
2,974
Archived Theses
22
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Yenidoğan yoğun bakım hemşirelerinin yenidoğan sarılığı ve tedavisi ile ilgili bilgi düzeyleri
Yenidoğan sarılığı, yenidoğanlarda bilirubin metabolizmasında ortaya çıkan değişiklikler ve bilirubin yapımının artması (hiperbilirubinemi)'dır. Hiperbilirubinemide erken tanı ve tedavide gerçekleşmediğinde bilirubin ensefalopatisi oluşabilmektedir. Bu durum yenidoğan sarılığının en ciddi ve ağır komplikasyonudur. Bu nedenle yenidoğan hemşireleri yenidoğan sarılığının tanı ve tedavisini bilmelidir. Bu çalışma ile Yenidoğan Yoğun Bakım (YYB) hemşirelerinin yenidoğan sarılığı ve tedavisi ile ilgili bilgi düzeylerini belirlemek amaçlanmıştır. Bu araştırma, tanımlayıcı ve kesitsel olup, Ocak - Haziran 2019 tarihleri arasında İç Anadolu Bölgesindeki bir il ve ilçelerinde bulunan sekiz hastanede yer alan YYB ünitelerinde çalışan YYB hemşireleri (F=88) ile yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini ise örneklem seçim kriterlerine uyan, çalışmaya katılmayı kabul eden (f=66) YYB hemşireleri oluşturmuştur. Araştırmada veriler "Tanıtıcı Bilgi Formu" ve "YYB Hemşirelerinin Yenidoğan Sarılığı ve Tedavisi ile İlgili Bilgi Düzeylerini Belirleme Formu" ile toplanmıştır. Bu bilgi formu 40 maddeden oluşmuş, formdan alınabilecek en düşük puan 0, en yüksek puan 40'tır. İstatistiksel analizler SPSS (Version 22.0) paket programı ile yapılmış, uygun istatistiksel değerlendirmeler kullanılmış, istatistiksel olarak p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmaya katılan YYB hemşirelerinin yaş ortalamaları 23,38±6,50 olup, %62,1'i yenidoğan sarılığı ile ilgili hizmetiçi eğitim almamış, yenidoğan sarılığı ve tedavisine yönelik bilgi düzeyi puan ortalamalarının 29,7±3,63 olduğu görülmüştür. Hemşirelerin toplam çalışma süresi, YYB ünitesinde çalışma süresi ve yenidoğan sarılığı ile ilgili hizmetiçi eğitim alma durumuna göre bilgi düzeyi puan ortalamaları arasındaki farkın anlamlı olduğu saptandı (p<0,05). YYB ünitesinde çalışan hemşirelerin yenidoğan sarılığı ve tedavisi ile ilgili bilgi düzeyleri orta düzeyin üzerindedir. Fakat istendik düzeyde değildir. YYB hemşirelerine konu ile ilgili hizmetiçi eğitimlerin verilmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Hemşire, Yenidoğan sarılığı, Yenidoğan sarılığı bilgi düzeyi
Çölyak hastası çocukların hastalıklarına yönelik tutumları ve etkileyen faktörler
Çölyak hastalığı, özellikle ince bağırsağı tutarak diğer vücut sistemlerini de etkileyen glutene karşı kalıcı duyarlılıkla karakterize, otoimmün bir enteropatidir. Çölyak hastalığının kronik hastalıklardan biri olduğu ele alınırsa; çölyak hastası çocukların hastalığa yönelik hissettikleri duygu ve gösterdikleri tutum, çocuğun hastalıkla baş etme mekanizmasını ve hastalığa olan uyumunu etkilemektedir. Sunulan bu çalışma ile 9-17 yaş arası çölyak hastası çocukların hastalıklarına yönelik tutumlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel olan bu araştırma, İç Anadolu Bölgesindeki bir ilde bulunan bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Pediatrik Gastroenteroloji Polikliniğinde yapılmıştır. Araştırma, 01 Mart 2019 – 01 Mart 2020 tarihlerinde gastroenteroloji polikliniğine başvuran, en az altı aydır çölyak hastası olan kendisi ve ebeveyni çalışmaya katılmayı kabul eden 54 çocuk ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma verileri "Tanıtıcı Bilgi Formu" ve "Çocuğun Kendi Hastalığına Yönelik Tutumu Ölçeği" (ÇKHYTÖ) kullanılarak toplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS (Version 25.0) paket programı ile yapılmış, sayısal değişkenler ortalama ve standart sapma olarak, kategorik değişkenler sayı ve yüzde olarak sunulmuştur. Ölçek puanlarının karşılaştırılması amacıyla student t testi, tek yönlü varyans analizi (One-way ANOVA) kullanılmıştır. İstatistiksel olarak p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmaya katılan çölyak hastası çocukların yaş ortalamasının 13,09±2,68 olduğu, %63,0'ının glutensiz diyete (GD) uyduğu, %55,6'sının ailelerinin glutensiz gıdalara ulaşmada/ hazırlamada zorlandığı ve ÇKHYTÖ puan ortalamasının 2,88±0,71 olduğu belirlenmiştir. Çocukların annelerinin mesleklerine, tanı alma zamanlarına, aile desteğini yeterli görme, GD uyma, GD uygulamakta zorlanma, ailelerinin glutensiz gıdalara ulaşmada/ hazırlamada zorlanma durumlarına göre ÇKHYTÖ puan ortalamaları arasındaki farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0,05). Araştırmada, çölyak hastası çocukların kendi hastalıklarına yönelik olumsuz tutuma sahip olduğu belirlendi. Bu doğrultuda pediatri hemşirelerinin çölyak hastası olan çocukların hastalığa uyumunda tutumun önemli bir faktör olduğunu dikkate alarak; hastalığa uyumunu kolaylaştırma konusunda çocukları ve aileleri bilgilendirmeleri ve çocukların hastalıklarına yönelik olumlu tutum geliştirmesi için psikososyal destek sağlamaları önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Çocuk, çölyak hastalığı, gluten, hemşire, tutum.
Evli diyabetik kadınlarda cinsel yaşam kalitesi ve etkileyen faktörler
Diyabetes Mellitus (DM), son yıllarda prevalansı salgın şeklinde artankronik sistemik bir hastalıktır. DM ile gelişen vasküler ve nörolojik komplikasyonlar cinsel işlevde ve cinsel yaşam kalitesinde bozulmalara yol açmaktadır. Cinsel işlev bozuklukları kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görülmesine rağmen kadın cinsel sorunlarına yönelik yapılan çalışmaların sınırlı olması dikkati çekmektedir. Bu sebeple araştırmamız evli diyabetik kadınlarla cinsel yaşam kalitesi ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak planlanmıştır. Araştırma Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yazılı izinler alınarak araştırma dahil edilme ve dışlanma kriterlerine uyan DM hastası 160 kadın ile yapılmıştır. Veriler araştırmacı tarafından hazırlanan 31 soruluk Kişisel Bilgi Formu (KBF) ve Cinsel Yaşam Kalitesi- Kadın (CYKÖ-K) ölçeği ile yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde; sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, Mann Whitney U, Kruskal Wallis Varyans Analizi ve Spearman's korelasyon testi kullanılmıştır. Kadınların CYKÖ-K puan ortalaması 34,53±30,36 olarak bulunmuştur. Kadınların yaşı, eğitim düzeyi, mesleği,evlilik yaşı, evlilik süresi, evlilik şekli ve cinsel ilişki sıklığı ile CYKÖ-K puan ortalaması arasındaki istatistiksel fark anlamlıbulunmuştur (p<0,05). Kadınların DM tipi ve alınan DM tedavi yöntemi ile CYKÖ-K puan ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunurken (p<0,05), kadınların DM süresi, cinsel yaşamında sorun yaşama durumu ve yaşanan sorunlar ile CYKÖ-K puan ortalamaları arasında istatistiksel açıdananlamsız olduğu tespit edilmiştir (p>0,05). Sonuç olarak; DM kadın vücudunda olumsuz değişikliklere neden olarak cinsel yaşam kalitesini azaltmaktadır. Bundan dolayı DM hastası kadınlara hemşirelik yaklaşımı planlanırken;DM'nin sebep olduğu cinsel sorunlar, sebepleri ve çözüm yolları konusunda bilgilendirme ve danışmanlık içermesi gerektiği önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Cinsel Yaşam Kalitesi, Diyabet, Kadın Cinselliği
Çorum il merkezinde lise son sınıf öğrencilerinde e-sağlık okuryazarlığı düzeyi ve seçilmiş sağlık davranışları
Tanımlayıcı ve kesitsel türdeki bu çalışma, Eylül 2019-Şubat 2021 tarihleri arasında, Çorum il merkezinde lise son sınıf öğrencilerinde e-sağlık okuryazarlığı düzeyini ve seçilmiş sağlık davranışlarını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya il merkezindeki devlet okullarında öğrenim gören gönüllü 1349 lise son sınıf öğrencisi dahil edilmiştir. Grup anket yöntemi ile toplanan araştırma verilerinin değerlendirilmesi SPSS 21.0 programı aracılığıyla yüzdelik, ortalama, ki-kare testi kullanılarak yapılmıştır. Değerlendirilmelerde p<0,05 değeri istatistiksel açıdan anlamlı kabul edilmiştir. Araştırma Hitit Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır. Katılımcıların %44,6'sı erkek %55,4'ü kadın olup yaş ortalaması 17,4±0,6 yıl olarak saptanmıştır. Öğrencilerin e-sağlık okuryazarlığı ölçeğinden aldıkları puan ortalaması 25,9±5,7 bulunmuştur. Katılımcıların %54,4'ünde e-sağlık okuryazarlığı yüksek (26-40 puan), %45,6'sında e-sağlık okuryazarlığı düşük (8-25 puan) düzeydedir. Öğrencilerin öğrenim gördüğü okul türü, baba eğitim düzeyi ve sağlık durum algısı e-sağlık okuryazarlığı açısından anlamlı farklılık oluşturmuştur (p<0,05). Sağlık kontrollerini düzenli yaptırmayanların oranı %70,6 olup bu grupta düşük e-sağlık okuryazarlığı oranı %75,3'tür (p<0,01). Son bir yılda kan basıncını ölçtürenlerin oranı %48,6'dır ve bu grupta e-sağlık okuryazarlığı daha yüksektir (%54,5) (p<0,001). Son bir yılda kan kolesterolünü ölçtürmeyenler (%78,8) arasında düşük e-sağlık okuryazarlığı oranı anlamlı ölçüde yüksektir (%81,3) (p<0,05). Öğrencilerin tamamına yakını son bir yılda vücut ağırlığını ölçmüştür ve bu grupta e-sağlık okuryazarlığı anlamlı ölçüde yüksektir (p<0,001). Meyve-sebze tüketim sıklığı ve fast-food tüketimi öğrencilerin e-sağlık okuryazarlığı düzeyi üzerinde anlamlı farklılık oluşturmuştur (p<0,05). Öğrencilerin tamamına yakını (%81,2) düzenli egzersiz yapmamaktadır ve bu grupta e-sağlık okuryazarlığı anlamlı ölçüde düşüktür (%82,4) (p<0,05). e-Sağlığa ilişkin davranışlardan son bir haftada sağlıkla ilgili araştırma yapma, sağlıkla ilgili konulara yönelik algı ve sağlıkta bilgiye erişimde kaynak kullanma durumu açısında e-sağlık okuryazarlığı anlamlı farklılık göstermiştir (p<0,05). Öğrencilerin %25,2'si cep telefonuna sağlık aplikasyonları indirmiştir ve cep telefonuna sağlık aplikasyonu indirmeyenlerde düşük e-sağlık okuryazarlığı daha yaygındır (p<0,001). Öğrencilerin yaklaşık üçte ikisi e-nabız uygulamasını duymuştur ve bu grupta yüksek e-sağlık okuryazarlığı daha yaygındır (p<0,05). Sonuç olarak adolesanların e-sağlık okuryazarlığı düzeyi düşük bulunmuştur. Seçilmiş sağlık davranışları e-sağlık okuryazarlığı düzeyi üzerinde anlamlı farklılık oluşturmuştur.
Okul öncesi çocukların beslenme sürecinde anne tutumlarının değerlendirilmesi
Çocukların beslenme alışkanlıklarının kazanılmasında rol oynayan annelerin çocuklarını besleme süreciyle ilgili tutumlarını değerlendirmek önemlidir. Bu çalışma ile okul öncesi çocuğu olan annelerin beslenme süreci tutumlarının değerlendirilmesi ve bu tutumların çocukların beden kütle indeksi (BKİ) üzerindeki etkisini belirlemek amaçlanmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte olan bu araştırma, 2019-2020 tarihleri arasında İç Anadolu Bölgesinde yer alan bir ilde Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı tüm bağımsız anaokullarında bulunan, örneklem seçim kriterlerine uyan 4-6 yaş arasındaki çocukların anneleri (n=322) ile yürütülmüştür. Veriler, "Annenin Tanıtıcı Özelliklerini, Çocukların Tanıtıcı Özelliklerini ve Çocukların Beslenme Özelliklerini İçeren Bilgi Formu" ile "Beslenme Süreci Anne Tutumları Ölçeği (BSATÖ)" kullanılarak toplanmıştır. Ayrıca tüm çocukların BKİ'leri (kg/m2) belirlenmiştir. İstatistiksel analizlerde SPSS paket programı kullanılmış, uygun istatistiksel değerlendirmeler yapılmıştır. Araştırmada okul öncesi çocuğu olan annelerinin BSATÖ toplam puan ortalaması 60,09±17,60 olup, annelerin beslenme sürecine dair göstermiş olduğu tutumlar ile ilgili sorunlar orta düzeydedir. Araştırmada 1000-2000, 2000-3000, 3000-4000 ve 4000-5000 gram doğan çocukların annelerinin BSATÖ puan ortalamalarının sırasıyla; 74,25±22,69, 64,07±16,91, 58,47±17,00, 52,79±17,77 olduğu belirlenmiştir. Çocukların doğum ağırlıkları ile annelerin BSATÖ toplam puan ortalamaları arasındaki farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (p=0,004). Araştırmadaki çocukların BKİ'ye göre %19,4'ünün zayıf, %10,0'ının zayıflık riski, %47,6'sının normal, %10,5'inin hafif şişman, %12,0'ının şişman olduğu belirlenmiştir. Çocukların BKİ'leri ile annelerin BSATÖ puan ortalamaları arasındaki farkın ileri düzeyde anlamlı oluğu görülmüştür (p<0,001). Sonuç olarak beslenme sürecindeki olumsuz anne tutumlarının çocuklarda büyüme ve gelişmenin göstergesi olan BKİ'sini olumsuz etkilediği belirlenmiştir. Bu doğrultuda çocuk hemşirelerine; çocuklarda büyüme gelişmenin takibi, değerlendirilmesi, aynı yaştaki çocuklarla karşılaştırılması, normalden sapmaları erken dönemde belirleyerek anneleri bilgilendirmeleri ve olumlu tutum geliştirmeleri için annelere danışmanlık sağlamaları önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Okul öncesi çocuk, hemşire, beslenme, anne, tutum.
Postmenopozal kadınlarda osteoporoz prevalansı ve risk faktörleri
Bu araştırma postmenopozal dönemindeki kadınlarda osteoporoz prevalansı ve risk faktörlerinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı kesitsel tipte yapılmıştır. Araştırma, Çorum Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'ne, Ekim 2019-Aralık 2019 tarihleri arasında olasılıksız örnekleme yöntemlerinden rastlantısal örnekleme yöntemi ile seçilen toplam 301 postmenopozal osteoporozlu kadın oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında "Sosyo-Demografik Bilgi Toplama Formu (SDBTP)", "Osteoporoz Risk Faktörleri Formu (ORFF) " uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde ki-kare testi, ölçümsel veriler için t-testi/Mann Whitney-U testi, One-Way ANOVA/Kruskall Wallis testleri kullanılıp, bu testlerde gruplar arasındaki farklılıkların belirlenmesinde Tukey's HSD testi/Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Araştırmamızda, postmenopozal osteoporoz prevalansı %29,2 olarak belirlenmiştir. Kadınlarda; ileri yaş, menarş yaşı, gebelik sayısı, sigara ve kafein tüketimi, kronik hastalık varlığı ve sürekli ilaç kullanımı ile postmenopozal osteoporoz arasında pozitif yönde, öğrenim durumu, kalsiyum ve D vitamin takviyesi kullanımı ile postmenopozal osteoporoz arasında negatif yönde ilişki tespit edilmiştir. Ayrıca yaşadığı yer ve medeni durumun postmenopozal osteoporozu etkilediği belirlenmiştir (p<0,05). Anahtar Kelimeler: Postmenopoz, osteoporoz, risk faktörleri.
