
439
Archived Theses
2
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
H. 1326-1329/ M. 1908-1911 tarihli 419 numaralı Manisa Şer'iyye Sicili transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Kadıların Osmanlı sistemindeki etkin rolleri sebebiyle şer'iyye sicilleri sosyal ve yerel tarih çalışmalarında ana kaynak niteliği taşımaktadır. Osmanlı tarihi kaynakları içerisinde çok önemli yeri bulunan bu belgeler tanıklık ettiği döneme ışık tutan özgün kaynaklardır. Bunlar Osmanlı Devleti mahkemelerinde verilen kararların ve tutulan kayıtların toplandığı defterlerdir. Kadı sicilleri, kadı divanı, mahkeme kayıtları, sicillât-ı şer'iyye ve yaygın kullanımı ile şer'iyye sicilleri denilen bu defterler kadı yahut nâibi tarafından tutulmakta ve çeşitli türden belgeleri içermektedir. Yüksek lisans tezi olarak incelediğimiz 419 Numaralı Manisa Şer'iyye sicilini (1326-1329/1908-1911); konu bakımından tespit ettiğimiz dava kayıtlarının ağırlıklı olarak, miras, talak, vasi tayini, satış ve alacak davalarını içeren hüccet ve berat türü belgeler olduğunu görmekteyiz. Bu çalışma ile Manisa Sancağı Kula Kazası yerelinde yaşanan olayların; dönemin ekonomik, sosyal, kültürel ve hukuki durumuna ışık tutacağına inanıyoruz. Çalışmamız, giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında çalışmanın konusu, amacı ve yöntemi belirtilerek, Manisa ve Kula Kazası'nın coğrafi ve tarihî durumu ele alınmaktadır. Ardından birinci bölümde Osmanlı klasik dönem hukuku ve kadılık kurumu, son olarak Tanzimat dönemi hukuku ve mahkemeleri hakkında genel bilgi verilmiştir. İkinci bölümde Manisa Şer'iyye Sicilleri, 419 Numaralı sicil defterinin tanıtımı, belge özetleri ve transkribi, üçüncü bölümde ise sicilin genel değerlendirmesi yapılmış, defterde geçen dava konuları ve yer adları hakkında bilgi verilmiştir. Çalışma sonuç, ekler ve kaynakça ile son bulmaktadır. Anahtar kelimeler: Osmanlı, Manisa, Kula, Şeriyye Sicili, Hukuk, Kadı
Taşra idaresinde merkezi otoritenin sağlanması sürecinde Manisa kazası örneği (1808-1861)
19. yüzyıl öncesinde Osmanlı taşra yönetimi merkeziyetçilikten uzak durumdaydı. III. Selim (1789-1807) ile II. Mahmud'un (1808-1839) eyaletlerde düzeni sağlamak, merkezden bağımsız hareket etmeye başlayan yerel güçleri kontrol altında almak ve kanuna aykırı uygulamalarına son vermek amacıyla gerçekleştirdikleri bazı düzenlemeler oldu. Fakat III. Selim döneminde taşrada bozulan düzen sağlanamadı, halefi II. Mahmud döneminde ise taşrada tam bir merkezileşmeye ulaşılamasa da bu konuda önemli düzenlemeler yapıldı. Çoğunlukla reformlarını despotik bir yönetim anlayışı doğrultusunda gerçekleştiren II. Mahmud, taşradaki yerel güçleri büyük ölçüde sindirmeyi başardı. Özellikle 1826'da yeniçeriliğin ilgası akabinde devleti modern-merkeziyetçi bir yapıya kavuşturmak için reformlara hız verdi. Fakat bu taşradaki güç odaklarının sonu anlamına gelmiyordu. Öte yandan II. Mahmud devri düzenlemeleri, kendisinden sonra tahta çıkan oğlu Sultan Abdülmecid'in (1839-1861) döneminde gerçekleştirilen reformları da şekillendirdi. Padişahtan ziyade bürokratların başı çektiği Abdülmecid devri reformlarının amaçlarından biri de mülkî idareyi merkeziyetçi bir yapıya kavuşturmaktı. Bu amaç doğrultusunda mülkî idarede çeşitli düzenlemelere gidildi. Bu çalışmada, II. Mahmud devrinden Sultan Abdülmecid devrinin sonlarına değin merkezî hükümet tarafından taşra idaresinde yapılan reformların, Manisa Kazası örneğinde yereldeki yansımaları tahlil edilmeye çalışılacaktır. Üç bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümü 19. yüzyıl öncesindeki Osmanlı taşrasına ve Manisa Kazası'nın idaresine ayrılmıştır. İkinci bölümde ise II. Mahmud'un ayanları tasfiye çabaları doğrultusunda gerçekleştirdiği idarî düzenlemeler ele alınmıştır. Çalışmanın üçüncü ve son bölümü de Abdülmecid devrinde taşra idaresine dair gerçekleştirilen reformlara ayrılmıştır. Bu süreçte -Manisa örneğinde- eski idare usulünün nasıl değiştiği veya değişemediği ve bu dönüşüm sürecinde neler yaşandığına dair hususlar, çalışmanın ana odağını oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Osmanlı, Taşra İdaresi, Ayan, Manisa, II. Mahmud, Abdülmecid.
Erken Cumhuriyet Dönemi Türkiye'de çocuğa gösterilen özen ve çocuk koruma politikaları (1923-1940)
Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde gerçekleşen Millî Mücadele ve sonrası, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu gerçekleşmiş, ancak bu önemli başarı içerisinde; savaşlardan bıkmış, yorgun, sağlık yönünden kötü, eğitimsiz, yoksul ve salgın hastalıklarla mücadele eden bir toplumu barındırmıştır. Kuşkusuz savaşlardan, kıtlıklardan, salgın hastalıklardan en çok etkilenen kesim yaşlılar, kadınlar ve çocuklar olmuştur. Bu devrede, özellikle kimsesiz, öksüz veya korunmaya muhtaç olan çocukların himaye edilip gözetilmeleri önemli bir mesele olarak görülmüştür. Yeni kurulan devlet, geleceğine yön verecek olan neslin ulus-devlet çerçevesinde sağlıklı, gürbüz, ülkesine ve milletine bağlı, millî şuura sahip nesillere dayanmak gerektiğinin bilincinde idi. Bu doğrultuda, Cumhuriyet'in ilk yıllarında muasır medeniyetler seviyesine ulaşılması amacıyla sıkıntılı durumun bir an önce giderilmesi ve toplumun, bu içinde bulunduğu şartlarda gözetilmesine yönelik çalışmalar başlatılmıştır. Korunmaya muhtaç çocuklara ilişkin çıkarılan kanunlar, Erken Cumhuriyet Dönemi'nde önemli bir adım olmuş ancak, mevcut yapının ve meselelerin üstesinden gelinmesinde kifayetsiz kalmıştır. Çalışmada, Erken Cumhuriyet Dönemi çocuk koruma politikaları çerçevesinde, çocukların himayesine yönelik oluşturulan kurum ve kuruluşları ele alınarak, 1923-1940 arasında körpe cumhuriyetin korunmaya muhtaç çocuklara ilişkin yürürlüğe koymuş olduğu kanunlar ve bu kanunların yansımaları ele alınmış ve arşiv belgelerinden, meclis celse zabıtlarından, gazetelerden ve telif-tetkik eserlerden istifade edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Salgınla Mücadele, Çocuk Koruma Politikaları, Korunmaya Muhtaç Çocuk, Korunmaya Muhtaç Çocuk Kanunları.
Hazar'dan Tuna'ya Türk Dünyasının tarihi coğrafyası(İskitlerin görünümünden XI. Yüzyılın sonuna kadar)
Hazar Denizi'nden Tuna Nehri'ne kadar uzanan geniş coğrafya Türk ve Dünya Tarihi açısından büyük önem arz eder. Bu coğrafya, M.Ö. 2000 yılından itibaren varlık göstermiş olan Türk devlet ve toplulukları gibi, birçok da Türk olmayan unsur arasında yayılım ve mücadele sahası olmuştur. Diğer taraftan tarihin belirli dönemlerinde karşılaştığımız ve insanlık tarihi için derin izler bırakan büyük kitlesel göç hareketleri de yine bu bölgede yer alan, "Kavimler Kapısı" olarak bilinen bölgeden Karadeniz'in Kuzeyine doğru ilerlemiştir. Genel olarak çalışmamızda Hazar Denizi'nden Tuna Nehri'ne kadar olan geniş bölgenin tarihi coğrafyası ile burada varlık göstermiş özellikle Türk toplumlarının siyasal tarihleri incelenmiştir. Bu tez çalışması, Kavimler Göçü'nden Hazar Devleti'nin yıkılışına kadar geçen süre zarfında, Türklerin Hazar Denizi'nden Tuna Nehri'ne uzanan geniş coğrafyadaki varlığını, yayılışını ve bu coğrafyayla etkileşimini tarihsel bir perspektifle ele almaktadır. Çalışmada, Türklerin göçebe yaşam tarzından yerleşik hayata geçiş süreçleri, siyasi ve kültürel yapılanmaları, diğer toplumlarla etkileşimleri ve bu etkileşimlerin bıraktığı izler incelenmektedir. Sonuç olarak, "Hazar'dan Tuna'ya Türk Dünyasının Tarihi Coğrafyası (İskitlerin Görünümünden XI. Yüzyıla Kadar)" isimli bu çalışma, İskitler'den Hazar Devleti'nin sonuna kadar geçen dönemde Türklerin Avrasya coğrafyasındaki yerini ve rolünü çok yönlü bir şekilde ele alarak, Türk tarihi ve kültürü araştırmalarına önemli bir katkı sağlamayı hedeflemektedir.
Mithat Paşa'nın Bağdat Valiliği ve Zevra Gazetesi (1. ve 50. sayılar arası)
1869 yılında Sadrazam Ali Paşa ile yaşadığı anlaşmazlıklardan dolayı Bağdat valiliğine atanan Mithat Paşa, Bağdat'ta Zevra adlı bir vilayet gazetesi çıkartmıştır. Doğruluğu temel alan ve vilayetin ilk gazetesi olma özelliğine sahip olan Zevra, Türkçe ve Arapça olarak 1869-1917 yılları arasında yayınlanmıştır. Gazete, yayın hayatına başladığı ilk dönemlerde haftada bir gün yayınlanırken, 23 Temmuz 1869 tarihinden itibaren haftada iki gün yayınlanmaya başlamıştır. Zevra Gazetesi'nin ilk senesinin son sayısı 50. sayı olup, ikinci seneye kadar bir seneliği yetmiş, altı aylığı kırk kuruşa ve her bir nüshası altmış para olarak satılmıştır. 51. sayıdan itibaren gazete, haftada iki gün yayınlanmaya başlayınca yıllık abonelik ücreti yüz, altı aylık abonelik ücreti elli beş kuruşa çıkartılmıştır. Zevra Gazetesi, 1908 yılına kadar Türkçe ve Arapça olarak yayınlanırken, 1908-1912 yılları arasında sadece Türkçe olarak yayınlanınca halkın tepkisine neden olmuştur. Bu durum üzerine gazete, tekrardan Türkçe ve Arapça şekilde yayınlanmaya başlamıştır. Irak basın tarihinin başlangıcı sayılan Zevra Gazetesi, İngilizlerin Bağdat'ı işgal ettiği 1 Mart 1917 günü, 2607 numaralı sayı ile yayın hayatına son vermiştir. Bu çalışmada, Zevra Gazetesi'nin 1-50 sayıları değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Bağdat Vilayeti, Bağdat ve Osmanlı basını, Midhad Paşa, Zevra,
Ahi Teşkilatının kadınlar kolu Bacıyân-ı Rûm
Ahilik, Türk-İslam Medeniyetinin bir ürünü olarak Anadolu'da ortaya çıkmıştır. Kültür ve Medeniyetlerin oluşmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Ahilik, sanat, ticaret ve mesleğin, olgun kişilik, ahlak ve doğruluğun iç içe girmiş bir ürünüdür. Ahi diye anılan kişi bir sanat, ticaret ya da meslek sahibidir. Bununla birlikte, olgun, ahlaklı, merhametli, iyiliksever ve her işinde, her davranışında dürüst ve güvenilir bir kişidir. XIII. yüzyılın ilk yarısında Anadolu Selçuklu Türklerinin ekonomik yaşamında çok etkin rol oynadığını gördüğümüz ahilik, uzun yıllar boyu Türk halkının da simgesi duruma gelmiştir. Ahi Kelimesinin, Türkçedeki karşılığı mertlik, yiğitlik, eli açıklık demektir. Ahi Teşkilatının Kadınlar Kolu olan Bacıyân-ı Rûm adlı çalışmanın amacı, Kadınlar Birliğinin sosyal, kültürel, ahlaki ve dini konularda yönlendirici rol üstlenen teşkilatı esas alınarak Türk İslam Tarihinde sosyal hayatın içinde kadının yerinin ne olduğu konusuna nasıl katkı sağladığını araştırmak olacaktır.
