
48
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Tubal infertilite açısından risk faktörü olan ve risk faktörü olmayan hastaların histerosalpingografi sonuçlarının değerlendirilmesi
İnfertilite korunmasız düzenli cinsel ilişkiye rağmen bir yıl boyunca gebe kalamama durumudur. İnfertilite reprodüktif dönemdeki çiftlerin yaklaşık %10-15 `ini etkiler. Bu çalışmamıza Mayıs 2011-Kasım 2011 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Kadın Hastalıkları Ve Doğum Anabilim Dalı jinekoloji polikliniğine çocuk sahibi olamama şikayetiyle başvurup infertilite tanısı alan ve sadece tubal patensinin değerlendirilmesi için HSG planlanan 174 olguyu dahil ettik ve bu olguları tubal obstrüksiyon için her hangi bir risk faktörünü taşıyanlar ve taşımayanlar olmak üzere iki gruba ayırdık. Grup 1(n:47) risk faktörü taşıyan, Grup 2(n:127) risk faktörü taşımayan hastalardan oluşturuldu. Risk faktörü taşıyan (Grup 1) ve risk faktörü taşımayan (Grup 2) olguları yaş ortalaması, ortalama evlilik süresi ve ortalama infertilite süresi açısından değerlendirdiğimizde iki grup arasında belirgin farklılık yoktu. HSG sonuçlarından, infertilite açısından standart ilk değerlendirme sonrası başlayacağımız tedaviye en önemli katkıyı tespit edilen iki taraflı tubal obstrüksiyon sunar. Risk faktörü taşıyan grupta HSG de bilateral tubal obstrüksiyon oranı, risk faktörü taşımayan gruba göre anlamlı şekilde fazlaydı. Ayrıca risk faktörü taşımayan olguların % 92, 9' da her hangi bir tubasından geçiş tespit edildi ve HSG sonucu tedavi şeklimizi değiştirmedi. İnfertilite tanılı olgular öykü, jinekolojik muayene ve vajinal ultrasonografi ile dikkatli değerlendirilir ve tubal patoloji için yüksek risk grubu oluşturulursa, bu olgular için HSG anlamlı sonuçlar verecektir. Her hangi bir tubal risk faktörü taşımayan olgular ise anlamlı katkıyı sağlamayan, ağrılı ve radyasyon tehlikesi göz ardı edilemeyen HSG işleminden korunmuş olacaktır.
Ani işitme kayıplı hastalarda immunolojik ve viral faktörlerin etyolojideki önemi
ÖZETBu çalışma ani işitme kaybı etiyolojisinde viral ve immunolojik faktörlerin rolünü araştırmak için yapıldı. Prospektif, plasebo kontrollu bir çalışmadır.Çalışmaya Ocak 2010 ile Kasım 2011 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB polikliniğine Ani İşitme kaybı şikayeti ile başvuran 40 hasta(32 si erkek 8 i bayan; En büyük yas 72, en küçük yas 9 idi ve ortalama yaş 36,4 ) ile sağlıklı 40 kontrol vakası (28 i erkek 12 si bayan, büyük yaş 81,en küçük yaş 6 ve ortalama yaş 36 )dahil edildi.Ani işitme kayıplı (AİK) hastalarda ve kontrol grubunda viral (Hbs Ag, Anti-Hbs, CMV-IgM, CMV-IgG,, Rubella-IgM, Rubella-lgG, Ebstein-Barr Virüs-lgM, EBV-IgG, Herpes Simplex Virü 1-lgM, HSV-IgG, HSV2-lgM, HSV2-IgG, Mumps-lgG,Mumps İgM,anti-HIV) ve immünolojik (Antinükleer antikor, Anti ds-DNA, Antikardiolipi-lgM, Antikardiolipin-lgG, ASO, CRP, RF, IgG, IgM, C3, C4) markerler incelendi.Sonuçlar: Ani işitme kayıplı hastaların 26 sı sağ kulak 14 ü sol kulak etkilenmişti. Her iki grup kendi arasında karşılaştırıldı. Ani işitme kayıplı hastaların işitme kaybı ortalaması 69,82 idi (42db ile 113db arasında). Kesikli değişkenler çarpraz tablolar haline dönüştürülerek Yates düzeltmeli Khi-Kare testi ile analiz edildi.Yapılan istatistiksel analizler sonucunda, viral etkenler gözününe alındığında, her iki grupta da anlamlı bir fark saptanmadı. İmmünolojik markerlerden C4 ortalama değerleri her iki grupta da normal sınırlar