Recep Tayyip Erdoğan University
Discipline

Family Medicine

Recep Tayyip Erdoğan University

1,080

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan hekimlerin 65 yaş ve üstü hastalarda aşı uygulamaları konusundaki bilgi düzeyleri ile bu konudaki tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç:Aşılama; temiz su kaynakları, güvenli gıda temini ve hijyen kurallarına uyumun yanısıra, enfeksiyon hastalıklarının kontrolü ve eliminasyonu için vazgeçilmezdir.Aşılanma kavramı hem dünyada hem de ülkemizde genellikle çocukluk dönemine özgü bir uygulama olarak görülmekte ve yaşlı aşılamaları ihmal edilmektedir. Bu çalışmada hekimlerin yaşlı bağışıklaması ile ilgili tutumlarını ortaya koymak, yaşlı bağışıklaması ile ilgili farkındalık yaratmak ve hedeflenen düzeylerin altında olan aşılanma oranlarını arttırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan 253 gönüllü hekim dahil edildi. Çalışma kapsamında sosyodemografik veriler ve hekimlerin 65 yaş ve üstü hastalarda aşılama ile ilgili bilgi yeterliliğini, tutum ve davranışlarını değerlendiren sorulardan oluşan anket formu uygulandı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSSprogramının 24.0 versiyonu kullanıldı. İstatistiksel analizde Pearson chi-square testi kullanılmıştır ve p<0,05 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hekimlerin aşılarla ilgili bilgi yeterliliğinin değerlendirmesinde, influenza için %61,7'si, pnömokok için %58,1'i, tetanoz için %41,3'ü, zona için %13'ü bilgisini yeterli görmekteydi. Hekimlerin çok az bir kısmı, 65 yaş ve üstü hastalarının aşılanma durumunu sorguluyordu.Hekimlerin büyük bir çoğunluğu influenza ve pnömokok aşılarının, yaklaşık olarak yarısına yakın bir kısmı da tetanoz aşısının 65 yaş ve üstü hastalara önerildiğini bildiğini belirtti. Buna rağmen, hekimlerin sadece %40,3'ü influenza aşısını, %32'si pnömokok aşısını, 65 yaş ve üstü tüm hastalarına öneriyordu, %47,8'i yaralanma durumunda tetanozu öneriyordu. Kılavuz takip eden hekimler influenza, pnömokok ve tetanoz aşılarıyla ilgili bilgilerini daha yüksek oranda yeterli görmekteydi. Aşı önermeyen hekimlerin çoğunluğuhasta yoğunluğu sebebiyleve önceliği tedavi edici hekimliğe verdiğiiçin aşıyı hastalarına önermediğini belirtmiştir. Araştırmamızda hekimlerin çok az bir kısmı aşılarla ilgili bir eğitime katılmıştır. Eğitim almamış hekimlerin çoğunluğu aşılarla ilgili eğitim almak istediğini belirtmiştir. Sonuç: 65 yaş ve üstü hastalara önerilen aşılarla ilgili, hekimlerin büyük bir kısmının kendi bilgilerini yeterli görmediği gözlemlendi. Katılımcıların çok az bir kısmı hastaların aşılanma durumlarını sorguluyor ve aşı önerisinde bulunuyordu. Hekimin inanışları, aldığı eğitimler, güncel kılavuz takibi ve öz bağışıklaması ile ilgili durumların, hastalarına yönelik aşılama davranışında etkili olduğu tahmin edilmektedir. Gelecekte hekimlerin yaşlı aşılaması ile ilgili tıbbi bilgilerini geliştirmek ve güncellemek üzere çeşitli eğitimlere ihtiyaç vardır. Ayrıca hekimlerin tutum ve davranışlarını değiştirmeye ve geliştirmeye yönelik çok yönlü etkinliklere gereksinim vardır. Aşılama oranları, aşılamayı destekleyen, elektronik tıbbi kayıtlar ve hatırlatıcılar (aşı karnesi) gibi müdahaleci çabalar yoluyla iyileştirilebilir. Anahtar Kelimeler: 65 yaş ve üstü, Yaşlı, Aşılama, Bağışıklama, Hekimler, bilgi düzeyi, Tutum ve davranış

AşılamaAşılarDoktorlar+4
Mukaddes Pekgenç Abatay
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkinlerde D vitamini ve lipid düzeylerinin insülin direnci ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: İnsülin direnci ve dislipidemi, dünyada kardiyovasküler mortaliteye en sık neden olan sorunların başında gelmektedir. Obezite, sigara kullanımı, sedanter yaşam gibi çağımızın problemleri ile birlikte, risk altındaki toplumlarda ciddi sağlık yüküne sebep olmaktadır. Diğer yandan bütün bu risk faktörlerinin kontol altına alınabildiği bilinmektedir. Yapılan çalışmalar hücresel düzeyde dislipidemi ve insülin direnci ilişkisini ortaya koymakta ve klinik araştırmalar bu durumu desteklemektedir. D vitamini eksikliği, ülkemiz için önemli ve yaygın bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Son yıllarda D vitamininin keşfedilen yeni reseptör dokuları ve ilişkili olduğu muhtemel hastalıklar nedeniyle, D vitamini önemli bir çalışma konusudur. Bu çalışmada Tip 2 Diyabetes Mellitüs (T2DM) için öncü olarak kabul edilen insülin direnci; güncel bir kardiyovasküler risk belirleyicisi olarak öngörülen, plazma trigliserid (TG) ile HDL-K (yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol) oranını yansıtan plazma aterojenik indeksi (Atherogenic Index of Plasma, AIP) ve D vitamini düzeylerinin ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine 01/06/2016 ile 01/06/2017 tarihleri arasında başvuran, başvuru esnasında serum 25(OH)D₃, insülin, glukoz ve lipit paneli değerlendirilen hastaların dosya kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi şeklinde yapılan kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında, gebe olmayan, kronik hastalığı ve düzenli ilaç kullanımı olmayan 738 hasta dahil edilmiştir. İnsülin direnci hesabı için HOMA-IR, AIP oranı belirlenmesi için Log₁₀ (TG/HDL-K) formülasyonu kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS programının 21.0 versiyonu kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler uygulanmış ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmada yer alan bireylerin 533'ü kadın, 205'i erkektir. İnsülin direnci ile D vitamini düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.031). İnsülin direnci ve AIP ortalama oranları arasında anlamlı farklılık bulunamamış ancak matematiksel farklılık gözlenmiş, D vitamini düzeyleri ve AIP ortalama oranları arasında istatiksel anlamlı farklılık bulunamamış ancak yine matematiksel farklılık gözlenmiştir. Sonuç: Güncel çalışmalar, D vitamini düzeyinin optimal aralıkta tutulmasının prediyabetik dönemden T2DM' ye geçişi geciktirdiği ve T2DM hastalarında glisemik kontrole yardımcı olduğu yönünde sonuçlar vermekte, D vitamininin ateroskleroza karşı koruyucu etkisi olduğunu belirtmektedir. Diğer yandan insülin direnci ve dislipidemi ilişkisi, aterosklerozun geciktirilmesi veya önlenmesi anlamında büyük önem kazanmıştır. Kardiyovasküler risk öngörüsünde, duyarlı, ucuz ve kolay uygulanabilir oluşuyla AIP oranı öne çıkmaktadır. AIP oranının kılavuz yayınlarında vurgulanması ve rutin laboratuar hizmetine entegre edilmesi gibi hedefler, risk altındaki toplumun tespiti, mortalite ve sağlık harcamalarının azaltılması gibi faydalar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: D vitamini, insülin direnci, plazma aterojenik indeksi, dislipidemi

DislipidemiKolesterol-HDLVitamin D+3
Oğuz Ali Özşahin
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuranlarda sigara içme davranışı ile ilgili algının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Sigara bağımlılığı ülkemizde de sıklığı oldukça fazla olan dünya genelinde önlenebilir önemli bir halk sağlığı sorunudur. Sigara bağımlılığında nikotin ile oluşan fiziksel bağımlılığın yanı sıra bazı çevresel etmenler de rol oynamaktadır. Sigaraya başlamada ve sigara bağımlılığını sürdürmede etkisi olan sigara içme davranışı ile ilgili algılar veya inanışları değerlendirmek amacıyla bu çalışmayı gerçekleştirdik. Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne herhangi bir nedenle başvuran bireylerde sigara içme davranışı ile ilgili algıları değerlendirdik. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı türde tasarlanan çalışmamızda Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 18 yaşını doldurmuş 422 gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında sosyodemografik veriler ve sigara içme davranışı ile ilgili algıları değerlendiren sorular içeren anket formu uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde IBM SPSS v22.0 kullanılmıştır. Grupların karşılaştırılmasında Pearson Ki-kare testi kullanılmıştır. P değerinin 0,05'ten küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Üçlü grup karşılaştırmalarında post-hoc testi uygulanmış ve düzeltilmiş artık (DA) değerleri -2, +2 aralığı dışında kalanlar anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 422 gönüllü dahil edilmiştir. Bunlardan %55,4'ü (n=234) kadın, %44,6'sı (n=188) erkektir. Yaş ortalaması 34,88 yıl olup en genç katılımcı 18, en yaşlısı ise 72 yaşındadır. Katılımcıların %41,7'si (n=176) sigara içicisi, %16,1'i (n=68) daha önceden sigara içicisi olup sigarayı bırakmış, %42,2'si (n=178) hiç sigara içmemiştir. Sigara içenler ve sigarayı bırakmış olanlar hiç sigara içmemişlere kıyasla sigara içmenin çekici olduğunu anlamlı şekilde daha fazla düşünmektedir (DA:2,0; DA:2,0; p<0,001). Sigara içenler diğer iki gruba kıyasla sigara içmenin stresi azalttığını belirgin şekilde beklenenden daha fazla olumlu yanıtlamıştır (DA:7,9; p<0,001). Kilo vermeye yardımcı olduğuna sigara içenler daha çok katılmaktayken (DA:2,5; p=0,004), cinsiyetler arasında bu algıda belirgin farklılık gösterilmemiştir (p=0,291). Sonuç ve Öneriler: Çalışmamızda sigara içenlerin sigara içme davranışı ile ilgili estetik algıları sigara içmeyenlere göre belirgin şekilde fazla bulundu. Sigara içenlerde sigara içmenin olumsuz duygulanıma iyi geldiği ve bilişsel fonksiyonları iyileştirdiği düşünceleri anlamlı şekilde daha fazla bulundu. Literatürle uyumlu olan sonuçlarımız ile birlikte sigara içme davranışı ile ilgili algıların ayrıntılı şekilde araştırılması gerektiğini, sigara bağımlılığı ile mücadelede bu algıları değiştirmenin faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Sigara bağımlılığı, Nikotin bağımlığı, estetik algılar, olumsuz duygulanım, nikotin yoksunluğu

AlgıAnkaraBağımlılık+2
Onur Günaydın
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi poliklinik başvurularında hasta-hekim iletişimi niteliğinin hasta ve hekim bakış açısıyla değerlendirilmesi

