
959
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Tiroid hastalıklarında IgG4 düzeyi
Giriş ve Amaç: IgG4, B lenfositlerin antijenlerle uyarılması sonucunda sentezlenen ve vücuttaki organların pek çoğunda inflamasyon ve bunun sonucunda fonksiyon bozukluğu yaratan bir oto antikor olup IgG4 ilişkili hastalıkların temelini oluşturmaktadır. IgG4 ilişkili hastalıkların görüldüğü bir organ da tiroid bezidir. Tiroid bezinin hastalıklarının IgG4 seviyesini ölçmek, klinik etkilerini gözlemlemek ve ülkemizdeki sıklığını öğrenmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 22/04/2021 ile 18/11/2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvuran hastalar dahil edildi. Hastaların demografik, öz geçmiş, soy geçmiş ve ilaç kullanım öyküsü bilgileri not edildi. IgG4 ve diğer laboratuvar parametrelerine bakıldı. Sistemde yer alan ultrasonografi sonuçları not edildi. Bulgular: Çalışmamıza 143 kadın (%72), 56 erkek (%28) toplam 199 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı median 44,48 ± 15,02 yıl, tanı süresi median 4 (3.5-5.5) yıldı. IgG4 ≥ 135 mg/dl olan hasta sayısı 35 (%17.6), IgG4 / IgG ≥ %8 olan hasta sayısı ise 56 (%28.1) idi. Graves hastalığı, Hashimoto tiroiditi, tiroid nodülü ve kontrol grubunun IgG4 ve IgG4 / IgG seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi. Graves hastalarında IgG4 ≥ 135 mg/dl ve IgG4 / IgG ≥ %8 olan gruplarda sT3, sT4 ve Hertel skoru istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Hashimoto tiroidi grubunda istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Kontrol grubunda ise IgG4 seviyesi literatürdeki oranların çok üzerinde bulundu. Sonuç: Çalışmamızda IgG4 ve IgG4 / IgG seviyeleri açısından 4 grup birbiri ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. IgG4'ün Graves hastalığında tiroid hormon yüksekliği ve oftalmopati şiddetine etkisi olabileceği düşünülmüştür. Kontrol grubunda literatüre göre oldukça yüksek oranda saptanan IgG4 pozitifliği açısından Türkiye popülasyonunda ileri araştırmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: IgG4, IgG4/IgG, Graves, Oftalmopati, Türkiye
Çocuklarda besin takviye kullanım sıklığı, etki eden faktörlerin değerlendirilmesi ve hematolojik-biyokimyasal değerler ile ilişkisi
Amaç: Günümüzde besin takviyesi tüketimi her yaş grubu arasında giderek artmaktadır. Besin takviyelerinin gittikçe yaygınlaşan kullanımı bebek ve çocuk yaş grubunu da etkilemektedir. Literatürde pediatrik yaş gruplarına yönelik çalışmalar sınırlı ve sayıca azdır. Bu çalışma çocuklarda beslenme durumu, büyümenin değerlendirilmesi, besin takviyesi kullanım sıklığı, kullanım nedenlerinin aydınlatılması ve hematolojik -biyokimyasal parametreler ile ilişkisinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Gereç ve yöntem: Bu kesitsel anket çalışması etik kurul onayı alındıktan sonra Aralık 2021 ve Eylül 2022 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi çocuk polikliniklerine herhangi bir nedenle başvuran 0-18 yaş çocuğu olan 565 gönüllü katılımcı ile yapıldı. Ankette ebeveynlerin sosyodemografik özellikleri, çocukları için besin takviyesi kullanım durumları, bu ürünleri kullanım amaçları, ürünlerin kullanımı sonrası görülen etkiler ve yan etkiler, ebeveynlerin besin takviyeleri hakkındaki bilgi düzeyleri değerlendirildi. Çocuğun büyüme ve gelişmesini gösteren boy, kilo gibi parametreler ve varsa son 1 ay içinde verilmiş laboratuvar tetkikleri kaydedildi. Anketler daha sonra kayıt altına alınarak istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza 565 ebeveyn katıldı. Ebeveynlerin %62.7'si (n:354) anne , %37.3 'ü (n:211) ise baba olup çalışmaya dahil edilen çocuklar arasında besin takviyesi kullanım sıklığı %39,1 (n:221) olarak bulundu. En sık kullanılan besin takviyesi ürünleri %18.1 (n:40) L-arginin ve multivitamin, %17.6 (n:39) omega-3 ve multivitamin, %12.2 (n:27) propolis, %10.4 (n:23) hindiba ve multivitamin, %7.2 (n:16) multivitamin içeren ürün olarak bulundu. Ebeveynlere takviye kullanım nedenleri sorgulandığında %21.7'sinin (n:48) iştah arttırmak, %19.9'unun (n:44) büyüme ve gelişmeyi hızlandırmak, %12.7'sinin (n:28) kilo aldırmak, %11.8'inin (n:26) okul başarısını arttırmak, %11.3'ünün (n:25) boy uzatmak, %9.5'inin (n:21) herhangi bir nedenle gördüğü tedaviye ek fayda sağlamak, %5'inin (n:11) bağışıklığı arttırmak amacıyla kullandığı saptandı. Çocukları için takviye kullanan ebeveynlerin %61,5'inin (n:136) takviyeyi hekim önerisi ile kullanmakta olduğu bulundu. Tüm preparatlar arasında en çok hekim önerisi ile tercih edilen preparat beta glukan içerikli besin takviyesiydi. Katılımcıların besin takviyesi hakkında bilgiyi hangi kaynaktan öğrenerek kullanmaya başladıkları sorgulandığında %76,9'unun (n:170) diğer sağlık çalışanı, %73,3'ünün (n:162) sosyal medya, %67,9'unun (n:150) doktor aracılığıyla bilgi edindiği öğrenildi. Sosyal medyanın bilgi konusunda en sık rol aldığı besin takviyesi ürünleri pelargonium sidoides içerikli takviye ürünü (%90) ve ginkgo biloba ,omega 3 ve E vitamini içeren kombine preparatdı. Araştırmaya katılanların %70,1'i (n:155) besin takviyesi kullanımından sonra fayda gördüğünü belirtirken, aralarında en çok omega 3, ginkgo biloba ve E vitamini içerikli kombine preparat kullananlar fayda gördüğünü belirtti. Besin takviyesi kullananların %24'ü (n:53) yan etki gördüğünü belirtirken, en sık görülen yan etki %71 (n:38) döküntü ve %28,3 (n:15) bulantı-kusma olarak saptandı. Ebeveynlerin sosyodemografik özelliklerinden anne ve babanın eğitim düzeyi, baba yaşı, sahip olunan çocuk sayısı, aile tipi, ikamet yeri ve gelir-gider durumunun besin takviyesi kullanımı konusunda etkili olduğu saptandı. Düşük kilo persantil ve SDS'sine sahip olan çocukların daha sık takviye kullanmakta olduğu saptandı. İlk 1 yaşta profilaktik demir ve D vitamini kullanımı olan ebeveynlerin daha sık olarak besin takviyesi kullandığı bulundu. Rutin takipleri için pediatrist veya özel muayenehanede çalışan pediatri hekimine başvuran çocukların daha sık besin takviyesi kullandığı saptandı. Araştırmaya katılan 565 çocuktan 135'inin son 1 ay içerisinde alınmış olan laboratuvar testine ulaşıldı. 135 çocuğun 72'si besin takviyesi kullanmaktaydı. Çocuklardan besin takviyesi kullanmayan grupta olanların MCV ortalama değeri 77,42±8,80 fL, MCH ortalama değeri 25,59±3,58 pg, hemoglobin (Hb) ortalama değeri 11,95±2,01 g/dl ile istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p<0,05). Besin takviyesi kullanan grupta trombosit ortalama değeri 312,31±84,75 103/µL ve mutlak lenfosit sayısı ortalama değeri 3,22±1,22 103/µL ile istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı. Besin takviyesi kullanımı ile nutrisyonel parametreler arasında anlamlı istatistiksel farklılık saptanmadı. Sonuç: Beslenme alışkanlıkları çocuk yaşta oluşmakta olup bu dönemde doğru beslenme alışkanlığını yerleştirmiş olmak çocuğun tüm yaşamında etkili olacaktır. Besin takviyesi kullanımı tüm Dünya'da giderek artmakta olduğu gibi ülkemizde de artmaktadır. Çalışmamızda da bölgemizde yüksek sayılabilecek oranda takviye kullanımı olduğu saptanmıştır. Fayda görüldüğü kadar azımsanmayacak yan etkilerin de görüldüğü çocuklar olduğu saptanmıştır. Klinik pratikte çocuklar için takviye kullanımına alışmak yerine dengeli ve yeterli beslenme konusunda ailelerin eğitilmesi, takviye kullanılacaksa kullanım şekli, süresi ve nedeninin irdelenerek kullanılması, bilinçsiz takviye kullanımından kaçınılması çok önemlidir. Anahtar kelimeler: Besin takviyeleri, vitamin, mineral, beslenme
Spinal anestezi ile yapılan endoskopik ürolojik cerrahilerde pasif bacak kaldırma testinin hemodinami ve serebral oksijenizasyon üzerine etkileri
Spinal anestezi pek çok merkezde yaygın olarak kullanılan bir anestezi yöntemidir. spinal anestezi sonrası gelişen hipotansiyon ile çok sık karşılaşılmakta, anestezi güvenliği ve hasta konforu sarsılmaktadır. Spinal anestezi sonrası gelişen vazodilatasyona bağlı hipotansiyon ve buna bağlı görülen serebral deoksijenizasyon en yaygın yan etkilerdendir. Bu çalışma ile amacımız hastaya fazla sıvı yüklemeden, inotrop ve vazopressör desteği sağlamadan hemodinamiyi korumak ve böylece serebral oksijenizasyonu sağlamaktır. Pasif bacak kaldırma testinin kan basıncı ve kalp atım hızı üzerine koruyucu etkisi olduğu gösterilememesine rağmen serebral oksijenizasyonun korunmasının sağlanmasında etkili olabileceği gösterilmiştir. Spinal anestezi ile yapılan cerrahilerde etkisini değerlendirmek için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Deneysel prematür ovaryen yetmezliği modelinde kullanılan antioksidanların mitofaji proteinleri ve bunlarla ilişkili microRNA'lar üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada parkin bağımlı ve bağımsız mekanizmaların kuersetin ve kurkumin ile ortaya çıkan değişiklikleri; follikül sayımı, immunohistokimyasal proteinler, mRNA'lar ve bunlarla ilişkili microRNA'lar aracılığıyla incelenerek, kuersetin ve kurkuminin prematür ovarten yetmezlikte koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda sıçanlar üzerinde siklofosfamid aracılığı ile deneysel prematür ovaryen yetmezlik modeli oluşturuldu. Ardından dokular histopatolojik yöntemlerle ve histokimyasal boyamalarla incelendi. Ovaryum örnekleri üzerinden RNA izolasyonu yapıldı ve cDNA Sentezi ve qPCR işlemleri gerçekleştirildi. Elde edilen bulgular ile gruplar arasındaki farklılık istatistiksel olarak değerlendirildi. Siklofosfamidin ovaryen doku üzerinde doğurganlık için temel havuz olan primordial follikülleri tüketti ve atreziyi indükledi. Kurkumin ve kuersetin parkin bağımlı yolaklar üzerinden etki göstererek ovaryen follikül havuzunda belirgin iyileşme sağladı. Kurkumin ve kuersetin verilen gruplarda izlenen primordial follikül havuzdaki belirgin artış ve atrezik follikül oranlarındaki azalma, over üzerinde parkin aracılı yolda belirgin olarak mitofajiyi regüle ederek kurkumin ve kuersetinin POY patogenezinde koruyucu ve tedavi edici rolleri olduğunu ortaya koymaktadır.