içerisinde seyretmesine rağmen; hasta grubunun ortalama değerleri, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında daha düşük bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır.Elde edilen bu veriler ve analizler doğrultusunda hasta grubunda düşük C4 değerleri AİK etyopatogenezinde inflamatuar ve immün mekanizmaların rol alabileceğini düşündürmüştür. Bununla beraber Ani işitme kayıplı hastalarla sağlıklı bireyler arasında yaptığımız viral ve immunolojik faktörlerin serum değerlerin de önemli bir fark bulunmamıştır.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Ani işitme kaybı, sensorinöral işitme kaybı, etyoloji,viral enfeksiyon,immunolojik faktörler
Boyunda kitle şikayeti ile başvuran hastaların histopatolojik analizi
Bu çalışmanın amacı; kliniğimizde boyun kitlesi nedeniyle takip edilmiş ve cerrahi uygulanmış olan hastaların tanısal dağılımını saptamaktır.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında, 2006-2011yılları arasında boyun kitlesi nedeniyle takip edilmiş olan ve tanı/tedavi amacıyla cerrahi uygulanmış 1002 olgunun (406 kadın, 596 erkek) patolojik tanı raporları yaş, cinsiyet, histopatolojik tanı ve yaşadığı şehir bulguları not edilerek retrospektif olarak incelendi.Boyun kitlelerinin 425'i (%42) enflamatuar, 242'si ( %24) malign neoplastik, 229'u (%23) benign neoplastik, 106'sı (%11) konjenital orjinli idi. Yaş ortalaması enflamatuar kitlelerde 37.6 ± 14.1, konjenital kitlelerde ise 14.7 ± 6.8 idi. Benign kitleli hastalarda yaş ortalamsı 41.8 ± 10.3 iken malign kitleli hastalarda yaş ortalaması 54.5 ± 15.9 idi.Yurdumuzda boyun kitleli hastalarda enflamatuar nedenler en sık sebep olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızdaki sonuçlarda bu bilgiyi desteklemektedir. Fakat bu gruptaki bazı hastalıkların insidansında farklılıklar gözlenmiştir.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Boyun kitlesi, Cerrahi Tedavi, Histopatolojik Tanı
Oksitosin ile doğum indüksiyonu alan anne bebeklerinin kord kanında oksidatif stres belirteçlerinin değerlendirilmesi
ÖZETObstetriğin temel amacı, sağlıklı bir fetüsün doğumunu hem anne hem de fetüs için minimal travma ile sağlamaktır. Kadınların çoğunda term veya terme yakın doğum sancıları spontan başlar. Bazı durumlarda ise doğum eylemi son adet tarihi (SAT) ne göre fetal matürasyon sağlanmasına rağmen spontan başlamaz. Bu durumda anneye indüksiyon ajanları verilerek annenin doğum eyleminin başlaması sağlanır. Yaptığımız çalışmada, eksojen indüksiyon ajanı olan oksitosinin fetüs üzerine etkisini araştırdık. Çalışmamıza 32 hasta kontrol, 33 hasta çalışma grubu (indüksiyon alan) olmak üzere iki gruba ayrılan 65 hasta dahil edildi. Doğum indüksiyonu ajanı olarak oxitosin kullandık. Doğumundan sonra, fetal kordan alınan venöz kanda çalışma yapıldı. Her iki grupta Total Oksidan statü (TOS), Total Antioksidan Statü (TAS) ,Nitrikoksit(NO), Asimetrik dimetilarginin(ADMA), Paraoksanaz(PANX) ve Malonildialdehid(MDA) çalışıldı ve karşılaştırıldı. Her iki grup yaş ve gebelik haftası yönünden homojendi.İndüksiyon alan grupta TAS, TOS, MDA, PANX değerleri kontrol grubuna göre yüksek idi. Her iki grup arasında sonuçlar açısından istatistiki olarak fark saptandı. Her iki grup arasında NO ve ADMA düzeyleri açısından fark olmadığı görüldü.İki grup arasında APGAR değerleri açısından istatistiği fark yoktu. İndüksiyon ile oksidatif stres markırlarının arttığı; fakat yeni doğan APGAR sonuçlarında fark olmadığı görüldü. Vücütta indüksiyon ile oluşan oksitatif stresin, antioksidan savunma sistemi tarafından kompanse edilebildiği düşünüldü; fakat bu konu ile daha geniş serilerle yapılmış çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: İndüksiyon, Doğum, Oxitosin, oksidatif stres