AMAÇ: Bu araştırmada Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi poliklinik başvurularında hasta-hekim iletişimi niteliğinin hasta ve hekim bakış açısıyla değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. MATERYAL VE METOT: Çalışmaya 01 Temmuz 2017 -31Ağustos 2017 tarihleri arasında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi dahili ve cerrahi kliniklere ait polikliniklere başvuran ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 18 yaş ve üstü hastalar arasından rasgele belirlenenler ve aynı şekilde çalışmaya katılmayı kabul eden hastaların görüştükleri hekimler, dahil edildi. Araştırmamızda veri toplama aracı olarak görüşme sonrası hekimlere ve hastalara ayrı ayrı oluşturulan anketler uygulandı. Hastalara uygulanan ankette sosyodemografik özellikler ve genel sağlık durumu ile ilgili 12 soru, görüşme esnasındaki hekimin iletişim niteliği ile ilgili 15 soru olmak üzere toplam 27 soru mevcuttu. Hekim anketinde ise sosyodemografik özellikleri sorgulayan 8, görüşme esnasında kendi iletişim becerilerini değerlendiren 15 soru olmak üzere toplam 23 soru yer aldı. Çalışma sonucunda elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 21.0 programı aracılığıyla bilgisayar ortamına aktarıldı ve analiz edildi. İstatistiki olarak p<0,05 anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya 28 hekim ve 71 hasta ile olmak üzere toplamda 99 kişi dahil edildi. Hekim-hasta iletişiminin değerlendirilmesi açısından 71 görüşme irdelendi. Hastaların hekimleriyle yaptıkları görüşme sonrasında yaptıkları değerlendirmelerinde, 15 iletişim ifadesinin hiçbirinde 'çok kötü' ve 'kötü' şeklinde değerlendirme yapmadıkları görüldü. Hastaların %98,6 (n=70)'sı görüşme yaptıkları hekimin iletişimini 'çok iyi' ve 'iyi' olarak değerlendirdiler. Hastaların hekimlerin iletişim becerilerini değerlendirdikleri ifadelerin her birisine ilişkin yapmış oldukları değerlendirmelerin ortalaması, hekimlere göre yüksek bulundu.(p<0,05) Hasta ve hekim değerlendirmelerinin sosyodemografik özelliklerine göre anlamlı farklılaşmadığı görüldü.(p>0,05) SONUÇ: Hasta-hekim iletişimi üzerinde titizlikle durulması ve geliştirilmesi için çalışılması gereken bir konudur. Bu çalışmada genel olarak hastaların hekimlerin iletişim becerilerinden memnun oldukları sonucuna varılmıştır. Bunun yanında hekimlerin hastalara göre kendilerini daha eleştirel gözle değerlendirdikleri görülmekte ve bu konuda eğitim ihtiyacını dile getirenlerin azımsanmayacak düzeyde olduğu görülmektedir. Çalışmadan elde edilen bu sonuçlar bu çalışmayla sınırlı olsa da, çalışmanın kalitatatif özelliklerinden dolayı önem arz etmektedir. Konuyla ilgili pek çok çalışma yürütülmekle beraber, konunun daha detaylı işlenmesi açısından daha geniş çaplı kalitatif çalışmalara ağırlık verilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

Doktor-hasta etkileşimiDoktor-hasta ilişkileriDoktorlar+3
Uğur Saraçoğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Enürezis nokturna ile ilgili ailelerin bilgi ve tutum düzeyi

Giriş ve amaç: Enürezis Nokturna çocukluk çağının en sık karşılaşılan üriner sistem problemlerinden biridir. Uykuda yatağa ya da giysilere yineleyen bir biçimde idrar kaçırma enürezis olarak tanımlanır. Bir diğer ifade ile doğuştan ya da kazanılmış santral sinir sistemi defekti olmayan 5 yaşın üzerindeki çocuklarda istemsiz olarak uykuda gece altını ıslatma enürezis nokturna olarak adlandırılır. Enürezis nokturna çocuk ve ailesi için yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen bir problemdir. Enürezisin yarattığı stresli durum nedeni ile ileride anksiyete ve özgüven eksikliği gibi enürezis nokturna kaynaklı psikolojik sorunlar ortaya çıkabileceği düşünülmektedir. Yaygın bir sağlık sorunu olmasına rağmen ailelerin enüresis nokturna sebepleri, tedavi gerektirip gerektirmediği ve /veya hangi yöntemlerle tedavi edilebileceği konusundaki farkındalıkları yeterli ve uygun düzeyde olmayabilir. Bu sebeple çalışmamızda ailelerin enürezis enürezis nokturna hakkında bilgi ve tutumlarının belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve yöntem: Araştırmamız 29 aralık 2015 ve 29 mart 2016 tarihleri arasında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Yenimahalle Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran ailelerle gönüllülük esas alınarak , yüzyüze anket çalışması şeklinde yapıldı. Bulgular: Çalışamaya 319 u erkek 684 ü bayan olmak üzere toplam 1003 kişi katılmıştır. Katılanlar %94 çoğunlukla evlidir. Bireylerin %46,2 si 2 çocuk sahibi, %30,5 i ise 1 çocuk sahibidir. Katılımcılar %41,9 çoğunlukla üniversite mezunudur. Katılımcıların %37,8 i ev hanımı %25,9 u ise memurdur. Bireylerden 690 tanesi il merkezinde yaşamaktadır. Bireyler %45,4 oranla 2500 liradan fazla aylık kazanca sahiptir. Bireyler %72,8 çoğunlukla çocuklarda gece altını ıslatma olabileceğini belirtmişleridir. %62,7 si gece altını ıslatma konusunda bilgi sahibidir. Bu bilgi çoğunluk olarak arkadaş yada komşu (%25,3), aile hekimi (%24,9) ve TV den (%21,9) öğrenilmiştir. Katılımcılar %32,2 oranla her iki cinsiyette de gece altını ıslatmanı olabileceğini ifade etmişlerdir. Bireylerin %71,1 i bu durumun tedavi edilmesi gereken bir sağlık sorunu olduğunu düşünmektedirler. Bireylerin %44,2 si bu durumun ilaçla tedavisi hakkında fikri olmadığını belirtmiştir . Sonuç: Enürezis sık görülen sağlık sorunudur ve ailelerin bu konudaki farkındalığı ve tedavi arayışları eğitim ve sosyokültürel seviyeleri ile yakından ilişkilidir. Mevcut sebeplerin araştırılması ve bilinmesi, önlenebilir faktörlerin ortadan kaldırılmasında büyük öneme sahiptir. Ailelerin enürezisin tedavi edilebilir bir hastalık olduğu konusunda bilgilendirilmesi, tanı alamayan olguların belirlenmesi için saha ve okul taramalarının yapılması, kamu spotlarının oluşturulması, tanı alan olguların uygun yöntemlerle tedavi edilmesi önemlidir. Bu noktada enürezis birinci basamakta tanı alıp takip edilebilecek bir hastalık olup, ailelerin en kolay, uygun ve doğru bilgiye aile hekimleri aracılığı ile ulaşabilecekleri düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: çocuk , enürezis nokturna,anne, baba. bilgi ve tutum düzeyi

AileAile içi ilişkilerAna-baba+5
Şükran Tabanoğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Endotem polikliniklerine 2016- 2017 yıllarında başvuran tip 2 diyabetes mellituslu hastaların glikolize hemoglobin A1c ve ortalama trombosit hacmi düzey ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Diyabetes mellitus hiperglisemi ile prezente olan metabolik bir hastalıktır. Diyabetik hastalardaki mortalite ve morbiditenin çoğundan ve azalan yaşam kalitesinden zaman içerisinde gelişen makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlar sorumludur. HbA1c günümüzde glisemik kontrolün göstergesi olarak en sık kullanılan testtir. Tip 2 DM hastalarındaki kardiyovasküler komplikasyon prevelansının HbA1c ve MPV düzeyleri ile ilişkili olduğu bazı çalışmalarda rapor edilmiştir. Düzelmiş glisemik kontrol MPV'yi azaltır böylece, uygun glisemik kontrol ile trombosit aktivitesinin azalması sağlanabilir ve bu hastalarda vasküler komplikasyonlar önlenebilir veya geciktirilebilir. Trombosit aktivasyon göstergesi olarak MPV'nin, DM progresyonunun izlenmesi ve dolayısıyla primer sağlık hizmetlerinde vasküler komplikasyonların önlenmesinde basit ve uygun maliyetli bir test olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız Tip 2 DM hastalarında HbA1c ve artmış MPV, PDW düzey ilişkisini değerlendirmekti. Materyal ve Metod: Çalışma, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Endotem polikliniklerine Haziran 2016- Nisan 2017 tarihleri arasında genel sağlık kontrolü amaçlı başvurmuş ve Tip 2 DM tanısı ile takipli 18 yaş üzeri hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların açlık plazma glukozu, HbA1c, trombosit sayısı, ortalama trombosit hacmi, trombosit dağılım genişliği, total kolesterol, trigliserid, HDL kolesterol, LDL kolesterol değerleri toplandı. Hastalar HbA1c değerlerine göre kontrol grubu, HbA1C≤7 ( grup 1 ), HbA1C>7 ( grup 2 ) olarak 3' e ayrıldı. Birbiri ile karşılaştırılarak analiz edildi. Bulgular: Yaş açısından grup 1 ve grup 2 arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu.(p>0,05) Yaş ortalaması arttıkça MPV ve PDW değerleri artmaktaydı. Gruplar arasında APG, HbA1c, Trigliserid değerleri açısından istatiksel olarak anlamlı bir farklılık mevcuttu.(p=0,001) (p=0,001) (p=0,001) Grup 1 ve Grup 2 arasında LDL ve T.Kolesterol değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık yoktu.(p=0,330) (p=0,592) MPV ve PDW ile Trigliserid arasında pozitif zayıf derecede korelasyon vardı ve bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p=0,002) (p=0,014 ) MPV ve PDW ile LDL ve T. Kolesterol arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu.(p=0,171, p=0,361) (p=0,172, p=0,378) HbA1c arttıkça PLT azalmakta, MPV ve PDW değerleri artmaktaydı. Bu korelasyon istatiksel olarak anlamlıydı. PDW ve MPV arasında pozitif derecede korelasyon vardı ve bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlıydı. (p=0,001) Sonuç: Çalışmamız göstermiştir ki bozulmuş glisemik regülasyon MPV ve PDW gibi trombosit aktivasyon belirteçlerinde artışa neden olur ve bu hastalarda vasküler komplikasyonlar daha sık görülebilir. Elde edilen değerler, MPV'yi ve aynı zamanda PDW'yi vasküler komplikasyonlar açısından diyabet hastalığının yükünü tahmin etmek için bir hematolojik belirteç olarak kullanma olasılığını göstermektedir. Bizim çalışmamızın sonucunda MPV'nin ve PDW'nin, DM progresyonunu izlemek ve dolayısıyla primer sağlık hizmetlerinde vasküler komplikasyonların önlenmesinde, taranmasında basit ve düşük maliyetli bir test olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Böylece erken tanı ve uygun tedavi, başlangıç veya ilerlemeleri geciktirilebilir. Ancak daha büyük popülasyonlarda yapılacak geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tip 2 DM, MPV, PDW, HbA1c

