Harran University
Faculty

Faculty of Medicine

Harran University

50

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Morbid obez hastalarda Sleeve Gastrektomi öncesi ve sonrasında pankreatik enzim yetmezliğinin fekal elastaz düzeyiyle değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı; Laparoskopik Sleeve Gastrektomi (LSG) sonrası pankreas fonksiyonlarında gerçekleşen değişimleri Fekal Elastaz-1 (FE-1) testiyle tespit etmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 60 hasta dahil edildi. Hastalardan ameliyat öncesi ve sonrası altıncı ayda dışkı örnekleri alındı ve -80 °C 'de muhafaza edildi. Tüm örnekler elde edildikten sonra, FE-1 düzeyi Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemiyle ölçüldü. Sonuçlar istatistiksel olarak analiz edildi. Ameliyat öncesi ve sonrası değerler karşılaştırılarak LSG'nin Pankreas Ekzokrin Yetmezliği (PEY) üzerindeki etkisi incelendi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 34.2 ± 11.3 yıl idi. Ameliyat öncesi ortalama Vücut Kitle İndeksi (VKİ) 44.7 ± 5.1 kg/m² iken, ameliyat sonrası 6. ayda bu değer 31.6 ± 4.8 kg/m²'ye düştü (p < 0.001). 6. ayın sonunda ortalama % Excess Weight Loss (EWL) değeri % 72.3 ± 16.5 olarak hesaplandı. LSG öncesi 60 hastanın ortalama FE-1 değeri 202.4 ± 84.5 μg/g iken, LSG sonrası 6. ayda bu değer 256.8 ± 77.3 μg/g'a yükseldi. Bu artış, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Z = -3.1, p = 0.002). LSG öncesi 2 hastada (%3.3) ciddi PEY (0-99 μg/g), 29 hastada (%48.3) hafif PEY (100-199 μg/g) saptandı. 29 hastada (%48.3) ise PEY olmadığı tespit edildi. Ciddi PEY olan iki hastanın LSG sonrası 6. ayda FE-1 değerlerinin hafif PEY düzeyine yükseldiği ve kısmi iyileşme olduğu tespit edildi. LSG öncesi hafif PEY tespit edilen 29 hastanın (%48.3) 17'sinde (%58.6) LSG sonrası 6. ayda FE-1 düzeylerinin normal sınırlara (≥200 μg/g) yükseldiği görüldü. Ancak 12 hastada (%41.4) hafif PEY devam etti. Sonuçlar: LSG uygulanan hastalarda altıncı ayda FE-1 değerlerinde anlamlı artış ile birlikte PEY'in iyileşme gösterdiği gözlendi. Anahtar Kelimeler: Pankreatik elastaz I, gastrektomi, ekzokrin pankreas

Vedat Kaplan
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inme ile başvuran, orta serebral arter M2 ve/veya M3 segmentlerinde oklüzyonu bulunan hastalarda mekanik trombektomi etkinliğinin değerlendirilmesi

Akut iskemik inme, serebral arterlerin tıkanması sonucu gelişen, nörolojik fonksiyon kaybına yol açan ve acil müdahale gerektiren bir klinik tablodur. Mekanik trombektomi (MT), büyük damar tıkanıklıklarında kanıtlanmış etkinliği nedeniyle standart tedavi haline gelmiştir. Ancak, orta serebral arter (MCA) M2 ve M3 segment oklüzyonlarında trombektominin etkinliği halen tartışmalıdır. Bu çalışma, MCA M2/M3 segmentlerinde oklüzyonu bulunan ve mekanik trombektomi uygulanan hastalarda tedavinin etkinliğini, klinik sonuçlarını ve komplikasyonlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu retrospektif çalışmada, Ocak 2021 - Aralık 2023 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Hastanesi'ne akut iskemik inme tanısıyla başvuran, MCA M2/M3 segmentlerinde tıkanıklık tespit edilen ve mekanik trombektomi uygulanan hastalar incelendi. Hastaların demografik verileri, inme öncesi ve sonrası nörolojik durumları, trombektomi yöntemi, revaskülarizasyon başarısı ve fonksiyonel iyileşme oranları analiz edildi. Revaskülarizasyon başarısı Thrombolysis in Cerebral Infarction (TICI) skoru ile, fonksiyonel bağımsızlık oranları ise modifiye Rankin Skalası (mRS) ile değerlendirildi. Komplikasyonlar, işlem başarısızlığı ve mortalite oranları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 69.7±12.2 yıl olup, hastaların %46.9'u erkekti. Mekanik trombektomi uygulanan hastalarda başarılı revaskülarizasyon oranı %81.6 olarak saptandı. mRS skoruna göre doksan gün sonunda yeterli klinik başarı elde edilen hastaların oranı %71.4 olarak tespit edildi. Tüm hastalarda ASPECT skoru ortalaması 9.1±0.9, NIHSS skoru ortalaması 14.4±4.2 olarak hesaplandı. İşlem sonrası en sık karşılaşılan komplikasyonlar kanama, vasküler diseksiyon ve embolizasyon olarak kaydedildi. Trombektomi yapılan hastalar, literatürdeki benzer çalışmalarla karşılaştırılarak değerlendirildi. Sonuç: Bu çalışma, MCA M2/M3 segment oklüzyonu bulunan seçilmiş hastalarda mekanik trombektominin etkin bir tedavi seçeneği olabileceğini göstermektedir. Ancak, komplikasyon oranlarının yüksekliği ve optimal tedavi stratejilerinin belirlenmesi açısından geniş çaplı, prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. MCA'nın distal segmentlerine uygulanan trombektominin güvenilirliği ve klinik sonuçları daha kapsamlı araştırmalarla desteklenmelidir.

