
310
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Dünya ekonomik buhranından devletçilik politikasına Türkiye'de suç ve asayiş: İstanbul örneği (1929-1933)
24 Ekim 1929'da New York Borsası'nın çöküşü ile başlayan Dünya Ekonomik Buhranı, yalnızca devletlerin ekonomik politikalarını değil, toplumları ve bireyleri de etkilemiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş dönemindeki liberal ekonomi anlayışı, tarım ürünleri ihracatının azalması, dış borç ödemeleri nedeniyle zor günler yaşamış, bu nedenle ekonomiyi koruma düşüncesiyle Devletçilik politikasını benimsemiştir. Halk bu politika gereği yerli üretim tüketimine özendirilmiş ve israf önlenmeye çalışılmıştır. Buhranla birlikte ekonominin bozulmasına bağlı olarak; yoksulluk artmış, sefalet ve parasızlık gündelik hayatın unsurlarından biri olan asayişi derinlemesine sarsmıştır. Fakirlik ve işsizlik bireylerde hırsızlık başta olmak yaralama, kavga gibi suç oranlarının artışına neden olurken, bir yandan da ruhi bunalımlara bağlı intihar gibi sonuçları doğurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nde çağdaşlaşma olgusu ile harmanlanan modern Türk Vatandaşı yaratma çabası ekonomik buhran sürecinde sarsıntıya uğramıştır. 1929 Buhranı döneminde ekonominin merkezi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin en kalabalık şehri olan İstanbul, işsizlik, yoksulluk ve yozlaşmaya bağlı artış gösteren suç ve asayiş olaylarına sahne olmuştur. Anahtar Kelimeler: Ekonomi, Buhran, İstanbul, Gündelik Hayat, Suç, Asayiş, Modernleşme.
Artırılmış gerçeklik ve sanal özne: Sanal dünyada kuramsal etik tartışmalar
Sanallık ve gerçeklik arasındaki ilişki, anlamsal ve kavramsal açıdan felsefe tarihinde uzun yıllar boyunca tartışılan konulardan biridir. Bu tartışmaların antik dönemden günümüze kadar analizi yapıldığında ortaya çıkan temel düşüncenin sınır problemi olduğu anlaşılmaktadır. Sanallık ve gerçekliği birbirinden ayıran sınır; Antik anlayışta belirginken Modern anlayışla bulanıklaşır ve daha sonra Post-Modern anlayışla birlikte komplike bir hal alır. Sanallık ve gerçekliğin birbiriyle bütünleştiği bu komplike anlayışta; birçok araştırmaya göre sanallık, gerçekliğin bir versiyonu ya da gerçekliğin bir katmanı olarak değerlendirilir. Post-modern anlayışla şekillenen bu düşünce Artırılmış Gerçeklik Felsefesiyle birlikte teorikte olduğu kadar pratikte de karşılık bulmuştur. Söz konusu Artırılmış Gerçeklik Felsefesi sanal ve gerçekliğe yönelik sınır problemi tartışmalarının merkezini oluşturmaktadır. Artırılmış Gerçeklik fiziksel şeylerle bilgisayar tarafından oluşturulan sanal şeylerin birleştirilmesini sağlar; bu yüzden Artırılmış Gerçeklik Felsefesi de ontolojik olarak ortaya çıkan bu yeni formun felsefi olarak değerlendirilmesini içerir. Bu bağlamda Artırılmış Gerçekliğin doğası incelendiğinde sanal ve gerçeğin birbirine karıştığı, fiziksel dünyanın sanal dünyaya ve sanal dünyanın da fiziksel dünyaya taşındığı söylenebilir. Ayrıca Artırılmış Gerçeklik sayesinde Platon'un Mağara Alegorisi, Descartes'in Rüya ve Kötü Cin Argümanı ve Baudrillard'ın Simülasyon Kuramı kendisine onto-epistemik bir zemin bulmuştur. Bu temelde sanal ve gerçek arasındaki ilişkinin ontolojik ve epistemolojik boyutlarını değerlendirmek, Artırılmış Gerçekliğin doğasını felsefi açıdan analiz etmek ve tüm bunlara dayanarak sanal dünyadaki etik tartışmaları incelemek bu çalışmanın ana amacını oluşturmaktadır. Bu amaç doğrultusunda bu çalışmanın son kısmında sanal eylemlerin ahlaki statüsü ve sanal öznenin temel problemleri ahlaki boyutta değerlendirilmektedir.