Sağlık okuryazarlığının meme ve serviks kanseri erken tanı davranışlarına etkisi
Bu çalışma 18-65 yaş arası kadınlarda sağlık okuryazarlığı düzeyinin meme ve serviks kanseri erken tanı davranışlarına etkisininin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma Hitit Üniversitesi- T.C. Sağlık Bakanlığı Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine 01.06.2019-01.01.2020 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arası, evli veya cinsel yönden aktif 395 kadın ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma verilerinin toplanmasında Tanıtıcı Bilgiler Soru Formu ve Avrupa Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (ASOY- TR) kullanılmıştır. Araştırmaya katılan kadınların Avrupa Sağlık Okuryazarlık Ölçeği puan ortalaması 32,43 ± 7,36 olup kadınların %40,3'ünün sağlık okuryazarlığı düzeyinin sorunlu- sınırlı düzeyde olduğu belirlenmiştir. Avrupa Sağlık Okuryazarlık Ölçeği puanı ortalaması ile kadınların klinik meme muayenesinin ne olduğunu bilme, tarama/ kontrol amaçlı klinik meme muayenesi yaptırmada hekim cinsiyetinin kadın olmasının önemi, jinekolojik muayene yaptırma, Pap-smear testini bilme, daha önce Pap-smear testi yaptırma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu belirlendi (p<0,05). Sonuç olarak, meme ve serviks kanseri bilgi ve erken tarama uygulamalarının yetersiz olduğu, yetersiz sağlık okuryazarlığı düzeyinin kanser taramalarına katılımın engellediği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, Serviks kanseri, Sağlık okuryazarlığı, Erken Tanı, Hemşire
İnfertil kadınlarda stigma algısının emosyonel sorunlara etkisi
Bu çalışma infertil kadınlarda stigma algısının emosyonel sorunlara etkisinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı kesitsel tipte yapılmıştır. Araştırma, Çorum Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi (ÜYTM)'nde, Ekim 2019-Aralık 2019 tarihleri arasında olasılıksız örnekleme yöntemlerinden rastlantısal örnekleme yöntemi ile seçilen toplam 120 primer infertil kadın oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında "Kişisel Bilgi Formu (KBF)", "İnfertilite Damgalanma Ölçeği (İDÖ)", "Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ)", "Durumluk ve Sürekli Anksiyete Ölçeği (DSAÖ)" uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Mann Whitney U, T, Kruskal Wallis ve Spearman's rho korelasyon testi kullanılmıştır. Çalışmamızda, İDÖ ölçeği puan ortalamasına göre infertil kadınların orta düzeyde damgalanma (47,34±21,91) hissettikleri belirlenmiştir. İnfertil kadınların İDÖ alt boyut puan ortalamalarına ilişkin dağılımlar incelendiğinde ise toplumsal damgalanma (14,78±8,24) ve sosyal geri çekilme (13,28±5,84) alt boyutlarına ilişkin puan ortalamalarının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Kadınların %67,5'inin minimal depresyon, %56,7'sinin orta derecede durumluk anksiyete ve %71,7'sinin orta derecede sürekli anksiyete yaşadığı tespit edilmiştir. İnfertil kadınların İDÖ toplam puan ortalaması ve İDÖ alt boyut puan ortalamaları ile BDÖ, DAÖ ve SAÖ puan ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, çalışmamızda infertil kadınlarda stigma algısı ile BDÖ, DAÖ ve SAÖ puan ortalamaları arasındaki ilişkinin güçlü derecede pozitif yönlü olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Anahtar Kelimeler: İnfertil kadın, stigma algısı, depresyon, anksiyete
Hastanede çocuğu yatan ebeveynlerin hemşire destek düzeyleri ve sağlık bakım memnuniyetleri
Ebeveynlere, çocuklarının hastanede yatışı sırasında sağlanan hemşirelik desteği, hemşirelik uygulamasının hayati bir bileşenidir. Hemşireler hastanede çocuğu yatan ebeveynlere destek olduklarında, ebeveynlerin hastanede kalma sürecini daha iyi yönettiği, sağlık bakım memnuniyet düzeylerinde artış olduğu belirlenmiştir. Bu çalışmada, hastanede çocuğu yatan ebeveynlerin hemşire destek düzeyinin ebeveyn memnuniyeti ile ilişkisinin ölçülmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı ve kesitsel olan bu araştırma, Aralık 2019-Şubat 2020 tarihleri arasında, bir eğitim ve araştırma hastanesi genel çocuk servislerinde çocuğu yatan ve çalışmaya katılmayı kabul eden ebeveynler (f=143) ile yürütülmüştür. Araştırma verileri "Tanıtıcı Bilgi Formu", "Hemşire Ebeveyn Destek Ölçeği (HEDÖ)" ve "PedsQL Sağlık Bakımı Memnuniyet Ölçeği (PedsQL-SBMÖ)" ile toplanmıştır. İstatistiksel analizlerde; tanımlayıcı istatistikler, Cronbach's Alpha, bağımsız gruplarda t-testi (student t-test); tek yönlü varyans analizi (ANOVA) Mann-Whitney U testi, Kruskall-Wallis ve Spearman Korelasyon analizi kullanılmıştır. Araştırma kapsamına alınan ebeveynlerin yaş ortalamaları 32,30∓6,16 olup, ebeveynlerin HEDÖ ile PedsQL-SBMÖ toplam puan ortalamalarının sırasıyla; 64,16±20,75; 55,22±24,22 olduğu belirlenmiştir. Ebeveynlerin yaşlarına göre HEDÖ kaliteli bakım verme desteği alt boyutundan aldıkları puan ortancaları ve ebeveynlerin öğrenim durumuna göre PedsQL-SBMÖ teknik beceri alt boyutundan aldıkları puan ortancaları arasındaki fark anlamlıdır (p<0,05). Araştırmaya katılan çocukların akut ya da kronik hastalığa sahip olma durumuna göre HEDÖ toplam puan ortancaları ile alt boyutlarından aldıkları puan ortancaları arasındaki fark anlamlıdır (p<0,05). Ebeveynlerin HEDÖ ile PedsQL-SBMÖ toplam puan ortalamaları arasındaki ilişki yüksek düzeydedir (r=0,755; p<0,001). Çocuğu hastanede yatan ebeveynlerin hemşire ebeveyn destek düzeyleri ve sağlık bakım memnuniyet düzeyleri orta düzeydedir. Ebeveynlerin hemşirelerden aldıkları destek düzeylerinin ve ebeveyn sağlık bakım memnuniyetinin istendik düzeyde olması için konu ile ilgili hizmet içi eğitimlerin verilmesi gereklidir.
Gebelikte bulantı ve kusmanın öz bakım gücüne ve yaşam kalitesine etkisi
Bu çalışma, gebelikte bulantı ve kusmanın (GBK) öz bakım gücüne ve yaşam kalitesine etkisinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel olarak yapılmıştır. Araştırma Türkiye'nin Orta Karadeniz Bölgesi'nde bir eğitim ve araştırma hastanesinin doğum ve kadın hastalıkları polikliniğine 01.06.2019-01.01.2020 tarihleri arasında başvuran, 18-40 yaş arası, spontan gebe kalan, bulantı ve kusma (BK) şikâyeti olan, 5-20. gebelik haftası arasında olan 278 gebe ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma verilerinin toplanmasında SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Öz Bakım Gücü Ölçeği (ÖBGÖ) kullanılmıştır. Araştırmaya dâhil edilen gebelerin ÖBGÖ puan ortalaması 103,5±19,6 olarak belirlenmiştir. BK sebebiyle gebenin desteğe ihtiyaç duyma durumu (p<0,05), gebeye destek olabilecek kişi varlığı (p<0,01) ile ÖBGÖ toplam puan ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Daha önceki gebeliklerinde BK'sı olan (p<0,05), BK sebebiyle desteğe ihtiyaç duyma durumu (p<0,05), BK'nın günlük işleri etkilemesi (p<0,05), BK'nın cinsel yaşamı etkilemesi (p<0,05), BK başlama haftası (p<0,05), BK'nın günlük seyri (p<0,01), BK süresi (p<0,05) ile SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği'nin bazı alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Gebelikte BK'nın gebelerin %62,2'sinin günlük işlerini, %42,4'ünün cinsel yaşamını olumsuz etkilediği saptanmıştır. Sonuç olarak GBK'nın, gebenin öz bakım gücünü ve yaşam kalitesini olumsuz etkilediği tespit edilmiştir. Anahtar Kavramlar: Gebelik, bulantı ve kusma, yaşam kalitesi, öz bakım gücü
Hemşirelerin ani bebek ölüm sendromu ve güvenli uyku konusundaki bilgi düzeyleri
Ani Bebek Ölüm Sendromu (ABÖS), "kapsamlı bir olay soruşturması, klinik öykü ve otopsi sonrasında açıklanamayan bir nedenle bir yaşından küçük bebeklerin ani ve beklenmedik bir şekilde ölümü"dür. ABÖS risk faktörlerinin azaltılması için güvenli bir uyku ortamının oluşturulması gerekmektedir. Bu nedenle bebeğe, ailesine doğrudan bakım ve danışmanlık hizmeti veren hemşirelerin ABÖS ve güvenli uyku konusunda bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi önemlidir. Bu çalışma ile hemşirelerin ABÖS ve güvenli uyku konusuna ilişkin bilgi düzeylerini belirlemek amaçlanmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte olan bu çalışma, Mart-Temmuz 2021 tarihleri arasında Orta Karadeniz Bölgesindeki bir il merkezi ve ilçelerinde bulunan Aile Sağlığı Merkezleri'nde çalışan, örneklem seçim kriterlerine uyan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 115 hemşire ile yürütülmüştür. Veriler "Hemşirelere İlişkin Tanıtıcı Özellik Formu" ve "Bebeklerde Ani Bebek Ölüm Sendromu (ABÖS) ve Güvenli Uyku Konusunda Bilgi Düzeyi Değerlendirme Formu" ile toplanmıştır. Otuz maddeden oluşan bilgi formundan alınabilecek en düşük puan 0, en yüksek puan 30'dur. İstatistiksel analizlerde SPSS paket programı kullanılmış, uygun istatistiksel değerlendirmeler yapılmıştır. Çalışmaya katılan hemşirelerin %93,9'unun ABÖS'ü, %80,0'ının güvenli uykuyu duyduğu, %76,5'inin ABÖS ile ilgili herhangi bir eğitim almadığı görülmüştür. Hemşirelerin ABÖS ve güvenli uyku konusuna ilişkin bilgi düzeyi puan ortalamalarının 19,59±3,36 ile ortalamanın üzerinde olduğu saptanmıştır. Araştırmadaki hemşirelerin medeni durumuna, sahip olduğu çocuk sayısı ve öğrenim durumuna göre ABÖS ve güvenli uyku konusuna ilişkin bilgi düzeyi puan ortalamaları arasındaki farkın anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Sonuç olarak çalışmaya katılan hemşirelerin ABÖS ve güvenli uyku konusuna ilişkin bilgi düzeyleri ortalamanın üzerindedir ancak istendik düzeyde değildir. Hemşirelere APA önerileri kapsamında ABÖS ve güvenli uyku konusu ile ilgili hizmet içi eğitimin verilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Ani bebek ölüm sendromu, bilgi düzeyi, güvenli uyku, hemşire
40 yaş üstü kadınlarda noktürinin yaşam kalitesi ve depresyona etkisi
Bu tanımlayıcı tipteki çalışmada 40 yaş üzeri kadınlarda noktürinin yaşam kalitesi ve depresyon üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma 01.07.2021-01.09.2021 tarihleri arasında Ankara Çayyolu 1 Nolu ASM'ye başvuran 40 yaş üstü 251 kadın ile tamamlandı. Araştırmanın verileri sosyodemografik bilgi formu, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalite Ölçeği (WHOQOL-BREF) ve Beck Depresyon Ölçeği kullanılarak toplandı. Verilerin analizinde Shaphiro-Wilk, Ki Kare, Mann Whitney U, Kruskal Wallis, Spearman Korelasyon testleri yapıldı. Araştırmaya katılan kadınlarda noktüri prevalansı %60,6 olarak belirlendi. Kadınların noktüri epizoduna ilişkin WHOQOL-BREF ölçeği psikolojik sağlık alt boyut puan ortalaması hariç, tüm alt boyut puan ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük bulundu (p<0,05). Noktürisi olan kadınlarda Beck Depresyon Ölçek (BDÖ) puan ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç olarak kadınlarda noktürinin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediği ve depresyon riskini arttırdığı belirlenmiştir. Anahtar Kavramlar: Depresyon, Hemşire, Kadın, Noktüri, Yaşam Kalitesi
Yardımcı üreme teknikleri ve spontan yolla gebe kalan annelerin emzirme tutumunun ve emzirme öz yeterliliğinin karşılaştırılması
Bu araştırma, yardımcı üreme teknikleri ve spontan yolla gebe kalan annelerin postpartum emzirme tutumunun ve emzirme öz yeterliliğinin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı ve karşılaştırmalı tipte yapıldı. Araştırmanın örneklemini 47 yardımcı üreme teknikleri ve 74 spontan yolla gebe kalan toplam 121 anne oluşturdu. Veriler, 01.12.2020-01.05.2021 tarihleri arasında araştırmacı tarafından oluşturulan Anne Tanılama Formu, Emzirmeye İlişkin Soru Formu, Emzirme Tutum Değerlendirme Ölçeği (ETDÖ), Emzirme Öz Yeterliliği Ölçeği (EÖYÖ) ve LATCH Emzirme Tanılama Ölçüm Aracı kullanılarak postpartum 4. ay ve 6. aylarda telefon görüşmeleri ile toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde ki kare, Mann-Whitney U, independent sample t test, Kruskal Wallis testi ve Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Araştırmada spontan yolla gebe kalan annelerin 4. ay ve 6. ay ETDÖ puan ortalamalarının sırasıyla 120,77±19,64 ve 113,01±21,48, 4. ay ve 6. ay EÖYÖ puan ortalamalarının sırasıyla 55,11±10,28 ve 51,93±12,94, 4. ay ve 6. ay LATCH puan ortalamalarının sırasıyla 8,51±1,97 ve 7,97±2,53 olduğu saptandı. Yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan annelerin 4. ay ve 6. ay ETDÖ puan ortalamalarının sırasıyla 96,38±13,03 ve 92,87±13,89, 4. ay ve 6. ay EÖYÖ puan ortalamalarının sırasıyla 40,04±9,32 ve 37,49±10,39, 4. ay ve 6. ay LATCH puan ortalamalarının sırasıyla 6,51±2,42 ve 6,79±2,75 olduğu saptandı. Spontan yolla gebe kalan annelerin yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan annelere göre daha yüksek düzeyde emzirme başarısı, daha olumlu emzirme tutumu ve yüksek emzirme öz yeterliliğine sahip olduğu belirlendi (p<0,05).
Erkek sağlık çalışanlarında sigara içme davranışı, sigarayı bırakmanın belirleyicileri ve sağlık okuryazarlığı arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Bu çalışma, erkek sağlık çalışanlarında sigara içme davranışı, sigarayı bırakmanın belirleyicileri ve sağlık okuryazarlığı arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Kesitsel türdeki bu araştırma Haziran-Ağustos 2021 tarihleri arasında Amasya iline bağlı Merzifon, Suluova ve Gümüşhacıköy ilçelerindeki birinci ve ikinci basamak sağlık kurumlarında görev yapan, 18 yaş ve üzeri, 250 erkek sağlık çalışanı ile tamamlanmıştır. Araştırmanın verileri SPSS 22.0 programı aracılığı ile yüzdelik, ortalama, ki-kare testi, Fisher's exact testi, Anowa ve normal dağılım göstermeyen verilerde Kruskal Wallis H test ve Mann Whitney U Test ile binary lojistik regresyon ve doğrusal regresyon analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Analizlerde p<0,05 değeri istatistiksel açıdan anlamlı kabul edilmiştir. Araştırma grubunun sağlık okuryazarlığı genel indeks puan ortalaması 41,1±5,1'dir. Sağlık okuryazarlığı düzeyinin %50,8 oranı ile yeterli olduğu, yeterli sağlık okuryazarlığı düzeyinin sigara içenlerde %48,9, sigara içmeyenlerde %53,5 olduğu belirlenmiştir. Sigara içen erkek sağlık çalışanlarının sağlık okuryazarlığı düzeyi; lisansüstü eğitim alanlarda en fazla olup (p<0.000), hekim/diş hekimi grubunda diğer ünvanlara göre daha yüksek bulunmuştur (p<0.000). Sigara içen katılımcıların Fagerström nikotin bağımlılık puan ortalaması 3,2±2,7 olarak bulunmuştur. Nikotin bağımlılık puanları ile sigaraya ilk başlama yaşları arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönde ilişki belirlenmiştir (p<0,000). Sigara içen erkek sağlık çalışanlarının %55'i düşük, %25,5'i orta, %19,5'i yüksek derecede nikotin bağımlısı olduğu tespit edilmiştir. Sağlık algısını orta olarak belirtenlerin %44,4'ünün yüksek düzeyde nikotin bağımlısı olduğu görülmüştür (p<0,05). Yalnızlık, stres, öfke nedeniyle sigara içme nedenleri ile nikotin bağımlılığı düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlılık belirlenmiştir (p<0,05). Erkek sağlık çalışanlarının tütün politikalarını caydırıcı bulmadığı görülmüştür (p<0,05). Sigarayı bırakma öz-yeterliliği düşük olanların %39,5'nin yüksek düzeyde nikotin bağımlısı olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sağlık okuryazarlığı düzeyi mükemmel olan katılımcıların %51,4'ünün, yeterli olanların %42,9'unun iki ay içerisinde sigarayı bırakamayacağı saptanmıştır (p<0,000). Sonuç olarak, erkek sağlık çalışanlarında sigara içmenin ve sigarayı bırakmann risklerine karşı düşük farkındalığın sağlık okuryazarlığı düzeylerinden etkilendiği belirlenmiştir.
