Necmettin Erbakan University
Discipline

Family Medicine

Necmettin Erbakan University

1,141

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesine başvuran hastalarda siberkondri ve sağlık okuryazarlığı düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Siberkondri genel olarak "sağlık ve tıbbi web sitelerini ziyaret ederek sağlığının durumu ile ilgili asılsız endişe duymak" olarak tanımlanmaktadır. Sağlık okuryazarlığı ise bireylerin sağlık risklerini azaltmak ve yaşam kalitelerini artırmak için, sağlıkla ilgili bilgi ve kavramları aramaya, anlamaya, değerlendirmeye ve kullanmaya yönelik sahip olduğu beceriler olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada amaç Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran hastalarda siberkondri şiddeti ve sağlık okuryazarlığı düzeylerinin belirlenmesi, hastaların sosyodemografik özellikleri ile siberkondri ve sağlık okuryazarlığı arasındaki ilişkinin ortaya konmasıdır. Gereç ve yöntem: Bu çalışma 2022-2023 akademik yılları arasında yapılmış tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Çalışmaya Meram Tıp Fakültesi Hastanesine herhangi bir nedenle başvurmuş 18-65 yaş aralığındaki 381 hasta dahil edildi. Hastalarla yüz yüze görüşme sağlanarak ve sözlü onamları alınarak anket formları dolduruldu. Anket formu; sosyodemografik bilgi formu, Siberkondri Şiddeti Ölçeği Kısa Formu (SSÖ) ve Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği- Kısa Formu (SOY)'dan oluşmaktaydı. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 22 programı kullanılarak analiz edildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Katılımcıların %32,54 (n=124)'ü erkek, %53,28 (n=203)'i yüksekokul/üniversite eğitim düzeyinde ve %49,34'ü halen çalışmaktaydı. Hastaların ortalama yaşı ise 32,55±11,0 (min=18 maks=65) yıl idi. Katılımcıların %46,19'u (n=176) hekiminden tetkik istediklerini, %46,71(n=178)'sı COVID-19 nedeniyle internet sağlık araştırmalarının arttırdığını ifade etti. Hastalık ve şikayetleri ile ilgili internette her zaman araştırma yapanların oranı %57,48 (n=219), bazen araştırma yaptığını ifade edenlerinki ise %23,88(n=70) idi. İnternette sağlıkla ilgili edinilen bilgilere güvenmeyenlerin oranı %33,85 (n=129), emin olmayanların da %48,81 (n=186) idi. Hastaların toplam %91,59 (n=349)'u sosyal medya kullanmaktaydı. Eğitim düzeyi ilkokul-ortaokul olanların siberkondri şiddeti, hem lise mezunu olanlardan (p=0,033) hem de eğitim düzeyi yüksekokul-üniversite olanlardan (p=0,010) daha düşük idi. Dahili bölümlere kıyasla cerrahi bir bölüme başvurmuş olanların (p=0,045), hastane ve doktor seçiminde internetten yararlanmayanlara göre yararlananların (p=0,011), şikayetiyle ilgili internette araştırma yapmayanlara göre yapanların (p<0,001), internetteki sağlıkla ilgili bilgilere güvenmeyenlere göre güvenenlerin (p<0,001), hekiminden tetkik istemeyenelere göre isteyenlerin (p=0,010), hekim önerisi dışında ilaç kullanmayanlara göre kullananların (p=0,002), COVID-19'dan etkilenmeyenlere göre etkilenmiş olanların (p<0,001), tanısı konulmamış bir hastalığı olduğunu düşünmeyenlere göre düşünenlerin (p=0,032) siberkondri şiddeti ölçeğinden aldığı puan daha yüksek idi. Sağlık okuryazarlığı ise evli olanlara göre bekar olanlarda (p=0,004), cerrahi bölümler değil de dahili bir bölüme başvurmuş olanlarda (p=0,022), tanısı konulmamış bir hastalığı olduğunu düşünenlere göre olmadığını düşünenlerde (p=0,002) ve genel sağlığını daha iyi tanımlayanlarda (p=0,004) daha yüksek idi. Sağlık okuryazarlığı ile siberkondri şiddeti arasında p=0,001 anlamlılık düzeyinde ve düşük derecede (r=-0,165) negatif bir korelasyon vardı. Sonuç: Sağlık okuryazarlığı ile siberkondri arasındaki negatif ilişki vardır ve bu ilişkinin büyük oranda internetteki bilgi kirliliğinden kaynaklandığını düşünmekteyiz. Sağlık okuryazarlığı genel sağlığını daha iyi tanımlayan ve bir hastalığı olmadığını düşünenlerde daha yüksekti. Ayrıca sağlık okuryazarlığının; siberkondrinin azalmasıyla ve internetin erken kullanılmaya başlanmasıyla artacağı görüldü. Siberkondriyi azaltmanın en iyi yolu ise sağlık okuryazarlığını arttırmak, internet kullanımını azaltmak veya bilinçli kullanımı teşvik etmek, internetin güvenilir bir bilgi kaynağını olmadığını öğrenmek/öğretmek ve hekime olan güveni arttırmaktan geçmektedir. Anahtar kelimeler: Siberkondri, sağlık okuryazarlığı, internet bilgi kirliliği

BilgiBilgi kirliliğiHasta başvurusu+4
Muhammed Tahir Teken
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postpartum dönemde COVID-19 fobisinin yalnızlık ve depresyon üzerine etkisinin incelenmesi

Amaç: Yeni doğum yapmış hayatının çok önemli ve zorlu bir döneminden geçen, salgın gibi olağan dışı durumlar olmadığı zaman bile depresyon riskinin arttığı postpartum kadınlarda COVID-19 pandemisinin yol açtığı korku duygusunun ve doğumda, doğum sonrasında hastalığın bulaşma riskinden dolayı hiçbir yakınından yeterince destek görememesinin sebep olduğu yalnızlık duygusunun depresif duygu durumunu daha da arttırabileceği ve bu dönemi daha zorlu geçirmelerine sebep olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı da birinci basamağa başvuran 4-8 haftalık bebeği olan postpartum dönemdeki kadınlarda COVID-19 fobisinin, depresyon ve yalnızlık üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Konya ilinin üç merkez ilçesinden (Meram, Selçuklu, Karatay) seçilen toplam 6 Aile Sağlığı Merkezine 01.06.2021-01.09.2021 tarihleri arasında başvuran doğumunun üzerinden 4-8 hafta geçmiş kadınlar dahil edilerek gerçekleştirildi. Katılımcıların sosyodemografik özelliklerini ve bebeğiyle alakalı özelliklerini değerlendirmeye yönelik sosyodemografik bilgi formu, postpartum depresyon durumunu değerlendirmeye yönelik "Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği", COVID-19 fobisini değerlendirmeye yönelik "COVID-19 Fobi Ölçeği", yalnızlık düzeylerini değerlendirmek için ise "UCLA Yalnızlık Ölçeği" uygulandı. İstatiksel analizler için SPSS 20.0 (Statistical Package for Social Sciences) programı kullanıldı. İstatiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 425 kişinin yaş ortalaması 28,57±4,59 (min=18; maks=42) yıl olarak hesaplandı. Katılımcıların %56,4'ü (n=240) üniversite mezunuydu, %48,5'i (n=206) doğum öncesinde çalışıyordu. Katılımcıların %21,9'unun (n=93) geliri giderinden çok, %55,3'ünün (n=235) geliri giderine eşit, %22,8'inin geliri giderinden azdı, %95,1'i il merkezinde yaşıyordu. Katılımcıların %88,2'sinin son gebeliği istenilen bir gebelikti ve %22'si bebek bakımı konusunda hiçbir yardım almıyordu. Katılımcıların %22,3'ünde (n=95) postpartum depresyon belirtisinin olduğu bulundu, EPDÖ puanlarıyla öğrenim durumu (p<0,001) ve doğum öncesi çalışma durumu (p<0,001) arasında anlamlı ilişki saptandı, öğrenim durumu lise ve altı olanların ve doğum öncesinde çalışmayanların ortalamaları daha yüksekti. Algılanan gelir düzeyi ile EPDÖ toplam puanı arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p<0,001). Geliri giderinden az olan katılımcıların PPD sıklığı geliri giderine eşit ve geliri giderinden çok olanlardan daha yüksekti. Plansız gebe kalan (p=0,004) ve doğum öncesi COVID-19 geçiren annelerde (p=0,001) PPD sıklığı daha fazlaydı. Katılımcıların çocuk sayısı (p=0,001), öğrenim durumu (p<0,001) ve doğum öncesi çalışma durumu (p=0,004) ile yalnızlık düzeyi arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Algılanan gelir düzeyi ile UCLA-YÖ toplam puanı arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p<0,001). Geliri giderinden az olan annelerin ortalamaları daha yüksekti. Gebe kalmayı isteme durumu ve bebek bakımında yardımcı olunma durumu (p=0,034) ile annelerin yalnızlık düzeyi arasında anlamlı ilişki olup (p=0,012) istemeyerek gebe kalan ve bebek bakımında yardımcı olunmayan anneler kendini daha yalnız hissediyordu. Katılımcıların C-19FÖ toplam puan ortalaması 46,94±13,49 (min:20, maks:79) idi. C-19FÖ toplam puanı ve tüm alt boyut puanları ile öğrenim durumu, meslek, algılanan gelir düzeyi, gebe kalmayı isteme durumu, bebek bakımında yardımcı olunma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. C-19FÖ psikolojik alt boyut puanı ile doğum öncesi çalışma durumu arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0,025), doğum öncesi çalışmayanlarda ortalama daha yüksekti. Katılımcıların COVID-19 geçirme durumuyla C-19FÖ somatik alt boyut (p=0,002), sosyal alt boyut (p=0,003), ekonomik alt boyut skorları (p=0,002) ve ölçeğin toplam skoru (p=0,001) arasında anlamlı ilişki saptandı. Katılımcıların EPDÖ toplam puanı ile UCLA-YÖ toplam puanı arasındaki korelasyon incelendiğinde pozitif yönde ve güçlü derecede istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptandı (r=0,615) (p<0,001). Katılımcıların EPDÖ toplam puanı ile C19-FÖ toplam puanı arasındaki korelasyonda pozitif yönde orta derecede anlamlı korelasyon saptandı (r=0,300) (p<0,001), UCLA-YÖ toplam puanı ile C-19FÖ toplam puanı arasındaki korelasyon incelendiğinde pozitif yönde zayıf derecede anlamlı bir korelasyon saptandı (r=0,150) (p=0,002). Sonuç: Postpartum dönemdeki kadınlarda COVID-19 pandemisinin yol açtığı korku duygusunun ve doğumda, doğum sonrasında hastalığın bulaşma riskinden dolayı yakınlarından yeterince destek görememesinin sebep olduğu yalnızlık duygusunun postpartum depresyon belirtilerini daha da arttırdığı sonucuna varılmıştır. Bizler birinci basamak hekimleri olarak gebelikte ve doğum sonrasında kontrole gelen anneleri postpartum depresyon açısından değerlendirilmeli ve hem anne hem bebek sağlığı için bu konuda erken önlemler almalı, gerekirse sevk etmeliyiz. Anahtar kelimeler: Postpartum depresyon, COVID-19 pandemisi, sosyal yalnızlık

COVID 19DepresyonDepresyon-postpartum+5
İzgü Elpeze Özsöz
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sigara içmenin serum immünglobülin seviyeleri üzerine etkisinin incelenmesi

Amaç: Sigara dumanında bulunan çok sayıda toksik madde, sigara içenlerde ve sigara dumanına maruz kalanların vücudunda birçok sistemin çalışmasını etkiler ve patolojilerin meydana gelmesine neden olur. Bu çalışmanın amacı sigaranın serum immünglobülin seviyeleri üzerine etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Vaka-kontrol çalışması olarak tasarlanan bu araştırma 01.11.2020- 31.01.2021 tarihleri arasında yapılmıştır. Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Sigara Bırakma Polikliniği'ne sigara bırakmak için başvuran ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan bireyler vaka grubunu oluşturdu. Aile Hekimliği Polikliniği'ne periyodik sağlık muayenesi için başvuran, sigara içmeyen ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan bireyler de kontrol grubu olarak alındı. Sigara içen bireylerin Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi (FNBT)'ne göre bağımlılık düzeyleri kaydedildi. Her iki grubun İmmünglobülin G, immünglobülin A, İmmünglobülin M, İmmünglobülin E düzeyleri ölçüldü. .Veriler Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) versiyon 22.0 istatistik paket programında değerlendirildi. Bulgular: toplam 300 kişiyle tamamlanan çalışmada katılımcıların yaş ortalaması 34,28±11,10 (18-65) yıl ve %30,3'ü (n=91) kadın, %41,5'i (n=83) erkekti.. Katılımcıların %19,7'sinin (n=59) kronik hastalığı vardı.. vaka grubunda 27 kadın (%17,6), 126 erkek (%82,4) vardı ve sigara içme oranı erkeklerde anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). IgM düzeyi tüm katılımcılar içinde kadınlarda erkeklerden anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,001). IgG düzeyi hiç sigara içmemişlerde daha yüksek bulundu (p=0,002). IgM, IgA, IgE düzeylerinde hiç sigara içmemişlerle sigara içenler arasında anlamlı fark yoktu (p=0,080). Sonuç: Sigara içen bireylerde IgG düzeyinin hiç içmeyenlere göre daha düşük olduğu görüldü. IgA, IgM, IgE düzeylerinde sigara içenlerle hiç içmeyen bireyler arasında anlamlı fark saptanmadı. Yapılan çalışmayla sigaranın IgG seviyesini negatif etkilediği sonucuna varılabilir, ancak bu konuyla ilgili ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Sigara, İmmünglobülin, İmmün sistem, IgG, IgA, IgM, IgE

Sigara içmeİmmün sistemİmmünoglobülin A+4
Ülkü Hüma Akbulut
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geleceğin hekimlerinin sürdürülebilir tüketim davranışları ve ekolojik ayak izi farkındalıklarının belirlenmesi

Amaç: Sağlıklı bir insan sağlıklı bir çevre ile mümkündür. Sağlık hizmetinin başında yer alacak, bireylerin ve çevrenin sağlığından sorumlu olacak olan geleceğin hekimlerinin fakülte sürecindeki çevre ve tüketim bilinci hakkında bilgilerinin, farkındalıklarının ve sürdürülebilir yaşam ilkelerinin davranışlarını değiştirmesi günümüzün ve geleceğin sürdürülebilir Dünya'sı için büyük önem arz etmektedir. Sürdürülebilir hayat şeklinin bir göstergesi olarak ekolojik ayak izi, insanlığın yeryüzündeki gereksinimleri ile dünyanın bunu karşılama kapasitesi arasındaki ilişkiyi değerlendirme aracıdır. Bu çalışmada Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin sürdürülebilir tüketim davranışlarının ve ekolojik ayak izi farkındalıklarının belirlenmesi, çeşitli sosyodemografik değişkenler açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu çalışmanın evrenini 2022-2023 akademik yılı Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri oluşturmaktadır. 15 Mart 2023-30 Haziran 2023 tarihleri arasında her bir dönemdeki öğrenci sayısının en az dörtte birine toplam 386 kişiye ulaşılması hedeflenmiştir. Belirlenen sürede öğrencilerden birinci sınıflardan:80 (n=313), ikinci sınıflardan:67 (n=254), üçüncü sınıftalardan:63 (n=238), dördüncü sınıflardan:67(n=258), beşinci sınıflardan:68(n=262), altıncı sınıflardan:60 (n=229) öğrenciye ulaşılarak toplamda 405 öğrenci çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara içeriğinde sosyodemografik bilgi formu, Sürdürülebilir Tüketim Davranışları Ölçeği (STDÖ) ve Ekolojik Ayak İzinin Azaltılmasına Yönelik Farkındalık Ölçeği (EAİFÖ) bulunan bir anket uygulanmıştır. Elde edilen verilerin analizinde SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 20.0 programı kullanıldı. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Öğrencilerin %61,0 'ını kadınlar %39,0'ını ise erkekler oluşturmakta olup yaş ortalaması 21,80±2,12 (min=18, maks=32) yıldır. STDÖ ihtiyaç dışı satın alma alt boyutunda erkeklerin aldığı puan kadınların aldığı puana göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Yine bu alt boyutta anne eğitim düzeyinde lise ve altı olanların aldığı puan üniversite ve üzeri olanların puanından daha yüksek saptanmıştır (p<0,026). STDÖ'den tıp fakültesi 1., 2., 3. sınıfların 4., 5., 6. sınıflardan daha yüksek puan aldığı (p<0,011), sigara içmeyenlerin puanının sigara içenlere göre daha yüksek olduğu (p=0,002) bulunmuştur. EAİFÖ'den kadınların aldığı puanın erkeklere göre daha yüksek olduğu (p=0,001), tıp fakültesi 1., 2., 3. sınıfların 4., 5., 6. Sınıflardan daha yüksek puan aldığı (p=0,045), aile/akraba ile aynı evde yaşayanların puanı aileden ayrı evde yaşayanların puanına göre yüksek olduğu (p=0,005) saptanmıştır. EAİFÖ ulaşım ve gıda alt boyutunda ise baba eğitim düzeyinde lise ve altı olanların aldığı puan üniversite ve üzeri olanların puanından daha yüksek saptanmıştır (p=0,018), (p=0,021). Geliri giderine denk olan katılımcıların ulaşım alt boyutu puanı, geliri giderinden fazla olanların puanından yüksek olduğu bulunmuştur (p=0,012). EAİFÖ' den sigara kullanmayanların puanının kullananlara kıyasla yüksek olduğu (p=0,003), çevreyle ilgili eğitim alanların eğitim almayanlardan yüksek puan aldığı (p=0,031) tespit edilmiştir. STDÖ ile EAİFÖ toplam puanları arasında pozitif yönde güçlü bir ilişki tespit edilmiştir (r=0,550, p<0,001). STDÖ toplam puan yüksekliğinin %30,2'si EAİFÖ alınan toplam puana atfedilmektedir (R2 = 0,302 p<0,001). Sonuç: Çalışmaya göre tıp fakültesi 1., 2., 3. Sınıfta olmak, sigara kullanmamak, diş fırçalarken suyu açık bırakmamak, yiyecekleri çöpe atmamak sürdürülebilir tüketim davranışını artıran durumlardandı. Ekolojik ayak izi farkındalığını artıran durumlar ise kadın cinsiyet, Tıp fakültesi 1., 2., 3. Sınıfta olmak, aile/akraba ile yaşamak, baba eğitim düzeyinin lise ve altı olması, sigara içmemek, çevreyle ilgili bir eğitimi almak, haftada 1-4 kez duş yapmak, diş fırçalarken suyu açık bırakmamak, yiyecekleri çöpe atmamak olarak bulundu. Ekolojik ayak izi farkındalığının sürdürülebilir tüketim davranışı üzerinde güçlü bir etkisi olduğu tespit edilmiştir. Sağlıklı ve sürdürülebilir bir dünya için tüketim ve çevre farkındalıklarının artırılması amacıyla bireylere ve özellikle de sağlık hizmetinin başında yer alacak geleceğin hekimlerine yönelik çevre eğitimleri, çevre dostu organizasyonlar düzenlenmeli, yazılı ve görsel ve sosyal medya ile desteklenmelidir. Anahtar kelimeler: Sürdürülebilir tüketim davranışı, Ekolojik Ayak İzi Farkındalığı, Tıp fakültesi.

Ekolojik ayak iziSürdürülebilir tüketimSürdürülebilirlik+7
İrem Gökşan
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp Fakültesi öğrencilerinde impostor fenomeni ve mükemmelliyetçilik ile ilişkisi: Kesitsel çalışma

Amaç: İmpostor fenomeni, bireyin somut delillere rağmen başarısını dış nedenlere bağladığı bir durumdur. Tıp fakültesi öğrencilerinde sık görüldüğü belirtilmekte ve anksiyete, depresyon, tükenmişlik gibi psikiyatrik rahatsızlıklarla olan ilişkisi bulunmaktadır. Çalışmanın amacı impostor fenomeninin tıp fakültesi öğrencileri üzerinde olan etkisini ve mükemmeliyetçilik ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışma, Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi dönem 1, dönem 4 ve dönem 6 öğrencilerinin katılımı ile yürütülen kesitsel ve tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. Katılımcılara araştırmacılar tarafından oluşturulan sosyodemografik bilgi formu, Clance İmpostor Fenomeni Ölçeği (CIPS) ve Olumlu-Olumsuz Mükemmeliyetçi Ölçeği'ni (APS-R) içeren anket formu yüz yüze uygulandı. Elde edilen veriler değerlendirilirken istatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 20.0 programı kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya Tıp Fakültesi dönem 1, dönem 4 ve dönem 6 öğrencilerinden gönüllü 386 hekim adayı katıldı. Katılımcıların %29,0'u (n=112) dönem 1, %35,9'u (n=138) dönem 4 ve %35,2'si (n=136) dönem 6 öğrencisiydi. Yaş ortalaması dönem 1 öğrencilerinde 18,9±1,0 iken dönem 4 öğrencilerinde 21,8±1,2 ve dönem 6 öğrencilerinde 24,4±1,8 yıl idi. Katılımcıların %63'ü (n=243) kadındı. Kadın öğrencilerin CIPS puan ortalaması (47,2±13,5), erkek öğrencilerin CIPS puan ortalamasına (41,6±12,5) göre yüksek bulundu (p<0,001). Çalışmada tıp fakültesini bırakmak isteyen katılımcıların CIPS puanları (48,1±13,5), bırakmak istemeyenlerin CIPS puanından (43,1±13,0) yüksek olup istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p<0,001). Katılımcılardan sosyal medya kullanmayanların ölçek puan ortalamaları (50,3±12,1) kullananlardan daha yüksek saptandı (p=0,009). Sosyal medyada kendini başkaları ile kıyaslayanların ölçekte almış oldukları puan ortalamaları (48,8±13,7) kıyaslamayanlardan yüksek olarak bulundu (p<0,001). APS-R Uyuşmazlık alt iv boyutu ile CIPS arasında orta düzeyde pozitif yönde korelasyon tespit edildi (r=0,570, p<0,001). Sonuç: Çalışma dönem1, dönem 4 ve dönem 6 öğrencilerinin katılımı ile yapıldı. Çalışmada impostor fenomeni etkilerinin en çok dönem 4 öğrencileri tarafından yaşandığı görüldü. Yapılan çalışmada kadın öğrencilerin erkek öğrencilere göre daha fazla impostor etkisi altında olduğu tespit edildi. Çalışmada katılımcıların aileleri tarafından yapılan kıyaslamanın impostor hisleri ile ilişkili olmadığı fakat kendilerini kıyaslamalarının impostor hisleri ile ilişkili olduğu bulundu. İmpostor fenomeni ile psikiyatrik rahatsızlıklar arasında ilişki tespit edildi. Çalışmada psikiyatrik rahatsızlığı olan katılımcıların çoğunda anksiyete ya da depresyon mevcuttu. Yapılan çalışmada impostor fenomenin tıp fakültesini bırakma isteğinde etkili de olabileceğini de düşünüyoruz. İmpostor fenomeni ile olumsuz mükemmeliyetçilik arasında pozitif yönde ilişki bulundu.

