Manisa Celal Bayar University
Discipline

Neurosurgery

Manisa Celal Bayar University

183

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travması modelinde high mobility group box-1 protein düzeylerinin oksidatif stres, apoptoz, serebral ödem ve kan beyin bariyeri üzerine etkilerinin araştırılması

Amaç: Travmatik beyin hasarı özellikle genç erişkinlerde en önemli morbidite ve mortalite nedenlerindendir. Kafa travmasında mekanik etkiye bağlı primer hasar önlenemez iken, bu hasarın neticesinde oluşan ve ön planda nöroinflamasyona bağlı geliştiği düşünülen sekonder hasar önlenebilir ve böylece mortalite ve morbidite azaltılabilir. Bu çalışmada amacımız deneysel kafa travması oluşturduğumuz sıçanlarda primer hasar sonucu oluşan nekrotik dokulardan salınan ve travma sonrası nöroinflamatuar süreci başlattığı düşünülen HMGB-1 proteinin; reseptörleri olan TLR-4 ve RAGE düzeylerine, kan beyin bariyerine, serebral ödem miktarına, apoptoz ve oksidatif stres değerlerindeki değişime etkisini incelemektir. Metod:280-320 g ağırlığında, 10-12 haftalık, toplam 30 adet erişkin erkek sprague-dawley cinsi sıçanlar, kontrol, travma ve travma+etil pirüvat (her bir grupta n=10) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Yüksekten ağırlık atılarak sağ parietal kontüzyon oluşturuldu. Travma sonrası 24. saatte sıçanlar sakrifiye edilerek, perikontüzyonel beyin dokusu örneklerinde Western Blot ve immunohistokimya yöntemleri ile HMGB1, TLR-4, RAGE, okludin, klaudin-5, ZO-1 düzeylerine bakıldı; apoptoz açısından immunohistokimya ile TUNEL, Western Blot ile bax, bcl-2, kaspaz-3 düzeyleri değerlendirildi. Ayrıca sıçanlardan alınan kan örneklerinde, total oksidan ve antioksidan kapasite ile oksidatif stres indeksi bakıldı. Alınan beyin dokularının yaş ve kuru ağırlıkları tartılarak beyin ödemi derecesi hesaplandı. Bulgular: Travma sonrasında HMGB-1 protein ekspresyonunun arttığı gözlendi ve bunun da TLR4 ve RAGE düzeylerinde artışa neden olduğu; aynı zamanda KBB'deki sıkı bağlantı molekülleri olan okludin, klaudin-5 ve Zo-1 düzeylerinde azalmaya yol açarak beyin ödemini arttırdığı saptandı. Aynı zamanda, HMGB-1 protein artışı; bax ve kaspaz-3 düzeyini arttırıp, bcl-2 düzeylerinde azalmaya yol açarak apoptozu indüklemiş, ve total oksidatif kapasiteyi artırarak oksidatif hasarda artış meydana getirmiştir. Etil pirüvat verilen grupta ise HMGB-1 inhibisyonu sonucu, bu etkiler kontrol grubuyla benzer düzeylere gelmiştir. Sonuç: HMGB1 proteini, sekonder hasar mekanizmalarını tetikleyerek kan beyin bariyeri disfonksiyonuna neden olarak ve serebral ödem, oksidatif stres ve apoptozu arttırarak travmatik beyin hasarı patofizyolojisinde anahtar rol üstlenmektedir. HMGB1 proteini, bu özellikleri nedeniyle kafa travması tedavisinde potansiyel hedef olabilir. Anahtar kelimeler: Apoptoz, beyin ödemi, HMGB-1, travmatik beyin hasarı

ApoptozisBeyin yaralanmalarıHMGB 1+4
Şevket Evran
Bezmialem Vakıf University
2016
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel subaraknoid kanama modelinde verapamilin endotelin-1, apoptoz ve oksidatif stres aracılığı ile vazospazm üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmamızda intratekal verapamilin deneysel subaraknoid kanama (SAK) sonrası oluşan serebral vazospazmda tedavi etkinliğini araştırdık. Gereç ve yöntemler: Çalışmamızda 24 adet Spraque-Dawley erkek rat kullanıldı. Ratlar randomizasyon ile 3 gruba ayrıldı. Sham grubunda deneklere SAK yapılmadı. Kontrol grubunda SAK uygulandı fakat tedavi verilmedi. Verapamil grubunda ise SAK yapıldıktan sonra intratekal verapamil uygulandı. Tüm gruplarda anestezi altında kuyruk arteri kanüle edildi. Sonrasında oksipitoservikal bileşkeye insizyonla oksipital kasların altında atlantooksipital membranları bulundu. 25G iğneyle sisterna magnaya ulaşıldı. Verapamil grubunda 0,2 ml, diğer gruplarda 0,1 ml beyin omurilik sıvısı (BOS) boşaltıldıktan sonra Sham grubunda, alınan BOS geri enjekte edildi. Diğerlerinde kuyruk arterinden alınan kan (0,1ml) sisterna magnaya yavaşça enjekte edildi. Tedavi grubunda 0,1 ml 100 μg verapamil çözeltisi, kan verildikten 2 dk. sonra yavaşça enjekte edildi. Aynı işlem tüm gruplarda 48 saat sonra tekrarlandı. Ratlar 7. günde anestezi altında dekapitasyon ile sakrifiye edildi. Baziller arterde mikroskobik ölçüm ile damar lümen çapı ve duvar kalınlığı, Elisa yöntemi ile ET-1 serum düzeyleri, Western Blot yöntemi ile apoptotik index ve biyokimyasal yöntemler ile total oksidan ve antioksidan kapasiteye bakılarak oksidatif stres oranı ölçülerek vazospazm ile olan ilişkisi incelendi. Bulgular: SAK sonrası gelişen vazospazm serum ET-1 seviyesini arttırmış, bax ve kaspaz-3 seviyelerini arttırıp, Bcl-2 seviyesini azaltarak apoptoz indeksini de arttırmıştır; TAS azalmış ve TOS artmıştır. Vazospazma bağlı baziller arter duvar kalınlığında artış ve arter lümen çapında ise daralma gelişmiştir. Verapamil grubunda ET-1 seviyesi, apoptoz indeksi, oksidatif stres ve arter duvar kalınlığı azalmış, arter lümen çapı artmıştır. Sonuç: İntratekal verapamil apoptoz, oksidatif hasar, ET-1, damar duvar kalınlaşması ve vazokonstrüksiyonu azaltarak serebral vazospazm tedavisinde yeni etkin bir tedavi seçeneği olabilir. Bunun için daha fazla preklinik ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: apoptoz, ET-1, gecikmiş beyin hasarı, intratekal verapamil, oksidatif hasar, SAK, serebral vazospazm

Enes Akkaya
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord yaralanmasında Oleuropein'in High Mobility Group Box-1 aracılığıyla apoptoz ve oksidatif stres üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Spinal kord yaralanması travmatik yaralanmaların morbidite ve mortaliteye sebep olan önemli sonuçlarından biridir. Geri dönüşümsüz etkiler bırakan primer hasarlanma ve tedaviye dönük çalışmaların esas hedefi olan sekonder hasarlanma olarak sınıflandırılabilir. HMGB-1, sekonder hasara sebep olan enflamasyonun önemli medyatörlerinden biridir. Redoksun aktive ettiği transkripsiyon faktörü Nrf2'nin birçok organ ve hücre tipini toksik hasara karşı koruduğu gösterilmiştir. Oleuropein'in anti-inflammatuar özelliği bilinmektedir. Çalışmamızda Oleuropein'in deneysel spinal kord yaralanması modelinde HMGB-1, Nrf2, apoptoz ve oksidatif stres üzerine etkilerini araştırdık. Metod: 250-300 gr, 8-10 haftalık, dişi 24 adet Sprague-Dawley sıçan kullanıldı. Laminektomi grubunda T9-T10 laminektomi, travma grubunda T9-T10 laminektomi sonrası Yaşargil geçici anevrizma klibiyle 30 saniye ekstradural kompresyon, Oleuropein grubunda ekstradural kompresyon sonrası 20 mg/kg Oleuropein 0 ve 1. saatte intraperitoneal uygulandı. 24. saatte sakrifiye edilen sıçanların serum ve spinal kord örneklerinde immünohistokimya ve western blot yöntemleriyle HMGB-1, TLR-4, RAGE, Nrf-2, NF-κß ekspresyonları incelendi. TUNEL yöntemi ile apoptoz ve western blot yöntemiyle Bax, Bcl-2, p53, Aktif Kaspaz-3 düzeyleri bakıldı. Okdisatif stres ve antioksidan mekanizmalar da TAS, TOS, OSI ile değerlendirildi. Bulgular: Travma grubunda, laminektomi grubuna göre HMGB-1 (P<0.001), TLR4 (P<0.001), RAGE (P<0.001) ve NF-κB (P<0.001) düzeylerinin anlamlı derecede arttığı belirlendi. OLE grubunda ise HMGB-1 (P<0.001), TLR4 (P<0.001) ve RAGE (P<0.001) düzeylerinin travma grubuna göre anlamlı derecede azaldığı gözlendi. Nrf2 antioksidan mekanizmaların önemli bir parçasıdır ve Nrf2 düzeylerinin travma grubunda arttığı (P<0.01), OLE grubunda travma grubuna göre daha da yükseldiği belirlendi (P<0.001). TUNEL metodu ile değerlendirilen apoptotik hücre sayısının, travma grubunda laminektomi grubuna göre artarken, OLE grubunda travma grubuna göre anlamlı miktarda azaldığı belirlendi (P<0.001). Sonuç: Bu çalışmada, oleuropein'in HMGB-1 üzerinden anti-enflammatuar Nrf2 üzerinden antioksidan etki göstererek apoptoz ve sekonder hasarı azalttığı spinal kord ve serum örnekleri incelenerek gösterilmiştir. Bu sonuçlar klinik çalışmalara ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Spinal Kord Yaralanması, Oleuropein, HMGB-1, Nrf2, Apoptoz

Fatih Çalış
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord yaralanmasının patofizyolojisinde mikroRNA21'in rolü ve metilprednizolone tedavisinin patofizyolojiye ve mikroRNA21'e etkisi

Spinal kord yaralanması artan nüfus ile birlikte özellikle gençlerde ciddi sağlık sorunu haline gelmiştir. Çalışmamızda spinal kord yaralanmasını takiben miRNA21 ekspresyonunun 1. ve 7. Günlerdeki düzeyi ayrıca metilprednisolone tedavisinin miRNA21 düzeyine etkisini incelemek amacıyla altı deney grubu (n=6) oluşturulmuştur. İlk ve dördüncü grup hariç tüm hayvan gruplarına anevrizma klip yöntemi ile spinal travma modeli uygulandı. Tedavi gruplarına (üçüncü ve altıncı grup) SKY sonrası metilprednisolone tedavisi verildi. Tedavi sonrasında ilk üç grup 1.günde son üç grup 7.günde tekrar operasyona alınmış ve real-time PZR inceleme için laminektomi sahasındaki spinal kord dokusu çıkarılmıştır. Real-Time PCR ile miRNA21 düzeyi ve astrogliozis, apopitoz ve inflamasyon parametreleri olarak GFAP, VIM, STAT3, FASLG, PTEN, BAX, BCL2, COX-2, IL6 düzeylerine bakıldı. Sonuçta; miRNA21 düzeyinin travma sonrası giderek arttığı ve metilpredinisolone tedavisinin erken dönemde miRNA21 düzeyini azalttığı görüldü. Metilprednisolone tedavisinin astrogliozis, apopitoz ve inflamasyon parametlerinde anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü. miRNA21'in SKY'deki rolünün kesin açıklanması için ek çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Spinal kord hasarı, miRNA21, Metilprednizolon, real-time PCR

MetilprednizolonMikro RNAPolimeraz zincirleme reaksiyonu+3
Abdurrahim Tekin
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek grade'li glial tümörlerde temodal kullanımı etkileri

Yüksek grade'li glial tümörlü hastalarda 'Temozolamid' kullanımı ile elde edilen sonuçların değerlendirilmesi amaç edinildi. Vakıf Gureba Hastanesi Beyin Cerrahisi kliniğinde opere olan ve histolojik, klinik, radyolojik olarak tanısı doğrulanmış 20 hastaya radyoterapi sonrası 'Temozolamid' tedavisi başlandı ve bu veriler daha sonra geriye yönelik olarak analiz edildi. Sağ kalım ve ilerlemesiz sağ kalım hesaplanırken Kaplan-Meier yöntemi, gruplar arasında farklılık karşılaştırılırken log-rank test kullanıldı (medyan±CI; güvenlik aralığı). Total Sağ kalımın Temozolamid grubuna göre Kaplan-Meier ile tahmini medyan (CI) 11 (11.51-10.49) İlerlemesiz sağ kalımın Temozolamid grubuna göre Kaplan-Meier Tahmini Medyan (CI): 9.5 (9.1-11) bulundu. Çalışmamızda anlamlı şekilde 'temozolamid' kullanımının progresyonsuz sağkalım üzerinde pozitif yönde etkili olduğunu kesinlikle göstermektedir

Arsal Acarbaş
Bezmialem Vakıf University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glial tümörlerde ATRX durumu ve MRG bulguları arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Primer SSS tümörleri, SSS içindeki hücrelerden kaynaklanan iyi veya kötü huylu olabilen heterojen bir tümör grubunu ifade eder. Malign primer beyin tümörleri, tedavisi en zor kanserler arasında yer almaktadır. Glial tümörler erişkinlerde en sık görülen malign primer beyin tümörleridir. 2021 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Santral Sinir Sistemi (SSS) tümörleri sınıflamasında moleküler belirteçler daha da ön plana çıkarılarak, gliom sınıflamasında isimlendirme ve derecelendirmede yenilikler getirilmiştir. Çalışmamızın öncelikli hedefi moleküler bir belirteç olan ATRX mutasyon durumunun glial tümörlü hastaların MRG özellikleriyle arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Ayrıca ATRX mutasyonu ve IDH mutasyonu korelasyonu değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza retrospektif olarak 75 hasta alınmıştır. Glial tümör tanısı almış hastaların ATRX ve IDH mutasyon statüsü immunohistokimya ile belirlenmiştir. 52 hastada ATRX mutasyonu gözlenmedi, 23 hastada ise ATRX mutasyonu pozitif olarak görüldü. Tümörler ATRX mutasyonu pozitif ve negatif olarak iki gruba ayrılıp preoperatif MR görüntüleri (T1A, T2A, T2 FLAIR, DAG-ADC, pre- postkontrast T1, SWI) üzerinden VASARI (Visually AcceSAble Rembrandt Images) skorlamasına dahil olan toplamda 25 MR bulgusu ile değerlendirildi. Ayrıca ATRX mutasyonu ve IDH mutasyonu korelasyonu istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların tanı yaşları 26-79 arasında değişmekte olup ortalaması medyan yaş değeri 58 olarak bulundu. 40 hasta kadın (%53,3), 35 hasta erkekti (%46,7). 23 (%30,7) olgunun ATRX mutasyonu pozitif, 52 (%69,3) olgunun ATRX mutasyonu negatifti. ATRX mutasyonu olan olgularda kontrastlanan kenarın belirgin olmaması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.034) ATRX mutasyonu olan olgularda ödem oranının az olması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.028) ATRX mutasyonu olan olgularda pial invazyonun olmaması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.018) ATRX mutasyonu olan olgularda derin beyaz cevher tutulumunun olması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.022) Hastanın tanı yaşının genç olması (<41) ATRX mutasyon pozitifliği ile ilişkili bulundu. Ayrıca ATRX mutasyonu pozitif olan olgularda IDH mutant olma oranı, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p<0.001) Sonuç: Glial tümörlerin MRG ile değerlendirilmesinde kontrastlanan kenarın belirgin olmaması, ödem oranının az olması, pial invazyonun olmaması ve derin beyaz cevher tutulumunun olması ATRX mutasyonu pozitifliği ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca hastanın genç olması ve IDH mutant olması ATRX mutasyon pozitifliği ili ilişkili bulunmuştur. Preoperatif MRG görüntülemeleri ile ATRX statüsü hakkında bazı öngörüler elde edilebilir.

