
3,578
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Engelliler için afet sonrası toplanma alanlarının değerlendirilmesi/Fatsa örneği
Tarih boyunca afetler, öncelikle müdahaleye odaklanarak hazırlık ve zarar azaltma önlemlerini ihmal etmiştir. Yaşanılan afetler sonucunda deneyimlerden çıkan bilgilerle, afet ve acil durum yönetiminde daha etkili bir sistem oluşturmak için ilerlemeler sağlamıştır. Yönetim süreci, risk azaltma, hazırlık, müdahale ve iyileştirme aşamalarını içerirken, teknolojideki ilerlemeler ve ulusal/uluslararası yardım kurumlarının önemi, afetlere karşı daha kapsamlı ve koordineli bir hazırlık ve müdahale yaklaşımının benimsendiğini göstermektedir. Doğal felaketler, acil durumlar veya krizler sırasında kilit bir rol oynayan afet sonrası toplanma alanları, mağdurların güvenli bir şekilde bir araya gelebileceği, yardım alabileceği ve toplumsal dayanışmanın desteklendiği kritik altyapı unsurlarıdır. Bu bölgeler, hızlı bir şekilde toplulukları etkileyebilecek büyük tehditlere karşı önemli bir savunma hattı oluşturmaktadır. Afet ve acil toplanma alanlarının, afet sırasında ve sonrasında tüm bireylerin özel ihtiyaçlarına uygun olması gerekir. Afet ve acil toplanma alanlarının herkes için erişilebilir olması ve özellikle engelli bireyler için, bu alanların tasarımı ve yönetimi, onların entegrasyonunu ve güvenliğini sağlamak amacıyla özel tedbirleri içermelidir. Sonuç olarak, afet ve acil toplanma alanları, çeşitli ihtiyaçları karşılayacak şekilde dikkatlice planlanmalı ve etkili bir şekilde yönetilmelidir. Bedense ve görme engelliler için afet ve acil toplanma alanlarının Fatsa ilçesi örneği üzerinden değerlendirilmesi amaçlanan bu çalışmada, afet hazırlığı ve yönetimi planlarının engelli bireyleri de içerecek şekilde tasarlanmasının önemi vurgulanmaktadır. Fatsa ilçesinin afet ve acil toplanma alanları üzerinden yapılan çalışma, T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın yayınlamış olduğu 'Açık Alanlar İçin Erişilebilirlik İzleme Ve Denetleme Formu'ndan eksik noktaları belirleyerek bu alanları bedensel ve görme engelli bireyler için iyileştirmek amacıyla öneriler sunmaktadır. Çalışma, engelli bireylerin yaşam kalitesini artırmaya yönelik önerilerle literatüre katkıda bulunmayı hedeflemektedir.
Tarihi binalarda doğal aydınlatma performansının incelenmesi: Rami Kışlası örneği
Günümüzde enerji verimliliği, sürdürülebilirlik ve çevresel etkilerin azaltılması önemini giderek arttırmaktadır. Özellikle kentleşme sürecinde binaların enerji tüketimi; çevresel kaynakların korunması ve enerji maliyetlerinin azaltılması açısından kritik bir rol oynamaktadır. Binalarda enerji verimliliğini artırmak için kullanılan stratejilerden biri de doğal aydınlatma yöntemleridir. Binalarda doğal aydınlatma, iç mekânları aydınlatmak için güneş ışığını kullanmanın bir yoludur. Bu yöntem, binalarda yapay ışık kullanımını azaltarak enerji tasarrufu sağlamakta ve insanların yaşam kalitesini artırmaktadır. Doğal aydınlatma, binaların iç mekânlarında daha sağlıklı, verimli ve konforlu bir ortam oluştururken, aynı zamanda binaya estetik açıdan da değer katmaktadır. Güneş ışığının iç mekânlara doğrudan ulaşmasıyla, binalarda yapay aydınlatma ihtiyacı azalmakta ve buna bağlı olarak enerji tüketiminin düşmesine fayda sağlamaktadır. Bu tez çalışmasında tarihî ve mimarî değeri yüksek bir bina olan Rami Kışlası'nın doğal aydınlatma performansı değerlendirilmiştir. Çalışmanın temel hedefi, yeniden kullanım sürecinde olan farklı fonksiyondaki bir binada yeni kullanım alanlarında gün ışığı kullanımının incelenmesidir. Bu bağlamda, doğal aydınlatmanın etkin kullanımı; enerji tüketimini azaltmak ve kullanıcıların mekânsal konforunu artırmak açısından kritik bir rol oynamaktadır. Çalışma beş temel bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, çalışmanın amacı, kapsamı ve önemi ele alınmakta, saydam yapı elemanlarının binalarda enerji tasarrufu ve kullanıcı konforuna katkıları anlatılmaktadır. İkinci bölümde, enerji verimliliği kavramı açıklanarak, binalarda enerji tüketimini azaltmaya yönelik stratejiler ve aydınlatma enerjisinin bu süreçteki rolü belirtilmektedir. Üçüncü bölümde, saydam yapı elemanlarının kullanımının önemi vurgulanmakta ve bu elemanların doğal aydınlatma ve kullanıcı konforu üzerindeki etkileri açıklanmaktadır. Dördüncü bölümde, Rami Kışlası'nın tarihi, yeniden işlevlendirme ve restorasyon süreci, mimari yapısı anlatılmakta, bu bina üzerinde Velux Daylight Visualizer simülasyonu kullanılarak elde edilen hesaplama sonuçları sunulmaktadır. Son bölümde, çalışma bulguları özetlenmekte ve enerji verimliliğini artırmak ve kullanıcı konforunu sağlamak için önerilerde bulunulmaktadır.
Sıcak iklim bölgelerinde saydam yüzey özelliklerinin günışığı çarpanı ve soğutma yüküne etkisi
Mimarlığın bir meslek olarak yapılmasından beri tasarımcılar ışığı göz ardı etmeden bu alanda çalışmalar yapmışlardır. Bilhassa doğal ışık olmak üzere, gölge ve teknolojinin de gelişimiyle tasarım ögesi bağlamında değerlendirilen yapay ışık; tasarım sürecinde bina kabuğu şekillenmesinde etkili olmuştur. Doğal ve yapay çevreleri birbirinden ayıran, iç ve dış mekân arasında ayırıcı görev gören yapı kabukları; yüzeye ulaşan günışığının açıklıklar yoluyla mekân içine alınmasına olanak sağlamaktadır. Yüzeydeki açıklıklar, iç ortam için aygıt özelliği taşımaktadır. Bu nedenle iç ortamda görsel konforun sağlanmasına yönelik optimum değerlerde günışığı performansına ulaşabilmek için doğru tasarımlar ile günışığı mekân içine alınmalıdır. İç ortamda nitelikli bir görsel alan oluşumunu sağlamak ve görsel açıdan beklentileri karşılayacak ortamlar oluşturmak kullanıcı sağlığı, aktivitesi ve konforu kapsamında önem taşımaktadır. Bu çerçevede; günışığının mekân içinde etkin kullanımı, kullanıcı için optimum görsel beklentinin sağlanmasında ve iç mekândaki görsel konfor şartlarının oluşması açısından tasarımlarda önem verilmesi gerekli bir ögedir. Bu sayede, aydınlatma gereksinimi için harcanan enerji ve maliyetler de azaltılabilmektedir. Saydam yüzeylerin kullanımı, günümüzdeki kabuk tasarımlarında gitgide artmaktadır. Cephelerde artan saydam yüzey alanlarının opak yüzey alanlarına oranı enerji kayıplarını da beraberinde getirmektedir. Çünkü saydam yüzeyler, opak yüzeylere göre enerji kaybı açısından daha zayıf bileşenlerdir. Fakat bu durumun yanı sıra saydam yüzeyler, günışığından yararlanmada da olumlu etkiler oluşturmaktadır. Günümüzde özellikle ofis binalarında yapı kabuğunda saydam yüzey alan oranlarının arttığı görülmektedir. Bu durumda saydam yüzey özelliklerinin etkisinin de artmasına neden olmaktadır. Bu çalışma kapsamında sıcak iklim bölgesinde örnek bir yapı seçilerek saydam yüzey özelliklerinin günışığı çarpanı ve soğutma yükü üzerindeki etkisi değerlendirilmiştir. Çalışmada, mevcut yapının saydamlık oranı sabit tutularak (%65) Design Builder simülasyon programı aracılığıyla farklı saydam yüzey özelliklerinden oluşan üç farklı senaryo kurgulanmıştır. Elde edilen bulgular tablo ve grafikler ile analiz edilmiştir. Çalışmanın sonucunda sıcak iklim bölgesine uygun saydam yüzey seçiminin önemi vurgulanmıştır. Çalışmanın sonucunda, elde edilen çıktıların genel bir değerlendirmesi yapılmış ve ulaşılan sonuçlara göre ofislerde optimum günışığından yararlanma ve görsel konfor koşullarını sağlama amaçlı tasarımlarda kullanılması gereken yapı kabuğu özelliklerini oluşturan cam türleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışma kapsamında kullanılan cam türlerinden sıcak iklim bölgesine en uygun olanı reflektif kaplamalı camdır.
Tarihi çevrede 'yeni' kavramı ve fenomenolojik mimari yaklaşımı
Tarihi çevrede yeni yapı tasarımı, İkinci Dünya Savaşı'nı takip eden yıllardan günümüze kadarki süreçte mimarlık, koruma ve kentsel tasarım alanlarında ele alınan ve tartışılan bir konudur. Tarihi çevrede eski ve yeni arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı sorusu, 'eskiyi taklit eden yeni' ya da 'tarihi gölgeleyen yeni' şeklinde iki uç noktada tanımlanan düşüncelerle yanıt bulur. Bu yaklaşımların, yeni yapının eski yapıyla benzerlik derecesine göre farklılaştığı görülmektedir. Yeni yapı, eski olanın bir taklidi olabilir, çağdaş tasarımıyla tarihi sürekliliği sağlayabilir ya da karşıtlık yaratarak çevrenin bağlamına uyum sağlayabilir. Modern hareketle birlikte, tarihi özelliklerin yeni yapının tasarımında girdi olarak ele alındığı ve 'yeni' kavramının yerin ruhu, eylemsel tarih, ortak bellek gibi bağlamla ilişkili soyut kavramlar etrafında yeniden değerlendirildiği görülmektedir. Kenti, halkın kolektif hafızasının odağı olarak ele alan bu yöntemin temelinde, aynı dönemde mimarlık sahnesine konu olan fenomenoloji yaklaşımı bulunmaktadır. Mimarlıkta, anlamın sorgulanması ve insan çevre ilişkilerinin anlaşılması amacıyla bir yöntem olarak ele alınan fenomenoloji, 'bağlam'dan oluşan 'anlam'a odaklanır; mimarlık ürünü olan mekânı, çevreye dair fiziksel kabüllerden uzaklaşarak ve deneyime öncelik tanıyarak anlamlandırmayı hedefler. Yaklaşımın temel amacı, 'yer'in özünün bedenleşen zihin aracılığıyla algılanmasıdır. Tarihi çevrede yeni yapı tasarımı sorununu, 'yer'in 'zaman' ve 'mekân'la ilişkisini sorgulayarak çözümleyen fenomenoloji yaklaşımı, form, malzeme, mekân aracılığıyla kentin ve çevrenin hafızasının yeniden okunmasını sağlar. Fenomenoloji yaklaşımıyla tasarlanan yeni yapı, yerin ruhunun bir parçası ve tarihi çevrenin özünü açığa çıkaran çağdaş bir anahtardır. Fenomenolojik mimariyle, 'yerin ruhu' kavramı yeniden tanımlanmıştır. Bu kavram, tarihi çevreyle doğrudan ilişkilidir ancak; fenomenoloji, literatürde doğrudan yeni yapı tasarım yaklaşımı olarak ele alınmamıştır. Bu çalışmada, tarihi çevrede yeni yapı tasarımı konusu, mimarlıkta fenomenoloji yöntemi açısından tartışılmaktadır. Çalışmanın amacı, fenomenoloji yöntemini, tarihi çevrede yeni yapı konusu çerçevesinde mevcut yaklaşımlara alternatif bir tasarım stratejisi olarak ele almaktır. Çalışmanın amacı doğrultusunda, tarihi çevrede yeni tasarım örnekleriyle, yeni ve eski arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Çalışmada, örnek yapıların seçilmesi ve kuramsal altyapıyı oluşturacak bilgilerin elde edilmesi için yazılı ve elektronik kaynaklardan yararlanılmıştır. Örneklerin tasarım özelliklerinin irdelenmesiyle, çalışmanın sonucunda fenomenoloji ve tarihi çevre ilişkisinin yeniden yorumlanması beklenmektedir.
Sağlık yapılarına biyofilik bir bakış: Psikiyatri hastaneleri
İnsanların, yaşamları boyunca doğaya ve canlılara ihtiyaç duyduğu bilinmektedir. Biyofili kavramı insan ve doğa etkileşiminin yakınlığını ifade etmektedir. İnsan sağlığı, özellikle ruhsal açıdan, doğadan olumlu bir şekilde etkilenmektedir. Ancak modern hayatın başlaması sonucunda, doğal çevrede oluşan tahribatın ve yapılı çevrede geçirilen zamanın artması, toplum ve birey psikolojisinde olumsuzluklara neden olmaktadır. Bu bağlamda yapılı çevrede, sağlığın sürdürülebilmesi için insan-doğa ilişkisini kuvvetlendirme amacı taşıyan yaklaşımlar olarak ifade edilen biyofilik tasarım anlayışı benimsenmelidir. Sağlık yapıları; içinde hasta, ziyaretçi, personel gibi birçok farklı kullanıcı grubunu barındıran, sağlığın südürülebilirliğini amaç edinen ve iyileştirme başarısıyla ülke ekonomisini yönlediren önemli yapı gruplarıdır. Stres düzeyinin yüksek olduğu sağlık yapıları, genellikle iyileştirme eyleminin sadece tedavi sürecine eşlik ettiği tasarımlara sahiptir. Ancak sağlık, insanın fiziksel, zihinsel ve duygusal açıdan iyi olma halini kapsayan bütüncül bir olgudur. Bu nedenle sağlık yapılarının işlevini tam anlamıyla yerine getirebilmesi için, yapılı çevrede doğa ve insan ilişkisinin doğru oranda ve etkili biçimde kurgulanması gereklidir. Başka bir deyişle, özellikle mimarların ve sağlık yapılarının işleyişinde etken rol oynayan insanların, birey sağlığında bütüncül bir iyileşme sağlamak amacıyla, doğa ile etkileşimi kuvvetli olan biyofilik tasarım anlayışını benimsemesi gerekmektedir. Bu çalışmada, doğa ve sağlık ilişkisi çerçevesinde, psikiyatri sağlık yapılarında biyofilik tasarım anlayışının daha fazla benimsenmesi amacıyla literatürdeki araştırmalar incelenmiş, kuramsal bir özet oluşturulmuştur. İncelenen biyofilik tasarım anlayışı doğrultusunda, psikiyatri hastanelerine yönelik parametre önerisi geliştirilmiştir. Oluşturulan parametre önerisi üzerinden uluslararası ve Türkiye örnekleri incelenmiş ve biyofilik tasarıma katkıları saptanmıştır.
