Hitit University
Discipline

Family Medicine

Hitit University

940

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü basamak bir hastanenin aile hekimliği polikliniğine başvuran hastaların kırsal ve kentsel bölgede yaşamalarına göre geleneksel ve tamamlayıcı tıp konusundaki bilgi ve tutumları

Giriş ve Amaç: İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen öncelikli amaçlardan biri sağlıklı olmaktır. Toplumların, modern tıptaki gelişmelerden önce, sağlık için uyguladıkları yöntemleri içinde yaşadıkları coğrafyaya, kültürlerine veya inançlarına göre şekillendirdikleri görülür. Dünyada ve ülkemizde, konvansiyonel tıp dışı yöntemlere olan talep artmıştır. Bu çalışmada, Çorum ilinde kentsel ve kırsal bölgede yaşayan halkın, yaygınlığı giderek artan geleneksel ve tamamlayıcı tıp yöntemleri ile ilgili bilgi ve tutumlarını araştırmak, bunu etkileyen faktörleri ortaya koyabilmek ve buradan elde edilen verilerle halk sağlığına ve literatüre katkı sağlayabilmektir. Gereç ve Yöntem: T.C. Sağlık Bakanlığı Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası bireylerin kentsel ve kırsal yaşam bölgelerine göre gruplandırılarak 10 Mart – 31 Mart 2021 tarihleri arasında katılımı ile kesitsel-tanımlayıcı bir çalışma olarak gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara yüz yüze anket yöntemi ile çalışma ekibi tarafından oluşturulmuş geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) konusundaki bilgi ve tutumları sorgulayan anket uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplam 385 kişi katıldı. Katılımcılardan 277 (%71,9) kişi kentsel bölgede yaşayan katılımcılardan, 108 (%28,1) kişi kırsal bölgelerde yaşayan katılımcılardan oluşmaktaydı. Kentsel bölgede yaşayan katılımcıların yaş ortalaması 40,59±11,95 yıl, kırsal bölgede yaşayan katılımcıların yaş ortalamaları 41,01±14,61 yıl idi. En az bir veya daha fazla GETAT yönteminin duyulması, kentsel bölgede %92,1 (n=255) kırsal bölgeye göre %76,9 (n=83) daha yüksek saptanmıştır (P<0,001). En sık duyulan yöntemlerin kentsel bölgede sülük tedavisi (Hirudoterapi) %79,1, kırsal bölgede %62 masaj terapisinin olduğu görülmüştür. Bu duruma etkili faktörler olarak, her iki bölgede de daha yüksek eğitim düzeyine sahip olunması ve aylık gelirin daha iyi olması arasında istatistiksel anlamlı ilişki olduğu saptandı. GETAT yöntemi uygulatılmasında ise yaşam bölgeleri arasında istatistiksel anlamlı fark olmamakla birlikte, kentsel bölgede yaşayan 255 kişiden 130'u (%51,0), kırsal bölgede yaşayan 83 kişiden 36'sı (%43,4) en az bir veya daha fazla GETAT yöntemi uygulattıklarını belirtmiştir (P=0,229). Her iki bölgede de masaj terapisinin en sık uygulatılan uygulama (kentsel bölgede %27,1, kırsal bölgede %21,3) olduğu görülmüştür. Kentsel bölgede yaşayanlar GETAT yöntemlerini en sık sırasıyla; %62,5 internet, %54,3 televizyon, %50,8 arkadaş çevresinden duyduklarını belirtirken, kırsal bölgede yaşayanlarda ise en sık %63,4 televizyon, sonrasında %48,8 ile internet ev %47,5 ile arkadaş çevresinden duyduklarını belirtmişlerdir. Katılımcıların GETAT yöntemlerini uygulatmayı düşündüğünde en sık danışacağı kişiler; kentsel bölgede %84,3, kırsal bölgede %89,5 ile aile hekimleri olduğu gözlendi. Sonuç: Kentsel ve kırsal bölgede yaşayanlar arasında GETAT yöntemleri farklılık gösterebilmektedir. Bu farklılıkta eğitim durumu ve aylık gelir durumu etkili faktörler olarak saptanmış olsa da sosyokültürel etkinin ve yaşam alanına özgü faktörlerin etkisi de bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: Aile Hekimliği, Geleneksel ve Tamamlayıcı tıp, Kentsel, Kırsal

BilgiBilgi düzeyiHastalar+4
Hülya Yılmaz Başer
Hitit University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlık okuryazarlığı düzeyinin COVİD-19 korkusu üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Sağlık okuryazarlığı; kişilerin sağlıkla ilgili bilgileri ve teknolojileri anlamalarına ve kullanmalarına izin veren, sağlıkla ilgili konularda sağlık çalışanları ile problemsiz iletişim kurabilmelerini sağlayan ve ayrıca edindikleri tüm bu bilgileri eleştirebilmeye de olanak tanıyan bilgi ve becerilere sahip olmak anlamına gelmektedir. COVID-19'un hızla pandemiye dönüşümü, insanları bu yeni durum hakkında bilgi edinmeye, bu bilgileri uygulamaya ve davranışlarını da bu bilgilere göre değiştirmeye zorlamıştır. Sağlık verilerini anlayamamak paniğe neden olabilir, gerçek bilginin ve doğru bilgi kaynaklarının etkisini azaltabilir. Bu nedenle yüksek seviyedeki sağlık okuryazarlığının, kriz durumları için gerekli olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada sağlık okuryazarlığının; pandemi ortamında COVİD-19 korku düzeyi üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma 2021 yılının Nisan ayında, hastanemize başvuran 268 yetişkinle yapıldı. Bireylere; Sosyodemografik Veri Toplama Aracıyla beraber TSOY-32 Ölçeği ve COVİD-19 Korkusu Ölçeği uygulandı. Bulgular: Analiz sonuçlarına göre TSOY-32 ölçek puanının 1 birim artmasının COVID-19 Korkusu Ölçek puanında 0,28 birim azalmaya sebep olduğu belirlendi. (P<0.05) TSOY-32 düzeyi yetersiz olan katılımcıların COVID-19 Korkusu Ölçek puanları, TSOY-32 düzeyi sorunlu–sınırlı, yeterli ve mükemmel düzeyde olan katılımcılara göre anlamlı daha yüksektir. (P=0.047, P=0.001, P<0.001). Katılımcılardan COVID-19 hastalığı geçirenlerin sağlık okuryazarlığı düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur (P=0.034). Tartışma-Sonuç: Çalışmamızda TSOY-32 ölçek puanı, ülkemizde pandemi öncesi yapılmış çalışmalara nazaran daha yüksektir. Bu da pandeminin sağlık okuryazarlığı üzerine etkisi olarak düşünülebilir. Sağlık okuryazarlığının, insanların ruh sağlığını korumaya ve yaşam kalitesini artırmaya yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda COVİD-19 hastalığı geçiren kişilerin sağlık okuryazarlığı, geçirmeyen kişilere göre anlamlı olarak düşük çıkmıştır bu da yukarıdaki açıklamayı desteklemektedir. Bu nedenle insanların sağlık okuryazarlığını yükseltmek, korkularını azaltmak ve sağlıklarını arttırmak için stratejik bir yaklaşım olabilir. Ayrıca sağlık okuryazarlığının, mevcut pandemiyi ve gelecekteki potansiyel pandemileri azaltmak ve kontrol altına almak için sosyal sorumluluğun temel bir unsuru olarak görülmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Covid-19 korkusu, Sağlık okuryazarlığı, Pandemi psikolojisi

AnksiyeteCOVID 19Korku+2
Yağmur Öznur Köksal
Hitit University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çölyak hastalarında yaşam kalitesinin hastanın kendisi, ailesi ve aile hekimi tarafından değerlendirilmesi

Amaç: Çölyak hastalarının tedavisinde psikososyal ve toplumsal destek önemli rol oynamaktadır. Yaşam kalitelerini aile üyeleri veya doktorundan farklı kötü veya iyi algılayabilir. Bu çalışmanın amacı özellikle psikososyal tedavide çok etkili olan bu üçlünün durumu benzer açılardan değerlendirmelerine ve iş birliği yolları yaratmalarına zemin hazırlamak ve hastanın yaşam kalitesi konusundaki algı farklılıklarını göstermektir. Hastanın yaşam kalitesinin kendisi, ailesi ve hekimi açısından nasıl göründüğünün belirlenmesi ve bunların karşılaştırılması; birinci, ikinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetleri için gerekli verilere katkı sağlanacaktır. Çorum'da yaşayan Çölyak hastalarının verileri elde edilecek ve gerekli iyileştirmeler için farkındalık yaratılacaktır. Gereç ve Yöntem: Çorum'daki 69 aile sağlığı merkezinden 25'i ve 186 Aile hekiminin 48'i ve 18-65 yaş arası, okur-yazar, gönüllü 68 çölyak hastası çalışmaya katılmıştır. Ağır psikiyatrik, nörolojik, fiziksel rahatsızlığı bulunanlar, tek başına yaşayanlar, bakımevinde kalanlar ve son 6 ayda aile hekimini değiştirenler dışlanmıştır. Aile hekimi, hasta ve hasta yakını aile sağlığı merkezlerinde, aynı zamanda, tek seferde ve farklı odalarda çölyak hastalığı yaşam kalitesi anketi (CDQ) doldurmuştur. Bulgular: Aile hekimi, hasta ve hasta yakınları yaşam değerlendirmeleri kendi içinde birbirleriyle %85 uyumludur. Ancak aile hekimleri çölyak hastalarının yaşam kalitesini anlamlı fark yaratacak derecede 14,618 puan yüksek algılamaktadır. Hasta ve hasta yakınları yaşam kaliteleri değerlendirmeleri birbirine yakındır. Hastaların yaşı arttıkça ve eğitimleri düştükçe yaşam kalitelerinin azaldığı bulunmuştur. Öğrencilerin yaşam kalitesi diğer mesleklere göre yüksektir. Bekarların yaşam kalitesi evli ve dullara göre yüksektir. Çölyak hastaları yaşam kalitelerini bozan en önemli iki unsurun glutensiz diyetin zorlukları ve sosyal sorunları olduğunu belirtmişlerdir. Sonuçlar: Çölyak hastalarının yaşam kalitelerini olduğundan yüksek algılayan aile hekimlerinin tanı, tedavi ve takipte desteklenerek katkıları artırılmalıdır. Yaşam kalitesi düşük bulunan yaşlılar, dullar, eğitimi düşük olanlar ve ev hanımları gibi dezavantajlılar sosyal ve maddi açıdan desteklenmelidir. Genel ve yerel yönetimler ile çölyak dernekleri eşgüdüm içinde hastalarının yaşam kalitelerini yükseltecek faaliyetler yapmalıdır. Anahtar Kelimeler: Çölyak, Glütensiz, Yaşam Kalitesi, CDQ, Aile Hekimi

Çölyak hastalığı
Mustafa Azak
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Palyatif bakım hastalarına bakım verenlerde bakım yükü ve sağlık anksiyetesi ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı, palyatif bakım hastasıyla sürekli birlikte olmanın bakım verenlerin sağlığına ilişkin endişe ve soruları artırabileceği bilgisinden hareketle, bakım yükü ile sağlık kaygısı arasında bir ilişki olup olmadığını ve bunları etkileyen sosyo-demografik özellikleri araştırmaktır. Bu durumun tespit edilmesi, iki taraflı sağlık risklerinin öngörülmesi ve uygun müdahalelerin yapılması için bir fırsat sağlayabilir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve prospektif nicel çalışma olarak planlanmış olan bu araştırmada 08.07.2022 ile 08.09.2022 tarihleri arasında Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim Araştırma Hastanesi Palyatif Bakım Merkezinde takip edilen hastalara primer bakım veren kişilere sosyo-demografik veriler, Bakım Verme Yükü Ölçeği, Sağlık Anksiyetesi Ölçeği uygulandı. Bulgular: Palyatif bakım merkezinde takip edilen hastalara bakım veren kişilerde toplam sağlık anksiyetesi puanı 18,79±7,67, Bakım Verme Yükü Ölçeği ortalama puanı 37,70±16,50 idi. Sağlık anksiyete düzeyi ile bakım verme yükü düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki vardı. (r=0.372; p<0.01) Regresyon analizi sonuçlarına göre bakım verme yükü üzerinde sağlık anksiyete düzeyinin etkisi istatistiksel olarak anlamlıydı. (B=0.647; p<0.01) Bakım vermede yardım almanın bakım yükünü ve sağlık anksiyetesini azalttığı belirlendi (B=-15,006; p<0.001). Bakım vermeden memnun olma durumu bakım yükü ile ilişkisi negatif yönlü anlamlıyken (p<0.05) sağlık anksiyetesi ile ilişkisi çok değişkenli analizde anlamlı değildi (p>0.05). Okuryazar olan bireylerde daha yüksek sağlık anksiyetesi (p<0.05) olmasına rağmen eğitim düzeylerinin sağlık anksiyetesi üzerine korelasyon analizi ile bakıldığında anlamlı bir etkisi yoktu (p>0.05). Sonuç: Palyatif bakım merkezinde takip edilen hastalara bakım veren kişilerde orta düzeyde bakım yükü ve artmış sağlık anksiyetesi saptandı. Bakım yükü ve sağlık anksiyetesinin ilişkili olduğu ve bakım vermede yardım almanın bakım yükünü ve sağlık anksiyetesini azalttığı belirlendi. Bakmadan memnun olma durumu bakım yükü ile negatif yönlü ilişkiliyken sağlık anksiyetesi ile anlamlı bir ilişkisi yoktu. Okuryazar düzeyinde eğitime sahip olan bireylerde yüksek sağlık anksiyetesi olmasına rağmen eğitim düzeylerinin sağlık anksiyetesi üzerine anlamlı bir etkisi yoktu. Anahtar Kelimeler: palyatif bakım, bakım veren, sağlık anksiyetesi, bakım veren yükü

Bakım verenlerBakım verme yüküPalyatif bakım
Muhammed Raşid Kayan
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deprem sonrası dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu belirtileri ile sosyal medya bağımlılığının ilişkisi

Amaç: Sosyal medya bağımlılığı, kişinin sürekli olarak sosyal medya platformlarını kullanma ihtiyacını yaratmasına ve kullanma süresinin artmasına neden olmaktadır. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu belirtileri olan kişiler; huzursuzluklarını, gergin düşünce ve davranışlarını dengelemek ve sakinleştirmek amacıyla madde veya davranışlara bağımlı hale gelebilirler. Bu nedenle, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu belirtilerinin, sosyal medya bağımlılık düzeylerini artırabilecek bir risk faktörü olabileceği düşünülmüştür. Bu çalışma, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu ve sosyal medya bağımlılık düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmamız deprem felaketinin sonrasında yapılacağı için, çalışmamızın ikinci amacı dikkat eksikliği ve sosyal medya kullanımının depremdeki kayıplar ve/veya travmatik yaşantılarla ilişkisini gözden geçirmektir. Gereç ve yöntem: Laçin Aile Sağlığı Merkezinde kesitsel araştırma olarak yürütülen çalışmaya 18-60 yaş arası, okur-yazar, gönüllü 214 kişi katılmıştır. Çalışmayı sürdüremeyecek kadar ileri seviye bilişsel kaybı, mental ya da fiziksel kısıtlılığı olanlar dışlanmıştır. Katılımcılar Aile Sağlığı Merkezinde özel olarak hazırlanmış bir ortamda; sosyodemografik veri formu, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği ve Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği-Yetişkin Formu ölçeklerini doldurdu. Bulgular: Katılımcıların %45,8'ini kadınlar, %54,2'sini erkekler oluşturmaktadır. Katılımcıların ortalama yaşı 39,5±11,5 yıl olup, yaşları 18-60 aralığındadır. %65,4'ü evli olup eğitim düzeylerinin dağılımında üniversite mezunu olanlar daha yüksek saptandı ve %45,8 oranındadırlar. Meslek dağılımları açısından serbest meslek en sık grup iken (%37,9), bunu memur grubu (%25,2) ve ev hanımları grubu (%15,4) izledi. Deprem nedeniyle bir yakının kaybeden katılımcılarda sanal iletişim puanı ve ortanca toplam puanı daha düşük saptandı (p=0,031). Tüm katılımcılarda, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği ve Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği-Yetişkin Formu ölçeklerinin toplam puanları ve alt ölçeklerinin puanları arasında pozitif korelasyon saptandı. Sonuçlar: Çalışmada Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu belirtileri ve sosyal medya bağımlılığı ilişkili bulunmuştur. Deprem felaketinin etkileri göz önüne alınarak yapılan bu çalışma, gerek koruyucu sağlık hizmetleri gerekse tedavi edici hizmetlerde etkin stratejilerin geliştirilmesinde ve toplumun daha sağlıklı yaşam sürmesinde yol gösterici olacaktır. Anahtar kelimeler: Deprem, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Sosyal Medya Bağımlılığı

BağımlılıkDepremHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+1
Ahmet Kunduracı
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran kadınların serviks kanseri ile ilgili bilgi ve tutumları

Giriş ve Amaç: Serviks kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türlerinden birisidir. Ancak, düzenli taramalar ve aşılarla çoğunlukla önlenebilir bir kanser türüdür. Bu çalışmada, kadınların serviks kanseri taramasına ve HPV aşısına dair bilgi ve tutumları ile bunları etkileyen sosyodemografik özellikleri ortaya koymak amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırma tanımlayıcı ve kesitsel tiptedir. Çalışma süresince Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş ve üzeri kadınlardan dahil edilme ölçütlerine uygun kişiler ile çalışma yapılmıştır. Katılımcılarla karşılaşmada; araştırmacı ve yönetici tarafından hazırlanan, literatür taramasıyla oluşturulmuş, sosyo-demografik veriler, serviks kanseri taraması, risk faktörleri ve HPV aşısı hakkında bilgi ve tutumu ölçecek sorulardan oluşan anket formu ile veriler toplanmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan kadınların %67,1'i Pap smear testinin serviks kanserinin taraması için kullanıldığını, %60,1'i testin servikal bölgeden alınan sıvı sürüntüsü ile yapıldığını bilmektedir. HPV DNA testinin de servikal kanser taramasında kullanıldığını bilenlerin oranı %13,9'dur. Kadınların %52,5'i smear testini hiç yaptırmamıştır. Smear testini yaptıranların %34,2'si son beş yıl içerisinde düzenli olarak yaptırmıştır. Smear testini yaptıranların %38'i şikayetleri sebebiyle, %22'si erken tanı için, %22'si doktorun tavsiyesiyle, %5'i ise ailede kanser tanısı olan kişilerin varlığı sebebiyle yaptırdıklarını ifade etmişlerdir. Smear testini yaptırmayanların %62,9'u gerek görmeme, şikayetin olmaması sebebiyle yaptırmadıklarını belirtmişlerdir. Araştırmaya katılan kadınların yarısı Human Papilloma Virüs'ü (HPV) ve aşısını duymuşlardır ancak HPV aşısı olan kadınların oranı %1,9'dur. Katılımcıların %43'ü serviks kanseri için risk oluşturacak durumlar hakkında doğru yanıtlar vermiştir. Sigara içmek, ailede serviks kanseri öyküsü olması, birden fazla cinsel partnerin bulunması, cinsel temasla bulaşan hastalık öyküsü olması; kadınların yarısından fazlasının servikal kanser için risk faktörü olarak kabul ettiği durumlardır. Bariyer korunma yöntemleri kullanmamak, beş yıldan uzun süre oral kontraseptif kullanmak, erken (<16 yaş) yaşta ilk cinsel ilişkide bulunmak ve obezite; servikal kanser açısından risk oluşturabilecek durumlardan olmasına rağmen, katılımcıların yarısından fazlası bu ifadelerin serviks kanseri için riski artırabileceği konusunda fikri olmadığını belirtmiştir. Sonuç: Araştırmaya katılan kadınların bilgi durumları ve tutumları ikamet yeri, eğitim durumu, çalışma durumu, medeni durumu ve yaş gruplarına göre farklılaşmaktadır. Şehir merkezinde yaşayan, üniversite mezunu olan, çalışan ve evli olan kadınların bilgi düzeyleri daha yüksektir. 30-65 yaş aralığındaki kadınların servikal kanser taraması hakkındaki bilgi durumu daha olumlu yöndedir. Anahtar Kelimeler: Serviks kanseri, kanser, tarama

Aile hekimliğiGenital neoplazmlar-kadınHastaneler+5
Hilal Öz
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikotik bozukluk tanısı olan hasta ailelerinde içselleştirilmiş damgalanma ve aile yükü