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıDNA mutasyon analizi+5
Engin Can
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipofiz adenomlarında beclin-1 protein ekspresyonunun prognostik önemi

Giriş ve Amaç: Hipofiz adenomları tüm kafa içi tümörlerin yaklaşık %15'ini oluştururlar. Glioma ve menenjiomdan sonra en yaygın üçüncü kafa içi tümörüdür. Beclin 1, tümör baskılayıcı rolü olan ve son zamanlarda birkaç çalışmayla birlikte tanınan bir otofaji genidir. Bu çalışmanın amacı, hipofiz adenomlu hastalarda otofaji belirteci olan Beclin 1 protein ekspresyonu ile klinik ve patolojik parametreler arasındaki ilişkiyi aydınlatmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Mart 2016 – Ekim 2022 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde ameliyat olmuş, hastanemiz sisteminde ameliyat öncesi manyetik rezonans görüntülemesi mevcut olan ve Patoloji Anabilim Dalı'nda DSÖ 2017 kriterlerine göre hipofiz adenomu tanısı almış vakalar dahil edildi. Yaş, cinsiyet, hipofiz adenomu boyutu, primer ve nüks ayrımı, hipofiz hormonal değerleri, radyolojik sınıflandırma bulguları, patoloji değerlendirme sonuçları ve immünohistokimyasal boyanma özellikleri verilerine hastane otomasyon sisteminden ulaşıldı. Bu değerler ile Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasındaki ilişki istatistiksel yöntemler kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Toplam 78 hastadan 75'i makroadenom ve 3'ü mikroadenomdu. Hipofiz makroadenomlu olguların 34'ü (%45,3) kadın ve 41'i (%54,7) erkek olgulardı. Beclin 1 ekspresyonu 13 hastada gözlenmedi. Hafif derecede boyanma 10, orta derece boyanma 25, yoğun derecede boyanma 30 hastada gözlendi. Beclin 1 ekspresyon durumu boyanma durumuna göre 4 (0,1,2,3) ve 2 (0-1, 2-3) farklı derecede gruplandırılarak karşılaştırmalar yapıldı. Tümör hacmi ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,214) Fakat tümör hacmi ve 2 derecede (0-1, 2-3) incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. (p=0,044) Tümör hacmi daha yüksek olan adenomlarda, tümör hacmi daha az olanlara göre anlamlı ölçüde daha fazla Beclin 1 ekspresyonu gözlenmiştir. Çalışmaya dahil ettiğimiz 78 hastadan 49 tanesi fonksiyonel olmayan hipofiz adenomuna sahipken, 29 tanesi fonksiyonel (hormonal ve klinik aktif) hipofiz adenomuna sahipti. Tümör fonksiyonu ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,051) Fakat tümör fonksiyonu ve 2 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. (p=0,022) Fonksiyonel olmayan tümörlerde, fonksiyonel olan tümörlere göre ekspresyon düzeyi daha fazla gözlenmiştir. Knops hipofiz adenomu radyolojik sınıflandırması ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,315) İnvazyon durumuna göre gruplandırılmış Knops hipofiz adenomu radyolojik sınıflandırmasıyla 4 derecede (p=0,411) ve 2 derecede (p=0,170) incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Hardy-Wilson modifiye hipofiz adenomu radyolojik sınıflandırması ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,579) Suprasellar uzantının simetrik-asimetrik olma durumuna göre gruplandırılmış Hardy-Wilson modifiye hipofiz adenomu radyolojik sınıflandırmasıyla 4 derecede (p=0,885) ve 2 derecede (p=0,456) incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Primer/nüks hipofiz adenomu olma durumu ve 4 derecede (p=0,233) ve 2 derecede (p=0,723) incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Ki-67 proliferasyon indeksi ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,413) Ki-67 proliferasyon indeksi %3'ün altı ve üst olacak şekilde 2 gruba ayırıp, 2 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi ile karşılaştırdığımızda istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,412) Sonuç: Hipofiz adenomu hacmi arttıkça ve fonksiyonel olmayan hipofiz adenomlarında fonksiyonel olanlara göre Beclin 1 ekspresyon düzeyindeki artış durumu istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Hipofiz adenomu Ki-67 proliferasyon indeksi, Knops ve Hardy-Wilson radyolojik sınıflandırması ve primer-nüks tümör durumu ile Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Anahtar Kelimeler: Hipofiz adenomu, Beclin 1, Knops ve Hardy-Wilson radyolojik sınıflandırması, Ki-67

AdenomlarBeclin 1Beyin neoplazmları+7
Sadık Tokar
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord yaralanması sonrası deferoksaminin SOD ve histopatolojik değişiklikler üzerine etkisi

Giriş: Travmatik omurilik yaralanmasında birincil zedelenme travma anında olan zedelenmedir. İkincil zedelenme ise oluşan birincil zedelenmenin başlattığı saatler içerisinde gelişen, metabolik ve biyokimyasal nedenlerle oluşan hasarlardır. İkincil zedelenme mekanizmaları arasında yer alan iki faktör serbest radikaller ve iskemi-reperfüzyon hasarıdır.Bir demir şelatörü olan deferoksamin demir iyonlarına yüksek affinite gösterir ve antioksidan bir maddedir. Serbest demir iyonlarını bağlamak kaydıyla sekonder yaralanma mekanizmaları üzerine tedavi edici etkinliği olduğu gösterilmiştir. Düşük molekül ağırlığı nedeniyle kan-beyin bariyerini ve membranları geçebildiği bilinmektedir. Deferoksaminin bilinen bu etkilerini ve ikincil yaralanma mekanizmalarından serbest radikal hasarını göz önünde bulundurarak böyle bir çalışma yapılmasına karar verdik.Gereç ve yöntemler: Eksperimental spinal kord yaralanma modeli 26 rat üzerinde uygulandı. Kontrol grubunda 10 rat normal spinal kord histopatolojisini ve biyokimyasal değerlerin saptanması için kullanıldı. Grup II'de 6 rat'a 6 seviye total laminektomi yapıldıktan sonra anevrizma klipsi ile spinal kord travması uygulandı. Grup III'de ise 10 rat'a aynı yöntem uygulandı ve ayrıva 100mg/kg/gün dozunda intraperitoneal olarak deferoksamin verildi. Grup II ve III'deki tüm ratlar işlemden 48 saat sonra sakrifiye edildi. Deferoksaminin histopatolojik bulgulara, süperoksit dismutaz değerine olan etkisi araştırıldı.Sonuçlar: Sonuç olarak tedavi grubunun süperoksit dismutaz değerinde travma grubuna göre anlamlı bir azalma saptandı. Histopatolojik incelemede ise spinal kord yapısı, tedavi grubunda travma grubuna göre korunmuş durumda idi.Tartışma: Deferoksamin spinal kord travmasında ikincil zedelenmeyi azaltarak faydalı olabilir ve bu muhtemel etkisini serbest radikal oluşumunu azaltarak yapar.

Mazhar Kerem Özsoy
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda spinal kord travmasını takiben ilk dört günde kanda IL-1, IL-6, IL-8 ve TNF-alfs düzeylerinin saptanması ve spinal korda meydana gelen histopatolojik değişiklikler.

Sıçanlarda Spinal Kord Travmasını Takiben İlk Dört Günde Kanda Il-1, Il-6, Il-8 ve TNF-Alfa Düzeylerinin Saptanması ve Spinal Kordda Meydana Gelen Histopatolojik DeğişikliklerAmaç: Medulla spinalis yaralanması, günlük aktivitenin kısıtlanmasına neden olan ve yaşam kalitesini etkileyen temel bir sağlık sorunudur. Ani gelişen omuriliğin başlangıçtaki mekanik hasarı birincil hasar denir. İkincil hasarda ise, kalsiyum artışı, eksitatör amino asid ve serbest oksijen radikallerinin salınması gibi birçok biyokimyasal ve hücresel değişikliklerin meydana gelir. Bu süreçte hasar görmüş dokuda TNF-?, IL?1, IL?6 ve IL?8 gibi birtakım kimyasal maddeler açığa çıkmakta ve bunlar hasar görmüş doku, beyin omurilik sıvısı (BOS) ve kan gibi vücut sıvılarında bulunmaktadır. Omurilik yaralanmasının akut döneminde yapılan farmakolojik tedavi, ikincil hasarı önlemeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle omurilik hasarının erken tedavisi ve tedavi sürecini takip etmemizde yararlı olacak TNF-?, IL-1?, IL-6 ve IL-8 gibi parametrelerin kan düzeyini araştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Haziran 2007-Ekim 2007 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisinde 280-310 gram 70 adet dişi Wistar sıçanlar dört gruba ayrılarak ve torokal 2-7 segmentleri arasına laminektomi yaptıktan sonra Yaşargil klipi ile deneysel omurilik travması oluşturularak ilk dört gün boyunca kandaki TNF-?, IL-1?, IL-6 ve IL-8 düzeylerindeki geğişiklikler ile zedelenen omurilik dokusundaki histopatolojik değişiklikler incelenmiştir. Veriler SPSS 15 programında analiz edilmiştir. Her grup kendi içinde zamana bağlı değişim gösterip göstermediği one-way-anova ile değerlendirilmiştir.Bulgular: Tüm sıçan gruplarında serumda sadece laminektomi yapılan ve laminektomi ile omurilik zedelenmesi oluşturulan gruplarda TNF-?,IL-1?, IL-6 ve IL-8 düzeylerinde artış olmuştur. Bununla birlikte serum seviyelerinde artış miktarı zamana ve zedelenmenin şiddetine bağlı olarak değişiklik gösterdiği gözlenmiştir.Sonuç: Travmatik omurilik zedelenmesinde TNF-?, IL-1?, IL-6 ve IL-8 serum seviyelerinde kontrol değerlerine göre zamana ve travmanın şiddetine bağlı olarak anlamlı bir artış olsa da, pratikte sadece IL-8 ile birazda TNF-? `nın bize yol gösterici olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Sözcükler: İnterlökin?1 alfa, Interlökin?6, Interlökin?8, Omurilik yaralanması, Tümör nekroz faktör alfa..

Ahmet Özkan
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glioblastoma multiforme'de konkomitant ve adjuvant Temozolomid'in prognoz ve sağkalıma etkisi

Amaç: Glioblastoma multiforme (GBM) erişkinde en sık görülen malign primer beyin tümörüdür. GBM tedavi sonrası izlemde en sık karşılaşılan problem lokal kontrolün sağlanamamasıdır. Bu çalışmada, GBM tedavisinde kullanılan bir kemoteropatik ajan olan temozolomidin, Aralık 2005'te ülkemizde ruhsat alınmasından sonra protokole uygun olarak cerrahi sonrası radyoterapi ve kemoterapi tedavisi alan 28 olgunun sonuçları, bu tarihten önce cerrahi sonrası sadece radyoterapi verdiğimiz, randomize olarak seçilmiş 26 olgunun sonuçları temozolomid'in etkinlik ve güvenilirliğini değerlendirmek için değerlendirmeye alınmıştır.Gereç ve yöntemler: Patolojik olarak doğrulanmış, protokole uygun özelliklere sahip, glioblastoma multiforme teşhisi almış olgular iki gruba ayrıldı. Birinci grup cerrahi sonrası sadece radyoterapi tedavisi gören olgular, ikinci grup ise (kombine tedavi grubu) cerrahi sonrası radyoterapi ve temozolomid tedavisi gören olgular olarak ayırıldı. Tüm olgulara lokal fraksiyone radyoterapi (60 Gy toplam doz: 2 Gyx5 gün/hafta, 6 hafta boyunca) uygulandı. Sadece ikinci gruba konkomitan olarak oral yoldan 75 mg/m2/günx7gün/hafta, 6 hafta boyunca ve bunu takiben monoterapi olarak 200 mg/m2/günx5gün, altı siklus boyunca her 28 günde bir temozolomid uygulandı. Temozolomidin prognoz ve sağkalım üzerine etkisine ilave olarak yaş, cinsiyet ve rezeksiyon boyutunun her iki grupta kadar geçen medyan süre (PSS) ve Medyan genel sağkalım süresi (GSS) üzerine etkisi bağımsız olarak değerlendirildi.Bulgular: Çalışma sonucunda PSS, kombine tedavi grubunda 14 ay, tek başına radyoterapi grubunda ise 6 ay idi (P<0.0001). GSS, kombine tedavi grubunda 16 ay, tek başına radyoterapi gurubunda ise 12.5 ay idi (P=0,0354). Her iki gruptada önemli prognostik faktörlerden, yaş ve cinsiyet için hem PSS, hem de GSS bakımından istatistiksel olarak anlamlı olmayan yarar saptanırken, rezeksiyon boyutu (total-subtotal) için istatistiksel olarak anlamlı yarar saptandı.Sonuç: Total cerrahi tedavi sonrası kombine (RT + TMZ) tedavi, tek başına radyoterapiye göre prognoz ve sağkalım üzerinde daha etkili olduğu gösterilmiştir.Anahtar Sözcükler: Glioblastoma multiforme, Temozolomid, Tedavi

Antineoplastik ajanlarBeyin neoplazmlarıGlioblastoma+4
Can Sezer
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakranial glial kitlesi olan hasta serumlarında YKL-40 ve oksidatif stresin araştırılması

Amaç: Tüm tümörlerde olduğu gibi beyin tümörlerindede erken teşhis ve tedavi oldukça önemlidir. İntrakranial glial kitle oluşumu ve evresi ile biyokimyasal belirteçler olan YKL-40, Total antioksidan status (TAS), Total oksidan status (TOS), ve Malondialdehit (MDA) arasındaki ilişki değerlendirilerek bu belirteçlerin beyin glial tümör belirteçleri olup olmayacağı ve beyin iltihabi sürecinde anlamlı rol alıp almadığını araştırmayı amaçladık. Anlamlı sonuçlar elde edildiği takdirde bu moleküllerin düzeyleri farmakolojik ajanlarla sınırlandırılması planlanarak glial tümör yeniden oluşum ve iltihabi süreç azaltılarak morbidite ve mortalite oranında faydalı sonuçlar elde edilecektir. Gereç ve Yöntemler: Ağustos 2021 ile eylül 2023 tarihleri arasında kliniğimiz (Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı)'nda beyin tümörü nedeniyle cerrahi uygulanan ve histopatolojileri düşük veya yüksek dereceli glial tümör olarak belirlenen 38 hasta ve kronik hastalığı olmayan 38 sağlıklı kontrol grup çalışmamıza dahil edilmiştir. Cerrahi operasyon öncesi venöz kan alınıp ELİZA yöntemiyle biyokimya laburatuvarında YKL-40, TAS, TOS ve MDA serum düzeyleri ölçüldü. Düşük dereceli gliom, yüksek dereceli gliom tanılı ve sağlıklı kontrol grupların serumlarında bu moleküllerin düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Laburatuvar sonuçları göz önünde bulundurulduğunda TOS, YKL-40 ve MDA ölçümleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. TAS düzeylerinde ise hasta ve sağlıklı birey grubunda anlamlı fark izlenmemiştir. Diğer yandan istatistiksel olarak tümör gruplarında YKL-40 düzeylerinin yüksek dereceli glial tümörlerde düşük dereceli glial tümörlere göre yüksek bulunup ve TAS, TOS ve MDA düzeylerinde tümör grupları arasında anlamlı değişiklik gözlenmemiştir. Sonuç: Veriler analiz edildiğinde oksidatif dengenin bozulması sonucu karsinogenezin tetiklendiği ve YKL-40 ve MDA moleküllerinin artması bu dengeyi bozmada rol alıp glial tümör etyolojisinde rol oynayabileceğini düşünüyoruz. İlerideki çalışmaların dahada genişletilmesiyle bu molekül düzeylerinin glial tümör tanısı ve derecesi hakkında yol gösterici olabileceği kanaatindeyiz. Aynı molekül düzeylerini azaltacak farmakolojik ajanların keşfedilmesiyle bu tümörlerin yükünü azaltacağı beklide surveylerini arttırmada ve yeni tedavi metotları için yol gösterici olacağı umudundayız. Anahtar Kelimeler: YKL-40, TAS, TOS, MDA, glial tümör, molekül

Mustafa Özaslan
Gaziantep University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genetıc Rısk Factors In Oligodendrogliomas And Olıgoastrocytomas And The Effects Of These Factors On Prognosıs

Amaç: Biz bu çalışmamızda, kliniğimizde 2001 ile 2010 yılları arasında cerrahi tedavi uyguladığımız oligodendroglial tümörlü 15 olguda, 1p ve 19q delesyonları ile prognoz arasında herhangi bir ilişki olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Fakülte etik kurulu onayı ve hasta onayları alınarak, kliniğimizde 2001 ile 2010 yılları arasında oligodendroglial tümör tanısı almış 15 olgu belirlendi. Bu olguların formalinle fikse edilmiş parafin kesitlerinde Fluoresence in situ hybridization yöntemiyle 1p ve 19q delesyonları araştırıldı. Delesyon sonuçlarına göre bu olguları her iki delesyona sahip olanlar (Grup 1), sadece 1p delesyonuna sahip olanlar (Grup 2) ve delesyonlardan hiçbirine sahip olmayanlar olarak (Grup 3) 5'er olgudan oluşan 3 gruba ayırdık. Ve bu gruplar, tanı anındaki ortalama yaşları, ortalama izlem süreleri ve ortalama progresyonsuz izlem süreleri baz alınarak karşılaştırıldı ve bu delesyonlarla prognoz arasındaki ilişki olup olmadığı araştırıldı.Bulgular: Fluoresence in situ hybridization yöntemiyle patoloji örnekleri incelenen 15 olgudan 1 tanesi anaplastik oligoastrositom, 14 tanesi ise grade 2 oligodendroglial tümörlerdi. Bunların arasından 2 tanesi anaplastik oligoastrositoma malign transformasyon gösterdi. Bu 15 olgunun 5 tanesinde 1p ve 19q delesyonların her ikisinin mevcut olduğu tespit edildi. 5 olguda sadece 1p delesyonu saptanırken, geriye kalan 5 olguda bu iki delesyondan hiçbirisine rastlanmadı. Oligodendroglial grade 2 tümörlerden iki tanesi anaplastik oligoastrositoma malign transformasyon gösterdi.Grup 1' deki olguların tanı anındaki ortalama yaşları 37,4, Grup 2'dekilerin ki 41,8, Grup 3'dekilerin ise 34,2 idi ve bu parametre açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Ortalama izlem süresi kodelesyona sahip olanlar (Grup 1) için 28,6 ay, Grup 2 için 44,4 ay, Grup 3 için ise 62 aydı. Ortalama izlem süresi açısından da istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Tümöre bağlı ölüm sadece bir olguda görüldü ( %6,7) ve bu olgu her iki delesyona da sahip olmayan (Grup 3) olgu grubundaydı. Bu nedenle bu 3 grup arasında yaşam süreleri temel alınarak bir karşılaştırma yapılamadı. Nüks oranı kodelesyona sahip grup için % 0 iken, sadece 1p delesyonuna sahip grupta % 20, delesyonu olmayan grupta ise % 40 olarak belirlendi. Nüks oranları açısından olgular grup bazında değerlendirildiğinde de istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Ortalama takip süresi Grup 1 için 38,2 ay, Grup 2 için 48,6 ay, Grup3 için ise 52,8 aydı. Ortalama progresyonsuz takip süreleri ise kodelesyona sahip grupta progresyon gösteren olgu olmadığından yine 38,2 ay, Grup 2'de 23,6 ay, Grup 3'te ise 40,8 ay idi. Bu parametrelerin her birisi için gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05).Sonuçlar: Çalışmamızda olgu sayımızın 15 ile sınırlı kalması nedeniyle istatistiksel olarak anlamlı sonuç almaya yetebilecek veriler toplanamadı ve yapılan istatistiksel analizler tanımlayıcı olmaktan öteye gidemedi. Biz bu çalışmamızı, tüm dünyada artık oligodendroglial tümörlerde rutin olarak yapılan bu değerlendirmelerin ışığında öncül bir çalışma olarak kabül edilmesi, oligodendroglial tümörlerdeki moleküler markerlarla ilgili ilerleyen yıllarda yapılacak çalışmalar için temel oluşturabilmesi ve bazı sorunlara ışık tutabilmesi amacıyla tamamladık.Anahtar kelimeler: Oligodendroglioma, moleküler genetik değişiklikler, prognostik etkiler.

