539
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Parkinson hastalığının progresyonunda motor belirteçler
Amaç: Parkinson Hastalığı, motor ve non motor semptomların kombinasyonu ile hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen ilerleyici bir nörodejeneratif hastalıktır. Parkinson Hastalığı tanı ve takibinde öncelik klinik muayenededir. Mevcut yöntemlerin çoğunlukla subjektif değerlendirmelere ve klinik gözlemlere dayanması, takip sürecinde belirsizliklere ve tutarsızlıklara neden olabilmektedir. Parkinson Hastalığında kullanılan objektif bir muayene takip, tedavi ve bilimsel çalışmaların daha doğru yapılmasına olanak sağlayacaktır. Amaç: Bu çalışma, Parkinson Hastalığının spesifik motor belirtilerini sayısal değerlerle ifade edebilecek, böylece hastalığın ilerleyişini daha doğru ve standardize bir şekilde değerlendirmeyi sağlayacak bir yöntemin geliştirilmesini amaçlamaktadır. Yöntem: Çalışma, 2020-2024 yılları arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi hareket bozukluğu polikliniğinde takip edilen 63 hasta üzerinde yürütülmüştür. Katılımcıların demografik ve klinik bilgileri kaydedilmiştir. Minimental Değerlendirme Ölçeği, Saat Çizme Testi gibi bilişsel değerlendirme araçları toplanmıştır. Motor performans ise MDS UPDRS bölüm 3, Dokuz Delik Testi, Köşeden Köşeye Dokunma Testi ve Kalk Yürü Otur Testi ile değerlendirilmiştir. Veriler SPSS 26.0 yazılımı kullanılarak analiz edilmiştir. Testlerin kesitsel düzeydeki korelasyonları ve zaman içindeki değişimlerinin korelasyonları değerlendirilmiş. MDS UPDRS bölüm 3 değişimleri ile Dokuz Delik Testi, Köşeden Köşeye Dokunma Testi ve Kalk Yürü Otur Testindeki değişimler arasındaki ilişkiyi belirlemek için regresyon analizi yapılmıştır. Bulgular: Kesitsel düzeyde dokuz delik testi ve köşeden köşeye dokunma testi, MDS UPDRS bölüm 3 ile yüksek korelasyon gösterirken, kalk yürü otur testi orta düzey korelasyon göstermektedir. Tüm Parkinson Hastaları değerlendirildiğinde MDS UPDRS bölüm 3 değişimi ile söz konusu testlerdeki değişim arasında anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır. Diskinezinin muayeneyi etkilediği hastalar, ileri evre (evre 4-5) hastalar ve iki vizitte belirgin kognitif farklılığı olan hastalar dışındaki Parkinson Hastalarında, testlerdeki değişimlerin MDS UPDRS bölüm 3 teki değişim ile 0,750 korelasyon gösterdiği ve değişkendeki varyansın %56,2'sini açıkladığı görülmüştür. Sonuç: Diskinezinin muayeneyi etkilemediği hastalarda ve ileri evre olmayan hastalarda MDS UPDRS bölüm 3 teki değişimi, köşeden köşeye dokunma testi tek başına makul bir şekilde açıklayabilirken, dokuz delik testi ve kalk yürü otur testi makul düzeyde açıklayamamaktadır. Non dominant el ile yapılan köşeden köşeye dokunma testindeki 1 birimlik kötüleşme, MDS UPDRS bölüm 3'te 1,518 puan kötüleşme ile ilişkili bulunmuştur. Dominant el ile dokuz delik testi, non dominant el ile köşeden köşeye dokunma testi ve kalk yürü otur testi birlikte bölüm 3 teki değişimi yüksek oranda tahmin edebildiği görüldü. Bölüm 3' ü üst ekstemite ve alt ekstremite olarak ayrı değerlendirdiğimizde, testlerdeki değişimin alt ekstremite değişimini tahmin edemediği görülmüştür. Diskinezinin muayeneyi etkilemediği hastalarda ve ileri evre olmayan hastalarda köşeden köşeye dokunma testi diğer testlerle birlikte veya tek başına üst ekstremiteler için MDS UPDRS bölüm 3 yerine kullanılabilir.
Epilepsi hastalarında polisomnografik uyku parametrelerinin değerlendirilmesi
Uyku ve epilepsi arasında çift yönlü bir ilişki vardır. Epilepsinin, uyku yapısını bozduğu ve uyku sorunlarını arttırdığı, uykunun ise nöbet sıklığını, zamanlamasını ve elektrografik olarak interiktal epileptiform deşarjların oluşumunu etkilediği bilinmektedir. Uyku ve epilepsi arasında iyi bilinen bu ilişkiye rağmen, uykunun nöbet kontrolü ve tedaviye yanıt üzerindeki etkisilerine dair veriler sınırlıdır. Bu tez, epilepsili hastalarda polisomnografik uyku parametrelerinin nöbet kontrolü ile ilişkisini incelemek ve REM uyku değişikliklerinin epilepsili hastalar için olası bir prognostik biyobelirteç olarak değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. 1 Nisan 2022 ile 1 Ocak 2025 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Kliniği PSG video-EEG monitorizasyon ünitesine yatırılan 20 iyi kontrollü sJTKN'li İJE hasta (13 kadın, 7 erkek; ortalama yaş 33,85 ± 10 yaş), 18 kötü kontrollü sJTKN'li İJE hasta (9 kadın, 9 erkek; ortalama yaş 29,83 ± 11,37) ve 17 sağlıklı kontrol (7 kadın, 10 erkek; ortalama yaş 27.29 ± 10,21) çalışmaya dahil edildi. Tüm olguların demografik, klinik ve 24 saat süreli polisomnografik-elektrografik verileri retrospektif olarak tarandı ve kayıtlandı. PSG videoEEG monitorizasyonundan sonraki ilk altı aylık sürede nöbet geçirmeyen hastalar iyi kontrollü, nöbet geçiren hastalar ise kötü kontrollü olarak tanımlandı. İyi kontrollü ve kötü kontrollü hasta grupları kendi aralarında ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. PSG video-EEG monitorizasyonundan önceki son altı aylık ve son bir yıllık dönemlerde nöbet sayısı iyi kontrollü epilepsili hastalarda kötü kontrollü epilepsili hastalara göre anlamlı düşük bulundu (p < 0,001). Uyku devamlılığı yüzdesi nöbet kontrol düzeyi ile ilişkili bulunmasa da, kötü kontrollü epilepsili hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşük saptandı (p < 0,05). N1 uyku yüzdesi nöbet kontrol düzeyi ile ilişkili bulunmadı, ancak N1 yüzdesi kötü kontrollü epilepsili hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı yüksek saptandı (p < 0,05). REM latansının nöbet kontrol düzeyi üzerinde belirgin bir etkisi olmamakla birlikte, kötü kontrollü hastalarda daha belirgin olmak üzere tüm epilepsili hastalarda sağlıklı kontrollere göre uzun bulundu (p = 0,052). Toplam REM periyodu sayısı nöbet kontrol düzeyi ile ilişkili bulunmasa da, kötü kontrollü epilepsili hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşük saptandı (p < 0,05). REM yüzdesi kötü kontrollü hastalarda iyi kontrollü hastalara göre anlamlı düşük saptandı (p = 0,024). Çalışmamız, özellikle kötü kontrollü epilepsili hastalarda uyku yapısının belirgin biçimde bozulduğunu göstermektedir. Kötü kontrollü hastalarda REM yüzdesi ve REM periyodu sayısı anlamlı olarak azalırken, REM latansında uzama eğilimi gözlenmiştir. İyi kontrollü epilepsili hastaların REM uykusu ölçümlerinin sağlıklı kontrollerle benzer bulunması, nöbet kontrolü sağlandığında uyku yapısının büyük ölçüde normalleştiğini desteklemektedir. Böylece epilepsi kontrol düzeyinin yalnızca nöbet sıklığını değil, uykunun fizyolojik bütünlüğünü de etkilediği göstermektedir. Sonuç olarak, bulgularımız uyku yapısındaki değişikliklerin epilepsi kontrol düzeyi ile ilişkili olduğunu ve REM uykusunun epilepsili hastalarda potansiyel bir prognostik biyobelirteç olabileceğini düşündürmektedir.
Multipl skleroz hastalarında düşme sıklığı ve düşme risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Multipl Skleroz (MS) hastalarının yarıdan fazlası ortalama 6 aylık zamanda düşerler. Düşmeler yaralanma, düşme korkusu ve aktivite kısıtlamaya neden olur. Bu çalışmada MS hastalarında düşme sıklığının ve düşmelerle ilişkili fizyolojik ve nöropsikolojik risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. 18-50 yaş arası desteksiz yürüyebilen 50 Relapsing- Remitting MS (RRMS) tanılı hasta ve 30 sağlıklı gönüllüden oluşan katılımcıların düşme sıklığı retrospektif olarak sorgulandı ve 6 ay prospektif izlendi. Hastaların fiziksel faktörlerini değerlendirmede Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği, 25 adım yürüme testi, MS yürüme ölçeği- 12 yapıldı. Katılımcıların Korebalance bilgisayarlı postürografi cihazında statik ve dinamik denge testi performansları ölçüldü. Nöropsikolojik faktörlerini değerlendirmede Beck Depresyon ölçeği, bilişsel işlev değerlendirmesinde Montreal Bilişsel Değerlendirme ve düşme korkusunu saptamada Uluslararası Düşme Etkinlik Skalası (UDES) uygulandı. Toplamda 24 hastada 48 düşme (%48), 6 aylık prospektif izlemde 17 hastada 32 düşme (%34) saptandı. Kontrol grubu ile RRMS hastalarında düşme varlığı, fizyolojik ve nöropsikolojik bulgular karşılaştırıldığında düşme sıklığı benzerdi, hastaların UDES ve statik denge skorları daha yüksekti (p<0,05). Düşen ve düşmeyen hastalar karşılaştırıldığında düşmeler MSWS ve UDES skoru yüksek olanlarda daha sıktı (p<0,05). Tüm katılımcılarda düşmeler UDES skoru yüksek olanlarda daha sıktı. Sonuç olarak RRMS olgularında yürüme ölçeğinde ve düşme korkusu ölçeğinde yüksek puan alanların düşme riskinin daha yüksek olduğu saptandı. Uygulaması da kolay olan bu testlerin düşmeleri öngörme ve hasta takibinde klinik pratikte kullanılması yararlıdır.
Kadın epilepsi hastalarında öz yönetim ve cinsel fonksiyonlar arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Epilepside öz yönetim hastaların nöbet frekanslarını azaltmak ve genel sağlık durumlarını güçlendirmek amacıyla geliştirdikleri davranışsal düzenlemelere olan bağlılık ve adaptasyon yetenekleri olarak tanımlanmaktadır. Cinsel fonksiyon bozuklukları veya cinsel doyum problemleri epilepsi hastalarında sıkça bildirilmiştir. Çalışmamızda kadın epilepsi hastalarında cinsel işlevlerin sorgulanması, öz yönetim ile cinsel işlevler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve damgalanmanın buradaki rolünün incelelenmesi amaçlanmıştır. Epilepsi tanısı bulunan ve kliniğimizde takip edilen 63 gönüllü kadın hasta örneklemimizi oluşturmaktadır. Örneklemimizdeki tüm hastalara kişisel veri formu, epilepsi öz yönetim ölçeği, kadın cinsel işlev ölçeği, yeni cinsel doyum ölçeği ve epilepsi tutum envanteri uygulanmıştır. Çalışmadaki örneklemde bilgi yönetimi ve ilaç yönetimi alt boyutları daha ön planda olmak üzere öz yönetim uygulamalarında düşüklük saptanmıştır. Epilepsi tutum envanteri puanı ile öz yönetim ölçeği arasında pozitif yönlü ilişki bulunmuştur (p=0,03; r=0,273). Cinsel işlev açısından hastaların %65'inde disfonksiyon belirlenmiştir. Öz yönetim alt boyutlarından bilgi yönetimi ile cinsel işlev alt boyutlarından istek arasında pozitif yönlü ilişki saptanmıştır (p=0,04; r=0,25). Cinsel işlev bozukluğu saptanan hastaların saptanmayanlara göre yaşı ve sahip oldukları çocuk sayısı yüksek bulunmuştur (p=0,005 ve p=0,013). Cinsel işlevlerde bozulma kadın epilepsi hastalarında sık gözlenmektedir. Öz yönetim güçlüğü ve damgalanma birbiriyle ilişkili ve ikisi de desteklenmelidir. Hastanın epilepsi bilgi yönetimi konusunda iyi olması damgalanmanın azaltılmasında ve cinsel işlevlerin iyileştirilmesinde önemlidir. Öz yönetimin güçlendirilmesi, cinsel doyumun arttırılmasında yardımcı olacaktır. Epilepsi hastalarının takibinde öz yönetimi güçlendirme stratejilerinin kullanılması cinsel işlev bozuklukların azaltılmasında da faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Epilepsi, öz yönetim, cinsel disfonksiyon, damgalama
Esansiyel tremor hastalarında kan ağır metal konsantrasyonlarının değerlendirilmesi
Esansiyel Tremor (ET); en sık görülen hareket bozukluklarından biri olup, üst ekstremite ve/veya diğer vücut bölümlerinin tutulumu ile karakterize, postüral ve kinetik tremorun belirgin olduğu kronik nörolojik hastalıktır. İnsidansı genç erişkin ve 60 yaş üstü olmak üzere bimodal artış göstermektedir. Hastalık etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörler oldukça önemli rol oynamaktadır. Çevresel predispozan faktörler açısından ağır metaller, organik çözücüler, pestisitler, β-karbolin alkaloidler incelenmiştir. Ağır metal maruziyetinin bazal gangliyonlardaki birikimi neticesinde her tür hareket bozukluğu ortaya çıkabilmektedir. ET hastalarında kan Pb seviyesini değerlendiren çalışmalar mevcuttur. Ancak sık maruz kaldığımız ağır metallerin (Al, Cr, Mn, Ni, Cu, Zn, Cd, Sn, Sb, Pb) ET üzerine etkisi hakkında literatürde net bir veriye ulaşılamamaktadır. Bu çalışmada, ET hastalarının tremor özellikleri, nöropsikiyatrik değerlendirme ve uyku ölçeklerinin kandaki ağır metal düzeyleri ile aralarındaki ilişki ve bu ağır metallerin hastalık etiyolojisindeki muhtemel yerini ortaya koyabilmeyi amaçladık. Çalışmamız kesitsel bir olgu kontrol çalışmasıdır. Hareket bozuklukları polikliniğimizde takip edilen 110 ET hastası ve 104 sağlıklı kontrol çalışmamıza dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunun sosyodemografik özellikleri, öz ve soy geçmiş bilgileri kaydedildi. Hastalara ayrıntılı nörolojik muayene yapıldı, kullandıkları ilaçlar ve hastalık öyküsü alındı. Hasta grubuna Temel Tremor Değerlendirme Değerlendirme Ölçeği, Fahn-Tolosa-Marin Tremor Değerlendirme Ölçekleri; tüm katılımcılara ise Beck Depresyon ve Anksiyete Ölçekleri, Epworth Uykululuk Ölçeği ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi uygulandı. Tüm katılımcılardan alınan periferik kan örneklerinin ağır metal düzeyleri incelendi.ET hastalarında Al, Cd, Cr ve Sb kan düzeyleri kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır. Hastalık süresi ile Al kan düzeyi arasında pozitif yönde korelasyon saptanmıştır. Hasta grubunun Al kan düzeyi ile BAÖ puanı ve Sb, Zn kan düzeyleri ile BDÖ puanları arasında pozitif yönde bir korelasyon saptanmıştır. Bu sonuçlar değerlendirildiğinde ET ile Al, Cd, Cr ve Sb kan düzeylerinin etiyolojik açıdan ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Esansiyel tremor, ağır metal, etiyoloji, toksisite, spektrometri
Sjögren sendromu ve sistemik skleroz hastalarında yutma işlevinin elektrofizyolojik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Sjögren sendromu, tükürük ve göz yaşı bezlerinde lenfositik infiltrasyon sonucu oluşan göz ve ağız kuruluğu ile karakterize otoimmun bir hastalıktır. Hastaların yaklaşık yarısında nörolojik komplikasyonlar gelişmektedir. Disfaji ise Sjögren sendromlu hastaların dörtte üçünde görülmektedir. Bu komplikasyon, tükürük salgısının azalmasına ve özefajiyal dismotiliteye bağlanmaktadır. Sistemik skleroz cilttte ve bağ dokusunda kalınlaşma ve sertleşme ile karakterize otoimmun bir hastalıktır. Bazı hastalarda sadece cilt tutulumu gelişirken bazı hastalarda kan damarları, iç organ, sindirim sistemi tutulumu da gözlenmektir. Özefagus hipomotilitesi sklerodermada gelişen önemli ve tanı koydurucu klinik bulgulardan biridir. Özefageal disfaji etyolojisini ortaya koymada manometri çalışmaları ve orofaringeal disfajiyi değerlendirilmek amacıyla kullanılan videofluoroskopi incelemeleri yöntemler arasında olup, invaziv, pahalı ve riskli bir yöntem olup yeterli değildir subjektif sonuç vermektedir. Bu incelemelerin yerine yan etkisi olmayan, objektif sonuç veren elektrofizyolojik yöntemlerle subklinik orofaringeal disfajinin saptanması alınacak sağaltım önlemleri açısından faydalı olabilir. Sjögren sendromunda ve Sistemik sklerozda ise orofaringeal yutmayı elektrofizyolojik olarak değerlendiren çalışma sayısı kısıtlı ve farklı teknikler ile incelenmiştir. Çalışma planı: Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Romatoloji Bilim Dalı'nda takipli Sjögren sendromu olan 16 hasta ile sistemik skleroz tanısı olan ola 21 hasta alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, hastalık süresi, eşlik eden hastalıklar değerlendirildi. Normal kontrol grubu 20 hasta ile dışlama kriteleri dikkate alınarak belirlendi. Disfaji klinik bakısı tüm hastalar için yapıldı Disfaji derecelendirmesinde (DD) Ertekin ve ark. nın skalası kullanıldı. Elektrofizyolojik olarak hasta ve sağlıklı tüm gönüllüler yutmaya yönelik elektrofizyolojik (EF) değerlendirmeye tabi tutuldu. Bu değerlendirmede 3 ayrı çalışma uygulandı: 1. Tek Yutma Analizi, 2. Disfaji Limiti, 3. Bardaktan Su İçme Testi Bulgular: Disfaji limiti normal kontrol grubunun tamamında >20 ml iken skleroderma tanılı 21 hastanın 13 ünde (%61,9) disfaji limiti 20 ml den düşük saptandı, Sjögren tanılı hastalarda disfaji limiti 16 hastanın 13 ünde (%81,3) kontrol değerden düşük bulundu. 100 ml bardaktan su içme testi ile ardışık yutma değerlendirildi, yutma sayısı skleroderma tanılı 8 hastada (%50) ve sjögren tanılı 9 (%42,9) hastada kontrol gruba göre artmış bulundu. Sonuç: Çalışmamızda orofaringeyal disfajiyi değerlendridiğimiz hastaların elektrofizyolojik yöntemler ile disfaji değerlendrimesi yapılmıştır. Ardışık su yutma testi ve disfaji limiti testinde her iki hasta grubunda yüksek oranda patolojiler saptanmış olup disfaji tanı ve izleminde bu testlerin kullanımının yararlı olabileceği gözlendi.
