Hasan Kalyoncu University
Discipline

Klinik Psikoloji Anabilim Dalı

Hasan Kalyoncu University

114

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Öz şefkat odaklı bilişsel davranışçı psikoeğitim programının sosyal kaygı, bilişsel çarpıtmalar ve öz şefkat üzerindeki etkisi

Bu çalışmanın amacı, öz şefkat odaklı bilişsel davranışçı yaklaşıma dayalı psikoeğitim programının sosyal kaygı belirtileri olan bireylerde sosyal kaygı, bilişsel çarpıtmalar ve öz şefkat düzeyleri üzerindeki etkilerini incelemektir. Araştırma, yarı deneysel desen kullanılarak yürütülmüştür. Veri toplama araçları olarak Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği, Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği ve Öz Şefkat Ölçeği kullanılmıştır. İlk etapta 325 kişiye ulaşılarak dahil edilme kriterlerini karşılayan bireyler belirlenmiştir. Daha sonra Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeğinden 48 ve üzeri puan alan ve araştırmaya katılmaya gönüllü olan 45 katılımcı ile DSM-5 kriterleri de göz önünde bulundurularak bireysel görüşmeler gerçekleştirilmitir. Çalışma kriterlerini karşılayan katılımcılar deney, plasebo ve bekleme listesi olmak üzere üç gruba atanmıştır. Deney grubundaki katılımcılara dokuz oturumdan oluşan öz şefkat odaklı bilişsel davranışçı yaklaşıma dayalı psikoeğitim programı uygulanırken, plasebo grubundaki katılımcılara iletişim odaklı bir eğitim verilmiştir. Bekleme listesi grubundaki katılımcılara ise herhangi bir müdahale yapılmamış, yalnızca ölçekler uygulanmıştır. Tüm katılımcılardan uygulama öncesinde, uygulamanın hemen sonrasında, bir ay sonrasında ve iki ay sonrasında olmak üzere dört ölçüm alınmıştır. Araştırma bulguları, öz şefkat odaklı bilişsel davranışçı yaklaşıma dayalı psikoeğitim programının bireylerin sosyal kaygı düzeylerini ve bilişsel çarpıtma düzeylerini azaltmada, ayrıca öz şefkat düzeylerini artırmada etkili olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar, öz şefkat odaklı bilişsel davranışçı yaklaşıma dayalı psikoeğitim programının, sosyal kaygı belirtileri gösteren bireylerde etkili bir müdahale yöntemi olarak kullanılabileceğine dair önemli veriler sunmaktadır.

Klinik psikoloji
Duygu Yücel
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Postpartum depresyonu deneyimleyen annelerin yaşadıkları zorluklar ve başa çıkma stratejilerinin incelenmesi: Fenomenolojik bir araştırma

Bu çalışma postpartum depresyonu deneyimleyen annelerin, yaşadıkları zorluklar ve baş etme stratejilerini anlamak amacıyla yürütülmüştür. Araştırmada doğum sonrası dönemde deneyimlenen psikolojik, sosyal, fizyolojik, ekonomik zorlukların ve sosyal, davranışsal, duygusal, bilişsel ve manevi üstesinden gelme yöntemleri belirlenerek nitel araştırma yöntemiyle incelenmiştir. Dolayısıyla nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik yaklaşım temel alınarak yapılmıştır. Araştırmada 14 anne ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Çalışma grubu, Postpartum Depresyon psikiyatri tanısını alan veya Edinburgh Depresyon Ölçeğinden 13 puan ve yukarısını ek olarak Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeğinden düşük puan alan katılımcılardan oluşmaktadır. Araştırma kapsamında veri toplama araçları olarak Demografik Bilgi Formu, Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği (EDSDÖ), Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (KPSÖ) ve yarı yapılandırılmış mülakat soruları kullanılmıştır. Katılımcılardan elde edilen veriler "MaxQDA" yazılım programı aracılığıyla tematik analiz yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Analiz sonucunda iki ana tema ve alt temalar oluşturulmuştur. Annelerin bahsi geçen dönem içerisinde psikolojik (yaşanılan düşünceler, duygular ve davranışlar), sosyal (sosyal destek yetersizliği, eş desteği yetersizliği, toplumsal söylemler ve sağlık çalışanlarına dair zorluklar) fizyolojik (obstetrik zorluklar, fiziksel görünüm ve beden değişimi, bebeğe dair rahatsızlıklar ve anneye dair rahatsızlıklar) ve ekonomi temelli zorluklarla karşılaştığı görülmüştür. Yaşanan zorluklar temasında en fazla kodlanan kategori psikolojik zorluklardır. Postpartum dönemde karşılaşılan zorluklara yönelik baş etme stratejileri de araştırılmıştır. Bunlar sosyal (anne desteği, uzman desteği, eş desteği, arkadaş desteği, kayınvalide desteği ve komşu desteği), davranışsal (keyif veren aktiviteler yapmak, eski rutinleri yapmak, öz bakıma dikkat etmek), duygusal (maternal bağlanma, duyguyu kabul etme), bilişsel (kendine telkin vermek, zorunluluk temelli kabul) ve manevi stratejiler olarak kodlanmışlardır. En fazla kodlanan kategorinin ise sosyal stratejiler olduğu görülmüştür. Postpartum dönem içerisinde annenin yakın takibe alınması, özellikle psikolojik olarak taramaların yapılması bunun yanında bu döneme yönelik kolay erişilebilir birinci basamak sağlık hizmetlerinin sunulması önerilmektedir.

Bikem Zeynep Yazıcı
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Psikodrama ve bilişsel davranışçı terapi yöntemi ile grup çalışmasının sınav kaygısı yaşayan öğrencilerin kaygıları üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması

Bu araştırmanın amacı bilişsel davranışsal teknikler ile psikodrama teknikleri kullanılarak yapılan grupla psikolojik danışma uygulamalarının öğrencilerin sınav kaygısını azaltmadaki etkileri karşılaştırmalı olarak incelemektir. Araştırma, iki deney ve kontrol gruplu ön test, son test modeline dayalı yarı deneysel bir çalışmadır. Araştırma, İstanbul'da bulunan bir özel okulda öğrenim gören onuncu ve onbirinci sınıf öğrencileriyle gerçekleştirilmiştir. Yapılan uygulama ve değerlendirme sonucunda öğrencilerden, sınav ve durumluluk-süreklilik kaygı düzeyleri en yüksek olan toplam 32 öğrenci seçilmiştir. Rastgele yöntemle bilişsel davranışçı terapi grubuna 10, psikodrama grubuna 11, kontrol grubuna 11 kişi atanmıştır. Araştırmanın bağımlı değişkenlerinden sınav kaygısı "Sınav Kaygısı Envanteri" ile ölçülmüştür. Diğer bağımlı değişkenler olan durumluluk ve süreklilik kaygı düzeyleri de, "Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği" ile ölçülmüştür. Ölçekler, deney ve kontrol gruplarına ön test olarak verilmiştir. Birinci deney grubuna, araştırmacı tarafından gerçekleştirilen psikodrama teknikleri kullanılarak yapılan grupla psikolojik danışma 10 oturum, ikinci deney grubuna ise yine araştırmacı tarafından gerçekleştirilen bilişsel davranışçı terapi teknikleri kullanılarak yapılan grupla psikolojik danışma 8 oturum halinde uygulanmıştır. Kontrol grubuna ise herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Uygulamalar bittikten sonra ölçekler son test olarak tekrar verilmiştir. Uygulanan deneysel işlemin sonucunda elde edilen bulgular Kruskal Wallis-H testi, Mann Whitney-U testi ve Wilcoxon test tekniği ile incelenmiştir. Bulgular; psikodrama teknikleri kullanılarak yapılan grupla psikolojik danışma uygulamalarının kontrol grubuna göre sınav kaygısı toplam puan, duyuş, kuruntu, durumluluk kaygı puanları üzerinde etkili olduğu görülmüştür. Süreklilik kaygı puanları üzerinde ise etkisi bulunamamıştır. Bilişsel davranışçı tekniklerle yapılan grupla psikolojik danışma uygulamalarının kontrol grubuna göre sınav kaygısı toplam puan, duyuş, kuruntu, puanları üzerinde etkili olduğunu göstermiştir. Durumluluk ve süreklilik kaygı puanları üzerinde ise etkisi bulunamamıştır. Karşılaştırmaya ilişkin analizlerde, psikodrama teknikleri ile uygulama yapılan grubun, bilişsel davranışçı tekniklerle yapılan gruba göre öğrencilerin toplam sınav kaygısı, duyuş ve kuruntu alt bölümü ve durumluluk kaygı üzerinde göre daha etkili olduğu görülmüştür. Her iki çalışma grubu süreklilik kaygı puanları açısından karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Anahtar Kelimeler: Sınav kaygısı, Durumluluk kaygı, Süreklilik kaygı, Bilişsel Davranışçı Terapi, Psikodrama

Bilişsel davranış terapileriDurumluk kaygıEğitim psikolojisi+7
Necla Taşpınar Göveç
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

İlişkilerle ilgili bilişsel çarpıtmaların evlilik doyumunu yordama gücü

Bu araştırmada, evli bireylerin sahip oldukları ilişkilerle ilgili bilişsel çarpıtmaları ile evlilik doyumu arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırmanın evreni Gaziantep'te yaşayan evli bireylerdir. Örneklem Gaziantep'te bulunan bir özel üniversite, bir kamu hastanesi, bir özel anaokulu, bir fabrikada çalışan evli bireylere, ölçeklerin gönüllülük şartıyla uygulanmasıyla oluşturulmuştur. Araştırmaya 336 birey katılmıştır. Katılımcıların 170'i kadın, 166'sı erkektir. Ölçme araçları, demografik bilgiler formu, ilişkilerle ilgili bilişsel çarpıtmalar ölçeği, evlilik yaşam ölçeğidir. Analizler sonucunda, evlilik doyumu ile bilişsel çarpıtmalar arasında negatif yönde bir korelasyon bulunmuştur. Yaş ile bilişsel çarpıtmalar arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Fakat yaş ile evlilik doyum arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon olduğu görülmüştür. Kadınların erkeklere kıyasla bilişsel çarpıtma düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. Evlilik süresi ile bilişsel çarpıtmalar ve evlilik doyumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Eğitim seviyesi ile bilişsel çarpıtmalar arasında negatif yönde bir ilişki varken, eğitim seviyesi ile evlilik doyumu arasında pozitif yönde bir ilişki olduğu bulgusuna ulaşılmıştır.

Bilişsel çarpıtmaEvli çiftlerEvlilik+3
Hüseyin Kervancıoğlu
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Şanlıurfa ili Suruç ilçesinde yaşamakta olan ilköğretim öğrencilerinde genel psikopatoloji, travmatik yaşantılar ve travma sonrası stres bozukluğu ile uyumlu yakınmaların belirlenmesi

Amaçlar: Suriye İç Savaşı milyonlarca bireyi komşu ülkelere sığınmaya zorlamıştır. Sığınmacılar ve mültecilerin en önemlisi Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) olmak üzere psikopatolojiler için riskleri artmıştır. Benzer travmalar yaşamış olan ve ve sığınmacıları misafir eden toplumların öznel deneyimleri ve semptomları ise şimdiye kadar görece daha az dikkat çekmiştir. Bu araştırmada Suriye sınırında bulunan ve büyük bir sığınmacı popülasyonuna ev sahipliği yapan Suruç ilçesinde yaşamakta olan ilkokul öğrencilerinde Suriye İç Savaşı'nın psikopatoloji, travmatik deneyimler ve TSSB bağlamındaki etkilerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Metod: İlçede bulunan okullardan ikisi rast gele olarak seçilmiştir. Sosyodemografik veri formları, Çocuk Davranış Değerlendirme Ölçeği, Güçler ve Güçlükler Anketi ebeveyn ve öğretmen formları ve Çocuklar İçin Travma Sonrası Tepki Endeksi ile değerlendirmeler yapılmıştır. Veriler SPSS 23.0 programı ile değerlendirilmiştir. Klinik olarak anlamlı öznel TSSB yakınmalarının yordayıcıları lojistik regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. P 0.05 olarak alınmış ve analizler çift yönlü olarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Ebeveyn bildirimine göre en sık travmatik deneyimler patlamalar şahit olma (% 26.9), geniş aile/ akrabaların yaralanması (% 21.8) ve tanışların ölümüdür (% 17.9). Ebeveyn bildirimlerine göre çocuklarındaki yaşam boyu travmatik deneyimler ve kendine zarar verici davranışlar sırası ile % 26.9 ve % 19.9 olarak bulunmuştur. Ortalama yaşı 8.8 yıl (S.S.= 1.3) olan 156 öğrenciden (% 53.2) % 13.5'i ÇDDÖ dışa yönelim, % 11.0'i içe yönelim, % 13.5'i ise toplam sorun alt ölçklerindek klinik düzeyde puanlar almıştır. ÇTSTÖ'nde öğrencilerin % 98.7'si orta ve üzeri düzeyde TSSB semptomları bildirmiştir. Çocukların bildirdiği en sık travmatik deneyimler patlama/ silah sesleri duyma (% 17.3), evlerinin zarar görmesi (% 17.3) ve geniş aile/ tanışların ölümüne tanık olma (% 12.8) olarak sıralanmıştır. İkili analizlerde ÇTSTÖ'ndeki klinik olarak anlamlı TSSB semptomları ile kız cinsiyet (p=0.00) ve aile üyeleri/ tanışların Suriye İç Savaşı'ndaki kayıplarına şahit olma (p=0.01) ilişkili olsa da lojistik regresyon analizinde sadece kız cinsiyet anlamlı bir yordayıcı olarak kalmıştır. Sonuç: Suriyeli sığınmacılar ve mültecileri misafir eden toplumlardaki çocuklar da artmış TSSB semptomları gösterebilir ve kız cinsiyet vu semptomlar için bir risk etkeni olabilir. Anahtar Sözcükler:Çocuklarda TSSB Belirtileri, Savaş Travması, Güçler ve Güçlükler Anketi

PsikopatolojiStres bozukluklarıStres bozuklukları-post travmatik+5
Sinem Tabur
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Hayatta amaç ölçeği, hayatta anlam anketi ve yaşam yönelimi testi revize Türkçe versiyonunun geçerlik, güvenirliği ve faktör yapısı

Testlerin Türkçe versiyonlarının, Hayatta Amaç Ölçeği (HAÖ), Hayatta Anlam Anketi (HAA) ve !aşam !önelimi Testi Revizenin geçerliği, güvenirliği ve faktör yapısının incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemi farklı üniversitelerde eğitim görmekte olan 648 öğrenciden oluşmaktadır. Türkçe HAÖ, HAA ve !!T-R'nin iç tutarlılığı Cronbach Alfa güvenirlik analizi tekniği ile hesaplanmıştır. HAÖ, HAA ve alt ölçekleri olan Hayatta Anlamın Varlığı ve Hayatta Anlam Arayışı ile YYT-R'nin Cronbach Alfa katsayıları sırasıyla 0.63, 0.74, 0.80, 0.79 ve 0.38 bulunmuştur. !apılan test-tekrar test analizlerinde HAÖ, Hayatta Anlamın Varlığı ile Hayatta Anlam Arayışı alt ölçeği ve YYT-R'nin test-tekrar test puanları arasındaki korelasyon katsayıları sırasıyla 0.79, 0.64, 0.73, 0.75 bulundu. Türkçe HAÖ ile Hayatta Anlamın Varlığı alt ölçeği (r=0.332, p<0.01) ve Hayatta Anlam Arayışı alt ölçeği (r=0.137, p<0.01) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Çalışmanın bulguları değerlendirildiğinde HAÖ ve HAA geçerli ve güvenilir ölçme araçları olarak Türkiye örnekleminde kullanılabileceği görülürken, YYT-R'nin kullanıma uygun olmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: hayatta amaç ölçeği, hayatta anlam anketi, yaşam yönelimi testi, anlamın varlığı, anlam arayışı.