Beyin neoplazmlarıFISHGenetik+4
Mehmet Olpak
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım ve sonuçları

Amaç: Üçüncü ventrikül kitlelerinde cerrahi yaklaşımın seçimi, derin yerleşimleri, hassas beyin bölgeleri ve vasküler yapılara olan yakın komşulukları nedeniyle zorluklar içermektedir. Üçüncü ventrikül kitlelerinin cerrahi tedavisinde seçilmesi gereken en uygun girişim yolu hala tartışmalıdır. Bu çalışmada, üçüncü ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım seçimindeki etkenler ve sonuçlar incelenmiştir. Yöntem: Bu çalışmada, 2002-2014 yılları arasında, kliniğimizde üçüncü ventrikül kitlesi nedeniyle cerrahi uygulanan 80 hasta retrospektif olarak incelendi. Olguların tamamı preoperatif ve postoperatif nöroradyolojik ve klinik sonuçlar açısından değerlendirildi. Olguların 47'sinde anterior interhemisferik transkallozal, 10'nunda posterior interhemisferik transkallozal, 15'inde pterional-transsylvian translaminar, 5'inde supraserebellar-infratentorial ve 3 olguda kombine (Pterional-Transsylvian translaminar + Anterior interhemisferik transkallozal transforaminal) yaklaşım uygulandı. Bulgular: Olguların cinsiyet dağılımı 42 E / 38 K ve yaş ortalaması 24.5 (3 ay – 63 yaş) idi. 60 olguya total, hassas beyin alanlarının infiltrasyonu nedeniyle 20 olguya ise subtotal rezeksiyon uygulandı. Histopatolojik incelemede; 32 kolloid kist, 28 nöroepitelyal, 12 sellar bölgenin tümörleri, 4 meningeal, 2 germ hücreli, 1 lenfoma ve 1 kordoma gözlendi. Postoperatif 14 olguda ek nörolojik defisit gelişti. Postoperatif mortalite 9 olguda gözlendi. Takip süresi ortalama 51 (1-144) ay idi. Sonuç: Üçüncü ventrikül kitlelerinde cerrahi tedavi sonuçlarını etkileyen asıl unsurlar; kitlenin büyüklüğü, histopatolojisi, yerleşim yeri, uzanımı ve nörovasküler yapılar ile olan ilişkisidir. Cerrahide amaç; histopatolojik tanıyı sağlamak, mümkünse total rezeksiyon ve bası etkisini ortadan kaldırarak BOS dolanımını normalleştirmektir.

BeyinBeyin hastalıklarıBeyin neoplazmları+3
Barış Uğurlu
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel omurilik yaralanması modelinde agmatin'in nöroprotektif etkisinin araştırılması

Medulla spinalis yaralanması insidansı yüksek olmakla birlikte özellikle genç nüfusta görülmesi toplum üzerinde olumsuz etki bırakmaktadır. Toplumu fiziksel, psikososyal ve ekonomik açıdan derinden etkileyen ciddi bir nörolojik problemdir. Omurilik yaralanmasından sonra omuriliği hasara uğratan primer ve sekonder yaralanma olarak iki mekanizma vardır . Primer yaralanma travma anında olan hasardır. Sekonder yaralanma ise, oluşan primer yaralanmanın başlattığı ve bunun sonucunda saatler içinde, metabolik ve biyokimyasal nedenlerle oluşan hasardır. Omurilik yaralanmasında ikincil hasarın önlenmesi için hedefler: glutamaterjik, kolinerjik ve katokolinerjik nörotransmisyon sistemleri, serbest radikal üretimi, lipid peroksidasyon, kalsiyum ve diğer iyon kanalları, büyüme faktörleri, nörotrofik faktörler, inflamasyon prosesi, endojen opioid reseptörleri, enzimler, apopitotik hücre ölümü ve rejenerasyon mekanizmalarıdır. Hasardan hemen sonra lipid peroksidasyon ürünlerinin arttığı bilinmektedir. Malondialdehid (MDA) santral sinir sisteminde lipid peroksidasyonunun temel yıkım ürünüdür. Poliansatüre serbest yağ asitlerinin yıkılmasından oluşur ve lipid peroksidasyonunun boyutunu belirlemek için elverişli bir gösterge olarak kullanılmaktadır. SSS'de SOD, katalaz ve glutatyon peroksidaz aktivitelerinin az olması nedeni ile serbest radikal hasarına yatkındır. Aerobik canlılarda süperoksitler SOD tarafından katalizlenir .SOD enziminin yüksek katalitik etkisi nedeniyle hücrelerde süperoksit birikimine izin verilmez. Travmatik spinal kord hasarında NMDA reseptor aktivitesindeki artışın, intrasellüler Ca+ 2 artışı ve daha birçok mekanizma ile gecikmiş sekonder hasarda rol oynadığı bulunmuştur. Sitozolik Ca+ 2 konsantrasyonundaki artış birçok doku tipinde hücre ölümünün son ortak yolu olarak belirtilmektedir. Yapılan çalışmalarda NMDA reseptör blokajının travmatik ve iskemik modellerde sekonder hasara karşı koruyucu etkilerinin olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, deneysel omurilik yaralanması sonrası gelişen ikincil hasardan korumak amacıyla kullanılan selektif NMDA reseptör antagonisti olan Agmatinin biyokimyasal, histopatolojik ve motor fonksiyonlardaki iyileşme üzerine olan etkisi belirlenmeye çalışılmıştır. Bu amaçla 40 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçan; sadece laminektomi uygulanıp herhangi bir cerrahi işlem uygulanmayan grup, laminektomi sonrası spinal korda anevrizma klibi uygulanan tedavisiz grup, laminektomi sonrası spinal korda anevrizma klibi uygulandıktan sonra 50mg/kg dozunda Agmatin tedavisi uygulanan grup ve laminektomi sonrası spinal korda anevrizma klibi uygulandıktan sonra 100mg/kg dozunda Agmatin tedavisi uygulanan grup olarak, her grupta 10 sıçan olmak üzere toplam 4 grup oluşturuldu. Denekler 14 gün izlendi. Elektron mikroskobi incelemesi ve biyokimyasal değerlendirme için 14. gün spinal kord örnekleri alındı. Deneklerin fonksiyonel iyileşmeleri 1, 7 ve 14. günlerde değerlendirildi. Değerlendirmeler sonucunda tedavisiz travma grubundaki MDA değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı artış gösterdiği, tedavi verilen grupların MDA değerlerinin tedavisiz travma grubuna göre anlamlı azalma gösterdiği izlenmiştir. Tedavisiz travma grubuna ait SOD seviyesi, diğer gruplar ile karşılaştırıldığında , SOD seviyesinin bu grupta anlamlı azalma gösterdiği saptandı. 100mg/kg Agmatin tedavisi uygulanan grup, tedavisiz travma grubu ve 50mg/kg Agmatin tedavisi uygulanan grup ile karşılaştırıldığında SOD seviyesinin anlamlı olarak arttığı dikkat çekti. İzlem süresince 1. ve 2. haftada tedavi grubundaki inclined plane dereceleri tedavisiz travma grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Travma uygulanıp tedavi verilen sıçanların eğik düzlem test sonuçlarında birinci haftadan itibaren artış görülmeye başlandı. 100mg/kg Agmatin tedavisi uygulanan grubun 1. haftadaki motor fonksiyon skorları tedavisiz travma grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yükek olduğu görüldü. 2.haftada tedavi gruplarının motor fonksiyon skorları tedavisiz travma grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Travma uygulanıp tedavi verilen sıçanların motor fonksiyon skorlarında birinci haftadan itibaren artışlar görülmeye başlandı. Histopatolojik incelemede tedavisiz travma grubuna göre Agmatin tedavisi verilen gruplarda gri ve beyaz cevherde ödem ve hemorajik alanların bu grupta da yer aldığı, bununla birlikte bu değişikliklerin diğer tüm deney gruplarına oranla azalmış olduğu görüldü. Hücresel düzeydeki yapıların korunmuş olduğu, daha az dejeneratif değişiklikler gösterdiği görüldü. Sonuç olarak; tedavi gruplarında reaktif oksijen ürünlerine karşı hücresel savunma enzimlerinden biri olan SOD seviyelerinde artma ve lipit peroksidasyonunda önemli bir gösterde olan MDA seviyelerinde azalma saptandı. Eğik düzlem testi ve Drummond Moore kriterleri kullanılarak yapılan klinik motor fonksiyon değerlendirmelerinin istatistik sonuçları eklendiğinde Agmatinin nöroprotektif bir ajan olabileceği, tedavi protokollerinde yer alabileceği düşünüldü.. Ancak Agmatinin etkisini gösterecek yeni klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Agmatin, Spinal kord yaralanması, Süperoksit dismutaz

AgmatineSpinal kordSpinal kord yaralanmaları+1
Serkan Diril
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventrikülit tanısında kullanılan beyin omurilik sıvısı sitokin değerlerinin rutin beyin omurilik sıvısı değerlendirmesine ek tanısal katkısı

Amaç: Şant enfeksiyonları ile beraber görülen ventrikülit; tanısı ve tedavisi güç, yüksek maliyetli enfeksiyonlardır. Ventrikülit tablosu sıklıkla uzun süren enfeksiyonlara işaret etmektedir. Kesin tanısı için kültürde üreme saptanması gerekmektedir. Kültür sonuçlarının çıkması 48-72 saat kadar sürdüğünden tanısı sıklıkla gecikmeli olarak koyulabilmektedir. Şant enfeksiyonlu hastalarda kültür sonucunu beklemeye gerek kalmadan tedaviyi yönlendirebilecek yeni tanısal parametreler araştırılmaktadır. Bizde çalışmamızda BOS'da proinflamatuar sitokinler olan IL-1β ve TNFα'yı araştırarak ventrikülit tanısında ne kadar etkin parametreler olduğunu sorguladık. Gereç ve yöntem: Aralık 2012-Aralık 2013 tarihleri arasında acil servise hidrosefali nedeniyle başvuran, ventriküloperitoneal şant ve/veya eksternal ventriküler drenaj takılmış, ventrikülit şüphesi olan toplam 34 hasta çalışmaya alınmıştır. Bu 34 hasta; 19 örnekten oluşan hasta grubu ve 15 örnekten oluşan kontrol grubu olarak ikiye ayrılmıştır. Hastaların başvuru anındaki kan ve BOS örnekleri alınıp değerlendirilmiştir. Kanda beyaz küre, sedimentasyon ve CRP değerlerine bakılmıştır. BOS'da IL1-β ve TNFα değerlerine bakılıp, BOS kültüründe üreme sonuçları takip edilmiştir. Bulgular: Hasta grubunda IL-1β değerinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttığı bulunmuştur( p:0.0001). Yalnızca hasta grubunda değerlendirildiğinde; Kültürde üremesi olan ventrikülit kabul edilen hastalarda, üremesi olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p:0.009). IL-1β'nın 4.0pg/ml üzerinde olduğu hastalarda %90.9 sensitivite ve %82.6 spesifite ile kültürde üreme ihtimali %92.7'dir. Sonuçlar: IL-1β ventrikülit tanısında kullanılabilecek güvenli bir parametredir. Anahtar sözcükler: IL-1β, Şant Enfeksiyonu, TNFα, Ventrikülit

Koroid pleksusMenenjitlerMeningoensefalit+6
Semih Kıvanç Olguner
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glial beyin tümörlerinde ve lenfoma dışı metastazlarda otofaji ile ilişkili miRNA'ların serum ve doku değerlerinin karşılaştırılması

Amaç: Merkezi sinir sistemi tümörleri hem çocuk hem de erişkin hastalarda görülür ve bu tümörlerin birçoğu sakatlık ve ölüme neden olur. Hastaların tanısı ve izlemi için yeni hedefleri belirlemek gayreti ile güncel çalışmalar moleküler alana odaklanmıştır. Bu çalışmamızda otofaji ile ilişkili miRNA düzeylerine serum ve dokuda bakarak serum miRNA değerlerinin biyomarkır olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırdık. Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde ameliyat edilen ve patoloji örneğinin sonucu glial tümör veya lenfoma dışı metastaz olarak raporlanan 27 hasta dahil edilmiştir. Otofaji ile ilişkili miRNA'ların serum ve doku düzeyleri karşılaştırılmıştır ve saptanan değerler arasındaki korelasyon student t testi kullanılarak kontrol edilmiştir. Bulgular: Vakaların histopatolojik incelemesinde 14 glioblastom, 3 oligodendrogliom, 2 anaplastik astrositom, 2 karsinom metastazı, 2 pilositik astrositom, 1 anaplastik ependimom, 1 anaplastik oligodendrogliom, 1 diffüz astrositom ve 1 ependimom gözlendi. Serum Ct değerleri istatistiksel olarak doku Ct değerlerinden yüksek saptandı (p<0,001). Diğer taraftan çalıştığımız miRNA alt tiplerinden sadece beşinin serum ve doku düzeyleri arasında korelasyon saptadık. Ek olarak 12 miRNA alt tipinden beşini bazı serum örneklerinde Ct değeri tespit edemedik. Sonuç: Her ne kadar literatürde serum miRNA seviyeleri ile doku miRNA seviyeleri arasında korelasyon görülse de biz bu çalışmada herhangi bir mantıklı korelasyona rastlamadık. Çalışmamızdaki hasta sayımızın düşüklüğü litaratür ile olan bu uyumsuzluğu açıklayabilir. Dolayısı ile bu çalışmanın sonuçlarına bakarak miRNA'ların beyin tümörleri için biyomarkır olamayacağını söylemek için erken olduğuna inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Glial tümör, miRNA, biyomarkır, otofaji

Beyin neoplazmlarıBiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümör+5
Mert Nazik
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek gradeli glial tümörlü olgularda tümör volümü ile serum S100B değerlerinin karşılaştırılması

Amaç: Yüksek gradeli glial tümörlerin tanı ve operasyon sonrası takip aşamalarında serum S100B değerlerinin mevcut görüntüleme yöntemlerine ek katkısının değerlendirilmesi ve S100B proteinin yüksek gradeli glial tümörler için bir tümör belirteci veya prognostik faktör olarak kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi. Gereç ve yöntem: Aralık 2013 – Ağustos 2014 tarihleri arasında beyin ve sinir cerrahisi kliniğinde yüksek gradeli glial tümör tanısı ile cerrahi uygulanan 14 olguluk hasta grubu ve sağlıklı bireylerden oluşan 14 kişilik kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Hasta grubundan operasyon öncesi, operasyondan sonraki 1. gün ve 5. günler olmak üzere 3 kez, kontrol grubundan 1 kez olmak üzere venöz kan örnekleri alınmıştır. Hasta grubundakilerin ayrıntılı nörolojik muayeneleri değerlendirilmiş ve nörolojik hasar olup olmadığı tespit edilmiştir. Serumda S100B protein değerleri çalışılıp hasta grubundaki olguların görüntüleme yöntemleri ile tümör hacimleri ölçülmüştür. Operasyon öncesi ve sonrasındaki serum S100B değerleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hasta grubu ile kontrol grubunun S100B değerlerinin karşılaştırılması yapıldığında hasta grubunda S100B değerleri anlamlı oranda daha yüksek bulunmuştur. (p<0,05) Hasta grubu değerlendirildiğinde nörolojik hasar gelişimi ile S100B değerlerindeki yükselme arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. (p<0,05) Olguların tümör hacimleri ve S100B değerleri karşılaştırıldığında tümör hacimleri ile serum S100B değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. (p>0,05) Ancak total rezeksiyon uygulanan olgularda postop 5. gün yapılan ölçümlerde S100B değerlerinde anlamlı bir düşüş saptanmıştır. (p<0,05) Sonuç: Tümör hacimleri ile serum S100B değerleri karşılaştırıldığında anlamlı bir korelasyon saptanamamıştır. Bununla birlikte yüksek gradeli glial tümörü bulunan hastalarda serum S100B değerinin yükseldiği tespit edilmiştir ancak yanlış negatif değerlerin bulunması ve çalışmadaki hasta grubunun sayı olarak az olması (n=14) nedeni ile kesin bir sonuca varılamamıştır. İlerleyen dönemlerde yapılacak daha kapsamlı çalışmalar ile daha kesin ve yol gösterici sonuçların tespit edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Glioblastoma multiforme, Anaplastik astrositom, S100B

AstrositomBeyin neoplazmlarıBiyobelirteçler-tümör+5
Kadir Oktay
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glioblastome multiforme'li hastalarda PTEN'i hedefleyen mikroRNA seviyelerinin patolojik dokularda araştırılması

Amaç: Glial tümörler primer SSS tümörlerinin 1/3'ünü oluşturur. GBM glial tümörlerin en sık görülen formu olup ve aynı zamanda en agresif olan primer malign tümördür. Bu çalışmamızda GBM'li tümör dokusunda PTEN'i hedefleyen miRNA düzeylerine bakılıp, tümör dokusunda mikroRNA bulunup bulunmadığının saptanması amacımız oldu. Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde ameliyat edilen ve patoloji örneğinin sonucu olarak glioblastome multiforme olarak raporlanan 26 hasta dahil edilmiştir. Kontrol grubu olmadığı için sadece PTEN ile ilişkili miRNA'ların patolojik dokularda düzeylerine bakılmıştır. Bulgular: Kliniğimizde ameliyat edilen vakaların histopatolojik incelenmesinde 26 GBM tümör saptandı. GBM tümör dokusundaki miR-(106b-5p,17-5p,144-3p,19a-3p)'nin Ct değerleri bulundu. Sonuç: GBM tümör dokusunda PTEN'i hedefleyen mikroRNA'ların (106b-5p,17-5p,144-3p,19a-3p ) mevcut olup olmadığı bulunup seviyesi tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Glioblastom, miRNA, fosfataz ve tensin homolog(PTEN)

GlioblastomaMikro RNAPatoloji+1
Ali Sinan Taşdoğan
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akromegali hastalarında adenom volümü ile perioperatif hormon düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması

AMAÇ: Hipofiz adenomları çevre nörovasküler yapılara bası yaparak veya hormon salınımını bozarak klinik bulgu verirler. Günümüzde cerrahi yaklaşımlar hipofiz adenomlarının tedavisinde oldukça başarılı klinik sonuçlar vermektedir. Ancak hipofiz adenomlarında mevcut sınıflamalar ve cerrahi tedavinin sonuçları sadece iki boyutlu kesitlere dayalı ve hormonal ölçümler ile yapılmaktadır. Bu çalışmada akromegali hastalarında operasyon öncesi ve sonrası tümör volümleri ölçülerek hormon düzeyleri ile hacimsel tümör yükü arasındaki ilişki araştırılmıştır. YÖNTEM ve GEREÇ: Bu retrospektif klinik çalışmada 2010 -2016 yılları arasında kliniğimizde hipofiz adenomuna bağlı akromegali tanısı ile opere edilen 52 hastanın klinik, radyolojik, hormonal, volümetrik ve cerrahi sonuçları incelenmiştir. Hastaların cerrahi öncesi ve sonrası hipofiz hormon değerleri ile volümetrik verileri karşılaştırılmıştır. Bu ölçümler ImageJ yazılım paketinin 1.47 versiyonu ve measure-stack eklentisi kullanılarak elde edilmiştir. Ölçümlerde ince kesitli (1 mm) dinamik ve statik MR imajları kullanılmıştır. İstatistiki analizlerde tümör volümleriyle GH ve IGF-I düzeyleri arasındaki ilişki cerrahi ve sonrası dönemlerde araştırılmıştır. BULGULAR: Elli iki olgunun 22 si (%42,3) erkek, 30 u (%57,7) kadın ve hastaların yaş ortalaması 43,40±11,40 yıl idi. 45 olgu(% 86,53)makroadenom, 7 olgu(% 13,47)mikroadenom özelliğinde idi. Hastaların tamamı transnazal-transseptal-transsfenoidal yol ile opere edildi. Hastaların erken preoperatif ve postoperatif hormon sonuçları karşılaştırıldığında; postoperatif dönemde hem GH(%82,1), hem volüm(%67), hemde IGF-1 (%50) seviyelerinde anlamlı düşüşler gözlendi (Wilcoxon signed rank testi, p<0.05). Preoperatif GH düzeyleri ile tümör volümleri arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon bulurken (r: 0,516,p<0.05), yine postoperatif GH düzeyleri ile tümör volümleri arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon bulundu (r: 0,755, p<0.05). Preoperatif ve postoperatif dönemde IGF-I düzeyleri, volüm arasında bir korelasyon ilişkisi gözlenmedi (r: :-0,051, p>0.05) ( r:0,259, p>0.05). Postoperatif GH düzeyleri ile IGF-1 düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon bulundu (r: 0,303, p<0.05). Hastalarda herhangi bir cerrahi komplikasyona rastlanmadı. SONUÇ: Cerrahi tedavi öncesi ve sonrası hipofiz adenomlu hastalarda tümör hacmi arttıkça hem GH hemde IGF-I seviyeleri anlamlı oranda yükselmektedir. Akromegalili hastaların cerrahi öncesi ve sonrası sınıflandırılması, cerrahi sonrası rezidü ve/veya nüksün daha nesnel ve niceliksel olarak saptanmasında hacimsel ölçümler önemli bir yere sahip olabilecektir. Bu nedenle 3 boyutlu hacim işgal eden tümör dokularının volümetrik ölçümlerle değerlendirilmesinin daha doğru olduğuna inanmaktayız. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Hipofiz adenomu, Cerrahi tedavi, Growth Hormon, Volüm

AdenomlarAkromegaliBüyüme hormonu+3
Atilla Demir
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transpediküler vida gönderilen spinal vakaların vida pozisyonlarının retrospektif analizi

Amaç: Çalışmamızda 14-81 yaş arası elektif ve acil şartlarda çeşitli tanılarla opere olarak transpediküler vida gönderilen hastaların, vida pozisyonlarının retrospektif incelenerek vida malpozisyonuna bağlı gelişen komplikasyonların azaltılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Retrospektif çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğin de Ocak-2012 ile Eylül-2016 tarihleri arasında spinal stenoz (11 olgu), spondilolistezis (17 olgu), travma (45 olgu), lomber disk hernisi (2 olgu), spinal tümör (18 olgu) ve spinal enfeksiyon (7 olgu) tanısıyla tedavi edilen 100 olgu incelendi. Olgular operasyon sonrası 72 saat içerisinde ön arka, lateral direkt grafi ve bilgisayarlı tomografi ile değerlendirildi. Olguların yaşı, cinsiyeti, her hastaya konan vida sayısı, operasyon sonrası defisitleri, operasyon sonrası komplikasyon olup olmadığı (yara yeri enfeksyonu, dura hasarı ve BOS fistülü, yara iyileşmesinde gecikme sonucu yara debridmanı yapılması), hangi seviyeye kaç adet vida atıldığı, malpoze konumdaki vidaların hangi seviyede olduğu ve bunların ne kadarının revizyon cerrahisine alındığı belirlendi. Elde edilen veriler SPSS 20 For Windows programı ile analiz edildi. Bulgular: Yerleştirilen 692 adet transpediküler vidanın 610 adedi (%88,15) normal olarak değerlendirildi. Vidaların 82 adedi (%11,85) malpoze olarak değerlendirildi ve bunların 5 adedi (%6,10) revizyon yapılarak tekrar yerleştirildi. Anterior perforasyon 4 (%0,66), medial perforasyon 39 (%6,39), lateral perforasyon 38 (%6,23), superior perforasyon 0 (%0) ve inferior perforasyon 1 (%0,16) olarak belirlendi. Mediale malpoze olan 39 adet vidanın 24 adedi (%61,54) torakal seviyede, 15 adedinin (%38,46) lumbosakral seviyede olduğu görüldü. Laterale malpoze olan 38 adet vidanın 35 adedi (%92,11) torakal seviyede, 3 adedinin (%7,89) lumbosakral bölgede olduğu görüldü. Malpozisyone olmuş 82 vidanın % 24,4'ü (20 adet) Grade 1 (0-2 mm), % 53,7'si (44 adet) Grade 2 (2-4 mm), ve % 15,9'u (13 adet) Grade 3 (4mm fazla) olduğu görüldü. Sonuç: Komplikasyonlardan kaçınmak için iyi bir anatomik ve biyomekanik bilgiye sahip olmak gerekir. Cerrahın vida yerleştirmedeki deneyimi doğru vida yerleştirme oranını arttırmaktadır. Operasyon öncesinde BT görüntüleme ile pedikül açıları ve çaplarının ölçülmesi, operasyon esnasında ölçülen açı ve çaplara göre vida yerleştirilmesi, vida malpozisyonlarındaki oranı düşürmekte etkilidir. Anahtar Kelimeler: Transpediküler vida, Malpozisyone vida, Spinal enstrümantasyon

CerrahiFiksasyonKemik ve kemikler+3
Özcan Aslanbaş
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koyun omurgasında osteoporoz modelinde değişik anatomik yerleşim vidalarının sıyrılma dirençlerinin değerlendirilmesi

Osteoporoz sadece postmenapozal kadınlar ve yaşlıların hastalığı olmayıp, çok farklı etyolojilere bağlı olarak ortaya çıkmakta ve beyin cerrahisi günlük pratiğininde sıklıkla mücadele etmekte zorunda kaldığımız hastalıktır. Gelişmiş ve hızlı tanı yöntemleri ile daha çok hasta omurga sorunları ile yardım aramakta ve bu nedenle spinal cerrahların daha çok dejeneratif ve osteoporotik omurga ile uğraşmalarına sebep olmaktadır. Bu da vida sıyrılması gibi komplikasyonların gelişme oranını arttırmaktadır. Omurga üzerine yapılan biyomekanik çalışmalarda 4 ayaklı büyük hayvanların (buzağı, domuz gibi ) omurgaları kullanımaktadır. Osteoporotik omurga oluşturulması zor olduğu için genelde gözardı edilmiştir. Bizde çalışmamızda 6 adet 5-7 omur segmentinden oluşan koyun omurgası kullandık ve bu omurgalardan 4 tanesi %10 formaldehit çözeltisi içerisinde fiksasyon yapılarak, 15 gün boyunca %10 hidroksiklorik asit ve EDTA solüsyonu içerisinde dekalsifikasyon gerçekleştirdik. Bununla ilgili osteoporoz ölçümleri DEXA t ve z skorlarını 2 günde bir takip ederek elde ettik. Elde ettiğimiz osteoporotik omurları çekme testinde farklı vida uygulamarını kolayca test edebildik. Bu tekniğin osteoporotik omurga biyomekanik çalışmalarında kullanılabilecek ucuz, kolay ulaşılabilen ve hızlı elde edilen teknik olduğunu düşünmekteyiz.

Ozan Çıvgın
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endoskopik üçüncü ventrikülostominin hidrosefali tedavisindeki yeri ve etkinliği

Amaç: Hidrosefalinin cerrahi tedavisinde kullanılan şant sistemleri gelişen teknolojiye uyum sağlamasına karşın beklentiyi karşılayamamaktadır. Teknolojik gelişmelerle birlikte endoskopik üçüncü ventrikülostomi (EÜV) popüler hale gelmiştir. Günümüzde EÜV nonkomunike hidrosefalide ilk tedavi seçeneği olarak kabul edilmektedir. Şant cerrahisi ile kıyaslandığında, EÜV hidrosefali tedavisi için daha fizyolojik bir çözüm sunmaktadır. Bu çalışmada kliniğimizde hidrosefali nedeniyle EÜV uygulanan hastaların değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal-metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı kliniğinde Ocak 2014- Aralık 2018 tarihleri arasında hidrosefali nedeniyle tedavi edilen ve endoskopik üçüncü ventrikülostomi yapılan 82 hastanın yaş ve cinsiyete göre dağılımları, hidrosefali etiyolojik faktörleri ve tedavinin etkinliğini içeren kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Obstruktif hidrosefalisi olan hastaların %63,5 inde, nonobstruktif hidrosefalisi olan hastaların da %57,89 unda başarı sağlandı. Hidrosefali etiyolojisine dikkat edilmeksizin, 0-18 yaş aralığındaki başarı oranı %58,92 iken, 18 yaş üstü hastalarda başarı oranı %69,23 olarak hesaplanmıştır. Komplikasyon oranı ise, 3 hastada menenjit, 3 hastada cerrahi insizyondan beyin omurilik sıvısı kaçağı, 1 hastada epileptik nöbet, 1 hastada subdural efüzyon ve 1 hastada ventrikül içi kanama olmak üzere %10,97'dir. Sonuç: Yüksek kabul edilebilecek başarı oranları ve şant uygulamaları ile karşılaştırıldığında düşük olarak tespit edilen komplikasyon oranları ile EÜV, yaş grubu ve etiyoloji ne olursa olsun, tercih edilen bir tedavi yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, endoskopik üçüncü ventrikülostomi, şant, beyin omurilik sıvısı

BeyinEndoskopiHidrosefali+3
Kadir Yıldırım
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orta hat kapanma kusurlarının retrospektif analizi

Gergin omurilik sendromu (GOS), nöral tüp kapanma defektlerine bağlı gelişen konjenital omurilik malformasyonları zemininde ortaya çıkan; nörolojik, ürolojik ve ortopedik bulgularla seyreden önemli bir klinik tablodur. Bu çalışmada, gergin omurilik sendromu tanısı ile cerrahi tedavi uygulanmış hastaların demografik, klinik ve radyolojik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Retrospektif olarak planlanan çalışmaya, Ocak 2015 – Ekim 2025 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniği'nde gergin omurilik sendromu tanısı ile opere edilen 121 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, başvuru şikayetleri, nörolojik muayene bulguları, radyolojik incelemeleri, cerrahi sonrası komplikasyonları ve takip verileri hasta dosyaları üzerinden incelenmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların 72'si kadın, 49'u erkek olup, 63'ü pediatrik, 58'i erişkin yaş grubundaydı. En sık başvuru şikayetleri ağrı ve ürolojik semptomlar olarak saptandı. Radyolojik değerlendirmelerde en sık yağlı ve/veya kalın filum terminale, düşük konus medullaris ve syringomyeli bulguları izlendi. Hastaların önemli bir kısmında nörolojik muayene olağan bulunmasına rağmen radyolojik olarak gergin omurilik sendromu ile uyumlu patolojiler saptandı. Postoperatif dönemde gelişen komplikasyonlar çoğunlukla geçici olup, en sık beyin omurilik sıvısı fistülü gözlendi. Gergin omurilik sendromu çocukluk çağında daha sık tanı alan bir patoloji olmakla birlikte, kutanöz, ortopedik ve ürolojik bulguların gözden kaçması nedeniyle tanı erişkin yaşlara kadar gecikebilmektedir. Erken tanı ve uygun cerrahi tedavi, geri dönüşümsüz nörolojik ve ürolojik hasarların önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Arzu İlbay Gürgen
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transsfenoidal mikroskopik hipofiz cerrahisi: Remisyon ve komplikasyon oranlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç Hipofiz adenomlarının tedavisinde cerrahi önemli bir yer teşkil etmektedir. Transsfenoidal mikroskopik cerrahi, etkin bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda tek cerrah tarafından opere edilmiş olan hipofiz adenomu hastalarının postop tetkik sonuçları ile kür/remisyon oranlarını değerlendirmeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem Çalışmamıza tek cerrah tarafından, transsfenoidal mikroskopik yolla opere edilmiş 111 hasta dahil edildi. Hastaların hormon aktiflikleri sınıflandırıldı ve adenom boyutları preop olarak değerlendirildi. Postop dönemde yapılan tetkiklerine ulaşılarak kür/remisyon kriterlerini karşılayıp karşılamadıkları belirlenmeye çalışıldı. Bulgular Yapılan değerlendirmelerde, 111 hastanın toplamında %63,9 kür/remisyon kriterleri karşılandığı görüldü. Akromegali hastalarında %74,1, cushing hastalarında %80, prolaktinomalı hastalarda %42,8 ve non fonksiyone adenomu olan hastalarda %43,3 olarak belirlendi. Mikroadenomlarda %93,3, makroadenomlarda %65,1 ve dev adenomlarda %10 olarak kür/remisyon kriterlerinin karşılandığı izlendi. Kavernöz sinüs invazyonu olan tüm boyut ve tiplerdeki adenom hastalarında %36,9 oranında kür/remisyon kriterleri görülürken, bu oranın kavernöz sinüs invazyonu olmayan tüm boyut ve tiplerdeki adenom hastalarında %87'e çıktığı görüldü. %12,6 geçici diabetes insipitus, %7,2 rinore, %1,8 kanama komplikasyonları görüldü. Kalıcı diabetes insipitus, enfeksiyon, hipofizer yetmezlik saptanamadı. Mortalite %0,9 olarak belirlendi. Sonuç Hipofiz adenomların cerrahi tedavisinde, transsfenoidal mikroskobik cerrahi bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır. Dezavantajları olduğu gibi, avantajları ile, özellikle parasellar ve suprasellar yayılımı olmayan hipofiz adenomlarının cerrahi tedavisinde başarılı sonuçları ve düşük komplikasyon oranlarıyla etkin bir yöntemdir.

AdenomlarHipofiz beziHipofiz hastalıkları+6
Gökhan Vatandaş
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibroblast büyüme faktörü-2 bloklamasının tavuk embriyosunda kraniyal sütür gelişimine etkileri

Kranial kubbenin normal büyümesi ve morfogenezi, sütürlerdeki hücre proliferasyonu ile kranial kemiklerin kenarlarındaki osteogenez arasındaki dengeyi yansıtmaktadır. Klinik bir durum olan kraniyosinostozda, erken osteojenik farklılaşmadan dolayı sütürler prematür birleşir ve kraniofasiyal malformasyon meydana gelir. Günümüzde, bazı fibroblast büyüme faktör (FGF) reseptör genlerindeki mutasyonlar major kraniyosinostotik sendromlar için sorumlu tutulmuştur. Tavuk embriyosu kranial kubbelerindeki endojen FGF-2 ligandlarının seviyelerini manipüle etmek ve morfogenezi bozmak için antikor bloklama yöntemi kullanılmıştır. FGF-2'nin yüksek ve düşük seviyeleri farklı tepkiler verilmesine neden olmaktadır. Bu farklı seviyeler arasındaki denge normal kranial morfogenezi sağlamaktadır. Bu çalışmada, literatür bilgileri ışığında deneysel model olarak tavuk embriyosu gelişimi kullanılarak FGF-2 bloklaması ile kranial sütür gelişimi, deneysel kraniyosnostoz oluşumuna etkisi ve kemikleşme öncesi ve sonrasında oluşabilecek değişikliklerin morfolojik, histolojik ve protein düzeyinde incelenmesi amaçlandı. Bu süreçte oksidatif stres ile hücre ölümünün ilişkisi araştırıldı. Çalışmamızda Bornova Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü'nden temin edilen spesifik patojen içermeyen (SPF, specific pathogen free) 120 adet tavuk yumurtası kullanıldı. Yumurtalar, 37,5oC sıcaklıkta, yaklaşık %60-80 nem orana sahip etüvde inkübe edildi. Dört deney grubu oluşturuldu. Birinci grup kontrol grubu 20 denek. İkinci grup fosfat tampon solüsyonu (PBS; Posphate buffer solution) verilen, üçüncü grup 0,01 μg/ml anti-bFGF-2 ve dördüncü grupta 0,1 μg/ml anti-bFGF-2 ile bloklama yapılan grup olarak oluşturuldu. İkinci üçüncü ve dördüncü gruplar içinde uygulama yapılan günlere göre E2 (2. gün), E4 (4. gün), E6 (6.gün), E8 (8. gün) olmak üzere 4 alt grup oluşturuldu. PBS verilen 2. grupta her alt grup için 5'er adet toplam 20 adet, anti-FGF-2 ile bloklama yapılan 3. ve 4. gruptada her alt grupta 10'ar adet toplam 80 adet denek kullanıldı. Gelişimin farklı aşamalarında anti-temel fibroblast büyüme faktörü-2 (anti basic fibroblast growth factor 2, anti-bFGF-2) uygulandı. Fertilize yumurtalar inkübatörde 15 gün süresince inkübe edilerek 2., 4., 6. ve 8. günlerde her gruba ameliyat mikroskobu yardımı ile 1 doz olmak üzere umblikal kord etrafına 0,1 ve 0,01µg/ml olacak şekilde PBS içinde antikor ile bloklama uygulandı. E15 günü sakrifiye edildikten sonra alınan örnekler Bouin tespit solüsyonu ile fikse edildi, rutin doku takibine alınarak parafine gömüldü ve 5 μm'lik seri kesitler alındı. Makroskobik gelişim etkilenmesi morfolojik olarak, mikroskobik etkileşim Hematoksilen-Eozin, Mason Trikrom, Vonkossa ve Alizerin Red ile histokimyasal ve oksidatif stres için anti-eNOS, çoğalma için anti-PCNA ve hücre ölümü için TUNEL ile immunositokimyasal yöntemle boyanarak incelendi. Gelişimin makroskobik karşılaştırmaları morfometrik ölçümler ile boyamaların karşılaştırmaları skorlama ile gerçekleştirildi. Farkların ortaya konmasında Graphpad istatistik yazılımı kullanıldı. Tek yönlü ANOVA analizi ile yapılan karşılaştırmalarda p<0,05 anlamlı olarak kabul edildi. E4 ile E8 embriyolarının antikor ile bloklanması sonrasında E15 günü yapılan morfolojik, histolojik ve immunositokimyasal bulgularda beklenen kraniyosnostoz oluşumunun gerçekleşmediği, yerine kıkırdak hâkimiyetinin varlığı saptandı. Örneklerde morfolojik bozukluk, anomali veya gelişme geriliği gibi patolojiler saptanmadı. Antikor bloklaması ile oluşan ancak sistemik yapıyı etkilemeyen FGF-2 için sütürlerdeki eNOS boyaması ile gösterilen oksidatif stres durumunu değiştirerek PCNA ile saptanan çoğalmanın devamına ve apoptoz ile belirlenen hücre ölümüne etki yaptığı gözlendi. Bu etkilerin en belirgin bir biçimde E8 embriyolarında görüldüğü ve oluşan etkinin ve farklılıkların istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Bulgularımız FGF-2'nin anlamlı ve tekrarlanabilir bir biçimde kranial gelişimde önemli rol oynadığını, bloklandığı takdirde sütür kapanmasında gecikmeye neden olduğunu gösterdi. FGF'ün normalde kemik gelişimini hızlandırdığı ancak sütürlerde kapanmayı geciktirdiği bilgisine parelel olarak bu faktörü bloklamanın kapanmayı erkenleştirmesini beklerken tam tersi bir etkinin varlığı saptandı. Sütür aralarının bu beklenmedik etki ile daha da genişlediği izlendi. Bu sonuçlar, bloklamaya bağlı başka yan etkiler görülmemesi nedeni ile antikor ile bloklamanın kraniyosnostozlularda tedavi amaçlı kullanılabileceğini düşündürdü. Kraniyosnostoz ve fibroblast büyüme faktörü-2 ilişkisinin ve kullanılan oksidatif stres ve apoptoz ilişkisinin ileri teknikler ile daha ayrıntılı incelenmesi bu hastalıktan mağdur olan insanlara daha kaliteli bir yaşam sunmak için önemli bilgiler oluşmasını sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Fibroblast Büyüme Faktörü, Tavuk embriyo, kranial sütür, kraniyosinostoz, histoloji, oksidatif stress, apoptoz.