Yeşil yıldız sertifika sistemi kapsamında mevcut binaların algoritmik yöntem ile konaklama yapılarına dönüşümü
1950'li yıllarda hızlanan insan hareketleriyle birlikte teknolojinin gelişmesi, çevre tahribatlarına, ekosistemin zarar görmesine, biyolojik çeşitliliğinin azalmasına ve doğal kaynakların kontrolsüz tüketimine neden olmuştur. Yaşamın devamlılığı açısından bu kaynakların korunması çok önemlidir. Bununla birlikte pek çok sektör, çevre değerlerini korumak, enerji verimliliğini artırmak ve kirlilik nedenlerini ortadan kaldırmak için sürdürülebilir tutumlar sergilemektedir. Bu tutumlar, turizm alanının büyük bir parçası olan konaklama tesislerini doğrudan etkilemiştir. Konaklama tesislerinin sürdürülebilirliği adına; çevrenin korunması, çevre bilincinin artırılması, turistik tesisin çevreye olan olumlu katkılarının desteklenmesi ve özendirilmesi amacıyla çeşitli eko etiket sistemleri geliştirilmiştir. Ülkemizde konaklama tesisleri için Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, çevrenin çevreye duyarlılık kampanyası kapsamında sürdürülebilirliğinin sağlanması için geliştirilen uygulamalardan biri de "yeşil yıldız" sertifika sistemidir. Sürdürülebilir bir yaşam, sürdürülebilir bir turizm ve çevreci konaklama tesislerinin gelişimi için mevcut binaların söz konusu sertifika sistemleri kapsamında "yeşil konaklama yapılarına" dönüşümünde aktif bir rol alması gerekmektedir. Bu tez çalışmasında hızla artan otel yapılarına eko etiket kapsamında yaklaşılarak, ekolojik tutumla otel yapılarının ele alınmasının öneminin vurgulanması ve mevcut binaların konaklama yapılarına dönüşüm sürecinde yeşil yıldız sertifika sistemini gözeten algoritmik bir akış şeması oluşturulması amaçlanmaktadır. Tez çalışması altı bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde amaç, kapsam, yöntem ve çalışma sınırlılıkları belirlenerek literatüre ilişkin özet ifade edilmiştir. İkinci v bölümde kavramsal olarak sürdürülebilirlik açıklanmış ve sürdürülebilir turizm kapsamında oluşturulan uluslararası ve ulusal eko etiket sistemleri açıklanarak yeşil yıldız sertifika sistemi irdelenmiştir. Üçüncü bölümde konaklama tesislerinin tarihçesi anlatılarak otel yapıları detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Dördüncü bölümde mevcut bir binanın otel olabilme koşullarıyla birlikte yeşil yıldız sertifikasyon sisteminde değerlendirilmesine ilişkin kriterler detaylı bir şekilde açıklanarak iki aşamalı algoritmik şema oluşturulmuştur. Beşinci bölümde örnek olarak seçilen binanın bir önceki bölümde oluşturulan kriter ışığında yerinde gözlem, fotoğraflama ile analiz yapılmış ve toplanan veriler tablolaştırılarak açıklanmıştır. Aynı zamanda bu bölümde çalışma kapsamında oluşturulan algoritma örnek bina üzerinden sınanmıştır. Altıncı bölümde mevcut binaların otel yapısı olarak işlevlendirilmesi konusu; sebepler, gereksinimler ve dönüşümü etkileyen faktörler ele alınmış ve bu dönüşüm sürecinde yeşil yıldız sertifikasyon sisteminin uygulanması amacıyla oluşturulan algoritmanın genel değerlendirmesi yapılarak, saptamalara ilişkin öneriler sunulmuştur.
Kentsel kıyı alanlarında ekolojik düğüm noktalarının izlerinin aranması: Saroz Körfezi örneği
Kıyı alanları, dünyanın en yoğun nüfuslu yerleşim alanlarıdır. Kıyının özgün biçimlenişi, ekonomik olarak sağladığı faaliyet ve stratejik konum faktörleri, kıyı alanlarının kullanım cazibesini artırmaktadır. Kara ve deniz kombinasyonu ile sağlanan zengin ortam zamanla bir cazibe noktası durumuna gelmektedir. Bu durumun bir sonucu olarak ise kıyı alanlarında kentleşme baskısı artmaktadır. Kentleşmenin getirdiği yoğun kullanım, doğal ve yapılı çevre bileşenlerine zarar vermektedir. Başka bir anlatımla kentleşme, sadece tarım arazilerinin imar alanı olarak kullanılmasına neden olmakla kalmamakta, aynı zamanda doğal çevreyi tahrip etmekte, su kaynaklarını ve havayı kirletmekte, flora ve fauna biyolojik zenginliğe zarar vermektedir. Bu araştırmada, çevre ve mimarlık kavramlarının gelişimi ve aralarındaki ilişki incelenmiştir. Kent, kentleşme, kentsel çevre, kıyı alanı ve kullanımları, kentsel ekosistem ve ekolojik düğüm noktalarının kavramsal açılımları literatür desteği ile araştırılmıştır. Tez çalışması kapsamında, Keşan'ın özgün biçimlenmiş kamusal alanlarından Erikli ve Yayla kıyı yerleşimlerinin ekolojik düğüm noktalarının izleri üzerine bir araştırma kurgulanmıştır. Erikli ve Yayla yerleşimlerinin kent, ulaşım ve kıyı alan planlarını aksonometrik çizimler ile çakıştırılarak kesişen düğüm noktalarında ekolojik izler aranmıştır. Bulunan ekolojik izlerin olumlu veya olumsuz yönde gelişmeleri üzerine düşünceler üretilmiştir. Ekolojik yaklaşımlar ile kavramsal altlığı oluşturulan çalışmanın devamında örneklem alan analizleri yapılmıştır. Örneklem alan analizleri olarak yerinde gözlem ve haritalama yöntemleri ile çalışma desteklenmiş ve alana yönelik ekolojik izler aranmıştır. Çalışmanın sonuç bölümünde ise örneklem alanların olumlu veya olumsuz yönde gelişen izleri bütüncül olarak tablo sistematiğine aktarılarak paylaşılmıştır. Kıyı alanların ekolojik düğüm noktalarının izlerinin bulunması, tüm kıyı kentlerde ekolojik izlerin sürdürebilirliğini sağlamada önemli bir rolü olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Temel tasarım eğitiminin mimarlık öğrencilerinin algılarına etkisi: 7.sanat üzerinden değerlendirme
Mimarlık, disiplinler arası bir meslek dalı olup, mühendislik, teknoloji ve bilişim gibi bilimsel alanların yanı sıra sanatla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle mimarlık eğitimi içinde teknik derslerin yanı sıra estetik ve tasarım birlikteliğini konu edinen temel tasarım dersleri yer almaktadır. Mimarlık öğrencilerinin sahip olması gereken görsel algı kuramı bilgilerinin en üst düzeye çıkarılması formel eğitim içinde temel tasarım ve Gestalt algı kuramı eğitimiyle gerçekleştirilebilmektedir. Öğrenciler temel tasarım eğitimi süresince edindikleri tasarım bilgilerini görsel düşünme yetileri ve deneyimleri üzerinden yeniden sorgulamakta ve bireysel tasarım dillerinde kullanacakları bilişsel şemaları yeniden yapılandırmaktadır. Bu çalışmada, Trakya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü 2022-2023 akademik yılı bahar döneminde temel tasarım ı dersinde dönem ödevi olarak ders yürütücüleri tarafından belirlenen "Parazit" filmi üzerinden sinema ve mimarlık ilişkisi incelenmektedir. Beş bölümden oluşan tez çalışmasının birinci bölümü, çalışmanın amacı kapsamı ve yöntemini içermektedir. İkinci bölümde sinema ve mimarlık ilişkisi kullanılan ortak ve benzer teknikler üzerinden literatür çalışması yapılmıştır. Kaynak taramasında ulaşılan görüş, yorum ve bilgiler konu bütünlüğü bozulmadan kitap, makale, tez çalışmaları ve ilgili görseller analiz edilerek kullanılmıştır. Üçüncü bölümde mimarlık eğitimin tarihçesi ve mimarlık eğitiminde öğretilen temel tasarım öge,ilke ve Gestalt algı kuramına ilişkin bilgi verilmiştir. Dördüncü bölümde tez kapsamında seçilen parazit filmi anlatılmış ardından öğrencilerin parazit filminde gördükleri temel tasarım öge,ilke ve gestalt algı kuramı ilkeleri tablo olarak değerlendirilmiştir. Temel tasarım öge, ilke ve gestalt algı kuramı ilkelerinden hangilerinin daha çok kullanıldığının tespiti betimleyici analiz ile gerçekleştirilmiştir. Beşinci bölüm sonuç bölümü olup, temel tasarım eğitimine sinema mimarlık arakesitinde Temel Tasarım Öge, İlke ve Gestalt Algı Kuramının etkileri ve sonuçları tartışmaya sunulmuştur.
Enerji etkin yapı tasarımında pasif ev kavramının incelenmesi ve Gümülcine iklim bölgesinde uygulanabilirliği
İnsanlığın yeryüzünde var olduğu günden beri gerçekleştirdiği faaliyetlerin doğaya ve çevreye doğrudan etkileri olmuştur. Medeniyetin gelişimiyle birlikte artan enerji tüketimi çevresel sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu süreçte 20.yy dan itibaren sürdürülebilir kalkınma ve çevre konularındaki tartışmalar önemli ölçüde artmıştır. Aynı tartışmalar enerji tüketimi ve sera gazı salınımlarında önemli bir pay sahibi olan yapı sektöründe de gündeme gelmiş ve enerji etkin yapı tasarımı, sürdürülebilir yapılar ve ekolojik mimari gibi çeşitli kavramların ortaya çıkmasıyla neticelenmiştir. Küresel düzeyde yapıların büyük bir enerji tüketimi gerçekleştirdiği göz önüne alındığında, enerji verimliliği ve tasarrufu ilkeleri daha da önem kazanmıştır. Yapıları çevre ve iklimle uyumlu şekilde tasarlayarak enerji korunumu sağlama çalışmaları neticesinde de çeşitli enerji etkin yapı tasarım standartları ortaya atılmış, etkinliklerinin ölçülebilir hale getirilmesi için sertifikasyon sistemleri geliştirilmiştir. Bu standartlardan bir tanesi de 1988 yılında ortaya atılan Pasif Ev standartlarıdır. Pasif Ev standartları nitelikli ısı yalıtımı, ısı geçirgenlik katsayısı düşük pencereler, hava sızdırmazlık katsayısının düşürülmesi, ısı köprülerinin azaltılması ve kontrollü havalandırma gibi unsurlarla enerji korunumu sağlamakta ve yüksek oranda enerji tasarrufu sağlamaktadır. Bu çalışmada enerji ve enerji etkin yapı tasarımı ve enerji etkin yapı tasarım sertifikasyonlarından biri olan Pasif Ev standardı hakkında literatür araştırması yapılarak bu standartların ılıman-nemli iklim bölgesinde bulunan Gümülcine özelinde uygulanabilirliği ele alınmıştır. Bu kapsamda Gümülcine ve Yunanistan'ın tamamında yaygın olarak kullanılmakta olan inşaat teknikleri ve malzemeleriyle bir test baz modeli tasarlanmış ve modelin enerji performansı Energy Plus tabanlı Design Builder v7 simülasyon programıyla test edilmiştir. Sonrasında modele Pasif Evin beş temel kriteri entegre edilerek enerji performansına etkileri incelenmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda bu kriterlerin modele entegre edilmesinin Pasif Ev Enstitüsü'nün belirlemiş olduğu standartların sağlanmasında yeterli olup olmadığı analiz edilmiştir.
Pixar animasyonlarında mekansal okumalar
Sinema ve Mimarlık günümüz dünyasında toplumla iletişimi en kuvvetli iki sanat dalıdır. Mimarlık sunum aşamasında animasyonu anlatım dili olarak kullanırken animasyon sineması da mimarlığı tasarım aşamasında anlatım dili olarak kullanmaktadır. Mimarlık ve animasyon birbirlerinin estetik değerlerini besleyen iki ayrı disiplindir. İki dalın birbiriyle etkileşimi sinema ve mimarlık içerikli ders müfredatları, yazınlar ve araştırmaların sayısının artması ile farklı bir boyuta gelmiştir. Sinema sektörünün teknoloji ile hızlı değişimi animasyon sinemasının gelişimini de sağlamıştır. Animasyon sineması, mekân ve karakter ilişkisini birlikte ön plana çıkaran bir anlamda üç boyutlu çizgi dizidir. Çalışma kapsamında, sinema endüstrisinin animasyon dalında en önemli şirketi olan Pixar'ın yapımcılığındaki filmler incelenecektir. Kurulduğu yıldan günümüze şirket birçok kısa ve uzun metraj film üretmiştir. Tüm filmler listelenecek ve gözlemlenecektir. Mekan tanımları yapılarak özellikleri incelenecektir. Filmlerde gözlemlenen mekanlar tanımlanarak ayrıntılı özellik dökümleri yapılacaktır. Pixar animasyonlarında hangi mekan türlerine ne amaçla yer verilmiştir? Filmlerde mekânsal anlatılar nasıl gelişim göstermiştir? Küresel anlamda mekan türleri, algısı, anlatısı ya da görselleştirmesinde genellemeler yapılabilir mi? Mekanın türleri incelendiği literatüre eklenen güncel türler nelerdir? Mekan anlatısı Pixar Animasyon Filmleri üzerinden yapılır mı? Tüm mekan türlerinin tek bir filmde izlenebileceği Pixar filmi örneği var mıdır? sorularına cevap aranacaktır.
İstanbul/Laleli apartmanları (1918-1940) koruma sorunları ve önerileri
Çalışmanın amacı, İstanbul'daki apartmanlaşma tarihini ele alarak Fatih İlçesi, Laleli Semti'ndeki 1918 (yangın sonrası) - 1940 yılları arası inşa edilen apartmanların mimari özelliklerini incelemek, koruma sorunlarını ele almak ve söz konusu sorunlara öneriler geliştirmektir. İstanbul'da apartmanların ortaya çıkışı ilk olarak Galata ve Beyoğlu semtlerinde 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra görülmüştür. Bölgede yaşayan gayrimüslim halkın çoğunluk olduğu bilinmektedir. 19. yüzyıl Galata bölgesi apartmanların ortaya çıkışında başlıca kültürel, toplumsal ve özellikle ekonomik sebepler rol oynamaktadır. Özellikle ticaretin artmasıyla Galata'da çalışan ve bu sebeple yaşayan nüfus yoğunluğu, konut ihtiyacını arttırmış ve arsaların değerlenmesine sebep olmuştur. İstanbul'un öncül apartman örnekleri Galata, Beyoğlu vb. gibi semtlerde görülebildiği gibi bu çalışma ile de Laleli apartmanlarının görünürlüğü arttırılacak ve ilgili literatüre katkı sağlayacaktır. Yapılan literatür taramalarında Laleli bölgesindeki apartmanlar konusunda genel bilgilere ve kısa tarihçesine ulaşım sağlanmakta olup bölge ile ilgili bilgilerin yetersiz olduğu görülmüştür. İstanbul'un apartmanlaşma tarihine katkı sunacak olan Laleli Semti'nde yer alan çok katlı konutların bütüncül bir şekilde ele alınması bu konunun özgünlük değerini arttırmaktadır. Yerinde gözlem, kişilerle görüşme ve literatür araştırması gibi nitel veri toplama yöntemlerinin alan çalışması ile destekleneceği bu çalışmada İstanbul'un apartmanlaşma süreci ve Laleli ile ilgili tarihi araştırmalar yapılmıştır. Literatür araştırmasında tarihi haritalar (J. Pervititch Sigorta Haritaları, Alman Mavileri 1913-1914 I.Dünya Savaşı Öncesi İstanbul Haritaları) bölgenin dokusu ve çok katlı konut varlığını sunması açısından yararlanılan diğer kaynaklardır. Alan çalışması ise bilgi toplama, fotoğraflama, ölçüm ve görselleştirme aşamalarından oluşmuştur. Bölgedeki ilgili yıllara ait çok katlı konutlar saptanmış, mimari özellikleri araştırılmıştır. Çalışma kapsamında 13 apartman ele alınmıştır. Bu yapılar, pencere, giriş kapısı, çıkma, silme, balkon, silme / çıkma altı taşıyıcı elemanları ve çatı biçimleri başlıkları altında incelenmiştir. Tezin sonucunda, 1918-1940 yılları arasında inşa edilen Laleli Semti'ndeki apartman yapılarının katalog çalışması yapılmış, inşasından günümüze kadar geçirdikleri değişimler belgelenmiş ve zaman içerisindeki bozulmaların tespit edilmesi ile birlikte yapıların özgün durumlarının ortaya çıkarılması adına öneriler geliştirilmiştir.