Gebelerde hasta aktivasyonu ve sağlık okuryazarlığı, gebeliğe uyum ile ilişkisi
Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikteki bu çalışma, gebelerde hasta aktivasyonu ve sağlık okuryazarlığı düzeyinin gebeliğe uyum ile ilişkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Veri toplama aşaması 01.06.2021-01.09.2021 tarihleri arasında Orta Karadeniz Bölgesi'nde bir hastanede kadın doğum polikliniklerine başvuran en az 6 haftalık 331 gebe ile tamamlandı. Veriler, Kişisel Bilgi Formu, Hasta Aktivasyonu Ölçeği (HAÖ), Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği (PKDÖ), Avrupa Sağlık Okuryazarlığı Türkçe Uyarlaması Ölçeği (ASOY-TR) ile toplandı. Veriler SPSS 22.0 programı ile Independent t testi, ANOVA ile analiz edildi. Çalışmaya dahil edilen gebelerin %50.8'i 26-33 yaş aralığında, %41.1'i primigravida, %45.9'u nullipar, 21.7'si daha önce abortus yaşamıştır. %60.7'sinin gestasyonel haftası 24-41 hafta arasındadır. Çalışmaya dahil edilen gebelerin HAÖ ortalama puanı 51.45±12.97, ASOY-TR genel sağlık okuryazarlığı ortalama puanı 128.64±22.33, PKDÖ ortalama puanı 149.07±25.35 olarak bulundu. Çalışmaya dahil edilen gebelerin HAÖ ve ASOY-TR Genel Sağlık Okuryazarlığı ortalama puanları ile PKDÖ toplam ortalama puanları arasında negatif ilişki belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak gebelerin hasta aktivasyonu ve sağlık okuryazarlığı düzeyi arttıkça gebeliğe uyumu artmaktadır.
Bebek dostu hastanelerde çalışan çocuk hemşirelerinin anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi düzeyleri
Annelerin, anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi eksikleri anne sütüyle beslenen bebek sayısında azalmalara sebep olduğundan doğum sonrası emzirmenin ilk bir saat içinde başlatılması ve anneye doğru emzirme tekniklerinin öğretilmesi önemlidir. Bu nedenle hemşireler annelerin emzirme davranışlarını olumlu yönde etkilemeli, emzirmeyi yönetmeli, desteklemeli, yetersizlik hisseden anneleri belirlemeli, onlara çözüm aramalı ve annelerin bebeklerini ilk altı ay sadece anne sütü ile beslemesini sağlamalıdır. Hemşirelerin bu rollerini gerçekleştirebilmesi için anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi düzeyleri yeterli olmalıdır. Bu çalışma ile çocuk hemşirelerinin anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi düzeylerini belirlemek amaçlanmıştır. Bu çalışma tanımlayıcı-kesitsel olup, Ocak -Haziran 2022 tarihleri arasında Orta Karadeniz Bölgesindeki bir il merkezi ve ilçelerinde bulunan, bebek dostu hastanelerde çalışan 166 hemşire ile yürütülmüştür. Veriler "Hemşire tanımlayıcı bilgi formu" ve "Anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi düzeylerini belirleme formu" ile toplanmıştır. Kırk maddeden oluşan formdan alınabilecek en düşük puan 0, en yüksek puan 40'tır. İstatistiksel analizlerde SPSS paket programı kullanılmış, tanımlayıcı bilgi formundan elde edilen veriler, sayı ve yüzde (%), anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi düzeylerini belirleme formundan elde edilen veriler ortalama±standart sapma ile raporlanmıştır. Bağımsız iki grup arasındaki verilerin karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi, bağımsız ikiden fazla grup için Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Hemşirelerin %51,8'i 26-35 yaş aralığında, %97'si kadın, %69,3'ü lisans mezunu, %42,8'i 1-5 yıl arasında çalışmakta olup, %26,5'i anne sütü ve emzirme danışmanlığı ile ilgili herhangi bir eğitim almamıştır. Hemşirelerin anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi düzeyi puan ortalamaları 29,92±2,85 ile ortalamanın üzerindedir. Çalışmada 16 yıl ve üzeri çalışan hemşirelerin bilgi düzeylerinin 1-5 yıl çalışan hemşirelerden anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak çalışmaya katılan hemşirelerin anne sütü ve emzirme ile ilgili bilgi düzeyleri ortalamanın üzerindedir. Bebek dostu hastanelerde çalışan hemşirelerin tam bir bilgi donanımına sahip olması gerektiği düşünülürse, hemşirelerin bilgi düzeyleri istenilen düzeyde değildir. Hemşirelere anne sütü ve emzirme danışmanlığı ile ilgili hizmet içi eğitim programlarının düzenlenmesi önerilmektedir. Anahtar Kavramlar: Anne sütü, bebek dostu hastane, emzirme, hemşire, bilgi düzeyi Bilim Kodu: 1032.8
Pediatri hemşirelerinin etik duyarlılığı ile merhamet yorgunluğu arasındaki ilişki
Pediatri hemşirelerinin bakım hizmeti verdikleri çocukların tedavi sürecinde, karşılaşılan etik sorunları tanıması ve sorunların çözümünde etik kararlar alabilme becerisine sahip olması etik duyarlılıklarının yüksek olmasını gerektirmektedir. Diğer taraftan çocuklara verilen bakım hizmeti sırasında hemşirelerin yaşadığı önemli duygulardan biri merhamettir. Hemşirelerin hissettiği merhamet duygusu zamanla ve süre uzadıkça negatif etki ve sonuçları olan merhamet yorgunluğuna dönüşebilmektedir. Bu çalışma ile pediatri hemşirelerinin etik duyarlılığı ile merhamet yorgunluğu arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Söz konusu amaç kapsamında etik duyarlılık ve merhamet yorgunluğunu etkileyen çeşitli faktörler ortaya konulmuştur. Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte olan bu çalışma, Kasım 2021 – Mayıs 2022 tarihleri arasında Çorum il ve ilçelerinde pediatri kliniklerinde çalışmakta olan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 110 hemşire ile yürütülmüştür. Araştırma verileri "Kişisel Bilgi Formu", "Ahlaki Duyarlılık Anketi (ADA)" ve "Merhamet Yorgunluğu Kısa Ölçeği (MY-KÖ)" ile toplanmıştır. Elde edilen verilerin analizi SPSS programı kullanılarak yapılmıştır. Bağımsız iki grup arasındaki sayısal verilerin karşılaştırılmasında Bağımsız (İlişkisiz) Örneklemler T-Testi (Independent Samples T-Test), bağımsız ikiden fazla grup arasındaki sayısal verilerin karşılaştırılmasında Tek Faktörlü Varyans Analizi (One-Way Anova), toplam puanlar arasındaki korelasyon analizi için Pearson Korelasyon Katsayısı testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Hemşirelerin ADA ve MY-KÖ toplam puanlarının sırasıyla, 70,5±17,7 ve 86,8±13,9 olduğu belirlenmiştir. Hemşirelerin yaş, cinsiyet, medeni durum, öğrenim durumu, hemşirelikte çalışma yılı, aylık nöbet sayısı, çalışılan birim, meslek değiştirme isteği, etik eğitimi alma durumu, etik duyarlılık kavramının tanımını bilme durumu, merhamet yorgunluğu kavramının tanımını bilme durumuna göre etik duyarlılık düzeyleri anlamlı farklılık göstermemektedir (p>0,05). Hemşirelerin pediatri kliniğinde çalışma yılı, çalışılan kurum, mesleğe yönelik sevgi, mesleğin isteyerek seçilmesine göre etik duyarlılık düzeyleri anlamlı farklılık göstermektedir (p<0,05). Hemşirelerin cinsiyet, medeni durum, öğrenim durumu, pediatri kliniğinde çalışma yılı, aylık nöbet sayısı, çalışılan birim, mesleğe yönelik sevgi, mesleğin isteyerek seçilmesi, meslek değiştirme isteği, etik eğitimi alma durumu, etik duyarlılık kavramının tanımını bilme durumu, merhamet yorgunluğu kavramının tanımını bilme durumuna göre merhamet yorgunluğu düzeyleri anlamlı farklılık göstermemektedir (p>0,05). Hemşirelerin yaş grubu, çalışma yılı ve çalışılan kuruma göre merhamet yorgunlukları anlamlı farklılık göstermektedir (p<0,05). Hemşirelerin etik duyarlılık puanları ile merhamet yorgunluğu puanları arasında düşük düzeyde, negatif ve anlamlı bir ilişki vardır (r=-0.193, p<0,05). Sonuç olarak pediatri hemşirelerinin etik duyarlılık ve merhamet yorgunluğu düzeyleri yüksek tespit edilmiştir. Hemşirelerin etik duyarlılıkları arttıkça merhamet yorgunlukları da artmaktadır. Etik duyarlılık ve merhamet yorgunluğunun mesleki ve kişisel etki ve sonuçları noktasında hemşirelerin farkındalıklarının artırılarak merhamet yorgunluğu yaşayan hemşirelere yönelik psikolojik danışmanlık desteğinin sağlanması önerilmektedir.
Ergenler ve genç yetişkinler için cinsel ve üreme güçlendirme ölçeğinin Türkçeye uyarlanması, geçerlik ve güvenirlik çalışması
Metodolojik tipte tasarlanan bu çalışmada Ergenler ve Genç Yetişkinler için Cinsel ve Üreme Güçlendirme Ölçeğinin Türkçeye uyarlanıp geçerlik ve güvenirlik çalışmasının yapılarak Türk toplumuna kazandırılması amaçlanmıştır. Çalışmanın evrenini Kastamonu Üniversitesinde eğitim gören 18-24 yaş aralığındaki lisans öğrencileri oluşturmaktadır. Örneklemi ise madde sayısına göre 250 olarak belirlenmiştir. Veri toplama araçları olarak Kişisel Bilgi Formu ve 23 maddeden oluşan 5'li likert tipte Ergenler ve Genç Yetişkinler için Cinsel ve Üreme Güçlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Veriler 02.01.2023-23.01.2023 tarihleri arasında yüz yüze görüşme metodu ile toplanmıştır. Ölçeğin geçerlik aşamasında sırası ile dil geçerliliği, Davis tekniği kullanılarak uzman görüşlerinin alındığı içerik (kapsam) geçerliliği ve Doğrulayı Faktör Analizi ile Açıklayıcı Faktör Analizi kullanılarak yapı geçerliliği incelenmiştir. Ölçeğin güvenirlik aşamasında cronbach's alfa katsayısı ve madde toplam korelasyonu ile iç tutarlılık, test-tekrar test uygulaması ile zamana karşı değişmezlik incelenmiştir. Veriler, SPSS for Windows 22 paket programı ve LISREL 8.80 paket programı ile analiz edilmiştir. Ölçeğin kapsam geçerlilik indeksi 0,99 bulunmuştur. Kaiser-Meyer-Olkin testi 0,874 ve Barlett'in Küresellilik Anlamlılık Düzeyi Testi x2=3511.034, p=0.000 şeklinde tespit edilmiştir. Açıklayıcı Faktör Analizinde bütün maddelerin faktör yüklerinin 0,40'ın üzerinde olup açıklanan varyans %74,668 olarak tespit edilmiş ve ölçekten hiçbir madde çıkarılmamıştır. Doğrulayıcı Faktör Analizinde değerlendirilen uyum indeksi değerleri sırası ile x 2/SD:3,71 GFI:0,98 AGFI:0,97 CFI: 0,99 RMSEA: 0,074 SRMR: 0,053 ve PATH Diyagramı faktör yükleri 0.41 ile 0.91 arasında bulunarak tamamı kabul edilebilir aralıkta çıkmıştır. Ölçeğin cronbach alfa değeri 0,913 ve Spearman Rho kat sayısı 0,893 olarak bulunmuştur. Sonuç olarak, Ergenler ve Genç Yetişkinler için Cinsel ve Üreme Güçlendirme Ölçeğinin Türk toplumuna uygun, geçerli ve güvenirlik düzeyi yüksek bir araç olduğu saptanmıştır.
Yüksek riskli gebeliği olan kadınlarda emosyonel sorunlar ve etkileyen faktörler
Bu araştırma, yüksek riskli gebelik tanısı almış gebelerin yaşadıkları emosyonel sorunları ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma örneklemi 18-35 yaşları arasında, Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim Araştırma Hastanesi' nin Perinatoloji servisi ve polikliniğine 08.06.2022-29.01.2023 tarihleri arasında başvuran yüksek riskli gebelik tanısı almış ve daha önce herhangi bir psikolojik destek almamış 135 gebe tarafından oluşmuştur. Etik Kurul İzni, Kurum İzni ve kullanılacak olan ölçeklerin izinlerinin alınmasının ardından veri toplamaya başlanmıştır. Veri toplama aracı olarak, 'Gebe Değerlendirme Anketi (GDA)' 'Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ)' 'Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ)' 'Gebelik Stresini Değerlendirme Ölçeği (GSDÖ) kullanılmıştır. Veri analizi yapılırken Independent Sample T Testi, One Vay ANOVA Testi, ve Pearson Korelasyon Testi kullanılmıştır. Araştırmaya katılan gebelerin %17,8'i hipertansif hastalıklar, % 8,1'i pyelonefrit, %5,2'si şiddetli hiperemezis gravidarum, %11,9'u preterm eylem, %3,0'ü kilo alımında anormallikler, %1,5'i postterm gebelik, %3,7'si intrauterin gelişim geriliği, %2,2'si çoğul gebelik, % 8,1'i polihidroamniyoz ve oligohidroamniyos, % 3,7'si akut cerrahi problemler, %4,4'ü RH uyuşmazlığı, %5,9'u prezentasyon anomalileri, %9,6'sı DM, %1,5'i uygun olmayan fundus yüksekliği, %13,3'i antenatal kanama tanılarını almıştır. Yapılan istatistik sonuçlarına göre ölçeklerin ortama ve standart sapma değerleri BDÖ (16,78±8,45), BAÖ (19,25±10,82) ve, GSDÖ (63,06±17,48) şeklinde elde edilmiştir. Anksiyete, depresyon ve gebelik stresine etki eden faktörler incelendiğinde gebelerin obstetrik özelliklere göre parite arttıkça gebelik stresinde azalma olduğu, abortus arttıkça depresyon ve anksiyetede artış olduğu, kürtaj sayısı arttıkça gebelik stresinde azalma olduğu, görülmüştür. Gebelik takiplerine düzenli gitmeyen gebelerde ise depresyon ve anksiyete düzeyleri daha yüksek bulunmuştur(p<α=0,05). Evlilik ilişkilerinin emosyonel sorunlara etkilerine bakıldığında evlilik hayatı kötüye yakın gebelerin ve cinsel hayatı olumsuz etkilenen gebelerin anksiyete ve depresyon düzeyleri daha yüksek bulunmuştur (p<α=0,05). Sosyodemografik özelliklerin etkilerine bakıldığında gebelerin eğitim düzeyi azaldıkça depresyon düzeyi artmıştır. Geliri giderinden az olanların anksiyete ve gebelik stresi düzeylerinin daha yüksek, sosyal güvencesi olmayan bireylerin anksiyete ve depresyon düzeylerinin daha yüksek olduğu anlaşılmaktadır(p<α=0,05). Gebelerin meslek gruplarının, eşiyle aralarındaki akrabalık durumlarının, evlenme yaşının, gebelerin çalışma durumlarının, alınan tıbbi tanının depresyon, anksiyete ve gebelik stresi ile ilgili ilişki varlığı tespit edilememiştir (p>0,05). Pearson korelasyon analizi sonucuna göre BDÖ ile BAÖ arasında istatistiksel olarak anlamlı, orta derecede ve pozitif yönde bir ilişkinin olduğu anlaşılmıştır (p<0,05, r=,627). Sonuç olarak bu çalışmaya göre, yüksek riskli gebeliği olan kadınlarda görülen anksiyete depresyon ve gebelik stresi gibi emosyonel sorunlar sosyodemografik özelliklerden etkilendiği tespit edilmiştir.