Sebahattin Arslan
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Streptozotosin ile indüklenen diyabetik ratlarda teucrium pruinosum ekstratının antidiyabetik aktivitesi

Bu çalışma, streptozotosin ile indüklenen diyabetik ratlarda Teucrium pruinosum ekstratının antidiyabetik aktivitesini incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmamızda deney gruplarında canlı ağırlık, yem ve su tüketimi, kan şekeri düzeyleri, biyokimyasal belirteçler, oksidatif stres belirteçleri (TAS, TOS, OSİ) ve inflamatuar belirteç (IL-1β) incelenmiştir. Çalışmada Wistar albino cinsi (8 haftalık, 180-300 gram) 40 adet hem erkek hem dişi ratlar kullanılmıştır. Ratlar, 22 ± 2 °C'de ve %50 nisbi nem oranında şeffaf içi görülebilen, standart rat yemi ve su ataçmanlarının eklenebileceği şekilde tasarlanmış kaplarda 12/12 saatlik aydınlık-karanlık döngüsüne sahip bir ortamda barındırılmıştır. Çalışmamızda ratlar sağlıklı (S), diyabet (DM), diyabet + 200mg/kg metformin (DM+M200), diyabet + Teucrium pruinosum 100mg/kg (DM+T100) ve diyabet + Teucrium pruinosum 200mg/kg (DM+T200) olarak beş grup şeklinde ayrılmıştır. Deneysel koşullara uyum sürecini tamamlamaları amacıyla, ratlar deney başlangıcından 14 gün önce deney ortamına alınmıştır. STZ enjeksiyonundan önce 16 saat aç bırakılan ratlara 40mg/kg dozunda STZ intraperitoneal enjekte edilmiştir. Enjeksiyondan 48 saat sonra ölçülen kan şekerlerinde 250mg/dl üzerinde olanlar diyabet kabul edilmiştir. Ratlar üzerinde 28 gün boyunca 100mg/kg ve 200mg/kg dozlarında Teucrium pruinosum ekstaratı oral gavaj yoluyla uygulanmış ve sonuçlar 200mg/kg metformin oral gavaj uygulanan ratlar ile kıyaslanmıştır. Çalışmamız sonucunda; ağırlık değişimi açısından, sağlıklı ve DM+T100 gruplarında canlı ağırlık artışı gözlenirken; diyabet, DM+M200 ve DM+T200 gruplarında canlı ağırlık kaybı meydana gelmiştir. Gruplar arasındaki ağırlık değişimi farkı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Yem tüketimi açısından; sağlıklı grupta yem tüketiminde hafif bir azalma olurken, diğer tüm diyabetik gruplarda yem tüketiminde artış saptanmıştır. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Su tüketimi açısından; tüm gruplarda su tüketiminde artış gözlenmiş, en yüksek artış DM+M200 grubunda (%55,65) ve en düşük artış sağlıklı grupta (%15,98) kaydedilmiştir. Su tüketimindeki farklar da istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Kan şekeri düzeyleri açısından; 3. ve 30. gün ölçümleri karşılaştırıldığında, DM+T200 grubunda %13,91 oranında kan şekeri düşüşü kaydedilmiş, bunu %7,89 düşüş ile DM+M200 grubu takip etmiştir. Diyabet grubunda ise kan şekeri düzeylerinde %11,08 oranında artış gözlenmiştir. Kan şekeri değişiminde gruplar arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Biyokimyasal belirteçler açısından: Kreatinin, sodyum, iii potasyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum, amilaz ve lipaz değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmazken (p>0,05); glukoz, üre, Ast, Alt ve GLP-1 düzeylerinde gruplar arası farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Ölçülen glukoz değerlerinde, diyabet grubuna oranla en anlamlı düşüş DM+T100 grubunda gözlemlenmiştir. Oksidatif stres belirteçleri (TAS, TOS, OSİ) açısından; DM+T200 grubunda TAS değerleri anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Diyabet grubunda TOS ve OSİ değerleri diğer gruplara göre anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). İnflamatuar belirteç (IL-1β) yönünden ise: diyabet grubunda IL-1β düzeyleri diğer gruplara kıyasla anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,05). En düşük IL-1β düzeyleri ise sağlıklı grupta saptanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen bulgular doğrultusunda; kullanılan tedavi protokolünün hiperglisemi kontrolünde, oksidatif stresin azaltılmasında ve inflamasyonun baskılanmasında etkili olabileceğini düşündürmektedir. T100 ve T200 dozunda uygulanan tedavi protokolleri, diyabet tedavisine destekleyici bir ajan olarak değerlendirilebilir. Ancak, etkinliğinin ve güvenliğinin daha net ortaya konulabilmesi için uzun dönemli çalışmalar ve farklı dozajlarla yapılan araştırmalar gereklidir. Diyabet yönetiminde yalnızca glisemik kontrol değil, aynı zamanda oksidatif stres ve inflamasyonun da izlenmesi gerektiği, çalışmanın sonuçları ile bir kez daha vurgulanmıştır. Çalışmanın bulgularını desteklemek ve mekanizmaları daha ayrıntılı açıklayabilmek amacıyla, moleküler düzeyde antioksidan ve antiinflamatuar etkilerin araştırılacağı ileri deneysel ve klinik çalışmaların yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Rat, Streptozotosin, Teucrium Pruinosum, Oksidatif Belirteçler ve İnflamatuar Belirteçler

Recep As
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Teucrium pruinosum ekstratının diyabetik ratlarda diyabetik nefropatiye koruyucu etkilerinin incelenmesi

