerrahi pozisyonun kafa içi basıncına etkisini göstermeyi ve operasyon sonrası gelişebilen baş ağrısı ile korelasyonunu belirlemektir. Yöntem: Çalışmamız, elektif total tiroidektomi operasyonu geçiren 49 hastada, gözlemsel, prospektif olarak gerçekleştirildi. Çalışmamıza 18-65 yaş arası ASA skoru 1-2 olup operasyon süresi 4 saatin altındaki hastalar dahil edildi. Hastalar baş pozisyonunun 30° ekstansiyonunu içeren semi fowler pozisyonunda cerrahiye alındı. Bilateral OSKÇ cerrahi pozisyon verilip hemodinamik stabilite sağlandıktan 5 dk sonra ve operasyon bitiminde olmak üzere ultrasonografi yardımıyla 2 defa ölçüldü ve ortalaması alınarak kaydedildi. Postoperatif ağrı şiddetini sorgulamak amacıyla Vizüel Analog Skala (VAS) kullanıldı. Operasyon sonrasında 15.dk, 30.dk,1.saat,24.saat, 3.gün ve 7.gün hastaların baş ağrısı sorgulandı ve kayıt altına alındı. Bulgular: Cerrahi bitiminde her iki gözden ölçülen optik sinir kılıf çapı değerlerinin ortalaması (4,83±0,78 mm) entübasyon sonrası ölçüm sonuçlarına (4,17±0,57 mm) göre anlamlı bir artış saptandı (p<0,001). Postoperatif dönemde VAS değerlerinin zamanla azaldığı saptandı (p<0,05). Ameliyat içerisindeki optik sinir kılıf çapındaki değişimler ile postoperatif ağrı skorları arasında bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda tiroid cerrahisi geçiren hastalarda boyun ekstansiyon pozisyonunun optik sinir kılıf çapını arttırdığı ancak postoperatif baş ağrısı ile ilişkilendirilemediği gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Tiroidektomi, Baş Ağrısı, Optik Sinir Kılıf Çapı ölçümü, Baş Hiperekstansiyonu, İntrakraniyal Basınç

Ziya Kayadurmuş
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitelerinde intrakranial basınç artışı nedeniyle eksternal ventriküler drenaj kateteri takılan hastalarda ölçülen invaziv kafa içi basınç değeriyle, transkranial doppler USG ile ölçülen noninvaziv kafa içi basınç değerleri arasındaki korelasyonun saptanması

Amaç: Nöroyoğun bakım ünitelerinde eksternal ventriküler drenaj kateteri takılan hastalarda, invazif yöntemle ölçülen kafa içi basıncı değeri ile transkranyal doppler ultrasonografi kullanılarak hesaplanan noninvazif kafa içi basıncı değeri değerleri arasındaki korelasyonun saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD Yoğun Bakım Ünitelerinde 01.02.2023– 01.08.2025 tarihleri arasında 50 hastadan toplanan 905 eş zamanlı invazif ve non- invazif kafa içi basınç değer ölçümü prospektif ve gözlemsel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: İnvazif kafa içi basınç değeri ve non-invazif kafa içi basınç değeri ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamsız ve çok zayıf bir ilişki bulunmuştur (r =0.012, p = 0.710). İki ölçüm arasındaki ortalama fark (bias) −17.12 mmHg olarak hesaplanmıştır. Uyum sınırları oldukça geniş bulunmuştur (−62.83 ile +28.58 mmHg). Bu, iki yöntem arasında yüksek bireysel farklılıklar olduğunu ve klinik olarak tutarlı olmadığını göstermektedir. Non-invazif kafa içi basınç değeri ile ortalama arter basıncı arasında orta düzeyde, pozitif ve anlamlı bir ilişki bulunurken (r = 0.476, p = 0.000); invazif kafa içi basınç değeri ile ortalama arter basıncı arasında zayıf ve negatif yönlü bir ilişki bulunmuştur. Sonuç: Transkraniyal doppler ultrasonografi parametrelerinin, kafa içi basıncı takibinde invazif yöntemlere alternatif olmadığını, ancak invazif ölçümün yapılamadığı veya riskli olduğu durumlarda yalnızca destekleyici bir monitörizasyon yöntemi olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Kafaiçi basınç, transkranyal doppler USG, external ventriküler drenaj, pulsatilite indeksi, resistif indeks

Seher Budak
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Remifentanilin farklı infüzyon dozlarının postoperatif titreme üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Giriş-Amaç: Anestezi sonrası titreme, genellikle genel anestezi sonrası erken dönemde gözlenen; ağrı, bulantı ve kusma ile beraber hastaları en çok rahatsız eden komplikasyonlardan biridir. Termoregülatuar sistemin hipotermiye cevabı olup, vücut sıcaklığı normalken dahi gelişebilir. Titremenin etiyolojisi yeterince anlaşılamamıştır. Soğuk kaynaklı termoregülatuar titreme belirgin bir neden olsa da; ağrı, inhibe olmamış spinal refleksler, azalmış sempatik aktivite, solunumsal alkaloz, yaş, cinsiyet, anestezi indüksiyonu ve idamesi için ilaç seçimi, ameliyat süresi gibi birçok faktörden etkilenir. Remifentanil, bir μ opioid reseptör agonistidir. Etki başlangıç ve sonlanma süreleri öngörülebilir olup, hızlı derlenme sağlayan kısa etkili bir opioiddir. İnhalasyon anestezikleri ile idamede adjuvan olarak kullanımı önerilmektedir. Bazı çalışmalarda remifentanil kullanımı ile postoperatif titreme insidansının arttığı gösterilmiştir. Bu araştırmada, remifentanilin farklı infüzyon dozları kullanılan hastaların postoperatif titreme açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra Ekim-Aralık 2019 tarihleri arasında genel anestezi altında tiroidektomi ve mastektomi geçirecek ASA 1-2 hastalar çalışmaya dahil edildi ve derlenme ünitesinde değerlendirildi. Hastaların intraoperatif hemodinamik verilerine intraoperatif sıcaklık ölçümlerine ve anestezi yönetimine anestezi formundan ulaşıldı. Derlenme ünitesinde de hastalara BSAS, VAS, MAS skorları değerlendirildi ve hemodinamik verileri kaydedildi. Toplamda 37 hastaya düşük doz (0.05-0.1 mcg/kg/dk) grubuna (Grup L), 43 hastaya ise yüksek doz (0.15-0.2 mcg/kg/dk) grubuna (Grup H) uyacak dozda remifentanil infüzyonu uygulanmıştır. Bulgular: Her iki grup için demografik veriler, medikal özellikler, kullanılan ilaçlar, vücut sıcaklığı ve ameliyathane odasından çıkıştaki ortalama vücut sıcaklık değerleri, farklı zamanlarda ortalama VAS skorları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. Remifentanil kesilmesinden itibaren ekstübasyon süresi ve derlenme ünitesinde farklı zamanlardaki MAS skorları gruplar arasında anlamlı olarak farklıdır. 0 ve 10.dakikada ölçülen BSAS skorları gruplar arasında farklıdır. Titreme görülen ve titreme görülmeyen hastalar arasında ise cinsiyet, yaş ve BMI açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur. Sonuç: Çalışmamızda, remifentanil infüzyonunun, inhalasyon anestezisine eklendiği genel anestezi uygulaması ile tiroidektomi ve meme cerrahisi geçiren hastalardan, 'yüksek' doz remifentanil almış olanlarda postoperatif titreme sıklığının, 'düşük' doz alanlardan daha fazla olduğu gözlenmiştir. Remifentanil gibi çok sık kullanılan bir adjuvan ilaçla sıklıkla ilişkilendirilen postoperatif titremenin özellikle yüksek doz infüzyon kullanılan hastalarda sıklıkla ortaya çıkabileceği unutulmamalı ve non/farmakolojik yöntemlerle tedavi edilmelidir. Anahtar kelimeler : postoperatif titreme, remifentanil, BSAS

AnesteziAnestezi-genelDoz-cevap ilişkisi-ilaç+3
Adem Halis
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstetrik anestezide; spinal anestezi eğitiminde ultrason kullanımının değerlendirilmesi

Obstetrik hastalar; nöroaksiyel blok girişimleri açısından, diğer hasta gruplarına göre, özellikli bir hasta grubudur. İşlem öncesi ultrasonografik görüntüleme; orta hattın belirlenmesi, optimal ara boşluk seviyesine karar verilmesi gibi, başarılı nöroaksiyal yerleşim için güvenilir ve doğru bilgiler sağlayarak; daha fazla doğruluk ve daha az iğne girişimleri sağlar. Bu çalışmada; obstetrik anestezide spinal anestezi eğitimi sırasında lomber ultrason (USG) kullanımının, eğitim programı içinde yer almasının, başarılı spinal anestezi uygulaması için eğitim açısından faydalarının değerlendirilmesini amaçladık. Bu randomize ve prospektif olarak planlanan çalışmaya; spinal anestezi altında elektif sezaryen ameliyatı yapılan, ASA II-III grubu, tekli gebeliğe sahip, 128 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya lomber USG eğitimi almış farklı kıdemde iki anestezi asistanı katılmıştır. Çalışmaya katılan hastalar; her iki katılımcı için ultrasonografi grubu (UG) ve palpasyon grubu (PG) olarak toplam 4 gruba ayrılmıştır. Bu gruplar; her iki yöntemin başarısı, uygulayıcı kıdeminin başarıya olan etkisi, palpasyon zorluk derecesi, giriş seviyesi, toplam giriş sayısı, iğne yönlendirme sayısı, iğne yerleştirme süresi, blok başarısı, Vizüel Analog Skala (VAS) zorluk derecesi, komplikasyon gelişimi ve hasta memnuniyet düzeyleri yönünden değerlendirilmiştir. Blok başarısını etkileyen en önemli faktörün; anestezi tecrübesi ve uygulanan yöntemden bağımsız olarak; artmış vücut ağırlığı ve vücut kitle indeksi olduğu saptanmıştır. Her iki yöntemde; giriş seviyesi, toplam giriş sayısı, iğne yönlendirme sayısı, iğne yerleştirme süresi, blok seviyesi, ek analjezik ihtiyacı, blok başarısı, komplikasyon gelişimi VAS zorluk skalası ve hasta memnuniyet düzeyleri yönünden, iki uygulayıcı arasında fark gözlenmemiştir. Yeterli eğitim ve deneyim ile palpasyon yönteminin USG ile uygulama kadar başarılı olduğu gösterilmiştir. Spinal USG eğitiminin; her kıdemdeki asistana uygulanabilirliğinin daha kesin kanıtlarla gösterilebilmesi için; daha fazla sayıda ve farklı kıdemdeki asistanların dahil olduğu eğitim çalışmaları planlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Spinal anestezi, ultrason, sezaryen doğum, obstetrik anestezi