Covıd 19 pandemi sürecinde 18-45 yaş arası kadınlarda genitoüriner sorunlar ve etkileyen faktörler
Tanımlayıcı tipte tasarlanan bu çalışmada COVID 19 pandemi sürecinde 18-45 yaş arası kadınlarda genitoüriner sorunlar ve etkileyen faktörlerin belirlemesi amaçlanmıştır. Çalışma 01.09.2021-01.12.2021 tarihleri arasında 18-45 yaş aralığındaki 130 kadın ile tamamlandı. Araştırmanın verileri araştırmacılar tarafından literatür doğrultusunda hazırlanan anket formu ile toplandı. Elde edilen verilerin istatistiksel değerlendirmesi bilgisayar ortamında SPSS 25.0 paket programı ile yapılmıştır. Tanımlayıcı istatistiksel ölçütler (ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler ve yüzdelik sayılar) kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde kategorik veriler arasındaki farkın belirlenmesinde Ki-Kare testi uygulanmış ve yanılma düzeyi 0,05 olarak alınmıştır. Araştırmaya katılan kadınların tamamı evli olup ortalama yaşları 34,18 ± 5,87'dir. COVID-19 pandemi sürecinde kadınların bazı sosyodemografik ve obstetrik özelliklerinin genitoüriner sorunları ve tedavi süreçleriyle anlamlı ilişkisi bulunmuştur (p<0,05). Kadınların % 56,2'si pandemide jinekolojik muayeneye gitmemiş, %20,1'i COVID-19 bulaş korkusundan dolayı, %16,4'ü kapanma tedbirleri sebebi ile sağlık kuruluşuna gidememiştir. Pandemi süreci kadınların %76,9'unun jinekolojik muayene yaptırma durumunu etkilemiş, %23,5'i dismenore, %18,9'u üriner sistem enfeksiyonu, %15,9'u menstrual siklus düzensizliği, %15,2'si üriner inkontinans tedavisi almamıştır. Sonuç olarak COVID-19 pandemi süreci 18-45 yaş arası kadınların genitoüriner sorunlarını olumsuz yönde etkilediği, tanı ve tedavi süreçlerinde aksamalara neden olduğu belirlenmiştir.
18-45 yaş diyabetik kadınlarda genitoüriner sorunlar veetkileyen faktörler
Tanımlayıcı tipteki bu çalışmada, 18-45 yaş diyabetik kadınlarda genitoüriner sorunlar ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma, Orta Karadeniz Bölgesinde iki farklı hastaneden yazılı izinler alınarak araştırma dahil edilme ve dışlanma kriterlerine uyan 18-45 yaş Diabetes Mellitus hastası olan 104 katılımcı ile yapılmıştır. Veriler araştırmacı tarafından hazırlanan 72 soruluk Diyabetik Kadınlara Yönelik Tanıcı Bilgi Formu ve BRİSTOL Kadın Alt Üriner Yol Semptomları Ölçeği (BKAÜYSÖ) kullanılarak, yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde; frekans, yüzde, ortalama, standart sapma, median, minimum maksimum istatistiksel metotlar, bağımsız t testi, Mann Whitney-U, ANOVA, Kruskal Wallis, posthoc, Ki-kare ve Fisher kesin Ki-kare testi kullanılmıştır. İstatistiksel sonuçların anlamlılığı p<0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Kadınların yaş ortalaması 36.47±7.329' dur ve %80.8' i evlidir. Yaş, medeni durum, alkol, gebelik yaşama öyküsü, diyabete ek hastalık değişkenleri ile genitoüriner sorunlar arasındaki ilişki istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0,05). Kadınların BKAÜYSÖ' ye göre en fazla depolama alt boyutunda (4,79 ± 2,82) sorun yaşadıkları saptanmıştır. Kadınların yaş, medeni durum, eğitim düzeyi, yaşanılan yer, çalışma durumu, gelir durumu, sosyal güvence, alkol, menstrual siklus düzeni, daha önce gebelik yaşama, küretaj, abortus, yaşayan çocuk sayısı, makrozomik doğum, doğum şekli, diyabete ek hastalık, diyabet süresi, hiperglisemi nedeniyle hastaneye yatma, sağlık kurumuna başvurma ve sağlık kurumuna başvurmama sebebi değişkenleri ile BKAÜYSÖ toplam puan ve alt boyut puanları arasındaki ilişki istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak; diyabet, 18-45 yaş kadınlarda genitoüriner sorunlara yol açmaktadır. Kadınların, diyabete bağlı ortaya çıkan genitoüriner sorunlarının, bütüncül şekilde taramalar yapılarak belirlenmesi ve gerekli konularda yönlendirmelerle tedaviye başvurmaya teşvik edilmeleri sağlanmalıdır.
Jinekolojik onkoloji tanısı alan kadınlarda algılanan sosyal desteğin posttravmatik stres bozukluğuna etkisi
Jinekolojik kanserler kadınlarda morbidite ve mortalite oranları oldukça yüksek olduğundan dolayı kadın sağlığı açısından önemli bir konu olarak belirlenmiştir. Jinekolojik kanserler, kadınlar tarafından ölümcül bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Aynı zamanda kadın üreme organları cinselliğin, üretkenliğin ve anneliğin sembolü olarak kabul edilip, bu organların aniden kaybolması kadının beden imajını olumsuz yönde etkilerken benlik saygısını düşürmektedir. Uluslararası ve ulusal literatür incelendiğinde jinekolojik onkoloji tanısı alan kadınlarda emosyonel sorunlar ve sosyal destek ilişkisinin birlikte ele alındığı pek çok sayıda çalışma olduğu ancak posttravmatik stres bozukluğuna ilişkin sınırlı sayıda çalışma olduğu görülmektedir. Bu argümandan yola çıkarak planlanan bu çalışmada jinekolojik onkoloji tanısı alan kadınlarda algılanan sosyal desteğin posttravmatik stres bozukluğuna etkisinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak planlanmıştır. Araştırma Ankara Şehir Hastanesi Jinekoloji Onkoloji biriminde yazılı izinler alınarak kanser tanısı aldığı süreden bir yıl kadar zaman geçmiş olan 277 kadından oluşmaktadır. Veriler araştırmacı tarafından oluşturulan 23 sorudan oluşan Kişisel Bilgi Formu (KBF), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ) ve Posttravmatik Stres Bozukluğu Ölçeği (PSBÖ) ölçeği ile yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Araştırma sonuçlarını değerlendirmek için istatistiksel tanımlayıcı kriterler (ortalama, medyan, standart sapma, yüzde) kullanılmıştır. İki bağımsız grup arasındaki farkı belirlemek için Mann Whitney U testi, ikiden fazla bağımsız grup için Kruskal Wallis testi, iki sürekli değişken olduğu durumda Spearman korelasyon katsayısı analizi kullanılmıştır. Çalışma kapsamına alınan kadınların ortalama 55,94 yaş aralığındadır. (SS:10,768, min:28, max:91.). Farklı çocuk sayılarına ait kadınlar arasında travma sonrası stres bozukluğuna ait anlamlı bir fark bulunduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Farklı eğitim seviyelerine sahip kadınlar arasında posttravmatik stres bozukluğuna ilişkin anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir (p>0,05). Posttravmatik Stres Bozukluğu Ölçeği (PSBÖ) puanı ile Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeğinin (ÇBASDÖ) puanı arasında yüzde 30,9'luk negatif ve anlamlı bir ilişki bulunduğu tespit edilmiştir. (p<0.001). Sosyal destek, posttravmatik stres bozukluğunu olumlu yönde etkilediği tespit edilmiştir.
Bir hastanede çalışan 40 yaş üstü hemşirelerde menopoz semptomları sıklığı ve bu semptomların yaşam kalitesi ve iş verimliliği üzerine etkisi
Bu çalışmada, 40 yaş üstü hemşirelerde menopoz semptomları sıklığı ve bu semptomların yaşam kalitesi ve iş verimliliği üzerine etkisini belirlemek amaçlanmıştır. Araştırma, Mart 2021-Ocak 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini, 40 yaş üstü hemşireler, örneklemini ise184 hemşire oluşturmuştur. Veriler araştırmacı tarafından yüz yüze yapılan anket veri toplama yöntemiyle Sosyo-Demografik Bilgi Formu, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği (WHOQoL-Bref), Menopoz Semptomları Değerlendirme Ölçeği ve Hemşirelik İş Yaşam Kalitesi Ölçeği (HİYKO) kullanılarak toplanmıştır.Menopoz semptomları değerlendirme ölçeğine göre katılımcılar, psikolojik şikayetler alt boyutundan 6.38±2.75 puan, somatik şikayetler alt boyutundan 11.57±4.33 puan, ürolojik şikayetler alt boyutundan 5.85±3.41 puan ve MSDÖ toplamından 23.78±9.54 puan almışlardır. Hemşirelerin menopozal semptomlarının şiddetinin orta düzeyde olduğu söylenebilir. Katılımcılar hemşirelik iş yaşam kalitesi ölçeğine göreiş çalışma ortamı alt boyutundan 27.75±6.72 puan, yönetici ile ilişkiler alt boyutundan 16.49±3.04 puan, iş koşulları alt boyutundan 30.37±3.09 puan, iş algısı alt boyutundan 24.96±4.40 puan, destek hizmetler alt boyutundan 13.85±3.08 puan ve ölçeğin toplamından 113.43±16.01 puan almışlardır. Hemşirelerin menopoz semptomlarının orta düzeyde olduğu, menopoz semptomlarının hemşirelerin iş yaşamını ve yaşam kalitesini olumsuz etkilediği belirlenmiştir.
Yeni normal dönemde tip 2 diyabet hastalarının sağlık okuryazarlığı düzeyleri tedaviye uyumları ve koruyucu COVID-19 davranışları
Kesitsel türdeki bu çalışma, Nisan 2021-Nisan 2022 tarihleri arasında, Çorum il merkezinde Tip 2 diyabet hastalarının yeni normal dönemde sağlık okuryazarlığı düzeyini, tedaviye uyumlarını ve koruyucu COVID-19 davranışlarını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın evreni, Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile Göğüs Hastalıkları Hastanesinde yatarak tedavi gören/ayaktan başvuru yapan Tip 2 diyabetli bireylerden oluşmuştur. Örnekleme 20 yaş ve üzerinde, en az okuryazar olan, Türkçe konuşabilen, görme, duyma ve konuşma engeli olmayan, psikiyatrik bir tanısı olmayan, Tip 2 diyabet hastaları dahil edilmiştir. Çalışma, 210 Tip 2 diyabet hastası ile tamamlanmıştır. Araştırmanın verileri anket formu aracılığıyla yüz yüze görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Anket formunda hastaların sosyo-demografik özellikleri, klinik özellikleri, Avrupa Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği, Modifiye Morisky ölçeği ve Koruyucu COVID-19 Davranışları Ölçeği yer almıştır. Araştırmanın uygulanabilmesi için Hitit Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulundan etik kurul onayı (2021-113) alınmıştır. Araştırma verilerinin değerlendirilmesi SPSS 22.0 programı aracılığı ile yapılmıştır. Tanımlayıcı analizlerde yüzdelik, ortalama, standart sapma ve ortanca kullanılmıştır. Kategorik değişkenlerin analizinde Ki-kare testi ve Fisher's exact testi kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkinin gücünü ve yönünü belirlemek için Pearson Korelasyon analizi yapılmıştır. Değerlendirmelerde p<0,05 değeri istatistiksel açıdan anlamlı kabul edilmiştir. Araştırma grubunun %45,7'si 50-64 yaş aralığında olup yaş ortalamaları 61,7±10,8 yıldır. Katılımcıların %77,6'sında komorbidite varlığı olduğu ve en yaygın komorbiditenin %56,2 ile hipertansiyon olduğu belirlenmiştir. Pandemi sürecinde SARS-CoV-2 ile enfekte olduğunu belirtenlerin oranı %25,7'dir. Katılımcıların %84,3'ünün tedaviye uyumunun yüksek olduğu belirlenmiştir. Tedaviye uyuma yönelik motivasyon ve bilgi düzeyi alt boyutlarından aldıkları puanların ortalamaları ise sırasıyla 2,25±0,87 ve 2,54±0,76 olup %80,5'inde motivasyon düzeyi ve %86,2'sinde bilgi düzeyi yüksek bulunmuştur. Sağlık okuryazarlığı puan ortalamaları 28,04±9,74 olup katılımcıların %36,7'si yetersiz, %37,1'i sınırlı ve %26,2'si yeterli sağlık okuryazarlığına sahiptir. Katılımcıların %45,2'sinde koruyucu COVID-19 davranışlarının zayıf olduğu belirlenmiş olup puan ortalaması 14,57±2,54'dür. Katılımcıların yaşları ile sağlık okuryazarlığı düzeyleri arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (r:-0,237; p<0,01). Katılımcıların hastalık süreleri ile sağlık okuryazarlığı düzeyleri arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,01). Katılımcıların tedaviye uyuma yönelik motivasyon ve bilgi düzeyleri ile sağlık okuryazarlığı düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05; p<0,01). Katılımcıların koruyucu COVID-19 davranışları ile sağlık okuryazarlığı düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Anahtar Kavramlar: Tip 2 diyabet, tedaviye uyum, sağlık okuryazarlığı, COVID-19 Bilim Kodu: 1079
18-49 yaş grubundaki kadınların sekonder infertilite prevelansı ve etkileyen faktörler
Bu çalışmada 18-49 yaş grubundaki kadınlarda sekonder infertilite risk faktörlerini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışma vaka ve kontrol türde bir tasarıma sahiptir. Araştırmanın kontrol grubunu bir eğitim ve araştırma hastanesinin Kadın doğum kliniğine başvurmuş dâhil edilme kriterlerini karşılayan, daha önce infertilite tanı ve tedavisi almamış 162 kadın ve vaka grubunu ise sekonder infertilite tanısı almış, dahil edilme kriterlerini karşılayan 418 kadın oluşturdu.Araştırmanın verileri araştırmacı tarafından oluşturulan İnfertilite Risk Faktörü İnceleme Formu kullanılarak toplandı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ve çoklu lojistik regresyon analizi kullanıldı. Araştırmaya katılan kadınların sekonder infertilite prevelansı %72,1 olarak belirlendi. Sekonder infertil kadınların %75.8'inin kadın kaynaklı, % 12.9'unun hem kadın hem erkek kaynaklı sekonder infertilite tanısı aldığı belirlendi. Sekonder infertil kadınların %76.3'ü 35 yaş altında yaşa sahip, %57.4'ü 13 yaş ve üzerinde menarş yaşamış, %79.9'u 19 yaş ve üzerinde ilk evliliğini yapmış, %61.7'si primigravida, %36.1'i nullipar, %58,4'ü jinekolojik hastalık öyküsüne sahip, %19.6'sı PKOS'a sahip, %3.1'i hirşutizme sahip, %25.4'ü dismenore sorunu yaşamakta, %31.1'i lise mezunu ve %73.4'ü il merkezinde yaşamaktadır. Çoklu lojistik regresyon analizi sonucuna göre ilçede yaşamanın, eş yaşının, evlilik süresinin, evlilik sayısının, ilk evlilik yaşının, menarş yaşının, gebelik sayısının, çocuk sayısının artmasının ve dismenore yaşamanın sekonder infertil olma riskini artırdığı belirlenmiştir (p<0.05). Anahtar Kavramlar: İnfertilite, Sekonder infertilite; Kadın; Risk faktörleri, Türkiye Bilim Kodu: 1082
0-36 ay çocuğu olan annelerin çocuklarının gelişimine ilişkin bilgi ve anksiyete düzeyleri