Doğum şeklinin maternal ve fetal bazı antimikrobiyal peptitler üzerine etkisinin incelenmesi
AMAÇ: Antimikrobiyal peptitler, inflamatuar hücreler ve epitelyal hücreler tarafından üretilen, doğal bağışıklık sisteminde immun yanıtını düzenleme yeteneğine sahip proteinlerdir. Çalışmamızda kadın reprodüktif sisteminde ve fetal membranlarda ekspresyonu gösterilmiş LL-37, Elafin, HNE ve D Vitamin düzeylerinin öncelikle plasental geçişini kanıtlamak, normal doğum eylemi sırasında tetiklenen proinflamatuar süreç ile ilişkili sezaryen doğuma kıyasla daha yüksek seviyede antimikrobiyal peptit seviyesini kanıtlamayı amaçladık. Ayrıca doğum sonrasında ve doğumdan bir gün sonra bebek tükürüğünde antimikrobiyal peptit düzeyini ölçerek emzirerek anne sütü aracılığı antimikrobiyal peptitlerin geçiş düzeylerini karşılaştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisi 'nde , 18 yaş üstü, ek hastalığı olmayan, gebelik haftası 37 hafta ve üzeri, antianemik ve multivitamin dışında ilaç kullanmamış, perinatal konjenital tanısı olmayan 20 adet vajinal doğum yapmış, 20 adet sezaryen doğum yapmış gebeden yatış sırasında ve doğum sonrası umblikal kord kanından 1cc örnek alınıp santrifüj ile serumu ayrıldıktan sonra tüm materyaller toplanana kadar -80 derecede saklanmıştır. Yenidoğan bebeklerin tükürüğünden doğumda ve doğumdan 24 saat sonra rutin kontrollerinde alınan örneklerden 1 cc ayrılıp -80 derecede saklanmıştır. Daha sonra bu toplanan kanlarda ve tükürüklerde Elisa cihazı sandwich yöntemi kullanılarak D vitamini, Elafin, LL-37, HNE düzeyleri ölçülmüştür. BULGULAR: Maternal kanlarda ve umblical kord kanlarında doğum şekline bağlı antimikrobiyal peptit düzeyleri arasında bir fark saptayamadık. Yine doğum sonrası tükürük örneklerinde hem doğum şekline bağlı hem de emzirmeye bağlı antmikrobiyal peptit düzeylerinde bir farklılık saptayamadık. SONUÇ: Çalışma bulgularımız normal doğum sürecinin maternal ve fetal immun sistemi harekete geçiren inflamatuar bir süreç olduğunu desteklemese de daha geniş olgu kontrol çalışmalarına ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
COVİD-19 pandemisi sürecinde anesteziyoloji ve reanimasyon hekimlerinin rejyonal anestezi uygulamalarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu anket çalışmamızın amacı, anesteziyoloji ve reanimasyon uzman ve asistan hekimlerinin pandemi sürecindeki rejyonal anestezi tercihleri ve klinik uygulamalarının değerlendirilmesidir. Bu çalışma ile elde edilen bilimsel verilerin ışığında; anesteziyoloji ve reanimasyon kliniklerindeki hekimlerin rejyonal anestezi uygulamalarının değerlendirilmesiyle asistan ve uzman hekimlerin farkındalığının artması, asistanlık süreci ve devamında uzman hekimlik sürecinde rejyonal anestezi eğitimine ayrılan sürenin artırılmasını ve klinik pratikte daha fazla yer edinmesini sağlayabileceğine inanmaktayız. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, hastanemiz yerel etik kurulundan onay alındıktan sonra anketimize katılan sağlık çalışanlarına çalışmanın amacı anlatıldı. Araştırmamıza katılım tamamen gönüllülük esasına dayanmıştır. Kesitsel tipteki bu araştırmanın örneklemini, Covid-19 pandemisi sürecinde ameliyathane ve yoğun bakımda aktif olarak çalışan 25-72 yaş arası Türkiye'nin çeşitli illerinde görev yapan 205 anesteziyoloji ve reanimasyon hekimi oluşturmaktadır. Veriler araştırmacı tarafından oluşturulan internet tabanlı anket formu aracılığıyla kişilerin e-posta adreslerine gönderilen linkler ile toplandı. Anketimizin ilk bölümü olan 1.soru ile 6.soru arası birinci bölüm; demografik veriler olan, yaş, cinsiyet, çalıştığınız kurum, görev/unvan vb. gibi özellikleri içerecek şekilde çoktan seçmeli sorulardan hazırlanmıştır. 7.soru ile 27.soru arası ikinci bölümde; Covid-19 pandemisi sürecinde anesteziyoloji ve reanimasyon hekimlerinin rejyonal anestezi uygulamalarının, asistan ve uzman hekimlerin pandemi sürecinde rejyonal anestezi uygulamaları hakkındaki farkındalığının, asistan ve uzman hekimlerin rejyonal anestezi eğitimine ayrılan sürenin ve çalıştığı kurumda pandemi döneminde kurs veya eğitim düzenlenip düzenlenmediğine yönelik kurumlardaki olanakların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Veriler SPSS istatistik paket programında tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde dağılımı, ortalama, standart sapma), bağımsız gruplarda t testi, ANOVA testi (normal dağılım sağlanmadığında nonparametrik mann whitney U ve Kruskal Wallis test), pearson korelasyon testi ve ki kare testi kullanılarak değerlendirildi. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: "COVID-19 Pandemisi Sürecinde Anesteziyoloji ve Reanimasyon Hekimlerinin Rejyonal Anestezi Uygulamalarının Değerlendirilmesi" başlıklı çalışmamızda dijital ortamdan anket yöntemiyle elde ettiğimiz bulgularda, katılımcıların %41,5 ini kadınlar, %58,5 ini erkekler oluşturdu. Katılımcılar 24- 72 yaş arasında olmak üzere, üniversite hastanesi, eğitim-araştırma hastanesi, devlet hastanesi, şehir hastanesi, özel hastane ve muayenehanede çalışan hekimlerden oluştu (n=205). Anketimize katılan hekimlerin %30,2 sini uzmanlık öğrencisi doktorlar oluşturmaktaydı. Katılımcıların %46,8 si üniversite hastanesi, %6,3 ü şehir hastanesi, %17,6 sı eğitim ve araştırma hastanesi, %8,3 ü özel hastane ve muayenehane, %21 ini devlet hastanesinde çalışanlar oluşturmaktadır. Katılımcıların %35,2 si 0-5 yıl, %19,9 u 6-10 yıl, %15,8 i 11-15 yıl, %13,8 i 16-20 yıl, %15,3 ü 20 yıldan fazla süredir sağlık sektöründe çalışmaktaydı. Çalışmamız ile elde ettiğimiz istatistiksel anlamlı sonuçlar; 1. KKE olarak en yüksek oranda N95-FFP3 maske kullanımının tercih edildiği, 2. Pandemi sonrası anesteziyoloji ve reanimasyon hekimlerinin rejyonal anestezi tercihleri her grup kendi içinde karşılaştırıldığında; rejyonal anestezinin doçent doktorlar tarafından daha yüksek oranda tercih edildiği, en az oranda da profesör doktorlar tarafından tercih edildiği görülmüş olup rejyonal anestezi tercihlerinin mesleki unvan ile ilişkisinin istatiksel olarak anlamlı olduğu, 3. Hem uzmanlık eğitimi aldığı kurumda hem dernekler tarafından 66 düzenlenen kurslarda eğitim görenlerin pandemi sonrası süreçte rejyonal anesteziyi tercih oranlarının daha fazla olduğu görülmüştür. 4. Yeni rejyonal anestezi ve periferik sinir bloğu yöntemleri öğrenimleri incelendiğinde en yüksek oran asistan hekimlerde olup, mesleki unvana göre karşılaştırma yapıldığında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. 5. Pandemi sonrasında anesteziyoloji ve reanimasyon hekimlerinin günlük uygulamalarında rejyonal anesteziye yönelimlerinin ve pratik uygulamalarının arttığı sonucuna ulaşılmıştır. Bunun dışında ülkemizde pandemi döneminde asistan ve uzman hekimlerin rejyonal anestezi eğitimine ayrılan süre ve çalıştıkları kurumda kurs veya eğitim düzenlenip düzenlenmediği değerlendirildiğinde; hekimlerin çalıştıkları kurumlarda rejyonal anestezi eğitimlerine ayrılan süre ve koşullara yönelik geliştirmelere ihtiyaç olduğunu öngörmekteyiz. Sonuç: Çalışmamızda pandemi döneminde ülkemizde rejyonal anestezi uygulamalarına dair kurs veya eğitimlerin yetersiz olduğunu gördük. Pandemi nedeniyle yoğun bakımlarda yatan hastaların yoğunluğu nedeniyle hastanelerdeki yoğun bakım yatak sayısının artırılması ve yeni yoğun bakım ünitelerinin açılmasıyla birlikte anesteziyoloji ve reanimasyon hekimlerinin çoğunluğunun yoğun bakımlarda görevlendirilmesi ve aynı dönemde elektif ameliyatların durdurulması kliniklerdeki günlük rejyonal anestezi uygulamalarının sayısını oldukça azaltmıştır. Bu durum aynı şekilde uygulamaya dayalı bir sanat olan anesteziyoloji ve reanimasyon hekimliğini icra eden uzman doktorların ve asistan hekimlerin rejyonal anestezi eğitimlerine de yansımıştır. Eğitim sürecinde rejyonal anestezinin günlük pratikte daha çok tercih edilmesi, kliniklerdeki uygulamalar ile teorik eğitimlerin sıklığının ve rejyonal anestezi eğitimine ayrılan sürenin artırılması büyük bir önem taşımaktadır. Anesteziyoloji ve reanimasyon hekimlerinin rejyonal anestezi farkındalığının ve rejyonal anestezi eğitimine ayrılan sürenin artması tüm dünyada pandemi sürecinde ameliyathane ve yoğun bakımda büyük sorumluluklar yüklenen ve tecrübe kazanan anesteziyoloji ve reanimasyon hekimlerinin gelecekte yaşanabilecek salgın ve pandemilerde daha etkin rol oynamasını sağlayabilecektir. Anahtar Kelimeler: COVID-19, rejyonal anestezi, sinir bloğu, ultrason, rejyonel
Manisa'da bir merkez ilçede ilköğretim 5. ve 7. sınıf öğrencilerinde akran zorbalığı ve etkileyen faktörler
Amaç: Bu araştırmada Manisa ili Şehzadeler merkez ilçedeki kentsel ve yarı kentsel okullarındaki 5. ve 7. sınıf kaynaştırma ve kaynaştırma olmayan sınıflara devam eden öğrencilerde akran zorbalığı sıklığını saptamak ve akran zorbalığını etkileyen faktörleri belirlemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipteki bu araştırma Manisa'da merkez bir ilçenin ortaokullarında 5. ve 7. Sınıf öğrencileri arasında 17.03.2022-12.05.2022 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmaya 349 7. sınıf öğrencisi, 369 5. sınıf öğrencisi olmak üzere 718 öğrenci katılmıştır. Araştırmanın akran zorbalığına uğrama, akran zorbalığı yapma ve zorba/kurban olmak üzere üç tane bağımlı değişkeni vardır. Bağımsız değişkenler; sosyodemografik özellikler, öğrencinin eğitim gördüğü sınıf türü, kaynaştırma öğrencisi olup olmamak, okul ve ikametgah bölgesi, ebeveyn ve aileye yönelik özellikler (sosyal sınıf, iş, çocukla iletişim özellikleri, eğitim), sınıf içi ve dışı arkadaşlık ilişkileri, okul başarısı, öğrencinin fiziksel ve sosyal aktiviteleri, ailede ruhsal hastalık varlığı, GGA'dan elde edilen çocuğun yaşamına dair yaşadığı sorunlardır. Araştırmada GGA'nın öngörülen klinik risk sınıflaması kullanılmıştır. Akran zorbalığına uğrama, akran zorbalığı yapma ve zorba/kurban olma Olweus Öğrenciler İçin Akran Zorbalığı Anketi ile değerlendirilmiştir. Araştırmanın verilerinin analizi için SPSS 15.0 istatistik paket programı kullanılmıştır. Veriler tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde, ortalama, standart sapma) ile değerlendirilmiştir. Tek değişkenli analizlerde Ki-kare, Eğimde Ki-kare, Fisher's Exact Test ve Student's t testi kullanılmıştır. Çok değişkenli analizlerde lojistik regresyon analizi kullanılmıştır. Tip 1 hata 0.05 olarak alınmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan öğrencilerin yaş ortalaması 11.5±1.2'dir. Araştırma grubunun %51.4'ü 5. sınıf ve %48.6'si 7. sınıf öğrencisidir. Araştırma grubunun %51.3'ünü kızlar oluşturmaktadır. Araştırma grubunun %60.9'u alt sosyal sınıftandır. Araştırmada öğrencilerin %24.2'sinin akran zorbalığına uğradığı, %11.1'inin akran