Multipl skleroz hastalarında hastalık öz yönetimi ve öz yönetimi etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Multipl Skleroz, merkezi sinir sisteminde demiyelinizasyon ve aksonal hasarla giden, kronik, inflamatuar, otoimmün, nörodejeneratif hastalıktır. Motor, duyusal, görsel, bilişsel, genitoüriner, nöropsikiyatrik semptomatolojiye sahiptir. Bilişsel fonksiyonlarda koruyucu rolü, beyindeki global ve fokal atrofilere olumlu etkileri gösterilen kognitif rezerv, patolojinin etkileriyle başa çıkabilmede alternatif beyin ağları veya kognitif stratejiler kullanabilme yeteneğidir. Kronik hastalık süreçlerindeki stratejilerden öz yönetim; semptomlar, tedavi, fiziksel ve psikososyal sonuçlara uyumlanarak bunların yönetilebilmesini kapsamaktadır. Çalışmamızda multipl skleroz hastalarında hastalık öz yönetimi ile dizabilite, kognisyon, kognitif rezerv, yorgunluk, yaşam kalitesi arasındaki ilişkileri değerlendirmeyi amaçladık. Demiyelinizan hastalıklar polikliniğimizde multiple skleroz tanısı ile takipli, dâhil edilme kriterlerini karşılayan, 79 gönüllü hastada yüz yüze görüşme yöntemi ile yapılan kesitsel tipteki çalışmamızda; Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Beck Depresyon Ölçeği, Bilişsel Rezerv İndeksi Anketi, Modifiye Yorgunluk Etki Ölçeği, Multipl Skleroz Öz Yönetim Ölçeği, EuroQol Genel Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Kısa Tekrarlanabilir Batarya uygulandı. Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği (EDSS), Zamanlı 25 Adım Yürüme Testi, Dokuz delikli PEG testi puanlamaları yapıldı. Olgularımızın %92,4'ünde normal kognisyon saptanırken, kognitif bozukluk görülen %7,6'sının tanı yaşları anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Kısa Tekrarlanabilir Batarya kapsamındaki diğer testlerle öz yönetim arasında anlamlı ilişki saptanmamasına karşın SDMT puanları ile pozitif yönlü anlamlı ilişki izlendi. Multipl Skleroz Öz Yönetim Ölçeği'nden aldıkları puanlar ile EDSS puanları, Modifiye Yorgunluk Etki Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği ve hastalık süreleri arasında negatif yönlü; öz yönetim ve EuroQol skorları arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki görüldü. Multipl skleroz hastalarında öz yönetime dair kanıta dayalı yöntemlerin geliştirilmesine yönelik kognitif, fiziksel, psikososyal, demografik parametrelerin ele alındığı, çok merkezli çalışmaların yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Multiple skleroz, hastalık öz yönetimi, kognisyon, kognitif rezerv, yaşam kalitesi
Glioblastomada melatoninin hücresel düzeyde antiepileptik etkisinin incelenmesi
Nöbetler primer beyin tümörlerinin iyi bilinen bir semptomudur ve antikonvulzan kullanımı oldukça yaygındır. Glioblastoma ve tümörle ilişkili epilepsi santral sinir sistemindeki ana eksitatör nörotransmitter olan glutamatın oynadığı kritik rol ve birkaç patofizyolojik mekanizma ile birbiriyle yakından ilişkilidir. Glutamat, sistein/glutamat antiporter çözünen taşıyıcı ailesi 7 üye 11 (SLC7A11) yoluyla glioblastoma hücreleri tarafından salınır. Glioblastoma hücrelerinde SLC7A11 ekspresyonu artışı ile birlikte nöbet ilişkisinin olduğu bildirilmektedir. Melatoninin ise antioksidan, antieksitotoksik, antineoplastik ve antiinflamatuar etkilerinin olduğu gösterilmiştir. Epilepside antiepileptik özellik gösterebileceği düşünülmektedir. Nöbetle birlikteliği oldukça sık görülen glioblastomada melatoninin antikonvulzan etkisine dair literatürde çalışma izlenmemiş olup bu çalışmada in vitro olarak glioblastoma hücre hattına melatonin uygulaması sonucunda hücre canlılığına ve glioblastomada nöbet aktivitesiyle ilişkili olan SLC7A11 proteini üzerine etkisi incelenmiştir. Tümör olmayan hücrelerdeki etkisiyle kıyaslamak amacıyla astrosit hücre hattı kullanılmıştır. Hücre canlılığına etkisi koloni sağkalım deneyleri ile değerlendirilmiştir. Melatoninin glutamaterjik yolaktaki etkisi ise Western Blot yönteminde SLC7A11 proteini çalışılarak incelenmiştir. 24, 48 ve 72 saat 10-3, 10-4, 10-5, 10-6, 10-7 M melatonin uygulanan hücre gruplarında, 72 saat 10-3 M melatonin uygulamasının glioblastoma hücrelerinde sağkalımı %50'den fazla azalttığı saptanmıştır. Glioblastoma ve astrosit hücrelerinde melatonin uygulaması ile SLC7A11 proteinininde Western Blot analizi sonucunda kontrole göre azalma izlenmemiştir. Glioblastomada melatoninin süre ve konsantrasyona bağımlı olarak hücre sağkalımına etki etmesi antineoplastik etkisini desteklemektedir. Melatoninin glioblastoma hücrelerinde, glutamat ve ferroptoz mekanizmasında yer alan SLC7A11 proteini üzerine olan etkisinin ise ilk kez bu çalışma ile incelenmesi gelecek çalışmalar için yol gösterici olacaktır. Anahtar kelimeler: Glioblastoma, Epilepsi, SLC7A11 proteini, Melatonin
Multipl skleroz hastalarında sosyal kognisyon parametrelerinin değerlendirilmesi
Multipl skleroz (MS), genç yetişkinleri etkileyen, kronik, immün aracılı bir hastalıktır ve travmaya bağlı olmayan engelliliğin önemli sebeplerindendir. MS hastalığında kognitif işlevler üzerine yapılan araştırmalara son yirmi yıl içerisinde odaklanılmıştır, sosyal kognisyona olan ilgi ise çok daha yenidir. MS'te sosyal kognitif eksikliklerin diğer nörokognitif bozukluklarla karşılaştırılabilir büyüklükte olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada Relapsing Remitting Multipl Skleroz (RRMS) tanılı bireylerde sosyal kognisyon yetisinin değerlendirilmesi ve klinik seyir özellikleri ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmaya demiyelinizan hastalıklar polikliniğinde RRMS tanısı ile takip edilen Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği (EDSS) 4'ün altında olan 79 hasta ve 42 sağlıklı kontrol dahil edildi. Gruplar yaş, cinsiyet, eğitim durumu açısından benzerdi. Depresif duygu-durumda olan bireyler her iki grupta da çalışmadan dışlandı. Gruplara yüz yüze Sosyo-demografik ve Klinik Veri Formu, Sembol Sayı Modaliteleri Testi (SDMT), Benton Yüz Tanıma Testi (BFRT), Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), Dokuz Eylül Zihin Kuramı Ölçeği (DEZİKÖ), İki Yönlü Sosyal Destek Skalası (2TWSS) uygulandı. RRMS grubuna ayrıca Zamanlı 25 Adım Yürüme Testi (T25FW) ve Dokuz Delikli PEG Testi (9-DPT) yapıldı. RRMS grubu sağlıklı kontrollere kıyasla daha kötü kognitif ve sosyal kognitif performans sergiledi. Ayrıca RRMS grubunun sosyal destek algısının kontrollere kıyasla daha düşük olduğu saptandı. Kognitif ve sosyal kognitif işlevler her iki grupta da eğitim ile pozitif korelasyon gösterdi. Yaş sadece RRMS grubunda kognitif ve sosyal kognitif işlevlerle negatif korelasyon gösterdi. Her iki grupta da sosyal kognitif performans ve SDMT anlamlı korele bulundu. Sosyal kognisyonun prediktörleri regresyon analizlerinde SDMT, eğitim ve tanı yaşı idi. Çalışma durumu, medeni durum, sigara, alkol gibi alışkanlıklar, egzersiz durumu gibi sosyodemografik veriler ile sosyal kognitif etkilenme arasında bir ilişki izlenmedi. Elde ettiğimiz bulgular engelliliği düşük depresif olmayan RRMS'li bireylerde sosyal kognitif yeteneklerde bozulmalar olduğunu, bu bozulmaların özellikle eğitim, genel kognitif performans ve tanı yaşından etkilendiğini göstermektedir. MS'li bireyler değerlendirilirken sosyal kognitif bozukluğun göz ardı edilmemesi için klinisyenler arasında farkındalığa ihtiyaç vardır. Uygun bireylerin sosyal kognitif rehabilitasyonlara yönlendirilmesi bireyin iş, aile ve sosyal yaşamı olumlu etkileyecek ve bu bireylerin yaşam kalitesini arttıracaktır. Anahtar Kelimeler: Multiple Skleroz, Kognisyon, Sosyal Kognisyon, Sosyal Destek
Tip-2 diyabetes mellitusu olan hastalarda polinöropati gelişimi ile sarm1 ve hıf-1 alfa ekspresyonu arasındaki ilişkinin araştırılması
Tip-2 diyabetes mellitus (T2DM)'un neden olduğu mikrovasküler komplikasyonlardan en sık görülen distal simetrik polinöropati (DSPN)'nin günümüzde halen net bir tedavi protokolü bulunmamaktadır. Bundan dolayı bir yandan kişilerde; nöropatik ağrı, otonomik disfonksiyon, ayak ülserleri, amputasyon, artmış mortalite riski ve düşük yaşam kalitesi meydana gelirken, diğer yandan artan tedavi maliyetleri ve hospitalizasyonun uzamasına bağlı sağlık ekonomilerine ağır yükler binmektedir. Bu doktora tezinde, T2DM tanısı olup, DSPN'den muzdarip olguların steril alfa ve Toll/interlökin-1 reseptörü (TIR) motif içeren protein (SARM)-1 ve hipoksi ile indüklenebilir faktör-1 alfa (Hif-1α) gen ve protein ifade düzeylerinin değerlendirilebilmesi amaçlandı. Kontrollü randomize blok dizayna sahip bu araştırmada, kontrol grubu sağlıklı bireylerden oluşturuldu ve grup 1 olarak adlandırıldı. Çalışma gruplarında ise grup 2 olarak adlandırılan grupta sadece T2DM tanılı, grup 3'te T2DM ile birlikte DSPN tanısı olan ve grup 4'de bozulmuş glukoz toleransı (BGT) olan olgulardan oluşturuldu. Ardından tüm gruplarda yer alan bireylerin venöz kanlarında, aksonal dejenerasyonda temel bir komponent olduğu iddia edilen SARM1 ile Hif-1α gen ifadeleri ve protein düzeyleri ölçüldü. Elde edilen verilerin istatistiksel değerlendirmeleri esnasında, gruplar arası karşılaştırmalarda Varyans Analizi sonrası Tukey's Honestly Significant Test (HSD) çoklu karşılaştırma testinden faydalanılırken, değişkenler arasındaki ilişki Pearson Korelasyon testi ile kontrol edildi. Gruplararası karşılaştırmalarda, grupların SARM1 gen ifadesi üzerine etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (P<0,05). Ancak, Hif-1α gen ifadesini üzerine olumsuz yönde değişiklikler tespit edilmesine rağmen, bu değişimlerin istatistiksel olarak anlamsız idi (P>0,05). Hem SARM1 hem de Hif-1α'nın protein düzeylerindeki değişimler değerlendirildiğinde ise tüm protein düzeylerindeki bu değişimlerin, istatistiksel olarak anlamlı (p<0,05) olduğu anlaşıldı. Ek olarak SARM1 ile Hif-1α arasında zayıf negatif yönde bir korelasyon ilişkisi olduğu görüldü ancak bu ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı anlaşıldı (P>0,05). Bu araştırmadan elde edilen bulguların, gelecekte T2DM ile ilişkili DSPN'li olguların hedef tedavilerine katkı sağlayabileceği inancındayız. Ek olarak, SARM1'in inhibe ve Hif-1α'nın korunacağı veya düşük ya da yüksek değerde ise normoksik koşullara indükleneceği manipülatif nörofarmakolojik ajanlar geliştirilebilirse, akson dejenerasyonuna bağlı DSPN'nin de önleyebileceğini varsayıyoruz. Anahtar kelimeler: Akson dejenerasyonu, Bozulmuş glukoz toleransı, Distal simetrik polinöropati, Hif-1α, SARM1, Tip-2 Diabetes Mellitus.
Epilepsi hastalarında bilişsel özelliklerin interiktal EEG bulguları ve nöbet sıklığı ile ilişkisinin araştırılması
Epilepsi, devamlılık gösteren nöbet geçirme eğilimi ve bunun sonucu olarak meydana gelen nörobiyolojik, bilişsel, psikolojik ve sosyal sonuçlarla karakterize bir beyin hastalığıdır. Epilepsi hastalarında kognisyon ve sosyal kognisyon alanlarında bozulmalar birçok çalışmada saptanmıştır. Bilişsel fonksiyonları etkileyen faktörlerle ilgili farklı sonuçlar elde edilen çalışmalar mevcut olup, bu çalışmada kognisyon ve sosyal kognisyon üzerinde, nöbet sıklığı ve interiktal EEG bulguları başlıca olmak üzere, hastalık ilişkili faktörlerin etkisinin araştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmamıza Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Nöroloji Kliniği'nde takipli 61 epilepsi tanılı hasta ve 40 sağlıklı kontrol grubu katılımcısı dahil edilmiştir. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, eğitim durumu açısından fark gözlenmemiştir. Beck Depresyon Ölçeği'nde depresif duygudurum saptanan bireyler her iki gruba da dahil edilmemiştir. Katılımcılardan bilgilendirilmiş onam formu alındıktan sonra, öncelikle sosyo-demografik bilgiler ve hastalıkla ilgili bilgiler alınmıştır. Ardından hastalara Addenbrooke Kognitif Değerlendirme Bataryası Gözden Geçirilmiş Versiyonu (ACE-R), Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği (MOCA), Sayı dizileri (Digit span) testi, Stroop Testi, Rey İşitsel Sözel Öğrenme Testi (RAVLT), Benton Yüz Tanıma Testi (BFRT), Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), Dokuz Eylül Zihin Kuramı Ölçeği (DEZİKÖ), Kişilerarası Tepkisellik İndeksi (IRI) ve Iowa Kumar Testi (IGT) uygulanmıştır. Epilepsi hasta grubunda, kognisyonu değerlendiren testlerden MOCA, ACE-R, RAVLT ve Digit span başarıları, sosyal kognisyonu değerlendiren testlerden BFRT, GZOT, DEZİKÖ, IGT başarıları kontrol grubuna kıyasla düşük saptanmıştır. Kognisyon ve sosyal kognisyon üzerine nöbet önleyici tedavi rejimi, son 1 ayda geçirilen nöbet varlığı ve EEG'de epileptik bulgu varlığının tek başına etkisi izlenmemiş olup, EEG bulgusu ile nöbet önleyici tedavi rejimi etkileşiminin anlamlı etkisi gözlenmiştir. Kognitif duruma ilişkin hastalık süresinin etkisi saptanmış olup, sosyal kognisyona ilişkin ise hastalık süresi ve MOCA skorunun etkili olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızda da gözlendiği üzere, epilepsi hastaları kognisyon ve sosyal kognisyon açısından sağlıklı popülasyona kıyasla ciddi sorunlar yaşamaktadır ve bu durum günlük yaşamsal aktivitelerini etkilemektedir. Bu alanda yapılacak ve çözümlere ilişkin öneriler getirecek çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Karotis arter stentleme uygulanan hastalarda erken ve geç dönem sonuçların ve prognoza etki eden faktörlerin değerlendirilmesi: Tek merkezli 10 yıllık retrospektif analiz
Karotis Arter Stentleme Uygulanan Hastalarda Erken ve Geç Dönem Sonuçların ve Prognoza Etki Eden Faktörlerin Değerlendirilmesi: Tek Merkezli 10 Yıllık Retrospektif Analiz İnme toplum sağlığı açısından büyük bir tehdit oluşturan ve yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen ciddi bir sağlık sorunudur. Tüm inme vakaları içerisinde büyük bir bölümü iskemik tipteki inmeler oluşturmaktadır [2]. Asemptomatik veya semptomatik karotis stenozu (KS) inmeye neden olan bir etken olarak öne çıkmakta ve iskemik tipte gerçekleşen inmelerin %10-15'ini oluşturmaktadır [3]. Cerrahi tedaviye alternatif olarak geliştirilen karotis arter stentleme (KAS), özellikle yüksek riskli hastalarda güvenli ve etkili bir tedavi seçeneği olarak kullanılmaktadır. Bu çalışma, kliniğimizde uygulanan KAS prosedürlerinin retrospektif incelemesini sunmayı amaçlamaktadır. İnceleme, 2014–2024 yılları arasında gerçekleştirilen KAS işlemlerine odaklanmakta; hastaların demografik özellikleri, tıbbi öyküleri, işlem sırasındaki teknik detaylar ve uzun vadeli sonuçları değerlendirilmektedir. İşlem öncesi, sırası ve sonrası gelişen komplikasyonlar, inme gelişimi ve kullanılan teknik/malzeme farklılıklarının prognoza etkisi analiz edilmiştir. Toplam 140 KAS prosedürünün verileri retrospektif olarak incelenmiş, semptomatik ve asemptomatik KS'li grupları karşılaştırılmıştır. Semptomatik KS'si olan hastalarda sigara kullanımı, pre-dilatasyon ve filtre kullanımı anlamlı olarak daha yüksek oranda bulunurken; asemptomatik hastalarda hipertansiyon oranı daha yüksek saptanmıştır. Hemodinamik depresyon gelişen ve gelişmeyen hastalar arasında anlamlı fark izlenmemiştir. Restenoz gelişimi ile sigara kullanımı, pre-dilatasyon uygulanması, semptomatik stenoz olması ve yaş ile anlamlı ilişki saptanmıştır. Lojistik regresyon analizinde sigara kullanımı ve pre-dilatasyon restenoz açısından bağımsız risk faktörleri olarak belirlenmiş, ileri yaş ise restenozdan koruyucu bir değişken olarak öne çıkmıştır. Elde edilen bulgular, karotis stentleme sonrası gelişebilecek komplikasyonların öngörülmesinde bazı klinik ve işlemsel faktörlerin belirleyici olabileceğini göstermekte; özellikle modifiye edilebilir risk faktörlerine yönelik önlemlerin, uzun dönem sonuçların iyileştirilmesinde önemli katkı sağlayabileceğini düşündürmektedir.