Aile hekimliğiMükemmeliyetçilikTıp eğitimi+2
Yasir Dinç
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

NEÜ Meram Tıp Fakültesi intern hekimlerinin prekonsepsiyonel bakım hakkındaki farkındalıklarının değerlendirilmesi

Amaç: Prekonsepsiyonel (gebelik öncesi) bakım gebelik, anne ve çocuk sağlığı için risk oluşturabilecek faktörlerinin gebelik öncesi dönemde tespit edilip en aza indirilmesi için uygun müdahalelerin sağlanmasıdır. Bireylerin sağlıklı yaşam tarzı edinmesi, gelecek nesillerin ve toplumun sağlıklı bireylerden oluşmasına katkıda bulunur. Prekonsepsiyonel bakım koruyucu sağlık hizmetlerinin bir parçasıdır ve hekimlere bu bakımın sağlanmasında büyük görev düşmektedir. Bu çalışmada Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi son sınıf öğrencilerinin prekonsepsiyonel bakım hakkındaki bilgi, tutum ve farkındalıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu çalışmanın evrenini 2022-2023 akademik yılı Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 6 öğrencileri oluşturmaktadır. Belirtilen sürede Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 6'da 227 öğrenci mevcuttu. Çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden ve çalışmaya alınma kriterlerini karşılayan 208 öğrenci (%91,6'sı) çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara araştırmacılar tarafından literatür taranarak oluşturulan ilk bölümünde katılımcıların sosyodemografik bilgilerini sorgulayan, ikinci bölümünde ise prekonsepsiyonel bakım hakkında soruların olduğu bir anket uygulandı. Elde edilen verilerin analizinde SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 20.0 programı kullanıldı. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Katılımcıların %59,1'i kadın olup yaş ortalaması 23,83±1,24 (min=22; maks=32) yıldı. Katılımcıların %96,6'sı bekar, %99'u çocuksuzdu. İntern hekimlerin %78,8'i prekonsepsiyonel bakım kavramını duymamış, %21,2'si duymuştu; prekonsepsiyonel bakım kavramını duyanların %79,5'i fakülte derslerinde duyduğunu belirtmiştir. İntern hekimlerin %91,8'i prekonsepsiyonel bakım hakkında daha önce eğitim almamış, %8,2' si eğitim almıştı; eğitim alanların %94,1'i fakülte derslerinde eğitim aldığını belirtmiştir. Cinsiyet ile prekonsepsiyonel bakımı duyma ve eğitim alma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (sırasıyla p=0,858, p=0,067). Katılımcıların %48,1'i prekonsepsiyonel bakım tanımını doğru bilmiştir. Prekonsepsiyonel bakımı duyma ile prekonsepsiyonel bakımın tanımını doğru bilme arasında anlamlı ilişki saptanmış olup daha önce prekonsepsiyonel bakım kavramını duyanlar duymayanlara göre prekonsepsiyonel bakım tanımının sorulduğu soruya daha çok doğru cevap vermişlerdir(p<0,001). Prekonsepsiyonel bakımda ele alınan konulardan en çok doğru bilinenler sırasıyla beslenme-egzersiz-kilo yönetimi (%82,2), sigara-alkol-madde kullanımı (%77,9), aile öyküsü-genetik hastalıklar (%76,0), aile planlaması (%75,0), ilaç kullanımı (%71,6), kronik hastalıklar (%71,6), enfeksiyonlardır(%65,9). Katılımcıların %79,3'ü folik asit desteğine ideal başlama zamanının gebelik öncesi olduğunu bilmiştir. Sonuç: Çalışmanın sonuçlarına göre intern hekimlerin prekonsepsiyonel bakımı duyma ve eğitim almış olma oranları oldukça düşüktür. İntern hekimler olumsuz gebelik sonuçlarına neden olabilecek risk faktörlerinin genel olarak farkındadırlar fakat prekonsepsiyonel bakımın önemi, risk faktörlerine sadece gebelikte değil gebelik öncesi dönemde de önlem alınması gerektiği ve nasıl müdahale edilmesi gerektiği konusunda bilgi ve farkındalıklarının arttırılmasına ihtiyaçları vardır. Anahtar kelimeler: Prekonsepsiyonel bakım, intern hekim, gebelik öncesi dönem, tıp fakültesi

Bilgi düzeyiDoktorlarFarkındalık+3
Merve Kaplan
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genç yetişkinlerde boyun çevresi, viseral adipozite indeksi ve lipit birikim ürünü indeksinin prehipertansiyon ile ilişkisi

Amaç: Boyun çevresi, klasik antropometrik ölçümler olan bel çevresi, kalça çevresi ve bel-kalça oranından bağımsız olarak birçok kardiyovasküler, metabolik ve endokrin patolojilerle ilişkilendirilen yeni bir antropometrik ölçümdür. Dünyada örnekleri mevcut olsa da ülkemizde henüz bu yeni ölçümle ilgili çalışmalar kısıtlıdır. Viseral adipozite indeksi (VAİ), adipoz doku disfonksiyonuna işaret eden hem laboratuvar hem antropometrik ölçümleri bir arada kullanan bir formülasyondur. Lipit birikim ürünü indeksi (LAP), obeziteyi sadece ağırlık artışı olarak değerlendirmek yerine lipitlerin aşırı birikimi ile ilişkilendiren bel çevresi ve kan trigliserid düzeyi kullanılarak hesaplanan bir indekstir. Bu çalışmanın amacı boyun çevresi, viseral adipozite indeksi ve lipit birikim ürünü indeksinin prehipertansiyonla ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Bu araştırmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 18-45 yaş aralığında 528 hasta dâhil edildi. Çalışma kriterlerine uyan hastaların sosyodemografik verileri hastalara çalışmacı tarafından sorularak anket formuna kaydedildi. Hastaların boyun, bel ve kalça çevresi ölçümleri, sistolik ve diyastolik kan basıncı ölçümleri yapıldı ve kaydedildi. Açlık kan şekeri ve kan lipit profili değerleri hasta kayıtlarından bakılarak yazıldı. Elde edilen bulgular SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 20.0 programı kullanılarak analiz edildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Katılımcıların %56,6'sı (n=299) kadın, %32,7'si (n=173) 18-24 yaş arasında, %36,4'ü (n=192) 25-34 yaş arasında, %30,9'u (n=163) 35-45 yaş arasındaydı. Çalışmada katılımcılar tansiyon değerlerine göre incelendiğinde, %67,8'si normotansif (n=358), %17,2'si prehipertansif (n=91), %15'i hipertansif (n=79) olarak bulundu. Boyun çevresi ve sistolik kan basıncı erkeklerde (r=0,272 ve p<0,001) ve kadınlarda (r=258 ve p<0,001) pozitif ilişkiliydi. Normotansif bireylerde boyun çevresi ortalaması 36,7 cm iken, prehipertansiflerde 37,7 cm idi ve aralarında anlamlı fark vardı (p=0,034). VAİ ortalaması normotansiflerde 2,2 iken, prehipertansiflerde 2,3'tü ve aralarında anlamlı bir fark yoktu (p=0,06). LAP indeksi ortalaması normotansiflerde 43,2, prehipertansiflerde 53,6, hipertansiflerde 71,2 idi. Normotansif ve prehipertansif grup arasında anlamlı bir fark bulunmadı fakat hipertansif ve normotansif grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Sonuç: Sunulan çalışmada, VAİ ve LAP indeksi prehipertansiyon ile ilişkili bulunmazken, boyun çevresi yüksekliği prehipertansiyon ile ilişkiliydi. Bu çalışmanın sonucuna göre boyun çevresi prehipertansiyonu öngörmede yeni bir antropometrik ölçüm olarak kullanılabilir. Ayrıca boyun çevresi, VAİ ve LAP indeksi birbiri ile ilişkili üç parametre olarak dikkati çekmektedir. Anahtar kelimeler: Prehipertansiyon, Boyun Çevresi, Viseral Adipozite İndeksi, Lipit Birikim Ürünü İndeksi

BoyunGenç yetişkinlerHipertansiyon+1
Aysel Kurnaz
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği uzmanlarına başvuran diyabetes mellitus tanılı hastaların COVİD-19, influenza ve pnömokok aşısı ile ilgili farkındalıkları, aşılanma oranları ve etki eden faktörlerin incelenmesi

Diyabetes mellitus, pek çok komplikasyona yol açan, ülkemizde ve tüm dünyada sıklığı giderek artan kronik bir hastalıktır. Özellikle bağışıklık sistemi üzerine etkilerinden dolayı bazı enfeksiyonlar daha ciddi seyredebilmektedir. Diyabetes mellitus tanılı hastalarda enfeksiyon riskini azaltmak, enfeksiyonlara yatkınlık nedeni ile gelişebilecek hospitalizasyon, mortalite, morbidite ve sağlık harcamalarını azaltmak için aşılanma en önemli korunma yöntemidir. Bu çalışmada diyabet hastalarının COVID-19, İnfluenza, Pnömokok aşıları ile ilgili farkındalıklarını, bu aşılarla aşılanma oranlarını ve bu durumları etkileyen parametreleri belirlemek, aşı kararsızlığı olan ya da yaptırması gereken aşılar hakkında bilgisi olmayan diyabet hastalarına birinci basamak hekimleri olarak ulaşabilmek ve diyabet hastalarını aşılar hakkında bilgilendirmek amaçlanmıştır. Ekim 2021-Şubat 2022 tarihleri arasındaki 5 aylık dönemde Denizli il merkezinde bulunan aile hekimliği uzmanlarının bulunduğu 20 aile sağlığı merkezine başvuran 18 yaş ve üzeri, diyabetes mellitus tanılı ve araştırmaya katılmaya gönüllü 525 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik özelliklerinin yanı sıra diyabet ve ek hastalık bilgileri, aşı farkındalıklarını, aşılanma durumlarını ve bunlar üzerinde etkili olabilecek değişkenleri ölçen 28 sorudan oluşan bir anket uygulanmıştır. Analizlerimizde kategorik değişkenler için frekans ve yüzde değerleri hesaplanmıştır. Diyabet hastalığına ait değişkenler ile kategorik değişkenler arasındaki ilişki ise Ki-kare testi ile analiz edilmiştir. Tüm incelemelerde p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Diyabet hastalarının aşılanma oranları COVID-19, İnfluenza ve Pnömokok aşıları için sırasıyla %93,7, %48 ve %28 olarak bulunmuştur. Üç aşı için de aşı yaptırma nedeni olarak en çok diyabet hastaların kendini koruma isteği olarak görülmüştür. Aşı yaptırmaları gerekliliği hakkında bilgilendiren olmaması, katılımcılar tarafından aşılanmamaya en sık gerekçe olarak gösterilmiştir. COVID-19 aşısı ile aşılanma oranlarını arttıran faktörler; evli, ev hanımı veya emekli olmak olarak saptanmıştır. İnfluenza aşısı ile aşılanma oranlarını arttıran faktörler;65 yaşın altı, lise ve üstü eğitim seviyesi, ev hanımı veya emekli olmak, 10 yıldan uzun süredir diyabet hastalığı tanısı varlığı, ek kronik hastalığa sahip olmak (özellikle hipertansiyon), diyabete bağlı komplikasyon varlığı (nefropati hariç) olarak görülmüştür. Pnömokok ile aşılanma oranlarını arttıran faktörler;65 yaşın altı, lise ve üstü eğitim seviyesi, ev hanımı veya emekli olmak, 10 yıldan uzun süredir diyabet hastalığı tanısı varlığı, diyabete bağlı komplikasyon varlığı (nefropati hariç), ek kronik hastalık olarak hipertansiyon ve kronik akciğer hastalığına sahip olmak olarak bulunmuştur. Aşılar hakkında yapılan bilgilendirme sonrası aşı yaptırma oranları sırasıyla COVID-19 %66,3, İnfluenza %76,8, Pnömokok %73,3 bulunmuştur. Koruyucu hekimlik misyonu olan aile hekimleri, hastaların aşılanma oranlarını arttırmak için sorumluluk almalı ve hastaların aşılanma farkındalıklarını, aşı oranlarını arttırmak için bunları etkileyen faktörleri tespit edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Erişkin Bağışıklama, COVID-19 Aşısı, İnfluenza Aşısı, Pnömokok Aşısı, Aşı Farkındalığı, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiAşı tereddüdüAşılama+6
Burcu Alkan
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pamukkale Üniversitesi öğrencilerinde beslenme okuryazarlığı düzeyleri, etkileyen faktörler ve sağlıklı beslenme tutumu ile ilişkisi

Üniversite döneminde olumsuz beslenme davranışlarındaki artış mevcut dönem ve yaşamın ilerleyen yılları için risk oluşturmaktadır. Çalışmalar beslenme okuryazarlığının artması ile olumlu beslenme tutumlarında artış olduğunu ortaya koymuştur. Bu araştırma ile üniversite öğrencilerinde beslenme okuryazarlığı durumunu saptamak, etkileyen faktörleri ve sağlıklı beslenme tutumu ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Araştırmamıza Ekim 2022-Kasım 2022 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi merkez kampüsünde 18 farklı bölümde öğrenim gören 317 öğrenci dahil edilmiştir. Araştırmada kullanılan veriler oluşturulan anket soruları, ABOÖ ve SBİTÖ kullanılarak elde edilmiştir. Öğrencilerin beslenme okuryazarlığı puanı 70,85±9,69 bulunmuştur. Beslenme okuryazarlığının bölüm, beslenme eğitimi/bilgisi alma, egzersiz ve diyet yapma gibi değişkenlerden etkilendiği görülmüş olup, yaş, cinsiyet, anne-baba eğitim düzeyi, gelir gibi değişkenlerin toplam beslenme okuryazarlığı üzerinde etkisi olmadığı saptanmıştır. Öğrencilerin sağlıklı beslenmeye ilişkin toplam puanları ise 69,01±11,29 bulunmuştur. Beslenme okuryazarlığı ile sağlıklı beslenme tutumu arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Çalışmamızda öğrencilerin %47,6'sının beslenme okuryazarlığı puanının ortalamanın üzerinde olduğu ve %56,8'inin yüksek düzeyde sağlıklı beslenme tutumuna sahip olduğu saptanmıştır. Sağlıkla ilişkili bölümlerde öğrenim gören öğrencilerde, beslenme eğitimi/bilgisi alanlarda, düzenli egzersiz yapanlarda ve diyet uygulayanlarda beslenme okuryazarlığının daha yüksek olduğu görülmüştür. Ayrıca öğrencilerin beslenme okuryazarlığının artması sağlıklı beslenme tutumunu olumlu yönde etkilemektedir. Tüm öğrencilerin eğitim programlarına beslenme eğitimi dersleri eklenmesi, sağlıklı beslenme üzerine seminer ve konferanslar düzenlenmesi öğrencilerin beslenme okuryazarlığını dolayısıyla sağlıklı beslenme tutumlarını arttırabilir. Ayrıca erken yaşlarda davranış değişikliği oluşturmak için aile hekimlerinin verdiği ergenlere yönelik beslenme danışmanlığı önem kazanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Beslenme Okuryazarlığı, Sağlıklı Beslenme Tutumu, Üniversite Öğrencileri

Beslenme okuryazarlığıDenizliSağlıklı beslenme+2
Aylin Çiğdem
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Denizli il merkezindeki aile sağlığı merkezlerine başvuran yetişkinlere deri kanseri ve güneşten korunma ile ilgili verilen eğitimin bilgi düzeyi ve davranışlara etkisi

Deri kanseri en sık görülen kanserlerden biridir ve en önemli risk faktörü UVR maruziyetidir. İnsidansları tüm dünyada giderek artış gösteren deri kanserinden korunmada en önemli adım güneşten korunma önlemlerinin doğru bir şekilde uygulanmasıdır. Haziran-Ağustos 2022 tarihleri arasında Denizli il merkezinde belirlenen 5 ASM'ye başvuran 96 katılımcı ile yürütülen bu çalışma iki aşamadan oluşmaktadır. Kesitsel tipte olan ilk aşamada katılımcıların güneşten korunma davranışları sorgulanmış; bilgi düzeylerini tespit etmek için Deri Kanseri ve Güneş Bilgi Ölçeği kullanılmıştır. Müdahale çalışması olan ikinci aşamada; ilk testin ardından katılımcılara eğitim materyalleri kullanılarak aynı kişi tarafından yüz yüze verilen eğitimin hem kısa hem de uzun dönemde bilgi düzeyine ve davranışlara olan etkisi araştırılmıştır. DKGBÖ puan ortalamaları eğitimden önce 13,11±3,38; eğitimden hemen sonra 21,34±2,87; eğitimden 1 ay sonra ise 20,02±2,89 olarak saptanmıştır. Hem eğitimden önce hem de eğitimden sonra güneşten korunmak amacıyla en sık alınan önlem gölgede durmak; en az alınan önlem ise güneş kremi kullanmaktır. Verilen eğitimin ardından güneşi tehlike olarak görenlerin oranı %58,3'ten %99'a; koyu renkli ve uzun kıyafet tercih edenlerin oranı %57,3'ten %91,7'ye; benlerin değişimini takip etme oranı ise %57,3'ten %95,8'e yükselmiştir. Verilen eğitim katılımcıların bilgi düzeylerini; güneş kremi ve güneş gözlüğü kullanımı dışında tüm güneşten korunma davranışlarının sıklıklarını artırmada etkili olmuştur. Bireyler deri kanseri ve güneşten korunma konusunda bilgilendirilmeli, güneşten korunma önlemlerini almaları sağlanmalı, her bireye kendi kendine deri muayenesi öğretilmeli ve deri kanseri açısından gerekli taramalar yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Deri kanseri, Güneşten korunma, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiAile sağlığı merkeziDenizli+7
Melek Ergin
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Denizli il merkezinde aile sağlığı merkezine başvuran 50 yaş ve üzeri bireylerin osteoporoz konusunda bilgi, tutum ve farkındalıkları

Osteoporoz, düşük kemik kütlesi, kemik dokusunun mikromimarisinde bozulma ve bunun sonucunda kemik kırılganlığında ve kırılmaya yatkınlıkta artışla karakterize sistemik ve metabolik bir kemik hastalığı olarak tanımlanır ve dünyada beklenen yaşam süresinin artmasıyla birlikte önemi artan bir küresel sağlık sorunu haline gelmiştir. Günümüzde 200 milyondan fazla bireyin osteoporoza sahip olduğu tahmin edilmektedir. Temmuz-Kasım 2022 tarihleri arasında Denizli il merkezinde belirlenen 4 ASM'ye başvuran 50 yaş ve üzeri 403 katılımcı ile yürütülen bu çalışma kesitsel-tanımlayıcı bir çalışmadır. Katılımcılara literatür taraması sonucunda oluşturulan anket formu yüzyüze uygulanmıştır. Anketin 9 sorusu osteoporoz bilgi sorularından oluşmaktadır. Kadınların %22,1'inde, erkeklerin %3,3'ünde, postmenopozal kadınların %24,3'ünde osteoporoz tanısının olduğu, %87,8'inin osteoporozu duyduğu, kadınların osteoporozu daha çok duyduğu, katılımcıların osteoporoz konusunda ana bilgi kaynağının aile-arkadaşlar olduğu belirlenmiştir. Aile sağlığı merkezi bilgi kaynağı olarak 4. sırada yer almıştır. Yalnızca 1 katılımcı DEXA için aile hekimi tarafından yönlendirildiğini bildirmiştir. Katılımcıların osteoporoz bilgi puan ortalaması 5,78 ± 2 olarak hesaplanmıştır. Yaş arttıkça bilgi düzeyinin azaldığı, eğitim düzeyi arttıkça bilgi düzeyinin arttığı görülmüştür. Katılımcıların erken yaşlarda osteoporoz hakkında bilgilendirilmesi, osteoporoz yönetimi konusunda birinci basamağın ve aile hekimlerinin daha aktif rol alması önerilebilir.

