
32
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Aile hekimliği polikliniğine başvuran bireylerde siberkondri düzeyi ve e-sağlık okuryazarlığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Ordu Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran 18 yaş üstü bireylerde siberkondri ve e-sağlık okuryazarlığı düzeylerinin ve hastaların sosyodemografik özellikleri ile siberkondri ve e-sağlık okuryazarlığı arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: 01/11/2023-01/03/2024 tarihleri arasında yapılan kesitsel ve tanımlayıcı tipteki bu çalışma Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran bireylerin sosyodemografik veri formu ile beraber Siberkondri Ciddiyet Ölçeği kısa formunu (CSS-12) ve E-Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği içeren anket uygulandı. Veriler IBM SPSS V23 ile analiz edildi. Önem düzeyi p<0,050 olarak alındı. Bulgular: Çalışmaya 400 kişi dahil edildi. Çalışmaya katılanların %69,5 (n=278)'i 18-30 yaş arasındaydı. Kadınların oranı %70,8 (n=283)'di. Eğitim durumu göre en yüksek oran %67,8 (n=271) ile üniversite mezunuydu. Herhangi bir hastalık/ rahatsızlanma durumunda genellikle ilk başvurulan sağlık kurumu %47,3 (n=189) ile aile sağlığı merkezi olarak bulundu. Katılımcıların e-sağlık okuryazarlığı ölçeğinden aldıkların puan ortalaması 26,71±6,93'tü. Siberkondri ciddiyeti ölçeği puanı ortalaması 28±8,63'tür. Katılımcıların E-Sağlık Okuryazarlık ölçek puanı ile Siberkondri Ciddiyeti Ölçek puanı arasında istatistiksel olarak pozitif yönde zayıf bir ilişki bulundu(r=0,248; p<0,001). Çalışmamızda yaş ile E-Sağlık Okuryazarlığı ve Siberkondri Ciddiyeti ölçek puanları arasındaki ilişki incelendiğinde istatiksel olarak anlamlı fark görüldü (p<0,001).18-30 yaş arasında olanlarda siberkondri ve e-sağlık okuryazarlık düzeyi daha yüksek bulundu (p<0,001). Sonuç: Genç yaşlarda siberkondri ve e-sağlık okuryazarlık düzeyi daha yüksek görülmekte olup bu durum genç yaştaki kişilerin internete ve teknolojik cihazlara erişiminin daha kolay olmasından kaynaklanmaktadır. Aile hekimlerine düşen görev ise özellikle gençleri sağlıkla ilgili bilgilerde yeterli ve doğru internet kullanımı konusunda eğitmek, bilinçlendirmek, yardıma ihtiyacı olabilecek kişileri tespit etmek ve gerekli yönlendirmeleri yapmaktır. Böylece, hem hastanın tedaviyi bırakma gibi olumsuz sonuçlar önlenir, hem de hastanın tekrarlayan sağlık kuruluşu başvurularının önüne geçilerek gereksiz sağlık harcamaları azaltılabilir. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, Siberkondri, Sağlık Okuryazarlığı, E-Sağlık Okuryazarlığı, Çevrimiçi Sağlık Bilgisi Arama, Sağlık Kaygısı, Hipokondri
Kalça artroplastilerinde kanama miktarının Galektin-3 seviyesine etkisi