Multipl sklerozda nörojenik bağırsak disfonksiyonu sıklığı ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Gastrointestinal sistem anormalliklerine MS'li kiĢilerde sıkça rastlanır. Bu çalıĢmada MS'li kiĢilerde hem NBD'nin hem de konstipasyon, fekal inkontinans, diyare ve ĢiĢkinlikten oluĢan bağırsak Ģikâyetlerinin ayrı ayrı görülme sıklığının belirlenmesi; bu yakınmaların sosyodemografik özellikler, hastalık iliĢkili özellikler, beslenme alıĢkanlıkları ve görüntüleme bulgularıyla iliĢkisinin ortaya konulması ve NBD Ģiddetinin yaĢam kalitesine ve yorgunluk durumuna etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıĢtır. ÇalıĢmaya Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Kliniğinde takipli 102 MS olgusu dâhil edilmiĢtir. Olguların sosyodemografik özellikleri, hastalık süreleri, hastalık alt tipleri, EDSS puanları, kullandıkları tedaviler ve görüntüleme bulguları incelenmiĢtir. Beslenme alıĢkanlıkları öz-bildirimli yapılandırılmıĢ değerlendirilme formuyla, fekal inkontinans varlığı ve Ģiddeti WFĠÖ, NBD varlığı ve Ģiddeti NBDÖ ile belirlenmiĢtir. YaĢam kalitesi ve yorguluk durumunun değerlendirilmesi içinse MSQoL-54, FIS ve FSS ölçekleri uygulanmıĢtır. Katılımcıların %49'unda kronik konstipasyon, %22,5'inde kronik diyare, %43,1'inde ĢiĢkinlik ve %27,45'inde fekal inkontinans olduğu ve %86,3'ünde nörojenik bağırsak disfonksiyonu bulunduğu saptanmıĢtır. Eğitim düzeyi düĢük, EDSS değeri yüksek olgularda konstipasyon riskinin artmıĢ olduğu, DMF kullanımının konstipasyona karĢı koruyucu olduğu, düĢük EDSS'li kiĢilerde diyare riskinin daha fazla olduğu ve ĢiĢkinlik geliĢimi üzerinde medeni durumun etkisinin önemli olduğu görülmüĢtür. Torakal kord lezyon sayısının ≥2 olmasının hem WFĠÖ hem de NBDÖ puanının önemli bir yordayıcısı olduğu, EDSS değeri yüksek olgularda ve kadınlarda NBD görülme riskinin artmıĢ olduğu bulunmuĢtur. Bağırsak disfonksiyonu arttıkça yaĢam kalitesinin düĢtüğü ve yorgunluğun arttığı gösterilmiĢtir. Sonuç olarak MS'li kiĢilerin önemli bir kısmında bağırsak Ģikâyetlerinin olduğu ve bu Ģikâyetlerin yaĢam kalitesini olumsuz etkilediği belirlenmiĢtir. Bu çalıĢmada MS'te bağırsak disfonksiyonunun sıklığına dikkat çekilmesi amaçlanmıĢtır. Bağırsak Ģikâyetlerinin erken dönemde tanınması ve tedavilerinin planlanması olguların yaĢam kalitesini artıracaktır.
İskemik ve hemorajik inme klinik parametrelerinin iklime bağlı faktörlerle ilişkisi
Amaç: İklim değişikliğinin bilinen iki sonucu küresel ısınma ve hava kirliliğidir. Çalışmamızın amacı iklim değişikliği meteorolojik ve hava kalitesi faktörlerin iskemik ve hemorajik inme insidansıyla ilişkisini ve klinik parametreler üzerindeki etkisini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: 01 Ocak 2022 – 31 Aralık 2023 tarihleri arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Kliniği servis ve yoğun bakımda 18 yaş üzerinde, ayrıntılı sistemik ve nörolojik muayene, kranial görüntüleme (kranial CT ve / veya MR ) yapıldıktan sonra iskemik ve hemorajik inme tanılarıyla takip edilen 671 iskemik inme, 58 hemorajik inme toplamda 729 inme vakası retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Hemorajik ve iskemik inme olarak sınıflandırılan hastaların insidansının aylara ve mevsimlere göre dağılımı demografik, klinik parametrelerle meteorolojik ve hava kalitesi verileri arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Eylül ayında erkek hastalarda hemorajik inme görülme sıklığı iskemik inme görülme sıklığından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (6/31, %19.35'e karşı 26/361, %7.20, p=.018). Mevsimlere göre iskemik inme sıklığı kıyas edildiğinde, kış (%27.12) ve ilkbahar (%28.17) aylarındaki iskemik inme sıklığının sonbahar (%19.67) mevsimindekine kıyasla anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Mevsimlere göre hemorajik inme yüklerinde de anlamlı bir değişim saptanamadı. Meteorolojik parametrelere göre hemorajik ve iskemik inme yükleri arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. İskemik inme vakalarında, günlük maksimum sıcaklık(°C), günlük minimum sıcaklık(°C), günlük ortalama sıcaklık(°C) ve buhar basıncı(hPa) ile NIHSS skoru arasında anlamlı ve negatif korelasyon saptandı (Spearman rho=–0.098, p=.011, Spearman rho=–0.087 p=. 025, Spearman rho=–0.122 p=.002, Spearman rho=–0.107 p=.005). İskemik inme vakalarında, günlük maksimum sıcaklık(°C), günlük minimum sıcaklık(°C), günlük ortalama sıcaklık(°C) ve günlük buhar basıncı (hPa) ile RANKIN skoru arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif ilişki saptandı (Spearman rho=–0.087 p=.025 Spearman rho=–0.092 p=.018, Spearman rho=–0.122 p=.002,Spearman rho=–0.079 p=.040). İskemik inme vakalarında klinik ve laboratuvar parametreler değerlendirildiğinde; günlük maksimum sıcaklık(°C), günlük minimum sıcaklık(°C) ve günlük ortalama sıcaklık ile sistolik basınç arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif ilişki saptandı ( Spearman rho=–0.114 p=.003, Spearman rho=–0.103 p=.008, Spearman rho=–0.114 p=.003). İskemik inme vakalarında günlük ortalama nispi nem(%) ile sistolik ve diyastolik kan basıncı kan basıncı arasında pozitif korelasyon belirlendi ( Spearman rho=0.120 p=.002, Spearman rho=0.077 p=.042). İskemik inme vakalarında günlük maksimum sıcaklık(°C), günlük minimum sıcaklık(°C), günlük ortalama sıcaklık (°C) ve günlük buhar basıncı (hPa) ile LDL değeri arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif bir ilişki saptandı (Spearman rho=–0.117 p=.018, Spearman rho=–0.100 p=.044, Spearman rho=–0.102 p=.041, Spearman rho=0.113 p=.024). Hemorajik inme ile hastaneye gelen vakalar için PM10 düzeyi ile hemoglobin değeri arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif korelasyon (Spearman rho=–0.259, p=.049). İskemik inme vakaları için SO2 düzeyi ile NIHSS arasında istatiksel olarak anlamlı bir pozitif ilişki vardı (Spearman rho=0.086, p=.025). İskemik inme vakalarında O3 düzeyi ile sistolik kan basıncı arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif ilişki belirlendi (Spearman rho=-0.085, p=.027). İskemik inme vakalarında SO2 düzeyi ile trigliserit düzeyi arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif bir ilişki vardı (Spearman rho=-0.120, p=.024). İskemik inmede vakalarında yaş, DM ( 3 kat) ve hemoglobin anlamlı risk faktörü olarak belirlendi (p=<.001, p=<.001, p=.034). Hemorajik inme vakalarında sistolik ve diyastolik kan basıncı artt Sonuçlar: Kış ve ilkbaharda iskemik inme, sonbahara göre daha fazladır. Eylül'de erkeklerde hemorajik inme daha sık görülmüştür. Günlük maksimum, minimum, ortalama sıcaklık, buhar basıncı ve çevresel parametreler, iskemi inme şiddeti (NIHSS) ve fonksiyonelliği (RANKIN) ile ilişkilidir. İskemik inme vakalarında, SO2 düzeyi ile NIHSS arasında anlamlı pozitif bir ilişki bulunmuştur, bu da hava kirliliğinin inme şiddetini artırabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, O3 düzeyi ile sistolik kan basıncı arasında negatif bir ilişki saptanmış, SO2 düzeyi ile trigliserit düzeyi arasında ise negatif ilişki belirlenmiştir. Yaş, diyabet (DM) ve hemoglobin düzeyleri iskemik inme için önemli risk faktörleri olarak belirlenmiştir. Hemorajik inme vakalarında ise, sistolik ve diyastolik kan basıncı inme riskini artırıcı faktörler olarak öne çıkmıştır. Bu bulgular, çevresel faktörlerin ve klinik risk parametrelerinin inme vakalarının yönetiminde önemli bir rol oynadığını ve sağlık politikalarının bu faktörleri göz önünde bulundurarak şekillendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: İklim değişikliği, iskemik inme ,hemorajik inme, meteorolojik parametreler, hava kalitesi
Epilepside serum alfa-(1,6)-fukoziltransferaz (FUT8) seviyesinin tanı ve klinik özellikler ile ilişkisi
Bu çalışma, yetişkin epilepsi hastalarında serum alfa-(1,6) fukozil transferaz (FUT8) enzim düzeylerinin tanı değeri ve klinik özelliklerle ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Daha önce çocukluk çağında epilepsi ve özellikle dirençli epilepsi grubunda FUT8 düzeyinin yüksek olduğu bildirilmişken, bu çalışmada erişkin bireylerdeki düzeyler ilk kez değerlendirilmiştir. Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı ile yürütülen çalışmada 96 erişkin epilepsi hastası ve 54 sağlıklı kontrol bireyi yer almıştır. Katılımcıların klinik, demografik, elektroensefalografik (EEG) ve radyolojik verileri kaydedilmiş; serum FUT8 düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Elde edilen veriler, epilepsi grubuyla kontrol grubu arasında karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Çalışmada epilepsi grubunda FUT8 düzeyleri, kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Ayrıca FUT8 düzeylerinin cinsiyet, yaş, BMI, nöbet tipi, epilepsi süresi, nöbet sıklığı, EEG ve MRG bulguları ya da kullanılan antiepileptik ilaç türü gibi değişkenlerle anlamlı bir ilişkisi gösterilmemiştir. Korelasyon analizlerinde de FUT8 düzeyleri ile klinik değişkenler arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır Bu bulgu, çocukluk çağı epilepsisinde bildirilen yüksek FUT8 düzeylerinin aksine, yaşla birlikte olası epigenetik mekanizmaların (örneğin DNA metilasyonu ve mikroRNA aracılı translasyonel baskı) FUT8 ekspresyonunu azaltabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, glikozilasyon bozukluklarının epileptogenezde rol oynayabileceği ve düşük FUT8 seviyelerinin nöronal yüzey proteinlerinin işlevini bozarak sinaptik dengesizlik yaratabileceği hipotezini desteklemektedir. Bu enzim, nöroinflamasyon ve mikroglia duyarlılığı üzerinden epileptik yatkınlığı etkileyebilecek potansiyel bir biyobelirteç olarak değerlendirilmektedir. Elde edilen sonuçlar, FUT8 enziminin epilepsi tanısında potansiyel bir biyobelirteç olarak değerlendirilebileceğini, ancak klinik değişkenlerle ilişkili olmadığını göstermektedir. Bu sonuçlar, epileptogenezde glikozilasyon ve yaşa bağlı epigenetik düzenleme mekanizmalarının daha ayrıntılı araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Literatürde FUT8'in erişkin epilepsi hastalarındaki düzeylerini değerlendiren ilk çalışma olması açısından, bu araştırmanın önemli bir katkı sunduğu düşünülmektedir
Obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında triptofan, kinürenin seviyeleri ve bunun gündüz aşırı uykululuk durumu ile ilişkisi
Bu çalışma, obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS) hastalarında triptofan (TRP), kinürenin (KYN) ve diğer kinürenin yolağı düzeylerinin araştırılması, bu biyobelirteçler ile hastalık şiddeti, gündüz aşırı uykululuk durumu ve polisomnografik parametreler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesini amaçlamıştır. Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı ile yürütülen çalışmada polisomnografi tetkiki yapılan erişkin 77 OSAS hastası ve 70 OSAS saptanmayan sağlıklı kontrol bireyi yer almıştır. Katılımcıların klinik, demografik, polisomnografik verileri kaydedilmiştir. Katılımcılar apne-hipopne indeksi (AHI) değerlerine göre hafif, orta ve ağır OSAS olarak, Epworth Uykululuk Ölçeği (Epworth Sleepiness Scale, ESS) skorlarına göre normal, artmış ve şiddetli artmış olarak alt gruplara ayrılmıştır. Serum TRP, KYN ve diğer metabolit düzeyleri yüksek performanslı sıvı kromatografi (HPLC) yöntemiyle ölçülmüş, ayrıca KYN/TRP oranı hesaplanmıştır. Elde edilen bulgulara göre, TRP düzeyleri gruplar arasında farklılık göstermemiştir. Buna karşın, KYN düzeyleri OSAS hastalarında kontrollere kıyasla daha yüksek bulunmuş, özellikle hafif OSAS grubunda belirgin bir artış saptanmıştır. KYN/TRP oranı gruplar arasında anlamlı bir farklılık göstermemiştir. Kinürenik asit (KYNA) düzeyleri, ESS skoru şiddetli artmış grupta, artmış gruba göre daha yüksek bulunmuştur. Diğer metabolitlerin düzeyleri gruplar arasında farklılık göstermemiştir. KYN ve KYNA düzeyleri ODI ile pozitif, minimum oksijen satürasyonu ve uyku ile uyanıklık sırasındaki ortalama oksijen satürasyonu ile negatif korelasyon göstermiştir. Sonuçlar, OSAS varlığı ile KYN düzeyleri arasında ve hipoksemi parametreleri ile hem KYN hem KYNA düzeyleri arasında anlamlı ilişkiler olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda KYN ve KYNA, hastalık yükünü yansıtan aday biyobelirteçler olarak değerlendirilebilir ve OSAS'ın risk sınıflandırması ile tedavi takibinde potansiyel bir değer taşıyabilir. Özellikle hafif OSAS grubunda saptanan yüksek KYN düzeyi, bu metabolitin daha erken tanı için bir fırsat sunabileceğine işaret etmektedir. KYNA düzeyleri ile ESS skorları arasındaki ilişkinin ise gündüz aşırı uykululuğun çok faktörlü yapısını yansıtabileceği öngörülmektedir. Bu çalışma, literatürde yeterince araştırılmamış bir alanı ele almakta ve polisomnografi, biyokimyasal analizler ve klinik verileri bir araya getiren kapsamlı bir değerlendirme yoluyla, bu konudaki teknik açıdan en ayrıntılı araştırmalardan birini sunmaktadır. Birlikte ele alındığında, bu bulgular OSAS'ta kinürenin yolağının patofizyolojik önemine dair anlayışımızı derinleştirmekte, potansiyel klinik etkilerini ortaya koymakta ve bu gözlemleri doğrulamak ve translasyonel değerinin güçlendirilmesi için daha fazla doğrulayıcı ve büyük ölçekli çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Genel olarak, bu çalışma, kinürenin yolağının OSAS'ta gelecekteki araştırmalar için umut verici bir yol olarak konumlandırılmasına katkıda bulunmaktadır.
İskemik serebrovasküler hastalıklarda serum trimetilamin N-oksit düzeyinin araştırılması
İskemik inme, dünyada mortalite ve morbiditenin önde gelen nedenlerinden biridir. Son yıllarda bağırsak mikrobiyotasının metabolitlerinden trimetilamin N-oksit (TMAO), ateroskleroz, kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıklarla ilişkili bulunmuştur. Artan kanıtlar, TMAO'nun tromboz, inflamasyon ve vasküler fonksiyon bozukluklarına katkıda bulunarak iskemik inme riskini artırabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmada, iskemik serebrovasküler hastalık tanısı alan bireylerde serum TMAO düzeylerinin değerlendirilmesi, bu düzeylerin demografik veriler, risk faktörleri, klinik parametreler, tedavi yöntemleri ve prognoz ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, 10 Mayıs 2023 ile 30 Nisan 2024 tarihleri arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Konya Şehir Hastanesi nöroloji kliniklerine başvuran 228 iskemik inme hastası ile 37 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Katılımcılardan başvuru anında ve 7. günde kan örnekleri alınarak serum TMAO düzeyleri ölçülmüş ve bu değerler hastaların klinik (NIHSS, MRS), laboratuvar ve radyolojik (infarkt volümü, ASPECTS) bulgularıyla karşılaştırılmıştır. Başvuru anındaki TMAO düzeyleri, hipertansiyonu olan hastalarda olmayanlara göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Yüksek başlangıç TMAO seviyelerinin; inme şiddeti (NIHSS), fonksiyonel bağımlılık (MRS) ve infarkt volümü ile pozitif yönde korele olduğu görülmüştür. Minör, majör ve endovasküler tedavi uygulanan hasta gruplarında TMAO seviyeleri 7. günde anlamlı şekilde düşerken, geçici iskemik atak (TİA) ve karotis stent gruplarında ise yükselmiştir. Başvuru ve 7. gün arasındaki TMAO düzeyindeki düşüş ("TMAO değişimi"), daha geniş infarkt hacmi ve daha kötü klinik sonuçlarla ilişkili bulunmuştur. Buna karşın, 7. günde daha yüksek ölçülen TMAO düzeyleri, 3. ayda daha iyi fonksiyonel sonuçlarla (düşük MRS) ilişkilendirilmiştir Serum TMAO düzeyi, iskemik serebrovasküler hastalıklarla ilişkili biyobelirteçlerden biri olabilir. Bu çalışmada elde edilen veriler, TMAO'nun hem inme gelişiminde hem de prognozun belirlenmesinde potansiyel bir rolü olabileceğini göstermektedir. İskemik serebrovasküler olaylarda statik bir risk faktörü olmaktan çok, dinamik bir prognostik biyobelirteç olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle başvuru ve 7. gün TMAO düzeyleri arasındaki değişim, hastanın klinik prognozunu öngörmede değerli bir araç olabilir. Gelecekte yapılacak geniş örneklemli ve prospektif çalışmalar, TMAO'nun klinik kullanımdaki yerini daha net ortaya koyacaktır. Anahtar Sözcükler: TMAO; inme; Endovasküler tedavi, ıvTPA, stent.