Binalarda düşey ışıklık tasarımının iç mekan günışığı aydınlık düzeyine etkisinin incelenmesi
Hızlı nüfus artışı ve kentleşme enerji talebinin artmasına ve buna bağlı olarak enerji kaynaklarının tükenme eğiliminde olmasına neden olmuştur. Toplam enerji tüketiminde büyük paya sahip olan binalarda ise aydınlatma, tüketimin önemli bir yüzdesini oluşturmaktadır. Yapay aydınlatma tabanlı enerji tüketimini azaltmanın etkin yollarından bir tanesi binalarda günışığının verimli ve etkili kullanılmasıdır. Binalarda günışığı aydınlatması pencere ve çatıdan gelen ışık yardımıyla sağlanabilmektedir. Ancak günışığı hiçbir engelle karşılaşmasa bile bir yapının en uç noktalarına kadar ulaşamayabilir. Yapılardaki iç mekân derinliği ve yüksekliği arttıkça pencerelerden ve çatıdan giren günışığı mekânların derinliklerine ilerledikçe etkisini kaybetmekte, aydınlık düzeyi yetersiz kalabilmektedir. Bunun sonucunda yapay aydınlatma kaynaklı enerji tüketimi artmakta, iç mekân konforu azalmaktadır. Bununla birlikte düşük aydınlık düzeyi, kullanıcı üzerinde depresyon ve vücut saati bozukluğu gibi fiziksel ve psikolojik sağlık sorunlarına da neden olabilmektedir. Bu çalışmada ilk aşamada gün ışığı ile aydınlatma yöntemlerinden olan düşey ışıklıkların iç mekân görsel konfor ve günışığı performansına etkisinin incelenmesi hedeflenmiştir. Bunun yanı sıra yeterli görsel konfor ve günışığı aydınlık düzeyine ulaşmada düşey ışıklık mekan özelliklerinin iç mekan aydınlık düzeyine etkisini ölçmek amaçlanmaktadır. Bu hedefler doğrultusunda ilk olarak ışıklık boyutlarına ilişkin gerekli kriter için Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği'ndeki sınır değerler dikkate alınmıştır. Işıklıktan yararlanan farklı derinliklerdeki mekanlardan oluşan örnek bir kat planı oluşturulmuştur. Kat adedinin ışıklığın mekâna sağladığı günışığı miktarına, aydınlık düzeyine ve görsel konfora etkisi Design Builder benzetme programı aracılığıyla ölçülmüş ve TS EN 17037 Binalarda günışığı standardına göre değerlendirilmiştir. İkinci aşamada ise günışığının yetersiz kaldığı durumlarda her bir doğal aydınlatma unsuru için öneri iyileştirme senaryoları geliştirilmiştir. Çalışmanın sonucunda Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği'ndeki sınır değerlerine sahip ışıklık mekânının, ilgili yönetmelikte belirtilen maksimum mekân sayısına, kat sayısı arttığında zemin katlarda gerekli günışığı aydınlık düzeyini sağlayamadığı görülmüştür. Geliştirilen iyileştirme senaryolarında fiziksel mekan verilerinin (ışıklık boyutu, pencere boyutu vb.) ve malzeme özelliklerinin (yansıtma, soğurma vb.) değişmesinin mekanlardaki günışığı aydınlık düzeyini önemli ölçüde arttırdığı tespit edilmiştir ve yetersiz günışığı alan mekanlar için öneriler getirilmiştir. Günışığının verimli ve etkin kullanılabilmesi için yapının proje aşamasından itibaren doğal ve yapay aydınlatma tasarımın ele alınması gerektiği düşünüldüğünde, proje aşamasında etkin rol oynayan yönetmeliklerin sınır değerleri ile ilgili çalışmaların yapılmasının gerekliliğine dikkat çekilmiştir.
Gelenek ile gelecek arasında bir mimar: Andrija Mutnjaković
Sosyalist Yugoslavya ve Sovyetler Birliği 1948'de ayrıldı ve bu durumda özgün bir Sosyalist Yugoslavya yaratma fırsatı verildi. Bu dönemde insancıl mimari ve kentsel biçimler yoluyla desteklenen yeni bir politik-kültürel gündem yaratılmaktaydı. Durağan mimarlık anlayışı ve kentsel kompozisyonlar yerine, şehrin gelecekteki gelişimine uyarlanabilir, esnek, üretken, benzersiz yapılandırılmış kentsel formların kinematik fikrine dayandırma yaklaşımı ön plana çıkmıştır. Bu kapsamda eserler veren Yugoslav mimar Andrija Mutnjaković (1929-), 1960'lardan kalma mobil mimariye ilişkin gelecekçi vizyonları ve ütopik projeleriyle ünlüdür. Hem mimari tasarım hem de şehir planlaması üzerine çalışmakta olan Mutnjaković, aynı zamanda mimarlık teorisi ile mimarlık tarihi hakkında makale ve kitaplar yazmıştır. Bu çalışmada öncelikle, Andrija Mutnjaković'in hayatı, eserleri, dünya görüşü ve mimarlığa yaklaşımı anlatılacaktır. Hırvat kökenli bir sanatçı olmasına rağmen, tezde mimarın Kosova mimarlığına yaptığı katkılar ile Kosova'da gerçekleştirdiği eserlerde kurguladığı bakış açısı ele alınacaktır. Mimarın özgün fikirlerini uygularken geleneksel/ Yöresel mimarlıkla kurduğu bağlantı, eski-yeni ilişkilerini kurarken geleceğe ilişkin öngörüleri ve mimarlık ideolojisi çalışma alanı olarak ele alınacaktır. Sonuç olarak, mimarın oluşturmayı amaçladığı mekânsal algı ile kullanıcıda mimarın eserlerine yönelik oluşan mekânsal algı arasındaki benzerlik ve çelişkiler araştırılmaktadır.
Mevcut okul binalarında enerji performansının belirlenmesi için bir tahmin modeli
Yapı teknolojisinin gelişimi ve kullanıcı koşullarının değişimi nedeniyle sektörel enerji tüketiminin %30'undan fazlasını binalar harcamaktadır. Enerji maliyetlerindeki artış, enerji tüketiminin daha verimli hale getirilmesine yönelik çalışmaları hızlandırmıştır. Mevcut bina stokunun büyüklüğü dikkate alındığında, binalarda yapılacak enerji iyileştirmeleri ile önemli düzeyde enerji tasarrufunun sağlanabileceği anlaşılmaktadır. Ancak mevcut binaların kullanım amaçları ve inşa dönemi gibi farklılıklar içermeleri enerji planlamalarında karar vermeyi zorlaştırmaktadır. Mevcut bina performanslarının iyileştirilmesinde basit yenileme veya güçlendirme planlamaları oldukça etkili bir yöntemdir. Yöntemin etkinliğinin, enerji tüketimine etki eden parametrelerin doğru tespit edilmesi ve optimum maliyet planlaması ile sağlanabileceği bilinmektedir. Mevcut bina stoku içerisinde kamusal binaların enerji verimli olarak güçlendirilmesi, toplumsal katkı oluşturması bakımından önem teşkil etmektedir. Kamusal bina portföyü içerisinde yer alan okul binaları üstlendikleri misyon bakımından ayrı bir öneme sahiptir. Tez kapsamında, okul bina performansının iyileştirilmesine yönelik çalışmalara kılavuzluk edecek bina enerji tahmin modeli geliştirilmesi planlanmıştır. Bu modelin uygulanması, okul binalarının enerji etkinliğinin iyileştirilmesi sonucunda, konforlu, sürdürülebilir, sağlıklı mekanlar oluşturulmasına ve bunun yanı sıra öğrencileri; iyileştirme çalışmaları ile elde edilecek kazanımlar hakkında bilgilendirerek, enerji verimliliği bilinci kazandırılması hedeflenmektedir. Altı bölümden oluşan tez kapsamında; okullarda enerji tüketimini azaltma ve iyileştirme sürecinde etkili olan parametreler tespit edilerek, okul enerji iyileştirmesinde kıyaslamaya dayalı yol gösterici bir model oluşturulması hedeflenmektedir. Birinci aşamada, problemin tanımı, literatür incelemesi, çalışmanın amacı, özgün değeri, kapsamı, sınırları ve metodolojisi yer almaktadır. İkinci aşamada, mevcut binaların enerji verimli iyileştirmeleri sonucunda bina performansının artırılması kapsamında uluslararası düzeyde alınan kararlar, düzenlemeler ve oluşturulan rehberler incelenmiştir. Bu kapsamda, Türkiye'deki enerji verimliliği çalışmaları ilgili uluslararası sözleşmelere dayalı olarak yapılan yasal düzenlemeler, stratejiler ve kılavuzlar değerlendirilmiştir. Binaların karbon salınımındaki yeri ve enerji verimli bina uygulamalarının emisyonları azaltma etkinliği irdelenmiştir. Bu inceleme sonucunda mevcut okulların enerji tüketimlerini azaltma ilkeleri değerlendirilmiş ve bu ilkelere uygun olarak enerji iyileştirmesi yapılan okullar ve enerji tasarrufu potansiyelleri incelenmiştir. Üçüncü aşamada, binalardaki enerji tüketimini etkileyen koşul ve faktörlerin tespiti için literatür araştırmaları yapılmış ve bulgular sonucunda kabul gören parametreler çıkarılmıştır. Bina enerji tüketiminde birçok kriter olması nedeniyle, çok sayıda değişken veriyi aynı anda değerlendirebilecek model araştırılmıştır. Tahmin modelleri içerisinden, farklı değişkenleri analiz edebilmesi bakımından "çoklu doğrusal regresyon modeli" analiz yöntemi olarak belirlenmiştir. Dördüncü aşamada, tahmin modelini oluşturan değişken parametrelerin değerlendirilmesi için örneklem alanı olarak Kırklareli ili merkezinde bulunan farklı eğitim seviyelerindeki 38 devlet okulu incelenmiştir. İlgili kurumlardan okul ve kullanıcı verileri ile doğalgaz tüketim bilgileri toplanmıştır. İncelenen okullar içerisinden yapım, kullanım ve enerji tüketim verileri bakımından düzensiz okullar çıkarılarak, veri havuzu normalize edilmiştir. Farklı kademelerde seçilen okulların verileri ve plan krokileri çıkarılarak okul katalogları oluşturulmuştur. Beşinci aşamada, oluşturulan parametrelerin arasındaki ilişki düzeyi, ilişki analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Tahmin modelindeki değişken parametrelerin, yıllık ortalama doğalgaz tüketimleri üzerindeki etkinlik dereceleri, kıyaslamaya dayalı çoklu doğrusal regresyon analizi ile belirlenmiştir. Analiz çalışmaları sonucunda kabul edilebilir R2 değerine sahip iki tahmin denklemi elde edilmiştir. Tezin son bölümünde araştırmaya ilişkin sonuçlar verilmiş ve gelecek çalışmalara ışık tutmak üzere önerilerde bulunulmuştur. Bu kapsamda, Türkiye'deki okul binalarında enerji verimliliğini arttırma ve karbon salınımı azaltma hedefine yönelik iyileştirme girişimlerinde ilgili kişilere kullanışlı bir karar verme modeli sunulmuştur.
İki ve üç fazlı kompozitlerin elastik modülünün belirlenmesi
Bu çalışmada, iki ve üç fazlı kompozitlerin mekanik özelliklerinin deneysel ve teorik sonuçları sunulmuştur. Literatürdeki mevcut denklemlerin bu malzemeler için deneysel olarak elde edilen elastisite modülleri ve basınç dayanımlarını tanımlayıp tanımlamadığı araştırılmıştır. Bu sonuçlara uymayan bazı denklemler modifiye edilmiştir. Modifiye edilmiş Sherban denklemi ile yapılan hesaplamalar, bu denklemin sıradan ve silis dumanlı çimento hamurlarının gözenekliliğe bağlı mekanik özelliklerini tahmin etmede oldukça başarılı olduğunu göstermektedir. Epoksi emülsiyonu içeren betonların basınç dayanımındaki azalmalar, karışıma silis dumanı eklenerek en aza indirilebilmektedir. Önerilen denklemler, hem su/çimento oranına hem de agrega/çimento oranına bağlı olarak betonun basınç dayanımındaki değişiklikleri açıklamaktadır. Elde edilen sonuçlardan, epoksi emülsiyonu ve silis dumanı içeren Portland çimentolu betonların maksimum basınç dayanımlarının bu denklemler ile hesaplanabileceği anlaşılmaktadır. Ayrıca bu tip betonların gerilme ve şekil değiştirme davranışlarını tanımlamak için Çolak modeli önerilmiştir. Bu model, en yüksek gerilmeye karşılık gelen şekil değiştirmeye kadar eğrinin tüm özelliklerini yansıtmaktadır. Böylece eğrinin altında kalan alan sonlu farklar yöntemi ile hesaplanmış ve betonların kırılma tokluğu belirlenmiştir. Beyaz Portland çimentosu ve alçı karışımından oluşan iki fazlı kompozitlerin elastisite modülleri Reuss, modifiye Paul, modifiye Ishai ve Popovics modelleri ile hassas bir şekilde belirlenmiştir. Beyaz Portland çimentosu, alçı ve kireç içeren üç fazlı kompozitlerin elastisite modülleri Çolak modeli ile hassas bir şekilde hesaplanmıştır. Teorik ve deneysel sonuçlar arasındaki uyum, denklemleri türetmek ve değiştirmek için kullanılan varsayımların doğruluğunu kanıtlamaktadır.
Kamusal alanda yaya etkinliklerinin anlamlandırılmasında mekânsal entropi; Edirne örneği
Çalışma; kentlerde, kamusal alanlar ile yaya hareketleri arasındaki ilişkinin irdelenmesi temel amacıyla yapılmış bir alan çalışmasıdır. Kentsel faktörlerin ve yaya hareketlerinin içerdiği örtük bilgi ağının analitik bir şekilde açıklanması için mekânsal entropi kavramı kullanılmakta; bu yolla da kentlinin kentsel alanın değerlendirilmesi ve ileri vadede iyileştirme ve planlama faaliyetlerine, yarı edilgen bir şekilde katılabilmesinin imkânı araştırılmaktadır. İlk aşama; kente, kamusal alana, yaya hareketliliğine ve mekânsal entropi kavramına dair bir literatür çalışmasını içermektedir. Bu araştırma ile; yaya hareketinin parametreleri ve kentsel çevresel faktörler tespit edilmekte, uygulanacak yöntemle ve çalışmanın temel güdüleriyle örtüşecek kriter setleri belirlenerek alan çalışmasının kapsamı tanımlanmaktadır. Alan çalışması aşamasında; topolojik-morfolojik bir analiz çalışması ile Edirne kentinden uygulama alanları tespit edilmektedir. Belirlenen sekiz alan, yaya hareketlerini etkileyebilecek kriterler bakımından analiz edilmekte ve haritalanmaktadır. Daha sonra alanlarda belirlenen noktalarda bir yıllık süre içerisinde, yaya hareketlerinin mevsime, güne ve saate bağlı verilerinin elde edilebilmesi için, farklı gün ve saatlerde kaydedilen videolarla elde edilen ham veriler işlenmekte, yaya hareketleri, hız, yönlenme ve ivme parametreleri altında haritalanmaktadır. Son aşamada; yaya hareket verileri ve çevresel faktörlerden oluşan veri setleri ve haritalamalar, Shannon entropi teorisi aracılığı ile çözümlenmektedir. Entropi teorileri aracılığı ile içerdiği bilgi yükü, düzen ve düzensizliğin miktarı bağlamında karşılaştırılabilir analitik veriler üretilmektedir. Oluşturulan haritalar, karşılıklı analizler, grafik ve çizelgelerle, elde edilen bulgular değerlendirilmekte, karşılaştırılmakta ve yorumlanmaktadır.