Giriş: Galektin-3, farklı biyolojik olaylarda, farklı dokularda yer alan ve birçok farklı klinik durum ve hastalıkta ilgili bir rol oynayan çok işlevli bir proteindir. Galektin-3'ün nöroinflamasyon ve nörodejenerasyonda rol aldığına yönelik veriler son dönemde artmaktadır. Görünüşe göre Galektin-3'ün çeşitli davranış kalıpları üzerinde çok karmaşık bir etkisi var. İntraoperatif hipotansiyon ve yapılan kan ürünü transfüzyonları postoperatif davranış değişiklikleri ile ilişkilendirilebilir. Çalışmamızda primer kalça artroplastisinde kanama miktarının Galektin-3 düzeyine etkisini ve buna bağlı oluşan nörolojik komplikasyonları erken dönemde saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Ordu Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul onayı (14.01.2022 tarih ve 2022/03 sayılı karar) alınarak Sağlık Bakanlığı Ordu Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği tarafından ameliyathanede elektif olarak operasyona alınan kalça artroplastisi yapılacak 60 yaş üstü, ASA (American Society of Anesthesiologist) risk sınıfına göre ASA Ⅰ/Ⅱ/Ⅲ olan hastalarda prospektif olarak gerçekleştirildi. Serum Galektin-3 ölçümleri için preoperatif, postoperatif 24.saat ve postoperatif 72. Saat kan örneği alındı. Aynı zamanda PCT, CRP ve hemogram değerleri kaydedildi. Galektin-3 için serum numuneleri analiz edilene kadar -80 °C'de muhafaza edildi. Bulgular: Çalışmaya 27 kadın (%60), 18 erkek (%40) olmak üzere toplam 45 hasta dahil edildi. Hastaların genel yaş ortalaması 70,93±8,16 yıldı. Preoperatif, postoperatif 24.saat ve postoperatif 72.saatte ölçülen Galektin-3 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermezken (p= 0.936), CRP düzeyleri anlamlı farklılık gösterdi (p <0,001). Postoperatif 24. saat Galektin-3 ile intraoperatif kanama (ml) miktarı arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif zayıf bir korelasyon bulundu (r=0,323; p=0,030). Preoperatif HGB düzeyi ile postoperatif 24.saat ve postoperatif 72.saat Galektin-3 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif bir korelasyon bulundu (r=-0.415, p=0.005; r=-0.373, p=0.012). Sonuç: Sonuç olarak kanamalı majör bir cerrahide tansiyon dalgalanmaları, kanama miktarı, kan ve kan ürünü transfüzyonu Galektin-3 düzeyini etkileyebilir. Çalışmamızda yakın intraoperatif takip, tansiyon düşüklüğüne izin verilmemesi, sıkı kanama yönetimi ve sıvı tedavisi Galektin-3 seviyesini olumlu yönde etkilemektedir. Bununla beraber preoperatif süreçte Galektin-3 yüksekliğine sebep olan komorbiditesi bulunan hastaların çalışmaya dahil edilmemesi Galektin-3 artışını etkileyen nedenler arasındadır. Galektin-3 düzeyi tespiti, komorbiditesi olan yaşlı hastalarda özellikle morbidite ve mortalite açısından inflamatuar süreçlerdeki etkisi düşünüldüğünde bir biyobelirteç olarak kullanılabilir. Konu hakkında daha geniş hasta popülasyonunda, kanamalı cerrahiler için ileri çalışmalar yapılmasına ihtiyaç olduğu görülmektedir.