19. Yüzyılda Aydın Vilayetinde (İzmir, Aydın, Denizli, Muğla, Manisa) Alçı Mihraplar
İslam mimarisinde ibadet yönünü belirlemek için kıble duvarlarının eksenlerinde yer alan mihraplar, boyut, kurgu, malzeme ve süsleme özellikleriyle yapıların dikkat çeken mimari elemanlardan biridir. Hz. Muhammed Dönemi'nde bir işaretle belirlenen kıble yönü, Emevîlerle birlikte nişli bir forma dönüşerek klasiğe yakın bir forma ulaşmıştır. Bu form Anadolu'da Selçuklu ve Beylikler Dönemi'nde çeşitlenerek devam ettirilmiştir. Divriği Ulu Cami'nde taş, Konya Alaaddin Cami'nde çini, Ankara Arslanhane Cami'nde alçı-çini, Kastamonu Kasabaköy Mahmut Bey Cami'nde alçı ve Ürgüp Damsa köyü Taşkın Paşa Cami'ndeki ahşap mihraplar bu zengin çeşitliliği göstermektedir. Erken Osmanlı Dönemi'nde küçük farklılıklarla devam eden bu tür mihrap düzenlemelerinde ekonomiyle de bağlantılı olarak çoğunlukla alçı malzeme kullanılmıştır. Klasik Osmanlı Dönemi'nde geleneği sürdürmekle birlikte özellikle selatin camilerinde kendine özgü bir tarza ulaşan mihraplarda taş ve mermer malzeme tercih edilmiştir. 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eden bu gelenek, Batılı sanat üsluplarının etkisiyle farklı malzeme ve süsleme türleriyle zenginleşerek, başta başkent İstanbul olmak üzere imparatorluğun çeşitli vilayetlerinde yeni tasarımların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu dönemde ekonominin de bozulmasıyla uygun maliyetli olması, kolay işlenip şekil alması ve dönemin beğenisinin de etkisiyle süslemede alçı malzeme kullanımı görülmektedir. Tez konusunu oluşturan Aydın Vilayeti de (Aydın, Denizli, İzmir, Manisa ve Muğla) yeni tasarımların uygulandığı önemli bir bölgedir. Bölgede 19. yüzyılda inşa edilen ya da onarılan yapılarda alçı malzeme kullanılan yüz dört mihrap tespit edilmiştir. Mihrapların on biri Aydın, onu Denizli, altmış üçü İzmir, on dördü Manisa ve sekizi Muğla'da yer almaktadır.
Husserl'in fenomenolojisinde hakikat arayışı ve yöntem sorunu
Bu tezin konusu Husserl'in fenomenolojisinde hakikat arayışı ve yöntem sorunudur. Hakikat arayışı fenomenolojiye gelinceye kadar bilim kesinliğinde olmaktan ziyade daha teorik temelli bir tanımla ortaya çıkmıştır. Ancak 20. yüzyıla gelindiğinde Husserl burada bir problem noktasını fark etmiş ve hakikatin fenomenolojide bilim kesinliğinde olması gerektiğine dair bir tez ileri sürmüştür. Bu tezi ile birlikte Husserl, hocası Brentano'nun katkı sağladığı kavramları geliştirerek fenomenolojik yöntemin kurucu filozofu olarak kabul edilmiştir. Hakikate ulaşmanın yöntemi olarak fenomenolojide epokhe yöntemini önermiş ve hakikate giden yolun aşamalarını göstermiştir. Tezin ilk kısmında hakikat ile ilgili tezlere değindikten sonra diğer kısımda fenomenolojiyi yöntem olarak ele alacağız ve diğer disiplinlerde nasıl tezahür ettiğine dair açıklamalara yer vereceğiz. Sonuç kısmında fenomenolojinin hakikat bağlamındaki tezlerine dair yorumlar yaptıktan sonra fenomenolojik yöntemin zorlukları ve katkıları üzerinde duracağız. Tezin temel iddiası genel itibariyle hakikat arayışının fenomenolojideki tezlerine değinmek ve fenomenolojinin yöntem olarak nasıl ortaya çıktığına dair problemleri öne sürdükten sonra birtakım çözüm önerilerine de yer vererek tezi sonuçlandırmaktır.