AnketlerGeçerlikGüvenilirlik+4
Gökçe Kahleoğulları
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Romantik ilişkilerde bağlanma stilleri, romantik kıskançlık ve ilişki doyumu arasındaki ilişkinin incelenmesi

Bu araştırma romantik ilişkilerde bağlanma stilleri, romantik kıskançlık ve ilişki doyumu arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yürütülmüştür. Çalışma grubunu Şanlıurfa ilinde yaşayan, 18-61 yaş arası (X=28.73) romantik ilişkisi olan 237 erkek ve 223 kadın olmak üzere toplam 460 katılımcı oluşturmuştur. Veri toplama araçları olarak Kişisel Bilgi Formu, Romantik Kıskançlık Ölçeği, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II ve İlişki İstikrarı Ölçeği kullanılmıştır. Analiz sonuçları, bağlanma stillerinin romantik kıskançlık düzeyinin önemli bir yordayıcısı olduğunu, kaygılı bağlanma arttıkça kıskançlığın arttığını, kaçınmacı bağlanma arttıkça kıskançlığın azaldığını göstermektedir. Ayrıca kaçınmacı bağlanma ile ilişki doyumu, her üç tür kıskançlık tetikleyicisi, duygusal tepki, konuşma yöntemi, kıskançlığın olumlu etkilerine ilişkin görüşlere katılma düzeyi arasında negatif; umursamama yöntemi arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur. Sonuçlar, ilişki süresi ile kıskançlık, duygusal tepki, kaybetme korkusu, yapıcı baş etme yöntemi arasında negatif bir ilişki olduğunu göstermektedir. Elde edilen bulgular literatür ışığında tartışılmıştır. Anahtar kelimeler: İlişki doyumu, kıskançlık, kaygılı bağlanma, kaçınmacı bağlanma.

BağlanmaBağlanma stilleriDuygusal ilişki+3
Sariye Sümer
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Çocukluk dönemi örselenme yaşantıları ile erken dönem uyumsuz şemalar arasındaki ilişkinin incelenmesi

Bu çalışmada, çocukluk dönemi örselenme yaşantıları ile erken dönem uyumsuz şemalar arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Aynı zamanda YŞÖ-KF3 ile ÇÖYÖ-KF alt boyutlarının çeşitli sosyodemografik değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmiştir.Araştırmanın örneklemini 2017-2018 yılında Kütahya Dumlupınar Üniversitesi'nde öğrenim gören 415 (147 Kadın, 268 Erkek) öğrenci oluşturmuştur. Katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, Young Şema Ölçeği Kısa Form-3 (YŞÖ-KF3) ve Çocukluk Dönemi Örselenme Yaşantıları Ölçeği Kısa Formu (ÇÖYÖ-KF) uygulanmıştır.Tüm veriler SPSS 24 programı ile analiz edilmiştir.Veriler normal dağılım gösterdiğinden parametrik analiz yöntemleri kullanılmıştır.Elde edilen bulgulara göre; YŞÖ-KF3 ile ÇÖYÖ-KF'nin alt boyutları arasında pozitif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler bulunmuştur.ÇÖYÖ-KF Duygusal İhmal alt boyutu puan ortalamaları çeşitli sosyodemografik değişkenlere göre anlamlı farklılık göstermiştir.YŞÖ-KF3'nin alt boyutları puan ortalamaları da çeşitli sosyodemografik değişkenlere göre anlamlı farklılık göstermiştir. Elde edilen bulgular ilgili literatür temelinde tartışılmış ve önerilerde bulunulmuştur.

Erken dönem uyum bozucu şemalarSosyodemografik değişkenlerSosyodemografik özellikler+3
Sümeyye Karayiğit
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Ünı̇versı̇te öğrencı̇lerı̇nde bağlanma stı̇llerı̇, rumı̇nasyon ve depresyon düzeyı̇ arasındakı̇ ı̇lı̇şkı̇nı̇n ı̇ncelenmesı̇

Bu araştırmanın amacı, üniversitede öğrenimlerine devam etmekte olan öğrencilerin bağlanma stilleri, depresyon düzeyleri ve ruminasyon düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Bu araştırmanın örneklem grubu 2017-2018 Diyarbakır Dicle Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde öğrenim gören 290 üniversite öğrencisinden oluşmaktadır. Araştırmada veriler, Demografik Bilgi Formu, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II, Beck Depresyon Ölçeği ve Kısa Ruminasyon Ölçeği ile elde edilmiştir. Verilerin analizinde normal dağılmayan veriler için, Mann-Whitney U ve Spearman Sıralama Korelasyon Katsayısı, normal dağılım gösteren veriler için T-testi ve One Way Anova analizleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda bağlanmanın alt boyutu olan kaçınma ve kaygı ile ruminasyon arasında ilişki olmadığı saptanmıştır. Ruminasyon ile depresyon düzeyleri arasında pozitif yönlü, orta dereceli anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. Kaygı ve depresyon düzeyleri arasında zayıf düzeyde, negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Kaçınma ve depresyon düzeyleri arasında ise orta düzeyde, negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur. Elde edilen bulgular ilgili literatür temelinde tartışılmış ve önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: bağlanma stilleri, depresyon, ruminasyon

BağlanmaBağlanma stilleriDepresyon+2
Büşra Yağmur
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Problemli akıllı telefon kullanımı ve kendini sabotaj ilişkisinde öz düzenlemenin aracı rolünün incelenmesi

Bu araştırmada öz düzenlemenin problemli akıllı telefon kullanımı ve kendini sabotaj arasındaki ilişkide aracı rolünün olup olmadığı araştırılmıştır. Araştırma 2017-2018 eğitim-öğretim yılı bahar döneminde Hasan Kalyoncu Üniversitesi'nde öğrenim görmekte olan 379 lisans öğrencisine Öz Düzenleme, Akıllı Telefon Bağımlılığı ve Kendini Sabotaj ölçeklerinin uygulanması ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre öz düzenlemenin problemli akıllı telefon kullanımı ve kendini sabotaj arasındaki ilişkide aracılık rolü bulunmaktadır. Öz düzenleme ile kendini sabotaj ve problemli akıllı telefon kullanımı arasında negatif, kendini sabotaj ile problemli akıllı telefon kullanımı arasında ise pozitif yönlü anlamlı ilişki bulunmaktadır. Araştırmada ayrıca akıllı telefon bağımlılığı ölçeği alt boyutlarından alınan puanların cinsiyete ve akıllı telefonun birincil kullanım amacına göre anlamlı ölçüde farklılaştığı; bunun yanı sıra cinsiyete göre akıllı telefonların birincil kullanım amaçlarının da farklılaştığı bulunmuştur. Sosyal medyanın, akıllı telefonların birincil kullanım amaçları arasında problemli akıllı telefon kullanımı ile en çok ilişkili bulunan kullanım amacı olduğu görülmektedir. Araştırmada akıllı telefonlarda hangi uygulamaların en sık kullanıldığına dair bilgiler de elde edilmiştir. Anahtar kelimeler: Problemli akıllı telefon kullanımı, öz düzenleme, kendini sabotaj, bağımlılık, akıllı telefon uygulaması

Akıllı telefonlarKendini sabotajProblem davranış+3
Mahmut Yay
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Çevrimiçi oyun bağımlılığı olan ergenlerde baba rolünün değerlendirilmesi

Ergenler arasında oyun bağımlılığının gelişimi ile yüksek oranda ilişkili olan baba figürünün rolünün daha iyi anlaşılması, tedavi ve önleme programları geliştirmek için çok önemlidir. Bu doğrultuda araştırmanın amacı, çevrimiçi video oyun bağımlılığı olan ergenlerin babalarının aile içinde ve baba-çocuk ilişkisinde nasıl algılandığını incelemektir. Araştırma kapsamında 12-18 yaş arası (23 erkek, 8 kız) 31 kişiyle mülakatlar yapılmış ve "Sosyodemografik Özellikler ve Oyun Oynama Etkinliği Bilgi Formu" ve "İnternet Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği" uygulanmıştır. Mülakatlardan elde edilen veriler anlatı analizi kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular, belirli babalık uygulamalarının çevrimiçi video oyun bağımlılığının gelişimi üzerinde önemli bir etkisi olabileceğini göstermiştir. Geleneksel, uzak ve otoriter baba figürü, baba ve çocuk arasındaki iletişim eksikliğine yol açabilmekte, bu da ergenlerin aşırı çevrimiçi faaliyetlere girmesine neden olabilmektedir. Sonuçlar, babaların mevcut ebeveynlik rolündeki yetersizliğinin, çevrimiçi oyun bağımlısı ergenlerin mevcut sorunlarının oluşumu üzerinde önemli bir etkisi olduğunu ortaya koymuştur.

Ana-baba tutumuBaba- çocuk ilişkisiBabalar+7
Süreyyanur Kitapçıoğlu
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Bilişsel gelişim düzeyi ve psikolojik belirtilerin ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, bilişsel gelişim düzeyi ile psikolojik belirtilerin ilişkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Araştırma 2019–2020 yıllarında öğrenim görmekte olan 18‒24 yaş arasında 388 üniversite öğrencisiyle Onay ve Bilgi Formu, Piaget Gelişimsel Görevler Envanteri (IPDT-TR), Beck Depresyon Envanteri (BDE), Kısa Semptom Envanteri (KSE), Kişilik İnanç Ölçeği Kısa Form: KIÖ-KTF ile Luebeck İşlem Öncesi Düşünceyi Kaydetme Ölçeği (LQPT) kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: IPDT-TR alt boyutlarından ilişkiler alt boyutu puanları ile KSE düşmanlık alt boyutu puanları (r=-0.13, p<0.05) arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Korunum, İlişkiler ve Kanunlar alt boyutu puanları ile KİÖ-KTF alt boyutlarıyla negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Luebeck Ölçeği puanları ile BDE puanları arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (r=-0.61; p<0.01). Luebeck Ölçeği puanları KİÖ-KTF tüm alt boyutlarıyla negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Psikolojik belirtiler gösteren bireylerin işlem öncesi düşünce özellikleri artmaktadır. Bireylerin preoperasyonel düşünce biçimleri arttıkça belirgin kişilik özelliklerini göstermeye daha yatkın oldukları söylenebilir.

AnksiyeteBilişsel gelişimDepresyon+5
Selin Tutku Tabur
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinde psikolojik dayanıklılık, siber insani değerler ve çevrimiçi oyun oynama bozukluğu arasındaki ilişkinin incelenmesi

Bu araştırmada siber insani değerler, psikolojik dayanıklılık ve çevrimiçi oyun oynama bozukluğu arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırma 2019-2020 eğitim-öğretim yılında Türkiye'de çeşitli üniversitelerde eğitim görmekte olan 813 üniversite öğrencisine Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık, İnternet Oyun Oynama Bozukluğu-Kısa Form ve Siber İnsani Değerler ölçeklerinin uygulanması ile gerçekleştirilmiştir. Ölçeklerden elde edilen veriler tek yönlü varyans ve bağımsız örneklem t-testi kullanılarak analiz edilmiştir. Siber insani değerler, çevrimiçi oyun oynama bozukluğu ve psikolojik dayanıklılık arasındaki ilişki ise Pearson korelâsyon analizi ile incelenmiştir. Siber insani değerler ölçeği toplam puanları ile psikolojik dayanıklılık ölçeği toplam puanlarının internet oyun oynama bozukluğu ölçeği puanını yordama düzeyini belirlemek için Çoklu Regresyon analizi yapılmıştır. Regresyon analizi sonuçları incelendiğinde; kendilik algısı, gelecek algısı, yapısal stil, barışçıl olma ve dayanışma alt boyutlarının çevrimiçi oyun oynama bozukluğunu yordadığı bulunmuştur. Sosyal kaynaklar, sosyal yeterlilik, aile uyumu, saygı, doğruluk-dürüstlük ve hoşgörü alt boyutlarının ise yordayıcı olmadığı gözlenmiştir. Yapılan korelâsyon analizi sonucuna göre siber insani değer puanları ile psikolojik dayanıklılık puanları arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuş, her iki değişken ile çevrimiçi oyun oynama bozukluğu puanları arasında ise istatistiksel olarak negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Analizler sonucunda elde edilen veriler alan yazında yer alan çalışmalar doğrultusunda tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Siber insani değerler, Psikolojik dayanıklılık, Çevrimiçi oyun oynama bozukluğu

