Manisa Celal Bayar University
Discipline

Kulak Burun Boğaz ve Baş-boyun Cerrahisi Anabilim Dalı

Manisa Celal Bayar University

70

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal polipozise bağlı kronik nazal obstrüksiyon egzersiz kapasitesi üzerinde etkili mi?

AMAÇ: Bilateral nazal polipler hastada kronik nazal obstrüksiyona neden olmakta bu da hastaların yaşam kalitesini etkilemektedir. Bu yaşam kalitesi çeşitli yaşam kalite ölçekleri ile değerlendirilebilmekte olup bu ölçekler subjektiftir. Biz çalışmamızda subjektif bir yaşam kalite ölçeği olan Sino-nazal Outcome Test 22'nin yanında objektif altı dakika yürüme testini kullanarak nazal polipozisin neden olduğu kronik obstrüksiyonun hastaların egzersiz kapasitesi üzerindeki etkisini, aynı zamanda akut bir obstrüksiyonun egzersiz kapasitesi üzerindeki etkisini inceledik. Çalışmamızda altı dakika yürüme testinin bir objektif yaşam kalite ölçeği olarak kullanılıp kullanılamayacağını göstermeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya kliniğimizde endoskopik sinüs cerrahisi yapılmış 15 erkek 11 kadın hasta dahil edildi. 15 erkek 11 kadın sinonazal hastalığı bulunmayan kontrol grubu oluşturuldu. Hasta gruba preoperatif ve postoperatif 1. ve 3. aylarda Sino-nazal Outcome Test 22 anketi ve altı dakika yürüme testi uygulanıp sonuçları kaydedildi. Kontrol grubuna ise burun açık ve burun tıkalı olmak üzere altı dakika yürüme testi yapılarak sonuçları kaydedildi. BULGULAR: Hastaların preoperatif ve postoperatif 1. ay sonuçları kıyaslandığında altı dakika yürüme testi yürüme miktarı istatistiksel anlamlı olarak artmış olarak gözlendi. Aynı zamanda preoperatif ve postoperatif 3. ayda da yürüme miktarı istatistiksel anlamlı olarak artmıştı. Akut obstrüksiyon yaratılan kontrol grubunda burnu açıkken hastalar burnu tıkalıya göre istatistiksel anlamlı olarak daha fazla miktarda yürüdüler. SONUÇ: Nazal polipozisin neden olduğu kronik nazal obstrüksiyon altı dakika yürüme testi yürüme mesafesi yani egzersiz kapasitesi üzerinde etkilidir. Ve bu etki cerrahi sonrası 1. ve 3. Ayda azalmakta ve hastaların yürüme mesafesi artmaktadır. Biz altı dakika yürüme testinin nazal polipozis hastalarında bir yaşam kalite ölçeği olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Nazal Polip, Yaşam Kalite Ölçekleri, 6 Dakika Yürüme Testi

BurunBurun hastalıklarıEgzersiz+7
Bahar Aktaş Topuz
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik rinosinüzit fenotiplerinde serum Omentin-1 düzeyinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Kronik rinosinüzit (KRS), genel popülasyonda sık görülen, multifaktöryel, kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Son yıllarda KRS hastalığında tanı koymada, tedavi takibinde ve tedavisinde kullanılabilecek biyobelirteçler sıklıkla araştırılmaktadır. Çalışmamızda KRS hastalığının nazal polipli (NPliKRS) ve nazal polipsiz (NPsizKRS) fenotiplerinde Omentin-1 düzeylerinin belirlenerek sağlıklı kontrol grubu bireyleri ile karşılaştırılması, Omentin-1 düzeyinin hastalık şiddeti ve hastaların semptomlarının şiddeti ile korelasyonu araştırıldı. Omentin-1'in KRS hastalarında biyobelirteç olarak kullanılması ve bu sayede tanı aracı olarak işlevselliğinin araştırılması amaçlandı. YÖNTEM: Çalışmaya kliniğimize başvuran, anamnez, nazal endoskopik muayene ve bilgisayarlı tomografi bulgularıyla tanı alan 30 NPliKRS, 30 NPsizKRS hastaları ve 30 sağlıklı kontrol grubu kişileri dahil edildi. Hastaların SNOT-22 anketi ile semptom şiddeti skorlaması ve Lund-Mackay skorlama sistemiyle hastalığın şiddetinin radyolojik skorlaması yapıldı. Hasta grupları ve kontrol grubunun tamamından Omentin-1 düzeyini değerlendirmek için venöz kan örnekleri alındı. BULGULAR: Çalışmaya katılan 90 kişinin Omentin-1 düzeyleri incelendiğinde; NPliKRS grubundakilerin Omentin-1 medyanı 124,511 ng/ml (min-max: 80,081-526,963) ve NPsizKRS grubunda ise Omentin-1 medyanı 131,889 ng/ml (min-max: 65,857-483,528) olarak bulundu. Kontrol grubunda ise Omentin-1 medyanı 249,138 ng/ml (min-max: 100,829-830,366) olarak bulundu. NPliKRS grubu, NPsizKRS grubu ve Kontrol grubu Omentin-1 düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu (p=0,005). NPliKRS grubu ile kontrol grubu arasında (p=0,015) ve NPsizKRS grubu ile kontrol grubu arasında da istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p=0,014). SONUÇ: KRS hastalığında Omentin-1 düzeyinin KRS hastalığının tanısında biyobelirteç olarak işlevselliğini araştırdığımız çalışmamızda, Omentin-1 düzeyi kontrol grubuna kıyasla KRS hastalarında anlamlı düzeyde düşük bulundu. KRS hastalarında serum Omentin-1 düzeyinin değerlendirilmesi ile ilgili literatürdeki ilk çalışma olan çalışmamızın bulgularına göre, Omentin-1'in KRS'deki rolünü anlayabilmek için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kronik rinosinüzit, Omentin-1, İntelektin-1, biyobelirteç

BiyobelirteçlerFenotipOmentin-1+2
Selin Dayısoylu
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ani işitme kaybı görülen hastalarda tedavi öncesi ve sonrası serum SCUBE-1 düzeyinin değerlendirilmesi

Ani işitme kaybı; üç gün veya daha kısa sürede meydana gelen, ardışık en az üç frekansta, ortalama 30 dB veya daha fazla olan, sensörinöral işitme kaybıdır. Yıllık insidansı ortalama 5-20/100000'dir, en sık 30-60 yaşları arasında görülür. Etiyopatogenezinde enfeksiyonlar, vasküler patolojiler, iskemiye oldukça duyarlı olan kokleanın hipoperfüzyonu, otoimmünite ve intrakoklear membran rüptürü gibi çeşitli patolojilerin olduğu düşünülse de %80-90 idiyopatik görülmektedir. Erken teşhis ve tedavi oldukça önemlidir. SCUBE-1 (Sinyal peptidi-CUB-Epidermal büyüme faktörü benzeri alan içeren protein1); trombositler ve endotelyal hücrelerde bulunan, hipoksi, iskemi, endotel disfonksiyonu, oksidatif stres, vasküler hasar, inflamatuar ve trombotik durumlarla ilişkili olduğu saptanan bir hücre yüzey proteinidir. SCUBE-1'in trombosit adezyon molekülü olarak değerlendirilebileceği, akut iskemik olaylarda biyomarker olarak kullanılabileceği birçok çalışmada gösterilmiştir. Çalışmamızda ani işitme kaybının patofizyolojisini düşünerek, literatürde henüz araştırılmayan ani işitme kaybı ve SCUBE-1 ilişkisini araştırmayı amaçladık. Ani işitme kaybı tanılı 30 hasta ve 30 sağlıklı kişiyle yapılan bu kesitsel çalışmada katılımcıların demografik ve klinik özellikleri belirlendi. Hasta (tedavi öncesi, sonrası) ve kontrol grubundan kan örnekleri alınıp serum SCUBE-1 konsantrasyonları ölçüldü. Verilerin istatistiksel analizi yapılarak ani işitme kaybıyla SCUBE-1 ilişkisi değerlendirildi. Hastaların tedavi öncesi ölçülen serum SCUBE-1 değerleri, kontrol grubunun SCUBE-1 değerlerine göre daha yüksek; hastaların tedavi sonrası SCUBE-1 değerleri ise hem hastaların tedavi öncesi SCUBE-1 değerlerinden hem de kontrol grubunun SCUBE-1 değerlerinden daha düşük saptanmış; fakat istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamamıştır. Çalışmamız ani işitme kaybı hastalarında ve otoloji alanında serum SCUBE-1 düzeylerinin araştırıldığı ilk çalışmadır. Ani işitme kaybıyla serum SCUBE-1 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptayamasak da sonuçlarımızın gelecekteki çalışmalara yol göstereceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Ani işitme kaybı, SCUBE-1, İskemi, Otoloji

Ece Çaylak Korucu
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan modelinde intratonsiller, kısa ve uzun etkili steroid enjeksiyonunun palatin tonsil boyutlarına olan etkisinin karşılaştırılması

Palatin tonsiller, bağışıklık sisteminin bir parçası olarak üst solunum yolunda patojenlere karşı ilk savunma hattını oluşturur. Ancak, tekrarlayan enfeksiyonlar veya aşırı büyüme, özellikle çocuklarda üst solunum yolu tıkanıklığı, horlama, uyku apnesi ve yutma güçlüğü gibi sorunlara yol açabilir. Pediatrik obstrüktif uyku apnesi için ilk basamak tedavilerden biri olarak adenotonsillektomi önerilmektedir. Fakat bu cerrahi, postoperatif komplikasyon riskini de beraberinde getirmektedir. Adenotonsillektomi, potansiyel komplikasyonlar, postoperatif ağrı ve kanama riski nedeniyle daha az invaziv alternatiflerin araştırılmasını teşvik etmektedir. Adenoid hipertrofisi tedavisinde intranazal steroid spreylerin etkinliği iyi bilinmektedir. Fakat nazal steroidlerin,palatin tonsillerde aynı etkiyi sağlamadığı görülmüştür. Sebep olarak ise tükrük salgısı ile nazal steroidlerin intraoral temizlenmesidir. Bu çalışmanın amacı, intratonsiller steroid enjeksiyonunun sonucunda, steroidlerin palatin tonsillere olan etkisini kısa ve uzun etkili steroidler kullanarak ortaya çıkarmaktır. Çalışmada 6 ay ve altı toplam 32 adet tavşan 5 gruba ayırılarak kontrol grubu serum fizyolojik enjeksiyonu olmak üzere steroid enjeksiyonları yapılıp çalışma sonunda sakrifikasyon gerçekleştirilerek spesimenler histopatolojik olarak incelenmiştir. Palatin tonsillerin boyutları, belirli zaman aralıklarıyla yapılan ölçümler ile değerlendirilmiş olup, histopatolojik olarak primer ve sekonder follikül sayılarındaki değişim incelenmiştir. Yapılan ölçümler ve histopatolojik incelemeler sonucunda gruplar, follikül sayıları ve tonsil büyüklükleri açısından karşılaştırılmış, kontrol grubuna göre tüm gruplarda istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Ayrıca kısa ve uzun etkili steroid grupları arasında yapılan karşılaştırmalarda da, kısa etkili steroid enjeksiyonu yapılan gruplarda uzun etkili steroid enjeksiyonu yapılan gruplara göre primer ve sekonder follikül sayıları açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır(p<0.05). ) Bu bulgular ışığında, tonsil boyutlarını küçültmede ve sekonder folikül oluşumunu baskılayarak primer folikül sayılarının baskın hale gelmesinde, intratonsiller enjeksiyon yöntemiyle kısa ve uzun etkili steroidlerin kullanımının etkin rol oynayabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Palatin tonsil, steroid,tavşan Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi 24122039 proje no'su ile destek alınmıştır.

Saynur Şimşek
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik hastalarda üç farklı trakeotomi tekniğinin trakeal komplikasyonlar ve dekanülasyon üzerine etkilerinin araştırılması

Çalışmamızda pediatrik hastalarda üç farklı trakeotomi tekniğinin suprastomal komplikasyonlar ve dekanülasyon üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza, postoperatif dönemde direkt laringoskopi yapılmış ve görüntülerine ulaşılmış olan, 0-3 yaş aralığında 62 hasta dahil edildi. Hastalar trakeotomi açılma tekniğine göre 3 gruba ayrıldı; vertikal insizyon+traksiyon sütür tekniği grubu (n:24), vertikal insizyon+matüraston sütür tekniği grubu (n:19), inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubu (n:19). Tüm gruplardaki hastaların, postoperatif dönemde trakeotomi ilişkili komplikasyonları direkt laringoskopi görüntüleri ile incelenmiştir; dekanüle olabilen hastalarda trakeokütanöz fistül gelişip gelişmediği belirlenip kaydedilmiştir. Suprastomal bölgede ≥%50 (ağır) kollaps+granülasyon dokusu, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %15.8, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %26.3, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %29.2 olarak tespit edildi (p=0.656). Erken dönemde ≥%50 (ağır) suprastomal bölge patolojisi, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %8.3, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %9.1, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %13.3 olarak tespit edildi (p=1.0). Geç dönemde ≥%50 (ağır) suprastomal bölge patolojisi, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %15.4, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %36.4, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %37.5 olarak tespit edildi (p=0.423). Kazara dekanülasyon oranı inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %10.5, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %20.8 ve vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %26.3 olarak tespit edildi (p=0.442). Rekanüle edilene kadar hayatı tehdit eden durum ortaya çıkma oranının vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %60, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %20 ve inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %0 olduğu tespit edildi (p=0.394). Trakeokütanöz fistül oranının vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %40, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %33.3, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %13.3 olduğu tespit edildi (p=0.337). Suprastomal patolojilerin önlenebilmesinde matürasyon sütürünün, kazara dekanülasyon sonrası rekanülasyonu daha kolay yapabilmek için de Björk flep tekniğinin kullanılmasının faydalı olabileceği düşünülmektedir.

Cerrahi-kulak-burun-boğazFistülGranülasyon dokusu+4
Ömer Çelikal
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adenotonsiller dokunun hipertrofisinde FGFR1 reseptörünün rolü

Adenotonsiller hastalıklar, tüm dünyada KBB hekimlerinin en sık karşılaştıkları problemlerdir. Adenotonsiller hipertrofiye bağlı hava yolu obstrüksiyonu ve kronik adenotonsiller inflamasyon bu hastalıkların en sık görülen formları olup, klinik bulguları, hastalık seyirleri ve dokuda neden oldukları değişimler bakımından birbirinden ciddi farkları bulunmaktadır. Bu hastalıkların gelişimlerine sebep olan faktörler tam bilinmemektedir. FGFR1, transmembran tirozin kinaz reseptör ailesine ait bir reseptör proteindir. Yapılan çalışmalarda, hücre bölünmesi, farklılaşması, hayatta kalması gibi pek çok hücresel fonksiyonda ve fibrozis veya inflamasyon gibi doku yanıtlarının gelişmesinde rolü ortaya konmuştur. Çalışmamızın amacı, FGFR1 reseptörünün etkinliğinin, adenotonsiller dokuda görülen patolojilerde etkisinin olup olmadığını araştırmaktır. Bu amaç doğrultusunda öncelikle adenoid ve tonsil dokusundaki FGFR1 reseptörünün yerleşimi FGFR1 antikoru kullanılarak immünohistokimyasal olarak gösterilmiştir. Ardından kronik tonsillit veya adenotonsiller hipertrofi nedeniyle tonsillektomi veya adenotonsillektomi yapılmış olan 59 hastanın muayenede saptanan adenoid ve tonsil büyüklükleri, ölçülen doku hacim ve kütleleri ve doku içerisindeki FGFR1 konsantrasyonları ölçülerek karşılaştırılmıştır. Yapılan bu incelemeler sonucunda tonsil ve adenoidlerde FGFR1'in germinal merkez dışındaki hücrelerde bulunduğu görülmüştür. Tonsil dokusunda FGFR1 konsantrasyonu ile doku hacmi ve kütlesi arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (p<0.05). Adenoid dokusunda ise FGFR1 ile doku hacmi ve kütlesi arasında anlamlı korelasyon bulunamamıştır (p>0.05). Bu bulgular bize tonsil dokusunun hipertrofisinde FGFR1 reseptörünün rolünün olabileceğini göstermektedir.