Sıfır-36 ay çocuğu olan annelerin çocuklarının gelişim dönemlerine ilişkin doğru bilgi sahibi olması; çocuklarının sağlıklı büyüme ve gelişmesini takip edebilmesi, var olan veya gelişebilecek sorunları erken belirleyebilmesi, annelik rolüne uyumu daha kolay sağlaması ve çocuk sahibi olmanın sebep olduğu anksiyeteyi kontrol edilebilmesi açısından önemlidir. Yapılan bu çalışmada 0-36 ay çocuğu olan annelerin çocuklarının gelişimine ilişkin bilgi ve anksiyete düzeylerini belirlemek ve aralarındaki ilişkinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı olan bu çalışma, Şubat 2021-Ekim 2022 tarihleri arasında İç Anadolu Bölgesi'nde bir ilde bulunan eğitim araştırma hastanesinin çocuk polikliniklerine başvuran, çalışmaya katılmayı kabul eden ve yaşları 0-36 ay arasında çocuğu olan 139 anne ile yürütülmüştür. Araştırma verileri "Anne ve çocuk bilgi formu", "Ailelerin Gelişim Bilgisi Ölçeği (AGBÖ)" ve "Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ)" ile toplanmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri SPSS paket programı ile yapılmıştır. Bağımsız iki grup arasındaki ölçek puanlarının karşılaştırılmasında bağımsız gruplarda t-testi ve Mann-Whitney U testi, bağımsız üç ve daha fazla grup arasındaki ölçek puanlarının karşılaştırılmasında Tek yönlü ANOVA testi ve Kruskal-Wallis testi kullanılmıştır. Toplam puanlar arasındaki korelasyon analizi Spearman Korelasyon analizi ile gerçekleştirilmiştir. Çalışma kapsamındaki annelerin çocuklarının %60,4'ü erkek, yaş ortalaması 22,41±10,13 ay idi. Annelerin AGBÖ puan ortalamasının 20,07±6,37, çocuk gelişimiyle ilgili bilgilerinin orta düzeyde olduğu, BAÖ puan ortalamasının 11,31±9,46 ve anksiyetelerinin hafif düzeyde olduğu saptanmıştır. Annelerin; yaş, gelir durumu, aile tipi, planlı gebelik durumuna göre AGBÖ puan ortalamaları arasındaki farkın anlamlı olmadığı (p>0,05), öğrenim durumları, çalışma durumları ve sahip oldukları çocuk sayılarına göre AGBÖ puan ortalamaları arasındaki farkın anlamlı olduğu (p<0,05) saptanmıştır. Annelerin bazı tanımlayıcı özelliklerine göre BAÖ puan ortalamaları arasındaki fark ile çocukların bazı tanımlayıcı özelliklerine göre annelerin AGBÖ ve BAÖ puan ortalamaları arasındaki fark anlamlı değildir (p>0,05). Annelerin AGBÖ ile BAÖ toplam puanları arasında düşük düzeyde, negatif yönlü ve anlamlı olmayan bir ilişkinin olduğu belirlenmiştir (r=-0,082, p>0,05). Sonuç olarak 0-36 ay çocuğu olan annelerin çocuklarının gelişimine ilişkin bilgilerinin orta düzeyde olduğu ve hafif düzeyde anksiyetelerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Çocukların sağlıklı büyüme ve gelişmesinin takibi ile primer olarak anneler ilgilendiğinden, annelerin çocuklarının gelişimine ilişkin tam ya da tama yakın bir bilgi düzeyine sahip olması beklenmektedir. Bu çalışmada annelerin çocuklarının gelişimine ilişkin bilgileri beklenilen düzeyde olmadığından, annelerin çocuklarının gelişimine ilişkin bilgi düzeylerinin artırılması ve anksiyetelerinin azaltılması için çocuk hemşireleri tarafından bireysel ve toplu eğitim programları ile bilgilendirme çalışmalarının yapılması önerilmektedir. Anahtar Kavramlar: Anksiyete, anne, bilgi düzeyi, büyüme-gelişme, çocuk hemşiresi
Annelerin yenidoğan taramaları hakkında bilgi ve tutumları
Yenidoğan tarama programı, yenidoğan döneminde sık görülen ve erken dönemde belirti vermeyen hastalıkları tespit etmek için yürütülen bir toplum sağlığı hizmetidir. Bu program, tedavi edilebilir veya tedavi edilmediğinde kalıcı sekel bırakan hastalıkları erken teşhis ederek mortalite ve morbiditeyi önlemeyi amaçlamaktadır. Toplumun sağlığını korumak ve yükseltmekte önemli bir role sahip olan hemşireler kadar ailelerinde sorumlulukları bulunmaktadır. Bunun için çocuk hemşireleri yenidoğan tarama testlerinin zorunlu uygulanmasına rağmen doğru ve güvenilir şekilde gerçekleştirilmesi için anneleri bilgilendirmelidir. Annelerin yenidoğan tarama programları hakkında bilgi sahibi olması ve olumlu tutum sergilemesi bebeklerin sağlığı açısından büyük önem taşır. Buna bağlı olarak annelerin tarama testlerine zamanında ve doğru şekilde katılmalarını sağlar, böylece erken teşhis ve tedavi fırsatlarını artırmaktadır. Bu çalışmada annelerin yenidoğan taramaları hakkındaki bilgi ve tutumlarını belirlemek amaçlanmıştır. Tanımlayıcı nitelikte olan bu çalışma Nisan 2023-Ağustos 2023 tarihleri arasında T.C. Sağlık Bakanlığı Hitit Üniversitesi Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi kadın hastalıkları ve doğum servisindeki postpartum dönem anneleri ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma örneklem seçim kriterlerine uyan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 250 anne ile yürütülmüştür. Veriler "Annelere yönelik tanıtıcı bilgi formu" ve "Yenidoğan Taramaları Hakkında Anne Bilgi ve Tutumları Ölçeği (YTHABTÖ)" ile toplanmıştır. Ölçek 13 madde ve 3 alt boyuttan oluşmaktadır. Ölçekten alınabilecek minimum ve maksimum değerler 0-52 arasında değişmektedir. Ölçekten alınan puan yükseldikçe annelerin bilgi ve tutumları azalmaktadır. Verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS istatistik paket programı ile yapılmıştır. Tanımlayıcı istatistiklerde bilgi formu ve ölçek ile elde edilen verilerin birim sayısı (n), yüzde (%), ortalama ± standart sapma ( ), medyan (M), minimum (min) ve maksimum (max) değerler olarak raporlanmıştır. Sayısal değişkenlere ait verilerin normal dağılımı Shapiro Wilk normallik testi ile değerlendirilmiştir. Verilerin normal dağılım sağlamadığı görülmüştür. İkili grupları karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi, üç ve daha fazla grubun karşılaştırılmasında Kruskal Wallis H testi kullanılmıştır. Yaş, ölçek alt boyutları ve toplam arasındaki ilişki Spearman rho katsayısı ile değerlendirilmiştir. Postpartum annelerin yaş ortalaması 29,16±5,85 olup, %60,8'inin multipar olduğu belirlenmiştir. Annelerin YTHABTÖ'den aldıkları toplam puan ortalaması 16,02±6,16 iken, annelerin eğitim durumu, yaşadığı yer, gelir düzeyi, sağlık güvencesi varlığı, aile tipi, eşin akraba olma durumu, ailede kalıtsal hastalık varlığı, gebelik sayısı, gebelikte düzenli kontrol yaptırma konu ile ilgili bilgiye ulaşma durumuna göre YTHABTÖ toplam puan ortalaması arasındaki farkın anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Aynı zamanda annelerin ölçek toplam puanı ile tutum, kavram ve bilgi alt boyutları arasında çok güçlü düzeyde pozitif yönde korelasyon olduğu belirlenmiştir (sırasıyla; rho= 767, p<0,001; rho= 736, p<0,001; rho= 782, p<0,001). Sonuç olarak, annelerin yenidoğan taramaları hakkında bilgi sahibi oldukları ve olumlu tutum sergiledikleri, ancak bu bilginin istenilen düzeyde olmadığı görülmüştür. Bu doğrultuda çocuk hemşireleri, annelere yenidoğan taramaları konusunda bilgilendirme yapmalı ve danışmanlık hizmeti sağlamalıdır. Anahtar Kavramlar: Yenidoğan taramaları, Anne, Hemşire, Bilgi, Tutum
Riskli gebelik tanısı almış kadınlarda risk algısı ve etkileyen faktörler
Bu çalışmanın amacı; riskli gebelik tanısı almış kadınların kendilerine ve bebeğine yönelik risk algısını belirlemek ve etkileyen faktörler ile ilişkisini incelemektir. Tanımlayıcı tipte yürütülen bu araştırmanın evrenini 1 Aralık 2023-30 Nisan 2024 tarihleri arasında, Amasya Sabuncuoğlu Şerefeddin Eğitim ve Araştırma Hastanesi doğum ve kadın hastalıkları polikliniğine başvuran 265 riskli gebe oluşturmuştur. Veriler Gebe Tanıtım Formu ve 'Gebelikte Risk Algısı' ölçeği ile toplanmıştır. Gebelerle yüz yüze görüşme tekniği ile veriler toplanmış ve SPSS programıyla değerlendirilmiştir. Verilerin analizinde Independent Sample t Testi, One Way ANOVA testi ve Pearson Korelasyon Testi kullanılmıştır. Tüm testler için istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Çalışma kapsamına alınan gebelerin yaş ortalaması 29.72±5.70'dir. Gebelerin Gebelikte Risk Algısı Ölçeği toplam puanı 40.02±13.84'dır. Gebenin Bebeğine Yönelik Risk Algısı alt boyutundan 39.18±14.68, Gebenin Kendisine Yönelik Risk Algısı alt boyutundan 41.07±16.12 puan almışlardır. Gebelik risk algısını etkileyen faktörler incelendiğinde; ölü doğum sayısı, gebelik haftası, son doğum şekli, riskli gebelik öyküsü, doğum öncesi eğitim alma, hastane yatış öyküsü ve kronik hastalık durumuna göre puan ortalaması farkı istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Sonuç olarak, bu çalışmada gebelerin risk algıları ortalamanın altında olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca ölü doğum sayısı, gebelik haftası, son doğum şekli, riskli gebelik öyküsü, doğum öncesi eğitim almamış olmak, hastane yatış öyküsü ve kronik hastalık durumunun risk algısını etkilediği belirlenmiştir.
Geriatrik yaş grubundaki kadınların jinekolojik kanserler ve taramalarına yönelik farkındalıkları
Son yıllarda kadınlar arasında jinekolojik kanser yaygınlık oranı giderek artmaktadırGeriatrik yaş grubunda yer alan kadınlar jinekolojik kansere yakalanmada önemli bir risk grubu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmada geriatrik yaş grubunda yer alan kadınların jinekolojik kanserlere ilişkin farkındalık düzeylerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya Hitit Üniversitesi Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikinliğine başvuran toplam 177 kadın katılmıştır. Araştırmanın veri toplama sürecinde "Geriatrik Kadınların Tanıtıcı Özellikleri Veri Toplama Formu" ile Jinekolojik Kanserler Farkındalık Ölçeği kullanılmıştır. Veriler SPSS 25.0 programında bağımsız gruplar t testi ve ANOVA ile analiz edilmiştir. Çalışmada kadınların jinekolojik kanserlere ilişkin farkındalık düzeylerinin orta seviyede olduğu bulunmuştur. Kadınların jinekolojik kanserlere ilişkin farkındalık düzeylerinin kanser öyküsü, sosyal güvence türü, HPV aşısını duymuş durumu, yaşayan çocuk sayısı, ölü doğum yapma sayısı, düzenli olarak jinekolojik kontrole gitme durumu, jinekolojik kanser tarama testlerinden yararlanma ve pap-smear testini duymuş olma değişkenlerine göre anlamlı farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p<0.05). Diğer demografik değişkenlere göre jinekolojik kanserlere yönelik farkındalık düzeyinin anlamlı farklılık göstermediği bulunmuştur (p>0.05). Bunun yanında çalışmaya katılan kadınların antropometrik ölçüm değerleri ve bazı obstetrik, cinsellik ve jinekolojik özellikleri ile jinekolojik kanserlere ilişkin farkındalık düzeyleri arasında anlamlı ilişkilerin olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak, geriatrik yaş grubunda yer alan kadınların demografik özelliklerinin jinekolojik kanserlere ilişkin farkındalık düzeylerini etkilediği söylenebilir.
Sarsılmış bebek sendromu hakkında hemşirelerin bilgi düzeyi
Sarsılmış Bebek Sendromu (SBS) özellikle bir yaş altı çocuklarda görülmekte olup beş yaşına kadar da görülebilen fiziksel istismarın bir alt boyutudur ve ülkemizde çok iyi bilinmeyen bir konudur. En önemli risk faktörlerinden birisi bebeğin ağlamasıdır. Bebeğe bakım veren kişinin şiddetli ağlama esnasında bebeğin üst gövdesinden tutarak sarsmasıyla oluşmakta ve geri dönüşü olmayan hasarlara sebep olmaktadır. Koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetlerinin bütün basamaklarında etkin rol alan hemşireler tedavi sürecinde ve sonrasında anahtar konumdadır. Bu bağlamda hemşireler istismar vakalarının tespitinde, tedavi sürecinde ve bildiriminde üzerine düşen sorumlulukları meslek bilgisi ve etik değerler doğrultusunda yerine getirmelidir. Bu çalışma ile hemşirelerin SBS konusuna ilişkin bilgi düzeylerini saptamak amaçlanmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel tipte olan bu çalışma Ağustos- Eylül 2023 tarihleri arasında T.C Sağlık Bakanlığı Hitit Üniversitesi Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ndeki; çocuk acil servisinde, çocuk yoğun bakım ünitesinde, yenidoğan yoğun bakım ünitesinde ve çocuk servislerinde görev yapmakta olan örneklem seçim kriterlerine uyan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 88 pediatri hemşiresi ile yürütülmüştür. Veriler ''Hemşirelere İlişkin Tanıtıcı Özellik Formu'' ve ''Sarsılmış Bebek Sendromu Hakkında Hemşirelerin Bilgi Düzeyi Değerlendirme Formu'' ile toplanmıştır. Form 15 sorudan ve üç bölümden oluşmaktadır. Tüm sorulara doğru yanıt veren kişiler 100 puan üzerinden değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizlerde SPSS paket programı kullanılmış, uygun istatistiksel değerlendirmeler yapılmıştır. Çalışmaya katılan hemşirelerin %82,95' inin SBS'yi duyduğu ancak %46,59'unun SBS ile ilgili herhangi bir eğitim almadığı görülmüştür. Hemşirelerin SBS konusuna ilişkin toplam bilgi düzeyi başarı puanı 78,33±9,11 ile ortalamanın üzerinde olduğu tespit edilmiştir. Araştırmadaki hemşirelerin öğrenim durumuna, daha önce SBS' yi duyma durumuna göre, çalıştıkları kurumda istismar vakaları için prosedür bulunma durumunu bilmelerine göre SBS konusuna ilişkin bilgi düzeyi puan ortalamaları arasında farkın anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Sonuç olarak çalışmaya katılan hemşirelerin SBS konusuna ilişkin bilgi düzeyleri ortalamanın üzerindedir ancak istenilen düzeyde değildir. Hemşirelere güncel bilgiler ışığında hizmet içi eğitim verilmesi önerilmektedir.
Menopozal eş destek ölçeği(MED-Ö) Türkçe geçerlik ve güvenirliği
Bu çalışmanın amacı, "Menopozal Eş Destek Ölçeği (Menopausal Spouse Support Scale)"ni Türkçe 'ye uyarlayarak geçerlik ve güvenirliğini tespit etmektir. Metodolojik tipte yürütülen bu araştırmanın örneklemine 176 kadın dahil edilmiştir. Araştırma verileri yüz yüze görüşme metodu aracılığıyla kişisel bilgi formu ve menopozal eş destek ölçeği ile toplanmıştır. Ölçeğin Dil ve Kapsam (İçerik) Geçerliliğinden sonra verilerin analizi Doğrulayıcı ve Açıklayıcı Faktör Analizi, Cronbach's Alfa Katsayısı, Madde Toplam Korelasyonu, Zamana Karşı Değişmezlik, İki Yarı Güvenirlik ve Alt – Üst %27'lik Dilim Karşılaştırılmasıyla yapılmıştır. Menopozal Eş Destek Ölçeğinin dil geçerliliği çeviri-geri çeviri metodu ile sağlandıktan sonra kapsam geçerliliği uzman görüşleri doğrultusunda gerekli revizyonlar yapılarak sağlanmıştır. Yapılan faktör analizleri sonucunda Menopozal Eş Destek Ölçeğinin orijinal ölçek yapısında olduğu gibi dört alt boyuttan oluştuğu bulunmuştur. Ölçeğin açıklanan varyansı %70.824 olarak istenilen düzeyde bulunmuş olup faktör yükleri 0.65 ile 0,84 arasındadır. Doğrulayıcı faktör analizi sonucunda ölçeğe yönelik saptanan uyum indeksi değerleri; x2/SD değeri 1.60, GFI 0.99, AGFI 0.99, CFI 1.00, RMSEA 0.059 ve SRMR 0.050 olarak saptanmıştır ve bu değerler sonucunda ölçekte hiçbir modifikasyon yapılmadan ölçeğin bu şekli ile kabul edilebilir olduğu tespit edilmiştir. Ölçeğin Cronbach alfa katsayısı 0.93 bulunmuştur. Ölçeğin tüm maddelerine ait madde toplam korelasyonlarının 0.40'ın üzerinde olduğu dolayısıyla ölçekten herhangi bir maddenin silinmesine gerek olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Menopoz Eş Destek Ölçeği alt-üst %27'lik dilim puanları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0.05) ve ölçeğin ayırt edici özelliğini ifade etmektedir. Menopozal Eş Destek Ölçeğinin puan ortalaması 109.24±33,56 olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, Türkçe 'ye uyarlaması yapılan Menopozal Eş Destek Ölçeğinin (MED-Ö) Türk toplumunun kültürel yapısına uygun, geçerli ve yüksek düzeyde güvenilir bir ölçüm aracı olduğu saptanmıştır.