Giriş: Diyabetes mellitus, kronik hipergliseminin yol açtığı komplikasyonlarla küresel morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenlerindendir. Bu komplikasyonların başında gelen diyabetik nefropatinin patogenezinde oksidatif stres ve inflamatuar süreçler kritik rol oynamaktadır. Bitkisel kökenli ajanların bu mekanizmaları hedef alarak destekleyici tedavi potansiyeli taşıdığı düşünülmektedir. Geleneksel tıpta antidiyabetik özellikleriyle bilinen Teucrium pruinosum'un (TP) diyabetik böbrek hasarı üzerindeki koruyucu etkileri ise sınırlı olarak araştırılmıştır. Amaç: Bu çalışmada Teucrium pruinosum ekstratının, streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulan Wistar Albino ratlarda hiperglisemi, böbrek fonksiyonları, oksidatif stres göstergeleri ve su tüketimi üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve metot: Sekiz-on haftalık, 180-250 g ağırlığındaki 45 rat beş gruba ayrıldı: sağlıklı, Diyabet (DM), Diyabet + metformin 200 mg/kg (DM + M200), Diyabet + Teucrium pruinosum 100 mg/kg (DM + TP100) ve Diyabet + Teucrium pruinosum 200 mg/kg (DM + TP200). Diyabet, tek doz 40 mg/kg STZ intraperitoneal enjeksiyonuyla indüklendi; 48 saat sonra kuyruktan ölçülen kuyruk kan glukozu ≥ 250 mg/dL olan hayvanlar diyabetik kabul edildi. Tedaviler 30 gün boyunca oral gavaj yoluyla uygulandı. Deney süresince 0., 3., 7., 14., 18., 21., 24. ve 30. günlerde kuyruk kan glukozu ile günlük su tüketimi kaydedildi. Otuzuncu günde serum glukozu, üre, kreatinin, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) ve oksidatif stres belirteçleri (toplam antioksidan kapasite [TAS], toplam oksidan seviye [TOS], oksidatif stres indeksi [OSI], malondialdehit [MDA], NRF2, KIM-1) analiz edildi. Bulgular: Teucrium pruinosum uygulaması, özellikle 200 mg/kg dozunda, başlangıca göre kuyruk kan glukozunda %15,7'lik anlamlı düşüş sağladı; diyabet kontrol grubunda glukoz yaklaşık %10 arttı (p <0,05). Aynı doz üre ve kreatinin düzeylerini azaltarak GFR'yi grup 1 sağlıklı düzeylerine yaklaştırdı (p <0,05). Diyabetik gruplarda su tüketimi anlamlı biçimde yükseldi; en belirgin artış DM + M200 grubunda, en düşük artış sağlıklı grubunda kaydedildi (p <0,05). Teucrium pruinosum uygulaması, su tüketimindeki artışı metformin grubuna kıyasla daha düşük düzeyde sınırladı. Ayrıca TAS değerleri yükselirken TOS, OSI ve MDA düzeyleri anlamlı olarak geriledi; ancak NRF2 ve KIM-1 düzeylerinde anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Sonuç: Teucrium pruinosum ekstratı, STZ ile indüklenmiş diyabetik ratlarda hiperglisemiyi kontrol altına almış, böbrek fonksiyonlarını korumuş, oksidatif stresi azaltmış ve su tüketimindeki artışı sınırlamıştır. Bulgular, bu ekstratın diyabetik nefropatinin önlenmesi veya tedavisinde destekleyici fitoterapötik ajan olarak potansiyel taşıdığını göstermektedir. Etkinlik mekanizmalarının ve uzun dönem güvenliğinin aydınlatılması amacıyla ileri in vivo ve in vitro çalışmalar önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Teucrium pruinosum, Rat, Diyabet, Nefropati, streptozotosin, oksidatif stres

Muhammet Yıldız
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ultrason eşliğinde uygulanan servikal pleksus bloğu için hangi pozisyon en idealdir?