Oğuzhan Katar
Hacettepe University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Vokal kord nodülü olan hastalarda beck anksiyete ölçeği ve kısa semptom envanterinin tedavi üzerindeki rolü

Amaç: Ses kısıklığı günümüzde sık görülen sağlık sorunlarındandır. Ses kısıklığının en sık sebeplerinden olan vokal kord nodülleri genellikle sesin kötü kullanımı ve benzeri sebepler ile ortaya çıkar. Bağırarak konuşmak, çok konuşmak ve ses hijyeni kurallarına uymamak başlıca sebeplerdendir. Gereç ve Yöntemler:Araştırmaya Karadeniz Teknik Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalına ses kısıklığı şikayeti ile başvuran ve vokal kord nodülü tanısı olan 23 hasta dahil edildi. Aynı şekilde çalışmaya katılmayı kabul eden 23 kontrol grubu hastasına da benzer anketler uygulandı. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası , kısa semptom envanteri, ses handikap indeksi ve Becks anksiyete ölceği ile değerlendirildi. Bulgular: Tedavi öncesi ve sonrasında ses handikap indeksi, kısa semptom envanteri global ve alt grup ölcekleri, Beck anksiyete ölçeği değerleri belirgin olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları, vokal kord nodülünün, çoklu nedenlerle, karmaşık ve psikolojik faktörlerle doğrudan ilişkili olan bir patoloji olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: vokal kord nodülü, anksiyete, ses handikap indeksi

AnksiyeteSesSes hastalıkları+4
Hatice Bengü Çobanoğlu
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pterigopalatin fossa ve kavernöz sinüse endoskopik, endonazal, transpterigoid yaklaşım: Taze kadavralar üzerinde kılavuz anatomik noktalar ve birbirleriyle olan ilişkileri

Amaç Pterigopalatin fossa ve kavernöz sinüs kaynaklı tümörler nadiren görülürler. Öte yandan sinonazal benign veya malign tümörler bu bölgelere sıklıkla uzanırlar. Bu bölgelerden kaynaklı veya bu bölgelere uzanan tümörlere ulaşım anatomik ve cerrahi olarak ulaşım güçlüğü nedeniyle önem arzeder. Geçtiğimiz 10 yıla baktığımızda pterigopalatin fossa ve çevresinin endoskopik anatomisi ve bunların sayısız nörovasküler ilişkileri hakkında birçok kadavra çalışması yapılmıştır. Bu çalışmada da pterigopalatin fossa ve kavernöz sinüsün endoskopik transpterigoid yaklaşımı hakkında kadavra deneyimlerimiz, nörovasküler yapıların seyri, anatomik kılavuz noktalar ve bunların birbirleri ile olan ilişkileri araştırılarak endoskopik yaklaşımların iyileştirilmesi ve geliştirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem Bu çalışma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Haziran 2014 - Haziran 2015 yılları arasında, 15 taze kadavranın 10 tanesi çalışmaya dahil edilerek yapıldı. Endoskopik endonazal, transpterigoid yaklaşımla 10 adet taze kadavrada 20 pterigopalatin fossa ve kavernöz sinüs incelendi. Bütün kadavralarda aynı cerrahi prosedür uygulandı. Bunlar sırasıyla: Maksiller antrostomi, ön-arka etmoidektomi, sfenoidotomi, transpterigoid pterigopalatin fossa diseksiyonu ve kavernöz sinüs diseksiyonu olarak uygulandı. Bulgular Anterior nazal spinden 21,7 derece açı ile palatin kemik etmoid kresti arası mesafe ortalama: 60,35 mm SD: 1,31 mm olarak hesaplandı. Sfenopalatin foramen ile koananın üst ucu ortası arası ölçülen mesafe ortalama: 18,30 mm SD: 1,38 mm olarak hesaplandı. Vidian (pterigoid) kanal girişi ile vidian kanalın inferomedialinde kalan sfenopalatin foramen ile arasındaki mesafe ortalama 6,30 mm SD: 0,47 mm olarak hesaplandı. Kavernöz internal karotid arter kemik duvarındaki dehissans oranı %25 olarak saptandı. Kavernöz internal karotid arterin; anterior karotid prominens belirginliği % 60, posterior karotid prominens belirginliği %35 ve kavernöz internal karotid arterin tüm seyrinin sfenoid sinüs lateral duvarı boyunca belirginliği % 30 olarak saptandı. Östaki tüpü girişi lateral duvarından saggital planda ilerlenerek ulaşılan internal karotid arter petröz segmenti arası mesafe ortalama 19,50 mm SD: 1,05 mm olarak hesaplandı. Sonuç Pterigopalatin fossaya endoskopik yaklaşımda krista etmoidalis ve sfenopalatin foramenin identifiye edilmesi en önemli kılavuz anatomik noktalardır. Krista etmoidalis ile anterior nazal spin arası mesafeler ve sfenopalatin foramen ile koana üst ucu arası mesafeler ölçülerek sfenopalatin arterin yerinin pratik olarak bulunmasında önemli bulgular elde edildi. Kavernöz internal karotid arterin bulunmasında sfenoid sinüs tabanında vidian sinir takibi güvenilir bir yöntem olarak görüldü. Kavernöz internal karotid arter anterior ve posterior prominensleri belirginliği hesaplandı, ayrıca internal karotid arter kemik duvarda dehissans yüzdesi hesaplandı ve literatürle benzer oranlar tespit edildi. Pterigopalatin fossa ve kavernöz sinüse endoskopik yaklaşımlar halen gelişmekte olan cerrahi yaklaşımlardır. Endoskopik taze kadavra ve olgu çalışmaları yüksek deneyim ve cerrahi nosyon gerektirdiğinden bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Umut Erdoğan
Ege University
2016
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of video head impulse test findings in cases with motion sickness

In order to clarify the role of the canal otolit conflict in motion sickness (MS), the labyrinth functions of 20 patients with anamnesis of MS, and 20 healthy volunteers were evaluated by video head impulse test (VHIT). The gain values of LAT.right, LAT.left, LAT asymetry, RA, LP, RALP asymetry, LA, RP and LARP asymetry were recorded. In addition, the symptoms of the patients in study group were recoded in the MS patient evaluaton form, and the severity of the symptoms were also recorded. There was no statistically significant difference for VHIT gain values of the patients between control and study groups. In addition, there was no correlation between symptom scores and VHIT gain values. Theory of canal otolit conflict in MS pathophysiology could not be supported with findings of the present study. KeyWords: Vertigo; Motion Sickness; Vestibular evaluation; Video Head Impulse Test

Gülay Güçlü Aslan
Ege University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Palate postoperative problems score (PPOPS) anketinin Türkçe geçerleme çalışması yapılarak damak cerrahisi yapılan hastaların değerlendirilmesi

Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OSAS) hastalarında en sık cerrahi girişim damağa yapılmaktadır. Cerrahi yapılan hastaların postop cerrahi işleme bağlı şikayetleri olabilmektedir. Bu şikayetlerin ayrıntılı dökümante edilebildiği standart bir "Palate postoperative problems score (PPOPS)" anketi Rashwan ve ark. tarafından geliştirilmiştir. İlk olarak PPOPS anketinin Türkçe dil geçerleme çalışması yapıldı. Daha sonra PPOPS anketi Türkçe versiyonunun geçerlik ve güvenirlik çalışmasına geçildi. Üç hasta grubu çalışmaya dahil edildi. Damak cerrahisinin erken dönem sonuçlarını değerlendirmek için 2021-2023 yıllarında Pamukkale Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Polikliniği'ne horlama, tanıklı apne ve gün içinde uyuklama şikayetleri olan, fizik muayene ile PSG testi sonrasında obstrüktif uyku apne hastalığı veya basit horlama tanısı ile damak cerrahisi yapılan, araştırmaya katılmayı kabul eden hastaların sonuçları değerlendirildi. OSAS nedeniyle damak cerrahisi yapılan hastalara postop erken dönemde 1, 3 ve 6. aylarda hastalarla birebir görüşülerek PPOPS anketi doldurtuldu. Ayrıca bu hastalara preop, postop 1. ve 3. ayda Epworth ölçeği, horlama sıklığı ve şiddeti bakıldı. Hastaların preop ve postop 3. Aydaki AHI, minimum oksijen satürasyonu, VKI değerleri kaydedildi. Bu grupta cerrahi başarı ve damak cerrahisinin PPOPS anketinin sonuçları değerlendirildi. Ayrıca sıklıkla OSAS cerrahisinde ek olarak yapılan "tonsillektomi"nin ve OSAS hastalarında sıklıkla damağa yapılan bir işlem olan "RF" işleminin PPOPS anketi ile değerlendirmek için, bu işlemlerin yapıldığı hastalara 1. ve 3. ayda PPOPS doldurttuk. OSAS cerrahisi geçiren hastaların uzun dönemde PPOPS anketine cevaplarını incelemek için de en az üç yıl ve daha öncesi OSAS cerrahisi geçiren hastalara da anket doldurtuldu. Tekrarlayan ölçümlerin sonuçlarına göre anket puanın düşmesi ve bu puan düşüşünün istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Ayrıca 3 yıl ve daha önce damak cerrahisi geçiren hastalarda da çeşitli şikayetler mevcut olup, PPOPS anketiyle saptanabilmiştir. Bu sonuçlar PPOPS anketi Türkçe versiyonunun geçerli olduğunu göstermiştir. Ancak damak cerrahisine sıklıkla eklenen tonsillektomi işleminde de PPOPS anketiyle değişim saptanmıştır. Bu nedenle damak cerrahisine ek olarak tonsillektomi de yapılan hastalarda "tonsillektomi" işleminin PPOPS anket sonuçlarını etkileyebileceği göz önüne alınmalıdır. Damağa yapılan RF işlemi de PPOPS anket sonuçlarında değişikliği göstermektedir. Damağa yapılan RF işlemi ve benzeri işlemler için kullanılacak PPOPS anket sonuçları ilerde yapılacak çalışmalarda araştırılmalıdır Çalışmamızda Cronbach alfa ile güvenilirlik ölçtük ve 0,708 değerini bulduk. Bu da Türkçe versiyonunun güvenilir olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada Türkçe geçerleme çalışması yapılmış olan PPOPS anketi Türkçe versiyonu damak cerrahilerinin sebep olduğu şikayetlerin postop erken ve geç dönemde izlenmesinde kullanılabilir.

AnketlerCerrahi-kulak-burun-boğazDamak+5
Kübra Aktan Gökduman
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apnesi sendromunda allerjik rinitin rolü

Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OSAS) uykuda solunum bozukluğu ile karakterize toplumun büyük bölümünü etkileyen bir hastalıktır. Etyolojisinde bir çok faktör suçlanmıştır. Santral, periferik veya mikst tipte bir apne olabilir. Klinik pratikte kulak burun boğaz hastalıları olarak daha çok periferik apnelerle karşılaşılmaktadır. Alerjik rinit hastalığı nazal, nazofaringeal ve faringeal mukozalarda ödem ve konjesyona sebep olabilen bir hastalıktır. OSAS hastalarında alerjik rinit bulgularının da olması OSAS semptomlarını ağırlaştırmaktadır. OSAS tanısı koymadan önce basit bir testle alerjik rinit hastalarının ortaya koyulması ve bu hastaların tedavi edilmesi OSAS'ın tanı ve tedavisini kolaylaştıracaktır. 54 hasta üzerinde yaptığımız bu çalışmada alerjik rinit tarama testi olarak kullanılan SFAR (score for allergic rhinitis) skorlaması ile OSAS'lı hastalarda alerjik rinitin normal hastalara göre daha sık görüldüğünü ve alerjik rinit semptomlarının OSAS'ı yalancı bir şekilde oluşturabileceğini veya alevlendirebileceğini göstermeye çalıştık. OSAS tanısı koymadan önce basit bir tarama testi ile alerjik rinit hastalarını ekarte ederek daha doğru tanı ve tedavi uygulanabileceğini vurguladık.

RinitRinit-alerjikUyku+3
Hayati Kale
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Benign paroksismal pozisyonel vertigo atak döneminde oksidatif stresin rolü

Benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV), toplumda görülen baş dönmelerinin en yaygın tipidir. Acil servise orta-şiddetli vertigo ile başvuran hastaların neredeyse % 10 kadarında BPPV mevcuttur. Etyolojisinde bir çok faktör suçlanmıştır. Olguların çoğu idiyopatik olmakla birlikte, kafa travması (% 17), vestibüler nörit (% 15), vertebrobaziler iskemi, labirentit ve kulak cerrahisi altta yatan nedenler olabilir. Antioksidan savunma mekanizması ve serbest radikaller arasındaki dengenin serbest radikaller lehine bozulması oksidatif stress olarak tanımlanır. Artmış serbest radikaller reaktivite özelliği nedeniyle pek çok yoldan hücre ve dokuları zedeler. Son birkaç yıldır oksidaitf stres ile birçok hastalığın ilişkili olduğu savunulmuştur. 40 hasta ve 30 sağlıklı gönüllü üzerinde yaptığımız bu çalışmada dinamik tiyol- disülfid homeostazisinin ve iskemi modifiye albümin düzeyinin BPPV atak, BPPV remisyon ve kontrol grubu arassındaki farklılıklarını göstermek istedik. Sonuçta tiyol değerinin atak döneminde kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük olduğunu bulduk. Bu durumu BPPV' nin etyopatogenezinde oksidatif stresin rol alabileceğini vurguladık.

DengeNüksOksidatif stres+3
Ahmet Akkoz
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trakeotomi sonrası pirfenidon ile laringotrakeal stenozun önlenmesi: Deneysel çalışma

ÖZET Laringotrakeal stenoz (LTS), uzun süreli entübasyon ve trakeotomi sonrası oluşan önemli bir patolojidir. Bu olgularda birçok tedavi yöntemi uygulansa da çok net bir başarı elde edilemediği için hekimler yeni tedaviarayışlarınayönelmektedir. Çalışmamızda Pirfenidon' un fibrozis ve inflamasyonu baskılayarak trakeal stenoz miktarını azaltmadaki rolü araştırıldı. 14 rata trakeotomi açılıp kanül yerleştirdikten sonra kanül trakeotomi alanına stoma süturu ile sabitlendi. İki grup oluşturuldu. 1. gruba 1mg/ml/gün Pirfenidon 10 gün boyunca intraperitoneal olarak verilirken,2. gruba (kontol grubu) 1ml salin intraperitoneal olarak uygulandı. 10 gün sonra denekler dekanüle edildi ve 3 hafta daha yaşatıldı. Ratlar 30. günde anestezi altına alınarak sakrifiye edildi. Bütün ratların trakeaları 1-7. halkalar arasından rezeke edildi. Histopatolojik olarak epitel hasarı, inflamasyon, fibrozis, histomorfometrik olarak trakeal lümen içi çapı ve mukoza kalınlığı parametreleri ile immunohistokimyasal olarak ta TGFβ-1, TNFα ve IL-1β değerleri ölçüldü. Fibrozis, trakea lümen içi çapı, TGFβ-1, TNFα ve IL-1β parametreleri kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak bulundu. Çalışmamızda Pirfenidon'un fibrozis ve trakeal lümen içi çapının daralmasını anlamlı olarak azalttığı tesbit edildi. Anahtar kelimeler: Laringotrakeal stenoz ∙ Trakeotomi ∙Pirfenidon

Emre Türkmen
Yeditepe University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laringeal skuamöz hücreli karsinomda TRPM2/TRPM4/TRPM7'nin rolü

Laringeal skuamöz hücreli karsinom (LSHK) dünyada en yaygın ikinci malign baş ve boyun tümörüdür. Oksidatif stres LSHK etiyolojisinde etkili olan faktörlerden birisidir. TRPM2/TRPM4/TRPM7, iyon kanalları oksidatif stres ile modüle edilen ve malign hastalıklarda ekspresyonu artan iyon kanallarıdır. Çalışmamız LSHK'da TRPM2/TRPM4/TRPM7'nin rolünü değerlendirmeyi hedeflemektedir. Bu çalışmaya Fırat Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda LSHK nedeniyle 2016-2022 yılları arasında opere edilen hastalar dahil edildi. Çalışma 2 gruptan oluşmaktadır. Grup 1(Kontrol grubu):LSHK nedeni ile opere edilen 15 hastanın tümör içermeyen dokularından , Grup 2 (LSHK grubu):LSHK nedeni ile opere edilen 56 hastanın patoloji spesmenlerinden oluşturuldu. LSHK grubu ve kontrol grubunun TRPM2/TRPM4/TPRM7 immunreaktivitesi karşılaştırıldığında, LSHK grubunun immunreaktivitesinde istatiksel olarak anlamlı artış saptandı (p:0.001). Grup 2 histolojik derecesine göre sınıflandırıldığında 20 hastanın iyi diferansiye, 20 hastanın orta diferansiye, 16 hastanın az diferansiye karsinom tanısı almış olduğu görüldü. TRPM2/TRPM4/TRPM7 immünreaktivitesi histolojik dereceye göre karşılaştırıldığında; TRPM2 immunreaktivitesinin orta ve az diferansiye hasta gruplarında iyi diferansiye gruba göre anlamlı artmış olduğu görülmüştür (p:0.001). Orta ve az diferansiye grupları arasında ise anlamlı değişiklik görülmemiştir (p>0.05). TRPM4 ve TRPM7 gruplarında ise gruplar arası anlamlı farklılık gözlenmedi (p>0.05). TRPM2/TPRM4/TRPM7 immunreaktivitesi LSHK'lu hastaların tanısında faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Ayrıca TRPM2'nin gelecekte bu hastaların histolojik diferansiasyon derecesini değerlendirmede katkısı olabilir.