Ordu Eğitim ve Araştırma Hastanesi Adli Tıp Polikliniği'ne başvuran kişilerde eş veya partner şiddeti ile öfke ve depresyon ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırma, Ordu ilinde eş/partner şiddeti mağdurlarını çok yönlü inceleyerek şiddetin sıklığı, türü ile mağdura ve faile ait risk faktörlerini belirlemek ve kontrol grubu ile olgu grubunun sosyodemografik özellikler, öfke ve depresyon durumu yönünden karşılaştırılmasını amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Ordu Eğitim ve Araştırma Hastanesi Adli Tıp Polikliniği'ne 15 Ağustos-15 Ekim 2024 tarihleri arasında başvuran YPŞ (yakın partner şiddeti) mağduru 45 olgu ve 45 kişilik kontrol grubu ile gerçekleştirildi. Her iki gruba sosyodemografik veri formu, HITS tarama ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Sürekli Öfke-Öfke İfade Tarzı Ölçeği uygulandı. Olgu grubuna şiddet türlerini ve risk faktörlerini belirlemek üzere anket uygulandı. Bulgular: Olguların %86.66 (n:39) kadın, ortalama yaş 36.29±11.53 idi. Olguların %46.7'si (n:21) ev hanımı, %15.6'sı (n:7) işsiz, %48.9'u (n:22) ortaokul ve altı eğitim düzeyinde, %71.1'i (n:32) evli idi. En sık şiddet uygulayan %69 eş, en sık şiddet ortamı %69 ev idi. Psikolojik şiddet %97.77 (n:44), ekonomik şiddet %66.66(n:30), cinsel şiddet %33.33 (n:15) ve tek taraflı ısrarlı takip %35.55(n:16), şiddete tanık olan çocuk oranı %51.1 idi. Ekonomik ve cinsel şiddete maruz kalanlarda Öfke İçe Alt Ölçeği'nden aldığı puanlar istatistiksel anlamlı yüksek bulundu(p<0.05). Olgu grubunun BDÖ'nden aldığı puanlar istatistiksel anlamlı yüksek bulundu(t:5.71, p<0.01). Cinsel şiddet mağdurlarının BDÖ puanları psikolojik ve ekonomik şiddet mağdurlarına göre istatistiksel anlamlı yüksek bulundu (t:2.26, p:0.02). Sonuç: YPŞ'ne uğrayan bireylerin eğitim seviyesinin, maddi gelirinin ve yaşının daha düşük olduğu ve depresyon görülme oranının daha yüksek olduğu bulundu. Bu nedenle şiddet mağdurları ile faillerine ait risk etmenlerinin belirlenmesi ve mağdurlarda meydana gelen depresyon ve öfkenin azaltılmasına yönelik çalışmalar yapılması gereklidir.
Son 1 yıl içinde palyatif serviste exitus olan hastaların ortalama trombosit hacmi (MPV) ile Karnofsky Performans Skorlarının değerlendirilmesi ve sonuçlarının mortalite ile ilişkisinin belirlenmesi
Amaç: Palyatif serviste exitus olan hastaların ortalama trombosit hacmi (MPV) ile Karnofsky Performans Skorları (KPS) arasındaki ilişki için yeterli veri bulunmamaktadır. Çalışmamız bu ilişkinin anlaşılması hastalara daha iyi bir bakım ve yaşam kalitesi sağlamak aynı zamanda hastaların prognozunu daha iyi bir şekilde öngörülerek hekimlerin tedavi sürecine yön vermesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Ordu Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 27.10.2023 tarihli ve 282 karar sayılı onayı ile Ordu Üniversitesi Tıp Fakültesi Palyatif Servisi'nde 01.09.2022-01.09.2023 tarihleri arasında bakım alırken exitus olan hastaların dosyalarının retrospektif incelenmesi ile yürütülmüştür. Bulgular: Belirlenen tarihler arasında 93 hasta exitus olduğu görüldü, 21 hasta eksik verilerden dolayı çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmamızda 72 hastanın verileri kullanıldı. Hasta grubu incelendiğinde ortalama yaşı 78,15 (Min:44, Max:98) ve büyük çoğunluğu kadındı (%56,9, n:41). En sık yatış nedeni %73,6 ile (n:53) oral alım bozukluğu (OAB) idi. En sık eşlik eden kronik hastalık %58,3 ile (n:42) hipertansiyon (HT) idi. Vakaların yatırıldığında bakılan ilk ve exitus olmadan önceki bakılan son MPV değerleri artış oranına göre karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı. DM, HT, demans, malignite, KAH, SVO olan hastalarda istatiksel olarak anlamlı arttığı saptandı (p:0,013, p:0,001, p:0,003, p: <0,001, p:0,036, p:0,039). OAB, GDB, dekübit ülseri olan hastalarda bu değerin istatistiksel olarak anlamlı arttığı saptandı (p: <0,001, p: <0,001, p:0,005). Sonuç: MPV'nin palyatif bakım hastalarında klinik seyir ve prognozun bir göstergesi olarak kullanılma potansiyeli mevcut olup MPV'nin özellikle vasküler risk faktörleri olan hastalıklarda inflamasyon ve trombosit aktivasyonuyla ilişkilendirilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, Karnofsky Performans Skoru, Ortalama Trombosit Hacmi, Palyatif Bakım