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Hemoglobin A-glikolize+2
Hacer Dinçoğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesinde aile hekimliği polikliniklerine başvuran hastaların beden kitle indeksi ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

GİRİŞ: Beden kitle indeksi (BKİ) ve psikiyatrik hastalıklar arasındaki ilişki çok sayıda araştırmaya konu olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bu konuda yapılmış çalışmalar incelendiğinde özellikle obezite ve depresyon arasında bir ilişki olduğu görülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız yetişkinlerde beden kitle indeksi ve depresyon arasında nasıl bir ilişki olduğunu araştırmaktır. YÖNTEM: Çalışmamızda hastanemiz aile hekimliği polikliniklerine başvuran 18 yaş ve üstü hastalardan, daha önce psikiyatrik hastalık tanısı almamış, 270 gönüllüye sosyodemografik verilerden oluşan bir anket formu ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulanmıştır. Ayrıca hastaların boy ve kilo ölçümleri alınarak BKİ hesaplanmıştır. Hastaların BDÖ skoru ve BKİ arasındaki ilişki araştırılmıştır. Elde edilen verilerin analizi SPSS programı kullanılarak yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya veri toplama araçlarını eksiksiz olarak cevaplayan 270 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 38,89±11,83 yıldır. Hastaların %63'ü (n=170) kadın, %37'si (n=100) ise erkektir. Katılımcıların BKİ ile BDÖ puanlarının korelasyonuna bakılmıştır. Aralarında anlamlı bir korelasyon görülmemiştir (p=0,660; r=0,027). Kadınlarda BKİ erkeklerden anlamlı düşük bulunmuştur (p=0,001). Kadınlarda BDÖ puanları erkeklerden anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,007). Medeni durum BDÖ puanları üzerinde anlamlı değişiklik oluşturmazken (p=0,959), evlilerin BKİ' leri evli olmayanlardan anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,016). Çalışma durumu BDÖ puanları üzerinde anlamlı değişiklik oluşturmazken (p=0,114), çalışmayan bireylerin BKİ' leri çalışan bireylerden anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,018). Katılımcılarda tanı konulmuş bir tıbbi rahatsızlık varlığı BKİ (p=0,051) ve BDÖ (p=0,066) puanları üzerine anlamlı etki etmemiştir. SONUÇ: Çalışmamızda BKİ ile depresyon düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuçlarımız tedavi arayışında olmayan daha geniş örneklem grupları ile yapılacak çalışmalarla desteklenmelidir. ANAHTAR KELİMELER: Beden kitle indeksi, Beck Depresyon Ölçeği, Depresyon, Obezite

Aile hekimliğiBeck Depresyon ÖlçeğiDepresyon+5
Tuğba Uğur
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ev kazası geçirmiş çocukların ebeveynlerinin kaza algıları, deneyimleri ve çocuk ev kazaları konusunda bilgi, tutum, davranışları: Kalitatif bir çalışma

Giriş ve Amaç: Ev kazaları en önemli risk grubunu çocuklar, yaşlılar, fiziksel, mental ve sosyal engeli olanlar oluşturmaktadır. Tüm dünyada sık görülmeleri, ölüm ve sakatlıklara yol açmaları önlenebilir olmaları nedeniyle halen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu araştırmanın amacı çocuğu ev kazası geçirmiş ebeveynlerin kaza algıları, daha önce yaşadıkları çocuk ev kazaları, sonrasındaki tutum ve davranışları, bu konudaki bilgi düzeyleri, bilgi kaynakları ve önerilerini tespit etmek; ayrıca önlenebilen bir olay olarak çocuk ev kazaları konusunda koruyucu sağlık hizmetlerinin merkezinde olan aile hekimlerine düşen görevlere dikkat çekmektir. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışması nitel bir araştırma olarak planlanmış olup, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Dr. Sami Ulus Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniklerinde, 01.05.2017-31.12.2017 tarihleri arasında ev kazası nedeniyle yatarak tedavi gören çocukların ebeveynleri ile yapılan görüşmelerden oluşmaktadır. Görüşmelerde, konuyla ilgili literatür taranarak oluşturulan, açık uçlu sorulardan oluşan bir görüşme formu kullanıldı. Yapılan tüm görüşmeler, derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak yüz yüze yapıldı. Bulgular: Bu çalışmaya ev kazası nedeniyle yatarak tedavi gören 22 çocuğun 21 ebeveyni dahil edildi. Bir kazada aynı anda iki kardeş etkilenmesinden dolayı anne ile ortak görüşme yapıldı. Görüşme yapılan 21 ebeveynin 19'u kadın 2'si erkek olmak suretiyle anne babalardan oluşmaktaydı. Çalışmamızda ev kazası nedeniyle yaralanan 22 çocuğun 15'i (%68,1) erkek, 7'si (%31,8) kız çocuğuydu. Yaralanan çocukların en küçüğü 9 aylık, en büyüğü 3 yaş 6 aylık olup, yaş ortalaması ise 1 yaş 10 ay olarak tespit edildi. Vakaların 4'ü düşme, 8'i yabancı cisim aspirasyonu/yutulması, 10'u koroziv madde alımı nedeniyle hastanede yatmaktaydı. Çalışmaya katılan ebeveynlerin 19'u kazaların önlenebileceğini belirtirken içlerinden, iki ebeveyn ise kazaların önlenemeyeceğini ifade ettiler Sonuç: Çalışmamızda ebeveynlerin bilgi eksikliği, dikkat dağınıklığı, riskli davranışları, küçük çocukları birkaç yaş büyük olan kardeşine emanet etmeleri ve misafirliğe gidilen evlerde kontrolün sağlanamaması, kullanılan ev güvenlik araçlarının yetersiz kalması gibi nedenler kazalarda önemli etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Anne babaların aldıkları önlemlerde en belirleyici faktörün ise çevrelerinden duydukları yaşanmış ev kazaları ile kendi tecrübeleri olduğu görüldü. Bunun yanında kaza sonrası çocuğa daha fazla zarar verebilecek hatalı uygulamalar da dikkat çekmektedir. Kazayı önlemek için kazayı öngörmek, risk faktörlerini belirlemek, doğru ve etkin önlemleri almak gerekir. Bunun içinde kazanın tipi, oluş şekli, sıklığı, hangi yaş grubunda hangi kazaların daha sık görüldüğü, ne şekilde sonuçlandığı gibi çeşitli bilgileri içeren kaza istatistikleri olmalıdır. Bu veriler kazalar, önlemler konusunda bilgi sağlarken zaman içerisinde alınan önlemlerin ne kadar etkin olduğunu, kazaların ne kadarını önleyebildiğimizi de gösterecektir. Çocuklarda yaralanmaya neden olan kazalar, alınacak önlemler ve kaza sonrasında yapılması/yapılmaması gereken uygulamalar birinci basamak sağlık merkezlerinde aile hekimleri ve diğer sağlık çalışanları tarafından verilmelidir. Bu bilgiler aşı takipleri sırasında ebeveynlere tekrarlanarak anlatılmalı, broşürler dağıtılarak ve yaşanan ev kazalarından örnekler verilerek farkındalık sağlanmalıdır. Bu sadece anne babalar ile sınırlı kalmayıp diğer aile bireyleri, aile büyükleri, çocuk bakıcıları, çocuğa bakım ve eğitim veren tüm kuruluşlara yayılmalıdır. Konuyla ilgili en etkin çözüm yolunun, devlet ve sivil toplum kuruluşlarının sorumluluğu paylaşmasıyla gerçekleşebileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: çocuk, ev kazası, ev yaralanması, kalitatif (nitel) çalışma

AlgıAna-babaEv kazaları+3
Begül Kaya
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara Atatürk Eğitim Aaraştırma Hastanesi evde sağlık biriminden hizmet alan hastaların bakım veren yakınlarının yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Günümüzde tıbbın ilerlemesi neticesinde beklenen yaşam süresi uzamakta bakıma muhtaç nüfus giderek artmaktadır. Evde Sağlık Hizmetleri; bakım ihtiyacı olan bireye hastalığının akut ve kronik döneminde, ev ortamında, sosyal ve psikolojik danışmanlık hizmet vermektedir. Bu araştırmada Evde Sağlık Hizmeti alan hastaların bakım veren yakınlarının yaşam kalitesinin hangi faktörlerden ve ne şekilde etkilendiğinin belirlenmesi amaçlandı. MATERYAL ve METOT: Tanımlayıcı tipteki çalışmaya, 25 Ekim 2017 – 28 Şubat 2018 tarihleri arasında Ankara Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Evde Sağlık Biriminden hizmet alan ve çalışmaya katılmayı kabul eden hasta bakım verenleri dahil edildi. Katılımcılara tanıtıcı bilgi formu, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği-Kısa Formu ve Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği uygulandı. Analizlerde SPSS 23.0 paket programı kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya 141 bakım veren dahil edildi. Katılımcıların %75,9'u kadındı ve yaş ortalaması 57,3±10,9 yıl olarak saptandı. Bakım verenlerin %73,8'i çalışmadığı saptandı. Bakım verilen hastaların %42,5'i yatağa bağımlıydı ve yaş ortalaması 73,3±20,1 yıl olarak saptandı. Hastaların %42,6'sının demans tanısı mevcuttu. Çalışmadaki bakım verenlerin %35,5'i hastanın bakımını üstlenen tek kişi olduğu belirlendi. Bakım verenlerin verdikleri bakıma bağlı olarak sağlık durumunun %56,7'sinde kötü yönde değiştiği belirlendi. Bakım verenlerin DSÖ yaşam kalitesi ölçeği puan ortalamaları; genel alanda 45,2, fiziksel alanda 50,4, psikolojik alanda 51,3, sağlık alanında 51,8 ve çevre alanda 51,1 olarak bulundu. Ayrıca Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği puan ortalaması 7,89 olarak saptandı. Yaşam kalitesi ve uyku kalitesinin; bakım verenin kronik hastalık durumu, gelir durumu, çalışma durumu ve bakım işini üstlenen tek kişi olması ile ilişkili olduğu bulundu (p<0,05). Ancak hastanın yatağa bağımlılık ve demans düzeyi ile ilişkisinin olmadığı saptandı. Kronik hastalığı bulunan, gelir düzeyi düşük, bir işte çalışmayan ve bakımı tek kişi üstlenen bakım verenlerin yaşam ve uyku kalitesi daha kötü olarak saptandı (p<0,05). SONUÇ: Bu çalışmanın sonucunda evde bakım ihtiyacı olan hastalara bakım verenlerin yaşam ve uyku kalitelerinin verdikleri bakım neticesinde olumsuz olarak etkilendiğini saptandı. Özellikle kronik hastalığı olan, gelir düzeyi düşük, herhangi bir işte çalışmayan ve bakım sorumluluğunu tek kişi olarak üstlenen bakım verenlerin yaşam ve uyku kaliteleri daha düşük olduğu görülmüştür. Bu saptamalar ışığında Evde Sağlık Hizmetleri kapsamının bakım verenlerin birtakım ihtiyaçlarını göz önüne alacak şekilde düzenlenmesinin ve özellikle bakım verenlerin psiko-sosyal alanda desteklenmesinin yaşam ve uyku kalitesinin yükseltilmesine yararlı olabileceği düşünülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Evde Sağlık Hizmeti, Yaşam Kalitesi, Uyku Kalitesi, Bakım Veren