Ergenlerde sigara kullanımı üzerine anne- baba tutumu ve sosyal destek algısının etkisi
Sigara kullanımı gibi bağımlılık yapıcı madde kullanımları genellikle ergenlik dönemine denk gelmekte ve ergenin hayatını birçok yönden olumsuz etkilemektedir. Anne baba tutumu ve ergenin algılamış olduğu sosyal destek kaynakları, ergenin istenmeyen zararlı alışkanlıklar edinmesinde önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada sigara kullanan ve kullanmayan ergenlerin anne-baba tutumları ile algıladıkları sosyal destek düzeylerini karşılaştırmak ve bu iki değişkenin ergenin sigara kullanım davranışı üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, tanımlayıcı ve kesitsel tipte yürütülmüş olup, 18.04.2024–08.06.2024 tarihleri arasında Çorum merkezde Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı devlet liselerinde gerçekleştirilmiştir (N=14,756). Çalışmaya, belirlenen örneklem kriterlerini karşılayan ve ebeveyn izni alınarak katılım sağlayan 640 öğrenci dâhil edilmiştir. Veri toplama sürecinde "Öğrenci Tanıtıcı Bilgi Formu", "Anne-Baba Tutum Ölçeği (ABTÖ)" ve "Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ)" kullanılmıştır. Bulgular, SPSS Statistics V26 programı aracılığıyla analiz edilmiştir. Tanımlayıcı veriler; frekans, yüzde, minimum, maksimum, ortalama ve standart sapma şeklinde sunulmuş; verilerin normal dağılım gösterip göstermediği Shapiro-Wilk testi ile değerlendirilmiştir. İki grup arasındaki farklılıklar bağımsız örneklemler t testi veya Mann Whitney U testi ile incelenmiş; kategorik değişkenler için Pearson ki-kare ve Fisher exact testleri uygulanmıştır. Değişkenler arası ilişkiler ise Spearman korelasyon katsayısı ile analiz edilmiştir. Katılımcı olarak 640 ergenin yer aldığı bu çalışmada %53,44'ünü erkekler oluşturmakta ve bu erkek öğrencilerin de %66,9'u (n=119) sigara kullanmaktadır. Sigara kullanan erkek öğrenci oranı kızlara göre anlamlı düzeyde yüksektir (p<0,001). Sigara kullanan ergenlerin %51,7'si çoğu arkadaşının, kullanmayanların ise %35,9'u bazı arkadaşlarının sigara kullandığını belirtmiş ve aralarındaki farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0,001). Sigara kullanan ergenlerin ABTÖ psikolojik özerklik ve denetleme/kontrol alt boyutlarından aldıkları puan kullanmayanlara göre daha düşük olup, bu farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Yine sigara kullanan öğrencilerin ÇBASDÖ aile, arkadaş alt boyutlarından ve ÇBASDÖ toplam puanlarının kullanmayan öğrencilere göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Ergenlerin ABTÖ kabul/ilgi alt boyutu ile ÇBASDÖ aile, arkadaşlar, özel bir insan alt boyutları ve ÇBASDÖ toplam puanı arasında (sırası ile; r=0,298; r=0,374; r=0,605; r=0,480), ABTÖ psikolojik özerklik alt boyutu ile ÇBASDÖ özel bir insan alt boyutu ve ÇBASDÖ toplam puanı (sırası ile; r=0,224; r=0,108) arasında pozitif yönde bir ilişki saptanmış olup, pozitif yönde bir ilişki belirlenmiştir. Ergenin sigara kullanan arkadaşının olması, ailede sigara kullananların olması, sigara kullanımı üzerinde etkili olduğu belirlenmiştir. Psikolojik özerklik ve denetleme/ kontrol değerinin düşük olması sigara kullanımı üzerinde etkili olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, sigara kullanan ergenlerin anne babaları tarafından psikolojik özerkliklerinin, denetleme ve kontrollerinin daha az sağlandığı ve kendilerinde aile ve arkadaş desteğini kullanmayanlara göre daha yüksek algıladıkları belirlenmiştir. Ailelerin çocuklarına psikolojik özerklik sağlamaları ve denetimi uygun şekilde yapmaları ergenlerin sigara kullanımı konusunda koruyucu olabilecektir. Doğru sosyal destek, ergenlerin olumlu duygularını artırırken, hemşireden alınan profesyonel destek bu süreci tamamlayıcı niteliktedir.
Gebelerde algılanan sosyal desteğin bebek hazırlığı ve endişe düzeyine etkisi
Bu çalışmanın amacı gebelerde algılanan sosyal desteğin bebek hazırlığı ve endişe düzeyine etkisinin incelenmesidir. Tanımlayıcı tipte yapılan araştırmanın evrenine 15 Ocak 2025-15 Mart 2025 tarihleri arasında, Çorum Erol Olçok Eğitim Araştırma Hastanesini Doğum ve Kadın Hastalıkları polikliniğine başvuran araştırmaya alınma kriterlerine uyan ve gönüllü olarak katılan 295 gebe kadın alındı. Araştırmanın verileri, Kişisel Bilgi Formu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ) ve Bebek Hazırlığı ve Endişe Ölçeği (BHEÖ) ile toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatistikler, t testi, varyans analizi, regresyon ve pearson korelasyon analizi kullanıldı. Gebelerin %72' si planlı, %58' i bebek bakımına yönelik bilgi almış, %76,9' unun bebek bakımına yardım edecek yakını olduğu bulundu. Gebelerin evlilik süresi, gebeliğin planlı olma durumu, bebek bakımına yönelik bilgi alınan yer, bebeğin cinsiyeti, düşük öyküsü, riskli gebelik öyküsü, aile tipi, eş ile ilişki düzeyine göre ÇBASDÖ toplam puan ortalaması arasında istatistiksel açıdan farklılık anlamlı bulundu (p<0.05). Gebelerin eğitim durumu, gelir durumu, gebeliğin planlı olma durumu, bebek bakımına yönelik bilgi alma durumu, eş ile ilişki düzeyi, eşin ev işlerine dahil olma durumuna göre BHEÖ toplam puan ortalaması arasında istatistiksel açıdan farklılık anlamlı bulundu (p<0,05). Aile Desteği, Arkadaş Desteği, Özel Bir Kişi Desteği alt boyut puanları ve ÇBASDÖ toplam puanı ile BHEÖ toplam puanı arasında istatistiksel açıdan anlamlı, negatif yönlü ve düşük düzeyli bir ilişki vardır (p<0,05). Gebelerde çok boyutlu algılanan sosyal destek arttıkça, bebek hazırlığı ve endişe düzeyi azalmaktadır.
Planlı davranış teorisi ile üniversite öğrencilerinin insan papilloma virüsü (HPV) aşı davranışlarının belirlenmesi
Bu araştırmanın amacı Planlı Davranış Teorisi çerçevesinde üniversite öğrencilerinin İnsan Papilloma Virüsü (HPV) aşı davranışlarını belirlemektir. Tanımlayıcı, kesitsel tipte yürütülen bu araştırmanın evreni Türkiye'nin Orta Karadeniz Bölgesinde Çorum ilinde Hitit Üniversitesinde 15 Kasım 2024- 6 Nisan 2025 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Fakültesinde tüm lisans programlarında öğrenim gören 392 öğrenciden oluşturulmuştur. Veriler Öğrenci Tanıtım Formu, HPV Bilgi Ölçeği ve HPV Aşı Davranışı Anketi ile toplanmıştır. Öğrenciler ile yüz yüze görüşme tekniği ile veriler toplanmıştır. Verilerin analizinde t testi, Varyans Analizi ve Pearson Kolerasyon Analizi kullanılmıştır. Çalışmamıza katılan öğrencilerin HPV Bilgi Ölçeği puan ortalaması 9.24±6.90, HPV Aşı Davranışı Anketi puan ortalaması 73.58±22.53 bulunmuştur. HPV Bilgi Ölçeğinden alınan puana göre katılımcılar düşük düzeyde bilgi sahibidir ve HPV Aşı Davranışı Anketinden alınan puana göre ortanın üzerinde olumsuz tutum göstermektedir. Davranışsal inanışlar ve normatif inanışlar sosyo-demografik özelliklere göre değişiklik göstermektedir. Sonuç olarak HPV bilgisinin artması aşı davranışını olumlu yönde etkilemektedir. Hemşirelerin HPV hakkında eğitim ve danışmanlık vererek farkındalığı arttırması HPV aşılarına yönelik olumsuz tutumu azaltarak aşı olma davranışlarını iyileştirebilir.
Menopozal kadınlarda travma sonrası stres bozukluğu belirtileri ve etkileyen faktörler
Bu çalışmanın amacı; menopozal dönemdeki kadınların travma sonrası stres bozukluğu belirtileri ve etki eden faktörleri incelemektir. Tanımlayıcı tipte yürütülen bu araştırmanın örneklemini, menopoz tanısı almış 360 kadın oluşturmuştur. Veriler 20 Ocak 2024-25 Ocak 2025 tarihleri arasında, Çorum ilinde sosyal medya aracılığı ile Google formlar kullanılarak çevrimiçi olarak toplanmıştır. Verilerin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu ve 'Travma Sonrası Stres Belirti Ölçeği (TSSBÖ)' kullanılmıştır. Verilerin analizinde Independent Sample t Testi, One Way ANOVA testi ve Pearson Korelasyon Testi kullanılmıştır. Çalışma kapsamına alınan menopozal dönemdeki kadınların yaş ortalaması 52.37±12.34 yıldır. Travma sonrası stres belirti ölçeğinden aldıkları puan ortalaması 18.62±6.46 bulunmuştur. Travma Sonrası Stres Belirti puanı ile yaş ve menopoz yaşı arasında istatistiksel olarak anlamlı, negatif yönlü ve düşük düzeyli bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Çalışmada menopozal dönemdeki kadınların travma sonrası stres belirti düzeyleri orta düzeydedir. Ayrıca menopoz durumu, eğitim düzeyi, meslek, çalışma durumu, sigara- alkol kullanımı, çocuk sayısı, jinekolojik takip sıklığı, Menopozal Hormon Terapi (MHT) kullanımı, menopoz şekli ve menopoz şikayetlerinin süresi de travma sonrası stres belirtilerini etkilemektedir.
Postmenopozal kadınlarda jinekolojik kanser farkındalığı ve etkileyen faktörler
Bu çalışma, postmenopozal kadınların jinekolojik kanser farkındalık düzeylerini ve bu farkındalığı etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla tanımlayıcı tipte yürütülmüştür. Araştırma, 1 Kasım 2023 – 31 Ocak 2024 tarihleri arasında Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Mevki Binası'nda gerçekleştirilmiş, kriterlere uyan 385 kadınla yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından hazırlanan "Kişisel Bilgi Formu" ve "Jinekolojik Kanserler Farkındalık Ölçeği (JİKFÖ)" kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde bağımsız gruplar t-testi, ANOVA, Mann Whitney U, Kruskal Wallis, Pearson ve Spearman korelasyon analizleri kullanılmıştır. Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması 56,89±4,68 olup, büyük çoğunluğu evli (%78,7) ve orta gelir düzeyine (%62,3) sahiptir. Katılımcıların %54,8'i daha önce jinekolojik muayene yaptırmamış, %57,9'u ise üreme organı kanserlerine yönelik tarama testi yaptırmamıştır. JİKFÖ toplam puan ortalaması 150,37±19,19 olarak saptanmıştır. Yapılan analizlerde; eğitim düzeyi (p=0,002), çalışma durumu (p=0,031), gelir düzeyi (p=0,018), sosyal güvence varlığı (p=0,001), menopoz dönemi hakkında bilgi alma (p<0,001), jinekolojik muayene yaptırma (p<0,001), üreme organı kanserine yönelik tarama testi yaptırma (p<0,001) ve kendi kendine vulva muayenesi yapma (p<0,001) gibi faktörlerin, jinekolojik kanser farkındalık düzeyini istatistiksel olarak anlamlı şekilde etkilediği belirlenmiştir. Sonuç olarak, postmenopozal kadınların jinekolojik kanser farkındalığı ortalamanın üstünde orta düzeydedir. Bazı sosyo-demografik, bilgi düzeyine ilişkin ve davranışsal faktörlerle anlamlı şekilde ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu bulgular doğrultusunda, özellikle tarama alışkanlıklarını geliştirmeye ve sağlık eğitimi yoluyla farkındalığı artırmaya yönelik müdahalelerin planlanması önerilmektedir. Anahtar Kavramlar: Postmenopoz, Jinekolojik Kanser, Farkındalık, Kadın Sağlığı, Hemşirelik Bilim Kodu: 1032.03
Riskli gebelik geçiren kadinlarin gelecekteki gebelik niyetinin belirlenmesi
Bu çalışmanın amacı, riskli gebelik geçiren kadınların gelecekteki gebelik niyetlerinin belirlenmesidir. Tanımlayıcı vekesitsel tipte yürütülen bu araştırmanın evrenini Ekim 2023-Mayıs 2024 tarihleri arasında Türkiye'nin Orta Karadeniz bölgesinde yer alan bir Eğitim ve Araştırma Hastanesinin Doğum ve Kadın Hastalıkları polikliniğine başvuran gebeler oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemi en az 349 olarak belirlenmiş, araştırmadahil edilme kriterlerini karşılayan 349gebe ile tamamlanmıştır. Veriler, Sosyodemografik bilgi formu, Sağlık Bakanlığı Risk Değerlendirme forumu kullanılarak yüz yüze toplanmış, verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ve ki kare testi kullanılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 30.16±5.592 yıldır, %31.8'inde önceki gebeliklerinde ölü doğum veya yenidoğan kaybı, %3.7'sinde 3 veya daha fazla spontan abortusöyküsü, %24.9'unda 35 yaş ve üstü gebelik ve %10.3'ünde mevcut veya önceki gebeliklerde Rh uygunsuzluğu vardır. Gebelerin %40.1'i sigara, alkol veya diğer madde kullanmaktadır. Katılımcıların %43'ü riskli gebelik geçirdiği için tekrar gebelik düşünmemektedir. Risk düzeylerine göre katılımcıların tekrar gebelik düşünme niyetleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir(p<0.05).
Kadınlarda premenstrual sendrom görülme durumu ile sürekli öfke ve öfke ifade tarzları arasındaki ilişki
PMS (Premenstrual sendrom) yaşa bakılmaksızın, üreme çağındaki kadınların karşılaştıkları en yaygın problemlerden biridir. Günlük yaşantıyı olumsuz bir şekilde etkileyen öfke ve sinirlilik, PMS'nin en şiddetli ve en uzun süre devam eden semptomlarıdır. Bu çalışma Kütahya ilinde yaşayan 15-49 yaş grubu kadınlarda PMS görülme durumu ile sürekli öfke ve öfke ifade tarzları arasındaki ilişkiyi incelemek amacı ile tanımlayıcı türde yapılmıştır. Çalışmaya rastgele seçilen 720 kadın dâhil edilmiştir. Çalışmanın verileri Ekim-Aralık 2016 tarihleri arasında, Kütahya Merkez Fatih Aile Sağlığı Merkezi'nde toplanmıştır. Verilerin toplanmasında; Kişisel Bilgi Formu, Premenstrüel Sendrom Ölçeği ve Sürekli Öfke-Öfke İfade Tarz Ölçeği kullanılmıştır. Veriler SPSS 20.0 paket programında değerlendirilmiştir. Verilerin analizinde frekans, yüzde, ki kare, bağımsız gruplarda t testi ve korelasyon analizi kullanılmıştır. Kadınların yaş ortalaması 30.00±8.64 yıl olup, %38.3'ünün eğitim durumu üniversite ve üzeri düzeydedir. %73.5'inin ev hanımı ve 64.6'ünün evli olduğu görülmektedir. PMS prevalansı %48.75 olarak bulunmuştur. Kadınlar medeni durum, dismenore yaşama, menstrual siklus düzeni, premenstrual dönemde genel durum, gebelik durumu, aile öyküsü, sigara kullanımı, alkol kullanımı, gazlı içecek tüketimi ve kahve tüketimi açısından incelendiğinde; PMS görülen ve görülmeyen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0.05). Yaş, çalışma durumu, gelir durumu, doğum kontrol hapı kullanma, şekerli gıda tüketimi, yemeği tatmadan tuz ilave etme, çay tüketimi ve egzersiz yapma durumları açısından incelendiğinde; PMS görülen ve görülmeyen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Kadınların PMS görülme durumları ile sürekli öfke ve öfke ifade tarzları arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. PMS'li kadınların PMS'li olmayan kadınlara göre sürekli öfke, öfkenin içe vurumu, öfkenin dışa vurumu puanlarının anlamlı derecede daha yüksek olduğu ve öfke kontrol puanlarının ise anlamlı derecede daha düşük olduğu saptanmıştır. PMSÖ alt boyut puanları ile SÖÖTÖ alt ölçek puanları arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak; premenstrual dönemde öfke kontrol problemi yaşayanlara sosyal destek sağlanması ve öfke kontrol eğitimlerinin düzenlenmesi önerilmektedir. PMS ve öfke arasındaki ilişki ile ilgili kesin kanıtlar sağlanabilmesi için daha ileri düzeydeki çalışmalarla bu konunun incelenmesi gerekmektedir.