KarsinomaKarsinoma-yassı hücreliLaringeal hastalıklar+5
Betül Yenigün
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti vasküler endotelyal büyüme faktörü bevucizumab'ın nazal polipozis ve nazal mukoza üzerine etkileri

Amaç: Nazal polipozis prevalansı yüzde bir ile yüzde dört arasında değişmektedir Etyopatogenezi halen tam olarak anlaşılamamıştır. Doku kültür çalışmalarında vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) nazal polipoziste ekspresyonunun arttığı gösterilmiştir. VEGF'nin angiogenezisi ve kapiller permeabiliteyi artırdığı gösterilmiştir. Hastalığın tedavisinde tıbbi ve cerrahi birçok yöntem denenmesine karşın halen nüksler görülebilmektedir. Nazal mukoza hastalıklarından inatçı epistaksislerle seyreden herediter hemorajik telenziektazide de anti-VEGF kullanımı bildirilmektedir. Çalışmamızın hipotezi, anti-VEG'nin neovaskülarizasyonu azaltarak nazal polip oluşumunu ve gelişimini önleyebileceği öngörüsüne dayanmaktadır. Bu maksatla hücresel immünitesi baskılanmış deney hayvanı (fare) modeli kullanıldı. İlacın nazal polipoziste etkinliği incelenirken, nazal mukoza üzerindeki etkilerini ve sistemik yan etkilerini de araştırmayı amaçladık. Yöntem: İnsanlardan elde edilen normal nazal mukoza ve nazal polip dokuları zenogreft yöntemiyle hücresel immünitesi olmayan Nude CD-1 farelere implante edildi. Sekiz fareden oluşan birinci grup kontrol grubu olarak alındı ve herhangi bir ilaç uygulanmadan nazal polip ve nazal mukoza örnekleri implante edildi. Sekiz farelik ikinci gruba sistemik (intraperitoneal) anti-VEGF bir ilaç olan (bevacizumab) uygulandı, üçüncü sekiz farelik gruba sadece nazal polip dokusu implante edildi ve ilacı polip üzerine uygulamayı sağlayan Alzet pompası ile topikal bevacizumab uygulandı ve son 8 farelik gruba sadece nazal mukoza implante edilerek Alzet pompası ile topikal olarak bevacizumab uygulandı. Tüm gruplardaki hayvanlar implantasyonu izleyen altıncı haftanın sonunda sakrifiye edilerek implante edilen polip ve nazal mukoza dokuları ve iç organ örnekleri çıkarılmak suretiyle histopatolojik inceleme için gönderildi. Bulgular: Bu çalışma ile, nazal polipozisin patogenezinde önemli rol oynayan bir mediatör olan VEGF'nin antagonisti bevucizumab'ın hücresel immünitesi işlevsiz olan fare modelinde nazal polipleri kontrol dokularına göre histolojik ölçütlete göre istatistik olarak anlamlı ölçüde gerilettiği gösterilmiştir. Bu etki, ilacın parenteral (i.p) kullanımı ile topikal kullanımında olduğundan daha belirgindir. Nazal mukoza ve polip üzerindeki etki mekanizmasının yeni damar oluşumunu azaltması ve dokuyu stabilize etmesine dayanıyor olması kuvvetle muhtemeldir. Diğer yandan, ilacın akciğer, karaciğer, mide ve böbreklerde işlev bozukluğu yapmayan toksisite bağlantılı minimal değişiklikler yaptığı saptanmıştır. Sonuç : Elde ettiğimiz sonuçlar, bevucizumab'ın tedavisi zor bir hastalık olan NP'de öncelikle topikal formda, insanlarda denenmeyi hak ettiği ve hastalığın tedavisinde önemli gelişmelere yol açabileceği kanaatindeyiz. Çalışmamızın bir diğer sonucu da immün sistemi baskılanmış deney hayvanı modelinin muhtelif kimyasalların hem topikal hem de sistemik preparatlarının etki ve yan etkilerinin test edilmesinde uygun bir model olarak kullanılabileceğini teyit ediyor olmasıdır.

BevacizumabBurunNazal mukoza+2
Onur Erdoğan
Kütahya Dumlupınar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik otitis media hastalarında kan serum paraoksanaz 1 ve karbondioksit anhidraz 9 enzim düzeylerinin araştırılması

Kronik otitis media (KOM) ve kolesteatomanın etiyopatogenezi halen tam olarak aydınlatılmamıştır. Bununla ilgili olarak osteoklastik aktivite, sitokinler, kronik inflamasyon, endotoksinve lipid peroksidasyon ürünlerinin toksik etkileri gibi pek çok neden suçlanmaktadır.Bu hastalarda inflamatuar/antiinflamatuar dengenin inflamatuar etkenlerin daha aktif olduğu bir durumun olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda otit tablosunda kronikleşme sürecinde ve kolesteatom formu oluşumunda antioksidan 2 enzim olduğu bilinen Paraoksanaz (PON) 1 ve Karbonik Anhidraz (CA) 9'un kan serum düzeylerinin etkisinin olup olmadığının araştırılması hedeflenmiştir. Ayrıca KOM hastalarında ek hastalık, septum deviasyonu varlığı gibi başka etkenleri de inceleyip serum enzim seviyelerine etkisi olup olmadığını araştırdık. Kulak Burun Boğaz Kliniği'nde kronik otitis media tanısı alan 18-65 yaş arası 41 hasta ile kontrol grubunu oluşturmak üzere herhangi bir hastalığı olmayan 39 gönüllü sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi.KOM hastalarının rutin odyometrik ve radyolojik tetkikleri yapıldı. Hasta grubun aktif kulak akıntısı olup olmadığı, KOM tarafları, antibiyotik kullanımı, septum deviasyonu, ek hastalık, uyku kaliteleri, YRBT sonucu kolestatom varlıkları not edildi. 2 gruptan da venöz kanlar alınıp santrifüj sonucu elde edilen serumdan PON 1 ve CA-IX enzim düzeyleri Spektrofotometre ile ölçüldü. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda her iki grupta serum enzim düzeylerinin yaş ve cinsiyete bağlı değişmediği görüldü. Hasta grupta serum PON 1 enzimi anlamlı azalmıştı (p<0.001). CA-IX enzim düzeyinin ortancası da hasta grubunda sağlıklı gruba göre azalmıştı ancak istatistiki bir anlamlılık bulunamadı. Bağımsız değişkenlerden septum deviasyonuna sahip hasta grubunda deviasyonu olmayan gruba göre serum PON 1 düzeyleri anlamlı olarak az olduğu tespit edildi (P=0.001). Ek hastalıklara (Diyabetus Mellitus, Hipertansiyon, Koroner arter hastalığı, Astım, Migren vb.) sahip olan bireylerde ise serum PON 1 düzeyi ve aktivitesi anlamlı olarak artmış bulundu (p=0.033). Kolestatomlu KOM'u olanlarda basit KOM hastalarına göre hem serum PON 1 hem de CA-IX aktivitesi anlamlı bir şekilde azalmıştı (Sırasıyla p<0.001 ve p=0.021). Bu sonuçlar değerlendirildiğinde kronik bir inflamasyonun hakim olduğu bilinen KOM hastalarında PON 1 ve CA-IX gibi antiinflamatuar enzimlerin kronik otitin oluşumunda ve tablonun kolestatomaya ilerlemesi sürecinde koruyucu rolleri olabileceğini ve bu enzim düzeylerinin azalması ile bu klinik tabloların oluşabileceğini göstermektedir.

Ülke Direybatoğulları
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik fasiyal paralizi'de monosit/HDL ve monosit/lenfosit parametrelerinin hastalığın evresi ve prognoza etkisinin araştırılması

Amaç: Periferik fasiyal paralizili hastalarda Monosit/HDL ve monosit/lenfosit oranlarının inflamatuar prosese katkısını, hastalığın şiddetine ve prognoza etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2018 Ocak ile 2020 Haziran tarihleri arasında Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi kliniğimize başvuran periferik fasiyal paralizili tanısı konan 48 (19 Kadın / 29 Erkek) hasta ile çalışma grubu ve kliniğimizde başka nedenlerle elektif operasyonu yapılmış 45 (19 Kadın / 26 Erkek) hasta ile kontrol grubu oluşturularak çalışma retrospektif olarak tasarlandı. Çalışma grubundaki hastaların başvuru anındaki kan tetkiklerinden elde edilen hematolojik parametreler ile kontrol grubundaki değerler istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışma grubunun MHO değeri 12.85 ± 1.02 iken kontrol grubunun MHO değeri 12.37 ± 0.88 olarak saptandı ve istatiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Karşılaştırılan diğer parametreler arasında (MLO, NLO, PLO) istatiksel anlamlı farklılık bulunmadı. MHO değeri ile başvuru anındaki House-Brackmann evresi arasında pozitif korelasyon olduğu saptandı. Ayrıca, MR görüntülerinde fasiyal sinirde patolojik kontrastlanma olan vakaların olmayanlara göre NLO değerinin daha yüksek ve istatiksel olarak anlamlı olduğunu saptadık. Tüm hastalar iyileşmiş olduğundan prognoz hakkında yorum yapamadık. Sonuç: Periferik fasiyal paralizili hastalarda MHO değerinin yüksek olması, etiyopatogenezde inflamatuar ve iskemik süreçlerin rol aldığını desteklemektedir. Prognoz hakkında daha net yorumlar yapılabilmesi için iyileşmenin sağlanamadığı hasta gruplarının daha geniş olduğu çok merkezli seriler ile bu inflamatuar parametreleri çalışmak gerekmektedir.

Fasiyal paraliziHastalık şiddeti indeksiKolesterol-HDL+4
Serkan Şerifler
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sekretuar otitis medianın odyolojik bulgularının manyetik rezonans görüntüleme bulgularıyla korelasyonu

Sekretuar otitis media (SOM), ağrı veya ateş gibi lokal veya sistemik enfeksiyon belirtileri olmadan orta kulak boşluğunda sıvı varlığı ile karakterize edilen bir hastalıktır. Kronik sekretuar otitis media (KSOM) orta kulakta 3 aydan uzun süre kalıcı sıvı varlığına ilişkindir. SOM anamnez, fizik muayene ve odyometri-timpanometri testleri ile teşhis edilir. Orta kulak enfeksiyonları nedeniyle sklerotik plaklar, dış kulak kanalının daralması ve sendromik çocukların zor muayenesi gibi yetersiz teşhis veya başarısızlıklara neden olan bazı nedenler vardır. Bu çalışmada T2 sekans kısa süreli (yaklaşık 3 dakika) temporal kemik MRG kullanarak SOM tanısı ve takibinde MRG' nin etkinliğini göstermeyi amaçladık. KSOM tanı grubundaki 73 hasta kliniğimize ilk kez başvuran KSOM hastasıydı. KSOM tanısı konan 73 hastanın hepsine miringotomi yapılmadan iki gün önce temporal MRG, otoskopik muayene ve odyolojik testler uygulandı. KSOM takip grubundaki 54 hasta daha önce kronik SOM nedeniyle bilateral ventilasyon tüpü (VT) geçirmiştir. 54 hastaya da kısa süreli T2 sekans temporal MRG, otoskopik muayene ve odyolojik tetkikler uygulandı. KSOM tanı grubunda 73 hasta mevcuttu.146 kulağın otoskopisi ve odyolojik tetkikleri yapıldığında 134 kulak KSOM ile uyumluydu. 134 kulağın hepsinde T2 sekanslı kısa süreli MRG' de mastoid hücrelerinde sıvı varlığı görülürken sadece 120' sinde orta kulakta sıvı saptandı. Miringotomi yapılan 134 kulağın 120 'sinde sıvı görülürken 14 kulakta ise sıvı görülmedi. KSOM takip grubundaki 54 hastanın 6'sı SOM nüksü ile uyumlu olması nedeniyle çalışmadan çıkarıldı. 48 hastanın 96 kulağı değerlendirmeye alındı. Otoskopisi ve odyolojik tetkikleri normal olan 96 kulağın kısa süreli T2 sekans MRG' de 35 kulakta mastoid hücrelerde sıvı olduğu gösterildi. Orta kulak havalanmasında östaki tüpü ile birlikte mastoid hücrelerin fonksiyonu da oldukça önemlidir. Mevcut yöntemler arasında şu an için mastoid hücrelerdeki sıvıyı değerlendirmede en efektif yöntem kısa süreli T2 sekans temporal MRG olup SOM yönetiminde şüphede kalınan vakalarda yardımcı bir tetkik olarak kullanılabilir.

Kulak hastalıklarıManyetik rezonans görüntülemeOdyoloji+1
Kadir Şinasi Bulut
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subglottik stenozlu hastalarda, trakea uzunluğunun dar trakea segment uzunluğuna oranının cerrahi başarıya etkisi

Laringotrakeal stenozlar (LTS); heterojen bir hastalık grubu olup idiyopatik veya ikincil nedenlere bağlı gelişen glottik, subglottik veya trakeal seviyede hava yolu lümen çapının daralması olarak tanımlanmaktadır. En sık nedeni olan uzun süreli entübasyon dışında; travmalar, koroziv maddeler, operasyon hataları ve konjenital nedenler LTS'in diğer sebepleridir. Larengotrakeal rekonstrüksiyon (LTR) cerrahisi, larinksin sfinkter ve fonasyon fonksiyonlarını sağlayan ve larengotrakeal sistemde solunuma yeterli genişlikte bir lümeni tekrar oluşturmayı amaçlayan bir işlemdir. Bu çalışmada trakea uzunluğunun dar trakea segment uzunluğuna oranının cerrahi başarıya etkisini araştırmayı ayrıca restenoz ile ilişkili klinik ve radyolojik faktörleri, subglottik stenoz gelişimi için risk faktörlerini belirlemeyi ve bu hasta popülasyonunda klinik sonuçların prognostik göstergeleri olarak hizmet edebilecek hasta özelliklerinin olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. Entübasyon sonrası subglottik stenoz nedeniyle trakeal rezeksiyon ve anastomoz (TRA) uygulanan 40 hastayı inceledik. Ameliyat öncesi dönemde trakeotomi öyküsü, hastalarda restenoz gelişimi için önemli predispozan faktör olarak tespit edildi. Restenoz gelişen hastalar ile gelişmeyen hasta grubu arasında darlık derecesi açısından anlamlı bir fark saptanamamış olsa da restenoz gelişen hasta grubunda 11 hastadan 9 (%81.8)'u dekanüle edilebilirken restenoz gelişmeyen hasta grubunda 29 hastanın tamamı dekanüle edilebildi ve iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Entübasyon nedeni, komorbiditeler, ameliyat öncesi, stenoz derecesi ve darlık uzunluğu geniş vaka serilerinde anlamlı sonuçlar verse de çalışmamızda istatistiksel olarak anlamlı değerlere ulaşılamadı. Aynı şekilde trakea uzunluğunun dar segment uzunluğuna olan oranı da anlamlı saptanamamış olup, bu oranın TRA başarısı üzerine etkisinin daha geniş vaka serilerinde anlamlı sonuçlar vereceğine inanıyoruz.

AnastomozCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+2
Berkay Güzel
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık teknik septorinoplasti yapılan olgularda postoperatif bantlamanın ödeme etkisi

Amaç: Bu çalışma açık teknik septorinoplasti yapılan olgularda, postoperatif bantlamanın (POB) ödem ve cilt kalınlığına etkisinin değerlendirilmesi amacıyla yapıldı. Çalışma Dizaynı: Prospektif, kontrollü, randomize Gereç- Yöntem: Bu çalışma Temmuz 2014 – Ocak 2015 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda burundan nefes alma zorluğu ve nazal deformite nedeniyle açık septorinoplasti uygulanan 57 olgu üzerinde yapıldı. Hastalar randomize olarak kontrol (n=20), 2-hafta POB (n=17) ve 4-hafta POB (n=20) gruplarına ayrıldı. Tüm hastalara açık teknik primer septorinoplasti uygulandı. Tüm hastaların preoperatif nazal cilt kalınlıkları lineer 7.5 MHz Ultrason (US) probu kullanılarak nasion, rhinion, supratip ve tip olmak üzere 4 ayrı bölgeden ölçüldü. Bu dört ölçümün ortalaması alınarak ortalama nazal cilt kalınlığı (ONCK) hesaplandı. ONCK ölçümüne göre hastalar en kalından en ince cilde doğru sıralandı. Her gruptaki hastalar kendi içinde ikiye ayrıldı: en yüksek ONCK değerine sahip olan ilk yarısı 'kalın ciltli', diğer yarısı ise 'ince ciltli' olarak tanımlandı. Hastaların eksternal splintleri alındıktan sonra kontrol grubuna ek bir POB uygulanmadı. 2- hafta ve 4-hafta POB gruplarında belirlenen süre boyunca 'sosyal hayatın izin verdiği maksimum sürede' POB uygulandı. Tüm hasta ların postoperatif US ölçümleri posoperatif birinci, üçüncü, beşinci haftalarda ve altınca ayda uygulandı. Bulgular: Olguların yaşları 16 ile 61 arasında değişmekte olup, ortalaması 30,0±11,7 idi. Cinsiyetlere göre dağılıma bakıldığında; olguların %57,9'u (n=24) kadın, %43,1'i (n=33) erkekti. Kontrol grubunun sonuçlarıyla karşılaştırıldığında 4-hafta POB uygulanan grubun supratip cilt kalınlığında anlamlı fark olduğu görüldü (p=0.001). ONCK değeri karşılaştırıldığında ise hem 2-hafta (p=0.021), hem de 4-hafta POB (p=0.007) uygulanan hastalarda anlamlı fark oluştuğu görüldü. Tip bölgesinde POB nin yarattığı fark anlamlıya yakın seviyedeydi (p=0.052). İnce cilti hastalarda yapılan analiz POB'nun bu hasta grubunda etkinliğinin olmadığını gösterdi. Kalın ciltli hastaların analizi ise rhinion bölgesinde (p=0.016) ve ONCK (p=0.010) karşılaştırmalarında anlamlı fark ortaya koydu. Kalın-ciltli hastalarda yapılan POB tip (p=0.058) ve supratip (p=0.065) bölgelerinde anlamlıya yakın fark ortaya koydu. Sonuç: POB nazal cildin üzerinde baskı uygulayarak üzeri örtülen kıkırdak yapıya yapışmasına yardımcı olmaktadır. Draping ve tip definisyonunun cerrahi sonuçta belirleyici olduğu kalın ciltli hasta grubunda özellikle tercih edilebilecek bir yöntemdir.