Orta serebral arter okluzyonu nedeniyle mekanik trombektomi yapılan hastalarda prognostik skorlama sistemi: Danger bells
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışma, akut orta serebral arter (MCA) oklüzyonu nedeniyle mekanik trombektomi uygulanan hastaların verilerini prospektif olarak toplayarak, başvuru sırasında inme şiddeti, ASPECT skoru, demografik özellikler, risk faktörleri ve laboratuvar değerlerini bir arada değerlendirip yeni bir puanlama sistemi oluşturmayı; bu puanlama sistemi ile prognoz arasında bir ilişki olup olmadığını belirlemeyi amaçlamaktadır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Araştırma Samsun Üniversitesi Tıp Fakültesi Yerel Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (2023/20/3). Çalışmaya, 18-82 yaş aralığında, ilk 6 saat içinde başvuran, MCA M1 oklüzyonu tespit edilen ve başarılı mekanik trombektomi yapılan hastalar prospektif olarak dahil edilmiştir. Hastaların başvuru anındaki inme şiddeti, BT-ASPECT skoru, demografik verileri, risk faktörleri ve laboratuvar verileri kaydedilmiştir. Temel değerlendirme, 90. gün mRS (modified Rankin Scale) skoru üzerinden yapılmıştır. Tüm veriler tek değişkenli analizler ile çok değişkenli logistik regresyon analizleri incelenmiştir. Regresyon katsayılarına dayalı bir puanlama sistemi oluşturulmuştur. Sistem, ROC analizi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS (Version 22.0, SPSS Inc., Chicago, IL, ABD) yazılımı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. BULGULAR: Çok değişkenli logistik regresyon analizinde, yaş, diyabet varlığı, sigara kullanımı, lökosit yüksekliği, hemoglobin düşüklüğü, glikoz yüksekliği ve BT-ASPECT skorunun düşüklüğü gibi faktörler, klinik sonuçlar üzerinde anlamlı etkiler göstermiştir. Sayısal değişkenler için cut-off noktaları belirlenmiş; regresyon katsayılarına dayalı puanlama sistemi oluşturulmuştur. Bu sistemde lökosit yüksekliği 2 puan, diğer değişkenler 1 puan değerinde puanlanmıştır. Toplamda 10 puanlık bu skorlama, kötü klinik sonuçları öngörmede DANGER BeLLS adı verilmiştir. ROC analizi sonucunda bu skorlama sisteminin klinik kötü sonuçları tahmin etme duyarlılığı %75,9 ve özgüllüğü %85,1 olarak bulunmuştur. SONUÇ: Yeni oluşturulan DANGER BeLLS skorlama sistemi, bileşenleri açısından literatürle uyumludur ve mevcut skorlama sistemlerine göre daha kapsamlı, yüksek duyarlılık ve özgüllük sunmaktadır. Çalışmamızın eksternal validasyona ihtiyaç duyduğu sonucuna varılmıştır.
Progresif supranükleer palsi ve alt tiplerinde okülomotor belirteçlerin tanısal değerinin video-okülografi ile incelenmesi
Progresif Supranükleer Palsi (PSP), supranükleer vertikal bakış paralizisi, simetrik akinetik aksiyal rijidite, postüral instabilite ve frontal bilişsel bozukluklarla tanımlanan, geniş bir spektrumu etkileyen, heterojen klinik özelliklere sahip, tauopati olarak kabul edilen nörodejeneratif bir hastalıktır. Bu çalışmada PSP'yi idiyopatik Parkinson hastalığı (iPH)'ndan ayırmada video okülografik (VOG) parametrelerin duyarlılığı ve özgüllüğünün saptanması ve bu belirteçlerin çeşitli PSP alt tiplerini tanımlamada tanısal faydasının belirlenmesi amaçlandı. Bu prospektif kesitsel çalışmaya, muhtemel PSP tanısı almış hastaların yanı sıra iPH hastaları ve sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grupları dahil edilmiştir. Okülomotor işlevler, yavaş takip, horizontal ve vertikal refleks sakkadlar ile self-paced sakkadlar gibi parametreler değerlendirilmiştir. Beyin Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) kullanılarak destekleyici tanısal parametre olarak incelenmiştir. PSP hastaları ile iPH ve kontrol grubu arasında VOG parametrelerinde anlamlı farklılıklar gözlenmiştir. Vertikal sakkadlara ait değerlendirmelerde, refleks sakkadların latans ve tepe hızlarının özellikle PSP hastalarında bozulduğu izlenmiştir. Alt tip analizinde, PSP-Richardson sendromu (PSP-RS) ile PSP-parkinsonizm (PSP-P) arasında belirgin fark bulunmamıştır. MRG, PSP tanısını doğrulayıcı sonuçlar vermiştir. Sonuç olarak, VOG, PSP'nin erken tanısında ve diğer parkinsonizm türlerinden ayırt edilmesinde yüksek duyarlılık ve özgüllük sağlayan değerli bir non-invaziv yöntem olup, hedefe yönelik tedavi yaklaşımlarına rehberlik edebilir.
Kuprizon modelinde periferal nonspesifik uyarılmış Tlenfosit çalışması:Alternatif bir bakış
Melike Çakan Ercan, Kuprizon Modelinde Periferal Nonspesifik Uyarılmış T Lenfosit Çalışması:Alternatif Bir Bakış, Multipl Skleroz, merkezi sinir sisteminin kronik demiyelinizan bir hastalığıdır. Patofizyolojisinde nöroinflamasyon ve nörodejenerasyonun birlikte bulunduğu gösterilmiştir. Ancak başlatıcı faktörün ne olduğu henüz aydınlatılamamıştır. Literatürde MS'in değişik yönlerini konu alan birçok deneysel hayvan modeli mevcuttur. Ancak bu modellerden hiçbiri MS'in patofizyolojisini tümüyle açıklayamamaktadır. Çalışmamızda, özgül olmayan bir uyarımla aktifleştirilmiş periferal T lenfositlerin MSS'deki demiyelinizasyona katkısını incelemek amacıyla basamaklı bir deney modeli oluşturulmuştur. Öncelikle sağlıklı farelerde yapılan biyodağılım çalışmalarıyla, aktifleştirilmiş T lenfositlerin MSS'e naif T lenfositlerden daha fazla göç edebildiği ve lenfositlerin elde edildiği lenfoid organın bu göçte etkili olmadığı saptanmıştır. Kuprizonlu toksik demiyelinizasyonun indüklendiği farelerde yapılan biyodağılım çalışmalarında, oligodendrosit hasarı gibi nörodejenerasyon ve lokal inflamasyon oluşturabilecek koşulların varlığında hem naif hem aktif T lenfositlerin MSS'e yöneliminin arttığı gösterilmiştir. Deneylerde, T lenfosit aktivasyonun organlara yönelimi artırdığı, bu artışın omurilik ve beyin için belirgin olduğu gösterilmiştir. Toksik demiyelinizasyona sahip fare grubunda T lenfosit enjekte edilmiş ve böylece çift indüksiyon sağlanmış fare grubunda da deneysel otoimmün ensefalomiyelit (DOE) skorlarında belirgin artış görülmemiştir. Nörolojik fonksiyonel kötüleşmeyi tespit edebilmek için eklenen davranış deneylerinde çift indüksiyon uygulanan farelerde ve kuprizonlu farelerde kontrol gruba göre lokomosyonda kötüleşme, allodini ve artmış anksiyete semptomları olduğu gösterilmiştir. Histopatolojik incelemelerle, kuprizonun tek başına uygulandığında yaygın demiyelinizasyona, mikroglia aktivasyonuna ve mikroglia sayısında artışa yol açabildiği saptanmıştır. Bu etkiler, T lenfosit enjeksiyonunun deneye dahil edilmesi ile birlikte daha belirgin hale gelmiştir. Çalışmamızda, özgül olmayan bir uyarımla aktifleştirilen periferal T lenfositlerin MSS'deki demiyelinizasyona histopatolojik ve klinik düzeyde katkı sağladığı kanıtlanmıştır. Ayrıca önerilen modelde lokal inflamasyonun ve nörodejenerasyonun baskın olması nedeniyle progresif MS modellerine bir alternatif sunabileceği düşünülmüştür.
Koroid pleksus, beyin hacimleri ve nörofilaman hafif zincir düzeylerinin radyolojik izole sendrom, multipl skleroz ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmalı analizi
Multipl skleroz (MS) santral sinir sisteminin nöroinflamatuar ve nörodejeneratif hastalığıdır. Radyolojik İzole Sendrom (RİS) ise beyin veya omurilik görüntülemesinde rastlantısal olarak saptanan, demiyelinizan beyaz cevher lezyonlarını ifade etmekte olup günümüzde MS spektrumunun bir parçası olarak kabul edilmektedir. Koroid pleksus hacmi son yıllarda bir biyobelirteç adayı olarak değişik nörolojik hastalıklarda çalışılmaktadır. Bu çalışmada koroid pleksus hacminin MS spektrumunda bir biyobelirteç adayı olarak değerini göstermek ve koroid pleksus hacminin bölgesel beyin hacmi ve nörofilaman hafif zincir (NFL) ile ilişkisini göstermek amaçlanmıştır. Çalışmaya 16 RİS, 48 (34 Hafif ve 14 Ağır) Ataklarla Seyreden MS (RRMS), 16 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Hastalar bazal ve birinci yıl görüntüleme ve NFL tayini için serum örneği alınmıştır. Hastaların koroid pleksus hacimleri ve bölgesel beyin hacimleri hesaplanmıştır. Kontrol grubuna kıyasla RİS ve MS gruplarının koroid pleksus hacmi genişlemiştir. Beyaz cevher, korpus kallozum, lateral ventrikül, talamus, kaudat, putamen, pallidum ve hipokampüs hacimlerinde gruplar arasında farklılık saptanmıştır (p<0,05). Artmış koroid pleksus hacmi yaş, IgG indeksi, lezyon volümü, lateral ventrikül hacmi ile pozitif; talamus, putamen, hipokampüs hacimleri ile negatif yönde ilişkilidir. Serum NFL seviyesi ile beyaz cevher, talamus ve putamen hacimleri ile ters, lezyon yükü ile doğru orantılı ilişki bulunmuştur. Koroid pleksus hacmi ve serum NFL düzeyi arasında ilişki saptanmamıştır. Koroid pleksus hacmi multipl lineer regresyon modelinde talamus atrofisini öngörmektedir (=-0,159, p=0,035). 1 yıllık takipte bölgesel beyin hacimleri ve NFL düzeylerinde anlamlı fark saptanmamıştır. Koroid pleksus hacmi MS spektrumunun prognoz tayininde kullanılabilecek bir biyobelirteçtir.
İlaç aşırı kullanım başağrısında belirleyici özellikler ve ağrı duyarlılığının değerlendirilmesi
Migren hastalarında, akut migren atağı esnasında, normalde ağrı cevabı oluşturmayan uyaranlara karşı aşırı duyarlılık bildirilmektedir. Bu çalışmada, kronik migren ve ilaç aşırı kullanım başağrısı olan hastalarda (İAKB+KM) demografik, klinik ve başağrısı özellikleri, eşlik eden hastalıklar, ağrı duyarlılığı özellikleri ve kronikleşme ile ilişkili risk faktörleri, epizodik migrenli (EM) ve sağlıklı kontrol (K) gruplarıyla karşılaştırarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yetişkin katılımcılar, prospektif olarak 3 farklı gruba dahil edilmiştir. Demografik özellikler, klinik, laboratuvar ve nörogörüntüleme bulguları, MIDAS, Allodini Semptom Kontrol Listesi (ASC-12), Beck Depresyon ve Anksiyete Envanteri skorları kaydedilmiştir. Ağrı duyarlılığı tipi ve santral sensitizasyon uzaysal özelliklerini nicelendirmek için çeşitli duyusal testler (pinprick hiperaljezi, fırça allodinisi, soğuk allodinisi ve temporal sumasyon) sefalik (sol alın) ve ekstra-sefalik (sol ön kol anterior) bölgelere uygulanmıştır. Gruplar arasındaki farklılıklar ve risk faktörleri analiz edilmiştir. Çalışmaya toplamda 90 katılımcı (her grupta 30 kişi) dahil edilmiştir. Yaş ve cinsiyet (kadın hakimiyeti) açısından gruplar arasında farklılık saptanmamıştır. İAKB+KM hastalarında, K grubuna kıyasla daha yüksek BMI, açlık kan şekeri, total kolesterol ve daha düşük demir bağlama kapasitesi düzeyleri gözlenmiştir. İAKB+KM hastalarında migren hastalık öyküsü, atak süresi, sıklığı, şiddeti, triptan kullanımı, kombine analjezik kullanımı, MIDAS, Beck Depresyon ve Anksiyete, ASC-12 skorları EM'ye kıyasla istatistiksel olarak anlamlı ve yüksek bulunmuştur. Tüm İAKB+KM hastaları, atakları için düzenli olarak ağrı kesicilerini almak zorunda olduklarını ve bir dozu kaçırma olasılığının onları endişeli veya rahatsız ettiğini belirtmişlerdir. İAKB+KM grubundaki %70 hasta, ağrı kesicileri almayı bırakabilmiş olmayı istediklerini ve ağrı kesicilerinin zararlı olabileceğini bildiklerini ifade etmişlerdir. Duyusal muayenelerde, İAKB+KM ve EM hastalarında hem sefalik hem de ekstra-sefalik bölgede soğuk allodini saptanmıştır. İAKB+KM 'de EM ve K'e kıyasla istatistiksel olarak anlamlı ve daha yüksek skorlar bildirilmiştir. Pinprick hiperaljezisi ve temporal sumasyon her iki grup migrenli hastada sefalik bölgede tespit edilmiş ve İAKB+KM grubunda EM ve K gruplarına kıyasla istatistiksel olarak daha yüksek skorlar bildirilmiştir. ASC-12 anketinde saç tararken, gözlük takarken, lens takarken, kolye takarken, dar kıyafetler giyerken, yüzünü veya başını yastığa koyarken, sıcak (örneğin, pişirme, sıcak suyla yüz yıkama) ve soğuk (örneğin, buz torbası kullanma, soğuk suyla yüz yıkama) maruziyetinin, ağrı hassasiyeti duyusal muayene modaliteleriyle ilişkili olduğu bulunmuştur. Ağrı duyarlılığı muayeneleri, başağrısının patofizyolojisini anlama açısından kalitatif ve kantitatif bulgular sunmaktadır. İAKB+KM hastalarında metabolik sendrom, depresif özellikler, ciddi engellilik ve belirgin sefalik ve ekstra-sefalik ağrı duyarlılığı saptanmıştır. Ağrı duyarlılığının, kronikleşme ve daha yüksek engellilik düzeyleri ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Ağrı modülasyon sistemleri, İAKB+KM hastalarında EM ve K gruplarına kıyasla belirgin şekilde değişmiştir. Kronikleşme-ilişkili risk faktörlerin belirlenmesi ve santral duyarlılaşmanın nicelendirilmesinin, kronik başağrısı hastalarında patogeneze ışık tutması yanında kişiselleştirilmiş tedavi seçeneklerini belirlemede de değerli olacağını düşündürmektedir.
Nusinersen tedavisi alan erişkin Spinal Musküler Atrofi (SMA) hastalarında inflamasyon ve glial hücre aracılı biyobelirteçlerin tespiti
Spinal musküler atrofi (SMA), ilerleyici motor nöron kaybı ile karakterize kalıtsal bir hastalıktır. Günümüzde, SMA patogenezinin sadece motor nöron dejenerasyonuyla kısıtlı olmadığı, başta glial hücreler ve nöroinflamasyon olmak üzere birçok farklı hücre ve doku tipinin sürece katkı sağladığı düşünülmektedir. Bu çalışmada, glial hücre ve nöroinflamasyon ilişkili moleküllerin sürece katkısını tanımlamak ve tanısal ve/veya tedavi yanıtını değerlendiren biyobelirteçler saptamak amaçlanmıştır. Nusinersen tedavisi alan 24 erişkin SMA hastası ve 12 kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Glial hücre ilişkili olan (GFAP ve GDNF) ve nöroinflamatuvar etkinlik gösteren (YKL-40 ve IL-6) dört molekül seçilerek, bu moleküllerin beyin omurilik sıvısı (BOS) örneklerindeki düzeyleri, hastalarda nusinersen tedavisi öncesi ve tedavinin 15.ayında değerlendirilmiştir. Ayrıca, kontrol grubu ile yapılan karşılaştırmalar sonucu patogeneze olan katkıları tartışılmıştır. Kontrol grubuna kıyasla SMA hastalarının GFAP ve IL-6 seviyeleri yüksek (p<0,05) ve GDNF düzeyi düşüktür (p<0,05). ROC eğrisi analizlerinde GFAP molekülünün tanısal karar verdiriciliği, sınır ≥6,12 ng/ml alındığında, %87,5 duyarlılık ve %100 özgüllüktedir. Farklı biyomolekül değerleri (GFAP, GDNF ve YKL-40) birleştirilerek oluşturulan lojistik regresyon modelinde ise eğri altında kalan alan 1,0 değerine ulaşmıştır (p<0,001). Tedavi altında IL-6 ve YKL-40 düzeyleri azalmış olup; GDNF düzeylerinde artış gözlenmiştir (p<0,05). Yüksek BOS GFAP seviyeleri daha iyi klinik sonlanım ile ilişkilendirilmiştir (OR= 0,624, p<0,05). Bulgular, glial hücrelerin ve nöroinflamatuvar değişikliklerin SMA patogenezine katkısını doğrular. GFAP, SMA hastalığı hem tanısal hem de prognostik önemi olan bir belirteçtir ve yüksek seviyeleri daha iyi klinik sonlanımla ilişkilidir. Glial hücrelere yönelik yeni tedaviler ve anti-inflamatuvar ajanlar mevcut tedavilerin klinik faydası üzerine olumlu etki yapabilir.