Giriş ve Amaç: Ultrasonografi (USG) teknolojisinin yaygınlaşması ve USG eğitim programlarının artmasıyla birlikte periferik sinir blokları daha fazla tercih edilir hale gelmiştir. Bu tekniklerden biri olan servikal pleksus bloğu, ameliyat sırasında ve sonrasında etkili analjezi sağlayarak analjezik ihtiyacını azaltır. Servikal pleksus blokajı boyun bölgesindeki cerrahilerde kullanılır ve oksipital bölge, omuz ile üst pektoral alanlarda anestezi oluşturur. Bu çalışmanın amacı, ultrasonografi rehberliğinde hastaya farklı pozisyonlar verilerek yapılan ölçümler doğrultusunda referans noktalarının cilde en yakın mesafesini belirlemek, uygulayıcı açısından en net görüntüyü sağlayan ve en konforlu pozisyonu saptamak, hasta memnuniyetini artıran en uygun duruşu değerlendirmek ve servikal pleksus bloğu için en ideal pozisyonu tespit etmektir. Metod: Bu çalışma, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalında prospektif olarak yapıldı. Bu çalışma için Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurul (09.09.2024 Tarih ve 13 Nolu Oturum 30 Sayılı Karar) onay kararı alınmıştır. Bu çalışmaya boyun bölgesinde hareket kısıtlılığı olmayan, çalışma yapılacak bölgede travma, cerrahi işlem, yanık skarı olmayan ve aktif enfeksiyonu olmayan, Body mass index (BMI)<35 olan 18 – 65 yaş arası sağlıklı gönüllüler ve çalışmaya katılmayı kabul eden hastalar dahil edildi. Çalışma Eylül-Aralık 2024 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde %47'i (n=47) kadın, %53'u (n=53) erkek toplam 100 olguyla yapıldı. Kişilerin yaşları, cinsiyeti, BMI (body massindex) kaydedilerek ve ölçümler aynı kişi tarafından ve aynı ultrason cihazı ile bakılarak değerlendirildi. Ultrasonun lineer probu ile boynun sol bölgesine bakıldı. Öncelikle supin pozisyonda hastanın başına iki farklı konum verilerek ölçümler yapıldı. Ölçümler boynun sol tarafından yapıldı. İlk ölçümler, hastanın başı 180° tam sağa çevrilip yapılırken ikinci ölçümler, hastanın başı orta hatta iken yapıldı. Daha sonra hasta 45° yukarı eğimli pozisyona alındı. Ve aynı şekilde hastanın başına iki farklı konum verilerek soldan ölçümler yapıldı. İlk ölçümler, hastanın başı 180° tam sağa çevrilip yapılırken ikinci ölçümler, hastanın başı orta hatta iken yapıldı. Bu iki ölçüm hasta hem supin pozisyondayken hem de 45° yukarı eğimli pozisyondayken yapıldı. Ultrasonun liner probu ölçümü yapana bakacak şekilde boyuna konulduktan sonra ıntersklan sinirler ekranda en sağa getirilip görüntü standartlaştırıldı. Görüntüde 3 farklı referans noktasının cilde uzaklığı ölçüldü. İlk olarak en üstteki interskalen sinirin cilde uzaklığı ölçülürken ikinci olarak middle skalen kasın üst orta noktasının cilde uzaklığı ölçüldü. Ve üçüncü olarak sternocleidomastoid (SCM) kasının bittiği noktanın cilde uzaklığı ölçüldü. Ölçüm alınan bölgelerden görüntünün netliği (çok kötü:1, kötü:2, vasat:3, iyi:4) olarak kaydedildi. Böylece bu farklı ölçümler kendi içlerinde kıyaslandı. Bulgular: Görüntü kalitemiz BMI gruplarına göre değerlendirdiğimizde 45 O, 45 SL, S O ve S SL GRNT gruplarında BMI değerine göre kalitenin istatistiksel olarak anlamlılık göstermediğini (p>0,05) belirledik. Ancak 45 SL GRNT grubunun BMI'a göre kalitede istatistiksel olarak anlamlılık göstermediği görülse de iyi ve kötü görüntüsüne sahip hastaların BMI değerleri arasında (yaklaşık 2 değer) farklılık olduğu görülmektedir. 4 farklı görüntüleme grubunun görüntü kalitelerine bakıldığında; en iyi görüntü kalitesine sahip olan grubun 45 SL GRNT (%48) olduğu belirlendi. S SL GRNT grubunda ise 55 hastanın vasat görüntüye sahip olduğu görüldü. Görüntü kalitesinin en iyi görüntü kalitesine sahip gruplar sıralandığında ise 45 SL GRNT (%48), S SL GRNT (%24), 45 O GRNT (%17) ve S O GRNT (%11) olduğu belirlendi. Görüntü kalitesinin vasat görüntü kalitesine sahip gruplar sıralandığında; S SL GRNT (%55), 45 O GRNT (%47), 45 SL GRNT (%43) ve SO GRNT (%40) olduğu görüldü. Görüntü kalitesinin kötü görüntü kalitesine sahip gruplar sıralandığında; 45 O GRNT (%36) ve S O GRNT (%36), S SL GRNT (%21), 45 SL GRNT (%9) olduğu saptandı. Yalnızca S O GRNT grubunda ise görüntüleme kalitesinin 13 hastada çok kötü olduğu belirlendi. Görüntü yönteminin kalitesine göre uzaklık değerlerinin ortalama olarak aynı ya da birbirine çok yakın değerlerde olduğu görülmektedir. Ölçümdeki kalitelerin minimum ve maksimum değerleri ile kişi sayılarının farklı olmasına rağmen istatistiksel olarak hiçbir görüntü yöntemi ve kaliteler arasında anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Sonuç: En iyi görüntü kalitesine sahip olan grubun 45 SL GRNT olduğu belirledik. Kötü görüntü kalitesi 45 O GRNT ve S O GRNT pozisyonlarında daha çok görüldü. EN kötü görüntü kalitesi sadece S O GRNT pozisyonunda görüldü. 45 SL GRNT VKİ arttıkça görüntü kalitesinin negatif yönde etkilendiği zayıf bir ilişki tespit ettik. Görüntü grupları arasında refarans noktalarının cilde olan uzaklığının görüntü kalitesi ile doğrudan anlamlı bir ilişki bulamadık. Sonuç olarah en iyi görüntü hastada 45 SL GRNT pozisyonunda elde edildi. Anahtar kelimeler: servikal blok, yüzeyel servikal blok, periferik sinir bloğu, servikal cerrahi

Servet Sürmeli
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ultrason eşliğinde yapılan popliteal sinir bloğu için hangi pozisyon en idealdir?