Amaç: Psikotik bozukluk tanısı olan hastaların ailelerinde gözlemlenen aile yükü ve içselleştirilmiş damgalama eğilimleri, hasta yakınlarının psikolojik iyi oluşunu ciddi şekilde etkileyebilen faktörler olarak ortaya çıkar. Bu olumsuz etkiler, aile atmosferini zehirleyerek, psikoz hastalarının tedaviye uyumunu, işlevselliğini ve hastalığın seyrini dolaylı yoldan etkileyebilir. Bu faktörler, psikotik hastalıkla başa çıkmanın değerlendirilmesinde kritik bir rol oynayan faktörlerdir. Bu çalışma, algılanan aile yükünün artmasının kendini damgalama düzeylerini artırma olasılığını araştırmayı amaçlamaktadır. Ayrıca, bu çalışmanın sonuçlarına dayanarak aile yükünü azaltmaya ve kendini damgalama düzeylerini düşürmeye yönelik müdahaleler geliştirmek için öneriler sunmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne bağlı Toplum Ruh Sağlığı Merkezi'nde takip edilen ve araştırmaya dahil edilme ölçütlerini karşılayan 87 psikotik bozukluk tanısı almış hasta yakını üzerinde yapılmıştır. Araştırmamız, kesitsel ve nicel bir yöntemle gerçekleştirilmiştir. Katılımcılardan alınan Aydınlatılmış Onam Formu' na ek olarak, Sosyodemografik Veri Formu, Kendini Damgalama Ölçeği – Aile (KDÖ-A) ve Algılanan Aile Yükü Ölçeği (AAYÖ) uygulanmıştır. Toplanan veriler, uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak IBM SPSS 22 paket programıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen hasta yakınlarının %66.7'si (58 kişi) kadın, %33.3'ü (29 kişi) ise erkekti. Hastaların %26.4'ü (23 kişi) kadın, %73.6'sı (64 kişi) erkekti. Hastaların tanıları incelendiğinde, %64.4'ü (56 kişi) şizofreni, %21.8'i (19 kişi) şizoaffektif bozukluk ve %13.8'i (12 kişi) atipik psikoz tanısı almıştır. Hastaların ortalama hastalık süresi yaklaşık 19.28 yıl olarak bulunmuştur. Hastalık süresi, hasta yakını yaşı ve eğitim düzeyi Kendini Damgalama Ölçeği-A ile anlamlı ilişkili bulunmuştur. Evdeki kişi sayısı, hastanın günlük ihtiyaçlarını karşılama düzeyi, eğitim düzeyi ve sosyal destek varlığı ise Algılanan Aile Yükü Ölçeği ile anlamlı ilişkili bulunmuştur. Hasta yakınlarına ait Kendini Damgalama Ölçeği 'nin toplam puanı V ortalama 25.66 iken Algılanan Aile Yükü Ölçeği 'nin toplam puanı 27.97 olarak belirlenmiştir. Algılanan Aile Yükü Ölçeği ile Kendini Damgalama Ölçeği-Aile toplam puanı (p:0.002), değersizlik algısı (p:0.007) ve toplumsal çekilme (p:0.001) alt boyutları arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki tespit edilmiştir. Bununla birlikte, AAYÖ ile KDÖ-A'nın hastalığın gizlenmesi alt boyutu arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p:0.297). Tartışma-Sonuç: Algılanan Aile Yükü Ölçeği ile Kendini Damgalama Ölçeği Aile toplam puanı ve alt boyutları arasında, değersizlik algısı ile toplumsal çekilme arasında bir ilişki tespit edilmiştir. Bu sonuçlar, aile yükü ile damgalama arasındaki karşılıklı etkileşimi göstermektedir. Öte yandan, AAYÖ ile KDÖ-A arasında hastalığın gizlenmesi alt boyutu arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Bu durum, hastaların uzun yıllardır psikotik bozukluk tanısına sahip olmaları ve çevrelerince zaten bu durumun bilinmesiyle açıklanabilir. Araştırmada yer alan katılımcıların uzun süre boyunca psikotik bozuklukla başa çıkmaya çalıştıkları ve bu durumun kronik hale geldiği sonucuna ulaşmak mümkündür. Psikotik bozukluk hastalarının yakınları için aile yükünü ve damgalamayı azaltıcı müdahalelerin sağlık profesyonelleri tarafından uygulanması, bu faktörlerle ilişkilendirilen durumların göz önünde bulundurulması ve kronik psikotik bozukluk yönetiminde ele alınması gereken önemli konulardır. Anahtar Kelimeler: Damgalanma, algılanan aile yükü, psikotik bozukluklar

AileAile yüküDamgalama+4
Elif Alaybay
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesi tıp fakültesi öğrencilerinde sosyal medya bağımlılık düzeyi ve beden kitle indeksi arasındaki ilişki

Amaç: Bu çalışmada bir üniversite hastanesi tıp fakültesi öğrencilerinde sosyal medya bağımlılık düzeyinin beden kitle indeksi (BKİ) ve diğer parametreler ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte olan bu araştırma Şubat-Mart 2023 tarihleri arasında Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğrenim gören klinik öğrencilerinin (4. 5. ve 6. sınıf) dahil edilmesi ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların genel özellikleri ve Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği (SMBÖ) skorları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 190 öğrencinin %63,7'si kadındı, yaş ortalaması 23,57 ± 1,33 yıl, BKİ ortalaması 23,50 ± 3,82 kg/m2 idi. Öğrencilerin %7,9'u her gün fiziksel aktivite yaptığını belirtti. Kişilerin %89,5'i geceleri ortalama ≤8 saat uyuduğunu, %12,6'sı haftanın her günü fast-food tükettiğini belirtti. Öğrencilerin SMBÖ puan ortalaması 92,67 ± 29,97 idi. Öğrencilerin SMBÖ puanı ile BKİ değeri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon ilişkisi saptanmadı (p>0,05). Tek değişkenli analizlerde istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanan ve SMBÖ maddelerinde yer almayan parametrelerin SMBÖ toplam puanı ile ilişkisini değerlendirmek amacıyla yapılan çok değişkenli lineer regresyon analizi sonuçlarına göre, kişilerin fast-food tüketim sıklığının artışının (p = 0,011), sosyal medyayı arkadaşlarının yaşamını incelemek amacıyla kullanmasının (p<0,001) ve sosyal medyayı tanınmak ve popüler olmak amacıyla kullanmasının (p = 0,019) SMBÖ puan artışında etkili olan bağımsız faktörler olduğu belirlendi. Diğer parametreler ise SMBÖ skor artışında etkili değildi (p>0,05). Sonuçlar: Çalışmamızda sosyal medya bağımlılık düzeyi ile BKİ arasında anlamlı düzeyde bir ilişki saptanmadı. Ancak BKİ artışı ile ilişkili olduğu bilinen fast-food tüketimi ile sosyal medya bağımlılığı ilişkili bulunmuştur. Bu konuda yapılacak daha ileri çalışmalarla sosyal medya bağımlılığı ile BKİ arasındaki ilişki daha detaylı olarak ortaya konabilir.

BağımlılıkSosyal medya bağımlılığıTıp eğitimi+3
Seda Baran Öztürk
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çorum ilinde, 3. basamak sağlık kuruluşuna başvuran gebelerde, siberkondri ve gebelik ilişkisisnin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Çevrim içi bilgi arama davranışı cinsiyetler arası farklılık gösterebilmekle beraber, literatür incelendiğinde bu davranışın kadınlarda ve özellikle gebelerde daha fazla olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın amacı; üçüncü basamak bir hastaneye başvuran gebelerde siberkondri düzeyini belirlemek ve siberkondri düzeyini etkileyen sosyodemografik faktörleri saptayarak daha dikkatli yaklaşılması gereken gebeleri tespit edip, bu gebelerin kaygı yönetimini sağlamak böylece olası yanlış uygulamalar ve komplikasyonların önüne geçebilmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 01.04.2023-30.06.2023 tarihleri arasında, Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Aile Hekimliği ve Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniklerine başvuran, dahil edilme kriterlerini karşılayan 73 gebeyle gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler yüz yüze yapılmıştır. Katılımcılara araştırmacı ve yönetici tarafından hazırlanan, literatür araştırması ile oluşturulmuş Sosyodemografik Veri Formu ve Siberkondri Ciddiyet Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışma sonucunda; siberkondri toplam puanı ile eğitim (r=0,398; p<0,01), kronik hastalık (r=0,246; p<0,01), gebelik haftası (r=-0,232; p<0,01) ve bilgi kaynağı (r=0,276; p<0,01) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edildi. Zorlantı puanının gebelikte riskli durum gruplarına göre farkı istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Kaygı puanının bilgi kaynağı gruplarına göre farkı istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Sağlık uzmanlarına güvensizlik puanının eğitim ve gebelik haftası gruplarına göre farkı istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Aşırılık puanının eğitim ve kronik hastalık sahibi olma gruplarına göre farkı istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). İçini rahatlatma puanının yaş gruplarına göre farkı istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Sonuç: Gebelerde eğitim seviyesi arttıkça siberkondri seviyesi artmaktadır. Kronik hastalık varlığı da siberkondri seviyesini arttırmaktadır. Gebelik haftası arttıkça siberkondri seviyesi düşmektedir. Ayrıca sağlık sorunu yaşandığında başvurulan bilgi kaynağı çeşidi siberkondri seviyesini etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Siberkondri, Gebelik, Sağlık Kaygısı

GebelikHasta başvurusuSağlık kuruluşları+2
Mustafa Kut
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri hastalarında nüks korkusunun sağlık okuryazarlığı ile ilişkisi

Amaç: Nüks korkusu kanser hastalarında sık görülmektedir ve yüksek düzeydeki nüks korkusu, kanser hastalarında psikiyatrik problemlere yol açabilmektedir. Bu çalışma, kanser hastaları arasında sağlık okuryazarlığı düşük olanların nüks korkusuyla daha fazla ilişkilendirildiği hipotezini incelemekte olup nüks korkusunu azaltmak ve sağlık okuryazarlığını artırmak için öneriler ve müdahaleler sunmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında, 01.03.2023 ile 31.05.2023 tarihleri arasında, Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran meme kanseri tanısı alıp tedavilerini tamamlayan 50 kadın hastayla yüz yüze görüşme yapıldı. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Kanserden Sağ Kalanlarda Erişkin Yaşam Kalitesi Ölçeğinin Nüks Endişesi Alt Boyutu ve Türkiye Sağlık Okuryazarlığı-32 ölçeği uygulandı. Bulgular: Yapılan araştırma sonucunda nüks korkusu ile sağlık okuryazarlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Tek veya çift memede kanser tanısı alan hastalar içinde, çift memede kanser tanısı alanlarda nüks korkusu anlamlı olarak daha yüksek seviyede bulundu (p<0,05). İncelenen diğer sosyodemografik ve hastalık özellikleri ile nüks korkusu arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0,05). Sonuçlar: Bu çalışmaya katılan meme kanseri hastalarında, nüks korkusu ve sağlık okuryazarlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bu çalışmanın hipotezi, sağlık okuryazarlığı arttıkça nüks korkusunun azalacağıydı. Ancak sağlık okuryazarlığı yüksek olan bazı hastalar, riskleri daha iyi görüp daha yüksek nüks korkusu yaşıyor olabilir. Bu durum analizleri etkilemiş ve nüks korkusu ile sağlık okuryazarlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmasını engellemiş olabilir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, Nüks korkusu, Sağlık okuryazarlığı

KorkuMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+3
Furkan Köroğlu
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis hastalık şiddeti ve algılanan sosyal desteğin sosyal görünüş kaygısına etkisi

Amaç: Psoriasis, psikososyal komorbiditelerle ilişkili kronik inflamatuar bir hastalıktır. Psoriasis hastalarında sıklıkla utanç duyma, düşük benlik saygısı ve sosyal ortamlardan kaçınma eğilimi görülür, bu da sosyal kaygı düzeylerinin artmasına neden olabilir. Hastalar ayrıca sosyal etkileşimler konusunda kaygı yaşayabilir ve bu da yaşam kalitelerini etkiler. Bu çalışma ile; psoriasis hastalık şiddeti ve algılanan sosyal destek düzeyini saptayarak, bu iki değişkenin sosyal görünüş kaygısına etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Elde edilecek olan verilerin doğrultusunda, birinci basamağın koruyucu hekimlik rolü ve biyopsikososyal yaklaşımı ile; sorunlu bulunan alanların onarılması/önlenmesi için eğitim çalışmaları ve sağlık hizmetlerini geliştirmeye yönelik girişimler planlamak, böylece, hastalığın kişideki olumsuz etkilerini azaltmak, hastalık sürecini kolaylaştırmak, gerekli görüldüğünde hastayı doğru merkezlere yönlendirmek, sosyo-demografik verilerle; hastalık dışı etkenlerin sosyal destek, hastalık şiddeti ve görünüş kaygısına olan etkilerini değerlendirmek ve bu alandaki literatüre katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, tanımlayıcı tipte, kesitsel, nicel ve prospektif bir çalışma olarak, Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi Erol Olçok Eğitim ve Aratırma Hastanesi, Dermatoloji ve Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran ve çalışmaya dahil edilme ölçütlerini karşılayan psoriasis tanılı 140 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmada psoriasis hastalık şiddeti ölçümü için hesaplanan PASI (Psoriasis Area Severity Index) skoruna ek olarak Sosyo-Demografik Veri Formu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS) ve Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği (SGKÖ) yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Toplanan veriler, uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak SPSS 25 (Statistical Package for the Social Sciences, version 25) paket programıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilenlerin yaş ortalaması 34,11 ve %55'i kadındır. Hastaların hastalık süresi ortalama 9,17 yıl ve hastalık başlangıç yaşı ortalaması 24,95 olarak bulunmuştur. PASI skoru, erkeklerin kadınlardan, lise ve altı eğitim düzeyine sahip olanların üniversite ve üstü eğitim düzeyine sahip olanlardan, evli olanların bekarlardan yüksek saptanmıştır (p<0,05). Evli olanların MSPSS Aile alt ölçek puanı bekarlardan yüksek saptanmıştır (p<0,01). Arkadaşıyla yaşayan hastaların MSPSS Arkadaşlar alt ölçek puanı yalnız yaşayanlardan yüksek bulunmuştur (p<0,05). Kamuda çalışan hastaların MSPSS toplam puanı öğrenci/ev hanımı ve özel sektör/serbest olarak çalışanlardan yüksek bulunmuştur (p<0,01). MSPSS toplam puanıyla hastalık başlangıç yaşı arasında pozitif yönlü düşük/orta düzeyde, PASI skoruyla arasında negatif yönlü düşük/orta düzeyde korelasyon saptanmıştır. Tartışma-Sonuç: Algılanan sosyal destek ve hastalık şiddeti arasındaki negatif yönlü korelasyon, psoriasis gibi kronik hastalıkların yönetiminde sosyal destek sistemlerinin önemini vurgulamaktadır. Hastalar için kişiselleştirilmiş sosyal destek programları, hastalığın etkilerini azaltmada ve hasta yaşam kalitesini iyileştirmede kritik bir rol oynayabilir. Algılanan sosyal destek ve sosyal görünüş kaygısı arasında anlamlı ilişki bulunmamış olması, bu değişkenlerin bağımsız olabileceğini düşündürebilir. Yani, bir birey yüksek düzeyde sosyal destek algılasa bile, bu onun görünüşüne dair kaygılarını otomatik olarak azaltmayabilir. Sosyal destek, farklı kaynaklardan sağlanabilir ve bu desteklerin niteliği, sosyal görünüş kaygısı üzerinde farklı etkiler yaratabilir. Bireylerin kişilik özellikleri, özgüven düzeyleri ve diğer psikolojik faktörler sosyal destek algısı ile sosyal görünüş kaygısı arasındaki ilişkide rol oynayabilir. Psoriasis şiddeti ile sosyal görünüş kaygısı arasında anlamlı korelasyon saptanmamış olması da, hasta merkezli yaklaşımın önemini vurgular ve hastalığın yayılımı ve şiddetinden bağımsız olarak, kişilerin bedenlerindeki değişimi nasıl algıladıklarını saptamak, etkin tedavi yaklaşımları açısından önem arz eder. Bu çalışmada incelenen sosyo-demografik özelliklerin sosyal görünüş kaygısı üzerinde belirleyici bir rol oynamadığı bulunmuştur ancak, bu kaygının altında yatan diğer faktörlerin daha iyi anlaşılması için daha kapsamlı araştırmaların yapılması gerekebilir. Anahtar Kelimeler: Psoriasis, Algılanan Sosyal Destek, Sosyal Görünüş Kaygısı

Algılanan sosyal destekSosyal görünüş kaygısı
Ümmügülsüm Kaya
Hitit University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Levotiroksin kullanan hastalarda hipotiroidi bilgi düzeyi ve uygun ilaç kullanımı

Amaç: Hipotiroidi, toplumda yaygın olarak görülen endokrin hastalıktır ve etkili bir tedavi ile kontrol altına alınması önemlidir. Hastalığın başarılı yönetilmesi, hasta uyumunun sağlanabilmesi ile yakından ilişkilidir. Bu bağlamda, hasta uyumunu etkileyen en önemli faktörlerden biri, hastaların hastalık ve ilaç kullanımıyla ilgili bilgi düzeyleridir. Tedaviye uyumsuzluk durumu; sağlık sistemine büyük bir mali yük getirmekte, hekim başvurularını artırmakta ve hasta hekim ilişkisine zarar vermektedir. Bu çalışmanın amacı, hipotiroidi tanılı hastaların sosyodemografik verileri ile hastalıkla ilgili bilgi düzeylerini ve uygun ilaç kullanımı durumlarını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, tanımlayıcı ve kesitsel tiptedir. Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine herhangi bir sebeple başvuran 18-75 yaş arası dahil edilme ölçütlerini karşılayan 120 hipotiroidi hastası üzerinde yapılmıştır. Katılımcılarla karşılaşmada; araştırmacı ve yönetici tarafından hazırlanan literatür taramasıyla oluşturulmuş, sosydemografik veriler, doğru ilaç kullanımı ve hipotiroidi bilgi düzeyi ile ilgili sorulardan oluşturulmuş anket formu ile veriler toplanmıştır. Toplanan veriler, uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak SPSS 25 paket programıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 51,33 ve %85'i kadındır. Hastaların ortalama hastalık süresi 10 yıl olarak bulunmuştur. Hastaların %59,17'sinin TSH değeri normal olarak saptanmıştır. Hastaların %60,83'ünün ek kronik hastalığı mevcuttur. Ek hastalık varlığı ile ilaç uyumu ve bilgi düzeyi arasında ilişki saptanmamıştır. Hastaların %82,5'i ilacını oda sıcaklığında (20-25 derece) karanlık bir yerde saklamakta, %99,17'si ilacı sabah ve %72,27'si kahvaltıdan en az 30 dk önce içmektedir. Demir, kalsiyum veya PPİ kullananların %6,9'u LT4 ile arasında gerekli 4 saatlik süreyi bırakmaktadır. Tiroid ilacını kırarak içen katılımcılardan hiçbiri kalan parçayı atmamaktadır. Eğitim durumuna göre yapılan karşılaştırmalarda katılımcılardan lise ve üstü eğitim düzeyine sahip olanların; hipotiroidi hastalığının takip süresi, semptomları, ömür boyu ilaç kullanımı, tiroid hormonuyla etkileşen ilaçlar, gebelik döneminde tiroid hormonu kullanımı hakkındaki bilgi düzeyleri ve tiroid ilacını uygun muhafaza etme oranı lise altı eğitim düzeyine sahip olanlardan anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0.05). Sağlık çalışanlarında; hipotiroidi hastalığının takip süresi, semptomları, ömür boyu ilaç kullanımı, tiroid hormonuyla etkileşen ilaçlar, gebelik döneminde kullanımı hakkındaki bilgi düzeyleri diğer meslek gruplarına göre anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0.05). Tartışma-Sonuç: Sosyodemografik olarak yapılan değerlendirmede; kadın cinsiyetin, genç hastaların, sağlık çalışanlarının ve lise ve üstü eğitim düzeyine sahip olanların diğer gruplara kıyasla ilacı daha doğru kullandığı ve bilgi düzeyinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ancak bu gruplarda bile bilgi eksiklikleri olduğu dikkati çekmiştir. Hastaların takipli olduğu bölüm, aylık gelir düzeyi ve yaş durumunun ilaç uyumu üzerine etkisi bulunamamıştır. Öte yandan ek hastalık ve medeni durumun ilaç uyumu ve bilgi düzeyi üzerine etkisi bulunmamıştır. Hipotiroidi bilgi düzeyi ve ilaç uygun kullanımı arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Hipotiroidi bilgi düzeyi ve uygun ilaç kullanımı artırmak için eğitim programları düzenlenebilir ve hasta danışmanlık hizmetleri sunulabilir. Ayrıca, hipotiroidi hastalarına yönelik basit ve anlaşılır bilgilendirici materyallerin hazırlanması da destekleyici olabilir.