Aile sağlığı merkeziBilgi düzeyiDenizli+5
Tuğba Aygündüz
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

0-14 yaş arası çocuğa sahip ebeveynlerin çocuklarda akılcı antibiyotik kullanımı ile ilgili bilgi ve tutumlarının araştırılması

Antibiyotik kullanımın en sık olduğu dönemlerden biri çocukluk dönemidir. Antibiyotiklerin bilinçsiz kullanılması toplumda dirençli bakterilerin hızla yaygınlaşmasına neden olan önemli bir halk sağlığı problemidir. Bu çalışmada Denizli il merkezindeki aile sağlığı merkezlerine başvuran 0-14 yaş arası çocuğa sahip ebeveynlerin çocuklarda akılcı antibiyotik kullanımı hakkında bilgi düzeylerinin saptanması ve tutumlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Tanımlayıcı tipteki bu araştırmanın evrenini Denizli il merkezinde yer alan aile sağlığı merkezlerine başvuran 0-14 yaş arası çocukların anne veya babaları oluşturmaktadır. Evreni temsil edecek örneklem büyüklüğü 323 olarak hesaplanmıştır. Veri toplama aracı olarak 42 soruluk anket formu kullanılmıştır. Çalışmamıza toplam 351 ebeveyn katılmış olup, ebeveynlerin %78,3'ü (n=275) hastanın annesi, %21,7'si (n=76) babasıdır. Çalışmaya dahil edilen çocukların yaş ortalaması 7,00 ± 3,46 yıldır. Araştırma grubunun %72,9'unun akılcı antibiyotik kullanımı hakkında bilgi aldığı bulunmuştur. Bilgi alanların en sık bilgi edindiği kaynak sağlık personelidir. Çalışmaya dahil edilen çocukların son bir yılda en fazla antibiyotik kullandığı hastalık %70,4 ile üst solunum yolu enfeksiyonudur. Çalışmamıza katılan ebeveynlerin %13,1'i her ateşli hastalıkta antibiyotik gerektiğini, %28,2'si antibiyotiklerin soğuk algınlığı, grip, nezle gibi hastalıkları tedavi ettiğini düşünmektedir. Ebeveynlerin eğitim düzeyi, annelerin mesleği, gelir durumu ve ebeveynlerin cinsiyeti ile soğuk algınlığında antibiyotik gerektiğini düşünme durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Antibiyotik direncini bilen, prospektüs okuyan, reçetesiz antibiyotik kullanmayan, evde yedek antibiyotik bulundurmayan, doktordan antibiyotik talep etmeyen ebeveynlerin antibiyotiği doktorun belirttiği süre kadar kullanma oranı daha yüksektir ve bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Reçetesiz antibiyotik kullanma ile anne eğitim düzeyi, yedek antibiyotik bulundurma, doktordan antibiyotik talebi, soğuk algınlığında antibiyotik gerektiğini düşünme, her ateşli hastalıkta antibiyotik gerektiğini düşünme durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Katılımcıların %30,8'i çocuğu hastalandığında doktordan antibiyotik yazmasını talep etmektedir. Eğitim durumu daha yüksek olan ebeveynlerin, gelir durumu daha yüksek olanların, il merkezinde yaşayanların, aile tipi çekirdek aile olanların, antibiyotik direnci ve yan etkilerini bilen ebeveynlerin doktordan antibiyotik talebi daha az olduğu bulunmuştur. Akılcı antibiyotik kullanım bilincini oluşturmak için ebeveynlere antibiyotikler hakkında uygun doz, yeterli süre, yan etkiler, direnç kavramı ve mutlaka hekim reçetesi ile antibiyotik kullanılması ile ilgili bilgilendirme yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: akılcı antibiyotik, çocuk, direnç

Akılcı ilaç kullanımıAntibiyotiklerAntienfektif ajanlar+5
Şeyma Sabancı
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği araştırma görevlilerinin alkol ve madde kullanım bozuklukları konusunda bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Alkol ve madde kullanım bozuklukları ülkemiz gibi gelişmekte olan toplumları daha çok etkilemekle birlikte tüm dünyada önemli bir toplum sağlığı problemidir. Birinci basamakta riskli kullanıcıların belirlenmesi ve yapılacak kısa müdahalelerle bağımlılık büyük oranlarda engellenebilmektedir. Bu araştırma Ankara İl Merkezinde bulunan eğitim ve araştırma hastanelerinde görev alan aile hekimliği araştırma görevlilerinin alkol ve madde kullanım bozuklukları konusunda bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde görev yapan 144 Aile Hekimliği Araştırma Görevlisi dâhil edilmiştir. Hekimlere alkol ve madde kullanım bozuklukları ile ilgili bilgi düzeyi ve tutumlarını değerlendirmek üzere 37 soruluk bir anket uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS for Windows 20,0 Programı kullanılarak analiz edilmiştir. Niteliksel verilerde gruplar arası farklılıklar incelenirken Student T, One Way Anova, Mann Withney-U, Spearman korelasyon analiz, Pearson korelasyon analizi, Kruskal -Wallis testleri kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Araştırmamıza toplam 144 hekim katılmış olup, %38,9'sı (n=56) erkek, %61,1'i (n=88) kadındır. Araştırmamıza katılan hekimlerin %91,7'si (n=132) Aile Hekimliği Asistanı olmadan önce başka bir kurumda görev yapmış; %8,3'i (n=12) ise Aile Hekimliği Asistanı olmadan önce başka bir kurumda görev yapmamıştır. Araştırmamıza katılan Aile Hekimliği araştırma görevlilerinin %28,4'ü (n=41) günlük ortalama 21-40 hasta, %25,6'sı (n=37) günlük ortalama 41-60 hasta, %27,7'si (n=40) günlük ortalama 61-80 hasta baktıklarını ifade etmişlerdir. Araştırma anketimizi cevaplayan hekimlerin %12'si (n=17) daha önce bağımlılık merkezinde çalıştığını belirtmiştir. Araştırmamıza katılan hekimler alkol ve madde kullanım bozukluğu hastaları ile günlük pratiklerinde karşılaşma sıklıklarını %45,8'i (n=66) yılda 3-4 kez, %30,6'sı (n=44) ayda 3-4 kez olarak belirtmişlerdir. Hekimlerin %49'u (n=70) hastalarına günlük pratiklerinde muayene sırasında sigara kullanımlarını sıklıkla sorguladıklarını belirtirken bu oran alkol kullanımı için %26 (n=38), madde kullanımı için %17'dir (n=24). Araştırma anketimizin hekimlerin bilgi düzeyini ölçmeye yönelik olarak sorulan "ICD-10 tanı kriterlerine göre alkol ve madde kullanım bozukluğu tanıları koyabiliyor musunuz?" sorusuna %25'i (n=36) Evet, %75'i (n=108) Hayır cevabı vermiştir. Anketimize katılan 144 hekimin bilgi düzeyi sorularına verdiği doğru cevapların ortanca değeri 100 (yüz) üzerinden 50,00 (Min:6,25 Maks:81,25) olarak bulunmuştur. Çalışmamızda hekimlerin alkol ve madde kullanım bozuklukları ile ilgili bilgi düzeylerinin yaş gruplarına göre değerlendirilmiş olup, yaş grupları arasındaki alkol ve madde kullanım bozuklukları ile ilgili bilgi düzeyi farkı istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,04). 31-35 yaş aralığındaki hekimlerin 36-40 yaş aralığındaki hekimlere kıyasla alkol ve madde kullanım bozuklukları ile ilgili bilgi düzeyi açısından daha geride olduğu görülmüştür. Çalışmamızda bağımlılık merkezinde çalışmış olan hekimlerin, alkol ve madde kullanım bozuklukları açısından bağımlılık merkezinde çalışmayan hekimlerden daha bilgili olduğu görülmüştür. Sonuç: Aile hekimlerinin alkol ve madde bağımlılığı konusunda aktif rol alabilmeleri için öncelikle bu konuda bilgi donanımları yeterli düzeyde olmalıdır. Bunun sağlanabilmesi için Tıp Fakültesi müfredatında yeterli oranda, beceriye dayalı ve kapsamlı olarak alkol ve madde bağımlılığı üzerine eğitimler yer almalıdır. Bu eğitimler mezuniyet sonrası ve hizmet içi eğitimlerle desteklenerek sürekli hale getirilmelidir. Herhangi bir sebeple başvuruda alkol ve madde kullanım bozukluğu olan hastalar başvuru anında tespit edilmeli, riskli içicilik düzeyi belirlenmeli, ilgili organik bir patoloji tespit edildiyse tedavisi düzenlenmeli ya da ilgili bölümlere konsülte edilerek tedavisi düzenlenmelidir. Madde kullan yaklaşık her dört kişiden üçünün madde kullanımına yirmi yaş altında başladığı gösterilmiştir. Aile hekiminin madde kullanımı için risk kabul edilen ergenlik dönemindeki nüfusunu tanıması ve erken dönemde oluşabilecek değişiklikleri fark etmesi önem taşır. Aile hekimleri alkol ve madde bağımlılığı konusunda kendi nüfuslarına yönelik koruyucu hizmet sunabilecek bilgi ve beceriye sahip olmalıdırlar. Madde kullanımına yönelik anamnezi alıp tarama sorularını bilmeli, bağımlı hasta ve yakınları ile iletişim kurabilmeli, hastayı tedaviye yönlendirmeli ve takibini yapabilmelidir. , Anahtar Kelimeler: Alkol, Madde, Bağımlılık, Aile Hekimliği, Anket çalışması

Aile hekimliğiAlkolizmAnketler+4
Uysan Öztürk
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip-2 diyabetes mellitus' da kronik hastalık bakımı ve ilaç uyumunun değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Diyabet bilinen en eski kronik hastalıklardan olup, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde başlıca morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Bu artan morbidite ve mortalite düşünüldüğünde, birinci basamak sağlık sunumunda kronik hastalık bakımının önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Bu nedenle, birinci basamakta kronik hastalıkların yönetimi için çeşitli modeller geliştirilmiştir. Özellikle birinci basamak sağlık hizmetleri için önerilen Kronik Bakım Modeli'nde, verilen sağlık hizmetinin hasta perspektifinden de değerlendirilmesi önemli bir yer tutmaktadır. Kronik hastalıkların uzun süreli tedavisinde yetersiz ilaç uyumu, dünya çapında çok büyük ve artmakta olan bir sorundur. Yetersiz ilaç uyumu, ilaçların sağlayabileceği faydanın elde edilememesinin en sık nedenidir. Biz bu çalışmada önemli kronik hastalıklardan biri olan Tip-2 Diyabetes Mellitus'lu hastalarda kronik hastalık bakımı ve ilaç uyumunu hasta perspektifinden değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine Ekim 2015 ile Kasım 2015 tarihleri arasında başvuran ve en az 6 aydır tip 2 diyabet tanısı ile medikal tedavi almakta olan 150 hasta dâhil edilmiştir. Dâhil edilen hastalara; sosyodemografik özellikler ile diyabet hastalığı ve ilaç kullanım durumu hakkında hazırlanan bir anket formu, Kronik Hastalık Bakımını Değerlendirme Ölçeği(Türkçe PACIC) ve Morisky-8 Maddeli İlaca Uyum Anketi uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS 20 paket programı ile analiz edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde student t testi, Ki kare testi, One Way Anova testi, Mann Withney-U testi, Pearson korelasyon analiz testi, Spearman korelasyon analiz testi kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alınmıştır. Bulgular: Çalışma gruplarımızdaki bireylerin sosyodemografik özelliklerine bakıldığında %56'sı kadın, %44'ü erkekti. Hastaların yaş ortalaması 57,27±11,5, hastaların %78'i evli, %37,3'ü gelir getiren bir işte çalışmıyordu. Hastaların ortalama diyabet süreleri 8,9±7,7 yıldı. Hastaların %42,7'si üç ayda bir, %33,3'ü altı ayda bir diyabet kontrol muayenelerine gidiyordu. Hastaların %52,7'si diyabet ile ilgili herhangi bir sağlık personelinden eğitim almamıştı. PACIC toplam skor ortalaması 2,91±1'di. Benzer çalışmaların çoğunda olduğu gibi en yüksek puana karar verme desteği alt boyutunda(3,09±1,2), en düşük puan ise izlem/koordinasyon alt boyutunda(2,74±1) ulaşıldı. MMAS-8 skor ortalaması 5,53±2,1 idi. Hastalar tek tek incelendiğinde hastaların %24'ünün ilaç uyumunun yüksek, %31,3'ünün ilaç uyumunun orta, %44,7'sinin ilaç uyumunun düşük olduğu sonucuna ulaşıldı. Hastaların günlük insülin kullanım sıklığı arttıkça ilaç uyumu azalmaktaydı. Hastaların PACIC toplam skorları ve MMAS-8 skorları arasında ilişki saptanmadı. Sonuç: Kronik hastalık bakımı ve ilaç uyumunu değerlendirmek için kullandığımız araçların(PACIC, MMAS-8) sonuçlarına bakıldığında; kronik hastalık bakımının ve ilaç uyumunun yeterli düzeylerde olmadığı, hem hastaların hem de sağlık personellerinin bu konuya daha fazla önem vermesi gerektiğini düşünmekteyiz. Diyabetik hastalarda kronik hastalık bakımı ve ilaç uyumunun değerlendirilmesi önemli ve daha önce çalışılmamış bir konudur ve durumun önemini ortaya koyabilmek için daha çok çalışmaya ihtiyaç olduğu açık olarak görülmektedir. Anahtar kelimeler: Type 2 Diyabetes Mellitus, Kronik Bakım Modeli, İlaç Uyumu, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiDiabetes mellitus-tip 2Hasta bakımı+3
Berkay Ölmez
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniği' nde gestasyonel diyabet taraması için yapılan 50 gram oral glukoz tolerans testi sonuçlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Gebelik sırasında hormonal değişimlere bağlı olarak insulin rezistansı riski artar. Kompenzasyon mekanizmaları yetersiz kaldığında annede gestasyonel diyabet oluşması kaçınılmazdır. GDM anne ve bebek için hem gebelikte, hem doğum sırasında, hem de hayatlarının ilerleyen dönemlerinde birçok riski beraberinde getirir. Bu sebeple gebelikte GDM taramasının yapılması ve gerekli önlemlerin zamanında alınması büyük önem arz etmektedir. Tanısı konduğunda komplikasyonlarının önlenebileceği bir bozukluk olan GDM ile ilgili bu çalışmadaki amacımız öncelikle gestasyonel diyabet sıklığını belirlemek, GDM tarama testi sonuçlarını değerlendirmek, OGTT bozukluğunun yaş, parite ve vücut kütle indeksi (VKİ) ile ilişkisini incelemektir. Materyal ve Method: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniğine 01 Temmuz 2014 ile 28 Ekim 2014 tarihleri arasında başvurmuş ve 50 gr OGTT yaptırmış olan 332 hasta dahil edildi. Hastaların dosya kayıtları bilgisayar ortamında retrospektif olarak tarandı ve demografik bilgileri, OGTT sonuçları, gebelik öyküleri kayıt edildi. Elde edilen veriler SPSS for Windows 20.0 programı ile analiz edildi. Verilerin karşılaştırılmasında Ki kare, Kolmogorov-Smirnov/Shapiro-Wilk testleri, Student t testi, One Way Anova testi, Mann Withney-U testi, Kruskal-Wallis, Pearson korelasyon analizi ve Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. Sonuçlar yorumlanırken istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Çalışmamız Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 11/03/2015 tarih ve 86 sayılı kararı ile etik ve bilimsel açıdan uygun bulundu. Bulgular: Çalışma populasyonumuzda GDM sıklığı %5,4, IGT sıklığı %4,2 bulundu. Hastalarımızın yaş ortalaması 27,6±5,2 idi. Tarama testinin bozukluğu ile yaş grupları arasındaki ilişki incelendiğinde 30 yaş üzerindeki grupta 25 yaş altındakilere göre 50 gr OGTT bozukluğu anlamlı olarak yüksekti (p=0,001). VKİ ortalamaları 27,1±4,5 olan hastalarımızda, VKİ açısından tanı grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Annelerin gebelik öyküleri açısından tanı grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Bebeklerin doğum ağırlıkları incelendiğinde bebek doğum ağırlığı ortalaması 3322,5±479,5 gramdı. Bebeklerin %6,9'unda makrozomi saptandı. Makrozomik bebeklerin hiçbirisinin annesine GDM tanısı konmamıştı. Tanı grupları arasında bebek doğum ağırlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,15). Doğum şekli ve bebek cinsiyeti açısından da tanı grupları arasında anlamlı fark bulunamadı (p=0,51 ve p=0,76). Sonuç: Olumsuz birçok sonucu bilinen GDM açısından risk değerlendirmesi gebeyle karşılaşılan ilk zamanda yapılmalı, mevcut risk durumuna göre tetkik ve takip süreci planlanmalıdır. 50 gr glukozla yapılan tarama testi basit ve uygulanabilir olduğundan birinci basamakta yapılması sağlanmalı; gebeler bu testin yapılması için hastane başvurusuna mecbur bırakılmamalıdır. Gebeye beslenme, egzersiz, kilo kontrolü ile ilgili gerekli danışmanlıklar verilmeli, gerektiği zaman uzman görüşü alınmalıdır. Çalışmamız verilerine göre anne kan grubu ve bebeğin cinsiyetinin glukoz metabolizma bozukluğuna etki edebileceği ile ilgili istatistiksel olarak anlamlı bulunamayan farklar göze çarpmıştır. Bu faktörlerin anlamlandırılabilmesi için daha geniş populasyonlu çalışmalar planlanması gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Gestasyonel diyabetes mellitus, 50 gr OGTT, takip

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusGlükoz tolerans testi+3
Gamze Bakırcı
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde sigara bağımlığının anksiyete ve depresyon ile ilişkisi

ÖZET Giriş ve Amaç: Sigara tüm dünyada bilinen ve ispatlanmış en önemli sağlık sorunlarından biridir. Sigaranın yol açtığı organik sağlık sorunları yanı sıra psikiyatrik olarak da bir çok hastalığa ön ayak olmaktadır. Gençlik dönemindeki hayatın akışındaki değişiklikler ve beraberinde getirdiği bir çok stres faktörü ile birlikte sigara kullanmaya yönelim artabilmektedir Bu çalışmamızda Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde sigara bağımlılık düzeyinin anksiyete ve depresyon ile ilişkisini inceledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesinde okuyan 375 öğrenci dahil edilmiştir. Öğrencilerin sosyodemografik bilgileri, sigara kullanım durumları sorgulanmış sigara kullananlara FNBT, ve sigara kullanan kullanmayan tüm öğrencilere HADS uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS for Windows 20,0 Programı kullanılarak analiz edilmiştir. Niteliksel verilerde gruplar arası farklılıklar incelenirken Student T, One Way Anova, Mann Withney-U, Spearman korelasyon analiz, Pearson korelasyon analizi, Kruskal -Wallis testleri kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplam 375 öğrenci katılmış ve katılımcıların %12'si sigara kullanmakta idi. Araştırmamızda uyguladığımız ölçekten sigara kullananlar 45 öğrenci için fagerström bağımlılık ölçeği aldıkları ortalama puan 3.07±2.37 olarak bulundu. Bu skor düşük düzey nikotin bağımlılığını göstermektedir. Sigara kullanımını etkileyen faktörleri irdelediğimizde ekonomik gelir yaşadığı ortamın sigara kullanım düzeyini etkilemediğini bulduk. Araştırmaya katılan erkek öğrencilerin anksiyete skorları ortalaması 7.46 ± 3.33 depresyon skoru 7.14 ± 2.45 Araştırmadaki kız öğrencilerin anksiyete puanları ortalaması 7.92±3.37 depresyon puanları ortalaması 7.13±2.62. Araştırmaya katılan öğrencilerin sigara kullananların anksiyete skoru ortalaması 8.96 ± 4.2 sigara kullanmayanların ise anksiyete skoru 7.55 ± 3.1 olup anksiyete puanı acısından istatiksel olarak anlamlı fark vardır. (p=0.03). Araştırmamıza katılan öğrencilerin sınıflarına göre anksiyete bakımından 2. Sınıflar ile 3. Sınıflar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.025). 2. Sınıflar diğer sınıflara göre anksiyete açısından daha yüksek puanı (ortalama 9.06)almışlardı. Diğer sınıflar arasında anksiyete acısından istatiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir. Depresyon açısından istatiksel olarak anlamlı fark 1.ve 2. Sınıflar arasında gözlenmiştir.(p=0.048) Sonuç: Çalışmamızın sonucu olarak sigaranın anksiyete gibi cok önemli psikiyatrik sorunlara ön ayak olduğu, tıp fakültesinde okuyan öğrencilerin psikososyal stresler nedeni ile olduğunu düşündüğümüz kaygılarının arttığı ve depresyon skorlarının yüksek olduğu gözlenmiştir. sigara kullanımı sonucu oluşan organik patolojiler ile ilgili kanıta dayalı bir çok çalışma bulunmaktadır. Sigara kullanımı ile ilişkili olarak psikiyatrik hastalıkların oluşması ya da hastalıkların seyrinin ağırlaşması ile ilgili olarak yeteri kadar çalışma yoktur. Çalışmamız kesitsel bir çalışma olduğu için aldığımız sonuçlar tüm tıp fakülteleri öğrencileri için genellenemez. Üniversite öğrenim hayatının psikososyal stresleri artırdığı düşüncesini değerlendirmek için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: sigara , bağımlılık, anksiyete, depresyon, tıp fakültesi

AnksiyeteBağımlılıkDepresyon+5
Muhammed Atmaca
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin akıllı telefon bağımlılık düzeylerinin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Teknolojinin gelişmesi ile akıllı telefon kullanımı her geçen gün artmakta, üretilen yeni uygulamalarla hayatın her alanına girmekte ve insanları kendine bağımlı hale getirmektedir. Bağımlılığın tanısını koyabilmek ve insanların tedavilerini yapılabilmek için çalışmalar devam etmektedir. Mevcut ölçeklerle sadece bağımlılık düzeyi belirlenebilmekte; tanı konamamaktadır. Bu araştırma Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin akıllı telefon bağımlılık düzeyi ile sosyodemografik veriler, internet ve sosyal paylaşım sitesi kullanımı ve diğer bağımlılık yapıcı maddeler arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2015-2016 eğitim yılında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenim gören 366 öğrenci dahil edilmiştir. Öğrencilerin sosyodemografik özelliklerini sorgulayan bilgi formu ve Kwon M ve arkadaşları tarafından geliştirilen, 2014 yılında Demirci K ve arkadaşları tarafından Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışmaları yapılan akıllı telefon bağımlılık ölçeğini içeren anket uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS for Windows 20,0 Programı kullanılarak analiz edilmiştir. Niteliksel verilerde gruplar arası farklılıklar incelenirken Ki kare, Student T, One Way Anova, Mann Withney-U, Spearman korelasyon analiz, Pearson korelasyon analizi, Kruskal -Wallis testleri kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplamda 366 akıllı telefon kullanan öğrenci katılmıştır. Örneklem grubu 207 kız(%56,6), 159 erkek (%43,4) öğrenciden oluşmaktaydı. Akıllı telefon bağımlılığı ölçeği düzeyleri tüm öğrenciler, kız öğrenciler ve erkek öğrenciler için sırasıyla 80,96; 81,55 ve 80,18 idi. Kız öğrencilerin bağımlılık düzeyi sayısal olarak yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,57). Yaş ile bağımlılık skoru arasında negatif korelasyon mevcuttu; fakat, bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi (Pearson korelasyon, P=0,529 r=-0,03).Cep telefonu kullanım amacı bakımından internette sörf yapmayı (p< 0,01), sosyal paylaşım sitesi kullanmayı (p= 0,01) ve fotoğraf çekmeyi (p=0,03) tercih edenlerin bağımlılık düzeyi istatistiksel olarak anlamlı şekilde ortalamanın üzerindeydi(anlamlılık düzeyleri sırasıyla <0,01;0,01 ve 0,03 idi). Sosyal paylaşım sitelerinden Twitter kullananların akıllı telefon bağımlılık düzeyleri sık kullanılan diğer iki siteden istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p=0,01). Sigara ve alkol kullanımı ile akıllı telefon bağımlılık düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p= 0,407,p=0,559). İşletim sistemi olarak Windowsphone kullanan öğrencilerin bağımlılık düzeyi 64,19 idi; bu değer, istatistiksel olarak anlamlı şekilde ortalamanın altındaydı (p=0,003). Öğrencilerin ilk cep telefonu sahibi olma yaşı ile akıllı telefon bağımlılık düzeyi arasında düşük derecede negatif korelasyon olup anlamlı bir ilişki saptanamamıştı (r=-0,001, p=0,98). Sonuç: Mevcut akıllı telefon bağımlılığı ölçekleri ile tespit edilen değerler ülkelerin kullanım oranları ile değişiklik göstermektedir. Bu çalışma örneklemimiz için akıllı telefon bağımlılığı düzeylerini göstermiştir; ancak, bağımlılık tanısı koyabilmek için ölçeğin belirli bir kesim noktası olması gerekir. Geniş katılımlı çalışmalarla bu ölçeklerin geliştirilmesi gerekmektedir. Akıllı telefon üzerinden internette sörf yapma ve sosyal ağ kullanımı konusunda anlamlı sonuçlar çıkması, akıllı telefon bağımlılığının internet bağımlılığı ile birlikte değerlendirebileceğini göstermektedir. Elde edilen sonuçlarla beraber aile hekimleri, diğer sağlık çalışanları, sosyal ağ ve internet kuruluşları, GSM şirketleri, sivil toplum örgütleri ve gönüllü katılımcıların beraber çalışması ile insanların kurulan sanal ortamlardan çıkarak yüz yüze ilişkiler kurması sağlanarak bağımlılık mücadelesi yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akıllı telefon, Bağımlılık, Cep telefonu, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiBağımlılıkCep telefonu+3
Muhammed Harun Ünal
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2014 yılında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerinde insülin direnci olan hastalar ile sağlıklı bireylerin D vitamini düzeyinin karşılaştırılması