zorbalığı yaptığı ve %7.0'ının zorba/kurban olduğu bulunmuştur. Araştırmada akran zorbalığı rolleri için sınıf seviyeleri arasında fark bulunmamıştır(p>0.05). Araştırmada; kaynaştırma öğrencilerinin diğer öğrencilere göre akran zorbalığına uğrama riskinin yaklaşık 4 kat (Model 1'de 4.2 (%95 GA 1.6-11.0) ve Model 2'de 3.8 (%95 GA 1.4-10.3)) daha fazla olduğu bulunmuştur. Akran zorbalığı yapma ise kaynaştırma sınıflarında diğer sınıflara göre 1.8 kat (Model 3'te ve Model 4'te 1.8 (%95 GA 1.1-3.0)) daha fazla bulunmuştur. Araştırmada zorbalığa uğrama için cinsiyet bir risk faktörü olarak bulunmamışken (p>0.05); zorba (Model 3'te 2.1(%95 GA 1.3-3.6) ve Model 4'te 2.2 (%95 GA 1.3-3.7)) ve zorba/kurban (Model 5'te 2.2(%95 GA 1.1-4.0) ve Model 6'da 2.3(%95 GA 1.2-4.3)) rolünü erkekler kızlara göre iki kat daha fazla üstlenmektedir. Araştırmada; kaynaştırma öğrencilerinin diğer öğrencilere göre akran zorbalığına uğrama riskinin yaklaşık 4 kat (Model 1'de 4.2 (%95 GA 1.6-11.0) ve Model 2'de 3.8 (%95 GA 1.4-10.3)) daha fazla olduğu bulunmuştur. Akran zorbalığı yapma ise kaynaştırma sınıflarında diğer sınıflara göre 1.8 kat (Model 3'te ve Model 4'te 1.8 (%95 GA 1.1-3.0)) daha fazla bulunmuştur Araştırmanın bulgularına göre GGA'nın öngördüğü klinik risk; duygusal sorunlar, davranış sorunları, dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik, akran sorunları ve toplam güçlük puanı boyutlarında arttıkça akran zorbalığına uğrama sıklığı artmaktadır (p<0.001, p=0.011). Araştırmanın bulgularına göre GGA'nın öngördüğü klinik risk; davranış sorunları, akran sorunları, prososyal davranışlar ve toplam güçlük puanı boyutlarında arttıkça zorbalık yapma sıklığı artmaktadır (p<0.001, p=0.003). GGA'nın öngördüğü klinik risk davranış sorunları ve toplam güçlük boyutlarında arttıkça zorba/kurban olma sıklığı artmaktadır (p<0.001). Duygusal sorunlar, dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik boyutlarında yüksek riskli bulunan öğrenciler ortalama değere sahip öğrencilere göre daha sık zorba/kurban rolünü üstlenmektedir (p<0.001, p=0.001). Araştırmada; anne ile sorunlarını paylaşabilmek ve kolayca konuşabilmenin, tek değişkenli analizlerde bütün akran zorbalığı rollerinin oluşumunu azalttığı saptanmıştır (p<0.001, p=0.001, p=0.008). Bu; kurban, zorba ve zorba/kurban rolleri için ayrı ayrı kurulan ilk lojistik regresyon modellerinde de anlamlılığını korumuş (Model1, 3 ve 5) ama GGA toplam güçlük puanının risk değerlenmesinin ilk lojistik regresyon modeline eklendiği lojistik regresyon modellerinde (Model 2, 4 ve 6) anlamlılığını yitirmiştir. Araştırmada iyi bir arkadaşa sahip olmayan öğrencilerin akran zorbalığına uğrama (Model 1'de 6.6 (%95 GA 2.2-20.6) ve Model 2'de 4.6 (%95 GA 1.4-14.9)) ve zorbalık yapma (Model 3'te 4.2 (%95 GA 1.5-11.9) ve Model 4'te 3.7 (%95 GA1.3-10.8)) riski daha fazla olarak bulunmuştur. Zorba/kurban için kurulan ilk lojistik regresyon modelinde anlamlı olan bu değişken ikinci modelde anlamlılığını yitirmiştir (Model 5'te 3.9 (%GA1.2-12.8) ve Model 6'da 3.3 (%95 GA 1.0-11.2)). Araştırmada kendine ve öğretmenine göre sorgulanan okul başarısı tek değişkenli analizlerde bütün akran zorbalığı rolleri için anlamlı çıkmıştır (okul başarısı ile akran zorbalığı rolleri arasında genellikle negatif yönlü bir ilişki vardır) (p<0.05). Akran zorbalığına uğrama için oluşturulan lojistik regresyon modellerinde (Model 1 ve 2) okul başarısı istatistiksel anlamlılığını yitirmiştir (p>0.005). Okul başarısı zorba (Model 3 ve 4) ve zorba/ kurban (Model 5 ve 6) için kurulan bütün lojistik regresyon modellerinde anlamlılığını korumuştur (p<0.05). Kendine göre okul başarısı çok kötü/kötü olan öğrenciler çok iyi/iyi olan öğrencilerden 4 kat (Model 3'te 4.0 (%95 GA 1.9-8.6) ve Model 4'te 3.7 (%95 GA 1.7-8.1)) daha fazla akran zorbalığı yapmaktadır. Kendine göre okul başarısı çok kötü/kötü olan öğrenciler çok iyi/iyi olan öğrencilerden 4 ila 5 kat (Model 5'te 4.9 (%95 GA 2.1-11.5) ve Model 6'da 4.2 (%95 GA 1.7-10.4)) daha fazla zorba/kurban olmaktadırlar. Araştırmada akran zorbalığının en çok meydana geldiği dört yer; %64.4 bahçe/spor sahası, %56.3 sınıf (öğretmen sınıfta değilken), %45.4 koridor/merdiven ve %37.9 okul yoludur. Araştırmada akran zorbalığına uğrayan öğrencilerin %40.8'inin bu durumu kimseye söylemediği saptanmıştır. Akran zorbalığına uğradığını birine anlatan öğrencilerin; %66.0'ının ebeveynlerine, %32.0'ının sınıf öğretmenine ve %16.5'inin okulda başka bir yetişkine anlattığı saptanmıştır. Akran zorbalığına uğrayan öğrencilerin ebeveynlerinin sadece %27.6'sı öğrencinin uğradığı akran zorbalığını durdurmak için okulla görüşmüştür. Sonuç ve Öneriler: Araştırmada her dört öğrenciden birinin akran zorbalığına uğradığı saptanmıştır. Kentsel ve yarı kentsel bölgelerde bulunan okullarda akran zorbalığı açısından fark saptanmamıştır. Bu durum akran zorbalığının bütün ilçede ele alınması gereken yaygın bir problem olduğunu göstermektedir. Araştırmada özellikle kaynaştırma öğrencilerinin akran zorbalığına yoğun bir şekilde maruz kaldığı bulunmuştur. Akran zorbalığının işaretleri açısından özellikle bu öğrenciler için öğretmenlerin ve velilerin dikkatli olması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: akran zorbalığı, kurban, zorba, zorba/kurban, Güçler ve Güçlükler Anketi