Bakım verenlerBakım verme yüküEvde sağlık hizmetleri+4
Merve Beşer Tunç
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

65 yaş ve üstü hastalarda kognitif bozukluk ile thiol-disülfid homeostazisi arasındaki ilişki

ÖZET AMAÇ: Bu çalışmamızda kognitif bozukluk ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi özellikle yeni bir parametre olan tiyol-disülfid homeostazisi ve iskemi modifiye albümin, ferroksidaz ve myeloperoksidaz biyobelirteçleri ile değerlendirmeyi amaçladık. MATERYAL ve METOT: Tanımlayıcı tipte çalışmaya bir üniversite hastanesi geriatri polikliniği tarafından takip edilen 146 adet (49 erkek, 97 kadın) 65 yaş ve üstü (ortalama 76,06 ±7,368) katılımcı dahil edildi. Hastaların kognitif düzeyi eğitim durumlarına göre Standardize Mini Mental Test (SMMT) veya Eğitimsizler için Mini Mental Test (MMSE-E) ile değerlendirildi. Katılımcılar, Mini Mental Test sonuçlarına göre 24 puan ve altı alan 78 katılımcı kognitif bozukluk, 25 puan ve üstü alan 68 katılımcı normal olarak değerlendirilip 2 gruba ayrıldı. Oksidatif stresin değerlendirilmesi için serum total tiyol, native tiyol ve disülfid değerleri ile iskemi modifiye albümin, ferroksidaz ve myeloperoksidaz değerleri ölçülüp kendi içinde ve gruplar arasında kıyaslandı. BULGULAR: Popülasyonun Mini Mental Test (MMT) puan ortalaması 22.55±5.283'tü. Mini Mental Test puanları kıyaslandığında: Normal grup ( 26.66±1.40 puan) ile Kognitif Bozukluk Grubu (19.08±4.84 puan) arasında anlamlı fark vardı (p= 0.000*). Eğitimli grup (53 kişi, 23.92±4.73 puan) ile Eğitimsiz grup (88 kişi 21.73±5.47 puan) arasında anlamlı fark vardı (p= 0.013*). Kadın katılımcılar ile (93 kişi, 21.48±5.30 puan) ile erkek katılımcılar (48 kişi, 24.63±4.29 puan) arasında anlamlı fark vardı (p= 0.000*). Gruplara ayırmaksızın yapılan korelasyon testlerinde Mini Mental Test puanlarıyla: Yaş arasında negatif anlamlı ilişki (p= 0.000*, r=-0.325), Native Thiol arasında anlamlı ilişki (p= 0.047*, r= 0.167), Toplam Thiol arasında anlamlı ilişki (p= 0.020*, r= 0.196), Disülfid arasında anlamlı ilişki (p= 0.031*, r= 0.183) ve İskemi Modifiye Albümin arasında negatif anlamlı ilişki (p= 0.018*, r=-0.266) bulundu. Aynı zamanda yaş ile Disülfid/Native Thiol oranı arasında anlamlı negatif ilişki bulundu (p= 0.037*, r=- 0.177). Gruplar kıyaslandığında Normal grup ile Kognitif Bozukluk grubu arasında: Disülfid değerinde (p= 0.030*), Toplam Thiol değerinde (p= 0.028*), İskemi Modifiye Albümin değerinde (p= 0.024*) anlamlı fark bulunuyordu (P<0.05). Albümin değerinde (p=0.49), Native Thiol değerlerinde (p=0.073), Ferroksidaz değerinde (p= 0.67), Myeloperoksidaz değerinde (p= 0.77) anlamlı fark yoktu. SONUÇ: Bu çalışmanın sonucunda kognitif bozukluk düzeyi ile thiol/disülfid ve IMA biyobelirteçleri ile saptanan oksidatif stres arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Thiol/Disülfid ve IMA kognitif bozukluk için oksidatif stres belirteci olarak kullanılabilir. IMA-kognitif bozukluk korelasyonu aynı zamanda kognitif bozukluk patogenezinde, iskemiye bağlı serebrovasküler hasarın önemini vurgulamaktadır. Bu biyobelirteçlerin kognitif bozukluğun erken teşhis, etkin tedavi başlangıcı ve güvenilir hastalık takibinde klinisyenlere yardımcı olmak amacıyla kullanılabileceğini düşünüyoruz. ANAHTAR KELİMELER: Kognitif Bozukluk, Oksidatif Stres, Thiol/Disülfid Homeostazisi, İskemi Modifiye Albümin

AlbüminlerBilişBiliş bozuklukları+6
Tuğba Taşkesen
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankara'nın farklı gelişmişlik düzeyine sahip üç ilçesinde yaşayan bireylerin sağlık hizmeti tercihleri ve bunlara etki eden faktörlerin değerlendirilmesi

GİRİŞ: Sağlık, insanlığın "sağlıklı olma" arayışı ile birlikte tanımlanmaya ve geliştirilmeye çalışılan bir olgu olmuş ve hizmet sunulan bir alana dönüşmüştür. Sağlık alanında dünyadaki algı ve dönüşümlerle, hasta odaklı hizmet anlayışı, dolayısıyla da hastaların tercihleri ve memnuniyeti önem kazanmıştır. Bu araştırmada bireylerin sağlık hizmetleri tercihleri ve bunlara etkili eden faktörlerin incelenmesi amaçlandı. YÖNTEM: Bu kesitsel araştırma 01.04.2018-01.06.2018 tarihleri arasında, Ankara'nın farklı gelişmişlik seviyesine sahip üç ilçesinde, her ilçeden 3'er aile hekimliği birimi olmak üzere toplam 9 aile hekimliği biriminde yürütülmüştür. Belirtilen tarihler arasında, söz konusu aile hekimlerine başvuranlardan rasgele seçilenler ve gönüllü olanlar çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara literatürden faydalanarak oluşturulan 32 soruluk anket formu uygulandı. İstatistiksel analizler ve hesaplamalar için IBM SPSS Statistics 21.0 programı kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya toplamda 532 kişi katıldı. Çalışmada yer alan bireylerin yaş ortalaması 40,31±15,13yıl, minimum yaş 18, maksimum yaş 88 olarak saptandı. Katılımcıların %41,7'si (n=222) çok yüksek insani gelişmişlik endeksine sahip ilçede (Çankaya), %35,3'ü (n=188) orta insani gelişmişlik endeksine sahip olan ilçede (Mamak), %23'ü (n=122) ise yüksek insani gelişmişlik endeksine sahip ilçede (Polatlı)ikamet etmekteydi. Kişilerin %50,9 'u (n=271) kadın, % 49,1'i (n=261) erkekti. Katılımcıların %35,5'inin kronik bir hastalığı mevcuttu,%38,5'i sürekli kullandığı en az bir ilaç vardı. Sağlık problemi durumunda bireylerin %52,4'si ASM'leri, %23,3'ü devlet hastanelerini, %9,3'ü eğitim ve araştırma hastanelerini, %4,9'ü üniversite hastanelerini, %8,5 özel hastaneleri, %0,8 özel muayenehaneleri, %0,6'sı eczaneleri tercih ediyordu. Çalışmamızda sağlık hizmetleri tercih nedenlerine bakıldığında, ilk sıraları "sosyal güvence", "ulaşım kolaylığı", "güvenilirlik", "aynı doktora muayene olmak" aldı. SONUÇ: Bu araştırmada katılımcıların sağlık hizmeti tercihlerinin birinci basamak ağırlıklı olduğu görülmekle beraber genel olarak sağlık sistemi içinde birinci basamağın öncelikli olarak tercih edilme oranının beklenen ve istenen değerden düşük olduğu görülmektedir. Çalışmamızda ilk tercih edilecek kurumun yaş, cinsiyetten ve eğitim durumundan etkilenmediği, gelir seviyesi arttıkça özel sağlık hizmetlerinden yararlanmanın arttığı görüldü. Bu konuda daha kapsamlı ve nedenlerin irdelenmesine yönelik kalitatif çalışmalara ağırlık verilmesi gerekmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Sağlık hizmetleri tercihleri, İnsani Gelişme Endeksi, Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri

AnkaraBirinci basamak sağlık hizmetleriSağlık hizmetleri+3
Nazlı Aksoy
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk ve yetişkinlik döneminde ayrılık anksiyetesinin yetişkinlik döneminde görülen anksiyete bozukluklarıyla ilişkisi

ÖZET Giriş ve Amaç: Anksiyete içeriden veya dışarıdan gelebilecek bir tehlike beklentisinin neden olduğu kaygı ve endişe durumudur. Fizyolojik olan ve stresle baş etmeye yarayan anksiyete, şiddetli ve uzun yaşanması veya kişinin yaşamını olumsuz etkilemesi durumunda anksiyete bozukluğu olarak değerlendirilir. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu, kişinin temel bağlanma figüründen ayrılmaya veya ayrılma riskine karşı aşırı ve yaygın bir korkuyla karakterize bir durumdur. Geçmişte çocukluk çağına özgü bir bozukluk olarak kabul edilirken DSM-5 ile tüm yaşlarda görülebilen bir bozukluk olarak tanımlanmıştır. Literatürde çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin; yetişkin dönemde görülebilecek anksiyete (örn; yetişkin ayrılık anksiyetesi, panik bozukluğu gibi) ve anksiyete dışı (major depresif bozukluk, bipolar bozukluk gibi) psikiyatrik bozukluklar için risk faktörü olabileceği yönünde çalışmalar mevcuttur. Biz de çalışmamızda çocukluk çağında sık gördüğümüz ayrılık anksiyetesinin yetişkin dönem anksiyete bozukluklarıyla ilişkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-35 yaş arası herhangi bir ruhsal hastalığı olmayan 311 katılımcı alındı. Tarafımızca hazırlanmış sosyodemografik verilerden oluşan bir anket formunu, Ayrılma Anksiyetesi Belirti Envanterini, Yetişkin Ayrılma Anksiyetesi Anketini, Durumluk Kaygı Ölçeği (STAI FORM-1) ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI FORM-2) anketlerini uygun biçimde yanıtlayan 311 katılımcıyla çalışma tamamlanarak istatistiksel analizler yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre çocukluk ayrılık anksiyetesi belirtilerini karşılayan 166 kişinin 123'ünde (%74,09) ayrılık anksiyetesi belirtilerinin yetişkinlikte de devam ettiği görüldü. Katılımcıların 43'ünde (%13,03) sadece çocukluk dönemi, 42'sinde (%12,7) sadece yetişkinlik dönemi ayrılık anksiyetesi puanı yüksek saptandı. Çocukluk dönemi ayrılma anksiyetesi puanı yüksek bireylerin süreğen anksiyete puanlarını istatistiksel olarak yüksek bulundu (F= 46,21, p<0,001 Adjusted R2= 0,13). Yetişkin ayrılık anksiyete puanları yüksek olan bireylerin hem durumsal hem de süreğen anksiyete puanlarını istatistiksel olarak yüksek bulundu (F=46,50, p<0,001, Adjusted R2= 0,23). Sonuç ve Öneriler: Çalışmamızda; çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin yetişkin dönem ayrılık anksiyetesiyle yüksek oranda ilişkili olduğunu aynı zamanda yetişkinlik dönemi ayrılık anksiyetesinin çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinden bağımsız olarak da ortaya çıkabileceğini saptadık. Çalışmamızda elde ettiğimiz bir diğer önemli sonuç; çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin süreğen anksiyete ile ilişkili olmasıdır. Bu durum çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin kronik anksiyete için önemli bir risk faktörü olabileceğini gösterir. Sınıflama sistemlerine yeni girmiş olan yetişkinlik dönemi ayrılık anksiyetesi durumsal ve süreğen anksiyeteyle ilişkili olması sebebiyle bu kategorinin anksiyeteye yatkınlığın bir görünümü olabileceğini düşündürmektedir. Bu konuda yapılan çalışmaların ülkemizde az olması ve farklı sonuçlar elde edilmiş olması nedeniyle daha büyük örneklemlerle yapılacak ileriye dönük izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Ayrılık anksiyetesi, süreğen anksiyete, durumsal anksiyete