Kritik hastalık miyopatisi elektrofizyolojik tanısında stimulus - birleşik kas aksiyon potansiyeli genlik / alan / süre yanıt eğrisi çalışması
Yoğun bakım ünitesinde edinilmiş güçsüzlüğün en sık nedenleri olan kritik hastalık miyopatisi (KHM) ve kritik hastalık nöropatisi (KHN) sık görülen, uzamış mekanik ventilasyon ve hospitalizasyon süresi, artmış maliyet, morbidite ve mortalite ile ilişkili olan edinilmiş nöromusküler disfonksiyon tablolarıdır. Daha iyi prognozlu olması, rehabilitasyon ile tam düzelme mümkün olması nedeniyle bazı yoğun bakım popülasyonlarında %100'e varan oranda görülebilen KHM'nin erken dönemde saptanabilmesi önemlidir. Sinir iletim çalışmalarında hem KHM hem de KHN'de birleşik kas aksiyon potansiyeli (BKAP) amplitüdünde (BKAPAmp) düşüklük izlenirken, KHM'de BKAP negatif tepe süresinde (BKAPSüre) hem distal hem de proksimal uyarımda senkron dispersiyon (uzama) gözlenmektedir. Bu çalışmada, KHM elektrofizyolojik tanısında, BKAPSüre uzamasının bazı hastalarda gözlenememesi veya sınırda bulunması nedeniyle, submaksimal uyarım şiddetlerindeki BKAPSüre incelenerek KHM'nin gelişiminin daha erken dönemde tahmini ve daha özgül bir şekilde ortaya konması için yeni parametrelerin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma, EMG sonrası KHM/KHNM tanısı alan 11 hasta ile 12 sağlıklı bireyde, ulnar sinir uyarımı ve ADM kasından kayıtla gerçekleştirilmiştir. İlk BKAP saptanan minimal (UMin) ve maksimal BKAP uyarım şiddeti (UMax), ardından (UMax – UMin) aralığı 4 eşit parçaya bölünerek 4 tane yüzdelik uyarım şiddeti (U%20, U%40, U%60, U%80) daha belirlenmiştir. Her 6 uyarım şiddetinde elde edilen BKAPAmp, BKAPSüre, her bir uyarım şiddetinde elde edilen BKAPSüre'nin maksimum BKAPSüre'ye oranı hesaplanmıştır (MaxOran_Süre_UMin, MaxOran_Süre_U%20, MaxOran_Süre_U%40, MaxOran_Süre_U%60, MaxOran_Süre_U%80). BKAPSüre hasta grubunda tüm uyarım şiddetlerinde kontrol grubuna göre uzun iken en belirgin farklılık UMin ve U%20 şiddetindeydi. Daha önemli olarak, çalışmamızda 2 hastada supramaksimal uyarım şiddetlerinde BKAPSüre uzaması saptanmamasına karşın, bu uyarım şiddetlerinde bu hastalarda da uzama saptanmıştır. BKAPSüre hastalarda UMin şiddetinde maksimum ve uyarım şiddeti arttıkça giderek kısalırken, kontrollerde UMin şiddetinde minimum ve uyarım şiddeti arttıkça giderek uzuyordu. Bununla uyumlu olarak, hastalarda MaxOran_Süre_UMin ve MaxOran_Süre_U%20 oranları kontrollere göre anlamlı derecede büyüktü. KHM için tanısal BKAPSüre uzaması, rutin incelemelerde kullanılan supramaksimal uyarım şiddetine göre, daha düşük uyarım şiddetlerinde (UMin ve U%20) belirgin ve yüksek bir duyarlılıkla saptanmıştır. Literatürde ve çalışmamızda BKAPSüre uzamasının bazı hastalarda supramaksimal uyarım şiddetinde saptanmaması göz önüne alındığında bu bulgumuz özellikle erken dönemde elektrofizyolojik duyarlılığı yükseltmekte olup ek bir teknik donanım ve zaman gerektirmemesi ile de oldukça kullanışlıdır. Bu bulgunun, KHM'de farklı uyarım şiddetlerinde uyarılan farklı kas liflerinin membran uyarılabilirliğinde azalmanın farklı düzeylerde gerçekleşmesinden ve bu liflere ait aksiyon potansiyellerinin neden olduğu elektriksel faz iptalinden kaynaklandığı düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: sinir iletim çalışması, kritik hastalık miyopatisi, BKAP negatif tepe süresi, senkron dispersiyon
Primer ve sekonder progresif multipl skleroz hastalarında üst ekstremite ve alt ekstremite fonksiyonlarının karşılaştırılması
Multipl skleroz, santral sinir sisteminin demiyelinizasyon, aksonal dejenerasyon, inflamasyon, astrogliozis ile karakterize, ön planda beyaz cevherin tutulduğu, korteksi, derin gri cevheri de etkileyebilen kronik nörodejeneratif bir hastalığıdır. Hastalığın üç alt tipi bulunmaktadır. Relapsing remitting multipl skleroz (RRMS) %85 oranla en sık görülen alt tipidir, RRMS hastalarında özürlülüğün ilerlemesiyle ortaya çıkan sekonder progresif multipl skleroz (SPMS) ve en baştan itibaren progresif seyir gösteren primer progresif multipl sklerozdur (PPMS). Çalışmada PPMS ve SPMS hastalarında üst ve alt ekstremite fonksiyonları karşılaştırıldı. Çalışmaya EDSS (Expanded Disability Status Scale) skoru 4.0-8.5 arasında 27'si PPMS, 38'i SPMS olan toplam 65 progresif MS hastası dahil edildi. Kadın/erkek oranı 1,6/1 bulunmuştur. Çalışmada EDSS skoru birbirine yakın olan hastalarda PPMS'de üst ekstremite ince motor becerisinin ve yürüme becerisinin SPMS'e göre istatistiksel olmasa da göreceli olarak daha iyi olduğu bulunmuştur.
Multipl sklerozun periferik sinirler üzerine etkisinin araştırılması
Multipl skleroz enflamasyon, demiyelinizasyon ve akson hasarı ile karakterize otoimmün bir santral sinir sistemi hastalığıdır. Multipl Skleroz'un farklı kliniklerle seyreden relapsing remitting, sekonder ilerleyici ve primer progresif olmak üzere üç alt tipi vardır. Bu çalışmada multipl skleroz hastalarında periferik sinir tutulumu ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza katılan hastaların 35'i (%70,0) Relapsing Remitting Multipl Skleroz ve 15'i (%30,0) Sekonder Progresif Multipl Skleroz hastasıydı. Hastaların semptomlarının başlangıç yaş ortalaması 30.44±1.06 yıl, Genişletilmiş Multipl Skleroz Özürlülük Skalası (EDDS) puan ortalaması 2.97±2.58 puan ve çalışmaya katılan hastaların 12'sinin (%24,0) polinörapatisi mevcuttu. Kontrol grubunda 3 kişide (%6,0) polinöropati tespit edildi. Çalışmamızda erkek hastalarda periferik sinir tutulumunun kadın hastalara göre daha yüksek olduğu belirlendi. Hastalık gelişme süresi ile Genişletilmiş Multipl Skleroz Özürlülük Skala puanı arasında pozitif yönlü çok güçlü bir korelasyon olduğu tespit edildi. Çalışmada multipl skleroz hastalarının literatürle uyumlu olarak daha çok kadınlarda görüldüğü, hastalık süresi arttıkça EDDS puanlarında artış olduğu ve erkeklerde polinöropati sıklığının kadınlara göre yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca çalışmada kontrol grubunda polinöropati sıklığının beklenenin üzerinde olduğu tespit edilmiştir.
Alzheimer hastası ile bakıcısının eğitim durumu, akrabalık derecesi ve hanenin gelir düzeyi ile hasta ve bakıcının nöropsikometrik durumu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Günümüzde tıbbın gelişmesi ile birlikte dünya nüfusunun yaşam süresi uzamakta ve uzayan yaşam süresi de beraberinde yaşlılıkla artan kronik hastalıkların artmasına neden olmaktadır. Alzheimer hastalığında yıkım sürecinin 8 ila 10 yıl olduğu ve bu dönemlerde hastaların ileri derece bakım seviyesine ve gözetime ihtiyaç duyduğu bilinmektedir. Bu süreçte özellikle bakıcı desteğinin önemi bir yana destek veren bakıcılarda da psikolojik ve fiziksek çökkünlüklerin oluşması kaçınılmazdır. AH nın yaşam kaliteleri de hastalıklarının ağırlık dereceleri ile ilişkilidir. Demanslılarda görülebilecek kognitif, davranışsal ve psikiyatrik her türlü bozukluk hastaların ve hastalara bakım verenlerin yaşam kalitelerini düşürmektedir. Bakım verenlerde psikiyatrik morbiditenin de etnik ve kültürel yapıya göre de değiştiği bilinmektedir. Biz de bu çalışmamızda evde bakımı aile bireyleri ile sağlanan Alzheimer Hastasının ve bu bakımı üstlenen aile bireyinin hayat kalitesi ve ek psikiyatrik bozukluklarını inceledik. Hem hastanın hem de bakıcısının yaşam kalitesi ve depresif bulgularının sosyodemografik özelliklerle etkilenimi, hastalık derecesiyle olan ilişkisini karşılaştırmaya çalıştık. Çalışmamız sonucunda bakıcının yaşam kalitesi ve ruhsal durumuna, hastanın hastalık derecesinden çok, sosyodemografik özelliklerin ve hastaya olan yakınlığının daha fazla etki ettiğini bulduk. Bunun dışında hastanın gündelik bağımsızlığı ile davranış bozukluğunun birbirini etkilediği sonucuna vardık. Bakıcısının farklı sorumlulukları olduğu hastalarda, temel bakım desteği dışındaki Enstrimental işlevlerin daha iyi olduğunu gördük. Tüm bulgularımızın sonucunda, günlük yaşamda kontrollü bir şekilde daha fazla bağımsızlık verilen hastaların daha işlevsel olabileceği ve bu sayede hastanın psikolojik durumunun daha iyi olup, eş zamanlı bakıcı yükünün de azalabileceği kanaatine vardık. Bu çalışma sonunda hastaların ailelerine, destek vericilere ve benzer çalışma yapacaklara çeşitli önerilerimiz bulunmaktadır.
Genç yaş iskemik inme hastalarında telomer uzunluğunun incelenmesi
Telomer uzunluğu sıklıkla biyolojik bir yaşlanma belirteci olarak kabul edilmektedir. Telomer uzunluğunun kardiyovasküler sistemde biyolojik bir yaşlanma belirteci olduğu yapılan birçok çalışma ile desteklenmiştir ve kısa telomer boyu ateroskleroz ile ilişkilendirilmiştir. İnmenin biyolojik yaşlanma belirteci olarak kabul edilen telomer uzunluğuyla ilişkisini inceleyen birkaç çalışma mevcuttur ve bu ilişki bugüne kadar net olarak gösterilememiştir. Çalışmamızda genç yaş iskemik inme hastalarında telomer uzunluğu çalışıldı. Çalışmaya son 3 yılda genç yaş iskemik inme öyküsü olan 60 hasta ve yaş, cinsiyet, inme için risk faktörü olarak tanımlanan benzer hastalık öyküsü olan 40 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu dahil edildi. Her iki grupta PCR yöntemiyle telomer uzunluğu çalışıldı. Çalışmamızda hasta grubunun ortalama telomer uzunluğu (7,52 ± 3,29 kilobaz) anlamlı olarak kontrol grubundaki kişilerin ortalama telomer uzunluğundan literatürden farklı olarak yüksek bulunmuştur. Bununla beraber hasta ve kontrol grubundaki kişilerin telomer uzunluğu sosyo-demografik özellikler ve iskemik inmenin risk faktörleri (sistolik KB, diastolik KB, DM, BMI, homosistein, LDL, nabız, HGB, HCT,sigara ve alkol kullanımı,) arasında anlamlı bir farklılık gösteremedik. Bu sonuç örneklem sayısının diğer çalışmalara göre az olması ve çalışma dizaynıyla açıklanabilir. Çalışmamız uzun telomer ile genç yaş iskemik inme arasında böyle bir ilişkiyi gösteren ilk çalışma olması açısından çok önemlidir. Bu sonuç kısmen çalışmanın dizaynı, etnisite, örneklem büyüklüğü, çalışma popülasyonunun yaşı ve telomer uzunluğunun çalışıldığı yöntemler ve doku ile ilgili farklılıklarla açıklanabilir. Sonuç olarak; telomer uzunluğu ve inme arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için gelecekte daha genç yaştaki hastaların olduğu daha geniş sayıdaki örneklemlerde daha çok çalışmaya ihtiyaç olduğu görülmektedir.
İntravenöz trombolitik tedavi verilen akut iskemik inme hastalarında kan şekeri takibinin klinik sonuçlara etkisi
AMAÇ: Bu çalışmada kliniğimize ilk 4,5 saat içerisinde başvuran ve intravenöz trombolitik tedavi verilen akut iskemik inme hastalarına eşlik eden hipergliseminin tedavi yanıtına, kısa ve uzun dönemdeki prognozlarına etkileri araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu retrospektif çalışma Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde akut iskemik inme nedeniyle intravenöz trombolitik tedavi uygulanan 90 hastanın hastane arşiv ve otomasyon sistemindeki verileri taranarak yapıldı. Hastaların demografik özelikleri ve görüntüleme bulguları incelendi. Saatlik seri kan şekeri ölçümleri intravenöz trombolitik tedavi uygulama anında ve 24 saat boyunca yapılmıştı. Tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde kısa dönem için hastaneye başvuru NIHSS ile tedavi sonrası NIHSS karşılaştırılarak ve taburculuk sırasındaki mRS ölçülerek, uzun dönem için 3.ay mRS ölçülerek yapıldı. BULGULAR: İncelemeye alınan 90 hastanın 38'i(%42,2) erkek ,52'si(%57,8) kadındı. Çalışmadaki hastaların yaşları 33 ile 88 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 68,2±10,9 yıldı. Tedavi öncesi hastaların 26'sının (%28,9) NIHSS değerleri 0-8 puan, 21'inin (%23,3) NIHSS değerleri 9-14 puan, 43'ünün (%47,8) NIHSS değerleri 15-30 puan olduğu tespit edildi. Hastalara intravenöz trombolitik tedavi verilmesi anında ve 24 saatlik takip boyunca her saat başı kan şekeri değerleri ölçüldü. Hastaların 32'sinin(%35,6) kan şekeri ortalaması 140 mg/dl'nin altındayken,58'nin (%64,4) kan şekeri 140 mg/dl ve 140 mg/dl'nin üstü değerinin üstündeydi. Kan şekeri 140 mg/dl ve üstü olan grupta hem başlangıç NIHSS değeri hem de tedavi sonrası 24. saatteki NIHSS değeri kan şekeri 140 mg/dl altı olan gruptan anlamlı (p ˂ 0.05) olarak daha yüksekti. Kan şekeri 140 mg/dl ve üstü olan grupta 24. saat NIHSS değerindeki düşüş (tedavi cevabı), kan şekeri 140 mg/dl altı olan gruptan anlamlı (p ˂ 0.05) olarak daha düşüktü. Hastaların çekilen kontrol BBT leri incelendiğinde; 63'ünde (%70,0) kanama görülmezken, 27'sinde (%30,0) kanama tespit edildi. Hastaların kontrol BBT' lerinde kanama ile saat başı kan şekeri değerleri arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı. Hastaların tanı anındaki Fazekas skorlamaları hesaplandı. Fazekas 0-I grubunda 40(%44,4) fazekas II-III grubunda 50(%55,6) hasta yer aldı. Fazekas skoru II-III olan grubun Fazekas skoru 0-I olan gruptan daha yüksek kan şekeri değerlerine sahip olduğu görüldü. Kan şekeri yüksek olan hasta grubunda çıkış/taburculuk mRS ve 3.aydaki mRS skorları kan şekeri düşük olan gruptan anlamlı (p ˂ 0.05) olarak daha yüksekti. SONUÇ: Hiperglisemi varlığında intravenöz trombolitik tedavinin etkinliği düşmekte ve sonraki dönemde özürlülük oranı da artmaktaydı. Tedavi başladıktan sonra yapılan saatlik seri kan şekeri ölçümleri, tek bir ölçüme göre daha müdahale edilebilir bir parametredir. İntravenöz trombolitik tedavi başlangıcından 24 saat boyunca sıkı bir şeker kontrolü yapılması tedavimizin sonuçlarını iyi yönde etkileyip, intrakranial kanama gibi isenmeyen komplikasyonları da azaltabilir.
Primer progresif multipl skleroz ve sekonderprogresif multipl skleroz hastalarında spinal MRG T1sekansında Black Hole benzeri lezyonların EDSS ile ilişkisinin araştırılması
Multipl skleroz (MS), santral sinir sisteminin idiopatik demiyelinizan ve enflamatuvar vasıfta bir hastalığıdır. Relapsing remitting Multipl Skleroz (RRMS) tam veya tama yakın düzelen ataklarla seyreder. Zamanla RRMS' li bireylerin bir kısmı, engelliliğin kademeli olarak artığı progresif faza geçiş yaparak, sekonder progresif MS (SPMS) tipine dönüşmektedir. Hastaların bir kısmı da ataklar olmaksızın hızlı engelliliğin geliştiği primer progresif MS (PPMS) olarak seyretmektedir. Black Hole (BH) benzeri hipointens lezyonların MS progresyonu ve kötü prognoz ile ilişkisi uzun zamandır bilinmekte. Daha önce beyinde saptanan BH lezyonları ile yüksek EDSS arasında ilişki bulunmuştur. Bizde bu çalışmamızda progresif seyreden MS hastalıklarının spinal kord ve infratentorial alandaki BH benzeri lezyonları saptayıp ve bu lezyonların EDSS ile ilişkisini araştırdık. Çalışmamız retrospektif bir çalışma yöntemidir. Black Hole lezyonlar Manyetik Rezonans Görüntüleme' de (MRG) T1 sekansında hipointens olarak seçilebilmektedir. Çalışmaya dahil ettiğimiz hastaların MRG' leri 3 ayrı hekim tarafından değerlendirildi. Dahil edilme ölçütlerini karşılan 55(PPMS) ve 31(SPMS) hastasıyla çalışma yapıldı. Çalışmamızda infratentorial alanda BH ve benzeri hipointens lezyonlar; PPMS gurubu için (24) %43.6, SPMS grubu için (6) %19.4 şeklinde bulunmuştur. Servikal alanda BH benzeri hipointens lezyonlar; PPMS grubu için (37) %67.3, SPMS grubu için (19) %61.3 şeklinde bulunmuştur. Torakal alanda BH ve benzeri hipointens lezyonlar; PPMS gurubu için (32) %58.2, SPMS grubu için (10) %32.3 şeklinde bulunmuştur. Spinal (servikal+ torakal) alandaki BH ve benzeri hipointens lezyonlar; PPMS grubu için (40) %72.7, SPMS grubu için (17) %61.3 şeklinde bulunmuştur. Çalışmamızda PPMS ve SPMS hastalarının verileri Spearman Korelasyon yöntemiyle yapıldı ve EDSS skoru ile infratentorial MRG T1 lezyon sayısı arasında anlamlı (p>0.05) Korelasyon gözlenmedi. Ancak EDSS skoru ile servikal MRG T1 sekansı BH lezyon sayısı, torakal MRG T1 sekansı BH lezyon sayısı, spinal (servikal+ torakal) MRG T1 sekansı BH lezyon sayısı arasında anlamlı (p<0.05) pozitif korelasyon gözlenmiştir. Yine çalışmamızda EDSS Skorunu ≥5 olan grubun (PPMS ve SPMS hastalarının) servikal MRG, torakal MRG, spinal MRG BH lezyon oranı, EDSS <5 olan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. Spinal BH' ler tıpkı beyinde olduğu gibi yüksek EDSS ile ilişkilidir. Progresyonu gösterebilecek bir yöntem olabileceğini düşünmekteyiz.