AnesteziAnestezi-spinalDoğum+3
Oya Kaybal
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Morbid obez hastaların hava yolu yönetiminde videolaringoskopinin yerinin ve öneminin belirlenmesi

Giriş-Amaç: Obezite multifaktöriyel bir sağlık sorunudur ve anestezi pratiğinde zor hava yolu yönetimi açısından risk taşımaktadır. Obezitenin derecesi, hastanın yaşı ve cinsiyeti gibi demografik özellikleri, obstrüktif uyku apnesi (OSAS) gibi eşlik eden komorbiditeler bu riskleri etkilemektedir. Zor veya başarısız hava yolu yönetimi sonucunda morbidite ve mortalite artmaktadır. Anestezi öncesi hava yolu muayenesi ile zor hava yolu açısından belirleyici özelliklerin araştırılması ve gerekli önlemlerin alınması hastayı korumakta oldukça önemlidir. Hava yolu yönetiminde maske ventilasyonu ve endotrakeal entübasyon için farklı seçenekler mevcuttur. Tercih edilecek yöntem ve araçlar başarılı hava yolu yönetimi için kritik rol oynamaktadır. Bu çalışmada; genel anestezi altında cerrahi operasyon geçiren ve vücut kitle indeksi (VKİ) ≥30 kg/m² olan hastaların hava yolu yönetimi açısından incelemesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra Ocak 2014 - Aralık 2018 tarihleri arasında genel anestezi altında elektif cerrahi geçirmiş olan hastalardan VKİ ≥30 kg/m² olan 375 hastanın dosyaları arşivden temin edilerek zor maske ventilasyonu varlığı, çift el ile maske ventilasyonu ve oral airway kullanımı, zor entübasyon varlığı, hangi yöntemle ve kaçıncı denemede endotrakeal entübasyon gerçekleştirildiği kaydedilmiştir. Obezite derecesi, Modifiye Mallampati skoru, cinsiyet, yaş, OSAS varlığının zor hava yolu yönetimine etkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda; obezite derecesi artıkça zor maske ventilasyonu ve çift el ile maske ventilasyonunun arttığı ancak VKİ değerindeki artış ile zor endotrakeal entübasyon görülme oranında artış olmadığı gözlenmiştir. Mallampati skorunun artması ile zor maske ventilasyonu, çift el maske ventilasyonu, oral airway kullanımı ve zor entübasyon görülme insidansının artış gösterdiği saptanmıştır. Erkek hastalar ile kadın hastalar arasında maske ventilasyonu açısından fark izlenmezken; zor endotrakeal entübasyonun erkeklerde daha fazla olduğu izlenmiştir. OSAS tanılı hastalarda zor maske ventilasyonu ve zor endotrakeal entübasyon görülme insidansının arttığı, ilk denemede entübasyon başarısının düştüğü izlenmiştir. Videolaringoskop ile entübe edilen hastaların vücut ağırlığı ve VKİ değerlerinin direkt laringoskopi ile entübe edilen hastalardan anlamlı düzeyde yüksek olduğu izlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre obezite zor hava yolu yönetimi için bağımsız bir risk faktörüdür. VKİ ve Mallampati skoru artışı hava yolu yönetiminde zorlukla ilişkilidir ve dikkatli olmayı gerektirir. Özellikle OSAS tanılı hastalarda ise hava yolu yönetimine dair değerlendirilen tüm parametrelerde zorluk izlenmiştir. Erkek cinsiyette zor entübasyon sıklığının artmış olması da akılda tutulmalıdır. Çalışmamızda VKİ, mallampati skoru, OSAS varlığı ve erkek cinsiyetin prediktif değerini işaret eden daha eski çalışmalara benzer sonuçlar bulduk. Verilerimizin anestezi uzmanlarının obez hastalarda olası zor hava yoluna daha dikkatli bir şekilde hazırlanmasına yardımcı olabileceğini umuyoruz. Anahtar Kelimeler: Obezite, zor hava yolu, zor maske ventilasyonu, zor endotrakeal entübasyon, videolaringoskopi

AnesteziEntübasyonEntübasyon-intratrakeal+5
Sevinç Buyurgan
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Direkt laringoskopi cerrahisinin optik sinir çapı üzerindeki etkilerinin ultrasonografik olarak değerlendirilmesi

Direkt laringoskopi(DL), larinks patolojilerini görüntülemek, teşhis etmek ve tedavi etmek için en sık uygulanan prosedürdür. Direkt laringoskopi için en çok tercih edilen pozisyon koklama pozisyonudur. Bu pozisyon kafa içi basıncını (İKB) etkileyebilir. İKB'deki artış, merkezi sinir sistemine sekonder hasara yol açabilir. Bu çalışmada amacımız, direkt laringoskopi uygulanan hastalarda prosedürün farklı zaman aralıklarında optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) ve optik sinir kılıf çapı/göz küresi tranvers çapı(OSKÇ/ GKTÇ) oranına etkisini değerlendirmektir.Etik kurul onamı alındıktan sonra, Ekim 2019-Mart 2021 arasında DL uygulanan 18-80 yaş arasında, ASA 1-3 sınıfında, 59 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların, ultrasonografik OSKÇ/GTÇ ölçümleri ve hemodinamik parametreler belirli zaman dilimlerinde kaydedildi. Bu zaman dilimleri; T0; indüksiyondan hemen sonra, T1; entübasyondan 10 dakika sonra, T2; direkt laringoskopun yerleştirilmesinden 10 dakika sonra, T3; direkt laringoskopun çıkarılmasından ve hasta supin pozisyona alındıktan 10 dakika sonrasıdır.Zamana göre OSKÇ düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı değişim olup (p<0,001), söz konusu farka neden olan durum; bazale göre T1, T2 ve T3 dönemlerindeki OSKÇ düzeylerinin daha yüksek olması idi (p=0,003; p<0,001 ve p=0,024). İzlem zamanları arasında GKTÇ düzeyleri yönünden istatistiksel olarak anlamlı herhangi bir fark görülmemiştir (p=0,263). Zamana göre OSKÇ/GKTÇ düzeylerinde de istatistiksel olarak anlamlı değişim olup (p=0,003), söz konusu farka neden olan durum; bazale göre T1 ve T2 dönemlerindeki OSKÇ/GKTÇ düzeylerinin daha yüksek olması idi (p=0,010 ve p=0,005). Yaş, vücut kitle indeksi, işlemin toplam süresi ve entübasyon ile direkt laringoskopun yerleştirilmesi arasındaki süre ile OSKÇ, GKTÇ ve OSKÇ/GKTÇ düzeyinde meydana gelen değişim açısından istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu (p> 0,0083).Sonuç olarak, özellikle lazer tedavisi için yapılan direkt laringoskopi sırasında OSKÇ ve OSKÇ/GKTÇ oranlarının sonografik ölçümünün, özellikle intrakraniyal hipertansiyon riski olan hastalarda yüksek İKB'nin noninvaziv bir göstergesi olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.

CerrahiGözLaringoskopi+3
Ezgi Özkoç Büyükakkuş
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anestezistler ve diğer hekimlerin zor hava yolunu öngörebilme yetenekleri ve zor hava yoluna yaklaşımlarının karşılaştırılması

Spontan solunumun devam ettirilemediği durumlarda hayatın devamı için yardımcı araçlar ve teknikler ile hava yolunun devamı ve solunumun sağlanması gerekmektedir. Böyle bir durumda hangi alanda çalışıyor olursa olsun her hekimin hava yolunu sağlaması hayati öneme sahiptir. Biz de bu çalışmada temel olarak anestezistler ile diğer hekimler arasında zor hava yolunu öngörebilme ve acil hava yolu yönetimi gerektiren durumlarda doğru müdahale edebilme becerileri arasında farklılık olup olmadığını araştırmayı amaçladık. İkincil amacımız ise bu farklılığı etkileyen parametreleri tespit etmekti. Etik kurul onayı alındıktan sonra, Türkiye'nin çeşitli hastanelerinde Dahili, Cerrahi, Yoğun Bakım, Acil Servis, Aile Sağlık Merkezi ve Temel Bilimlerde halen çalışmakta olan doktorlara 1 Temmuz 2019 - 1 Haziran 2020 tarihleri arasında internet üzerinden anket formları ulaştırıldı. Anket formu hava yolu yönetim stratejileri, hava yolu araçları, zor hava belirteçleri, zor hava yoluna yaklaşım, entübasyonu kolaylaştırıcı ve aspirasyonu engelleyici yöntemler, end-tidal karbondioksit kullanımı ve zor hava yolu algoritmaları ile ilgili sorular içermekteydi. Çalışmamız sonucunda beklendiği üzere anestezistlerin diğer hekimlere kıyasla daha fazla hava yolu uyguladığı görüldü. Diğer branş hekimlerinin sadece %26'sı yılda 35'ten fazla hava yolu yönetimi yapmaktaydı. Hava yolu yönetimi genelde KPR ve solunum sıkıntısı durumlarında yapılmaktaydı. Diğer branş hekimlerinin, hava yolu eğitiminin tıp fakültesinde alınan eğitimle sınırlı olduğu görüldü. Anestezist dışı hekimlerin %60,5'i hava yolu tanımını bilememiş, çoğunluğu zor hava yolu tanımına sadece zor entübasyonu katmış, zor maske ventilasyonunu zor hava yolu olarak tanımlamamıştır. Anestezistlerin beklendiği üzere diğer hekimlere kıyasla zor hava yolu belirteçlerini tanıma ve zor hava yolunu öngörme becerileri daha iyi olarak saptandı. Branştan bağımsız olarak hekimlerin çoğunluğu erken yardım çağıracağın ve üçten fazla deneme yapmayacağını belirrti. Zor hava yolu ile karşılaşıldığında anestezist olmayan hekimlerin LMA ve videolaringoskop kullanım oranı anestezistlere kıyasla düşük bulundu. Anestezist olmayan hekimlerin Sağlık Bakanlığı'na bağlı düzenlemelere göre kliniklerinde bulunması beklenen hava yolu araçlarına bile yok demesi, hekimlerin bu araçları tanımaması ya da yerlerini bilmemesi olarak yorumlanmıştır. Anestezist olmayan hekimlerin entübasyonu kolaylaştırıcı ve aspirasyonu engelleyici yöntemleri ve entübasyon teyiti ve diğer alanlarda etCO2'i kullanma oranı anestezistlere kıyasla daha azdı. Anestezist olmayan hekimlerin zor hava yolu algoritmaları konusundaki farkındalıkları da daha düşüktü. Genel olarak, tüm hekimler tarafından en çok başvurulan algoritma Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği'nin zor hava yolu algoritması idi. Hava yolu yönetimi her hekimin iyi bilmesi gereken bir müdahaledir. Temel hava yolu becerilerinin yanlış ya da eksik uygulanması durumunda hayatı tehdit edici sonuçlarla karşılaşılabilir. Çalışmamızdan yola çıkarak hekimlere hava yolu yönetimi ve zor hava yolunun tanınması hakkında devamlılık gösteren hem teorik hem pratik eğitimler sağlanması, LMA, videolaringoskop ve etCO2 kullanımının yaygınlaştırılması ve ulusal zor hava yolu algoritmalarının güncellenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Hava yolu yönetimi, zor hava yolu