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıAyrılma anksiyete bozukluğu+5
Başak Özsayın Kılıç
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HPV aşısı hakkında ailelerin bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: HPV ile ilişkili hastalıkların bir halk sağlığı sorunu haline gelmesi hem enfeksiyondan korumak hem de ilerlemesini durdurmak için aşı üretilmesi fikrini doğurmuş ve bu aşı HPV enfeksiyonu ve sonuçlarına yönelik önemli bir müdahale olmuştur. Çalışmamızın amacı 9-18 yaş çocukların ebeveynlerinin, Human Papilloma Virüs (HPV) enfeksiyonu ve aşısı hakkında bilgi düzeyi, tutum ve davranışlarını öğrenmektir. YÖNTEM VE METOD: Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Yenimahalle Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Polikliniklerine başvuran 9-18 yaş çocukların ailelerine, gönüllülük esas alınarak, anket çalışması şeklinde yürütülmüştür. Ankette ailelelerin sosyo-demografik özellikleri, HPV enfeksiyonu ve aşısı hakkındaki bilgi düzeyleri, aşıyı uygulama konusundaki tutum ve davranışları sorgulanmıştır. Çalışmaya toplam 1000 ebeveyn katılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya katılanların 762'si (%76.2) anne, 238'i (%23.8) baba idi. Yaş ortalamaları 37.7 ± 6.4 idi. Annelerin 503'ü (%66) lise ve üniversite mezunuyken, babaların 191'i (%80.2) lise ve üniversite mezunudur. Ebeveynlerin yalnızca 269'u (%26.9) HPV enfeksiyonu ve 207'si (% 20.7) HPV aşısı hakkında bir şeyler duymuş/okumuş idi. Bilgi edinme kaynakları arasında birinci sırada basın yayın organları, ikinci sırada ise hekimler vardı. Ebeveynlerin yalnızca 55'i (%5.5) çocuk doktorundan ve aile hekiminden bilgi edindiğini belirtmiştir. Ebeveynlerden yalnızca 14'ü (%1.4) kendisine HPV aşısı yaptırmıştı. Çocuğuna HPV aşısı yaptıran ebeveyn sayısı yalnızca 2 idi. Araştırmaya katılan ebeveynler HPV enfeksiyonu ve aşısı hakkında sınırlı bilgiye sahipti. HPV aşısını duyan/bilen ebeveynlerin 93'ü (%43.2) çocuğuna aşı yaptırmaya istekli olduğunu, 90'ı (%41.7) aşıyı güvenilir bulduğunu belirtmiştir. Ebeveynlerin 119'u (%55.4) hekimlerin bilgilendirmesinin yetersiz olduğunu, 65'i (%30.3) aşının pahalı olduğunu, 19'u (%8.9) aşının yapılmasının gereksiz olduğunu, 11'i (%5.1) aşının dini değerlerine uygun olmadığını ifade etmiştir. Ebeveynlerin diğer çekinceleri ise, çevre baskısı, cinsel hayata erken başlama ve aşılamanın çok eşliliği artıracağı endişesidir. TARTIŞMA VE SONUÇ: HPV aşısının kullanımı ile bir halk sağlığı sorunu olan serviks kanserlerinin görülme sıklığı ve ölüm oranlarında önemli oranda azalma sağlanmıştır. Ülkemizde bu aşı ile ilgili henüz yeterli farkındalık yoktur. Kişilerin aşılanma durumlarını belirlemede doktorların çok önemli bir role sahip oldukları bilinmektedir. Ülkemizde HPV aşısının toplumca kabul edilerek yaygın bir şekilde kullanılmasında doktorların hastalara aşıyı önermesi önemli rol oynayacaktır. ANAHTAR KELİMELER: Human Papilloma Virüs, Aşı, Farkındalık

AileAşılamaAşılar+5
Pınar Çelik
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HPV aşısı hakkında aile hekimlerinin bilgi düzeyleri, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Servikal kanser kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir.Servikal kanserin primer etyolojik ajanı Human Papilloma Virüs'tür (HPV). HPV enfeksiyonuna karşı primer immunizasyon amaçlı üretilmiş aşılar bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı Türkiye'deki aile hekimlerinin HPV aşısı hakkındaki bilgi düzeyleri,tutum ve davranışlarını değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Kesitsel,tanımlayıcı tipte olan araştırmamız 01.10.2017-01.04.2018 tarihleri arasında yürütülmüştür.Araştırmacılar tarafından geliştirilen anket formu sosyal medya ağları üzerinden 2530 aile hekimine gönderilmiştir.Çalışma zamamnında 247 yanıt toplanmıştır.anketin geri dönüş oranı %9'dur. Bulgular: Katılımcıların 203'ü (%82.2) kadın, 44'ü (%17.8) ise erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 34,29±6,91, hizmet sürelerinin ortalaması 8,81±7,47 olarak hesaplandı. Katılımcıların 143'ünü (%57.9) büyükşehirde çalışanlar oluştururken,129'unu (%52) ASM de çalışanlar oluşturmaktadır. Araştırmaya katılan hekimlerin 207'si (%83.8) Sağlık Bakanlığı ulusal aşı takviminde olmayan özel aşılardan herhangi birini hastalarına önerdiğini bildirmiştir. Aile hekimlerine hastalarına hangi özel aşıları tavsiye ettiği sorulduğunda, 198'i (%80.2) Rota aşısını, 119'u (%48.2) meningokok aşısını, 137'i (%55.5) influenza aşısını, 11'i (%4) HPV aşısını ve 3'ü (%1) pnömokok aşısını önerdiğini belirtmiştir. Araştırmaya katılan hekimlerin HPV aşısı hakındaki bilgi düzeyleri sorgulandığında katılımcıların 181'i (%73) Türkiye'de 2 çeşit aşı olduğunu, 131'i (%53) aşının üç doz şeklinde uygulandığını, %63.2'si (156) aşının intramüsküler uygulandığını bilmekteydi. Katılımcıların yalnızca 105'i (%42.5) 9 yaşından sonra kız ve erkek çocuklarına yapılabileceğini bilmekteydi. Ancak 25'i (%10) aşının sadece cinsel aktif kadınlara uygulanabileceğini düşünmekteydi. Aşının virus tipine özgü koruyuculuğunun %100 olduğunu bilen hekim sayısı yalnızca 62 (%25) iken servikal kansere karşı koruyuculuğunun %70 olduğunu bilen 143'dür (%57.9). Tartışma ve Sonuç: Araştırmamız ülkemizde aile hekimleri üzerinde bu konuda yapılmış ilk çalışmadır. Verilerin hekim beyanına dayanmasına ragmen aile hekimlerinin HPV aşısı önerme oranları literatüre göre düşük düzeydedir.Aşı önermeyi etkileyen en önemli faktör hekimlerin bilgi ve tecrübe eksikliği ile ekonomik nedenlerdir. Aşının uygulanması ile yaygınlaşmasındaki engeller politikacılar tarafından incelenmeli ve bu konuda etkin adımlar atılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimi, Human Papilloma Virüs, aşı

Aile hekimliğiAşılamaAşılar+6
Betül Aydın
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı erişkinlerde sigaranın uyku kalitesi üzerine etkisinin araştırılması

GiriŞ: Sigara tüm dünyada pek çok kronik hastalığın etiyolojisinde yer alan halk sağlığı sorunudur. Toplumumuzda buna rağmen sigara kullanımı yaygındır. Sigaranın suçlandığı sağlık sorunlarından biri de uyku bozukluklarıdır. Nikotinin kendisinin uyandırma etkisine sahip olduğu bilinmektedir ve genellikle sigara içimi uyku bozukluklarıyla birliktelik göstermektedir. Bu nedenle çalışmamızda sigara içiciliğinin uyku kalitesi üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza hastanemizin aile hekimliği polikliniklerine başvuran ve dâhil etme kriterlerini karşılayan sağlıklı gönüllüler katıldı. Katılımcılara demografik bilgi anketi, Pittsburgh uyku kalitesi indeksi, Epworth uykululuk ölçeği ve Fagerström nikotin bağımlılık testi uygulandı. Bulgular: Çalışmamıza toplam 513 sağlıklı gönüllü katıldı (312 aktif ve pasif sigara içicisi, 201 kontrol grubu). Sigara maruziyeti olan grupta kötü uyku kalitesine sahip olanların oranı kontrol grubunun oranına göre anlamlı derecede yüksekti(%45,83'e karşı %32,33, p<0,001). Kötü uyku kalitesine sahip olanların oranının yüksekliği alt grup (aktif içici / pasif içici / kontrol grupları) analizlerinde de bulundu (sırasıyla oranlar %46,90, %44,06, %32,33, p=0,009). Sonuç: Sigara maruziyeti olanlarda uyku kalitesi hiç sigara içmeyenlere göre anlamlı derecede bozulmuştu. Bu bozukluk hem aktif hem de pasif sigara içicilerinde mevcuttu. Pasif sigara maruziyeti de en az aktif içiciler kadar kötü uyku kalitesi ile ilişkiliydi.