Neslihan Deniz
Hitit University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda problemli medya kullanımının uyku üzerine etkisi

Amaç: Günümüzde teknolojinin hızla gelişmesiyle birlikte televizyon, bilgisayar, akıllı telefon gibi birçok dijital cihaz vazgeçilmez birer araç haline gelmiştir. Bu cihazlar yaşamımızın her alanında kolaylık sağlamanın yanı sıra yanlış veya aşırı kullanımıyla biyopsikososyal birçok sorunu beraberinde getirebilmektedir. Bu sorunlardan biri de uyku bozukluklarıdır. Birinci basamak sağlık hizmeti sunan hekimler, problemli medya kullanımını erkenden tespit edip etkili müdahalelerle uyku bozukluklarının önüne geçebilirler. Bu kapsamda, problemli medya kullanımının olası sorunlarını tanımlamak, uyku bozukluklarını belirlemek ve doğru yönlendirmelerle daha sağlıklı bir nesil yetiştirmek önemlidir. Özellikle genç erişkin ve adölesan dönemlerinde problemli medya kullanımıyla ilgili birçok araştırma yapılmış olmasına rağmen, ergenlik öncesi çocukluk dönemine dair çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı; ilkokul çağındaki çocuklarda problemli medya kullanımı ile uyku bozuklukları arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Ayrıca, problemli medya kullanımını azaltmaya ve uyku sağlığını arttırmaya yönelik müdahaleler geliştirmek için öneriler sunmayı hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmanın evrenini, Çorum Merkez'de bulunan 29 ilköğretim okulu oluşturmaktadır. Çorum İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nden gerekli izinler alınarak, 29 ilkokuldan basit rastgele örnekleme ile seçilen 10 okulda öğrenim gören 5705 öğrencinin ebeveynlerinden çalışmaya dahil edilme ölçütlerini karşılayan 3461 ebeveyn üzerinde yapılmıştır. Araştırmamız, kesitsel ve nicel bir yöntemle gerçekleştirilmiştir. Katılımcılardan alınan Aydınlatılmış Onam Formu'na ek olarak, Sosyodemografik Veri Formu, Problemli Medya Kullanım Ölçeği Kısa Formu (PMKÖ-KF), Çocuklar için Uyku Bozukluğu Ölçeği (ÇUBÖ) uygulanmıştır. Toplanan veriler, Jamovi vers. 2. 3. 18 ile uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen 3461 ebeveynin %78,6'sı (2720 kişi) anne, %20,6'sı (712 kişi) ise babadır. Problemli medya kullanımı toplam puanı ile çocuğun uyku süresi, uyku bozuklukları toplam puanı ve UBÖ alt boyut puanları ile pozitif ilişkili olduğu bulunmuştur (p<0,01). Çocuğu kız olanların oranı %51,1 (1770 çocuk) ve erkek olanların oranı %48,9 (1691 çocuk) olarak bulunmuştur. Çocukların en çok kullandıkları medya araçları sırasıyla TV (%41,0), telefon (%36,1), tablet (%18,4), bilgisayar (%3,3), oyun konsoludur (%0,7). Çocuğunun uyku süresi 9 -11 saat olanların oranı %46,5 ve 8 – 9 saat olanların oranı %43,1 olarak bulunmuştur. Çocuklar için Uyku Bozukluğu Ölçek puanı ile sosyodemografik veriler arasında (cevaplayan ebeveyn, yaş, aile tipi, gelir durumu, çocuğun ilaç kullanımı, çocuğun gece kiminle uyuduğu) anlamlı ilişki saptanmıştır. Ebeveynlerde çocuğunun ekran başında geçirdiği süreyi azaltmak istediğini belirtenlerin oranı %85,7'tir. Bu ebeveynlerin, yardım istemeyen ebeveynlere göre PMKÖ ve UBÖ puanları daha yüksek bulunmuştur (p<,001). Problemli medya kullanımı gelir düzeyi, ebeveyn ekran süresi, çocuk yaşı ve cinsiyeti, çocuğun hafta içi ve hafta sonu ekran süresi ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Tartışma-Sonuç: Araştırma, problemli medya kullanımının uyku bozuklukları ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştur; yani problemli medya kullanımındaki artış, çocuklarda uyku bozukluğu riskini arttırmaktadır. Benzer sonuçlar literatürde sıkça görülmektedir, ancak genellikle erişkin ve adölesan bireyler üzerinde yapılmıştır. Literatür, problemli medya kullanımının fark edilip önlenmesinin uyku bozuklukları riskini azaltabileceğini desteklemiştir. Ayrıca, ebeveynlerin ekran sürelerinin artmasıyla çocukların problemli medya kullanım puanlarının yükseldiği gözlemlenmiştir. Ebeveynlerin, çocukların medya kullanım alışkanlıklarını değiştirmek için öncelikle kendi alışkanlıklarını gözden geçirmesi gerekmektedir. Günümüzde teknolojinin yaygın kullanımı, problemli medya kullanımının toplumsal bir sorun haline gelme ve bağımlılık riskini artırma potansiyeline sahiptir. Bu nedenle, bu konuda hem tedavi edici hem de önleyici uygulamaları içeren sosyal politikalara ihtiyaç vardır. Türkiye'de bu konuda yeterli düzeyde araştırma bulunmamaktadır, bu sebepten farkındalığı arttırmak, ebeveynleri bilgilendirmek ve önleyici politikalar geliştirmek sağlıklı bir gelecek için gereklidir.

Aysen Ustaömer
Hitit University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp Fakültesi öğrencilerinde yaşam boyu öğrenme eğilimleri ve mutluluk düzeyleri arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Tıp fakültesi öğrencileri, uzun ve zorlu bir eğitim sürecindengeçerek, insan sağlığını koruma ve iyileştirme adına önemli bir görev üstlenirler. Busüreçte, sadece tıbbi bilgi ve becerileri değil, aynı zamanda yaşam boyu öğrenmebecerilerini de geliştirmeleri oldukça önemlidir. Yaşam boyu öğrenme, bireyin kendiöğrenme sürecini yönetebilmesi, yeni bilgi ve becerileri edinmeye açık olması ve buöğrenme sürecinden keyif almasıdır. Tıp gibi sürekli gelişen ve yenilenen bir alanda,yaşam boyu öğrenme becerilerinin gelişmiş olması, hekimlerin mesleki yetkinliklerinikorumalarına ve geliştirmelerine olanak sağlar. Bununla birlikte, öğrenme sürecininyanı sıra, tıp fakültesi öğrencilerinin ruh sağlığı ve mutluluğu da oldukça önemlidir.Bu bağlamda, bu tez çalışmasının amacı, tıp fakültesi öğrencilerinin yaşam boyuöğrenme eğilimleri ile mutluluk düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu ilişkininöğrencilerin akademik başarıları ve mesleki gelişimleri üzerindeki olası etkilerine ışıktutmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 01.01.2024-30.04.2024 tarihleri arasında, dahiledilme kriterlerini karşılayan ve Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi 4. 5. ve 6. sınıftabulunan 199 öğrenci üzerinde gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler yüz yüze yapılmıştır.Katılımcılara araştırmacı ve yönetici tarafından hazırlanan, literatür araştırması ileoluşturulmuş Sosyodemografik Veri Formu, Oxford Mutluluk Ölçeği Kısa Formu(OMÖ-K) ve Yaşam Boyu Öğrenme Eğilimleri Ölçeği (YBÖEÖ) uygulanmıştır.Bulgular: Çalışma sonucunda; katılımcıların OMÖ-K ortalama puanı 21,1olarak bulunmuştur. Katılımcıların yaşları ile OMÖ-K puanı arasında negatif yönlüdüşük/orta düzeyde korelasyon saptanmıştır. Katılımcıların cinsiyet, kaldığı yer veyaşadığı kişi değişkenleriyle OMÖ-K puanı arasında istatistiksel anlamlı bir ilişkisaptanmamıştır (p>0,05). YBÖEÖ toplam puan ortalaması 71,16 olarak bulunmuştur.Katılımcıların cinsiyet, yaş grubu, eğitim durumu, kaldığı yer ve yaşadığı kişideğişkenleriyle YBÖEÖ toplam puanı arasında istatistiksel anlamlı bir ilişkisaptanmamış olup (p>0,05), OMÖ-K puanı ile YBÖEÖ toplam puanı arasındadüşük/orta düzeyde pozitif yönde korelasyon saptandı. (p>0,01). Sonuç: Araştırma sonucunda tıp fakültesi öğrencilerinin hem mutlulukdüzeylerinin ölçek orta değerinden yüksek olduğu hem de yaşam boyu öğrenmeeğilimlerinin yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca öğrencilerin yaşam boyuöğrenme eğilimleri ile mutluluk düzeylerinin düşük/orta düzeyde pozitif yöndekorelasyon gösterdiği bulunmuştur. Başka bir deyişle, yaşam boyu öğrenme eğilimiyüksek olan kişilerin, aynı zamanda daha mutlu bireyler olduğu tespit edilmiştir.

Lütfullah Akkaş
Hitit University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

9-36 ay çocuk beslenme sürecinde anne tutumları ve çocuklarda yeme davranışları ilişkisi

Amaç: Bu araştırmada; beslenme sürecindeki anne tutumlarını, çocukların yeme davranışlarını ve her ikisini de etkileyebilecek faktörleri değerlendirmek, varsa ikisi arasındaki ilişkiyi tespit etmek, çocuk beslenme sürecinin iyileştirilmesinde müdahale edilebilecek alanları açığa çıkarmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma 01.04.2024-31.12.2024 tarihleri arasında, Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran, 123 anne ile yapılmıştır. Katılımcılara yaklaşık 10 dk sürecek ölçek-veri formu teslim edilmiş, yanıtlamaları ve anlaşılmayan yerlerin tarafımıza danışılması için uygun süre ve ortam sağlanmıştır. Araştırmada soru formları olarak; "Beslenme Süreci Anne Tutumları Ölçeği (BSATÖ)", "Bebeklik Dönemi Uyumsal Yeme Davranışı Ölçeği (BDUYDÖ)" ve literatür taramaları ile araştırmacılar tarafından oluşturulmuş "Sosyo-demografik Veri Formu" kullanılmıştır. Bulgular: Üniversite ve üzeri eğitim düzeyinde olan, ev hanımı olan, çocuk bakımında profesyonel destek (diyetisyen, psikolog, doktor, ergoterapist) alan, aile bireyleri ile günde 3-4 öğün yiyen, 30 yaş altında olan ve sadece annenin yemek yedirdiği grupların toplam ve/veya alt boyut ölçek puanları, karşılaştırıldıkları diğer gruplara göre istatistiksel anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0,05). Ek gıdaya 5-6. Ayda geçen, çocuğu 19-14 aylık olan, çocuğun hafif kilolu olduğu grupların toplam ve/veya alt boyut ölçek puanları, karşılaştırıldıkları diğer gruplara göre istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,05). BDUYDÖ toplam puanı ortalama 40,27 (±14,41), BSATÖ toplam puanı ortalama 60,5 (±16,05) saptandı. Her iki ölçeğin toplam puanları ve alt boyutları arasında çeşitli düzeylerde pozitif yönlü korelasyonlar saptandı. Sonuçlar: Kullanılan ölçek puanlarına göre, çocuklardaki beslenme davranışı problemleri ve annelerin olumsuz beslenme tutumları orta düzeyde saptanmıştır. Beslenme süreci anne tutumları ve çocuklardaki yeme davranışları arasında çeşitli düzeylerde pozitif korelasyon tespit edilmiştir. Bu ilişkiye dair çeşitli çalışmalar, anne tutumlarını daha olumlu kılmak adına müdahaleler ortaya konulabilir. Anahtar Kelimeler: Anne tutumları, Beslenme davranışı, Anne-Çocuk ilişkisi, Beslenme güçlükleri

Sena Nur Zorlu
Hitit University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anne depresyonu ile anne bebek bağlanması arasındaki ilişki

Amaç: Biyopsikososyal yaklaşımla sağlık sorunlarını ele alan aile hekimleri açısından, hizmet verdikleri toplumu oluşturan bireylerde maternal bağlanmayı olumsuz yönde etkileyebilecek ve bebeğin hem annesiyle hem de diğer bireylerle kuracağı ilişkileri zedeleyebilecek risk faktörlerinin belirlenmesi ve bu faktörlerin etkilerinin ortaya konulması, sağlık hizmetlerinin etkin, nitelikli ve bütüncül bir biçimde yürütülmesi açısından önem arz etmektedir. Bu çalışma, anne-bebek bağlanmasını etkileyen sosyal ve psikolojik etmenlerin belirlenmesini amaçlamaktadır. Elde edilen bulguların, birinci basamak sağlık hizmetlerinde yürütülen izlem ve müdahalelerin niteliğini artırarak, anne ve bebek sağlığına olumlu katkılar sağlaması beklenmektedir. Gereç ve Yöntem:Bu araştırma 01.10.2024 ile 31.12.2024 tarihleri arasında yürütülmüştür. Katılımcıların sosyodemografik verileri kaydedildikten sonra Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışmaları mevcut olan Maternal Bağlanma Ölçeği ve Edınburgh Postnatal Depresyon Ölçeği Google forms aracılığıyla doldurmaları istenmiştir. Bulgular: Çorum il merkezindeki 33 aile sağlığı merkezinden 21'inin ve 100 aile hekimliği biriminden 70'inin katılımıyla gerçekleşmiştir. Çalışmaya doğum sonrası 0 ile 6 hafta arasında olan ,gönüllü ,okur-yazar, akıllı telefon kullanabilen 86 anne katılmıştır. Katılımcıların %1,16'sı ilkokul, %12,79'u ortaokul, %40,7'si lise, %39,53'ü üniversite, %5,81'i üniversite üstü mezunuydu.Gelir durumuna göre %24,42'si gelirinin giderinden az olduğunu, %53,49'u gelir-gider dengesinin eşit olduğunu, %22,09'u ise gelirinin giderinden fazla olduğunu belirtmiştir. Katılımcıların %17,44'ü ölü ya da sakat doğum öyküsüne sahipken, %82,56'sı bu durumu yaşamamıştı. Şimdiki bebeğin sağlıklı olduğunu belirtenlerin oranı %98,84'tü. Son gebelik %88,37 oranında isteyerek gerçekleşmiş, %23,26'sı riskli gebelik olarak değerlendirilmiştir. Evde bebek bakımına yardımcı olanların oranı %46,51'di. Gebelik öncesinde psikiyatrik hastalık tanısı almış olanlar %4,65, psikiyatrik ilaç kullananlar ise %1,16 oranındaydı. Gebelik nedeniyle iş bırakma veya ekonomik değişiklik yaşama oranı %36,05'ti. Anne Bebek Bağlanma Ölçeği (ABBÖ) puan ortalaması 4,36 (±3,21), ortanca puan 4'tü (0-16). Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği (EPDÖ) puan ortalaması 11,48 (±6,76), ortanca puan 10'du (0-28). Katılımcıların %65,12'sinde depresyon riski bulunmazken, %34,88'inde depresyon riski mevcuttu (EPDÖ sonuçlarına göre). Katılımcılardan çalışanların EPDÖ puanı ev hanımı olanlardan, lise üstü eğitim düzeyine sahip olanların lise altı eğitim düzeyine sahip olanlardan istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,05). Geliri giderinden az ve geliri giderinden fazla olanların EPDÖ puanı geliri giderine denk olanlardan istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,01). Son gebeliği isteyerek olmayanların, son gebeliği riskli olanların, evde bebek bakımına yardımcı olan kişiye sahip olmayanların, gebelik nedeniyle iş bırakma ya da ekonomik kayıp yaşayanların EPDÖ puanı istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,05). Katılımcılardan çalışanların ABBÖ puanı ev hanımı olanlardan, aylık geliri giderinden fazla olanların geliri giderine denk ya da geliri giderinden az olanlardan istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,05). Son gebeliği isteyerek olmayanların ABBÖ puanı isteyerek olanlardan, son gebeliği riskli gebelik olanların riskli gebelik olmayanlardan istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,05). Sonuç: Birinci basamak sağlık hizmetleri düzeyinde faaliyet gösteren aile hekimliği birimlerinde gerçekleştirdiğimiz gerçekteştirilen bu araştırma ile anne ve bebek arasındaki bağlanmayı etkileyebilecek çeşitli sosyal ve psikolojik faktörler ortaya konmuştur. Doğum sonrası depresyon,anksiyete ve geçmiş travmalar annenin bebeğine karşı duyarlılığını ve bakım verme kapasitesini azaltabilir.Annenin psikolojik iyi oluşu, sosyal destek sistemleri, bebeğin sağlık durumu, ekonomik koşullar ve kültürel dinamikler; güvenli bağlanmanın sağlanmasında önemli rol oynar. Bu nedenle, anne ve bebeğin sağlıklı bir ilişki kurabilmesi için bütüncül destek mekanizmalarının oluşturulması büyük önem taşımaktadır. Elde edilen verilerin, birinci basamakta sürdürülen izlem süreçlerinin iyileştirilmesine, anne bebek bağının güçlendirilmesine ve dolayısıyla anne ve bebek sağlığına bütüncül bir yaklaşımla olumlu katkılar sağlaması beklenmektedir. Anahtar sözcükler: Anne bebek bağlanması, Depresyon, Aile hekimliği, Birinci basamak sağlık hizmetleri

Büşra Arık
Hitit University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliğinde malpraktis korkusu ve defansif tıp uygulamaları

Amaç: Dünyada genelinde malpraktis davaları artmaktadır. Hekimler de tıbbi hata yapmaktan ve bu davalardan korunmak için savunmacı davranışlar geliştirmektedirler. Bu çalışmada aile hekimlerinin malpraktis korkusu ve defansif tıp tutumlarını mevcut demografik veriler ışığında karşılaştırılması, hekimlerin bu korkularının azaltılması ve oluşmasını istemediğimiz defansif tıp uygulamalarının önüne geçilmesi, sağlık politikalarına katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 01.07.2024-30.09.2024 tarihleri arasında Çorum'da görev yapan 186 sözleşmeli aile hekimine Demografik Veri Formu, Malpraktis Korkusu Ölçeği ve Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeği dijital yollar ile gönderildi. Çalışmaya katılmayı onaylayan hekimlerden google forms üzerinden veri setlerini doldurmaları istendi. Bulgular: Çalışma evrenini oluşturan 186 hekimin 168'i (%90,3) örneklemi oluşturmuştur. Katılımcıların %72'si 40 yaş ve üzerinde, %71'i erkek ve %80,4'ü pratisyen aile hekimidir. Katılımcıların %80,36'sında malpraktis korkusu yüksek düzeyde tespit edilmiştir. Malpraktis korkusu arttıkça pozitif defansif tıp ve negatif defansif tıp puanları artmaktadır. Hekimin yaşı, meslekte geçirdiği süre ve çalışmakta olduğu aile sağlığı merkezinde bulunma süresi arttıkça malpraktis korkusu, pozitif defansif tıp ve negatif defansif tıp puanları azalmaktadır. Hekimin yakın çevresinde malpraktis davası tecrübesi olması ya da şikayet edilme durumunda malpraktis korkusu ve defansif tıp puanları artmaktadır. Erkek hekimlerin kadın hekimlere göre defansif tıp tutum bilgi düzeyi anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Hastalık yönetimi platformunda hasta takip eden, kendisine veya yakın çevresine karşı malpraktis ya da defansif tıp tutum nedeniyle dava tecrübesi olan hekimlerin defansif tıp bilgi düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. Sonuçlar: Bu çalışma sonucunda tüm aile hekimlerinde yaygın ve yüksek bir şekilde malpraktis korkusu tespit edilmiştir. Literatüre bakıldığında yıllar içerisinde bu korkunun giderek arttığı görülmüştür. Yüksek korku seviyesinin defansif tıp tutumlarını tetiklediği, bu tutumların içerisinden sağlık sistemine maliyeti en düşük olan detaylı kayıt tutma ve hastalarına açıklamaları daha detaylı yapmanın en yüksek oranda olduğu gözlenmiştir. Diğer taraftan hekimlerin medyada yer alan malpraktis haberlerinden çok fazla etkilendiği, sadece kendi klinik tecrübelerine dayalı karar vermekten çekindikleri tespit edilmiştir.

İsa Eldemir
Hitit University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dijital sağlık ekosisteminde uzaktan sağlık hizmetlerine yönelik tutumlar ve sağlık okuryazarlığı arasındaki ilişki

Amaç: Bu çalışmada, sağlık okuryazarlığı düzeyleri ile bireylerin uzaktan sağlık hizmetlerine (teletıp) yönelik tutumları arasındaki ilişki ve sosyodemografik verilerin bu ilişkiye etkisi incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel ve tanımlayıcı araştırma, Nisan-Haziran 2025 tarihleri arasında, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı Çorum ili Merkez ilçesinde bulunan tümü devlet okullarında aktif çalışan, dahil edilme kriterlerini karşılayan 1312 öğretmen ile yürütülmüştür. Veriler, yüz yüze görüşme yöntemi ile elde edilmiştir. Katılımcılara; Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği-32 (TSOY-32), Uzaktan Sağlık Hizmetlerinin Kullanılmasına Yönelik Tutum Ölçeği ve araştırmacılar tarafından ilgili literatür verileri taranarak hazırlanmış olan Sosyodemografik Veri Formu uygulanmıştır. İstatistiksel analizler ve hesaplamalar için Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) version 30 kullanılmıştır. Bulgular: Bu araştırmada elde edilen Türkiye Sağlık Okuryazarlığı (TSOY-32) Genel sınıflamasına göre katılımcıların %28,6'sı yetersiz, %43,6'sı sorunlu–sınırlı, %17,0'si yeterli ve %10,7'si ise mükemmel sağlık okuryazarlığı düzeyine sahip olduğu görülmüştür. Sağlık okuryazarlığı düzeyi ile sosyodemografik değişkenler karşılaştırıldığında yalnızca gelir durumu ile istatistiksel olarak doğru orantılı anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Katılımcıların Uzaktan Sağlık Hizmetlerinin Kullanılmasına Yönelik Tutum Ölçeği (USHKYTÖ) puan ortalaması 61,24±13,2 ve ortanca değer 63 ile orta-iyi düzeyde bulunmuştur. Evli bireylerin, yüksek lisans mezunlarının ve geliri giderinden fazla olanların puanları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sağlıkla ilgili bilgi edinme amaçlı ilk başvuru kaynağı internet olanların USHKYTÖ puanları sağlık çalışanı ya da sağlık kuruluşu olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,001). TSOY-32 toplam puanı ile USHKYTÖ toplam puanı arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Sonuç olarak bireylerin teletıp hizmetlerine yönelik tutumlarını yalnızca bilgi düzeyi değil, aynı zamanda sosyoekonomik koşullar, deneyimler ve sağlık hizmetlerine erişim imkanlarının da etkileyebileceği görülmektedir. Gerek toplumun yaş ortalamasının yükselmesi bununla birlikte yatağa bağlı ve kronik hastalığa sahip birey sayısının artması gerekse de sanayileşmenin artması ile iş gücü kaybının daha önemli hale gelmesi gibi durumlar, teletıp uygulamalarının sağlık hizmetlerindeki önemini giderek arttırmaktadır. Bu bilgiler ışığında toplum farkındalığının arttırılmasının, teletıp hizmetlerine yönelik imkanların geliştirilmesinin ve ilgili politikaların bu yönde iyileştirilmesinin, hem sağlık sistemlerinin sürdürülebilirliği hem de toplum ve bireysel faydalar açısından önemli olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Sağlık okuryazarlığı, Teletıp, Dijital sağlık ekosistemi

Nisanur Çağıl
Hitit University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelerde sosyodemografik veriler ile eş desteğinin uyku kalitesine etkisi