AnesteziAnesteziyolojiDoktorlar+3
Yasemin Kılıç Oluklu
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kaudal epidural blok uygulanan 0-8 yaş çocuk hastaların retrospektif incelenmesi

Pediatrik hastalarda postoperatif ağrının değerlendirilmesi oldukça zor ve tartışmalıdır. Biz bu çalışma ile kaudal blok sonrası FLACC skalası kullanılarak yapılan postoperatif erken ağrı yönetimini değerlendirmeyi amaçladık. 1 Şubat-1 Ağustos 2020 tarihleri arasında genel anestezi altında cerrahi öncesi kaudal blok uygulanan 0-8 yaş arası çocukların anestezi kayıtları değerlendirildi. İntraoperatif, postoperatif kullanılan opioid miktarı ve FLACC skalası puanları kayıtlardan elde edildi. Kaudal blok uygulanan 87 hastadan 78'i çalışmaya dahil edildi. Hastalar yaşları 1-24 ay (n=37) ve 24-96 ay (n=41) olmak üzere iki grupta değerlendirildi. Hastaların %7,7'sinde (n=6) intraoperatif opioid gereksinimi gözlendi. Erken postoperatif dönemde FLACC ≥4 olan 9 hastada (%11.5) fentanil uygulanması gerektiği gözlendi. İntraoperatif ve erken postoperatif dönemin her ikisinde de opioid ihtiyacı olan 1 hasta olduğu görüldü. Bu şekilde blok başarı oranı %98.7 olarak değerlendirildi. Postoperatif 1., 2. ve 3. saatlerde FLACC skoru ≥4 olmasına rağmen hastaların tek doz opioid aldıkları gözlendi. Yaş alt grupları FLACC skorları ve bu skorların postoperatif 3 saat içerisindeki değişimleri benzer bulundu. İdrar retansiyonu ve motor blok komplikasyonları gözlenmedi. 24-96 ay yaş grubundaki 4 hastada parestezi gözlenirken 1-24 ay yaş grubunda parestezi olmadığı gözlendi. Bu farkın sebebinin 1-24 ay yaş grubunda rahatsız edici uyuşukluk hissini ifade edememeleri ve bu durumun yüksek FLACC skoruna rağmen opioid kullanılmamasının nedeni olduğu düşünüldü. Çalışmamızın verileri, anestezistin postoperatif ağrı yönetiminde opioid uygulama kararını verirken FLACC skalasını bir parametre olarak düşündüğü, ancak tek başına belirteç olarak kullanmadığı bilgisini desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Kaudal Blok, Pediatrik hastada rejyonel anestezi, FLACC skalası, Postoperatif ağrı

Anestezi-epiduralAnestezi-kaudalAnestezi-kondüksiyon+4
Evrim Burcu Turan Akar
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Torakotomi sonrası ağrı yönetimi için kullanılan yöntemlerin karşılaştırılması

AMAÇ: Bu çalışmada posterolateral torakotomi operasyonlarında ultrasonografi eşliğinde yapılan erektör spina plan (ESPB) bloğu, serratus anterior plan (SAPB) bloğu ve cerrahi ekip tarafından yapılan interkostal sinir bloğunun (İCNB) postoperatif ağrı skorları, opioid, ek analjezik tüketimi, postoperatif komplikasyonlar ve hastane yatış süreleri açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmamız için Hacettepe Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu 17.12.2019 tarihli ve 2019/29-10 karar numarası ile onay alınmıştır. Çalışmamız, Hacettepe Üniversitesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği'nde 1 Ekim 2019- 1 Haziran 2021 tarihleri arasında Göğüs Cerrahisi ABD tarafından cerrahi tedavi uygulanmış hastaların kayıtları incelenerek gerçekleştirilmiştir. Elektif posterolateral torakotomi yapılmış 18 yaş ve üstü, ASA skoru0.05). Postoperatif tüm saatlerde üç grup arasında istirahat VAS düzeyleri ve öksürürken VAS düzeyleri yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Grup 1 (SAPB grubu) ile grup 3 (İCNB grubu) ağrı puanları post-op tüm saatlerde anlamlı fark göstermiştir (p<0.05). Grup 2 (ESPB grubu) ile grup 3 (İCNB grubu) ağrı puanları arasında da tüm saatlerde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Grup 1 ile grup 2 ağrı puanları postoperatif 1. saatte anlamlı fark göstermiştir (p=0.014). Diğer saatlerde grup 1 ile grup 2 ağrı puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Gruplar arasında farklı saatlerde alınan morfin dozları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamaktadır (p>0.05). Grupların HKA deneme sayılarına bakıldığında grup 2 ve grup 3 arasında 4. ve 6. saatlerde istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Ek analjezik gereksinimi yönünden grup 3'teki hastalarda hem grup 1, hem de grup 2'ye göre daha fazla ek analjezik ihtiyacı olmuştur (p=0.034, p<0.001). Grup 1'de ek analjezik kullanımı olan hasta sayısı grup 2'deki hasta sayısına göre daha fazla bulunmuştur. Postoperatif kalp hızı, ortalama arter basıncı, SpO2 değerleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Gruplar arasında atelektazi gelişme sıklığı en düşük olan grup 2 olup en yüksek olanın ise grup 3 olduğu görülmüştür. SONUÇ: Çalışmamızda, multimodal analjezinin bir parçası olan erektör spina plan ve serratus anterior plan bloklarının, interkostal sinir bloğuna göre torakotomi yapılan hastalarda VAS skorlarını düşürdüğü, ek analjezik tüketimini azalttığı, postoperatif atelektaziyi de azalttığı görülmüştür. Fasiyal alan bloklarının kendi içindeki karşılaştırmasında ise VAS skorları arasında anlamlı fark olmadığı; ancak ek analjezik kullanımı ve postoperatif atelektazi gelişiminde ESPB'nin öne çıktığı görülmektedir. Bu nedenle öncelikle fasiyal alan bloklarının, fasiyal alan blokları arasında da ESPB'nin torakotomi sonrası ağrı kontrolünde iyi bir alternatif olduğu düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Torakotomi, Erektör Spina Plan Bloğu, Serratus Anterior Plan Bloğu, İnterkostal Sinir Bloğu, Post-torakotomi Ağrı

AnaljeziAğrıAğrı yönetimi+4
Ebru Küçükçotur Kokurcan
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Litotomi pozisyonunda açık abdominal cerrahi geçirecek hastalarda ısıtma sistemlerinin etkinliğinin karşılaştırılması