Erken Cumhuriyet Döneminde Konya'da kentsel gelişim (1930-1950)
Konya, Antik çağlardan itibaren önemli ticaret yollarının kesişim noktasında bulunmuş, bu nedenle önemini korumuş bir şehirdir. Konya, İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan ve yaklaşık 39000 km2'lik yüzölçümüyle Türkiye'nin en büyük yüzölçümüne sahip şehri olma özelliği taşımaktadır. Antik Çağlar'dan başlayan birçok yerleşime ev sahipliği yapsa da asıl şehirleşmesini Anadolu Selçuklu Dönemi'nde yaşamıştır. Osmanlı Dönemi'nde önemini koruyarak gelişimine devam etmiştir. Bu gelişimi, çağın gereklerine uygun olarak Cumhuriyet Dönemi'nde de sürdürmüştür. İlk yerleşmeler, Konya'nın merkezinde bulunan Alaeddin Tepesi ve onu merkez alan 30km'lik bir alan içerisindedir. Merkezde bulunan Alaeddin Tepesi, antik dönemlerde surlarla kaplı bir alandır. Selçukluların Konya'yı fethetmesiyle bu özelliğini sürdürmüş ve kentin gelişmesine paralel olarak artan nüfus yerleşimin sur dışına genişlemesine neden olmuştur. Büyüyen kenti korumak için surların dışında kalan bölgeye yeni bir sur inşa edilmiştir. Böylece yerleşim, Konya'nın merkezi çekirdeğini oluşturan ve yönetim birimlerinden oluşan bir iç kale ile, yerleşim sınırlarını koruyan dış surun arasında gelişme göstermiştir. Osmanlı Dönemi'nde bu merkeziyet demiryollarının şehre bağlanmasına kadar devam etmiştir. Bu dönemden sonra şehirleşmeyi etkileyen yeni odak noktalar görülmüştür. Osmanlı Dönemi'nde sanayileşme ve çağa uyum sağlama ile başlayan bu süreç, Cumhuriyet Dönemi'nde modern ve sanayi toplumu anlayışına uygun olarak devam etmiştir. Her alanda yeni ve modern bir toplum oluşturma isteği, Cumhuriyet Dönemi'nde çağdaş kentsel gelişim sürecinin yeniden kurgulanmasını gerektirmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında da gelişimini sürdürmeye devam eden kentte, cumhuriyet anlayışına uygun kentsel gelişmeler yaşansa da nüfus artışı ve sanayileşmenin etkisi ile yaşanan gelişmeler, 1940'lı yıllarda başlayan imar çalışmalarını gerektirmiş ve Konya'nın ilk planlaması olan 1946 yılı imar planı yapılmıştır. Bu sürece gelene kadar Selçuklu Dönemi tarihi odak noktasını oluşturan Alaeddin Tepesi, kentin merkezi konumu olmuştur. Bu dönemde ışınsal bir gelişim gösteren şehir, Osmanlı ve kısmen Cumhuriyet Dönemi'nde de bu özelliğini sürdürmüştür. Bu çalışmada antik çağlardan beri yerleşim olma özelliğini sürdüren Konya kentinin Erken Cumhuriyet Dönemi'ne gelene kadar ki süreçte kentsel durumu ve Erken Cumhuriyet Dönemi gelişmeleri incelenecektir. Çağlara göre yaşanan gelişmeler ve bu gelişmelerle Konya'nın Erken Cumhuriyet Dönemi'nde şehirleşmesini etkileyen faktörler ve Konya'ya getirdiği değişmeler incelenmiştir.
Sosyal ağ üzerinden kenti okumak ve yeniden keşfetmek
Günümüzde yaşanan teknolojik gelişmeler ile kablosuz ağlar yaygınlaşmış, mobil cihazlar ve yeni medya kullanımı artmış, yaşamın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Toplumsal yapının bu süreciyle birlikte örgütlenme tarzı yeniden şekillenmiş ve ağlar ile birbirine bağlanan kurum ve bireyler ağ toplumunu oluşturmuştur. Yeni toplumsal yapı düzeni, kablosuz ağ teknolojisi ve yeni medya ile mekân algısında farklılaşmalar yaşanmış, fiziksel mekânsal tanımlamaların dışına çıkılmıştır. Yeni mekânsal tanımlamalar olan siber, sanal, artırılmış ve hibrit mekân kavramları ortaya çıkmıştır. Bu noktada fiziksel mekânsal deneyimleme biçimine ek olarak yeni mekânsal deneyimler yaşanmaya başlamıştır. Mimarlığı anlamak için öncelikle toplumsal yapıyı, mekânı ve kenti anlamak gereklidir. Ağ toplumu teknolojileri olan yaygın bilişim ve yeni medya ile üretilen yeni mekânsal tanımlamalar yardımıyla kentsel alanlarda her an çevrimiçi olmak mümkün kılınmıştır. Medya, tüketim ürünü olmaktan çıkıp bir üretim ortamına dönüşmüştür. Kullanıcılar medya üzerinden paylaşım ve etkileşimde bulunurken zaman ve yer kavramı değişmiş, her an her yerde bulunmak mümkün hale gelmiştir. Kentsel alanlar fiziksel varlığını sürdürürken bir yandan da yeni mekânsal tanımlar, konum tabanlı servisler ve sosyal ağlar üzerinden paylaşılan verilere bağlı olarak fiziksel kent ortamı, deneyimleri ve günlük yaşam pratiklerinde dönüşüm yaşanmış, fiziksel ortamla dijital alan iç içe geçmiştir. Çalışmanın ana tartışma konusunu oluşturan kentsel ve mekânsal deneyimleri kent kullanıcıları ve kent gezginleri üzerinden okumak mümkündür. Günümüz toplum yapısı içerisinde sosyal ağlar, artırılmış gerçeklik uygulamaları, oyunlar gibi farklı yöntemlerle kentsel deneyimin gerçekleştirilmesi mümkün hale gelmiştir. Yaşanan bu dönüşüm sürecinin anlaşılabilmesi adına ağ toplumu kavramı açıklanmış, ağ toplumuna bağlı olarak gelişen teknolojiler detaylandırılmıştır. Mekânsal tanımlamalardaki değişimler açıklanacak ve kentsel alanlara dahil olan teknolojik altyapı ile kent mekânının birlikteliği yorumlanmıştır. Gezginlerin gerçekleştirdiği kentsel ve mekânsal deneyimler açıklanıp detaylandırılmıştır. Kent deneyiminin literatürdeki yeri incelenmiştir. Çalışmanın veri toplama aşamasına fiziksel olarak dahil olunarak kenti deneyimleme yöntemleri ve günümüzün teknolojik değişimleri ile gelişen sanal deneyimleme yöntemleri arasında ne gibi farklılıklar oluştuğu ve bu farklılıkların avantaj ve dezavantajları açıklanmıştır. Çalışma sonucunda teknoloji, kent ve kullanıcı arasındaki bağ ortaya konarak, "mobil cihazlar ve sosyal ağlar ile kenti keşfetmek ve tanımak ne kadar mümkün?" sorusuna cevap aranmıştır. Bu yeni deneyimleme yöntemlerinin olumlu ve olumsuz yönleri sorgulanmıştır. Teknolojide yaşanan gelişim ile günlük yaşam pratikleri arasındaki ilişkinin kentsel alanlardaki karşılığı ve kişinin kentle kurduğu ilişki araştırılmıştır.
İmar planlarının yapı kalitesi etkisinin DQI sistemi ile analiz edilmesi: Sabuni Mahallesi örneği
Kentleşmenin hızla arttığı günümüzde, yapı kalitesi; yaşam konforu, çevresel sürdürülebilirlik ve kent estetiği açısından büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, yerel yönetimlerin hazırladığı imar planları, kentsel mekânların niteliğini doğrudan etkileyen temel araçlardır. Ancak bu planların, uygulanmadan önce yapı kalitesi üzerindeki olası etkileri çoğu zaman dikkate alınmamaktadır. Bu çalışmada, imar planlarının uygulanmadan ya da revize edilmeden önce yapı kalitesi üzerinde yaratacağı etkinin Tasarım Kalite Göstergesi (DQI) yöntemiyle ölçülmesinin mümkün olup olmadığı araştırılmıştır. Böylece, plan kararlarının yapısal kaliteye katkısı önceden analiz edilerek, hem planlama süreci hem de uygulama süreci daha rasyonel ve verimli şekilde yönetilebilecektir. Bu doğrultuda Edirne ili Merkez ilçesi Sabuni Mahallesi çalışma alanı olarak seçilmiş; bu bölgede yer alan bir yapı adası, hem mevcut durumu hem de öngörülen imar planı açısından DQI kriterleri ile değerlendirilmiştir. Analiz sonuçları, plan kararlarının yapı kalitesi üzerinde nasıl bir etki yarattığını ortaya koymakta ve planlama ile kalite arasında doğrudan bir ilişki kurmaktadır. Çalışmanın amacı, yerel yönetimlerin planlama süreçlerine kalite odaklı bir yaklaşım kazandırmak ve DQI gibi ölçülebilir araçların kentsel dönüşüm süreçlerinde nasıl stratejik fayda sağlayabileceğini göstermektir.
Mimarlık ve teknoloji: yapay zekâ, sanal gerçeklik ve artırılmış gerçeklik uygulamalarının mimari tasarım üzerindeki etkileri
Bu çalışma, çağdaş dijital teknolojilerden yapay zekâ (YZ), sanal gerçeklik (VR) ve artırılmış gerçeklik (AR) uygulamalarının mimari tasarım süreçlerine etkilerini kapsamlı biçimde ele almaktadır. Teknolojik gelişmeler, mimarlık disiplininin yalnızca araçsal yönünü değil, aynı zamanda düşünsel, estetik ve epistemolojik boyutlarını da dönüştürmektedir. Günümüzde mimarlık, dijitalleşme süreciyle birlikte gelen bu teknolojiler aracılığıyla hem üretim biçimlerini hem de mekânı kavrama ve temsil etme yöntemlerini yeniden tanımlamaktadır. Bu bağlamda araştırma, YZ, VR ve AR teknolojilerinin mimarlık pratiğine sağladığı katkıları, etkileşim biçimlerini ve ortaya çıkardıkları yeni tasarım paradigmalarını incelemeyi amaçlamaktadır. Yapay zekâ teknolojileri, parametrik tasarım, üretken algoritmalar ve makine öğrenimi temelli sistemler aracılığıyla tasarım süreçlerinde karar verme mekanizmalarına destek sağlamaktadır. Bu sayede tasarım süreci daha hızlı, verimli ve kişiselleştirilebilir hale gelmektedir. Sanal gerçeklik teknolojisi ise tasarımcıya ve kullanıcıya üç boyutlu, gerçek zamanlı bir mekân deneyimi sunarak, tasarımların daha erken aşamalarda test edilmesine ve geri bildirim alınmasına imkân tanımaktadır. Artırılmış gerçeklik teknolojisi ise dijital ve fiziksel ortamları birleştirerek, özellikle sahada yapılan karar süreçlerinde kullanıcı katılımını güçlendirmekte ve tasarımın mekânsal bağlamla daha bütüncül şekilde değerlendirilmesini sağlamaktadır. Bu teknolojilerin etkileşimli biçimde kullanımı, mimarlıkta disiplinlerarası iş birliklerini artırmakta, tasarımın esnekliğini ve adaptasyon kapasitesini geliştirmektedir. Sonuç olarak, YZ, VR ve AR teknolojilerinin mimari tasarım süreçlerine entegrasyonu, yalnızca biçimsel üretim tekniklerini dönüştürmekle kalmayıp, mimarlığın kültürel, etik ve bilişsel boyutlarını da yeniden şekillendirmektedir. Dijitalleşme süreci, tasarımcı ile kullanıcı arasındaki etkileşimi güçlendirerek, katılımcı ve kullanıcı odaklı bir mimari anlayışın gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Bu dönüşüm, geleceğin mimarlığında sürdürülebilirlik, deneyim odaklılık ve veri temelli tasarım gibi yaklaşımların daha fazla önem kazanacağını göstermektedir. Böylece çalışma, dijital teknolojilerin mimarlık disiplinine kazandırdığı yeni düşünme biçimlerini ve tasarım pratiklerini ortaya koyarak, çağdaş mimarlığın geleceğine yönelik önemli bir perspektif sunmaktadır.
Tarihsel süreçte Babaeski'nin gelişimi, değişimi ve kentsel koruma önerisi
Bu çalışmanın amacı Babaeski'nin tarihi değerini; kentin tarihi boyunca olan gelişimini ve değişimini incelemek ve getirilecek kentsel koruma önerileri ile tarihi yerleşimin korunmasını sağlamaktır. Çalışmada Babaeski kentinin merkez bölgesinin fiziksel gelişimini yazılı ve görsel bulgularla birleştirilerek detaylandırmak kentin bugünkü durumunu daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacak ve kültürel mirasın korunmasına yönelik stratejiler için kaynak niteliği taşıyacaktır. Tarihsel süreç içerisinde Babaeski kentinin yapısı; cadde, sokak ve mahalle sistemi, tescilli yapıları ile kentsel morfolojinin aktarılması amaçlanmıştır. Bu çalışmada öncelikle kentin tarihsel gelişimi analiz edilmiş, dönemsel dönüşümleri incelenmiş; Babaeski'nin Antik Roma Dönemi, Bizans Dönemi, Osmanlı Dönemi ve Cumhuriyet Dönemi'nden günümüze; kentin konumu, kentin ulaşım yolları, yerleşim özelliklerindeki değişme ve gelişmeler aktarılmıştır. Ardından, Babaeski'de yer alan anıtsal ve sivil mimarlık örnekleri belgelenmiş; bu yapıların kent dokusu içindeki konumları ve ilişkileri analiz edilmiştir. Araştırma sürecinde nitel veri toplama yöntemlerinden faydalanılmış; literatür taraması, arşiv belgeleri, tarihi haritalar, fotoğraf analizleri ve yerinde yapılan gözlemler temel veri kaynakları olarak kullanılmıştır. Çalışma, dört ana aşama etrafında yapılandırılmıştır. İlk aşamada, Babaeski özelinde kentsel koruma alanında karşılaşılan temel sorunlar tanımlanmış; literatürdeki eksiklikler ve planlama yetersizlikleri değerlendirilmiştir. İkinci aşamada, kentsel dokunun tarihsel gelişimi dönemsel olarak analiz edilmiştir. Üçüncü aşamada, kent merkezinde gerçekleştirilen alan çalışmaları kapsamında doluluk-boşluk, yapı kullanım durumu, kat adedi, yapı sağlamlığı, korunmuşluk düzeyi ve mimari silüet gibi çok boyutlu analizler yapılmıştır. Son aşamada ise elde edilen veriler doğrultusunda, çevresel ve yapısal ölçekte kapsamlı kentsel koruma önerileri geliştirilmiştir. Elde edilen bulgular, Babaeski'nin tarihî merkezinde tescilli yapıların büyük bölümünün fiziki bozulmalara uğradığını, plansız müdahalelere açık olduğunu ve koruma bilincinin yeterince gelişmediğini ortaya koymuştur. Ayrıca, sosyal, ekonomik ve yönetsel faktörlerin kentsel korumayı olumsuz etkilediği saptanmıştır. Çalışmada, Babaeski'nin tarihsel dokusunun korunması ve kent yaşam kalitesinin artırılması amacıyla çevresel ve yapısal ölçekte kapsamlı öneriler geliştirilmiştir. Çevresel ölçekte, alternatif ulaşım akslarının düzenlenmesi, yaya öncelikli planlama yaklaşımlarının benimsenmesi, toplumsal katılımın teşvik edilmesi ve koruma amaçlı imar planlarının hazırlanması gibi stratejiler ön plana çıkmıştır. Yapısal ölçekte ise, özellikle Edirne-İstanbul Karayolu boyunca yer alan farklı silüet bölgelerinde tescilli yapıların korunması, cephe sağlıklaştırmaları ve yapıların fiziksel dayanıklılığının artırılması hedeflenmiştir. Bu öneriler ışığında, zaman ve müdahale türlerine göre sınıflandırılmış kentsel sağlıklaştırma stratejilerini içeren kapsamlı bir eylem planı geliştirilmiştir. Hazırlanan bu plan, kısa, orta ve uzun vadeli hedefler doğrultusunda yapılandırılmış; fiziksel müdahalelerle tarihî dokunun korunması ve mekânsal iyileştirilmesi; sosyal müdahalelerle ise yerel halkın katılımı, kültürel miras bilincinin artırılması ve kent belleğinin canlandırılması amaçlanmaktadır. Böylece, eylem planı hem uygulamaya dönük yol gösterici bir çerçeve sunmakta hem de sürdürülebilir kentsel koruma anlayışını desteklemektedir.