Tüm dünyada D vitamini eksikliği yaygın bir sağlık problemidir (1).İnsülin direnci, insülin yapım yeri olan pankreasın β- hücrelerinden salınmasından, hedef hücrelerde etkilerini oluşturuncaya kadar olan herhangi bir aşamada ortaya çıkabilecek etki azalması olarak tanımlanabilir (6). D vitamininin, insülin direncinin yol açtığı hastalıkları önlediği, eksikliğinin ise hastalıkların ortaya çıkmasını kolaylaştırdığı ileri sürülmektedir. Polikliniklerimizde çok sayıda D vitamini eksikliği ve insülin direnci olan hasta takip edilmektedir. Bu çalışmada retrospektif olarak dosya kayıtları incelenerek insülin direnci olan hastaların demografik özellikleri, ek hastalıkları, D vitamini düzeyleri ve sağlıklı bireyler ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Poliklinikleri'ne (Çukurambar Semt Polikliniği, İçişleri Bakanlığı Semt Polikliniği, TEDAŞ Semt Polikliniği, Danıştay Semt Polikliniği)01.01.2014 ile 01.01.2015 tarihleri arasında başvuran insülin direnci olan hastalar ile sağlıklı bireyler dahil edildi.34743 hastadan serum D vitamini düzeyi bakılan 6182 hasta dosya kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesine dayanan kesitsel ve gözlemsel bir çalışmadır. Kayıtlar değerlendirilirken hastalardan 18 yaş altı, hipotiroidi, diabetes mellitus, esansiyel (primer) hipertansiyon, kronik iskemik kalp hastalığı, hiperlipidemi, kronik karaciğer hastalıkları tanıları olan hastalar çalışmadan çıkarılmıştır.Dosya kayıtlarında plazma açlık insülin ve plazma açlık glukoz düzeyi de mevcut 669 çalışmaya dâhil edilmiştir. Tüm hastaların insülin direnci HOMA yöntemi kullanılarak hesaplanmıştır. Polikliniğimizde D vitamini seviyesi çalışılan 6182 kişiden 1254 kişi ilkbahar mevsiminde değerlendirilmiş, bunların % 25.1 şiddetli eksik, % 50.5 eksik, % 14.8 yetersiz, % 9.6 normal saptanmıştır. Çalışmamızda değerlendirilen 669 hastadan 56' sının serum D vitamini seviyesi (%8.4) normal(≥ 30 ng/ml) olarak bulunmuştur.418' inde (% 62.5) insülin direnci saptanmazken, 251 hastada insülin direnci saptanmıştır. 2014 yılında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Poliklinikleri'nde insülin direnci olan hastalar ile sağlıklı bireylerin D vitamini düzeylerinin karşılaştırıldığı çalışmamızda D vitamini düzeyi ile insülin direnci arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p 0.533). Ülkemizde birçok sebeple bireyler güneş ışınlarından yeteri kadar faydalanamamaktadır. Bu sebeple D vitamini eksikliği sık görülmektedir ve bu kişilere D vitamini destek tedavisi başlanmalıdır. Anahtar kelimeler: D vitamini eksikliği, İnsülin direnci, Aile hekimliği

Aile hekimliğiVitamin DVitamin D eksikliği+1
Derya Kaya Babırhan
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimlerinin ve çocuk sağlığı ve hastalıkları hekimlerinin, çocuklarda akran zorbalığı hakkındaki bilgi düzeylerinin araştırılması

Giriş ve amaç: Çocukların akran ilişkileri,sosyal tutumlarında, davranışlarında ve sosyal bir birey olarak topluma kazandırılmalarında en önemli rolü üstlenmektedir. Akran zorbalığı yeni karşılaşılan bir sorun olmamakla birlikte, akademisyenlerce dünyada 1970'lerde, ülkemizde ise ancak otuz yıllık bir gecikme ile 2000'li yıllarda incelenmeye başlanmıştır. Dünyanın her ülkesinde bu sorunla karşılaşılmakta olduğu için son yıllarda akran zorbalığı ile ilgili yapılan çalışmaların sayısı giderek artmaktadır. Bu çalışma aile hekimlerinin ve çocuk hekimlerinin akran zorbalığı konusundaki bilgi düzeylerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metot Çalışmaya Ankara ili genelinde rastgele seçilen aile sağlığı merkezlerinde ve aile hekimliği kliniklerinde çalışan aile hekimleri, özel veya devlet hastanesinde çalışan çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanları, çocuk sağlığı ve hastalıkları eğitimi veren kliniklerde çalışan çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanları ve asistanları olarak görev yapan 231 hekim dahil edildi. Çalışmamızdan elde edilen Veriler IBM SPSS Statistics 22 programına aktarılarak analizler tamamlanmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken, normal dağılım analizi için KolmogorovSmirnov testi kullanıldı ve normal dağılmayan veriler ortanca (min-maks) ile gösterildi. Veriler içersindeki sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler, kategorik değişkenler için ise frekans dağılımları verilmiştir. İki bağımsız grup arasında fark olup olmadığına Bağımsız Örneklem t testi ile bakılmıştır. İki kategorik grup arasındaki ilişkiye Ki-Kare testi, iki sayısal değişken arasındaki ilişkiye ise Pearson korelasyon yöntemi ile bakılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 231 hekimin yaş ortanca değeri 32 iken meslek yılı ortancası ise 7'dir. Çalışmaya katılan hekimlerin %41,10'u erkek iken %58,90'ı ise kadındır. Hekimlerin %47,19'u Çocuk Hekimi iken %52,81'i ise Aile Hekimi'dir. Çalışmaya katılan hekimler tarafından %66.7 ile erkeklerin kızlardan daha fazla akran zorbalığına maruz kaldıkları düşünülmüştür. Çocuk Hekimleri'nin %94,50'si "fiziksel zorbalık" seçeneğine katılmakta iken %96,33'ü "sözel zorbalık" seçeneğine, %53,21'i "toplumsal manipülasyon" seçen kta iken %40,37'si "okul bahçesi" seçeneğine, %48,62'si "sınıf" seçeneğine, %10,09'u "okul kantini" seçeneğine ve %25,69'u ise "okul tuvaleti" seçeneğine katılmıştır. Akran zorbalığının tanımı sorusuna Çocuk Hekimleri'nin %76,15'i "yaşlar eşit" seçeneğine katılmakta iken %32,11'i "güçler orantılı" seçeneğine, %54,13'ü "süreklilik gerektirir" seçeneğine, %34,86'sı "bir amacı vardır" seçeneğine ve %58,72'si ise "tepkiseldir" seçeneğine katılmıştır. Sonuç: Akran zorbalığı ile ilgili yurt içinde ve yurt dışında pek çok çalışmaya ulaşılabilmekte fakat hekimlerin bilgi düzeyi ve farkındalığını gösteren çalışmalara rastlanılmamaktadır. Ülkemizde "akran zorbalığı" alanında hekimlerin bilinçlenmesi ve bu konuyla ilgili çocukların yaş, cinsiyet, sosyoekonomik düzey, okulların disiplin yöntemleri ve uygulamaları gibi geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır, çocukların akran zorbalığı sonucunda ilk ergenlik yıllarında model alınan kişilik özellikleri ergenlerin davranışları açısından belirleyicidir. Anahtar kelimeler: Aile Hekimliği, Akran zorbalığı, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

Aile hekimliğiAkranAkran zorbalığı+7
Esra Yurdakul
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Araştırma görevlilerinin (branş) akılcı ilaç kullanımı konusunda bilgi tutum ve davranışları

Giriş ve Amaç: Günümüzde ilaç kullanımı, sağlık hizmetleri açısından olmazsa olmaz bir konumdadır. Akılcı ilaç kullanımı, ilaçların hem bireysel hem de toplumsal düzeyde hastalıkların önlemesindeki rolünden dolayı ayrı bir öneme sahiptir. Akılcı olmayan ilaç kullanımı ise ülkemizdeki sağlık harcamalarında ciddi bir paya sahiptir. Bu çalışma Ankara İl Merkezinde bulunan eğitim ve araştırma hastanelerinde eğitim almakta olan aile hekimliği branşı dışındaki araştırma görevlilerinin akılcı ilaç kullanımı konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ankara ilinde bulunan eğitim ve araştırma hastanelerinde eğitim almakta olan aile hekimliği branşı dışında görev yapan 180 Araştırma Görevlisi dahil edilmiştir. Hekimlere akılcı ilaç kullanımı ile bilgi düzeyi ve tutumlarını değerlendirmek üzere 27 soruluk bir anket uygulanmıştır. Çalışmamızdan elde edilen Veriler IBM SPSS Statistics 23 programına aktarılarak analiz edilmiştir. Çalışma verileri değerlendirilirken kategorik değişkenler için dağılımlar (Sayı, %) verilmiştir. İki kategorik değişken arasında ilişki olup olmadığına Ki Kare Testi ile bakılmıştır. Ki kare testi için gruplarda yeterli sayılara ulaşılamadığı durumlarda grup birleştirmeleri yapılmış ve test tekrar uygulanmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 180 hekimin %56,1'i (n=101) kadın, %43,9'u (n=79) erkektir. Hekimlerin%51,7'si (n=93) 26-30 yaş grubunda yer almaktadır. Çalışmaya katılan hekimlerin %63,3'ü (n=114) dahili branşlarda çalışmakta iken %36,7'si (n=66) ise cerrahi branşlarda çalışmaktadır. İlaç reçete ederken hekimlerin %65,6'sı (n=118) hastalara hastalığın tedaviye cevabının nasıl ve ne şekilde olabileceğini anlatmaktadır. Hekimlerin %41,7'si (n=75) ise hiçbir zaman hastalarını muayene etmeden reçete yazmamaktadır. Hekimlerin ilaçlar konusundaki bilgi düzeylerini ölçen şıklar arasında kendilerini çok yeterli buldukları şıklar ilaç endikasyonları %18,9 (n=31) ve ilaçların günlük dozları (n=30) %18, 3 iken, hiç yeterli bulmadıkları şık ise ilaçların fiyatları %10,4 (n=17) şeklindedir. Hekimlerin en sık yazdığı 3 ilaç grubu; %35,3 ile antibiyotik, %18,7'ile analjezik ve %12,8 ile PPI'dır. Hekimler %83,1'i (n=147) ilacın etkinliğini en önemli kriter olarak düşünmekte iken %20,2'si (n=35) ilacın fiyatını en önemli kriter olarak düşünmektedir. Hekimlerin %2,2'si (n=4) akılcı ilaç kullanımında çok yeterli olduğunu düşünmekte iken %35,8'i (n=64) yeterli olduğunu düşünmekte, %54,2'si (n=97) orta yeterlilikte olduğunu düşünmekte ve %7,8'i (n=14) ise akılcı ilaç kullanımında yetersiz olduğunu düşünmektedir. Sonuç: Akılcı olmayan ilaç kullanımı, ülkemizde olduğu gibi dünyadaki diğer ülkelerde de görülen evrensel bir sorundur. Akılcı ilaç kullanımı konusunda dünyada ve ülkemizde belli bir yol alınsa da ilaçların kullanım sorunları devam etmektedir. Akılcı ilaç kullanımı bilincinin aşılanması için örgün ve yaygın eğitim olanakları kullanılmaya ve geliştirilmeye devam edilmelidir. Eğitim yanında, kazanılan tutum ve davranışların korunması ve desteklenmesi için gerekli idari düzenlemeler yapılmalıdır. Bu yüzden hekimlerin objektif bilgiye ulaşabilmesi için ülkemizde mezuniyet öncesi ve sonrası eğitim gözden geçirilmelidir. Hekimlerin akılcı ilaç kullanımın çoğu bileşenleri konusunda, bilgi düzeylerini yetersiz görmeleri, ülkemizde mezuniyet öncesi ve sonrasında bu konuda ciddi sorunların olduğunu ortaya koymaktadır

Akademik personelAraştırma görevlileriDoktorlar+3
Burcu Akkurt
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi kadın personelinin jinekolojik şikayet sıklıkları ve jinekolojik muayene ile ilgili bilgi, tutum ve davranış düzeyinin araştırılması

Jinekolojik şikâyetler aile hekimlerine başvurunun sık nedenlerinden birisidir. Kadınlarda başlıca görülen jinekolojik şikâyetler; kanama, adet düzensizlikleri, kaşıntı, akıntı, cinsel yolla bulaşan hastalıklar (CYBH), idrar yaparken ağrı ve yanma, idrar kaçırma, karın ve kasık ağrıları, kısırlık ve koital problemlerdir. Düzenli jinekolojik muayene başlangıç aşamasındaki hastalıklara tanı koymada önemli bir uygulamadır. Düzenli jinekolojik muayenenin en önemli basamağı da pap smear testidir. Serviks kanseri rutin pratiğimizde özellikle üreme çağındaki kadınların değerlendirilmesinde, koruyucu hekimlik uygulamalarında erken tanı konulma olasılığı olan hastalıklardan birisidir. Çalışmamızda erken tanı ve tedavinin, rutin jinekolojik muayenenin önemi hakkında hastanemizde çalışan kadın personelin farkındalığını değerlendirmeyi, yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen yaygın görülen jinekolojik şikâyetlerin sıklığını tespit etmeyi amaçladık. Bu çalışma, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan kadın personelinin jinekolojik şikâyet sıklıkları ve jinekolojik muayene ile ilgili bilgi düzeyinin, tutum ve davranışlarının araştırılması amacıyla planlanan kesitsel tipte bir araştırmadır. Araştırmada Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan tüm kadın personele ulaşılması hedeflenmiştir. Bu amaçla, anket formunu doldurmayı kabul eden 403 kadın personel çalışmaya dâhil edilmiştir. Katılıcıların 122'si (%30,3) akıntı, 45'i (%11) kanama şikâyetiyle, 40'ı (%9,9) koital problemler, 106'sı (%26,3) adet düzensizliği, 1'i (%0,25) idrar kaçırma, 61'i (%15) idrarda yanma, 88'i (%21,8) ağrı, 5'i (%1,2) kısırlık ve 17'si (%4,2) CYBH şikâyetleriyle kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvurduğunu ifade etmiştir. Katılımcıların 318'i (%78,9) düzenli jinekolojik muayene olmadığını, 85'i (%21,1) düzenli jinekolojik muayene olduğunu ifade etmiştir. Katılımcıların 124'ü (%43,2) daha önce HPV DNA veya pap smear testi yaptırmışken, 279 (%56,8) personel hiç HPV DNA veya pap smear testi yaptırmamıştır. Katılımcılara HPV aşısı yaptırıp yaptırmadıkları sorulduğunda 10'u (%2,5) HPV aşısı yaptırmışken, 393'ü (%97,5) yaptırmamıştır. Katılımcıların bilgi düzeyi karşılaştırıldığında yaş grupları arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Meslek gruplarına göre değerlendirildiğinde asistan doktor, uzman doktor, ebe ve hemşireler arasında anlamlı fark bulunamamış fakat diğer kadın personel ile asistan doktor, uzman doktor, ebe ve hemşireler karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmuştur. Eğitim düzeyine göre karşılaştırma yapıldığında lisans mezunları ile ilk/ortaokul ve lise mezunlarının aldıkları puanlar karşılaştırılmış ve anlamlı fark bulunmuştur. Lisans üstü mezunları ile ilk/ortaokul mezunlarının ve lise mezunlarının aldıkları puanlar karşılaştırılmış ve anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç olarak aile hekimliği disiplininde koruyucu hekimliğin özel bir yeri vardır. Tarama testleri ile tanı konularak erken müdahale edilebilen az sayıda kanserden biri de serviks kanseri olması açısından birinci basamakta kadınların farkındalık durumunu arttıracak her türlü yaklaşım dikkate değer ve teşvik edilmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Jinekolojik şikayetler, Jinekolojik muayene, Koruyucu hekimlik, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiAnkaraFizik muayene+4
Şebnem Eker Güvenç
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sigara bırakma polikliniğimizde başarı oranları ve başarıda etkili faktörler

Bu çalışma, sigarayı bırakmak için polikliniğimize başvuran hastalardan seçilen örneklem grubunda sigara kullanımını bırakan ve bırakamayan hastaların demografik ve sosyokültürel özelliklerini karşılaştırmayı ve sigara bırakmayı etkileyen faktörleri, kullanılan tedavi yöntemlerinin başarı oranlarını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.

DemografiSigara içmeSigarayı bırakma+2
Luaı Ahmad Bulat
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi sigara bırakma polikliniklerine başvuran hastalarda başarısızlığa neden olan faktörlerin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Tütün kullanımı, başarısız bırakma girişimi yani nükslerle seyreden, tedavi edilebilir kronik bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Tedavinin başarısını etkilen pek çok faktör mevcuttur. Bu çalışmada sigara bırakma polikliniklerine başvuran kişilerde sigara bırakmada başarısızlığa neden olan faktörlerin belirlenmesi ve ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 1 Ocak 2016- 15 Haziran 2016 tarihleri arasında yürütülmüş olup vakakontrol tipinde bir çalışmadır. Çalışmaya Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği bünyesindeki sigara bırakma polikliniklerine başvurmuş ve en az 6 aydır takip edilen kişiler dâhil edilmiştir. En az 3 aydır sigara içmediği belirlenen kişiler kontrol grubuna seçilmiştir. Veriler hasta dosyalarından elde edilmiş ve elektronik ortama aktarılmış, Statistical Package for Social Sciences Version 15.0 (SPSS 15) programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular:Çalışmaya toplamda vaka grubunu oluşturan 82 kişi, kontrol grubunu oluşturan 116 kişi olmak üzere 198 kişi dâhil edildi. Kadın/erkek oranı 0,33 olarak saptandı. Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 43,6 ± 11,6 yıl olarak bulundu. Lojistik regresyon analizinde siga-rayı bırakma deneme sayısının 2'den az olmasının, ek kronik hastalık bulunmasının, günlük içilen sigara miktarının 15'ten fazla olmasının sigara bırakmada başarısızlık riskini artırdığı saptanırken, çocuk sahibi olmanın sigarayı bırakmada başarı şansını artırdığı belirlendi. Sonuç: Sigarayı bırakma her yaş grubu için önem arz etmektedir. Gençlerin sigaraya başla-masını önlemek ve sigara içenlerin bir an önce bırakmasına yardımcı olmak tüm hekimlerin hedefi olmalıdır. Fiziksel bağımlılık skoru yüksek olanlarda farmakolojik tedavi iyi değerlen-dirilmelidir. Daha önce başarısız girişimi olan hastalara ilk denemelerden sonra başarı şansının arttığı anlatılarak motive edilmelidir.

BaşarısızlıkSigara içmeSigarayı bırakma+1
Erdem Bayman
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi aile hekimliği polikliniklerine 2015 yılında başvuran tip 2 diyabetes mellitus tanılı hastaların glisemik kontrollerinin değerlendirilmesi

Amaç: Diyabetes Mellitus (DM) dünyada ve ülkemizde giderek artan sıklığı ile yol açtığı yüksek maliyet ve akut ya da kronik dönemde oluşturduğu komplikasyonları nedeniyle ciddi önem arzeden metabolik bir hastalıktır. Glisemik kontrolün sağlanması ile akut komplikasyon gelişme riskinin azaltılması, mikro ve makrovasküler komplikasyonların önlenmesi, eşlik eden diğer sorunların düzeltilmesi ve böylelikle diyabetlide yaşam kalitesinin düzeltilmesi benimsenmektedir. Bu çalışmada retrospektif olarak 1 yıllık süre içerisinde Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuruda bulunan Tip 2 DM tanılı hastaların, demografik özellikleri, komorbid hastalıkları ve kullanmakta oldukları tedavileri ile birlikte glisemik kontrollerini değerlendirerek mevcut durumu tespit etmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi (AEAH) Aile Hekimliği Polikliniklerine (Çukurambar, İçişleri Bakanlığı, TEDAŞ YÖK, Danıştay ve Beşevler Semt Poliklinikleri) 2015 yılında başvuran Tip 2 DM tanılı toplam 604 hasta dahil edildi. Çalışma kesitsel ve retrospektif arşiv taraması şeklinde planlandı. Özel istenen herhangi bir tetkikin bulunmadığı çalışmada, Ankara AEAH Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuran Tip 2 DM nedeni ile takip edilen hastaların; Yaşı, cinsiyeti, 01/01/2015 ile 31/12/2015 tarihleri arasında bakılmış olan HbA1c düzeyleri incelenmiş, dosya kayıtları taranarak mevcut uygulanan tedavi rejimleri, komorbid hastalıkları değerlendirildi. Kullanılan veriler Laboratuvar Bilgi Yönetim Sistemi (LBYS) üzerinden elde edildi. İstatistiksel analiz için SPSS 20,0 programı kullanıldı. Verilerin karşılaştırılmasında Ki kare, Kolmogorov-Smirnov/Shapiro-Wilk testleri, Mann Withney-U testi, Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. Sonuçlar yorumlanırken istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Çalışmamız Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun15/06/2016 tarih ve 186 sayılı kararı ile etik ve bilimsel açıdan uygun bulundu. Bulgular: Çalışmamıza katılan hastaların %57,3'ü kadın ve %42,7'si erkekti. Çalışmamızdaki hastaların yaş ortalaması 61,2±11,7, HbA1c'nin ortanca değeri %6,1olarak elde edilmiştir. Minimum ve maksimum değerler, yaş için 28 ve 92, HbA1c için %4,6 ve %13,8 görülmüştür. Tüm hastaların %80,1, erkeklerin %79,8, kadınların %80,3'ünde HbA1c %7'nin altında idi. Çalışmamıza dâhil edilen hastalardan sadece 2'sinde ek tanı bulunmamaktaydı. Hastalardan % 53,15 inin medikal tedavi almadığı; diğer hastaların 34'ünün insülin, 266'sının Oral antidiyabetik (OAD), 17'sinin hem insülin hem OAD kullandığı tespit edilmiştir. Sonuç: Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de DM hızlı bir şekilde artış göstermektedir. İyi glisemik kontrolün sağlanmasıyla DM'de mortalitesi yüksek komplikasyonların gelişmesi önlenebilmekte, hastaların yaşam kalitesinin artırılması sağlanabilmektedir. Bu çalışma kapsamında değerlendirilen hastaların %80,1'inde HbA1c değerlerinin %7'nin altında tespit edilmesiyle iyi glisemik kontrolün sağlandığı görülmüştür. Aile Hekimliği Polikliniklerinde yaşam tarzı değişikliği önerilerinin tüm hastalara her ziyarette tekrarlandığı göz önüne alındığında; medikal tedavi almayan hastalarda dahi iyi glisemik kontrolün olması, yaşam tarzı değişikliği önerilerinin etkinliğini ortaya koymaktadır.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Glisemik indeks+3
Hatice Saraydemir
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği asistanları, aile hekimleri ve uzman aile hekimlerinin online kılavuz kullanım tutum ve davranışları