Oyun bağımlılığıPsikolojik dayanıklılıkSiber insani değerler+3
Merve Bıyıkoğlu
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Genç yetişkinlerde teknoloji bağımlılığı ve dürtüselliğin siber zorbalık üzerindeki yordayıcı etkisinin incelenmesi

İnsanlık tarihi boyunca alkol, kumar, uyuşturucu madde gibi pek çok bağımlılıkla karşılaşmış ve bunların olumsuz etkileri ile mücadele edebilmek için çalışmalar geliştirmiştir. Günümüzün son 20-30 yıllık döneminde ortaya yeni bir bağımlılık türü ortaya çıkmıştır. Bu yeni bağımlılık teknoloji bağımlılığı olarak adlandırılmaktadır. Teknoloji ve internetin gelişmesiyle birlikte sosyal medya bağımlılığı, anlık mesajlaşma bağımlılığı, dijital oyun bağımlılığı gibi alt boyutlara sahip olan teknoloji bağımlılığı da her bağımlılık davranışında olduğu gibi olumsuz bazı sonuçlara neden olabilmektedir. Bu çalışmada genç yetişkinlerde teknoloji bağımlılığı ve dürtüselliğin siber zorbalık üzerindeki yordayıcı etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma nicel araştırmalardan korelasyonel desen kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri Google Forms aracılığıyla toplanmıştır. Araştırma verilerinin toplanmasında Teknoloji Bağımlılığı Ölçeği, Siber Zorbalık Ölçeği, Siber Mağduriyet Ölçeği ve Barrat Dürtüsellik Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmanın örneklemini 18 - 30 yaş arası 468 kişi oluşturmuştur. Araştırma verilerinin analizinde SPSS 21.0 programı kullanılmıştır. Araştırma sonucunda teknoloji bağımlılığının erkeklerde kadınlardan daha fazla olduğu, siber mağduriyete kadınların daha fazla maruz kaldıkları, yaşa göre teknoloji bağımlılığının anlamlı bir şekilde farklılaşmadığı görülmüştür. Eğitim düzeyi arttıkça teknoloji bağımlılığının, dürtüselliğin ve siber zorbalığın azaldığı da tespit edilmiştir. Teknoloji bağımlılığın ve dürtüselliğin zorbalığı artırdığı görülmüştür. Dürtüselliğe ve bağımlılığa yatkın olan risk grupları belirlenerek özellikle dürtüselliğin ve bağımlılığın kontrol altına alınmasına yönelik çalışmalara ağırlık verilerek oluşabilecek siber zorbalığın önlenmesine katkıda bulunulabilir. Bu gruplara ve kamuya yönelik teknolojinin doğru ve yerinde kullanımıyla ilgili bilgilendirilmelerin arttırılması, okullarda siber zorbalığa ve teknolojinin kullanımıyla ilgili bilgilendirilmelere daha fazla yer verilmesi ve siber zorbalığı önlemek amacıyla çocuklara okul öncesi dönemden itibaren duygu eğitimi verilmesi ve empatiyi geliştirecek aktiviteler düzenlenmesi, dürtülerin kontrolüne yönelik davranış beceri eğitimlerinin arttırılması önerilebilir.

Gülderen Demir Çetin
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Psikiyatri polikliniğine başvuran bireylerde psikopatoloji ve psikolojik dayanıklılık arasındaki ilişki: Yalnızlığın aracı rolü

Bu araştırmada, psikiyatrik rahatsızlığı olan ayaktan tedavi gören erişkin bireylerde psikolojik sağlamlık, psikolojik belirtiler ve yalnızlık düzeyleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırmaya katılan 162 kişiye "Sosyodemografik Bilgi Formu", Connor-Davidson Psikolojik Sağlamlık Ölçeği", "Sosyal-Duygusal Yalnızlık Ölçeği" ve "Kısa Semptom Envanteri" uygulanmıştır. Araştırmada, bireylerin psikolojik belirtileri ve psikolojik sağlamlık düzeyleri arasındaki ilişkide yalnızlığın aracı rolü incelenmiştir. Ayrıca, katılımcıların sosyodemografik değişkenleri bakımından, psikolojik sağlamlık, psikolojik belirti ve yalnızlık alt boyutlarındaki farklılıklar incelenmiştir. Nicel analizlerin yürütüldüğü araştırmada, Pearson korelasyonu, çoklu regresyon analizi ve aracı rol analizi uygulanmıştır. Karşılaştırma analizleri için bağımsız örneklem t-testi ve tek yönlü ANOVA uygulanmıştır. Araştırmada elde edilen bulgulara göre, psikiyatrik rahatsızlıkları olan ve tedavi gören bireylerin psikolojik belirtileri ile psikolojik sağlamlık düzeyleri arasında negatif yönlü ve anlamlı ilişki bulunmuştur. Ayrıca, katılımcıların psikolojik belirtileri ile yalnızlık puanları arasında pozitif yönlü ve anlamlı ilişki bulunmuştur. Aracı rol analizine ilişkin bulgular incelendiğinde, psikolojik belirtiler ve psikolojik sağlamlık arasında anlamlı ilişki olduğu ve yalnızlık puanlarının kısmi aracı etkiye sahip olduğu saptanmıştır. Karşılaştırma analizleri bulgularına göre, medeni durum, cinsiyet, çalışma durumu ve psikolojik rahatsızlık değişkeni bakımından yalnızlık ve psikolojik belirti boyutları puanlarında anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Elde edilen sonuçların, psikiyatrik rahatsızlığı olan bireylerin psikolojik sağlamlık düzeylerini artırmaya yönelik geliştirilecek psikososyal müdahalelere ve farklı örneklem gruplarıyla yürütülecek araştırmalara katkı sunması beklenmektedir.

Tuğba Hamarat
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) temelli bir psikoeğitimin psikolojik dayanıklılık ve iyi oluş üzerindeki etkisi

İnsanın çevresindeki olaylara karşı duruşu, duygulanımı, düşünceleri ve davranışı farklılık gösterebilmekte, psikolojik dayanıklılığı ve iyi oluşu yüksek kişiler zorlu yaşam olaylarına daha iyi uyum sağlayabilmekte, bu olaylardan olumlu sonuç elde edebilmekte ve gelişimini devam ettirebilmektedir. Bu çalışma ile Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) temelli bir psikoeğitimin çalışanların psikolojik dayanıklılık ile psikolojik iyi oluşlarını arttırmada ve zorluklara karşı duruşlarını değiştirmede etkili olup olmadığını incelemek amaçlanmıştır. Çalışma ön test, son test ile kontrol gruplu yarı deneysel desen içermektedir. Kullanılan psikoeğitim BDT temelli kendi kendine psikoterapi rehberi olan "Fark et, Düşün, Hisset, Yaşa" adlı kitap (Türkçapar, 2019) temel alınarak hazırlanmıştır. İki kontrol grubunun bulunduğu çalışmada bir gruba plasebo olarak ergonomi eğitimi verilmiş, bir gruba ise herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Çalışmada deney grubuna elli dokuz, plasebo eğitim kontrol grubuna on dokuz, sadece ölçüm alınan kontrol grubuna yirmi iki kişi katılacağını bildirmiştir. Çalışma kısıtları sonucu psikoeğitim grubundan yirmi kişinin verisi, müdahale almayan kontrol grubundan on yedi kişinin verisi kullanılmış, yeterli veri toplanamayan plasebo kontrol grubu verileri ise kullanılmamıştır. Normallik analizleri sonucu verilerin değerlendirilmesinde parametrik olmayan Wilcoxon uyumlu çiftler işaretli sıralar testi ve Mann-Whitney U testi tercih edilmiştir. Araştırma verileri sonucu psikoeğitim alan katılımcılarının verilerinde genel olarak istenen yönde değişiklik olduğu, müdahale yapılmayan kontrol grubu verilerinde değişiklik olmadığı görülmüştür. Araştırmanın bulgularının analizi sonucunda psikoeğitimin psikolojik dayanıklılık ve depresyon üzerinde orta seviyede (r=.48, r=.48) etkili olduğu, diğer değişkenler psikolojik iyi oluş ve kaygı üzerinde ise öngörülen yönde bir değişime neden olmakla birlikte bu değişimin anlamlı bir fark yaratacak düzeyde olmadığı değerlendirilmiştir. Psikolojik iyi oluş ve kaygı üzerinde psikolojik dayanıklılığın aracılık etkisi değerlendirildiğinde ise psikoeğitimin psikolojik iyi oluş üzerinde dolaylı bir etkisi olduğu, kaygı üzerinde ise dolaylı da olsa bir etkisi olmadığı görülmüştür. Çalışma bulgularından ve edinilen tecrübeden hareketle psikoeğitimin etkinliğinin arttırılmasına yönelik psikoeğitim süresine ve içeriği ilişkin öneriler ile gelecekte yapılması muhtemel çalışmalara yönelik farklı uygulama önerileri sunulmuştur.

Bilişsel davranış terapileriPsiko-eğitim programıPsikolojik dayanıklılık+1
Tunç Taner Gürlek
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinde duygu düzenleme güçlüğü ve olumsuz çekirdek inanışların riskli davranışlardaki rolleri

Bu çalışma, Türkiye örnekleminde, erken yetişkinlik çağındaki üniversite öğrencilerinin başvurabildiği riskli davranışları incelemeyi amaçlamıştır. Bu kapsamda riskli davranışlar; yaş cinsiyet, depresyon ve anksiyete değişkenlerinin kontrol edilmesi kaydıyla, duygu düzenleme güçlüğü ve olumsuz çekirdek inanışlar değişkenleri kullanılarak ilişkisel tarama metoduyla incelenmiştir. İlgili değişkenleri ölçmek için Riskli Davranışlar Ölçeği Üniversite Formu (RDÖÜF) (Gençtanırım, 2014), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ) (Gratz ve Roemer, 2004), Olumsuz Çekirdek İnanış Ölçeği (OÇİÖ) (Osmo ve ark., 2018), Hasta Sağlık Anketi-9 (HSA-9) (Spitzer ve ark., 1999), Yaygın Anksiyete Bozukluğu Ölçeği-7 (YAB-7) (Spitzer ve ark., 2006) ve çalışma için oluşturulan demografik bilgi formu kullanılmıştır. Çalışmaya çevrimiçi form yoluyla 388'i kadın (%78,4), 107'si erkek (%21,6) olmak üzere 495 üniversite öğrencisi katılmıştır. RDÖÜF toplam skorunda ve ölçeğin alt boyutlarında en yüksek skor alan %27 grubu ile, en düşük skor alan %27 grubu arasında DDGÖ ve OÇİÖ toplam ölçek skorları ve alt boyutları, demografik ve klinik veriler kullanılarak bağımsız gruplar t testleri, ki kare testleri yapılmıştır. Daha sonrasında RDÖÜF, DDGÖ ve OÇİÖ verileri arasında Pearson korelasyon analizi uygulanmıştır. Son olarak ise RDÖÜF verisi bağımlı değişken, DDGÖ ve OÇİÖ verileri bağımsız değişken, cinsiyet, yaş ve YAB-7 ile HSA-9 verileri de kontrol değişkenleri olarak kullanılarak hiyerarşik çoklu regresyon analizi uygulanmıştır. Riskli Davranışlar Ölçeği'nde olumsuz çekirdek inanış ve duygu düzenleme güçlüğü skorları ile uygulanan t testlerinin tümünde Cohen d parametresine göre büyük etki gücünde istatistiki olarak anlamlı farklar, Pearson korelasyon analizinde OÇİÖ ve DDGÖ ile RDÖÜF'ün madde kullanımı alt boyutu hariç tüm alt boyutları arasında orta ve küçük büyüklüklerde anlamlı pozitif korelasyonlar tespit edilmiştir. Hiyerarşik çoklu regresyon analizinde, duygu düzenleme güçlüğü ve olumsuz çekirdek inanış değişkenleri yaş, cinsiyet ve YAB-7 ile HSA-9 verileri kontrol edildikten sonra, riskli davranışlardaki varyansı %12 düzeyinde anlamlı şekilde açıklamıştır. Bulgular literatür ışığında tartışılmıştır.

Duygu düzenlemeDuygu düzenleme güçlüğüRiskli davranışlar+3
Burak Kemal Ateş
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İnternet oyun oynama bozukluğunda motivasyon, biliş ve üstbilişlerin rolü

Teknolojinin ilerlemesi ve yaygınlaşması ile video oyunları dünya genelinde ilgi gösterilen bir aktivite şekli olmaktadır. Bu yaygınlaşmayla beraber oyun oynayan birtakım kişiler oyun oynama davranışları üstündeki kontrolleri yitirmekte ve zamanla internet oyun oynama bozukluğu (İOOB) şeklinde sorunlar yaşamaktadırlar. Bu çalışmada İOOB ile ilişkili risk etkenlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemi 18 – 29 yaş aralığında çevrimiçi internet oyunları oynayan 425 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılara "Demografik Bilgi Formu", "Depresyon Anksiyete Stres- 21 Ölçeği", "İnternet Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği-Kısa Formu", "Oyun Oynama Bilişleri Ölçeği", "Çevrimiçi Oyun Oynama için Motivasyon Ölçeği" ve "Çevrimiçi Oyun Oynama Hakkında Üst Bilişler Ölçeği" uygulanmıştır. Çalışmanın verileri dört analiz ile değerlendirilmiştir. İlk olarak çalışmanın temel değişkenleri arasındaki ilişkiler için korelasyon analizi gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın varsayımları doğrultusunda Bağımsız Örneklemler için t-testi ve Hiyerarşik Regresyon Analizi yürütülmüştür. Hipotez edilen aracı değişken modelinin değerlendirilmesi için ise Yapısal Eşitlik Modeli yürütülmüştür. Gerçekleştirilen analizler ile oyun oynamaya para harcayan bireylerin para harcamayan bireylere göre internet oyun oynama bozukluğu düzeylerinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu görülmüştür. Aynı zamanda olumsuz duygu durum belirtileri kontrol edildiğinde, kaçış/ başa çıkma, rekabet etme, beceri edinme ve fantezi motivasyonlarının İOOB düzeyini pozitif yönde anlamlı olarak yordadığı bulunmuştur. Aracılık analizinin sonuçları, olumsuz duygu durum belirtileri ile İOOB düzeyi ilişkisine oyun oynamaya yönelik işlevsel olmayan bilişler ile birlikte oyun oynama hakkında olumlu ve olumsuz üst bilişlerin anlamlı olarak aracılık ettiğini göstermektedir. Çalışma bulguları olumsuz duygu durum belirtilerine sahip olmanın bireylerin internet oyunlarına ilişkin işlevsel olmayan bilişlerinin düzeyini arttırarak çevrimiçi oyunlar hakkında sahip oldukları olumlu ve olumsuz üst bilişlerin düzeyini arttırdığını ve sonucunda ise İOOB düzeyinin artmasına yol açtığı şeklinde yorumlanmıştır. Hızla gelişen bir endüstrinin içinde olumsuz sonuçlara karşı önlem alabilmek ve gerekli sağaltımları sağlayabilmek için alanyazında İOOB ve ilişkili risk etkenleri üzerine daha çok araştırmaya gereksinim görülmektedir.