Göğüs ağrısı ile acil servise başvuran hastalarda EDACS-ADP skorlamasının özgüllük ve duyarlılığının retrospektif olarak analizi
Arka plan-hedef: Acil servislere tüm dünyada en sık başvuru nedenlerinden birisi göğüs ağrısıdır. AKS tanısı öykü, elektrokardiyografi (EKG) ve kardiyak belirteçlerin pozitif olması ile konulur. Ancak negatif olması AKS tanısını dışlatmaz. AKS'li hastaların %2-5'i her yıl acil servisten uygunsuz şekilde taburcu edilmektedir. Bu durum acil servislerde uzun takip ve tetkik süreçlerine dolayısıyla hem zaman hem de maddi kayba yol açmaktadır. Bu nedenle çok sayıda AKS risk skorlaması geliştirilmiştir. Düşük risk grubu hastaların kısa sürede belirlenmesi ile daha hızlı taburculuk sağlanır, bu da acil servisteki yoğunluğun ve maddi kayıpların azaltılması ile sonuçlanır. EDACS, klinik verilerden elde edilen acil tıp temelli göğüs ağrısı skorudur ve erken taburculuk için güvenli bulunan hastaları belirlemek için geliştirilmiştir. Biz çalışmamızda EDACS-ADP'nin MİKO riskini saptamada etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç-yöntem: Bu çalışma, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalında gerçekleştirilmiştir. Kesitsel ve tanımlayıcı tipte retrospektif bir çalışmadır. Çalışmamıza 1 Eylül 2022 – 1 Kasım 2022 tarihleri arasında acil servise göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran ve dahil edilme kriterlerini karşılayan hastalar dahil edilmiştir. Veriler ilgili literatür doğrultusunda araştırmacı tarafından hazırlanan forma işlenmiştir. Çalışma verileri hastanenin veri tabanından geriye dönük olarak toplanmıştır. Bulgular: Hastaların %58,2'si (n=345) erkek saptanmıştır. Ortanca yaş 39,0(18,0-98,0) yıl bulunmuştur. Hastaların %30,9'unda (n=183) kronik hastalığın var olduğu görülmüştür. Sigara öyküsünün hastaların %23,1'inde (n=137) var olduğu tespit edilmiştir. Hastaların %10,5'inde 30 günlük takipleri esnasında majör kardiyak olay geliştiği saptanmıştır. Hastaların %9,3'ünün (n=55) EDACS-ADP risk skorlamasına göre yüksek riskli olduğu tespit edilmiştir. MİKO için EDACS-ADP skorunun duyarlılığı %59,7, özgüllüğü %96,6, pozitif prediktif değeri %67,3, negatif prediktif değeri %95,4 saptanmıştır. MİKO gelişen hastaların özellikleri değerlendirildiğinde yaş, kronik hastalık varlığı ve sigara kullanımı ile MİKO gelişimi arasında istatistiksel anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. MİKO gelişenlerde gelişmeyenlere göre literatür ile uyumlu bir şekilde troponin pozitifliği ve anormal EKG bulguları anlamlı bir şekilde yüksek oranda saptandı. Çalışmamız sonuçlarına göre EDACS ve EDACS-ADP risk skorlamalarının duyarlılıkları düşük, özgüllükleri yüksek, pozitif prediktif değerleri düşük, negatif prediktif değerleri yüksek saptanmıştır. Çalışmamızda MİKO gelişme oranı hospitalize edilenlerde %34,9, taburcu edilenlerde %5,0 bulunmuş ve hospitalize edilenlerde anlamlı bir şekilde yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmanın örneklemindeki yaş ortalamasının düşük olmasının EDACS-ADP'nin düşük risk olarak saptadığı grubu genişlettiği ve duyarlılığı düşürdüğü, özgüllüğü yükselttiği görüşündeyiz. EDACS-ADP'nin düşük risk grubundaki duyarlılığının ve negatif prediktif değerinin yüksek olduğunu ve klinik kullanımının uygun olduğunu bildiren bir çok çalışmasına olmasına rağmen biz çalışmamızda aynı derecede etkinlik saptamadık. Uluslararası yapılan yapılan çalışmalarla olan farklılıkların ülkeler arası acil servis triyaj yöntemi ve revaskülarizasyon prosedür farklılıklarından kaynaklanabileceğini düşünmekteyiz. Farklı triyaj yöntemleri dahil edilen hasta gruplarını sınırlamış, revaskülarizasyon yöntemleri ise MİKO oranlarında değişiklik yaratmış olabilir. Anahtar kelimeler: akut koroner sendrom, göğüs ağrısı, EDACS-ADP
Akne vulgaris hastalarında oral isotretinoin tedavisi ateroskleroz riskini arttırıyor mu? Oral isotretinoinin plazma B12 vitamini, folik asit, homosistein, lektin benzeri düşük dansiteli lipoprotein reseptör 1 (LOX-1) ve okside düşük dansiteli lipoprotein (OX-LDL) düzeylerine etkisi
AMAÇ: Orta ve şiddetli akne vulgaris tedavisinde sık kullanılan sistemik isotretinoinin, ateroskleroz üzerine olan etkisinin, B12, folik asit, homosistein, ox-LDL, LOX-1, trigliserid, total kolesterol, HDL, LDL ve VLDL gibi ateroskleroz patogenezinde rol alan parametrelerle belirlenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Mayıs 2022 - Şubat 2023 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran, akne vulgaris tanısı ile endikasyon dahilinde oral isotretinoin tedavisi başlanan 64 kadın, 17 erkek toplam 81 kişi, 18 yaş ve üzeri erişkin hastaları dahil edilmiştir. Her hasta, çalışma hakkında bilgilendirilmiş ve yazılı onamları alınmıştır. Hastaların yaşı, cinsiyet, vücut kitle indeksi, sigara kullanımı, hastalığın başlama yaşı, akne şiddeti, adet düzeni, ailesel akne öyküsü, ek hastalıkları ve ailede akne dışı hastalıklar sorgulanmıştır. Hastalara 0,5 mg/kg dozunda oral isotretinoin başlanmıştır. Hastalardan tedavi başlangıcında, tedavinin 1. ve 3. aylarında venöz kan örnekleri alınıp plazma homosistein, serum B12, folik asit ve OxLDL, LOX-1 düzeyleri analiz edilmiştir. Ayrıca isotretinoin tedavi protokolünde rutin olarak ölçülen lipid düzeyleri (Trigliserid, total kolesterol, HDL, LDL ve LDL) de kaydedilmiştir. İstatiksel değerlendirmede SPSS 25.0 programı kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya alınan akne vulgaris tanısı ile oral isotretinoin kullanan 81 hastanın ilk kontrolde 13'ü, ikinci kontrolde 9'u takipten çıkarken, 1 hasta ilk kontrolüne gelmeyip ikinci kontrole geldi ve toplamda 60 hasta çalışmayı tamamladı. 