Aminullah Nail Khangeldi'nin "Türkistan Beyremi-Ergene Kun" adlı romanın söz varlığı üzerine tematik bir inceleme
Aminullah Nail Khangeldi'nin Türkistan Bayramı-Ergene Kun Romanının Söz Varlığı Üzerine Tematik Bir İnceleme adlı çalışmamız, kaynakça ve sonuç bölümleri hariç iki ana bölümden oluşmuştur. Giriş bölümünde Güney Türkistan'da yaşayan Türk boy ve tupluluları, Güney Türkistan'da Türkçe'nin genel durumu, Güney Türkistan'da Özbek Türklerinin yayın hayatı, Aminullah Nail Hangeldi'nin hayatı ve eserleri üzerine durulmuştur. Çalışmanın ilk bölümünde Türkistan Bayramı Ergene Kun Romanı transkripsiyon yapılarak Türkiye Türkçesine aktarılmıştır. İkinci bölümü, sözlük biliminden ibaret olup, tematik sözlükler, metin sözlükleri, Aminullah Nail Khangeldi'nin Türkistan Bayramı-Ergene Kun eserinin isim söz varlığının tematik incelemesi, sonuç ve kaynakçadan oluşmaktadır. Türkistan Bayramı Ergenekon romanı, Güney Türkistan'ın ilk Özbekçe romanıdır. Romanın dili halk dili olduğu için bu çalışma büyük önem taşımaktadır. Çünkü bu bölgeye ait olan Özbekçe yazı dili, Özbekistan Türkçesinin etkisinin altında kalan bir lehçedir. Bu nedenle çalışmamız Güney Türkistan'daki Özbeklere özel olan Özbek Türkçesini çalışmak isteyen araştırmacılar için de iyi bir kaynak olarak kullanılacağını düşünüyoruz. Güney Türkistan'da yaşayan Özbekler, Peştular ve Farslar (Tacikler)'dan sonra Afganistan'ın üçüncü büyük etnik grubu olup Afganistan'ın sosyal yapısının önde gelen ve hassas bir parçasını oluşturuyor. Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bu Özbek Türkleri tüm zorluklara rağmen anadillerini yaşatmayı başarmakta, Türkmen ve Özbek Türkçesiyle gelecek nesillere anadillerinde nazım ve nesir türünde eserler vermeye devam etmektedirler. Çalışmamızda romanın söz varlığı içerisinde, yazı dilinde bulunmayan pek çok söz tespit ederek böylece unutulacak olan sözleri kaydetmiş olduk.
Eski Mısır'ın kadın firavunu: Hatşepsut (MÖ 1479-1458)
Eski Mısır toplumundaki kraliçelerin diğer Ön Asya toplumlarındaki kra-liçelere göre çok daha nüfuzlu oldukları anlaşılmaktadır. Özellikle XVIII. Hane-dan döneminde kraliçelerin çeşitli unvanlar alarak hakimiyetlerini ve saraydaki nüfuzlarını güçlendirdikleri görülmektedir. Eski Mısır'da kraliçelerin önemli görülmesinin sebebi veraset ve naibelik gibi önemli görevlerinin olmasından kaynaklanıyordu. Eski Mısır'da tahtın hâkimi erkek olsa da veraset kralın yasal eşinden doğan çocuktan devam ettiği için kraliçer ve prensesler Eski Mısır sara-yında önemli görülüyorlardı. Bu sebeple kralların kız kardeşleriyle hatta kızla-rıyla dahi evlenmeleri oldukça doğal karşılanmaktaydı. Kraliçelerin diğer önem-li bir görevi ise naibelik yapmalarıydı. Bu hususta tahta geçmeye hak kazanan varis, tahta geçecek erişkinliğe gelene kadar kraliçe onun naibesi olarak ülkeyi yönetiyordu. Bu kraliçelerden biri olan Hatşepsut, naibelikten firavunluğa yük-selerek kendi hakimiyetini Eski Mısır'da ilan etti ve yirmi yıldan fazla tahtta kalarak Eski Mısır'ın en uzun süre yönetimde kalan kraliçesi oldu. Tüm bunlar değerlendirildiğinde Kraliçe Hatşepsut'un yalnızca Eski Mısır'ın değil, Eskiçağ tarihinin en önemli kadın simalarından biri olduğu anlaşılmaktadır. Çalışma-mızda Kraliçe Hatşepsut'un Eski Mısır'da gerçekleştirdiği siyasi, ticari, mimari, dini ve kültürel faaliyetlere ve nasıl başarılara imza attığına değinilmiştir.