Ordu'da Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran hipertansiyon hastalarında uyku kalitesi ve genel sağlık durumlarının değerlendirilmesi
Amaç Çalışmamız, 18 yaş ve üzeri HT hastalarında uyku kalitesini değerlendirmeyi ve uyku kalitesinin, ruhsal durum taramasında kullanılan Genel Sağlık Anketi-12 ile olan ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem Kesitsel olarak tasarlanan bu çalışmaya, 2024 yılının Şubat ve Temmuz ayları arasında Ordu Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran, 18 yaş ve üzeri 95 hipertansiyon hastası ile hipertansiyon tanısı olmayan 95 kişilik kontrol grubu olmak üzere toplam 190 katılımcı alınmıştır. Çalışmada PUKİ ve GSA-12 anketi kullanılmıştır. Veriler IBM SPSS v23 ve R programı ile analiz edildi. Önem düzeyi p<0,050 olarak alındı. Bulgular HT ve Kontrol grubunda PUKİ bileşen değerlerinden uyku latansı, alışılmış uyku etkinliği, öznel uyku kalitesi ve uyku bozukluğu bileşenlerinde anlamlı fark saptanmıştır. HT ve kontrol grubu ile GSA-12 puanına ait gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir bağlantı bulunmuştur (p=0,001). HT grubunda ruhsal durumu kötü olanların oranı %56,8 olarak bulunurken, kontrol grubunda ise ruhsal durumu kötü olanların oranı %33,7 olarak bulundu. HT grubunda GSA-12 puanı 2 ve üzeri olanlarda, uyku latansı, uyku bozukluğu, öznel uyku kalitesi, gündüz işlev bozukluğu bileşenlerinde anlamlı fark saptandı. Sonuç Araştırmanın bulguları HT, ruhsal durum ve uyku kalitesi arasındaki karşılıklı etkileşimleri ortaya koymaktadır. Çalışma, bu faktörlerin birbirini besleyen bir döngü içinde olduğunu göstermektedir. Birinci basamak hekimleri olarak söz konusu hastalıkların toplumdaki prevelansları, kronikleşme oranları, olası komplikasyonları ve sonuçları düşünüldüğünde birçok ilişkili yeni kliniğin oluşmasını önlemek ya da önlenemediği hallerde ilişkili durumlara dair oluşabilecek komplikasyonları yönetebilmek konusu Aile Hekimliği Uzmanlık felsefesi ile örtüşmektedir. Anahtar Kelimeler Hipertansiyon, Pittsburg Uyku kalitesi İndeksi, Uyku bozukluğu, Ruhsal durum, Aile Hekimliği
Palyatif serviste yatan hastaların beslenme durumları ve depresyon ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, palyatif serviste yatan hastaların beslenme durumlarının değerlendirilmesi ve beslenme durumlarının depresyon ve günlük yaşam aktiviteleri arasındaki ilişkisinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı tipteki bu çalışmada 20 Kasım 2023- Nisan 2024 tarihleri arasında Ordu Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Palyatif Serviste yatan hastalara sosyodemografik özellikler ve Mini Nutrisyonel Değerlendirme (MNA), Geriatrik Depresyon Ölçeği Kısa Form (GDS-SF), Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksini içeren anketler uygulandı. Veriler IBM SPSS V23 ile analiz edildi. Önem düzeyi p<0,05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmaya 169 kişi dahil edildi. Katılımcıların yaş ortalaması 81,26 ±8,96 (min 65- maks 100) olduğu görüldü. Katılımcıların MNA ölçeğinden aldıkları puan ortalaması 16,77 idi. GDS-SF puan ortalaması 7,08'di. Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi puan ortalaması ise 45,86 idi. Barthel İndeksi puanı ile GDS-SF puanı, Barthel İndeksi puanı ile MNA puanı, MNA puanı ile GDS-SF puanı arasında bağlantı olup olmadığı incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir bağlantının olduğu tespit edildi (p<0,001). MNA puanı azaldıkça GDS-SF puanı artıyorken Barthel İndeksi puanı azalıyordu. Sonuç: Palyatif bakıma ihtiyacı olan hastalar genelde kendi ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıp çevresine bağımlı olan, malnütrisyona ve depresyona eğilimli kişilerdir. Bu üç durum arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Çalışmamızda hastaların malnütrisyona yatkınlıkları arttıkça, depresyona eğilimlerinin de arttığı ve bu durumun bağımlılık seviyelerini de paralel olarak artırdığı gözlemlendi. Çalışmamızın sonuçlarına göre hastaların yaşam kalitelerini artırmak ve daha etkili tedavi yaklaşımı açısından yatan her hastanın öncesinde depresyon şiddetini ve nütrisyon durumunu belirlemek önemlidir. Hastalara belirli beslenme müdahalelerinde bulunup düzenli aralıklarla izleyerek ve depresyonu tedavi ederek hastalar için daha iyi sonuçlar elde edebiliriz. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, Bağımlılık, Beslenme, Depresyon, Günlük Yaşam Aktiviteleri, Palyatif
Bph minimal invaziv tedavilerden trans-ürethral bipolar radyofrekans (RF) termoterapi, transüretral prostat rezeksiyonuna (TUR-P) karşı geç dönem sonuçlarında üstün mü?
Giriş: Benign Prostatik Hiperplazi (BPH) yaşlanan erkeklerde sık görülür. Tanısında, maksimum idrar akış hızı (Qmax), işeme sonrası rezidü miktarı (PVR), prostat volümü (PV) ve Uluslararası Prostat Semptom Skorun (IPSS) kullanılmaktadır. Tedavide, hastaya göre hayat tarzı değişikliği, medikal tedavi, minimal invaziv tedavi veya cerrahi tedavi kullanılmaktadır. Kılavuzlarda altın standart tedavi olan Trans-Üretral Prostat Rezeksiyonun (TUR-P), hastalar için anestezi riski, kanama, enfeksiyon, üretral darlık, üriner inkontinans gibi birçok risk içermektedir. İleri yaş ve yüksek komorbiditesi olan hastalarda bu risklerden dolayı lokal anestezi ile yapılabilen, komplikasyonu daha az ve tekrarlanabilen yöntem olan Trans-Üretral Radyofrekans Ablasyonunu (RF) termoterapi öne çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı RF termoterapinin geç dönemde TUR-P'ye karşı etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Nisan-2017 ile Aralık-2022 yılları arasında TUR-P yapılan 37 hasta ile RF Termoterapi yapılan 34 hastaların sonuçları prospektif olarak kaydedilip retrospektif olarak gözden geçirildi. Tüm hastaların işlem öncesi ve işlem sonrası 1. yıldaki, Qmax, PV, PVR, IPSS, IPSS-QoL kaydedildi. Ayrıca ek tedavi ihtiyacı, işlem komplikasyonları ve yapılan işlemden memnuniyetini bildirilen tek soruluk anket de kaydedildi. Bulgular: Yaş ortalaması TUR-P grubunda 68.61±8,6 yıl ve RF termoterapi grubunda 75.09±8,7 yıl saptandı. Yaş ortalaması ve kardiyovasküler hastalık, RF termoterapi grubunda istatiksel anlamlı izlendi. Gruplarlardan RF termoterapide ASA skoru istatiksel anlamlı olarak daha yüksek izlendi. Sondalı hasta sayısı RF termoterapi grubunda istatiksel anlamlı olarak daha fazlaydı. Gruplarda PV, PVR ve Qmax'taki iyileşme istatiksel anlamlı olmasa da TUR-P grubunda daha fazlaydı. Gruplar, IPSS ve IPSS-QoL'deki iyileşme açısından karşılaştırıldığında TUR-P grubunda istatiksel anlamlı iyileşme yüksekti. Gruplar karşılaştırıldığında hasta memnuniyeti TUR-P grubunda, tekrar tedavi ihtiyacı ise RF termoterapi grubunda istatiksel anlamlı olarak daha yüksekti. Komplikasyonlar açısından istatiksel anlamlı fark izlenmedi. Sonuç: RF termoterapinin BPH tedavisinde altın standart olarak önerilmemekle birlikte seçilmiş hasta gruplarında TUR-P ye alternatif bir tedavi olabileceği değerlendirilmiştir. Genel veya rejyonel anestezi gerektirmeden lokal anestezi altında uygulanabilir olması da ayrıca avantaj sağlamaktadır. Özellikle ileri yaşta, komorbiditeleri fazla, kan sulandırıcı ilacı kesilemeyen, ASA skoru yüksek hastalar için komplikasyon riski daha düşük olması ve anestezi gerektirmemesi nedeniyle RF termoterapi tercih edilebilecek bir yöntem olarak sunulabilir.