Ezgi Gürbüz
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Tip 1 diyabetli yetişkinlerin, diyabet tanısına ilişkin deneyimlerinin incelenmesi

Bu çalışmada, ülkemizde gün geçtikçe yaygınlaşmakta olan tip 1 diyabet tanısına sahip erişkinlerin bu hastalık ile yaşamaya dair deneyimlerinin daha iyi anlaşılması hedeflenmiştir. Bu doğrultuda, 18 yaşının üzerinde olan ve iki seneden uzun süredir bu tanıya sahip 8 katılımcı ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz (YFA) kullanılarak analiz edilmiştir. Analiz sonucunda, toplam 5 grup deneyimsel teması ve 6 alt tema elde edilmiştir. Bu temalar ise 'Diyabetle Tanışmak' ('İlk Tepkiler' ve 'Diyabetin Sınırları ile Tanışmak'), 'Diyabete Alışmak' ('Gerekliliklere Uyum Sağlamak' ve 'Alışma Sürecinde Yardımcılar'), 'Kendi Bakımverenin Olmak', 'Diyabetin Zihinsel Yükü' ve 'Diyabete ve Diyabetliye Bakış Açısı' ('Diyabetlilerin Gözünden Tip 1 Diyabet ve 'Başkalarının Gözünden Tip 1 Diyabet') şeklindedir. Temalar aracılığıyla kişilerin tip 1 diyabetle yaşamı tanı anından itibaren bir akış içerisinde verilmiş ve sonuçlar, ilgili literatür ile bağlantıları üzerinden tartışılmıştır.

Diabetes mellitus-tip 1Hasta psikolojisiKlinik psikoloji
Zeynep Peker
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yetişkin bireylerde bağlanma stilleri, psikolojik sağlamlık ve bilinçli farkındalık arasındaki ilişkilerin incelenmesi

Bu araştırmanın amacı, yetişkin bireylerin bağlanma stilleri, psikolojik sağlamlık ve bilinçli farkındalık düzeyleri arasında ilişki bulunup bulunmadığını incelemektedir. Araştırmanın diğer amacı yetişkin bireylerin söz konusu özelliklerinin cinsiyet, gelir ve romantik ilişki durumu değişkenleri açısından ele alınmasıdır. Araştırmanın örneklemi 18-45 yaş aralığında bulunan 339 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcıların 243'ü (%71,7) kadın, 96'sı (%28,3) erkek ve yaş ortalaması 30,24±6,65'tir. Araştırmanın verileri katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II (YİYE-II), Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (KPSÖ) ve Bilinçli Farkındalık Ölçeği'nin (BİFÖ) uygulanmasıyla elde edilmiştir. Araştırma nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modelinde tasarlanmıştır. Araştırma verileri SPSS 29 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde Bağımsız Gruplar T-Testi Analizi, Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), Çok Değişkenli Doğrusal Regresyon Analizi ve Hiyerarşik Regresyon Analizi uygulanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre; kaygılı ve kaçınmacı bağlanma stilinin psikolojik sağlamlık ile negatif korelasyona sahip olduğu, kaygılı ve kaçınmacı bağlanma stili ile bilinçli farkındalık düzeyleri arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu, psikolojik sağlamlık ve bilinçli farkındalık arasında pozitif korelasyon olduğu, düşük gelir grubundaki katılımcıların kaygılı bağlanma puanlarının orta gelir grubundaki katılımcılardan anlamlı derecede yüksek olduğu, ilişkisi olmayan bireylerin kaygılı bağlanma ve kaçınmacı bağlanma puanlarının ilişkisi olan katılımcılardan, erkeklerin psikolojik sağlamlık düzeyinin kadınlardan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu, ilişkisi olan bireylerin bilinçli farkındalık düzeylerinin ilişkisi olmayan bireylerin bilinçli farkındalık düzeylerinden anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir. Araştırma bulgularına göre, kaygılı bağlanmanın psikolojik sağlamlığı ve bilinçli farkındalığı yordadığı, kaçınmacı bağlanma stilinin bilinçli farkındalığı yordadığı ve bilinçli farkındalığın psikolojik sağlamlığı yordadığı saptanmıştır. Sonuçlar psikolojik sağlamlıkta, bağlanma stilleri ve bilinçli farkındalığın önemini vurgulamaktadır.

Hatice Simge Altıntaş
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Canlı yayın platformlarını izleme sıklığının yalnızlık ve psikolojik iyilik hali üzerindeki etkisinde parasosyal ilişkilerin aracı rolü

Bu çalışmanın temel amacı, canlı yayın platformlarını izleme sıklığının yalnızlık ve psikolojik iyilik hali üzerindeki etkisinde parasosyal ilişkilerin aracı rolünü incelemektir. Ayrıca değişkenlerin kendi aralarındaki ilişkilerine ve cinsiyete göre ölçeklerden alınan puanların karşılaştırılmasına da yer verilmiştir. Son olarak, canlı yayın platformlarını izleme motivasyonlarının psikolojik iyilik hali üzerindeki etkisinde izleme sıklığı, parasosyal ilişkiler ve yalnızlığın aracı rol oynayabileceği varsayılmış; bu doğrultuda araştırmaya yeni bir denence ve model eklenmiştir. Araştırmanın örneklemi 165'i kadın 161'i erkek olmak üzere toplam 326 katılımcıdan oluşmaktadır. Araştırmada veri toplama araçları olarak demografik bilgi formu, Twitch İzleyici Motivasyon Ölçeği (TİMÖ), Parasosyal Etkileşim Ölçeği (PEÖ), Yetişkinler İçin Sosyal ve Duygusal Yalnızlık Ölçeği (SELSA-S) ve Psikolojik İyi Oluş Ölçeği (PİÖ) kullanılmıştır. Elde edilen sonuçlar, canlı yayın platformlarını izleme sıklığının yalnızlık ve psikolojik iyilik hali üzerinde parasosyal ilişkilerin kısmi aracı rol oynadığını ortaya koymuştur. Ek olarak, canlı yayın platformlarını izleme motivasyonlarının psikolojik iyilik hali üzerinde izleme sıklığı ve yalnızlık ile anlamlı derecede dolaylı etkili olduğu, parasosyal ilişkilerin bu ilişkiye aracılık etmediği bulunmuştur. Bu araştırmanın sonuçları, canlı yayın platformlarına aşırı yönelme nedenlerini anlama, buna yönelik önlemler alma ve olumsuz psikolojik iyilik halini iyileştirme konusunda özellikle yalnızlık ile ilgili çalışmalar yapılmasının önemine dikkat çekmektedir.

İpek Karakelle
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Çocukluk çağı travmaları ve duygu düzenleme güçlüğünün gençyetişkinlerin madde kullanımına etkileri

Bu çalışmanın amacı, çocukluk çağı travmalarının madde kullanımı eğilimi üzerindeki etkisini ve bu ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün düzenleyici rolünü incelemektir. Travma ve duygu düzenleme gibi bireyin psikolojik işleyişini derinden etkileyen değişkenlerin, madde kullanımına zemin hazırlayıcı etkisi alanyazında sıklıkla vurgulanmaktadır. Araştırma, Türkiye genelinde 18–35 yaş aralığında yer alan klinik dışı 205 genç yetişkin bireyden elde edilen verilerle yürütülmüştür. Katılımcılara Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ-33), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ-16) ve Bağımlılık Profil İndeksi – Kısa Form (BAPİ-Kısa) uygulanmıştır. Veriler genelleştirilmiş doğrusal model (GLM), Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis testleri ile analiz edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre, çocukluk çağı travmaları ile madde kullanımı eğilimi arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Aynı şekilde, duygu düzenleme güçlüğü de madde kullanımı eğilimini anlamlı biçimde yordamakta; duygu düzenleme becerileri zayıf olan bireylerin madde kullanımına daha yatkın olabileceğini göstermektedir. Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından biri, duygu düzenleme güçlüğünün bu iki değişken arasındaki ilişkide anlamlı bir düzenleyici rol oynadığıdır. Özellikle duygu düzenleme güçlüğü düzeyi yüksek bireylerde, çocukluk travmalarının madde kullanımı eğilimini daha güçlü bir biçimde yordadığı; bu güçlüğün düşük olduğu bireylerde ise söz konusu ilişkinin zayıfladığı görülmüştür. Elde edilen bulgular, bireylerin erken dönem travmatik yaşantılarının madde kullanım eğilimi üzerindeki etkisinin sabit değil, bireyin duygularını düzenleme kapasitesine bağlı olarak değişkenlik gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, önleyici ruh sağlığı müdahalelerinde duygu düzenleme becerilerinin geliştirilmesine yönelik uygulamaların desteklenmesi önem taşımaktadır.

Duygu düzenlemeDuygu düzenleme güçlüğüMadde bağımlılığı
İpek Denil
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kadınların çalışma durumuna göre algılanan stres ve somatik belirtiler arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün rolü

Bu çalışmanın amacı kadınların çalışma durumlarına göre algılanan stres ile somatik belirtiler arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün düzenleyici rolünü incelemektir. Çalışmanın örneklemi, toplum örneklemi olup, yaş aralığı 21-60 olan 119' u (%51.5) aktif çalışan, 112'si (%48.5) çalışmayan (ev kadını) olmak üzere toplam 231 kadın katılımcıdan oluşturmuştur. Araştırma verileri katılımcılardan sürecin başında çevrimiçi olarak toplanırken ilerleyen süreçte bazı katılımcıların görme problemi yaşamasından dolayı anket yöntemi de eklenerek veri toplanmıştır. Araştırmanın amacı doğrultusunda veri toplamak amacıyla Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ), Somatik Duygusal Çatışma Ölçeği (SDÇÖ) ve Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ-16) uygulanmıştır. Verilerin analizi için Sosyal Bilimler İstatistik Paket Programı (SPSS) 21 programı ile kullanılarak Pearson Korelayon Analizi, Bağımsız Örneklem T-Testi, tek yönlü ANOVA ve Process Macro Analizi uygulanmıştır. Araştırma sonucunda elde edilen bulgulara göre somatik belirtilerin sıklık ve şiddet düzeyleri ile algılanan stres düzeyleri ve duygu düzenleme güçlüğü arasında anlamlı ve pozitif yönde ilişkiler saptanmıştır. Ayrıca kadınların çalışma durumları açısından yapılan karşılaştırmalarda ev kadınlarının duygu düzenleme güçlüğü ve somatik belirtilerin sıklığı düzeylerinin çalışan kadınlara göre anlamlı farklılık gösterdiği saptanmıştır. Yapılan moderasyon analizileri sonucunda duygu düzenleme güçlüğünün algılanan stres ile somatik belirtiler arasındaki ilişki üzerinde düzenleyici bir etkisinin olmadığı saptanmıştır. Çalışmanın bulguları kadınların toplumsal ve sosyal rollerinin duygusal ve bedensel tepkiler açısından farklılık oluşturabileceğini göstermektedir. Bunun yanı sıra stresin doğrudan somatik belirtiler üzerinde etkili olduğunu, duygu düzenleme becerilerin ise bu süreçte belirtilerin şiddeti ile ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Alanyazındaki araştırmalarda bu üç değişkenin kadın örneklemi üzerinde ele alındığı araştırmalara ulaşılmaması bu araştırmayı özgün kılmaktadır. Elde edilen bulgular doğrultusunda kadınların stres ile baş etme becerilerinin desteklenmesi, duygu düzenleme becerileri konusunda eğitimlerin çoğaltılması ve özellikle ev kadınlarına yönelik ruh sağlığı hizmetlerinin güçlendirilmesi gibi klinik alanda uygulamalar açısından katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Duygu düzenleme güçlüğüEv kadınlarıEvde çalışanlar+2
Elif Avcan
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Fibromiyalji sendromu tanısı olan kişilerde çocukluk çağı travmaları ile fibromiyalji semptom şiddeti arasındaki ilişkide öfkenin ve ağrı felaketleştirmenin aracı rolü

Bu araştırmanın amacı fibromiyalji hastalarında çocukluk çağı travmaları ile fibromiyaljiden etkilenme düzeyi ilişkisinde öfkenin ve ağrı felaketleştirmenin sıralı aracı rolünün incelenmesidir. Bu değişkenlerin bir arada incelendiği bir çalışmaya rastlanılmadığı için bu çalışmanın alanyazına katkısı olacağı düşünülmüştür. Çalışmanın örneklemini çeşitli merkezlere tedavi amacıyla başvurmuş fibromiyalji tanısı olan 132 yetişkin hasta oluşturmaktadır. Katılımcılara demografik bilgi formu, Yeniden Gözden Geçirilmiş Fibromiyalji Etki Anketi (YFEA), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ-33) Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş Türkçe Versiyonu, Sürekli Öfke (SL-ÖFKE) ve Öfke İfade Tarzı (ÖFKE-TARZ) Ölçekleri, Ağrı Felaketleştirme Anketi (PCS-TR) verilmiştir. Aracı modeller oluşturulmadan önce değişkenler arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Bu inceleme sonucunda asıl değişkenlere ek olarak çocukluk çağı travmalarının alt boyutlarını içeren modeller oluşturulmuştur. Korelasyon analizinde çocukluk çağı travmaları ile fibromiyaljiden etkilenme düzeyi arasında ilişki bulunmamıştır. Ancak dolaylı etkiler göz önüne alınarak araştırmanın amacı doğrultusunda analizler yürütülmüştür. Aracı analiz bulgularına göre çocukluk çağı travmalarının fibromiyaljiden etkilenme düzeyi üzerindeki etkisi ağrı felaketleştirme aracılığıyla dolaylı olarak gerçekleşmektedir. Aynı zamanda çocukluk çağı travmalarının bir türü olan fiziksel istismarın fibromiyaljiden etkilenme düzeyi üzerindeki etkisi ağrı felaketleştirme aracılığı ile dolaylı olarak gerçekleştirmektedir. Çocukluk çağı travmalarının bir türü olan duygusal ihmalin fibromiyaljiden etkilenme düzeyi üzerindeki etkisi, sürekli öfke ve ağrı felaketleştirmenin sıralı aracı rolüyle dolaylı olarak gerçekleşmektedir. Fibromiyalji hastalarının, fibromiyaljiden etkilenme düzeylerini belirleyen kritik faktörlerden birinin ağrı felaketleştirme olduğu dikkat çekmektedir. Bu araştırma bulgularına göre fibromiyalji hastalarının psikoterapisinde ağrıya dair bilişsel inançların çalışılmasının öncelikli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Aynı zamanda fibromiyalji hastalarında öfke azaltmaya yönelik terapi yöntemlerinin kullanılabileceği özellikle de duygusal ihmale maruz kalan hastalarda fayda sağlayabileceği düşünülmektedir.