Kentten kırsala göçün mimariye yansıması: Çanakkale köyleri
Göç, insanların kalıcı ya da uzun süreli yer değiştirme sürecini ifade eden toplumsal bir olgudur. Son yıllarda Türkiye'de kent yaşamının yükselen maliyetleri, çevresel baskılar, pandemi sonrası artan mekânsal farkındalık, doğayla yakın ilişki kurma isteği ve kırsal alanlara erişim kolaylığı, kentten kırsala yönelen tersine göç eğilimini belirginleştirmiştir. Bu süreç yalnızca bireysel yer değişimini değil, kırsal alanlarda sosyal yapının, ekonomik ilişkilerin ve geleneksel konut dokusunun dönüşümünü de beraberinde getirmektedir. Bu tez çalışması, söz konusu dönüşümü incelemek amacıyla Çanakkale ili Ayvacık ilçesine bağlı Korubaşı, Bahçedere, Büyükhüsun köyleri ile Ezine ilçesine bağlı Üvecik, Kayacık ve Kumburun köylerinde yürütülmüştür. Çalışma alanları, büyük kentlerden gelen göçmenlerin yoğun biçimde yerleştiği ve buna bağlı olarak yeni konut üretimlerinin arttığı bölgeler olmaları nedeniyle seçilmiştir. Araştırmada nitel yöntem benimsenmiş; saha çalışmaları kapsamında kentten kırsala göç eden bireyler ile derinlemesine görüşmeler yapılmış, yerinde gözlemler gerçekleştirilmiş ve göç eden bireylere ait konutlar incelenmiştir. Katılımcıların demografik özellikleri, göç nedenleri, kırsal yaşam deneyimleri ve konut tercihleri değerlendirilmiş; kırsalda yaşamın avantaj ve dezavantaj algısı, altyapı koşulları, geleneksel konut tipolojileri, yapım malzemeleri, çatı ve ısıtma sistemleri ayrıntılı biçimde analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, kentten kırsala göçün Çanakkale köylerinde kullanıcı merkezli, yaşam biçimi odaklı ve mimari yönü güçlü bir kırsal dönüşüm sürecine işaret ettiğini ortaya koymaktadır. Çalışma, kırsal mimarlığın değişen yapısını anlamaya yönelik özgün saha verileri sunmakta; kırsal konut politikalarının geliştirilmesi ile planlama ve sürdürülebilir yerleşim stratejilerine katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
Eğitim yapılarının enerji verimli iyileştirilmesi:Yükseköğretim yapısı örneği
Günümüzde artan enerji ihtiyacı, fosil yakıtların tükenebilirliği ve iklim değişikliğinin etkileri, enerji verimliliğini hem Türkiye'de hem de dünyada öncelikli bir gündem maddesi haline getirmiştir. Enerji kaynaklarının etkin kullanımı, yalnızca ekonomik fayda sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda çevresel sürdürülebilirliğin sağlanmasında da kritik bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda, binalar enerji tüketiminin önemli bir bölümünü oluşturduğundan, mevcut yapıların enerji performanslarının iyileştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Özellikle eğitim yapıları gibi kamusal kullanıma açık binalarda enerji verimliliği hem kamu kaynaklarının etkin yönetimi hem de kullanıcı konforu açısından değerlidir. Bu doğrultuda, Türkiye'de kamu binalarının enerji performansının iyileştirilmesi amacıyla hayata geçirilen KAYEP ( Kamu Yenilenebilir Enerji Projesi) ve KABEV ( Kamu Yapılarında Enerji Verimliliği Projesi) yapısal ve sistemsel iyileştirmeler yoluyla enerji tasarrufu sağlanmasını ve kamu binalarında enerji yönetim kapasitesinin artırılmasını hedeflemektedir. Söz konusu projeler, eğitim yapıları gibi kamusal binalarda sürdürülebilir ve verimli enerji kullanımının yaygınlaştırılması açısından önemli birer uygulama alanı sunmaktadır. Bu tez çalışmasında, üniversite yapılarının enerji verimli iyileştirilmesi kapsamında Edirne ilinde yer alan Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nin A, B, C ve D blokları örnek yapı olarak seçilmiştir. 2006–2010 yılları arasında inşa edilen ve TS 825'e göre 4. İklim bölgesinde bulunan yapı, karasal iklim koşullarına sahiptir. Güncel enerji verimliliği standartlarının gerisinde kalan yapı, senaryo temelli bir yaklaşımla yeniden ele alınmış ve dört farklı enerji iyileştirilme senaryosu geliştirilmiştir. Birinci senaryoda mevcut durum analiz edilerek yapının şu anki performansı ortaya konmuştur. İkinci senaryoda, TS 825 standardına uygun pasif enerji verimliliği stratejileri uygulanmış; yapı kabuğu özellikleri iyileştirilmiştir. Üçüncü senaryoda, enerji verimli aktif sistemler entegre edilmiştir. Dördüncü ve son senaryoda ise hem pasif hem de aktif sistemlerin birlikte değerlendirildiği bütüncül bir strateji benimsenmiştir. Bu çalışma, pasif ve aktif enerji verimliliği önlemlerini hem ayrı ayrı hem de birlikte ele alarak senaryolar üzerinden karşılaştırmalı bir değerlendirme sunması bakımından özgünlük taşımaktadır. Ayrıca yerel iklim verileri ve sabit kullanıcı profiliyle yapılan modelleme, benzer iklim koşullarına sahip eğitim yapıları için uygulanabilir stratejiler geliştirilmesine katkı sağlamaktadır. DesignBuilder simülasyon programı aracılığıyla yapılan analizlerde, sabit kullanıcı profili ve iklim verileri altında her bir senaryonun yıllık enerji tüketimine etkisi değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, enerji verimliliği açısından yalnızca yapısal müdahalelerin değil, aynı zamanda uygun teknolojik sistemlerin kullanımının da önemini ortaya koymaktadır. Simülasyon sonuçları, enerji verimliliği iyileştirmelerinin matematiksel olarak doğrulanan etkilerini de net bir şekilde ortaya koymaktadır. Pasif sistem iyileştirmeleri ile yıllık enerji tüketiminde %29,20 lik bir iyileşme sağlanmıştır. Aktif sistemlerin entegrasyonu sayesinde ise %29,80 bir iyileşme görülmüştür. Aktif ve pasif sistemlerin ayrı ayrı uygulanmasının birbiriyle neredeyse aynı iyileşme sonuçlarını vermesi önemli bir bulgudur. Bütünleşik senaryoda ise %47,07 lik kadar bir enerji tasarrufu sağlanmıştır. Bu durum yapıların daha sürdürülebilir hale gelmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu bulgular, her iki sistemin birlikte kullanılarak elde edilen enerji verimliliği iyileştirmelerinin, her iki sistemin tek başına kullanımıyla kıyaslandığında daha verimli sonuçlar sunduğunu ortaya koymaktadır. Bu çalışma, enerji tasarrufunun sadece ekonomik değil, aynı zamanda çevresel bir gereklilik haline geldiği günümüzde, bina ölçeğinde yapılabilecek müdahalelerle sürdürülebilirliğe katkı sağlanabileceğini göstermektedir. Enerji etkin bina tasarımlarının yaygınlaştırılması hem ulusal enerji politikalarına hem de küresel iklim hedeflerine ulaşma sürecine önemli katkılar sunacaktır.
Kentsel dönüşüm alanlarının sürdürülebilirlik ilkeleri kapsamında değerlendirilmesi : Yeşilkent Mahallesi örneği
Kentler yeryüzündeki sosyal, ekonomik, çevresel ve yönetimsel değişikliklerin sonuçlarını üzerlerinde taşımaktadır. Kentsel dönüşüm de kentlerin bu değişimlerini düzeltme veya iyileştirilme yoluyla, gelecek kuşaklar için sürdürülebilir hale getirmektedir. Dönüşüm süreçlerinin çok boyutlu ele alınması gerekmektedir. Çünkü sadece fiziksel dönüşümü içeren uygulamalar kamu kaynaklarının bilinçsiz tüketimine neden olmaktadır. Yerleşim alanlarını insan, çevre ve ekonomi olarak bütüncül ele alan sürdürülebilir yaklaşımlar, yaşam alanlarının gelecek kuşaklarca kullanmasına olanak sağlayarak dönüştürmektedir. Bu kapsamda kentlerin sürdürülebilir dönüşümünü sağlayan yöntemlerle ilgili çalışmaların devam ettiği bilinmektedir. Bu konuda yapılan çalışmalar sürdürülebilirlik ilkelerinin, imar planlarına, tasarım aşamalarına entegre edilmesi, uygulamaların uzman ekiplerce kontrollü olarak planlanması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Çalışma Yeşilkent Mahallesi'nin mevcut koşullarına uygun sürdürülebilir kentsel dönüşüm önerisi geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla literatür araştırması yöntemiyle, kentsel dönüşüm uygulamalarına sürdürülebilirlik ilkelerinin entegre edilmesinin yolları aranmaktadır. Mekânsal planlama üzerinde sürdürülebilirlik ilkelerinin etkilerinin incelendiği örnekler bölümü çalışmanın yöntemini oluşturmaktadır. Bu bölüm aynı zamanda sürdürülebilirlik ilkelerinin çok boyutlu ve iç içe geçmiş etkiler yarattığını da göstermektedir. Örnek uygulamalarda açığa çıkan verilerin kentsel dönüşüm uygulamaları için referans oluşturması, çalışmanın amaçları içinde yer almaktadır. İstanbul ili, Avcılar ilçesi, Yeşilkent Mahallesi 40 yıla yakın bir süre imarsız yapılaşmış, kaçak yapıların olduğu bir yerleşim bölgesidir. Mahallenin 2023 yılında onaylanan nazım imar planları imar affını kapsamamaktadır. Bu sebeple imar planının kabulü aynı zamanda bölgenin dönüşümü için de atılan ilk adımı oluşturmaktadır. Mahallenin konumu ve bölge halkının ekonomik koşulları, olası bir kentsel dönüşüm uygulamasının yersizleşme ve soylulaştırma süreçlerini tetikleyebilecek potansiyel sonuçlar arasında yer almaktadır. Bu sebeple Yeşilkent Mahallesi için sürdürülebilir kentsel dönüşüm önerisi bu durumların engellenmesini sağlayacak önemli bir çözüm yolunu oluşturmaktadır. Özellikle bölgenin afet riski altında olması sürecin çok daha planlı, hızlı ve insan odaklı gelişmesini zorunlu kılmaktadır. Çalışma bu gereklilikler doğrultusunda, uygulama süreçlerinde sürdürülebilirlik ilkelerini içeren örnek kentsel dönüşüm uygulamalarında açığa çıkan veriler ışığında Yeşilkent Mahallesi için sürdürülebilir kentsel dönüşüm önerisi oluşturmaktadır.
Kosova'da Osmanlı Dönemi geleneksel konutları
Bu çalışma, Kosova'da 18. ve 19. yüzyıllar arasında inşa edilen geleneksel Osmanlı dönemi konutlarını, mimari yapı, mekânsal kurgu ve tipolojik özellikler açısından kapsamlı bir biçimde incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma kapsamında, söz konusu konutların dış mekân ilişkileri (sokak, komşuluk düzeni), avlu (bahçe) ile kurdukları mekânsal bağ, plan şemaları, konutun bölümleri ve iç mekân organizasyonu, yapısal elemanları, cephe düzeni, yapım teknikleri, malzeme kullanımı ve süsleme özellikleri, tarihsel, kültürel ve yapısal bağlamlarıyla birlikte analiz edilmiştir. Bu bağlamda, çalışma yalnızca mimari belgeleme ve tipolojik sınıflandırmayla sınırlı kalmamakta; aynı zamanda geleneksel konut tipolojisinin Osmanlı kentleşme modeli içindeki konumunu, yerel yapı kültürüyle etkileşimini ve fiziksel mekâna yansıyan sosyo-kültürel dinamikleri de değerlendirmektedir. Konutların bulunduğu çevresel ve kültürel bağlamın analizine dayanan bu yaklaşım, yapıları yalnızca fiziksel nesneler olarak değil, aynı zamanda belirli bir yaşam biçiminin, toplumsal ilişkilerin ve gündelik yaşam pratiklerinin yansıması olarak ele almaktadır.