Giriş ve Amaç: Rejyonel anestezi tekniklerinden biri olan periferik sinir blokları, hedeflenen sinirin duyusal, motor ve sempatik işlevlerini geçici olarak engelleyerek etki gösterir. Cerrahi müdahaleler sırasında hem anestezi hem de ameliyat sonrası ağrı kontrolünde sıkça kullanılan bu yöntemler, ultrasonografi teknolojisinin ilerlemesi ve eğitim programlarının artmasıyla daha güvenilir hale gelmiştir. Bu blokaj tekniklerinden biri olan popliteal sinir bloğu, diz arkasındaki popliteal fossada bulunan siyatik sinirin bloke edilmesi yoluyla gerçekleştirilir. Siyatik sinir, alt bacak bölgesinin büyük bir kısmının duyusal ve motor innervasyonundan sorumludur. Bu nedenle popliteal blok, diz altındaki cerrahi işlemler, ayak ve ayak bileği operasyonlarında sıkça tercih edilmektedir. Popliteal sinir bloğu uygulanırken posterior, medial ve lateral olmak üzere üç farklı yaklaşım yöntemi kullanılabilir. Klinik pratikte en sık kullanılan yöntemler posterior ve lateral yaklaşımlardır. Popliteal blok, hastaya sırt üstü (supin), yüzüstü (pron) veya yan pozisyon (lateral) verilerek uygulanabilir. Bu çalışmada amaç, ultrasonografik görüntüleme yardımıyla farklı hasta pozisyonlarında yapılan ölçümleri karşılaştırmak; cilt yüzeyine en yakın sinir noktalarını tespit ederek hem uygulayıcı hem de hasta açısından en konforlu ve uygun pozisyonu belirlemektir. Metod: Bu çalışma, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalında prospektif olarak yapıldı. Bu çalışma için Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurul (09.09.2024 Tarih ve 13 Nolu Oturum 30 Sayılı Karar) onay kararı alınmıştır. Bu çalışmaya alt ekstremitesinde hareket kısıtlılığı olmayan, çalışma yapılacak bölgede travma, cerrahi işlem, yanık skarı olmayan ve aktif enfeksiyonu olmayan, Body mass index (BMI)<35 olan 18 – 65 yaş arası sağlıklı gönüllüler ve çalışmaya katılmayı kabul eden hastalar dahil edildi. Çalışma Eylül-Aralık 2024 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde %50'si (n=50) kadın, %50'si (n=50) erkek toplam 100 olguyla yapıldı. Kişilerin yaşları, cinsiyeti, BMI (body mass index) kaydedilerek ve ölçümler aynı kişi tarafından ve aynı ultrason cihazı (SIEMENS Healthineers ACUSON Junuiper Select) ile bakılarak değerlendirildi. Ultrasonun lineer probu ile diz bölgesinden hasta prone pozisyonda iken diz kapsülü ve popliteal arter görüntülendikten sonra popliteal sinir saat 12 x hizası ile, hasta pron pozisyonda diz tam ekstansyonda popliteal sinir saat 12 hizası ile(GRUP 0 O PRON) hasta pron pozisyonda diz 30 derece fleksiyonda popliteal sinir saat 12 hizası ile(GRUP 30 O PRON)hasta pron pozisyonda diz 45 derece fleksiyonda popliteal sinir saat 12 hizası ile(GRUP 45 O PRON), hasta lateral dekübit pozisyonda diz tam ekstansiyonda popliteal sinir saat 12 hizası ile(GRUP 0 O LTRL), hasta lateral dekübit pozisyonda diz 30 derece fleksiyonda popliteal sinir saat 12 hizası ile(GRUP 30 O LTRL), hasta lateral dekübit pozisyonda diz 45 derece fleksiyonda popliteal sinir saat 12 hizası(GRUP 45 O LTRL) ile blok için referans alınacak noktaların farklı pozisyonlardaki cilde olan uzaklıkları ölçülüp kaydedildi. Ölçüm alınan bölgelerden görüntünün netliği (kötü:1, orta:2 , iyi:3) olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastalara verilen pozisyona göre kötü görüntü kalitesi ile karşılaşılmamıştır. Ancak her grupta orta (39) ve iyi (61) kalitede hasta sayılarının eşit olduğu görülmüştür. Hastalara verilen pozisyona göre politeal sinirin cilde uzaklığı kendi içerisinde (p=0,036*) istatistiksel olarak anlamlılık bulunmuştur. Ancak hastaların pozisyona göre görüntü kalitelerinde değişiklik olmamıştır. İyi görüntü kalitesinde normal kiloya sahip hastaların yoğunlukta olduğu (%83,6) ancak orta görüntü kalitesine sahip hastaların kilolu (%71,8) ya da şişmandır (%28,2).Hastaların BMI değerlerinin görüntü kaliteleri üzerinde (p=0,000*) istatistiksel anlamlılık (p<0,05) bulunmuştur. Hastaların BMI değerinin görüntü kaliteleri üzerindeki etkileri incelenmiştir. Buna göre; pozisyonundaki görüntü kalitesi ile BMI arasındaki istatistiksel fark GRUP 0 O LTRL'de p=0,0007, GRUP 30 O LTRL'de p=0,001, GRUP 45 O LTRL'de p=0,000 olarak bulunmuştur. Pozisyonundaki görüntü kalitesi ile BMI arasındaki istatistiksel fark GRUP 0 O PRON'da p=0,007, GRUP 30 O PRON'da p=0,000 ve GRUP 45 O PRON'da p=0,004 olarak bulunmuştur. Bütün pozisyonların görüntü kalitesinde hastaların BMI değerlerinin etkili olduğu belirlenmiştir.Ayrıca orta görüntü kalitesine sahip hastaların ortalama BMI değerlerinin 28,74±2,41 olup kilolu ya da şişman oldukları görülmektedir. İyi görüntü kalitesine sahip hastaların ortalama BMI değerleri ise 22,46±2,16 olup normal kiloya ya da zayıf oldukları görülmektedir. Hastaların BMI değerlerinin görüntü kaliteleri üzerinde etki ettiği belirlenmiştir. GRUP 0 O LTRL pozisyonunda politeal sinirin cilde uzaklığı (1,37±0,43) ile 0 O PRON pozisyonundaki politeal sinirin cilde uzaklığı (1,69±1,97) arasında istatistiksel anlamlılığının bulunduğu ve GRUP 0 O PRON pozisyonunda uzaklığın daha fazla olduğu görülmüştür. GRUP 30 O LTRL pozisyonunda politeal sinirin cilde uzaklığı (1,25±0,39) ile GRUP 0 O PRON (1,69±1,97) pozisyonu, GRUP 30 O PRON (1,40±0,38) pozisyonu ve GRUP 45 O PRON (1,46±0,38) pozisyonu arasında istatistiksel anlamlılık xi bulunmuştur. GRUP 30 O LTRL pozisyonun diğer pozisyonlara (GRUP 0 O PRON, GRUP 30 O PRON ve GRUP 45 O PRON) göre daha az uzaklığa sahip olduğu görülmüştür. GRUP 45 O PRON pozisyonunda politeal sinirin cilde uzaklığı (1,46±0,38) ile GRUP 30 O LTRL (1,25±0,39) pozisyonu ve GRUP 45 O LTRL (1,30±0,36) arasında istatistiksel anlamlılığının bulunduğu ve GRUP 45 O PRON pozisyonunun uzaklığındaki diğer pozisyonlara (GRUP 30 O LTRL ve GRUP 45 O LTRL) göre daha fazla olduğu görülmüştür. Sonuç: Yaptığımız çalışmada hastaya verilen farklı pozisyonların ve bacağa verilen farklı açıların görüntü kalitesi üzerinde etkili olmadığı görüldü. Hastaların BMI arttıkça görüntü kalitesinin negatif yönde etkilendiği görüldü. Görüntü grupları arasında refarans noktalarının cilde olan uzaklığı ile görüntü kalitesi arasında bütün pozisyonlarda, hastalara verilen pozisyona göre politeal sinirin cilde uzaklığının daha fazla olduğu durumda görüntünün orta kalitede olduğu ancak iyi görüntü kalitesinde ise politeal sinirin cilde uzaklığının daha az olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: popliteal blok, periferik sinir bloğu, diz cerrahisi