Determınatıon of heavy metal and trace element levels ın congestıve heart faılure cases presentıng to the emergency department
Giriş: Konjestif kalp yetmezliği (KKY), yapısal ve/veya işlevsel bir kardiyak anormallikten kaynaklanan ve sonucunda kalp debisinde azalmaya ve/veya istirahat halinde veya stres sırasında kalp içi basınçların yükselmesine neden olan klinik bir sendromdur. Ağır metaller gibi çevresel risk faktörleri ve eser element eksiklikleri KKY gelişmesine veya ilerlemesine neden olabilir. Ağır metal ve eser elementlerin düzeyleri KKY olgularında yeterince değerlendirilememiştir. Bu çalışmanın amacı, KKY hastalarında ağır metal ve eser element düzeylerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma New York Kalp Derneği (NYHA) sınıflamasına göre 38 sınıf 1-2 KKY, 38 sınıf 3-4 KKY hastası ve 36 kontrol grubu ile gerçekleştirilmiştir. Ağır ve toksik metaller arasından Nikel (Ni), Kadmiyum (Cd), Arsenik (As), Cıva (Hg), Kurşun (Pb), Alüminyum (Al), eser elementler arasından Krom (Cr), Çinko (Zn), Kobalt (Co), Demir (Fe), Molibden (Mo), Kalsiyum (Ca), Manganez (Mn), Bakır (Cu), Selenyum (Se) ve Magnezyum (Mg) düzeyleri incelenmiştir. KKY ve kontrol grupları arasında ağır metal ve eser element düzeyleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: NYHA sınıf 1-2 hastalarının ortalama yaşı 69.76±1.45, NYHA sınıf 3-4 hastalarının 72.92±1.43 ve kontrol grubunun ise 69.17±1.45 idi. Kadın/erkek oranı NYHA sınıf 1- 2 grubunda 1.1/1, NYHA sınıf 3-4 grubunda 1.2/1 ve kontrol grubunda 1.1/1 idi (p>0.05). NYHA sınıf 1-2 ve sınıf 3-4 hastalarında Cd, Mo, Ni, As, Hg, Pb, Ca ve Co düzeyleri kontrol grubundan daha yüksekti (sırasıyla; p<0.001, p<0.001, p<0.001, p<0.001, p<0.001, p=0.004, p<0.001 ve p<0.001). Ancak, NYHA sınıf 1-2 ve sınıf 3-4 hastalarında Fe, Zn ve Cr düzeyleri kontrol grubundan daha düşüktü (sırasıyla; p<0.001, p=0.008 ve p<0.001). NYHA sınıf 1-2 hastaların Se düzeyleri NYHA 3-4 ve kontrol grubundan daha düşüktü (p<0.001), Al düzeyi ise daha yüksekti (p=0,001). NYHA sınıf 3-4 hastaların Mn düzeyleri NYHA 1-2 ve kontrol grubundan daha yüksek (p=0.002) iken Mg düzeyi ise daha düşüktü (p=0,014). Bununla birlikte, Cu düzeyi üç grup arasında benzerdi. Korelasyon analizleri, ejeksiyon fraksiyonunun Cr ve Zn ile pozitif korelasyon (sırasıyla; r=0.585 ve p<0.001, r=0.416 ve p<0.001); Co, Ni, Cd, As, Hg ve Pb ile negatif korelasyon gösterdiğini saptadı (sırasıyla; r=-0.537 ve p<0.001, r=-0.652 ve p<0.001, r=-0.697 ve p<0.001, r=-0.575 ve p<0.001, r=-0.616 ve p<0.001, r=-0.355 ve p<0.001). Korelasyon analizleri, Pro-BNP'in Cr ve Zn ile negatif korelasyon (sırasıyla; r=-0.584 ve p<0.001, r=-0.431 ve p<0.001); Co, Ni, Cd, As, Hg ve Pb ile pozitif korelasyon gösterdiğini saptadı (sırasıyla; r=0.521 ve p<0.001, r=0.648 ve p<0.001, r=0.543 ve p<0.001, r=0.554 ve p<0.001, r=0.613 ve p<0.001, r=0.213 ve p=0.024). Sonuç: KKY hastalarında ağır metal seviyelerinin yüksek olduğu, eser element düzeylerinde ise eksiklik olduğu saptanmıştır. Bulgularımız ağır metal maruziyeti ve/veya eser element anormalliklerinin KKY patogeneziyle ilişkili olabileceğine işaret etmekteydi. Anahtar Kelimeler: Ağır Metal, Eser Element, Konjestif Kalp Yetmezliği, Maruziyet