Amaç: Gebelik birçok fiziksel ve psikososyal değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Bu değişimlerden gebenin uyku kalitesi de etkilenmektedir. Literatürde gebelikte uyku kalitesi ve gebelerin eşlerinden aldığı desteğin önemini vurgulayan çalışmalar mevcuttur. Bu araştırmanın amacı sosyodemografik veriler ve eş desteğinin uyku kalitesi üzerindeki etkisini incelemektir. Bu bağlamda yaş, eğitim düzeyi, çalışma durumu, gebelik haftası gibi sosyodemografik değişkenler ve gebelik döneminde algılanan eş desteği algısı incelenmiş; bu unsurların uyku kalitesi ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Araştırma, gebelikte uyku kalitesini etkileyebilen bireysel ve sosyal etkenlerin birlikte değerlendirildiği bütüncül bir görüş açısı sunmayı hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel, tanımlayıcı ve analitik bir çalışma olarak yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini, Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Gebe İzlem Polikliniği ve Gebe Okuluna başvuran dâhil edilme kriterlerini karşılayan 18-49 yaş aralığındaki gebeler oluşturmaktadır. Gerekli izin ve onaylar alındıktan sonra gönüllü katılımcıların onamları alınarak, katılımcılardan Sosyodemografik Veri Formu, Gebelerde Eş Desteği Algısı Ölçeği ve Pittshburgh Uyku Kalitesi Ölçeğini' ni doldurmaları istendi. Veriler, Jamovi (versiyon 1.0) yazılımı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Araştırmaya 240 gebe katılmış olup %41,25' i 25-29 yaş aralığında ve %53,33'ü üçüncü trimester dönemindeydi. Katılımcıların PUKI puan ortalaması 6,44 (SS=2,69) olup %75' inin PUKI puanı 5 ve üzerindeydi. Yaşı 35 yaş ve üzerinde olan gebelerin 18-24 yaş (p=0,036) ve 25-29 yaş aralığında (p=0,002) olanlara göre uyku kalitesi daha iyi; 3.trimester dönemindeki gebelerin 1.trimester (p=0,001) ve 2.trimester (p=0,001) döneminde olanlara göre uyku kalitesi daha kötü bulundu. Toplam GEDAÖ puan ortalaması ise 66,76 (SS=12,90)' ydı. Gebe yaşının (p=0,003) ve eş yaşının (p=0,004) 35 yaş ve üzerinde, evlilik süresinin 5 yıl ve üzerinde (p=0,001), gebelik sayısının 3 ve üzerinde olması (p=0,001), 2 veya daha fazla yaşayan çocuğun bulunması (p=0,001), aynı evde yardımcı birinin bulunmaması (p=0,035) durumlarında eş desteği algısının daha düşük olduğu görüldü. Gebelikte eş desteği algısı ile uyku kalitesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0,198). Sonuç: Uyku kalitesi gebenin yaşı arttıkça iyileşmiş olup, ileri gebelik haftalarında kötü bulunmuştur. Gebelerin eş desteği algısı ise yaş, evlilik süresi, gebelik ve çocuk sayısı gibi değişkenlerle ilişkili bulunmuştur. Buna bağlı olarak gebe takiplerinde bütüncül bir yaklaşımla, gebelerin tıbbi durumlarının yanında uyku profilinin sorgulanması ve aile içi destek durumunun değerlendirilmesi önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Gebelik, Uyku Kalitesi, Eş Desteği

Hatice Özbil Zengin
Hitit University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ergenlerde dijital bağımlılık ve zihinsel dayanıklılık ilişkisi

Amaç: Bu araştırmada ergenlerde dijital bağımlılık düzeyleri ile zihinsel dayanıklılık arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma; kesitsel, tanımlayıcı, nicel ve ilişkisel bir çalışma olarak planlanmıştır. Çalışma, Çorum il merkezindeki çeşitli liselerde öğrenim gören ergenler üzerinde yürütülmüştür. Veriler, sosyodemografik bilgi formu, Ergenler için Dijital Bağımlılık Ölçeği ve Ergenler için Zihinsel Dayanıklılık Kısa Formu kullanılarak toplanmıştır. Elde edilen veriler tanımlayıcı istatistikler, grup karşılaştırmaları, korelasyon ve çoklu regresyon analizleri ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Kız öğrencilerin dijital bağımlılık puanları erkeklere göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Günlük internet kullanım süresi arttıkça bağımlılık riski belirgin biçimde yükselmiştir. Buna karşılık ebeveyn internet denetimi ve aileyle geçirilen zaman dijital bağımlılığı azaltıcı koruyucu faktörler olarak öne çıkmıştır. Zihinsel dayanıklılık açısından annenin eğitim durumu ve internet erişim aracı anlamlı fark yaratmıştır. Anneleri üniversite mezunu olan öğrencilerin dayanıklılık düzeyleri daha düşük, internete bilgisayardan giren öğrencilerin puanları ise telefon kullananlara kıyasla daha düşük bulunmuştur. Cinsiyet, kardeş sayısı, internet süresi veya aileyle geçirilen zaman ile zihinsel dayanıklılık arasında ise anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Dijital bağımlılık ile zihinsel dayanıklılık arasında doğrudan anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Bulgular, aile desteği ve ebeveyn denetiminin dijital bağımlılığı önlemede önemli olduğunu; zihinsel dayanıklılığın ise çevresel faktörlerden etkilenen dinamik bir yapı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle aile, okul ve toplum temelli önleyici programların geliştirilmesi önerilmektedir.

Merve Bulut Şahin
Hitit University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyoloji polikliniğine gelen HT hastalarının sağlık hizmeti kullanım özellikleri ve tedaviye uyumları

Giriş ve amaç Çalışmamızın amacı, üçüncü basamak Kardiyoloji polikliniğine gelen hipertansiyon hastalarında ilaç tedavisine uyum, yaşam tarzı değişikliklerine uyum, tedavi etkinliği ve sağlık hizmeti kullanım durumunun belirlenmesidir. Gereç ve yöntem Araştırma tanımlayıcı bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Örneklem büyüklüğü, evrenin büyüklüğünün bilinmediği durumda 0,05 örneklem hatası, 0,05 yanılma payı ve %50 prevalansla 384 olarak hesaplandı. Eylül-Ekim 2016 tarihleri arasında ADÜ Kardiyoloji Polikliniğinde, yüz yüze görüşme yöntemi ile anket uygulandı ve standardize edilmiş yöntemle kan basınçları ölçüldü. Katılımcıların tedaviye uyumlarını ölçmek için MMAS ölçeği kullanıldı. 5 ve altı puan alanlar tedaviye kötü uyumlu, 6 ve üstü alanlar tedaviye iyi uyumlu olarak kabul edildi. Veriler SPSS 15.0 istatistik programıyla analiz edildi. Bulgular Katılımcıların yaş ortalaması 65,1±10,5(65) idi; %59'u (s=226) kadın, %41'i (s=158) erkekti. Yüzde 79,2'si (s=304) evli, %44,0'ü (s=169) ev hanımı, %76,8'i (s=295) 9 yıldan az eğitimli olan katılımcıların %55,2'sinin (s=212) aylık eve giren toplam geliri 1380 ve 4470 TL arasında idi. Hemen tamamı (%96,4; s=370) SGK kapsamında sosyal güvenceye sahipti ve %64,3'ü (s=247) kentsel bölgelerde oturmakta idi. Katılımcıların %14,1'i (s=54) alkol ve %10,9'u (s=42) sigara içmekteydi. Egzersiz yapmayanlar tüm katılımcıların %68,2'sini (s=262) oluşturmaktaydı. Katılımcıların %84,6'sının (s=325) en az bir ek hastalığı vardı. En sık bulunan ek hastalıklar kardiyovasküler hastalık veya risk faktörleri (%68,5; s=263) ile DM (%40,9; s=384) idi. Katılımcıların % 72,9'unda (n:280) kan basıncı kontrolü sağlanmıştı. Çalışma sırasında ölçülen sistolik kan basıncı düzeyleri ortalama 127,1±17,50 mmHg ve diyastolik kan basıncı düzeyleri ortalama 79,3±11,4 mmHg idi. Hastaların %68,8'inde (s=264) HT tanısı ikinci basamak sağlık kuruluşlarında ve %58,1'inde (s=223) dahiliye ve yan dal uzmanları tarafından konmuştu. Hemen tamamı aile hekimini bilen (%96,6; s=371) katılımcıların çoğu aile hekimine en az bir kez başvurmuştu (%93,8; s=360); HT için en sık başvuru nedeni ise (%75,0; s=288) ilaç yazdırmak idi. Hipertansiyon hastalarının çoğu (%95,6; s=367) hipertansiyon ilaçlarını düzenli kullandığını belirtti. Düzenli kullanmamanın en sık bildirilen üç nedeni bilgi eksikliği (%64,7; s=11), ilacını almayı unutma (%58,8; s=10) ve ilacın kendisine zarar verebileceğini düşüncesi (%52,9; s=9) idi. Katılımcıların %39,8'i (s=153) HT tanısı konulduğundan beri diyet ve %60,9'u (s=234) egzersiz yapmamıştı; doktorundan tavsiye aldığı halde bunları yerine getirmeyenler katılımcıların %51,8'iydi (s=199). Katılımcıların Morisky puan ortalaması 6,1±1,8 (en az 0, en çok 8) idi. Katılımcıların % 67,2'si (s=258) tedaviye iyi uyumluydu. Yaş (r=0,253; p=0,000) ve egzersize uyum (r=0,101; p=0,017) arttıkça HT tedavisine uyumları artmaktaydı. Kentsel bölgelerde yaşayanlarda (z=2,29; p=0,02), ek hastalığı olanlarda (z=3,504; p=0,000), düşük ve orta gelir grubundakilerde (yüksek gelir grubundakilere göre sırasıyla z=2,507; p=0,012 ve z=3,146; p=0,02) tedaviye uyum daha yüksekti. Katılımcıların cinsiyeti, medeni durumu, eğitim düzeyi, günlük kullandıkları HT ilaç dozu sayısı, günlük alınan toplam ilaç dozu sayısı, katılımcıların diyete uyum durumları ve ilaç kullanmasına yardım eden birinin olma durumu HT tedavisine uyum üzerinde etkili değildi (p>0,05). Kentsel bölgede yaşayanlarda(χ²=5,627; 0,018), önerilen egzersiz egzersize uyum gösterenlerde (χ²=8,821; p=0,003) ilaç tedavisine uyumu daha yüksek olan katılımcılarda (χ²=5,833; p=0,016) kan basıncı kontrolü daha iyiydi. Yaş, medeni durum, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, ek hastalık varlığı, yardımcısının olup olmamasının kan basıncı kontrolü üzerinde etkisi yoktu. Sonuç Çalışmamızda üçüncü basamağa başvuran hipertansiyon hastalarında tedavi uyumu yüksek bulunmuştur. Yaşam tarzı değişikliğine uyum gösteren hastaların tedaviye uyumları ve aynı zamanda kan basıncı kontrolleri yüksek bulundu. Tedaviden tam sonuç alınabilmesi için hastalara tedavinin bütün basamaklarının öneminin net açıklanması gerektiği düşünülmektedir. Hastaların hipertansiyon takibinde aile hekimlerinin yerinin sınırlı kaldığı saptanmıştır. Hastaların aile hekimlerine güvenlerinin artırılması aile hekimlerinin rolünü artırabilir.

HipertansiyonKan basıncıKardiyoloji+3
Leyla Günaydın
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğum sonrası ilk yirmi dört saatte anne sütünün azalmasına sebep olan faktörler

Bu çalışma İlk yirmi dört saatte anne sütü azalması ve/veya yetersizliği konusunda etkileyen faktörleri belirlemek ve nomogram ile eğitim ve izlemde rehberlik etmesi amacıyla tasarlandı. Haziran 2019- Haziran 2020 tarihleri arasındaki Bir yıllık periyotta Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Çocuk Hastalıkları ek binasına başvuran 15-49 yaş arası herhangi bir doğum şekli ile doğum yapan kadınlar çalışmaya dahil edildi. Anne sütü azalan ve/veya yetersizliği olan hastalar var olan çalışmamızda klinikal prediksiyon modelimizin sonucu olarak değerlendirildi. Aday prediktörler annenin kilosu, doğum şekli, meme başının çöküklüğü, doğum için başlangıçta indüksiyon verilmesi, doğum sonrası bebeğin anne kucağına verilmesi (ten tene temas) ve bebeğin 5. dakika apgar skoru olarak belirlendi. Üç aday prediktör, anne sütü azalan ve/veya yetersizliği sonucu ile güçlü bir şekilde ilişkili bulundu. Bunlar meme başı çöküklüğü [OR:2.6 (1.06-6.4)], anne kucağına verilmeme [OR:6.5(3.1-13.2)] ve Bebek 5. dakika apgar skoru düşüklüğü [OR:2.37(1.1-5.07)] varlığıydı. Sonuç olarak, meme başı çöküklüğü, anne kucağına verilmeme ve bebek 5. dakika apgar skoru düşüklüğü, sezaryen ile doğum ve doğum için indüksiyon verilmemesi gibi temel parametrelere bakılarak doğum sonrası ilk yirmi dört saatte anne sütü azalan ve/veya yetersizliği olan hastaları öngörülebileceği belirlendi. Anne sütü azalan ve/veya yetersizliği öngörmede çizilen nomogramlar doğum sonrası sağlık çalışanlarına klinikte rehberlik hizmeti sunacaktır.

Anne sütüAnnelerEmzirme+1
Rena Bademkıran
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamakta yetişkin hastalarda polifarmasi, akılcı ilaç kullanımı ve tedavi uyumunu etkileyen faktörlerin araştırılması

Dünya genelinde giderek artan nüfusla birlikte özellikle kronik hastalıklar ve ilaç kullanımı artmaktadır. İlaç kullanımının artması ile beraber 'polifarmasi' dediğimiz çoklu ilaç kullanımı durumu ortaya çıkmaktadır. Akılcı ilaç kullanımı ise, doğru tanı ve tedavi yöntemi ile hastanın uygun ilacı, uygun süre ve dozda, en düşük fiyat ile kolayca sağlayıp kullanabilmesidir. Bu tez çalışması, Bursa ili 36 nolu Ertuğrul Eğitim Aile Sağlığı Merkezinde takibi yapılan ve kronik ilaç kullanımı olan hastalar arasında birinci basamakta yetişkin hastalarda polifarmasi, akılcı ilaç kullanımı ve tedavi uyumunu etkileyen faktörlerin araştırılması amacı ile yapılmıştır. Çalışma grubunu oluşturan 249 hastanın yaş ortalaması 51 yıl olup; %64,7'si (n:161) kadın, %35,3'ü (n:88) erkektir. Hastaların kronik hastalık takiplerini %35,2'sinin düzenli yaptırmadığını, %37,8'inin çok fazla ilaç kullandığını ve azaltılması gerektiğini düşündüğünü, %28,8'inin ilaç yan etkisine maruz kaldığı görülmüştür. Hastaların %44,3'ü kullandığı ilaçların yan etkisini bilmemekte, %43,2'si kronik ilaçları harici ek tedavi kullandığını belirtmektedir. Genel Sağlık Anketi-12 Ölçeği total puan ortalaması 2,24 olup katılımcıların %42,6'sı psikolojik hastalık açısından risklidir. Polifarmasi dediğimiz yani 4 ve üzeri ilaç kullanımı olanların genel sağlık anketi puanı anlamlı olarak daha yüksektir (p=0,039). Genel sağlık anketinden yüksek risk grubunda puan alanların kronik ilaçları harici ek tedavi kullanımları %48,5 ile diğer gruplara oranla yüksek olduğu gösterilmiştir (p=0,014). İlaç yan etkisinin görülenlerin genel sağlık anketi puanı anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=<0,001). İlaç yan etkisi görülmeyen bireylerde 1-3 adet ilaç kullanımı olanlar %76,2 ile 4 ve üzeri ilaç kullanımı olanlara kıyasla anlamlı olarak yüksektir (p=<0,005). Kadınlarda reçetesiz ağrı kesici kullanımı %58,4 (p=0,01) ve vitamin/mineral kullanımı %35,4 (p=<0,001) ile erkeklere göre daha yüksek kullandığı görülmüştür. Bireylerin bitkisel tedavi kullanımları yaş grupları ile kıyaslandığında yaş arttıkça bitkisel tedavi kullanımlarının arttığı görülmüştür (p=0,005). Polifarmasi varlığının istenmeyen ilaç reaksiyonları, ilaç-ilaç etkileşimleri, hastaneye yatış ve mortalite gibi risk faktörlerini beraberinde getirmesi nedeniyle bireylerin yaşam kalitesini olumsuz etkilemesi olasıdır. Birinci basamakta yaşlanma ile beraber polifarmasi oranlarının arttığı, polifarmasi oranlarının artması ile ilaç yan etkilerine maruz kalmanın arttığı yine genel sağlık anketinden alınan puanın artması ile beraber polifarmasi ve ilaç yan etiklerine maruz kalma oranlarının arttığı görülmüştür. Birinci basamakta hasta popülasyonun önemli bir kısmını oluşturan yaşlı ve kronik ilaç kullanımı olan hastalarda polifarmasi ve ilaç yan etkilerine maruz kalma açısından akılcı ilaç kullanım esasları özellikle dikkate alınmalı. Hastalık ve ilaç takipleri açısından hastaların bilgi düzeyi artırılmalıdır.

Akılcı ilaç kullanımıAnketlerPolifarmasi+3
Ersin Ülger
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sigara bırakma yorgunluk ölçeği ile nikotin bağımlılığının değerlendirilmesi

Sigara tüm dünyada önlenebilir morbidite ve mortalitenin en önemli sebeplerinden biridir. Sigara bırakma sürecindeki hastalara yardımcı olmak amacıyla birçok yöntem geliştirilmiştir. Çalışmamızda, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Sigara Bırakma Polikliniği'ne başvuran hastaların Sigara Bırakma Yorgunluk Ölçeği ile sigara bırakma durumları ve bunları etkileyen faktörleri araştırmayı amaçladık. Çalışma tek merkezli, kesitsel ve yüz yüze anket yöntemi ile yürütülmüş olup, Eylül 2020- Şubat 2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Sigara Bırakma Polikliniği'ne sigara bırakma amacıyla başvuran 18 yaş ve üzeri gönüllüler dahil edilmiştir. Araştırmada sosyodemografik bilgi formu, Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi, Sigara Bırakma Yorgunluk Ölçeği (SBYÖ) ve Hastane Anskiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) Ölçeği kullanılmıştır. Çalışma grubunun yaşları 20 ile 75 arasında değişmekte olup, 119'u (%33,2) kadın, 239'u (%66,8) erkek olmak üzere toplam 358 kişiden oluşmaktadır. Çalışmaya katılanlardan 150 kişi (%44,9) üçüncü ayda sigarayı bırakmış, 131 kişi (%39,5) altıncı ayda sigarayı bırakmıştır. Katılımcıların sigara bırakma durumları ile daha önce sigara bırakma denemesi, aylık sigaraya harcadığı ortalama gider, sigarayı ilk kez deneme yaşı arasında ilişki bulunmuştur. HAD anksiyete ve depresyon skorları ile bırakma durumu arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. SBYÖ duygusallık alt boyutu ile HAD depresyon ve anksiyete skoru arasında korelasyon saptanmıştır. Bırakma yorgunluğu, stres ve bırakma durumu arasındaki ilişkiyi anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Sigara bırakma tedavisinde hastayı bütüncül değerlendirmek, kişiye özel motivasyonel görüşme ve tedavi yöntemi seçmek bırakma başarısını arttırmak için çok önemlidir. Anahtar Kelimeler: Sigara Bırakma Yorgunluk Ölçeği, sigara bırakma tedavisi.

BağımlılıkNikotinSigarayı bırakma+3
Şüheda Gül
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sigara bırakma polikliniği'ne başvuran ve yönlendirilen kişilerde sigara bırakma başarısı öngörü ölçeği ile ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi

Sigara kullanımı sebep olduğu hastalıklar ve ölümler nedeniyle önemli bir sağlık sorunudur. Bu çalışmada sigara bırakmak amacıyla sigara bırakma polikliniğine başvuran ve yönlendirilen kişilerin Sigara Bırakma Başarısı Öngörü Ölçeği ile sigara bırakma durumu ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma tanımlayıcı kesitsel nitelikte olarak belirlenmiş ve yüz yüze anket yöntemiyle yürütülmüştür. Mart 2021- Mayıs 2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Sigara Bırakma Polikliniği (SBP)'ne başvuranlar ile Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran sigara içen gebelerden ve İç Hastalıkları Tıbbi Onkoloji ile Kulak Burun ve Boğaz Polikliniklerine başvuran kanser tanılı sigara içen bireylerden SBP'ne yönlendirilenler olmak üzere iki grup halinde incelendi. Kendi isteği ile başvuran 95 kişi, yönlendirilen 66 kişi çalışmaya dahil edildi. Her iki gruba da sosyodemografik veri anketi, Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi (FNBT) ve Sigara Bırakma Başarısı Öngörü Ölçeği (SBBÖÖ) uygulandı. Olguların sosyodemografik verileri, anket sonuçlarına ait veriler kaydedildi. İstatiksel analiz SPSS 23.0 programı kullanılarak gerçekleştirildi. Kendi isteği ile başvuran kişilerin yaş ortalaması 43, yönlendirilenlerin 49,5 olarak saptandı. Kendi isteği ile başvuran 41 kişi (%43,2), yönlendirilen 21 kişi (%31,8) üçüncü ayda sigarayı bırakmıştı. Her iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu (p=0,146). Kişilerin kronik hastalık varlığı, daha önce sigara bırakma deneyimlerinde aldıkları destek ve tarafımızca başlanan tedavileri açısından her iki grup arasında anlamlı farklılık saptandı. Kendi isteği ile başvuranların FNBT ortalama skoru 6,67±1,86 iken yönlendirilen bireylerin ortalama FNBT skoru 5,73±2,27 idi. Aralarında anlamlı düzeyde farklılık vardı (p=0,008). İki grup arasında SBBÖÖ kararlılık ve hazır oluş alt boyutu, SBBÖÖ sağlık algısı ve uygun çevre alt boyutu ve SBBÖÖ total değeri arasında anlamlı farklılık saptandı (p<0,001). Her iki grup katılımcılarının 3. ayda sigara bırakma durumu ile FNBT ve SBBÖÖ arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Çalışmamızda yapılan analizlerin sonucunda kendi isteği ile SBP'ne başvuran kişilerin Fagerström nikotin bağımlılık skoru ve SBBÖÖ total ve alt boyut skorları daha yüksektir. Yönlendirilen kişilerle arasındaki fark anlamlıdır. Fakat üçüncü ayda sigara bırakma durumları arasında anlamlı farklılık bulunamamıştır. Sigara içen tüm bireylerin yanında, sigaranın önemli risk faktörü olduğu kronik hastalıklara sahip olanların ve gebelikte sigara içenlerin bırakma başarılarını etkileyen faktörleri tespit etmek; kişiye yönelik davranışsal destek ve tedavileri vererek bırakma başarısı şansını artırmamızı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Sigara Bırakma Başarısı Öngörü Ölçeği, sigara bırakma.