Antik Hellen ve Roma toplumlarında büyü ve kehanet
İnsanın yaşamı boyunca üzerinde yaşadığı dünyada, karşılaştığı zorluklarda ya da karar verme aşamalarında ihtiyaç duyduğu kendisinden daha üstün olan bir varlığa yaklaşma durumu, doğaüstü alana ait varlıkları tanımasına sebep olmuştur. Onlara karşı gösterdiği titizlik ve memnun etme çabası, bu varlıkları kutsal hale getirmiştir. Kutsal olana yaklaşarak, kendisinin ya da devletinin geleceğini öğrenmek isteyen insan, kehanet büyülerine başvurmuştur. Büyü metinlerinin içeriği, kullanılan malzeme ve tanrı ya da tanrıçaların mitosları ile bağlantıları, bu durumu anlamada daha da yardımcı olmuştur. Bu çalışmada, Antik Hellen ve Roma toplumlarında ve söz konusu bölgede kehanet ve büyü kavramlarından bahsedilerek, gerçekleştirilen kehanet büyülerinin içeriği, uygulanışı ve malzemeleri ile birlikte toplum, birey ve devlet üzerindeki yerine değinilmiştir. Çalışma boyunca papirolojik ve klasik kaynaklardan faydalanılarak gerçekleştirilen ritüellerin mitolojik yönleri değerlendirilmiş, bu bağlamda kurulan ilişki üzerinden büyü metinleri içerisinde ismi geçen kutsal varlıklar ve malzemeler aracılığıyla bölgedeki Hellenizm ile birlikte varlığına devam eden yerel kültürlerin senkretik yapıları incelenmiştir.
Türk milliyetçiliğinin Millî Mücadele ve Cumhuriyetin ilk yıllarında donanımı nispetinde siyasî ve toplumsal işlevi
Tarih öncesi dönemlerden itibaren millet görünümüne sahip olan Türklerin, sonraki süreçlerde farklı coğrafi ve kültürel temasları neticesinde millet görünümünün kavramsal bir değişime uğradığı, çeşitli inanç ve dillerin etkisinde bu görünümden uzaklaştığı ya da anlamını yitirdiği görülmektedir. Milliyetçilik telakkisinin etkin olmaya başladığı dönemde milliyetçiliğin, her toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da etkin olduğu görülmüştür. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinden itibaren kendisini hissettiren bu akım, bir imparatorluğun yıkılışı anlamına gelirken diğer tarafta millî bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti'nin ortaya çıkmasına etki etmiştir. Ele alınan çalışmada, milliyetçi söylemlerin ve uygulamaların Türk milletine olan etkilerine ve onun dönüşümüne yer verilmiştir. Bulunduğu coğrafya dolayısıyla çevresiyle Türkiye'nin etkileşimine, bu etkileşimin neticesinde nasıl bir pozisyon aldığı üzerinde durulmuştur. Ayrıca, Sevr Antlaşmasıyla tahakküm altına alınan bir milletin, modern, çağdaş, laik ve millî saikler aracılığıyla kendi kaderini tayin etme sürecine değinilmiştir. Millî Mücadele ile birlikte bu çabaların askerî, siyasi, kültürel, toplumsal olarak ele alındığı gözlemlenmektedir. Teslimiyetçi politika yürütenlere ve ikircikli düşüncelere sahip olan toplumun bir kesimine rağmen bu mücadele kararlılıkla yürütülmüştür. Milliyetçiliğin kavramsal bağlamda etkileşim hâlinde bulunduğu çağdaşlaşma, demokrasi, cumhuriyet gibi kavramların Türk toplumuna entegre edildiği görülmektedir. Millî perspektife dayalı anlayış, iç ve dış siyasette belirleyici ve etkin bir konumda yer almıştır. Türk milliyetçiliği, içerisinde bulunduğu dönemde, saldırgan bir siyaset anlayışını benimsemediği gibi "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" prensibi gereğince kendi bünyesinde huzuru ve bağımsızlığı hedeflerken, aynı zamanda küresel barışa da katkı sunmayı amaçlayan bir politika geliştirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan etik ve değerlerin, Cumhuriyet'in istikrarının sağlanmasında ve Türk milletinin bağımsızlığının kökleştirilmesinde de devam ettirildiği ve toplumun bu doğrultuda yeni bir duruşa yönlendirildiği görülmektedir.
1960-1980 dönemi 19 Mayıs kutlamaları ve etkileri
19 Mayıs bayramlarının, kutlama stilleri ve bunların gelişimi sosyal tarihte önemli temalardır. Resmi bayramlar, toplumların birleşmesi, ulusal ittihat ve beraberlik duygusunun güçlenmesi, ortak kazanımların genç bireylere aktarılması açısından ehemmiyetli bir işleve sahip günlerdir. Gazi Mustafa Kemal'in Samsun'a çıktığı gün 19 Mayıs 1919'dur. Bu önemli gün, 20 Haziran 1938 tarihli kanunla ulusal bayramlardan biri olarak kabul edilmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde milliyetçilik kavramının tarihsel arka planı, devlet-milliyetçilik ilişkisi, milliyetçiliğin farklı dönemlerde ortaya çıkışı ve topluma etkisi, ikinci bölümde Türkiye'de sporun tarihsel gelişimi, üçüncü bölümde ise 19 Mayıs gününün Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramının tarihsel hikayesi ile 1960'a kadar olan bölümü anlatılmıştır. Son bölümde ise 1960'tan 1980'e kadar olan dönemdeki etkisine bakılmış, hangi faaliyetlerin gerçekleştirildiği, siyasi olaylarla etkileşimi ve halkın katılım düzeyleri gibi konulara odaklanmıştır.
Batı Anadolu kıyılarında Osmanlı deniz ticareti (1750-1839)
Deniz Ticareti hakkında en az bilgi sahibi olduğumuz alanların başında gelmektedir. Osmanlı denizciliği denildiğinde askeri denizcilik üzerinde daha çok durulmaktadır. Ticari denizciliğin ne kadarlık bir etkiye sahip olduğunun tespit edilmesi, özellikle Batı Anadolu kıyılarındaki ticari faaliyetlerine neler olduğunun anlaşılması, taşınan malların ve seyir rotalarının ortaya çıkarılması az bilinen bir dönemin açıklığa kavuşturulmasına katkı sağlanmıştır. 1750-1839 yılları arasını araştırmayı uygun gördük. Bu tarihler özellikle Kapitülasyonların Osmanlı Devleti'ni her yönden etkilemeye başladığı bir dönemi ifade etmektedir. 1740 sonrası ortaya çıkan tablo özellikle hep eleştirilen Osmanlı deniz ticaret politikalarını gerçek yönüyle anlamamıza yardımcı olacaktır. Coğrafya olarak ise Batı Anadolu kıyıları seçilmiştir. Burada da özellikle ticaretle uğraşan Osmanlı tebaası olan kaptanlar seçilmeye çalışılmıştır. Bu kaptanların taşıdıkları mallar, gelip gittikleri limanlar ve taşıdıkları mal miktarları tablo şeklinde verilmiştir. Batı Anadolu Kıyılarında Osmanlı Tüccar sınıfının yapmış olduğu ticaretin ne boyutta olduğunu, bu yapılan ticaretin ekonomik boyutunun ve taşınan malların neler olduğunun ortaya çıkarılması ile denizciliğin etkileşim bölgeleri hakkında veriler ortaya koyduğunda genel ile ilgili çözümlemeler yapmamız kolaylaşmıştır. Böylece literatürde eksik olan bir dönemin aydınlatılmasına katkı sağlanmıştır. Bu tezde verilen tablolar ve kullanılan belgelere ek olarak yeniden Batı Anadolu kıyılarında gerçekleşen deniz ticaretine yeni yorumlar getirilmesi kaçınılmazdır.
III. Antiokhos'un dönemi ve Hellenistik polisstatüsüne bir örnek: Amyzon kenti
Bu çalışmada, İskender'in ölümü ve Diadokhoslar'ın onun imparatorluğunu aralarında paylaşmalarından sonra kurdukları ittifaklar ile oluşan Seleukos Krallığı ve bu krallığın en önemli krallarından III. Antiokhos Dönemi üzerine araştırma yapılmıştır. Ayrıca kralın Küçük Asya'daki polisler ile ilişkileri de bu çalışmada ele alınmaktadır. İskender sonrası dönemde yapılan ilk paylaşımlardan kendisine hiçbir toprak düşmeyen İskender'in komutanlarından Seleukos girdiği bazı ittifaklar ile MÖ 305'te kendi krallığını kurmuş ve ardından içinde Küçük Asya'nın bir kısmının da olduğu geniş topraklara sahip olmuştur. I. Seleukos'un ölümünün ardından sırasıyla gelen kralların dönemlerine ve özellikle III. Antiokhos'un altıncı kral olarak tahta çıkması ve krallığının imparatorluğa dönüştürmesine bu çalışmada odaklanılmaktadır. Seleukos Krallığının Hellenistik kentler ile olan ilişkisi de burada anlaşılmaya çalışılmaktadır. Bu konuya iyi bir örnek oluşturan Amyzon Kenti ile kral arasındaki ilişkiler de incelenmektedir.
River, rice and city: The transformation of Plovdiv in The Early Modern Ottoman Period
This study examines the relationship between the Maritsa River and the city of Plovdiv during the early modern period (from the 14th century to the end of the 16th century). No prior environmental history study has been conducted on the relationship between the Maritsa River and Plovdiv. Therefore, this work discusses how the Maritsa River in the early modern Ottoman era can be addressed within the context of environmental historiography. This thesis consists of three main sections. The first chapter of the thesis discusses the geographical location and characteristics of the Maritsa River and the city of Plovdiv. The second section focuses on how the river and the city were managed through waqfs. The final chapter concentrates on the human element as the fundamental component of the relationship between the river and the city. In this context, Chapter I, first focuses on the geography of the Maritsa River and its status before the Ottoman conquest. With the beginning of the Ottoman conquests in the Balkans, it is observed that not only the river but also the river basin was used as a natural corridor of conquest. One of the most significant of these conquests is the conquest of Plovdiv. Following the city's conquest, rice cultivation, introduced by the Ottomans to the region, also began, utilizing the environmental resources provided by the river and the city. This chapter also addresses the natural elements of Plovdiv; the uses of forests, groves, summer pastures, and meadows under Ottoman administration are examined. In Chapter II, the management of the river and the city through waqfs, independent of the Ottoman administration following the conquest, is discussed. First, the question of how waqfs should be addressed within the discipline of environmental history is emphasized, and then some waqfs that were or were not directly established in Plovdiv are examined. Those that provided the city's drinking water, contributed to its economic development, and supported the region's environment were often waqfs, among the most important institutions. Through waqfs, dings and mills are discussed; it is revealed under what conditions and how institutions and people benefited from the river. The final point addressed within environmental history concerning waqfs is the hamams (public baths) and the use of environmental features as points of utilization. Chapter III focuses on the human element as the fundamental component of the relationship between the river and the city. Particular attention is given to the çeltükcis, working in rice fields. The areas where the çeltükcis lived around the river and the city, and how they used the river for production, are examined. Not only the çeltükcis are discussed; the study also investigates how the askerîs in the region utilized the river and the city to strengthen their own positions.
Türkiye'de erken dönem Doğu Avrupa Türk tarihi araştırmaları (Hun-Hazar dönemleri arası)
Tarih araştırmalarında önem arz eden noktalardan biri de çalışılan sahanın literatürüne tam manasıyla vakıf olabilmektedir. Türk tarihinin hemen her yönüyle mühim bir dönemini teşkil eden erken dönem Doğu Avrupa Türk tarihinin tarihiyle alakalı çalışmaların bilimsel çerçevede tarihi seyri ile birlikte bilim dünyasına sunulması bu nedenle büyük önem taşımaktadır. Türkiye'de erken dönem Doğu Avrupa Türk tarihi çalışmalarının yakın döneme kadar kapsamlı bir literatür meydana getirmediğini söylemek mümkündür. Ancak son dönemlerden itibaren bilhassa bu saha ile ilgili tez, makale ve kitap çalışmaları ivme kazanmıştır. Bu tezde ise 1923-2018 yılları arasında Türkiye'de Hunlar, Suvarlar, Avarlar, Oğurlar, Bulgarlar ve Hazarlar hakkındaki çalışmalar esas olarak kapsam ve içeriklerinden hareketle ele alınarak Türk tarihçiliğinin bu sahadaki üretim faaliyetleri bütüncül bir şekilde ortaya koyulmaya çalışılmıştır.