Anestezi yoğun bakım ünitesinde takip edilen organofosfat zehirlenme olgularının retrospektif olarak incelenmesi
Amaç: Organofosfatlar (OF) ucuz ve kolay elde edilebilir olması nedeniyle tarım alanında sık ve kontrolsüz şekilde kullanılmaktadır. Tüm dünyada böcek ilaçlarına bağlı en sık görülen zehirlenme nedenlerinin başında gelir. Mortalitesi oldukça yüksektir ve mortalite genellikle gecikmiş veya uygunsuz tedavinin sonucudur. Bu çalışmada Ocak 2006-Aralık 2011 yılları arasında Anestezi Yoğun Bakım Ünitesinde takip ve tedavileri yapılan vakaların demografik, biyokimyasal, klinik bulguları, Glasgow koma ve APACHE II skorlarının incelenmesi yapılarak mortalite üzerine etkileri retrospektif olarak araştırıldı.Materyal ve Metot: Çalışmaya Ocak 2006 ile Aralık 2011 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Yoğun Bakım Ünitesine OF intoksikasyonu nedeniyle takip edilmiş olan 18 yaşından büyük 47 hasta dahil edildi. Hasta dosyalarından; yaş, cinsiyet, maruziyet şekli, alım yolu, mekanik ventilatörde kalış süresi, yoğun bakımda yatış süresi, labaratuar tetkikleri (tam kan, biyokimya, arter kan gazı), GKS ve APACHE II skorlaması verileri incelendi. Mortalite üzerine etkileri analiz edildi. Veriler Pearson korelasyon testi, Mann-Whitney U ve ki-kare testi ile analiz edildi.Bulgular: Çalışmaya alınan 47 hastanın 33'ü (%70,2) kadın, 14'ü (%29,8) erkekti. Hastalarımızın ortalama yaşı 25,8±11,8 idi. Hastalardan 38'i (%80,9) intihar amaçlı, 9'u (%19,1) kazara OF'a maruz kalmışlardır. 45 (%95,7) hasta oral yoldan, 2 (%4,3) hasta inhaler yolla OF'a maruz kalmıştır. Yoğun bakımda takip edilen 47 hastadan 41'i (%87,2) taburcu edilmişken, 6 (%12,8) hasta eksitus olmuştur. Hastalarımızda geliş GKS ortalaması 10,9±4,2 idi. Hastaların ortalama APACHE II skoru 18,3±9,1 idi. Hastaların yoğun bakımda ortalama kalış süreleri ortalama 5,9±5,4 (min-maks:1-25) gündü. Ortalama MV süresi 2,02±3,26 idi.Mortalite, MV, GKS, APACHE II ve yoğun bakımda kalış süresi arasındaki korelasyonu Pearson korelasyon testi ile değerlendirildi. Mortalite ile GKS arasında negatif korelasyon tespit edilirken (p<0,0001), mortalite ile APACHE II arasında pozitif korelasyon tespit edildi (p<0,0001). GKS değeri ile mortalite, APACHE II ve MV süresi arasında negatif bir korelasyon tespit edildi (p<0,0001). MV süresi ile yoğun bakımda kalış süresi arasında da negatif korelasyon tespit edildi (p<0,0001). GKS azalışı ile mortalite artışı arasındaki ilişki çok anlamlı bulundu (p<0,0001). APACHE II yoğun bakım skorlaması ile hesaplanan beklenen ölüm oranı ile gerçek mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0,0001). BUN ve kreatinin yüksekliği ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardı(p=0,050)(p=0,0001). Amilaz düzeyinin yüksekliği ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur(p=0,0001). Klinik bulgularda fasikülasyon varlığı ile mortalite arasındaki ilişki anlamlı bulunmuştur(p=0,02).Sonuç: Çalışmamızda OF zehirlenmesinde APACHE II ve GKS değerlerinin prognostik öneme sahip olduğu kanaatine varılmıştır. Her ikisinin de zehirlenmenin şiddeti ve prognozunun tahmininde iyi bir gösterge olabilecekleri sonucuna varılmıştır.