İstenmeyen perioperatif hipotermi, anestezi ve cerrahi sırasında gözlenen oldukça önemli bir komplikasyondur. Litotomi pozisyonunda açık abdominal cerrahi geçiren hasta grubu hipotermi açısından major risk içeren bir gruptur. Bu nedenle; bu hasta grubunda ön ısıtma yapılması ve yararlı ısıtma tekniklerinin kullanılması oldukça önem arz etmektedir. Abdominal cerrahilerde kullanılan farklı ısıtma sistemleri mevcuttur. Basınçlı hava üflemeli battaniyeler, maliyet etkin olan, kolay uygulanabilir sistemlerdir. Su dolaşımlı yatak sistemi ise; maliyeti daha fazla olan, tek başına kullanıldıklarında yeterli yararlanım görülmeyen ancak diğer metodlarla birlikte kullanıldıkları zaman yararlanımları artan ısıtma sistemidir. Çalışmanın amacı, litotomi pozisyonunda açık abdominal cerrahi geçiren hastalarda, kliniğimizde uygulanan standart metot olan basınçlı hava üflemeli battaniyelerle üst gövdeye yapılan ısıtma tekniğinin, bu yönteme ek olarak sırttan su dolaşımlı yatağın kombine edildiği ısıtma tekniğiyle perioperatif tüm süreç boyunca hipoterminin önlenmesindeki başarısının kıyaslanmasıdır. Elektif olarak litotomi pozisyonunda açık abdominal cerrahiye alınacak 28 hasta iki gruba randomize edilmiştir. Intraoperatif olarak, 1.grupta; basınçlı hava üflemeli battaniyeyle birlikte su dolaşımlı battaniye kullanılarak ısıtma sağlanmış, 2. Grupta; sadece basınçlı hava üflemeli battaniyelerle ısıtma sağlanmıştır. Tüm hastalara, operasyona alınmadan önce 30 dakika boyunca aktif ısıtma yöntemi kullanılarak ön ısıtma uygulanmıştır. Perioperatif süreçte; preoperatif ve postoperatif timpanik sıcaklıklar; intraoperatif periferal, timpanik ve özofageal sıcaklıklar kaydedilmiştir. Postoperatif dönemde, ayılma ünitesinde aktif ısıtma metoduyla ısıtılmaya devam edilmiştir. Verilerin analizi IBM SPSS Statistics 17.0 (IBM Corporation, Armonk, NY, USA) paket programında yapılmıştır. Sonuçlar her iki ısıtma yöntemi de perioperatif hipoterminin önlenmesinde benzer etkinlik gösterdiğini işaret etmektedir. Ölçüm metodları birbirleriyle kıyaslandığında özofageal ve timpanik ölçümler daha stabl seyrederken, periferal sıcaklıkta dalgalanmalar dikkat çekmektedir. 30 dakika boyunca her iki gruba yapılan ön ısıtmanın redistribüsyon hipotermisini engellediği bu çalışmadan çıkardığımız en önemli sonucu oluşturmaktadır. Çalışmamız göstermektedir ki, litotomi pozisyonu gibi ısıtıcı cihazlar tarafından kaplanabilen vücut yüzey alanının az olduğu, abdominal cerrahi gibi insizyon hattının geniş, kanamalar ve irrigasyon sıvılarıyla kaybın fazla olduğu istenmeyen hipotermi açısından yüksek risk teşkil eden grupta dahi 30 dakika boyunca yapılan ön ısıtma genel anestezi sonrası kor sıcaklıkta görülen dalgalanmanın belirgin bir şekilde önüne geçmektedir. Basınçlı hava üflemeli battaniyelerle yapılan ıntraoperatif ısıtma yöntemi kor sıcaklık düzenlenmesinde, su dolaşımlı yataklarla birlikte kombine edildiği yöntem kadar etkili olmaktadır. Genel literatür bilgisinden farklı olarak gözlenen bu sonucun oluşmasında, su dolaşım yataklarının sırttan yaptıkları konduksiyonel ısıtmanın, abdominal cerrahilerin kendi karakteristik özellikleri sebebiyle akan yıkama sıvılarının arada bariyer görevi görmesi kaynaklı olduğu düşünülebilir. Ölçüm metodları kıyaslandığında ise; kor sıcaklık tayininde timpanik ve özofageal sıcaklıkların benzer şekilde sonuç verdiği; esas dalgalanmanın periferal sıcaklık ölçümünde olduğu görülmektedir. Bu durum periferal probların güvenirliliğin az olmasının yanısıra, genel anestezinin periferal sıcaklıkta yaratmış olduğu patofizyolojik değişimle birlikte basınçlı hava üflemeli cihazlar tarafından aktarılan ısının heterojenitesine bağlanabilir. Çalışmamızın sonucunda, litotomi pozisyonunda açık abdominal cerrahiye alınan hastalarda; tek başına basınçlı hava üflemeli ısıtma tekniği ile basınçlı hava üfleme tekniği beraberinde sırttan su dolaşımlı yatağın kullanıldığı tekniğin normotermi sağlayacak şekilde benzer etkinlikte oldukları gösterilmiştir.

CerrahiCerrahi-abdominalHipotermi-yapay+4
Pınar Özdemir Yaşar
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesinde yatan hastalarda pasif bacak kaldırma öncesi ve sonrası inferior vena kava ve internal juguler ven respiratuar varyasyon oranlarının karşılaştırılması

İnferior vena kava (IVC) çapı ve solunumsal varyasyonu, ultrasonografi (USG) ile kolayca ölçülebilir ve kritik hastaların hemodinamik değerlendirmesi için kullanılabilir. İnternal juguler ven (IJV) solunumsal varyasyonu ise hemodinamik durum değerlendirmesinde son dönemde yeni bir parametre olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı pasif bacak kaldırma manevrası öncesi ve sonrasında IJV ve IVC solunumsal varyasyon oranları arasındaki korelasyonu araştırmaktır. Bir diğer amacımız ise USG konusunda farklı tecrübe düzeyindeki doktorların, USG ölçümleri arasındaki varyasyonu belirlemektir. Mekanik ventilasyon uygulanan 44 kritik hastada, USG kullanılarak IJV ve IVC çap ölçümü yapıldı. Tüm ölçümler USG konusunda farklı tecrübe düzeyindeki üç farklı doktor tarafından gerçekleştirildi. IVC ve IJV ölçümleri hem supin pozisyonda hem de pasif bacak kaldırma manevrası sonrası gerçekleştirildi Distansibilite ve kollapsibilite indeksleri hesaplandı. Farklı doktorların yaptığı USG ölçümleri arasında güçlü düzeyde korelasyon saptandı. (p<0.005). IJV ve IVC distansibilite ve kollapsibilite indeksleri arasında, supin pozisyonda, pozitif ekspiryum sonu basıncı (PEEP) değeri 5 cmH20 ve altında olan hastalarda orta düzeyde, diüretik kullanan hastalarda ise güçlü düzeyde korelasyon saptanırken (p<0.05); bu alt gruplar dışında supin pozisyonda korelasyon saptanmadı. Pasif bacak kaldırma sonrası IJV ve IVC distansibilite ve kollapsibilite indeksleri arasında vazopressör verilmeyen hasta grubunda orta düzeyde, vazodilatör verilen grupta ise yüksek düzeyde korelasyon saptandı (p>0.05). Pasif bacak kaldırma sonrasında diğer gruplarda korelasyon saptanmadı. Anahtar Kelimeler: ultrason, sıvı dengesi, hemodinamik monitörizasyon, inferior vena kava, juguler venler

HemodinamiklerJugular venlerMonitörizasyon-fizyolojik+5
Aslı Melek
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Algoloji Kliniği'nde spinal kord stimülatörü takılan hastaların retrospektif değerlendirilmesi

Ağrı, Uluslararası Ağrı Araştırma Grubu (IASP=International Association of the Study of Pain) tarafından "gerçek veya olası doku hasarına bağlı ortaya çıkan, insanın geçmişteki deneyimleri ile ilgili, hoş olmayan duyusal ve duygusal deneyim" olarak tanımlanmaktadır. Kronik ağrı ise; yaşam kalitesini bozan, ciddi iş gücü kaybı ve ekonomik kayıplara neden olan bir toplumsal sorundur. Kronik ağrı tedavisinde, konvansiyonel tedavi yöntemlerinin yetersiz kaldığı veya başarısız olduğu durumlarda girişimsel tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Girişimsel yöntemler içinde nöromodülasyon teknikleri önemli bir yer tutmaktadır. Nöromodülasyon uygulamaları, ağrı yolaklarının dinamik veya fonksiyonel inhibisyonu temeline dayanır. Spinal Kord Stimülatörü (SKS), nöromodülasyon teknikleri arasında en sık uygulanan tedavi yöntemidir. Çalışmamızda, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Algoloji Bilim Dalı'nda Ocak 2007- Mayıs 2018 tarihleri arasında Spinal Kord Stimülatörü takılmış 33 hastanın dosyaları retrospektif olarak tarandı. Hastaların demografik özellikleri, primer ağrı nedeni, ağrının lokalizasyonu, süresi, şiddeti ve niteliği, işlem öncesi ve işlem sonrası opioid tüketimi, işlem öncesi ve sonrasında uygulanmış olan ağrı skalaları, bu yönteme ilişkin erken veya geç dönemde oluşan komplikasyonlar ve yan etkiler kaydedildi. Kullanılan farklı opioidler arasındaki dozaj ve formülasyon farklılıkları açısından ortak bir kanıya varabilmek için, hastaların kullandığı tüm opioidler, oral morfin eş değer dozuna çevrilip hesaplandı. Hastalara işlem öncesi ve sonrası yapılmış olan Sayısal Derecelendirme Skalası (NRS), Oswestry Engellilik Ölçütü (ODI) ve hasta memnuniyet anketi, dosyaları incelenerek kaydedildi. Çalışmadaki hastaların NRS skorlarındaki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Ağrı bölgesi alt ekstremite ve ayak olan olguların, ODI skorlarındaki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Çalışmaya dâhil edilen tüm hastalar, SKS implante edilmeden önce opioid kullanmakta iken, SKS implantasyonu sonrası hastaların en az yarısı opioid kullanımını bırakmıştır. SKS uygulandıktan sonra opioid kullanımına devam eden 14 hastanın, 9'u ise ilacın kullanım dozunu azaltmıştır. Opioid kullanımındaki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Yaptığımız çalışmanın ve literatürde SKS hakkında yapılan diğer çalışmaların sonuçları doğrultusunda; SKS'nin kronik ağrı palyasyonunda oldukça etkili, güvenilir ve konvansiyonel tedavi yöntemleri ile karşılastırıldığında uzun dönemde, daha düşük maliyetli bir tedavi yöntemi olduğunu düşünmekteyiz.

AğrıAğrı yönetimiBel ağrısı+4
Selen İplikçi
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk hastalarda uygulanan venöz kateter çeşitleri ve oluşan komplikasyonlarının retrospektif değerlendirilmesi

Santral venöz kateterizasyon (SVK) uygulamaları pediatrik hastaların takip ve tedavisinde önemli girişimlerden bir tanesidir. Çocuklarda damar çaplarının küçüklüğü, damar yapılarının tam gelişmemiş olması ve anatomik farklılıklar, uygun çap ve boyutta kateter temininde yaşanan zorluklar nedeniyle SVK uygulamaları erişkin hastalara göre daha güçtür. Bu çalışmada 35, 15 ve 4 yıllık deneyimli ellerde anatomik işaretlerle SVK uygulamaları ve karşılaşılan komplikasyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

KateterizasyonKomplikasyonlarPostoperatif komplikasyonlar+3
Shahın Azızov
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Jinekolojik laparoskopik operasyonlarda intraabdominal karbondioksit insüflasyonuna bağlı end-tidal karbondioksit değişiklikleri serebral oksijenizasyonu etkiliyor mu?