Hipertansif ivedi ve hipertansif acil hastalarında Tp-e aralığı, Tp-e/Qt ve Tp-e/Qtc oranlarının değerlendirilmesi
Giriş: Hipertansiyonun komplikasyonlarından olan hipertansif kriz; sistolik kan basıncının 180 mmHg ve/veya diyastolik kan basıncının 120 mmHg üzerinde olması olarak tanımlanır. End-organ hasarı olup olmaması durumuna göre hipertansif acil ve hipertansif ivedi olarak iki alt gruba ayrılır. Hipertansiyon ve komplikasyonlarının kardiyak aritmilerin patogenezinde rol oynadığı bilinmektedir. Elektrokardiyorgrafi, kardiyak aritmilerin tanısının konulmasındaki altın standart rolünü korumaktadır. Aritmi öngörücüsü olarak Tp-e aralığı, Tp-e/QT ve Tp-e/QTc oranları aon zamanlarda yaygın olarak kullanmaya başlanmıştır. Bu çalışmamızda; hipertansif ivedi ve hipertansif acil hastalarında Tp-e aralığı, Tp-e/QT ve Tp-e/QTc oranlarını değerlendirerek ventriküler aritmi riskini ortaya konulması amaçlanmaktadır. Ayrıca kan basıncı yüksekliği ile Tp-e aralığı, Tp-e/QT ve Tp-e/QTc oranları arasındaki ilişki değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 01.06.2022 tarihi ile 31.01.2024 tarihleri arasında Ordu Üniversitesi Acil Servise başvuran hipertansif kriz hastaları prospektif olarak değerlendirldi. Hastaların elektrokardiyografilerinde Tp-e aralığı, Tp-e/QT ve Tp-e/QTc oranları hesaplanarak değerlendirldi. Bulgular: Çalışmamıza 235 olgu dahil edildi. Olguların 134 (%57)'ü kadın, 101 (43)'ü erkek idi. 130 olgu hipertansif ivedi grubuna, 45 olgu hipertansif acil grubuna ve 60 olgu kontrol grubuna dahil edildi. Olguların yaş ortalaması hipertansif acil durum için 64.22±9.48, hipertansif ivedi durum 60.85±10.5, kontrol grubu için ise 62.82±9.5 olarak belirlenmiştir (p˃0.05). Olguların Tp-e, Tp-e/QT, Tp-e/QTc değerleri her üç grupta da birbirlerine göre istatistiksel anlamlılığa sahip olduğu saptandı (p<0.001). Tp-e, Tp-e/QT, Tp-e/QTc değerlerinin, sistolik ve diyastolik kan basıncı ile orta düzeyde pozitif korelasyon gösterdiği tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda hipertansif kriz ile acil servise başvuran hastalarda ventriküler aritminin ön görücülerinden olan Tp-e aralığı, Tp-e/QT ve Tp-e/QTc oranlarının anlamlı olarak yüksek olduğunu tespit ettik. Ayrıca yaptığımız spearmen testi sonucunda Tp-e aralığı ile Tp-e/QT ve Tp-e/QTc oranlarının sistolik ve diyastolik kan basınçlarıyla pozitif korelasyon gösterdiğini ortaya çıkardık. Bulgularımız