Antandros örneğinde sunu olarak hydriskoi
Bu tez, Antandros Antik Kenti 2006 yılı kazılarında1 Dereboyu (şimdiki adıyla Sur Sektörü) sektöründe açığa çıkarılmış olan, minyatür hydria buluntularının bir kısmının teknik ve ritüel açıdan incelenmesini amaçlamıştır. İlk bölümde Antandros'un MÖ 8. yüzyıl sonlarından günümüze kadar kısa tarihî çerçevesi çizilmiştir. Henüz yayını yapılmamış olan 2018 kazı sezonu çalışmaları ışığında kentin MÖ 2. binde iskân gördüğü anlaşılmıştır. Kentin yerleşimcilerinin kimlikleri ve tarihçelerine de değinilmiştir. Diğer taraftan Antandros'un ilk olarak 19. yüzyılda keşfedilmesi ile başlayan araştırma ve çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgiler verilmektedir. İkinci bölümde minyatür hydriaların ele geçtiği Dereboyu I-II sektörleri tanıtılmış, alandaki mimarî ve seramik kalıntılar hakkında bilgiler verilmiştir. Minyatür hydrialar tipolojik olarak incelenmiş, teknik bir değerlendirmeden geçirilmiştir. Sınıflandırma ve karşılaştırmalı analizler sonucunda, MÖ 4.-2. yüzyıllar arasında kullanıldığı anlaşılan minyatür hydrialar ve diğer buluntuların, söz konusu tarihler içindeki kronolojik dizinleri ve işlevleri ortaya çıkarılmıştır. Üçüncü bölümde ise, öncelikle hydriaların ele geçtiği kutsal alanın niteliği ve yapısı hakkında tartışmalı bölüme yer verilmiş, minyatür hydriaların konumuna göre oikos, baitylos gibi olgular üzerinde durulmuştur. Ayrıca kutsal alanın kimlik sorunlarına değinilmiş, Demeter başta olmak üzere Artemis, Apollon, Kybele, Zeus gibi Antandros'ta tapınım gören tanrı ve tanrıçaların kültlerine dair veriler değerlendirilmiştir. Kültlerin siyaset ile ilişkisi, din olgusunun yönlendirici etkilerinden bahsedilmiştir. Son olarak Yunan Dünyası'nda hydriaların yeri ve kullanım alanları hakkında Antandros örnekleri de verilerek yorumlayıcı bir yaklaşım denenmiştir. (Anahtar Kelimeler: Antandros, Minyatür hydria, Demeter, Kutsal alan, Kült)
İkinci Abdülhamid döneminde (1876-1908) Osmanlı Singapur ilişkileri
Güneydoğu Asya ülkeleri içerisinde önemli bir yere sahip olan Singapur'u İngilizler kendi yönetimlerine almış olsalar da buradaki Müslüman halk her daim Osmanlı Devleti'ne bağlılıklarını bildirmiş ve Sultan İkinci Abdülhamid döneminde istedikleri yakınlaşma fırsatını elde etmişlerdir. Başbakanlık Osmanlı Arşivinde Osmanlı Singapur ilişkilerine dair birçok belge bulunmaktadır. Ayrıca, dönemin gazetelerinden İkdam, Tercüman-ı Hakikat ve Sabah gazeteleri, konuyla ilgili çok önemli bilgiler sunmaktadırlar. Bu kaynakları temel alan bu Yüksek Lisans Tezi, İkinci Abdülhamid dönemindeki Osmanlı Singapur ilişkilerini analiz etmeyi ve değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Singapur, İkinci Abdülhamid, konsolosluk, Güneydoğu Asya
Bizans İmparatorluğu'nun ilk kadın hükümdarı İrene (752-803)
Bizans İmparatorluğu ortaçağın en uzun süreli siyasi kurumu olmuştur. Bizans'ın hem yöneticileri hem de halkı içgüdüsel olarak muhafazakâr olarak bilinmiş ve Bizans tarihi kaynakları genel olarak siyasi, idari, askeri olaylar üzerinde durmuştur. Bizans İmparatorluğu'nda iktidar sahipleri, ordu komutanları ve kilise yöneticileri erkekti ve bu nedenle Bizans ataerkil bir toplum olarak tanımlanmış, kaynaklarda kadınlardan pek söz edilmemiştir. Böyle bir toplumda basilissa (imparatoriçe) değil basileus (imparator) unvanını kullanarak ilk kadın hükümdar olan İrene Bizans tarihinde çok önemli bir konuma sahip olmuştur. Nitekim bu çalışmada İrene'nin nasıl tek başına hükümdar olduğunu açıklama amacındadır.
48 Numaralı (1030/1620) tarihli Manisa Şer'iye Sicilinin transkripsiyon ve değerlendirilmesi
Şer'iye sicilleri yazıldığı dönemin sosyal, ekonomik ve siyasal yapısını ortaya koyan en önemli tarihî belgelerden biridir. Nitekim açılan davalar, devlet merkeziyle yapılan yazışmalar, şikâyet ve atamalar vb. belgeler Osmanlı Devleti'nin o dönemdeki durumunu hakkında bizlere bilgi veren esaslı bir kaynak niteliğindedir. Tarihi anlamak ve yorumlamak açısından bu yönüyle kadı sicilleri, bir tarihçi için ayrı bir önem arz etmektedir. Bugüne kadar birçok şer'iye sicili bu öneminden dolayı akademik alanda çalışılmaya değer görülmüştür. Biz de konumuz olan "48 Numaralı (1030/1620) Tarihli Manisa Şer'iye Sicili'nin Transkripsiyonu ve Değerlendirilmesi" adlı çalışmamızla bu sahada yapılmış olan çalışmalara bir katkı ve aynı zamanda kaynak olmayı amaçladık. Ayrıca bu çalışmamızda yer alan dönemin mahalleleri, kaza ve köyleri, Müslim ve gayrimüslim isimleri, dini mekânları ve medreseleri içeren vakıfları, meslek grupları ve döneme ait eşya ve malların isimleri tespit edilmiş ve bu doğrultuda Manisa şehrinin XVII. yüzyılın ilk çeyreğindeki sosyal ve ekonomik durumu hakkında bilgiler ve analizler sunulmuştur. Böylece belgelerin analitik değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Dava kayıtlarının ağırlıklı olarak, miras, talak, vasi tayini, satış ve alacak davalarını içeren hüccet ve berat türü belgeler olduğu bu çalışmamızla dönemin olaylarına, ekonomik, sosyal, kültürel ve hukuki durumuna ışık tutacağına inanıyoruz.
1910-1914 yıllarına ait Ahenk gazetesi reklamlarında İzmir halkına sunulan ürünler ve hizmetler
1910- 1914 Yıllarına Ait Ahenk Gazetesinde İzmir Halkına Sunulan Ürünler ve Hizmetler Reklam kavramının dünyada birçok tanımı bulunmaktadır. Bu tanımlardan birine göre reklam; tüketiciler gözünde bir markanın bilinirliğini arttırmak, söz konusu markanın imajını değiştirmek, güçlendirmek ya da yeni bir marka için istenilen yönde olumlu bir tutum oluşturmaktır. Matbaanın hayatımıza girmesiyle birlikte reklam faaliyetleri, Osmanlı Devleti'nde de diğer ülkelerde olduğu gibi yeni bir döneme girmiştir. Basılı reklam ortamlarından biri olan gazeteler ülkenin çeşitli vilayetlerinde yayın hayatına başlamış ve reklamlar gazetelerde yerlerini almıştır. Gazetelerde yayınlanan bu reklamlar vasıtasıyla halkın sosyal ve kültürel hayatı hakkında bilgi edinilebilmektedir. Aynı zamanda halka sunulan ürünler ve hizmetlere de bu reklamlar sayesinde ulaşılmaktadır. Bu çalışmanın konusu olan Ahenk gazetesi de coğrafi açıdan önemli bir şehir olan İzmir'de yayın hayatına başlamıştır. Bu gazetede yayınlanan reklamlar sayesinde İzmir halkına sunulan ürün ve hizmetler hakkında bilgi edinilebilmektedir. Çalışmanın ilk bölümünde reklam kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için tanımı yapılmış bunun yanında reklamın türleri ve reklam ortamları açıklanmaya çalışılmıştır. Daha sonra İzmir'de basın hayatı, Ahenk gazetesi ve Ahenk gazetesi reklamlarına dair genel bilgiler verilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmanın ikinci bölümünde ise reklamlar konularına göre tasnif edilmiş ve başlıklara ayrılmıştır. Bölümlere ayrılan reklamlar açıklanmış ve değerlendirilmiştir. Çalışmada yer verilen bu reklamlar vasıtasıyla İzmir halkının kullandığı ürünler, giydiği kıyafetler, yararlandığı hizmetler ve birçok konuda fikir sahibi olunmaktadır. Anahtar kelimeler: Reklam, Reklam Ortamları, İzmir, Ahenk, Gazete
İlk Osmanlı nüfus sayımları (1830-1850) ve İngiltere, ABD nüfus sayımları ile mukayesesi
Klasik Dönem olarak adlandırılan ve Osmanlı Devleti'nin gücünün zirvesinde olduğu dönemlerde devletin mali ve askerî gayelerle yapmış olduğu, tahrir olarak adlandırılan sayımlar ve bunların ürünleri olan tahrir defterleri pek çok farklı konuda tarih araştırmalarının temel malzemelerindendir. Başlangıcı XIV. yüzyıla kadar indirilen tahrir usulünün XVII. yüzyılın başına kadar düzenli şekilde yapıldığı, daha sonra bu kayıt sisteminin terk edilerek XVII. ve XVIII. yüzyıldan itibaren avarız ve cizye sayımları yapıldığı bilinmektedir. XIX. yüzyıla gelindiğinde ise Osmanlı Devleti bozulan devlet düzenini iyileştirmek adına askerî, idari ve mali alanlarda pek çok önemli yenilikler yapmıştır. Bu yeniliklerden birisi de 1830-1831 yıllarında ülke çapında ilk kez girişilen ve ülkedeki istisnasız bütün erkek nüfusu kayıt altına almayı amaçlayan nüfus sayımlarıdır. İlk genel sayımın asli sebebi şüphesiz Yeniçeri Ocağı'nın yerine 1826 yılında kurulmuş Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusu için asker olabilecek kişilerin tespitidir. Bu bağlamda 1830-1831'de başlayan nüfus sayımları öncelikle 1826 tarihli Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye kanunnamesindeki çeşitli hususlar dikkate alınarak icra edilmiştir. Kanunnamenin 1844 yılına kadar yapılan nüfus sayımlarını doğrudan etkilediği görülmektedir. 1844 ve sonrasında 1869 yılına kadar yapılan nüfus sayımlarının ise 1843 yılında ilan edilen Kur'a Usulu ile bağlantılı olduğu ifade edilmelidir. Çalışmada ilk olarak ilk genel nüfus sayımının askerlik hizmetiyle olan ilişkisi, sayım coğrafyası gibi hususların üzerinde durulmuştur. Bunların dışında sayım teknikleri, sayım tarihleri ile sayımın kurumsal işleyişi mevzubahis edilmiş ve tezin belirlediği zaman aralığında yapılan sayımlar yukarıda zikredilen hususlar üzerinden bir bütün olarak değerlendirilmiştir. Osmanlı nüfus sayımları ile buna ait terminolojiye dair literatürde yapılan çeşitli açıklamalardaki eksikler ve izah edilemeyen hususlar üzerinde durulan bu çalışmada, Osmanlı nüfus sayımları üzerine yeni bakış açıları ve iddialar da ortaya konulmuştur. Bunun yanında dönemin en güçlü devleti olan İngiltere ile siyaset sahnesine yeni giren Amerika Birleşik Devletleri'nin nüfus sayımları Osmanlı Devleti'nin sayımları ile çeşitli yönlerden karşılaştırılmıştır.