Epileptik nöbet ile asimetrik dimetil arjinin (ADMA), nitrik oksit (NO), paraoksanaz, arilesteraz(ARE) ve iskemik modifiye albumin (İMA), düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Epileptik nöbetle başvuran hastaların periferik kan örneklerinde ölçülen Asimetrik Dimetil Arjinin (ADMA), Nitrik Oksit (NO), Paraoksanaz (PON), Arilesteraz (ARE) ve İskemik Modifiye Albumin (İMA) parametrelerinin; nöbetin başlangıcından sonraki birinci ve üçüncü saatlerdeki kan düzeylerinin hem birbirleriyle hem de sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Bu araştırma,nöbet aktivitesine bağlı biyokimyasal değişikliklerin izlenmesini ve epileptik nöbetlerin psödonöbetlerden ayırıcı tanısına katkı sağlayabilecek potansiyel biyobelirteçlerin belirlenmesini hedeflemektedir. Bu çalışmaya, 18–85 yaş arası, epilepsi tanısı almış ya da almamış, nöbet ile başvuran hastalar dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında öncelikle her bir hastanın demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, hastalık öyküsü vb.) kaydedilmiştir. Acil servise epileptik nöbet şikayetiyle başvuran ve çalışmamızın dahil etme ve dışlama kriterlerini karşılayan hastalardan, nöbet başlangıcından sonraki birinci ve üçüncü saatlerde alınan periferik kan örnekleri; tamamen sağlıklı kontrol grubundan alınan periferik kan örnekleri ile karşılaştırılmıştır. Periferik kan örneklerinde ADMA, NO, PON, ARE ve İMA düzeyleri incelenmiştir. Bu biyobelirteçler, nöbetin süresi ve şiddetiyle ilişkili olarak belirli değişiklikler gösterebildiğinden, epileptik nöbet ile psödonöbet geçiren hastaların periferik kanlarındaki biyolojik farklılıkların ve bu farklılıkların nöbet sonrasında ne kadar süreyle devam ettiğinin anlaşılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu veriler, epilepsi hastalarının nöbet süresince biyokimyasal kan değerlerindeki değişimlerin izlenmesine ve potansiyel olarak nöbet ile psödonöbet ayrımına ışık tutacak biyobelirteçlerin klinik izlem ve takipte kullanılmasına olanak sağlayacaktır. Çalışmaya 54 hasta ve 54 sağlıklı birey katılmıştır. Yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Vaka grubunda, birinci saatte ADMA, NO, PON, ARE ve İMA düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Üçüncü saatte ise PON, ARE ve İMA düzeylerinde artış gözlenirken; ADMA ve NO düzeyleri daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Biyobelirteçler arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (p>0,05).
Düşük kas kütlesi ve kemik mineral yoğunluğunun akut iskemik inme sonlanımına etkileri
İskemik inme sebep olduğu nörolojik hasar nedeniyle ülkemizde ve dünyada özürlülük ve iş-gücü kaybının başlıca sebepleri arasında sayılmaktadır. İskemik inme sonrası meydana gelen özürlülük başlıca nörolojik sistemin etkilenimine atfedilmekte olup, lokomosyonun efektif organları olan kas ve kemik dokusunun sağlığının da iskemik inme sonlanımına etkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı düşük kas kütlesi ve kemik mineral dansitesinin akut iskemik inme sonlanımına etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmaya Nisan 2019 – Nisan 2021 tarihleri arasında hastanemize akut iskemik inme tanısıyla başvurmuş olan 307 hasta dahil edilmiştir ve 269 tanesinin birinci yıl sonlanımlarına dair veriye ulaşılmıştır. Bu kohortta osteoporoz prevalansı kadınlarda %40,5, erkeklerde %12,7; düşük kas kütlesi prevalansı tanıma göre kadınlarda %11,6 – 79,0, erkeklerde %17,1 – 33,8 arasında, osteosarkopeni prevalansı ise tanıma göre kadınlarda %12,1 – 67,2, erkeklerde %13,4 – 30,4 arasında bulunmuştur. Multivaryans analizinde erkeklerde osteoporoz varlığı mortalite için bir risk faktörü iken artmış kas kütlesi mortaliteden koruyucu bir faktör olarak tespit edilmiştir. Faz açısı artışı hem kadınlarda hem de erkeklerde mortaliteden koruyucu bir faktör olarak tespit edilmiştir. Erkeklerde rektus femoris kesit alanının düşük olması kötü sonlanım ile ilişkili olarak tespit edilmiştir. Osteosarkopeni varlığı ise kullanılan tanıma bağlı olarak her iki cinsiyette de sonlanım üzerine etki eden bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuç olarak, çalışmamız inme öncesi kas-iskelet sistemi sağlığının inme sonlanımına etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak, bu ilişkinin Türk toplumunda standardize kesim değerleri ile daha yüksek sayılı bir çalışma ile yeniden ele alınması gerekmektedir.
Oksipital korteks uyarılabilirliğinin transkraniyal manyetik uyarım ile modulasyonu
Görsel kortikal yapılar birçok karmaşık bağlantısallığı nedeniyle uyarılabilirlik açısından sıklıkla motor kortikal dışı yapılardan araştırılan beyin bölgesidir. Tekrarlayan uyarılara verilen fizyolojik yanıtları farmakolojik ajanların dışında kullanılan yöntemlerle modüle etmek mümkündür. Bu çalışmada ise; sağlıklı bireylerin görsel beyin bölgesindeki uyarılabilirliği ağrısız, girişimsel olmayan bir yöntem olan transkraniyal manyetik uyarımın devamlı teta burst uyarım protokolü ile modüle ederek nörofizyolojik değişiklikler üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. Yirmibeş (15 kadın, 10 erkek) adet, 29.84 4.7 yıl ortalama yaşa sahip sağlıklı birey oksipital korteks üzerine uygulanan sham ve gerçek c TBS uyarım seanslarına alındı. Her uygulama öncesi ve sonrasında tekli uyarımla gerçekleştirilen fosfen eşik belirleme ve görsel uyarılmış potansiyel yanıtlarını içeren nörofizyolojik çalışmalar uygulandı. VEP'ler için kesintisiz olarak verilen bin adet görsel uyarı kullanılarak yüzerli bloklardan oluşan yanıtların ortalama değerleri zerinden N75, P100 latans değerleri ve N75-P100 tepeleri arasındaki maksimum amplitüt değerleri ölçüldü. Birinci VEP bloğu, beşinci VEP bloğu ve onuncu VEP bloğu parametreleri karşılaştırıldı. Birinci ve onuncu blokların amplitüt oranları habituasyon parametresi olarak değerlendirildi. Bireylerin sham ve gerçek c TBS oturumlarında N75, P100 latansları ve N75-P100 amplitüt değerleri arasında fark yoktu. VEP habituasyonu bireylerde her iki oturumda da gözlendi ancak istatistiksel olarak anlamlılığa ulaşmıyordu. Fosfen eşik değerlerinde sham sonrasında istatistiksel olarak anlamlı bir düşme; gerçek c TBS oturumu sonrasında ise eşik değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde yükseldiği gözlendi. c TBS uygulaması ile oksipital korteksin uyarılabilirliğinin inhibe edilerek modüle edilebilir olduğunu, bunu takip etmek için fosfen eşik değerinin VEP habituasyonuna göre daha etkili bir parametre olduğu sonucuna varılmıştır.
Periferik sinir uyarımı ile oluşturulan mikst sessiz süre döneminde ve sonrasında spinal-kortikal uyarılabilirliğin transkraniyal manyetik stimülasyon ile değerlendirilmesi
İstemli kası sırasında bir kastan kaydedilen EMG aktivitesinde periferik mikst bir sinirin elektriksel uyarımı ile geçici bir baskılanma sonucu mikst sinir sessiz süresi (MSSS) ve primer motor korteks üzerinden tek bir uyarım ile de kortikal sessiz süre (KoSS) oluşur. MSSS ve KoSS bitiminde bazeline aktiviteye artmış bir EMG aktivitesi ile dönüş (fasilitasyon) gerçekleşir. Çalışmamızda KoSS ve MSSS'nin ve fasilitasyon dönemlerinin fizyolojik mekanizmaları ile ilgili yeni bilgilerin elde edilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 9 sağlıklı gönüllüde tek başına elektrik uyarım ile test-MSSS ve tek başına TMS uyarımı ile test-KoSS oluşturulmuş; sessiz süre, fasilitasyon süresi, fasilitasyon alanı ve en yüksek genlik latansı parametreleri ölçülmüştür. Daha sonra MSSS sonrası fasilitasyon dönemi KoSS başlangıcı ile ve KoSS sonrası fasilitasyon dönemi MSSS başlangıcı ile zamansal olarak eşleştirilerek, koşullandırılmış-MSSS ve koşullandırılmış-KoSS çalışmaları gerçekleştirilerek aynı parametreler ölçülmüştür. Ayrıca yine istirahat ve istemli kası halindeki kastan kısa latanslı afferent inhibisyon (test-SAI) çalışması yapılmıştır. SAI çalışması MSSS başlangıcı ve fasilitasyon dönemine denk getirilecek şekilde, koşullandırılmış-SAI olarak tekrarlanmıştır. Analizlerde test ve koşullandırılmış MSSS, KoSS ve SAI çalışmaları karşılaştırılmıştır. Verilerin analizinde test çalışmalarına göre MSSS başlangıcı ile koşullandırılması sonucu KoSS fasilitasyonu gerçekleşmemiş ve geç olarak ortaya çıkan fasilitasyon, test-MSSS fasilitasyon dönemi ile benzer zamanda oluşmuştur (88,3±6,07 ms ve 86,11±4,84 ms, p= 0.401). KoSS başlangıç döneminin MSSS fasilitasyon dönemi ile koşullandırılmasında, KoSS süresi (84,44±7,78 ms ve 54,78 ± 13,53ms, p= 0.014) ve fasilitasyon latansında anlamlı derecede kısalma izlenmiştir (266.78±17.3 ve 220.13±19.82, p=0.049). KoSS başlangıcı ile koşullandırılmasında ise MSSS fasilitasyon latansı anlamlı derecede uzatmış-ötelenmiştir (151.78±10.99 ve 220.13±19.82p=0.000). İstirahat sırasında MSSS fasilitasyon dönemine denk düşürülmesi durumunda test uyarıma göre SAI sayısal değerlerinde artış (disinhibisyon) bulunmuştur. Bu sonuçlar; 1) elektriksel uyarım ile oluşan MSSS erken inhibisyon döneminin, spinal düzeyde ve son çıktı olan motor nöron üzerinde inhibitör etkiler ile oluştuğu hipotezi desteklenmiştir 2) MSSS sonrası oluşan fasilitasyonun ise esas olarak kortikal düzeyde gerçekleştiği ve spinal mekanizmaların da katkısının olduğu hipotezi ileri sürülerek destekler yeni bulgular elde edilmiştir 3) TMS ile oluşan KoSS sonrası fasilitasyon döneminde esas olarak kortikal kolaylaştırıcı mekanizmaların rol aldığı hipotezini destekler yeni bulgular elde edilmiştir. Sağlıklı bireylerde istemli aktivite üzerinde inhibitör ve ardından fasilitatör etkiye yol açan iki farklı uyarı paradigmasının incelendiği bu çalışmada elde edilen bulgular, KoSS ve MSSS fizyolojik mekanizmaları konusunda yeni bilgiler sağlamıştır. Distoni gibi patofizyolojinde disinhibisyonun yer aldığı farklı nörolojik hastalıklarda, sağlıklı bireylerde MSSS ve KoSS ile ilgili elde edilen bu bulgular tanısal katkı sunabilir. Yine çalışmamızda elde edilen bulguların farklı inhibitör mekanizmaların hedeflendiği tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için katkı sunabileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Mikst Sinir Sessiz Süresi, Kortikal Sessiz Süre, Transkraniyal Manyetik Uyarım
Alfa-sinüklein fibrili ile oluşturulan parkinson hastalığı sıçan modelinde alfa-sinüklein patolojisinin şiddet ve dağılımında glimfatik sistemin rolü
Parkinson hastalığı (PH), ikinci en sık nörodejeneratif hastalıktır ve yaşlı popülasyondaki artışla beraber sıklığı giderek artmaktadır. Patofizyolojisinde α-sin patolojik birikimlerinin nörotoksisitesi ve dopaminerjik hücre kaybı rol oynamaktadır. Bu çalışmanın amacı, beyinden makromoleküllerin temizlenmesinde rol oynayan bir yolak olarak önemi yakın dönemde daha iyi anlaşılan glimfatik sistemin PH patofizyolojisine katkısının araştırılmasıdır. Bu amaçla striatuma α-sinüklein pre-formed fibrilinin (α-sin PFF) enjeksiyonu ile oluşturulan PH sıçan modelinde, derin servikal lenf nodlarının (dsLN) lenfatik damarları bağlanarak glimfatik sistem disfonksiyonu oluşturulmuştur. Ardından 6. haftada lomber ponksiyon ile intratekal paramanyetik kontrast madde enjeksiyonu sonrasında aralıklı olarak üç kez kontrastlı beyin MRG görüntüleri alınarak glimfatik sistemin işleyişi incelenmiştir. Fibril enjekte edilen ve dsLN ligasyonu yapılan sıçanlarda, ligasyon yapılmayanlara göre subaraknoid aralıktan parankime kontrast geçişinde postkontrast 30 ve 60. dakikalarda belirgin azalma izlenmiştir. Ayrıca dsLN ligasyonu yapılmayan sadece fibril enjekte edilen grupta da naive kontrollere göre beyin sapı ventralinde parankime kontrast geçişinde 30. dakikada azalma izlenmiş, 1. saatte bu etki kaybolmuştur. 7. haftada uygulanan açık alan ve apomorfin ile indüklenen lokomotor aktivite testlerinde gruplar arasında fark izlenmemiştir (p>0,05). Silindir testinde tüm gruplarda naive kontrollere göre kontralateral ekstremite kullanımında düşüş eğilimi olsa da istatiksel fark saptanmamıştır (p>0.05). İmmunohistokimyasal işaretlemeler ile striatumda ve substansiya nigrada dopaminerjik nöronlarda ve çevresinde α-sin ekspresyonu ve agregat benzeri oluşumlar gösterilmiştir. Sonuç olarak α-sin PFF modelinde glimfatik sistem işleyişinin özellikle de α-sin patolojisinin daha yoğun olduğu beyin bölgelerinde bozulduğu, dsLN ligasyonu ile bu bozukluğun çok daha şiddetli ve yaygın hale geldiği saptanmıştır.
Komatöz durum nedeniyle amantadin alan hastalarda skalp EEG bulgularının prognostik değeri
Bu çalışmada, kliniğimizde bilinç bozukluğu (BB) nedeniyle izlenen ve amantadin başlanması klinisyen tarafından uygun bulunan hastalara sürekli elektroensefalografi (EEG) çekilerek tedavi sonrası klinik değişikliklerin EEG ile korele olup olmadığına bakmak amaçlanmıştır. Çalışma Kasım 2021-Kasım 2022 tarihleri arasında gerçekleştirildi ve uygun hastalara 5 gün sürekli video-EEG monitorizasyonu uygulandı. EEG çekimi amantadin tedavisi öncesi başlanarak bazal EEG parametreleri elde edildi. Hastalara 3 gün intravenöz, 4 gün oral amantadin tedavisi uygun dozda uygulandı. Hastalar her gün aynı saatte 4 farklı skala ile değerlendirildi ve skala puanları not edildi. EEG verileri görsel olarak günlük analiz edildi. Daha sonra, EEG verileri ile değerlendirme ölçek puanlarının korelasyonu istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Teknik artefaktlar nedeniyle dışlanan hastalar sonrasında 20 hasta çalışmaya alındı. 9 hastanın EEG frekansında ≥1 Hz frekans artışı izlendi. Diğer EEG parametrelerinde bir fark saptanmadı. Amantadin tedavisi süresince GKS, RSS, RASS ve CRS-R skala puanları bazal puanlar ile karşılaştırıldığında tedavi sonrası RSS (p=0.031), RASS (p=0.007) ve CRS-R (p=0.033) puanları istatistiksel anlamlı olarak yükseldi. CRS-R'de ≥3 puan artışı ile EEG frekans artışı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı p=0.0297). CRS-R'de kategori yükselmesi (p=0,05) ve GKS puan artışı (1 artış, p=0,094; 2 artış, p=0,070) bu ilişkiyi destekleyen trendlerdi. Ek olarak 4 hastaya spektral güç analizi uygulandı. EEG'de spektral güç analizi yapılan 4 hastanın 3'ünde EEG ve klinik bulguların korele olduğu gözlendi. Sonuç olarak, EEG'nin görsel analizinin tedaviden yarar görebilecek hastaları öngörmesi mümkündür. Benzer bir durum kantitatif EEG analiz yöntemleri için de geçerli olabilir.
Kalsitonin gen ilişkili peptid (CGRP) antagonisti kullanılan, büyük oksipital sinir (GON) blokajı, botulinum toksin tedavisi uygulanan migrenli hastalarda ve idyopatik intrakranial hipertansiyon (Psödotümör serebri) hastalarında tedavilerin nosiseptif fleksör refleks (NFR) ve sempatik deri yanıtı (SSR) parametreleri üzerine erken ve geç dönem etkileri
Giriş: Pirimer baş ağrılarından olan migrenin tedavisinde büyük oksipital sinir (GON) blokajı, botulinum toksin enjeksiyonu ve kalsitonin gen ilişkili peptid (CGRP) antagonistleri sıkça tercih edilmektedir. Ayrıca sık rastlanan sekonder baş ağrılarından olan idyopatik intrakranial hipertansiyonun (İİH) tanı ve tedavisinde lomber ponksiyon (LP) işlemi yapılmaktadır. Amacımız bu invazif işlemlerin uygulandığı hastaların klinik, demografik verilerini, nosiseptif fleksör refleks (NFR), sempatik deri yanıtı (SSR) parametrelerini inceleyerek işlemlerin elektrofizyolojik bulgularını, bu bulguların dinamiğini ve klinik korelasyonunu araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 05/2023-11/2023 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Algoloji biriminden migren ve başağrılı İİH tanılı hastalar alınmıştır. Demografik, klinik özellikler, elektrofizyolojik tetkikler işlemlerden önce, 2 hafta ve 8 hafta sonra incelenmiştir. Bulgular: 32 hasta (23 migren, 9 İİH) incelenmiştir. Değişen duyusal eşik ile ağrı sıklığı ve şiddeti; GON grubunda ağrı eşiği ile ağrı sıklığı; maksimal stimülasyon şiddeti ile ağrı şiddeti arasında, TA NFR parametrelerinden GON grubunda RII ortalama latansı ile ağrı şiddeti; RIII alan, amplitüdü ve maksimal amplitüdü ile ağrı şiddeti; LP grubunda ise RIII alan, süresi ile ağrı sıklığı arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. BF NFR parametrelerinden RIII amplitüdü ile ağrı şiddeti arasında, SSR parametrelerinden ortalama, maksimal amplitüdü ile tedavi etkinliği; ortalama latans ve maksimal amplitüdü ile ağrı şiddeti arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda invazif işlemlerin migren ve İİH hastalarının elektrofizyolojik parametrelerine erken, geç dönem etkileri araştırılmış, prediktif önemli birçok korelasyon bulguları saptanmıştır. Bulgular invazif işlemlerin ağrı modülasyonuna etkisinin dinamiğini yansıtmakla beraber, klinik pratik açıdan da önemlidirler.