Aşı olgularında demografik veriler ve yoğun bakım bulgularının incelenmesi
Amaç: Ası genellikle suisid amaçlı yapılan yöntemlerden biri olup en ölümcül intihar girişimlerinden biridir. Vücudun ani düşüş ve sallanmasına, boyun basısına bağlı olarak serebral yaralanmalar, boyun yapılarına ait yaralanmalar, damar yaralanmaları, solunum yetmezliği ve akciğer komplikasyonları görülebilir. Ası yoğun bakım tedavisi gerektiren bir durumdur. Bu çalışmada Ocak 2006-Aralık 2012 tarihlerinde hastanemizde ası nedeniyle yoğun bakımda takip edilen hastaların demografik, klinik, labaratuar, yoğun bakım verileri incelenerek mortalite ve sağ kalım üzerine etkileri retrospektif olarak çalışıldı. Materyal ve Metod: Çalışmaya ocak 2006-aralık 2012 tarihlerinde ası nedeniyle DÜTF yoğun bakımlarında takip edilen hastalar dahil edildi. Çalışmaya alınan 43 hastanın epikriz dosyalarından demografik verileri, olguların ilk başvuru anındaki fizik muayene bulguları (glaskow koma skalası, ışık refleksi, babinski refleksi, ortalama arteryal tansiyon, solunum sayısı, oksijen saturasyonu), kan gazı, tam kan, biyokimyasal değerler kaydedildi. Boyun asısına bağlı olarak gelişen komplikasyonlar (beyin ödemi, beyin kanaması, laringeal ödem, servikal vertebra fraktürü/dislokasyonu, pulmoner ödem, pnömotoraks) kaydedildi. Olguların yoğun bakim takiplerinde entübasyon gereksinimi, entübasyon süresi, yoğun bakım süresi, beyin koruyucu tedavi, akciğer komplikasyonları, akciğer dışı komplikasyonlar incelenerek bu bulguların mortalite ve sağ kalım ilişkisi incelendi. Çalışmanın istatistikleri Ki-kare, Mann-Whitney U testi, Pearson korelasyon testi ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmada incelenilen 43 hastanın 28?i(%65) erkek, 15?i(%35) kadın olarak bulundu. Olguların yaş ortalaması 21,4±6,8 olarak bulundu. Tahmini ası süresi ortalama 25±12dk tespit edildi. GKS ortalama 6±2,9 olarak değerlendirildi. Hastaların %70 GKS?7 olarak bulundu. Yoğun bakımda takip edilen 43 hastadan 38(%88) hasta entübe edildi. Hastaların ortalama yoğun bakımda kalış süresi 8,3±19 gün olarak tespit edildi. Hastaların kraniyal görüntülemesinde 12 hastada(%27,6) beyin ödemi veya kanama görüldü. Hastalardan 6(%14) servikal vertebra fraktürü/dislokasyonu tespit edildi.. Hastalardan 7?inde(%16,3) yoğun bakıma alınmadan önce kardiyak arrest gelişimi nedeniyle kardiyopulmoner resusitasyon uygulandı. Boyunda oluşan komplikasyonlar; larinks yaralanması 8(%18,5) hastada, trakea yaralanması 3(%7) hastada görüldü. 3 hastada pnömotoraks görülmüştür. 26 (%60) hastada laringeal ödem bulundu. Olguların geliş GKS düşüklüğü, ası süresi, ışık refleksi, babinski refleksi, ortalama tansiyon değeri, saturasyon düzeyi, solunum sayısı ile mortalite arasında anlamlı ilişki bulundu. Olguların labaratuar değerlerinden kan gazında pH, HCO3, sO2 ile mortalite arasında anlamlı ilişki saptandı. Biyokimyasal parametrelerden üre, kreatinin, AST,ALT, K, Ca değerleri ile mortalite arasında anlamlı ilişki bulundu. Yoğun bakımda takip edilen olguların entübasyon varlığı, entübasyon süresi, yoğun bakım süresi, beyin ödemi/kanaması, akciğer dışı komplikasyon, elektrolit düzensizliği olanlar ile mortalite arasında anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Ası mortalitesi yüksek bir tablo olup ası süresi, GKS, asidoz varlığı, serebral komplikasyonlar mortalite için prognostik faktörlerdir. Ası olgularının erken fark edilmesi, solunum yolunun rahatlatılması, asidozun düzeltilmesi, dikkatli sıvı elektrolit tedavisi ile mortalitenin azaltılabileceğini düşünüyoruz.