İngiliz ve Türk/Osmanlı belgelerinde Karadeniz Bölgesi'ndeki çetecilik faaliyetleri (1914-1922)
"İngiliz Ve Türk/Osmanlı Belgelerinde Karadeniz Bölgesi'ndeki Çetecilik Faaliyetleri (1914-1922)" isimli tez çalışmamızda bahsi geçen dönemde Karadeniz Bölgesi'nde yer alan tüm çete gruplarının incelenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda Osmanlı Devleti'nin dönem kaynakları ile Mondros Ateşkesinden sonra Samsun ve Merzifon'u işgal eden İngiltere'nin, o dönemdeki mevcut gelişmeleri içeren kaynakları kullanılmıştır. İngiliz belgeleri içerisinde, Karadeniz Bölgesi'ndeki kontrol subaylarının İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiserliği'ne ve oradan da İngiltere Dışişlerine giden raporları İngilizlerin bu süreçteki faaliyetleri hakkında doyurucu bilgiler vermektedir. Ayrıca İngiltere Foreign Office kayıtlarına ilaveten Türk araştırmacılar tarafından neredeyse hiç kullanılmamış olan Admiralty (Donanma Bakanlığı) belgelerinden de istifade edilmiştir. İlaveten pek çok basılı kaynaktan yararlanılmıştır. Kullanılan bu belgelerden elde edilen bilgiler sonucunda Karadeniz Bölgesi'ndeki asayişi ihlal eden eşkıyaların ve çetelerin faaliyetleri, amaçları ve sonları tespit edilmiştir. İncelenen dönem Birinci Dünya Savaşı ile başlamaktadır. Savaş sırasında dâhilde düşmanla işbirliğinde olan çeteler türemiştir. Bunlardan Karadeniz Bölgesi'nde yer alan Rumlar, Trabzon'un Rus birlikleri tarafından işgalinden sonra Rusya ile bir antlaşma yaparak Osmanlı Devleti'nin bu bölgeden çekilmesini sağlamak için söz vermişlerdir. Savaş sırasında kalabalık Rum çetelerinden başka Karadeniz Bölgesi'ndeki asayişi ihlal eden çetelere baktığımızda bunların Ermeniler, Çerkezler ve asker kaçakları gibi gruplardan oluştuğu görülmektedir. Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra özellikle Samsun ve Merzifon'u işgal eden İngilizlerin, desteğini alan Rum çeteleri, faaliyetlerini bir kat daha artırmış ve adeta bir orduya dönüşmüştür. Bölgeye gönderilen İngiliz Kontrol Subayları ise ilk etapta onların savunma eyleminde olduklarını raporlasalar da ilerleyen yıllarda siyasi fikirlerle müttefiklerin ilgisini çekebilmek için faaliyette bulunduklarına dair raporlar yazmışlardır. Bu dönemde de Rumlardan başka az sayıda olan özellikle Orta Karadeniz Bölgesi'nde faaliyet gösteren Çerkez, Laz, Gürcü ve Türk çeteler de asayişi bozan diğer gruplardır. Bu grupların siyasi bir amacı bulunmamakla birlikte mevcut ortamın karışıklığından istifade ettikleri ve devletin dahili güvenliğini bozdukları anlaşılmıştır. Bununla beraber sayıları çok azdır.
85/3 numaralı Rusya Ahkam Defteri'nin değerlendirme ve transkripsiyonu
Çalışmamızda 85/3 Numaralı Rusya Ahkam Defteri'nin tamamında konu olan Rusya ve Osmanlı devletleri arasındaki ile siyasi, ekonomik ve güvenlik meseleleri ayrıca, karşılaşılan problemlerin çözümlerini içeren belgeler incelenmiştir.Bunun yanı sıra hükümlerde önemli bir yere sahip olan ticari faaliyetlere Rus tüccarların, karadan ve denizden Osmanlı pazarına dahil olduklarını Rus gemileri Karadeniz tarafına Osmanlı Devletinden aldığı ürünleri taşıdığını beyan eden belgeler defterde yer almaktadır
Terör, PKK ve dış destek
Özellikle 2.dünya savaşından sonra dünya dengelerindeki değişim ve uluslar arası ilişkilerde farklılaşmalar sıcak savaşların yerini soğuk savaşlara bırakmasına neden oldu. Soğuk savaşın gereği olarak ortaya çıkan psikolojik savaş ve bu savaşın vazgeçilmez unsuru, düşük yoğunluktaki çatışmalar, Amerika' ya yapılan saldırı ile ?Küresel Terör? şeklini aldı. Bu gün Terörizm tüm devletler, etnik yapılar ve toplumun tamamını tehtid eden çok önemli bir sorundur. Türkiye' de Terörün sebebi içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanmaktadır ve dışarıdan desteklenmektedir. Bu çalışma Kürdistan işçi partisi (PKK) Terör örgütünün düşüncelerini, örgütsel yapısını ve siyasal şiddet stratejisini inceleyecektir. Kürt milliyetçiliğinin üzerine oturduğu, sosyal, ekonomik ve siyasi faktörler bağlamında son dönemde bu fikir sahipleri PKK Terör örgütünün ve uluslar arası güçlerle ilişkilerini de göz önüne alarak Tarihsel süreci anlatılmaktadır.
Balkan Savaşları'nın İzmir'e yansımaları: 1912-1913
Balkan toprakları yaklaşık 500 yıl Osmanlı Devleti'nin egemenliği altında kalmıştır. Bu süre içinde yerel etnik grupların yanı sıra Türk nüfusunun varlığı ve kültürü de yayılma göstermiştir. Ancak gerileme döneminden itibaren Osmanlı Devleti bu coğrafya üzerindeki hakimiyetini yitirmeye başlamıştır. Özellikle, süregelen Osmanlı-Rus savaşları ve Fransız İhtilâli'nin getirdiği milliyetçilik akımı, Osmanlı Devleti üzerinde büyük olumsuzluklar yaratmıştır. Azınlık isyanları ile bağımsızlıklarını kazanan Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ gibi devletler 1912 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti'ne karşı birleşmişler ve Osmanlı'nın Balkan coğrafyası üzerinde kalan son topraklarını paylaşma yoluna gitmişlerdir. Bu dört devlet 1912-1913 yıllarında Osmanlı Devleti'ne karşı giriştikleri savaşta, kısa sürede Osmanlı'nın Balkanlar'daki hakimiyetine son vermişlerdir. Balkan Savaşları sırasında İzmir, hem dolaylı hem de doğrudan olarak savaştan etkilenmiştir. Ancak bir liman şehri olması sebebiyle, savaş sırasında cepheden gelen yaralı askerler, işgal altında kalan şehirlerden gelen muhacirler ve memurlar için önemli bir sığınak ve iskân alanı haline gelmiştir. Kara ve deniz yolu ile gelen muhacirlerden yayılan kolera salgını da, şehri bir hayli kargaşa içine sokmuştur. Osmanlı vatandaşı olarak şehirde ve çevresinde ikamet eden Rumların tren yollarına sabotaj yapmaları, Yunan ordusuna maddi olarak yardımda bulunmaları, Yunan Ordusu'na katılmak için Yunanistan'a kaçmaları, eşkıyalık yapmaları ve Ege'de dolaşan Yunan gemileri için sahillerde casusluk yapmaları ile İzmir'de bir iç karışıklık hali gündeme gelmiş ve şehirde sıkıyönetim ilan edilmiştir. Bahsedilen önceki sebepler İzmir'in Balkan Savaşları'ndan dolaylı olarak etkilendiğini göstermiştir. Ancak Yunan Donanması'nın Urla'ya saldırması, İzmir Körfezi içinde gövde gösterisi yapması ve İzmir'e askeri harekatlar içinde bulunması gibi nedenler yerli halkı telaşlandırmış ve şehir az da olsa Balkan Savaşları'ndan doğrudan olarak etkilenmiştir.
Kamil paşa'nın Rumeli müfettişliği (1851-1854)
Tanzimat'ın ilanı ile birlikte imparatorluğun her alanında önemli değişikliklere gidilmişti. Bundaki amaç; milliyetçiliğin etkisini önleyerek, merkezi bir otorite kurmak ve dağılmakta olan ülkeyi bir arada tutmaktı. Ancak, Tanzimat'ın getirdiği yeni düzenlemeler imparatorluk genelinde özellikle de devlet otoritesinden uzak olan bölgelerde şiddetli tepki ile karşılaştı. Bunda çıkarları zedelenen ağa, voyvoda, ayan, kocabaşı gibi yerel güçlerin etkisi büyüktü. Hem çıkan tepkilerin sebeplerini araştırmak ve bunların önüne geçmek hem de Tanzimat uygulamalarını denetlemek için imparatorluğun çeşitli yerlerine müfettişler gönderildi. 1840, 1842 denemelerinden sonra 1850 yılında üçüncü kez teftiş işine girişildi. Ağustos 1851'de Rumeli Müfettişliğine getirilen Kamil Paşa, dolaştığı yerleri her yönüyle inceledi. Yaptıklarını ve ulaştığı sonuçları merkeze bildirdi. 1852 yılında Bosna ıslahatı ile görevlendirilen Paşa, burada da halkı memnun etmek ve eyaleti düzene sokmak için birçok icraata bulundu. Ocak 1854'e kadar süren çalışmaları sonucunda, bölgede uzun yıllardır devam eden kargaşalığa kısa bir müddette olsa son verdi. Anahtar Kelimeler: Tanzimat, Kamil Paşa, Bosna-Hersek, Rumeli'nin teftişi
XIX. yüzyılın sonları XX. yüzyılın başlarında Sinop Hapishanesi
İnsanın doğasında var olan suç işleme potansiyeli, insanlık tarihi boyunca farklı olaylarda kendisini göstermiş ve toplumun sıradışı yönlerini yansıtması açısından her bilim dalı için ayrı bir önemi haiz olmuştur. Suç işlemekten hüküm giyen mahkumlar; yaptıkları hatanın bedelini dönemin şartlarına göre çeşitli cezalarla çekmiş; idareciler tarafından suçluların cezasını çekmesi ve en önemlisi pişman olması için yaptrımlar uygulanmıştır. İlkçağlarda suçlu cezasını bir mağarada ya da bir ağaca zincirlenerek çekerken, sonraki dönemlerde mahbes dediğimiz kavramdan hapishaneye geçilmiştir. Osmanlı Devleti'nde suçlular hapis cezasına çarptırılıp toplumdan soyutlanmış ve özellikle XIX. Yüzyılda hapishanelerin modernleşmesi için çaba gösterilmiştir. Coğrafi konumu ve yüksek duvarlarla çevrili bir kaleden meydana gelmesi nedeniyle, firar etmenin neredeyse imkansız olduğu Sinop Hapishanesi, kale içinde bulunması, siyasi suçluları ağırlaması, deniz kenarında olması ve mahkumları tarafından yazılan eserlerle meşhur olması yönüyle Osmanlı Devleti'ndeki çoğu hapishaneden farklı bir konumda olmuştur. Bu çalışmada Sinop Hapishanesi'nin XIX. ve XX. yüzyıllardaki durumu, mahkum profili, hapishane çalışanları, restorasyon süreçleri ve hapishane içindeki yaşantı incelenmiştir.
190 numaralı Manisa Şer'îyye Sicili'nin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Son dönemde giderek artan ve önem kazanan târih araştırmaları türlerinden biri de şehircilik târihi ve buna en önemli ve özgün kaynağı teşkîl eden; Şer'îyye Sicilleri'dir. Bu çalışmada, Şer'îyye Sicili aracılığı ile Manisa şehrinin, söz konusu dönemdeki; siyâsî, idârî, sosyo-ekonomik ve kültürel yapısını, bilimsel bir yaklaşım ve özgün bir metotla araştırmayı; Osmanlı şehir yapısıyla ilgili bir takım genelleme ve tespîtlere, katkıda bulunmayı amaç edindik. Araştırma, konu açısından; M. 1732 - 1733 yıllarında, Manisa şehrini ve onu günümüze yansıtan önemli bilgileri ihtivâ eden ve bu konuya temel kaynak sağlayan; H. 1145 - 1146 târihli 190 Numaralı Manisa Şer'îyye Sicili'nde yer alan, dâvâ ve kayıtlarla sınırlıdır. İncelenen sicil defteri, içermekte olduğu dâvâ ve kayıtlar îtibârıyla; Manisa çevresinde, ilgili dönemdeki şehir merkezi, mahâlleler, kazâ ve köy gibi yerleşim birimleri ile buralarda yaşamış olan, çeşitli meslek grupları ve konumlardaki insanların, sosyâl ve kültürel hayatları hakkında, önemli bilgiler sunmaktadır. Bunlar; söz konusu dönemde, insanların sâhip oldukları şahsî haklardan, âile yaşamına yönelik ilişkilere; bunların yanı sıra, çeşitli eşyâlar, zirâî mahsûller ve âletler ile çeşitli amaçlarla beslenen hayvanlar ve bu eşyâların fiyatlarını içeren bilgilerden oluşmaktadır. Aynı zamanda, mahkeme kayıtlarından, ilgili dönemde uygulanan hukûkun ve sonuçlarının, sosyâl yaşama yansımalarını da gözlemlemek mümkündür. Son olarak, defterde yer alan bâzı belgelerden; söz konusu dönemin siyâsî hâdiseleri ile merkez ve çevresiyle olan idârî ilişkiler hakkında da bilgiler edinebilmemiz mümkündür. Sonuç olarak; incelenen defterde yer alan tüm bu veriler, nicelik ve nitelikleri açısından istatistiksel olarak da değerlendirilip, kapsamlı bir sonuç hâlinde sunulmaya çalışılmıştır.