60 hastanın %81,7'si (n=49) kadın, %18,3'ü (n=11) erkek idi. Hastaların yaşları 18-39 yıl (ort. 21,93 ± 3,3) arasında; akne başlangıç yaşı 12 ile 39 (ort. 17,38 ± 4,10) arasında değişiyordu. Ortalama vücut kitle indeksi 22,25± 3,7 (aralık 16,08-32,81) olarak bulundu. Hastaların 10'u (%16,7) aktif sigara içiyorken, 45 (%75) hasta sigara içmediğini, 5 (%8,3) hasta ise sigarayı bıraktığını belirtti. Kadın hastaların 9'unda (%18,4) adet düzensizliği bulunurken 40'ının (%81,6) adeti düzenliydi. 60 hastanın 53'ünün (%88,3) ek hastalığı bulunmazken, 7 (%11,7) hastada, ek hastalık bulunmaktaydı. Bunlar alerjik rinit(n=1), astım(n=1), hipotiroidi(n=1), PCOS(n=4) idi. Ailede akne vulgaris hastalığı olan kişi sayısı 24 (%40) iken 36 (%60) hastada ailede akne vulgaris hastalığı mevcut değildi. Hastaların ailelerinde ek hastalığı olan 21(%35) iken herhangi ek hastalığı bulunmayan kişi sayısı 39 (%65) idi. Ek hastalıklar arasında, böbrek yetmezliği, diyabetes mellitus (DM), hipertansiyon (HT), hiperlipidemi ve kalp hastalığı yer alıyordu. Bazı ailelerde birkaç hastalığın beraber eşlik ettiği görüldü. Hastalarının 43'ünde (%71,7) akne şiddeti orta şiddette iken, 17 (%28,3) hastada şiddetli olarak tespit edildi. Erkek hastaların %45,5'inde orta şiddette, %54,5'inde şiddetli akne mevcut iken, kadın hastaların %77,5'inde orta şiddette, %22,5'inde şiddetli akne olduğu belirlendi. İstatiksel analizlere göre tedavi sonrası Ox-LDL, trigliserit, total kolesterol, LDL ve VLDL düzeyleri, başlangıç değerlerine göre anlamlı olarak yüksekti (sırayla p<0,001, p<0,01, p<0,001, p<0,001, p<0,01). Tedavi sonrası LOX-1, folik asit homosistein ve B12 vitamini düzeyleri istatistik olarak anlamsız bulundu (p>0,05). Ox-LDL düzeyleri, erkeklerde ve kadınlarda, ek hastalık varlığı ve sigara kullanımına göre ayrılmış, tüm gruplarda tedavi başlangıcına göre artış saptanırken, sigara kullananlarda bu artış istatiksel olarak anlamlı bulunmayıp (p>0,05) diğer tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Folik asit, B12 vitamini LOX-1 ve HDL düzeyleri ile cinsiyet, ek hastalık varlığı ve sigara kullanımı ilişkisi araştırıldı ancak değerler istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Homosistein ile cinsiyet, ek hastalık varlığı ve sigara kullanımı ilişkisi araştırıldı. Kadınlarda homosisteinde 3. ayda görülen azalma istatiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0,05) diğer gruplarda istatiksel olarak anlamlı bir bulgu saptanmadı (p>0,05). Her iki cinsiyette, trigliserid, LDL ve VLDL düzeylerinde, başlangıç düzeylerine göre artış görüldü artış, kadınlarda istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,01). Her iki cinsiyette, total kolesterol düzeylerinde, başlangıç düzeylerine göre artış görüldü ve istatiksel olarak anlamlıydı (E, p<0,05; K, p<0,01). Trigliserid ve VLDL düzeylerindeki artış sigara içmeyen grupta istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Total kolesterol düzeylerindeki artış sigara içen ve içmeyen grupta istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,01). LDL düzeylerindeki artış sigara içen ve içmeyen grupta istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,05 ve p<0,05). Ek hastalık durumuna göre her iki gruptaki trigliserid, total kolesterol, LDL ve VLDL düzeylerinde başlangıç düzeylerine göre artış izlendi. Artış ek hastalığı bulunmayan grupta istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,01). Yapılan analizde yaş ile başlangıç LOX-1 (p<0,05) ve total kolesterol düzeyleri (p<0,01), 3.aydaki ox-LDL(p=0,01) ve trigliserit düzeyleri (p=0,001) ve tüm aylarda bakılan VLDL düzeyleri arasında (sırasıyla p<0,01, p<0,001, p=0,001) doğru orantılı bir korelasyon saptandı. VKI ile parametreler arasındaki korelasyon değerlendirildiğinde, her ayda bakılan trigliserid (sırasıyla p<0,05, p<0,01, p<0,05) ve VLDL (sırasıyla p<0,05, p<0,01, p<0,05) ile doğru orantılı, HDL (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,01) ile ters orantılı korelasyon saptandı. Diğer parametreler arasında anlamlı bir veri saptanmadı (p>0,05). SONUÇ ve ÖNERİLER: Çalışmamızda Ox-LDL, trigliserid, total kolesterol, LDL ve VLDL düzeylerinde istatiksel olarak anlamlı artış saptanırken, B12 vitamini, folik asit, homosistein ve LOX-1 ve HDL düzeylerinde anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır. Ox-LDL ve lipit profilinin bilinen aterojenik özelliği isotretinoin tedavisi alanlarda ateroskleroz gelişme riskinin arttığına dair görüşleri desteklemektedir. Yaş artışı ile ox-LDL,trigliserit, total kolesterol ve VLDL düzeylerinin artışı ileri yaşta ateroskleroz eğiliminin arttığını düşündürmektedir. VKI artışı ile trigliserid ve LDL düzeylerinin artışı, HDL düzeylerinin azalması, VKI arttıkça ateroskleroza eğilimin arttığını düşündürmüştür. Sonuç olarak; oral isotretinoin kullanımının hastalarda Ox-LDL, LOX-1 ve lipit düzeylerinde artışa neden olduğu saptanmış ve bu artışın ateroskleroz riskini arttırabileceği düşünülmüştür. Daha geniş serilerde ve uzun dönem takipli çalışmaların yapılmasının yararlı olacağı kanısına varılmıştır.