Sigara dumanı kirliliğiSigara içmeUyku+2
Ayşe Yılmazer
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kas iskelet sistemi ağrılarında akupunktur kullanılan geriatrik hastalarda kognitif fonksiyonların seyri

Giriş ve Amaç: İlerleyen yaş ile birlikte, kas iskelet sisteminde dejeneratif değişiklikler meydana gelmekte ve bu durum kronik ağrıya sebep olabilmektedir. Kronik ağrı; kognitif fonksiyonda düşüş, davranış problemleri, depresyon, fonksiyonel kapasitede azalma ve polifarmasi gibi pek çok geriatrik durum ile ilişkilidir. Yaşlı hastalarda kronik kas iskelet sistemi tedavisinde akupunktur, bütüncül bir tedavi metodu olarak kullanılabilir. Akupunktur ile ağrı tedavisi yapılması, diğer geriatrik sendromlar için de faydalı olabilir. Biz çalışmamızda, kronik kas iskelet sistemi ağrısı bulunan geriatrik hastalarda akupunktur uygulamasının ağrı düzeyi, kognitif fonksiyon, davranış bozuklukları, depresyon, günlük yaşam aktiviteleri ve enstrümental günlük yaşam aktiviteleri üzerine olan etkisini değerlendirdik. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Ekim 2017 ve Ekim 2018 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Geriatri Polikliniği'nde gerçekleştirilmiştir. Polikliniğe ağrı ve unutkanlık şikayetleri ile başvuran hastalara kapsamlı geriatrik değerlendirme yapılmış ve dahil olma kriterlerine uygun hastalar, gönüllülük esasına göre akupunktur tedavi programına alınmıştır. Bulgular: Bu çalışmaya kas iskelet sistemi ağrılarında akupunktur kullanılan 23 geriatrik hasta katılmıştır. Bu kişilerin %78,3'ü kadın, %21,7'si erkektir. Hastaların ortalama yaşı 73,39±6,47 iken, ortalama uygulanan akupunktur seans sayısı 9,48±1,95 adettir. Vizüel Analog Skala (VAS) puanı işlem öncesi ortalama 7,65±1,82 iken, işlem sonrası anlamlı bir şekilde azalarak ortalama 4,36±2,24 olmuştur (p<0,001). Standardize Mini Mental Test (SMMT) puanı işlem öncesi ortalama 23,26±5,50 iken, işlem sonrası anlamlı bir şekilde artarak ortalama 25,45±3,98 olmuştur (p<0,001). Geriatrik Depresyon Ölçeği (GDÖ) puanı işlem öncesi ortalama !v 11,65±8,83 iken, işlem sonrası anlamlı bir şekilde azalarak ortalama 8,45±6,83 olmuştur (p<0,001). Cohen Mansfield Ajitasyon Envanteri (CMAE) puanı işlem öncesi ortalama 40,87±10,21 iken, işlem sonrası anlamlı bir şekilde azalarak ortalama 35,86±8,45 olmuştur (p<0,001). Günlük Yaşam Aktiviteleri (GYA) test puanı işlem öncesi ortalama 5,35±0,71 iken, işlem sonrası anlamlı bir şekilde artarak ortalama 5,77±0,43 olmuştur (p=0,002). Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri (EGYA) test puanı işlem öncesi ortalama 6,70±2,08 iken, işlem sonrası ortalama 6,73±2,07 olmuştur. EGYA puanlarındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,317). Sonuç: Ağrı, ajitasyon, depresyon, kognitif fonksiyon ve fonksiyonel kapasite birbiri ile iç içe geçen geriatrik durumlar olup birlikte değerlendirilmesi faydalıdır. Kas iskelet sistemi ağrısı bulunan geriatrik hastalarda akupunktur ile analjezi sağlanması, hastaların kognitif fonksiyonlarında ve kognitif fonksiyonların azalmasına bağlı oluşan davranış problemleri üzerinde olumlu gelişme sağlayabilir. Akupunktur, Geriatrik Depresyon Ölçeği (GDÖ) skorları üzerinde olumlu etki gösterebilir. Yaşlı hastalarda üriner inkontinans üzerinde akupunkturun olumlu etkileri ile GYA kapasitelerinde artış olabilir. Kas iskelet sistemi ağrılarını gidermek için geriatrik hastalarda 10 seans akupunktur uygulanması EGYA skorlarında bir değişiklik oluşturmamıştır. Akupunkturun; kognitif fonksiyon, depresyon, davranış problemleri, ajitasyon, günlük yaşam aktiviteleri ve enstrümental günlük yaşam aktiviteleri üzerine etkisini netleştirmek için, uzun dönem takip edilerek randomize kontrollü geniş katılımlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kognitif fonksiyonlar, akupunktur, kronik ağrı.

AkupunkturAğrıBiliş+6
Fatma Tamara Köroğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabetik hastalarda glisemik regülasyona etkili olan faktörlerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Günümüzde yaşam tarzı değişiklikleri, globalleşmeyle birlikte tüm dünyada insan davranışlarını değiştirmekte ve şekillendirmektedir. Maalesef bu değişimle beraber, diyabet sıklığı, giderek artmış ve küresel pandemi kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Diyabette öncelikli hedef hastalığın gelişmesini önlemek olmalıdır. Diyabet geliştiğinde ise oluşabilecek makro ve mikrovasküler komplikasyonları önlemek ya da en azından geciktirebilmek için glisemik regülasyonun sağlanması çok önemlidir. Bu çalışmada tip 2 diyabet hastalarında genel olarak glisemik regülasyona etkili olan faktörlerin neler olduğu, özellikle ilaç uyumu, anksiyete depresyon gibi konuların glisemik regülasyon sağlanan ve sağlanamayan tip 2 diyabetiklerde fark yaratıp yaratmadığını araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışması, vaka-kontrol tipi bir araştırma olarak tasarlandı. Araştırma Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrin polikliniğinde Kasım 2018-Nisan 2019 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Örneklemi endokrin polikliniklerine başvuran tip 2 diyabetli gönüllü hastalar oluşturmuştur. Veri toplama araçları olarak literatürden yararlanarak oluşturulan çalışma anket formu ve Beck Anksiyete Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Modifiye Morisky Ölçeği kullanıldı. Anket ve ölçekler araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak uygulandı. Çalışma kapsamında kullanılan analizlerde SPSS 20 paket programından faydalanıldı, p<0. 05, istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak belirlendi. Bulgular: Çalışmaya glisemik regülasyon sağlanan 84(%53,2) ve sağlanmayan 74(%46,8) kişi olmak üzere toplamda 158 kişi dahil edildi. Sosyodemografik özelliklerin glisemik regülasyon üzerinde anlamlı bir etkisi saptanmazken (p>0,05), diyabet eğitimi almış olmak (p=0,003), evde kan şekeri ölçümü yapıyor olmak (p=0,001), glisemik regülasyon bozukluğuyla ilişkili bulundu. İki grup arasında anksiyete ve ilaç uyumu açısından fark saptanmadı. (p>0,05) Ancak glisemik regülasyon sağlanmamış grupta depresyon skorunun anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. (p=0,012) 15 yıl ve daha uzun süredir diyabet hastası olmak, kötü glisemik regülasyon riskini yaklaşık 3 kat artırdığı saptandı. (p=0,014, OR=2,952, %95GA [1,25-6,97] Sonuç: Tip 2 diyabetik hastaların yönetiminde temel amaç glisemik regülasyonun sağlanmasıdır. Bu açıdan glisemik regülasyona etki eden faktörlerin saptanması büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda araştırılan pek çok faktörün glisemik regülasyon üzerine etkisinin olmadığı saptanırken, diyabet süresi, diyabet eğitimi almış olma ve evde kan şekeri ölçümü yapma durumu gibi etkili olan faktörlerin daha kapsamlı analiz edilmesi ve yorumlanması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu açıdan toplumda sık görülen, yönetiminin aile hekimlerinin sorumluluğunda olduğu, diyabet hastalığıyla ilgili çalışmaların, birinci basamak sağlık kuruluşlarında yürütülmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Tip 2 diyabet, glisemik regülasyon, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Morisky Ölçeği

AnksiyeteBeck Depresyon ÖlçeğiDiabetes mellitus+3
Serkan Kurtulmuş
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farmakolojik ve nonfarmakolojik destek tedavisi başlanmasına rağmen sigarayı bırakamayan hastalardaki başarısızlık nedenlerinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada, sigara bırakmada kullanılan farmakolojik ve non-farmakolojik tedavi alanların 12. aydaki bırakmış olma durumlarının değerlendirilmesi ve bırakamayanların başarısızlık nedenlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Retrospektif çalışmamız, 01.05.2015 ile 31.12.2017 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları sigara bırakma polikliniğine gelen hasta dosyalarının incelenip, kişilerin aranıp sigarayı bırakıp bırakamamaları ile ilgili 12 soruluk bir anket uygulanmasıyla gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Katılımcıların cinsiyetleri, yaşları ve medeni durumları, sigara bırakma durumlarını istatistiksel olarak anlamlı etkilememiştir (p>0,05). Ancak, eğitim düzeyleriyle sigarayı bırakma durumları incelendiğinde anlamlı bir farklılık olduğu belirlenmiştir (p:0,027). Üniversite mezunları ile ilkokul ve ortaokul-lise mezunları arasında olduğu ve bu farkın sigara bırakma durumu açısından üniversite mezunu lehine olduğu bulunmuştur (Sırasıyla p:0,003 ve p:0,007). Önerilen tedavilerin kullanım sonuçlarında vareniklin ile nikotin sakızı (p:0,013), nikotin bandı (p:0,025) ve bilişsel davranışçı terapi (p:0,029) arasında vareniklin lehine anlamlı bir fark bulunmuştur. Başarısız olma sebeplerinden, stres (p:0,001), kahvaltıdan sonraki sigaradan vazgeçememe (p:0,0001), uyandıktan sonraki sigara isteğinden vazgeçememe (p:0,001), boş vakitlerinde sigaranın aklına gelmesi (p:0,001) ve "diğer" seçeneği (p:0,047) istatistiki açıdan diğer seçeneklere göre daha etkili bulunmuştur. Sigara, sadece içen kişiyi değil bütün toplumu etkilemektedir.