Ağrı felaketleştirmeFibromiyaljiKronik ağrı+2
Melek Bilgesu Alıtkan
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Aşağılık ve üstünlük kompleksi ile sosyal görünüş kaygısı arasındaki ilişkide sosyal medya kullanım süresinin aracı rolü

Dijital teknolojilerin günlük hayatta yaygın bir şekilde kullanılması ve günlük hayata bütünleşmiş olması, tüm yaş gruplarında ekran tabanlı faaliyetlerin artmasına neden olmuştur. Genellikle ekran süresi olarak adlandırılan bu olgu, sosyal medya etkileşimi ve çevrimiçi oyunlardan video akışı ve internet taramasına kadar çok çeşitli etkinlikleri kapsamaktadır. Ekran süresindeki bu artışın yanı sıra, özellikle sosyal medya kullanımının psikolojik sonuçlarına olan ilgi de son zamanlarda artış göstermiştir (Oswald ve ark., 2020). Mevcut araştırma, aşağılık kompleksi, üstünlük kompleksi ve sosyal görünüş kaygısı gibi psikolojik yapılar arasındaki karmaşık ilişkilere ve bu ilişkilerde Instagram ekran süresinin potansiyel aracılık rolüne odaklanmaktadır. Araştırılan temel varsayım, aşağılık ve üstünlük duygularının sosyal görünüş kaygısı üzerindeki etkisinde Instagram ekran süresinin aracı rolüdür. Mevcut araştırmada ayrıca yapısal eşitlik modellemesi (YEM) çerçevesinde değişkenlerin birbirleriyle olan ilişkisi de incelenmiştir. YEM analizi sonuçlarına göre, Instagram ekran süresinin aşağılık ve üstünlük kompleksi ile sosyal görünüş kaygısı arasındaki ilişkide aracı bir rol oynamadığı belirlenmiştir. Aşağılık kompleksi ve üstünlük kompleksi, sosyal görünüş kaygısını anlamlı bir şekilde yordamıştır. Aşağılık kompleksi ile Instagram ekran süresi arasındaki ilişki ise negatif yönlüdür. Yapılan YEM analizi psikolojik faktörlerin ekran süresi ile olan ilişkilerinin karmaşık bir yapı olabileceğini ve psikolojik bireysel kavramların sosyal görünüş kaygısı üzerine olan etkisinin -Instagram kullanımından ziyade- asıl faktör olabileceği fikrini vermiştir. Gelecekteki araştırmalar, aşağılık ve üstünlük komplekslerinin başka hangi psikolojik kavramlarla ilişkili olduğunu ve Instagram'da sadece görünüm odaklı içeriğe maruz kalmak gibi Instagram kullanımının ve Instagram'da geçirilen sürenin daha özellikli bir şekilde araştırmak yoluyla bu karmaşık ilişkiyi açıklamada alan yazına katkı sağlayabilir.

Eralp Akgül
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Ebeveyn suçluluğu ve bilişsel çarpıtmaların ebeveyn tükenmişliği üzerindeki rolü

Bu çalışmanın amacı, ebeveyn suçluluğunun ebeveyn tükenmişliği üzerindeki yordayıcı etkisini ve bu ilişkide bilişsel çarpıtmaların aracı rolünü incelemektir. Araştırma, 0-24 yaş arasında çocuğa sahip olan ve psikiyatrik tanısı bulunmayan 300 ebeveynden oluşan bir örneklemde gerçekleştirilmiştir. Doğum sonrası depresyon semptomlarının karıştırıcı etkisini en aza indirmek amacıyla, 0-12 aylık bebeği olan anneler çalışma dışı bırakılmıştır. Katılımcılar, Sosyodemografik Bilgi Formu, Ebeveyn Suçluluğu Ölçeği (ESÖ), Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği (BÇÖ-R) ve Ebeveyn Tükenmişliği Ölçeği'ni (ETÖ) çevrimiçi olarak doldurmuştur. Çocuk sayısı, ebeveyn yaşı, çalışma durumu, eğitim düzeyi ve çocuğun hayatına katılımın kontrol edildiği analizler, ebeveyn suçluluğunun tükenmişlik üzerinde anlamlı bir doğrudan etkisi olduğunu göstermiştir. Bilişsel çarpıtmaların bu ilişkide istatistiksel olarak anlamlı bir aracılık rolü oynadığı bootstrap analiziyle doğrulanmıştır. Kadın olmak, genç bir ebeveyn olmak ve 14 yaşından küçük çocuğa sahip olmak, daha yüksek tükenmişlik düzeyleri ile ilişkilendirilmiştir. Sonuç olarak, ebeveyn suçluluğunun tükenmişliği hem doğrudan hem de bilişsel çarpıtmalar yoluyla dolaylı olarak artırdığı bulunmuştur. Bu bulgular, ebeveyn tükenmişliği ile başa çıkmaya yönelik müdahale programlarında, sadece suçluluk duygularını değil, aynı zamanda işlevsiz bilişsel süreçleri hedef almanın kritik önemine işaret etmektedir. Çalışma, ebeveynlik psikolojisi alanında suçluluk, biliş ve tükenmişlik arasındaki ilişkisel süreçlere ışık tutan ilk araştırmalardan biri olarak kuramsal bir katkı sunmaktadır.

Zeynep Zehra Güntürk
Ankara Medipol University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Adverse childhood experiences and romantic relationship satisfaction: The role of dyadic coping

Abstract Adverse childhood experiences (ACEs) are unfavorable events occurring before age 18. ACEs can negatively affect social functioning in adulthood, including relationship satisfaction (Ross et al., 2020). However, studies document that when partners have strong dyadic coping skills (strategies they build together to deal with daily external stressors), they experience high levels of relationship satisfaction (Bodenmann et al., 2019). The current study expanded on that literature and explored the direct and indirect associations of ACEs and relationship satisfaction and the role of dyadic coping as a potential mechanism in that process. The sample included 361 Turkish unmarried emerging adults who were 18 to 30 years old and in a committed relationship for at least six months. Data were collected from December 2021 to May 2022 through Qualtrics. Participants' individual coping strategies and gender were investigated as moderators. Data were analyzed using a Structural Equation Modelling (SEM) paradigm to test the moderated mediation model. Results suggested that there was a negative and a significant relationship between ACEs and relationship satisfaction (ß = -.19, p = .01). Besides, dyadic coping was positively associated with relationship satisfaction (ß = .49, p < .001) but negatively associated with ACEs (ß = -.32, p < .001). Mediation analysis suggested that dyadic coping partially mediated the relationship between ACEs and relationship satisfaction. There were no moderating effects of gender (ß = -.05, p = .40) or individual coping style (ß = -.01, p = .74) in the final model. These findings illustrate the need for early intervention efforts for individuals with ACEs to mitigate potential risks to their relational well-being.

Negative early childhood experiencesRomantic relationship obsessions and compulsionStress+3
Elif Eyisoylu
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The effectiveness of culturally adapted cognitive behavioral intervention in reducing psychological distress of COVID-19 survivors

Survivors of the infectious diseases are at an increased risk of mental problems both in the short- and long-term, as observed in the epidemics of the severe acute respiratory syndrome (SARS), the Middle East respiratory syndrome (MERS) as well as the novel coronavirus disease (COVID-19). However, to our knowledge, there is a dearth of high-quality research investigating the effectiveness of mental health interventions targeting psychological problems of COVID-19 survivors. We, therefore, conducted a randomized controlled trial (RCT) to investigate whether the online-delivered, group-based culturally adapted cognitive behavioral intervention (CA-CBI) would be effective in improving the levels of psychological distress in addition to a range of secondary outcomes in COVID-19 survivors at a one-month follow-up assessment. 34 participants with elevated levels of psychological distress were randomly assigned to CA-CBI or enhanced treatment as usual (ETAU). In the intention-to-treat analysis, we found that the CA-CBI significantly improved depressive symptoms (d = 0.8) and environmental quality of life (d = 0.8) over ETAU at the one-month follow-up. While within-group differences were observed in psychological distress, anxiety, post-traumatic stress symptoms, and psychological quality of life in favor of the intervention group, no differences were detected for somatic symptoms, and quality of life related to physical health and social relationships. Considering that the study was not powered to detect significant effects on each outcome measure, these results suggest that CA-CBI seems to be promising in improving the mental health problems of survivors of infectious diseases. In the future, the findings should be tested with fully powered RCTs. Key Words: COVID-19 survivors, psychological distress, culturally adapted cognitive behavioral intervention, mental health intervention

Talya Öztürk
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between negative urgency and abnormal eating patterns: Mediator role of emotion regulation deficits and moderator role of eating expectancies

Emotional eating and external eating are abnormal eating patterns that have been defined to explain individuals' overeating tendencies. One of the significant predictors of abnormal eating patterns is negative urgency (NU), the tendency to engage in rush actions in response to negative emotions. Although NU's relation to abnormal eating patterns is well established, the mechanism of this relationship still needs clarification. Previous research suggested that emotion regulation deficits (ERD) could be a mechanism to understand NU's relation to abnormal eating patterns and eating expectancies might further increase the risk for abnormal eating patterns when combined with other risk factors. The current study explored the direct and indirect associations between NU and abnormal eating patterns and the mediator role of ERD. Additionally, the moderator role of eating expectancies in the relationships between NU and abnormal eating patterns, and ERD and abnormal eating patterns were examined. The participants were 653 Turkish adults (536 women), whose ages ranged from 18 to 68 (M= 33.15, SD=12.63). The results revealed a significant and positive association of NU with both emotional eating and external eating. Moreover, mediation analyses results showed that ERD mediated the relationship between NU and emotional eating but did not mediate the relationship between NU and external eating. Furthermore, eating expectancies only moderated the relationship between NU and emotional eating. No significant moderator effect of eating expectancies was observed for external eating. Results emphasize the importance of targeting NU, ERD, and eating expectancies in the prevention or treatment of abnormal eating patterns.

Binge-eating disorderEmotion dysregulationEmotional eating+3
Elifnaz Ünsal
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Looming cognitive style and anxiety: Moderator role of negative problem orientation and mediator roles of problem-solving styles in this relationship

Looming cognitive style (LCS) is an anxiety-specific cognitive vulnerability factor characterized by the tendency to form mental representations about either real or imagined threats perceived as rapidly approaching and increasing in risk. The hypothetical model of Riskind et al. (2006) stated that these mental scenarios may lead individuals to respond with maladaptive self-protective behaviors, that has not been well studied in the literature. The current study aimed to examine this relationship with the role of Social Problem-Solving dimensions and anticipated that LCS may increase individuals' proneness to use certain problem-solving styles more. It was hypothesized that negative problem orientation, impulsive and avoidant problem-solving styles may maladaptively interact with LCS leading to an increase in the vulnerability towards anxiety, whereas the interaction of LCS with rational problem-solving style may buffer it. The mediator roles of three problem-solving styles in the association between LCS and anxiety with the moderator role of negative problem orientation were investigated while depression and age were controlled. Data were collected at a single time point from 347 participants with ages between 18 – 65 via scales assessing LCS, Social Problem-Solving dimensions, anxiety and depression. The findings showed that high levels of negative problem orientation significantly moderated the effect of LCS on anxiety. The mediating role of the three problem-solving styles, and the moderating effect of negative problem orientation in the indirect effects were not significant. The current study highlights the need to re-examine the maladaptive responses produced by high LCS, and the relationship between problem-solving styles and anxiety.

AnxietyCognitive looming styleProblem solving+1
Laçin Kantarcı
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

BIS and its relation to psychological distress: An explanation of balanced time perspective

Behavioural Inhibition System (BIS) is an emotion system that regulates one's reactiveness to cues of punishment, non-reward, and novelty. Although BIS and its association to anxiety and depression is known in literature, BIS is not enough to explain their occurrence by itself. The current study used Zimbardo's Time Perspective (TP) Theory which has been shown to be significantly associated with BIS before, to explain this pathway. Zimbardo's TP explains how people classify their experiences into different time contexts as past, present, and future, giving them unity and meaning. Balanced Time Perspective (BTP) is a construct that proposes that the optimum way of using these time perspectives adaptively according to situational demands. Deviation from a Balanced Time Perspective (DBTP) is associated with various detrimental psychological outcomes. Current study aimed to explain the role of DBTP in the relationship between BIS and depression and anxiety. To further understand the association between BIS and DBTP, attachment anxiety and attachment avoidance was investigated as moderators. A sample of 378 (Female 74.3%, M= 33.18, SD = 12.16) participants participated in the study. The participants were presented with measures of BIS scale of BIS/BAS scales, Experiences in Close Relationships-Revised, Zimbardo's Time Perspective Inventory, Generalized Anxiety Disorder-7, and Patient Health Questionnaire-9. The results indicated support for the significant mediator role of DBTP between BIS and depression/anxiety. Although the moderator role of attachment anxiety and avoidance between BIS and DBTP was not supported, we found evidence for additive effect of both BIS and attachment anxiety on DBTP.