Berke Özücer
Bezmialem Vakıf University
2015
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fasial sinir hasarına konsantre büyüme faktörü uygulamasının elektrofizyolojik ve histopatolojik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı sıçanlarda fasial sinir ezilme yaralanması modelinde konsantre büyüme faktörünün(CGF) sinir rejenerasyonu üzerindeki etkisini elektrofizyolojik ve histopatolojik olarak incelemektir. Aynı zamanda CGF'nin etkisini trombositten zengin plazma(PRP) ve deksametazon tedavisi ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 12 haftalık, ortalama 300-350 gr, 48 adet wistar albino cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 5 gruba ayrıldı; sham grubu (n=8), kontrol grubu (n=8), deksametazon grubu (n=8), PRP grubu (n=8), CGF grubu (n=8). Toplam 8 adet sıçan PRP ve CGF elde etmek için kullanıldı. Sham grubu dışındaki tüm gruplarda fasiyal sinirin bukkal dalı 1 dakika boyunca mosquito klemp ile travmatize edildi. Fasial sinir uyarı eşikleri travma öncesi, travma sonrası ve dördüncü haftanın sonunda ölçüldü. Dördüncü haftanın sonunda eksize edilen hasarlı bölge, elektron mikroskobu altında incelendi. Akson çapı, miyelin kılıf kalınlığı ölçüldü ve g-oranı hesaplandı. Bulgular: Tüm gruplar arasında tedavi sonrası uyarı eşikleri karşılaştırıldığında sadece CGF grubunda uyarı eşiği diğer gruplardan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0.001). CGF grubunda akson çapı kontrol, deksametazon ve PRP grubuna göre anlamlı olarak daha kalın bulunmuştur (p<0.0001). Kontrol, deksametazon ve PRP grupları arasında akson çapları açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Tüm gruplar arasında miyelin kılıf kalınlığı açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. CGF grubunda g-oranı kontrol (p=0.0047), deksametazon (p=0.0011) ve PRP (p=0.0024) grubuna göre anlamlı olarak daha büyük bulunmuştur. Kontrol, deksametazon ve PRP grupları arasında g-oranı açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamız, CGF'in fasial sinir üzerindeki rejenerasyon etkisini histopatolojik ve elektrofizyolojik olarak inceleyen ilk çalışmadır. Çalışmamızda CGF'in sinir rejenerasyonu üzerinde istatistiksel olarak anlamlı şekilde iyileşmeye etkisi olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: konsantre büyüme faktörü, trombositten zengin plazma, fasial sinir, deksametazon, sinir iyileşmesi

Büyüme faktörleriDeksametazonElektrofizyoloji+4
İsmail Çelik
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rinoplastide osteotomilerin sistemik inflamasyona ve erken postoperatif dönem yaşam kalitesi üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışma, rinoplastide klasik osteotomi, piezocerrahi ile olan osteotomi ve osteotomi yapılmayan vakalarda erken postoperatif dönemdeki sistemik inflamasyon, periorbital ödem, ekimoz ve hayat kalitesini değerlendirme ve karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak gerçekleştirilen bu çalışmaya 175 hasta dahil edilmiştir. Hastalar osteotominin uygulama şekline göre, Grup 1 (n=80) klasik osteotomi yapılanlar, Grup 2 (n=63) Piezocerrahi ile osteotomi yapılanlar, Grup 3 (n=32) Osteotomi yapılmayanlar olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Hastaların preoperatif ve postoperatif 1.gündeki kanlarından nötrofil-lenfosit oranı (NLR), lenfosit-monosit oranı (LMR), platelet-lenfosit oranı (PLR), sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) ve sistemik inflamatuvar marker (SIM) değerleri inflamatuvar aktiviteyi değerlendirmek için hesaplanmıştır. Hemoglobin (Hb), CRP, ESR, albümin değerleri de kaydedilmiştir. Postoperatif 1. günde ödem, ekimoz skorlaması ve QoR-15 iyileşme kalitesi anketi uygulanmıştır. Gruplar kan parametreleri, ödem, ekimoz ve QoR-15 skorlarına göre karşılaştırılmıştır. Bulgular: Kan parametrelerine bakıldığında NLR'deki artış ve Hb'deki azalma miktarı Grup 1 ve 2'de Grup 3'e göre anlamlı derecede daha fazlaydı. SII değerindeki artış Grup 2'de Grup 3'e göre anlamlı derecede fazlaydı. Grup 1 ve 2 arasında bu parametrelerde anlamlı bir farklılık saptanmadı. Ödem ve ekimoz Grup 3'te anlamlı derecede daha azdı. Grup 2'de ise Grup 1'e göre ekimoz daha azken, ödem açısından anlamlı farklılık saptanmadı. QoR-15 skorlarına göre beş alanda (fiziksel konfor, ağrı, fiziksel bağımsızlık, psikolojik destek ve duygudurum) yapılan değerlendirmeye göre Grup 3'te Grup 1 ve 2 ye göre anlamlı derecede daha yüksek skorlar elde edildi. Grup 1 ve 2 arasında hayat kalitesi skorları arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç: Rinoplastide osteotominin klasik ya da piezocerrahi aletiyle yapılması arasında ekimoz açısından anlamlı bir farklılık olmasına rağmen bu durum inflamasyon artışı ve hayat kalitesi açısından anlamlı bir fark oluşturmamıştır. Osteotomisiz grup ise inflamasyon, ödem, ekimoz ve QoR-15 skorlarının tamamında osteotomili gruplara göre üstündür. Bizim sonuçlarımıza göre osteotomide inflamasyon artışının daha fazla olmasında uygulanan osteotomi tekniğinden ziyade, osteotominin kendisi bir sebeptir.

Emre Polat
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş boyun epidermoid karsinomlarında selektif boyun diseksiyonunun yeri

Amaç: Bu çalışma baş boyun epidermoid karsinomlu hastalarda selektif boyundiseksiyonun kanser evrelemesine katkısı ve onkolojik olarak yeterliliğini araştırmakamacıyla yapıldı.Materyal ve Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB AnabilimDalı'nda Ocak 1993 ve Eylül 2008 tarihleri arasında, baş boyun epidermoid karsinomluhastalara yapılan selektif boyun diseksiyonları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya24 ay ve daha uzun takip süresi olan ve selektif boyun diseksiyonu yapılan toplam 315hasta alındı. Yetmişaltı hastaya bilateral selektif boyun diseksiyonu uygulandığı içintoplamda 391 boyun diseksiyonu spesmeni incelendi.Bulgular: Birinci grupta; klinik olarak N0 tespit edilen 223 hastaya yapılanselektif boyun diseksiyonları incelendiğinde, larinks epidermoid karsinomu tanılıhastaların 25'inde (%16,1) okült metastaz saptandı. Supraglottik larinks karsinomlu birhastanın takibinde (%4) boyunda nüksle karşılaşıldı. Oral kavite karsinomlu hastalarınboyun diseksiyonu spesmenlerinden yirmisinde (%30,7) epidermoid karsinommetastazına rastlandı. Okült metastazı olan üç hastanın (%15) boyunlarında nüksgözlendi. İkinci grupta; kontralateral selektif boyun diseksiyonu yapılan 82 hastaincelendiğinde, 69 larinks karsinomlu hastanın otuzikisinde (%46,3), 11 oral kavitekarsinomlu hastanın dördünde (%36.3) metastaz saptandı. Takiplerinde nüks görülmedi.Üçüncü grupta; on klinik N1 larinks epidermoid karsinomlu hastaya selektif boyundiseksiyonu yapıldı. Bu hastaların 8'inde histopatolojik olarak metastaz gösterilirken2'sinde metastaz görülmedi. Takiplerinde nüks görülmedi.Sonuç: Çalışmamızda baş boyun kanserli hastalarda boyuna okült metastazlarısaptamada ve klinik N0 ve seçilmiş klinik N1 boyunlarda selektif boyun diseksiyonuyapılmasının evrelemenin daha doğru yapılmasını sağladığı görüldü. Selektif boyundiseksiyonu sonrası düşük oranda bölgesel nüks gözlenmesi ve radikal boyundiseksiyonu sonrası görülen nüks oranlarına benzer nüks oranları görülmesiuygulamanın onkolojik olarak da yeterli ve etkin olduğunu gösterdi.Anahtar sözcükler: Baş boyun epidermoid karsinomları, selektif boyun diseksiyonu,lenfatik metastaz

CerrahiCerrahi-kulak-burun-boğazKafa ve boyun neoplazmları+4
Kemal Tüzün
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik süpüratif otitis medialı hastalarda kolesteatomun görüntülenmesinde ekoplanar difüzyon ağırlıklı magnetik rezonansın yeri

Amaç: Kolesteatomlu kronik otit şüphesiyle operasyona giden hastalarda, preoperatif kolesteatomun görüntülenmesinde Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansın değerini araştırdık.Materyal ve Metod: Nisan 2009 ile Eylül 2010 tarihleri arasında primer kazanılmış kolesteatomlu kronik otitis media şüphesiyle opere edilen toplam 58 hasta çalışmaya dahil edildi. . Hastaların 34'ü erkek, 24'ü bayandı. Yaş aralığı 9 ile 67 arasında olup, ortalama yaş 22'ydi. Bütün hastalardan patolojik tanı için doku örneği alındı. Bütün hastalara preoperatif 2 ile 14 gün arasında Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans ile birlikte T2 ağırlıklı konvansiyonel magnetik rezonans çekildi. Bütün Magnetik Rezonans görüntüleri baş-boyun radyolojisinde deneyimli tek bir radyolog tarafından değerlendirildi. T2 ağırlıklı görüntülerde lezyonun lokalizasyonun tariflendiği yerde, Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda aynı lokalizasyonda beyin dokusu ile karşılaştırıldığında yüksek yoğunluklu sinyal tutulumu varsa radyolojik olarak kolesteatom diye değerlendirildi. Operasyon bulguları ve patoloji sonuçları ile Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans bulguları karşılaştırıldı.Bulgular: Operasyonda hastaların 37'sinde kolesteatom saptandı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda hastaların 50'sine doğru tanı konuldu. Bunların 31'i doğru pozitif, 19'u doğru negatif tanıydı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda yanlış negatif tanı konulan 6 hastanın 2'sinde kuru içi boş retraksiyon cepleri vardı. 3 hastada kolesteatom boyutu 5mm'den küçüktü. 1 hastada yanlış negatiflik kafa tabanındaki hava-kemik artefaktına bağlandı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansda 2 hastaya yanlış pozitif tanı konuldu. Yanlış pozitiflik 1 hastada hareket artefaktına bağlandı. Diğer hastada ise operasyonda yaygın timpanoskleroz vardı. Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonansın sensivitesi, spesifitesi, pozitif prediktif ve negatif prediktif değeri sırasıyla %83, %90, %93 ve%76 bulundu.Sonuç: Ekoplanar Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans özellikle 5mm'nin üzerindeki kolesteatomların görüntülenmesinde yüksek sensitivite ve spesifitesiyle, değerli bir görüntüleme yöntemidir.Anahtar Kelimeler:Kronik Otitis Media, Kolesteatom, Difüzyon Ağırlıklı Magnetik Rezonans

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeKolestatomaKulak hastalıkları+2
Ali Evlice
Çukurova University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı mastoidektomi ameliyatı yapılan hastaların operasyon öncesi ve sonrasındaki kemik yolu iletim cevaplarının değerlendirilmesi

Çalışmamızda mastoidektomi ameliyatlarında kullanılan tur cihazlarının kemik yolu iletim cevaplarına etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamıza 2012 Temmuz-2014 Eylül Yılları arasında kliniğimizde kronik otitismedia tanısı nedeniyle mastoidektomi operasyonu yapılan hastalar dahil edildi. Retrospektif olarak hangi hastaya ne tip mastoidektomi ameliyatı yapıldığı incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, ameliyat olan kulak yönü, preoperatif odyolojik tetkikleri, mastoidektomi tipi, postoperatif odyolojik tetkik değerleri incelenerek istatiksel analizi yapıldı. Operasyon öncesi kemik yolu iletim cevapları ile radikal mastoidektomi, canal wall down (CWD) ve canal wall up (CWU) mastoidektomileri sonrası kemik yolu iletim cevapları karşılaştırıldı. Çalışmamıza dahil edilen toplam 45 hastanın (27 kadın, 18 erkek) ortalama yaşının 32,8 olduğu (median 31), 23 hastanın sol, 22 hastanın sağ kulaktan ameliyat olduğu belirlendi. Radikal mastoidektomi, CWD ve CWU mastoidektomi ameliyatı olan hastalarda kullanılan tur cihazının kemik yolu iletim cevaplarında etkisini görmek için preoperatif ve postoperatif dönemde 6. aydaki sonuçları konuşma frekansları olan 0,5 – 1 ve 2 kHz frekanslarıyla 4 kHz frekansındaki değerler incelendi. Preoperatif ve postoperatif 6. ayda saptanan değerlerin değişimleri istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak; mastoidektomi ameliyatı sırasında kullanılan tur motoru ile oluşan vibrasyon etkisinin ve tur motoru ile oluşan gürültünün çalışmaya alınan mastoidektomi ameliyat tiplerinde anlamlı bir değişikliğe yol açmadığı, ayrıca yaş, cinsiyet ve ameliyat olan kulak yönü gibi demografik özelliklerin de etkisinin olmadığı bulunmuştur.

Cerrahi-kulak-burun-boğazKulak hastalıklarıKulak kemikçikleri+2
Funda Kıroğlu Ağar
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sinonazal inverted papillomalı hastalarda P53, Kİ67, human papillomavirüs araştırılması ve klinik sonuçlarımız

Sinonazal İnverted Papillomalı Hastalarda P53, Ki67, Human Papillomavirüs Araştırılması Ve Klinik Sonuçlarımız Amaç: Bu çalışmada sinonazal inverted papillomalı hastalarda tümör süpresör gen olan p53, hücre proliferasyon belirleyicisi ki67 düzeyi ve etyolojik ajan olarak human papilloma virüs varlığı araştırılması, p53 ve ki67 ekspresyonlarının yaş, cinsiyet, sigara alışkanlığı, tümör lokalizasyonu, malign transformasyon, rekürrens, tümör Krause evresi gibi değişkenlerle olan ilişkisini saptamak, tümörün evresine göre seçilen tedavi yöntemlerini ve bunların postoperatif klinik sonuçlarını (rekürrens, maligniteye dönüşüm) analiz etmek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2006 ve 2014 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında sinonazal inverted papilloma tanısıyla opere edilen 41 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların patolojik doku örnekleri ve on adet normal nazal mukoza doku örnekleri değerlendirildi. Doku örnekleri immünohistokimyasal yöntem ile uygulanan p53 ve ki67 antikorları ile immünofenotipik özellikler, polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile poliklonal human papilloma virüs varlığı araştırıldı. Human papilloma virüs pozitif olgularda PCR ile HPV 16 ve 18 tiplerinin varlığı değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 32'si (% 78) erkek, 9'u (% 22) ise kadındı. Ortalama yaş 54,46 (32-81) olarak bulundu. Erkeklerde görülme oranı kadınlara göre 3,55 kat fazla idi. Çalışmamızda ortalama takip süresi 36,8 ay olup (3-86 ay), bir vakada iki defa, on vakada bir kez rekürrens (% 26,8) izlendi. Nüks izlenen 11 vakanın onu maksiller sinüs kaynaklıydı. Bu on vakanın yedisinde ilk operasyonda medial maksillektomi yapılmadığı görüldü. Medial maksillektomi yapılmayan hastalarda nüks daha fazla görüldü. Değerlendirilen 41 hastanın 38'inde malign transformasyon gözlenmedi, üç tanesinde malign transformasyon gözlendi. Malign dönüşümü olmayan 38 inverted papillomalı vakanın hiçbirinde polimeraz zincir reaksiyonunda (PCR) human papilloma virüs saptanmadı. Malign dönüşümü olan inverted papillomalı üç vakada (% 7,3) da human papilloma virüs saptandı. Bu üç olguda saptanan human papilloma virüs tip 16 (2 olgu) ve tip 18 (1 olgu) olup bunlar yüksek riskli human papilloma virüs tipleridir. P53 ekspresyonu ile; rekürrens ve malignite arasında anlamlı ilişki saptandı. Yaş, cinsiyet, sigara ve Krause tümör evrelemesi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Ki67 ekspresyonu ile; malignite arasında ilişki olduğu saptandı. Cinsiyet, sigara, Krause tümör evrelemesi ve rekürrens arasında ilişkisi olmadığı saptandı. Sonuç: P53 ekspresyonun rekürrens ve malign transformasyonda, ki67 ekspresyonunun malign transformasyonda etkili olduğu saptandı. Malign transformasyonu olan sinonazal inverted papillomalı hastaların hepsinde HPV pozitifliği görüldü. Malignitenin öngörülmesi konusunda primer tümöre ait p53 ve ki67 ekspresyonları, human papilloma virüs varlığı klinisyen için aydınlatıcı sonuçlar verebilir. Anahtar Kelimeler: İnverted papilloma, p53, ki67, HPV, sinonazal