Demirci Kazası Ortapare nahiyesi Temettuat Defterleri
Osmanlı Devleti'nden günümüze ulaşan zengin arşiv defterleri içinde temettuat defterleri önemli bir yer tutmaktadır. Tanzimat'ın ilanıyla birlikte tutulmaya başlanan bu defterler XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik durumunu ortaya koyacak bilgiler içermektedir. Temettuat sayımının yapıldığı yerlerde yaşayan mükelleflerin sahip oldukları mal varlıkları ve gelirleri ayrıntılı bir şekilde bu defterlere kaydedilmiştir. Bu çalışmada Saruhan Sancağının Demirci kazasına bağlı Ortapare nahiyesi köylerinin XIX. yüzyıl ortalarındaki sosyal ve ekonomik yapısı incelenmiştir. Çalışmanın ana kaynağını köylere ait temettuat defterleri teşkil etmiştir. Temettuat defterleri, nahiyenin demografik yapısı ve yerleşim yerlerinde kullanılan isimler hakkında detaylı bilgiler içermektedir. Bu defterlere kişilerin ellerinde bulunan bütün mal varlıkları ayrıntılı şekilde kaydedilmiştir. Temettuat defterlerinde araştırılan bölgenin toplam arazi miktarı, toplam ekili arazi miktarı, arazilerin kullanım alanları, arazilerde yetiştirilen ürünlerin neler olduğu ve bu ürünlerden alınan vergi miktarına ilişkin bilgiler yer almaktadır. Yine mükelleflere ait hayvan sayıları ve gelirleri, ticari ve mesleki faaliyetlerle ilgili ayrıntılı bilgiler bu defterlerde bulunmaktadır. Bu çalışmada, Manisa'nın Demirci kazasına tabi üç nahiyeden biri olan Ortapare nahiyesinin 28 köyüne ait temettuat defterleri ele alınmıştır. Çalışma, giriş ve iki bölümden ibarettir. Giriş bölümünde temettuat defterlerinin Osmanlı sosyo- ekonomik tarihi için önemi ve Ortapare nahiyesi temettuat defterlerinin tanıtımı yapılmıştır. Birinci bölümde nahiyenin idari yapısı ve nüfusu ardından mükelleflerin sosyal statüleri ve sektörel dağılımları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise iktisadi yapı, hayvancılık ve nahiyedeki ziraai üretim miktarları ve vergi konularına değinilmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise sonuç ve kaynakça yer almaktadır.
Pavlikanlar
Tez konusuna genel bir isim verilerek, Pavlikanların, siyasi ve sosyal alandaki etkilerini de içine alan genel bir çalışma yapılması hedeflenmiştir. Günümüze kadar Pavlikanlar hakkında yapılan çalışmalar siyasi tarihlerinden ziyade Hrıstiyanlık tarihi bağlamında ele alınmıştır. Bu tezle birlikte siyasi tarihleri hakkında da araştırma yapılarak, Pavlikanlar hakkında yapılan çalışmalara bir yenisinin eklenmesi amaçlanmaktadır. Bizans'ın uyguladığı 'tek din' politikası doğrultusunda ötekileştirilen, dışlanan ve baskılara maruz kalan Pavlikanlar, diğer heretik cemaatlerden farklı olarak Bizans'ı sadece dini alanda değil siyasi alanda da uğraştıran bir topluluktur. Bu topluluğun diğer bir özelliği de belli bir etnik unsura sahip olmamasıdır. Bulundukları coğrafyanın avantajını kullanıp bazen Araplara karşı Bizansla bazen de Bizans'a karşı Araplarla yaptıkları iş birliği doğrultusunda güçlerini arttırarak IX. yüzyılda Divriği de kendi devletlerini kurdular. Dört bölümden oluşan tezimizin birinci bölüm başlığı Coğrafyadır. Bu bölümde Pavlikanların ortaya çıktıkları ve yayıldıkları bölgeleri anlattık ve Pavlikanların etnik yapısı hakkında bilgi verdik. İkinci bölümde Din başlığı altında, Pavlikanlarla birlikte aynı coğrafyada ortaya çıkan ve heretik olarak adlandırılan diğer cemaatler hakkında bilgi verdik. Daha sonra Pavlikanların dini inançlarını ve Pavlikan adının kökenini anlattık. Üçüncü bölümümüz de ise Siyasi Tarih başlığı altında, VII. ve IX. yüzyıllar arasında Bizans'ın siyasi durumu, bu yüzyıllar arasında Bizans – Müslüman Arap İlişkisi, Pavlikanların siyasi tarihleri ve son olarak da Pavlikanlardan sonra ortaya çıkan cemaatlerin siyasi tarihlerine değindik. Dördüncü ve son bölümümüzde ise, Bizans'ın Heretik Cemaatler İle Mücadelesi başlığı altında, Kilise – Devlet İlişkisi, Heretik cemaatlerin ortaya çıkış nedenleri ve Bizans – Pavlikan Mücadelesi konularını anlattık.
Tarih öncesi çağlardan Roma'nın yıkılışına kadar Spil Dağı'nın (Sipylos) tarihi ve arkeolojisi
Spil Dağı günümüzdeki Manisa kentinin güneyinde ve İzmir kentinin de kuzeyinde yükselmektedir. Güneybatısında Bornova Ovası, güneydoğusunda Kemalpaşa Ovası ve güneyinde de bu iki ovayı birbirinden ayıran Belkahve Geçidi Bulunmaktadır. Ayrıca Spil Dağı'nın kuzeydoğusunda Gediz Ovası, kuzeybatısında Menemen Ovası bulunmaktadır ve kuzeyinde bulunan Yunt Dağı ile de Emirâlem Boğazı ile ayrılmaktadır. Batısında bulunan Yamanlar Dağı ile tek kütle gibi görünse de Sabuncubeli Geçidi, oluşumları ve yapıları da birbirlerinden farklı olan, bu iki geçidi birbirlerinden ayırmaktadır. Verimli ovalarla çevrili olmasından ve bu ovaların ortasında bir kontrol noktası gibi yükselmesinden ötürü birçok yerleşime sahne olmuştur. Spil Dağı ve çevresinde yapılan kazılar ve yüzey araştırmaları sonucunda, bölgede bilinen ilk yerleşimlerin M.Ö. 6800 yıllarına yani bir başka deyişle Çanak Çömleksiz Neolitik Döneme tarihlendiği ortaya çıkmıştır. Daha önceki dönemlerle alakalı henüz bir çalışma yapılmadığından bir yorumda bulunmak doğru değildir. Spil Dağı'ndaki kalıntılara bakıldığında Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem'den Osmanlı Devleti'nin son dönemlerine kadar, arada kesintilerle de olsa, yerleşimler olduğu gözlemlenmektedir. Söz konusu kalıntıların Roma'nın yıkılışına kadar olan kısmı bu tezin konusunu oluşturmaktadır.
Arkaik ve klasik dönemlerde Ege dünyasında homoseksüellik
Dünya üzerinde kendi cinsine ilgi duyan insanlar bir diğer deyişle homoseksüeller günümüzde olduğu gibi antik dönemde de vardır. Özellikle Hellen toplumunda homoseksüelliğin yaygın olduğu hem antik kaynaklardan hem de vazo resimleri gibi görsel materyallerden anlaşılmaktadır. Erkeğin egemen olduğu bir yapıya sahip olan Hellen toplumunda askeriyeden evlerdeki eğlencelere kadar pekçok kültürel öğede homoseksüellik sıkça yer almıştır. Bu toplumun yaşamına ve kültürüne homoseksüellik o kadar yoğun işlemiştir ki, günlük hayatta kullandıkları vazoların üzerine bile hem yazıt hem de resim olarak homoseksüellikle ilgili eylemlerini aktarmışlardır. Hellen toplumundaki homoseksüellik incelenirken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalarından biri toplumun kadına ve erkeğe bakışıdır. Çünkü bu toplumun homoseksüelliğe bakışı kadına ve erkeğe bakışa göre belirlenmiştir. Nitekim homoseksüellikte önemli iki nokta olarak olarak algılanan maskülenlik ve feminenlik bu bakış açısına göre şekillenmiştir. Hellen toplumunda spordan dinlerine, eğitimlerinden sosyal kültürlerine kadar her yerde homoseksüellik görülmektedir. Bu durum da homosekseksüellikle ilgili araştırmalar açısından son derece değerli bilgilerin antik dönemden günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır.
Türkiye'de demokrasinin yeniden inşası sürecinde Anavatan Partisi (1983-1991)
Türkiye'de 1970'lerin kargaşa ve anarşi dolu yıllarının ardından 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ile demokratik siyasi hayata ara verildi. Üç yıl boyunca ülke idaresini askeri yönetim üstlendi. Fakat yönetim askerin kontrolünde olsa da sivil isimler de bu süreçte bakanlık seviyesinde görev aldılar. Bu isimlerden birisi de Turgut Özal'dı. Darbe öncesi Başbakan Süleyman Demirel idaresinde Başbakanlık Müsteşarlığı ve DPT Müsteşar Vekilliği görevlerinde bulunan Özal, 24 Ocak Kararları'nda imzası bulunan bir isim olarak, yeni yönetim tarafından da Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görevlendirildi. 1982 yılında hükümetle aralarında yaşanan birtakım problemler neticesinde görevinden istifa etti. Ardından yaşanan gelişmeler doğrultusunda, askeri yönetimin iznini de alarak 20 Mayıs 1983'te Anavatan Partisi (ANAP)'ni kurdu. Seçimlere girecek üç partiden biri olan ANAP, siyaset anlayışını "dört eğilim" üzerine oturttu. Bunda 12 Eylül öncesi yaşanan toplumsal ayrışmaların dikkate alınıp geniş katılımlı bir parti olunmak istenmesi önemli bir etkendir. Bu düşünceyle, hareket eden ANAP ilk girdiği seçimlerde (6 Kasım 1983) tek başına iktidar oldu. 1987 yılına kadar geçen ilk döneminde, bilhassa eski siyasilerin yasaklı olmasının da etkisiyle Başbakan ve Genel Başkan Turgut Özal için çok da zorlayıcı bir durum olmamıştır. Ekonominin de olumlu bir seyir izlemesi ile bu yıllarda kalkınma hamleleri gerçekleştirildi. Fakat bu dönemde cereyan eden "İsmail Özdağlar Olayı"nda partinin, bakanını Yüce Divan'a göndermesi son derece dikkat çekti. Öte yandan, yeniden düzenlenen "Küçükleri Zararlı Yayınlardan Koruma (Muzır Neşriyat) Kanunu" basının ciddi tepkisiyle karşılaştı; burada ANAP'ın muhafazakâr kimliği ön plana çıktı. Turgut Özal'ın eşi Semra Özal'ın kurucusu ve başkanı olduğu Türk Kadınının Güçlendirme ve Tanıtma Vakfı'nın birtakım faaliyetleri iktidarı yıpratan gelişmelerden oldu. Ayrıca, bu dönemin sonunda gerçekleştirilen Yasaklar Referandumu (6 Eylül 1987) sürecinde ANAP'ın takınmış olduğu antidemokratik tutum, kuruluşunda savunduğu siyasal liberalizm ilkesiyle çelişerek parti hanesine eksi olarak yazıldı. Bunun dışında, esasında sekiz yıllık iktidarında askerle çatışmacı bir siyaset izlemeyen ANAP'ın, yine 1987 yılındaki Genelkurmay Başkanı atamasında teamüllerin dışına çıkarak yaptığı görevlendirme bu döneme ait önemli bir adımdı. Yasaklar referandumundan eski siyasilere politika yolunun açılmasının ardından ani bir kararla erken seçim kararı alındı. Seçim sisteminde yapılan düzenlemeyle, bir önceki genel seçimlere göre daha az oy alınsa da daha fazla milletvekili çıkartılıp bir anlamda oportünist davranılarak iktidar perçinledi. Bu yeni dönemde ANAP her ne kadar sayısal olarak Meclis'te güçlense de, bir referandum, bir yerel seçim ve bir genel seçimi kaybederek inişe geçti. Ekonomik göstergelerin olumsuz bir seyir izlemesi de ANAP'ın sonunu getiren şartları hazırladı. Bunların dışında, Özal'a karşı 1988'de gerçekleştirilen suikast girişimi de önemli bir olaydır. Ayrıca, bu suikast girişiminde bulunulan kongrede, parti içinde yaşanan çekişmenin daha belirgin bir şekilde kamuoyuna yansıması da ANAP'ı güçten düşüren sebepler arasında yer aldı. Bu dönemin en önemli gelişmesi ise, Turgut Özal'ın cumhurbaşkanı olmasıdır. 1989'daki yerel seçimde alınan üçüncülüğün de etkisiyle, Köşk'e çıkan Özal'ın adaylığı ve seçilmesi hem parti içinde hem de muhalefet cephesinde önemli tartışmalara yol açtı. Bundan sonraki yıllarda da ANAP-Cumhurbaşkanı Turgut Özal arasındaki ilişkilerin de sorunlu bir hâl alması partinin yaşadığı irtifa kaybını artırdı ve 1991'deki erken genel seçimlerde sekiz yıllık iktidar koltuğu da kaybedildi. Diğer taraftan, bu dönemin en ciddi meselelerinden birisi de, başkanlık sistemi tartışmalarıydı. 1980 öncesinde kimi siyasiler tarafından gündeme getirilse de, Turgut Özal ile beraber bu konu kamuoyunda ciddi bir şekilde yer etti. Özal'ın cumhurbaşkanı olduktan sonraki tutumu da bu düşüncesinin somut örneklerini verdi. Fakat hem uygulamaları hem de bu yöndeki düşünceleri ANAP ve muhalefet partilerinden tepki aldı. Dolayısıyla, başkanlık sistemi düşüncesi bir ANAP projesinden ziyade Turgut Özal projesiydi. Özal'ın kamuoyu ve ANAP'ta yeterli desteği bulamamasından ve ömrünün de vefa etmemesinden ötürü bir sonuca ulaşılamadı. Fakat bu tartışmalar yıllar içerisinde belli bir noktaya geldi ve 16 Nisan 2017'de yapılan halkoylamasıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçildi. Dolayısıyla, bu dönemin etkileri günümüze de yansımıştır. 12 Eylül'ün özel şartlarında siyaset sahnesine çıkan ANAP, yukarıda da ifade edildiği gibi, dört eğilim anlayışı doğrultusunda bir çizgi benimsedi. Farklı seçmen profillerinin bir araya getirilmesinin amaçlandığı bu anlayış özellikle ilk dönemde ANAP'a ciddi avantajlar sağladı. Ancak, 1987'de siyasi yasakların sona ermesiyle birlikte tekrar politikaya dönüp partilerinin başına geçen eski liderlerin de etkisiyle, dört eğilim grupları yuvalarına dönmeye başladı. Dolayısıyla, kuruluşta benimsenen bu anlayış bir süre sonra işlevsiz hale geldi. Diğer yandan, merkez Sağda yer alan ANAP'ın bu kategorideki en ciddi rakibi DYP ile birçok yönden benzerlikler bulunmaktadır, ekonomik ve siyasi anlayış, dayanılan siyasi taban gibi. Hatta iki partinin 2009 yılında birleşmesi de bu düşünceyi doğrular yöndedir. Anahtar Kelimeler: ANAP, Turgut Özal, Dört eğilim, 12 Eylül 1980, Türk siyasi hayatı, Başkanlık sistemi.