Afganistan Faryab ili Andhoy ilçesi Özbek ağızları (inceleme- metin- sözlük)
Tezimiz, Afganistan'ın Faryab İlinde yer alan Andhoy ilçesinde yaşayan Özbek Türklerinin ağız özelliklerini kapsamaktadır. Andhoy İlçesi, Afganistan'ın kuzey bölgesinde yer alan Özbek ve Türkmen nüfusun yoğun olduğu yerleşim alanıdır. Bugünkü Türk yazı dillerini resmi şekilde kullanma şansı bulamayan Türk topluluklardan biri de Afganistan Türkleridir. Ayrıca çalışma sahamız olan Afganistan'ın Faryab bölgesinde hâkim olan dillerin (Farsça/Derice) etkisiyle bu bölgede konuşulan ağızların yavaş yavaş kaybolmaya başladığı da bir gerçektir. Bu doğrultuda çalışmamıza konu olan Afganistan Faryab İli Andhoy İlçesi Özbek Ağızları (İnceleme-Metin -Sözlük) bölümlerinden oluşmaktadır. Giriş bölümünde araştırmanın kapsamı, amacı, metodu, metinler ve bölgenin coğrafî, tarihî ve sosyo kültürel yapısı hakkında bilgi verilmiştir. İnceleme bölümünde transkripsiyonu tamamlanan metinler iki başlık altında (Ses Bilgisi ve Şekil Bilgisi) bakımından Standart Özbek Türkçesi ile karşılaştırılmış, benzerlik ve farklılıklar tespit edilmeye çalışılmıştır. İnceleme bölümünde ele alınan konular, metinde geçen örnekleriyle birlikte açıklanmıştır. Bu incelemeden elde edilen veriler sonuç ve değerlendirme bölümünde sıralanmıştır. Tezin temel kaynağını oluşturan metin bölümü tarafımızca derlenen, Özbek Türklerinin yoğun olarak yaşadığı köylerden elde edilmiştir. Sözlük bölümünde ise kelime boyutuyla Türkiye Türkçesinden değişiklik gösteren kelimeler alfabetik olarak açıklanmıştır. Bu bölümün içerisinde atasözleri ve deyimler verilmiştir.
Nefret söylemi ve ötekiler: Türkiye'de Suriyeli kadınlar
Göç kavramı ana hatlarıyla göç eden bireyleri ya da toplulukları ve göç alan ülkeyi etkileyen bir olgudur. Özellikle uluslararası boyutuyla öne çıkan göç, kadınların da sürece dahil olmasıyla değişimler yaşamıştır. Uluslararası göçün ortaya çıkardığı kavramlardan biri olan mültecilik ise anlaşmalarla belirlenen bir statü olmasına rağmen göç eden ve göç alan toplumların farklılıkları nedeniyle birçok soruna sahiptir. Bu çalışmada mültecilerin maruz kaldığı sorunlardan biri olan nefret söylemi incelenmiştir. Nefret söylemi birçok dezavantajlı grubun ortak problemidir. Bu kavramın tanımlarına bakıldığı zaman kadınların dezavantajlı gruplar arasında çoğunlukla yer almadığı görülür. Kadınların görünmezliğinin sebebi olarak eril egemen hakimiyet işaret edilmelidir. Eril hakimiyetin bulunduğu alanlardan biri olması ve ideoloji aşılama/ yayma konusunda etkin bir gücü barındırması sebebiyle geleneksel medya bu çalışmada elde edilecek verileri sağlamaktadır. Haberlerin inşasının toplumsal söylemlerden bağımsız olmadığı ve Van Dijk'a ait Eleştirel Söylem Analizi yönteminin toplumsal sorunlara odaklandığı gerekçesiyle bu yöntem tercih edilmiştir. Böylece mevcut çalışmada gazetelerde Suriyeli mülteci kadınlara karşı medyada oluşan nefret söylemi analiz edilmiştir. Ulusal basında birçok gazetenin ve Suriyeli mülteci kadın haberlerinin yer alması sebebiyle ideolojik gruplara bölünerek toplamda 10 gazete ve her gazeteden 3'er haber örneği seçilmiştir. Makro ve mikro yapıya bölünen analiz biçimde kelimelerin arkasında yatan mesajlar tespit edilmeye çalışılmıştır. Başlıklar, fotoğraflar, kelime seçimleri, haberin retoriği gibi incelemeler sonucunda Suriyeli mülteci kadınların cinsiyetleri üzerinden doğrudan nefret söylemine maruz kalmazken yine de kadınlara karşı nefrete olanak sağlandığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Medya, Nefret Söylemi, Suriyeli Mülteci Kadınlar Toplumsal Cinsiyet, Eleştirel Söylem Analizi