Solunum teknikleri eğitiminin travay süresi ve anksiyete düzeyi üzerine etkisi
Araştırma, gebelere verilen solunum teknikleri eğitiminin gebelerin anksiyete düzeyi ve travay süresi üzerine etkisini belirlemek amacıyla randomize kontrollü deneysel olarak yapılmıştır. Araştırmanın verileri 19.03.2016-29.11.2016 tarihleri arasında, Dumlupınar Üniversitesi Kütahya Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Doğumhane servisinde toplanmıştır. Araştırmaya deney grubuna 35, kontrol grubuna 35 olmak üzere toplam 70 nullipar gebe alınmıştır. Araştırmada veri toplamak amacıyla Kişisel Bilgi Formu, travay süresini belirlemek için Doğum Eylemi İzlem Formu, gebelerin anksiyete düzeylerini ölçmek için ise Spielberger ve diğerleri tarafından geliştirilmiş olan Durumluk Anksiyete Ölçeği kullanılmıştır. Deney grubunda bulunan gebelere doğum eyleminin latent fazında solunum teknikleri eğitimi verilmiş ve her fazda uygun solunum teknikleri uygulanmıştır. Kontrol grubunda yer alan gebelere ise rutin hastane uygulamaları dışında hiçbir müdahalede bulunulmamıştır. Deney ve kontrol grubunda bulunan gebelerin anksiyete düzeyleri latent fazın başında, latent fazın sonunda ve aktif fazın sonunda olmak üzere toplam üç kez değerlendirilmiştir. Doğum eyleminin evrelerinin süresi ise Doğum Eylemi İzlem Formuna kaydedilmiştir. Araştırmanın verileri SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 20.0 veri analizi paket programı kullanılarak bir uzman yardımıyla değerlendirilmiştir. Araştırmanın sonucunda deney ve kontrol grubundaki gebelerin kontrol değişkenleri arasında fark olmadığı ve her iki grubun benzer olduğu saptanmıştır. Solunum teknikleri eğitimi verildikten sonra latent fazın sonunda deney grubunda bulunan gebelerin durumluk anksiyete ölçeği puan ortalamaları, kontrol grubunda bulunan gebelerden daha düşük olmasına rağmen, aradaki farkın anlamsız olduğu görülmüştür (p>0.05). Aktif fazın sonunda ölçülen durumluk anksiyete ölçeği puan ortalaması, deney grubunda bulunan gebelerde, anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür (p<0.001). Doğumun birinci evresinin ortalama süresi bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmış ve deney grubunun birinci evresinin süresinin, kontrol grubuna göre daha kısa olduğu bulunmuştur (p<0.001). Doğum eyleminin birinci evresinin süre ortalamaları fazlara göre karşılaştırıldığında; deney grubunda bulunan gebelerde, doğumun latent ve aktif faz süre ortalamasının anlamlı derecede daha kısa olduğu saptanmıştır (p<0.05). Geçiş fazının süresi bakımından ise gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Doğum eyleminin 2. evresi süre ortalaması bakımından da gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak, solunum teknikleri doğru bir şekilde uygulandığında gebelerin anksiyete düzeylerini azaltmada ve travay süresini kısaltmada etkili olduğu görülmüştür. Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda doğumhanede çalışan ebe/hemşirelerin doğum eyleminin olumlu bir şekilde sonuçlanması için gebelere solunum tekniklerini öğretme ve uygulamaları konusunda destek olması önerilmiştir.
Term yenidoğanda kanguru bakımının ağrı üzerine etkisi
Bu çalışmada, term yenidoğanlarda aşı uygulaması sırasında kanguru bakımının, bebeğin ağrı düzeyine ve fiziksel parametreleri üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, pararel gruplu randomize kontrollü bir çalışmadır. Araştırmaya rastgele örnekleme yöntemi ile toplam 128 termde yenidoğan alınmıştır. Örneklem büyüklüğü power analizi ile belirlenmiştir. Araştırma verileri Kütahya Merkez Gaybiefendi ve Fatih ASM'de Mayıs-Eylül 2016 tarihleri arasında toplanmıştır. Verilerin toplanmasında; Sosyodemografik Bilgi Formu, Yenidoğan Tanılama Formu, NIPS Yenidoğan Ağrı Skalası, pulse oksimetre ve kronometre kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi SPSS 22 ve SAS 9.3 paket programlarında yapılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, ki kare testi, shapiro–wilk testi, bağımlı gruplar arasında t testi, bağımsız gruplar arasında t testi, tukey testi, tekrarlanan ölçümlü varyans analizi kullanılmıştır. İstatistiksel testlerde p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmada sosyodemografik değişkenler açısından girişim ve kontrol grubu arasında fark yoktur (p>0.05). Aşı uygulaması öncesinde, sırasında ve sonrasında girişim ve kontrol grubundaki yenidoğanların NIPS puanları ve oksijen saturasyonları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Grup içi karşılaştırmalarda NIPS puanı için her 3 ölçüm arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p<0.05). Girişim grubundaki yenidoğanların NIPS puanı kontrol grubundakilere göre anlamlı derecede azalmıştır. Oksijen satürasyonunun girişim grubundaki grup içi karşılaştırmalarında aşılama öncesi ile sırası arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yokken (p>0.05) diğer karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p<0.05). Aşılama sonrası oksijen satürasyonu aşılama öncesine ve sırasına göre anlamlı düzeyde artmıştır. Kontrol grubunun grup içi karşılaştırmalarında her 3 ölçüm arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p<0.05). Bu farklılık oksijen satürasyonunda sürekli azalması yönündedir. Gruplar arası yenidoğanların kalp hızları arasında aşılama öncesinde ve sırasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yokken (p>0.05) aşılama sonrasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p<0.05). Girişim grubunda grup içi karşılaştırmada aşılama öncesi ile aşılama sırası ve sonrası arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktur (p>0.05). Aşılama sırasında ve sonrasında kalp hızı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p<0.05). Kontrol grubunun grup içi karşılaştırmalarında her 3 ölçüm arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p<0.05). Bu farklılık kalp hızının anlamlı olarak sürekli artışı yönündedir. Grupların ağlama süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak; en iyi sağlık bakım sonuçları için kanguru bakımı ile ilgili çalışmaların arttırılması ve kanguru bakımının rutin uygulamalar arasına alınması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Yenidoğan, Ağrı, Kanguru bakımı, NIPS
KOAH tanılı hastalara Role-Play yöntemi ile verilen eğitimin ilaç uyum durumlarına etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada KOAH tanılı hastalara role-play yöntemi ile verilen eğitimin hastaların ilaç uyum durumlarına olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma müdahale olarak uygulanacak olan eğitim içeriğinin hazırlandıktan sonra Ankara'da bir eğitim araştırma hastanesinin göğüs hastalıkları servislerinde yatmakta olan hastalara ön test-müdahale-son test düzeninde gerçekleştirilmiştir. 44 hasta ile çalışma sonuçlandırılmıştır. Veriler "Hasta Tanıma Formu", "İlaç Uyumunu Bildirim Ölçeği", "Dispne-12 Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Hasta Tanıma Formu ile birlikte ölçeklerin ön testleri uygulanan hastalara müdahale uygulanmıştır. Role play yöntemi ile uygulanan eğitim müdahalesi sonrası 5-7 gün sonra son testler uygulanarak müdahalenin etkinliği izlenmiştir. Verilerin analizi SPSS programında yapılmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin çoğunluğu 56-65 yaş aralığında ve erkektir. Katılımcıların %45.5'i bir yıl önce KOAH tanısı almıştır ve %50' si hastalığın ikinci evresindedir. Bireylerin KOAH alevlenme sayıları arttıkça Dispne-12 Ölçeğinden aldıkları puanlar da artmıştır (p<0.05). Bireylerin fiziki koşulları İlaç Uyumunu Bildirim Ölçeğinden aldıkları puanları etkilemektedir (p<0.05). Katılımcıların ön test ve son test puanları arasında hem Dispne-12 Ölçeğinde hem de İlaç Uyumunu Bildirim Ölçeğinde %99 güven aralığında p<0.01şeklinde anlamlı bir farklılık mevcuttur. Çalışmada yapılan müdahale sonucunda hastaların Dipne- 12 Ölçeğinden aldıkları puan ortalamaları azalmış, İlaç Uyumunu Bildirim Ölçeğinden aldıkları puan ortalamaları ise artmıştır.
Akromegali hastalarında bilgi-motivasyon-davranış becerileri yöntemiyle verilen eğitimin ilaç uyumu, antropometrik-metabolik parametreler, uyku ve yaşam kalitesine etkisi
Akromegali Hastalarında Bilgi-Motivasyon-Davranış Becerileri Modeline Dayalı Eğitimin İlaç Uyumu, Antropometrik-Metabolik Parametreler, Uyku ve Yaşam Kalitesine Etkisi Araştırma akromegali hastalarında bilgi-motivasyon-davranış becerileri modeline dayalı eğitimin ilaç uyumu, antropometrik-metabolik parametreler, uyku ve yaşam kalitesine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Tek gruplu ön test-son test yarı deneysel türde oluşturulan çalışmanın örneklemini 42 akromegali hastası oluşturmuştur. Araştırmada veriler; TBF, SAEUDF, İUBÖ, PUKİ ve ACROQOL ile toplanmış; IMB modeline dayalı yapılan müdahale öncesi başlangıç, müdahale sonrası sekizinci hafta ve on altıncı hafta olmak üzere üç ölçüm uygulanmıştır. Zamansal aralıklarla hastaların antropometrik ve metabolik ölçümleri yapılmış, SAEUDF, İUBÖ, PUKİ ve ACROQOL doldurulmuştur. Verilerin analizinde; Independent Sample-t, ANOVA, Repeated Measures, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis H, Friedman, Pearson ve Spearman korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Çalışmanın anlamlılık düzeyi (p<0.05) olarak kabul edilmiştir. Enjeksiyon uyum skorları ve ölçek puanlarının zamana göre karşılaştırılması sonucu istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). Hastalara IMB modeline dayalı yapılan müdahale öncesi başlangıç ölçüm sonuçlarına göre müdahale sonrası sekizinci hafta ve on altıncı hafta ölçüm sonuçlarında enjeksiyon ve ilaç uyumunun, uyku ve yaşam kalitesinin arttığı görülmüştür. Biyokimyasal bulgular zamana göre karşılaştırıldığında; albümin, HDL, hemoglobin, demir, B12 vitamini, folat, sedimantasyon, BH ve IGF-1 istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmiştir (p<0.05). Enjeksiyon uyum skorları ve ölçeklerin birbiriyle ilişkilerinde; başlangıç SAEUDF ile İUBÖ arasında (r=0,407), ACROQOL ile İUBÖ arasında (r=0,329), ACROQOL ile PUKİ arasında (r=-0,689); sekizinci hafta SAEUDF ile İUBÖ arasında (r=0,455), İUBÖ ile PUKİ arasında (r=-0,390), İUBÖ ile ACROQOL arasında (r=0,320), ACROQOL ile PUKİ arasında (r=-0,709), on altıncı hafta; ACROQOL ile PUKİ arasında (r=-0,349) istatistiksel olarak anlamlı ilişki belirlenmiştir (p<0.05). Akromegali hastalarında IMB modeline dayalı eğitim ilaç uyumu, antropometrik-metabolik parametreler, uyku ve yaşam kalitesini olumlu yönde etkilemiştir. Sonuç olarak, bu tür müdahalelerin yaygınlaştırılarak kullanılması, akromegali hakkında hastalara ve ailelerine eğitim programları düzenlenmesi, toplum farkındalığını artırmak için bilgilendirici etkinliklerin yapılması, hemşireler için belirli eğitim ve sertifikasyon standartlarının oluşturulması, akromegali ile ilgili araştırmaların teşvik edilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Akromegali, büyüme hormonu, tedavi uyumu, uyku hijyeni, yaşam kalitesi.
Vaka senaryosu üzerinden yanık hemşirelerinin bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi
Bu araştırma, vaka senaryosu üzerinden yanık hemşirelerinin bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırma, 05 Şubat-05 Nisan 2024 tarihleri arasında, Türkiye genelinde 48 farklı yanık birim/merkez/ünitesinde çalışan 234 hemşire ile çevrimiçi olarak yürütüldü. Veriler, hemşirelerin tanıtıcı özellikleri ve vaka türleri (alev, haşlanma, elektrik, kimyasal ve inhalasyon) hakkındaki soruları içeren form ile toplandı. Veriler SPSS 26 programında ortalama, standart sapma, minumum, maksimum, ortanca, frekans ve yüzde kullanılarak değerlendirildi. İstatiksel olarak anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edildi. Araştırmaya katılan hemşirelerin, yanık vaka türlerine ilişkin, tanı, tedavi ve bakım konularında genel başarı bilgi puan ortalama 100 puan üzerinden 32,83(±23,03), tanı genel başarı ortalama 100 puan üzerinden en yüksek lisans üstü eğitim alan hemşirelerin 60 puan (p<0,01), tedavi genel başarı ortalama 100 puan üzerinden en yüksek lisans üstü eğitim alan hemşirelerin 65 puan (p<0,01), bakım genel başarı ortalama 100 puan üzerinden en yüksek lisans üstü eğitim alan hemşirelerin 60 puan olup, mesleki okul eğitim düzeyi ile bilgi puanının doğrudan ilişkili olduğu tespit edildi (p<0,01). Araştırmada, yanık eğitimlerini 11 yıl ve daha önce alan hemşirelerin, 1-6 ay önce alan hemşirelerden toplam bilgi başarı puanlarının daha yüksek olduğu saptandı (p=0,05). Sonuç olarak, yanık birimlerinde çalışmakta olan hemşirelerin yanık vakalarına ilişkin bilgi düzeyinin yarıdan da az olduğu saptandı. Yanık gibi özellikli bir alanda çalışan hemşirelerin, yanığa yönelik bilgilerini güncel tutmalarının gerekli olduğu, bunun için kendilerini geliştirmeye yönelik faaliyetlere katılmaları ve kurumların da yanığa yönelik hizmet içi eğitimleri tekrarlamaları önerilmektedir.
Beyin ve sinir cerrahisi geçiren hastalarda intraoperatif dönem basınç yaralanması riskinin değerlendirilmesi
Bu araştırma, beyin ve sinir cerrahisi geçiren hastalarda intraoperatif dönem basınç yaralanması riskinin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı tipte yapıldı. Araştırma, 19 Haziran 2023-04 Ekim 2023 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbni Sina Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nin Beyin ve Sinir Cerrahisi Ameliyathanesi'nde araştırmaya katılmayı kabul eden 130 hasta ile tamamlandı. Veri toplama araçları olarak, "Hasta Tanıtıcı Özellikler Formu ameliyat olan hastalarda basınç yaralanmasını değerlendirmeyi sağlayan "Munro Basınç Yaralanması Risk Değerlendirme Ölçeği " ve basınç yaralanması varlığını ve derecesini belirlemek için "NPUAP Basınç Yarası Sınıflandırma Sistemi" kullanıldı. Araştırma kapsamındaki hastalara ait özelliklerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, minimum, maksimum, frekans ve yüzde kullanıldı. Parametrik analizlerin varsayımı olan normal dağılım Kolmogrow Smirnow testi, ikili grup karşılaştırmalarında Mann Whitney U t testi, üç ve daha fazla grup karşılaştırmalarında ise üç ve daha fazla grup karşılaştırmalarında ise Kruskal Wallis H testi ve post hoc analiz için ise Bonferroni düzelmesi ile Mann Whitney U analizi kullanıldı. Kategorik değişkenlerin çapraz tablolarında ise Kesin Ki Kare testi kullanılarak SPSS 26 istatistik programında değerlendirildi. p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Araştırmaya dahil edilen hastaların tanıtıcı özelliklerinden yarısının erkek olduğu ve %43 8'inin 60 yaş ve üzeri olduğu, bu hastaların Munro ölçeği puan ortancalarının (Ortanca=31,00) diğer yaş gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yükse k olduğu tespit edildi (p<0 0001). Araştırma kapsamındaki hastalarda 2,3 oranında basınç yaralanması oluştuğu görüldü. Basınç yaralanması oluşan tüm hastalarda Evre I düzeyinde basınç yaralanması tespit edildi. Diğer hastaların 3,8'inde ise, basmakla sol an eritem varlığı tespit edildi. Basınç yaralanması en çok görülen bölge %28,6 ile sakrum/koksiks olarak tespit edildi. Araştırma kapsamındaki hastaların ameliyat öncesi ortalama albümin değerinin 38,69gr/dl (±5,72) bulunmasının basınç yaralanması açısında n istatistiksel olarak anlamlı fark yarattığı bulundu. Hastaların %50,8'inin Munro ölçeği kümülatif puan ortalamasına göre basınç Munro ölçeği kümülatif puan ortalamasına göre basınç yaralanması açısından orta riskli olduğu tespit edildi ve ortalama risk puanı 28,69 yaralanması açısından orta riskli olduğu tespit edildi ve ortalama risk puanı 28,69 (±3,55) olarak belirlendi. Basınç yaralanması gelişen hastaların tamamının Munro ölçeğine göre orta risk düzeyinde olduğu, bu hastaların Munro ölçeğinden aldıkları puan ortalamasının ise 25,00±2,65 olduğu bulundu. BY gelişmeyen hastaların Munro ölçeği puan ortalaması ise 28,78±3,53 olduğu bulundu. Bu çalışmanın sonucunda, beyin ve sinir cerrahisi ameliyathaneleri başta olmak üzere bütün ameliyathanelerde basınç yaralanmasını önlemenin ilk adımı olarak bir ölçek kullanılması ile basınç yaralanması riskinin değerlendirilmesi ve önlemeye yönelik eğitimlerin yalnızca hemşirelere değil bütün sağlık ekibine verilmesi önerilmektedir.