Giriş ve Amaç: Bireysel tecrübe ile karar verme davranışını içeren geleneksel tıp; sağlık alanında çalışmaların artması, yeni bilgi takibinin zorlaşması nedeniyle yerini kanıta dayalı tıp (KDT) uygulamalarına bırakmıştır. Kanıta dayalı tıp; hekimlerin karar verme aşamasında, mevcut en iyi kanıtların, hekim tecrübeleri ve hastanın seçimleriyle birlikte entegre edilmesi için oluşturulmuş bir yaklaşımdır. Hastaları, en doğru ve güncel bilgi ile değerlendirmek gerektiği için doğru ve kaliteli bilgi arayışında olmak bir alışkanlık olmalıdır. Bu tür kanıtlara ulaşmanın da en hızlı ve kolay yolu teknolojinin de etkisiyle online kaynaklardır. Çalışmadaki amacımız, aile hekimlerinin online kılavuz tutum ve davranışlarının tespit ederek, mevcut durumu ve gerekli ihtiyaçları ortaya çıkarabilmektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya; Ankara merkez ilçelerinden olan Mamak, Çankaya ve Etimesgut'taki aile sağlığı merkezleri (ASM), Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve ortak mail grubu ile, aile hekimliği asistanları, aile hekimleri ve uzman aile hekimleri olmak üzere 102 kişi katıldı, formlardaki yanlış işaretleme nedeniyle 2 kişi çalışmadan çıkarılarak 100 kişi ile çalışmaya devam edildi. Katılımcılara hazırlamış olduğumuz 22 soruluk anket uygulandı ve veriler SPSS for Windows 20.0 programı ile analiz edildi. Gruplar arasındaki niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Ki kare testi kullanıldı. Değişkenlerden herhangi birisi ordinal veri olduğunda ya da parametrik koşulları taşımayan gruplardaki korelasyon analizleri için Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık için tip-1 hata düzeyi p<0.05 olarak belirlendi. Çalışmamız Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 16.03.2016 tarih ve 95 sayılı kurul kararı ile etik ve bilimsel açıdan uygun bulundu. Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu'ndan yazılı izin alındı. Bulgular: Çalışmamıza 100 hekim katılmış olup; %36'sı (n=36) erkek, %64'ü (n=64) kadındır. Günlük bakılan ortalama hasta sayısı olarak en fazla hekim sayısı ile (%37), 41-60 hasta baktıklarını belirtmişlerdir. Katılımcı hekimlerin %82'si online kılavuz kullandıklarını belirtmişlerdir. Online kılavuz kullanan hekimlerin kullanma sıklıkları %31.1'i ayda 1-2 kez olarak bulundu. Hekimlerin baktıkları günlük ortalama hasta sayısı ile online kılavuz kullanma sıklıkları arasında önemsiz derecede negatif korelasyon mevcuttu ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi (r= -0.12 p=0.28). Hekimlerin meslekteki süreleri ile online kılavuz kullanma sıklıkları arasında önemsiz derecede negatif korelasyon olup, bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi (r= -0.024 p=0.83). Çalışmamıza katılan katılımcılarda uzmanlık eğitimi alanlar ile almayanlar arasında kılavuz kullanım yönünden oluşan farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.764). Hekimlerin %68.3 ile en sık bir hastayla ilgili problemle karşılaştıklarında online kılavuzları kullandıkları tespit edildi. Ulaşılan bilginin hastayla ilgili kararlarında değişiklik oluşturma durumuyla ilgili olarak; hekimlerin %74.4'ü (n=61) "bazen" olarak yanıt vermişlerdir. Hekimlerin en sık dahiliye, aile hekimliği ve pediatri konularında online kılavuz kullandıkları bulundu. Online kılavuz kullanmayan hekimlerin kullanmama nedeni olarak en fazla %66.7 ile mevcut basılı rehberleri kullandıkları bulundu. Katılımcı hekimlerin %36'sı; Türk Kardiyoloji Derneği Ulusal Kılavuzları, Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği kılavuzları ve Türk Toraks Derneği kılavuzlarını bazen takip ettiklerini belirtti. Bu ulusal kılavuzların birinci basamak sağlık uygulamalarına uygunluğu sorusunu hekimlerin %60'ı(n=60) "Evet" olarak cevaplandırdı. Hekimlere Türkiye'de aile hekimliğine yönelik kullandıkları kılavuz durumu sorusuna; %89'u (n=89) "hayır" olarak cevap verdi. Anketimize katılan hekimlerden, kanıta dayalı tıp uygulamalarının klinik tecrübeyi göz ardı ettiği düşüncesi sorusuna; %63'ü (n=63) "hayır" şeklinde yanıtlandırdı. Çalışmamızda online kaynak olarak en sık Pubmed (%87) kullanıldığı bulundu. Sonuç: Hekimlerin; poliklinik şartlarında, tıbbi karar verme sürecinde hızlı, güvenilir ve erişimi kolay kaynak kullanmaları önemlidir. Bu yüzden de ülkemizde ihtiyaca uygun, güncellenen, ulaşımı kolay veri tabanlarının oluşturulması ve tanıtımının sağlanması; bu konudaki açığın giderilerek birinci basamakta çalışan hekimlere geçerli kaynaklar sunulması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: kanıta dayalı tıp, online, veri tabanı

Aile hekimliğiAraştırma görevlileriDoktorlar+3
Ayşe Gökçen Sayılır
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Migren veya gerilim tipi baş ağrısı olan çocuk hastalarda klinik özelliklerin ve internet kullanımının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç:Çalışmamızda migren veya gerilim tipi başağrısı olan çocuk hastalardaki klinik ve internet kullanım özelliklerinin araştırılması amaçlandı. Materyal-Metod:Çalışmaya migren tipi baş ağrısı (n:103) veya gerilim tipi baş ağrısı tanısı alan (n:97) 200 çocuk hasta dahil edildi. Hastaların baş ağrısı özellikleri ve internet kullanım özellikleri araştırılarak uygun istatistiksel yöntem ile karşılaştırıldı. Bulgular:Hastaların 119'u kız, 81'i erkek ve ortalama yaş 147.3±36.2 ay idi. Migren grubundaki hastaların %56'sında ailelerinde baş ağrısı hikayesi vardı ve baş ağrısına en sık eşlik eden şikayetleri ışık ve ses duyarlılığı idi. Koku duyarlılığı migren grubunda gerilim tipi baş ağrısı grubundan oldukça yüksek saptandı.Migren grubundaki hastaların %96.1'inde baş ağrısını tetikleyici faktör vardı ve gerilim tipi baş ağrısı grubuna göre daha yüksek oranda taşıt tutması saptandı. Hastaların %97.5'inde evinde bilgisayarve %91'inin ise evinde internet bağlantısı vardı ve %90'ı günlük olarak interneti kullanıyordu.Günlük olarak 2 saatin üstünde kullananlarda 1 saatten az internet kullananlara göre daha yüksek internet bağımlılık ölçeği puanı saptandı.Altı (%6) hastada(migren tipi baş ağrısı grubunda 2, gerilim tipi baş ağrısı grubunda 4 hasta) internet bağımlılığı saptandı. Sonuç:Çocuklarda migren ve gerilim tipi başağrısı gelişiminde genetik yatkınlığın yanı sıra tetikleyici çevresel faktörler de etkilidir.Bu çevresel faktörler içinde internet kullanımının da düşünülmesi oldukça önemlidir.

Baş ağrısıMigren hastalıklarıÇocuk+2
İlknur Böyükbaş Tepecik
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği'nde reçete yazma kararını etkileyen faktörler: Hastaların beklentisi ve doktorların algılaması

Giriş ve Amaç: Aile hekimliğinde klinik karar verme, başvuran hastaların beklentileri dahil sosyal faktörlerden kuvvetle etkilenmektedir. Reçete talebinin ilaç harcamalarının önemli faktörlerinden biri olduğu kabul edilmektedir. Bu araştırma; hasta ve sağlık problemiyle ilişkili faktörler, hastaların reçete beklentisi ve doktorların hastanın beklentisini algılamasının doktorun reçete yazma kararını nasıl etkilediğini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Ankara ilinde aile sağlığı merkezlerinde çalışan, araştırmaya katılmaya gönüllü olan 7 aile hekimi ve aile sağlığı merkezine başvuran 300 hasta dahil edilmiştir. Hastaların muayene öncesi cevaplayacağı, aile hekiminin muayene sonrasında tamamlayacağı toplam 21 sorudan oluşan bir anket formu uygulanmıştır. Hastaların sosyodemografik özellikleri, genel sağlık durumu, ana başvuru nedeni, reçete beklentileri ve doktorun hastanın beklentisini algılaması, baskı hissetmesi, reçete yazma davranışı değerlendirilmiştir. Araştırmamızda istatistiksel analizler ve hesaplamalar için IBM SPSS Statistics 21.0 ve MS-Excel 2007 programları kullanılmıştır. Araştırma verileri değerlendirilirken kategorik değişkenler için dağılımlar (Sayı,%) verilmiştir. Araştırmada yer alan değişkenler arasında karşılaştırmalar yapılırken Pearson ki kare, Yates düzeltmeli ki kare, Fisher exact test, McNemar testi, tek değişkenli lojistik regresyon modeli sonuçları değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya 209 (%69.7) kadın, 91 (%30.3) erkek hasta katıldı. Hastaların yaş dağılımı incelendiğinde % 35.3' lük (n=106) oranla en yüksek 40–54 yaş aralığında oldukları belirlendi. Hastaların % 85,3' ü (n=256) sağlık problemiyle ilgili reçete beklentisi olduğunu belirtmektedir. Doktorlar başvuru sonucunda hastaların % 82,7' sine (n=248) reçete yazmışlardır. Reçete yazılmasını beklediğini belirten hastaların % 66.4' ünün reçete beklentisi olduğunu doktor algılamıştır. Başvurusunda reçete beklentisi olan hastaların % 91.4' üne doktorlar reçete yazmışlardır. Doktorlar reçete beklentisi olduğunu algıladığı hastaların % 97.2' sine reçete yazmışlardır. Doktorun baskı hissetmesi reçete yazma kararında etkili olabildiği belirlenmiştir. Hastanın yaşı, öğrenim durumu, mevcut sağlık problemi, süresi, daha önceden başvuru durumu, ilişkili kaygı düzeyinin hastanın reçete beklentisini, doktorun algısını ve reçete kararını etkilediği belirlenmiştir. Sonuç: Araştırmamızda; hastanın beklentisinin, doktorun buna dair algılamasının ve baskı hissetmesinin reçete yazma kararında güçlü etkisi olabileceği gösterilmektedir. Ülkemizde aile hekimliğine başvuran hastaların reçete beklentisi yüksektir. Reçete yazma davranışını geliştirmeye yönelik önlemler, hastaların endişelerini, beklentilerini netleştirmeyi, tedavi seçeneklerinin tartışılmasını ve hasta-doktor arasındaki ilişkiyi kapsamaktadır. Aile hekimliği sisteminin daha etkin kullanabilmesi için bu konunun daha fazla araştırılmasına ve hasta-doktor beklenti ilişkisinin mekanizmasını ortaya çıkaracak çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Aile hekimliğiBeklentilerDoktor-hasta ilişkileri+4
Fatma Şen
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp fakültesi ve sağlık bilimleri fakültesi hemşirelik bölümü öğrencilerinde sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmanın amacı, üniversitemizde hemşirelik ve tıp eğitimi gören öğrencilerin sağlığı geliştirme davranışlarının değerlendirilmesi ve bu davranışları etkileyen sosyodemografik özelliklerin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümünde okuyan 534 öğrenci oluşturdu. Veriler, isimsiz olarak bir anket formu ve Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları (SYBD-II) ölçeği ile Mart -Mayıs 2016 tarihleri arasında toplandı. Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin %26,8' i (n=143) erkek, %73,2' si (n=391) kadındır. Bireylerin 283'ü Tıp bölümünde, 251'i Hemşirelik bölümünde yer almaktadır. Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları-II ölçeği puan ortalamasının orta düzeyde olduğu (130.00 ± 17.62), en yüksek puanın tinsellik, en düşük puanın fiziksel aktivite alt ölçeğinden alındığı saptandı. Hemşirelik öğrencilerinin genel ölçek, sağlık sorumluluğu, beslenme, kişilerarası ilişki puanları tıp öğrencilerinden anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı. Sağlık sorumluluğu ve kişilerarası ilişki puanı kadınlarda, fiziksel aktivite puanı erkeklerde istatistiksel olarak daha yüksektir. Anne ve/veya babasıyla kalan öğrencilerin SYBD ölçek, sağlık sorumluluğu, beslenme, kişilerarası ilişki alt boyut puanları anne ve/veya babasıyla kalmayan öğrencilere göre anlamlı olarak daha yüksektir. Kronik hastalığı olan bireylerin Sağlık Sorumluluğu alt boyut puanı olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: Tıp ve hemşirelik öğrencilerini kapsayan çalışmamızda sağlıklı yaşam davranışlarının uygulanması orta düzeyde bulunmuştur. Sağlık bilincini artırmaya yönelik programların düzenlenmesi, mevcut olan sağlık bilincini artırmaya yönelik eğitim programlarının gözden geçirilip geliştirilmeleri, fiziksel aktivite programlarının yaygınlaştırılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği-II (SYBD-II), Tıp öğrencileri, Hemşirelik öğrencileri

SağlıkSağlık araştırmalarıSağlık ve hastalık+5
Esra Demir
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı erişkinlerde D vitamini seviyesi ile trombosit parametreleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ: Son yıllarda D vitamininin fonksiyonları ve trombosit parametreleri oldukça popüler hale gelmiştir. D vitamini seviyelerinin trombosit parametrelerine etkisi tartışmalı bir konudur. D vitamini seviyeleri ile Ortalama Trombosit Hacmi (MPV), Trombosit Dağılım Genişliği (PDW), Trombosit Lenfosit oranı (NLO) ve Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO) arasındaki ilişki hakkında yayınlanmış az sayıda çalışma mevcuttur. Bizim çalışmamızın amacı da D vitamini seviyelerinin trombosit parametreleri arasındaki ilişkiyi saptamaktır. YÖNTEM: Çalışmamız da hastanemiz aile hekimliği polikliniklerinde 01.01.2016-31.08.2016 tarihleri arasında halsizlik, yorgunluk gibi müphem şikayetlerle başvuran hastalarımızın bakılan D vitamini ve hemogram tetkikleri incelenmiş olup bireyler arasından 18-28 yaş arası bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. Dahil edilen bireylerin medikal geçmişinde herhangi bir kronik hastalık, sürekli kullandığı ilaç ve hamilelik durumu yoktur. Kriterlere uyan 877 hasta tespit edilmiş olup ardından hastalar D vitamini seviyelerine göre 3 gruba ayrılmıştır. Hastaların 5 tanesinin D vitamini seviyesi 150 ng/ml'nin üstünde saptanmış olup çalışmadan çıkarılmıştır. Hastaların D vitamini grupları ise 30-150 ng/ml, 20-30ng/ml ve 20 ng/ml'nin altı şeklinde ayrılmıştır. İlk grupta 114 kişi, ikinci grupta 111 kişi ve üçüncü grup 647 kişi olarak belirlenmiştir. Ancak istatistiksel olarak 3. grup diğer gruplara göre çok kişi içerdiği için 3. gruptan rastgele 111 kişi çalışmaya seçilmiştir. Verilerin analizi için SPSS 20.0 paket programı kullanılmıştır. BULGULAR: D vitamini grupları, MPV, PDW, TLO ve NLO açısından değerlendirildiğinde anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,112, p=0,236, p=0,223 ve p=0,249). SONUÇ: Çalışmamızda D vitamini seviyesinin MPV, PDW, TLO ve NLO parametreleri üzerine etkisi saptanmamıştır. Fakat bu konu üzerine yapılmış çalışma sayısı oldukça azdır. Daha büyük gruplarla ve prospektif kohort çalışmalarının yapılması gerekmektedir. ANAHTAR KELİMELER: D vitamini, Trombosit parametreleri

Kan trombositleriLenfositlerNötrofiller+3
Samet Uludağ
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 20 yaş ve üzeri bireylerin kanser tarama testleri hakkında bilgi tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Günümüzde bazı kanser türleri tarama programlarıyla önlenebilmekte, erken tanı alıp tedavi olasılığı artırılabilmektedir. Tarama programları sayesinde kanserden ölüm oranları azalmakta, erken teşhis prognozu da önemli ölçüde etkilemektedir. Bazı kanser türlerinin önlenebilir hastalıklar arasında olması, kanser taramalarını önemli ve gerekli kılmaktadır. Yaptığımız çalışmada 20 yaş üzeri bireylerin bilgi tutum ve davranışları araştırılarak, önlenebilen kanserler ve kanser tarama programları ile ilgili farkındalık yaratmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metot Çalışmamıza Ağustos 2016-Eylül 2016 tarihleri arasında Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 20 yaş üzeri 360 kişi kabul edildi. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemiyle 40 sorudan oluşan anket uygulandı. Çalışmamız tanımlayıcı ve kesitsel nitelikteydi. Verilerin analizinde SPSS 15.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda 273 kadın, 87 erkek katılımcı bulunuyordu. Eğitim düzeylerine göre dağılımda ise; okur-yazar olmayan 5 kişi, okur-yazar olan 1 kişi, ilköğretim mezunu 37 kişi, ortaokul mezunu 17 kişi, lise mezunu 66 kişi, üniversite mezunu 234 kişi çalışmamıza katıldı. Ulusal kanser tarama programımızda yer alan kanserleri tam olarak doğru bilenlerin sayısı 20-29 yaş arası grupta 6 (%1,6) kişi idi. Geriye kalan 52 (%14,4) kişi, yanlış, eksik veya fazladan bir kanser türü cevaplamıştı. 30-70 yaş grubunda ise tam olarak doğru bilenlerin sayısı 31(%8,6) kişi, geriye kalan 271(%75,2) kişi yanlış, eksik veya fazladan bir kanser türü cevaplamıştı. Tarama yaş gruplarında kanser tarama testleri yaptırıp yaptırmadıkları sorgulandığında; mamografi yaptıran 98 (%64,9) kişi, smear yaptıran 144 (%72,3) kişi, HPV-DNA testi yaptıran 19 (%9,5) kişi, GGK yaptıran 53 (%33,3) kişi, kolonoskopi yaptıran 32 (%20,1) kişiydi. Kanser taramalarını düzenli yaptırmayanlar neden olarak, zaman bulamama ve sağlıklı olduklarını düşünmelerini belirttiler. Çalışmamızda kanser tarama testlerinin bilinme oranı yüksek iken yaptırma oranları düşük bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonucu, bireylerin ulusal kanser tarama programları hakkındaki bilgi düzeylerinin yeterli düzeyde olduğunu düşündürmektedir. Bu sonucun çalışmaya katılan bireylerin eğitim seviyesinin yüksek olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Amacımız kanser tarama programlarının farkındalığını artırarak kanser tarama testlerinin etkin olmasında hedeflenen popülasyonun %70' inin taramalara katılımını sağlayarak önlenebilir kanser türlerini önlemek, kanser bağlı oluşan mortalite ve morbidite oranlarını azaltmaktır. Bu bağlamda eğitim düzeyi düşük insanlara eğitim ve tanıtım faaliyetlerinin yapılarak farkındalık sağlanması gerekmektedir.