Demans hastalarında nörodejenerasyon biyobelirteçleri ve beyin volümü arasındaki korelasyon
Amaçlar: Alzheimer hastalığı (AH), beyinde nörofibriler yumaklar ve amiloid agregatların birikmesi ile oluşan nörodejeneratif bir hastalık olup ön planda epizodik bellek bozukluğu ile seyreden kronik, progresif bir bilişsel bozukluk sürecidir. Bu süreçte nöronal hasar ve nöroinflamasyonun katkısı çeşitli maddelerin ölçümleriyle araştırılmıştır. Serum ve plazmada yapılan çalışmalarda bu maddelerden en umut vadedici sonuçlar verenlerden ikisi Visinin-like protein 1 (VILIP-1) ve tyrosine (Y), lysine (K), leucine (L) 40 (YKL-40)'tır. Bu belirteçler ile erken tanı imkanı ve hastalık patolojisine yönelik yeni tedavi seçenekleri doğabilir. Gereç ve yöntem: Bu araştırmada katılımcıların serum örneklerinden VILIP-1 ve YKL-40 çalışıldı, kranyal manyetik rezonans görüntülemelerinden çeşitli beyin bölgelerinin volümetrik ölçümleri yapıldı. Bunların sonuçları kontrol grubu ile kıyaslandı daha sonra ise hasta grubunun belirteç ve volümetrik ölçümleri korele edildi. Bulgular: 33 AH hastası ile 23 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Hasta ve kontrol grubu yaş ve cinsiyet açısından benzer dağılmaktaydı. Hasta ile kontrol grubunun serum YKL-40 ve VILIP-1 düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmadı. Hasta grubunun sağ ve sol hipokampus, sağ ve sol amigdala, sol medial temporal, sağ rostral anterior singulat, total beyin, total korteks, total ak madde, total gri madde, total subkortikal gri cevher, sağ ve sol total korteks volümleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak düşük bulundu. Korelasyon analizinde ise YKL-40 düzeyi ile sol posterior singulat volümü, VILIP-1 düzeyi ile sol amigdala volümü negatif korele bulundu. Sonuç: Alzheimer hastalığında limbik yapılar, korteks ve ak maddede atrofi gerçekleşmektedir. Bu bölgelerin belirli belirteçler ile ilişkisi net olmamakla birlikte bu çalışmamızda sol amigdala ve sol posterior singulatın belirteçler ile ilişkisi dikkat çekmektedir.
Behçet hastalığının nörolojik tutulumunda klinik, radyolojik ve prognostik özellikler
Giriş ve Amaç: Behçet Sendromu (BS)'nun nörolojik tutulumu Nöro-Behçet Sendromu (NBS) olarak adlandırılır. BS'nin doğrudan nörolojik tutulumu iki şekilde sınıflandırılabilir: 1) parankimal (p-NBS) tutulum; 2) vasküler tutulum (Serebral venöz sinüs trombozu). Çalışmamızda farklı klinik, laboratuvar özellikler ile lezyon lokalizasyonunun prognoza etkisinin değerlendirilmesi; görüntüleme bulgularının hastalığın tanı aşamasındaki rolü; klinik seyir özellikleri ile hastalık progresyonu arasında ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim dalı, Nöro-Behçet polikliniğine (1983-2024) başvurmuş 2640 hasta dosyası geriye dönük incelenmiş, Behçet Hastalığı kriterlerini dolduran ve kesin olarak NBS tanısı alan 507 hastanın verileri çalışma kapsamında ayrıntılı incelenmiştir. Bu tez çalışmasında, 1983-2024 yılları arasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı Nöro-Behçet polikliniğinde izlenen NBS tanılı hastaların dosyaları geriye dönük incelenmiş ve hastaların takip, tetkik ve tedavi sürecine herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Bulgular: 507 hasta (E:365 K:142, E/K oranı:2.57, medyan yaş 33.2 ± 24.8) çalışmaya alınmıştır. 154 hasta nöroloji kliniğine izole bir nörolojik şikayetle başvururken, 351 hastanın iki veya daha fazla şikayeti mevcuttu. Takip süresince ilk ve son EDSS skorları baş ağrısı şikayetiyle başvuran hastalarda daha düşük; çoklu ataklar geçiren grupta ise daha yüksek olarak görülmüştür. Motor güçsüzlük ve dizartri bulgularıyla başvuran hastalarda daha kötü klinik gidiş izlenirken, izole baş ağrısıyla başvuran hastaların özürlülük skorlarının daha düşük seyrettiği bulunmuştur. SVST geçiren hastalar diğer gruplara göre daha iyi klinik seyir gösterirken, miyelit geçirmiş olmanın kötü gidişatla ilişkili olduğu izlendi. Son kontrol muayenesinde düşük EDSS skoru saptanan hastalarda SVST görülme sıklığının daha yüksek olduğu ve atak nüksünün daha az olduğu gözlenmiştir. İnfliksimab alan grupta tekrarlayan atak görülme riski daha düşük olarak izlenmiş ve bu grubun son kontrollerinde daha düşük özürlülük skoru olduğu dikkati çekmiştir. Sonuç: Çalışmamızda NBS'nin şimdiye kadar bilinen tüm klinik ve radyolojik tutulum özellikleri alt gruplandırılmış ve buna ek olarak son yıllarda kullanımı artış gösteren İnfliksimab tedavisinin bu gruplar üzerinde klinik özürlülük gelişimindeki etkisi değerlendirilmiştir. Çalışmamızda birbirleriyle karşılaştırılan birçok parametre içerisinden ilk EDSS skoru, tekrarlı atakların varlığı, NBS sonrası infliksimab kullanımı ve BH-NBS tanılarının eş zamanlı konulması parametreleri ile oluşturulan model; son EDSS skorunu %80.3'lük bir performansla öngördürmüştür. Anahtar kelimeler: Nöro-Behçet Sendromu, Behçet Hastalığı, çoklu ataklar, Infliksimab
Multiple skleroz hastalarında tampa kinezyofobi-yorgunluk ölçeği'nin güvenirlik ve geçerliliği
Multiple Skleroz (MS), demiyelizasyon ve aksonal kayıpla karakterize merkezi sinir sisteminin kronik, inflamatuar bir hastalığıdır. Ön planda beyaz cevherin tutulduğu, korteks ve derin gri cevher çekirdeklerinin de etkilenebildiği fokal demiyelizan plaklarla karakterizedir.Klinik semptomlar genel olarak: spastisite, yorgunluk, kas kuvvet kaybı, tremor, ağrı, duyu bozuklukları, mesane bağırsak problemleri, kognitif bozukluklar, depresyon ve uyku bozukluklarıdır. Hastalar efor sırasında, özellikle yorgunluk, dispne ve diğer klinik semptomlar nedeniyle zayıf egzersiz toleransı gösterirler. Egzersiz toleransındaki azalma hastaların günlük yaşam aktivitelerini sınırlandıran bir faktördür ve hastalığın ilerlemesiyle günlük yaşam aktivitelerindeki performans giderek azalarak yaşam kalitesinin üzerinde olumsuz etkilere sebep olmaktadır. Ancak yalnızca hastalığa özgü bulgu ve belirtiler ile fiziksel kapasite yetersizliğini açıklamak mümkün değildir. Öyleki düşük disabilite seviyesine sahip hastalarda bile fiziksel aktiviteden kaçınma davranışı dikkat çekmektedir. Spesifik bir korkudan kaçınma davranışı olan Kinezyofobi, "acı verici yaralanma veya yeniden yaralanmalara karşı kırılganlık duygusundan kaynaklanan aşırı, irrasyonel ve fiziksel hareket ve aktivite korkusu" olarak tanımlanmaktadır. MS'li bireylerde yorgunluğa paralel olarak kinezyofobininde fiziksel aktivite kısıtlılığına neden olabileceği düşünülmektedir. Ancak literatüre bakıldığında MS hastaları için kinezyofobi değerlendirmesinde güvenilir ve geçerli olduğu kanıtlanan her hangi bir ölçek olmadığı gibi diğer hastalık gruplarında güvenilirlik ve geçerliliği yapılmış olan Tampa kinezyofobi- Yorgunluk ölçeğinin MS Hastalarında kullanımı ile ilgili herhangi bir çalışmaya da rastlanmamıştır. Çalışmamızın amacı TSK-F ölçeğinin MS hastalarında geçerlilik ve güvenirliliğini göstermektir.
Nöroloji yoğun bakım ünitesindeki inme hastalarında yoğun bakım ünitesinde edinilmiş güçsüzlüğün (YBÜ-EG) multimodal incelemesi
Yoğun bakım ünitesinde edinilmiş güçsüzlük (YBÜ-EG) sık görülen, mekanik ventilatörden ayrılmayı güçleştiren, morbidite ve mortaliteyi artıran bir tablodur. Bu çalışmada yoğun bakım ünitesindeki inme hastalarında elektrofizyolojik incelemeler, biyoimpedans analizi (BİA), kas biyopsisi ve mitokondriyal kompleks aktiviteleri ile YBÜ-EG gelişimi değerlendirilmiş ve bu yöntemler arasındaki ilişki incelenmiştir. Çalışmaya 24 inme hastası dahil edilmiştir. Hastalar seri sinir iletim çalışmaları ve BİA ile takip edilmiştir. Elektrofizyolojik olarak kritik hastalık miyopatisi/nöromiyopatisi (KHNM) düşünülen hastalara kas biyopsisi yapılmıştır. Kas biyopsisi materyalleri histokimyasal olarak incelenmiş ve solunum zinciri kompleks aktiviteleri çeşitli nedenlerle ortopedik cerrahi geçiren hastaların kas dokuları kontrol olarak kullanılarak analiz edilmiştir. Yoğun bakım ünitesinde edinilmiş güçsüzlüğün sıklığı %33 olarak saptanmıştır. Önceki çalışmalardan farklı olarak femoral motor sinir iletimi de çalışılmış ve KHNM gelişimini kestirmede en iyi parametrelerden biri olduğu görülmüştür, BKAP sürelerinin erken dönemde görece sabit kaldığı sonrasında uzamaya başladığı gözlenmiştir. Kas biyopsilerinde tip 2 kas lifi atrofisi gözlenmiştir. Solunum zinciri kompleks aktiviteleri değerlendirildiğinde septik hastalardakine benzer şekilde özellikle kompleks I aktivitesinde azalma olduğu görülmüştür. Bu çalışma, inme hastaları özelinde YBÜ-EG gelişimini inceleyen elektrofizyolojik incelemeler, kas biyopsisi ve solunum zinciri kompleks aktivitelerinin bir arada değerlendirildiği ilk çalışmadır. Tüm bu parametrelerin daha geniş kohortlarla çalışılması kritik hastalık nöromiyopatisinin patogenezinin daha iyi anlaşılması ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesi açısından önem arz etmektedir.
Epilepsi hastalarında, serum ve beyin omurilik sıvısındaki oreksin seviyesinin uyku evreleri ve nöbetlerle ilişkisi
Epilepsi patogenezinde bilinmeyen mekanizmalardan birinde de oreksin isimli protein yer almaktadır. Oreksinin uyku ile ilişkisi ortaya koyulmasına ragmen epilepsideki yeri henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmamızda oreksinin uyku ve uyanıklıkta ortaya çıkan nöbetlerle ilişkisini göstermeyi amaçladık. Çalışmaya 40 ilaca dirençli fokal epilepsi tanılı hasta, 37 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubunda gece uykusundan önce ve sabah uyandıktan sonra olmak üzere bazal gece ve bazal sabah oreksin düzeyleri ölçülmüştür. Hasta grubunda epileptik nöbetlerden sonra tekrar kan örneği alınmış, nöbet uykuda geçirilmiş ise nöbet geçirilen uykunun evresi kaydedilmiştir. Bunların yanında hastaların EEG, MRG gibi nörofizyolojik ve nörogörüntüleme bulguları da irdelenmiştir. Hasta ve kontrol grubunda bazal sabah oreksin düzeyleri, bazal gece oreksin düzeylerinden daha yüksek ölçülmüştür. Hasta grubunun bazal oreksin düzeyleri ise kontrol grubundan daha düşüktür. Uykuda geçirilen nöbetlerde daha fazla olmak üzere, nöbet sonrası oreksin düzeyleri bazal değerlere göre artmıştır. Ancak uyku evreleri ile oreksin düzeyleri arasında bir ilişki bulunamamıştır. Nöbet süresiyle oreksin düzeyi arasında ilişki bulunmuş olup, uyanıkken geçirilen nöbetlerde nöbet süresi kısaldıkça oreksin düzeyi daha yüksek ölçülmüştür. EEG'de iktal başlangıcı sol hemisfer olan, MRG'de sol temporal lobda lezyonu olan ve MR-EEG uyumu olanlarda sol hemisfer lateralizasyonu olan hastalardan sağdakilere göre uykudaki nöbet sonrası oreksin düzeyleri daha yüksek ölçülmüştür. Özellikle uykudaki nöbetlerden sonra oreksin düzeylerinin artması, oreksinin epileptojenik etkisi ile ilişkili olabileceğini akla getirmektedir. İleriki çalışmalarda BOS'tan da oreksin tayini yapılması ve BOS ve serum oreksin düzeyinin korelasyonu oreksin ve epilepsi ilişkisi açısından daha faydalı bilgiler sağlayabilir.
Alzheimer hastalığında sirkadiyen ritm değişikliği ve morfolojik karşılığının incelenmesi
Alzheimer Hastalığı (AH) ileri yaşta gözlenen demansların en sık karşılaşılan formudur. Yaşlanan popülasyon ile birlikte sebep olduğu bireysel engellilik,sağlık ve günlük bakım hizmetlerinin maliyeti ile önemli bir toplum sağlığı sorunudur. Uyku ve sirkadiyen ritim bozuklukları AH'da sıkça karşılaşılan bir antite olup bakım zorluklarının ve bakım merkezine yatırılışların önde gelen sebeplerindendir. Bu çalışmanın amacı, özellikle AH'nın erken döneminde kontrol grubu ile kıyaslanarak kognitif işlevler, uyku alışkanlıkları ve hipotalamik hacim değişikliklerini incelemek; hipotalamus hacminin nörogörüntüleme biyobelirteci olabilirliğini değerlendirmektir. Çalışmaya Eylül 2019 ile Temmuz 2020 arasında merkezimize başvuran 20 hasta (Hafif Kognitif Bozukluk-HKB, hafif ve orta evre AH) ve 8 kontrol dahil edilmiş; ancak veri uygunluğu ve teknik nedenlerle 12 hasta ve 5 kontrol istatistiksel analize alınabilmiştir. Çalışma dahilinde katılımcılara kraniyal manyetik rezonans görüntüleme ve volumetrik hipotalamik hacim ölçümü, 7 güne kadar aktigrafi kaydı, nöropsikometrik testler ve uyku anketleri uygulanmıştır. Çalışmamızın sonuçlarında hipotalamik hacim değerlerinde iki grup arasında istatistiksel anlamlı bir sonuç saptanmamıştır. Gruplar arasında saptanan anlamlı değişiklik sadece minimum uyku latans süresinde olup hasta grubunda daha uzun gözlenmiştir. HKB ve hafif-orta AH grupları arasında yapılan analizde minimum uyku etkinliğinin hastalık evresi ile beraber arttığı gözlenmiş; ancak maksimum ve ortalama uyku etkinliği sonuçlarında bu anlamlılığın gözlenmemiş olması ileri araştırmalar gerektirmektedir. Bellek testlerinde daha iyi skorların daha uzun toplam uyku süresi ile ilişkili olduğu gözlenmiştir. Uyku bölünmesinde artış, kötü yürütücü işlev skorlarına işaret ederken toplam uyku süresi ölçümlerinde tam tersi gözlenmiştir. Örneklemimizin küçüklüğü genelleme yapmak için yetersiz olmakla birlikte çalışmamızda gözlenen sonuçlar AH'nın uyku-uyanıklık ritminde bozukluğa sebep olduğu bilgisini desteklemektedir. AH'da sirkadiyen ritim bozukluğu incelenirken polisomnografik değerlendirmeyle de desteklenmesine, ritim özelliklerinin ve küçük bir anatomik yapı olan hipotalamusun hacmindeki değişikliklerin saptanabilmesi için daha büyük örneklem içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Parkinson hastalığı ve atipik parkinsonizm sendromlarında periferik nöropatik ağrının multimodal incelenmesi
Parkinson hastalığı (PH) çoğunlukla idiopatik, %5 oranında monogenik mutasyonlara bağlı gelişen santral sinir sisteminin nörodejeneratif bir hastalığıdır. Multisistem atrofi (MSA) ise atipik parkinsonizm sendromlarından olup, motor semptomların yanında otonomik disfonksiyon, serebellar ve piramidal bulgularla ortaya çıkmaktadır. Bu hasta gruplarında non-motor semptom olarak periferik nöropatik ağrı değişken sıklıklarda görülmektedir. Bu çalışma; her üç hasta grubunda nöropatik ağrı sıklığını belirlemeyi, ince lif fonksiyonlarını ve morfolojisini değerlendirmeyi planlamıştır. Bu amaçla 20 idiopatik PH, 6 MSA ve beş farklı mutasyona sahip 14 herediter PH tanılı hasta çalışmaya alındı. Hastaların hastalık şiddeti Hoehn-Yahr evreleme sistemi, Birleşik Parkinson hastalığı değerlendirme ölçeği (BPHDÖ Ⅲ bölüm) ölçekleri ile; non-motor semptomları Non-motor semptom skalası (NMSS) ile ve ağrı yakınması King's PH ağrı skalası, DN4 ve painDETECT anketleri ile değerlendirildi. İnce lif fonksiyonları için sıcak ve soğuk duyusu eşik değerleri kantitatif duyu testi (QST) ile ölçüldü. Sonrasında lateral malleolün 10 cm proksimalinden ve torakal T8-10 dermatomuna uyan deri bölgesinden olacak şekilde iki adet cilt "punch" biyopsisi yapıldı. Örnekler panaksonal belirteç olan "protein gene product 9.5"e (PGP9.5) karşı geliştirilmiş antikorla boyandıktan sonra her iki grupta intraepidermal sinir lifi yoğunluğu (IENFD) değerlendirildi. Ağrı skalaları ile idiopatik PH hastalarında %15, herediter PH hastalarında ise %14,2 oranında periferik nöropatik ağrı saptanırken, MSA hastalarında nöropatik ağrı yakınması tespit edilmedi. Multisistem atrofili hastalarda idiopatik PH (p=0,04) ve herediter PH tanısı olan hastalara göre distal IENFD'nin yüksek olduğu saptandı. Ayrıca tüm hasta gruplarında distal IENFD'nin proksimale göre düşük olduğu gözlendi (p<0,001). Fakat ince lif sayısındaki azalma hastalık şiddeti ve süresi ile ilişkili bulunmadı. İdiopatik PH grubunda %13,3 ve herediter PH grubunda %30,8 hastada QST ile ısı duyusunda anormallik tespit edilirken, MSA hastalarında QST değerleri normal sınırlardaydı. Fakat üç hasta grubunda da hastaların QST'ye koopere olmakta güçlük çektiği gözlendi. Sonuç olarak, bu çalışmada, herediter ve idiopatik PH tanılı hastalarda nöropatik ağrı sıklığının, ince lif kaybının ve disfonksiyonun MSA tanılı hastalara göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir. İnce lif kaybının patolojik α-sinüklein birikimine bağlı ortaya çıktığına dair son dönemde artan bilgiler ışığında, daha fazla sayıda herediter PH tanılı hastanın dahil edildiği, ince liflerde fosforile α-sinükleinin immunhistokimyasal yöntemlerle gösterildiği yeni çalışmalar, hem PH patogenezinin aydınlatılması, hem de yeni tanısal yöntemlerin geliştirilmesi için gereklidir.