BağımlılıkBaşarısızlıkBesin destekleri+6
Ömer Selçuk Kınalı
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği hizmetlerinde üçüncü basamağa yönelme: Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği poliklinik tercihlerinin sosyal ve sistemtemelli nedenleri

Giriş ve Amaç: Sağlık sistemlerinin etkinliği, bireylerin sağlık hizmetine erişimi ve hizmetten memnuniyet düzeyiyle doğrudan ilişkilidir. Türkiye'de birinci basamak sağlık hizmetlerinin temelini oluşturan aile hekimliği uygulaması, koruyucu ve tedavi edici hizmetlerin bütüncül sunumunu hedeflemektedir. Ancak son yıllarda, özellikle büyük şehirlerdeki üçüncü basamak hastanelerdeki polikliniklere yönelimde belirgin bir artış gözlenmektedir. Bu yönelimin ardında yatan toplumsal, yapısal ve bireysel faktörlerin belirlenmesi, sağlık hizmeti kullanımındaki tercih eğilimlerinin anlaşılması açısından önem arz etmektedir. Özellikle bireylerin kendi kayıtlı aile sağlığı merkezleri yerine neden hastane bünyesindeki aile hekimliği polikliniğini tercih ettikleri sorusu, hem hizmet sunumunun verimliliği hem de birinci basamağın işlevselliği açısından değerlendirilmesi gereken bir alan olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi'nde hizmet sunan aile hekimliği polikliniğine başvuran bireylerin sosyodemografik özellikleri, başvuru nedenleri ve hizmete yönelik algılarını değerlendirmek; ayrıca aile sağlığı merkezlerinin tercih edilmemesine yol açan dinamikleri irdeleyerek elde edilen bulguları mevcut literatür ve sağlık politikaları çerçevesinde tartışmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu tanımlayıcı ve analitik nitelikteki kesitsel araştırma, Şubat – Mayıs 2025 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran 300 birey ile yürütülmüştür. Veriler, sosyodemografik özellikler, başvuru nedenleri ve aile hekimliği hizmetlerine yönelik algıları içeren anket formu aracılığıyla toplanmıştır. İstatistiksel analizler IBM SPSS Statistics 26.0 Programı ile gerçekleştirilmiş; normal dağılım Shapiro- Wilk testi ile değerlendirilmiştir. Kategorik değişkenler Ki-kare testiyle, sürekli değişkenler Mann- Whitney U ve Kruskal- Wallis testleriyle analiz edilmiştir. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırma sonuçlarına göre, bireylerin başvuru nedenleri yaş, cinsiyet, eğitim ve kronik hastalık öyküsüne göre anlamlı farklılık göstermektedir. Kronik hastalığı olan bireylerin daha çok reçete yenileme, rapor düzenleme ve izlem amacıyla başvurduğu; kronik hastalığı olmayanların ise akut semptomlar ve belge düzenlemeleri gibi kısa süreli ihtiyaçlarla başvuru yaptığı tespit edilmiştir. Ayrıca, bireylerin aile hekimine yönelik hizmet algıları da morbidite durumlarına göre değişmekte olup, kronik hastalığı olan bireylerin daha çok muayene olma ve reçete yazılması alanlarında güven duyduğu; koruyucu, psikososyal ve yönlendirici hizmetlerde ise güven düzeylerinin görece düşük olduğu belirlenmiştir. Aile sağlığı merkezine başvurmama nedenleri arasında hastane personeli olma durumu ilk sırada yer alırken; ulaşım zorlukları, tetkik yetersizlikleri ve başka birimde randevu olması diğer başlıca etkenlerdir. Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ni tercih etme nedenleri arasında ise erişim kolaylığı, kısa bekleme süresi, hizmet kalitesi ve hekimle iletişim kolaylığı öne çıkan etmenler olarak belirtilmiştir. Sonuç: Çalışmanın sonuçları, üçüncü basamakta konumlanan aile hekimliği polikliniklerine yönelimin, bireysel sağlık durumu ve sistemsel işleyişle yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Özellikle kronik hastalığı olan bireylerin uzman hekimle kurduğu düzenli ilişki nedeniyle birinci basamağı ikincil plana aldığı; buna karşılık genç ve sağlıklı bireylerde daha çok akut semptomlar, belge temini, rapor alınması gibi kısa süreli ve işlem odaklı ihtiyaçlarla sınırlı kaldığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, aile hekimliğinin koruyucu sağlık hizmetlerindeki rolünü güçlendirecek yapısal iyileştirmeler, halkla iletişim stratejileri ve hizmet içi eğitimler büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, Sağlık Hizmeti Kullanımı, Üçüncü Basamak, Sosyodemografik Özellikler, Hizmet Algısı

Duygu Yalçın
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran hastalarda sağlık anksiyetesi ve siberkondri

Aile Hekimliği Polikliniğine Başvuran Hastalarda Sağlık Anksiyetesi ve Siberkondri Giriş ve Amaç: Sağlık anksiyetesi ve siberkondrinin artması, bireylerin sağlık hizmeti arama davranışlarını çok boyutlu şekilde etkilemektedir. Bu durum yalnızca sağlık sistemi üzerinde değil, bireylerin psikolojik iyi oluşu ve yaşam kalitesi üzerinde de etkili olmaktadır. İnternetten sağlık bilgisi arama davranışlarının ve sağlık anksiyetesinin artış göstermesi gereksiz başvurulara yol açabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, aile hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda sağlık anksiyetesi ve siberkondri düzeylerini belirlemek ve ikisi arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırma analitik kesitsel bir çalışmadır. Ankara Bilkent Şehir Hastanesi'nde tek merkezli bir çalışma olarak yapılmış olup araştırmanın veri toplama aşaması 19.03.2025- 10.06.2025 tarihleri arasında tamamlanmıştır. Çalışma, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuran 18-65 yaş arası kişilere uygulanmıştır. Veri formu, toplamda 3 bölümden oluşmaktadır. Formda tek yanıtlı, çoktan seçmeli ve açık uçlu sorular yer almakta olup, Sosyodemografik Bilgiler ile Sağlık Anksiyetesi Envanteri (Kısa Versiyon) ve Siberkondri Ciddiyeti Ölçeği Kısa Formu (CSS-12) uygulanmıştır. Analizlerde IBM SPSS Statistics 26.0 programı kullanılmış ve anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 370 birey katılmıştır. Bireylerin yaş ortalamasının 38,73±12,42 yıl olduğu belirlenmiştir. Bireylerin %64,6'sı (n=239) kadın, %35,4'ü (n=131) erkektir. Bireylerin Sağlık Anksiyetesi Ölçeği (SAÖ) alt boyutu bedensel belirtilere aşırı duyarlılık ve kaygı puan ortalaması 11,08±5,83, hastalığın olumsuz sonuçları puan ortalaması 3,15±2,14, Toplam SAÖ puan ortalaması 14,23±7,22'dir. Bireylerin Siberkondri Ciddiyet Ölçeği (SCÖ-12) puan ortalaması 27,34±8,57 olduğu görülmüştür. Bu çalışmada SCÖ-12 puanı ile SAÖ-Toplam puanları arasında orta düzeyde, pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur Sonuç: Araştırma sonuçları, aile hekimliği polikliniklerine başvuran bireylerde sağlık anksiyetesi ve siberkondri arasında anlamlı bir ilişki olduğunu ve bu ilişkinin pozitif yönde korelesyon gösterdiğini ortaya koymuştur. Bulgular, aile hekimliği pratiğinde bu konularda farkındalık oluşturulması, bireylerin sağlıkla ilgili kaygılarını ve internetten sağlık bilgisi arama davranışlarını yönetebilmek için bilgi ve güven ihtiyaçlarının karşılanması, uygun danışmanlık verilmesi ve gerektiğinde uygun bir şekilde yönlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Amine Elmalı
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

18-65 yaş arası sağlıklı bireylerde çoklu ekran bağımlılığı ile zihinsel yorgunluk düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç Günümüzde dijital cihazların yaygınlaşmasıyla birlikte bireylerin ekran başında geçirdiği süre artmış, bu durum davranışsal bağımlılık türlerinden biri olan çoklu ekran bağımlılığını gündeme getirmiştir. Aynı anda birden fazla dijital cihaz kullanımı, bireylerde zihinsel kaynakların tükenmesine yol açarak zihinsel yorgunluk düzeyini etkileyebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, 18–65 yaş aralığındaki sağlıklı bireylerde çoklu ekran bağımlılığı ile zihinsel yorgunluk düzeyi arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem Kesitsel ve tanımlayıcı nitelikteki bu araştırma, kronik hastalığı bulunmayan 18-65 yaş aralığındaki bireyler üzerinde yürütülmüştür. Veriler, Çoklu Ekran Bağımlılığı Ölçeği (ÇEBÖ) ve Zihinsel Yorgunluk Ölçeği (ZYÖ) kullanılarak toplanmıştır. Katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, ekran kullanım alışkanlıkları ve çeşitli dijital cihazlarda (telefon, bilgisayar, tablet vb.) geçirilen süreler çoklu ekran bağımlılığı ile zihinsel yorgunluk düzeyleri arasındaki ilişkiler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular Araştırmada, çoklu ekran bağımlılığı ile zihinsel yorgunluk arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır (r = 0,443; p <0,001). Aşırı ekran süresi (r = 0,372; p <0,001), zorlayıcı davranış (r = 0,376; p <0,001) ve kontrol kaybı (r = 0,389; p <0,001) alt boyutları da zihinsel yorgunluk ile anlamlı düzeyde ilişkili bulunmuştur. Yaş arttıkça hem çoklu ekran bağımlılığı (r =-0,260; p <0,001) hem de zihinsel yorgunluk (r =-0,222; p <0,001) puanlarında azalma gözlenmiştir. Eğitim düzeyinin artması, çoklu ekran bağımlılığı (χ2=6,094; p=0,047) ve zihinsel yorgunluk (χ2=8,277; p=0,016) düzeylerinde anlamlı artışla ilişkilidir. Medeni duruma göre, bekar bireylerin zihinsel yorgunluk puanları evli bireylerden daha yüksek bulunmuştur (p=0,006). Kadınların zihinsel yorgunluk düzeyleri erkeklere göre daha yüksek olup, aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (χ2=3,087; p=0,002). Ayrıca, zihinsel yorgunluk ölçeğindeki strese hassasiyet alt boyutu, çoklu ekran bağımlılığı (r = 0,260; p <0,001) ile pozitif ilişki göstermiştir. Sonuç Bu çalışmada, 18-65 yaş arası sağlıklı bireylerde çoklu ekran bağımlılığı ile zihinsel yorgunluk düzeyi arasındaki ilişki incelenmiştir. Bulgular, çoklu ekran bağımlılığı ile zihinsel yorgunluk arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki olduğunu göstermiştir. Yaş arttıkça her iki değişkenin düzeyi azalırken, eğitim düzeyi yükseldikçe çoklu ekran bağımlılığı ve zihinsel yorgunluk düzeylerinin arttığı belirlenmiştir. Bekar bireylerin evlilere göre, kadınların ise erkeklere kıyasla daha yüksek zihinsel yorgunluk puanlarına sahip olduğu saptanmıştır. Günlük ekran süresinin artışı, her iki değişken üzerinde de anlamlı bir artışla ilişkili bulunmuştur. Ölçek alt boyutları arasında güçlü ilişkiler olması, çoklu ekran bağımlılığının bütüncül bir yapı sergilediğini desteklemektedir. Elde edilen sonuçlar, dijital medya kullanım alışkanlıklarının bireylerin zihinsel sağlıkları üzerinde belirgin etkiler yaratabileceğini ortaya koymaktadır.