Abdulhalim Şen
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mevsimsel sıcaklık değişimlerinin semen parametreleri üzerine etkisi

Giriş: Erkek infertilitesi infertil çiftlerin %40'ından fazlasında, primer veya sekonder faktör olarak tanımlanmıştır. Yaş, beslenme durumu ve ortam sıcaklığı gibi çevresel faktörler erkek infertilitesine sebep olabilmektedir. Mevsimsel değişimlerin semen parametrelerindeki değişikliklerle ilişkili önemli faktörler arasında olduğu ifade edilmektedir. Semen parametrelerindeki mevsimsel değişimler farklı hastalardan oluşan gruplarda gösterilmiş olmasına rağmen, bilindiği kadarıyla aynı hastalardan oluşan bir grupta gösterilmemiştir. Çalışmamızın amacı, aynı hastalarda semen parametrelerinin mevsimsel değişilerini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya 2016-2024 yılları arasında hem ilkbahar hem de sonbahar mevsimlerinde semen analizi yapılan, azospermisi olmayan toplam 182 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı ve vücut kitle indeksi kaydedildi. Semen analizi parametrelerinden semen hacmi, sperm konsantrasyonu, toplam motilite, progresif sperm motilitesi, canlılık ve normal morfoloji yüzdesi analizlere dahil edildi. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 29,9 ± 6,4 yıl (18-50 yıl) ve ortalama vücut kitle indeksi 25,8 ± 1,2 kg/m2 idi. İlkbahar mevsimindeki median %34,9 olan sperm motilitesi sonbaharda median %33'e gerilemişti. İlkbahar ayındaki sperm motilitesi sonbahar ayından anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,006). Benzer şekilde, normal morfoloji ilkbaharda median %3'ten sonbaharda median %1'e düşmüştü. İlkbahar mevsimindeki normal morfoloji oranı sonbahardan anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,005). Bununla birlikte, semen hacmi, sperm konsantrasyonu, progresif sperm motilitesi ve viabilitede mevsimsel farklılıklar izlenmedi. Korelasyon analizlerinde, hastaların yaşı ile total motilite, progresif motilite ve viabilite arasında negatif bir korelasyon olduğu görüldü. Sonuç: Aynı hastaların farklı mevsimlerdeki semen parametreleri, total motilite ve normal morfoloji yüzdesi açısından farklılık göstermektedir. Erkek infertilitesinin yönetiminde semen kalitesindeki mevsimsel değişimler göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Semen analizi, Mevsimsel farklılık, Erkek infertilitesi, Semen kalitesi