Eklem içi kalkaneus kırıklarında cerrahi tedavi (iki farklı yöntemin karşılaştırılması)
Amaç: Kapalı Redüksiyon ve yivli k-teliyle Perkutan Fiksasyon (KR-PF) yeni bir teknik olup yaygın kullanılmamaktadır. Çalışmamızda Açık Redüksiyonplak vidayla İnternal Fiksasyon (AR-İF) tekniği ve KR-PF tekniğiyle tedavi edilen hastaların klinik ve radyolojik sonuçları karşılaştırıldı. Gereç ve yöntem: Haziran 2008 ile Aralık 2012 tarihleri arasında, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında, deplase eklem içi kalkaneus kırığı nedeniyle AR-İF ve KR-PF tekniği kullanılarak, 50 hastanın 64 ayağı opere edildi. Hastalar ortalama 4.3 gün (1- 13 gün) içinde ameliyata alındı. Bunlardan 27 kırığa (%42.2) AR-İF tekniği (Grup I), 37 kırığa (%57.8) KR-PF tekniği (Grup II) uygulandı. Grup I'in 16'sı erkek, 4'ü kadın olup yaş ortalaması 30.0 idi. Grup II'nin 17'si erkek, 13'ü kadın olup yaş ortalaması 26.6 idi. Sanders kırık sınıflamasına göre Grup l'deki 23 kırık (%35.9) Sanders tip III, 4 kırık (%6.3) Sanders tip IV idi. Grup II'deki kalkaneus kırıklarının 2'si (%3.1) Sanders tip II, 21'i (%32.8 ) Sanders tip III, 14'ü (%21.9) Sanders tip IV idi. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası Böhler açıları ölçülüp, klinik değerlendirme AOFAS Arka Ayak Skorlama Sistemine göre yapıldı. Bulgular: Hastaların ortalama takip süresi 32.5 ay (10-54) idi. Kırık tipi ile klinik sonuçlar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki vardı (p=0.017). Grup I'in ameliyat öncesi ortalama 7.59º (-22º_28º) olan Böhler açısı ameliyat sonrası 21.03º (8º_36º), Grup II'nin ameliyat öncesi ortalama 0.70º (-36º_20º) olan Böhler açısı ameliyat sonrası 16.94º (-18º_36º) saptandı. Grup I'de Böhler açısının daha iyi restore edildiği fakat fonksiyonel sonuçlar açısından Grup II ile arasında anlamlı bir fark olmadığı görüldü (p>0.05). Böhler açısındaki düzelmeyle memnun edici klinik sonuçlar arasında pozitif bir korelasyon vardı (Grup I,p=0.004; Grup II,p=0.013). Böhler açısının tek başına klinik sonuçlara etkisinin sınırlı olduğu görüldü (p=0.001). Ortalama AOFAS skoru Grup I'de 89.8 puan, Grup II'de 85.4 puan olup, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p>0.05). iii Sonuç: Eklemi içi deplase kalkaneus kırıklarında AR-İF tekniğinin memnun edici klinik sonuçlar açısından daha üstün olduğu söylenebilir. Ancak yaptığımız çalışmada KR-PF tekniğiyle elde ettiğimiz klinik sonuçların AR-İF tekniğiyle kıyaslanabilir olması, ayrıca düşük yumuşak doku hasarı, daha az komplikasyon oranı, travma yükünü arttırmadan kısa sürede uygulanabilir olması açısından, doğru seçilmiş hasta gruplarında (eşlik eden hastalıklardan ötürü daha kötü iyileşme potansiyeli olan hastalar, ek sistem yaralanması ve birden çok kırığı olan hastalar) KR-PF'nun etkili bir tedavi tekniği olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Sözcük: Kalkaneus; deplase; kırık; kapalı; perkutan.