Kronik bel ağrısı olan hastalarda ağrı inançları, ağrı ile baş etme becerilerinin girişimsel tedavi yanıtına etkisi
Kronik Bel Ağrısı Olan Hastalarda Ağrı İnançları, Ağrı ile Baş Etme Becerilerinin Girişimsel Tedavi Yanıtına Etkisi Amaç: Bu çalışmanın amacı ağrı polikliniğinimize başvuran kronik bel ağrılı hastaların ağrı inançlarını, ağrıyla baş etme becerilerini tespit ederek girişimsel tedavi yanıtına etkisi olup olmadığını araştırmaktır. Böylece günümüzde kronik ağrı tedavisinde önem kazanan non-farmakolojik yöntemlerin kullanımına ve kişiye özel tedavi planı geliştirme sürecine katkıda bulunulması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya hastanemiz algoloji polikliniğine kronik bel ağrısı sebebiyle başvuran, kriterleri karşılayan, bilgilendirilmiş gönüllü onam formunu imzalayan 72 hasta dahil edildi. Hastalara ilk gelişlerinde sosyodemografik veri formu doldurtuldu. Ağrı İnançları Ölçeği (AİÖ) ve Ağrıyla Baş Etme Ölçeği (ABÖ) uygulandı. Ağrı skalası olarak hastaların VAS değerleri kaydedildi ve Kısa Form Mcgill Ağrı Anketi (SF-MPQ) uygulandı. VAS ve Kısa Form Mcgill Ağrı Anketi hastalara işlemden önce, işlemden sonra 1. saat ve işlemden sonra 2. hafta olmak üzere 3 kez uygulandı. Bütün hastalara girişimsel tedavi olarak DRG-RF (Dorsal Root Ganglion-Radyofrekans Ablasyonu) uygulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 54,0 ±13,5 olarak saptandı. Hastaların % 63,9' ü kadın %36,1'i erkek idi. Hastaların girişimsel tedavi öncesi ve sonrası 1. saatteki VAS ve McGill ağrı skoru değerleri arasında anlamlı azalma saptandı (p<0,05). Girişimsel tedaviden sonraki 1. saat ve 2. hafta VAS ve McGill değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Hastaların ağrı skorundaki azalma tedaviden fayda gördüklerini gösterdi. Ağrı inançları organik alt boyut ve psikolojik alt boyut puanları benzerdi. Organik alt boyut puanı arttıkça girişimsel tedavi sonrası 2. hafta McGill ağrı skorunun azaldığı görüldü. Organik inançlar puanının psikolojik inançlar puanına göre işlem başarısı ve ağrı şiddetinin azalması üzerine daha etkili olduğu belirlendi. Ağrıyla baş etme alt gruplarından ''kendi kendine başa çıkma'' puanının ise diğer gruplara göre daha yüksek olduğu görüldü. Ağrıyla başa çıkma ''Tıbbi çare arama'' alt boyutuyla girişimsel tedavi sonrası 1. saat McGill ağrı skoru arasında anlamlı korelasyon tespit edildi. Tıbbi çare arama yöntemini seçen hastaların tedavi sonrası ağrı skorunun arttığı, girişimsel tedaviden fayda görmedikleri tespit edildi. Hastaların yaşlarıyla girişimsel tedavi sonrası 1. saat VAS değerleri arasında ters yönlü korelasyon tespit edildi. Hastaların yaşı arttıkça tedavi sonrası ağrı şiddeti azalmaktadır. Ağrıyla baş etmek için erkekler kadınlara oranla daha fazla ''kendi kendine başa çıkma'' yöntemini seçmiştir. Erkekler kadınlara göre ağrıyla kendi kendine başa çıkarak daha iyi ağrı kontrolü sağlamaktadırlar. Bekarlar ağrıyla baş etmek için daha fazla ''Çaresizlik'' yöntemini seçmiştir. Bekarlar ağrıyla baş etmede evlilere göre daha yetersizdir. Sonuç: Bu çalışmada ağrı inançları organik inançlar puanının psikolojik inançlar puanına göre tedaviden fayda görme ve ağrı şiddetinin azalması üzerine daha etkili olduğu belirlendi. Ağrıyla baş etme yöntemi olarak "Tıbbi çare arama" yöntemini seçen hastaların tedavi sonrası ağrı şiddetinin arttığı, girişimsel tedaviden fayda görmedikleri tespit edildi. Erkekler kadınlara göre daha fazla "Kendi kendine başa çıkma" yöntemini seçerek daha iyi ağrı kontrolü sağlamaktadırlar. Kronik bel ağrısı tedavisine ihtiyaç duyan bireylerin ağrı inançları alt boyutlarının ve ağrıyla baş etme becerilerinin belirlenerek tedavi planının kişiselleştirilmesi, maliyet etkinlik oranını ve hasta–hekim memnuniyetini arttıracak; ağrı tedavisinde hızlı ve başarılı sonuçlar alınmasını sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Bel ağrısı, Girişimsel tedavi, Ağrı inançları, Ağrıyla baş etme becerileri.