Gen ifadesiGenler-P53Ki-67+5
Fercan Urlu
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tanıdan sonra radyoterapi alan larenks kanserli hastalarda nüks sonrası kurtarma cerrahisinin sağkalım üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada ilk tanı anında küratif radyoterapi ile tedavi edilen ve sonrasında rekürrens gelişen hastalarda kurtarma cerrahisinin sağkalım üzerine etkisininin ve sağkalım üzerine etki eden diğer faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2000 ve Ocak 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda, tanıdan sonra radyoterapi uygulanan larenks kanserli hastalarda gelişen nüks üzerine kurtarma cerrahileri uygulanan 42 hasta, maksimum 10; minimum 3 yıl takip süresiyle çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar nüks sonrası lezyon lokalizasyonuna göre, uygulanan cerrahi şekline göre ayrıştırıldı. Rekürrens sonrası uygulanan tedavi şekli ve uygulanan kurtarma cerrahisinin üç yıllık ve beş yıllık sağkalım oranları belirlendi. Kurtarma larenjektomi sonrası oluşan komplikasyonlar belirlenip komplikasyonların tedavi şekilleri de incelendi. Bulgular: Rekürrens sonrasında hastaların 5'inde lezyon tek bölgede lokalize iken, 37 hastada transglottik olarak saptanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 42 hastanın rekürrens sonrasında 8'ine kordektomi, 24'üne total larenjektomi, 10'una total larenjektomi ile birlikte boyun diseksiyonu yapıldı. Hastaların verileri değerlendirildiğinde, genel sağkalım %59,5; üç yıllık hastalıksız sağkalım %67,2; 5 yıllık hastalıksız sağkalım oranı %57,5 olarak saptandı. Genel rekürrens oranı ise %23,8 olarak bulundu. Tiroidektomi yapılanlarda ve tiroidektomi yapılmayanlarda 5 yıllık sağkalım sırasıyla %50,8; %30, rekürrens oranı sırasıyla %33,3; %6,6 olarak bulundu. Elektif selektif boyun diseksiyonu yapılanlarda ve elektif selektif boyun diseksiyonu yapılmayanlarda 5 yıllık sağkalım sırasıyla %26,7; %43,1, rekürrens oranları sırasıyla %30; %28 olarak tespit edildi. Sağkalım ve rekürrens açısından tüm bu ikili karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. Tek başına kurtarma total larenjektomi yapılan ve kurtarma total larenjektomi ile birlikte boyun diseksiyonu yapılan toplam 34 hastanın %64'ünde farengokütanöz fistül tespit edildi. Bunların %36,3'ü primer süturasyon veya günlük pansumanlarla, %54,5'i pektoral kas flebiyle, %9'u radial ön kol flebiyle onarımları yapıldı. Sonuç: Radyoterapi sonrasında kurtarma cerrahisi uygulanan larenks kanserli olgularda kurtarma cerrahisi sağkalım üzerine olumlu etki sağlamak ile birlikte yüksek oranda komplikasyon riskine sahip bir tedavi modalitesidir. Serimizde sınırlı hastada organ koruyucu cerrahi yapılmış olup total larenjektomi yapılan hastalarla benzer sağkalım ve cerrahi sonrası benzer rekürrens oranları tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Radyoterapi, rekürrens, kurtarma larenjektomi, organ koruyucu kurtarma larenjektomi

Cerrahi-kulak-burun-boğazLaringeal neoplazmlarLarinjektomi+4
Murat Volkan Çiftçi
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Larengofarengeal reflü hastalarında lansoprazol ve lansoprazol+domperidon tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Laringofarengeal reflü (LFR) tanısı ve patofizyolojisi hala tam olarak ortaya konulamamış bir hastalıktır. Tanıda altın standart olarak kabul edilen pH monitörizasyonunun uygulama zorluğu sebebiyle tanı amaçlı kullanılmasının hastalar tarafından reddedilmesi ve araştırmalar haricinde poliklinik şartlarında tanı yaklaşımları arasında yer almaması nedeniyle LFR tanısında daha pratik olan ve takiplerde kolaylıkla kullanılabilecek bir yönteme ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle ampirik olarak verilecek proton pompa inhibitörleri (PPİ) sonrası semptom ve bulguların değerlendirilmesi ve tedavi sonrası gelişmelerin tanıyı desteklemesi daha çok kullanılan bir tanı metodu haline gelmiştir. Bu çalışma ile LFR düşünülen hastaların semptom ve bulguları skorlandı. Tedavide iki farklı ampirik tedavi protokolü kullanılmış olup tedavinin 1. ve 3. ayında semptom ve bulgular tekrar skorlandı ve iki protokolün birbirlerine üstünlükleri karşılaştırıldı. Metod: Bozok Üversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Polikliniğine 2015 yılında başvuran ve klinik olarak Reflü Semptom indeksine göre LFR düşündüren hastalar larengofarengeal reflü şüphesi ile çalışmaya alındı. Bütün hastalara baş boyun muayenesi, nazal ve larengeal endoskopik muayene yapıldı. Videolaringoskopik muayene görüntüleri kaydedildi ve muayene sırasında saptanan bulgular Reflü Bulgu İndeksi olarak kayıt altına alındı. Çalışmaya RSİ≥ 13 ve RBİ ≥7 olan yaşları 18 ile 75 arasında degişen (ortalama yaş 50.6), 12'si erkek, 28'i kadın toplam 40 hasta alındı. Hastalar randomize olarak eşit iki guruba ayrıldı. Bir gruba yemekten yarım saat önce 2x1 şeklinde Lansoprazol 30 mg diğer gruba ise 2x1 şeklinde Lansoprazol 30 mg+ Domperidon 10 mg kombinasyonu verildi. Bu hastalara tedavi öncesi yapılan RSİ ve RBi puanlaması, endoskopik muayeneleri ve tedaviye yanıtları 1. ve 3. aydaki kontrollerinde tekrar değerlendirildi. Sonuç: Çalışmamız sonuçlarına göre her iki tedavi protokolünün tedavi öncesi ve 3. ay sonu değerleri karşılaştırıldığında PPi tedavisine prokinetik ajan eklenmesinin sadece PPi kullanılan hasta grubuna göre üstünlük sağlamadığı sonucuna ulaştık. Sonuç olarak bu çalışma ile RBi 7'nin, RSi 13'ün üzerinde olup antireflü tedaviden fayda gören hastalarda hem tanıyı kesinleştirmiş hem de RBİ ve RSİ' nin pratik geçerliliğini göstermiş olduk. Ayrıca bu skorlama sistemi ile gereksiz ilaç kullanımı önlenirken, poliklinik şartlarında kolaylıkla uygulanabilecek bir yöntem elde edilmiştir. Anahtar kelimeler: Gastroözefageal reflü, larengofarengeal reflü , proton pompa inhibitörü, öksürük, reflü semptom indeksi, reflü bulgu indeksi

Antiülser ajanlarAntiülser ajanlarBelirti ve semptomlar+6
İbrahim Akın
Yozgat Bozok University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koklear implant cerrahisinde reimplantasyon nedenleri

Amaç: Bu çalışma koklear implant cerrahisi sonrası reimplantasyon cerrahisi geçiren hastalarda bunun nedenlerini,hastaların sosyokültürel düzeyinin ve kullanılan cerrahi yöntemin reimplantasyon ile olan ilişkisini incelemek amacıyla yapıldı Gereç ve Yöntem:Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında koklear implant cerrahisi sonrası reimplantasyon ihtiyacı olan 62 hasta ile yine Gaziantep Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Kliniğinde koklear implant cerrahisi uygulanmış olup ama reimplantasyon ihtiyacı olmayan 62 hasta kontrol grubu olarak dahil edildi.Hasta verileri ve dosyaları retrospektif olarak incelendi.Uygulanmış cerrahis yöntemler gözden geçirildi..Hasta yakınlarına soru-cevap tarzında anket yöntemi ile sosyokültürel düzeyle ilişkili verilere ulaşıldı. Bulgular: Bu çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda opere edilmiş 1487 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Kliniğimizde 66 hastaya(%4.43) reimplantasyon cerrahisi uygulandı.Kontrol grubu ve reimplantasyon cerrahisi yapılan tüm hastaların annelerinin eğitim durumu,babalarının eğitim durumu incelendi.Ayrıca tüm hastaların gelir düzeyi ve yaşam alanı değerlendirildi.Reimplantasyon cerrahisi yapılan hastaların 58 tanesi (%93.4) Oblik açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknikle opere edilmişti. 4 tanesi (%6.6) düz açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknik ile opere edilmişti. Aynı marka ve model cihazlar göz önüne alındığında 994 hastaya oblik açı ile yerleştirme yöntemi dediğimiz cerrahi teknik ile operasyon yapılmış ve 58 inde (%5.8) reimplantasyon ihtiyacı olmuş.188 hastaya ise düz açıyla yerleştirme yöntemi ile operasyon yapılmış ve 4 ünde (%2.1) de reimplantasyon ihtiyacı olmuş. teknik değişikliğinden önceki reimplantasyon oranımız %5.8 iken yeni teknik ile bu oran %2.1 olarak tespit edilmiş. Sonuç:Düz açıyla yerleştirme yöntemi dediğimiz teknik ile reimplantasyon oranının önemli ölçüde azaldığı görüldü.Sosyoekonomik düzey yükseldikçe daha az oranda reimplantasyon ihtiyacı olduğu anlaşıldı. Anahtar Kelimeler: Reimplantasyon cerrahisi,düz açı ile yerleştirme yöntemi,ebeveyn eğitim durumu,yaşam alanı,gelir düzeyi

Ana-baba eğitimiCerrahi-kulak-burun-boğazKoklea hastalıkları+6
Abdulkerim Başaran
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Topikal olarak kullanılan antifungal ilaçların ototoksik yan etkilerininhistopatolojik olarak incelenmesi

Otomikozis tedavisinde kullanılan topikal antifungal ajanların ototoksik yan etkilerinin olup olmadığı hakkında yeterli veri mevcut değildir. Bu çalışmada tolnaftat,sulkonazol, bifonazol, nistatinin ototoksik etkileri 35 adet guinea pig'de incelendi. Bir grup hayvana da pozitif kontrol grubu olarak neomisin uygulandı. İlaçlar hayvanların sağ timpanik kavitelerine topikal olarak bir haftada üç kez uygulandı. Sol kulakları negatif kontrol grubu olarak değerlendirildi. Tedaviden 2 hafta sonra hayvanlar sakrifiye edilerek kohleaları ışın mikroskopisinde ve elektron mikroskopisinde incelendi. TUNEL boyaması yapılarak spiral limbus ve spiral gangliyondaki apopitotik hücre oranları belirlendi. Tolnaftat ve bifonazol uygulanan kulaklarda sulkonazol ve nistatin uygulananlara göre çok daha fazla sayıda apopitotik hücre tesbit edildi. Bu sonuçlar antifungal ajanların apopitozis yolunu kullanarak ototoksisiteye neden olabileceklerini, bu etkilerin sadece korti organında değil aynı zamanda spiral limbus ve spiral gangliyonda da gözlenebileceğini göstermektedir.

Gülay Güçlü
Manisa Celal Bayar University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntratimpanik olarak uygulanan 5-fluorourasil'in ototoksisitesinin deneysel olarak incelenmesi

Amaç: Kolesteatom tedavisinde krem formunun etkili olduğu bilinen 5-Fluorourasil'in solüsyon formunun intratimpanik uygulama ile ototoksisite oluşturup oluşturmadığının histopatolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 11 adet, ortalama 4 aylık ve 300-400 gr ağırlığında, erkek Wistar ratın sağ ve sol kulakları dahil edildi. Kontrol grubu(1. Grup) 4 rata pozitif kontrol olması amacıyla toksisitesi bilinen amikasin, çalışma grubu(2. Grup) 7 adet rata 5-Fluorourasil intratimpanik olarak uygulandı. Her iki grup ratların sağ kulağına ilaç uygulaması yapılıp sol kulağa işlem yapılmadı. Çalışma grubu, birer hafta ara ile tek doz, iki doz ve üç doz 5-Fluorourasil yapılarak 3 'e ayrıldı. Kontrol grubundaki ratlar amikasin uygulamasından 1 hafta sonra, çalışma grubundaki ratlar hedef doz yapıldıktan 1 hafta sonra sakrifiye edilerek kokleaları diseke edildi ve ışık mikroskopisi ve TUNEL yöntemi ile histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Amikasin grubu ve 5-Fluorourasil uygulanan iki grup arasında ışık mikroskopik bakıdaki parametreler değişkenlik göstermekle birlikte apoptoz açısından fark anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Stria vaskülaris kalınlığı arasındaki fark iki grup arasında anlamlı sonuçlanmıştır(p<0,05). 5-Fluorourasil grubunun kendi içindeki gruplandırmasında denek sayısı az olmakla birlikte apoptoz açısından anlamlı fark bulunmamıştır(p<0,05). Sonuç: Ratlarda intratimpanik olarak uygulanan 5-Fluorourasil'in hücresel değişikliğe sebep olmakla birlikte apoptoz değerlendirilerek yapılan histopatolojik incelemede ototoksik etkisi saptanmamıştır.

FlüorourasilHayvan deneyleriKolestatoma+4
Meltem Demirdağ Çevikkan
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türk müziği eğitimi alanlarda ses eğitiminin ses alanı ve ses kalitesi üzerine etkileri

Bu çalışmanın amacı Klasik Türk Müziği eğitiminin ses alanı ve kalitesi üzerine olan etkilerini incelemek ve bulguları Batı Müziği ile ilgili daha önceden yapılan çalışmalar ışığında değerlendirmektir. Çalışmaya Ege Üniversitesi Devlet Türk Müziği Konservatuarı 1. sınıfta olan 11 kişi, 2. sınıfta olan 9 kişi ve Celal Bayar Üniversitesi Türk Müziği korosundaki10 kişi alınmıştır. Deneklerin 8 aylık ses eğitimi öncesi ve sonrasında ses kayıtları alınmış, yarım ses hassasiyetle ses alanları belirlenip ses analiziyapılmıştır. Ses alanının 1. grupta 3 yarım ses (29'dan 32'ye), 2. grupta 2 yarım ses (30'dan 32'ye) ve 3. grupta 4,5 yarım ses (23'ten 28'e) genişlediği bulunmuştur. Ses eğitiminin, ses alanı daha dar olan amatör koroda daha fazla etkin olduğu, zaten geniş bir ses alanına sahip konservatuar grubunda ses alanınıgenişletmenin daha zor olduğu belirlenmiştir. Ses analizinde kullanılan jitter, shimmer, frekans tremor, amplitüd tremor, SDf, SD amplitüd değerlerinin konservatuar grubunda normal sınırlar içinde olduğu, ses eğitimi sonrası üç grupta da bütün parametrelerin anlamlı bir şekilde değiştiği görülmüştür. Sesin harmonik komponenti ile ilgili HNR, SNR, NNE gibi parametrelerin ses eğitimi sonrası üç grupta da anlamlı şekilde değiştiği, sesin algısal analizinde kullanılan kısıklık, solukluk, kabalık ve GRBAS skorlarının konservatuar grubunda ses eğitimi öncesi normal sınırla olduğu, ses eğitimi sonrası amatör koroda daha belirgin olacak şekilde üç grupta da anlamlı olarak düzeldiği belirlenmiştir. Eğitim sonrasında meydana gelen değişikliklerin gruplar arasında karşılaştırılmasında konservatuar 1. sınıf ve konservatuar 2. sınıf arasında anlamlı bir değişikliğin görülmediği; ancak, amatör koro ile konservatuar 1.sınıf ve konservatuar 2. sınıf karşılaştırıldığında 7 parametrede (amplitüd tremor, 107HNR, SNR, NNE, kısıklık, solukluk, GRBAS) anlamlı farklılığın görüldüğü tesbit edilmiştir. Cinsiyet, sigara, alkol, reflü, ameliyat, önceden alınan ses eğitimi gibi parametrelerin ses alanı ve ses kalitesi üzerinde herhangibir etkisinin bulunmadığı gösterilmiştir. Bizim araştırmamız Türk Müziği eğitimi ile ilgili olarak yapılan ilk çalışmadır. Sonuçlar önceki çalışmalarla mukayese edildiğinde, Türk Müziğinin de en az Batı Müziği eğitimi kadar ses kalitesinde artış sağladığı gösterilmişt

LarinjitSesSes analizi+3
Ayşe Karaoğullarından
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kepçe kulak deformitesi nedeniyle anterior skorlama ve posterior rolling tekniği kullanılan otoplasti olgularında objektif ve subjektif iyileşme oranlarının analizi

Aurikülanın konjenital ve akkiz deformitelerinin düzeltilmesi için yapılan işlemlere otoplasti adı verilmektedir. Kepçe kulak deformitesi baş ve boynun en sık görülen konjenital deformitesidir ve toplumdaki sıklığı yaklaşık olarak %5'tir. Kepçe kulak deformitesini düzeltmek için 200'den fazla otoplasti tekniği tanımlanmıştır. Hastanın yaşına, kıkırdağın kalınlığına ve esnekliğine, protrüzyonun derecesine göre uygun cerrahi yöntem seçilmelidir.Biz bu çalışmada tek cerrah tarafından anterior skorlama posterior rolling tekniği ile otoplasti ameliyatı uygulanan, Aralık 2008-Eylül 2010 tarihleri arasında opere edilmiş 18 hastanın 36 kulağına ait verileri değerlendirildik. Tüm olguların preoperatif, postoperatif 1. ay, 3. ay ve 1. yıl fizik muayenelerinde, auriküla-mastoid açı ve heliksten mastoide kadar olan uzaklıkları her iki auriküla için ayrı ayrı ölçüldü ve kaydedildi. Hastaların öznel olarak beğenileri VAS (vizuel analog skala) ile ölçüldü.Hastaların preoperatif auriküla-mastoid açı, auriküla-mastoid uzaklık değerleri ve VAS skorları, postoperatif 1. ay, 3. ay ve1. yıl auriküla-mastoid açı, auriküla-mastoid uzaklık değerleri ve VAS skorları ile karşılaştırıldığında tüm değerlerde istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı.Veriler anterior skorlama posterior rolling tekniğinin etkili, hasta memnuniyeti yüksek, komplikasyon oranı düşük bir yöntem olduğuna işaret etmektedir.