Servikal distoni hastalığında duyusal-motorentegrasyonun elektrofizyolojik yöntemlerle değerlendirilmesi
Servikal distoni (SD) boyun ve omuz kaslarını etkileyen, tekrarlayıcı özellikte, klonik ve tonik hareketlere yol açarak başın anormal postürüne neden olan fokal bir distonidir. Literatürde fokal distonilerde tek ve çift uyarım transmanyetik stimulasyon (TMS) yöntemleri kullanılarak çeşitli uyarılabilirlik çalışmaları yapılmıştır. Çalışmamızın amacı servikal distoni hastalarında sternokleidomastoid kasında gerçekleştirilen tek ve çift uyarım TMS ile elde edilen kısa süreli intrakortikal inhibisyon (SICI), intrakortikal fasilitasyon (İKF) ve kortikal sessiz süre (KoSS) verilerinin sağlıklı bireylerden elde edilen verilerle karşılaştırılarak, hastalarda eksitatör ve inhibitör devrelerdeki patofizyolojik değişikliklerin araştırılmasıdır. Çalışmaya 21 kontrol ve 20 hasta alınmıştır. Çift uyaran çalışmalarında temel olarak koşullandırıcı bir uyaran sonrası belli interstimulus intervalleri (ISI) ile test uyaran uygulanmış ve elde edilen MEP yanıtlarının genliği (amplitüt) ile koşullandırıcı uyaran olmadan tek başına test uyaran uygulanması ile elde edilen MEP yanıtlarının genliği karşılaştırılmıştır. Hastalarda ve sağlam kontrollerde kortikal sessiz süre bakılmıştır. Çalışma sonucunda servikal distoni hastalarında distonik hareket yönünden sorumlu SCM kasında SICI ve KoSS parametrelerinde kortikal inhibisyonda azalmayı- disinhibisyonu gösteren bulgular elde edilmiştir. Bu disinhibisyonun BoTN-A tedavisi uygulanmayan servikal distoni hastalarında ise uygulananlara göre daha belirgin olduğu da saptanmıştır. Elde edilen bu bulgular distoni patofizyolojisnde kortikal disinhibisyonun rolünü göstermesinin yanı sıra, BoTN-A uygulamasının muhtemelen duyusal girdilerde oluşturduğu değişiklikler ile kortikal plastisite üzerine etkilerini de desteklemiştir.
Pasif egzersiz ile gerçekleşen duyusal-motor entegrasyon ve kortikal plastisite değişiklikleri
Duyusal-motor entegrasyon, motor programının yürütülmesinde duyusal girdinin santral sinir sistemi tarafından entegre edildiği süreçleri kapsar. Duyusal-motor korteks plastisitesinin altında yatan mekanizmaların anlaşılması temel nörobiyolojik bir öneme sahip olup, motor öğrenme gibi fizyolojik süreçlerin yanı sıra beyin hasarı sonrası düzelmeyi sağlamaya yönelik stratejilerin geliştirilmesi için de bir gerekliliktir. Çalışmamızda duyusal-motor entegrasyonun ve gerçekleşen plastik değişikliklerin doğasının anlaşılması amacı ile "duyusal-motor illüzyon egzersizi" olarak isimlendirilen non-invaziv bir modelin geliştirilmesi, modelin geçerliliğinin ve etkinliğinin TMS kullanarak değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla biceps kasında gerçekleştirilen motor bir görev sırasında dirsek eklemi hareketi ve biceps kas uzunluğu sabit tutulurken, oluşturulan bir düzenek ile 2. parmak metakarpafarengial ekleminde pasif bir hareket oluşturulmuştur. Bu şekilde biceps kası ile 1. dorsal interosseous (IDI) kaslarının kortikal duyusal-motor temsil alanlarındaki bağlantısallığında geçici bir değişiklik oluşturulması hedeflenmiştir. Kortikal plastisitede hedeflenen değişiklik egzersiz öncesi ve sonrası 10 sağlıklı bireyde, TMS ile gerçekleştirilen kortikal haritalama, istirahat motor eşik (İME), eşik üstü uyarı ve kısa latanslı afferent inhibisyon (SAI) çalışmaları ile değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda, biceps kası İME'de IDI kasının aktivasyonu ile ortaya çıkan düşüşün egzersiz sonrası egzersiz öncesine göre anlamlı derecede arttığı saptanmıştır (p=0,001). Çalışma ile geliştirilen modelin duyusal-motor entegrasyonda geçici plastisite değişiklikler oluşturduğu kortikal uyarılabilirlik çalışmaları ile gösterilebilmiştir. Modelin geçerliliğinin gösterilmesi ile inme, sinir hasarı, distoni gibi maladaptif süreçlerin yer aldığı patolojik durumlarda, duyusal-motor entegrasyonun sağlıklı bir şekilde yeniden oluşturulması amaçlı adaptif mekanizmaların kullanıldığı tedavi süreçlerinde kullanılabilecek yeni bulgular elde edilmiştir.
Ekstansör plantar yanıt (Babinski bulgusu) patofizyolojisinin elektrofizyolojik yöntemlerle incelenmesi
Bu çalışmada ekstansör plantar yanıtın ("Babinski bulgusu") patofizyolojisinin anlaşılmasına yönelik olarak kontrol ve Babinski bulgusu olan hastalarda ekstansör hallusisi (EHL) kasında elektrofizyolojik incelemeler gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla korteksin transkranial manyetik stimulasyon (TMS) ile uyarımı ile kortikal sessiz süre (KoSS), periferik sinirlerin elektriksel uyarım ile de kutanöz sessiz süre (KuSS) çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Hasta grubunda kontrol grubuna göre gözlenebilecek farklılıkların ekstansör plantar yanıt (EPY) patofizyolojisinin anlaşılmasında ve gösterilmesinde yol gösterici olacağı, KuSS ve KoSS paramterelerinde gözlenebilecek farklılıkların ise spinal veya supraspinal düzeyde EPY ile ilgili lokalizasyon sağlayabileceği düşünülmüştür. 13 sağlık kontrol ve spinal ve/veya kranial lezyona bağlı EPY bulgusu olan 9 hastada EHL ve gastrokinemus kaslarından kayıt alınarak sural sinirin elektriksel uyarım ile KuSS, bu kasların kortikal temsil alanlarının TMS ile uyarımı ile de KoSS çalışmaları gerçekleştirilmiştir. KuSS ve KoSS için sessiz süre başlangıcı, sonlanması ve süresi ölçülmüştür. Çalışmanın temel bulgusu EPY gözlenen hastalarda EHL kasında KuSS'nin süresinin kontrollere göre kısalması veya KuSS'nin elde edilememesi olmuştur. Hasta grubunda KuSS'de gözlenen kısalma anlamlı bulunmuştur (hasta grubu. 30,14±6,49 ms, kontrol grubu 45,3±5,43 ms, p0,0001) Hasta grubunda EHL kasında KuSS elde edilen tüm bireylerin tümünde süre kontrol grubunun saptanan alt sınırının altında daha kısa olarak bulunmuştur. Tek taraflı Babinski bulgusu olan dolayısı ile diğer taraftaki EHL kası ile karşılaştırılma yapılabilen olgularda ise sağlam tarafta EHL KuSS normal olarak bulunmuştur. Tüm bu bulgular EPY patofizyolojisi ile ilgili olarak, özellikle spinal lezyona bağlı ortaya çıkması durumunda spinal inhibitör devrelerin etkinliğinde azalmayı (disinhibisyon) düşündürmektedir. Bu değişikliğin gösterilmesinde, non-invazif bir yöntem olan kutanöz sessiz süre çalışması ekstansör plantar yanıtın objektif olarak saptanabilmesi açısından yeni bir olanak sunabilir.
Subklinik ateroskleroz ve sarkopeni ilişkisi
Sarkopeni, iskelet kası gücü azalması ve beraberinde kas kütlesi ile fiziksel performansta progresif jeneralize kayıp ile seyreden özellikle ileri yaşta sık görülen bir sendromdur. Sarkopenik hastalarda kardiyovasküler olay yaşama riski artmıştır. Bu çalışmanın amacı, iskelet kası değerlendirme parametreleri olan kas kütlesi, kas gücü ve fiziksel performans ile subklinik ateroskleroz belirteçlerinden karotis arter intima media kalınlığı ('intima-media thickness' IMT) ve karotis distensibilitesi (KD) ilişkisinin incelenmesidir. Çalışmaya Ekim 2018 – Aralık 2019 tarihleri arasında üniversitemiz Nöroloji Polikliniği'ne başvuran tek başına ambulasyonunu sağlayabilen ve koopere olabilen 11 Multipl Skleroz, 44 Demans, 25 Parkinson ve 34 Nörovasküler hastası ile 166 kontrol grubu olmak üzere toplam 280 kişi dahil edildi. Sarkopenik bireylerin yüzdesi hasta grubunda %17.5, kontrol grubunda %18.1, tüm katılımcılar arasında %17.9 bulundu. Çalışmamızda el sıkma gücü azalmış grupta sol karotis IMT'nin artmış olduğu izlendi. Erkekler kendi içinde değerlendirildiğinde kas gücü azalmış grupta IMT artışının daha belirginleştiği ayrıca sol KD parametrelerinin de kas gücü azalmış erkeklerde artmış olduğu gözlenmiştir. Kas kütlesi azalmış grupta normal kas kütlesine sahip kişilere göre artmış IMT ve KD trendi olduğu görülmekle birlikte kas kütlesi azalmış kişi sayısının az olması, katılımcıların VKİ (Vücut kitle indeks)'lerindeki yüksekliğin karıştırıcı bir faktör olarak rol oynaması nedeni ile her parametrede farklılık ortaya konulamamıştır. KFPB'a (Kısa Fiziksel Performans Bataryası) göre azalmış fiziksel performansa sahip grupta sağ KD'ni gösteren parametrelerde artış ve bilateral IMT kalınlığı ve düzensizliğinde artış saptanmıştır. Sarkopeni ve subklinik ateroskleroz arasındaki nedensellik ilişkisinin ortaya konulabilmesi için geniş popülasyon tabanlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Benign paroksismal pozisyonel vertigo tanılı olgularda tedavi öncesi ve sonrası vestibüler uyarılmış potansiyellerin değerlendirilmesi
Amaç: Benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV), dönmesinin en sık nedenidir. Hastalığın tanısında pozisyonel manevralar en değerli tanı araçlarıdır. Bu tezde hastalığın patogenezinin değerlendirilmesinde objektif bir test olan vestibüler evoked myojenik potansiyeller (VEMP) kayıtlamalarının tedavi öncesi ve sonrası yanıtlarının ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem : Çalışmamız Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi (EÜTFH) Nöroloji kliniğinde nörosensöryel birimimizde yapıldı. Servikal VEMP testi incelemesi Synergy Elektromyografi (EMG) (Medelec; Viasys Healthcare UK Ltd 2009) kullanılarak yapıldı. Test sırasında her 2 kulaktan ayrı ayrı 110 desibel (dB) klik şeklinde ses uyaranı verildi. Bu uyarılar 100 milisaniye aralıklarla kayıtlanarak 250 kez averajlama yapıldı. Ölçümler için 3 elektrod (aktif, referans ve toprak) kullanıldı. Aktif elektrod ipsilateral sternokleidomastoid (SKM) kasının orta 1/3 noktasına, yapıştırıldı. Sağlam ve hasta grubun kayıtlamaları ile P13, N23 latansları ve düzeltilmiş amplitüd değerleri kaydedildi. İstatistiksel analizleri yapıldı. Bulgular: Tedavi edilmeden önce yapılan kayıtlamada P13 latansı 13.51 ± 1.99 milisaniye (msn) , N23 latans değeri ise 22.44 ± 2.22 ve düzeltilmiş amplitüd değeri 6.44 ± 3.49 olarak kaydedildi. Kontrol grubu ile kıyaslandığında P13 ve N23 latanslarında uzama görüldü. Tedavi sonrası P13 latansı 12.87 ± 1.65, N23 latans 121.97 ± 1.95 düzeltilmiş ampltiüd ise 5.75 ± 2.5 görüldü. Tedavi sonrası yanıtlarda ise sadece P13 latansında düzelme olduğu , N23 ve amplitüd de değerinde ise tedavi öncesi ve sonrası farklılık olmadığı görüldü. Sonuç: BPPV hasta grubunda VEMP testi noninvaziv, düşük maliyetli ve pratik bir test olup otolit organları ile efektör kaslar arasında beyin sapı boyunca seyreden vestibule-oküler ve vestibule-spinal yolların değerlendirilmesine imkan sağladığını düşünmekteyiz
Amiyotrofik Lateral Skleroz (ALS) yayılım paterni ve ALS hastalarında solunum yetmezliği gelişimini öngördürebilecek bulguların saptanması
AMAÇ: Amiyotrofik Lateral Skleroz (ALS) 'da solunum komplikasyonları hastalığın prognozunda oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı, ALS yayılım paterninin değerlendirilmesi ve solunum yetmezliği gelişimini öngörebilecek elektrofizyolojik bulguları tespit etmektir. GEREÇ ve YÖNTEM: Awaji Elektrodiagnostik kriterlerine göre, kesin veya olası ALS tanısı alan ancak solunum yetmezliği olmayan 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 2-4 aylık aralıklarla kontrollere çağırıldı. Tüm hastalara nörolojik muayene, sinir iletim çalışmaları, iğne elektromiyografisi (EMG) ve tek nefeste sayı sayma testi yapıldı. Üst ekstremitede median ve ulnar sinir sensorial ve motor iletim çalısması; alt ekstremite fibuler ve posterior tibial sinir motor, sural sinir sensoryal iletim çalışmaları yapıldı. Ayrıca bilateral frenik sinir iletim çalışması yapıldı. İğne EMG ile bilateral alt ekstremite ve üst ekstremitelerde en az 3 kasın, abdominal kasların, paraspinal kasların, interkostal ve kranial kasların aktivitesi kaydedildi. Buna ek olarak tüm hastaların dosyalarından solunum fonksiyon testleri, yutma elektromiyografileri, arter kan gazı analizleri teker teker not edilerek değerlendirildi. Hastalar solunum tutulumu gelişene kadar takip edildi. BULGULAR: Takip süresi olarak belirlenen 18 ayın sonunda 30 hastanın 26'sında solunum sıkıntısı gelişti. Nörolojik muayene ve diğer tetkikler, takiplerde ortalama 3- 4'er kez yapıldı. Hastaların sosyodemografik ve klinik verilerinin literatürle uyumlu olduğu görüldü. Hastalık progresyonu ile birlikte tüm segmentlerde klinik olarak üst motor nöron (ÜMN) ve alt motor nöron (AMN) bulgularının birlikteliğinin ön plana geçtiği, EMG tetkiklerinde ise benzer şekilde tüm segmentlerde nörojenik değişiklerin arttığı kaydedildi. Yine hastalık progresyonu ile birlikte ALSFRS-R skorlarında istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş olduğu görüldü. Takiplerde solunum yetmezliği gelişen hastaların yarısında en son nörojenik EMG bulguları kayıtlanan kasın sternokleidomastoid (SCM) olduğu görüldü. Buna ek olarak SCM ve rektus abdominis kaslarının solunum eforuna katılımından hemen sonra hastalarda solunum sıkıntısının geliştiği gözlendi. Frenik sinir latansında uzama ve diyafram birleşik kas aksiyon potansiyeli amplitüdündeki ufalmanın solunum yetmezliği ile doğrudan ilişkili olduğu saptandı. Solunum yetmezliği gelişimine rağmen hastaların büyük kısmının arteriyel kan gazı analizleri normaldi. Solunum yetmezliği gelişen hastaların büyük kısmı fasiyal ve bulber kaslardaki güçsüzlük nedeniyle efektif solunum fonksiyon testi (SFT) yapamadı. Yapabilenlerin ise hastalık ilerleyişi ve solunum yetmezliği ile orantılı şekilde FVC değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş gözlendi. SONUÇ: ALS ile ilgili birçok çalışma olmasına rağmen, solunum yetmezliği gelişiminin erken tespiti için güvenilir bir test yoktur. Bizim çalışmamızda olgu sayısı yeterli olmamakla beraber, SCM kasında saptanan nörojenik EMG bulguları ile SCM ve rectus abdominis gibi yardımcı solunum kaslarının solunuma eforuna katılımının solunum yetmezliği gelişimi için öngörücü olabileceği saptandı. Solunum yetmezliği gelişimine rağmen hastaların büyük kısmının arteriyel kan gazı analizlerinin normal olması nedeniyle solunum yetmezliği gelişimi takibindeki yerinin kısıtlı olduğu düşünüldü. Yine solunum yetmezliği gelişen hastaların büyük kısmı efektif SFT ve tek nefeste sayı sayma testini yapamadığı için bu testlerin hastalık ilerledikçe kullanımının kısıtlandığı görüldü. Frenik sinir iletim çalışmalarının solunum yetmezliği ile doğrudan ilişkili olduğu fakat erken dönemde iyi bir belirteç olmadığı saptandı. Sonuç olarak iğne EMG'de belirli kaslarda nörojenik değişikliklerin görülmesi ve yardımcı solunum kaslarının solunum eforuna katılımının gösterilmesi solunum yetmezliği gelişimini öngörmek amacıyla elektrofizyolojik bir belirteç olarak kullanılabilir. Olgu sayısı artırılarak ve daha uzun süreli takipler tasarlanarak yapılacak çalışmaya ihtiyaç vardır.