Asetabulum kırıklarında cerrahi tedavi sonuçlarımız
Amaç: Bu çalışmada açık redüksiyon ve internal fiksasyon tekniği ile tedavi ettiğimiz asetabulum kırıklı hastaların klinik ve radyolojik sonuçları değerlendirilip, Kısa Form-36 anketi ile hasta yaşam kalitesine etkileri araştırıldı. Gereç ve yöntem: Ocak 2003 ile Kasım 2012 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında 37 hastanın 37 asetabulum kırığı açık redüksiyon ve internal fiksasyon ile tedavi edildi. Hastalar ortalama 3,8 (1-10 gün) gün içerisinde operasyona alındı. Hastaların 30'u erkek, 7'si kadın olup ortalama yaşları 36,4 (17-58) idi. Tüm kırıklar kapalı kırıktı. Kırıkların 22'si (%59,5) sağ, 15'i (%40,5) sol kalçaya aitti. Travma mekanizması; 19 hastada araç içi trafik kazası, 5 hastada araç dışı trafik kazası, 8 hastada yüksekten düşme, 3 hastada motosiklet kazası ve 2 hasta basit düşme idi. Hastaların 16'sında eşlik eden ek ortopedik yaralanma mevcuttu. Ameliyat öncesi çekilen grafilerden asetabular kırıkların Judet ve Letournel'e göre sınıflaması yapıldı. Buna göre kırıkların 22'si (%59,5) basit tip ve 15'i (%40,5) kompleks tip kırık idi. Yirmi hastada (%54,1) posterior, 5 hastada (%13,5) santral, 2 hastada anterior (%5,4) olmak üzere toplam 27 hastada (%73) travmatik kalça çıkığı tespit edildi. Çıkıklar acil polikliniğinde kapalı olarak redükte edildi. Bulgular: Hastaların ortalama takip süresi 49,8 (12-117) ay idi. Redüksiyon 32 (%86,5) hastada anatomik (0-1 mm), 3 (%8,1) hastada başarılı (2-3 mm), 2 (%5,4) hastada kötü (>3 mm) idi. Matta'nın radyolojik değerlendirme kriterlerine göre %78,3 mükemmel ve iyi, %10,8 orta ve %10,8 kötü sonuç görüldü. Klinik değerlendirme kriterlerine (Merle d'Aubigne ve Postel) göre toplamda % 67,5 mükemmel ve iyi, %24,3 orta ve %8,1 kötü klinik sonuç elde edildi. Klinik değerlendirme (Merle d'Aubigne ve Postel) sonuçları mükemmele yaklaştıkça Kısa Form-36 yedi alt parametre sonuçlarının (Mental Sağlık parametresi hariç) benzer bir şekilde arttığı, radyolojik değerlendirme sonuçları mükemmele yaklaştıkça Kısa Form-36 sekiz alt parametre sonuçlarının da benzer bir şekilde arttığı gözlendi. iii Sonuç: Asetabulum kırıklarının tedavisinde uygun zamanda redüksiyon sağlanması, uygun insizyon seçimi ve yeterli cerrahi deneyim ile tatmin edici sonuçlar elde edilmiştir. Yaşam kalitesini değerlendirmede Kısa Form-36 radyolojik ve klinik sonuçlarla korele ve etkin bir ankettir. Anahtar Sözcük: Asetabulum; cerrahi; kırık; internal/fiksasyon;
Yoğun Bakım Ünitesinde akut solunum sıkıntısı sendromu tanısıyla takip edilen hastaların retrospektif analizi
ÖZET Amaç: ARDS yoğun bakımlarda morbidite ve mortaliteye yol açan ciddi bir restriktif sendromdur. Yapılan çalışmalarda yaş, akut akciğer hasarı, kronik komorbid hastalıklar, akut organ yetmezlikleri, ağır sepsis/şok birlikteliği, arteryal kan gazı değerleri, GKS, SOFA, APACHE II, LİS skoru gibi parametrelerin akciğer hasarı prognoz ve sağkalımı ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitemizdeki ARDS hastalarında mortalite üzerine etkili olabileceğini düşündüğümüz faktörleri paylaşmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmamızda Ocak 2009 ile Ocak 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon kliniği Yoğun Bakım Ünitesinde ARDS tanısı alan hastaların genel özellikleri, etiyolojik ve prognostik faktörleri, mekanik ventilasyon uygulamaları, laboratuar değerleri, mortalite ve multiorgan disfonksiyonu oranları, APACHE II, LİS, GKS, SOFA skoru, Arteriyel kan gazı değerleri, PaO2/FiO2 oranı değerleri mortalite üzerine etkileri ile ölen ve sağ kalan hastaların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bulgular: İncelemeye