AttachmentBehavioral inhibition systemAttachment anxiety and avoidance+3
Canan Sütemen
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Stigma and mental health among deaf and hard of hearing adults: The moderating role of social support

Deaf and hard of hearing (DHH) individuals constitute 4.5% of the total population in Turkey. They experience challenges in integrating into society, along with stigma and discrimination. Studies document that they have limited access to healthcare services and are at higher risk of mental health problems such as anxiety and depression. The current study focuses on that vulnerable group and examines the association between stigma, perceived social support, and mental health outcomes. Data were collected through social network platforms, DHH associations, and word of mouth. The study was conducted with Turkish adults (18-65 years old) who had either total or partial hearing loss and/or used hearing assistance devices or Turkish Sign Language (TSL). Participants were provided with three online study participation options including survey written in Turkish, written in simplified Turkish (parallel with TSL), or videotaped TSL with subtitles. The final sample included 97 participants (68% female; 51% DHH since birth; Meanage= 32.75; SDage= 9.86). Multiple linear regression analysis revealed that higher levels of experienced stigma was associated with increased levels of self-reported anxiety, but not depression. Internalized stigma and age were robust predictors of anxiety symptoms, suggesting that DHH individuals who were younger and self-stigmatized reported more anxiety symptoms. Furthermore, perceived social support and internalized stigma were independently linked to depressive symptoms, but did not interact with one another. Findings suggest the need to focus on internalized stigma as a risk factor for DHH individuals' mental health.

Yaren Gülşen
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Factors associated with motivation and worry to become a leader: Dysfunctional parenting and social problem-solving skills

Motivation and worry to become a leader may be influenced by early life experiences such as parenting. Individuals may observe and learn how to engage in leadership activities and behaviors from their parents in their early life. Social problem-solving skills may have a crucial role in this association, such that higher social problem-solving skills as one of the foremost coping strategies minimize the effect of negative incidents by increasing resilience (Eskin, 2012). The current study aimed firstly to examine the association between dysfunctional parenting and motivation and worry to become a leader that consists of 'Motivation to Lead' (MTL; Chan & Drasgow, 2001) and 'Worries About Leadership' (WAL; Aycan & Shelia, 2019). Also, this study intended to investigate the mediating role of social problem-solving skills in the association between dysfunctional parenting and MTL/WAL. This study is conducted as a correlational study in a cross-sectional design, including a 20-minute survey including demographic questions, social problem-solving inventory, and the scales of perceived parenting, worries about leadership, and motivation to lead. Overall, 320 participants completed the survey, and 170 participants fulfilled the necessary requirements and were evaluated as sample data. Obtained data is analyzed using SPSS. Multiple regression analysis was conducted, and the results showed that dysfunctional parenting is not a direct determinant of motivation and worry to become a leader. However, a significant impact of dysfunctional parenting on motivation and worry to become a leader is found through social problem-solving skills, such that dysfunctional parenting is significantly associated with social problem-solving skills, which are significantly related to motivation and worry to become a leader. Therefore, an indirect effect of dysfunctional parenting and a direct effect of social problem-solving skills have been revealed by this study. Keywords: Dysfunctional parenting, social problem-solving, worries about leadership, motivation to lead

Dysfunctional parentingParentsAnxiety+4
Fatma Nihan Çaldır Yerebasmaz
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between rejection sensitivity and social anxiety: Mediator role of post-event processing and moderator role of difficulties in emotion regulation

Socially anxious individuals experience significant distress, interpersonal disability, and impairment in daily functioning. Therefore, it is crucial to explore factors related to symptoms of social anxiety. Growing evidence shows that rejection sensitivity (RS), a cognitive-affective bias toward anxiously expecting rejection, is robustly linked to social anxiety. However, the exploration of the mechanisms underlying this association has been scarce. This research aimed to examine the relationship between RS and social anxiety among emerging adults and further investigate the mediator role of post-event processing (PEP) and the moderator role of difficulties in emotion regulation (ER). Data were collected cross-sectionally through convenience sampling. A total of 392 participants (%74.7 female) aged 18 to 25 years (M = 20.94, SD = 1.63) completed an online battery of self-report measures for social anxiety, depression, ER difficulties, PEP, and RS. Analyses were conducted using SPSS PROCESS Macro, while controlling for depression. Results indicated that RS is positively associated with PEP and symptoms of social anxiety. Besides, PEP is positively linked to social anxiety. PEP partially mediated the association between RS and social anxiety. There was no significant moderating effect of difficulties in ER in the association of RS with PEP or social anxiety. These findings illustrate that high-RS individuals are more likely to engage in a negative and prolonged review of their past social interactions, which is in turn linked with increased symptoms of social anxiety. Results deepen our understanding of the psychological processes underlying the link between RS and social anxiety by highlighting PEP as an important vulnerability for high-RS and socially anxious individuals. Keywords: rejection sensitivity, social anxiety, difficulties in emotion regulation, post-event processing.

Gamze Sevin
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Association of time perspective with depression and anxiety: The role of repetitive negative thinking and humor styles

Time perspective (TP) refers to how individuals allocate their attention across different temporal categories. By doing so, they give meaning to those experiences. Deviance from Balanced Time Perspective (dBTP), on the other hand, refers to temporal biases resulting from the overuse/underuse of one or more temporal frames, especially the negative TPs. It has been consistently documented that such biases may result in adverse mental health consequences such as depression and anxiety. Repetitive negative thinking (i.e., rumination and worry), which is related to depression and anxiety, broadly refers to a thinking pattern by which individuals engage in repetitive, abstract, uncontrollable, pessimistic thoughts about past or future events. In contrast, the adaptive humor styles (affiliative and self-enhancing) can act as a coping strategy by finding a humorous aspect of negative life events. Although robust evidence exists regarding the association between TP and numerous mental health outcomes, the underlying mechanism through which TPs are related to psychological distress has received little empirical attention. Similarly, the role of humor style as a moderating phenomenon has not been investigated much in the Turkish sample. Moreover, the buffering role of humor did not receive adequate attention in lessening the negative effect of repetitive negative thinking and deviation from balanced time perspective. The current study, therefore, aimed to explore the mediating role of worry/rumination on the association of dBTP with depression and anxiety and the moderating role of adaptive humor styles on the association of dBTP and RNT with depression and anxiety. The data were collected from 563 (483 women) individuals aged between 18 and 69 (M = 29.04, SD = 9.22) through scales assessing TP, worry, rumination, humor styles, depression, and anxiety. The findings indicated that the moderator role of adaptive humor styles was not significant. Furthermore, adaptive humor styles buffered the negative impact of neither dBTP nor rumination on depression and anxiety. However, both rumination and worry significantly mediated the association of dBTP with depression and anxiety. Deviation from balanced TP, which was linked with RNT, turned out to be associated with elevated levels of depression and anxiety. As a clinical implication, the findings of the current study may help clinicians shape their growing therapy technique, Time Perspective Therapy (TPT), considering depression and anxiety. Keywords: Time Perspective, Deviance from Balanced Time Perspective, Worry, Rumination, Adaptive humor styles, Depression, Anxiety

AnxietyDepressionHumor styles+2
Mustafa Fatih Boluvat
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Art of delay: How problem-solving affects the relationship between negative urgency and procrastination

Procrastination is a form of self-regulatory failure characterized by delaying work, leading to loss of time, and resulting in psychological distress, which is intolerable for people with higher negative urgency (NU). NU is a component of the urgency-premeditation-perseverance-sensation seeking (UPPS) model of impulsivity and can be defined as the tendency to act rashly and impulsively while experiencing negative emotions to seek immediate relief. These individuals may employ problem-solving strategies when faced with negative emotions that surpass their low tolerance level. Moreover, negative problem orientation (NPO) shapes individuals' perspectives on negative emotion-inducing problems and their approach to addressing them. The present study aimed to investigate the relationships between procrastination, NU, NPO, and problem-solving styles while controlling for age, anxiety, and depression. It was hypothesized that negative urgency would be associated with procrastination and the problem-solving styles of individuals mediating this association. Additionally, NPO was expected to moderate the relationships of NU with other study variables. 410 participants in their emerging adulthood stage (aged between 18 and 29; M = 22.04, SD = 2.75) completed an online questionnaire including measures for NU, social problem-solving dimensions, procrastination, depression, and anxiety. Results showed that while controlling for age, depression, and anxiety, individuals with higher NU procrastinated more, and all problem-solving styles mediated this relationship. On the other hand, NPO only moderated the relationship between NU and rational problem-solving style (RPS). These findings suggest a connection between NU and procrastination, and people with NU are more prone to procrastinate and tend to employ maladaptive problem-solving styles to solve their problems.

Academic procrastinationGeneral procrastinationNegative urgency
Ertürk Yılmaz
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Understanding the association between financial strain, mental health, and intention to move abroad among Turkish emerging adults: Roles of hopelessness and future anxiety

The current economic crisis in Turkey coupled with the high inflation rate has adverse effects for Turkish emerging adults' future aspirations. Recent population surveys documented that the majority of Turkish emerging adults (ages 18 and 30) feel hopeless and anxious about their future and show a strong desire to move abroad for better education and job prospects. While it is well established that Turkish emerging adults cite financial struggles, work conditions, and unemployment as their top concerns, no study to date has examined the link between financial strain, mental health, and intent to move abroad. The current study aimed to address this gap. To that aim, we recruited 308 Turkish emerging adults via social media platforms, listservs, and word of mouth. The eligibility criteria to participate were being 18-30 years old and being in transition from higher education - defined as either a) an undergraduate senior student in last year in college or b) an alumna who recently graduated but not involved in either graduate education or full-time employment. Participants filled out an online survey assessing subjective and objective financial strain, future anxiety, hopelessness, anxiety, depression, life satisfaction, as well as intentions and actions to move abroad. The survey took 15 minutes to complete. The results indicated that subjective financial strain was negatively associated with life satisfaction, and positively associated with depression, anxiety, intention, and actions to move abroad. Hopelessness mediated and future anxiety moderated the links of subjective financial strain with all three mental health outcomes (depression, anxiety, and life satisfaction). In addition, we found the mediating effect of future anxiety in the associations of subjective financial strain with the intention and actions to move abroad and the moderating effect of hopelessness for the association of subjective financial strain with the intention. The findings of the current study have implications for understanding Turkish emerging adults' mental health in an ongoing financial crisis and exploring their decision processes to move abroad.

Zeynep Betül Yücesoy
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between social problem solving and eating pathology: Parallel and serial mediating roles of emotional eating and intuitive eating

This study suggests that a tendency to alter dietary intake to cope can establish a ground for eating pathology. Coping-related eating measures, emotional eating, and intuitive eating were examined as mediators in the relationship between social problem solving and eating pathology. A convenience sample of 377 university students aged between 18 and 30 were recruited. Parallel and serial mediation analyses were conducted. Results indicated that intuitive eating and emotional eating fully mediated the relationship between social problem solving and eating pathology, both independently and sequentially. Findings suggest that deficiencies in effectively dealing with issues in daily life might lead to altering dietary intake as an attempt to cope, which might ultimately lead to eating pathology. The associations between eating pathology components and maladaptive problem-solving style are also discussed within the perspective of the transdiagnostic eating disorder model.

Feeding and eating disordersIntuitive eatingEating
Sıla Özer
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Association of childhood emotional maltreatment with depression and anxiety: Serial mediating roles of distress intolerance and repetitive negative thinking

Childhood emotional maltreatment (CEM) is characterized by recurring destructive interactions (i.e., emotional abuse and emotional neglect) between a child and their caregiver(s), which become habitual and ingrained within the relational context. CEM had been consistently demonstrated to be strongly linked to the development of depressive and anxiety disorders. On the other hand, distress tolerance is defined as one's capacity to endure and tolerate negative experiential and emotional states, and it is conceptualized as one's propensity for aversive reactivity. Lack of distress tolerance, or distress intolerance, is associated with maladaptive emotion regulation and coping strategies, such as repetitive negative thinking (RNT). RNT is characterized by a cognitive tendency to recurrently engage in negative thinking. This style is distinguished by its repetitive, intrusive nature, and difficulty in disengagement. While RNT may create a false sense of control over distressing emotions and situations, it ultimately sustains a cycle of negative affect and maladaptive coping. Although several studies have shown that CEM is associated with distress intolerance, there is a need in the literature for a transdiagnostic investigation of whether CEM is associated with depression and anxiety through distress intolerance and RNT, respectively. Therefore, the current study aims to investigate a multiple serial mediation model by proposing that the relationship between CEM and both depression and anxiety is serially mediated by distress intolerance and RNT. A further objective of the current study is to explore an alternative multiple serial mediation model, wherein the relationship between CEM and empathy is serially mediated by distress intolerance, RNT, and both depression and anxiety. Within this exploratory framework, it was hypothesized, based on existing literature, that only distress intolerance serves as a mediator between CEM and empathy. A total of 548 participants (86.9% women), aged 18 to 66 (M = 32.8, SD = 9.1), completed scales measuring CEM, distress intolerance, RNT, empathy, depression, and anxiety. The findings revealed that distress intolerance and RNT serially and significantly mediated the relationship between CEM and both depression and anxiety. Furthermore, although distress intolerance functioned as a mediator in the association between CEM and empathy, the exploratory analysis showed that distress intolerance, RNT, and depression or anxiety did not serially mediate this association. Importantly, the results have implications for transdiagnostic models and treatments of emotional disorders emphasizing aversive reactivity to negative emotions and maladaptive emotion regulation and avoidant coping strategies.