Çalışanların örgütsel adalet algıları ile tükenmişlik düzeyleri arasındaki ilişki: Denizli ilinde görgül bir araştırma
Bu çalışmada çalışanların içerisinde bulundukları örgütle ilgili sahip oldukları adalet algıları ile yaşadıkları tükenmişlik arasındaki ilişkinin irdelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, öncelikle detaylı bir literatür taraması yapılmış ve ulaşılan bilgiler ışığında örgütsel adalet ile tükenmişlik arasındaki ilişkiye yönelik bir araştırma modeli oluşturulmuştur. Bu modelin test edilebilmesi için uygulama kısmında örneklem olarak Denizli ilinde faaliyet gösteren sanayi işletmelerinde anket tekniğiyle 506 çalışandan veri toplanmıştır. Katılımcıların örgütsel adalet algılarını ölçmek için Niehoff ve Moorman'ın (1993) Örgütsel Adalet Ölçeği kullanılırken; tükenmişlik düzeylerini tespit etmek için özellikle Türkçe literatürde pek kullanılmayan Demerouti ve arkadaşlarının (1998) Oldenburg Tükenmişlik Ölçeği (OLBI) tercih edilmiştir. Yapısal Eşitlik Modeli yöntemiyle SPSS ve LISREL programlarında yapılan analizler neticesinde model desteklenmiş, örgütsel adalet algısının tükenmişlik üzerinde anlamlı bir etkiye sahip olduğu görülmüştür.
Kurumsal sürdürülebilirlik ile hizmet kalitesi arasındaki ilişkinin belirlenmesi: Oda ve borsalar üzerine bir uygulama
Yıllardır süregelen büyüme ve kârı maksimize etme anlayışına karşı yeni bir yaklaşım olarak kabul edilen ve son yıllarda geniş bir uygulama alanı bulan bir yönetim paradigması olan kurumsal sürdürülebilirlik konusu, iyileşme, ilerleme ve kârlılık konularının vazgeçilmez olduğunu kabul ederken, işletmelerin, kurumların, sivil toplum örgütlerinin vb. aynı zamanda sürdürülebilir kalkınma ile çevre ile ilgili sistemlerin korunması, sosyal konularda adalet ve eşitlik, ekonomik ilerleme ve bu konuların paydaşlar açısından da ele alınması gerektiği görüşünü savunur. Küreselleşmenin etkisi ile artan ve daha karmaşık hale gelen rekabet konusu kâr amacı güden işletmelerde olduğu gibi kâr amacı gütmeyen kuruluşlar olan sivil toplum örgütlerinin faaliyet gösterdiği alanda da önem kazanmaya başlamıştır. Farklı üye kitlelerinin ve dolayısıyla taleplerinin oluşması ile TOBB'a bağlı kurumlarda da farklı nitelikte üye taleplerinin karşılanması için çeşitli hizmet alanları ortaya çıkmıştır. Bu nedenle hizmet kalitesi kavramının oda ve borsalar gibi kâr amacı gütmeyen örgütlerde de ölçülmesi zaruri hale gelmiştir. Bu çalışma üç bölüm halinde ele alınmıştır. Birinci bölümde kurumsal sürdürülebilirlik kavramı, ikinci bölümde hizmet kalitesi kavramı incelenmiştir. Her iki kavram literatürde ilişkilendirildikleri alt kavramlar ile ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise bu tez çalışmasının ana amacı olan kurumsal sürdürülebilirlik ile hizmet kalitesi arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla istatistiksel yöntemler kullanılarak araştırma hipotezleri sınanmıştır. İlk olarak kurumsal sürdürülebilirlik ve hizmet kalitesinin ölçümünde kullanılan ölçüm araçlarına ilişkin doğrulayıcı faktör analizi uygulanmıştır. Doğrulanan modeller ve veriler için güvenilirlik analizleri yapılmıştır. Daha sonra bağımsız gruplar t – testi ve tek yönlü ANOVA ile kurumsal sürdürülebilirlik ile hizmet kalitesi algılarının sosyo – demografik değişkenler özelinde farklılıkları incelenmiştir. Son olarak yapısal eşitlik modeli ile kurumsal sürdürülebilirlik ile hizmet kalitesi arasındaki ilişki incelenerek bulgular değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kurumsal Sürdürülebilirlik, Hizmet Kalitesi, SERVPERF, Kamu Kurumu Niteliğinde Meslek Kuruluşları, Doğrulayıcı Faktör Analizi, Yapısal Eşitlik Modeli