Laparoskopik cerrahi son yıllarda; daha noninvaziv olduğu, daha iyi kozmetik sonuçlar doğurduğu, hastanede kalım süresini kısalttığı ve dolayısıyla medikal harcamaları düşürdüğü, daha az postoperatif komplikasyona ve postoperatif ağrıya neden olduğu için oldukça popüler bir cerrahi teknik haline gelmiştir. Günümüzde pek çok jinekolojik hastalığın tanı ve tedavisi için de laparoskopik teknik cerrahi uygulamalar ilk tercih olarak kullanılmaktadır. Laparoskopik teknikte cerrahi alanda yeterli görüntünün sağlanması ve trokarların yerleştirilmesi için pnömoperitoneum oluşturulması gerekmektedir. Pnömoperitoneum oluşumunda ise distansiyon sıklıkla karbondioksit (CO2) gazı ile sağlanmaktadır. Ancak CO2 peritondan hızla emilerek hiperkarbi ve asidoza neden olmaktadır. Yapılan çalışmalarda; karbondioksit insüflasyonunun hastalarda kardiyovasküler, solunumsal ve asit-baz dengesinde değişikliklere neden olabileceği ve bunların sonucunda serebral perfüzyon ve oksijenizasyon üzerine çeşitli değişiklikler görülebileceği saptanmıştır. Jinekolojik endikasyonlarla laparoskopik operasyona alınan toplam 43 hasta bu çalışmaya alındı. Operasyon süresince izlenen monitördeki end-tidal parsiyel karbondioksit (EtCO2) değerlerine göre hastalar 2 gruba ayrıldı. Grup 1 ılımlı hipokarbik, Grup 2 ise ılımlı hiperkarbik seyreden hasta grupları olarak kabul edildi. Bütün hastaların anestezi öncesi (T1), anestezi sonrası (T2), insüflasyonda (T3), sonrasında 20.dk (T4), 50.dk (T5), 80. Dk (T6), desüflasyondan sonra (T7), ekstübasyon sonrası (T8) hemodinamik verileri ve Near İnfra Red Spektroskopisi (NIRS) değerleri kaydedildi. Bütün hastalara ayrıca preoperatif 1 saat önce ve postoperatif 1. saatte standardize mini mental test (SMMT) uygulandı. Hastaların tamamında operasyon süresi ile birlikte EtCO2, parsiyel karbondioksit basıncı (PaCO2) ve NIRS değerlerinde artış saptanırken gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. Bununla birlikte çalışmaya katılan sadece 1 hastada ekstübasyon sonrası bronkospazma bağlı olarak serebral desatürasyon saptandı. Sonuç olarak, intraoperatif EtCO2 değerlerinden bağımsız olarak hastalarda; laparoskopik cerrahinin getirdiği CO2 insüflasyonuna bağlı, zamanla ilişkili olarak NIRS değerlerinde artış gözlendi. Ayrıca hastaların postoperatif SMMT puanları preoperatif değerlerine göre yüksekti. Bu sonucun, CO2 gazının serebral damarlar üzerine yaptığı vazodilatasyonla ilişkili olduğunu düşünmekteyiz. Ancak bu sonuç klinik olarak önemli bir fark yaratmamıştır. Anahtar sözcükler: Near-Infrared Spektroskopi; Laparoskopi; Serebral perfüzyon; Jinekolojik anestezi; Mini mental durum testi

AnesteziInsuflasyonJinekoloji+6
Semra Cevher
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı ameliyat pozisyonlarının endotrakeal tüp kaf basıncına etkisi: Prospektif çalışma

Genel anestezi yönetiminde endotrakeal entübasyon sıklıkla uygulanan bir yöntemdir. Entübasyon tüpünün trakea içinde yer alan kısmında hava kaçağını engellemek, ağız içi sekresyonların ve mide içeriğinin akciğerlere aspirasyonunu önlemek amacıyla bir balon (kaf) bulunur. Kafın az şişirilmesi yetersiz ventilasyona, aspirasyona ve bununla ilgili komplikasyonlara sebep olabilirken, aşırı miktarda şişirilmesi kaf basıncında artmaya bağlı postoperatif farengeal rahatsızlıklardan trakeal rüptüre kadar değişen spektrumda komplikasyonlara sebep olabilir. Çalışmamızda ürolojik ameliyatlardaki farklı hasta pozisyonlarının (lateral flank, pron, litotomi ve supin) endotrakeal tüp kaf basıncına etkisinin olup olmadığını prospektif, gözlemsel çalışma dizaynı ile değerlendirmeyi amaçladık. Her birinde 50 hasta olmak üzere; supin, pron, lateral flank ve litotomi pozisyonunda üroloji operasyon geçiren toplam 200 hasta çalışmaya alındı. Entübasyon sonrası (T0) kaf basıncı kaf manometresi ile ölçülerek 25 cmH2O'ya ayarlandı ve manometre endotrakeal tüpün pilot balonundan ayrılmadan devamlı izleme alındı. Operasyon için gerekli pozisyon verilmeden hemen önce (T1), pozisyon verildikten hemen sonra (T2), pozisyonun 5. (T3), 10. (T4), 15. (T5), 30., 45., 60., 90., 120., 150. ve 180. dakikalarında, cerrahi işlem sonunda (T6) ve ekstübasyon öncesi (T7) zamanlarında kaf basıncı değerleri kaydedildi. Postoperatif 2. ve 12. saatte hastalarla görüşülerek boğaz ağrısı, ses kısıklığı ve öksürük olup olmadığı sorgulandı. Litotomi, lateral flank ve pron grubundaki hastaların pozisyon verildikten sonraki kaf basıncında istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır (3 grupta da p<0,001). En fazla artışın pron grubundaki hastalarda olduğu görülmüştür (34,3±7,5 cmH2O). Daha sonraki izlem zamanlarında tüm gruplarda kaf basıncının zamanla azalma trendinde olduğu gözlenmiştir. Gruplar arasında postoperatif boğaz ağrısı, öksürük ve ses kısıklığı görülme insidansı açısından anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,100). Ancak postoperatif 2.saatte boğaz ağrısı ya da öksürüğü olan hastaların olmayan hastalara göre pozisyon sonrası kaf basıncı ortalamasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (boğaz ağrısı için p=0,003, öksürük için p=0,047). Sonuç olarak, kaf basıncının değişen hasta pozisyonlarına bağlı dinamik bir seyir izlemesi nedeniyle kaf basıncı monitörizasyonunun hasta güvenliği için gerekli olduğunu ve rutin monitörizasyona dahil edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

AğrıBasınçCerrahi+4
Eda Tok Alsina
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Donör nefrektomide preoperatif anksiyetenin anesteziden derlenme ve postoperatif ağrı üzerine etkisi