Sigara içmeSigarayı bırakmaÖlçekler+1
Meryem Betül Erdal
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pandemi döneminde alınan karantina tedbirlerinin toplum ve hastalar üzerindeki psikolojik etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmada COVID-19 pandemi döneminin ve bu süreçte alınan karantina tedbirlerinin toplum ile hastalar üzerinde yarattığı psikolojik etkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Ertuğrul 36 Nolu Eğitim Aile Sağlığı Merkezine başvuran hastalar ve hasta yakınlarının katılımı ile gerçekleştirilmiştir (n = 305). Kişilerin sosyodemografik özellikleriyle birlikte, anksiyete, depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) düzeyi değerlendirilmiştir. Kişilerin %57,7'si kadındı ve yaş ortalaması 39,87 ± 16,26 yıldı. Kişilerin %22,9'unda yüksek/ciddi düzeyde anksiyete, %69,8'sinde en az hafif düzeyde olmak üzere depresyon olduğu saptandı. Uyku problemi yaşayanların, çalışma arkadaşı ya da yakını COVID-19 geçiren ya da ölenlerin, sigaraya başlayan ya da sigara miktarı artanların, pandemi döneminde yaşadığı sorunlar nedeniyle hayatı olumsuz etkilenenlerin anksiyete, depresyon ve TSSB düzeyi daha fazlaydı. Kadınların, korkutucu, dehşet verici veya travmatik olay yaşayanların anksiyete ve depresyon düzeyleri daha fazlaydı. Maddi kayıp yaşayıp yaşam standardı etkilenenlerin depresyon ve TSSB düzeyi daha fazlaydı. 35 yaş ve altındakilerin, ilkokul mezunları ile karşılaştırıldığında üniversite mezunlarının, alkol içme miktarı artanların, karantina tedbirleri nedeniyle psikolojik sıkıntı yaşayan, hayatı olumsuz etkilenen ve kilo alanların depresyon düzeyi daha fazlaydı. Yaş azaldıkça depresyon düzeyi artmaktaydı (r =-0,299; p<0,001). Ayrıca kişilerin anksiyete, depresyon ve TSSB düzeyinin her biri diğeriyle anlamlı düzeyde korelasyon göstermekteydi (p<0,001). Pandemi koşullarında yaşanan birçok olumsuz durum ve kişisel özellikler anksiyete, depresyon ve TSSB düzeyini arttırmaktadır. Ayrıca bu durumların ortaya çıkışı ve düzeyi bir diğeriyle ilişkilidir. Pandemi döneminde karşılaşılan olumsuzlukları engellemeye yönelik çabalar, toplumun psikolojik olarak yıpranma düzeyini azaltabilir. Anahtar sözcükler: Pandemi, Anksiyete, Depresyon, Travma sonrası stres bozukluğu

AnksiyeteCOVID 19Depresyon+5
Elif Özhan Erdem
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hastalığı olan bireylerde sağlık okuryazarlığı düzeyi ile kronik hastalık uyum düzeyi ilişkisinin incelenmesi

Günümüzde tedavi edilebilir ve önlenebilir olan kronik hastalıklar oldukça yaygındır. Son zamanlarda önemi daha da anlaşılan sağlık okuryazarlığı kavramı birinci basamak sağlık hizmetlerinde de önemli bir yere sahiptir. Çalışmamızda, Ertuğrul 36 No'lu Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran hastalarımızın sağlık okuryazarlık düzeylerini saptamak, sağlık okuryazarlık düzeyleri ile kronik hastalıklarına uyum düzeylerinin ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmamız tek merkezli, kesitsel ve anket çalışması olarak planlanmış ve uygulanmıştır. Ağustos 2020-Ocak 2021 tarihleri arasında Ertuğrul 36 No'lu Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran 18 yaş üstü ve kronik hastalığı olan 328 birey dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyo-demografik soruları, Kronik Hastalıklara Uyum Ölçeğini ve Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği-32'yi (TSOY-32) içeren 62 soruluk anket uygulanmıştır. Çalışmamızda katılımcıların %54,3'ü kadın, %64,3'ü evli iken ortalama yaş değeri 46,56 yıl olup medyan yaş değer, 48 yıl olarak bulunmuştur. Çalışma grubunun sağlık okuryazarlığı toplam puan ortalaması 33,42±8,76, kronik hastalıklara uyum toplam puan ortalaması 80,75±12,62 olarak saptanmıştır. Çalışmamızda sağlık okuryazarlığı düzeyi ile kronik hastalıklara uyum arasında anlamlı bir şekilde pozitif korelasyon bulunmuştur. Sağlık personelinin; hastaların sağlık okuryazarlığı düzeyi konusunda farkındalık sahibi olması ve müdahalelerde bulunması, bireylerin tedaviye uyum göstermesinde ve sağlık hizmetinin kalitesinin artmasında önemli bir faktördür. Anahtar Kelimeler: Kronik hastalık, sağlık okuryazarlığı, TSOY-32, hastalık uyumu

Kronik hastalıkSağlık okuryazarlığıTedavi+2
Zeynep Demirci
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Şehir Hastanesi nöroloji ve tıbbi onkoloji polikliniklerine başvuran hasta ve hasta yakınlarının evde sağlık hizmetleri hakkında bilgi düzeyi

Giriş: ESH gün geçtikçe dünya ve ülkemiz için önemi artan bir konudur. Kronik hastalıkların görülme sıklığının artması, nüfusun yaşlanması, evde bakım teknolojilerinin gelişmesi, hastanelerden erken taburculuk imkanlarının gelişmesi ESH'ye ihtiyacı arttırmaktadır. ESH alan kişi/aile sayısı artış gösterse de halen yeterli düzeyde ve verimlilikte çalışılamamaktadır. Bu araştırma ile amacımız hasta ve hasta yakınlarının ESH hakkındaki farkındalığını arttırmak, konu hakkındaki bilgi düzeylerini görmek ve eğer varsa bilgi eksikliklerinin giderilmesi için uygun planlama yapılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Ocak 2020 ve Mart 2020 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji ve Nöroloji polikliniklerine başvuran hasta ve hasta yakınlarına anket dağıtılarak yapılan kesitsel bir çalışmadır. 330 hasta/hasta yakını çalışmaya dahil edilmiştir. Veriler SPSS Statistics 20 programı kullanılmış ve istatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 44.58 idi. Eğitim durumları incelendiğinde %49,24 (n:162) ile en çok üniversite ve üzeri eğitimli katılımcılarımız vardı. Katılımcıların %54,88'inin (n:180) geliri giderine eşit olduğu görüldü. Katılımcılarımızın çoğunluğu %68,08 (n:224) ile hasta yakını idi. Katılımcıların %45,6'sı (n:47) Onkoloji, %54,4'ü (n:56) Nöroloji kliniğinde tedavi görmekte idi. Katılımcılarımızın çoğu ESH'yi duymuştu (%79,7). ESH'yi duyan katılımcılar en çok sağlık personeli sayesinde (%58) ESH'den haberdar olduklarını söylerken, ikinci sırada %40,3 TV, radyo, internetten duyduklarını belirttiler. Aile hekimlerinin daha önce evde sağlık hizmeti konusunda bilgi verdiği kişiler katılımcıların %43,2'si (n:142) idi. Katılımcıların %27,6'sı (n:91) evde sağlık hizmetlerinden yararlandıklarını belirtti. Evde sağlık hizmetlerinden yararlanan katılımcıların en sık (%29,7) ilaç raporu nedeniyle ESH'den yararlandığı görüldü. Katılımcıların %87,2'si (n:272) ihtiyaçları olduğunda ESH'den yararlanmak istediklerini belirtti. ESH'den kimler yararlanabilir sorusuna doğru cevap yüzdeleri yüksekti. Katılımcıların ESH'den beklentileri incelendiğinde; en çok beklenti %81,81 (n:270) oranı ile hastaların ilaçlarının reçete edilmesi ve ilaç raporlarının evde sağlık tarafından düzenlenmesi iken en düşük beklenti diş hekimi muayenesi yapılması [%26,97 (n:89)] idi. Katılımcılar ESH'yi hangi kurumlardan alabileceklerini ve nasıl başvuracaklarını biliyorlardı. Katılımcılara ESH'nin verdiği hizmetler hakkında fikirlerini sorduğumuzda; en az doğru yanıt verilen önerme %36,36 (n:120) oranıyla ESH "Acil durumlara müdahale eder" ifadesi idi. İkinci en az doğru yanıt %38,18 oranıyla ESH "Ağız ve diş sağlığı hizmetleri verir" önermesi oldu. ESH hakkında verilen çeşitli önermelere verilen cevaplarda "ESH aynı gün eve gelir" önermesinde doğru, yanlış ve bilmiyorum cevap oranları birbirine yakındı. Diğer önermelere doğru cevap oranları yüksekti. Anket sonuçlarını ESH'den yararlananlar ve yararlanmayanlar olarak kıyasladığımızda bir çok alanda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık görüldü. ESH'den yararlanmak katılımcıların bilgi düzeyini arttırmıştı. Ekonomik durumun ve eğitim düzeyinin ESH hakkında bilgi düzeyinde fark yaratmadığı görüldü. Aile hekiminden ESH hakkında daha önce bilgi alan ve almayan katılımcıları kıyasladığımızda, ESH hakkında aile hekiminden bilgi almış olanların bilgi düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmış olduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: Katılımcıların geneline baktığımızda evde sağlık hizmetleri konusunda fikir sahibi olduklarını gördük. Ekonomik durum ve eğitim düzeyine göre bir çok alanda fark olmadığını gördük. Eğitim düzeyine göre istatistiksel olarak anlamlı fark görülen alanların çoğunluğunda ilköğretim mezunu katılımcılar daha bilgili olarak görüldü. İlköğretim mezunu katılımcıların ESH'ye daha çok ihtiyaç duyma ihtimalleri vardır. ESH'den yararlanan katılımcıların ve aile hekiminden ESH hakkında bilgi almış olanların bilgi düzeyleri ESH'den yararlanmayanlar ve aile hekiminden ESH hakkında bilgi almamış olanlara göre daha yüksekti. Bu sonuç ESH hakkında eğitimler verilmesinin önemini göstermektedir. Aile hekimlerinin ESH hakkında bilgilendirdiği katılımcıların bazı önermelerde bilgi düzeylerinin düşüklüğü sağlık personellerinin de ESH hakkında bilgi düzeylerinin yeterli oranda olmadığını düşündürdü. Hasta ve hasta yakınları kadar sağlık personellerinin de ESH hakkında eğitimlere tabi tutulması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, Ankara şehir hastanesi, Evde sağlık hizmetleri, Nöroloji, Onkoloji

Aile hekimliğiAnkaraEvde sağlık hizmetleri+6
Didem Demirdöven
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pandemisinde yaşlı bireylerde internet kullanımının depresyon ve yalnızlık düzeyi ile ilişkisi

Pandemi sürecinde uygulanan sosyal mesafe ve izolasyon önlemleri yaşlı bireylerin ruh sağlığını olumsuz etkilemiştir. Bu çalışma COVID-19 pandemi sürecinde yaşlı bireylerde internet kullanımının depresyon ve yalnızlık düzeyi ile ilişkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Kesitsel çalışmaya 01.09.2021-01.06.2022 tarihleri arasında 330 geriatrik hasta alındı. Veriler; kişisel bilgi formu, Geriatrik Depresyon Ölçeği Kısa Formu-15 (GDÖ-15), Yaşlılar için Yalnızlık Ölçeğini içeren anket formuyla yüz yüze görüşme yöntemiyle toplandı. Katılımcıların yaş ortalaması 71,38±6,06 yıl olup %60,3'ü kadındı. Yaşlı bireylerin %15,8'inin yalnız yaşadığı, %10,9'unun yüz yüze görüşebileceği hiç arkadaşının olmadığı, %85,2'sinin pandemi sürecinde sosyal ilişkilerinin azaldığı bulundu. İnternet erişimli cep telefonu ve bilgisayar/tablet kullananların oranı sırasıyla %47,3 ve %6,1 idi. Bireylerin %52,4'ünün interneti hiçbir zaman kullanmadığı, %18,8'inin ara sıra, %28,8'inin ise her gün kullandığı saptandı. İnternet kullanan bireylerin %68,8'i pandemi sürecinde internet kullanımının arttığını belirtti. En fazla yapılan internet aktivitelerinin; akraba/arkadaşlarla görüntülü görüşme (%39,4) ve mesajlaşma uygulamalarıyla mesaj/ fotoğraf/video paylaşımı (%38,2) olduğu bulundu. Yaşlı bireylerin %37'sinde depresyon (GDÖ skoru>5) saptandı. Depresyon oranı hiç internet kullanmayanlarda %42,8, ara sıra internet kullananlarda %38,7 iken her gün internet kullananlarda %25,3 bulundu (p=0,017). Her gün internet kullananların yalnızlık puanı, ara sıra internet kullananlardan ve hiç internet kullanmayanlardan anlamlı derecede düşük bulundu (sırasıyla p=0,008, p<0,001). Sonuç olarak her gün internet kullanan yaşlı bireylerde kullanmayanlara göre depresyonun daha az görüldüğü ve bu kişilerin yalnızlık puanlarının daha düşük olduğu bulundu. Yaşlı bireylerin internet erişimli teknolojik cihazları uygun şekilde kullanmaları onların psikolojik sağlıklarına olumlu katkı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: COVID-19, Pandemi, Yaşlı, Depresyon, Yalnızlık

COVID 19DepresyonPandemiler+4
Mustafa Kılıç
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinde intihar risk faktörleri ve kişilik tipleri ile stres hormonları düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı; tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinde intiharla ilişkili risk faktörlerinin belirlenmesi ve intihar riski ile kişilik tipleri ve stresle ilişkili hormonlardan olan ACTH, kortizol, büyüme hormonu, prolaktin, atriyal natriüretik faktör, kolesistokinin düzeyleri arasındaki ilişkinin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma; Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde, 1 Ekim 2022-30 Haziran 2023 tarihleri arasında yürütülen, kesitsel nitelikte bir çalışmadır. Çalışmaya 80 intörn doktor dahil edildi. Katılımcılardan anket formunu doldurmaları istendi ve eş zamanlı olarak venöz kan örneği alındı. Anket formu; kişisel bilgileri sorgulayan sorular, İntihar Olasılığı Ölçeği ve Eysenck Kişilik Anketi-Gözden Geçirilmiş Kısa Formu olmak üzere 3 bölümden oluşmaktaydı. Kan örneklerinden ACTH, kortizol, büyüme hormonu, prolaktin, atriyal natriüretik faktör, kolesistokinin düzeyleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı kullanıldı. P<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 36'sı (%45,0) deprem öncesi dönemden, 44'ü (%55,0) deprem sonrası dönemden olmak üzere 80 intörn doktor dahil edildi (6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri). Öğrencilerin 64'ü (%80,0) intihar düşüncesi bulunmadığını, 16'sı (%20,0) bulunduğunu belirtti. Deprem öncesi ve sonrası grupların intihar düşüncesi varlığı oranları ve genel intihar olasılığı puanları benzer olarak bulundu. Deprem sonrası grubun ACTH düzeyi daha düşük olarak tespit edildi. Öğrencilerde psikiyatrik hastalık varlığı, intihar düşüncesi varlığı ve ailede intihar girişim öyküsü bulunması ile genel intihar olasılığı puanı arasında pozitif yönde, anlamlı bir ilişki saptandı. Nörotisizm puanı ile genel intihar olasılığı puanı arasında pozitif yönde, orta şiddette bir ilişki bulundu. Yalan puanı ile genel intihar olasılığı puanı arasında negatif yönde, zayıf şiddette bir ilişki saptandı. ACTH düzeyi ile genel intihar olasılığı puanı arasında pozitif yönde, zayıf şiddette ilişki saptandı. Sonuç: Çalışmamızda; psikiyatrik hastalık bulunması, intihar düşüncesi varlığı, ailede intihar girişim öyküsü bulunması, yüksek nörotisizm puanı, yüksek ACTH düzeyi artmış intihar riskiyle ilişkili bulundu. Anahtar Kelimeler: İntihar, Kişilik, Stres, Tıp öğrencisi, İntihar Olasılığı Ölçeği, Eysenck, ACTH, Kortizol, ANP, GH, Prolaktin, CCK Bu çalışma, Gaziantep Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Yönetim Birimi tarafından desteklendi (Proje Numarası: TF.UT.22.71).

Atriyal natriüretik faktörHidrokortizonHormonlar+7
Feyza Nur Özbahar
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi öğrencilerinde depresyon ve anksiyete ile irritabl barsak sendromu arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Çalışmamızda Tıp Fakültesi Öğrencilerinde anksiyete ve depresyon düzeyleri ile İBS belirtileri arasındaki ilişkiyi değerlendirerek anksiyete ve depresyon düzeyleri ile aynı öğrencilerde gözlenen İBS bulguları arasındaki ilişkiyi analiz etmeyi amaçladık. Katılımcılara demografik verileri (yaş, cinsiyet, bulunulan sınıf, medeni durum ve ekonomik durum), klinik özellikleri (Kronik hastalık öyküsü, ilaç kullanma öyküsü, psikiyatrik hastalık öyküsü ve ailede İBS öyküsü), dışkılama alışkanlıkları, Beck depresyon ölçeği ve Beck anksiyete ölçeğini içeren anket online yöntem ile uygulandı. Sonuçları veri işleme formuna kaydedilerek analiz edildi. Elde ettiğimiz verilere göre tıp fakültesinde okuyan öğrencilerin ortalama yaşı 21,3±2,2 yıl ve kadın cinsiyet oranı %57,9'dur. Ailede İBS öyküsü olanların oranı %7,6 olarak saptandı. Katılımcıların %24,5'inde İBS varlığı tespit edildi. Ayrıca katılımcıların %65,5'inde klinik olarak değişen seviyelerde depresyon ve %68,8'inde ise yine klinik olarak değişen seviyelerde anksiyete varlığı tespit edildi. İrritabl barsak sendromu gelişmesi üzerinde etkili demografik verilerin yaş ve cinsiyet olduğu gözlendi (sırasıyla p=0,031 ve p=0,018). Kronik hastalık öyküsü, ailede İBS öyküsü, sürekli kullanılan ilaç öyküsü ve psikiyatrik hastalık öyküsü varlığında İBS görülme sıklığının arttığı saptandı (sırasıyla p=0,024, p=0,001, p=0,036 ve p=0,001). Depresyon ve anksiyete şiddeti arttıkça İBS görülme oranlarının da yükseldiği saptandı (p=0,001) Çalışmamız sonucunda tıp fakültesi öğrencilerinin İBS, depresyon ve anksiyete açısından taranması ve anksiyete ve depresyon saptananların ise İBS açısından ayrıca değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu konuda farkındalığın yüksek seviyede tutulması ve tıp fakültesinde eğitim hayatı boyunca bu durum ile ilgili eğitimler verilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Depresyon, İrritabl Barsak Sendromu, Öğrenci, Tıp Fakültesi

AnksiyeteDepresyonTıp eğitimi+2
Tansu Sıvakcıgil
Gaziantep University
2023
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi öğrencilerinde yeme tutumu ile depresyon ve yaşam doyumu arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Amaç: Bu araştırmada tıp fakültesi öğrencilerinin yeme tutumu düzeylerinin ve yeme tutumu bozukluklarına eşlik eden sosyodemografik veriler ile depresyon ve yaşam doyumu arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Kesitsel tipte yapılan bu araştırmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinden 339 öğrenci dahil edilmiştir. Araştırmada Kişisel Bilgi Formu, Yeme Tutumu Testi (YTT-40), Beck Depresyon Envanteri (BDE) ve Yaşam Doyumu Ölçeği (YDÖ) kullanılmıştır. Elde edilen verilerin analizi SPSS 22.0 programı aracılığıyla değerlendirilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, ki-kare analizi, Shaphiro Wilk, Mann-Whitney U testi, Kruskal Wallis ve Dunn, Spearman korelasyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Öğrencilerin 198'i (%58,4) kadın, 141'i (%41,6) erkektir. YTT-40 puan ortalaması 17,21 ± 9,82, BDE puan ortalaması 16,24 ± 11,1, YDÖ puan ortalaması 14 ± 4,32 olarak belirlenmiştir. Cinsiyet, yaş, BKİ, akademik başarı düzeyi, aile gelir durumu, kalınan yer, kronik hastalık, sigara, alkol kullanımı, egzersiz yapma durumu, uykuya dalma güçlüğüne göre YTT-40, BDE ve YDÖ puanlarının karşılaştırılması incelenmiş, BKİ, depresyon düzeyi, uykuya dalma durumuna göre YTT-40 puanları arasında, akademik başarı düzeyi, sigara kullanımı, uykuya dalma durumuna göre BDE puanları arasında, aile gelir durumu, akademik başarı düzeyi, sigara kullanımı, uykuya dalma durumuna göre YDÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Ölçekler arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, YTT-40 ile BDE puanları arasında pozitif korelasyon, YTT-40 ile YDÖ ve BDE ile YDÖ arasında negatif korelasyon olduğu saptanmıştır. Sonuç: Yeme tutumu sorunlarının sadece fiziksel sağlıkla ilişkili olmadığını, aynı zamanda psikoloji ve yaşam kalitesi açısından da önemli sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir. Yeme tutumu bozukluğu ile ilgili eğitim ve koruyucu tedbirlerin alınması, hastalık oluşmuşsa tedavinin sağlanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Beck Depresyon Envanteri, Depresyon, Tıp Öğrencileri, Yeme Tutumu, Yaşam Doyumu