Cumhuriyet döneminde Mardin ve yöresinde Süryaniler
ÖZETSüryaniler, Hıristiyanlığın ortaya çıktığı dönemde, Hıristiyanlığı kabuleden ilk topluluklardandır. Aynı zamanda bu dinin yayılmasında ve gelişmesindede önemli katkıları olmuştur.Süryani Kilisesi'nin doğuşu ve gelişmesi, bir çok tarihi tartışmanın veayrılmanın tarihidir. Bu nedenle de ayrı bir öneme sahiptir. Yaşadıkları coğrafyanedeniyle Süryaniler, farklı bir çok kültürün etkisi altında kalmışlardır. Bir çokkültürü de etkilemişlerdir. Osmanlı Devleti'nin millet sistemi içerisindeyaşadıkları huzurlu dönemlerinde, sosyal, siyasal, eğitim, kültür ve teolojialanlarında eserler üretmişlerdir. I. Dünya Savaşı yıllarında ise, yaşadıklarıcoğrafyada bir çok dış güçlerin etkisiyle savrulmuşlar ve kendi elleriyle eskihuzurlu günlerini arar hale gelmişlerdir. Cumhuriyet döneminde ise, daha huzurlubir ortama kavuşmalarına rağmen, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullarnedeni ile 1940'larda, siyasi ve sosyal koşullar nedeni ile de 1980'lerdetopraklarından göç etmişlerdir.Bugün ülkemizde her vatandaş gibi Süryaniler de, istedikleri gibiibadetlerini yapabilmekte, ibadethanelerini yaşatabilmek için vakıflarkurabilmekte, anayasanın kişilere verdiği haklarını kullanabilmektedir.Bu çalışmada tarihi süreçteki gelişmelerin paralelinde, günümüz Mardinve bölgesi, Süryaniler açısından ele alınmıştır.
Demirköprü ve Avşar barajlarından alınan balık, su ve sediment örneklerinde bazı ağır metal konsantrasyonlarının belirlenmesi
Anahtar kelimeler: Ağır Metal, Baraj, Cyprinus carpio, SedimentBu çalışmada Ege Bölgesinde yer alan Demirköprü ve Avşar barajlarında belirlenen dörtistasyondan su, sediment ve balıklardan Cyprinus carpio örnekleri alınmış ve Cd, Cr, Cu, Fe, Ni,Pb gibi ağır metallerin değerleri araştırılmıştır.Araştırma sonucunda elde edilen bulgulara göre, su örneklerinde Cd 0,00008 - 0,00102ppm ;Cr 0,00476 -0,00642 ppm; Cu 0,01 - 0,0157 ppm ; Fe 0,26206 - 0,97317 ppm; Ni0,00448 - 0,0155 ppm ; Pb 0,00523 - 0,0195 ppm, sediment örneklerinde, Cd 0,70- 0,82 ppm;Cr 3,58- 14,48 ppm ; Cu 9,3- 29,29 ppm; Fe 12631- 25268 ppm; Ni 7,41- 29,99 ppm ; Pb 2,44-6,5 ppm ; C.carpio örneklerinde, Cd , kasta 0,17- 0,44 ppm; solungaçta 0,15- 0,57 ppm; mide-bağırsakta 0,15- 0,43; hava kesesinde 0,71- 0,72 ppm; kalpte 0,49- 0,74 ppm; karaciğerde0,40- 0,96 ppm ; Cr, kasta 1,18- 2,84 ppm; solungaçta 1,25- 1,61 ppm; mide- bağırsakta 0,62-1,77; hava kesesinde 0,42- 0,94 ppm; kalpte 0,27- 1,07 ppm; karaciğerde 0,83- 1,26 ppm; Cu,kasta 3,55- 3,85 ppm; solungaçta 3,83- 3,94 ppm; mide- bağırsakta 3,03- 5,80; hava kesesinde3,49-8,88 ppm; kalpte 2,52- 12,00 ppm; karaciğerde 4,02- 9,73ppm; Fe, kasta 16,55-34,96ppm; solungaçta 54,77- 203,7 ppm; mide- bağırsakta 64,06- 396,9; hava kesesinde 30,82- 71,3ppm; kalpte 85,63- 118,05 ppm; karaciğerde 27,48- 94,27 ppm; Ni, kasta 1,27- 3,16 ppm;solungaçta 3,52- 3,91 ppm; mide- bağırsakta 0,69- 3,23; hava kesesinde 1,05- 1,42 ppm;kalpte 2,96- 3,99 ppm; karaciğerde 4,02- 7,00 ppm; Pb, kasta1,58- 2,14 ppm; solungaçta 1,67-3,11 ppm; mide- bağırsakta 2,49- 3,61; hava kesesinde 1,00- 5,81 ppm; kalpte 1,62- 2,53 ppm;karaciğerde 3,29- 3,42 ppm arasındaki değerlerde bulunmuştur.Analiz sonuçlarına göre ağır metal düzeylerinin sıralanışı suda; Fe > Pb > Cu > Ni > Cr> Cd , sedimentte; Fe > Ni > Cu > Cr > Pb > Cd, Demirköprü barajındaki C.carpioörneklerinde, kasta Fe > Cu > Ni > Cr > Pb > Cd ; solungaçta Fe > Ni > Cu > Pb > Cr > Cd ;mide- bağırsakta Fe > Cu > Pb > Ni > Cr >Cd; hava kesesinde Fe > Pb > Cu > Ni > Cr >Cd ;kalpte Fe > Ni > Pb > Cu > Cr >Cd; karaciğerde Fe > Cu > Ni > Pb > Cr > Cd şeklinde, Avşarbarajındaki C. carpio örneklerinde, kasta Fe > Cu > Pb > Ni > Cr > Cd ; solungaçta Fe > Cu> Ni > Pb >Cr > Cd ; mide- bağırsakta Fe > Cu > Pb > Ni > Cr >Cd; hava kesesinde Fe > Cu> Ni > Pb >Cd >Cr ; kalpte Fe > Cu > Ni > Pb > Cd > Cr ; karaciğerde Fe > Cu > Ni > Pb >Cd > Cr şeklinde bulunmuştur.Elde edilen bu değerler ,uluslararası kuruluşlarca verilen tolere edilebilir değerlerlekarşılaştırılmış ve metal değerlerinin zararsız ve düşük olduğu saptanmıştır.X
Bosna Hersek Savaşı ve TSK'nin barışı destekleme harekatındaki rolü
Çalışmanın temel amacı, Bosna Hersek'te 1990'lı yılların başında cereyan etmiş olan savaşın sebep ? sonuç ilişkisi içinde incelenmesiyle beraber, savaş esnası ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti'nin izlediği dış politika kapsamında, TSK'nin Barışı Destekleme Harekâtı kapsamında, icra ettiği uygulamaların incelenmesidir.Yapılan çalışmanın ilk bölümünde ?Boşnakların Kimliği? ile Bosna Hersek olarak adlandırılan toprakların tarihi süreç içinde incelenmesi yapılmıştır. Birinci bölümde 1941 yılından 1991 yılına kadar süren ve Yugoslavya'nın parçalanmasına yol açtığı değerlendirilen etkenler incelenirken, savaşın gelişimi ve Dayton Barış Antlaşması süreci de irdelenmiştir. Yine aynı bölümde, Uluslararası Örgütlerin savaşa müdahaleleri gözler önüne serilmeye çalışılmıştır. Savaş ve savaş sonrası dönemde Türkiye Cumhuriyeti'nin Bosna Hersek ve diğer devletler ile Uluslararası Örgütlerle olan ilişkilerine ise çalışmanın ikinci bölümünde yer verilmiştir.Son bölümde ise Barışı Destekleme Harekâtı'nın tanımı ve özellikleri anlatılırken, TSK'nin yurt dışı görevlerinin yasal dayanakları ile Türk Birliğinin Bosna-Hersek'e gönderilme süreci incelenmiştir. Müteakiben de TSK'nin Bosna-Hersek'te Barışı Destekleme Harekâtı'na katkıları anlatılmıştır. Son bölümde ise varılan sonuç ortaya konmuştur.
XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti-Dubrovnik ilişkileri ve hicri 1037-1056/1627-1646 tarihli ahkâm defteri transkripsiyon ve değerlendirmesi
Özgecan Köker, XVII. yüzyılda Osmanlı-Dubrovnik ilişkileri ve Hicri 1037-1056/1627-1646 Tarihli Ahkâm Defteri Transkripsiyon ve DeğerlendirmesiBu çalışmanın amacı 17. yüzyıl başında Osmanlı Devleti-Dubrovnik Cumhuriyeti arasındaki ilişkileri arşiv belgeleri bazlı incelemektir. Temel kaynak olarak Düvel-i Ecnebiye Defteri 14/2 kullanılmıştır. Defter Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde Venedik-Dubrovnik Defteri olarak geçmektedir. Ancak ki hükümler içerisinde baş rol her zaman Dubrovnik'e aittir. Sadece problemlerin Venedik'e dayalı olduğu hükümlerde Venedik zikredilmektedir.Çalışmamızda esas olarak incelemesini yaptığımız defter sayesinde ulaştığımız bilgilerle ilişkilerin hangi alanlarda gerçekleştiği ve siyasi ilişkilerin boyutları tespit edilmeye çalışılmıştır. Dubrovnik Cumhuriyet'inin sahip olduğu haraçgüzarlık statüsünün iki tarafa da getirileri belirlenmeye çalışılmıştır. Tüm bunlar bahsi geçen coğrafya içerisinde dönemin şartları dahilinde değerlendirilmiştir.
XIX. yüzyılda İzmir'deki Rum okulları
XIX. Yüzyılda İzmir'deki Rum Okulları adlı tezimizde öncelikle kronolojik olarak İzmir'in demografik ve sosyo-ekonomik yapısı incelenmiştir. Rum tebaa odaklı olmak üzere İzmir'de bulunan diğer azınlıklardan, yaşam, kültür, yerleşim ve eğitimlerinden bahsedilmiştir. Osmanlı Devleti'nde ve buna bağlı olarak özellikle İzmir'deki eğitim hayatı hakkında ayrıntılı bilgilere yer verilmiş, bu bilgiler ışığında İzmir'deki Rum okulları incelenmiştir
Türk siyasal hayatında bağımsız milletvekilleri ve meclis faaliyetleri (1923-2002)
Bu çalışmanın konusu 1923-2002 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti bağımsız milletvekillerinin meclis faaliyetleri olarak belirlenmiştir. Öncelikle bağımsız milletvekillerinin 1923-2002 yılları arasında hangi dönemlerde seçimlere bağımsız girme bağımsız devam etme, bağımsız girme parti ile tamamlama ve parti ile girip bağımsız olarak bitirmesi durumlarının yanı sıra vekil seçildikleri il, vekil seçildikleri dönem, meslekleri, eğitim durumları, öz geçmişleri ve meclis faaliyetleri genel hatları ile ortaya konmuştur. Tez çalışması, TBMM'nin II.-XXI. Dönemlerini kapsamaktadır. 1923-2002 yılları arasında görev yapmış bağımsız milletvekillerinin biyografileri ortaya konularak bu milletvekillerinin seçildikleri il, seçildikleri dönem, partileri (varsa), meslekleri, meclis faaliyetleri, dönemlere göre bağımsız milletvekili sayıları tespit edilerek açıklamalarda bulunulmuştur. Anahtar kelimeler: TBMM, Parlamenter Sistem, Bağımsız Milletvekilleri, Siyasi Faaliyetler, 1923-2002 Dönemi.