Aile hekimliğiKitle taramasıNeoplazmlar+2
Melike Esen Özdemir
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansiyon tanılı hastaların ilaç uyumunun değerlendirilmesi

Hipertansiyon, ciddi bir hastalık olmasına ve kan basıncını kontrol altına alacak etkili ilaçların bulunmasına rağmen, dünyada hipertansiyon hastalarının durumlarının farkında olması ve hastalığı ile ilgili ilaç kullanmaya uyum ve kan basıncının kontrol altında olması konularında büyük problemler vardır. Araştırmanın amacı Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği semt polikliniklerine başvuran altı aydan daha uzun süredir antihipertansif tedavi alan hastaların ilaç uyum düzeylerini belirlemektir. Gereç ve yöntem: Araştırmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine (Çukurambar Semt Polikliniği, İçişleri Bakanlığı Semt Polikliniği, TEDAŞ Semt Polikliniği, Danıştay Semt Polikliniği) 01.05.2016 ile 01.06.2016 tarihleri arasında başvuran, en az 6 aydır hipertansiyon nedeniyle medikal tedavi alan, gönüllü 149 hasta dâhil edilmiştir. Çalışmanın amacına uygun veri toplamak üzere oluşturulan ve katılımcılara bizzat çalışmayı gerçekleştiren uzmanlık öğrencisi tarafından yüz yüze görüşülerek uygulanan anket formu iki bölümden oluşmaktaydı. Birinci bölüm çalışmaya katılan kişilerin sosyodemografik özelliklerini, yaşam tarzı alışkanlıklarını sorgulayan 7 soru içermekteydi, ikinci bölümde ise hastaların ilaca uyumlarını belirlemek için Morisky-8 Maddeli İlaca Uyum Anketi yer almaktaydı. İstatistiksel analiz için SPSS 20.0 programı kullanıldı. Gruplar arasındaki niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Ki kare testi kullanıldı, veriler sayı ve yüzde olarak sunuldu. Verilerin normal dağılım uygunlukları görsel (histogram ve olasılık grafikleri) ve analitik yöntemlerle ( Kolmogorov-smirnov/ shapiro-wilk testleri) kullanılarak incelendi. Parametrik koşulları taşıyan iki gruptaki karşılaştırmalar student t testi, üç ve daha fazla sayıdaki gruplardaki karşılaştırmalar ise One Way Anova testi ile yapıldı. Veriler aritmetik ortalama ± standart sapma, en küçük ve en büyük değer olarak sunuldu. Parametrik koşulları taşımayan iki gruptaki karşılaştırmalar Mann Withney-U testi ile; üç ve daha fazla sayıdaki gruplardaki karşılaştırmalar ise Kruskal - Wallis testi ile yapıldı. Sayısal veriler ortanca olarak sunuldu. Her iki değişkende normal dağıldığında korelasyon analizleri için Pearson korelasyon analizi, parametrik koşulları taşımayan gruplardaki korelasyon analizleri için Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık için tip-1 hata düzeyi 0,05 olarak belirlendi. Bulgular: Çalışmaya katılan 149 kişinin, yaş ortalaması 52,9 ± 11,9 ( en küçük 18 yaş – en büyük 79 yaş ) idi. Katılımcıların 81'i (%54,4) kadın, 68' i (%45,6) erkekti. 149 katılımcının Morisky toplam skor ortalaması 6,88 ± 1,10 olup, en düşük puan 3, en yüksek puan 8 idi. Cinsiyet (P=0,510), eğitim (p=0,768), meslek (p=0,505), tedavi şekli ve dozları (p=0,943), kontrol sıklığı ( p=0,480) gruplarının kendi içinde Morisky skor farklılığının anlamlı olmadığını saptadık. Yaş arttıkça ilaç uyumunun azaldığı ancak anlamlı olmadığı saptandı. Katılımcılarımızın yaklaşık %80'inin ilaca orta ve yüksek uyum gösterdiğini tespit ettik. Sonuç: Tedavinin en önemli ayağı olan uyum derecesinin tespit edilmesi ve uyumun geliştirilmesi için daha büyük örnekleme sahip, multifaktöriyel etkenlerin sorgulandığı çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Birinci basamak hekimleri, işleri gereği hastalarla yakın ilişki içinde bulunmaktadır. Hastalarımızın ilaç uyumunu yakından takip etmeli ve ilaç uyumsuzluğundan şüphelendiğimiz durumlarda, buna neden olan etkenin tespiti ve ortadan kaldırılması konusunda, sebep sonuç ilişkisi içinde, bütüncül yaklaşım ile hareket edilmelidir. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, aile hekimliği, ilaç uyumu

Aile hekimliğiAntihipertansif ajanlarHasta uyumu+4
Eda Pınar Kaya
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetes mellituslu hastaların depresyon ve anksiyete düzeylerinin belirlenmesi

Amaç: Çalışmamızda diabetes mellitus'lu (DM) hastalarda depresyon ve anksiyete varlığının tespiti, sosyodemografik bulgular ve hastalığın kendisiyle ilişkilerinin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Çalışmamız Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi 01/10/2016-20/11/2016 tarihleri arasında Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 150 diyabetli hastada kesitsel olarak yapıldı. Diyabetli hastaların sosyodemografik verilerinin, tedavi alma süresi ve şeklinin, ek hastalık varlığının, diyabete bağlı komplikasyon varlığının ve diyabet nedeniyle hastaneye yatışın depresyon ve anksiyete düzeyleri ile olan ilişkisi değerlendirildi. Depresyon düzeyi beck depresyon ölçeği, anksiyete düzeyi beck anksiyete ölçeği ile değerlendirildi. Çalışmaya 18 yaş üstü, diyabet tanısı almış ve en az 6 aydır medikal tedavi almakta olan, eğitim düzeyi en az ilkokul, aktif psikiyatrik tedavi görmeyen ve katılmaya gönüllü hastalar dahil edilirken; 18 yaş altı ve yeterli eğitim düzeyinde olmayan, 6 aydan az süredir medikal tedavi almakta olan, aktif psikiyatrik rahatsızlığı olan ve çalışmaya katılmayı reddeden hastalar alınmadı. Verilerin analizinde; Kolmogorov Smirnov, Mann Whitney-U, Kruskal Wallis, Spearman Korelasyon ve Ki-kare testi kullanıldı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 150 hastanın yaş ortalaması 56,3±12,5 yıldı. Çalışmamızda hastaların 82'si (%54,7) kadın ve 68'i (%45,3) erkekti. Hastaların 80'inde (%53,3) hafif/minimal depresyon saptanırken; 70'inde (%46) orta ve ağır depresyon saptandı. Hastaların 93'ünde (%62) anksiyete yok ve hafif iken; 57'sinde (%38) orta-ağır anksiyete saptandı. Anksiyete ve depresyon skorlarının yaş, vücut kitle indeksi, medeni hal, yaşanılan yer, DM tipi ve nefropati ile ilişkisine rastlanmadı. Anksiyete ve depresyon skorları kadın hastalarda eğitim düzeyi düşük, gelir düzeyi düşük, komorbiditesi olan, uzun süre tedavi alan, insülin kullanan, nöropati, retinopati gelişen hastalarda ve herhangi bir zaman diliminde DM'ye bağlı hastaneye yatırılan hastalarda yüksekti. Ev hanımları ve serbest meslek çalışanlarının anksiyete ve depresyon skorlarının yüksek olduğu; çalışan hastaların anksiyete ve depresyon skorlarının düşük olduğu saptandı. Depresyon gelişimine yaş, VKİ, eğitim, nöropati ve anksiyete varlığının etki ettiği saptandı. Anksiyete varlığına meslek, yaşanılan yer, ek hastalık varlığı ve depresyon varlığının etki ettiği saptandı. Sonuç: DM'li hastalarda birçok faktörün (cinsiyet, eğitim düzeyi, meslek, çalışma durumu, gelir düzeyi, tedavi şekli ve süresi,komplikasyon gelişimi, DM'te bağlı hastanede yatış ve komorbit hastalıklar) anksiyete ve depresyon skorları üzerinde etkili olduğu saptandı. Anahtar Kelimeler: Depresyon, anksiyete, diabetes mellitus

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıDepresif bozukluk+3
Nilay Kahraman
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşlı hastalarda aktif boş zaman kullanımının biyopsikososyal sağlığa etkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Giderek yaşlanan toplumumuzda yaşlı sağlığı önemi artan bir halk sağlığı konusudur. Yaşlı nüfusun sağlıklı olmasını etkileyen faktörlerin araştırılması bu anlamda önemlidir. Bu çalışmada boş zamanların aktif değerlendirilmesi ile hastaların sağlık durumları arasındaki ilişki biyolojik, psikolojik ve sosyal yaklaşımla değerlendirilmiştir. Gereç ve yöntemler: Çalışma, 1 Ekim 2016 ve 1 Kasım 2016 tarihleri arasında TC Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Geriatri Polikliniklerine başvuran 65 yaş üzeri yaşlılar ile gönüllülük esas alınarak, yüz yüze anket çalışması şeklinde yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 34'ü kadın 37'si erkek toplam 71 birey katılmıştır. 65-70 yaş grubu ve 71-75 yaş gurubu rekreasyonel boş zaman aktivite skorları, 76 üstü yaş grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Kadınların rekreasyonel boş zaman aktivite skorları, erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Büyükşehirde yaşayanların dini boş zaman aktivite skorları, kasaba-köylerde yaşayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Evlilerin ve bekârların sosyal boş zaman aktivite skorları, dullara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Yalnız yaşayanların, eşiyle yaşayanlar ve bakıcılarıyla yaşayanlara göre rekreasyonel boş zaman aktivite skorları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Yaşlıların eğitim durumuna göre boş zaman aktivitelerinin karşılaştırılmasında entelektüel ve sosyal alanda anlamlı farklılık bulunmuştur. Okur-yazar olmayanların entelektüel boş zaman aktivite skorları, lise mezunu ve yüksekokul mezunlarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Yine ilkokul mezunlarının entelektüel boş zaman aktivite skorları, lise mezunu ve yüksekokul mezunlarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Okur-yazar olmayanların sosyal boş zaman, aktivite skorları, lise mezunu ve yüksekokul mezunlarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. İlkokul mezunlarının sosyal boş zaman aktivite skorları, lise ve yüksekokul mezunlarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Maaşlı olanların, maaşlı olmayanlara göre rekreasyonel boş zaman aktivite skorları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Komşusuyla-arkadaşıyla her gün görüşenlerin, haftada birkaç kez ya da ayda birkaç kez görüşenlere göre sosyal boş zaman aktivite skorları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Uykusuzluk çekenlerin rekreasyonel boş zaman aktivite skorları uykusuzluk çekmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Yaşam kalitesine göre; duyusal fonksiyonlar alt alanıyla sosyal boş zaman aktivitelerine katılıma ait sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Özerklik alt alanıyla sosyal boş zaman aktivitelerine katılıma ait sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Geçmiş, bugün ve gelecek faaliyetleri alt alanıyla entelektüel, sosyal ve rekreasyonel boş zaman aktivitelerine katılıma ait sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ölüm ve ölmek alt alanıyla entelektüel boş zaman aktivitelerine katılıma ait sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Yakınlık alt alanıyla sosyal boş zaman aktivitelerine katılıma ait sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Demans olmayanların entelektüel ve sosyal boş zaman aktivite skorları demans olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Depresyonu olmayanların sosyal boş zaman aktivite skorları depresyonda olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç: Yaşlı popülasyonda boş zamanların aktif değerlendirilmesi hastaların biyolojik, psikolojik ve sosyal yönden sağlıklarını ve yaşam kalitelerini doğrudan ve dolaylı olarak olumlu etkilemektedir. Bu nedenle yaşlı sağlığına yönelik yapılacak sağlık politikalarında onların yaşama aktif katılımlarının teşvik edilmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Yaşlı, Boş Zaman Aktiviteleri, Biyopsikososyal Yaklaşım, Geriatrik Sendromlar

Boş zamanları değerlendirmeGeriatriPsikososyal yapı+3
Esin Doğru
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Huzur evinde yaşayan yaşlılarda kapsamlı geriyatrik değerlendirme ile uyku bozukluğu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı huzurevinde yaşayan 65 yaş ve üstü bireylerde kapsamlı geriatrik değerlendirme ile uyku kalitesini etkileyen faktörlerin belirlenmesidir. Gereç-Yöntem: Çalışmaya huzurevinde kalan, yaş ortalaması 82.40 ± 6.33 olan 107 (67 kadın 49 erkek) yaşlı birey alınmıştır. Yaşlı bireylere kapsamlı geriatrik değerlendirme yapılmış bilgileri kaydedilmiştir. Uyku kalitesi (PUKİ-Standford) değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada yer alan bireylerin %34,7sinin Uyku Pitsburg Ölçek puanı 5'den az (uyku bozukluğu yok), % 65,3 ünün ise 5'den fazla olduğu (uyku bozukluğu var) hesaplanmıştır. Olgular SF-36 skorları açısından gruplandırıldığında Standford uykululuk ölçeği puanları ile SF-36 ölçek alt boyutlarından fiziksel fonksiyon, genel sağlık durumu, canlılık, sosyal fonksiyon ve emosyonel fonksiyon puanları arasında negatif yönlü, zayıf doğrusal bir ilişki saptanmıştır. İstatistiksel olarak anlamlıdır (sırasıyla; rho= -0.307, p=0.002, rho=-0.274, p=0.006, rho= -0.349, p<0.001, rho= -0.242, p=0.015, rho= -0.248, p=0.012).PUKİ puanları ile SF-36 ölçek tüm alt boyutlarının tümü ile pozitif yönlü doğrusal ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır.(p<0,001) Sonuç: Çalışmamız huzurevinde yaşayan yaşlı bireylerde kötü uyku kalitesinin sık rastlanan bir problem olduğunu göstermiştir. Çalışmamızda uyku kalitesinin kötü olmasında önemli risk faktörlerinden birinin yaşlı bireyin yaşam kalitesi düzeyi olduğu tespit edilmiştir.

GeriatriHuzurevleriUyku+4
Fatma Gül Gürsoy
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hastalığı olan bireylere "kronik hastalık bakımını değerlendirme ölçeği"nin uygulanması

Giriş ve amaç: Tüm dünyada beklenen yaşam süresinin artması ve yaşam şartlarındaki değişiklik nedeniyle kronik hastalık prevalansı her gün artmaktadır. Kronik hastalıklara bağlı oluşan mortalite ve morbidite oranları da tüm dünya için öncelikli sağlık problemlerindendir. Bu yüzden kronik hastalığı olan bireylere sunulan hizmeti değerlendirmek ve bu sayede sunulan hizmeti iyileştirmek kronik hastalık sıklığı ve kronik hastalıklara bağlı görülen sakatlık ve ölümleri azaltmak için önemli bir adımdır. Bu çalışmada bu amaca paralel olarak kronik hastalıkların PACIC ölçeği uygulanarak aldıkları bakımdan memnuniyetleri değerlendirilmiştir. Materyal ve Metot: Tanımlayıcı tipte olan bu araştırma,01.02.2017 - 28.02.2017 tarihleri arasında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Dahiliye Polikliniklerine başvuran, 18 yaş üzeri, kronik hastalığı olan bireyler üzerinde yapıldı. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemi ile sosyodemografik bilgi formu ve PACIC ölçeği uygulandı. Verilerin analizleri, SPSS 22.0 paket programında yapıldı. Tamamlayıcı veriler sayı yüzde ortalama, ortanca olarak sunuldu. Sınıflandırılmış verilerin karşılaştırılmasında ki kare testi, sürekli verilerin karşılaştırılmasında Mann Witney U testi, Kruskal Wallis Varyans analizi kullanıldı. Sürekli değişkenleri ilişkisi Spearman Korelasyon testi ile değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya katılan 300 hastanın sosyodemografik özelliklerine ve var olan kronik hastalıklarına göre PACIC ölçeği skorları değerlendirildi ve hastaların yaş, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, düzenli kontrole geliyor olmaları ve son muayene tarihlerinin yakınlığı ile ölçek puanlarının yüksekliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu. Değerlendirilen kronik hastalıklar arasında ise sadece kronik tiroid hastalıkları ile, ölçeğin amaç belirleme(p=0,017), izlem/koordinasyon (p=0,005) alt boyutları ve toplam ölçek skorlarının (p=0,035) daha yüksek olduğu saptandı. Hipertansiyon, DM, astım/KOAH, kronik kalp hastalıkları ve diğer hastalıklar başlığı altında yer alan hastalıklar ile PACIC skorları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ayrıca sosyodemografik verilerden olan cinsiyet, medeni durum ve var olan kronik hastalık süreleri ile toplam ölçek puanları arasında ilişki saptanmadı. Sonuç: Araştırma kapsamında değerlendirilen hastaların aldıkları kronik hastalık bakımında memnuniyet oranları orta düzeyde belirlendi. Çalışmanın alt boyutların bakıldığında ise en yüksek puan problem çözme, en düşük puan ise izlem/ koordinasyon alt boyutundan alındı. Bu durum takibe alınan hastaların başvurdukları polikliniklerin özellikle izlem/takip boyutu başta olmak üzere kronik hastalık bakımı konusunda uygulamalarını gözden geçirip geliştirmeleri gerektiğini düşündürmektedir.

Hasta bakımıHasta bakımı-hastane sonrasıKronik hastalık+2
Serap Dönmez Ak
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan hekimlerin 65 yaş ve üstü hastalarda aşı uygulamaları konusundaki bilgi düzeyleri ile bu konudaki tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç:Aşılama; temiz su kaynakları, güvenli gıda temini ve hijyen kurallarına uyumun yanısıra, enfeksiyon hastalıklarının kontrolü ve eliminasyonu için vazgeçilmezdir.Aşılanma kavramı hem dünyada hem de ülkemizde genellikle çocukluk dönemine özgü bir uygulama olarak görülmekte ve yaşlı aşılamaları ihmal edilmektedir. Bu çalışmada hekimlerin yaşlı bağışıklaması ile ilgili tutumlarını ortaya koymak, yaşlı bağışıklaması ile ilgili farkındalık yaratmak ve hedeflenen düzeylerin altında olan aşılanma oranlarını arttırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan 253 gönüllü hekim dahil edildi. Çalışma kapsamında sosyodemografik veriler ve hekimlerin 65 yaş ve üstü hastalarda aşılama ile ilgili bilgi yeterliliğini, tutum ve davranışlarını değerlendiren sorulardan oluşan anket formu uygulandı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSSprogramının 24.0 versiyonu kullanıldı. İstatistiksel analizde Pearson chi-square testi kullanılmıştır ve p<0,05 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hekimlerin aşılarla ilgili bilgi yeterliliğinin değerlendirmesinde, influenza için %61,7'si, pnömokok için %58,1'i, tetanoz için %41,3'ü, zona için %13'ü bilgisini yeterli görmekteydi. Hekimlerin çok az bir kısmı, 65 yaş ve üstü hastalarının aşılanma durumunu sorguluyordu.Hekimlerin büyük bir çoğunluğu influenza ve pnömokok aşılarının, yaklaşık olarak yarısına yakın bir kısmı da tetanoz aşısının 65 yaş ve üstü hastalara önerildiğini bildiğini belirtti. Buna rağmen, hekimlerin sadece %40,3'ü influenza aşısını, %32'si pnömokok aşısını, 65 yaş ve üstü tüm hastalarına öneriyordu, %47,8'i yaralanma durumunda tetanozu öneriyordu. Kılavuz takip eden hekimler influenza, pnömokok ve tetanoz aşılarıyla ilgili bilgilerini daha yüksek oranda yeterli görmekteydi. Aşı önermeyen hekimlerin çoğunluğuhasta yoğunluğu sebebiyleve önceliği tedavi edici hekimliğe verdiğiiçin aşıyı hastalarına önermediğini belirtmiştir. Araştırmamızda hekimlerin çok az bir kısmı aşılarla ilgili bir eğitime katılmıştır. Eğitim almamış hekimlerin çoğunluğu aşılarla ilgili eğitim almak istediğini belirtmiştir. Sonuç: 65 yaş ve üstü hastalara önerilen aşılarla ilgili, hekimlerin büyük bir kısmının kendi bilgilerini yeterli görmediği gözlemlendi. Katılımcıların çok az bir kısmı hastaların aşılanma durumlarını sorguluyor ve aşı önerisinde bulunuyordu. Hekimin inanışları, aldığı eğitimler, güncel kılavuz takibi ve öz bağışıklaması ile ilgili durumların, hastalarına yönelik aşılama davranışında etkili olduğu tahmin edilmektedir. Gelecekte hekimlerin yaşlı aşılaması ile ilgili tıbbi bilgilerini geliştirmek ve güncellemek üzere çeşitli eğitimlere ihtiyaç vardır. Ayrıca hekimlerin tutum ve davranışlarını değiştirmeye ve geliştirmeye yönelik çok yönlü etkinliklere gereksinim vardır. Aşılama oranları, aşılamayı destekleyen, elektronik tıbbi kayıtlar ve hatırlatıcılar (aşı karnesi) gibi müdahaleci çabalar yoluyla iyileştirilebilir. Anahtar Kelimeler: 65 yaş ve üstü, Yaşlı, Aşılama, Bağışıklama, Hekimler, bilgi düzeyi, Tutum ve davranış

AşılamaAşılarDoktorlar+4
Mukaddes Pekgenç Abatay
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkinlerde D vitamini ve lipid düzeylerinin insülin direnci ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: İnsülin direnci ve dislipidemi, dünyada kardiyovasküler mortaliteye en sık neden olan sorunların başında gelmektedir. Obezite, sigara kullanımı, sedanter yaşam gibi çağımızın problemleri ile birlikte, risk altındaki toplumlarda ciddi sağlık yüküne sebep olmaktadır. Diğer yandan bütün bu risk faktörlerinin kontol altına alınabildiği bilinmektedir. Yapılan çalışmalar hücresel düzeyde dislipidemi ve insülin direnci ilişkisini ortaya koymakta ve klinik araştırmalar bu durumu desteklemektedir. D vitamini eksikliği, ülkemiz için önemli ve yaygın bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Son yıllarda D vitamininin keşfedilen yeni reseptör dokuları ve ilişkili olduğu muhtemel hastalıklar nedeniyle, D vitamini önemli bir çalışma konusudur. Bu çalışmada Tip 2 Diyabetes Mellitüs (T2DM) için öncü olarak kabul edilen insülin direnci; güncel bir kardiyovasküler risk belirleyicisi olarak öngörülen, plazma trigliserid (TG) ile HDL-K (yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol) oranını yansıtan plazma aterojenik indeksi (Atherogenic Index of Plasma, AIP) ve D vitamini düzeylerinin ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine 01/06/2016 ile 01/06/2017 tarihleri arasında başvuran, başvuru esnasında serum 25(OH)D₃, insülin, glukoz ve lipit paneli değerlendirilen hastaların dosya kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi şeklinde yapılan kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında, gebe olmayan, kronik hastalığı ve düzenli ilaç kullanımı olmayan 738 hasta dahil edilmiştir. İnsülin direnci hesabı için HOMA-IR, AIP oranı belirlenmesi için Log₁₀ (TG/HDL-K) formülasyonu kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS programının 21.0 versiyonu kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler uygulanmış ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmada yer alan bireylerin 533'ü kadın, 205'i erkektir. İnsülin direnci ile D vitamini düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.031). İnsülin direnci ve AIP ortalama oranları arasında anlamlı farklılık bulunamamış ancak matematiksel farklılık gözlenmiş, D vitamini düzeyleri ve AIP ortalama oranları arasında istatiksel anlamlı farklılık bulunamamış ancak yine matematiksel farklılık gözlenmiştir. Sonuç: Güncel çalışmalar, D vitamini düzeyinin optimal aralıkta tutulmasının prediyabetik dönemden T2DM' ye geçişi geciktirdiği ve T2DM hastalarında glisemik kontrole yardımcı olduğu yönünde sonuçlar vermekte, D vitamininin ateroskleroza karşı koruyucu etkisi olduğunu belirtmektedir. Diğer yandan insülin direnci ve dislipidemi ilişkisi, aterosklerozun geciktirilmesi veya önlenmesi anlamında büyük önem kazanmıştır. Kardiyovasküler risk öngörüsünde, duyarlı, ucuz ve kolay uygulanabilir oluşuyla AIP oranı öne çıkmaktadır. AIP oranının kılavuz yayınlarında vurgulanması ve rutin laboratuar hizmetine entegre edilmesi gibi hedefler, risk altındaki toplumun tespiti, mortalite ve sağlık harcamalarının azaltılması gibi faydalar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: D vitamini, insülin direnci, plazma aterojenik indeksi, dislipidemi