BeslenmeBeslenme alışkanlıklarıBeslenme durumu+6
Keziban Çayır
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nondiyabetik hasta popülasyonunda HbA1c değerinin ve koroner arter hastalığı tanısının korelasyonu

Amaç: Koroner arter hastalığı tüm dünyada en önde gelen morbidite ve mortalite nedenleri arasında sayılmaktadır. Koroner hastalıklar açısından koruyucu hekimliğin temelinde ise hastaların daha sağlıklı ve uzun yaşam sürelerinin daha düşük maliyetler ile sağlanabilmesi yatmaktadır. Bu sebeple koruyucu hekimlik görevinde koroner arter hastalığı riskinin belirlenebilmesine olanak sağlayacak biyokimyasal belirteçlere ihtiyaç vardır. Bizim çalışmamız HbA1c'nin koroner arter hastalığının öngörülmesinde kullanılabilirliğini sorgulamayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2016 ve Haziran 2018 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kardiyoloji polikliniklerine başvuru yapan ve çeşitli nedenlerle anjiografi endikasyonu konulan hastalar retrospektif olarak taranmıştır. Bilinen diyabet hastalığı olanlar veya HbA1c değeri 6,5 ve üzerinde olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Toplam 247 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Yaş aralığı 30-90 olarak belirlenmiştir. Darlık gruplarına göre karşılaştırmalı HbA1c verileri elde edilmiş ve istatistiksel anlamlılık aranmıştır. İstatistiksel analizler için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 (Kaysville, Utah, USA) programı kullanılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken Student t Test, Oneway Anova Test, Bonferroni test, Kruskal Wallis test ve Bonferroni-Dunn test kullanılmıştır. Stenoz pozitifliği üzerine etki eden risk faktörlerinin incelenmesinde Lojistik Regresyon analizi (Backward Stepwise) kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Pearson Ki-Kare testi ve Fisher- Freeman-Halton testi kullanıldı. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Herhangi bir koroner arterde darlığı olmayan 120 hasta, sadece bir koroner arterde >%50 darlık tespit edilmiş 56 hasta, birden fazla koroner arterde >%50 darlık tespit edilmiş 71 hasta çalışmaya alınmıştır. Stenoz derecesine göre HbA1c ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Anlamlı farklılığın hangi gruptan kaynaklandığını saptamak için yapılan ikili karşılaştırmalar sonucu; stenoz derecesi multiple >%50 olan grubun HbA1c ölçümleri, stenoz derecesi <%50 olan (p=0,001) ve stenoz derecesi single >%50 olan (p=0,001) gruplardan yüksek bulunmuştur (p<0,01). HbA1c düzeyi 5,7-6,5 olan olgularda stenoz (+) oranı, HbA1c düzeyi <5,69 olan olgulardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). HbA1c düzeyinin 5,7-6,5 olması stenoz görülme riskini 6,260 katına çıkartmaktadır. HbA1c için ODDS oranı 6,260 (%95 CI: 3,160- 12,401)'dir. Stenoz pozitifliğine göre HbA1c için cut off noktası 5,6 ve üzeri olarak saptanmıştır. Yapılan regresyon analizinde de HbA1c koroner arter hastalığı için ağımsız bir risk faktörü olarak karşımıza çıkmıştır. HbA1c ölçümlerindeki bir birimlik artış stenoz pozitif olma riskini 12,424 katına (%95 CI: 5,990-25,767) çıkartmaktadır. Sonuç: Yaptığımız geriye yönelik gözlemsel çalışmada diyabetik olmayan bireylerde HbA1c'nin koroner arter hastalığını belirlemede ve hastalığın şiddetini göstermede bağımsız bir belirteç olarak kullanılabileceğini gösterdik. Bu sonucun koruyucu hekimlikte, hangi hastaların risk altında olduğu veya koruyucu sağlık işlemlerine alınması gerektiğini göstermesi açısından bize fikir verebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Nondiyabetik, HbA1c, koroner arter hastalığı

BiyobelirteçlerHemoglobin A-glikolizeKalp hastalıkları+2
Yıldız Kayalı
Bezmialem Vakıf University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ABO kan grubu ile COVID-19 arasındaki ilişki

Amaç: Çin'in Wuhan Şehrinde, 31 Aralık 2019'da etiyolojisi bilinmeyen pnömoni vakalarının bildirilmesiyle başlayan ve kitlesel olarak yaşam tarzını değiştirip, çok sayıda ölüme sebep olan Covid-19 pandemisi tüm dünyada etkisini sürdürmeye devam etmektedir. Ülkemizde ilk Covid-19 vakası 11 Mart 2020'de saptanmış ve vaka sayıları tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de artış göstermiştir. Covid-19 hastalık şiddetinde ve SARS-CoV-2 bulaşıcılığında etkili faktörlerle ilgili bulgular literatüre eklenmeye devam etmektedir. Covid-19 hastalığına yatkınlıkla herhangi bir biyolojik belirteç arasında henüz bir ilişki kurulamamıştır. Kan grubu antijenlerinin ekspresyonundaki farklılıklar enfeksiyonlara karşı konak duyarlılığını etkileyebilir ve kan grupları doğrudan bir reseptör ya da koreseptör olarak enfeksiyona neden olabilir. Bizim çalışmamız da ABO kan grubunun Covid-19 ile ilişkisini belirlemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi'ne 01.03.2020-30.06.2020 tarihleri arasında başvuran ve PCR testi ile "Kesin Covid-19" tanısı almış hastaların geriye dönük olarak değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Hastaların yaş, cinsiyet, kan grupları, laboratuvar bulguları, Toraks BT bulguları, eşlik eden kronik hastalıklarına ek olarak hastane yatış sürelerindeki klinik seyirleri incelenerek kaydedilen Satürasyon düşüklüğü, Ateş yüksekliği, YBÜ ihtiyacı oluşup oluşmadığı ve tedavi sonucunda hayatta kalma durumları incelenmiştir. İstanbul ilinin kan grubu dağılımını temsil ettiği düşünülen, 2020 yılında 136.231 kişi ile yapılan bir çalışma referans alınarak kontrol grubu oluşturulmuştur. Kan gruplarının Covid-19 hastalığı ile ilişkisi incelenmiş ve istatistiksel anlamlılığı araştırılmıştır. İstatistiksel analizler "IBM® SPSS© 24 yazılımı" kullanılarak yapılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken Man Whitney U, Ki-kare testleri, Kruskal-Wallis Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi ve İkili Lojistik Regresyon Analizi kullanılmıştır. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan bireylerin kan grubu dağılımı referans değerlerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edildi (p<0,05) ve A kan grubu Covid-19 hasta bireyler arasında en sık gözlenen grup, AB kan grubu ise en az gözlenen grup olarak bulundu. Çalışmamızda O kan grubuna sahip bireylerin %6'sında YBÜ yatışı ihtiyacı gözlemledik ve kan grupları arasında en az YBÜ ihtiyacı oluşma riskini O kan grubunda saptadık. Ayrıca YBÜ yatışları açısından O/NonO karşılaştırmasında da O kan grubunda daha az YBÜ yatışı olduğunu ve bu xv farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğunu tespit ettik (p<0,05). Satürasyon düşüklüğü açısından kan gruplarının (A, B, AB, O) kıyaslanmasında fark bulamasak da O/NonO grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit ettik (p<0,05). O kan grubunda daha az satürasyon düşüklüğü gözlemledik. İkili lojistik regresyon analizinde ABO kan gruplarının (A kan grubu referans alınarak) YBÜ yatışı ve taburculuk/ölüm üzerindeki etkilerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit etmedik (p>0,05). Sonuç: ABO kan grubunun, SARS-Cov-2 bulaşıcılığında ve Covid-19 hastalık şiddetinde rolünün ortaya koyulması için ek çalışmalara ihtiyaç olmakla birlikte biriken kanıtlar, ABO kan grubunun Covid-19 hastaları arasındaki bulaşıcılığı belirlemede ve hastalığın şiddetini göstermede bir belirteç olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Ancak Covid-19'un seyrinde kronik hastalıkların, yaş gibi kişiye özel faktörlerin ve uygun tıbbı bakıma zamanında erişmenin, bulaşıcılıkta rolü olan davranışsal değişikliklerin etkisinin daha baskın olduğu ve ABO kan gruplarının ikincil rol üstlendiğini düşünmekteyiz. ABO kan grubu ile Covid-19 ilişkisi, koruyucu hekimliğin en temel uygulamalarından birisi olan aşılamadaki stratejilerin belirlenmesinde yol gösterici olabilir ancak bu ilişkinin daha kapsamlı çalışmalarla aydınlatılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Covid-19 Hastalığı, SARS-CoV-2, ABO Kan Grubu

ABO kan grup sistemiCOVID 19Korona virüs enfeksiyonları+3
Gizem Karagözlü
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lipid profili ile COVİD-19 arasındaki ilişki

Amaç: İlk olarak Çin'in Wuhan bölgesinde tespit edilen ve ardından hızlıca tüm dünyayı etkisi altına alarak Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi ilan edilmesine sebep olan COVİD-19, halihazırda birçok ülke için ciddi bir sağlık sorunudur. Çalışmamız Covid-19 hastalarında lipid profillerini değerlendirerek, diğer laboratuvar parametreleriyle olan ilişkisini ve bunların prognoza etkisini göstermeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Covid-19 enfeksiyonunun Türkiye'de ilk tanı konulduğu 11 Mart 2020 ile Haziran 2020 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yatarak tedavi gören, PCR sonucu pozitif olan hastalar alınarak retrospektif şekilde hazırlanmıştır. Çalışmamızda hastaların ilk yatışı esnasında alınan anamnez bilgileri, vital bulguları, laboratuvar parametreleri ve BT bulguları retrospektif olarak incelenmiş, çalışmamıza uygun parametreleri içermeyen hastalar çalışmadan çıkarılmıştır. Ayrıca hastaların takipleri sonucu taburculuk durumları, yoğun bakım ünitesi ihtiyacı olup olmadığı da çalışmaya eklenmiştir. İstatistiksel analiz için SPSS (versiyon 21) yazılımı kullanılmıştır. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğuna Kolmogrov Smirnov ve Shapiro Wilk testleri ile Q-Q plot ve histogram grafikleri ile bakıldı. Analiz sonucunda normal dağılan değişkenler ortalama ± standart sapma ile normal dağılmayanlar ortanca (minimum- maksimum) olarak gösterildi. Kategorik veriler frekans (yüzde) ile gösterildi. Sürekli verilerde iki grup karşılaştırmaları veriler normal dağıldığında Bağımsız örneklem t testi, normal dağılmadığında Mann Whitney U testi ile, üç grup karşılaştırması normal dağıldığında Tek Yönlü Varyans Analizi testi, normal dağılmadığında Kruskal Wallis testi ile yapıldı. Kategorik veriler Fisher'in kesinlik testi ile karşılaştırıldı. Sürekli veriler arası ilişki, veriler normal dağılmadığı için Spearman korelasyon ile bakıldı. Anlamlılık için p<0,05 değeri kabul edildi. Bulgular: Çalışmada incelenen 147 hastanın 67 (%45,6)'si kadın, 80 (%54,4)'i erkekti. Hastaların yaş aralığı 19 ile 88 arasında, yaş ortalaması 53,7  15,9 olarak saptandı. Tüm hastaların lipid profilleri incelendiğinde; total kolesterol değeri en düşük 86 mg/dl iken en yüksek 297 mg/dl ve ortalaması 167,11  39,21 mg/dl olarak saptandı. Trigliserit değeri en düşük 45 mg/dl iken en yüksek 393 mg/dl ve ortalaması 126,57  66,69 mg/dl olarak belirlendi. LDL değeri en düşük 42 mg/dl iken en yüksek 269,1 mg/dl ve ortalaması 111,0  38,51 mg/dl olarak hesaplandı. HDL değeri en düşük 18,8 mg/dl iken en yüksek 76 mg/dl ve ortalaması 40,67  12,32 mg/dl olarak hesaplandı. HDL değeri ortalamaları sırasıyla; steroid tedavisi alan hastalarda 32,48  6,66 mg/dl, steroid tedavisi almayan hastalarda 40,67  12,58 mg/dl'idi. Bulunan fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). HDL medyan değerleri sırasıyla; oksijen tedavisi alan hastalarda 42 (18,8-76) mg/dl, oksijen tedavisi almayan hastalarda 32,9 (20,4-62,8) mg/dl idi. Bulunan fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,027). Trigliserid değeri ile CRP ve hastane yatış süresi arasında pozitif korelasyon bulundu. Trigliserit ile CRP r=0,178 (p<0,05) çok zayıf ilişkili, trigliserit ile hastane yatış süresi r=0,276 (p<0,01) zayıf ilişkili bulundu. HDL değeri ile CRP, prokalsitonin, ferritin, LDH ve hastanede yatış süresi arasında negatif yönlü korelasyon tespit edildi. HDL ile CRP r=-0,263 (p<0,01) zayıf ilişkili, HDL ile prokalsitonin r=-0, 245 (p<0,01) çok zayıf ilişkili, HDL ile ferritin r=-0,351 (p<0,01) zayıf ilişkili, HDL ile LDH r=-0, 253 (p<0,01) çok zayıf ilişkili ve HDL ile hastane yatış süresi r=-0, 301 (p<0,01) zayıf ilişkili olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda lipid parametrelerinden HDL kolesterol değerleri ile CRP, prokalsitonin, ferritin ve LDH arasında negatif kolerasyon saptanmıştır. Negatif korelasyon saptanan CRP, prokalsitonin, ferritin ve LDH değerlerinin yüksekliğinin genellikle Covid-19'un kötü prognozuyla ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle HDL'nin düşük değerlerinin kötü prognozu tahmin açısından fikir verebileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Covid-19, HDL, CRP, Prokalsitonin, LDH

C reaktif proteinCOVID 19HDL+4
Mert Çeliktaş
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezite indekslerinin insülin direnci ile olan ilişkisinin incelenmesi

Amaç: İnsülin direnci (İD), kompansatuar hiperinsülinemi ve β hücre disfonksiyonu gelişmesinin ardından diyabete ilerleyebilen klinik açıdan anlamlı bir anormalliktir. İnsulin direnci açısından yüksek riske sahip kişilerin erken tespiti, insulin direncinin erken tanısı ve tedavisi, diyabeti ve komplikasyonlarını önlemenin bir yolu olabilir. Birinci basamak sağlık kuruluşlarında laboratuvar tetkikleri oldukça sınırlıdır. Biz de çalışmamızda sınırlı laboratuvar tetkik imkanları bulunan birinci basamakta İD'yi öngörebilmek ve DM gelişmesini önleyerek hastayı diyabetin komplikasyonlarından korumak, buna bağlı mortalite ve morbiditeyi azaltmak için obezite indekslerinin İD'ni öngörebilmek amacıyla kullanılabilirliğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne Ocak 2016-Haziran 2020 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arasında, herhangi bir endokrinolojik rahatsızlığı olmayan hastaların geriye dönük olarak değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Hastaların yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, alkol kullanımı, egzersiz, ailede diyabetes mellitus öyküsü, medeni durum, eğitim durumu, eşlik eden hastalıkları sorgulanmıştır. Muayene sırasında bakılmış olan obezite indeksleri (boy, kilo, beden kitle indeksi (BKİ), vücut yağ oranı, bel çevresi, bel/boy oranı, deri kıvrım kalınlıkları) ile 8 saat açlık sonrası bakılmış olan kan tahlillerinden Cr, BUN, AST, ALT, açlık glukoz, insülin, HOMA-IR, HBA1C, HDL, LDL, TG, Total kolesterol, Non-HDL kolesterol kayıt altına alınarak değerlendirilmiştir. Obezite indekslerinin HOMA-IR ile ilişkisi incelenmiş ve istatistiksel anlamlılığı araştırılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken Youden indeksi, Kolmogrov Smirnov ve Shapiro Wilk testleri, Q-Q plot ve histogram grafikleri, bağımsız örneklem t-testi, Mann Whitney U Pearson Ki-kare testi, Fisher'in kesin testi, ROC eğrisi (Receiver Operating Characteristic curve) analizi, eğri altında kalan alanların (AUC) hesaplanması, pROC paketi, Spearman korelasyonu, binary lojistik regresyon analizi kullanılarak p<0,05 anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 110 insülin direnci olan, 117 insülin direnci olmayan olmak üzere; 175'i kadın, 52'si erkek toplam 227 hasta dahil edildi. BKİ, bel çevresi, yağ oranı, bel/boy oranı, biceps deri kıvrım kalınlığı, triceps deri kıvrım kalınlığı, subscapular deri kıvrım kalınlığı ile HOMA-IR arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü korelasyon saptandı (p<0,001). İnsülin direnci olma durumu ve obezite indeksleri binary lojistik regresyon ile analiz edildiğinde değişkenlerin tümü istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızın sonuçları önceki literatür bilgilerini destekler nitelikte, obezite indekslerinin İD ilişkisini ortaya koymaktadır. İD ile obezite indeksleri arasındaki en güçlü ilişki subskapular deri kıvrım kalınlığı ile saptanmıştır. Klinik şartlarının elverdiği ölçülerde antropometrik ölçümlerin rutin pratiğe eklenmesi pre-diyabet teşhisi açısından ek yarar sağlayabilir. Bununla beraber ülkemizde bu konuda yeterince çalışma olmaması nedeniyle çalışmamızın Türkiye populasyonu için önem arz ettiğini düşünüyoruz. Önceki literatür verilerini göz önüne alırsak Türkiye'de yapılacak daha geniş çaplı çalışmalar ile bu konunun desteklenmesi, insülin direncini ayrıntılı laboratuvar tetkiklerinin olmadığı durumlarda da tanımamızı, diyabet ve buna bağlı komplikasyonlar gelişmeden koruyucu hekimlik kapsamında önlem almamızı sağlayarak mortalite ve morbiditede iyileştirmeye katkı sunacaktır. Anahtar Kelimeler: İnsülin Direnci, Obezite İndeksleri, Antropometrik Ölçümler

AntropometriObeziteİnsülin+1
İrem Elif Çetintaş
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aralıklı açlık diyetinin erişkin bireylerde vücut kompozisyonu ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi: Prospektif gözlemsel bir çalışma