42 numaralı Ayntâb Şeriyye sicili'nin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi (H.992-994/1003-1004 M. 1584-1586/1594-1595) (S.112-223)
Şer'iyye Sicilleri Kadılar tarafından tutulan sadece mahkeme kayıtları olmayıp kadının bulunduğu bölgedeki tüm önemli yazışmaların kayıt edildiği belgelerdir. Şehir tarihçiliğinin en büyük hazinelerinden olan Şer'iyye sicilleri Osmanlının büyük bir arşivleme sistemi olduğunun kanıtıdır. 42 Numaralı Ayntâb Şer'iyye Sicili toplam 450 sayfa olup bu çalışmada defterin 112-223 sahifeleri değerlendirilmiştir. Sicilde dönemin alacak-verecek davaları, boşanma, evlilik, hırsızlık, vasi tayini, katl olaylarının yanında ferman ve berat gibi önemli konuları içeren belgeler ile vakfiye, hüccet, tezkire kayıtları yer almaktadır. XVI.yüzyılın sonunda Ayntâb'ın sosyal ve hukuki yapısı hakkında önemli olan bazı bilgiler bu değerlendirmeden elde edinilebilir.
Kastamonu'da yaşanan afetler (1930-1945)
Kuzey Anadolu Fay Hattına yakınlığıyla bilinen Kastamonu'da tarihî süreç içerisinde pek çok deprem yaşanmıştır. Yakın tarihimizde yaşanan ve henüz hafızalardan silinmemiş olan 1943 Tosya-Lâdik Depremi Kastamonu ve çevresindeki büyük bir alanı etkilemiştir. Can kaybının Kastamonu genelinde bin rakamının üzerine çıktığı, bir o kadar da insanın yaralanmasına neden olduğu deprem, binlerce vatandaşın da evsiz kalmasına neden olmuştur. Kaynaklar incelendiğinde Kastamonu merkez, ilçe ve köylerinde depremle birlikte aynı zamanda sel, heyelan, dolu, fırtına ve yangın gibi pek çok afetin yaşandığı görülmektedir. Bu afetlerden orman yangınları arasında dikkatsizlik sonucu çıkan orman yangınlarına karşılık, bilinçli olarak çıkarılan orman yangınları dikkatleri çekmektedir. Okul, eczane, otel ve onlarca dükkânın yandığı hane yangınlarının yanı sıra neredeyse evlerinin tamamı yanan pek çok köy yangını da yangın vakaları arasındadır. Yaz aylarında dolu ve sel afetlerine maruz kalan Kastamonu'da can kayıpları yaşanmış, hayvanlar telef olmuş; ev ve iş yerlerini su basmış, köprü ve tarım arazileri zarar görmüştür. Köylülerin zaman zaman maruz kaldığı yıldırım düşmesi hadiselerinde de ölüm ve yaralanmalar olmuştur. Ayrıca aşırı kar, fırtına, tipi ve don olayları zaman zaman genel hayatı olumsuz etkilemiş, yollar kapanmış ve donarak hayatını kaybeden insanlar olmuştur. Yaşanan afetlerle birlikte sosyal devlet anlayışı gereği yaraların sarılması için evi yananlara devlet ormanlarından kerestelik ağaç verilmiş, depremden etkilenenlere çadır ve iaşe desteği sağlanmış, dolu ve selden tarım ürünleri zarar görenlere hububat verilmiştir. Vatandaşlar dönemin basın araçları kullanılarak bilinçlendirilmeye çalışılmış, köşe yazarları ise afetlerle ilgi dikkat çekici yazılar kaleme almıştır.
19. yüzyılda Osmanlı-İran ticari ilişkileri (Osmanlı arşiv kaynaklarına göre)
Tarihin kadim ve güçlü milletleri tarafından kurulan Osmanlı-İran devletlerinin ilişkileri, çeşitli dinamiklere bağlı olarak siyasi ve askeri rekabetiyle ön plana çıkmıştır. Son üç yüz yılda yoğunlaşan rekabet, her iki devletin mukadderatında mühim sonuçlar doğurmuştur. Her ne kadar siyasi ve askeri mecrada ciddi hadiseler yaşanmış olsa da iki devlet arasındaki ticari ve sosyal ilişkiler devam etmiştir. Bilhassa ticari ve iktisadi ilişkileri dönemsel şartlara bağlı olarak gelişim göstermiş ve bu ilişkiler her devirde ehemmiyetini korumuştur. Bu araştırmada 19. yüzyılda Osmanlı-İran ticari ilişkileri ele alınmıştır. Bu bağlamda söz konusu devletlerin ticari ilişkilerinde kullanılan ticari güzergâhların tespit edilmesi ve bu güzergâhların iki devlet açısından öneminin ortaya konulması, Osmanlı-İran transit ticaretinin değişimi, ticari ilişkilerde uygulanan gümrük tarifeleri ve işlemlerinin belirlenmesi, ticarete konu olan malların ve ticari ilişkileri sekteye uğratan sorunların tespiti ve bu sorunların ticari ilişkilere olan etkisinin açığa çıkarılması amaçlanmıştır. Çalışmanın sonucunda; Osmanlı-İran ticari ilişkilerinin ekseriyetinin Trabzon-Erzurum-Tebriz güzergâhı üzerinden yürütüldüğü, gümrük ilişkilerinin mütekabiliyet ilkesi çerçevesinde şekillendiği, İranlı tüccarların Erzurum Gümrüğü'ne getirdikleri ticaret mallarının dokumacılık, boya, deri ve maden ürünlerinden oluştuğu, alacak meselesi, gasp ve eşkıyalık faaliyetleri, tüccarların etik dışı davranışları ve gümrük memurlarının keyfi tutumları gibi unsurların ticareti sekteye uğratan temel sorunların olduğu tespit edilmiştir.
Arap Yarımadasında Bizans-Sasani mücadelesi (VI.-VII. yüzyıl)
Ekonomi, bir devletin varlığını ve sürekliliğini doğrudan etkileyen hayati bir konumda olup uluslararası ilişkilere yön veren, devletlerin savaş-barış tercihlerini belirleyen ana etkenlerden biridir. Güçlü bir ekonomi için uygulanabilir stratejiler üretmek ve bunu politik bir hedef haline getirmek oldukça önemlidir. Belirlenen stratejiler ve hedefler ülkelerin siyasi, iktisadi ve askeri potansiyelleriyle de doğrudan ilişkilidir. Başarıyla uygulanan stratejiler hedeflerin gerçekleşmesine imkân tanır, bu da devletin gücüne güç katar. Böylece hem sınırlarını hem de nüfuz alanlarını genişletmiş olur. 6'ncı ve 7'nci yüzyılda gerçekleşen Bizans-Sasani mücadelesinin temel amacını ve iki devlet arasındaki ilişkilerin seyrini belirleyen gerçek sebep yine ekonomi olmuştur. Bizans-Sasani ilişkilerini incelerken eski-yeni birçok kaynak esere ulaşmak ve onlardan istifade etmek gerekir. Bizans kroniklerine, Ortaçağ'da yazılmış Arapça eserlere ve Türkiye'de yapılan çalışmalara müracaat ederek hazırladığımız bu çalışma Ortadoğu'daki doğu-batı mücadelesinin baş aktörleri olan Roma-Pers mücadelesini, bu mücadeleyi kendilerine tevarüs eden tarihi bir miras ve misyon olarak gören Bizans-Sasani devletlerinin sosyal yapıları, siyasi, iktisadi, içtimai, askeri ve dini ilişkileri, Roma-Pers mücadelesinin gerçekleştiği kara ve deniz alanları ve Arap Yarımadası üzerinde verilen mücadelenin tarihi seyrine ve Sasani devletinin yıkılışıyla son bulan rekâbete yer verilmiştir.
Gaziantep'te Beydili aşireti
Oğuzlar, Türk tarihinin en eski devirlerinden beri var olan Türklerin en eski atalarıdır. Oğuzlar, tarihe ilk çıktıkları Orta Asya sahasından dünyaya açılmışlar ve birçok devletler kurmuşlardır. Ancak Oğuzlar iç ve dış sebeplere bağlı olarak dağılmışlar, bulundukları yerleri terk etmişler ya da terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu şekilde göç eden Oğuz kavimleri tarihin akışını değiştirmişlerdir. Göç yolları üzerinde ve göç ettikleri yerlerdeki tezimize konu olan Oğuzların Beydili kolu ise 24 Oğuz boyundan biridir. Bunların çoğunluğu ise bugün Gaziantep ve Suriye dolaylarında yaşamaktadır. Beydili boyu geçmişte olduğu gibi bugün hâlâ sosyo-kültürel yaşamlarını geleneksel olarak devam ettirmektedir. Aynı zamanda tarih boyunca yaşadıkları bu coğrafyaya hem kültürel anlamda etkide bulunurken hem de bölgedeki diğer kültürlerden etkilenmiştir. Bu çalışmada Oğuzların göçleri, Beydililer ve etnik menşeîleri incelenmiştir. Gaziantep Beydili aşireti çoğunlukla Gaziantep'in Araban ilçesi köylerinde yaşamaktadır. Yaptığımız alan araştırmalarında ve aşirete mensup bazı kişilerle konuştuğumuzda, aşiretin bazı geleneklerinin kaybolmasına rağmen birçok geleneklerini devam ettirdikleri görülmüştür. Bunların başında evlenme törenleri gelmektedir. Benzer gelenek (evlenme geleneği) Suriye'deki Beydili aşiretinde de devam etmektedir. Aşiret olarak tarihsel geçmişlerinin aynı olması, coğrafi bölgelerinin yakınlığı Gaziantep Beydilileri ile Suriye Beydililerinin ortak gelenek ve göreneklere bağlı olduklarını göstermektedir. Gaziantep çevresinde yaşayan Beydili aşireti uzun bir zamandan beri yerleşik hayata geçmiş olup tarım ve ticaretle uğraşmaktadır. İncelediğimiz Beydili aşireti, bölgede sosyo-kültürel hayatını canlı bir şekilde devam ettirmektedir. Anahtar Kelimeler: Göç, Oğuz Göçleri, Aşiret, Beydili Aşireti, Kültür, Gelenek
Ceride-i Rüsumiye'ye göre Osmanlı Devletinde gümrük ve gümrük uygulamaları
Gümrükler; Osmanlı Devleti için önemli bir gelir kaynağı olmakla beraber, yerli üretici ve tüccarında korunmasında bir kontrol mekanizması olmuştur. Ancak 20. yüzyıl başlarında gerek Avrupa karşısında kaybedilen siyasi üstünlük gerekse de üretim ve ekonomik dengeler, bu dönem Osmanlı gümrüklerinin devletin, yerli üreticinin ve yerli tüccarın aleyhine işlenmesine neden olmuştur. Zira bu dönem yabancı devletlerle yapılan ticaret antlaşmaları ve gümrük tarife antlaşmaları Osmanlı Devletinin çıkarlarında ziyade söz konusu yabancı devletlerin çıkarlarını merkeze almıştır. Bu çalışma 20. yüzyıl başlarında Osmanlı gümrüklerinin durumunu merkeze alarak 19. yüzyıldan beri süregelen gelişmelerin, Osmanlı ekonomisi üzerinde oluşturduğu etkileri ve meydana gelen gelişmeler karşısında Osmanlı Devletinin aldığı tedbirleri ortaya koymaya çalışmaktadır. Ayrıca bizzat gümrük memurları tarafından yayımlan "Ceride-i Rüsumiye" isimli dergide, gümrük memurları tarafından ifade edilen hem dış ticareti ve gümrükleri hem de doğrudan gümrük memurlarını ilgilendiren sorunlar ve çözüm önerileri de yine bu çalışmayla açıklanmaktadır.