ApoptozisEmbriyoFibroblast büyüme faktörü+5
Tamay Şimşek
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oleokantalin nöroblastoma hücresinde oksidatif stres ve apoptoz üzerine etkisinin araştırılması

Nöroblastom (NB) genellikle sporadik olarak ortaya çıkan , çocukluk döneminin en sık görülen ekstrakraniyal tümördür. Pediatrik kanser tedavisindeki gelişmelere rağmen (Cerrahi,kemoterapi, radyoterapi) yaşama oranı %40'ların altında kalmaktadır. Bu nedenle diğer santral sinir sistemi tümörlerinde olduğu gibi nöroblastomada da farklı tedavi Nöroblastoma da diğer birçok tümörde olduğu gibi, apopitoz tümör gelişimi için önemli bir mekanizmadır ve bu konuda çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Yapmış olduğumuz çalışmada,sızma zeytinyağından elde edilen bir fenolik komponent olan oleokantalin kültür ortamındaki nöroblastoma kanser hücreleri üzerine hücre canlılığı, oksidatif stres, nörit inhibisyonu ve apoptotik etkilerini araştırdık. Oleokantal maddesinin nöroblastoma kanser hücrelerini doz bağımlı olarak etkilediği ve IC50 dozunda her dört etkinin de daha belirgin olarak saptandığı gözlemlendi.

ApoptozisMerkez sinir sistemi neoplazmlarıNeoplazmlar+2
Ülkü Ünlü Ünsal
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiopatik normal basınçlı hidrosefalide endoskopik third ventrikülostomi ve ventriküloperitoneal şant uygulamasının karşılaştırılması: Retrospektif çalışma

Amaç: Normal basınçlı hidrosefali tedavisinde ventriküloperitoneal şant (VPS) kullanılmaktadır. Son yıllarda alternatif tedavi seçeneği olarak da endoskopik third ventrikülostomi (ETV) uygulanmaya başlanmıştır. Burada iki tedavi tipinin İNBH'de hem etkinliği hem de komplikasyonlar açısında kıyaslamak ve birbirlerine olan üstünlüklerini vurgulamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İNBH tanısı alan 58 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. 35 hastaya VPS ve 23 hastaya ETV uygulanmıştır. Tedavi tiplerinin etkinliği ve komplikason oranları karşılaştırılmış, bu amaçla Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) kullanılarak hastaların postoperatif İNBHES skorunda iki birim düşme primer fayda olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: VPS uygulananlarda klinik iyileşme % 68,6 iken, ETV uygulanlarda % 43,5 oranında saptanmıştır. Aralarındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. (p= 0,151) Komplikasyon oranları ise, VPS uygulananlarda % 27,5 iken ETV uygulananlarda % 4,3; aralarındaki fark ise istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(p= 0,042) Sonuç: ETV İNBH hastalarında VPS uygulamasına alternatif tedavi seçeneği olarak düşünülebilir. Her şeye rağmen ETV'nin VPS'ye tedavi üstünlüğünü söyleyebilmek için İNBH'li hastalarda ETV ile VPS uygulamasını karşılaştıran kontrollü prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç vardır.

EndoskopiHidrosefaliPeritoneovenöz şönt+1
Mevlana Akbaba
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord hasarında AC-SDKP uygulamasının NLRP3 inflamazom kompleksi ve kan-spinal kord bariyeri üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Ac-SDKP (N-acetyl-seryl-aspartyl-lysyl-proline) tedavisinin deneysel spinal kord hasarında NLRP3 inflamatuar kompleksi ve kan-spinal kord bariyeri (KSKB) geçirgenliği üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışma, AC-SDKP'nin inflamasyon yanıtı ve KSKB bütünlüğü üzerindeki düzenleyici potansiyelini değerlendirmeyi hedeflemiştir. Giriş: Omurilik yaralanmaları, merkezi sinir sisteminde koruyucu bariyerlerin zayıflamasına yol açarak inflamatuar süreçleri tetikler ve kan-omurilik bariyerinde (KSKB) geçirgenliği artırır. Bu geçirgenlik artışı, hasarlı dokuya inflamatuar hücrelerin geçişini kolaylaştırmakla birlikte, bariyerin bozulmasına ve nöroprotektif etkinin azalmasına neden olabilir. NLRP3 inflammasomu, omurilik yaralanması sırasında aktive olan inflamatuar bir kompleks olarak dikkat çeker. NLRP3 inflammasomunun aktivasyonu, inflamasyon sürecinin artmasına yol açarak hasarın şiddetlenmesine katkıda bulunur.AC-SDKP (N-acetyl-seryl-aspartyl-lysyl-proline) adlı immünomodülatör bir peptidin, inflamasyonu düzenleyici etkileri ile KSKB'nin bütünlüğünü koruma potansiyeline sahip olduğu düşünülmektedir. AC-SDKP'nin NLRP3 inflammasomunun aktivitesini baskılayarak, inflamatuar yanıtı kontrol altına alabileceği ve böylece omurilik yaralanmalarında KSKB'nin korunmasına katkıda bulunabileceği hipotezi bu çalışmanın temelini oluşturmaktadır. Bu araştırma, AC-SDKP'nin omurilik yaralanma modelinde NLRP3 inflammasomu ve KSKB üzerindeki etkilerini detaylı olarak incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Çukurova Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu'nun onayı ile gerçekleştirilmiştir. Deneylerde 300-350 gram ağırlığında, 3-6 aylık 78 erkek Wistar sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar üç ana gruba ayrılmıştır: herhangi bir işlem yapılmayan ve yalnızca örnek alınan kontrol grubu (n=10), yalnızca laminektomi işlemi uygulanan sham grubu (n=20) ve spinal kord hasarı (SKH) oluşturulan deney grubu (n=48). Deney grubu, SKH sonrasında kendi içinde iki alt gruba ayrılmıştır: yalnızca serum fizyolojik verilen deney kontrol grubu (n=24) ve AC-SDKP tedavisi uygulanan tedavi grubu (n=24) Elde edilen doku örnekleri ışık ve elektron mikroskobik yöntemler ile biyokimyasal ve moleküler biyolojik metotlar kullanılarak analizler yapıldı. Tüm gruplarda IL-1β, IL-18, NLRP3, kaspaz-1, NeuN, MMP-9, NF-κB, Okludin, klaudin-5 ve VE-cadherin düzeyleri araştırıldı. IL-1β ve IL-18 seviyeleri biyokimyasal analizlerle (Elisa) tespit edildi. NeuN, MMP-9, Okludin, klaudin-5 ve VE-cadherin seviyeleri immünohistokimyasal yöntemlerle belirlendi. NF-κB, NLRP3, kaspaz-1, IL-1β, IL-18 ekspresyon seviyeleri ise qRT-PCR yöntemi ile gösterildi. Bulgular: Tedavi grubunda, NF-ΚB ve NLRP3 inflammasom aktivitesi baskılanmıştır. İnflamatuar sitokinlerden IL-1β ve IL-18'in düzeylerinde azalma gözlenmiş, Bu bulgular, AC-SDKP'nin inflamasyonu kontrol altına alma etkisini göstermektedir. Ayrıca, tedavi sonrası okludin, klaudin ve VE-kaderin gibi bariyer bütünlüğünü sağlayan proteinlerin ekspresyon seviyelerinin arttığı kaydedilmiştir. Bununla birlikte, KSKB geçirgenliğinde beklenenin aksine bir artış gözlenmiş ve bu durum, tedavi süresince mikroglia ve makrofaj gibi inflamatuar hücrelerin aktivasyonuna bağlı olarak gelişmiş olabileceği şeklinde yorumlanmıştır. Mikroskopik incelemelerde, AC-SDKP'nin inflamatuar hücre sayısını azaltıcı ve ödemi hafifletici etkileri gözlemlenmiştir. Sonuç: Bu çalışmanın bulguları, AC-SDKP'nin omurilik yaralanması durumunda inflamasyonu düzenleyici ve doku iyileşmesini destekleyici özellikler sergilediğini göstermektedir. AC-SDKP tedavisi, NF-Κb ve NLRP3 inflammasom aktivitesini baskılamıştır. İnflamatuar yanıtı azaltarak IL-1β ve IL-18 gibi sitokin seviyelerini düşürmüştür. NLRP3 inflammasomunun aktivitesindeki bu baskılama, inflamasyon sürecinin kontrol altına alınmasına ve hasarlı dokuda daha az inflamatuar hücre birikimine katkı sağlamıştır. Aynı zamanda, AC-SDKP tedavisinin KSKB bütünlüğünü destekleyen okludin, klaudin ve VE-kaderin gibi proteinlerin ekspresyonunu artırdığı gözlenmiştir. Ancak, KSKB geçirgenliğinde gözlenen artış, AC-SDKP'nin nöroprotektif etkinliğini sınırlandırabilecek bir faktör olarak değerlendirilmektedir ve bu artışın inflamatuar hücrelerin aktivasyonuna bağlı olabileceği düşünülmektedir.AC-SDKP'nin omurilik yaralanmasında inflamasyon kontrolünde ve iyileşme sürecinde umut vadeden bir ajan olabileceği anlaşılmaktadır. Ancak, NLRP3 inflammasomu ve KSKB geçirgenliği üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılması için uygun doz, tedavi süresi ve inflamatuar yanıt üzerindeki uzun vadeli etkilerinin ileri çalışmalarda detaylandırılması gerekmektedir. AC-SDKP, inflamasyon kontrolü ve doku iyileşmesi açısından potansiyel sunmakla birlikte, KSKB geçirgenliği ve güvenlik profili açısından daha fazla araştırmaya ihtiyaç duymaktadır.

Ali Ufuk Keçebaş
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Omurilik travmasında ve omurga fraktürlerinde dekompresif laminektominin nörolojik geri kazanım üzerine etkisi

Amaç: Omurilik yaralanmasında, birçok hayvan çalışmasında erken dekompresyon ile nörolojik geri kazanımın arttığı gösterilmiştir. Klinik çalışmaların sonuçlarında ise dekompresif cerrahinin zamanlaması konusunda farklı sonuçlar bildirilmiştir. Literatürde çokça tartışılan diğer bir konu ise dekompresif cerrahinin anterior veya posterior yaklaşımla uygulamanın karşılaştırılmasıdır. Omurga fraktürü ve omurilik yaralanması saptanmış olan hastalarımıza erken dönemde uyguladığımız laminektomi ile yapılan dekompresyonun nörolojik fonksiyonlarda geri kazanım üzerine etkisinin retrospektif incelenmesi amaçlanmıştır.Materyal- Metod: Bu çalışma Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalında Ocak 2001-Ocak 2010 tarihleri arasında nonpenetre omurga fraktürü nedeniyle acil laminektomi ile dekompresyon ve posterior stabilizasyon operasyonu yapılan toplam 71 hasta arasından yapıldı. Çalışmaya ek nörolojik hasar oluşturacak kafa travması, intraabdominal ve torakal travması olmayan ve kontrole gelen 54 hasta dahil edilerek geriye dönük analiz edildi.Sonuçlar: Travma etyolojisinde trafik kazaları başta gelen neden olup hastaların %55,6'sında araç içi trafik kazası, %37'sinde yüksekten düşme, %7,4'ünde motosiklet kazasıydı. Araştırmaya dahil edilen hastaların % 77,77'si erkek (n:42), % 22,22'si kadındı (n:12) ve en sık 31?40 yaş grubundaydı (n:18, %33,3). Hastaneye başvuru anında ASIA B grubu ve lomber yerleşim sıktı. Travma yerleşimi servikal bölgede olan 8 hastanın 6'sında (%75,0)torakal bölgede 11 hastanın 8'inde (%72,7), lomber bölgede 24 hastanın 14'ünde (%58,3) ASIA skorlarında iyileşme mevcuttu. Hastaların %65,1' inde ASIA skorlarındaki iyileşme göstergesi olan artış istatistiksel olarak anlamlı saptandı (%65,1 (n=28) artış p<0,001). İyileşme tüm travma bölgeleri ve 20?50 yaş grubunda anlamlı olarak saptandı (21?30 yaş p=0,010, 31?40 yaş p=0,004, 41?50 yaş p=0,046).Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlar doğru uygulanım ile laminektomi ve posterior stabilizasyonun nörolojik düzelmeyi arttırdığını göstermektedir. Posterior yaklaşım, majör organ hasarı olan multitravmalı hastalarda daha hızlı uygulanabilmekte ve daha az komplikasyonla ile sonuçlandırılabilmektedir. Operasyon sırasında epidural hematom drenajı, dura hasarının tamirinin kolaylıkla yapılabilmesi de laminektominin üstünlüğü olarak görmekteyiz.

DekompresyonLaminektomiOmurga+1
Emin Mehmet Eminoğlu
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Osteoporotik vertebra fraktürlerinde perkütan kifoplasti uygulaması esnasında hiperekstansiyon uygulamasının kifoz redüksiyonuna etkisi

Osteoporotik Vertebra Fraktürlerinde Perkütan Kifoplasti Uygulaması Esnasında Hiperekstansiyon Uygulamasının Kifoz Redüksiyonuna Etkisi Giriş ve Amaç: Çalışmamız osteoporotik vertebra fraktürlerinde perkütan kifoplasti esnasında hiperekstansiyon uygulamasının kifoz redüksiyonuna etkisini incelemektedir. Bu çalışma, perkütan kifoplasti yönteminin farklı cerrahi pozisyonlarda etkinliğini değerlendirmekte ve hasta konforunu artırmayı hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmada Ocak 2024 ile Ekim 2024 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesine osteoporotik vertebra fraktürü sebebiyle başvuran, perkütan kifoplasti endikasyonuna uygun tanı alan ve rastgele seçilen 100 hasta rastgele iki gruba bölünerek, 50 hastaya balon uygulaması ve çimentolama sırasında ters fleksiyon uygulanmış, diğer 50 hastaya ise standart balon kifoplasti prosedürü uygulanmıştır. Hastaların işlem öncesi spinal MR ve skolyoz grafileri, işlem sonrasında ise skolyoz grafileri çekilmiş ve ilgili ölçümler bu görüntülemeler üzerinden yapılmıştır. Kontrol ve çalışma grupları arasında AO Spine-DGOU Osteoporotik Kırık Sınıflamasına ve kemik yoğunluk testlerine göre karşılaştırmalar yapılmıştır. Bu karşılaştırmada anterior vertebra yüksekliği, sagittal indeks, COBB açısı, sagittal vertikal aks,VAS skoru ve kifotik açılanma parametreleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmada yer alan hastaların gruplara göre klinik özellikleri değerlendirilmiş ve sonuçlar analiz edilmiştir. Kontrol grubunda ortalama yaş 70,2 ± 11,8, çalışma grubunda ise 66,9 ± 12,5 olarak belirlenmiştir. Cinsiyet dağılımı ve kırık seviyeleri gruplar arasında anlamlı fark göstermemiştir. Anterior vertebra yükseklikleri, sagittal indeksler, Cobb açıları, kifotik açılanma, sagittal vertikal aks ve Visual Analog Scala skoru ölçümleri karşılaştırılmış ve her iki grupta da işlem sonrası preoptan postopa doğru anlamlı iyileşmeler gözlemlenmiştir. Yapılan ölçümlerde kifotik açılanma düzelmesi ve sagittal indeks değişimi açısından kontrol ve çalışma grupları arasında anlamlı farklar tespit edilmiştir. Kontrol grubu ile çalışma grubu arasında preop dönemden postop döneme sagittal indeks değişimleri açısından anlamlı fark bulunmuştur (Z=-3,744; p<0,001). Kontrol grubu ile çalışma grubu arasında postop dönem kifotik açıları açısından anlamlı fark bulunmuştur (Z=-2,782; p<0,05).Bulgular hiperekstansiyon pozisyonda yapılan kifoplastinin prone pozisyona göre kifotik açılanma düzelmesi ve sagittal indeks artışı açısından daha faydalı olduğunu göstermektedir. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda çalışma grubu olarak incelediğimiz hiperekstansiyon pozisyonu verilerek yapılan balon kifoplastinin kontrol grubu olarak incelenen prone pozisyonundaki balon kifoplastiye göre tüm incelenen parametrelerden (COBB açıları, kifotik açılar, sagittal indeks, anterior vertebra yükseklikleri, sagittal vertikal aks ve Visual Analog Scale) hiperekstansiyon lehine kifotik açı ve sagittal indekste anlamlı sonuç verdiğini ortaya koymaktadır. Benzer bir çalışmanın planlanması halinde, çalışmamızın parametrelerinden daha geniş kapsamlı, kontrol görüntüleme ve hasta takibi süresinin uzun olduğu, hasta sayısının daha fazla olduğu çalışmaların sonuca daha belirgin katkılar sunacağı kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler : ,Hiperekstansiyon, Kifoplasti, Kifoz ,Osteoporotik, Perkütan

Halil Emre Alcan
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Osteoporotik vertebra kompresyon kırıklarının tedavisi sonrası yeni gelişmiş osteoporotik vertebra kompresyon kırıklarının risk faktörleri