göz önüne alındığında; hipertansif acil ve ivedi hastalarının takibinde aritmi gelişme riskinin yüksek olduğu söylenebilir. Bu nedenle hastaların monitorize takip olması gerekliliğinin altını çizmekteyiz. Ayrıca kan basıncı ne kadar yüksekse hastanın aritmi riskinin de doğru orantılı olarak yükseldiğini tespit ettiğimiz için kan basıncı daha yüksek olan hastalarda klinisyenin aritmi açısından tetikte olması gerektiğini tavsiye ediyoruz.
Aile hekimlerinin dekübit ülseri önlenmesinde bilgi ve farkındalık düzeyleri
Amaç: Bu çalışmanın hedefi birinci basamak sağlık kuruluşlarında görev yapacak ve halihazırda görev yapmakta olan aile hekimlerinin dekübit ülserini engellemeye yönelik bilgi ve farkındalık düzeylerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız çok merkezli, kesitsel, tanımlayıcı anket çalışmasıdır. Türkiye genelinde aile hekimliği branşında aktif görev almakta olan 400 hekim çalışmamıza dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik veri formu ve basınç ülserini önlemede bilgi değerlendirme ölçeği uygulandı. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 22.0 programı kullanılarak analiz edildi. İstatistiksel anlamlılık değeri p< 0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Ankete katılan 400 kişi soruların tümünü cevaplamıştır.16 soru ve üzerini (≥% 60) doğru yapan katılımcı yeterli olarak değerlendirildi. Buna göre 105 (%26,25) kişi başarılı, 295 (%73,75) kişi başarısız bulundu. Tüm ölçekte ortalama bilgi puanı 12,71/26 soru (% 48,88) olarak hesaplandı. Aile hekimlerinin dekübit ülserini önlemeye yönelik bilgi düzeyleri incelenen bu çalışmada katılımcılardan 30 yaş ve üzeri olanların, hekimlik yılı 5 yıl ve üzeri olanların, aile hekimliğinde toplam hizmet yılı 3 yıl ve üzeri olanların, geçmişte evde sağlık biriminde çalışmış olanların, geçmişte palyatif bakım merkezinde çalışmış olanların, çalıştığı birimde dekübit ülseri risk değerlendirmesine yönelik araç kullanılmakta olanların, dekübit ülserini önlemeye yönelik eğitim almış olanların, dekübit ülserini önlemeye yönelik herhangi bir kaynaktan faydalananların, dekübit ülseri olan hasta ile daha sık karşılaşanların, mezuniyet sonrası dekübit ülseri ile ilgili eğitim almış olanların ve dekübit ülseri tedavisi konusunda kendini yetkin bulan katılımcıların toplam PUPKAI puanlarının anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi. Sonuçlar: Araştırmamızın bulgularına göre, aile hekimlerinin ölçekte başarılı olma oranı %26.25 olarak belirlendi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, aile hekimlerinin dekübit ülserini önlemeye yönelik aldıkları eğitimlerin artırılması gerekmektedir. Bu şekilde, hastalarda dekübit ülseri gelişiminin önlenebileceği veya azaltılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, Dekübit Ülseri, Bilgi Düzeyi.