Erken Cumhuriyet Döneminde (1923-1950) Trabzon'da kentsel gelişim
Trabzon kenti, tarihsel süreç boyunca, önemli ticaret merkezi olma özelliğiyle öne çıkmış, coğrafi ve stratejik konumu itibariyle farklı medeniyetlerin ilgi odağı olmuştur. Liman kenti olmasının getirdiği avantajlarla, ticaret yollarının kesişim noktasında yer almış ve bölgesel bir merkez haline gelmiştir. Osmanlı döneminde de ticaretin kalbi olan Trabzon, fiziksel ve mekânsal açıdan büyümüş, liman yapıları, hanlar, çarşılar ve idari yapılarla donatılmıştır. Bu mekânsal gelişim, Cumhuriyet'in ilanına kadar olan süreçte Trabzon'un güçlü bir kent kimliği oluşturmasını sağlamıştır. I. Dünya savaşı sırasında Rus işgaline uğrayan Trabzon, Cumhuriyet'in ilk dönemlerine sıkıntılı bir şekilde girmiştir. Kentin kurtuluşundan sonraki birkaç yıllık dönem içerisinde şehrin en önemli temel sorunlarından olan, imar, temizlik, elektrikle aydınlatma, temiz su ve sağlıkta gözle görülür bir düzelme olmamıştır. Ancak, Cumhuriyet'in ilanından kısa süre sonra yeniden yapılandırılan belediyecilik faaliyetleri kentin gelişim ve dönüşümüne önemli katkılar sağlamıştır. Bu çalışmada, Erken Cumhuriyet Döneminde (1923-1950) Trabzon'un kentsel gelişimi incelenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra şehircilik anlayışında meydana gelen değişimler, Trabzon'un fiziksel ve mekânsal yapısında önemli gelişim ve dönüşüme yol açmıştır. Bu kapsamda, 1923-1950 yılları arasında Trabzon'da yapılan; imar planı çalışmaları, şehir halkının ihtiyacı olan parkların dizaynı, modern meydanların tasarlanması, şehrin temizliğinin yapılması, henüz elektriği olmayan kentin elektrikle buluşturulması, temiz su gereksiniminin sağlanması, ulaşımın düzenlenmesi, yeni yolların açılması ve modern kamusal binaların inşası gibi birçok konunun araştırılması amaçlanmıştır. Bunlara ek olarak, söz konusu dönemde Trabzon'un hangi işlevsel alanlar doğrultusunda planlandığı, bu alanların kentin sosyal, ekonomik ve fiziksel yapısına olan etkileri ve kentsel gelişim üzerindeki rolleri incelenmiştir. Ayrıca, inşa edilen ticari faaliyet mekânları araştırılmış bu üretim birimlerinin kentin mekânsal ve fiziksel büyümesine olan katkıları incelenmiştir. Araştırmada, arşiv belgeleri, haritalar, şehir planları, fotoğraflar, dönemsel gazete haberleri ve yerel yönetim kayıtları kullanılarak kentin gelişim süreci incelenmiştir. Elde edilen tüm veriler, tarihsel süreç içerisindeki dönüşümleri ortaya koymak amacıyla karşılaştırmalı bir analiz yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bu verilerin ışığında, Cumhuriyet Dönemi Trabzon'unda, planlı şehirleşme anlayışının nasıl şekillendiği, geleneksel kent dokusunun hangi açılardan değişim gösterdiği ve modernleşme sürecinin kentteki iz düşümleri ortaya konulmuştur. Bu çalışma, Erken Cumhuriyet Dönemi'nde Trabzon'da gerçekleştirilen kentsel gelişim hamleleri, modern şehircilik ilkelerinin Anadolu kentlerine yansımasını göstermesi bakımından önemli bir örnektir. Bu süreç Trabzon'un bölgesel kalkınmadaki rolünü pekiştirirken, şehircilik anlayışının modernleşmesine de öncülük etmiştir. Bu çalışma, Trabzon'un Erken Cumhuriyet Dönemi'ndeki kentsel gelişim sürecini imar planları, mekânsal organizasyonlar, kentsel dönüşüm ve yenilikler ekseninde ele alarak bu dönemin, kentin mekânsal belleğine sağladığı katkıları ortaya koymayı amaçlamıştır.
Doğu Trakya Bölgesi yel değirmenleri
Geçmiş çağlardan itibaren tahılın öğütülüp işlenilmesinde kullanılan yel değirmenleri aynı zamanda toprak ve su drenajının kontrolü gibi başkaca işlerde de kullanılmıştır. Yel değirmenleri, günümüzde nostaljik ve dolayısıyla turistik peyzaj etkileri bulunan adeta yörede kırsal mimarinin anıtsal figürlerini oluşturan, rüzgâra bağlı enerjiyi toprağa bağlı üretime katan, kırsal ekonomik ve kültürel bir mirastır. Bu tez kapsamında Türkiye Trakyası bölgesindeki kırsal ve kentsel yerleşim alanlarında mimarlık ve peyzaj mimarlığı tarihleri ve endüstri arkeolojisi bağlamında yel değirmenlerinin araştırılması ve unutulmuş değerlerini gün yüzüne çıkarılması amaçlanmaktadır. Bu tezde, yel değirmenlerinin varoluşu, nedensellik ilkesi çerçevesinde ve arkeolojik bilimsel kaynaklara dayanarak ele alınmış; ardından, bu değirmenlerin Türkiye Trakyası (Doğu Trakya) Bölgesi'ne nasıl ulaştıkları, ne zamana kadar varlıklarını sürdürdükleri ve hangi nedenlerle yok oldukları incelenmiştir. Trakya bölgesinde bazı noktalarda "Değirmenlik Tepesi", "Değirmen sokak", "Dirmen yanı" ve benzeri yer adlarına rastlanması geçmişte buraların (yel) değirmen(i) olarak kullanıldığı hakkında ipuçları sunmaktadır. Rüzgâr enerjisinin coğrafi özelliklere göre farklılaşması incelendiğinde birçok yel değirmeni tipolojisinin varlığı tespit edilebilmektedir. Ülkemizde çoğunlukla Akdeniz tipi yel değirmeni mirasıyla karşılaşılmaktadır. Doğu Trakya bölgesinde yel değirmenlerinin günümüze kadar işlevini koruyarak gelmesi mümkün olmamış, hatta bazı yörelerde arındırılma faaliyetleri ile hiçbir somut izi kalmayarak tarihe karışmıştır. Bu çalışmada Trakya bölgesinin günümüze ulaşamamış yel değirmenlerinin eski arşiv belgelerinden elde edilen görünümlerin mekânsal analizleriyle tarihsel miraslarına ışık tutulması amaçlanmaktadır. Bu çalışma ile hem bölgenin unutulmuş bir miras grubu incelenecek hem de endüstri öncesi Türkiye Trakya'sının rüzgâr gücünün tarımsal üretimde kullanımı mimarlık tarihi bağlamında ele alınacaktır.
Kıyıköy sivil mimarlık örneklerinin turizm amaçlı değerlendirilmesi
Sivil mimarlık yapıları, bir toplumun kültürel mirasını, yaşam biçimini ve tarihsel sürekliliğini yansıtan özgün mekansal öğelerdir. Bu yapıların korunarak yaşatılması, hem kültürel sürekliliğin sağlanmasına hem de yerel kimliğin geleceğe aktarılmasına katkı sunar. Son yıllarda bu tür yapıların yeniden işlevlendirilerek turizm sektörüne entegre edilmesi, koruma sürecine ekonomik bir dayanak oluşturmakta ve kırsal kalkınma açısından yeni fırsatlar yaratmaktadır. Bu bağlamda, turizmle bütünleşen sürdürülebilir koruma stratejileri, sivil mimarlık mirasının geleceği açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, Kırklareli'nin Vize ilçesine bağlı Kıyıköy beldesinde yer alan geleneksel sivil mimarlık yapılarının turizm amaçlı yeniden işlevlendirme potansiyeli ele alınmıştır. Kıyıköy'ün coğrafi yapısı, tarihsel geçmişi ve geleneksel konut dokusu incelenmiş; kültürel mirasın sürdürülebilir turizm yoluyla değerlendirilmesine yönelik stratejiler geliştirilmiştir. Ulusal ve uluslararası örnekler, mimari ve tarihsel değer, işlevsel uygunluk, ekonomik katkı, sosyal–kültürel katkı ve sürdürülebilirlik–turizm potansiyeli kriterleri doğrultusunda değerlendirilmiş; ardından Kıyıköy alan çalışmasına geçilmiştir. Çalışmanın uygulama kısmında, Atakale Butik Otel, Papazın Evi Butik Otel ve Kıyıköy Belediyesi'ne ait tescilli bir konut detaylı biçimde analiz edilmiştir. Bu üç yapının seçilme nedeni; tescilli olmaları, restorasyon sürecinden geçmiş bulunmaları,günümüzde farklı turizm işlevleriyle (konaklama, kültür evi, kafe–restoran) değerlendirilmiş olmaları ve temsil güçlerinin yüksek olmasıdır. Ayrıca bu yapılara ait onaylı rölöve–restitüsyon–restorasyon projelerinin bulunması, alan gözlemleri ve işletme–ekonomik verilerin elde edilebilmesi, çalışmada kapsamlı analiz yapmaya olanak tanımıştır. İnceleme sürecinde her yapı, mimari ve tarihsel değer, işlevsel uygunluk, ekonomik katkı, sosyal–kültürel katkı ve sürdürülebilirlik–turizm potansiyeli kriterlerine göre değerlendirilmiştir. İncelenen bu üç örnek, Kıyıköy sur içi mevkiinde, Cumhuriyet Mahallesi Cumhuriyet Caddesi üzerinde konumlanmaktadır. Çalışmanın devamında, aynı cadde üzerinde yer alan ve henüz restorasyon geçirmemiş 15 tescilli sivil mimarlık yapısı da aynı kriterlere göre analiz edilmiştir. Bu seçim, caddenin hem tarihi–kültürel süreklilik hem de turizm rotaları açısından ana arter niteliği taşıması nedeniyle yapılmıştır. Böylece yalnızca tekil yapıların yeniden işlevlendirilmesine yönelik değil, aynı zamanda bir sokak sağlıklaştırması yaklaşımıyla toplu kalkınma ve turizm destinasyonu geliştirme perspektifi ortaya konmuştur. Sonuç olarak geliştirilen öneriler, hem tekil yapılar ölçeğinde uygulanabilir dönüşüm senaryoları sunmakta hem de Cumhuriyet Caddesi'nin bütünsel bir koruma kullanma dengesi içinde turizme kazandırılmasına yönelik stratejik katkılar sağlamaktadır. Bu tez, Kıyıköy'deki geleneksel mimarlık mirasının gelecek kuşaklara aktarılmasını amaçlamakta; yapıların ekonomik değere dönüştürülmesi sürecinde turizmin rolünü vurgulamakta ve sürdürülebilir yerel kalkınma için somut öneriler geliştirmektedir.
Bım (yapı bilgi modellemesi) tabanlı çalışmaların proje yönetimine katkısının örnek proje üzerinde incelenmesi
İnşaat sektörü, projelerin artan karmaşıklığı ve büyüklüğü ile birlikte, daha etkili yönetim tekniklerine ihtiyaç duymaktadır. Yapı Bilgi Modellemesi (Building Information Modeling, BIM), bu ihtiyaca cevap olarak, projelerin planlama, tasarım, inşaat ve işletme aşamalarında çeşitli avantajlar sunan bir teknoloji olarak ön plana çıkmaktadır. Bu çalışma, Yapı Bilgi Modellemesi'nin inşaat projelerinin yönetim süreçleri üzerindeki etkilerini derinlemesine incelemeyi ve bu etkilerin proje başarısına katkısını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Araştırmada, nitel araştırma yöntemlerinden biri olan durum çalışması yaklaşımı kullanılmıştır. İlk olarak kapsamlı bir literatür taraması yapılmış ve BIM'in proje yönetimine entegrasyonunun mevcut durumu ve bu konuda yapılan önceki çalışmalar incelenmiştir. Daha sonra, örnek bir inşaat projesi seçilerek bu proje üzerinde detaylı bir alan çalışması gerçekleştirilmiştir. Veri toplama sürecinde yarı yapılandırılmış görüşmeler, belge analizi ve gözlem gibi nitel araştırma teknikleri kullanılmıştır. Bu sayede, BIM'in proje yönetimine olan katkıları derinlemesine analiz edilmiştir. Araştırma bulguları, BIM'in proje paydaşları arasında daha iyi iletişim ve işbirliği sağladığını, tasarım hatalarını azalttığını, riskleri minimize ettiğini ve proje verimliliğini artırdığını ortaya koymaktadır. Ayrıca, BIM'in sürdürülebilirlik ve çevresel performans değerlendirmelerinde de önemli rol oynadığı belirlenmiştir. Örneğin, BIM'in kullanımı sayesinde enerji verimliliği analizleri yapılabilmekte ve çevresel etkiler daha etkin bir şekilde değerlendirilebilmektedir. BIM'in sunduğu diğer avantajlar arasında, proje maliyetlerinin daha doğru tahmin edilmesi, zaman çizelgelerinin daha etkili yönetilmesi ve kalite kontrol süreçlerinin iyileştirilmesi bulunmaktadır. BIM, proje sürecinin her aşamasında doğru ve güncel bilgi akışını sağlayarak, proje paydaşlarının daha bilinçli kararlar almasına olanak tanımaktadır. Bu da projelerin bütçe ve zaman kısıtlamalarına uygun bir şekilde tamamlanmasına yardımcı olmaktadır.
A glance at the spatial interaction of inside and outside: From void to place
One of the most important aspects of designing an architectural project is to envision its architectural and urban spaces together rather than thinking of them as lost spaces. This paper discusses the potential of urban voids in the city by focusing on the transformation of voids into places, while at the same time creating a sense of place. To this end, this thesis proposes that the transformation of voids has a potential to integrate both site and building, which helps to strengthen the place. Within this consideration, discussions on the interaction of voids have been commonplace in the architectural agenda. A main aim of this study is to find a possible way for place identity by determining the use of urban voids and the in-between spaces as active interfaces within an architectural design, namely as a generator that would trigger new urban life. In this respect, these generative voids can be explained through diverse viewpoints. Within the context of this thesis, these viewpoints describe the relation of a building to a site and landscape, within its cultural context and with its metaphysical-poetic-physical origins. All of these aspects, in turn, create a sense of place and enhance the quality of the urban life. In this regard, the concept of void is scrutinized in detail with an approach through which both diverse theoretical and practical architectural projects are examined. Another key objective emphasizes the importance of the integration of the people's lives and the design fields. In addition to this, it is argued that the rehabilitation of urban living conditions and the reclamation of the lost spaces within the city create new paths and opportunities for the fields of landscape and architectural design. Consequently, the concept of place could gain a new or additional meaning with the transformation of voids and the co-existence of inside and outside. This co-existence would show a new approach to architectural design in the future and offer a new paradigm with regard to urban life. Keywords: Void, In-between space, Urban void, Place, Inside-Outside interaction.
An experimental approach to the understanding of architecture through concept-pairs
Today, the buildings that have become the product of the obsession with fleeting trends, instantaneity, fast fashion, and the lack of a sense of place have turned architecture into a consumer object, causing a concern for the future of architecture. Architecture has become self-referential and self-motivated. In this century, architecture moves towards a situation that only reveals ideas through measurable, tangible, visible concepts, thereby motivating only one side of architecture and encouraging one-sided thinking. The thesis aims a new way of thinking through complementary concepts to develop an experimental approach to architectural understanding, keeping away from one-sided thinking. This experimentality directs the understanding of architecture to the "interaction field" which is defined as open, blurring and dynamic, by removing it from the field that is defined as closed and strictly defined. The proposed new way of thinking suggests that a new understanding is developed based on concept-pairs by criticizing the idea of understanding architecture through individual concepts. At this point, the thesis defines the potential relationships between concepts by establishing the causality of concept-pairs, specifically based on both the philosophy of Plato as one of Western Ancient Ideas and the philosophy of Yin-Yang as one of Eastern Ancient Ideas. It exemplifies the potential relationships through complementary concepts-pairs such as rational-intuitive, focus-whole in harmony and accumulation-content. The argument of the thesis is based on developing a new point of view on architecture by thinking through concept-pairs rather than attaching importance to the concept-pairs presented. The complementary concepts would eventually lead to a diverse form of architectural thinking. As a result, this new experimental approach to architectural understanding sets a new conception of architecture by establishing a balance between concepts considered independently. Thus, the pairs that are proposed and have also potential to be proposed would create new "planes" for the understanding of architecture.