Osteoporotik vertebra kompresyon kırıkları (OVKK), yaşlı bireylerde sık görülen, ağrı ve fonksiyon kaybına yol açan ciddi bir sağlık sorunudur. Bu kırıkların tedavisinde kifoplasti, vertebra yüksekliğini restore edebilmesi ve daha düşük çimento kaçağı riski sunması nedeniyle sık tercih edilen minimal invaziv bir yöntemdir. Ancak, kifoplasti sonrası yeni vertebra kırığı gelişimi klinik açıdan önemli bir sorundur ve bu kırıkların gelişiminde rol oynayan risk faktörleri tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. Bu çalışmada, kifoplasti sonrası yeni vertebra kırığı gelişen hastalarda risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Çalışma, 2019-2023 yılları arasında kliniğimizde kifoplasti uygulanan ve dahil edilme kriterlerini karşılayan 139 osteoporotik hastanın retrospektif olarak değerlendirilmesi ile gerçekleştirilmiştir. Hastalar, kifoplasti sonrası yeni vertebra kırığı gelişenler (n=33) ve gelişmeyenler (n=106) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Yaş, cinsiyet, kırık seviyesi, kemik dansitometrisi (T ve Z skorları), osteoporoz tedavisi, vücut kitle indeksi, hipertansiyon ve diyabet öyküsü, çimento parametreleri (dozaj, kaçağı, dağılım ve yayılım), anterior vertebral yükseklik, Cobb ve kifotik açılar, VAS skoru ve sagittal indeks değişkenleri karşılaştırılmıştır. Bulgular Yeni kırık gelişen hastalarda yaş ortalamasının daha yüksek, T ve Z skorlarının ise anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır. Kırık seviyeleri açısından T12 ve L1 bölgelerinde yeni kırık gelişimi daha sık görülmüş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ayrıca, anterior vertebral yükseklik restorasyonunun yetersiz olduğu ve sement distribution'un idealden sapma gösterdiği durumlarda yeni kırık gelişimi ile ilişki olduğu tespit edilmiştir. Sonuç Çalışmamızın bulguları, kifoplasti sonrası yeni vertebra kırığı gelişiminde ileri yaş, düşük kemik mineral yoğunluğu ve belirli kırık seviyelerinin önemli rol oynadığını göstermektedir. Ayrıca, yetersiz çimento dağılımı ve yetersiz vertebral yükseklik restorasyonu da risk faktörleri arasında yer almaktadır. Bu doğrultuda, riskli hasta gruplarının erken tanımlanması, osteoporoz tedavisinin etkin uygulanması ve cerrahi tekniklerin dikkatle planlanması, kifoplasti sonrası yeni kırıkların önlenmesinde kritik öneme sahiptir. Anahtar Sözcükler: Osteoporotik Vertebra Kırığı, Risk Faktörleri, Perkütan Kifoplasti, Perkütan Vertebroplasti, Yeni Kırık Gelişimi, PMMA

Burak Tutuş
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmatik omurga yaralanmalarında yapılan tedavi ile ligamanlar ve kifoz açısı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

AMAÇ:Bu çalışmada torakolomber travmalı hastalarda gelişen kifotik açılanmanın operasyon sonrası kontrollerinde ölçülen kifotik açılanma ile birlikte değerlendirilerek yapılan cerrahinin etkinliğinin karşılaştırılması ve anterior girişimin hangi hastalara ilk etapta yapılması gerektiğini saptamak hedeflendi.HASTALAR VE YÖNTEM: Manisa Celal Bayar Üniversite hastanesi Beyin ve Sinir cerrahisi kliniğinde 2007 Ocak 2012 Ocak tarihleri arasında travma sonrası omurga yaralanması ile başvuran ve cerrahi yapılarak tedavi edilen poliklinik takipleri olan yirmi dokuz(29) hasta yerel etik kurul onayı alındıktan sonra çalışmaya alındı . Hastaların preoperatif ve postoperatif muayeneleri direkt grafi , bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans görüntüleri incelendi.BULGULAR: Hastaların 19'u erkek 10'u kadın toplam sayı 29 idi. 29 hastalık grubumuzda Torakolomber bileşkede T11 kırığı olan 3 hasta , T12 kırığı olan 5 hasta, L1 kırığı olan 8 hasta, L2 kırığı olan 7 hasta tesbit edildi. İncelenen 29 hastadan 18'ine sadece posterior cerrahi, 11'ine posterior ve anterior cerrahi birlikte uygulanmıştır. Yapılan istatistiksel değerlendirmede her iki grup arasında yaş açısından anlamlı fark yoktu yaşlar benzer olarak bulundu. Hastaların takip süreleri toplamda 20,62 ay olarak bulundu ,Cerrahi gruplar arasında yapılan değerlendirmede sadece posterior cerrahi (ort:13,67) yapılan grup ile posterior ve anterior cerrahinin(ort:32,00) birlikte yapıldığı grup arasında takip sürelerinde istatiksel olarak anlamlı fark tesbit edilmedi. İki cerrahi grup arasında hastaların VKİ'lerine göre dağılımlarında anlamlı fark olmadığı istatistiksel olarak görüldü. Hastalara yapılan cerrahi öncesi ve sonrası lateral direkt grafi kullanarak yapılan sagital indeks karşılaştırması yapıldı her iki grupta düzelme yönünde değişiklik saptandı gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı.TARTIŞMA: Temel de yük paylaşım teorisini kullanarak ,önkolon hasarı ciddi olmayan hastalara tercih ettiğimiz sadece posterior cerrahi de sonuçlarımız sağlanan Sİ ve ASIA değerlerinde ki değişiklik ile doğru kurgu olduğunu göstermektedir. Kombine cerrahinin tercih edildiği grup ise temelde ön kolonun ve anterior longitudinal ligamanın hasarlı olduğu ve yüksek kifotik açılanmanın mevcut olduğu grup idi. Kombine cerrahi ile ön kolon desteği yapılan bu grupta sağlanan SI ve ASIA değerleri takip süresince korunmuştur. Kliniğimizde bu cerrahi yöntem uygulanırken literatürde yayınlanan komplikasyonlar görülmedi. Cerrahi deneyim gerektiren bir yöntem olsa da ön kolon desteği gerektiren anterior longitudinal ligaman hasarı ve kifotik açılanması olan hastalarda daha çok tercih edilmesi ve böylece daha fazla fonksiyonel segmental ünitenin korunması gerektiği fikrindeyiz.

CerrahiLigamentlerOmurga+4
İsmail Seymen Özdemir
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidrosefali tedavisinde endoskopik üçüncü ventrikülostominin etkinliği ve başarısını etkileyen faktörler

Amaç: Hidrosefali, beyin omurilik sıvısının (BOS) üretim–emilim dengesinin bozulmasıyla ortaya çıkan, ventriküler genişleme ve artmış intrakraniyal basınç ile karakterize bir klinik tablodur. Cerrahi tedavi temel yaklaşım olup, şant sistemlerinin uzun dönem sorunları nedeniyle endoskopik üçüncü ventrikülostomi (EÜV) önemli bir alternatif hâline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, EÜV'nin hidrosefali tedavisindeki etkinliğini değerlendirmek ve EÜV Başarı Skoru (ETVSS) dâhil olmak üzere cerrahi başarıyı etkileyen faktörleri araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Kasım 2016–Aralık 2022 tarihleri arasında üçüncü basamak bir merkezde EÜV uygulanan 144 hastanın kayıtları retrospektif olarak incelenmiş; yalnız hidrosefali tanısı alan ve koroid pleksus koagülasyonu yapılmadan EÜV uygulanan 113 hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Hastalar yaş, cinsiyet, hidrosefali tipi, etyoloji, primer/sekonder EÜV uygulaması, preoperatif ETVSS ve radyolojik bulgular açısından değerlendirilmiştir. Pre- ve postoperatif MRG ölçümleriyle Evans indeksi, FH/ID oranı ve Bikaudat indeksi hesaplanmış; üçüncü ventrikül taban çöküklüğü (ÜVTÇ–bowing) bulgusu kaydedilmiştir. Postoperatif en az 6 ay boyunca ek BOS girişimi gerekmeyen ve klinik düzelme gösteren hastalar "başarılı EÜV" olarak tanımlanmıştır. İstatistiksel analizlerde Ki-Kare, Fisher ve Mann-Whitney U testleri kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 26,16 yıl olup %54'ü çocuk, %46'sı erişkindir. Genel EÜV başarı oranı %75,22 (n=85) bulunmuştur. Başarı oranı yaş grupları arasında klinik olarak değişiklik göstermesine rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0,05). En sık etyolojik neden hem çocuk hem erişkin grupta posterior fossa tümörüdür. Obstrüktif ve non-obstrüktif hidrosefali tipleri arasında başarı açısından fark bulunmamıştır (p=1,000). Obstrüksiyon etyolojisine göre saf mekanik ve inflamatuar gruplar arasında başarı farkı istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,278). Primer EÜV uygulamalarında başarı oranı %78,43 iken sekonder uygulamalarda bu oran %45,45 olup fark anlamlıdır (p=0,026). Klinik düzelmesi tam olan hastalarda başarı oranı %98,31 ile en yüksek düzeyde saptanmıştır (p<0,001). Preoperatif ETVSS arttıkça başarı oranı yükselme eğilimi göstermiş olsa da istatistiksel olarak anlamlı değildir. ÜVTÇ('Bowing') varlığı başarı oranını artırmamış, radyolojik başarı ile anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0,828). Başarılı vakalarda postoperatif radyolojik ölçümlerde anlamlı küçülme gözlenirken (Evans, FH/ID, Bikaudat; tümü p<0,001), başarısız vakalarda anlamlı değişiklik saptanmamıştır. Komplikasyon oranı %23,89 olup BOS fistülü EÜV başarısızlığıyla anlamlı düzeyde ilişkilidir (p=0,00019). Komplikasyon gelişen hastalarda tekrar cerrahi gereksinimi anlamlı şekilde daha yüksektir (p=0,0012). Sonuç: EÜV hidrosefali tedavisinde yüksek başarı oranına sahip etkili bir yöntemdir. Primer uygulamalarda başarı belirgin şekilde daha yüksektir. Postoperatif radyolojik ventrikül küçülmesi cerrahi etkinliğin güçlü bir göstergesidir. BOS fistülü gelişimi EÜV başarısızlığının önemli bir prediktörüdür. Yaş, etyoloji, hidrosefali tipi, ETVSS ve ÜVTÇ bulgusu başarıyı klinik olarak etkileyebilmekle birlikte istatistiksel düzeyde anlamlılık göstermemiştir. Anahtar sözcükler: Hidrosefali, Endoskopik üçüncü ventrikülostomi, ETVSS, ventrikülostomi başarısı, BOS fistülü.

Diana Seredneva
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düşük ve yüksek dereceli glial tümörlü hastalarda total oksidan ve total antioksidan kapasitenin karşılaştırılması

Bu çalışmada glial kitlesi olan hastalarda, hem tümör dokusu hem de plazma ortamındaki oksidatif değişikliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca düşük ve yüksek dereceli gliomalar arasında bu açıdan fark olup olmadığı da araştırılmıştır. Çalışma 16 düşük, 20 yüksek dereceli gliomalı hasta ve 20 sağlıklı gönüllünün oluşturduğu kontrol grubu olmak üzere 56 bireyde yapıldı. Tümör gruplarından ameliyat öncesi kan ve ameliyat sırasında tümör dokusu örnekleri alındı. Kontrol grubundan ise sadece kan örnekleri alındı. Örneklerde Erel'in spektrofotometrik yöntemi ile TAS (total antioksidan seviye), TOS (total oksidan seviye) ve OSİ (oksidatif stres indeksi) ölçüldü. Yapılan ölçümlerde tümör gruplarının plazma TAS ve TOS değerleri kontrol plazmalarına oranla istatistiksel olarak anlamlı düşüktü (p<0.05). OSİ değerlerinde ise istatistiksel anlamlı farklılık tesbit edilmedi (p>0.05). Ayrıca yüksek ve düşük dereceli glioma olgularının plazma örneklerinde de TAS, TOS ve OSİ açısından gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmedi. Tümör dokusu örneklerinde ise yüksek dereceli gliomaların TAS ve TOS düzeylerinin düşük derecelilere göre istatistiki olarak anlamlı derecede yüksek olduğu (p<0.05) OSİ değerlerinde ise anlamlı farklılık olmadığı bulundu (p>0.05). Glial tümörlerde histopatolojik derece arttıkça oksidatif dengenin değişkenlik gösterdiği fakat bu durumun plazmaya yansımadığı gözlenmiştir. Kanda hem oksidatif hem de antioksidatif maddelerin sağlıklı bireylere oranla azaldığı izlenmektedir. Büyük olasılıkla bu tür patolojilerde, oksidan maddeleri azaltmak için çalışan antioksidanların bizzat kendileri de tüketime bağlı olarak azalmaktadır.Anahtar kelimeler: Glial tümör, Oksidatif stres, Toplam antioksidan seviye, Toplam oksidan seviye

AntioksidanlarBeyin neoplazmlarıGlioma+6
Kadir Çınar
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral anevrizmalı hastaların cerrahi tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi

Bu çalışmada; serebral anevrizmalı olguların cerrahi tedavi sonuçlarını irdeleyerek literatüre katkı sağlamayı amaçladık. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve sinir cerrahisi kliniğinde 30.03.1998- 12.12.2011 tarihleri arasında serebral anevrizması olan 286 hasta ameliyat edildi. Bu seri hem subaraknoid kanamalı (n=238, % 83.2) hem de insidental anevrizmalı (n=48, % 16.8) hastaları içeriyordu. Bu 286 hastanın cerrahi tedavi sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda, olguların kadın erkek oranı 172/114 (1.51) ve yaş ortalaması 50.56 (8-86) idi. 286 olgunun 45'i (% 15.73) çoğul anevrizma nedeniyle ameliyat edildi. 268 olguya klipaj uygulanırken, komplex anevrizmalı 4 hastada trapping beraberinde ECA-ICA bypass cerrahisi uygulandı. 286 olgunun 48' i (% 16.78) postoperatif erken dönemde eksitus oldu. 6. ayın sonunda kalıcı nörolojik kayıpların oranı % 6.6 (n=19) olarak tesbit edildi. Ölüm nedenleri , yeniden kanama (n=8), akciğer enfeksiyonuna sekonder sepsis (n=4), akut miyokard infarktüsü (n=3), beyin ödemi (n=2) ve vazospazma bağlı iskemi (n=31) idi. 75 olguda klinik vazospazm gelişti (% 26.22). Bu olguların 31' i (% 41.3) eksitus oldu. 21 (% 28) olguda ise kalıcı nörolojik kayıp gelişti. Hipertansif 12 hastanın 8' i (% 66.6) cerrahi sonrası gelişen yeniden kanama nedeniyle hayatını kaybederken, 4' ünde (% 33.3) ise kalıcı nörolojik kayıp gelişti. Sonuç olarak; hipertansiyon, yeniden kanama, vazospazm ve ileri yaş gibi bazı önemli faktörlerin varlığının, ölüm ve sakatlık oranlarını belirgin ölçüde artırdığını tespit ettik (p=0,001).Anahtar Kelimeler: Komplikasyon, Tedavi Sonuçları, Cerrahi, Serebral Anevrizma.

CerrahiCerrahi tedaviKomplikasyonlar+3
Hasan Şimşek
Gaziantep University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel serebral iskemide dekompressif kraniektomi, hipertonik salin ve mannitol tedavilerinin etkileri

Amaç: Serebral iskemi ciddi mortalite ve morbidite nedenidir. Serebral dokuyu iskemi hasarından koruyacak stratejiler önemlidir. Bu çalışmayla anestezi altındaki sıçanlarda uyguladığımız serebral iskemide cerrahi ile medikal tedavinin ayrı veya birlikte uygulanması ile serebral infarkt alanına etkisini karşılaştırdık.Yöntem: Otuz adet erişkin erkek Sprague-Dawley sıçan altı gruba ayrıldı. Anestezi uygulandı. Serebral iskemi modeli sağ CCA oklüzyonu ile sağlandı. Kontrol (Grup 1, n= 5) 1 ml/kg serum fizyolojik, CCAO+Hipertonik salin (HS) (Grup 2, n= 5) 1 ml/kg % 3 hipertonik salin, CCAO+Mannitol (MN) (Grup 3, n=5) 1 gr/kg %20 mannitol tedavisi verildi. Dekompressif kraniektomi (DK) CCA oklüzyonunu takiben 12. saatte 4, 5 ve 6. gruplara uygulandı. Hiç ilaç verilmeden sadece DK ve CCAO yapılan grup 4 olarak alındı (grup 4, n=5). CCAO+DK+HS grubuna (Grup 5, n=5) 1 ml/kg %3 hipertonik salin, CCAO+DK+MN grubuna (Grup 6, n=5) 1 gr/kg %20 mannitol tedavisi verildi. Tedaviler CCAO takiben 1, 12 ve 24.saatlerde yapıldı. İskeminin 24. saati sonunda sıçanlar dekapite edildi. % 2'lik TTC ile boyanan serebral kesitlerin fotoğrafları çekildi. İnfarkt alanının toplam kesit alanına oranı yüzde değer olarak hesaplandı. p < 0.05 düzeyi anlamlı kabul edildi. Bulgular enfarkt alanlarının ortalama değerleri karşılaştırıldığında; Grup 1'de enfarkt alanı % 27.90, Grup 2'de % 13.73, Grup 3'de %15.05, Grup 4'de %10.57, Grup 5'de %8.07 ve Grup 6'da %9.71 idi.Sonuç: Bu çalışma ile serebral iskemide medikal tedavi grupları arasında bir fark olmadığı, dekompressif kraniektominin medikal tedavi gruplarına göre iskemik enfarkt hacminde ileri düzeyde azalma gösterdiği izlendi. Enfarkt hacmini azaltmaya yönelik kombine tedavi yaklaşımları olumlu sonuçlanmıştır.Anahtar Kelimeler: Deneysel serebral iskemi, dekompressif kraniektomi, mannitol, hipertonik salin

Beyin iskemisiDekompresyonKraniyotomi+2
Mehmet Hüseyin Akgül
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travmasında Pregabalin'in akut dönemdeki antienflamatuar, antiödem ve koruyucu etkisi

Amaç: Travmatik beyin hasarı, primer ve sekonder hasar mekanizmalarını içerir. Sekonder hasar, saatler veya günler sonra ortaya çıkmakta ve birçok karmaşık fizyopatolojik mekanizmaya bağlı olarak oluşmaktadır. Yapılan çalışmalarda, Pregabalin ?2-? alt ünitesi ile kalsiyum kanallarına kuvvetli bağlanır, sonuçta glutamat, noradrenalin, serotonin, dopamin ve substans P gibi çeşitli eksitatör nörotransmitterlerin salınımında bir azalmaya neden olur. Çalışmamızda, ağır kapalı diffüz beyin travması oluşturulan ratlara, travma oluşturulduktan sonra akut dönemde pregabalin tedavisi verilerek antiödem, antienflamatuar ve nöroprotektif etkisinin araştırılması amaçlandı.Metod: Bu deneysel hayvan çalışmasında ağırlıkları 300- 350 g arasında değişen 32 adet erkek erişkin Spraque- Dawley sıçanı kullanıldı. Denekler her grupta sekiz sıçan olacak şekilde Kontrol (K); Travma (T); Travma sonrası pregabalin (T + P); Sadece Pregabalin P) gruplarına ayrıldı. Çalışmada pregabalin izotonik ile sulandırılarak intraperitoneal olarak verildi. Travma + medikasyon sonrası 84. saatte sıçanlar dekapite edilerek örnekler histopatolojik olarak incelendi.Bulgular: Travma grubu ile travma sonrası pregabalin verilen grup arasında kanama açısından bir fark olmadığı (p:0.368), enflamasyon açısından ise anlamlı fark (p: 0.003) olduğu görülmüştür. Yine bu gruplar arasında ödem açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktur (p=0,131). Travma grubunda 8 denekte, travma sonrası pregabalin verilen grupta 6 denekte ödem görülmüştür. 2 denekte ödem görülmemiştir.Sonuç: Çalışmamızın sonuçları akut travmatik beyin hasarında, pregabalinintedavisinin enflamasyonu azaltarak sekonder travmatik beyin hasarına karşı koruyucu olabileceğini göstermiştir. Sonuç olarak pregabalinin insanlarda akuttravmatik beyin hasarının tedavisinde yararlı bir seçenek olabileceği düşünüldü. Pregabalin farklı dozlar ve sürelerde uygulanarak antiödem etkinliği açısından daha geniş çalışmalar yapılabileceği düşünüldü.Anahtar sözcükler: Travmatik beyin hasarı, nöroprotektif etki, beyin ödemi, pregabalin.