Mustafa Yıldız
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Intolerance of uncertainty and anxiety and depression symptomatology in breast cancer survivors: Mediating role of fear of cancer recurrence and moderating role of social support

Breast cancer is one of the most common cancer types and despite that, it has an increasing survival rate. Therefore, the number of cancer survivors is increasing throughout the world. The post-treatment process of breast cancer can be challenging, and it involves a lot of uncertainty. Intolerance of uncertainty (IU) is as a dispositional characteristic which is caused by negative cognitive, emotional, and behavioral reactions that people have against uncertain events. Although robust evidence exists regarding the association between IU and depression/anxiety symptoms, the underlying mechanism through which IU is related to depression/anxiety in breast cancer survivors have received little empirical attention. The uncertainty in the post-treatment process related to recurrence creates a fear of cancer recurrence (FCR). Several studies indicate that FCR is related with increased risk of depression while perceived social support has a positive impact on mental health. However, the mechanism of action by which perceived social support affects FCR is not clear in the literature. Overall, most of the studies done on these topics comes from Western countries, and the ones from Turkey are not sufficient to understand the specific pathways between these factors. Therefore, the aim of this study is to explore the mediating role of FCR and the moderating role of perceived social support on the association between IU and anxiety and depression. In this study, data were collected cross-sectionally through convenience sampling. A total of 269 participants were recruited for the study. Participants completed a sociodemographic questioner, Intolerance of Uncertainty Scale, Fear of Cancer Recurrence Scale, Multidimensional Scale of Perceived Social Support and Depression Anxiety Stress Scale. According to the results, there was a positive relationship between IU, FCR and depression and anxiety levels. Additionally, FCR fully mediated the association between IU and depression and anxiety. In other words, among breast cancer survivors, those with higher IU had higher FCR and consequently this led to higher anxiety and depression levels. There was no significant moderating effect of perceived social support in the association between FCR and depression and anxiety. Overall, these findings illustrate that individuals with high IU are more likely to have greater fear against cancer recurrence, which in turn is linked with increased symptoms of depression and anxiety. As a clinical implication, the findings of the current study are helpful for extending the current knowledge on the factors that are associated with anxiety/depression symptomology in breast cancer survivors. Furthermore, based on these findings, future studies can further investigate the effect of IU and FCR on cancer survivors' well-being and explore effective interventions for preventing psychopathology among breast cancer survivors.

Nilsu Solmaz
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Individual Self-Help Plus (SH+) for women earthquake survivors: Pilot randomized controlled trial

This pilot randomized controlled trial was conducted in Hatay province, Türkiye, targeting women aged 18-65 living in container cities after the February 2023 earthquakes. The sample included women aged 18 to 65 who met the inclusion criteria: direct exposure to the earthquake, elevated psychological distress (Kessler Psychological Distress Scale, K10 >15), and impaired psychosocial functioning (WHO Disability Assessment Schedule 2.0, WHODAS 2.0 >16). Participants were randomly assigned to either the SH+ intervention group or a control group by an independent researcher to ensure allocation concealment and minimize selection bias. The final analysis was conducted on completers only, comprising 23 participants in the SH+ group and 14 participants in the control group. A series of repeated measures MANOVA and post hoc pairwise analyses were conducted to evaluate changes from pre- to post-intervention. Within the SH+ group, participants demonstrated statistically significant reductions in depressive symptoms, anxiety, post-traumatic stress, and prolonged grief, indicating that the adapted SH+ intervention had a meaningful impact on key psychological symptoms. Furthermore, post-assessment comparisons between the intervention and control groups revealed significantly greater improvements in depressive symptoms, anxiety, and post-traumatic stress among those who received SH+. The significant improvements observed in participants receiving the SH+ intervention underline the importance of involving the target population in the development and adaptation of mental health programs. By engaging survivors as partners, the intervention was better positioned to address the complexities of trauma recovery in a way that respects local values and experiences. The study provides preliminary evidence that the individually delivered SH+ intervention is feasible and acceptable in a post-disaster setting. Preliminary evidence suggests it effectively reduces key psychological symptoms, making it a promising approach to support mental health and resilience among women earthquake survivors in Türkiye.

Psychological traumaStress disorders-post traumaticGeneralized anxiety disorder
Asude Uçal
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Interplay of sociocultural attitudes towards appearance, benevolent sexism, and mental well-being: A self-objectification framework

Sociocultural appearance pressures and traditional gender roles play a critical role in shaping individuals' body image and psychological well-being. Grounded in self- objectification theory, this study examined how internalized standards regarding appearance contribute to symptoms of anxiety and depression through three mediators: body surveillance, body shame, and appearance anxiety. Benevolent sexism was examined as a moderator of the relationship between appearance pressures and self-objectification. Data were collected from 314 Turkish participants and analyzed using Hayes' PROCESS macro. Results showed that sociocultural pressures had a significant direct effect on mental health symptoms. Among the proposed mediators, only appearance anxiety was significant. Benevolent sexism did not moderate any of the hypothesized pathways. Analyses by age group suggested that younger and older adults may experience appearance pressures through different psychological pathways, underscoring the potential value of age-sensitive approaches. Exploratory gender-based analyses showed that for women, sociocultural pressures predicted symptoms both directly and indirectly through appearance anxiety, while for men, the effect was fully mediated. These findings highlight appearance anxiety as the most salient mechanism linking appearance-based social pressures to mental health, emphasizing the need for culturally and gender-sensitive interventions.

Berrak Akyol
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Çocukluk çağı travmaları, bağlanma stilleri ve narsisistik kişilik özellikleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi

Mevcut çalışmada, genç yetişkinlerin çocukluk çağı travmaları, bağlanma stilleri ve narsisistik kişili özellikleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemini 18-45 yaş aralığında bulunan 148'i kadın (%38) ve 241 (%62) olmak üzere 389 genç yetişkin birey oluşturmaktadır. Veri toplama araçları Kişisel Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği ve Beş Faktör Narsisizm Ölçeği-Kısa Form kullanılmıştır. Çalışmadan elde edilen verilerin test edilmesi amacıyla bağımsız örneklemler t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), korelasyon analizi ve çoklu doğrusal regresyon analizi yapılmıştır. Araştırma sonuçları incelendiğinde, fiziksel istismar, fiziksel ihmal ve cinsel istismarın cinsiyet ve eğitim düzeyine göre farklılaştığı bulunmuştur. Bağlanma stillerinin cinsiyete göre anlamlı şekilde farklılaşmadığı ancak eğitim düzeyine göre farklılaştığı görülmüştür. Kırılgan narsisizmin cinsiyete göre farklılaşmadığı ancak büyüklenmeci narsisizmin cinsiyete göre farklılaştığı ve narsisizmin eğitim düzeyine göre farklılaşmadığı görülmüştür. Yapılan korelasyon analizi sonuçlarına göre güvenli bağlanmanın fiziksel ve duygusal istismar ile negatif yönlü, duygusal ihmal ile pozitif yönlü bir ilişki görülmüştür. Kaygılı bağlanmanın fiziksel istismar ve duygusal ihmal ile negatif yönlü, duygusal istismar ile pozitif yönlü ilişkisi olduğu görülmüştür. Kaçınan bağlanmanın fiziksel istismar ve duygusal ihmal ile negatif yönlü, duygusal istismar ile pozitif yönlü bir ilişkisi olduğu görülmüştür. Kırılgan narsisizmin cinsel, fiziksel ve duygusal istismar ile pozitif yönlü bir ilişkisi olduğu görülmüştür. Büyüklenmeci narsisizmin fiziksel ve duygusal istismar ile pozitif yönlü bir ilişkisi olduğu, fiziksel ihmal ile negatif yönlü bir ilişkisi olduğu görülmüştür. Narsisizmin bağlanma stilleri ile bir ilişkisi olmadığı görülmüştür. Regresyon analizi sonuçlarına göre çocukluk çağı travmaları kırılgan narsisizmi anlamlı şekilde yordamaktadır. Çocukluk çağı travmaları ve bağlanma stilleri ile büyüklenmeci narsisizmi anlamlı şekilde yordamaktadır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar, alanyazın ışığında tartışılmış olup, gelecekte araştırmalar için önerilerde bulunulmuştur.

Şeyma Meryem Yıldırım
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Predicting relationship satisfaction: dark triad personality traits, love attitudes, attachment dimensions

The present study aimed to investigate the role of dark triad personality traits (narcissism, Machiavellianism and psychopathy), love attitudes and attachment dimensions (attachment anxiety and attachment avoidance) on relationship satisfaction. The sample of the study composed of 336 (131 males, 205 female) university students with an age range between 19 to 43 years. The participants completed Experiences in Close Relationships Scale-Revised, Relationship Assessment Scale, Short Dark Triad Questionnaire, and Love Attitudes Scale. Regression analyses were conducted in order to find out the predictors of relationship satisfaction. Results showed that psychopathy, attachment anxiety, and ludus love style negatively predicted relationship satisfaction, whereas attachment avoidance positively predicted relationship satisfaction. Regression analysis suggested that there might be potential mediators, therefore a path analysis was performed to test the proposed model and to examine the associations between dark triad personality characteristics and relationship satisfaction via attachment dimensions and love attitudes. Results revealed significant pathways. Machiavellianism was found to be positive predictor of attachment anxiety, which in turn predicted increased ludus and lessened relationship satisfaction. Results also revealed that narcissism was inversely associated with attachment anxiety; in turn it predicted ludus and relationship satisfaction, respectively. The results were discussed in terms of potential limitations and importance for future research. Keywords: Relationship Satisfaction, Dark Triad, Attachment anxiety, Attachment avoidance, Love Styles, Love Attitudes

LoveAttachmentAnxiety+7
Aşkım Nur Yücesan
Doğuş University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between early maladaptive schemas, perceived maternal parenting style, emotion regulation difficulties and psyhological well-being

Although many studies have elaborated the relationships between early maladaptive schemas, perceived maternal parenting style and psychopathology regarding Young's Schema Theory, few researches examined the relations of these dynamics with emotion regulation difficulties. Therefore, the purpose of the present study was (1) to examine possible effects of demographic variables on schema domains, maternal parenting style, emotion regulation difficulties and psychological symptoms; (2) to investigate the relationships between perceived maternal parenting style, schema domains, difficulties in emotion regulatory processes and psychological distress level; (3) to determine predictive factors of schema domains, emotion regulation difficulties and psychopathology. The sample of the study consisted of 372 individuals who were mostly recruited from the Doğuş University (285). Young Schema Questionnaire- Short Form 3 (YSQ-SF3), Young Parenting Inventory (YPI), Difficulties in Emotion Regulation Scale (DERS) and Brief Symptom Inventory (BSI) were administered to participants. In order to investigate the research question, a separate set of MANOVAs, ANOVAs, t- tests, bivariate correlation and hierarchical regression analyses were conducted. Results of MANOVA yielded that females had lower scores in Disconnection schema domains while they obtained higher score in Clarity subscale of DERS than males. Besides, younger participants had higher scores in this Clarity subscale, compared to older ones. The zero order correlations indicated a number of significant correlations between measures of the study, which was consistent with the previous findings. The hierarchical analyses revealed that negative maternal parenting behaviors were significant predictor of all schema domains. Regarding Goal subscale of DERS, the negative maternal parenting and Impaired Autonomy positively predicted difficulties in engaging goal-directed behaviors during negative emotional state, whereas Disconnection was negatively predicted difficulties in engaging goal-directed behaviors. In terms of Strategy and Impulse subscales of DERS, the negative maternal parenting and Impaired Autonomy were positively associated with difficulties in using effective strategies and controlling impulsive behaviors when experiencing negative affect, Impaired Limits appeared as negatively associated factor for Strategy and Impulse subscale. The significant predictor of Non-Acceptance subscale of DERS was found as Impaired Autonomy. Regarding Clarity and Awareness subscales, Disconnection was positively predicted difficulties in being clear and aware of negative emotions, whereas Other-Directedness was negatively predicted difficulties in Clarity and Awareness subscales. Finally, perceived negative maternal parenting style, Impaired Autonomy and Disconnection schema domains were positively associated with psychological symptoms, while Impaired Limits was negatively associated with psychological distress level. On the contrary of expectations, emotion regulation difficulties were not appeared as significant predictors of general psychological disturbances in spite of the fact that the zero-order correlation analyses found significant association between them. These results were discussed regarding potential limitations and future suggestions. Keywords: Early maladaptive schemas, perceived maternal parenting styles, emotion regulation difficulties, psychological symptoms.

Parents perceptionMotherhoodEmotion regulation+5
Buket Çalışkan
Doğuş University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessEN

An experimental investigation of the effects of state and trait anxiety and self-esteem on decision making

The dynamics of how people make decisions has received attention for a long time. But it is a very recent assumption that emotions have unique effects on how people decide. Anxiety –as one of the widespread form of negative emotionality- is also shown to have an impact on decision making but findings are contradictory across studies for both state and trait forms of anxiety. This study tries to explore the influence of state and trait anxiety on Iowa Gambling Task (IGT), a well-validated behavioral index of decision making, by experimentally inducing anxious mood. Also, the association between self-esteem and decision making is investigated, since few studies reported inconsistent data. A hundred and three university students were assigned to mood induction or control group randomly. State Trait Anxiety (STAI), Beck Depression Inventory (BDI), Positive and Negative Affect Schedule (PANAS), Rosenberg Self Esteem Scale (RSES) and sociodemographic form were used as instruments. To induce anxious mood, movie scripts were used. To pursue changes in mood STAI – State form, PANAS and visual analogue scales were used at different times. Results revealed that the control and experimental group were similar in performance in IGT, but experimental group picked fewer cards from an advantageous deck, indicating impairment in decision making. This finding supported partially the hypothesis that anxious mood induced by an irrelevant source impairs decision making. However, trait anxiety affected negatively decision making, since those high on trait anxiety scores lower in IGT, picked less from an advantageous deck and more form a disadvantageous deck. Nonetheless, the correlations between self esteem and decision making as measured by a complex task was non-significant. The findings are discussed in the light of relevant literature. Key words: State Anxiety, Anxious mood, Trait Anxiety, Iowa Gambling Task, Self Esteem, Decision Making, Mood Induction