An experimental study on blurred margins between architecture and landscape
The contemporary built environment has many examples that utilize transdisciplinary approaches. However, the products/ outcomes that are generated with this approach have complexity and hybridity, which will not be produced and cannot be comprehended with a single discipline knowledge. The products/ outcomes have already exceeded the classical terminology and theoretical framework of architecture and landscape. The discursive content, techniques and the production of new territory of the built environment are not at the intersection of distinct knowledge-basis any more. Neither architectural nor conventional concepts of landscape are not adequate to comprehend the new circumstances. Furthermore, all products in the city form the "scape" of it. Working on the concept of urban and urban products in the context of landscape and architecture will broaden the boundaries of architecture discipline. In this sense, the aim is to internalize the term landscape, which is described as "outside" according to the architecture seen as "habitus" in the thesis. The interaction levels of the two disciplines that constituties the study area of this thesis were examined and were classified in three main categories according to the qualification of products/ outcomes. These have been designated as "reproduction, combination and invention/ innovation" and they have formed the thesis structure. The evolutionary transformation, rather that of genealogy, of the process that started with the emergence of landscape architecture was revealed by the determined breaking points. These breaking points are expressed with disciplinary situations that reveal their consequences. The association that started with a multidisciplinary approach seems to have left its place to supra-disciplinary comprehending in the historical process. With these factors in mind, it can be claimed that a new spatial production that is expressed as "neither this nor that or that it is both this and that" –third genus- emerged. It was observed that the two disciplines interpenetrate each other in this uncomprehended new circumstance, which destroys the distinction between architecture and landscape. Ultimately, the contemporary modes of spatial production bring a singularity that cannot be understood under any current classification. Thus, it seemed that every production or intervention produces or derives new and authentic concepts of its own that are supra disciplinary. Hybridity, complexity, fusion were given as examples of these concepts.
Understanding the raison d'être of urban parks and gardens
This thesis suggests that the raison d'etre of urban parks as a part of the urban collage are beyond the properties of their physical existence. The main aim of the thesis is to reveal and examine the reason d'etre of urban parks and gardens. In order to examine the causes of the existence of the parks and to discuss the relationship established within the context of the city, four concepts have been defined in the thesis. These concepts are defined as follows; social play, everyday life, revolution, and ideology. In order to explain the associations, Foucault's book titled Order of Things was examined. The concepts described under the chapter titled "The Four Similitudes" in this book have been transformed and used as reference point in this thesis. The main focus of the thesis is to show that the reason for the existence of urban parks and gardens is dependent on such a relationship which could be defined as the concepts have established with each other and urban parks, along with all of the actions and events that take place in urban parks as open public spaces. In this thesis, the effects of urban parks on everyday life as social playgrounds, the function of play as a revolutionary tool against the point where everyday urban life is stuck, and the relation between the ideology of these concepts and urban space are discussed in detail. The relationships of the concepts with each other and urban parks, along with the transformations and their effects, are discussed through the urban parks and gardens found in Ankara. The effects of the presence and absence of urban parks on the city have been examined in the framework of such perspectives. Through the relationships revealed in the thesis, it has been discussed that the reason for the existence of urban transcends their physical assets and that urban parks carry an important role within the urban reality.
Architecture on the axis of complexity: An approach through the chaos theory
Due to the desire of humankind by means of conceiving the complex universe we live in, many theories have appeared in the history. Even though the Chaos theory has been used in human sciences at first, it actually gives us hope concerning the future use in social sciences that include architecture and sociology in terms of breakthroughs. In this context, the theory, which analyses the nonlinear complex systems, can now be seen as a tool to investigate the current situation of architecture. According to the philosophy of the theory, every event and phenomenon in the universe cannot be considered independently. Therefore, today, it seems inevitable to look at metropolitan city and sociology in order to be able to examine current architecture. Today, in the frame of the transformation of the city and the social dynamics that lead to this transformation, it can be said that there is a congestion and repetition in the context of the city/citizen/architecture. Metropolitan cities can now be assumed as the most complex scene of architectural experience in the frame of nonlinear natural atmosphere and linear orders created by society. It is possible to examine the spatial consequences of the social transformations that modern individuals experience, but only by comprehending the importance of the strong relationship between the metropolitan city and the architect. Through the Chaos Theory, this paper will discuss the views of the today's individual on the line of complexity in daily life and the role of today's architect on the edge of chaos. In other words, this research focuses on which attitude of today's architect can be an intervention tool to initiate the transformation of city/society. Keywords: Chaos theory, Architect, Complexity, Order, Metropolitan city
A new research area for intricate landscape of cities: Paradisciplinarity
Nowadays, cities and disciplines become intricate. The concept of intricacy*, includes the model of connections of different elements that combined without resolving within each other. While these elements protects their main focuses, they should adopt and transform due to the relations which have been built. Each and every relation within architectural/urban studies should be evaluated as a skein without tyring to be separated. When the architectural/urban studies become intricate, the concepts and comprehansions become insuffiecient. This insufficiency, within this research, examined through three headings: city, discipline and technological developments. Through the examination of the relations, Michel Faucault's four similitudes which are convenientia, aemulatio, analogy and sympathies, have been used in order to comprehand this skein. Afterwards, the historical process has been discussed under the relative periods that includes disciplinary relations. They are Antiquity, Renaissance, Modernity and Post-Modernity. As a part of disciplinary relations, the separation of design disciplines during Modernity caused several problems such as becoming intricate, impossible to comprehand and started to create its own concepts such as in Post- Modernity. Within this research, todays' conditions and concepts such as inter-, multi-, cross-, trans- disciplinarity are insuffiecient while understanding the knowledge within architectural/urban studies, paradisciplinarity will be discussed as a new approach. Due to the examination of the concepts mentioned above related with the disciplinarity, there is a tendecy towards one individual can manage all with the help of technological developments and the easy accessibility of the knowledge. Last but not least, the intellectual position of professionals required looking through different aspects, relating concepts over and over again and re-evaluating the definitions of professions.
Investigation of immaterial tectonic expression in architecture
According to the statements within the scope of this study, all creations are based on the two domains of reality: the superior and the inferior. Though these two concepts may seem to be opposed to each other, the inferior reality is a reflection of the superior reality, indeed; such as the ontological inquiries and their manifestations or the physical manifestation of the spiritual. Similarly, it can be said that, architecture, which creates material situations, is built into its immaterial philosophy. So, it can be talked about immaterial concepts perceived within the material situations created in architecture. These immaterial situations are efforts of basing creations on theoretical foundations seeking for superior qualities and, builds on an intellectual journey into the inner worlds of universal realities. In this negotiation, it does not mean that the material is indeed gone or is ignored. On the contrary, materials come out as perceptional situations reflected upon, and thus, going beyond their initial and simple meanings. Therefore, for field of architecture or other disciplines, an immaterial creation involves depth of thinking, interpretations and implications other than those we see directly. From this perspective, the creative act of architecture is discussed related with how the recognition of the creation is established with the tools used. Immaterial tectonics, by challenging the learned or habitual senses, are regarded as a search for quality or expansion of intellectual background towards the essence of creation/space and the superior. This discussion relies on contrasting sensations and offers a reexamination to reach active and creative results of architecture as a deliberate deviation from the existing architectural behavior. Immaterial tectonics is a perceptual architecture that seeks for darkness as well as light; emptiness as well as forms, actions as well as images; essence of material as well as the material and it is an expression of the attempt to rediscover the depths that exist in its meaning.
Saraçoğlu Mahallesi: Geçmiş, bugün ve geleceğe yönelik perspektifler
Saraçoğlu Neighborhood, designed by Paul Bonatz to meet the housing needs of civil servants and built between 1944 and 1946, has become a collapsed area in the city center of Ankara because of its inadequateness against the changing demands of the city. The neighborhood which enters the agenda of urban transformation and is in danger of collapse by declaration as a risky area, is often the subject of debate with land rent pressure, place in city memory and representation value. This debate is an inadequate debate on the solution of the future of the neighborhood. This study evaluates the future of the area with the view that Saraçoğlu Neighborhood has developed from the determination of the causes of its becoming a dilapidated housing area in the city center. Instead of producing scenarios for future design and transformation of the area, it has tried to put forward the principles that should be included in the scenarios to be produced. It is argued that the future of Saraçoğlu Neighborhood should be taken into consideration in parallel with the stages of Ankara's urbanization process and Kızılay city center since the experience of the development of the city inevitably affects the city center and Saraçoğlu Neighborhood. The urbanization process of Ankara, the experience of urbanization up to date was taken up with sociological and ideological approaches affecting urban space, economic changes and architectural trends in the study. As a result of a comprehensive review of the effects of the changing urban paradigms on Saraçoğlu Neighborhood, environmental, physical and economic impacts are defined to prepare the area to become a collapsed area and it has been determined that the future of the area should be evaluated together with Kızılay. In this context, perspectives on the future of Kızılay have been developed and the current problems and potentials of Saraçoğlu Neighborhood and the future pressures and opportunities have been examined. As a result, design principles have been developed that will allow the area to re-join the city center and respond to potential problems that may arise in the future, with inferences made from problem-potential and pressure-opportunity dualities. Keywords: Saraçoğlu Neighborhood, Ankara urbanization process, Urban transformation.
Architect and brand collaboration: Stuart Weitzman stores designed by Zaha Hadid
In the past and present, luxury fashion brands cooperate with well-known architects as successful as they are in their fields and offer the designs of these stores that they are planning to be built. Such collaborations contribute to the value of the brand as well as a store belonging to the brand in terms of spatial quality; can also become the reason for the brand's products to be preferred by the potential customers of the brand. There are some features that luxury fashion brands seek for, in the architect they will work together for the design of their stores. In addition to the recognition of the architect, it is expected by the employer that the design language establishes a relationship with the brand which will provide a meaningful language integrity between the products belonging to the brand and the place where these products are exhibited. The main criteria for the architect to be a "brand" is the design quality of the spaces that they designed and the quantity of the designs that they achieved can also be an indication of their preference. A similar assessment is also valid for the architect. Zaha Hadid had designed a unique style of structures in terms of their position, function and characteristics (material, form, color, etc.) and at the same time is an indicator of their selectivity and doing business with a well-known luxury fashion brand will be a good reference for her as well that is an inevitable fact in today's consumption world. In this study, the contribution of such cooperation between architect and brand, to the design quality of the space is examined from the completed examples. The method of the study is to examine the transition to product exhibitions as a result of the changing consumption culture and the reflection of this change on consumption spaces. Then, to clarify the quality of spaces created by the touch of an architect in order to contribute to the brand power with the design of these exhibition spaces. Thus, by the works that the architect has done in the past using their distinctive design language, their style become recognized and this identity provides them to become a brand. By accommodation with the main suggestion that the spaces which can be qualified each as an artwork emerging from Zaha Hadid and Stuart Weitzman collaboration, also achieving its purpose of the brand's stores to be recognized visually as well and provides "experiential shopping" which is a new expansion as a conclusion of the thesis, is reached.
A scenario on conversion of industrial heritage into museum: Adana National Textile Factory
The industrial areas that are no longer functional due to a variety of reasons become the current problems of the contemporary cities. Those non-functional sites are commonly re-introduced to the cities through transformation scenarios that could respond to contemporary living conditions and current needs of the society. One of the best conservation methods to apply for those industrial sites is the transformation of them into museums. In that sense, the Adana National Textile Factory has been turned into a modern museum complex which let the visitors have a new experience and improve a new way of seeing towards historic industrial sites. The factory settlement has witnessed a long period from the late Ottoman period to modern Turkey which is still standing today. In 2006 the factory was registered and taken under preservation. It has been decided to establish a huge museum complex by 2013. The Adana Museum Complex is composed of five parts; Archaeology Museum that is opened in the depots of the Milli Mensucat Factory (2017), Agriculture, Industry, City Ethnography and Milli Mensucat Museum (to be completed in 2020) that will be opened in the factory area and social areas of the factory. For decades after its foundation, this significant urban space became an industrial landmark and a source of urban memory for a part of city dwellers. In this thesis, conversion of Adana National Textile Factory which has been regarded as the industrial landmark of the city into Adana Museum Complex is examined in the framework of collective memory and sense of place. Transformation of such industrial site into a museum complex is analyzed under the major headings of such as how the potential value of a historic industrial site is carried out today as a museum complex with its restoration project, displaying strategies and the choice of collections, how the final project speaks to the inhabitants' collective memory and to what extent the conservation of museum complex incorporates the many aspects of its place when evaluated through the concept of sense of place.
Investigation of urban climate and built environment relations by using machine learning
Climate change can cause a cascade of effects from the individual organisms to ecosystem-scale where in nature all species are elements of complex networks of interactions so every effect on every scale has great role. The properties of those networks are decisive on ecosystems all around the world so how they will be modified by climate change needs serious studies. Urban areas' vast population exert significant effects on the climate change even though they cover a small proportion of the Earth's surface, however, impacts of the urbanization on climate and ecosystems remain inadequately understood. In the meantime, urbanization continues to increase and in the 2030, 2/3 of the population is expected to be living in urban areas and this rate will increase in time. It is of importance to elaborate the studies investigating the relations between the urbanization and climate. In this respect, the use of information technologies with an extensive computational capacity is one of the cornerstones of the climate and urban studies. Machine learning algorithms is a branch of computer science that deals with automated recognition of patterns from data. The use of the machine learning algorithms can bring great advantages to both understanding and predicting the climate. The computational power with big data and ability to capture nonlinear behavior, learn as new data arrive, etc. make the machine learning favorable tool for understanding climate and developing urban planning. In this sense, purpose of this study is showing the advantages of machine learning algorithms by achieving working recurrent neural network algorithm to make climate predictions, and through this achievement, stating possible effects of machine learning on design and its contribution to understanding the climate.
Ankara Şeker Fabrikasının mevcut durumu üzerine kuruluşstratejilerinin yeniden kurulması
Sugar factories have brought significant achievements to the regions where they were established. These achievements, which we can define as establishment strategies, have versatile features such as providing industrial, rural, and agricultural development and supporting the modernization efforts of the society. In this thesis, the technical and social gains of sugar factories have been associated with Georg Simmel's concept of "the Stranger". Defined as one of the types of the social sphere, this concept removes the boundary between the private and public sphere and contributes to the continuous progress of society. However, sugar factories have lost these gains over time since the year they were established. One of the main reasons for this depreciation is the growth of cities as a result of rapid population growth and the fact that industrial areas remain in the center of the city. Ankara Sugar Factory, established in 1962, can be cited as an example of this situation. The factory established in the western corridor of the city has been torn between the dense urban fabric in time and has been subjected to the pressure of rent. It also faces the threat of privatization, like so many sugar factories in Turkey. These issues, which threaten the sustainability of Ankara Sugar Factory as an industrial area, have been examined within the framework of Timothy Morton's concept of "Dark Ecology". This concept argues that human beings must coexist in the future together with the degradation they have created and that this decay cannot be ignored. In this context, this thesis study has tried to establish the strategies of reconstructing the establishment strategies of sugar factories with current and contemporary architectural approaches. The proposed strategies were designed on the Ankara Sugar Factory campus area, as this industrial area has not yet been privatized. This study, which develops discourses about the future of the campus area, adopts the transformation strategies of IBA Emscher Park as a method. Located in the Ruhr region of Germany, IBA Emscher Park is not only an application area where industrial areas are re-functionalized but also a versatile transformation project where social and cultural renewal is fictionalized and continues to be constructed today. The project in question has a method based on industrial renewal and social and cultural renewal develops after transformational interventions. As a result, strategies for the Ankara Sugar Factory, an industrial area remaining in the city center, to participate in urban life and space without losing its industrial and cultural values have been developed. This study sets out with the idea of re-functioning an industrial field aims at social and cultural renewal in the long term and to establish a closer relationship with the city. With this thesis, it is aimed to present an academic study that discusses possible interventions to the campus area. Besides, the foundation has been prepared about the possible future use or situations of other sugar factories which are important elements of Turkey's industrial heritage.