Latif Yıldırım
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde yapılan laparoskopik lateral süspansiyon ameliyatlarının sonuçlarının değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Pelvik organ prolapsusu, bir veya daha fazla vajina ve uterus kompartmanının (anterior vajinal duvar, posterior duvar, uterus veya vajinal apeks [vajinal cuff]) kas veya ligament zayıflığı nedeniyle aşağı inmesidir. İleri evre prolapsusu olan kadınlarda, yeterli vajinal apeks desteği, dayanıklı bir onarımın temel bir bileşeni olduğu giderek daha fazla kabul görmektedir. Apikal prolapsus için laparoskopik sakrokolpopeksi şu anda altın standart olarak kabul edilmektedir, ancak derin pelvik diseksiyon nedeniyle nadiren damar veya sinir hasarına neden olmaktadır. Son yıllarda derin pelvik diseksiyon yapılmadan gerçekleştirilen laparoskopik lateral süspansiyon apikal prolapsus tedavisinde kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı kliniğimizde yapılan laparoskopik lateral süspansiyon sonuçlarının değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Ocak 2021 ve Temmuz 2024 tarihleri arasında laparoskopik lateral süspansiyon cerrahisi yapılan toplam 47 hasta çalışmaya dahil edildi. Demografik veriler, komorbid hastalık varlığı, obstetrik öykü, uterus prolapsusunun derecesi, laparoskopik lateral süspansiyon ile birlikte uygulanan cerrahi prosedürler, ameliyat sonrası semptomlar ve komplikasyonlar kaydedildi. Laparoskopik lateral süspansiyonun başarı oranı hastaların postoperatif 1, 6 ve 12. aylardaki fizik muayeneleri sonrasında değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 52,4 ± 14,6 yıldı. Hastaların %46,8'inde komorbid hastalık mevcuttu. En sık görülen komorbiditeler hipertansiyon (%25,5) ve diyabet (%21,3) idi. Hastaların %59,6'sı postmenopozal dönemdeydi, %27,7'sinde preoperatif histerektomi öyküsü vardı ve %51,1'inde inkontinans mevcuttu. POP-Q değerlendirmesinde uterin prolapsus derecesi %2,1'inde evre I, %12,8'inde evre II, %53,2'sinde evre III ve %31,9'unda evre IV idi. Laparoskopik lateral süspansiyon ile birlikte en sık yapılan ameliyatlar sırasıyla kolporafi posterior (%64,1), kolporafi anterior (%48,7) ve total laparoskopik histerektomi (%48,7) idi. Ameliyat sonrası dönemde hiçbir hastada mesh erozyonu ve Clavien-Dindo≥III komplikasyonu gözlenmedi. Birinci aydaki fizik muayene sonrasında 2 hastada inkontinans ve 1 hastada sistosel+inkontinans saptandı. Altıncı ay muayenesinde iki hastada sistosel +inkontinans gözlenirken, on ikinci ay muayenesinde sadece bir hastada sistosel+inkontinans gözlendi. Birinci yılda anatomik başarı oranı kompartmanlara göre değerlendirildiğinde anterior prolapsus için %97,9, posterior prolapsus için %100 ve apikal prolapsus için %100 olarak değerlendirildi. Sonuç: Apikal prolapsus tedavisinde laparoskopik lateral süspansiyon, 1 yıllık takipte güvenlik ve etkinlik açısından optimal sonuçlar veren bir tekniktir. Laparoskopik lateral süspansiyon sakrokolpopeksiye iyi bir alternatif olabilir. Anahtar kelimeler: Pelvik organ prolapsusu, apikal prolapsus, laparoskopik lateral süspansiyon, Orta dönem sonuçlar

Mehmet Yolacan
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ergonomik risklerin, kas-iskelet sistemi sorunlarına ve çalışma yaşam kalitesine etkisi: Sağlık sektörü örneği

Amaç: Bu çalışmanın amacı, bir üniversite hastanesinde görev yapan laboratuvar çalışanlarının ergonomik risklerini belirlemek ve bu risklerin kas-iskelet sistemi sorunları aracılığıyla çalışma yaşam kalitesi üzerindeki etkilerini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma tanımlayıcı tiptedir. Çalışma Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne bağlı 13 laboratuvar biriminde yürütüldü (Katılma oranı %90,9). Ergonomik risk değerlendirmesi sonucu elde edilen maruziyet skorları (boyun, bilek/el, omuz/kol, bel, stres ve iş temposu maruziyetleri) ve yapılan iş sınıflamasının (Hasta tedavi/bakımına yönelik işler, çoğunlukla masa başı işler, uzun süre ayakta durulan işler ve mekanik zorlanmaya dayalı işler), çalışma yaşam kalitesi üzerindeki doğrudan etkileri ile son 7 günde vücutta ağrılı bölge sayısı üzerinden dolaylı etkilerini değerlendirmek üzere bir araştırma modeli oluşturuldu. Bu çalışmada dört bölümden oluşan bir anket formu kullanılmıştır: Sosyodemografik özellikler formu, Hızlı maruziyet değerlendirme ölçeği, İskandinav kas-iskelet sistemi anketi ve Sağlık personeli çalışma yaşam kalitesi ölçeği. Bulgular: Katılımcıların %86'sı son 12 ay içinde ve %72'si son 7 gün içinde en az bir vücut bölgesinde ağrı yaşadığını belirtmiştir. En sık ağrı yaşanan vücut bölgelerinin ise bel, boyun ve sırt olduğu bulunmuştur. Katılımcıların %100'ünün boyun, %77'sinin stres, %37,3'ünün bilek/el, %31,3'ünün omuz/kol, %20,7'sinin bel ve %13,3'ünün iş temposu maruziyet seviyeleri yüksek/çok yüksek riskli olarak bulunmuştur. Omuz/kol, bel ve stres maruziyet skorları ile sıklıkla ayakta yürütülen işlerde ve mekanik zorlanmaya dayalı işlerde çalışmanın, çalışma yaşam kalitesi ölçek puanı üzerinde anlamlı negatif dolaylı etkiye sahip olduğu belirlenmiştir. Bel, stres ve iş temposu maruziyet skorları ile masa başı ve ayakta yapılan işlerin, çalışma yaşam kalitesi ölçek puanı üzerinde anlamlı negatif doğrudan etkiye sahip olduğu belirlenmiştir. Toplam etkiye bakıldığında ise; bel, stres ve iş temposu maruziyet skorları ile masa başı ve ayakta işlerin çalışma yaşam kalitesi üzerinde anlamlı negatif toplam etkiye sahip olduğu belirlenmiştir. Sonuçlar: Oluşturulan model ile elde edilen indirekt, direkt ve toplam etkinin, toplam varyansı açıklama düzeyleri sırasıyla [R²:0,29; p<0,05], [R²:0,22; p<0,05] ve [R²:0,23; p<0,05] olarak saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Hızlı maruziyet değerlendirme, Ergonomik riskler, Kas iskelet sistemi sorunları, Çalışma yaşam kalitesi

Abdurrahman Şahin
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bruselloz tanılı hastaların epidemiyolojik, klinik, laboratuvar ve radyolojik bulgularının analizi ve literatürün gözden geçirilmesi