Antienfektif ajanlarBeyinBeyin yaralanmaları+5
Hikmet Aytekin
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travmasında karnitin'in akut dönemdeki antiödem ve koruyucu etkisi

Amaç: Travmatik beyin hasarı, primer ve sekonder hasar mekanizmalarını içerir. Sekonder hasar, saatler veya günler sonra ortaya çıkmakta ve birçok karmaşık fizyopatolojik mekanizmaya bağlı olarak oluşmaktadır. L-karnitin vücutta enerji üretimi ve yağ metabolizmasında önemli bir rol oynamaktadır. Yağ asitlerinin mitokondri içine taşınması, hücre membranının korunması ve ayarlanması, serbest KoA için gerekli ortamın sağlanması ve ATP'nin elde edilmesini optimize etmek gibi etkileri bulunmaktadır. L-karnitin hücre iyon konsantrasyonun korunması için kullanılan Na/K ATPaz için ATP sağlamakta ve böylece hücre çeperinin onarımı için süreç sağlamaktadır. Çalışmamızda amacımız karaciğer, böbrek ve çeşitli nörolojik hastalıklar gibi birçok alanda faydası kanıtlanmış olan L-karnitinin travmatik beyin yaralanmasında nöroprotektif etkisini ve beyin ödemi üzerine tedavi etkinliğinin olup-olmadığını değerlendirmektir.Metod: Bu deneysel hayvan çalışmasında ağırlıkları 300- 350 g arasında değişen 40 (kırk) adet erkek erişkin Spraque- Dawley sıçanı kullanıldı. Denekler her grupta 10 (on) sıçan olacak şekilde Kontrol (S); Travma (T); Travma sonrası L-Karnitin (T + K) ve L-Karnitin (K) gruplarına ayrıldı. Çalışmada 100 mg/kg L-karnitin 3. ve 4. grublara (T+K ve K grublarına) intraperitoneal olarak verildi. Travma + medikasyon sonrası 72. saatte sıçanlar dekapite edilerek örnekler histopatolojik olarak incelendi.Bulgular: Travma grubu ile travma sonrası L-karnitin verilen grup arasında ödem açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu (p:0.0001), nöronal hasar açısından anlamlı bir fark olduğu (p:003), enflamasyon açısından da anlamlı farkın (p:003) olduğu görülmüştür. Travma grubunda 10 denekte, travma sonrası L-karnitin verilen grupta 4 denekte ödem görülürken, 6 denekte ödem görülmemiştir. Travma grubunda 10 denekte enflamasyon gözlenirken, travma sonrası L-karnitin verilen grupta 3 denekte enflamasyon görülmüş, 7 denekte enflamasyon görülmemiştir. Travma grubunda 5 denekte hafif nöronal hasar ve 5 denekte orta şiddetli nöronal hasar gözlenirken, travma sonrası L-karnitin verilen grupta 7 denekte hafif nöronal hasar gözlenmiş, 3 denekte nöronal hasar görülmemiştir.Sonuç: Çalışmamızın sonuçları akut travmatik beyin hasarında, L- karnitin tedavisinin ödem, enflamasyon ve nöronal hasarı azaltarak sekonder travmatik beyin hasarına karşı koruyucu olabileceğini göstermiştir. Sonuç olarak L-karnitin insanlarda akut travmatik beyin hasarının tedavisinde yararlı bir seçenek olabilmekle beraber farklı dozlar ve sürelerde uygulanarak L-karnitinin antiödem, enflamasyon ve nöroprotektif etkinliğinin ispatlanması için daha kapsamlı çalışmalar gerekmektedir.Anahtar sözcükler: Beyin ödemi, L-karnitin, nöroprotektif etki, sekonder hasar, travmatik beyin hasarı.

BeyinBeyin hastalıklarıBeyin ödemi+3
Osman Akgül
Düzce University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travmasında etanercept'in akut dönemdeki antiödem, antienflamatuar ve nöroprotektif etkisi

Amaç: Travmatik Beyin Hasarı (TBH), primer ve sekonder hasar mekanizmalarını içerir. Sekonder hasar, saatler veya günler sonra ortaya çıkmakta ve birçok karmaşık fizyopatolojik mekanizmaya bağlı olarak oluşmaktadır. Yapılan çalışmalarda etanerceptin beyin ve spinal kordu sekonder hasardan korumak için lökosit infiltrasyonunu engellediği ve böylece beynin enflamatuar cevabını durduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda, ağır kapalı diffüz beyin travması oluşturulan sıçanlara, travma oluşturulduktan sonra akut dönemde etanercept tedavisi verilerek antiödem, antienflamatuar ve nöroprotektif etkisinin araştırılması amaçlandı. Metod: Bu deneysel hayvan çalışmasında ağırlıkları 250-350 g arasında değişen 40 adet erkek erişkin Spraque- Dawley sıçanı kullanıldı. Denekler her grupta on sıçan olacak şekilde Kontrol (K); Travma+Serum Fizyolojik (T+SF); Travma sonrası dexametazon (T+D); Travma sonrası etanercept (T+E) gruplarına ayrıldı. Çalışmada etanercept ve dexametazon izotonik serum ile sulandırılarak intraperitoneal olarak verildi. Travma+medikasyon sonrası 90. saatte sıçanlar dekapite edilerek örnekler histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak incelendi. Bulgular: Ödem ve enflamasyon değişkenlerine göre Travma+SF ve travma+deksametazon grupları arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu (p=0,027), nöronal hasar, astrositik hasar ve glial apoptoz değişkenlerine göre ise anlamı bir farklılık olmadığı tespit edilmiştir (p>0,05). Travma+SF ve travma+etanercept grupları arasında tüm değişkenlere göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p=0,003). Travma+deksametazon ve travma+etanercept grupları arasında ise ödem ve enflamasyon değişkenlerine göre (p=0,032) ve nöronal hasar, astrositik hasar ve glial apoptoz değişkenlerine göre (p=0,004) istatiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları; akut travmatik beyin hasarında, etanercept tedavisinin enflamasyonu ve ödemi, glial apoptozisi, nöronal ve astrositik hücre hasarını azaltarak sekonder travmatik beyin hasarına karşı koruyucu olabileceğini göstermiştir. Sonuç olarak etanerceptin insanlarda akut travmatik beyin hasarının tedavisinde yararlı bir seçenek olabileceği düşünüldü.

Antiinflamatuar ajanlarBeyinBeyin yaralanmaları+6
Ömer Aykanat
Düzce University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal sagital denge parametrelerinin 1 ve 2 seviye anterior servikal diskektomi ve füzyon (ACDF) yapılan hastalarda değişimi

Bu çalışmada Ocak 2015-Ocak 2017 arasında Düzce Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı'nda ameliyat edilen 18-70 yaş arası, 1 ve 2 seviye yumuşak servikal disk hernisi olan, radyolojisiyle semptomları ilişkili, 3 hafta tıbbi tedaviden yanıt alamayan ve füzyonlu anterior servikal diskektomi yapılan 55 hasta çalışmaya dahil edilmiş, çalışma retrospektif olarak yürütülmüştür. Etik kurul onayı tez içinde yer almaktadır. Hastaların tümünün ameliyat öncesi ve sonrası servikal MRG ve iki yönlü servikal grafi tetkikleri yapılarak, nörolojik muayeneleri ve Vizuel Analog Skala değerleri ve sagittal denge parametrelerinden servikal lordoz açısı (SLA), C2 tilt (C2T), kranial insidans (Kİ) ve kranial eğim (KE) ölçümleri yapıldı. C2T, SLA, Kİ, KE ölçümleri ile ameliyat sonrası 1. Gün, 15. gün ve 3. aydaki VAS değerleri değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve sonrası dönemde ölçülen SLA, KE, C2T, Kİ değerlerindeki değişimlerin ağrı ile korelasyonu değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve sonrası dönemde ölçülen Kİ, KE, C2T ve SLA açısı ölçüm değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Her seviye için ve 2 seviye disk hernileri için de tüm ameliyat sonrası zamanlarda VAS değişimi istatistiksel olarak anlamlıydı. Bu araştırmanın asıl konusu olan, iyileşme ile paralel olarak servikal sagittal denge parametrelerin değişimi konusunda araştırmamızın sonuçları hipotezimizi desteklememekle birlikte, servikal sagittal parametrelerin restorasyonu SLA, KE ve C2T parametreleri için normal popülasyon değerlerine ameliyat sonrası dönemde giderek yaklaşmıştır. SDH sonuçlarında da omurga cerrahisinin diğer alanlarında olduğu gibi klinik düzelme radyolojik düzelmeden önce gelmektedir. Servikal sagittal denge parametrelerin ameliyat sonrası uzun dönem sonuçlarında istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilebileceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Servikal sagittal denge, servikal disk hernisi, cerrahi tedavi, servikal lordoz açısı, C2 tilt, kranial insidans, kranial eğim

AğrıCerrahiDiskektomi+7
Çiğdem Erdin
Düzce University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preoperatif servikal sagital dizilimin anterior servikal diskektomi ve füzyon (ACDF) sonrası cerrahi sonuçlara etkisi

Servikal disk hernisi, boyunda intervertabral diskin merkez yapısının dış tabakadaki yırtıktan, sinirler ve omuriliğin geçtiği kanala doğru taşmasıdır. Günlük yaşam aktivitelerini ve yaşam kalitesini etkileyerek, bireysel zarar ve özürlülüğe neden olabilen bir hastalıktır. Sagittal servikal dizilim bozuklukları ise servikal lordozun azalması ya da artması, servikal kifoz gelişimi, baş önde pozisyonu varlığı, segmental kifoz varlığı, üst servikal lordozun artması ya da azalmasıdır. Bu uzmanlık tezi anterior servikal diskektomi ve füzyon (ACDF) uygulanan 80 olguda ameliyat öncesi ve sonrasında servikal sagittal dizilim ve klinik sonuçları arasındaki ilişkiyi araştıran retrospektif bir çalışmadır. Bu çalışmanın amacı anterior servikal diskektomi ve füzyon (ACDF) ameliyatı ile servikal dizilim bozukluğu ve servikal disk hernisi semptom ve klinik bulguları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Olguların tamamının ameliyat öncesi ve sonrasında lateral servikal radyografileri temin edildi ve servikal dizilimleri Toyama tiplendirmesi kullanılarak değerlendirildi. Klinik sonuçlar ise nörolojik muayene ve VAS skoru kullanılarak değerlendirildi. Olguların takiplerinde, servikal sagittal dizilimde anlamlı düzelme tespit edildi. Serimizde VAS skorları erken ve geç dönem takiplerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Servikal sagittal profile göre iyileşme oranları arasındaki farklara bakıldı. Bu çalışma göstermiştir ki; anterior servikal diskektomi ve füzyon ameliyatı, klinik ve radyolojik bulgularda anlamlı düzelme sağlamaktadır. Ameliyat öncesi mevcut sagittal profil ameliyat sonuçları üzerinde etkilidir.

AğrıAğrı ölçümüDiskektomi+5
Canan Subaşı Kalaycı
Düzce University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel spinal kord hasarlanma modelinde alemtuzumab' ın etkisinin araştırılması

Travmatik yaralanmalar arasında en zor yaralanma olan omurilik yaralanması; önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Primer ve sekonder hasarlanma mekanizmaları; spinal kord yaralanmalarında önemli rol alırlar. Bu çalışmada, ratlara uygulanan deneysel spinal kord yaralanma modelinde, Alemtuzumab? ın sekonder mekanizma üzerine etkileri araştırılmaktadır. Bu çalışmada, 24 adet Long Evans cinsi erkek rat kullanıldı. Ratlar, rastgele 4 farklı gruba ayrıldı. Grup 1; kontrol grubu, Grup 2; (Travma grubu) tedavi verilmeden travma uygulanan grup olarak belirlendi. Grup 3A; travma sonrası 1 mg / kg (sc) Alemtuzumab verilip 72 saat sonra sakrifiye edilen grup, Grup 4A; travma sonrası 1 mg / kg (sc) Alemtuzumab verilip 120 saat sonra sakrifiye edilen grup olarak belirlendi. Travma modelinde; T6, T7 laminektomi sonrası, 60 saniye boyunca anevrizma klibi (Yaşargil) ile doğrudan spinal kordda, travma oluşturuldu. Ratlar, fonksiyonel iyileşmenin değerlendirilmesi amacıyla, klinik motor muayene skalası (Drummond ve Moore? a göre) ile eğik düzlem (Inclined Plane) testine tabi tutuldu. Ratların sakrifikasyonu sonrasında, biyokimyasal (MDA ve GSH ölçümleri) ve histopatolojik incelemelerde kullanılmak üzere, plazma ve doku örnekleri alındı. Çalışmanın sonucunda, MDA ve GSH analizleri; gruplar arasında, Alemtuzumab lehine anlamlı faklılık gösterdi. Histopatolojik analizler de tedavi grupları lehine değerlendirildi. Alemtuzumab, deneysel spinal kord yaralanmasında; sekonder hasarlanma mekanizmasının zararlı etkilerini azalmasıyla, antiinflamatuar ve antioksidan bir ajan olarak hizmet edebilir.

AlemtuzumabSpinal kordSpinal kord yaralanmaları+3
Halil İbrahim Süner
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hastalarda subdural hematom gelişimi

Subdural hematomlar (SDH) sıklıkla kafa travması sonucu gelişen kanamalar olup serebral atrofiye sekonder köprü venlerin gerilmesi, intrakranial basınç düşüşü ve antiagregan/trombolitik kullanımı ise diğer sık etiyolojik nedenlerdir. Bu tezde vetriküloperitoneal (VP) şant cerrahisi sonrası SDH gelişimini kolaylaştıran olası risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Kliniğimizde 2010-2020 yılları arasında VP şant cerrahisi uygulanan ve en az 3 ay takibimizde olup cerrahi sonrası SDH gelişen hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, operasyon öncesi Evans indeksi, operasyon öncesi baş çevresi, hidrosefalinin tipi, şantın kraniuma giriş tarafı ve noktası, kullanılan VP şantın tipi, eşlik eden hastalıkları, antikoagülan ilaç kullanım öyküleri kaydedildi. Verilerin istatistiksel analizi için kategorik değişkenlerin gruplar arası karşılaştırılmasında Pearson Ki-kare testi, normal dağılmayan sürekli veri için bağımsız grupların karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlendi. Çalışmaya dâhil edilen 499 hastadan 79'unda (%15) VP şant cerrahisi ardından SDH geliştiği görüldü. Pediatrik hastalarda 2 yaş üzerinde, erişkin hastalarda 58 yaş üzerinde SDH riskinde artış görüldü. Ayrıca erkek cinsiyet ve Kocher giriş noktası kullanılarak ventriküler katater yerleştirilen hastalarda SDH gelişme oranı göre daha sık oranda saptandı (p<0,05). Hastaların büyük bölümünde (%35) VP şant cerrahisi ardından ilk 1 ay içerisinde SDH gelişimi saptandı. Asetil salisilik asit kullanımı, erişkin hastalarda baş çevresi 52 cm altındaysa ve pediatrik hastalarda ise Evans indeksinin %48'in üzerinde olması SDH gelişimini kolaylaştıran risk faktörleri olarak görüldü. İleri yaş, erkek cinsiyet, Evans indeksi >%48, Kocher girişli ventriküler kateter yerleştirilmesi, asetilsalisilik asit kullanımı VP şant cerrahisi ardından SDH gelişimi açısından anlamlı risk faktörleridir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, subdural hematom, ventriküloperitoneal şant cerrahisi

CerrahiHematomaHidrosefali+1
Fatih Demir
Fırat University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hastalarda abdominal psödokist gelişimi