The effects of utopic transformation of the shopping centers on fundamental components of architectural programs
This study compares the architectural programs in shopping centers, which are an indispensable element of urban culture, with the programs in the form of a single structure as part of the architectural culture in cities. In this comparison, plan, form, image, and material are accepted as the fundamental components of an architectural program and the findings are presented within the framework of these four components. As part of this study, four main programs, cinema, house of worship, children's playground, and street, were selected to be compared through urban and shopping center examples in order to discuss shopping centers and typology in our country on the upper scale. About 213 of the more than 400 shopping centers in Turkey are located in three metropolitan cities such as Ankara, Istanbul and Izmir, thus the shopping centers selected within the scope of the study are limited to these three cities. In the study, when the relevant analysis is given, an idea is presented, especially through the concepts of non-place and simulacra, and as a result, it is found that the shopping centers are simulacra due to the transformation of the programs selected as examples over time. This transformation and analysis showed that cinema, place of worship, children's playground, and street programs also damaged people's experience in these places after they were included in the shopping center. In this case, shopping centers, which are constantly increasing and expanding in a holistic structure, destroy the architecture, the typological content of a building and the spirit of places. Therefore, architectural programs in shopping centers, which have undergone a utopian transformation, need a new definition.
İskenderun'da kültürel karşılaşmalar:1920'lerden 1950'lere kadar sahil şeridi
This study attempts to examine and trace urban development, built environment, and material culture in İskenderun (Alexandretta) from 1920s to 1950s as the exceptional city of Turkey that experienced the change of ruling powers (Ottoman Empire, French Mandate, State of Hatay, Turkish Republic) in a few decades by focusing on the most vital part of the city, the coastline. Firstly, the terms of cultural diversity and collective memory are examined in order to constitute theoretical background of this thesis. These terms shed light to analysis since geopolitical and strategic location, cultural mosaic, and diversity of political administration and domination of different states in İskenderun set new orders/regulations/traditions that reflected to urban and architectural developments in the city in a few decades. Secondly, urban development, built environment, and material culture of İskenderun are scrutinized in order to understand how the urban planning (boulevards, streets, parks, quarters), public buildings (government buildings, schools, churches, mosques, synagogues, consulates), social and cultural institutions (restaurants, cafes), commerical buildings (banks) were formed, re-formed, used, adapted, and transformed in between 1920s-1950s. This thesis also attempts to understand to what extent the communities (Turks, French, Arabs, Armenians and so on) perceived and experienced urban space and built environment, in other words, how the city and buildings were formed, re-formed, adapted, transformed and legitimized in urban memory. Lastly, the coastline, most vital part of the city, is analyzed in detail by examining how this cosmopolitan region and cultural continuity was developed from 1920s to 1950s. Thus, the aim of this thesis is to assess urban development, built environment, and material culture of İskenderun in a network of relationships in line with ideological, political and cultural dynamics from 1920s to 1950s. Urban and architectural formation should be evaluated with reference to the multicultural context of İskenderun that was formed somewhere in between dualities; practical/ideological, eastern/western, traditional/modern, but in some ways as an original model that was hybridized in result of cultural encounter.
Towards a dialogic perspective for urban voids: An assesment of the diploma studio
Urban voids are the cornerstone for urban development and the grounds for change; therefore, their design process should be considered thoroughly. They may create spaces that have a dynamic relationship with the existing urban fabric. This study addresses the potentials of urban voids in the city and approaches to the urban voids and new perspectives and strategies over the relocation of military areas. The emerging voids from this relocation can be an opportunity to use the potentials of voids from different perspectives. A dialogical perspective with the changing contexts can be a tool for today's conditions or can give the ability to manage these voids. The scope of this paper is to scrutinize the potential of urban voids with the conceptual framework of Mikhail Bakhtin's theories of 'dialogy', 'carnival', and 'heteroglossia'. The Bakhtinian point of view aims to reveal a heteroglot and a dialogical perspective dominated by the carnavalesk state of urban voids. In line with this purpose, this paper aims to a Bakhtinian perspective to urban voids. The importance of repairing the urban landscape to be examined within the thesis's scope is based on dialogical thinking. Sennet's strategies and approach to the Bakhtinian perspective are essential to restore the urban landscape for Ankara. For this thesis, the diploma studio outputs are suggested to take the discussion further and examined through the specific strategies. The students experimented with ways of approaching the transformation of military areas in Ankara. It is proposed that the diploma studios' productions significantly contribute to repairing the urban landscape; because of the diploma studio's dialogic nature. Keywords: Urban void, Urban experience, Dialogy, Carnival, Heteroglossia, Studio projects, Strategies.
Application of parametric building information modelling techniques on the historic masonry structures
Documenting the geometric and non-geometric data of historic buildings is imperative to preserve the historical heritage. Acquired data is articulated in 3D by means of various software and digital platform. In this respect, building information modeling platforms are advancing, becoming more accessible and convenient. It is predicted that this system can also benefit historical buildings, and some studies are carried out by a specialist in this regard. This system, which emerged as the concept of HBIM, is useful for conserving or re-functioning historical structures. However, non-standard building elements and complex geometries of historical buildings are the elements that make building modeling difficult. In this study, modeling methods that enable developing the HBIM model of non-uniformly deteriorated historic building elements are investigated. This study aims to examine the potential possibilities of available methods provided in Revit to reconstruct the non-uniformly deteriorated masonry wall of the historical building with smart objects within the scope of HBIM. At this stage, a historical structure with non-uniformly wall is studied as a case study to create an HBIM model. Within the scope of this thesis, the HBIM model of the historical masonry stone walls of the Anavarza/Anazarbus Triumphal Arch, which is a Roman-era structure and located in Adana, is produced with smart objects in Revit Software. The restitution project of the historical building is used as an underlay within the scope of this project, but this drawing also includes damaged structural elements. This thesis focuses on modeling the non-uniform elements with regular geometries, rather than modeling the geometries of the deteriorated elements of the historical building. In other words, it focuses on digitizing historical building elements with proper geometries. Restitution project modeling is preferred within the scope of this thesis in a short time in order to use time and resources accurately. It is aimed to obtain the necessary data from the Revit software throughout the project duration by processing the geometric and non-geometric data of the historical structure, for which the HBIM model is created. In addition, the positive and negative aspects of the method developed in the model of the Anavarza/Anazarbus Triumphal Arch, which was rebuilt entirely in a virtual environment, are revealed. In this process, it is aimed to create a road map by determining main and intermediate goals.
Mapping the relation between architecture and landscape through the websites of architecture offices
With the development of communication technologies, architectural offices have started presenting their websites as exhibits and storages of their architectural designs and landscape of their professional identity. Upon sharing architectural media such as drawings, sketches, publications, and photographs, websites have become a tool or in other words a platform for them to express their professional identity. In addition to being interfaces and actors who take on the role of image-mask in the construction of these identities, they are also used as archives and exhibitions. Websites are tools of information. In this context, this study focuses on the websites of famous contemporary architectural offices that bring together theory and practice. Therefore, the architectural offices selected are OMA, BIG, Herzog-de Meuron, 3XN Architects, and Steven Holl Architects. This study approaches the relationship between architecture and landscape through the websites of architectural offices that operate in practice. At first, the difference in the way of approaching architecture and landscape relations in the classification systems of offices that meet the concept of an architecture program was analyzed on websites. In this context, it is presented with the graphics that the websites have characteristics like maps. In this way, it is seen that OMA's classification systems include the landscape title, while other offices do not have a separate landscape title. Therefore, exposing the tangled relationship between program units of architectural offices in the next step also exposes the relationship between architecture and landscape. The theoretical texts published on the websites of the offices are mapped as disciplinary and discursive along with their visuals. Different graphical outputs were taken using the dataset Tableau Public program used for mapping theoretical texts. A comparative analysis for graphic outputs is presented by discursive analysis of sentences filtered in the dataset using the Voyant program. Data obtained from the two programs being in line supports the thesis. The comparative study is conducted for these five architectural offices and aims to explore classification systems in terms of their professional identity. How they present their professional approach through mapping as a method is discussed in the context of the landscape concept. As a result, the relationship between architecture and landscape is defined as a common area, an architectural landscape in mapping applied to the websites of architectural offices. The dynamics creating this field are the features that separate architecture and landscape from the beginning. Because, even the architecture, which wants to create a new interior in an existing context, shows this to the outside, its existence is associated with it. Architecture defines a new context with the outside through the creation act. This context contains partiality in the process of its definition, but the context reading is done through the removal of the boundary between them.
Mapping the interaction between research and education fields of sustainability in architecture: A retrospective timeline
Research communities produce and disseminate knowledge that relies on previous research output. Yet, as information and communication technologies advance, the amount of research output awaiting researchers has become massive. These outputs have been creating a network among academic literature. Decoding the meanings and relationships of these networks has become increasingly difficult. This study proposes a retrospective methodology for creating a research field timeline that unfolds the network of the related field based on bibliometric data and uses this timeline as a basis for discussion in a pictorial form. The aim is to purify the huge amount of bibliometric data as a result of the data-driven and ever-growing nature of the contemporary era and to utilize information visualization to produce readily perceptible visuals. Subsequently, this study utilizes the proposed methodology on a case study related to sustainable architecture and architectural education. The sustainability paradigm has gained paramount significance since the introduction of the concept in the United Nations Brundtland Commission's Report (1987). Along its journey, the concept of sustainability has contextually evolved and gained numerous definitions parallel to the remarkable increase in scientific research. Thus, the progressive academic research on sustainability has impacted both the education and practice fields of architecture. This study focuses on the evolution of the research on sustainability in architecture and its reflections on architectural education through bibliometric data in a historical context. So, the study highlights both the research and education fields of sustainability in architecture. To this end, the visualization of the bibliometric data analyses was utilized to stimulate the readers' involvement. The study employs a variety of bibliometric data visualization software (VOSviewer, CiteSpace), network visualization software (Gephi), and data visualization software (Tableau). This study derives inputs from bibliometric analyses to create two multilayered timelines on the topics. The timelines illustrate the trends, patterns, and pivotal points of the related research fields by juxtaposing the milestone events. The bibliometric analysis also depicts the leading scholars, influential publications, and most intriguing research topics.
Thinking and producing the future in the practical and educational fields of architecture during and after the Covid 19 pandemic
When the changes and transformations that architecture has experienced in the historical process are examined in a cause-effect relationship, it has been observed that these changes and transformations emerge as the adaptation or integration of architecture in the fields of thought and practice in the face of certain effects. The Covid-19 pandemic experienced nowadays has caused some effects in the field of architecture as well as in numerous areas of life. This study considers the pandemic as a situation and aims to examine the adaptations and integrations in the discipline of architecture against the effects of this situation, in other words, the reactions of architecture in the field of education and practice. In this context, the scope of the study is current education and practical environments. Considering the profound effects of Covid-19 on every aspect of daily life, it can be claimed that there has been a major break in educational and structural practices related to architectural thoughts and practices. In the context of this purpose, scope, and claims, a two-phased method was followed as a research methodology in this study. The first of these is in-depth interviews which were conducted with a total of 20 people, including 10 academic educators and 10 architect educators, who are experts in their fields. Throughout the interviews, 8 main questions were asked in various fields regarding the present and future of architecture. An online thinking platform called "arch. futures" has been established to conduct interviews and thus collect information and data on the current state of the education and practical environment. The videos containing the in-depth interviews were transcribed and decoded using the MaxQda-18 program. During deciphering, the texts were matched with the concepts in the context of the subjects they included with the coding method. The connections of the concepts with the research questions and their frequency of use were examined by the mapping method. In the concept map obtained, distinctive concept relationships were identified, and concepts were analyzed in the context of these relationships. The survey, which is the second stage of the study, was applied to the participants who completed the first stage. The survey was supported by new insights and questions that emerged from the in-depth interviews. Through the questionnaire, an opportunity was created for the participants to re-evaluate some areas that were out of the scope of the discussion or overlooked during the interview process. The pandemic has had a significant impact on a clearer perception of the different problems that are known to exist in both the educational and practical fields of architecture. It can be said that this effect generates rethinking and questioning the educational and practical fields of architecture. In-depth interviews and findings from the survey indicate that the originality, content, and actuality of the education system should be rearranged according to the age of technology and should be integrated with technology. It has also been shown that it is necessary to be more inquisitive and critical in the face of events and situation, and to be sensitive to social and environmental problems within the framework of ethical rules. As a result, it can be said that the pandemic, which played a triggering role in the emergence of all these inquiries, constituted an important breaking point in the field of architecture.
Concept of tectonics in architectural education
The creation of space in architecture can be explained in many ways and understandings. The ideational and practical creation or production of space, as the principal act or focus of architecture, is the result of a form of conception associated with the technological, cultural, social, philosophical or structural data contained in the relevant time. It can be said that researching expressions about the creation or production of space gains meaning depending on time, theoretical reading style and factors that affect architecture, such as technology or culture. This study sees the theoretical and practical expressions related to the creation of space can acquire different contents according to time and conditions, in the context of different factors, and the new readings to be made in current conditions that can produce new meanings as different conceptions of space as the source of its discussion. In this context, for example, investigating the effects of digital production and software technologies on the creation and production of space these days creates a research and discussion area in order to understand the attitudes of contemporary architecture towards the creation of space and to create a contemporary reading of space. This research, which can be generalized as the production of space and the questioning of the effect of current technologies on it, requires understanding different approaches and methods from the past in terms of the creation and production of space, considering the production of space before digital technologies. In addition, this study includes a discussion for the changes and transformations that have occurred or will occur in the spatial production of contemporary architecture, in the field of architectural tectonics, with the developing technology. Thus, it claims that classical and digital tectonic understandings have affordances for each other and understanding the affordances can enable the definition or comprehension of the new tectonic approach. In this framework, this study investigates James Gibson's concept of affordances as a theoretical basis. Afterwards, an experimental study in the field of education in the context of the results of this research is explained. This experimental study, which was created within the scope of Building Technologies MIM107 and MIM108 courses conducted at the first-year level of TOBB ETU Department of Architecture, provided the research and definition of the content of the new tectonic approach. This thesis depends on classical and digital tectonic understandings and concludes that hybrid tectonics, which emerged from them, as a theoretical research and experiment area, can create different and innovative approaches in all relevant areas of architectural theory and practice.
Exploring architectural education from the resilience perspective: The case of the pandemic experience
There had been numerous disastrous events in the last decades, including natural disasters such as tsunamis, droughts, heatwaves, forest fires, and earthquakes. Moreover, there had been pandemics, economics crisis, social conflicts, poverty, the gradual decrease in world resources, effects of climate change, terrorism, and war. In the midst of this time of conflicts and disasters, resilience capacities of natural and social systems became more relevant than before. Resilience is a concept that emphasizes the ability or capacity of a system to absorb disturbance and prevent its function in the face of shocks, disturbances or while undergoing a change. Nowadays, resilience is utilized by many fields to understand the behavior and attributes of complex systems in the face of disturbances. With the global health crisis, namely the COVID-19 pandemic, the need for architectural education to be flexible and resilient in the face of disturbances has been brought into the focus. Moreover, new tools, ways, and methods were experienced during the "emergency remote learning" that took place to prevent the spread of the virus. It is predicted that positive aspects of emergency remote learning will remain, and higher education would transform. This response of the education system is similar to the adaptive resilience framework. In this manner, the recent pandemic experience provides an observable example of the adaptation process of architectural education in the face of disturbances. To understand and lead the transformation of the architectural education to new conditions, it is crucial to understand and analyze current changes that architectural education goes through. This study adopts resilience perspective and takes the example of the pandemic experience to provide insight into the transformation of architectural education in the face of future challenges. To do this, first, the concept of resilience and the genetic characteristics of the architectural education (curriculum, tools, learning environment and interaction) are discussed. A new understanding of resilience is developed, which is then used as a foundation to explore architectural education from the resilience perspective. After setting the framework, a literature review on architectural education is conducted in order to address the disturbances that education systems went through in relation with their transformations. Finally, the pandemic experience of TOBB ETU Department of Architecture is examined to provide data to develop strategies to increase the resilience of education systems and insights for adapting better to future disturbances.