KulakKulak kıkırdakları
Esra Taşkıran
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Riluzol tedavisinin sisplatine bağlı olarak gelişen ototoksisiteden korunmadaki rolü

Bu çalışma, riluzol tedavisinin sisplatine bağlı olarak gelişen ototoksisiteden korunmadaki rolünü ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Kobaylar 8?erli 3 gruba ayrıldı ve tüm kobayların her iki kulağındaki işitsel beyin sapı cevap (İBC) eşikleri ilaç uygulama öncesinde tespit edildi. Tüm gruplara 3 gün süre ile 5 mg/kg sisplatin uygulandı. Sisplatin verilmeden 30 dk önce birinci gruba 2 cc serum fizyolojik, ikinci gruba ve üçüncü gruba sırasıyla 6 mg/ kg ve 8 mg/ kg riluzol hidroklorid, serum fizyolojik içinde 2cc?lik çözelti halinde uygulandı. Son ilaç uygulamasından 24 saat sonra kobayların İBC eşikleri tekrar değerlendirildi. Derin anestezi altında intrakardiyak kan alımını takiben bilateral temporal kemikler sakrifiye edildi. Sağ temporal kemikler transmisyon elektromikroskopik inceleme için ayrılırken, sol kohlea içi mebranöz labirent kısım ise biyokimyasal inceleme için saklandı. Tone burst 8 kHz uyaranda her iki kulakta ve sol kulakta click uyaranda riluzol hidroklorid verilen grupta, serum fizyolojik verilen gruba göre İBC eşiklerinde anlamlı düşüklük gözlendi. Tone burst 8 kHz uyaranda riluzol verilmeyen grupta istatiksel olarak anlamlı İBC eşik değişimleri görüldü. Transmisyon elektromikroskopik incelemede tüylü hücrelerde ve stria vaskülariste riluzol alan gruplarda, riluzol kullanılmayan gruba göre daha az dejeneratif bulgular gözlendi. İlaç öncesi ve ilaç sonrası İBC eşikleri açısından ikinci ve üçüncü grup arasında fark saptanmazken, üçüncü grupta hücreler belirgin olarak normale yakındı. İşitsel sinir liflerindeki dejeneratif bulgular üç grupta belirgin farklılık göstermedi. Malandialdehid (MDA) düzeyleri beklenilenilen aksine riluzol verilen grupta istatiksel açıdan yüksek saptandı ve bu durum çalışma için anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak riluzolun sisplatin ototoksisitesinde özellikle 8 kHz?da İBC eşikleri ve tüylü hücreler ve stria vaskülaris dejenerasyonu üzerinde koruyucu etkisi olduğu gözlendi. Ancak riluzolun oksidatif mekanizma üzerindeki etkileri, saptanan MDA değerleri ile desteklenemedi. Anahtar kelimeler: Riluzol, ototoksisite, sisplatin

OtotoksisiteRiluzolSisplatin+2
Selin Üstün Bezgin
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tonsillektomi sonrası kanamayı etkileyen olası risk faktörleri

Tonsillektomi sonrası kanama (TSK) hâlâ sık rastlanan ve yaşamı tehdit eden acil bir komplikasyondur. Kanamaya neden olan faktörlerin bilinmesi kanamayı engellemede yararlı olabilir. Bu çalışma ile kliniğimizde yapılan tonsillektomi sonrası meydana gelen kanama insidansını tespit ederek, bu komplikasyonun oluşumunda etken olan risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlandı. Ocak 2013-Aralık 2018 tarihleri arasında kliniğimizde tonsillektomi yapılıp TSK nedeniyle takip ve tedavi edilen hastaların tıbbi kayıtları geriye dönük incelendi. Hastaların tümü yaş, cinsiyet, uygulanan ameliyat yöntemi, preoperatif hemoglobin, trombosit, inr düzeyleri, kanamanın ciddiyeti, tonsil yatağında enfeksiyon varlığı açısından değerlendirildi. Toplam 776 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 11,7±12 olup bunların 624(%80,4)‟ü çocuk, 152(%19,6)‟si yetişkindi. TSK insidansı yetişkinlerde (%7,8), çocuklardan (%0,14) daha fazla görüldü . TSK olan vakaların operasyon nedeni, preoperatif hemoglobin, trombosit(plt), inr düzeyi, vakaların tonsil dereceleri (evre 0,1,2,3,4) ile anlamlı bir ilişki bulunamadı. Tonsillektomi sonrası ileri yaşta kanamanın artma ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır.

HemorajilerRisk faktörleriTonsillektomi+1
Ersin Akçam
Düzce University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Picibanil'in (OK-432) orta kulak ve koklea üzerine etkisi

İç kulak hastalıklarının intratimpanik tedavisine olan ilgi son yirmi yılda önemli ölçüde artmıştır. İntratimpanik tedaviler ile ilaçların sistemik yan etkilerinden kaçınılmış olunur ancak bu ilaçların lokal uygulanmasıyla da görülebilecek ototoksisiteye karşı dikkatli olunmalıdır. Picibanil (OK-432) klinikte, malign hastalıklarda sistemik veya lokal olarak adjuvan tedavi ajanı olarak kullanılırken sklerozan etkisi nedeniyle de lenfatik malformasyonlarda ve kistik lezyonlarda kullanılmaktadır. OK-432 ile ilgili literatürde çeşitli kullanım yerleriyle ilgili birçok çalışma olmasına rağmen orta kulak ve koklea üzerindeki etkileri hakkında İngilizce literatürde yapılmış bir çalışmaya rastlanılmadı. Bu çalışma ile OK-432'nin kulakta lokal kullanımı ile kulak üzerindeki histopatolojik etkileri ve ototoksisitesi araştırılmıştır. Çalışmaya 40 tane guine pig alınmış ve bunlar rastgele beşerli sekiz gruba ayrılmıştır. Grupların dördü çalışma, dördü kontrol grubudur. Çalışma gruplarında intratimpanik OK-432 (1 KE 0,1 ml) enjeksiyonu, iki gruba bir enjeksiyon diğer iki gruba ise üç enjeksiyon şeklinde yapılmıştır. Bir ve üç kez enjeksiyon yapılan çalışma gruplarından biri bir hafta sonra, diğeri ise bir ay sonra sakrifiye edildi. Kontrol gruplarına da çalışma gruplarıyla aynı miktar, süre ve sıklıkta serum fizyolojik enjeksiyonu yapılmıştır. OK-432'nin etkileri elektrofizyolojik testler ve histopatolojik bulgular ile değerlendirilmiştir. Çalışma grupları, kontrol grupları ve kendi aralarında karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda OK-432'nin intratimpanik kullanımı ile kısa dönemde orta kulakta önemli bir değişiklik görülmezken koklea üzerinde mikroskobik düzeyde dejenerasyon saptandı. Elektrofizyolojik testler ile de işitme kaybının erken bulguları görülmüş olup ototoksik etkileri görüldü. Çalışmamız, çeşitli endikasyonlar için lokal olarak kullanımı da mevcut olan OK-432'nin bazı orta kulak ve iç kulak hastalıklarında intratimpanik tedavi ajanı olarak kullanımı ile ilgili çalışmalara öncülük edebilir.

KokleaOrta kulakOtotoksisite+2
Hatice Hazan Sönmez
Fırat University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Tip II diabetes mellitus hastalarında uyarılmış otoakustik emisyonlar ve kontralateral supresyon testi ile işitme sisteminin değerlendirilmesi

Tip II DM'de olivokoklear eferentlerin fonksiyonları hakkında bilgi olmaması ve literatürde Tip I DM'de MOK fonksiyonlarında azalma bildilmesi üzerine bu çalışma planlanmıştır. Tip II DM tanısı almış, otoskopik muayeneleri normal, odyogramlarında SSO'ları 30 dB'den daha iyi olan 40- 60 yaş arası 50 hasta ile benzer yaş ve cins dağılımına sahip 51 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Gruplar odyogram, TUOAE, DPOAE ve TUOAE testi ile KLS ölçümü değerleri karşılaştırıldı. OAE test ölçümleri KLS testi yapabilen ILO 292 Versiyon 6 modeli OAE cihazı ile binaural olarak yapılmıştır.Tip II DM hastalarının odyogram eşikleri tüm frekanslarda kontrole göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur(p<0,05). TUOAE testinde 1000 Hz amplitüdleri, DPOAE testinde 1500, 2000, 3000, 4000, 6000 Hz SGO amplitüdleri kontrollere göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur(p<0,05). TUOAE ve DPOAE testleri yaş ve cinsiyetten etkilenmektedir.KLS testinde Tip II DM ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Tip II DM'nin işitme sistemi üzerindeki patolojik etkileri ağırlıklı olarak koklea seviyesinde olup dış tüy hücresi fonksiyonlarını etkilemektedir. Bu durum odyogram eşiklerinde yükselme ve emisyon kaybıyla sonuçlanmaktadır. DPOAE testi koklear hasara TUOAE testinden daha hassas olup Tip II DM'de DPOAE testleri erken dönemde etkilenmektedir. Bu çalışmadaTip II DM'de MOK sistemin etkilendiğine dair veri bulunamamıştır.Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, medial olivokoklear sistem, kontralateral supresyon, otoakustik emisyon, işitme

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Koklea+3
Hayriye Karabulut
Gazi University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Astımlı hastalarda sinonazal patolojilerin değerlendirilmesi

3. ÖZETAstıma bağlı maliyet tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir yeroluşturmaktadır. Astımın yeterince kontrol altına alınamamasına bağlı olarak gelişen acilebaşvuru ve hastaneye yatışlar maliyeti arttırıcı en önemli nedenlerdir. Özellikle gelişmekteolan ülkelerde ilaç seçiminde maliyet çok önemli bir etken olduğundan ülkemizde böyle birçalışmaya ihtiyaç vardır.Astım, günümüzde çocuklarda ve yetişkinlerde en sık rastlanan kronik hastalıklardanbiridir. Astım tedavisinde konsensus raporlarıyla belirlenen düzenlemelere ve bununuygulanmasına rağmen bazı hasta gruplarında tedavi başarısızlığı ile karşılaşıldığıgörülmektedir. Bu gruptaki hastaların bir bölümünde sinüs patolojileri, nazal polip gibi üstsolunum yoluna ait patolojilerin saptanması ve bu patolojilerin tedavisi sonucunda astımın datedavisinin sağlanması, astım tanısı alan hastalarda ve özellikle tedaviye dirençli olgularda,eşlik eden patolojilerin araştırılması gerekliliğini ortaya koymaktadır.Amaç: Astımlı hastalarda sinonazal patolojiler hastalığın atak sıklığını ve şiddetinietkilemektedir. Amacımız bölgemizdeki astımlı hastalarda sinonazal patolojileri ve sıklığınıtespit ederek astımlı hastalarda atak sıklığını azaltacak önlemlere yardımcı olabilmektir. Bunuda, astımlı hastalarda sinonazal patolojilerin sıklığını ve tipini klinik şikayetlere, anteriorrinoskopik bulgulara, nasal endoskopik bulgulara, allerjik testlere (nasal smear, ECP(Eozinofilik katyonik protein), total ve spesifik IgE), sinüs grafisi ve bilgisayarlı paranazaltomografi görüntülerine dayandırarak değerlendirmeyi amaçladık.Yöntem: Bu çalışmaya Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniğindeastım tanısı ile takipli 28'i kadın ve 22'si erkek toplam 50 tane hasta alındı. Yaşları 15-60arasında değişen sinonazal şikayetlerle başvuran hastalarımızı anterior rinoskopik bulguları,nazal endoskopik bulguları, Water's grafileri ve paranazal tomografilerindeki anatomikvaryasyonlarını araştırarak, nazal smear, ECP, serum Total ve spesifik IgE düzeylerinebakılarak, allerjik parametreler sonucu atopik ve atopik olmayan hasta grubu olarak ikiyeayırdık ve sonuçlarımızı literatürler ile karşılaştırdık.Bulgular: Çalışma gruplarımızdaki hastalarda hapşırma %72, öksürük %70, boğazda gıcıklıkhissi %70, boğaz ağrısı %68, baş ağrısı %68, tat alma bozuklukları %12 ve anosmi %4oranlarında gözlenmiştir. Burun tıkanıklığı şikayeti %64 ve postnazal akıntı %46 oranlarındatespit edildi. Cinsiyetler arasında burun tıkanıklığı ve atopisi olan ve olmayan hastalardakiboğaz ağrısı dışında diğer semptomların görülme oranı bakımından istastik olarak anlamlıfark bulunmamıştır5Atopik olmayan hastalarda %14.63 oranında, atopisi olan hastalarda ise %22.22oranında polip görüldü. Astımlı hastalarımızın %50'sinde Water's grafisi ile patoloji tespitedilirken bu oran PNS BT ile %60 bulunmuştur. Çalışmamızda sinüs patolojileri en sıkmaksiller bölgeyi tutmaktadır.Sonuç: Astımlı hastalardaki sinonazal patolojiler tedavi edildiği takdirde astımın tedavisikolaylaşıp, hastanın yaşam standardında belirgin iyileşme sağlandığından, sinonazalpatolojilerin tanısını çok önemli görmekteyiz. Özellikle hastalığın kontrolünde güçlük çekilenastımlı olgularda olası sinüs patolojilerinin saptanması için sinüs tomografisi çekilmesigerektiğini düşünmekteyiz.Endoskopi ve BT birbirlerini tamamlayıcı tetkikler olduğunu ve endoskopi ilepatolojinin natürü, tomografi ile de yayılımı tespit edilip değerlendirilebilir. Bu çalışmada,nazal endoskopi orta konka patolojileri ve nazal kavite yapılarını belirlemede genel olarak iyibir test olmasına karşın, bilgisayarlı tomografi ile birlikte sinonazal patolojilerindeğerlendirilmesinin en doğru olan yaklaşım olacağı kanısındayız. Sonuç olarak, burunboşluğunun incelenmesinde endoskopik yöntem, poliklinik şartlarında ve topikal anesteziuygulamadan da, özellikle nazal sekresyonlar, orta meatus ve lateral nazal duvarındeğerlendirilmesine klasik anterior rinoskopiden daha fazla tanısal değer taşımaktadır.Allerji yönünden şüphelenilen astım hastalarında, rutin incelemelerin yanında allerjiyeyönelik parametrelerin de araştırılmasının hastalığın etyopatogenezine ve tedavi planlamasınabüyük bir katkı sağlayacağını ve böylelikle allerji tespit edilen hastalarda normal tedaviyeilaveten allerjiye yönelik yapılacak bir tedavide başarı oranının yüzdesini arttıracağınıdüşünmekteyiz.Çalışmamız sonucunda, hastaların anatomik varyasyonlarının sayısının artmasının ohastanın o taraftaki ortalama opasifite skorunu arttırmadığı sonucuna vardık. Yine yaptığımızçalışmada hastaların toplam anatomik varyasyon sayılarında bir artış saptamadık ve literatürleuyumlu olduğunu gördük.6

Yunus Feyyat Sakin
Fırat University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal polipoziste interlökin 16 seviyesi

Nazal polipozis; tomografik ve endoskopik değerlendirmeler ile tanısı konulan, kronik inflamatuar bir hastalıktır. Hastalığın karmaşık doğası ve etyopatogenezin sınırlı anlaşılmış olması, doğru bir şekilde tedavisini güçleştirmekte ve bu yüzden nüksler sıklıkla görülmektedir.Nazal polipozis histopatolojisinde en önemli faktör doku eozinofilisidir. Doku eozinofilisinin patogenezi, kompleks immünolojik mekanizmalarla açıklanılmaya çalışılmışsa da günümüzde halen tam olarak aydınlatılamamıştır.Literatürdeki birçok inflamatuar hastalıkla ilişkisi saptanmış olan interlökin 16; hem eozinofillerin kemotaksisinden, hem de inflamasyonda diğer hücreler ile etkileşimden sorumlu önemli bir medyatördür. Literatürde İL-16 ve nazal polipozis ilişkisini gösteren sadece bir çalışma bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı; NP'li olgulardaki serum İL-16 düzeyinin araştırılarak, doku eozinofilisi ve yaşam kalitesi ile olan ilişkisini ortaya koymaktır.Astım, alerjik, inflamatuar, granulomatöz hastalık hikayesi bulunmayan ve en az 8 hafta sistemik veya lokal medikal tedavi almamış 17 nazal polipozis hastası bu çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubu ise astım, alerjik, inflamatuar ve granulomatöz hastalık hikayesi olmayan septum deviasyonu, konka bulloza ve/veya alt konka hipertrofisi nedeniyle nazal cerrahi planlanan 10 hasta tarafından oluşturulmuştur.Sonuç olarak; nazal polipozis hastalarında, kontrol grubuna göre anlamlı olarak serum İL-16 seviyesinin yükseldiği tespit edilmiştir. Ayrıca nazal polipozisteki doku eozinofilisi kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Ancak doku eozinofilisi ile serum İL-16 seviyeleri arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Nazal polipozis etyopatogenezinde, karmaşık immünolojik mekanizmalar içinde yer alan inflamatuar sitokinlere ilave olarak İL-16'nın da önemli bir rolü olduğu kanısına varılmıştır.