Ventriküloperitoneal şant cerrahisi hidrosefali tedavisinde kullanılan en yaygın yöntemdir. İleri teknolojiye rağmen ventriküloperitoneal şant (VPŞ) cerrahisinin komplikasyonları bu hastalarda bazen ciddi sorunlar oluşturmaktadır. Abdominal psödokist (APK) oluşumu VPŞ cerrahisinin nadir ancak önemli bir komplikasyonudur. Bu tezde VPŞ cerrahisi uygulanan hastalar gelişen APK komplikasyonu yönünden incelendi. Kliniğimizde Ocak 2006 – Haziran 2020 tarihleri arasında VPŞ cerrahisi uygulanan hastalar retrospektif olarak incelendi. Çalışmamıza dahil edilen tüm hastalar yaşları, cinsiyetleri, başvuru şikayetleri, takip süreleri, etiyolojileri, eşlik eden hastalıkları, cerrahi ve APK gelişimi arasındaki zaman aralıkları, APK boyutları, kan ve beyin omurilik sıvısı (BOS) örneklerindeki bazı biyokimyasal parametreler, tanı yöntemleri ve uygulanan tedaviler açısından değerlendirilerek elde edilen veriler kaydedildi. Gruplar arası kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ki-kare analizi uygulandı. Sürekli değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk testi ile değerlendirildi. İkili grupların karşılaştırılmasında normal dağılıma uyan değişkenlerde Student T testi normal dağılıma uymayan değişkenlerde ise Mann Whitney U testi kullanıldı. Analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. VPŞ cerrahisi uygulanan toplam 1578 hastadan takiplerinde APK gelişen 25 (%1,58) hasta çalışmaya dahil edildi. Olguların 17'si (%68) pediatrik, 8'i (%32) ise erişkin yaş grubundaydı. Ortalama yaş 15 olarak bulundu. En genç hasta 5 aylık, en yaşlı hasta 73 yaşında idi. Yine hastaların 10'u (%40) erkek, 15'i (%60) kadındı. VPŞ cerrahisi ile APK gelişimi arasındaki süre ortalama 4,9 yıl olup en kısa süre 12 gün en uzun süre 21.6 yıldı. Hastaların 17 sinde nöral tüp defekti mevcuttu. 3 hasta asemptomatik olduğundan konservatif tedavi ile takibe alındı. Enfeksiyonu olan 7 hastanın kisti boşaltılıp eş zamanlı eksternal ventriküler drenaj uygulandı ve antibiyotik tedavisi başlandı. 15 hastada laparoskopik veya açık cerrahi ile kist boşaltılıp batın ucu farklı bir alana yönlendirildi. Takiplerde toplam 2 olguda nüks görüldü ve bu olguların bir tanesinde ventrikülplevral şanta diğerinde ise ventriküloatriyal şanta geçildi. APK şant disfonksiyonlarının nadir ancak önemli bir nedeni olup bu konuda geniş serilerin olduğu çok az çalışma vardır. VPŞ cerrahisi uygulanan hastalar abdominal şikayetlerle başvurduğunda APK özellikle akılda tutulmalı, ultrasonografi ile hızlıca tanı konulup tedaviye karar verilmelidir. BOS protein yüksekliği ve PLT yüksekliği APK oluşumu açısından risk faktörü olabilir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, abdominal psödokist, ventriküloperitoneal şant cerrahisi

AbdomenCerrahiHidrosefali+2
Selman Kök
Fırat University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple meningiomlarda mn1 gen overekspresyonu ve tipik-atipik meningiomlarla karşılaştırılması

Meningiomlar araknoidal "cap" hücrelerinden köken alan, biyolojik davranışları çoğunlukla iyi huylu, yavaş büyüyen ekstraaksiyel tümörlerdir. Meningiom tanılı hastaların %10'undan az bir kısmında ise tümör multiple olarak izlenmektedir. Kadınlarda erkeklere göre 2/1-3/2 oranında daha sık görülürler. Bu tümörlerin etiyolojisinde travma, radyasyon, konjenital faktörler ve bazı malignensilerin predispozisyonu yer alır. Kromozom 22'de sporadik dengeli t(4:22) translokasyonunun kırık noktasında saptanmış bir gen olan MN1 (meningioma-1) geni, meningioma tümör baskılayıcı geni olarak tanımlanmıştır. Transkripsiyon aktivatörü olduğu düşünülen MN1 geninin hematopoetik sistem maligniteleri gelişiminde de rolü olduğu yönünde çalışmalar bulunmaktadır. Fakat bu genin meningiomlar ile ilişkisi hala çözülememiştir. Bu çalışmada multiple meningiomlara MN1 gen overekspresyonunun eşlik edip etmediği, diğer solid tipik ve atipik meningiomlar ile karşılaştırılarak multiple meningiomlarda MN1 gen overekspresyonunun etkisinin olup olmadığı ve nasıl bir rol oynadığının araştırılması planlandı. Çalışmaya 25 multiple meningiom, 25 tipik meningiom ve 19 atipik meningiom hastası dahil edildi. Bu üç grup; MN1 geni over ekspresyonu, yaş, cinsiyet, tümörün yerleşim yeri ve büyüklüğü, epileptik nöbet ve tümörün histopatolojik alt tipi yönleriyle incelendi. Çalışmaya dahil edilen 69 hastanın 49'u kadın, 20'si erkekti. İncelenen hastaların yaş ortalaması 59, ortalama tümör büyüklüğü ise 38x41 mm izlendi. Tümörün yerleşim yeri açısından 3 grupta da en fazla konveksite yerleşimi görüldü ve 9 hastada nöbet şikayeti mevcuttu. Hastaların 22'si WHO grade II, 47'si WHO grade I özellikteydi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmamızın sonucunda kadın cinsiyette MN1 geni ekspresyonu anlamlı bulunmakla beraber multiple, atipik ve tipik meningiomlarda MN1 geni overekspresyonu skoruna göre yapılan değerlendirmelerde anlamlı bir farklılık izlenmedi. Hasta grupları ve MN1 geni ekspresyonu arasında istatistiksel olarak korelasyon görülmemiş olsa da çalışmamızdaki hastaların %62,3'ünde MN1 geni ekspresyonu gözlenmesi, meningiom gelişiminde MN1 geninin rolünün olabileceğini düşündürtmektedir. Yapılacak farklı çalışmalarla MN1 geni ile meningiom arasındaki ilişki daha iyi anlaşılacak ve bu çalışmalar hastalığın seyri ile tedavi algoritmalarında yeni değerlendirmelere yön verecektir. Anahtar kelimeler: Meningiom, Multiple meningiom, MN1 geni

Gen ifadesiGenlerMenenjiom+1
Ahmet Cemil Ergün
Fırat University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal stenoz ve lomber disk hernili hastalarda ligamentum flavumda BMP-2, VEGF ve D vitamin reseptör düzeylerinin değerlendirilmesi

Nöroşirurji pratiğinde disk hernisi ve spinal stenoz sık gözlenirler. Disk hernileri her yaşta görülebilen, intervertebral diskin fıtıklaşması sonucu klinik oluşturan, temelde aksiyel kompresyon ve dejenerasyona bağlı gelişebilen bir hastalıktır. Ligamentum flavumda (LF) histopatolojik değişiklikler beklenebilir. Spinal stenoz ise daha ileri yaşlarda karşılaşılan, LF'da elastik liflerin azalması, fibrozis oluşumu ve ossifikasyon gibi histopatolojik değişiklikler ile seyreden bir hastalıktır. Kemik morfogenetik protein 2 (BMP-2) osteoblastlar ve osteositler tarafından sentezlenen, primer olarak kemikte bulunan, ossifikasyonda önemli rol alan bir proteindir. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) vücutta birçok farklı hücreden sentezlenir, anjiogenezde rol alır. D vitamin reseptörü de (DVR) kemik ve kıkırdak dokularda esas olarak bulunan ve D vitaminin etkisini gösterebilmesi için gerekli olan reseptördür. Çalışmamızda spinal stenoz ve lomber disk hernisi hastalarında, LF dokularında BMP-2, VEGF ve DVR düzeylerinde farklılıklar olup olmadığını değerlendirmeyi hedefledik. Lomber disk hernisi ve spinal stenoz nedeniyle cerrahi uyguladığımız toplam 50 hasta değerlendirildi. Ameliyatta hastaların ligamentum flavumları uygun olarak toplandı. Patoloji laboratuvarında BMP-2, VEGF ve DVR immün reaktivitelerinin yaygınlığı histopatolojik olarak değerlendirildi. Veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programı kullanılarak analiz edildi. BMP-2 düzeylerinin her iki hastalıkta da birbirine yakın düzeylerde olduğu tespit edildi. VEGF düzeylerinin spinal stenoz hastalarının LF dokularında istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. DVR düzeyleri ise spinal stenoz hastalarında anlamlı olarak daha düşüktü. Sonuç olarak, lomber disk hernisi ve spinal stenozda LF'da dejeneratif değişiklikler gelişmektedir. Spinal stenozda, lomber disk hernisine göre LF'da VEGF düzeylerinin daha fazla yükselmesi, DVR düzeylerinin ise belirgin olarak azalması hastalıktaki dejeneratif proçeslerin daha yoğun ve kronik olmasına bağlandı. Anahtar kelimeler: Lomber disk hernisi, Spinal stenoz, BMP-2, VEGF, DVR

Kemik morfojenik proteini 2ReseptörlerSpinal stenoz+4
Bilal Ertuğrul
Fırat University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meningiomlarda transient reseptör potansiyel melastatin2 ve transient reseptör potansiyel melastatin 7 iyon kanallarının ekspresyonunun histopatolojik incelenmesi ve difüzyon manyetik rezonans görüntüleme'de apperent difüzyon coefficient ölçümleri ile korelasyonu

Transient Reseptör Potansiyel Melastatin (TRPM) iyon kanalları plazma zarında +2 değerli kalsiyum (Ca2+ ) ve +2 değerli magnezyum (Mg2+ ) girişinde görevli katyon kanallarıdır. Çeşitli tümörlerde TRPM iyon kanalları ile ilgili çalışmalar yapılmıştır. Ancak meningiomlardaki ekspresyonu ve etkileri bilinmemektedir. Meningiom tanısında sıklıkla tercih edilen görüntüleme yöntemi Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) dir. Çalışmamızda meningiomlarda TRPM2 ve TRPM7 düzeyleri bakılıp, Beyin Difüzyon MR'da tümör, tümör çevresi ve simetrik beyin dokusundaki Apparent Diffusion Coefficient (ADC) sinyal farklılıkları değerlendirildi. Meningiom nedeniyle cerrahi uyguladığımız 30 hasta ile 2 grup oluşturuldu. Birinci grupta Tip 1 (benign) meningiomu olan 15, ikinci grupta tip 2 (malign) meningiomu olan 15 hasta vardı. Alınan tümör dokuları histopatolojik olarak incelendi. Aynı hastaların difüzyon MRG'lerinde ADC ölçümleri yapıldı. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programında analiz edildi. TRPM2 ve TRPM7 iyon kanalları tip 1 menengiom hastaları arasında karşılaştırıldığında anlamlı bir fark izlenmedi. Tip 2 menengiom hastalarında ise TRPM2 ekspresyonu TRPM7'ye göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak fazlaydı. Tip 2 menengiom hastalarında kitle üzerinde yapılan ölçümlerde ADC değerleri tip 1'e kıyasla anlamlı olarak düşüktü. Kitle çevresi değerleri ise tip 2' de kitle ve simetrik beyin dokusundan daha yüksekti. Sonuçta, hem tip 1 hem de tip 2 meningiomlarda TRPM2 ve TRPM7 iyon kanallarının ekspresyonu görüldü. Fakat tip 2 meningiomlarda TRPM2 ekspresyonu daha belirgindi. Tümör evresi arttıkça kitle ADC değerlerinin düşmesi yani difüzyonun azalması hipersellülarite ile ilişkilendirildi. Kitle çevresinde ise tümör derecesi arttıkça ADC değerlerinin artması, peritümöral ödemin artması ile ilişkilendirildi. Çalışmamız, menengiomlarda iyon kanallarına yönelik tedavi seçeneklerine ve tanıda difüzyon MRG'de ADC ölçümleri ile tümör derecesinin tespitine literatürel katkılar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Meningioma, Transient Reseptör Potansiyel Melastatin, Difüzyon ağırlıklı görüntüleme

Difüzyon tensör görüntülemeMelastatinMenenjiom
Semih Çelik
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subtalamik çekirdek derin beyin stimülasyonu uygulanmış parkinson hastalarında serebral dokulardaki difüzyon değişimlerinin analizi

Parkinson hastalığı (PH), dopaminerjik nöronların sayı ve aktivitesinin azalmasıyla; tremor, rijidite ve bradikinezi gibi kardinal semptomların ortaya çıktığı nörodejeneratif bir hastalıktır. Bu çalışmamızda, bilateral subtalamik çekirdek (STN) derin beyin stimülasyonu (DBS) cerrahisi uyguladığımız Parkinson hastalarında operasyon öncesi ve operasyon sonrası stimülasyonun 3. ayında beynin farklı alanlarındaki olası appearant diffusion coefficient (ADC) değişikliklerini analiz etmeyi amaçladık. 2017-2019 yılları arasında PH tanısıyla STN-DBS cerrahisi uyguladığımız hastalar çalışmaya dâhil edildi. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası stimülasyonun 3. ayında difüzyon manyetik rezonans görüntülemeleri (MRG), Unified Parkinson Disease Rating Scale (UPDRS) III skorları, Beck ve Hamilton depresyon testlerinin sonuçları kaydedildi. Elde edilen parametrik verilerin karşılaştırılması Wilcoxon signed rank testi ile yapıldı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında ve p<0,05 değerleri anlamlı olarak kabul edildi. Çalışmamız, 8'i erkek ve 5'i kadın olmak üzere toplam 13 hasta ile yapıldı. Beynin motor ve nöropsikiyatrik alanları başta olmak üzere toplam 32 farklı bölgeden yapılan ölçümlerin neticesinde tüm alanlarda ADC değerlerinde artış saptandı. Bunlardan sol korpus kallosum, sağ korona radiata, sol korona radiata, hipokampus, sağ insula, sol superior serebellar pedinkül, sol kaudat çekirdek ve sol putamen gibi sekiz lokalizasyonun ADC değişimleri istatistiksel olarak anlamlı görüldü. UPDRS III skorlarında %57 (p<0,05), Beck ve Hamilton depresyon skorlarında ise sırasıyla %25 ve %33 oranında iyileşme saptandı (p>0,05). Derin beyin stimülasyonu uygulanan Parkinson hastalarında serebral perfüzyonun değerlendirilmesinde difüzyon MRG ucuz, hızlı, radyasyon içermeyen, etkin ve güvenilir bir görüntüleme yöntemidir. Parkinson hastalarında STN-DBS tedavisi serebral dokularda kan akımını arttırarak motor ve nöropsikiyatrik semptomların düzelmesine katkı sağlar. Anahtar Kelimeler: Appearant difüzyon co-efficient, derin beyin stimülasyonu, nöromodülasyon, Parkinson hastalığı, subtalamik çekirdek.

Derin beyin stimülasyonuDifüzyon katsayısıParkinson hastalığı+3
Mehmet Beşir Sürme
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratta klaustrumda oluşturulan stereotaksik lezyonların motor hareketler ve davranış üzerine olan etkileri

Klaustrum; beyinde bilateral neokorteks altında gri cevherde, insulanın hemen alt bölgesinde uzanan, putamenin dış yüzünün üstünde olan ince, kısmen düzensiz görünümde kortikal bir yapıdır. Birçok bölge ile bağlantılıdır. Frontal korteks (motor korteks, prefrontal korteks ve singulate korteks), oksipital lobdaki görme bölgeleri, temporal korteks, paryetooksipital korteks, arka paryetal korteks, frontoparyetal operkulum, somatosensorial bölgeler, prepiriform olfaktör korteks, entorhinal korteks, hipokampus, amigdala, kaudat nükleus ile bağlantıları mevcuttur. Klaustrumun davranışsal kortikal yapılarla olan yoğun bağlantıları tespit edilmesine karşın işlevsel rolü net olarak bilinmemektedir ve davranışlarla ilgili çalışma çok fazla yapılmamıştır. Bu çalışmada, stereotaksik unilateral ve bilateral girişimler ile anterior klastrumda sabit akım kaynağı ile elektriksel lezyon oluşturularak ile otomatik davranış kaydedici bir cihaz vasıtasıyla mobilizasyon, donma, yeme, içme davranışı, grooming, dönme, v.b. davranışları kaydedilerek analiz edilmiştir. Eş zamanlı olarak ratlarda ultrasonik sesler ultrasonik ses kaydetme programı ile incelenmiştir. Ardından anksiyete yükseltilmiş artı labirent testi ile tekrar değerlendirilmiştir. Bu çalışmada ventral KL lezyonunun donma, şahlanma gibi spontan davranışlarda istatiksel anlamlı değişikliğe yol açtığı gösterilmiştir. Artmış anksiyete ile ilişkili bulunan davranış değişikliklerine ek olarak; sağ KL lezyonarında içme davranışı süresinde anlamlı artış, tüm cerrahi geçiren gruplarda saat yönü ve saatin tersi yönüne dönme harketlerinde anlamlı azalma görülmüştür. Çalışma deneysel KL lezyonları ve spontan davranış üzerine etkinliği göstererek KL'un anksiyete-depresyondaki rolü üzerine yeni çalışmalar gerekliliğini göstermektedir.

Ahmet Eren Seçen
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hidrosefali tanılı pediatrik olgularda operasyon öncesi ve sonrası işitme fonksiyonlarının değerlendirilmesi

Pediatrik nöroşirurji pratiğinde en sık karşılaşılan hasta grubu hidrosefali tanılı hastalardır. Hidrosefalik hastalarda işitmenin objektif olarak değerlendirilmesi ile ilgili olarak literatür tarandığında; yeterli sayıda hasta sayısından oluşan ve bilimsel kanıt düzeyi yüksek herhangi bir çalışma bulunamamıştır. Bu nedenle hidrosefalik hastalarda ventriküloperitoneal şant cerrahisi sonrasında işitme fonksiyonlarının ne yönde değişikliğe uğradığı işitsel uyarılmış beyinsapı cevapları (ABR) testi aracılığıyla değerlendirilip, sonuçlarını ortaya koymak amaçlandı. Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hidrosefali tanılı 20 yenidoğan hasta (13 kız, 7 erkek) çalışmaya dâhil edildi. Her hasta için operasyondan 1 gün önce, operasyon sonrası 7. Günde ve yine operasyon sonrası 90. günde ABR testleri yapıldı. 90 dB nHL, 70 dB nHL, 50 dB nHL ve 30 dB nHL klik uyarana karşı elde edilen işitsel beyinsapı yanıtlarının V. dalga latansları ile I-III, I-V dalgalar arası latans süreleri her iki kulak için kayıt altına alındı. Elde edilen parametrik veriler için varyans analizi ve farklı çekim dönemlerinden elde edilen sonuçlar arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için ise post hoc Tukey's HSD testi kullanıldı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Hastaların ABR test verilerinin ortalama değerleri dikkate alınıp, operasyon öncesi ve operasyon sonrası geç dönem elde edilen bütün sinir iletim hızları kıyaslandığında 0,2 ms'den daha hızlı bir iletim olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar istatistiksel olarak 90 ve 50 dB ses şiddetinde test dönemleri arasında kıyaslama yapıldığında anlamlı çıkmasa da (p>0,05), 70 ve 30 dB ses şiddetinde yapılan kıyaslamalarda istatistiksel olarak anlamlı sonuçlara ulaşılmıştır (p<0,05). Geri dönüşümsüz beyin parenkim hasarına, kognitif bozukluklara, mental-motor retardasyona, özellikle sensörinöral tipte işitme kaybı neticesinde dil öğrenememe ve konuşamama gibi sekellere neden olan hidrosefalik hastalarda mümkün olan en kısa sürede tanı konulmalı ve tedavi geciktirilmemelidir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, İşitme, Uyarılmış beyinsapı cevabı, Ventriküloperitoneal şant cerrahisi

CerrahiCerrahi tedaviHidrosefali+6
Sait Öztürk
Fırat University
2015
00