Böbrek transplantasyonu, son dönem böbrek yetmezliği olan hastalar için yaşam kalitesi ve uzunluğu açısından en etkili tedavi seçeneğidir. Günümüzde, dünyadaki tüm böbrek transplantasyonlarının %20-25'i canlı vericili olarak uygulanmaktadır. Preoperatif anksiyete, herhangi bir hastalık, hastanede yatma durumu, anestezi, cerrahi veya ne ile karşılaşılacağının bilinmemesinden kaynaklanan huzursuzluk ve endişeyle karakterize bir durumdur. Cerrahi girişim uygulanacak hastalarda genel olarak anestezi kaygısı, ölüm riskine ilişkin endişeler, özürlü olacağı endişesi, ağrıdan korkma, bedeni üzerinde denetimini kaybedeceği endişesi, cinsel yeterliliğin kaybı korkusu, çalışabilirliğini kaybedeceği endişeleri gelişir. Peroperatif dönemde hastanın eğitimi ve bilgilendirilmesi psikolojik açıdan ameliyata hazırlamada ilk basamaktır. Bilgilendirmenin kaygı, korku ve depresyon gelişimini, ameliyat sonrası analjezik gereksinimini azalttığı, hastanede yatış süresini kısalttığı birçok araştırmacı tarafından bildirilmiştir. Preoperatif anksiyetenin değerlendirilmesinde en çok kabul gören ve günümüzde modern anestezi uygulamalarında altın standart olarak kabul edilen yöntem STAI durumluluk ve süreklilik kaygı ölçeğidir. Genel anestezi uygulaması; operasyon öncesi değerlendirme ve medikasyon, anestezi öncesi hazırlık ve anestezi indüksiyonu, anestezi idamesi ve derlenme dönemi olmak üzere dört dönemden oluşur. Derlenme, intraoperatif bakımın sonlanmasından hastanın preoperatif fizyolojik durumuna dönünceye kadar devam eden bir süreçtir. Erken, ara ve geç derlenme dönemi olarak üç aşaması vardır. Erken derlenme dönemi, cerrahi girişimin sonunda başlar ve anestezi altındaki hastanın tekrar tamamen uyanık, cevap verir, koruyucu refleksleri ve kas gücünün tam geri dönmüş duruma gelmesi ile sonuçlanır. Bu dönem içerisinde birçok işlem aynı anda veya birbiri ardına yapılır. Bunlar hastanın uyanma kriterlerinin değerlendirilmesi, ekstübasyonu, solunumun değerlendirilmesi ve derlenme odasına transferidir. Hastalar postanestezik bakım ünitesinden faz II derlenme ünitesine geçmeden önce anestezist tarafından bir takım kriterler açısından değerlendirilmeli ve bu kriterlere uyan hastaların faz II derlenme ünitesine geçişi planlanmalıdır. Bu kriterlerin değerlendirilmesi için Modifiye Aldrete Skorlama Sistemi kullanılmaktadır. Skorun 9 ve üzerinde olması faz II üniteye geçebileceğini gösterir. Anestezi sonrası taburculuk skorlama sistemi kullanılarak, birçok hasta cerrahiden sonra iki saat içinde evine taburcu edilebilmektedir. Postoperatif ağrı, cerrahi travmayla başlayıp doku iyileşmesi ile sona eren akut bir ağrı şeklidir. Postoperatif ağrı üç komponentten oluşur. Kütanöz komponent; kütanöz sinirlerin hasarı ve algojenik maddelerin salgılanmasıyla ortaya çıkar. Keskin ve iyi lokalize edilen ağrıdır. Derin somatik komponent; algojenik maddelerin salgılanması ve nosiseptif eşiğin düşmesinin sonucudur. Kas, fasya, plevra veya peritondaki hasar görmüş sinirlerin de katkısı vardır. Yaygın sızı şeklinde ağrı hissedilir. Visseral komponent; uygulanan cerrahi girişimler uyarıların devamlı gelişmesine neden olur. Hissedilen ağrı künt sızı şeklindedir ve yaygın karekterdedir. Visseral ağrının; boş organların aşırı gerilmesi ve düz kas kontraksiyonu, solid organlarda kapsül gerilmesi, visseral organlarda anoksi, aljezik maddelerin birikimi, mide özefagus mukoza inflamasyonu gibi etkilerle oluştuğu düşünülmektedir. Ağrı şiddetini ölçmede ve ağrı takibinde en sık kullanılan Vizüel Analog Skaladır (VAS). Multimodal analjezi yöntemlerine rağmen donör nefrektomi olgularında postoperatif ağrı kontrolünde hala istenen düzeye erişilememiştir. Literatürde; donör nefrektomi geçiren bireylerde preoperatif anksiyetenin anesteziden derlenme ve postoperatif ağrı üzerine etkisi ile ilgili prospektif çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle çalışmamızda açık donör nefrektomi operasyonu planlanan hastalarda, preoperatif anksiyetenin anesteziden derlenme ve postoperatif ağrı üzerine etkisini prospektif olarak araştırmayı amaçladık. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul izni alındıktan sonra, Genel Cerrahi Ameliyathanesinde donör nefrektomi operasyonu planlanan, 18-60 yaş arası, ASA I-II grubundan 48 gönüllü böbrek verici prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Hastalardan bilgilendirilmiş onam formu ile izinleri alındıktan sonra, preoperatif dönemde STAI I ve STAI II ölçeği kullanılarak anksiyetelerinin ölçümü yapıldı ve kaydedildi. Ameliyathaneye alınan hastalara standart monitorizasyon ve standart anestezi protokolü uygulandı. Hastaların postoperatif analjezisi için operasyon bitiminden yarım saat önce 0.1 mg/kg morfin im. uygulandı. Ameliyatın sonunda fasya kapatılırken remifentanil infüzyonu ve son sütürde izofluran inhalasyonu kapatıldı ve hastalara 0.5 mg atropin ve 0.04 mg/kg neostigmin ile nöromüsküler blok antagonizması yapıldı. Hastanın izlem formuna; hastaya ait demografik veriler, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, kullandığı ilaçlar, ek hastalıklar, daha önceki cerrahi öyküsü, alkol- sigara kullanımı, alıcıyla akrabalık derecesi, operasyon ve anestezi süreleri, operasyon süresince kullanılan opioid analjezik miktarı, anksiyete skorlama puanı, spontan solunum (anestezik gazların veya ilaçların kesilmesinden spontan solunum başladığı andaki süre) ve yeterli solunum (anestezik ilaçların kesilmesinden solunum sayısı ≥ 8/dk, ETCO2< 50 mmHg olana kadar geçen süre) başlama zamanı, ekstübasyon zamanı (anestezik ajanların kesilmesinden ekstübasyona kadar geçen süre) kaydedildi. Postanestezik bakım ünitesine alınan hastalarda Modifiye Aldrete Skoru (MAS) ≥ 9 olma zamanı kaydedildi. Bütün hastaların analjezisi HKA cihazı ile iv morfin bolus doz: 0.02 mg/kg, kilitli kalma süresi:15 dk. olacak şekilde 24 saat uygulandı. İzlem sırasında VAS ≥ 4 olan hastalarda ilave 2 mg morfin iv olarak yapıldı, 15 dk içinde etkin analjezi sağlanamayan hastalara ek analjezik olarak 1 g parasetamol iv infüzyon şeklinde uygulandı. Hastaların postoperatif 30. dk.,1.,2.,4.,8.,12.,24. saatlerde VAS (istirahat ve hareket), SpO2, KAH, OAB, Ramsay Sedasyon Skoru, HKA ile toplam düğmeye basma sayısı (DEM), verilen toplam analjezik miktarı (DEL), ek analjezik ihtiyacı, yan etkiler kaydedildi. Verilerin istatistiksel analizi Ege Üniversitesi Biyoistatistik ABD tarafından yapıldı. Hastalara uygulanan skorlama yöntemlerinden elde edilen verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama ± standart sapma, minimum - maksimum, medyan ve oran (%) değerleri kullanıldı. Değişkenlerin dağılımı Kolmogorov Simirnov testi ile kontrol edildi. STAI I ve STAI II puanlarının numerik değişkenler ile ilişkisi pearson ve spearman korelasyon katsayısı ile değerlendirildi. Normal dağılım gösteren numerik değişkenlerde gruplar arası farklılığın önem kontrolü t-test ve anova testi ile değerlendirildi. Analizlerde SPSS 21.0 programı kullanıldı. p < 0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmaya katılan 48 olgunun preoperatif dönemde yapılan STAI 1 ve STAI 2 puanları sırasıyla ortalama 39,8±1,1 ve 45,2±0,9 olarak bulundu. Çalışmamızda, preoperatif anksiyete üzerine yaş, cinsiyet, ASA sınıfı, eğitim düzeyinin etkili olmadığını saptadık. Olguların spontan solunum başlama süresi ortalama 4±0,8 dakika, yeterli solunum başlama süresi ortalama 6,2±1,2 dakika, ekstübasyon süresi ortalama 8,3±1,5 dakika, MAS ³9 olma süresi ortalama 24,8±5,6 dakika idi. STAI 1 puanı ile spontan solunum başlama süresi, yeterli solunum başlama süresi, ekstübasyon süresi, modifiye Aldrete Skoru (MAS) ³9 olma süresi arasında anlamlı ilişki bulundu. Çalışmaya katılan olguların ortalama VAS-dinlenme skorları 30. dakikada 7,3±1,1, 1. saatte 5,9±,6, 2. saatte 4,6±1,4, 4. saatte 3,3±1, 8. saatte 2,5±0,7, 12. saatte 1,8±0,6, 24. saatte 1,3±0,6 idi. VAS-hareket skorları ise 30. dakikada 8,8±1, 1. saatte 7,5±1,7, 2. saatte 6,2±1,5, 4. saatte 5,1±1,3, 8. saatte 4,2±0,8, 12. saatte 3,3±0,6, 24. saatte 2,7±0,8 idi. STAI 1 ve STAI 2 puanı ile 30. dakika, 1. saat, 2. saat, 4. saat, 8. saat, 12. saat, 24. saat VAS skorları (dinlenme ve hareketli) arasında anlamlı ilişki bulundu. STAI 1 puanı ile HKA cihazındaki 30.dakika, 1. saat, 2. saat, 4. saat, 8. saat, 12. saat, 24. saat DEL ve DEM sayıları arasında anlamlı ilişki bulundu. Çalışmaya katılan olguların postoperatif 30. dakikada tamamının, 1. saatte 44' ünün (%91,6), 2. saatte 32' sinin (%66,6), 4. saatte 16' sının (%33,3), 8. saatte 2' sinin (%4,1) ek analjezik ihtiyacı oldu. 12. ve 24. saatlerde ek analjezik ihtiyacı hiçbir hastanın olmadı. Olguların 24 saatte toplam morfin tüketimi ortalama 42,1±12,9 mg idi. STAI 1 ve STAI 2 puanları ile 24 saatte toplam kullanılan analjezik miktarı arasında korele bir ilişki bulunduğu saptandı. Olguların STAI 1 ve STAI 2 puanları ile 48. saat VAS skorları arasında pozitif, hasta memnuniyeti arasında ise negatif korelasyon olduğu saptandı. Çalışmamızda, preoperatif anksiyete düzeyinin anesteziden derlenmeyi olumsuz yönde etkilediğini ve preoperatif anksiyete düzeyi ile postoperatif ağrı arasında anlamlı korelasyon olduğunu göstermektedir. Preoperatif anksiyete düzeyi yüksek olan hastalarda standart analjezi protokollerinin etkinliğinin sorgulanması gerektiğini düşünmekteyiz. Preoperatif anksiyete düzeyi yüksek bulunan hastalarda postoperatif ağrı tedavisinin iyi olarak planlanmasının önemli olduğu, hastanın sık aralıklarla değerlendirilmesinin gerektiği ve hasta kontrollü analjezi cihazı kullanımının ağrı kontrolü sağlanmasında katkısının bulunduğu kanısındayız. Cerrahi geçirecek hastalarda yüksek anksiyete düzeylerinin anesteziden derlenme, cerrahi iyileşme ve postoperatif ağrı üzerindeki olumsuz etkileri göz önüne alınarak, preoperatif dönemde anksiyete düzeyinin belirlenmesinin ve yüksek anksiyete düzeyi olan hastalarda operasyon öncesinde anksiyetenin azaltılması yönünde bir planlama yapılmasının gerektiğini düşünmekteyiz.

AnesteziAnesteziden ayılma dönemiAnksiyete+5
Erbil Türksal
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Preoperative parental anxiety is not associated with postoperative emergence agitation in children undergoing adenoidectomy and/or tonsillectomy

Background and Goal of Study: Emergence agitation (EA) is defined as a dissociated state of consciousness during the early post-anesthesia period in which the child is inconsolable, irritable, uncompromising or uncooperative, typically thrashing, crying, moaning, or incoherent, and not recognizing or identifying familiar and known objects or people. Some studies found preoperative parental anxiety to be a predictor of EA. Materials and Methods: Seventy four children between the ages of 3-12 undergoing adenoidectomy/tonsillectomy at Ege University Hospital were studied. Anesthesia was induced and maintained using 2% sevoflurane in 50% oxygen and 50% air following a premedicative dose of 0.5mg/kg oral midazolam. After the children were taken into the operating theater, the mothers were given the State-Trait Anxiety Inventory (STAI) questionnaire. To evaluate EA, Post Anesthetic Emergence Delirium (PAED) score of the children were noted every 10min during the first 30min of the postoperative period. EA was defined with a highest PAED score of ≥10, and non-EA with a highest PAED score of ≤9. Results and Discussion: In this study, the incidence of postoperative EA was 31% (34% under the age of 6 and 19% over). Mothers of children with EA were found not to be significantly more anxious on STAI compared to mothers of non-EA children. Conclusion: Contrary to some earlier studies, we were unable to find an association between preoperative parental anxiety and postoperative EA.