Gelibolu Savaşı Ve Anzaklar
Çanakkale savaşları Türk tarihindeki bir gurur tablosudur.72 milletin bir araya gelerek geçmek istediği Çanakkale'yi geçilmez kılan Türk'ün inanılmaz sabrı, azmi, kararlığı ve vatan sevgisidir. Hatta 1911 yılında Winston Churchill'in yaptığı bir açıklama dikkati çeker. Açıklama Şöyledir: ?Modern bir donanmayla dahi boğazları geçmek mümkün değildir? demiştir, Oysa aradan geçen 4 yıl zarfında söylediklerini unutmuş ve İngiliz Savaş konseyinde Kasım ayında yaptığı bir konuşmada Boğazları İngiliz kruvazörleriyle yarıp geçeceğini bildirmiştir.Çanakkale Savaşlarının önemle üzerinde durulması gereken bir başka noktası da Anzak (Anzac) konusudur. Yıllardır atalarını gelip Gelibolu'da ziyaret eden Anzaklar acaba dedelerinin burada ne işi olduğunu düşünmüşler midir, ya da biz Anzakların bu efsane gibi anlatılan hikâyelerinin aslını düşündük mü?Ben bu çalışmam da Anzakların mağdur bir millet olmadığını gayet bilinçli bir şekilde Anavatan olarak gördükleri İngiltere'ye yardım için Çanakkale'ye savaşmaya geldiklerini anlatmak istedim.
Sakk mecmuası
Sosyal Bilimler alanında karşımıza çıkan, dönemin şartlarına göre kaleme alınan Osmanlı tarihi kaynaklarındaki her belge ayrı bir önem arz etmektedir. Şer'iye sicilleri diğer konularda olduğu gibi hukuk tarihi açısından da önemli bir yere sahiptir. Nihayetinde sakk dediğimizde şer'iye sicillerinden önemle seçilmiş belgelerin tecrübeli kadılar tarafından yönlendirilerek yeniden kaleme alınan belgeler olduğunu görmekteyiz. Bu noktada kadıların önemli görevler üstlendiklerini görülmektedir. Tarih ve toplumları yönlendiren siyasi, sosyal, kültürel vb. alanlarda bilgi sahibi olabilmek için büyük bir kısmının Türkiye'de olmakla birlikte yurt dışında da tarihe tanıklık eden kaynaklarımız sayesinde bugün bir çok alanda araştırma yapma imkanı bulabilmekteyiz. Şer'iye sicilleri ve sakk mecmualarında Osmanlı hukuk mekanizmasının işleyişi, milletlere ve bölgelere göre çeşitli konulardaki ( veraset, vefat, tereke kayıtları, iltizam davaları, hibe, hüccet, ilam vb.) mahkeme kayıtlarının hangi şekillerde gelişip sonuçlandığını tespit etmekteyiz.İncelemiş olduğumuz sakk mecmuası ile de birçok alanda öne çıkan şu konu başlıkları (iflas, kefalet, kassamlık, isbat davaları, rüşvet, vekil tayinleri, mehr, hibe, vasi ve kayyım tayinleri, yemin, gayr-i Müslim ve Müslüman ahali arasındaki davalar, döneme ait yapılar örneğin hanlar, kaleler bunların yanında mahalleler, köyler, karyeler, evler, esnaf dağılımı) değerlendirilmiştir.Anahtar kelimeler: Sakk mecmuası, Şer'iye sicilleri, tereke.
Milli Mücadele`de Kilis
VI ÖZET MİLLÎ MÜCADELE'DE KÎLİS İNCE, Halil İbrahim Yüksek Lisans Tezi, Cumhuriyet Tarihi Tez Yöneticisi: Yrd. Doç. Dr. Süleyman ÜNÜVAR Ocak, 2004, XV + 234 sayfa Tarihi çok eskilere dayanan Kilis, Babiller, Hititler, Asurlular, Persler, Romalılar gibi pek çok medeniyete beşiklik yapmış; İslâmiyet döneminde de Araplar ve Memlûkların idaresinde kalmıştır. Merci Dâbık Savaşı ile Osmanlı topraklarına katılan Kilis, şehir olma vasfını kazanmıştır. XX. yüzyılın başlarında Mezopotamya bölgesinde zengin petrol yataklarının bulunmasıyla emperyalist devletler Osmanlı Devleti 'nin elinde bulunan bu bölgeyi ele geçirmek için çeşitli entrikalara girişmişlerdir. I. Dünya Savaşı sırasında imzaladıkları anlaşmalarla Osmanlı Devleti'ni paylaşarak tarihten silmek istemişlerdir. İngilizler Fransızlara vermeyi vaat ettikleri Maraş, Antep, Kilis ve Urfa'yı Mondros Ateşkesi'nin akabinde işgale başlamışlardır. Kilis'teki İngiliz işgali dönemi daha sonraki Fransız işgali dönemine nazaran sakin geçmiştir. Bunun sebeplerinden birisi, işgal askerlerinin pek çoğunun Hintli Müslümanlardan olması ve ahaliye karşı iyi davranmaları, mahallî idareye karışmamaları, bir diğeri de İngilizlerin, Ermenilerin entrikalarını anlayınca onlara karşı tavır almaları sebebiyle Ermenilerin ahaliye karşı fazlaca bir harekette bulunamamasıdır. Fransız işgali döneminde ise Kilis'te esaslı bir direniş teşkilâtı kurulmuş ve mücadele başlamıştır. Polat Beyin bölgeye gelmesiyle birlikte Kuva-yi MilliyeVII tam anlamıyla organize olmuş ve emir-komuta zinciri içerisinde Fransızlara karşı büyük bir mücadele örneği sergilemiştir. İngilizlerin işgal dönemine nazaran Fransızların halka son derece acımasız davranması, bu mücadelenin başlamasında ve büyük başarılar kazanmasında etkili olmuştur. Ankara Antlaşması ile Kilis işgalden kurtulmuştur. Ancak, anlaşmaya göre sınır şehrin bir km. yakınından geçtiğinden Kilis'e ait olan en verimli araziler ve Fellah, Amiki, Şakağı, Com, Okçuizzettin ve Şeyhler nahiyeleri ile bunlara bağlı pek çok köy ve buralarda yaşayan 30.000 kadar nüfus Suriye topraklarında kalmıştır. Kilis halkı, bu sorunu sürekli olarak ilgili makamlar nezdinde gündemde tutmaya çalışmıştır. 1926 yılında yapılan sınır düzeltme çalışmalarında 12 Türk köyünün Türkiye'ye geçmesi kabul edilmiş, ancak bu köylerin arazilerinin büyük kısmı Suriye tarafında kalmıştır.
Savaş döneminde ve barış sürecinde Türk-Boşnak ilişkileri(1990-1995)
Bu çalısmanın amacı, yirminci yüzyılın sonunda Bosnak halkının maruz kaldıgı katliamı, Dünya devletlerinin ve özellikle BM ve NATO gibi uluslararası örgütlerin savas karsısında izledigi yaklasımı, en önemlisi de Savasın baslangıcı olan 1992 Nisan ayından itibaren yasanan süreçte Türkiye'nin tutumunu ortaya koymaktır. Bu çalısmada öncelikle Tarih Metodolojisine uygun olarak kronolojik bir anlatım yolu izlenmistir. Bosna'nın genel yapısı, Osmanlı dönemi, Osmanlı sonrası, II. Dünya Savası sırasında ve sonrasındaki durum incelenmistir. Yugoslavya'nın parçalanma süreci, Bosna'nın bagımsız olması ve Bosna Savası sırasında Türkiye'nin Bosna politikası kronolojik olarak aktarılmıstır. Sonuç olarak Türkiye savas sırasında, Türk dıs politikasının degismeyen ilkelerinden olan `Yurtta barıs, dünyada barıs' ilkesine dayalı barısçı bir dıs politika izlemistir. Magdur durumdaki Bosna halkına maddi ve manevi olarak destek olmus, uluslararası platformda Bosna'nın haklarını savundugunu ortaya koymustur.
151 numaralı (m. 1882-1884/ h. 1299-1301) Ayntab Şer'iyye sicilinin transkripsiyonu ve değerlendirmesi
Hicri 1299-1301 (M. 1882 -1884) tarihli, 151 Nolu Ayntab Ser´iyye Sicili toplam 228 sayfadan olusmaktadır. Sicildeki belgeler Nâib Hacı Halil Efendizâde Mehmet Sait Efendi ve kaza kaymakamı Bedri Efendizâde Bsmail Galib dönemine aittir. Toplam 337 belgeden olusan defter Hicri 1 Rebiü'l-evvel 1299/16 Ramazan 1301 tarihleri arasındaki davaları kapsamaktadır. Bu davalarda müslümanlarla ilgili müderris, imam atamaları, ayrıca hem müslüman hem de gayri müslimlere ait tereke; miras; bosanma; vakfiye; nafaka; vekalet ve vasi tayini gibi konular ele alınmıstır. Bste bu tez çalısması söz konusu davaların transkripsiyonunu ve degerlendirilmesini içermektedir.
II. Meşrutiyet dönemi kadın hareketleri ve Kastamonu örneği
Tanzimat döneminde temelleri atılan kadın tartışmaları ve kadın konusu, II. Meşrutiyet Dönemi'nde meyvelerini vermeye başlamıştır. II. Meşrutiyet dönemi fikir akımlarına paralel olarak Batıcılar, Türkçüler ve İslâmcılar kadının eğitiminden, giyimine, tesettürden evlenme ve boşanmaya kadar her konuda tartışmışlardır. Bu tartışmalar mecliste de gündem ve önemini korumuştur.II. Meşrutiyet döneminde kızların eğitimine ağırlık verilmesi ile kadın hareketleri hız kazanmıştır. Bu gelişmeler Osmanlı topraklarındaki vilâyetlere de yansımıştır. Bu dönemde Kastamonu Vilâyeti'nde kız ibtidâîyesi ve karma okul sayısı artmış; kız rüştiyeleri ve kız öğretmen okulu açılmıştır.Nasıl ki II. Meşrutiyet Dönemi'nin zeminini Tanzimat dönemi hazırlamış ise Cumhuriyet döneminde kadın hakları, kadının eğitimi, çalışma alanları, kadınların sosyal ve kültürel alanlarda gelişimlerinin temeli de II. Meşrutiyet döneminde atılmıştır.
Serasker Mehmet Rıza Paşa
Bu çalışma, II. Abdülhamit döneminin önemli asker ve devlet adamlarından biri olan Serasker Rıza Paşa'nın (1845-1920) biyografisinden oluşmaktadır. Rıza Paşa, 1845 yılında Koca Mustafa Paşa semtinde dünyaya gelir. 1857 yılında kaydolduğu Askerî Lise'deki eğitimini tamamladıktan sonra 1866 yılında Harbiye Mektebi'nden mezun olur. Üsteğmen rütbesiyle Şumnu'da aynı yıl memuriyet hayatı başlar. İlk önemli başarısını 1866 yılındaki Girit isyanında gösterir ve burada komutanlarının dikkatini çeker. 1888 yılında Yıldız Sarayı'nın korunmasından sorumlu olan Arap ve Arnavut askerler arasında yaşanan problemi hızlıca çözer. Böylelikle II. Abdülhamit'in güvenini kazanan Rıza Paşa, Yıldız Sarayı'nın muhafazasından sorumlu olan İkinci Fırka'nın kumandanlığına atanır. 1891 yılında da rütbesi Müşirliğe çıkarılarak Seraskerliğe getirilir. Yeni görevine başladığında ordunun lojistik açıdan iyileştirilmesi için çalışmalarda bulunur. 1897 yılında çok kritik bir karar alarak II. Abdülhamit'i ikna eder ve zaferle neticelenecek olan Osmanlı-Yunan Harbini başlatır. Bu savaşta elde ettiği başarı kendisine büyük bir şöhret kazandırır. Seraskerliği müddetince, Anadolu ve Rumeli'de yaşanan olayları yakından takip ederek güvenlik ve asayişin sağlanması için birçok çalışmalar yapar. Bunun yanı sıra, maliye, eğitim, kalkınma vs. konularında da görüşlerini bildiren yazılar kaleme alır. 1908 yılında II. Meşrutiyet ilan edilmeden iki gün önce, sadrazam Sait Paşa ile arası açık olduğu için oluşturulan kabinenin dışında bırakılır. Yeni yönetim, Rıza Paşa'yı Midilli adasına sürgüne gönderir. Sürgünden döndükten sonra Fransa'ya gider ve 1920 yılında burada vefat eder. Göreve başladığı 1866 yılından Seraskerlikten azledildiği 1908 yılına kadar yaptığı çalışmalar, Osmanlı Devleti'nin XIX. yüzyılın ikinci yarısındaki askeri, sosyal, ekonomi ve siyasi tarihine ışık tutması bakımından önemlidir. Çalışmanın esas kaynakları, arşiv belgeleri ile Rıza Paşa'nın Hülasa-i Hatırat ve Hatırat isimli eserleridir. Bunun yanı sıra süreli yayınlar, oğlu Süreyya İlmen'in hatıraları, literatürde konuyla ilgili kitap ve makaleler de araştırmanın kaynakları arasındadır. Anahtar Kelimeler: Rıza Paşa, Seraskerlik, II. Abdülhamit, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı, Nizamiye Hazinesi.