Amaç: Bruselloz, dünyada en sık görülen zoonotik hastalıklardan biri olup günümüzde de halk sağlığı açısından önemini korumaktadır. Bu çalışmada, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'nde bruselloz tanısıyla izlenen hastaların demografik ve klinik özellikleri, gelişen komplikasyonları, laboratuvar ve radyolojik bulguları ile uygulanan tedavi rejimlerinin değerlendirilmesi ve elde edilen verilerin güncel literatür ışığında tartışılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada Ocak 2018-Aralık 2024 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Klinik Mikrobiyoloji Kliniğinde izlenen brusellozis tanısı almış 223 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik, klinik özellikleri, laboratuvar sonuçları, tanısal yöntemler, tedavi modaliteleri ve tedavi sonu değerlendirmeleri incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 223 hastanın 107'si (%48) kadın, 116'sı (%52) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 42 (18-80) yıldı. Hastaların %58,7'si kent merkezlerinde, %41,3'ü kırsal alanlarda yaşıyordu. En sık görülen bulaşma yolu sindirim yoluyla olup hastaların %79,4'ünde pastörize olmayan taze peynir yeme öyküsü vardı. Hastaların %34,5'i hayvancılıkla uğraşıyordu. Başvuru süresine göre kategorize edildiğinde hastaların %55,6'sı (n=124) akut bruselloz olarak değerlendirildi. İlk başvuru anında %82,5 (n=184) ile yaygın vücut ağrısı, %76,7 (n=171) ile halsizlik, %66,4 (n=148) ile terleme hastaların başvuru anında en sık başvurdukları yakınmalardı. Hastaların başvuru anındaki en sık fizik muayene bulgusu %40,3 ile kemik ve eklemlerde hassasiyetti. Bazılarında tekli, bazılarında birden fazla bölgede olmak üzere olguların %47,1'inde komplikasyon (fokal tutulum) tespit edildi. Komplike brusellozlu olguların içinde en sık osteoartiküler tutulum (n=67, %37) izlendi. Kronik hastalık ile bruselloz evreleri arasında yapılan incelemede anlamlı bir istatistiksel ilişki saptanmadı (p= 0,656). Bruselloza ait komplikasyon gelişen hastalar ile başvuru süresine göre yapılan karşılaştırmada akut evrede bulunan olguların daha sık epididimoorşit ile seyrettiği izlendi (p= 0,005). Hastalarımızın başvuru anında ortalama ESH 25,3 mm/saat, ortalama C-reaktif protein değeri 3,1 mg/dl olarak tespit edildi. Gruplar arasında değerlendirme yapıldığında akut brusellozda ortalama C-reaktif protein değeri 4,1 mg/dl, subakut brusellozda 2,3 mg/dl, kronik brusellozda 1,7 mg/dl ve relaps olgularda ise 1,7 mg/dl olarak bulundu (p= 0,0055). Akut brusellozda ortalama ESH 30,1 mm/saat, subakut brusellozda 27 mm/saat, kronik brusellozda 20 mm/saat ve relaps olgularında ise 14,9 mm/saat olarak tespit edildi (p=0,0023). Rose Bengal Testi, 165 (%74) olguda pozitif, 58 (%26) olguda negatif olarak tespit edildi. Brucella serum aglütinasyon test (SAT) değeri olguların tamamında 1/160 ve üzeri titrasyonda izlendi. SAT titrasyonu 1/160 olan olgularda Rose Bengal Test pozitifliği %51,6 iken 1/5120 titrasyonda Rose Bengal Test pozitifliği %96,4 oranında tespit edildi (p= 0,001). Ultrasonografik görüntüleme yapılan 220 hastanın 36'sında (%16,4) hepatomegali, 31'inde (%14,1) splenomegali, 21'inde (%9,5) epididimoorşit, ikisinde (%0,9) memede kitle izlendi. Magnetic rezonans görüntüleme yapılan 103 hastanın 35'inde (%34) spondilodiskit, 23'ünde (%22,3) artrit, 19'unda (%18,4) 8 sakroileit, 4'ünde (%3,9)'ünde menenjit bulguları tespit edildi. Tedavi rejimi olarak en çok streptomisin, doksisiklin ve rifampisin kombinasyon tedavisi (%63,7) tercih edildi. Sonuç: Bruselloz zoonotik bir hastalıktır. Halen ciddi komplikasyonlara ve yüksek ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Çalışmamızda başvuru süresine göre kategorize edildiğinde hastaların %55,6'sının akut dönemde başvurduğu tespit edildi. Komplike bruselloz oranı % 47,1 idi ve en sık osteoartiküler tutulum (%37) izlendi. Akut brusellozlu genç hastalarda kompikasyon olarak epididimoorşit varlığı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Laboratuvar olarak hastalarımızın başvuru anında izlenen ortalama eritrosit sedimentasyon hızı 25,3 mm/saat, ortalama C-reaktif protein değeri 3,1 mg/dl olarak tespit edildi. Serum aglütinasyon test titrasyonu 1/160'ın üzerine çıktıkça Rose Bengal test pozitiflik artışı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bruselloz yönünden endemik bir bölge olmasından dolayı erken tedavi başlamak ve komplikasyonları engellemek için ayırıcı tanıda brusellozu düşünmek önemlidir. Bu nedenle her basamakta görev yapan hekimler ile bruselloz yönünden endemik bölgede yaşayan halkın bruselloz hakkında farkındalıklarının arttırılması hedeflenmelidir. Anahtar Kelimeler: Bruselloz, Rose Bengal, Komplikasyon, Epididimoorşit, Osteoartiküler

Celal Çalışır
Harran University
2025
00