Amaç: Obezite ve obezite ilişkili hastalıkların prevalansı tüm dünyada artmaktadır. Obez ve fazla kilolu hastaların kilo verme hedefli beslenme şekli değişikliğinin sağlık sunucuları tarafından önerilmesi ve takiplerinin yapılması gerekmektedir. Güncel kılavuzlar obezitenin beslenme tedavisinde, kalori kısıtlı üç ana üç ara öğün rejimini önermektedir. Ancak, kalori kısıtlı üç ana üç ara öğünlü beslenmede diyet uyumu ve uzun süreli kiloyu korumada çeşitli sorunlar olduğu için alternatif yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Zaman kısıtlı beslenme şeklinde, aralıklı açlık uygulaması obezitenin beslenme yoluyla tedavisi için bir seçenek olabilir. Zaman kısıtlı beslenmenin rutin önerilmesinden önce, bilimsel çalışmalarla kanıt düzeyinin arttırılması gerekmektedir. Birinci basamak hekimleri olarak kişilerin sağlık sistemiyle ilk temas noktası olan aile hekimleri; kişiye özel, kapsamlı, bütüncül bir bakım sağlayarak obezite ile olan mücadelede etkin bir konumda ve ön safta yer almaktadır. Bu çalışma, aile hekimliği polikliniği şartları altında obezite ve obezite ilişkili hastalıklar ile mücadelede, uygun hastalarda kolay anlatılabilir ve uygulanabilir olan zaman kısıtlı beslenme şeklini, üç ana üç ara öğünlü beslenme şekline bir seçenek olarak sunmak amacıyla planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız İstanbul'da bulunan bir aile sağlığı merkezine 01.11.2021-01.07.2022 tarihleri arasında başvuran, 18-65 yaş arasındaki, BKİ>25 kg/m2 olan, çalışmanın dahil olma kriterlerini karşılayan ve çalışma şartlarını kabul edip gönüllü olur formunu imzalayan katılımcılar ile tamamlanmıştır. Örneklem analizinde, 63 hasta üç ana üç ara öğünlü grupta, 63 hasta ise zaman kısıtlı beslenme grubunda olmak üzere, toplamda 126 katılımcıyla çalışılması gerektiği belirlenmiştir. 174 hasta süreçte çalışmaya dahil edilmiş, ancak çeşitli nedenlerle 37 hasta çalışmayı tamamlayamamıştır. Bu doğrultuda, çalışma 137 katılımcı ile sonuçlandırılmıştır. Katılımcıların diyet listeleri, hesaplanan günlük toplam gereken enerji miktarından 400-500 kcal eksik olacak ve benzer besin içeriğine sahip olacak şekilde hazırlanmıştır. 88 kişi 16:8 zaman kısıtlı beslenme grubuna, 86 kişiyse üç ana üç ara öğün beslenme grubuna alınmıştır. Katılımcıların yaş, cinsiyet, sigara veya alkol kullanımı, eğitim durumu ve haftalık spor süreleri sorgulanmış; antropometrik ölçümleri (kilo, boy, bel çevresi, bel/boy oranı, kalça çevresi), vücut kompozisyonu, kan basıncı ölçümleri çalışmanın öncesinde ve 8 haftalık süreç sonunda alınmıştır. Yine, çalışma öncesi ve 8 haftalık süreç sonrasında, 8 saat açlık sonrasında sabah alınan kan numunelerinde tam kan sayımı, açlık kan şekeri, ALT, AST, total kolesterol, HDL, LDL, trigliserit, HbA1c, kreatinin, TSH, ferritin ve CRP değerleri incelenmiş; katılımcıların yeme tutum test puanları ve kardiyovasküler risk skorları hesaplanmıştır. Çalışmanın sonunda, kişilerin aynı diyete devam etme istekleri ve diyete uymadıkları gün sayıları sorgulanmıştır. Grupların kendi içinde öncesi sonrası ve gruplar arasında karşılaştırma yapılmıştır. Veriler değerlendirilirken Kolmogrov Smirnov testi, Pearson Ki-kare testi, Mann Whitney U testi, Spearman Korelasyon testi ve Wilcoxon testinden faydalanılmış, P-değerinin 0,05'in altında olduğu durumlar istatistiksel anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamız 21 erkek 116 kadın olmak üzere ve 69'u zaman kısıtlı beslenme grubunda, 68'i üç ana üç ara öğün grubunda olmak üzere 137 katılımcı ile sonuçlandırılmıştır. İki gruptaki dağılıma bakıldığında cinsiyet, yaş, boy, sigara kullanımı, alkol kullanımı ve diyete uyulmayan gün sayısı bakımından istatistiksel fark bulunmamaktaydı (p>0,05). Eğitim durumu açısından ise, lisans ve lisans üstü katılımcıların oranı, aralıklı açlık grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede fazlaydı (p=0,012). Zaman kısıtlı beslenme grubunun iki aylık diyet öncesindeki değerleri, sonrasındaki değerlerle karşılaştırıldığında kilo, BKİ, bel çevresi, kalça çevresi, bel/boy oranı (WHtR), bel* çevresi, bel/boy oranı (WHtR)*, sistolik tansiyon değerleri, HbA1c, HDL, ALT, AST, vücut yağ oranı, obezite derecesi ve metabolik yaşın istatistiksel anlamlı olarak düştüğü; CRP, vücut kas oranı ve vücut sıvı oranının istatistiksel olarak anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir (p<0,05). Üç ana üç ara öğünlü beslenen grupta ise kilo, BKİ, bel çevresi, kalça çevresi, bel/boy oranı (WHtR), bel çevresi*, bel/boy oranı (WHtR)*, sistolik tansiyon değerleri, diyastolik tansiyon değerleri, HbA1c, HDL, LDL, total kolesterol, CRP, ALT, kardiyovasküler risk skoru, vücut yağ oranı, obezite derecesi ve metabolik yaşın azaldığı; ferritin, vücut kas oranı ve vücut sıvı oranının arttığı saptanmıştır (p<0,05). Gruplar arasında elde edilen parametreler karşılaştırıldığında, zaman kısıtlı beslenen grupta üç ana üç ara öğün beslenen gruba göre kilo kaybının, BKİ'nde düşmenin, bel/boy oranındaki (WHtR)* azalmanın, obezite derecesinde azalmanın istatistiksel daha fazla olduğu bulunmuştur (p<0,05). Üç ana üç ara öğün grubunda ise, zaman kısıtlı beslenme grubuna göre LDL değerindeki azalmanın fazlalığı istatistiksel anlam kazanmıştır (p<0,05). Aynı diyet şekline devam etmek isteyen katılımcı sayısı da zaman kısıtlı beslenen grupta istatistiksel anlamlı olarak fazladır (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızın sonuçları önceki literatür bilgilerini destekler nitelikte olup zaman kısıtlı beslenmenin kilo kaybı, yağ oranında azalma, sistolik tansiyonda düşme sağladığı ve metabolik parametreler bakımından olumlu etkilerinin olduğu saptanmıştır. Kilo kaybı bakımından üç ana üç ara öğünlü beslenme şekline göre daha avantajlı olduğunun ortaya konulması önemlidir. HDL, LDL, total kolesterol ve trigliserit değerlerine etkileri bakımından literatürde rastlanan çalışmalardan farklı olarak HDL değerini iki grupta düşürmüştür, ancak iki grup arasında bu düşüş bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. LDL değerini düşürme açısından ise, üç ana üç ara öğünlü beslenme grubu istatistiksel anlamlı olarak daha başarılı bulunmuştur. Sonuç olarak, her iki diyet yaklaşımının da olumlu sonuçlar sağladığı saptanmış; zaman kısıtlı beslenme şeklinin, üç ana üç ara öğünlü beslenme şekline, kilo verme tedavisinde iyi bir alternatif olduğu gözlenmiştir. Obezitenin beslenmeyle tedavisinde zaman kısıtlı beslenme yöntemi, yapılacak olan daha uzun süreli ve randomize kontrollü çalışmalarla desteklenerek rutin önerilebilir hale gelebilir.

Aralıklı açlıkBeslenmeBeslenme incelemeleri+7
Merve Yüzbaşıoğlu
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile sağlığı merkezine kan tahlili yaptırmak isteğiyle başvuran hastalarda depresyon görülme sıklığı ve Beck depresyon ölçeği ile skorun ölçülmesi

Birinci basamak sağlık hizmetlerine kan tahlili yaptırmak için başvuran hastaların şikayetleri sorgulandığında halsizlik, yorgunluk gibi psikiyatrik ve fiziksel hastalıklarda ortak olarak görülebilen semptomlar ile karşılaşılmaktadır. Herhangi bir şikayeti olmayıp kronik hastalıklarının takibi için belirli aralıklarla kan tahlili yaptıran veya anemi, diyabet, hipotiroidi gibi fiziksel hastalıkların varlığının araştırılmasını isteyen hastalar da aile sağlığı merkezlerine başvurmaktadır. Aile sağlığı merkezlerine başvuruların önemli bir kısmını kan tahlili yaptırmak isteyen hastalar oluşturmaktadır. Bu hastaların şikayetlerinin depresyon ile ilişkili olabileceği veya herhangi bir şikayet belirtmeseler dahi depresyon açısından risk grubunda olabilecekleri aile hekimleri tarafından göz önüne alınırsa Beck depresyon ölçeği gibi uygulanması kolay ve hızlı bir yöntemle depresyon semptomlarının varlığı ve şiddeti araştırılabilir. Bu çalışmayla aile hekimlerine depresyon tanı ve tedavisi konusunda farkındalık kazandırılmak istenmiştir. Birinci basamaktaki hekimlerin depresyon ile ilgili bilgi ve tutumlarının geliştirilmesiyle hastaların depresyon ile ilişkili fiziksel ve psikolojik semptomları henüz depresyon tanı kriterlerini karşılayacak sayı ve şiddete ulaşmadan fark edilebilir. Hastalara fiziksel egzersiz, psikososyal desteğin arttırılması ve düzenli aile hekimi izlemleri gibi koruyucu tedbirler sunulabilir. Aile hekimleri tarafından depresyon tanısı konulması sayesinde mükerrer ikinci ve üçüncü basamak sağlık hizmeti başvuruları sırasında tedavisi geciken ve hastalığının şiddeti artan bireylerin hayat kalitesi yükseltilebilir. Bu çalışmada aile hekimlerinin depresyonla mücadelede etkin rol üstlenmesinin toplum ruh sağlığının geliştirilmesine katkısı vurgulanmak istenmiştir.

Aile sağlığı merkeziBeck Depresyon ÖlçeğiBirinci basamak sağlık hizmetleri+4
Gülvan Özkal
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabetes mellituslu hastalarda mikroalbuminüri ile nötrofil/lenfosit oranı arasındaki ilişki

Amaç: Diyabetes mellitus(DM), relatif ya da mutlak insülin eksikliği veya periferik dokularda insülin etkisine karşı gelişmiş olan 'insülin direnci' sebebiyle ortaya çıkan, pek çok organı etkileyerek multisistemik tutuluma sebep olan hiperglisemi ile karakterize kronik ve geniş spektrumlu bir metabolizma bozukluğudur. Diyabetik nefropati glomerüler ve tübüler yapısal ve fonksiyonel değişiklerle seyreden glukoz homeostasis bozukluğu sebepli ilerleyici bir böbrek hastalığıdır. Kronik inflamasyon, tip 2 diyabet oluşum ve gelişim aşamasında önemli bir role sahiptir. İdrar albümin seviyeleri (albümin/kreatinin oranı,24 saatlik idrarda mikroalbumin miktarı) klasik olarak diyabetik nefropati ciddiyetini belirlemekte kullanılır . Nötrofil lenfosit oranı da subklinik inflamasyonun ucuz ve kolay bir göstergesidir. Bu çalışmada Tip2 DM'li hastalarda mikroalbuminüri düzeyi ile Nötrofil/Lenfosit arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Bu çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne Kasım 2011-Kasım 2020 tarihleri arasında başvuran 29-79 yaş arasında, 57 erkek 70 kadın olmak üzere herhangi bir böbrek hastalığı olmayan Tip2 DM'li hastaların geriye dönük olarak değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Muayene sırasında bakılmış olan 24 saatlik idrarda mikroalbumin miktarı ile NLO(nötrofil lenfosit oranı),A1c,LDL,TG,kreatinin,sedim,crp,ferritin değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmadaki gruplar arasında yaş ortalaması, cinsiyet,kreatinin, TG, LDL, AST, ALT, CRP arasında anlamlı fark yoktu. Normoalbuminürik grubun nötrofil lenfosit oranı 1.68 (0.7-10.2), ve mikroalbuminürik grubun nötrofil lenfosit oranı 2.15 (0.98-18.14) bulundu. Gruplar arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p<0,001). Sonuç: Mikroalbuminürik hastalar ve normoalbuminürik hastalarla nötrofil lenfosit oranı arasında anlamlı fark saptandı. İdrarda toplam albümin miktarı ile nötrofil lenfosit oranı arasında anlamlı korelasyon saptanamadı. Nötrofil lenfosit oranı diyabetik nefropatinin erken evrelerinin bir belirteci olabilir. Anahtar Kelimeler: Nötrofil Lenfosit Oranı, 24 saatlik İdrarda Mikroalbumin

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Mikroalbüminüri+1
Ayşegül Öztürk
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Demir eksikliği anemisi ile HbA1C arasındaki ilişki

Amaç: Demir eksikliği anemisi toplumda oldukça sık gözlenen bir sağlık sorunudur. Dünya popülasyonunun yaklaşık %24,8'i anemik olarak saptanmıştır. Bu anemik hastaların yaklaşık olarak 500 milyonunda ise demir eksikliği anemisi görülmüştür. Glukoz regülasyonu takibinde HbA1c değeri ölçümleri oldukça önemli olup günlük pratikte tercih edilmektedir. Demir eksikliği anemisinin HbA1c'ye olan etkisi günümüzde halen tam olarak netlik kazanamamıştır. Biz de bu çalışmamızda diyabetes mellitus hikayesi bulunmayan bireylerde demir eksikliği anemisinin tedavi öncesi ve tedavi sonrası HbA1c düzeyine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışmamızda Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı polikliniklerine Aralık 2020- Aralık 2021 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arası 75 birey retrospektif olarak çalışmaya alındı. Hemoglobin değeri 12 mg/dl'nin altında olan bu bireyler anemik hasta grup olarak tanımlandı. Demir tedavisi başlanmış olan bu hastaların, tedavi aldıktan 8-12 hafta sonra bakılmış olan kan sonuçları incelendi. Dışlama kriterlerine sahip olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya alınan grupların hemogram, biyokimya ve diğer demir parametrelerinin (demir, demir bağlama kapasitesi, ferritin) tedavi öncesi ve tedavi sonrası HbA1c ile arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Çalışmadaki gruplar arasında yaş ortalaması, vücut kitle indeksi, kan biyokimya değerlerinden; AST, ALT, Üre, Kreatinin, Folat düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Hastaların tedavi öncesi B12 medyan değeri 262(127-540) pg/ml iken, tedavi sonrası B12 medyan değeri 354,5(127-1345) pg/ml'dir. İki medyan değeri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark mevcuttur(p<0,001). Demir eksikliği anemisi tedavisi öncesi serum HbA1c düzeyi 5,33±0,37 ve tedavi sorası HbA1c 5,08±0,44 olarak bulundu. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,001). Hastaların tedavi öncesi glukoz ortalama değeri 91,27±8,5 mg/dl iken, tedavi sonrası glukoz ortalama değeri 88,32±9,37 mg/dl'dir ve iki ortalama değeri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmuştur(p=0,008). Sonuç: Demir eksikliği anemisi olan hastalarda serum HbA1c düzeyi istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı. Demir eksikliği anemisi hastalarının tedavi edilmesiyle hem primer olarak aneminin olumsuz etkileri düzeldiği hemde HbA1c değerinde anlamlı olarak düşüş saptandı. Anahtar Kelimeler: Demir Eksikliği Anemisi, HbA1c

AnemiAnemi-demir eksikliğiHemoglobin A-glikolize
Hale Nur Yaman
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum magnezyum seviyesi ve plazma aterojenite indeksi arasındaki ilişki

Giriş: Magnezyum, yüzlerce enzim aktivasyonunda ve karbonhidrat metabolizmasında görevli enzimler için önemli bir kofaktördür. Potasyumdan sonra hücre içinde en çok bulunan ikinci katyondur. Son yıllarda yapılan araştırmalarda magnezyum eksikliğinin hipertansiyon, tip 2 diyabetes mellitus, metabolik sendrom ve aterosklerotik değişiklikler ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Plazma Aterojenite İndeksi (PAİ), açlık lipid profilinin komponentlerinden olan Trigliserit (TG) ve yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) değerlerinin 10 tabanındaki logaritması [log (TG/HDL)] şeklinde kısa sürede, non-invaziv elde edilen bir parametredir. Bu oranın kardiyovasküler hastalıklarda risk ve prognostik değerlendirmedeki önemi çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. PAİ, aterojenik küçük LDL ile HDL partiküllerinin varlığını, koroner aterosklerozu ve kardiyovasküler riski öngörür. Aynı zamanda koruyucu ve aterojenik lipoproteinler arasındaki dengeyi yansıtmaktadır. Bu çalışmada amacımız kardiyovasküler riski göstermede etkin, birinci basamakta bakılması kolay bir indeks olan PAİ ve aterojenik değişiklere sebep olabilecek bir faktör olan magnezyum arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Bağcılar'da bir Aile Sağlığı Merkezi'ne Ocak 2022- Mayıs 2022 tarihleri arasında başvuran 18 ve 65 yaş arasında, herhangi bir kronik rahatsızlığı olmayan, dahil olma kriterlerini karşılayan hastaların geriye dönük olarak değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Çalışmamızda 152 kadın, 46 erkek olmak üzere 198 hasta geriye dönük incelenmiştir. Hastaların sonuçları, yaş, cinsiyet, boy, kilo, kronik hastalık ve ilaç kullanım öyküsü muayene notları, E-nabız ve Aile Hekimliği Bilgi Sistemi'nden (AHBS) taranmıştır. Hastaların 8 saat açlık sonrası bakılmış olan kan tahlillerinden glukoz, CRP, magnezyum, sodyum, potasyum, fosfor, kalsiyum, ürik asit, HBA1C, HDL, LDL, trigliserit, total kolesterol değerleri kayıt altına alınarak incelenmiştir. Hastaların aterojenite indeksleri hesaplanmış ve serum magnezyum değeri ile arasındaki korelasyona bakılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 152 kadın ve 46 erkek toplam 198 hasta dahil edildi. Plazma Aterojenite İndeksi değeri ile magnezyum değeri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (p=0.365). PAİ değeri ile LDL, total kolesterol, glukoz, CRP, ürik asit, HBA1C değerleri arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (r=0.260, r=0.278, r=0.260, r=0.366, r=0.335, r=0.267, p<0.001). PAİ değeri ile sodyum değeri arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (r=0.156, p=0.032). Ayrıca PAİ değeri ile BKİ değeri pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (r=0.397, p<0.001). PAİ değeri ile fosfor, potasyum, kalsiyum değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (p>0.05). PAİ değeri ile yaş arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (r=0.295, p<0.001). Sonuç: Çalışmamızda serum magnezyum değeri ve PAİ arasında anlamlı bir ilişki saptamadık. Ancak hücre içi sıvıda ve doku düzeyinde yapılacak magnezyum ölçümleriyle, daha büyük popülasyonla ve çok merkezli yapılan çalışmalarla bu ilişkinin yeniden değerlendirilmeye ihtiyacı vardır.

Aterojenite indeksiHiperlipidemilerMagnezyum+1
Ece Sevim Engür
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hashimato tiroiditi olan hastalarda nötrofil/lenfosit oranının değerlendirilmesi

Amaç: Hashimato tiroiditi (HT), otoimmün etyolojiye sahip en sık görülen tiroidit formudur. Edinsel hipotiroidizmin de en sık görülen nedeni olup histopatolojik olarak tiroid parankiminde diffüz mononükleer hücre infiltrasyonu, parankimal atrofi, fibrozis ve oksifilik hücre metaplazisi ile kendini gösterir. Nötrofil/Lenfosit oranı(NLO) subklinik inflamasyonun ucuz ve kolay bir göstergesidir. Bu çalışmada HT tanısı olan hastalarla, sağlıklı kişilerin Nötrofil/Lenfosit oranları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Bu çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne 01/06/2020-01/06/2022 tarihleri aralığında başvuran 18-70 yaş aralığında, Hashimato Tiroiditi tanısı almış hastalar ve kontrol grubu olarakta ek herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı kişilerden oluşturuldu. 50 Vaka ve 50 Kontrol grubu olmak üzere 100 kişi alınmıştır. Hastanesin Nücleus sistemi retrospektif olarak taranmış ve belirtilen tarihler aralığında başvuruda Hemogram, CRP, TSH, T4, T3, Anti-TPO, Anti-Tiroglobulin ve Tiroid USG bakılmış hastalar; Hashimato Tiroiditi tanısı alan hastalar (vaka grubu) ve sağlıklı kişiler (kontrol grubu) olarak ikiye ayrılmıştır. Vaka ve Kontrol grubu arasındaki Nötrofil/Lenfosit oranı(NLO) arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmadaki gruplar arasında yaş ortalaması, cinsiyet, Lenfosit, Hemoglobin, Hematokrit, CRP, T3, T4 arasında anlamlı fark yoktu. HT hasta grubunda Lökosit, Nötrofil, TSH ortalama değerleri sağlıklı gruba göre yüksek bulunmuştur ve istatistiksel olarak anlamlıdır(sırayla p:0.026, p<0.001, p:0.002). HT grubunun Nötrofil/Lenfosit oranı 2.14(1-3,76) ve sağlıklı hasta grubunun Nötrofil/Lenfosit oranı(NLO) 1.48(0.81-3.5) bulundu. Gruplar arasında fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,001). Hasta grubunda HT tanısında da kullanılan anti-TPO ve anti-Tiroglobulin değerleri kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. Sonuç: HT grubunun NLO'su (2.14 [1-3.76]), kontrol grubuna göre (1.48 [0.81-3.5]) anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.001). NLO subklinik inflamasyonun ucuz ve kolay bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. HT tiroid bezinin lenfositik enflamasyonu ile giden, belirgin bir inflamatuar yük ile karakterize hastalıktır. Bu çalışmada kontrollere kıyasla HT hastalarında görülen artmış NLO değeri kronik inflamasyonun bir sonucu olması muhtemeldir. Anahtar Kelimeler: Hashimato Tiroiditi, Nötrofil/Lenfosit oranı

Hashimoto hastalığıNötrofil/lenfosit oranıTiroid hastalıkları
Kadir Ugar
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İstanbul'daki aile hekimlerinin ve aile hekimliği asistanlarının Skabiyez hakkındaki bilgi beceri tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Amaç: Skabiyez dünya genelinde görülen ve birçok ülkede halk sağlığı açısından tehlike arz eden bir hastalıktır. Birinci basamakta görev yapan birçok aile hekimi günlük pratiklerinde skabiyez ile sıklıkla karşılaşmakta ve zaman zaman tanı ve tedavide güçlükler yaşamaktadır. Bu çalışmada son yıllarda artan skabiyez vakalarına dikkate çekmekle birlikte İstanbul'da görev yapan aile hekimlerinin ve aile hekimliği asistanlarının skabiyez hakkındaki bilgi düzeylerinin ölçülmesi, skabiyez teşhis ve tedavisinde beceri, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamız İstanbul da görev yapan aile hekimleri ve aile hekimliği uzmanlığı eğitimi alan asistanlar arasında gerçekleştirilmiştir. Kesitsel tipte, analitik ve tanımlayıcı bir çalışmadır. Literatür taraması yapılarak oluşturulan anket formları Ocak 2024 ile Nisan 2024 tarihleri arasında araştırmaya katılmayı kabul eden hekimler tarafından yüz yüze görüşülerek doldurulmuştur.26 sorudan oluşan anket formunda sosyodemografik özellikler, skabiyez hakkında bilgileri, tedavi süreçlerindeki tutum ve davranışları sorgulanmıştır. Katılımcıların kişisel verileri ilgili kanuna uygun olarak korunmuştur. Bulgular: Çalışmaya 160 kişi erkek 219 kişi kadın olmak üzere toplamda 359 kişi katılmıştır. Çalışmaya alınan hekimlerin yaş ortalaması 41,56±9,72 olarak bulunmuştur Araştırmaya katılan hekimlerin ünvanı incelendiğinde ise Sözleşmeli Aile Hekimliği Uzmanlığı (SAHU) asistanı 87 kişi, Aile Hekimliği Uzmanlığı asistanı 17 kişi, Aile hekimi 203 kişi ve Aile Hekimliği Uzmanı 52 kişidir. Görev yapılan kuruma bakıldığında ise 331 kişi ile en fazla Aile Sağlığı Merkezi görülmüştür. Hekimlerin %92,76'sı (n= 333) tıp eğitimi sırasında skabiyez hakkında eğitim aldıklarını ifade ederken, asistanlık sırasında skabiyez hakkında eğitim alanlar katılımcıların %20,06'sını (n =72) oluşturmaktadır. Katılımcıların %75,14'ü hekimlik pratiği sırasında skabiyezle ilgili hizmet içi eğitim almamıştır. Tüm bilgi sorularına verilen yanıtlar incelendiğinde, bilgi puan toplamı 61,36±10,52 medyan 60,47 olarak bulunmuştur. Katılımcıların skabiyeze yönelik tutum ve davranışları yaş, cinsiyet, ünvan ve görev yapılan kuruma göre karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Yaş, Cinsiyet, Ünvan ve Görev yapılan kurumlar arasında bilgi puanı karşılaştırması yapılmış ve anlamlı p değerleri elde edilmiştir. Buna göre >50 yaş olanların bilgi puan ortalaması, 31-39 ve 40-49 yaş gruplarına göre daha düşüktür. Kadınların bilgi puan ortalaması, erkeklere göre daha yüksektir. Aile hekimi/Pratisyen hekim olanların bilgi puanı ortalaması, SAHU Asistanı ve Aile hekimliği uzmanı olanlara göre daha düşüktür. Mezuniyet sonrası ve hizmet içi eğitim planlamalarında skabiyeze yer verilerek hem hekimlerin bilgileri güncellenmeli hem de sürekli gelişimlerine katkı sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Skabiyez (Uyuz), aile hekimi, hekim bilgi, beceri, tutum ve davranışları