Hemşirelik öğrencilerinin kültürlerarası duyarlılık düzeylerinin belirlenmesi
Araştırma Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü ve Gazi Üniversitesi Hemşirelik Fakültesinde öğrenim gören öğrencilerin kültürlerarası duyarlılık düzeylerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı tipte yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, bu okullarda öğrenim gören 1., 2., 3. ve 4. sınıf öğrenciler oluşturmuştur. Araştırmada örneklem seçilmemiş, 15/12/2023-31/05/2024 tarihleri arasında 1., 2., 3. ve 4. sınıf hemşirelik öğrencilerinin tümüne ulaşılması hedeflenmiş, 1106 öğrenci araştırmaya katılmayı kabul etmiştir. Verilerin toplanmasında, soru formu ve "Kültürlerarası Duyarlılık Ölçeği (KDÖ)" kullanılmıştır. Soru formunda öğrencilerin sosyodemografik özelliklerini belirlemeye yönelik sorular ile kültür kavramı, farklı kültürden bireylerle ile yaşamaya ilişkin deneyimleri ve farklı kültürden bireylerle yaşadıkları klinik deneyimler, farklı kültürden bireylere yönelik duygu ve davranışları, farklı kültürden bireylerin bakımına ilişkin aldıkları eğitime yönelik sorular yer almaktadır. Elde edilen veriler SPSS 27.0 paket programında; ortanca, minimum ve maksimum değerler, yüzdelik, sayılar, Kruskal-Wallis ve Mann-Whitney U testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Araştırmada öğrencilerin KDÖ puan ortancasının 87.0 (Min: 28, Maks: 120) olduğu belirlenmiştir. Öğrencilerin kültürlerarası duyarlılık düzeylerinde, öğrenim gördüğü sınıf, cinsiyet, Türkçe dışında başka bir dilde iletişim kurabilme durumu, farklı kültürden insanlarla bir arada olma durumu, farklı kültürden arkadaş sahibi olma durumu, klinik uygulamalarında farklı kültürden hastaya bakım verme durumu, kültürlerarası hemşirelik bakım eğitimi alma durumu ve farklı kültürden bir hastaya tedavi ve bakım hizmeti sunulurken kültürel özelliklerini öğrenme durumları gibi sosyodemografik özellikler açısından gruplar arasında fark olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, öğrencilerin kültürlerarası duyarlılık düzeyinin orta düzeyin üzerinde olduğu saptanmıştır.
Obstrüktif uyku apne sendromu olan hastalara uygulanan solunum egzersizinin gündüz uykululuğa ve yorgunluğa etkisi
Bu araştırma obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) tanısı alan hastalara uygulanan solunum egzersizinin gündüz uykululuğa ve yorgunluğa etkisini incelemek amacıyla randomize, kontrollü ve deneysel olarak yapıldı. Araştırma 22 Ocak-26 Mayıs 2021 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinin göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran OUAS tanısı almış hastalarla yapıldı. Çalışmanın evrenini ilgili polikliniğe başvuran OUAS tanısı almış tüm hastalar, örneklemini ise dahil edilme kriterlerini taşıyan hastalar oluşturdu. Araştırma öncesi etik kuruldan, kurumdan ve hastalardan izin alındı. Çalışmaya alınan hastalar bir program yardımıyla müdahale (n=30) ve kontrol (n=30) grubuna ayrıldı. Müdahale grubundaki hastalara yüzyüze görüşme tekniği ile diyafragmatik ve büzük dudak solunumunu içeren solunum egzersizleri öğretilerek ilk uygulama yapıldı. Daha sonra bu gruptaki hastalara araştırmacı tarafından online görüşme yöntemi ile, her bir seans her sabah/akşam, 10-15 dakika ve toplamda 20-30 dakika olacak şekilde solunum egzersizleri sekiz hafta boyunca uygulandı. Veriler, Soru Formu, Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ) ve Piper Yorgunluk Ölçeği (PYÖ) ile toplandı. EUÖ, 0-3 şeklinde puanlanmakta ve yüksek puan gündüz uykululuğunu göstermektedir. Dört alt boyuttan oluşan PYÖ'de ise ölçekten alınan toplam puan 0-10 arasında değişmekte ve puan arttıkça yorgunluk düzeyi de artmaktadır. Soru formu, EUÖ ve PYÖ çalışmanın başında, EUÖ ve PYÖ ise dördüncü ve sekizinci haftanın sonunda her iki gruba tekrar uygulandı. Verilerin değerlendirilmesinde Ki-kare, Student t ve Mann Whitney U, Paired Sample t ve ANOVA testleri kullanıldı. Müdahale grubunda yer alan hastaların uygulama öncesi 6.15±1.65 olan PYÖ toplam puan ortalamasının, dördüncü haftada 5.66±1.92, sekizinci haftada 5.34±1.94'e düştüğü, kontrol grubunda ise uygulama öncesi 5.59±1.76 olan PYÖ toplam puan ortalamasının dördüncü haftada 5.72±1.81, sekizinci haftada 5.77±1.81'e yükseldiği belirlendi. Müdahale grubundakilerin EUÖ puan ortalamasının başlangıçta 12.13±4.34, dördüncü haftada 9.83±4.7 ve sekizinci haftada 9.13±4.71'e düştüğü, kontrol grubunda ise başlangıçta 10.37±2.77 olan EUÖ puan ortalamasının, dördüncü haftada 10.4±2.79, sekizinci haftada 10.5±2.85'e yükseldiği tespit edildi. Uygulanan solunum egzersizinin grup-zaman etkileşiminin de anlamlı olduğu ve bu durumun müdahale grubundan kaynaklandığı sonucuna varıldı. Bu doğrultuda OUAS hastalarına uygulanan solunum egzersizinin primer tedavi ile birlikte uygulanabileceği düşünülmektedir.
Sağlık Bilimleri Fakültesi'nde öğrenim gören öğrencilerin manevi destek algısını etkileyen etmenlerin belirlenmesi
Çalışma Sağlık Bilimleri Fakültesi'nde öğrenim gören öğrencilerin manevi destek algılarını etkileyen etmenlerin belirlenmesi amacıyla kesitsel ve tanımlayıcı türde yapılmıştır. Çalışmanın evrenini 2018-2019 Eğitim-Öğretim yılında Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi'nde öğrenim gören 802 öğrenci oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini ise 4 Şubat-4 Nisan 2019 tarihleri arasında araştırmaya gönüllü olarak katılan ve araştırma koşullarına uyan öğrenciler oluşturmuştur. Araştırma verileri toplanırken 'Sosyodemografik Veri Toplama Formu' ve 'Manevi Destek Algısı Tespit Ölçeği' kullanılmıştır ve araştırmadan elde edilen veriler SPSS-23.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Shapiro-Wilk Testi iki grup karşılaştırmasında Mann-Whitney U Testi ve ikiden fazla grup karşılaştırmasında Kruskal Wallis Testi kullanılmıştır. Öğrencilerin Manevi Destek Algı puan ortalaması 51.36±8.96'dır. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda öğrencilerin yaşı, cinsiyeti ve hangi liseden mezun oldukları ile manevi destek algı puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak hemşirelik öğrencilerinin Manevi Destek Algısı toplam puan ortalaması düzeyinin yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ulaştığımız bu sonuç bize hemşirelik öğrencilerinin belirli oranda olumlu maneviyat ve manevi bakım algısına sahip olduklarını göstermektedir.
Pandemi sürecinde hemşirelerin COVID-19 korkusu ve tükenmişliğinin bakım davranışlarına etkisi
Çalışma, pandemi sürecinde hemşirelerin COVID-19 korkusu ve tükenmişliğinin bakım davranışlarına etkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırmanın evrenini, Ankara Gazi Mustafa Kemal Devlet Hastanesi (n=112) ve Beytepe Murat Erdi Eker Devlet Hastanesi'nde (n=43) çalışan toplam 155 hemşire oluşturdu. Örneklemini ise; araştırmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 131 hemşire oluşturdu. Çalışmanın verileri, hemşirelerin sosyodemografik özelliklerini ve pandemi sürecine ilişkin verileri içeren "Hemşire Bilgi Formu", "COVID-19 Korkusu Ölçeği", "Maslach Tükenmişlik Ölçeği" ve "Bakım Davranışları Ölçeği-24" ile toplandı. Verilerin analizi, SPSS sürüm 23 kullanılarak yapıldı. Tanımlayıcı istatistiklerde normal dağılıma sahip sürekli değişkenlerde ortalama ve standart sapma, normal dağılıma sahip olmayan sürekli değişkenler için ise ortanca, minimum-maksimum değerleri incelendi. Kategorik değişkenlerde sıklıklar ve yüzde kullanıldı. Çalışmamızın bulgularında; COVID-19 korkusu ile bakım davranışları arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki tespit edildi (p<0,05). Aynı zamanda tükenmişlik ile bakım davranışları arasında negatif yönlü anlamlı ilişki saptandı (p<0,05). COVID-19 korkusu ve tükenmişlik arttıkça hemşirelerin bakım davranışlarının azaldığı tespit edildi. Ayrıca, COVID-19 geçiren ve hastalığı ağır atlatan, aile üyelerinden COVID-19 tanısı alan, pandemi sürecinde normal mesai süresinden fazla çalışan, bakım davranışlarının olumsuz etkilendiğini düşünen, çalışma arkadaşlarıyla ilişkisinde değişiklik olan, aile ilişkileri olumsuz etkilenen ve çocuklarından ayrı kalmakta zorlanan hemşirelerin bakım davranışları anlamlı şekilde diğerlerinden düşük bulundu (p<0,05). Sonuç olarak, hemşireler pandemi sürecinde COVID-19 korkusu, tükenmişlik ve pandemiye ilişkin zorluklar yaşamaktadır. Bu durumda hemşirelerin bakım davranışlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Anahtar Sözcük: Pandemi, COVID-19 Korkusu, Tükenmişlik, Bakım Davranışı, Hemşire
Bilişsel uyarım terapisi' nin huzurevinde kalan demanslı bireylerde günlük yaşam aktiviteleri, depresyon ve yaşam doyumuna etkisi
Bu araştırma, bilişsel uyarım terapisinin huzurevinde kalan demanslı bireylerde günlük yaşam aktiviteleri, depresyon ve yaşam doyumuna etkisini incelemek amacıyla yürütülmüştür. Randomize kontrollü deneysel bir çalışmadır. İki farklı huzurevinde gerçekleştirilen çalışmaya 30 Mart 2022 -27 Mayıs 2022 tarihlerinde 30 müdahale ve 30 kontrol grubu toplam 60 birey dahil edilmiş ve çalışmanın örneklemini oluşturmuştur. Eylül 2022' de izlem test gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın verileri 'Kişisel Bilgi Formu', 'Standardize Mini Mental Test (SMMT)', 'Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi (BGYAİ)', 'Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği (EGYA)', 'Cornell Demansta Depresyon Ölçeği (CDDÖ)' ve 'Yaşam Doyumu Ölçeği (YDÖ)' ile toplanmıştır. Bilişsel Uyarım Terapisi haftada 2 kere toplam 14 oturum grup terapisi şeklinde uygulanmıştır. BİUT öncesi değerlendirmede müdahale ve kontrol grubunun günlük yaşam aktivite beceri düzeylerinde orta derecede bağımlı olduğu, depresyon düzeylerinin yüksek olduğu ve yaşam doyumu düzeylerinin orta düzeyde olduğu görülmüştür. Yapılan analizler sonucunda BİUT sonrası müdahale ve kontrol grubunun gruplar arası karşılaştırmasında BGYAİ ön ve son test ölçümleri ile EGYA son test ve izlem test ölçümlerinde anlamlı farklılık olduğu müdahale grubundaki bireylerin kontrol grubuna göre puan ortalamalarının anlamlı düzeyde yükseldiği belirlenmiştir (p<0,001). CDDÖ ön, son ve izlem test ölçümlerinde anlamlı farklılık olduğu müdahale grubunda depresyon düzeyi puan ortalamalarının kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde azaldığı belirlenmiştir (p<0,001). YDÖ ön ve son test ölçümlerinde anlamlı farklılık olduğu, müdahale grubunun yaşam doyumu puan ortalamalarında kontrol grubuna göre anlamlı artışın olduğu belirlenmiştir (p<0,001). Bilişsel Uyarım Terapisinin demansı olan bireylerde günlük yaşam aktivite ve yaşam doyumu düzeylerini arttırmada, depresyon düzeyini azaltmada etkili olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle geriatrik bireylere bakım veren psikiyatri hemşireleri tarafından kullanılması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Bilişsel Uyarım Terapisi, Demans, Depresyon, Günlük Yaşam Aktiviteleri, Yaşam Doyumu, Randomize Kontrollü Çalışma.
Doğum şeklinin anne ve bebek bağlanmasına olan etkisinin belirlenmesi
Araştırma, annelerin doğum şeklinin bağlanmaya etkisini belirlemek amacıyla kesitsel ve tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini Gaziantep Şehitkamil Devlet Hastanesi doğum ve kadın hastalıkları servisinde yatan yeni doğum yapmış anneler arasından basit rastgele örnekleme yöntemiyle seçilmiş 250 vajinal doğum ve 250 sezaryen doğum yapmış toplam 500 anne oluşturmuştur. Veri toplama aracı olarak, anket formu ile "Doğum Sonrası Bağlanma Ölçeği (DSBÖ)" (Cronbach Alfa Güvenirlik Katsayısı 0.75) kullanılmıştır. Anket formunda annelerin sosyo-demografik özellikleri ile anne ve bebek bağlanmasını etkileyeceği düşünülen özelliklere yönelik sorular yer almaktadır. Anket formu ve DSBÖ 15 Mayıs-15 Temmuz 2022 tarihleri arasında uygulanmıştır. Araştırmadan elde edilen veriler SPSS (ver:23.0) bilgisayar programında; güvenirlik analizi, tanımlayıcı istatistikler, Ki-Kare Analizi, Bağımsız gruplarda t testi ve ANOVA Varyans analizi testi kullanılarak değerlendirilmiştir. DSBÖ puan ortalamaları ile annelerin yaşı, gelir durumu, çocuk sayısı, gebeliği öğrendiğinde yaşadığı duygu durumu, çevresinden gebelikte ilgi duyma durumu, gebeliği sonlandırma düşüncesi, gebelikte profesyonel destek alma durumu, bebek ile doğum sonrası ten tene temas yaşama durumları arasındaki farkın istatistiksel açıdan önemli olduğu belirlenmiştir (p < 0.05). Yapılan t testi analizi sonucuna göre; doğum şekline göre doğum sonrası bağlanma düzeyleri arasında anlamlı bir fark olduğu, vajinal doğum yapan kadınların doğum sonrası anne-bebek bağlanma düzeyinin daha yüksek olduğu bulunmuştur (p < 0.05). Sonuç olarak, vajinal doğum yapan annelerin bebeklerine bağlanma düzeylerinin, sezaryen yapan annelere göre daha yüksek olduğu ve vajinal doğum yapan annelerin doğum sonrası bağlanma sorunu olmadığı saptanmıştır. Sezaryenle doğum yapan annelerin doğum sonrası bağlanma sürecinin sağlıklı başlaması için annenin fonksiyonel durumunu güçlendirmek, destekleyici eğitimler vermek ve bireye özgü danışmanlık yapılması önerilmektedir.