DislipidemiKolesterol-HDLVitamin D+3
Oğuz Ali Özşahin
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuranlarda sigara içme davranışı ile ilgili algının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Sigara bağımlılığı ülkemizde de sıklığı oldukça fazla olan dünya genelinde önlenebilir önemli bir halk sağlığı sorunudur. Sigara bağımlılığında nikotin ile oluşan fiziksel bağımlılığın yanı sıra bazı çevresel etmenler de rol oynamaktadır. Sigaraya başlamada ve sigara bağımlılığını sürdürmede etkisi olan sigara içme davranışı ile ilgili algılar veya inanışları değerlendirmek amacıyla bu çalışmayı gerçekleştirdik. Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne herhangi bir nedenle başvuran bireylerde sigara içme davranışı ile ilgili algıları değerlendirdik. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı türde tasarlanan çalışmamızda Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 18 yaşını doldurmuş 422 gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında sosyodemografik veriler ve sigara içme davranışı ile ilgili algıları değerlendiren sorular içeren anket formu uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde IBM SPSS v22.0 kullanılmıştır. Grupların karşılaştırılmasında Pearson Ki-kare testi kullanılmıştır. P değerinin 0,05'ten küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Üçlü grup karşılaştırmalarında post-hoc testi uygulanmış ve düzeltilmiş artık (DA) değerleri -2, +2 aralığı dışında kalanlar anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 422 gönüllü dahil edilmiştir. Bunlardan %55,4'ü (n=234) kadın, %44,6'sı (n=188) erkektir. Yaş ortalaması 34,88 yıl olup en genç katılımcı 18, en yaşlısı ise 72 yaşındadır. Katılımcıların %41,7'si (n=176) sigara içicisi, %16,1'i (n=68) daha önceden sigara içicisi olup sigarayı bırakmış, %42,2'si (n=178) hiç sigara içmemiştir. Sigara içenler ve sigarayı bırakmış olanlar hiç sigara içmemişlere kıyasla sigara içmenin çekici olduğunu anlamlı şekilde daha fazla düşünmektedir (DA:2,0; DA:2,0; p<0,001). Sigara içenler diğer iki gruba kıyasla sigara içmenin stresi azalttığını belirgin şekilde beklenenden daha fazla olumlu yanıtlamıştır (DA:7,9; p<0,001). Kilo vermeye yardımcı olduğuna sigara içenler daha çok katılmaktayken (DA:2,5; p=0,004), cinsiyetler arasında bu algıda belirgin farklılık gösterilmemiştir (p=0,291). Sonuç ve Öneriler: Çalışmamızda sigara içenlerin sigara içme davranışı ile ilgili estetik algıları sigara içmeyenlere göre belirgin şekilde fazla bulundu. Sigara içenlerde sigara içmenin olumsuz duygulanıma iyi geldiği ve bilişsel fonksiyonları iyileştirdiği düşünceleri anlamlı şekilde daha fazla bulundu. Literatürle uyumlu olan sonuçlarımız ile birlikte sigara içme davranışı ile ilgili algıların ayrıntılı şekilde araştırılması gerektiğini, sigara bağımlılığı ile mücadelede bu algıları değiştirmenin faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Sigara bağımlılığı, Nikotin bağımlığı, estetik algılar, olumsuz duygulanım, nikotin yoksunluğu

AlgıAnkaraBağımlılık+2
Onur Günaydın
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi poliklinik başvurularında hasta-hekim iletişimi niteliğinin hasta ve hekim bakış açısıyla değerlendirilmesi

AMAÇ: Bu araştırmada Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi poliklinik başvurularında hasta-hekim iletişimi niteliğinin hasta ve hekim bakış açısıyla değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. MATERYAL VE METOT: Çalışmaya 01 Temmuz 2017 -31Ağustos 2017 tarihleri arasında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi dahili ve cerrahi kliniklere ait polikliniklere başvuran ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 18 yaş ve üstü hastalar arasından rasgele belirlenenler ve aynı şekilde çalışmaya katılmayı kabul eden hastaların görüştükleri hekimler, dahil edildi. Araştırmamızda veri toplama aracı olarak görüşme sonrası hekimlere ve hastalara ayrı ayrı oluşturulan anketler uygulandı. Hastalara uygulanan ankette sosyodemografik özellikler ve genel sağlık durumu ile ilgili 12 soru, görüşme esnasındaki hekimin iletişim niteliği ile ilgili 15 soru olmak üzere toplam 27 soru mevcuttu. Hekim anketinde ise sosyodemografik özellikleri sorgulayan 8, görüşme esnasında kendi iletişim becerilerini değerlendiren 15 soru olmak üzere toplam 23 soru yer aldı. Çalışma sonucunda elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 21.0 programı aracılığıyla bilgisayar ortamına aktarıldı ve analiz edildi. İstatistiki olarak p<0,05 anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya 28 hekim ve 71 hasta ile olmak üzere toplamda 99 kişi dahil edildi. Hekim-hasta iletişiminin değerlendirilmesi açısından 71 görüşme irdelendi. Hastaların hekimleriyle yaptıkları görüşme sonrasında yaptıkları değerlendirmelerinde, 15 iletişim ifadesinin hiçbirinde 'çok kötü' ve 'kötü' şeklinde değerlendirme yapmadıkları görüldü. Hastaların %98,6 (n=70)'sı görüşme yaptıkları hekimin iletişimini 'çok iyi' ve 'iyi' olarak değerlendirdiler. Hastaların hekimlerin iletişim becerilerini değerlendirdikleri ifadelerin her birisine ilişkin yapmış oldukları değerlendirmelerin ortalaması, hekimlere göre yüksek bulundu.(p<0,05) Hasta ve hekim değerlendirmelerinin sosyodemografik özelliklerine göre anlamlı farklılaşmadığı görüldü.(p>0,05) SONUÇ: Hasta-hekim iletişimi üzerinde titizlikle durulması ve geliştirilmesi için çalışılması gereken bir konudur. Bu çalışmada genel olarak hastaların hekimlerin iletişim becerilerinden memnun oldukları sonucuna varılmıştır. Bunun yanında hekimlerin hastalara göre kendilerini daha eleştirel gözle değerlendirdikleri görülmekte ve bu konuda eğitim ihtiyacını dile getirenlerin azımsanmayacak düzeyde olduğu görülmektedir. Çalışmadan elde edilen bu sonuçlar bu çalışmayla sınırlı olsa da, çalışmanın kalitatatif özelliklerinden dolayı önem arz etmektedir. Konuyla ilgili pek çok çalışma yürütülmekle beraber, konunun daha detaylı işlenmesi açısından daha geniş çaplı kalitatif çalışmalara ağırlık verilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

Doktor-hasta etkileşimiDoktor-hasta ilişkileriDoktorlar+3
Uğur Saraçoğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Enürezis nokturna ile ilgili ailelerin bilgi ve tutum düzeyi

Giriş ve amaç: Enürezis Nokturna çocukluk çağının en sık karşılaşılan üriner sistem problemlerinden biridir. Uykuda yatağa ya da giysilere yineleyen bir biçimde idrar kaçırma enürezis olarak tanımlanır. Bir diğer ifade ile doğuştan ya da kazanılmış santral sinir sistemi defekti olmayan 5 yaşın üzerindeki çocuklarda istemsiz olarak uykuda gece altını ıslatma enürezis nokturna olarak adlandırılır. Enürezis nokturna çocuk ve ailesi için yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen bir problemdir. Enürezisin yarattığı stresli durum nedeni ile ileride anksiyete ve özgüven eksikliği gibi enürezis nokturna kaynaklı psikolojik sorunlar ortaya çıkabileceği düşünülmektedir. Yaygın bir sağlık sorunu olmasına rağmen ailelerin enüresis nokturna sebepleri, tedavi gerektirip gerektirmediği ve /veya hangi yöntemlerle tedavi edilebileceği konusundaki farkındalıkları yeterli ve uygun düzeyde olmayabilir. Bu sebeple çalışmamızda ailelerin enürezis enürezis nokturna hakkında bilgi ve tutumlarının belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve yöntem: Araştırmamız 29 aralık 2015 ve 29 mart 2016 tarihleri arasında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Yenimahalle Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran ailelerle gönüllülük esas alınarak , yüzyüze anket çalışması şeklinde yapıldı. Bulgular: Çalışamaya 319 u erkek 684 ü bayan olmak üzere toplam 1003 kişi katılmıştır. Katılanlar %94 çoğunlukla evlidir. Bireylerin %46,2 si 2 çocuk sahibi, %30,5 i ise 1 çocuk sahibidir. Katılımcılar %41,9 çoğunlukla üniversite mezunudur. Katılımcıların %37,8 i ev hanımı %25,9 u ise memurdur. Bireylerden 690 tanesi il merkezinde yaşamaktadır. Bireyler %45,4 oranla 2500 liradan fazla aylık kazanca sahiptir. Bireyler %72,8 çoğunlukla çocuklarda gece altını ıslatma olabileceğini belirtmişleridir. %62,7 si gece altını ıslatma konusunda bilgi sahibidir. Bu bilgi çoğunluk olarak arkadaş yada komşu (%25,3), aile hekimi (%24,9) ve TV den (%21,9) öğrenilmiştir. Katılımcılar %32,2 oranla her iki cinsiyette de gece altını ıslatmanı olabileceğini ifade etmişlerdir. Bireylerin %71,1 i bu durumun tedavi edilmesi gereken bir sağlık sorunu olduğunu düşünmektedirler. Bireylerin %44,2 si bu durumun ilaçla tedavisi hakkında fikri olmadığını belirtmiştir . Sonuç: Enürezis sık görülen sağlık sorunudur ve ailelerin bu konudaki farkındalığı ve tedavi arayışları eğitim ve sosyokültürel seviyeleri ile yakından ilişkilidir. Mevcut sebeplerin araştırılması ve bilinmesi, önlenebilir faktörlerin ortadan kaldırılmasında büyük öneme sahiptir. Ailelerin enürezisin tedavi edilebilir bir hastalık olduğu konusunda bilgilendirilmesi, tanı alamayan olguların belirlenmesi için saha ve okul taramalarının yapılması, kamu spotlarının oluşturulması, tanı alan olguların uygun yöntemlerle tedavi edilmesi önemlidir. Bu noktada enürezis birinci basamakta tanı alıp takip edilebilecek bir hastalık olup, ailelerin en kolay, uygun ve doğru bilgiye aile hekimleri aracılığı ile ulaşabilecekleri düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: çocuk , enürezis nokturna,anne, baba. bilgi ve tutum düzeyi

AileAile içi ilişkilerAna-baba+5
Şükran Tabanoğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Endotem polikliniklerine 2016- 2017 yıllarında başvuran tip 2 diyabetes mellituslu hastaların glikolize hemoglobin A1c ve ortalama trombosit hacmi düzey ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Diyabetes mellitus hiperglisemi ile prezente olan metabolik bir hastalıktır. Diyabetik hastalardaki mortalite ve morbiditenin çoğundan ve azalan yaşam kalitesinden zaman içerisinde gelişen makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlar sorumludur. HbA1c günümüzde glisemik kontrolün göstergesi olarak en sık kullanılan testtir. Tip 2 DM hastalarındaki kardiyovasküler komplikasyon prevelansının HbA1c ve MPV düzeyleri ile ilişkili olduğu bazı çalışmalarda rapor edilmiştir. Düzelmiş glisemik kontrol MPV'yi azaltır böylece, uygun glisemik kontrol ile trombosit aktivitesinin azalması sağlanabilir ve bu hastalarda vasküler komplikasyonlar önlenebilir veya geciktirilebilir. Trombosit aktivasyon göstergesi olarak MPV'nin, DM progresyonunun izlenmesi ve dolayısıyla primer sağlık hizmetlerinde vasküler komplikasyonların önlenmesinde basit ve uygun maliyetli bir test olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız Tip 2 DM hastalarında HbA1c ve artmış MPV, PDW düzey ilişkisini değerlendirmekti. Materyal ve Metod: Çalışma, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Endotem polikliniklerine Haziran 2016- Nisan 2017 tarihleri arasında genel sağlık kontrolü amaçlı başvurmuş ve Tip 2 DM tanısı ile takipli 18 yaş üzeri hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların açlık plazma glukozu, HbA1c, trombosit sayısı, ortalama trombosit hacmi, trombosit dağılım genişliği, total kolesterol, trigliserid, HDL kolesterol, LDL kolesterol değerleri toplandı. Hastalar HbA1c değerlerine göre kontrol grubu, HbA1C≤7 ( grup 1 ), HbA1C>7 ( grup 2 ) olarak 3' e ayrıldı. Birbiri ile karşılaştırılarak analiz edildi. Bulgular: Yaş açısından grup 1 ve grup 2 arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu.(p>0,05) Yaş ortalaması arttıkça MPV ve PDW değerleri artmaktaydı. Gruplar arasında APG, HbA1c, Trigliserid değerleri açısından istatiksel olarak anlamlı bir farklılık mevcuttu.(p=0,001) (p=0,001) (p=0,001) Grup 1 ve Grup 2 arasında LDL ve T.Kolesterol değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık yoktu.(p=0,330) (p=0,592) MPV ve PDW ile Trigliserid arasında pozitif zayıf derecede korelasyon vardı ve bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p=0,002) (p=0,014 ) MPV ve PDW ile LDL ve T. Kolesterol arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu.(p=0,171, p=0,361) (p=0,172, p=0,378) HbA1c arttıkça PLT azalmakta, MPV ve PDW değerleri artmaktaydı. Bu korelasyon istatiksel olarak anlamlıydı. PDW ve MPV arasında pozitif derecede korelasyon vardı ve bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlıydı. (p=0,001) Sonuç: Çalışmamız göstermiştir ki bozulmuş glisemik regülasyon MPV ve PDW gibi trombosit aktivasyon belirteçlerinde artışa neden olur ve bu hastalarda vasküler komplikasyonlar daha sık görülebilir. Elde edilen değerler, MPV'yi ve aynı zamanda PDW'yi vasküler komplikasyonlar açısından diyabet hastalığının yükünü tahmin etmek için bir hematolojik belirteç olarak kullanma olasılığını göstermektedir. Bizim çalışmamızın sonucunda MPV'nin ve PDW'nin, DM progresyonunu izlemek ve dolayısıyla primer sağlık hizmetlerinde vasküler komplikasyonların önlenmesinde, taranmasında basit ve düşük maliyetli bir test olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Böylece erken tanı ve uygun tedavi, başlangıç veya ilerlemeleri geciktirilebilir. Ancak daha büyük popülasyonlarda yapılacak geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tip 2 DM, MPV, PDW, HbA1c

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Hemoglobin A-glikolize+2
Hacer Dinçoğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesinde aile hekimliği polikliniklerine başvuran hastaların beden kitle indeksi ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

GİRİŞ: Beden kitle indeksi (BKİ) ve psikiyatrik hastalıklar arasındaki ilişki çok sayıda araştırmaya konu olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bu konuda yapılmış çalışmalar incelendiğinde özellikle obezite ve depresyon arasında bir ilişki olduğu görülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız yetişkinlerde beden kitle indeksi ve depresyon arasında nasıl bir ilişki olduğunu araştırmaktır. YÖNTEM: Çalışmamızda hastanemiz aile hekimliği polikliniklerine başvuran 18 yaş ve üstü hastalardan, daha önce psikiyatrik hastalık tanısı almamış, 270 gönüllüye sosyodemografik verilerden oluşan bir anket formu ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulanmıştır. Ayrıca hastaların boy ve kilo ölçümleri alınarak BKİ hesaplanmıştır. Hastaların BDÖ skoru ve BKİ arasındaki ilişki araştırılmıştır. Elde edilen verilerin analizi SPSS programı kullanılarak yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya veri toplama araçlarını eksiksiz olarak cevaplayan 270 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 38,89±11,83 yıldır. Hastaların %63'ü (n=170) kadın, %37'si (n=100) ise erkektir. Katılımcıların BKİ ile BDÖ puanlarının korelasyonuna bakılmıştır. Aralarında anlamlı bir korelasyon görülmemiştir (p=0,660; r=0,027). Kadınlarda BKİ erkeklerden anlamlı düşük bulunmuştur (p=0,001). Kadınlarda BDÖ puanları erkeklerden anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,007). Medeni durum BDÖ puanları üzerinde anlamlı değişiklik oluşturmazken (p=0,959), evlilerin BKİ' leri evli olmayanlardan anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,016). Çalışma durumu BDÖ puanları üzerinde anlamlı değişiklik oluşturmazken (p=0,114), çalışmayan bireylerin BKİ' leri çalışan bireylerden anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,018). Katılımcılarda tanı konulmuş bir tıbbi rahatsızlık varlığı BKİ (p=0,051) ve BDÖ (p=0,066) puanları üzerine anlamlı etki etmemiştir. SONUÇ: Çalışmamızda BKİ ile depresyon düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuçlarımız tedavi arayışında olmayan daha geniş örneklem grupları ile yapılacak çalışmalarla desteklenmelidir. ANAHTAR KELİMELER: Beden kitle indeksi, Beck Depresyon Ölçeği, Depresyon, Obezite

Aile hekimliğiBeck Depresyon ÖlçeğiDepresyon+5
Tuğba Uğur
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ev kazası geçirmiş çocukların ebeveynlerinin kaza algıları, deneyimleri ve çocuk ev kazaları konusunda bilgi, tutum, davranışları: Kalitatif bir çalışma

Giriş ve Amaç: Ev kazaları en önemli risk grubunu çocuklar, yaşlılar, fiziksel, mental ve sosyal engeli olanlar oluşturmaktadır. Tüm dünyada sık görülmeleri, ölüm ve sakatlıklara yol açmaları önlenebilir olmaları nedeniyle halen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu araştırmanın amacı çocuğu ev kazası geçirmiş ebeveynlerin kaza algıları, daha önce yaşadıkları çocuk ev kazaları, sonrasındaki tutum ve davranışları, bu konudaki bilgi düzeyleri, bilgi kaynakları ve önerilerini tespit etmek; ayrıca önlenebilen bir olay olarak çocuk ev kazaları konusunda koruyucu sağlık hizmetlerinin merkezinde olan aile hekimlerine düşen görevlere dikkat çekmektir. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışması nitel bir araştırma olarak planlanmış olup, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Dr. Sami Ulus Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniklerinde, 01.05.2017-31.12.2017 tarihleri arasında ev kazası nedeniyle yatarak tedavi gören çocukların ebeveynleri ile yapılan görüşmelerden oluşmaktadır. Görüşmelerde, konuyla ilgili literatür taranarak oluşturulan, açık uçlu sorulardan oluşan bir görüşme formu kullanıldı. Yapılan tüm görüşmeler, derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak yüz yüze yapıldı. Bulgular: Bu çalışmaya ev kazası nedeniyle yatarak tedavi gören 22 çocuğun 21 ebeveyni dahil edildi. Bir kazada aynı anda iki kardeş etkilenmesinden dolayı anne ile ortak görüşme yapıldı. Görüşme yapılan 21 ebeveynin 19'u kadın 2'si erkek olmak suretiyle anne babalardan oluşmaktaydı. Çalışmamızda ev kazası nedeniyle yaralanan 22 çocuğun 15'i (%68,1) erkek, 7'si (%31,8) kız çocuğuydu. Yaralanan çocukların en küçüğü 9 aylık, en büyüğü 3 yaş 6 aylık olup, yaş ortalaması ise 1 yaş 10 ay olarak tespit edildi. Vakaların 4'ü düşme, 8'i yabancı cisim aspirasyonu/yutulması, 10'u koroziv madde alımı nedeniyle hastanede yatmaktaydı. Çalışmaya katılan ebeveynlerin 19'u kazaların önlenebileceğini belirtirken içlerinden, iki ebeveyn ise kazaların önlenemeyeceğini ifade ettiler Sonuç: Çalışmamızda ebeveynlerin bilgi eksikliği, dikkat dağınıklığı, riskli davranışları, küçük çocukları birkaç yaş büyük olan kardeşine emanet etmeleri ve misafirliğe gidilen evlerde kontrolün sağlanamaması, kullanılan ev güvenlik araçlarının yetersiz kalması gibi nedenler kazalarda önemli etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Anne babaların aldıkları önlemlerde en belirleyici faktörün ise çevrelerinden duydukları yaşanmış ev kazaları ile kendi tecrübeleri olduğu görüldü. Bunun yanında kaza sonrası çocuğa daha fazla zarar verebilecek hatalı uygulamalar da dikkat çekmektedir. Kazayı önlemek için kazayı öngörmek, risk faktörlerini belirlemek, doğru ve etkin önlemleri almak gerekir. Bunun içinde kazanın tipi, oluş şekli, sıklığı, hangi yaş grubunda hangi kazaların daha sık görüldüğü, ne şekilde sonuçlandığı gibi çeşitli bilgileri içeren kaza istatistikleri olmalıdır. Bu veriler kazalar, önlemler konusunda bilgi sağlarken zaman içerisinde alınan önlemlerin ne kadar etkin olduğunu, kazaların ne kadarını önleyebildiğimizi de gösterecektir. Çocuklarda yaralanmaya neden olan kazalar, alınacak önlemler ve kaza sonrasında yapılması/yapılmaması gereken uygulamalar birinci basamak sağlık merkezlerinde aile hekimleri ve diğer sağlık çalışanları tarafından verilmelidir. Bu bilgiler aşı takipleri sırasında ebeveynlere tekrarlanarak anlatılmalı, broşürler dağıtılarak ve yaşanan ev kazalarından örnekler verilerek farkındalık sağlanmalıdır. Bu sadece anne babalar ile sınırlı kalmayıp diğer aile bireyleri, aile büyükleri, çocuk bakıcıları, çocuğa bakım ve eğitim veren tüm kuruluşlara yayılmalıdır. Konuyla ilgili en etkin çözüm yolunun, devlet ve sivil toplum kuruluşlarının sorumluluğu paylaşmasıyla gerçekleşebileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: çocuk, ev kazası, ev yaralanması, kalitatif (nitel) çalışma