Kemal Keseroğlu
Gazi University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Probiyotik kullanımının ovalbuminle oluşturulan alerjik rinit üzerindeki etkilerinin anne ve yavru ratlarda incelenmesi

Amaç: Bu çalışma probiyotik kullanımının hem alerjik rinit semptomları üzerindeki direkt etkisini, hem de gebelikte probiyotik kullanımının yavrularda oluşabilecek alerjik rinit semptomları üzerindeki etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: 8 adet dişi rat 4'erli 2 gruba ayrıldı. Her iki gruba da ovalbumin ile sensitizasyon yapılarak alerjik rinit modeli oluşturuldu. Deney grubuna sensitizasyon işleminden 1 hafta öncesinden başlamak üzere, günlük 1*10 CFU Bacillus clausii sporu içeren solüsyon hayvanların içme suyuna eklendi. Kontrol grubuna ise normal içme suyu verildi. Hayvanların 1, 14, 21 ve 22. günlerde hapşırma, burun kaşıma hareketi ve burun akıntısı miktarı değerlendirilerek iki grup arasındaki farklar kaydedildi. Daha sonra 2 erkek rat deney ve kontrol grubuna eklendi ve 21 gün sonra 28 adet yavru elde edildi. Elde edilen yavrular 2. ay sonunda 7'şerli 4 gruba ayrıldı ve ovalbumin kullanılarak alerjik rinit modeli oluşturuldu. Bu 4 gruptan 2'sinin içme suyuna probiyotik eklendi, 2'sinin içme suyuna eklenmedi. Bu 4 gruptaki ratlarda 1, 14, 21 ve 22. gündeki alerjik rinit semptomları kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda probiyotik alan gruplarda hapşırma ve burun kaşıma hareketi sayısının probiyotik almayan gruplara göre anlamlı şekilde daha az olduğu görüldü (p<0,003). vii Yavru ratlarda annenin probiyotik kullanıp kullanmamasının anlamlı farklılık oluşturmadığı görüldü. (p>0,05). Yavru ratlarda da probiyotik alan grupta, almayan gruba göre alerjik rinit semptomlarının daha az olduğu görüldü (p<0,003). Sonuç: Çalışmamız ratlarda oluşturulan alerjik rinit deney modelinde probiyotik kullanımının alerjik rinit semptomlarını azalttığını gösterdi. Fakat gebelik öncesinde ve gebelik sırasında probiyotik verilen ve verilmeyen anne ratların yavrularında, alerjik rinit semptomlarında anlamlı fark olmadığı görüldü.

Akif Samet Geçer
Bolu Abant İzzet Baysal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal polipli hastalarda dinamik tiyol / disülfid homeostazı ve sigaranın homeostaz parametreleri üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı nazal polipli hastalarda bir oksidatif stres belirteci olarak dinamik tiyol/disülfid homeostazı ve nazal polipli hastalarda sigaranın homeostaz parametreleri üzerine etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza nazal polipli 40 hasta ve 36 sağlıklı gönüllü birey dahil edildi. Hasta grubu kendi içerisinde 20'si sigara içen ve 20'si sigara içmeyen hasta olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm katılımcıların serum örneklerinde tiyol-disülfit homeostazisi parametreleri Erel ve Neşelioğlu tarafından geliştirilen yeni otomatik ölçme yöntemi ile analiz edildi ve gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Tiyol/disülfid homeostazına ilişkin her bir parametre native tiyol (SH), total tiyol (ToSH), disülfid (SS), SS/SH%, SH/ToSH% ve SS/ToSH% ayrı ayrı değerlendirildi. Gruplar arasında tiyol-disülfid dengesine ilişkin belirteçler bakımından belirgin anlamlı farklılıklar saptandı. Nazal polipli hastalarda Total Tiyol (ToSH) µmol/L (p=0,005; p<0,01), Nativ Tiyol (SH) µmol/L (p=0,001; p<0,01) ve SH/ToSH % seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunurken, Disülfid (SS) (p=0,001; p<0,01), SS/NT % (p=0,001; p<0,01) ve SS/ToSH % seviyeleri ise kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. (p=0,001; p<0,01) Sonuç: Tiyol/ disülfid homeostazının nazal polipli hastalarda native tiyol oksidasyonunun bir sonucu olarak disülfid oluşumuna doğru kaydığı gösterilmiştir. Tiyol/disülfid homeostazı parametreleri nazal polipte yeni oksidatif stres belirteçleri olarak kullanılabilir. Nazal polip tedavisinde antioksidan tedavi eklemenin ne kadar etkili olabileceği, tedavi modalitelerini değiştirip değiştirmeyeceğini, cerrahinin mutlak üstünlüğünü kırıp kıramayacağını öğrenmek için daha geniş klinik çalışma ve gözleme ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Nazal polip, Oksidatif stres, Tiyol/disülfid homeostazı

DisülfitlerHomeostazNazal polipler+4
Tuğba Bayatkara
Bolu Abant İzzet Baysal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Idiopatik ani işitme kayıplarında steroid tedavisi ile steroid ve hiperbarik oksijen kombine tedavisinin karşılaştırılması

Amaç: İdiopatik ani işitme kaybında (AİK) etkinliği kanıtlanmış tek ilaç steroidler olmakla beraber son yıllarda yapılan çalışmalarda hiperbarik oksijen tedavisinin (HBOT) de faydalı olabileceğine yönelik birçok çalışma mevcuttur. Bu çalışmada AİK hastalarında sadece steroid tedavisi ile steroid tedavisine HBOT eklenen hastaların tedaviye yanıtları karşılaştırıldı. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız retrospektif olup Ocak 2010 - Nisan 2017 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları polikliniğine başvuran ve kliniğimizde ani işitme kaybı nedeniyle yatarak tedavi edilen 85 hasta ile yapıldı. Bu çalışmamıza 3 gün içinde meydana gelen en az 3 ardışık frekansı tutan en az 30 dB SNİK olan 16-76 yaş arası hastalar çalışmaya dahil edildi. İşitme kaybının başlangıcı ile tedaviye başlama zamanı arasında 1 aydan fazla sürenin olmamasına dikkat edildi. İdiyopatik AİK dışında kalan (AİK geçiren kulakta daha önce operasyon ve akut veya kronik otitis media öyküsünün olması, ototoksisite, retrokoklear patoloji, perilenf fistülü, akustik travma vb..) hastalar, pediatrik hastalar, önceden bilinen Meniere hastalığı olanlar çalışmaya dahil edilmedi. İşitme kayıpları 500, 1000, 2000, 4000 Hz frekanstaki ortalama saf ses eşiklerine göre; Hafif (26-40 dB), orta (41-55 dB), orta-ileri (56-70 dB), ileri (71-90 dB) ve total veya çok ileri (91 dB ve üstü) olarak sınıflandırıldı. Hastalar, saf ses odyogram tipine göre; Düz tip (en iyi ve en kötü işitme eşikleri arasında 20 dB'den fazla fark olmayan işitme kayıpları), yükselen (250-500 Hz. frekansları tutan işitme kayıpları), alçalan (4000-8000 Hz. frekansları tutan işitme kayıpları) ve diğer tip olarak dört gruba ayrıldı. Çalışmamızda hastalar aldıkları tedaviye göre 2 gruba ayrıldı. Sadece steroid tedavisi alan hastalar steroid tedavi grubu, steroide ek olarak hiperbarik oksijen tedavisi(HBOT) alan hastalar steroid tedavi+HBOT grubu olarak gruplandırıldı. İlk grupta 42 hasta ikinci grupta 43 hasta yer aldı. Saf ses ortalaması(SSO) 500 Hz, 1000 Hz ve 2000 Hz'deki saf ses eşik seviyelerinin ortalaması kabul edildi. Tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde Siegel kriterleri kullanıldı. Bulgular: Grupların tedaviye yanıtının değerlendirilmesinde tam iyileşme, parsiyel iyileşme, zayıf iyileşme şeklinde tedaviye yanıtın olduğu ve iyileşme yok şeklinde tedaviye yanıtın olmadığı değerlendirmede steroid grubunda 42 hastadan 24 hasta tedaviye yanıt vermiş 18 hasta tedaviye yanıt vermemiştir. Steroid + HBOT grubunda 43 hastadan 20 hasta tedaviye yanıt vermiş 23 hasta tedaviye yanıt vermemiştir. Yates düzeltmeli ki-kare testiyle yaptığımız istatistik sonucuna göre hastalık gruplarıyla tedaviye yanıt verme arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır (P =0.445). Sonuç: Bizim çalışmamızda HBOT, primer tedavi olarak steroid tedavisiyle kombine olarak verilmiş olup, HBOT ve steroid kombine tedavisiyle sadece sistemik steroid tedavisinin karşılaştırılması esasına dayandı. Çalışmamızda sadece steroid tedavisi verdiğimiz grupta 42 hastanın 24 tanesi tedaviye yanıt vermiş olup 18 hasta da tedaviye yanıt vermemiştir. HBOT ve steroid kombine tedavisi verdiğimiz gruptaki 43 hastanın 20 tanesi tedaviye yanıt vermiş olup 23 hasta da tedaviye yanıt vermemiştir. Çalışmamızda ki-kare testine göre p değeri 0,445 bulunmuş olup bu iki tedavi grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Yaptığımız çalışmada her ne kadar HBOT tedavisi etkisiz gibi görünse de literatürde HBOT' un etkili olduğu çok sayıda çalışma mevcut olup AİK tanısıyla takip edilen her hastaya HBOT tedavisi hakkında bilgi verilip primer tedavide veya kurtarma tedavisinde kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Ani İşitme Kaybı, Hiperbarik Oksijen Tedavisi, Steroid Tedavisi

Hiperbarik oksijenasyonKulak hastalıklarıSteroidler+4
Erhan Filizcan
Dicle University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adenoidektomi,tonsillektomi veya adenotonsillektomi yapılan hastalarda serum IGF-1 (İnsülin Like Growth Faktör 1), IGFBP-3 (İnsülin Like Growth Faktör Bağlayıcı pProtein 3) ve GH (Growth Hormon) düzeyleri

Kulak Burun Boğaz (K.B.B), pratiğinde en sık yapılan operasyon olan adenotonsillektominin, ameliyat sonrası kişide oluşturacağı olumlu ve olumsuz etkilerin iyi bir şekilde ortaya konması gereklidir. Söz konusu ameliyattan sonra çocuklarda büyüme ve gelişmenin hızlandığı pratikte çok iyi bilinmesine rağmen teorik olarak bu konuda yapılan çalışmalar az sayıdadır.Bu çalışmanın amacı değişik nedenlerle adenotonsillektomi yapılmış hastalarda, ameliyat sonrası 6 aylık süreçte, büyüme ve gelişmenin hormonal göstergesi olan IGF-1 (İnsülin like growth faktör 1), IGFBP-3 (İnsülin like growth faktör bağlayıcı protein 3) ve GH (Growth Hormon) değerlerini ameliyat öncesi değerler ile karşılaştırmaktır.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi K.B.B. Kliniği'nde Ocak 2006- Temmuz 2006 tarihleri arasında adenoid vejetasyon, kronik tonsillit ve hipertrofik tonsil nedeni ile opere edilen 50 hasta çalışmaya alınmıştır.Tüm hastaların anamnez ve bulguları kaydedildikten sonra, ameliyat öncesi IGF-1, IGFBP-3 ve GH değerleri tayini için kan alındı, boy ve kiloları kaydedildi. Ameliyattan sonra 6 ay sonrasında hastalar kontrole çağrılarak tekrar IGF-1, IGFBP-3 ve GH değerleri tayini için kan alındı, boy ve kiloları ölçülerek kaydedildi. Boy ve kilo açısından çalışma grubu, benzer yaş grubundaki tonsil ve adenoid hastalığı ve kronik bir hastalığı olmayan sağlıklı bireylerle karşılaştırıldı.Çalışma grubunda kilolar daha düşük iken boy açısından fark yoktu. Çalışmada post op IGF-1, IGFBP-3 ve GH düzeylerinin cinsiyet, yaş, kilo, boy gibi değişkenin üzerindeki etkileri değerlendirildi. Hemen hemen tüm değişkenlerde ameliyat öncesine göre ameliyat sonrasında hormon seviyesinde artış tespit edildi.

Aydın Degirmenci
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyarbakır il ve ilçe merkezlerindeki ilköğretim ve kreş çocuklarında efüzyonlu otitis media prevalansı ve risk faktörleri

Efüzyonlu otitis media (EOM), akut enfeksiyon belirti ve bulguları olmaksızın sağlam kulak zarı arkasındaki orta kulak boşluğu ve mastoid hücre sisteminde sıvı birikmesine yol açan, orta kulak mukozasının enflamasyonudur. EOM oluşumunda rol oynayan önemli üç etyolojik neden; enfeksiyon, enflamasyon ve orta kulağın havalanma bozukluğudur.Fizik muayene, Otoskopi ve timpanometri ile değerlendirilen, 1763 çocuğun 256 `sına (%14.5) EOM teşhisi konuldu.118 olguda (%46.01) bilateral EOM tespit edilirken,89'u sol 49'u sağ olmak üzere toplam 138 olguda (%53.9) unilateral EOM tespit edilmiştir. Çalışmaya katılan çocukların 863'ü kız ve 900'ü erkektir. EOM tespit edilen kız çocuklarının sayısı 119 (% 46), EOM teşhisi konulan erkek çocuk sayısı ise 137'dir(%53). Çalışmamızda il merkezinde bulunan 4 ilköğretim okulu ve çevre ilçelerdeki 13 ilköğretim okulu ve il merkezinde 3 anaokul seçildi. Çevre ilköğretim okullarındaki 550 ilköğretim 1.sınıf öğrencisinden 90 öğrencide (%16.3) EOM saptanmıştır. İl merkezindeki ilköğretim okullarındaki 718 ilköğretim 1. sınıf öğrencisinden 91 öğrencide (%12.6) EOM saptanmıştır. İl merkezindeki anaokullardaki 495 anaokul öğrencisinden 75 öğrencide (%15.2) EOM saptanmıştır. EOM prevalansı, allerji ve pasif sigara içimi ile ilişkili bulundu. EOM prevalansının cinsiyet, yaş, kreşte bulunma, sosyoekonomik durum ile anlamlı ilişkisi tespit edilmemiştir.Sonuç olarak; yaygınlığı, olası sekel ve komplikasyonların ciddiyeti ve hastalığın sinsi şekilde ilerleyişi düşünüldüğünde 1.basamak sağlık hizmetlerinde tarama yapabilecek ekipman bulundurulmalıdır. Özellikle kreş ve erken ilköğretim çağındaki çocukların rutin olarak KBB hekimi veya pnömatik otoskopi, timpanometri konusunda eğitilmiş pediatrist veya pratisyen hekimler tarafından değerlendirilmeleri zorunlu hale getirilmelidir.