Hidayet Diril Göğüş
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Maternal aneminin fetal doğum ağırlığına etkisi

Amaç: Bu çalışmanın temel amacı, gebeliğinde maternal anemi tanısı almış kadınların yenidoğanlarının doğum ağırlıklarının, sağlıklı gebelere kıyasla anlamlı düzeyde daha düşük olup olmadığını saptamaktır. Maternal anemi, maruziyet süresi ve şiddeti açılarından incelenilerek düşük doğum ağırlığına etkisini aydınlatmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Araştırma, 10/2023 -10/2024 tarihleri arasında İstanbul ili Esenler ilçesinde birinci basamak sağlık hizmetlerinde takip edilmiş 18-35 yaş aralığındaki gebelerin dahil edildiği retrospektif, tanımlayıcı ve karşılaştırmalı bir araştırma olarak tasarlanmıştır. Araştırmaya dahil edilen gebeler maternal aneminin varlığına göre dört gruba ayrılmıştır. Çalışma grubunu, anemik gebeler oluşturdu. Anemik gebeler, üç grupta incelendi. Gebelik süresince en az iki trimesterde anemik olanlar, sadece bir trimesterde anemik olanlar ve herhangi bir noktada anemi tanısı almış gebeler. Bu gebelerin yaş, parite, doğumda gebelik haftası, bebek doğum ağırlığı verileri hasta kayıtlarından elde edildi. Oluşturulan dört grubun yenidoğanları, düşük doğum ağırlıkları açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Sağlıklı gebeler ve anemik gebeler karşılaştırıldığında düşük doğum ağırlığı açısından anlamlı bir fark gözlendi. Maruziyet süresi dikkate alındığında ise sağlıklı gebeler ile bir trimesterde anemik gebeler karşılaştırıldığında düşük doğum ağırlığı açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Sağlıklı gebeler ile en az iki trimesterde anemik gebeler karşılaştırıldığında ise yenidoğan doğum ağırlığı istatiksel olarak anlamlı idi. Bir trimesterde anemik gebeler ve iki trimesterde anemik gebelerin yenidoğan doğum ağırlıkları kendi aralarında karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir sonuç bulundu. Sonuç: Çalışmanın sonucunda, anemik gebelerin yenidoğan doğum kilolarında anlamlı bir düşüş bulunmuştur. Aneminin, iki trimester devam etmesinin yalnızca bir trimesterde saptanmasına karşın daha anlamlı bir düşüşe neden olması, maruziyetin önemine dikkat çekmektedir. Gebelik sonuçlarını iyileştirmek için gebelik süresince demir desteği yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Doğum ağırlığı, maternal anemi, trimester

İbrahim Taha Dağlı
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prediyabet ve Tip 2 diyabette magnezyumun Hba1c ve HOMA-IR üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, prediyabet ve tip 2 diyabet hastalarında serum magnezyum düzeylerinin Hba1c ve HOMA-IR üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, retrospektif tanımlayıcı tipte olup Ocak 2023–Nisan 2024 yılları arasında bir eğitim ve araştırma hastanesinin iç hastalıkları ve endokrinoloji polikliniklerine başvuran 269 hastanın tıbbi kayıtları incelenerek gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar, Hba1c düzeylerine göre prediyabet ve tip 2 diyabet gruplarına ayrılmıştır. Serum magnezyum, HOMA-IR, yaş, cinsiyet gibi demografik ve biyokimyasal veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Serum magnezyum düzeyi ile Hba1c arasında ters yönlü, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). HOMA-IR düzeyleri ile de benzer şekilde anlamlı bir negatif korelasyon gözlenmiştir. Prediyabet grubunda magnezyum düzeyleri daha yüksek, Hba1c ve HOMA-IR düzeyleri ise daha düşük bulunmuştur. Sonuç: Elde edilen bulgular, magnezyum düzeylerinin glisemik kontrol ve insülin direnci üzerinde etkili olabileceğini göstermektedir. Prediyabet ve tip 2 diyabetli bireylerde magnezyum düzeylerinin izlenmesi, erken tanı ve metabolik kontrol açısından faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: Prediyabet, Tip 2 Diyabet, Magnezyum, Hba1c, HOMA-IR

Gülşan Şahin
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamak sağlık kuruluşuna başvuran 50-70 yaş arası bireylerin kolorektal kanser tarama davranışlarının değerlendirilmesi

Amaç: Kolorektal kanser (KRK), dünya genelinde yaygın görülen ve yüksek mortalite oranına sahip kanser türlerinden biridir. Ülkemizde de hem erkeklerde hem kadınlarda en sık görülen üçüncü kanser olarak dikkat çekmektedir. KRK'nin görülme sıklığı 40 yaşın altında nadir olmakla birlikte, özellikle 40-50 yaş aralığından sonra belirgin bir artış göstermektedir. Vakaların %85'i 50 yaş ve üzerinde teşhis edilmektedir. Tarama programları, kolorektal kanserlerin erken evrede tespit edilmesi ve buna bağlı mortalite ve morbiditenin azaltılmasında kritik rol oynamaktadır. Bu bağlamda çalışmamızda, birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran 50-70 yaş arası bireylerin kolorektal kanser tarama davranışlarını ve bu davranışları etkileyen faktörleri araştırmayı amaçlıyoruz. Materyal ve Metot: Temmuz 2024 ile Ağustos 2024 tarihleri arasında, Demirkapı Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 50-70 yaş aralığındaki 276 bireyden, 31 sorudan oluşan "Kolorektal Kanser Tarama Davranışları Yarar ve Engel Algısı Ölçeği" anketini doldurmaları istenmiştir. Ölçeğin orijinali Rawl tarafından 2001 yılında geliştirilmiş, Türkçe geçerlik güvenirlik çalışması 2016 yılında Temuçin ve Nahcivan tarafından yapılmıştır. İki bölümden oluşan anket formunun ilk bölümünü yaş, cinsiyet, medeni durum gibi sosyodemografik özelliklerin yanısıra ailede KRK hastasının olup olmadığı, kronik hastalık, egzersiz, beslenme alışkanlıkları gibi KRK risk durumunu anlamaya yönelik sorular yer almaktadır. Katılımcılar, demografik bilgilerini ve anket sorularını araştırmacı ile yüz yüze görüşme esnasında yanıtlamıştır. Bulgular: Çalışmaya 276 birey katılmıştır. Bireylerin yaş ortalaması 56,97±5,38 yıl olduğu belirlenmiştir bunların %54,7'si kadındır. Birinci derece yakınında kanser hastası olanlar %42,4, birinci derece yakınında kolorektal kanseri olanlar %13,4 saptanmıştır. Ailesinde iltihabi bağırsak hastalığı olanlar %11,2 dir. Daha önce dışkıda gizli kan testi (DGKT) yaptıranlar %22,5 tir ve daha önce kolonoskopi yaptıranlar %22,5 olarak tespit edilmiştir. "Daha önce Kolonoskopi ve DGKT yaptırmanız önerildi mi?" sorusuna bireylerin %37,0'si evet yanıtını vermiştir. Bireylerin DGKT yarar algısı puan ortalaması 9,45±1,47, DGKT engel algısı puan ortalaması 18,05±4,35, kolonoskopi yarar algısı puan ortalaması 12,35±1,98, kolonoskopi engel algısı puan ortalaması ise 31,54±7,41'dir. Katılımcıların engel algıları yarar algılarından daha yüksektir. Cinsiyet, gelir durumu, medeni durum, sosyal güvence durumu, vücut kitle indeksi (VKI), sigara içme durumu ve bazı beslenme alışkanlıklarından; kırmızı et, sucuk, salam tüketme durumu, yeterli sebze, meyve, tahıl ve baklagil tüketme durumuna göre bireylerin DGKT yarar algısı, DGKT engel algısı, kolonoskopi yarar algısı, kolonoskopi engel algısı puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Lise mezunlarının ilkokul mezunlarına kıyasla DGKT yarar algıları yüksektir. Daha önce DGKT ve kolonoskopi önerilenlerde, kolonoskopi yaptıranlarda kolonoskopi yarar algısı yüksektir. Birinci derece yakınında kolorektal kanser hastası olan bireylerin olmayanlara göre, DGKT yarar algıları yüksektir. Çalışma durumuna göre; emekli bireylerin diğerlerine kıyasla DGKT yarar algısı en yüksek, sonra çalışan bireyler daha sonra ev hanımları en son çalışmayan bireyler gelmektedir. Kronik hastalığı olanların kronik hastalığı olmayanlara kıyasla DGKT engel algısı daha düşüktü. Birinci derece yakınında iltihabi bağırsak hastalığı olanlarda DGKT engel algısı ve kolonoskopi engel algısı yüksekti. Daha önce DGKT yaptırma durumuna göre gelir düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (2=8,023, p=0,018). Daha önce DGKT yaptıranların % 46.2 geliri giderinden azdır. Daha önce kolonoskopi yaptırma durumuna göre gelir düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (2=6,795, p=0,033). Kolonoskopi yaptıranların çoğunluğunun % 41.9 geliri giderine eşittir. Daha önce DGKT testi ve kolonoskopi yaptırma durumuna göre diğer demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda, 50-70 yaş arasındaki bireylerin kolorektal kanser taraması yaptırma oranlarının ve taramalar hakkındaki bilgi düzeylerinin oldukça düşük olduğunu tespit ettik. Bu düşük oranların artırılabilmesi için, hem sağlık çalışanlarına hem de hastalara yönelik farkındalık çalışmalarının önemi büyüktür. Tarama oranlarının yükseltilmesi, erken teşhis ve tedavi şansını artırarak hastalığa bağlı mortaliteyi önemli ölçüde azaltabilir.

Sultan Kocalar
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

20-69 yaş arası kadınların meme kanseri farkındalığı, sağlıklı yaşam davranışları ve tarama programlarına katılımlarının analizi: Bir aile sağlığı merkezi örneği

Amaç: Bu araştırma, kadınlarda meme kanseri farkındalığı, tarama programlarına katılım düzeyi ve sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının sosyodemografik özelliklerle ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif gözlemsel nitelikte tasarlanan araştırma, İstanbul Bağcılar Demirkapı Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran 20-69 yaş aralığındaki 410 kadın ile gerçekleştirilmiştir. Veriler yüz yüze görüşme tekniğiyle demografik bilgi formu ve Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları II Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. İstatistiksel analizlerde SPSS 25.0 programı kullanılmış, normallik değerlendirmesi Shapiro-Wilk testi ile yapılmış, gruplar arası karşılaştırmalarda Ki-kare, Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis testleri uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 41,39±11,20 yıl olup %82'si evlidir. Eğitim düzeyi yükseldikçe SYBD puanlarının anlamlı şekilde arttığı belirlenmiştir; üniversite mezunlarının medyan puanı 132, okur-yazar olmayanların ise 116'dır (p<0,001). Yaş ilerledikçe SYBD puanlarında belirgin azalma gözlenmiş, 20-29 yaş grubunda medyan puan 136 iken 50 yaş üzerinde 114'e gerilemiştir (p<0,001). Bekar kadınların SYBD puanları evlilerden anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (136'ya karşı 124, p<0,001). Vücut kitle indeksi artışıyla SYBD puanlarında düşüş saptanmış, normal kilolularda medyan puan 131 iken obez bireylerde 124'tür (p<0,001). Çocuk sayısındaki artış SYBD puanlarını olumsuz etkilemiş, çocuksuz kadınlarda medyan puan 136 iken dört ve üzeri çocuğu olanlarda 116'ya düşmüştür (p<0,001). Komorbidite varlığında SYBD puanları belirgin olarak azalmıştır (126'ya karşı 116, p<0,001). Elli yaş üzerindeki kadınlarda özgeçmişte meme kanseri öyküsü %50 oranıyla en yüksek düzeydedir (p=0,017). Meme kanseri öyküsü bulunan kadınların tamamının ultrason ve mamografi taraması yaptırdığı tespit edilmiştir (p<0,001). Sonuç: Eğitim düzeyi, yaş, medeni durum, parite ve komorbidite durumu kadınların sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını belirleyen temel faktörlerdir. Özellikle ileri yaş, düşük eğitim düzeyi ve yüksek parite grubundaki kadınlar risk altında olup, bu gruplara yönelik hedeflenmiş sağlığı geliştirme müdahalelerine ihtiyaç bulunmaktadır.

Nurgül Yenice
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adana'da lise öğrencilerinde hepatit B hakkındaki bilgi düzeyelerinin ve hepatit B serprevalansının değerlendirilmesi

Adolesan dönemi çocuklukla erişkinlik arasındaki gelişme, ruhsal olgunlaşma ve yaşama hazırlık dönemidir ve 10-19 yaşlarını kapsar. Genel anlamda halk sağlığı bakımından önemli olan enfeksiyon hastalıklarından korunma ve bağışıklama nüfusunun çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu ülkemiz için özellikle önemlidir. Bu çalışmanın amacı Adana il merkezindeki liselerde eğitim gören öğrencilerin hepatit B ile ilgili bilgileri hakkında fikir sahibi olmak ve aynı gruptaki hepatit B seroprevalansını saptamaktır. Araştırmaya Adana il merkezindeki liselerden tabakalı örneklem yöntemiyle rastgele seçilen on liseden 2352 öğrenci katıldı, aynı gruptan 1512 öğrenci hepatit B belirteçleri belirlemek üzere seçildi. 1512 öğrenciden %78.3'ünün hepatit B ile hiç karşılaşmamış olup %21.7'sinin virüsle karşılaştığı bulundu. Öğrencilerin %28'i hepatit B'nin karaciğeri etkilediğinin bilicindeydi, öğrencilerin sadece %3,9'u hepatit B'nin vücut sıvıları ile temas yoluyla yayıldığını bildi, %9.7'si ise hepatit B açısından yüksek riskli grupları bildi. Hepatit B ile ilgili bilgi düzeyi anne ve babanın eğitim düzeyi ile paralel bir ilişki gösteriyordu ve sorulardan biri dışında hepsinde ailenin ortalama aylık geliri arttıkça doğru cevap verme oranının arttığı gözlendi (p<0.05). Sınıf, okul, yaş ve cinsiyet ile doğrudan ilişki bulunamadı (p>0.05). Sonuç olarak, Adana'daki lise öğrencilerinin hepatit B hakkındaki bilgi düzeylerinin yeterli olmadığını söyleyebiliriz. Bu durum, okulardaki eğitim programlarında değişiklik yapılarak ve yaygın eğitim yöntemleri ile bilgi düzeylerinin artırılması ile düzeltilebilir. Hepatit B ile karşılaşmamış olanların aşılanmaları gerektiğini, karşılaşmış olanların da komplikasyonlar yönünden izlenmesi gerektiğini söyleyebiliriz.

Çiğdem Gereklioğlu
Çukurova University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp sağlığı taraması için başvuran erişkinlerin fiziksel aktivite durumlarının saptanması ve bunun sosyodemografik özellikler, alışkanlıklar ve hastalıklar ile ilişkisinin değerlendirilmesi

ÖZET Kalp Sağlığı Taraması İçin Gönüllü Olarak Başvuran Erişkinlerin Fiziksel Aktivite Durumlarının Saptanması ve Bunun Sosyodemografik Özellikleri, Alışkanlıkları ve Hastalıklarıyla İlişkisinin Değerlendirilmesi Kalıtsal faktörler gibi değiştirilemeyen risk faktörleri sağlığın belirlenmesinde önemli rol oynasalar bile, fiziksel aktivite, beslenme alışkanlıkları, sigara ve alkol kullanımı, kişiye bağlı, değiştirilmesi mümkün olan önemli risk faktörleridir. Araştırmalar, düzenli ve etkili yapılan egzersizin başta kardiyovasküler problemler olmak üzere pek çok hastalıkta yararlı etkileri olduğunu göstermektedir. Çalışmamızda hastaneye kalp hastalıkları taraması için gönüllü olarak başvuran kişilerin, fiziksel aktivite durumlarının saptanması, bu kişilerin fiziksel aktivite durumlarının sosyodemografik özellikleri, beslenme, sigara, alkol alışkanlıkları ve hastalıklarıyla ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Mayıs-Haziran 1999'da araştırmamıza katılan 756 kişinin laboratuvar tetkikleri için kanlan alınmış, kan basınçları, boy ve kiloları ölçülmüş, elektrokardiyografileri çekilmiştir. Yüz yüze anket uygulandıktan sonra fizik muayeneleri yapılmış ve önerilerde bulunulmuştur. Baecke fiziksel aktivite anketinin 3 soru ile genişletilmiş versiyonu kullanılarak elde edilen bütün indeksler (iş, boş zaman, spor, toplam) değerlendirmeye alınmıştır. Veriler Epi Info 6.04 ve SPSS 9.0 bilgisayar programlan kullanılarak analiz edilmiştir. Katılımcıların %27,6'sı spor yaptığını ifade etmiştir. Boş zamanlarda en çok yapılan aktivitenin televizyon seyretmek olduğu saptanmıştır. İş indeksi kadınlarda, boş zaman indeksi erkeklerde anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Hastalığı (strok, hipertansiyon veya kardiyovasküler hastalık) olanların tüm indeksleri hastalığı olmayanlara göre daha düşük bulunmuş ancak aradaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır (p>0,05). Ailesinde hipertansiyon, kardiyovasküler hastalık veya tip 2 DM olanların spor indeksleri olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Fiziksel aktivite ile HDL kolesterol arasında doğru orantılı bir ilişki saptanmıştır. Fiziksel aktivitenin arttırılması, düzenli etkili ve devamlı olması için, riskli gruplara yönelik özel stratejiler geliştirilmelidir. Bu konuda ailelere, okullara, kurumlara, medyaya ve başta birinci basamak çalışanları olmak üzere tüm sağlık çalışanlarına önemli görevler düşmektedir. Anahtar kelimeler: alışkanlık, fiziksel aktivite, hastalık, sosyodemografik özellikler IX

Sevgi Özcan (paycı)
Çukurova University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adana ili seyhan ilçesinde davranışsal risk faktörlerinin belirlenmesi

ÖZETAdana İli Seyhan İlçesi'nde Davranışsal Risk Faktörlerinin BelirlenmesiÇalışmamızda Adana İli Seyhan İlçesinde sağlıkla ilişkili davranışsal riskfaktörlerini araştırdık. Araştırma yöntemi olarak 'telefon ile anket' yöntemini kullandık.Örneklem seçimini, Seyhan İlçesindeki tüm sabit telefon numaraları arasından 'kümeörneklem' metodu ile yaptık. Çalışmamızda kullandığımız anket formunu, AmerikaBirleşik Devletleri'ndeki "Davranışsal Risk Faktörleri Araştırma Sistemi"ne (BehavioralRisk Factor Surveillance System: BRFSS) ilişkin özellikle telefon ile uygulanmak üzereyapılandırılmış anketten modifiye ederek hazırladık. Görüşmeler sırasında anketsorularını yöneltme ve verileri toplama sırasında "Bilgisayar Destekli TelefonGörüşmesi" sistemi (Bilgisayar Destekli Telefon Görüşmesi: Computer AssistedTelephone Interviewing, CATI) kullandık. Gerek örneklem seçimi gerekse verilerintoplanması aşamalarında kullandığımız Bilgisayar Destekli Telefon Görüşmesisistemini "Uysal WebQ 1.0" anket yönetim yazılımı ile yürüttük. GörüşmelerimiziÇukurova Üniversitesi Telefon ve İnternet ile Saha Araştırmaları Merkezi'nde(TİSAM)gerçekleştirdik. Çalışmamızda toplam 1181 kişiyle başarılı görüşme yaptık.Çalışmamıza katılanların %74,8'i 18-44 yaş arasındaydı. Yaş ortalaması38,26±12,64 olarak bulundu. Düzenli fizik egzersiz yapanların oranı %33,8 bulundu.Örneklemin sigara içme prevalansı %30,4 olarak bulundu. Alkol kullanma prevalansıerkeklerde %36,5 ve kadınlarda %7 bulundu. Astım hastası olduğunu ifade edenlerinoranı %3,7 olarak bulunurken, diabet hastası olduğunu ifade edenlerin oranı %4,7'dir.Diş çürüğü nedeniyle bir veya daha fazla dişini kaybettiğini ifade edenlerin oranı %48bulundu.Çalışmamızda bulduğumuz sonuçlar daha önce bu konularda yapılmış olançalışmaların sonuçları ile uyumludur. Çalışmamız göstermiştir ki; geniş bir coğrafyadafazla sayıda kişiye ulaşılması planlanan saha araştırmalarında telefonla görüşmeyöntemini kullanmak maliyet ve zaman kazancı yanında elde edilen verileringüvenirliği açısından da uygun bir dizayn olacaktır.Anahtar kelimeler: Seyhan, davranışsal risk faktörleri, telefonla anket,bilgisayar destekli telefon görüşmesi

Yücel Uysal
Çukurova University
2007
00