AlgıAna-babaEv kazaları+3
Begül Kaya
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim Aaraştırma Hastanesi evde sağlık biriminden hizmet alan hastaların bakım veren yakınlarının yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Günümüzde tıbbın ilerlemesi neticesinde beklenen yaşam süresi uzamakta bakıma muhtaç nüfus giderek artmaktadır. Evde Sağlık Hizmetleri; bakım ihtiyacı olan bireye hastalığının akut ve kronik döneminde, ev ortamında, sosyal ve psikolojik danışmanlık hizmet vermektedir. Bu araştırmada Evde Sağlık Hizmeti alan hastaların bakım veren yakınlarının yaşam kalitesinin hangi faktörlerden ve ne şekilde etkilendiğinin belirlenmesi amaçlandı. MATERYAL ve METOT: Tanımlayıcı tipteki çalışmaya, 25 Ekim 2017 – 28 Şubat 2018 tarihleri arasında Ankara Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Evde Sağlık Biriminden hizmet alan ve çalışmaya katılmayı kabul eden hasta bakım verenleri dahil edildi. Katılımcılara tanıtıcı bilgi formu, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği-Kısa Formu ve Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği uygulandı. Analizlerde SPSS 23.0 paket programı kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya 141 bakım veren dahil edildi. Katılımcıların %75,9'u kadındı ve yaş ortalaması 57,3±10,9 yıl olarak saptandı. Bakım verenlerin %73,8'i çalışmadığı saptandı. Bakım verilen hastaların %42,5'i yatağa bağımlıydı ve yaş ortalaması 73,3±20,1 yıl olarak saptandı. Hastaların %42,6'sının demans tanısı mevcuttu. Çalışmadaki bakım verenlerin %35,5'i hastanın bakımını üstlenen tek kişi olduğu belirlendi. Bakım verenlerin verdikleri bakıma bağlı olarak sağlık durumunun %56,7'sinde kötü yönde değiştiği belirlendi. Bakım verenlerin DSÖ yaşam kalitesi ölçeği puan ortalamaları; genel alanda 45,2, fiziksel alanda 50,4, psikolojik alanda 51,3, sağlık alanında 51,8 ve çevre alanda 51,1 olarak bulundu. Ayrıca Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği puan ortalaması 7,89 olarak saptandı. Yaşam kalitesi ve uyku kalitesinin; bakım verenin kronik hastalık durumu, gelir durumu, çalışma durumu ve bakım işini üstlenen tek kişi olması ile ilişkili olduğu bulundu (p<0,05). Ancak hastanın yatağa bağımlılık ve demans düzeyi ile ilişkisinin olmadığı saptandı. Kronik hastalığı bulunan, gelir düzeyi düşük, bir işte çalışmayan ve bakımı tek kişi üstlenen bakım verenlerin yaşam ve uyku kalitesi daha kötü olarak saptandı (p<0,05). SONUÇ: Bu çalışmanın sonucunda evde bakım ihtiyacı olan hastalara bakım verenlerin yaşam ve uyku kalitelerinin verdikleri bakım neticesinde olumsuz olarak etkilendiğini saptandı. Özellikle kronik hastalığı olan, gelir düzeyi düşük, herhangi bir işte çalışmayan ve bakım sorumluluğunu tek kişi olarak üstlenen bakım verenlerin yaşam ve uyku kaliteleri daha düşük olduğu görülmüştür. Bu saptamalar ışığında Evde Sağlık Hizmetleri kapsamının bakım verenlerin birtakım ihtiyaçlarını göz önüne alacak şekilde düzenlenmesinin ve özellikle bakım verenlerin psiko-sosyal alanda desteklenmesinin yaşam ve uyku kalitesinin yükseltilmesine yararlı olabileceği düşünülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Evde Sağlık Hizmeti, Yaşam Kalitesi, Uyku Kalitesi, Bakım Veren

Bakım verenlerBakım verme yüküEvde sağlık hizmetleri+4
Merve Beşer Tunç
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

65 yaş ve üstü hastalarda kognitif bozukluk ile thiol-disülfid homeostazisi arasındaki ilişki

ÖZET AMAÇ: Bu çalışmamızda kognitif bozukluk ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi özellikle yeni bir parametre olan tiyol-disülfid homeostazisi ve iskemi modifiye albümin, ferroksidaz ve myeloperoksidaz biyobelirteçleri ile değerlendirmeyi amaçladık. MATERYAL ve METOT: Tanımlayıcı tipte çalışmaya bir üniversite hastanesi geriatri polikliniği tarafından takip edilen 146 adet (49 erkek, 97 kadın) 65 yaş ve üstü (ortalama 76,06 ±7,368) katılımcı dahil edildi. Hastaların kognitif düzeyi eğitim durumlarına göre Standardize Mini Mental Test (SMMT) veya Eğitimsizler için Mini Mental Test (MMSE-E) ile değerlendirildi. Katılımcılar, Mini Mental Test sonuçlarına göre 24 puan ve altı alan 78 katılımcı kognitif bozukluk, 25 puan ve üstü alan 68 katılımcı normal olarak değerlendirilip 2 gruba ayrıldı. Oksidatif stresin değerlendirilmesi için serum total tiyol, native tiyol ve disülfid değerleri ile iskemi modifiye albümin, ferroksidaz ve myeloperoksidaz değerleri ölçülüp kendi içinde ve gruplar arasında kıyaslandı. BULGULAR: Popülasyonun Mini Mental Test (MMT) puan ortalaması 22.55±5.283'tü. Mini Mental Test puanları kıyaslandığında: Normal grup ( 26.66±1.40 puan) ile Kognitif Bozukluk Grubu (19.08±4.84 puan) arasında anlamlı fark vardı (p= 0.000*). Eğitimli grup (53 kişi, 23.92±4.73 puan) ile Eğitimsiz grup (88 kişi 21.73±5.47 puan) arasında anlamlı fark vardı (p= 0.013*). Kadın katılımcılar ile (93 kişi, 21.48±5.30 puan) ile erkek katılımcılar (48 kişi, 24.63±4.29 puan) arasında anlamlı fark vardı (p= 0.000*). Gruplara ayırmaksızın yapılan korelasyon testlerinde Mini Mental Test puanlarıyla: Yaş arasında negatif anlamlı ilişki (p= 0.000*, r=-0.325), Native Thiol arasında anlamlı ilişki (p= 0.047*, r= 0.167), Toplam Thiol arasında anlamlı ilişki (p= 0.020*, r= 0.196), Disülfid arasında anlamlı ilişki (p= 0.031*, r= 0.183) ve İskemi Modifiye Albümin arasında negatif anlamlı ilişki (p= 0.018*, r=-0.266) bulundu. Aynı zamanda yaş ile Disülfid/Native Thiol oranı arasında anlamlı negatif ilişki bulundu (p= 0.037*, r=- 0.177). Gruplar kıyaslandığında Normal grup ile Kognitif Bozukluk grubu arasında: Disülfid değerinde (p= 0.030*), Toplam Thiol değerinde (p= 0.028*), İskemi Modifiye Albümin değerinde (p= 0.024*) anlamlı fark bulunuyordu (P<0.05). Albümin değerinde (p=0.49), Native Thiol değerlerinde (p=0.073), Ferroksidaz değerinde (p= 0.67), Myeloperoksidaz değerinde (p= 0.77) anlamlı fark yoktu. SONUÇ: Bu çalışmanın sonucunda kognitif bozukluk düzeyi ile thiol/disülfid ve IMA biyobelirteçleri ile saptanan oksidatif stres arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Thiol/Disülfid ve IMA kognitif bozukluk için oksidatif stres belirteci olarak kullanılabilir. IMA-kognitif bozukluk korelasyonu aynı zamanda kognitif bozukluk patogenezinde, iskemiye bağlı serebrovasküler hasarın önemini vurgulamaktadır. Bu biyobelirteçlerin kognitif bozukluğun erken teşhis, etkin tedavi başlangıcı ve güvenilir hastalık takibinde klinisyenlere yardımcı olmak amacıyla kullanılabileceğini düşünüyoruz. ANAHTAR KELİMELER: Kognitif Bozukluk, Oksidatif Stres, Thiol/Disülfid Homeostazisi, İskemi Modifiye Albümin

AlbüminlerBilişBiliş bozuklukları+6
Tuğba Taşkesen
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara'nın farklı gelişmişlik düzeyine sahip üç ilçesinde yaşayan bireylerin sağlık hizmeti tercihleri ve bunlara etki eden faktörlerin değerlendirilmesi

GİRİŞ: Sağlık, insanlığın "sağlıklı olma" arayışı ile birlikte tanımlanmaya ve geliştirilmeye çalışılan bir olgu olmuş ve hizmet sunulan bir alana dönüşmüştür. Sağlık alanında dünyadaki algı ve dönüşümlerle, hasta odaklı hizmet anlayışı, dolayısıyla da hastaların tercihleri ve memnuniyeti önem kazanmıştır. Bu araştırmada bireylerin sağlık hizmetleri tercihleri ve bunlara etkili eden faktörlerin incelenmesi amaçlandı. YÖNTEM: Bu kesitsel araştırma 01.04.2018-01.06.2018 tarihleri arasında, Ankara'nın farklı gelişmişlik seviyesine sahip üç ilçesinde, her ilçeden 3'er aile hekimliği birimi olmak üzere toplam 9 aile hekimliği biriminde yürütülmüştür. Belirtilen tarihler arasında, söz konusu aile hekimlerine başvuranlardan rasgele seçilenler ve gönüllü olanlar çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara literatürden faydalanarak oluşturulan 32 soruluk anket formu uygulandı. İstatistiksel analizler ve hesaplamalar için IBM SPSS Statistics 21.0 programı kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya toplamda 532 kişi katıldı. Çalışmada yer alan bireylerin yaş ortalaması 40,31±15,13yıl, minimum yaş 18, maksimum yaş 88 olarak saptandı. Katılımcıların %41,7'si (n=222) çok yüksek insani gelişmişlik endeksine sahip ilçede (Çankaya), %35,3'ü (n=188) orta insani gelişmişlik endeksine sahip olan ilçede (Mamak), %23'ü (n=122) ise yüksek insani gelişmişlik endeksine sahip ilçede (Polatlı)ikamet etmekteydi. Kişilerin %50,9 'u (n=271) kadın, % 49,1'i (n=261) erkekti. Katılımcıların %35,5'inin kronik bir hastalığı mevcuttu,%38,5'i sürekli kullandığı en az bir ilaç vardı. Sağlık problemi durumunda bireylerin %52,4'si ASM'leri, %23,3'ü devlet hastanelerini, %9,3'ü eğitim ve araştırma hastanelerini, %4,9'ü üniversite hastanelerini, %8,5 özel hastaneleri, %0,8 özel muayenehaneleri, %0,6'sı eczaneleri tercih ediyordu. Çalışmamızda sağlık hizmetleri tercih nedenlerine bakıldığında, ilk sıraları "sosyal güvence", "ulaşım kolaylığı", "güvenilirlik", "aynı doktora muayene olmak" aldı. SONUÇ: Bu araştırmada katılımcıların sağlık hizmeti tercihlerinin birinci basamak ağırlıklı olduğu görülmekle beraber genel olarak sağlık sistemi içinde birinci basamağın öncelikli olarak tercih edilme oranının beklenen ve istenen değerden düşük olduğu görülmektedir. Çalışmamızda ilk tercih edilecek kurumun yaş, cinsiyetten ve eğitim durumundan etkilenmediği, gelir seviyesi arttıkça özel sağlık hizmetlerinden yararlanmanın arttığı görüldü. Bu konuda daha kapsamlı ve nedenlerin irdelenmesine yönelik kalitatif çalışmalara ağırlık verilmesi gerekmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Sağlık hizmetleri tercihleri, İnsani Gelişme Endeksi, Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri

AnkaraBirinci basamak sağlık hizmetleriSağlık hizmetleri+3
Nazlı Aksoy
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk ve yetişkinlik döneminde ayrılık anksiyetesinin yetişkinlik döneminde görülen anksiyete bozukluklarıyla ilişkisi

ÖZET Giriş ve Amaç: Anksiyete içeriden veya dışarıdan gelebilecek bir tehlike beklentisinin neden olduğu kaygı ve endişe durumudur. Fizyolojik olan ve stresle baş etmeye yarayan anksiyete, şiddetli ve uzun yaşanması veya kişinin yaşamını olumsuz etkilemesi durumunda anksiyete bozukluğu olarak değerlendirilir. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu, kişinin temel bağlanma figüründen ayrılmaya veya ayrılma riskine karşı aşırı ve yaygın bir korkuyla karakterize bir durumdur. Geçmişte çocukluk çağına özgü bir bozukluk olarak kabul edilirken DSM-5 ile tüm yaşlarda görülebilen bir bozukluk olarak tanımlanmıştır. Literatürde çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin; yetişkin dönemde görülebilecek anksiyete (örn; yetişkin ayrılık anksiyetesi, panik bozukluğu gibi) ve anksiyete dışı (major depresif bozukluk, bipolar bozukluk gibi) psikiyatrik bozukluklar için risk faktörü olabileceği yönünde çalışmalar mevcuttur. Biz de çalışmamızda çocukluk çağında sık gördüğümüz ayrılık anksiyetesinin yetişkin dönem anksiyete bozukluklarıyla ilişkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-35 yaş arası herhangi bir ruhsal hastalığı olmayan 311 katılımcı alındı. Tarafımızca hazırlanmış sosyodemografik verilerden oluşan bir anket formunu, Ayrılma Anksiyetesi Belirti Envanterini, Yetişkin Ayrılma Anksiyetesi Anketini, Durumluk Kaygı Ölçeği (STAI FORM-1) ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI FORM-2) anketlerini uygun biçimde yanıtlayan 311 katılımcıyla çalışma tamamlanarak istatistiksel analizler yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre çocukluk ayrılık anksiyetesi belirtilerini karşılayan 166 kişinin 123'ünde (%74,09) ayrılık anksiyetesi belirtilerinin yetişkinlikte de devam ettiği görüldü. Katılımcıların 43'ünde (%13,03) sadece çocukluk dönemi, 42'sinde (%12,7) sadece yetişkinlik dönemi ayrılık anksiyetesi puanı yüksek saptandı. Çocukluk dönemi ayrılma anksiyetesi puanı yüksek bireylerin süreğen anksiyete puanlarını istatistiksel olarak yüksek bulundu (F= 46,21, p<0,001 Adjusted R2= 0,13). Yetişkin ayrılık anksiyete puanları yüksek olan bireylerin hem durumsal hem de süreğen anksiyete puanlarını istatistiksel olarak yüksek bulundu (F=46,50, p<0,001, Adjusted R2= 0,23). Sonuç ve Öneriler: Çalışmamızda; çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin yetişkin dönem ayrılık anksiyetesiyle yüksek oranda ilişkili olduğunu aynı zamanda yetişkinlik dönemi ayrılık anksiyetesinin çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinden bağımsız olarak da ortaya çıkabileceğini saptadık. Çalışmamızda elde ettiğimiz bir diğer önemli sonuç; çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin süreğen anksiyete ile ilişkili olmasıdır. Bu durum çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin kronik anksiyete için önemli bir risk faktörü olabileceğini gösterir. Sınıflama sistemlerine yeni girmiş olan yetişkinlik dönemi ayrılık anksiyetesi durumsal ve süreğen anksiyeteyle ilişkili olması sebebiyle bu kategorinin anksiyeteye yatkınlığın bir görünümü olabileceğini düşündürmektedir. Bu konuda yapılan çalışmaların ülkemizde az olması ve farklı sonuçlar elde edilmiş olması nedeniyle daha büyük örneklemlerle yapılacak ileriye dönük izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Ayrılık anksiyetesi, süreğen anksiyete, durumsal anksiyete

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıAyrılma anksiyete bozukluğu+5
Başak Özsayın Kılıç
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HPV aşısı hakkında ailelerin bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: HPV ile ilişkili hastalıkların bir halk sağlığı sorunu haline gelmesi hem enfeksiyondan korumak hem de ilerlemesini durdurmak için aşı üretilmesi fikrini doğurmuş ve bu aşı HPV enfeksiyonu ve sonuçlarına yönelik önemli bir müdahale olmuştur. Çalışmamızın amacı 9-18 yaş çocukların ebeveynlerinin, Human Papilloma Virüs (HPV) enfeksiyonu ve aşısı hakkında bilgi düzeyi, tutum ve davranışlarını öğrenmektir. YÖNTEM VE METOD: Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Yenimahalle Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Polikliniklerine başvuran 9-18 yaş çocukların ailelerine, gönüllülük esas alınarak, anket çalışması şeklinde yürütülmüştür. Ankette ailelelerin sosyo-demografik özellikleri, HPV enfeksiyonu ve aşısı hakkındaki bilgi düzeyleri, aşıyı uygulama konusundaki tutum ve davranışları sorgulanmıştır. Çalışmaya toplam 1000 ebeveyn katılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya katılanların 762'si (%76.2) anne, 238'i (%23.8) baba idi. Yaş ortalamaları 37.7 ± 6.4 idi. Annelerin 503'ü (%66) lise ve üniversite mezunuyken, babaların 191'i (%80.2) lise ve üniversite mezunudur. Ebeveynlerin yalnızca 269'u (%26.9) HPV enfeksiyonu ve 207'si (% 20.7) HPV aşısı hakkında bir şeyler duymuş/okumuş idi. Bilgi edinme kaynakları arasında birinci sırada basın yayın organları, ikinci sırada ise hekimler vardı. Ebeveynlerin yalnızca 55'i (%5.5) çocuk doktorundan ve aile hekiminden bilgi edindiğini belirtmiştir. Ebeveynlerden yalnızca 14'ü (%1.4) kendisine HPV aşısı yaptırmıştı. Çocuğuna HPV aşısı yaptıran ebeveyn sayısı yalnızca 2 idi. Araştırmaya katılan ebeveynler HPV enfeksiyonu ve aşısı hakkında sınırlı bilgiye sahipti. HPV aşısını duyan/bilen ebeveynlerin 93'ü (%43.2) çocuğuna aşı yaptırmaya istekli olduğunu, 90'ı (%41.7) aşıyı güvenilir bulduğunu belirtmiştir. Ebeveynlerin 119'u (%55.4) hekimlerin bilgilendirmesinin yetersiz olduğunu, 65'i (%30.3) aşının pahalı olduğunu, 19'u (%8.9) aşının yapılmasının gereksiz olduğunu, 11'i (%5.1) aşının dini değerlerine uygun olmadığını ifade etmiştir. Ebeveynlerin diğer çekinceleri ise, çevre baskısı, cinsel hayata erken başlama ve aşılamanın çok eşliliği artıracağı endişesidir. TARTIŞMA VE SONUÇ: HPV aşısının kullanımı ile bir halk sağlığı sorunu olan serviks kanserlerinin görülme sıklığı ve ölüm oranlarında önemli oranda azalma sağlanmıştır. Ülkemizde bu aşı ile ilgili henüz yeterli farkındalık yoktur. Kişilerin aşılanma durumlarını belirlemede doktorların çok önemli bir role sahip oldukları bilinmektedir. Ülkemizde HPV aşısının toplumca kabul edilerek yaygın bir şekilde kullanılmasında doktorların hastalara aşıyı önermesi önemli rol oynayacaktır. ANAHTAR KELİMELER: Human Papilloma Virüs, Aşı, Farkındalık

AileAşılamaAşılar+5
Pınar Çelik
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HPV aşısı hakkında aile hekimlerinin bilgi düzeyleri, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Servikal kanser kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir.Servikal kanserin primer etyolojik ajanı Human Papilloma Virüs'tür (HPV). HPV enfeksiyonuna karşı primer immunizasyon amaçlı üretilmiş aşılar bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı Türkiye'deki aile hekimlerinin HPV aşısı hakkındaki bilgi düzeyleri,tutum ve davranışlarını değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Kesitsel,tanımlayıcı tipte olan araştırmamız 01.10.2017-01.04.2018 tarihleri arasında yürütülmüştür.Araştırmacılar tarafından geliştirilen anket formu sosyal medya ağları üzerinden 2530 aile hekimine gönderilmiştir.Çalışma zamamnında 247 yanıt toplanmıştır.anketin geri dönüş oranı %9'dur. Bulgular: Katılımcıların 203'ü (%82.2) kadın, 44'ü (%17.8) ise erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 34,29±6,91, hizmet sürelerinin ortalaması 8,81±7,47 olarak hesaplandı. Katılımcıların 143'ünü (%57.9) büyükşehirde çalışanlar oluştururken,129'unu (%52) ASM de çalışanlar oluşturmaktadır. Araştırmaya katılan hekimlerin 207'si (%83.8) Sağlık Bakanlığı ulusal aşı takviminde olmayan özel aşılardan herhangi birini hastalarına önerdiğini bildirmiştir. Aile hekimlerine hastalarına hangi özel aşıları tavsiye ettiği sorulduğunda, 198'i (%80.2) Rota aşısını, 119'u (%48.2) meningokok aşısını, 137'i (%55.5) influenza aşısını, 11'i (%4) HPV aşısını ve 3'ü (%1) pnömokok aşısını önerdiğini belirtmiştir. Araştırmaya katılan hekimlerin HPV aşısı hakındaki bilgi düzeyleri sorgulandığında katılımcıların 181'i (%73) Türkiye'de 2 çeşit aşı olduğunu, 131'i (%53) aşının üç doz şeklinde uygulandığını, %63.2'si (156) aşının intramüsküler uygulandığını bilmekteydi. Katılımcıların yalnızca 105'i (%42.5) 9 yaşından sonra kız ve erkek çocuklarına yapılabileceğini bilmekteydi. Ancak 25'i (%10) aşının sadece cinsel aktif kadınlara uygulanabileceğini düşünmekteydi. Aşının virus tipine özgü koruyuculuğunun %100 olduğunu bilen hekim sayısı yalnızca 62 (%25) iken servikal kansere karşı koruyuculuğunun %70 olduğunu bilen 143'dür (%57.9). Tartışma ve Sonuç: Araştırmamız ülkemizde aile hekimleri üzerinde bu konuda yapılmış ilk çalışmadır. Verilerin hekim beyanına dayanmasına ragmen aile hekimlerinin HPV aşısı önerme oranları literatüre göre düşük düzeydedir.Aşı önermeyi etkileyen en önemli faktör hekimlerin bilgi ve tecrübe eksikliği ile ekonomik nedenlerdir. Aşının uygulanması ile yaygınlaşmasındaki engeller politikacılar tarafından incelenmeli ve bu konuda etkin adımlar atılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimi, Human Papilloma Virüs, aşı

Aile hekimliğiAşılamaAşılar+6
Betül Aydın
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı erişkinlerde sigaranın uyku kalitesi üzerine etkisinin araştırılması

GiriŞ: Sigara tüm dünyada pek çok kronik hastalığın etiyolojisinde yer alan halk sağlığı sorunudur. Toplumumuzda buna rağmen sigara kullanımı yaygındır. Sigaranın suçlandığı sağlık sorunlarından biri de uyku bozukluklarıdır. Nikotinin kendisinin uyandırma etkisine sahip olduğu bilinmektedir ve genellikle sigara içimi uyku bozukluklarıyla birliktelik göstermektedir. Bu nedenle çalışmamızda sigara içiciliğinin uyku kalitesi üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza hastanemizin aile hekimliği polikliniklerine başvuran ve dâhil etme kriterlerini karşılayan sağlıklı gönüllüler katıldı. Katılımcılara demografik bilgi anketi, Pittsburgh uyku kalitesi indeksi, Epworth uykululuk ölçeği ve Fagerström nikotin bağımlılık testi uygulandı. Bulgular: Çalışmamıza toplam 513 sağlıklı gönüllü katıldı (312 aktif ve pasif sigara içicisi, 201 kontrol grubu). Sigara maruziyeti olan grupta kötü uyku kalitesine sahip olanların oranı kontrol grubunun oranına göre anlamlı derecede yüksekti(%45,83'e karşı %32,33, p<0,001). Kötü uyku kalitesine sahip olanların oranının yüksekliği alt grup (aktif içici / pasif içici / kontrol grupları) analizlerinde de bulundu (sırasıyla oranlar %46,90, %44,06, %32,33, p=0,009). Sonuç: Sigara maruziyeti olanlarda uyku kalitesi hiç sigara içmeyenlere göre anlamlı derecede bozulmuştu. Bu bozukluk hem aktif hem de pasif sigara içicilerinde mevcuttu. Pasif sigara maruziyeti de en az aktif içiciler kadar kötü uyku kalitesi ile ilişkiliydi.

Sigara dumanı kirliliğiSigara içmeUyku+2
Ayşe Yılmazer
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2019
00