alınan ARDS tanısı alan hastaların 61'i erkek,39'u kadın idi. ARDS olan hastaların etiyolojik nedenleri incelendiğinde; Pnömoni 37 hasta, travma(araç içi, araç dışı ve diğer kazalar) 14 hasta, sepsis 19 hasta, akciğer kontüzyonu 9 hasta, akciğer dışı enfeksiyon 6 hasta, intoksikasyon 5 hasta, çoklu kan transfüzyonu 4 hasta, ateşli silah yaralanması 4 hasta ve akut pankreatit 2 hasta olarak bulundu. Hastalardan 44'ü ölmüştür. Ölen hastalarda yaş ortalaması anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Ölen hastaların APACHE II, SOFA, LİS skorları anlamlı olarak daha yüksek bulundu. GKS anlamlı olarak daha düşük bulundu. Kan gazı değerlerinden PO2/FİO2 ve PCO2 değerleri anlamlı bulundu. Mekanik ventilatör süresi ve yoğun bakımda kalış süresi ölen hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. Organ yetmezliği ve septik şok varlığında mortalite anlamlı olarak yüksek bulundu. Kardiyak hastalık ile birlikte solunum yetmezliği olanlarda ve diyabet ile birlikte böbrek yetmezliği olanlarda mortalite diğer komorbit durumlara göre çok anlamlı oranda yüksek bulundu. Sonuç: ARDS yoğun bakımlarda sık karşılaşılan önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Erken tanı ve yoğun bakım desteği, akciğer koruyucu mekanik ventilasyon stratejisi ve permisif hiperkapni sağ kalımı artırmaktadır. ARDS hastalarında yaş, kronik komorbid hastalıklar, akut organ yetmezlikleri, ağır sepsis/septik şok birlikteliği mortalite oranlarını artırmaktadır. Tanı sırasındaki PaO2/FiO2 oranı azaldıkça akut akciğer hasarının ciddiyeti ve şiddetinin prognostik önemini destekler şekilde mortalite oranları artmaktadır.
Prostat kanseri şüphesi ile trans rektal prostat biyopsisi uygulanan hastalarda plazma siyalik asit seviyesinin değerlendirilmesi
Prostat kanseri şüphesi ile trans rektal prostat biyopsisi uygulanan hastalarda plazma siyalik asit seviyesinin değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmanın amacı prostat kanseri şüphesi ile trans rektal prostat biyopsisi uygulanan hastalarda plazma siyalik asit seviyesini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Ocak 2012-Şubat 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne başvurup; prostat spesifik antijen ( PSA) yüksekliği ve/veya anormal rektal muayene bulgusu tespit edilen 143 erkek hasta dahil edildi. Hastalardan prostat biyopsisi öncesi PSA ve siyalik asit ölçümü için tam kan alındı. Siyalik asit ölçüm yöntemi olarak lektin tabanlı enzyme-linked ımmunosorbent assay (ELISA) yöntemi kullanıldı. Hastalar patoloji sonuçlarına göre adenokanser, penign prostat hiperplazisi (BPH) ve diğer patolojiler olmak üzere (prostatik intraepitelial neoplazi (PIN), atipik küçük asiner proliferasyon (ASAP)) 3 gruba ayrıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 65,3 yıl idi ve ortalama total PSA değeri 18,4 ng/ml idi. Yapılan parmakla rektal muayenede; 35 hastada şüpheli rektal muayene bulgusu tespit edildi. Patolojisi adenokanser gelen hastaların ortalama plazma siyalik asit düzeyi 112,7 ± 81,4 iken, patolojisi BPH gelen hastaların ortalama plazma siyalik asit düzeyi ise 60,5 ± 24 idi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p= 0,009). Patolojik sonucu adenokanser gelenler ile ASAP ve PIN gelenler arasında plazma siyalik asit düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p=0,6). Siyalik asit, tPSA, vucut kitle indeksi (BMI), anormal rektal muayene bulgusu, yaş ve Gleason skoru arasında korelasyon yoktu. Sonuç: Plazma siyalik asit seviyesi, prostat adenokarsinomu ve ilişkili premalign patolojileri öngörmede muhtemel bir parametre olarak kullanılabilir. Ancak bu konuda daha geniş hasta serilerine sahip çalışmalara ihtiyaç vardır.