Akustik impedans testleriDiyarbakırKulak hastalıkları+3
Recep Güzel
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt konka hipertrofilerilerinde radyofrekans uygulamasının, etkinliğinin, rinomanometrik olarak incelenmesi

Bu çalışmada amacımız; alt konka hipertrofilerinde radyofrekans ile ablasyon öncesi ve sonrası nazal tıkanıklık semptomlarını vizüel analog skala ile değerlendirmek, nazal pasaj değişikliklerini ameliyat öncesi ve sonrası rinometri ile incelemektir.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB polikliniğine Şubat 2007 ? Ocak 2010 tarihleri arasında başvuran 30 hasta çalışmamıza dâhil edildi. Hastaların yaş aralığı 23?35 arasında olmakla birlikte ortalama 28.2 idi. Hastalara lokal aneztezi altında alt konkaya radyofrekans termal ablasyon uygulandı. Objektif değerlendirme amacıyla hastalara RF uygulama öncesi ve 8 hafta sonrası anterior rinomanometri yapıldı. Vizüel analog skala ile hastalara semptomlardaki düzelmeler saptanarak istatiksel olarak yorumlanmıştır. Elde edilen verilerle alt konkanın radyofrekans ile tedavisinin etkinliği değerlendirilmiştir.Yapılan değerlendirmede; görsel analog skala ile nazal obstrüksiyonu içeren semptom skorunda ve rinomanometri ile nazal açıklık değerlerinde preoperatif ve postoperatif değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptanmıştır.Sonuç olarak uygulama kolaylığı ve minimal invaziv özelliği dolayısıyla alt konka hipertrofilerine bağlı burun tıkanıklıklarının azaltılmasında güncel olan radyofrekans termal ablasyon tedavisi hem objektif hemde subjektif olarak değerlendirilmiş. Bu uygulamanın etkin ve güvenilir olduğu ortaya konmuştur.

RadyofrekansRinomanometri
Haluk Bilek
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adenoidektomi /adenotonsillektomi öncesi ve sonrası dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı adenoidektomi ya da adenotonsillektomi yapılması planlanan hastalarda dikkat eksikliği, hiperaktivite ve impulsivite gibi davranışsal problemlerin belirlenmesi ve cerrahinin bu davranış problemlerine olan etkisinin incelenmesidir.Materyal ve Metod: Bu prospektif çalışmaya Ocak 2010 ile Mayıs 2011 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB servisinde klinik ve anamnezine dayanılarak tanı konulup operasyona hazırlanan, adenoid veya adenotonsil hipertrofisi nedeniyle obstruktif semptomları olan 63 hasta (29 kız, 34 erkek) dahil edilmiştir. Yaş aralığı 4-13 arasında seçilmiştir. Kontrol grubu 33 (18 kız, 17 erkek) sağlıklı çocuktan oluşturuldu. Hasta ebeveynlerine preoperatif dönemde DSM-IV Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tanı kriterlerinden modifiye edilmiş 20 soruluk anket formu doldurtulmuştur. Hastalara adenoidektomi veya adenotonsillektomi operasyonu uygulanmıştır. Ebeveynler tarafından postoperatif 2-15. ayda anket formu tekrar doldurulmuştur.Bulgular: Onbeş hastaya adenoid hipertrofisi nedeniyle adenoidektomi, 13 hastaya kronik adenotonsil hipertrofisi nedeniyle adenotonsillektomi ve kalan 35 hastaya kronik tonsillit veya reküren tonsillitle birlikte adenoid hipertrofisi olması nedeniyle adenotonsillektomi yapılmıştır. Hastalar preoperatif ve postoperatif olarak dikkat eksikliği, hiperaktivite ve impulsivite açısından karşılaştırıldı ve istatiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p=0.000). Hasta grubu ve kontrol grubu arasında preoperatif veriler açısından anlamlı fark tespit edildi (p=0.000). Hasta grupu postoperatif veriler açısından kontrol grubuyla karşılaştırıldı ve anlamlı fark elde edildi (p<0.05).Sonuç: Adenotonsil hipertrofisine bağlı obstruksiyon bulguları olan çocuklarda dikkat eksikliği, hiperaktivite ve impulsivite gibi davranışsal problemler sık görülmektedir. Adenotonsillektomi operasyonu ile bu davranışsal problemlerde gerileme görülmektedir.

AdenoidektomiCerrahi-kulak-burun-boğazHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+1
Muhammed Ayral
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ani işitme kayıplı hastalarda immunolojik ve viral faktörlerin etyolojideki önemi

ÖZETBu çalışma ani işitme kaybı etiyolojisinde viral ve immunolojik faktörlerin rolünü araştırmak için yapıldı. Prospektif, plasebo kontrollu bir çalışmadır.Çalışmaya Ocak 2010 ile Kasım 2011 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB polikliniğine Ani İşitme kaybı şikayeti ile başvuran 40 hasta(32 si erkek 8 i bayan; En büyük yas 72, en küçük yas 9 idi ve ortalama yaş 36,4 ) ile sağlıklı 40 kontrol vakası (28 i erkek 12 si bayan, büyük yaş 81,en küçük yaş 6 ve ortalama yaş 36 )dahil edildi.Ani işitme kayıplı (AİK) hastalarda ve kontrol grubunda viral (Hbs Ag, Anti-Hbs, CMV-IgM, CMV-IgG,, Rubella-IgM, Rubella-lgG, Ebstein-Barr Virüs-lgM, EBV-IgG, Herpes Simplex Virü 1-lgM, HSV-IgG, HSV2-lgM, HSV2-IgG, Mumps-lgG,Mumps İgM,anti-HIV) ve immünolojik (Antinükleer antikor, Anti ds-DNA, Antikardiolipi-lgM, Antikardiolipin-lgG, ASO, CRP, RF, IgG, IgM, C3, C4) markerler incelendi.Sonuçlar: Ani işitme kayıplı hastaların 26 sı sağ kulak 14 ü sol kulak etkilenmişti. Her iki grup kendi arasında karşılaştırıldı. Ani işitme kayıplı hastaların işitme kaybı ortalaması 69,82 idi (42db ile 113db arasında). Kesikli değişkenler çarpraz tablolar haline dönüştürülerek Yates düzeltmeli Khi-Kare testi ile analiz edildi.Yapılan istatistiksel analizler sonucunda, viral etkenler gözününe alındığında, her iki grupta da anlamlı bir fark saptanmadı. İmmünolojik markerlerden C4 ortalama değerleri her iki grupta da normal sınırlar içerisinde seyretmesine rağmen; hasta grubunun ortalama değerleri, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında daha düşük bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır.Elde edilen bu veriler ve analizler doğrultusunda hasta grubunda düşük C4 değerleri AİK etyopatogenezinde inflamatuar ve immün mekanizmaların rol alabileceğini düşündürmüştür. Bununla beraber Ani işitme kayıplı hastalarla sağlıklı bireyler arasında yaptığımız viral ve immunolojik faktörlerin serum değerlerin de önemli bir fark bulunmamıştır.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Ani işitme kaybı, sensorinöral işitme kaybı, etyoloji,viral enfeksiyon,immunolojik faktörler

EtyolojiVirüs hastalıklarıİmmünolojik faktörler+3
Serkan Dedeoğlu
Dicle University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazoglabellar bölgeye uygulanan botulinium toksin enjeksiyonunun nazal valv ve burun tıkanıklığı üzerine etkisi

Botulinum toksin A (BoT-A) enjeksiyonu ile fasiyal kırışıkların giderilmesi uzun zamandır sıkça ve güvenle kullanılmaktadır. Çeşitli mimik kaslara uygulanan botulinum toksini ayrıca nazal kaslara da uygulanmaktadır. Ancak nazal kaslara uygulanan BoT-A'nın burun fonksiyonlarından en önemlisi olan burun tıkanıklığı üzerine etkisinin olup olmadığı bilinmemektedir. Literatürde kısıtlı sayıda çalışmada periferik tip fasiyal paralizi ile ortaya çıkan nazal obstrüksiyon ve nazal valv yapısının kollapsı gösterilse de bunu hangi patofizyolojik mekanizma ile oluşturduğu tam olarak açıklığa kavuşturulmuş değil. Bu çalışmada, nazoglabellar bölgeye uygulanan botulinum toksin enjeksiyonunun nazal valv alanı ve burun tıkanıklığı üzerine olan etkisini objektif ve subjektif yöntemler ile araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya nazoglabellar bölge BoT-A enjeksiyonu uygulanan 16 gönüllü dahil edildi. Bütün katılımcıların glabellar bölgesine 5 noktadan toplam 20 IU, transvers nazal kasların her birine 3 IU nörotoksin uygulandı. Her iki nazal pasaj ayrı ayrı (toplam 32 nazal pasaj) enjeksiyon öncesi ve enjeksiyondan 1 ay sonra akustik rinometri (AR) ile değerlendirildi. Ayrıca, enjeksiyon öncesi ve enjeksiyondan 1 ay sonra burun tıkanıklığı subjektif olarak NOSE (Nazal Obstrükisyon Semptom Değerlendirme) ölçeği ile değerlendirildi. AR, standartizasyonu sağlamak ve nazal siklusun etkilerini ortadan kaldırmak amacıyla her iki nazal pasaj oksimetazolin ile dekonjeste edildikten 10 dakika sonra yapıldı. NOSE ölçeği ise nazal dekonjestan uygulanmadan hemen önce hastalar tarafından dolduruldu. NOSE ölçeği puanları BoT-A enjeksiyonu öncesi ortalama 6,3 ±5.3 iken enjeksiyon sonrasında 3,8 ±5.9 olarak bulundu. NOSE ölçeği puanlarında düşüş olsa da istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p=0,119). Toplam 32 nazal pasajdan dekonjesyon sonrası elde edilen nazal valvin kesitsel alanını temsil eden Minimal Cross-sectional Area 2 (MCA2) değerlerinin ortalaması 1.20±0.27 santimetre kareden enjeksiyon sonrası 1.22 ±0.29 santimetre kare değerlerine yükseldi. Ancak iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p=0.741). Sonuç olarak, bu çalışma nazoglabellar bölgeye uygulanan BoT-A enjeksiyonunun nazal valv bölgesinin kesitsel alanını gösteren MCA2 değerinde ve subjektif olarak burun tıkanıklığını değerlendiren NOSE ölçeği skorunda anlamlı bir değişiklik yapmadığını göstermiştir.

Botulinum toksinleriBurunBurun hastalıkları+2
Artoghrul Isazade
Başkent University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntratimpanik steroidlerin orta kulak mukozasına histopatolojik etkileri : Hayvan çalışması

ÖZET Amaç: İntratimpanik olarak kullanılan deksametazon ve metilprednizolonun orta kulak mukozası ve kulak zarındaki etkilerini hayvan deneyi modelinde değerlendirmek ve tedavi almayan kontrol grubu ile kıyaslamak. Plan: kör, hayvan deneyi Yer: Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Üretim ve Araştırma Merkezi Yöntem:Çalışma 30 adet sprauge-dawley sıçan üzerinde yürütüldü. Hayvanlar iki gruba bölünüp sol kulaklarına deksametazon (D=n:15) ve metilprednizolon,(M=n:15) sağ kulaklarına serum fizyolojik(S=n:15) intratimpanik olarak uygulandı. Metilprednisolon alan hayvanların sol kulaklarına kontrol amacıyla işlem uygulanmadı(K=n15).10 gün boyunca hergün intratimpanik ilaç uygulandı. 10. günde her gruptan 8'er hayvan sakrifiye edilerek, kör biçimde ortakulak mukozaları değerlendirildi. Bu sırada mikroskobik olarak mukozal kalınlaşma, hematom, hiperemi, adezyon ve zar durumu ele alındı. Ardından orta kulak mukozasından örnekler alınıp patolojiye gönderildi. Patolojik olarak inflamatuar hücre şiddeti, fibroblast varlığı kollajen varlığı, ve vaskülarizasyon varlığı parametreleri hemotoksilen eozin ile değerlendirildi. Geri kalan hayvanlar 30. günde sakrifiye edilerek aynı değerlendirilmelerde bulunuldu. Bulgular: Çalışmada kullanılan 30 adet sprauge-dawley sıçanından 28 tanesi çalışmaya alınabildi. Grup I deki iki sıçan 16. Günde kaybedildi. Deksametazon alan kulaklar serum fizyolojik ve kontrol grubu kulakları ile kıyaslandığında hiçbir parametrede anlamlı fark bulunmadı. Metilprednisolon alan kulaklar serum fizyolojik ve kontrol grubu kulakları ile kıyaslandığında anlamlı fark bulunmadı. Sadece Metilprednisolon alan kulaklar, serum fizyolojik alan kulaklar birbirleri ile kıyaslandığında fibroblast sonuçlarında anlamlı fark bulundu (p=0,007). Sol kulağına deksametazon alan gruptan 10. günde sakrifiye edilen (n:8) ile 30. günde sakrifiye edilen hayvanlar arasında (n:5) istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sol kulağına metilprednisolon alan gruptan 10. günde sakrifiye edilen (n:8) ile 30. günde sakrifiye edilen hayvanlar arasında (n:8) istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: İntratimpanik deksametazon ve metilprednisolon orta kulak mukozasında irritan, pro-inflamatuar herhangi bir etki yaratmamaktadır. İntratimpanik steroidler uzun dönemde de orta kulak mukozasına zararlı etki yapmamaktadır. Bulunan sonuçlar deksametazon için uyumludur. Metilprednisolon için literatürde benzer mukoza çalışması bilgimiz dahilinde bulunmamaktadır.. Hayvan deneyi protokolü yeni yapılacak çalışmalarda orta kulak mukozasının değerlendirilmesinde faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: İntratimpanik Deksametazon, İntratimpanik Metilprednisolon, orta kulak mukozası, ani işitme kaybı, sıçan kulak anatomisi , histolojisi

DeksametazonHistolojiMetilprednizolon+4
İsmail Cem Özenirler
Başkent University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı zaman aralıkları ile tekrarlanan baş hareketlerinin video head impulse test (VHIT) ölçümleri üzerindeki etkileri

Video baş itme testi (vHIT), vestibüler sistem bütünlüğünün değerlendirilmesinde kullanılan yeni bir yöntemdir. Değişik vHIT cihazları ve uygulayıcılar arasında test tekniği açısından farklılıklar görülebilmektedir. vHIT ölçümleri sırasında yapılan ardışık baş itme hareketleri arasında geçmesi gereken süre net değildir. Bu sürenin ölçüm sonuçlarına bir etkisi olup olmadığı da bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı, ardışık baş itme hareketleri arasında geçen sürenin vHIT ölçümleri üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Elde edilecek sonuçlar ayrıca hastaların değerlendirilmesinde referans olarak kullanılabilecek kliniğimize ait normal değerlerin belirlenmesini sağlayacaktır. Çalışma, Başkent Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda kulak şikayeti olmayan 21 gönüllü, sağlıklı birey ile yürütülmüştür. Gönüllülere vHIT yapılmış, birbirini izleyen ardışık her baş hareketinin başlangıcı arasında yaklaşık olarak 2 saniye, 5 saniye ve 10 saniye beklenerek testler tekrarlanmıştır. Her vHIT testinde, lateral semisirküler kanallar için 40 msn, 60 msn ve 80 msn anlık vestibülooküler refleks (VOR) kazançları ile tüm semisirküler kanallar için ortalama kazançlar ve kazanç asimetrisi değerleri belirlenmiştir. Elde edilen veriler karşılaştırılmış ve 2 sn, 5 sn ve 10 sn aralıklarla yapılan baş hareketlerinin VOR kazançları üzerindeki etkisi değerlendirilmiştir. Lateral semisirküler kanallar için baş itme hareketleri arasında geçen sürenin anlık (40 msn, 60 msn ve 80 msn) ve ortalama kazançlar ile kazanç asimetrisi değerleri üzerinde istatistiksel açıdan anlamlı etkisi olmadığı görülmüştür (p>0.05). Lateral semisirküler kanallar için 80 msn anlık kazancı ve ortalama kazanç değerleri, VOR cevaplarının değerlendirmesinde kullanılabilir. Sağ anterior (p=0.001) ve sol posterior semisirküler kanal (p=0.034) için ortalama kazançlar 2 sn, 5 sn ve 10 sn aralıklarla yapılan ölçümler arasında farklılık göstermiştir. Vertikal kanallara ait diğer ölçüm sonuçlarının ise 2 sn, 5 sn ve 10 sn aralıklarla yapılan ölçümler arasında farklı olmadığı görülmüştür (p>0.05). vHIT, noninvaziv ve erişkinlerde göreceli olarak hızlı uygulanabilen bir testtir. Ardışık baş hareketleri arasında 2 sn'den az olmamak koşuluyla geçen sürenin lateral semisirküler kanal ölçümleri üzerinde belirgin bir etkisi yoktur. Vertikal kanal ölçümleri, tekrarlanan baş hareketleri arasında geçen süreden etkileniyor olabilir. Ancak, ölçümler test tekniğinden kaynaklanan hatalara açıktır.

KafaRefleks-vestibülo okülerTestler+2
Evren Hızal
Başkent University · Institute of Health Sciences
2015
00