Sezer Öcal
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber faset sendromlu hastalarda iki farklı iğne yerleşimi ile konvansiyonel radyofrekans uygulamasının karşılaştırılması

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı, Algoloji Bilim Dalı'nda Eylül 2015-Ocak 2016 tarihleri arasında Algoloji polikliniğine başvuran kronik bel ağrılı 51 hasta çalışma kapsamına alındı. Randomize, tek kör, prospektif olarak planlanan çalışmada dışlama kriterleri olamayan, diagnostik test bloğu pozitif sonuçlanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Onamları alındı. Diagnostik test bloğu pozitif olan hastalar randomize olarak 2 gruba ayrıldı ve konvansiyonel radyofrekans tedavisi iki farklı iğne yerleştirme uygulaması ile, resüsitasyon olanağı olan tam donanımlı Algoloji ameliyathanesinde uygulandı.Grup 1'e antero posterior yaklaşımla radyofrekans uygulanırken, Grup 2'ye oblik yaklaşımla konvansiyonel radyofrekans tedavisi uygulandı. İşlem öncesi 1.ay ve 3.ayda VAS, Beck depresyon testi, hasta memnuniyeti, el yer mesafesi, 20 metre yürüme testi,6 dakika yürüme testi, Oswestry skalası SF-36 yaşam kalite indeksi ve ek medikal tedavi kullanımları kaydedildi ve karşılaştırıldı. Hastalarda yan etki veya komplikasyon görülmedi. Çalışmanın genel değerlendirmesinden elde edilen sonuçlar şöyledir; 1.Her iki grupta da değerlendirdiğimiz; VAS ağrı skoru, Beck depresyon testi, el yer mesafesi testi, Oswestry testi, 20 metre yürüme testi, hasta memnuniyeti 6 dakika yürüme parametrelerinde iyileşme yönünde anlamlı sonuçlar saptadık. Ek medikal tedavi kullanımı açısından gruplarda anlamlı fark saptanmadı. 2.Bir yaşam kalite indeksi olan SF-36 testindeki değişim istatiksel olarak anlamlı saptanmadı. Bu da 3 aylık izlem süresinden dolayı değişimin henüz teste yansımamasından olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızın uzun dönem takipleri devam etmektedir. 3.Her iki grup karşılaştırıldığında ise grup 1 hasta memnuniyeti, VAS ağrı skoru parametrelerinde akut(1.ay)kontrolündeki iyileşmenin daha fazla olduğu görüldü fakat aynı parametrelerde 3.ay değişimlerinde gruplar arası fark gözlenmedi. 4.Sonuç olarak her iki iğne yerleştirme yönteminde de etkinlik yüksek olup, gruplar arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. Tercih uygulayacak olan Algoloğun tercih ve deneyimine kalmıştır.

AğrıBel ağrısıLumbosakral bölge+4
Fatma Kübra Karaosmanoğlu
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postoperatif analjezide ne kadar başarılıyız?

Postoperatif ağrı, ameliyat sonrası kısa ve uzun dönemde morbidite ve mortaliteyi etkiyen önemli bir faktördür. Etkili bir şekilde önlenmesi ve tedavisi önemini koruyan bir tıbbi meseledir. Postoperatif ağrının belirlenmesi ve takibinin yapılması için çeşitli takip yöntemleri ortaya konulmuştur. Uygun yöntem ve ya yöntemlerin kullanılmasıyla tedavi sürecinde de objektif bir yeterlilik takibi sağlanabilir. Çalışmamızda VAS ve NRS ağrı takip yöntemlerini kullanarak kurumumuzdaki postoperatif ağrı tedavilerinde kullanılan yöntemleri ve hastaların bu yöntemlerden memnuniyetlerini inceledik. Ameliyat geçirmiş toplam 519 hasta, postoperatif 1. Ve 120. saatler arasında, toplamda 1044 defa derlenme veya servis odalarında ziyaret edilerek ağrı durumları değerlendirdik, uygulanan tedavi yöntemleri ve hastaların bu tedavilerden memnuniyetleri sorguladık. Çalışmamız sonucunda değerlendirmeye alınan hastalardan VAS ve NRS değerleri 6'dan yüksek olanlar ciddi ağrı çekiyor olarak değerlendirildi. Tüm olgular için ciddi ağrı çekenler VAS ile değerlendirmede %20.3, NRS ile değerlendirmede %19.2 olarak bulundu. Olguların uygulanan tedavilerden memnuniyetleri %51 tam memnun, %33 kısmen memnun ve %16 memnun olmadıkları şeklinde bulundu. Çalışmamızın sonucunda ortaya çıkan veriler dikkate alınarak mevcut eksikliklerin tamamlanması ve daha etkin bir postoperatif ağrı kontrolünün planlanması gerekliliğinin kurumumuz için bir ihtiyaç olduğunun kanısındayız.

AnaljeziAnaljeziklerAğrı+6
Onur Karaosmanoğlu
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aynı cerrah tarafından diz artroplastisi yapılan genel anestezi uygulanan hemofili hastalarında kronik ağrı gelişim sıklığının araştırılması

Giriş Postoperatif ağrı, cerrahi travmaya bağlı ortaya çıkan inflamatuvar sürecin de eşlik ettiği ve doku iyileşmesi ile giderek azalan akut bir ağrıdır. Postoperatif kronik ağrı insidansıyla ilgili literatürde farklı rakamlar söz edilmektedir (%8-50). Ve bu oran çoğunlukla %25-30'dan fazladır. Postoperatif dönemdeki ağrı 3-6 aydan daha uzun sürüyorsa kronik postoperatif ağrı ya da dirençli postoperatif ağrı olarak tanımlanmaktadır. Cerrahi yara iyileşmesini takiben persistan ağrı devam eden inflamasyonun bir sonucu olarak ya da periferik sinirlerde meydana gelen hasar kaynaklı nöropatik ağrı şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Literatürde, total diz artroplastisi sonrası kronik ağrı insidansının % 9 ile % 88 arasında olduğundan söz edilmektedir. Hemofili, X kromozomuna bağlı kalıtım gösteren bir pıhtılaşma hastalığıdır. Tekrarlayan eklem içi kanamalara bağlı olarak gelişen hemofilik artropati hemofilinin en ağır, en fazla sakat bırakan ve pahalı komplikasyonudur. Hemofilik artropati, erişkin hemofili hastalarında yaşam kalitesini belirleyen en önemli etkendir. Metot Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi Anabilim Dalında Mart 2015 ile Aralık 2016 tarihleri arasında diz operasyonu geçiren hemofili hastaları incelendi. Hastaları değerlendirmede Ağrı Sorgulama Formu (Tablo 1), Kısa Ağrı Envanteri (Tablo 2) ve Pain Detect Ağrı Anketi (Tablo 3) kullanıldı. Bu formlar ile kronik ağrının, şiddeti, özellikleri, ağrının günlük yaşama etkisi ve analjezik kullanımı değerlendirildi. Bulgular Çalışmamızda hemofili hastalarına uygulanan total diz artroplastisi operasyonu sonrası kronik ağrı insidansı %95,2 olarak bulunmuştur. Hastaların ağrılarının şu anki derecesi sorulduğunda %61,9' u hafif derece, %31'i orta derece, %2,4'ü şiddetli şeklinde yanıtlamıştır. Hastaların 95,2'si operasyondan sonraki dönemde ağrılarının aza hastalar %26,2'dir. Ağrı günlük yaşamınızı kısıtlıyor mu sorusuna hastaların %28,6'sı evet demiştir. Ağrısı için bir hekime başvuran hastalar %11,9 dur. Hastaların %19'unun nöropatik karakterde ağrısı olduğunu gördük. Kısa Ağrı Envanteri ve Pain Detect Ağrı anketinin sonuçlarına göre maksimum Numerik Rating Skala (NRS) değerleri nöropatik karakterde ağrısı olanlarda istatiksel olarak daha yüksek bulundu. Nöropatik karakterde ağrısı olanların olmayan gruba kıyasla istatiksel olarak daha genç olduğudu görüldü. Ağrı kesici ilaç kullananlar toplamda %26,2 iken nöropatik karakterde ağrısı olanların %87,5' i ağrı kesici kullanıyor. 6'sı (%75'i) "ağrı şuan için sizi en çok rahatsız eden sağlık sorunu mu?" sorusuna "Evet" cevabı vermiş ve 7' si "Ağrı günlük yaşamınızı kısıtlıyor mu?" sorusuna evet cevabı vermiştir (%87,5). Ağrısı için hekime başvuran 5 hastanın tamamı nöroptik karakterde ağrısı olanlardır. Tüm bu soruların yanıtları nöroopatik ağrısı olmayan hastalarla kıyaslandığında anlamlı bulundu. Sonuç Hemofili hastalığına bağlı eklem problemleri ve çok yüksek oranlarda görülen kronik ağrı; hastaların hayatını fiziksel, sosyal ve duygusal anlamda olumsuz etkilemektedir. Hastaların kanama riskleri, profilaksi tedavileri, kronik ağrıları, ortopedik problemlerinin yanı sıra ayrıca duygusal, ruhsal halleri ya da sorunları da dikkate alınıp tedavileri multidisipliner bir yaklaşımla uzmanlaşmış bir ekip tarafından gerçekleştirilmelidir. Bu ekipte özellikle bir algologun bulunmasının, hayatları boyunca ağrı ile yaşamaya alışmaya çalışan hemofili hastaları için son derece önemli olduğunu düşünüyoruz.