Self esteemExperimental methodsState anxiety+7
Seha Çobanoğlu
Doğuş University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Eve bağlı hastalara bakım verenlerin kişilik özellikleri ile sağlık algıları arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Bu araştırmanın amacı, Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi kayıtlarında bulunan ve evde bakım hizmeti alan hastaların bakım verenlerinin kişilik özellikleri ile genel sağlık algıları arasında bir ilişki olup olmadığının belirlenmesidir. Yöntem: Araştırmaya 2017 yılı Şubat, Mart ayları içerisinde İstanbul ilinde Pendik bölgesinde ve Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi kayıtlarında bulunan 600 evde bakım hastası arasından oranlı küme örnekleme yaklaşımına göre seçilen 86 kişinin katılmıştır. Araştırmada evde bakıma ihtiyacı olan hastaların bakım verenlerinin kendileri ve bakım verdikleri kişiler ile ilgili verileri toplamak amacıyla araştırmacı tarafından geliştirilen kişisel bilgi formu ile bağımsız değişkenlere yönelik bilgiler toplanmıştır. Ayrıca TIPI-10 (On Maddeli Kişilik Envanteri) ve Sağlık Algısı Ölçeği (Perception of Health) veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Betimsel ve ilişkisel tarama modelinin analizinde SPSS 23.0 programından yararlanılmıştır. Araştırmada, verilerin çözümlenmesinde frekans, yüzdelik, aritmetik ortalama, standart sapma, min-max değerler, Pearson Kolerasyon, bağımsız t testi ve varyans analizi (ANOVA testi) kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmada bakım verenlerin yaş ortalaması 42,3±11,3 yıl (min:25, max:58) olurken, %74,4'ü kadın ve %25,6'sının erkek olduğu saptandı. Bakım veren kişilerin %51,9'u 36-51 yaş arasında ve %54,7'si ilkokul mezunudur. Bakım verenlerin %79,8'i evli ve %72,6'sı çalışmamaktadır. Hasta ve yaşlılara bakım veren kişilerin, %61,4'nün bir sosyal güvencesi olduğu, %45,7'sinin 801-1500 Tl arasında aylık kazancı olduğu belirlendi. Bakım verenlerin %87,2'si 3 ya da daha fazla kişi ile beraber oturmaktadır. Bakım veren kişilerin %57,0'sinin herhangi bir sağlık problemi olduğu ve bu kişilerin 49 tanesinde bir ve birden çok rahatsızlık saptandı. Ayrıca bu kişilerin %44,2'si sürekli olarak bir ilaç kullandığını belirtti. Bakım veren kişilerin %27,9'u hastanın kızıydı, %69,8'i 6 saat ve üzerinde bakım verdiğini belirtirken, %38,4'ünün bakım vermesine yardımcı bir kişinin olmadığı tespit edildi. Bakım alan kişilerin %72,1'i kadın, %93,6'sı 50 yaş ve üzeri ve %74,4'nün yatağa bağımlılığı olduğu saptandı. OMKÖ ölçeği alt boyutları arasında "Duygusal dengelilik" ortalama puanı 5,96 ile en yüksek kişilik özelliği iken "Dışadönüklük" 4,28 ile en düşük olan ortalama puandır. Sağlık algısı ölçeği alt boyutları arasında "sağlığın önemi" ve "öz farkındalık" en yüksek ortala puan alan kısımlar iken en düşük sağlık algısı ölçeği alt boyutu "kesinlik" olarak saptandı. Kişilik özellikleri alt boyutlarından sorumluluk, yumuşak başlı olma ve duygusal dengelilik arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Sağlık algısı ölçeği alt boyutlarından kontrol merkezi ile kesinlik ve sağlığın önemi arasında zayıf ve pozitif yönlü; öz farkındalık ve sağlığın önemi arasında ise zayıf ve pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Bakım verme, hem bakım veren hem de hasta için oldukça zor ve sıkıntılı bir süreçtir. Bakım verenlerin sağlık durumlarının, bakım alanların ruhsal ve fiziksel iyi oluşlarına da etkisi olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda bakım verenlerin çoğunun kadın olduğu, bakım verme yükünün çok az paylaşıldığı ve bakım verenlerin kendi kronik hastalıkları olduğu gibi, bakım verme işinden ötürü ruhsal ve fiziksel sağlık sorunları yaşadıkları da görülmüştür. Çalışmamız sonucunda bazı bakım verenlerin psikolojik destek almaya istekli oldukları görülmüştür. Bu nedenle aile bakımının güçlendirilmesini sağlayacak biyolojik ve psikolojik sağlık hizmetlerin oluşturulması çok önemlidir. Anahtar Sözcükler: Eve Bağımlı Hasta, Bakım Verme, Sağlık Algısı, Kişilik

AlgıBakımBakıma muhtaç kişiler+6
Altuğ Koraltan
Doğuş University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Majör depresif bozukluk tanısı konmuş kadınların depresyon düzeyi ile çocukluk çağı istismarı arasındaki ilişkide öz-şefkat ve psikolojik dayanıklılığın aracı rollerinin araştırılması

AMAÇ: Bu araştırmanın amacı, çocukluk çağı cinsel istismar öyküsü bildiren depresyon tanısı almış kadınların çocukluk çağı travmaları ve depresyon düzeyi arasındaki ilişkide öz-şefkat ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin aracı rolü olup olmadığını incelemektedir. Ayrıca, araştırmanın diğer bir amacı, cinsel istismar öyküsü bildirmeyen kadınlarla öz-şefkat, psikolojik dayanıklılık ve çocukluk çağı travma alt boyutları bakımından karşılaştırmasını yapmaktır. YÖNTEM: Araştırma, ilişkisel tarama modelinde yürütülmüş olup, uygun örnekleme yöntemi ile kesitsel bir çalışma yapılmıştır. Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde ayaktan tedavi gören majör depresif bozukluk tanısı konmuş 100 kadın araştırmaya katılmıştır. Yapılan klinik görüşmelerle, kadınların çocukluk çağı cinsel istismara maruz kalma durumuna göre gruplara ayrılmıştır. Katılımcılara, Sosyo-demografik Bilgi Formu, Klinik Görüşme Formu, Çocukluk Çağı Travma Ölçeği, Öz-duyarlılık Ölçeği, Yetişkin Dayanıklılık Ölçeği, Genel Aidiyet Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmada grupların karşılaştırılması için t-test; korelasyonel analiz için Pearson Korelasyonu, aracı rolün incelenmesi için hiyerarşik regresyon analizi uygulanmıştır. BULGULAR: Araştırmada elde edilen bulgulara göre, cinsel istismar öyküsü bildiren majör depresif bozukluk tanısı konmuş kadınların olumsuz öz-şefkat alt boyutlarından öz-yargılama ve izolasyon puanları daha yüksek; olumlu öz-şefkat alt boyut puanlarından bilinçlilik ve paylaşımların bilincinde olmak alt boyutları sadece majör depresif bozukluk tanısı konmuş gruba kıyasla anlamlı düzeyde daha düşüktür. Psikolojik dayanıklılık alt boyutlarından yapısal stil, aile uyumu ve gelecek algısı puanlarının anlamlı düzeyde daha düşük olduğu bulunmuştur. Korelasyon ve regresyon bulguları incelendiğinde, cinsel istismar öyküsü bildiren majör depresif bozukluk tanısı konmuş kadınların depresyon düzeyleri, psikolojik dayanıklılık sosyal kaynaklar ve sosyal yeterlilik alt boyutları tarafından negatif yönlü; öz-şefkat izolasyon alt boyutu tarafından pozitif yönlü ve anlamlı düzeyde yordanmaktadır. Ayrıca, cinsel istismar öyküsü bildiren majör depresif bozukluk tanısı konmuş kadınların cinsel istismara yönelik değişkenleri bakımından öz-şefkat ve psikolojik dayanıklılık alt boyutlarında anlamlı farklılıklar olduğu saptanmıştır. SONUÇ: Araştırma bulguları doğrultusunda, majör depresif bozukluk tanısı konmuş cinsel istismar öyküsü bildiren kadınlarda depresyon, öz-şefkat ve psikolojik dayanıklılık düzeyleri arasındaki ilişkinin cinsel istismar öyküsü bildirmeyen majör depresif bozukluk tanısı konmuş kadınlara kıyasla daha yüksek olmasının özellikle travmatik deneyimle ilişkilendirilebilecek depresyonun şiddetini azaltmaya yönelik öz-şefkat ve dayanıklılık becerilerinin önemi ortaya koyulmuştur. Ruh sağlığı alanında verilen hizmetler kapsamında, özellikle travmatik deneyimler ve eşlik eden psikopatolojilere yönelik koruyucu ve geliştirici olması bakımından söz konusu değişkenlerin değerlendirilebileceği ve ileri araştırmalarla desteklenebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Depresyon, Cinsel İstismar, Öz-şefkat, Psikolojik Dayanıklılık, Travma.

Cinsel istismarDepresif bozuklukDepresif bozukluk-majör+7
Kader Bahayi
Doğuş University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Ülke değiştiren bireylerin arasında kişilik inançları, travma sonrası büyüme ve sosyokültürel uyumun değerlendirmesi

Dünyanın her bölgesinde göç ve göç eden olgulara yönelik ilgi hem psikiyatristler hem klinik psikologlar tarafından yürütülen projeler ve araştırmalarda giderek artmaktadır. Bu araştırma, ülke değiştiren bireylerin kişilik inançları, sosyokültürel uyum ile travma sonrası büyümeleri arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamıştır. Araştırmaya iş ve/veya eğitim amacıyla Türkiye'ye yerleşen 18-50 yaşları arasında 352 İran vatandaşı katılmıştır. Örneklem 193 (%54,8) kadın ve 156 (%48,2) erkekten oluşmaktadır. Araştırmada katılımcılara Kişilik İnanç Ölçeği, Sosyokültürel Uyum Ölçeği, Çok Kültürlü Kişilik Ölçeği, Kültürleşme Stratejileri Ölçeği ve Travma Sonrası Büyüme Ölçeği uygulandı. Değişkenler arasındaki ilişkiler korelasyon, regresyon analizi ve yapısal eşitlik modeli uygulanarak incelendi. Elde edilen bulgulara göre yaş ve ikamet süresi ile travma sonrası büyüme ile kişilik inançları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Öte yandan, yaş ve ikamet süresi ile sosyokültürel uyum değişkeni arasında anlamlı ilişki bulundu. Kişilik inançları ile sosyokültürel uyum arasındaki ilişki incelendiğinde, kategorik kişilik özellikleri belirgin olan bireylerin sosyokültürel uyum ile ilgili güçlük yaşadıkları sonucuna ulaşıldı. Kişilik inançları ile travma sonrası büyüme değişkenleri arasında ise negatif yönlü ve anlamlı ilişki saptandı. Öte yandan çok kültürlü kişilik ile sosyokültürel uyum değişkenleri arasında negatif yönlü ve anlamlı ilişki olduğu sonucuna ulaşıldı. İlişkisel bulguların elde edilmesiyle, araştırmada iki farklı model oluşturularak değişkenler incelendi. İlk modelde kişilik inancının travma sonrası büyümeyi yordamasında, sosyokültürel uyumun etkisi değerlendirildi. Kişilik inançları ile travma sonrası büyüme arasında sosyokültürel uyumun kısmi aracı rolü olduğu sonucuna ulaşıldı. İkinci modelde ise çok kültürlü kişilik ile kültürleşme stratejileri arasında sosyokültürel uyumun aracı rolünü sınamak için hipotetik bir model kuruldu. Elde edilen bulgular doğrultusunda çok kültürlü kişilik ile kültürleşme stratejileri arasında sosyokültürel uyumun kısmi aracı rolü olduğu tespit edildi. Elde edilen bulguların, göç ile ilişkili psikososyal unsurların anlaşılması ve göç eden bireylerin çok kültürlü kişilik ve travma sonrası büyümeyi yaşamalarında etkili olabileceğine yönelik geliştirilebilecek müdahale yaklaşımlarına katkıda bulunulabileceği düşünülmektedir.

GöçlerGöçmenlerKişilik+7
Mahsa Jostejouy Khoeı
Doğuş University · Institute of Graduate Studies
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

İrritabl barsak sendromu ve fonksiyonel dispepsi tanıları konmuş hastalar ile tanı konmamış bireylerin mizaç, bağlanma ve kaygı özellikleri açısından karşılaştırılması

Fonksiyonel gastrointestinal hastalıklar (FGİH), organik bir sebep bulunamayan, psikososyal faktörleri içine alan hastalık grubu olarak tanımlanmaktadır. FGİH grubu içinde yer alan İrritabl Barsak Sendromu (İBS) ve Fonksiyonel Dispepsi (FD), ülkemizde ve dünyada poliklinik başvurularının önemli bir kısmını oluşturan hastalıklardır. Bu çalışmada, İBS ve FD tanıları konmuş hastalar ile tanı konmamış bireylerin mizaç, bağlanma ve kaygı özelliklerinin karşılaştırılması amaçlandı. Katılımcılar, Kadıköy Florence Nightingale Hastanesi Gastroenteroloji Servisinde ROMA IV kriterlerine göre tanı konmuş İBS (n=46) ve FD (n=35) hastaları arasından gönüllülük ve ulaşılabilirlik ilkelerine göre seçildi. Tanı konmamış bireylerden oluşan karşılaştırma grubu (n=52) aynı hastanenin çalışanlarının katkısı ve meslek grupları aracılığı ile ulaşılabilirlik ilkesine göre oluşturuldu. Mizaç değişkeni Cloninger Mizaç ve Karakter Envanteri (TCI) ile, bağlanma, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri (YİYE II) ile, kaygı, Speilberger Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI II) kullanılarak ölçüldü. Sonuçlar, Tanı (+) grubunun bağlanma ve sürekli kaygı puan ortalamalarının Tanı (-) grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğunu gösterdi. Mizaç değişkeninde; Tanı (-) grubu ile karşılaştırıldığında, İBS grubunda yenilik arayışı ve zarardan kaçınma alt ölçek puan ortalamaları anlamlı derecede yüksek iken, sebat etme alt ölçeğinde düşük bulundu, ödül bağımlılığında anlamlı bir fark bulunmadı. Tanı (-) grubu ile karşılaştırıldığında, FD grubunda, yenilik arayışı yüksek iken sebat etme puan ortalamaları anlamlı düzeyde düşük bulundu. Lojistik regresyon analizi sonuçlarına göre, bağlanma ve kaygı değişkenlerinin İBS ve FD hastalıkları üzerinde anlamlı yordayıcı etkiye sahip olmadığı; yenilik arayışı, zarardan kaçınma ve sebat etme mizaç değişkenlerinin tanılar üzerinde anlamlı yordayıcı etkisi olduğu bulundu.

BağlanmaDispepsiGastrointestinal hastalıklar+5
Ebru Erol
Doğuş University · Institute of Graduate Studies
2021
00