Anestezi-genelArtroplastiAğrı+4
Ali Zeydanoğlu
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi geçiren koroner arter hastalarında akut normovolemik hemodilüsyonun serebral oksijenizasyon ve postoperatif nörolojik komplikasyonlar üzerine etkileri

ÖZET Giriş ve Amaç: Bu çalışmada akut normovolemik hemodilüsyonun (ANH) doku oksijenasyonuna (rSO2) ve nörolojik komplikasyonlara etkisinin near infrared spektrometre (NIRS) ile değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Materyal ve Metod: Çalışmaya 100 hasta prospektif olarak dahil edildi. Akut normovolemik hemodilüsyon uygulanan hastalar kardiyopulmoner baypas girişteki hemotokrit (Htc) değerine göre iki gruba ayrıldı. Grup 1'e Htc değeri %24 altında olan 43 hasta, grup 2'ye ise Htc değeri %24 ve üzerinde olan 57 hasta dahil edildi. Her iki grup ile hastaların preoperatif, intraoperatif ve postoperatif değerleri, inotrop ve kan kullanımı, gelişen komplikasyonlar, rSO2 değerleri NIRS ile karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşları 59,23±8,45 yıl olup, sadece 5 hasta (%5) kadın idi. ANH miktarı grup 2'de grup 1'den daha fazla idi (586 mL vs 495 mL, p=0.005). Grup 2'de hemotokrit değeri daha yüksek ve buna bağlı olarak rSO2 değerleri daha yüksekti. Kan ürünü kullanımı ve gelişen komplikasyonlar her iki grupta benzerdi (p ˃ 0.05). Nörolojik komplikasyon gelişen hastaların ortalama rSO2 değeri, gelişmeyenlere göre tüm zamanlarda benzerdi (p=0,023). Komplikasyon gelişen hastalarda operasyon sonunda ortalama rSO2 değeri daha düşük (p=0,006) ve ilk 24 saatte TDP kullanımı daha fazla idi (p=0,008). Sonuç: Koroner arter baypas cerrahisinde akut normovolemik hemodilüsyonun monitörizasyonunda NIRS kullanımı güvenilir bir yöntem olup, hemotokrit değerinin KPB esnasında yüksek tutulmasının (%24 üzerinde) kan ürünü kullanımını, inotrop kullanımını ve komplikasyonları azaltamadı.

Şevin Gündoğan
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kombine spinal epidural blok ile total kalça ve diz cerrahisi uygulanan geriatrik hastalarda postoperatif deliryum insidansı

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde etik kurul onayı alındıktan sonra 2016-2017 tarihinde elektif Ģartlarda kombine spinal epidural blok ile total kalça ve diz protez operasyonu olan 60 yaĢ ve üzeri toplam 100 hastada gerçekleĢtirildi. Postoperatif deliryum insidansı prospektif kohort çalıĢma ile belirlendi. Preoperatif dönemde tüm hastalara iĢlemden 1 saat önce kognitif fonksiyonları saptamak için SMMT (Standart Mini Mental Durum Değerlendirme Testi ve CAM (Konfüzyon Belirleme Metodu) testleri uygulandı. Uygulanan kombine spinal epidural anestezi sonrası operasyon süresince hastaların hemodinamik takipleri (sistolik arter basıncı, diyastolik arter basıncı, EKG, kalp atım hızı, pulse oksimetre) 3 dakika aralıklarla yapıldı ve kaydedildi. Ġntraoperatif dönemde sistolik arter basıncı 90 mmHg altı veya sistolik arter kan basıncı preoperatif değerin %30 altına düĢünce hipotansiyon olarak tanımlandı ve tedavi protokolü (ĠV Gelofusine replasmanı yeterli olmaması durumunda ĠV efedrin ) uygulandı. Operasyona alınan hastanın izlem formunda hastaya ait demografik veriler, kullandığı ilaçlar, ek hastalıklar, daha önceki cerrahi öyküsü,alkol- sigara kullanımı , operasyon ve anestezi süreleri, operasyon süresince kullanılan analjezik miktarı kaydedildi

Yusuf Kara
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-malign ağrılarda fentanil kullanımının değerlendirilmesi

Bu çalışmayla yatarak takip edilen non-malign ciddi ağrılı hastalarda analjezi amacıyla kullanılan fentanilin etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Non-malign ağrılı 32 hastanın tekrarlayan yatışlarındaki fentanil kullanımları da ayrı ayrı incelenerek toplam 138 uygulama çalışmaya alındı. Hastaların yaş, tanı, fentanil uygulanma doz ve yolu, uygulanan gün sayısı, fentanil uygulaması öncesi alınan analjezik tedavi ve süresi, fentanil uygulanırken birlikte kullanılan ilaçlar (opioid/nonopioid), fentanil ilaç kullanımı başlamadan önceki VAS değeri, fentanil kullanım yolu (IV, dilaltı, TTS), yan etkiler, hemoglobin, hematokrit, böbrek (üre/kreatinin) ve karaciğer (ALT/AST) fonksiyon test sonuçları ve orak hücreli hastalar için fentanil uygulanması sırasında yapılan eritrosit süspansiyonu ve/veya kan transfüzyonu kaydedildi. İstatistiksel olarak p<0,05 anlamlı kabul edildi. Hastaların yaş ortalaması 27,0 ± 11,2 idi. Hastaların %65,6'sı (n:21) erkek ve %34,3'ü (n:11) kadındı. Cinse göre bolus fentanil dozlarının erkeklerde daha yüksek uygulandığı saptandı (p<0,002). Yaş gruplandırmasında 21-44 yaş arası hasta sayısının fentanil uygulanan en yüksek hasta grubu olduğu (%58,6 n:81) belirlendi. Yaş aralığı 21-44 arasında olanların, kullanılan TTS fentanilin dozu en yüksek grup olduğu saptandı (p<0,01). Yaş gruplarına göre TTS formun bir yatış süresince uygulanan en düşük doz ve en yüksek dozu yine 21-44 yaş grubunda daha yüksek bulundu (sırasıyla p<0,01; p<0,01). Fentanil kullanımı öncesi VAS ortanca değeri 6,0 ± 0,1 bulundu. Hastaların VAS değerleri ile bir yatış süresindeki takipte uygulanan TTS fentanilin en yüksek doz değeri arasında korelasyon anlamlı bulundu (p<0,033). Hastalara uygulanan bolus fentanilin ortanca değeri 200 ± 42,9mcq ve TTS fentanil ortanca değeri 25 ± 2,9mcq idi. Hastalara uygulanan bolus fentanilin ve TTS fentanilin hastaya ilk uygulama doza göre tekrarlayan uygulamalardaki dozların daha yüksek olduğu belirlendi (sırasıyla p<0,026; p<0,01). OHA tanılı hastaların fentanil kullanımı tüm formlarında diğer tanılı hastalara göre daha yüksek bulundu (p<0,001). Hastaların %42'si (n:58) ek opioid kullanımına, %7,2'si (n:10) ek non-opioid analjezik kullanımına ve %14,5'i (n:20) ko-analjezik kullanımına ihtiyaç duyduğu belirlendi. Ek opioid ihtiyacı olan hastaların TTS kullanım miktarı ihtiyacı olmayanlara göre istatiksel olarak daha yüksek olduğu bulundu (p<0,01). Ek non-opioid ihtiyacı olan hastaların takip süresince en yüksek doz TTS miktarı ihtiyacı olmayanlara göre daha yüksek bulundu (p<0,033). Karaciğer fonksiyon testleri normal olan hastaların, takip süresince en düşük ve en yüksek doz TTS miktarı patolojik olanlara göre daha yüksek bulundu (sırasıyla p<0,003; p<0,039). Sonuç olarak; Non malign ağrılarda özellikle OHA tanılı hastalarda fentanilin bolus ve transdermal formlarının ağrının kontrol altına alınmasında etkin olduğu belirlendi. Hastanın altta yatan hastalıkları da göz önüne alınarak ciddi ağrılarda fentanil uygulanmasının yaşam kalitesinin kısa sürede arttırabileceği kanısına varıldı.

AnaljeziAğrıAğrı ölçümü+1
Ümit Durmuşoğlu
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediyatrik hastalarda preoperatif karbonhidrattan zengin sıvı verilmesinin gastrik volüm ve postoperatif bulantı kusma üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Pediyatrik hastalarda preoperatif açlık stratejileri, uzun açlık süresinin neden olacağı olumsuz durumlardan kaçınmak ve uygunsuz açlık süresinin yol açacağı komplikasyonları önleme amacı taşır. Berrak sıvıların gastrik boşalma süresi partiküllü sıvılara göre daha hızlıdır. Berrak sıvıların gastrik boşalma süresini esas olarak kalori içeriği ve volüm belirlemektedir. Bu çalışmayla elma suyunun mide boşalma süresinin kalori içeriği nedeniyle sudan daha kısa olup olmadığının gastrik ultrasonografi ile araştırılması amaçlandı. Çalışmamızın sekonder amaçlarından biri gastrik volüm bulantı kusma ilişkisini değerlendirmekti. Çalışmaya çocuk cerrahisi tarafından elektif şartlarda operasyon planlanan, dahil edilme kriterlerine uyan ve yaşları 4-18 arasında değişen toplam 70 pediyatrik hasta dahil edildi. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı. Su grubuna (n=35) ve elma suyu grubuna (n=35) cerrahi operasyondan 2 saat önce oral yoldan 5ml kg-1 su ve elma suyu verildi. Hastalara gastrik ultrasonografi ile volüm ölçümü 6 saatlik açlık sonrası (bazal değer), su veya elma suyu içtikten 1 saat ve 2 saat sonra yapıldı. Perlas skoruna göre aspirasyon riski belirlendi. Bazal volüm değerine göre her iki pozisyonda yapılan ölçümlerde, su ve elma suyunun 1 saat veya 2 saat sonrasında rezidüel gastrik volümü azaltma konusunda birbirine üstünlüğü olmadığını gördük. RLD pozisyon ölçümlerinde preoperatif 5ml kg-1 karbonhidrattan zengin sıvı verilmesinin 2. saat rezidüel gastrik volümü azalttığını gösterdik. Bazal gastrik volüm değerinin yüksek olması veya Perlas skoru 0 oranının düşük olmasını postoperatif kusma ile ilişkili bulduk. Cerrahi süresinin uzamasıyla kusma oranının artışını ilişkili bulduk. Berrak sıvıların anesteziden 1 saat önce verilmesiyle 2 saat önce verilmesinin gastrik volüm açısından anlamlı bir farka neden olmadığını gösterdik. Anahtar kelimeler: Gastrik ultrasonografi, gastrik volüm, pediyatrik anestezi, postoperatif bulantı kusma, oral karbonhidrat

AnesteziBulantıKarbonhidratlar+6
Merve Bilgin
Mersin University
2023
00