Kübra Tekin
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Emziren annelerin süt miktarının yeterliliği hakkındaki düşünceleri ve süt miktarını artırmak için başvurdukları yöntemler

Giriş ve Amaç: Anne sütü, bebeklerin ilk altı ay boyunca tüm besin ve sıvı gereksinimlerini karşılayan, bağışıklık sistemini güçlendiren ve yaşam boyu sağlık üzerinde olumlu etkiler sağlayan eşsiz bir besindir. Ancak birçok anne, süt miktarının yetersiz olduğu algısıyla emzirmeyi erken sonlandırmaktadır. Bu durum, yalnızca biyolojik değil; psikososyal ve çevresel etkenlerle de ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı, emziren annelerin süt miktarının yeterliliğine ilişkin düşüncelerini, süt artırmak için başvurdukları yöntemleri ve bu süreçte etkili olan faktörleri belirlemektir. Ayrıca Emzirme Tutum ve Davranışları Ölçeği (ETDÖ) aracılığıyla annelerin emzirmeye yönelik tutumlarının emzirme başarısı üzerindeki etkisi değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu tanımlayıcı ve kesitsel çalışma, 01 Haziran–01 Ekim 2025 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi'nde yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini, Çocuk Sağlığı polikliniklerine başvuran 0–6 aylık bebeği olup emzirmeye başlamış anneler oluşturmuştur. Gönüllü, okur-yazar ve emzirmeye engeli olmayan 375 anne çalışmaya dahil edilmiştir. Örneklem büyüklüğü %95 güven düzeyiyle 341 olarak hesaplanmış, kayıp payı eklenerek 375 hedeflenmiştir. G*Power analizi sonucunda çalışmanın gücü %98,7 bulunmuştur. Veriler, araştırmacı tarafından hazırlanan katılımcıların demografik bulguları ve emzirmeye yönelik tutumlarına ilişkin Anket Formu ile Emzirme Tutum ve Davranışlarını Değerlendirme Ölçeği (ETDÖ) kullanılarak toplanmıştır. ETDÖ, 46 maddelik 5'li Likert tipinde bir ölçektir ve Cronbach alfa katsayısı 0.747 olarak belirlenmiştir. Etik kurul onayı alınmış, katılımcılardan gönüllü onam sağlanmıştır. Veriler IBM SPSS v30.0 programında analiz edilmiştir. Tanımlayıcı istatistiklerle birlikte ki-kare, t testi, Mann-Whitney U, ANOVA ve Kruskal-Wallis testleri uygulanmıştır. Emzirme başarısını etkileyen faktörler çok değişkenli lojistik regresyon ile; ETDÖ puanını etkileyen değişkenler ise çoklu doğrusal regresyon analiziyle değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya 375 anne-bebek çifti katılmıştır. Annelerin yaş ortalaması 29,7±4,6 yıl, %69.07'si üniversite mezunu ve %56'sı ev hanımıdır. Katılımcıların üçte ikisi çalışmamakta, %10'u sigara kullanmaktadır. Doğumların %68,8'i sezaryen ile gerçekleşmiştir. Bebeklerin %59,47'si yalnız anne sütüyle beslenmekte olup, yalnız emzirme süresi ortalama 2,56±1,93 ay olarak saptanmıştır. İlk bir saatte emzirmeye başlama oranı %63,37'tür. Annelerin %54,93'ü sütünü yeterli bulurken, %52,53'ü emzirme eğitimi almıştır. ETDÖ ortalama puanı 108,2±12,3 olup, tutum puanı yükseldikçe emzirme başarısı artmıştır. Formül mama kullanımı %38,9 oranında olup, en sık neden "sütün az gelmesi" (%63) ve "bebeğin doymaması" (%45) olarak belirtilmiştir. En çok kullanılan süt artırıcı uygulamalar su içme (%92), rezene (%46.93) ve sık emzirmedir (%66,4). Meme ucu çatlağı annelerin %27,54'ünde görülmüş, en sık kullanılan yöntem lanolin krem (%71,79) olmuştur. İstatistiksel analizlerde, sigara içmenin emzirme başarısızlığı riskini yaklaşık dört kat artırdığı (OR=3,94; p=0,005), buna karşılık yalnız anne sütü alma süresinin ve emzirme sıklığının artmasının koruyucu olduğu saptanmıştır (p<0,001). Sütünü yeterli gören annelerde başarısız emzirme riski anlamlı biçimde daha düşüktür (OR=0,21; p<0,001). ETDÖ puanı yükseldikçe başarısızlık riski azalmaktadır (p=0,003). Ayrıca uyku düzeni iyi olan, düzenli emziren ve sütünü yeterli gören annelerin ETDÖ puanlarının anlamlı biçimde yüksek olduğu; memede çatlak, süt yetersizliği ve bebeğin emmede zorlanması yaşayan annelerde puanların daha düşük olduğu belirlenmiştir. Modelin açıklayıcılığı yüksek bulunmuş (Nagelkerke R²=0,50; AUC=0,863), sonuçlar emzirme başarısının biyolojik faktörlerin yanı sıra annenin algısı, tutumu ve yaşam tarzı ile yakından ilişkili olduğunu göstermiştir Sonuç; Bu araştırma, emziren annelerin süt miktarına ilişkin algıları, emzirme tutumları ve emzirme başarısını etkileyen faktörleri çok yönlü olarak değerlendirmiştir. Bulgular, emzirme sürecinin yalnızca biyolojik değil; sosyodemografik, psikososyal ve davranışsal etkenlerle de yakından ilişkili olduğunu göstermiştir. Çalışmada 0–6 ay arasındaki bebeklerin %59,5'inin yalnız anne sütüyle beslendiği, sezaryen oranının %68,8, formül mama kullanımının ise %38,9 olduğu saptanmıştır. Sigara kullanımı emzirme başarısızlığını yaklaşık dört kat artıran en güçlü risk faktörü olarak belirlenmiştir. Buna karşılık, sütün yeterli olduğu algısı, sık emzirme ve yalnız anne sütü verme süresinin uzunluğu emzirme başarısını artıran koruyucu unsurlar olarak bulunmuştur. Emzirme eğitimi almış annelerde başarı oranı daha düşük görünmekle birlikte, bu değişkenin bağımsız bir yordayıcı olmadığı saptanmıştır. Bu bulgu, verilen emzirme eğitimlerinin içerik ve uygulama biçimlerinin gözden geçirilmesi ve annelerin ihtiyaçlarına daha uygun hale getirilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Düzenli uyku, memede çatlak yaşamama ve sütüne güven duyma gibi faktörlerin yüksek ETDÖ puanlarıyla ilişkili olması, annelerin öznel algılarının emzirme tutumlarında belirleyici rol oynadığını göstermiştir. Genel olarak, emzirme başarısının annenin yaşam tarzı, psikolojik durumu ve destek sistemleriyle yakından ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Bu bulgular, anne sütüyle beslenmenin sürdürülebilirliğini artırmak amacıyla aile hekimliği düzeyinde uygulanacak sigara bırakma danışmanlığı, emzirme eğitimi ve psikososyal destek programlarının güçlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Anne sütü, Emzirme, Emzirme başarısı, ETDÖ, Aile hekimliği, Psikososyal faktörler

Bahriye Köksal Yılmaz
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansiyon hastalarında uyku kalitesi ve algılanan stresin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Hipertansiyon, kardiyovasküler morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenlerinden biri olup uyku kalitesi ve algılanan stres gibi modifiye edilebilir faktörlerle yakından ilişkilidir. Bozulmuş uyku düzeni ve artmış stres yükü, kan basıncı kontrolünü zorlaştırarak yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. Bu çalışmanın birincil amacı, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran hipertansiyon tanılı yetişkinlerde uyku kalitesi ve algılanan stres düzeylerini değerlendirmek ve bu iki değişken arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. İkincil amaç olarak, söz konusu ilişkinin sosyodemografik ve klinik özelliklere göre farklılaşıp farklılaşmadığının incelenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma, 01.09.2025–01.12.2025 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran, 18 yaş ve üzerindeki hipertansiyon tanılı 250 gönüllü birey ile yürütülen kesitsel tipte bir anket çalışmasıdır. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri ile hastalık ve yaşam tarzına ilişkin bilgileri yapılandırılmış anket formu aracılığıyla toplanmıştır. Uyku kalitesi Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), algılanan stres düzeyi ise Algılanan Stres Ölçeği-14 (ASÖ-14) kullanılarak değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler; tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, uygun parametrik ve parametrik olmayan karşılaştırma testleri ile korelasyon analizleri kullanılarak çözümlenmiş, ayrıca PUKİ toplam puanının bağımlı değişken olarak alındığı genelleştirilmiş lineer model kurulmuştur. Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 61,44±11,36 yıl olup, %48,8'i kadın, %51,2'si erkektir. Katılımcıların PUKİ toplam puan ortalaması 6,79±3,74 bulunmuş ve bireylerin %59,6'sının PUKİ> 5 olması nedeniyle kötü uyku kalitesi grubunda yer aldığı belirlenmiştir. ASÖ-14 puanlarının çoğunlukla 25–33 puan aralığında dağıldığı gözlenmiştir. Yaş ve hipertansiyon tanı süresi ile PUKİ puanı arasında zayıf fakat istatistiksel olarak anlamlı pozitif; günlük uyku süresi ile PUKİ puanı arasında ise anlamlı negatif ilişkiler saptanmıştır. PUKİ toplam puanı ile ASÖ-14 toplam puanı arasında orta düzeyde, pozitif ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (r = 0,498; p < 0,001) ve genelleştirilmiş lineer model analizinde ASÖ-14 puanındaki her 1 birimlik artışın PUKİ toplam puanında yaklaşık 0,20 birimlik artışla ilişkili olduğu gösterilmiştir. ASÖ-14 puanları dul/boşanmış olanlarda, çalışmayanlarda, geliri giderinden az olanlarda, birden fazla kronik hastalığı bulunanlarda ve düzenli fiziksel aktivite yapmayanlarda daha yüksek bulunmuş; günlük kahve ve su tüketimi ile ASÖ-14 skorları arasında da istatistiksel olarak anlamlı ancak zayıf ilişkiler saptanmıştır. Sonuç ve Öneriler: Aile hekimliği polikliniğine başvuran hipertansiyon hastalarında kötü uyku kalitesinin sık olduğu ve ASÖ-14 puanlarının bu hasta grubunda belirgin bir algılanan stres yüküne işaret ettiği görülmüştür. Uyku kalitesinin algılanan stres ile bağımsız ve anlamlı biçimde ilişkili bulunması, hipertansiyon izlemlerinde hem uyku sorunlarının hem de stres düzeylerinin rutin olarak değerlendirilmesinin önemini ortaya koymaktadır. Uyku hijyeni danışmanlığı, stresle baş etme becerilerinin güçlendirilmesi, düzenli fiziksel aktivite ve sağlıklı yaşam tarzı değişikliklerini içeren bütüncül girişimlerin, hipertansiyon hastalarında uyku kalitesi ve algılanan stres yükünü iyileştirerek kan basıncı kontrolüne ve yaşam kalitesine olumlu katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Elde edilen bulguların, özellikle birinci basamakta hipertansiyon yönetimine yönelik tarama ve müdahale programlarının planlanmasında yol gösterici olabileceği ve farklı merkezlerde yapılacak çok merkezli, ileriye dönük çalışmalarla desteklenmesi gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, Uyku kalitesi, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi, Algılanan Stres Ölçeği, Birinci basamak, Aile hekimliği

Bahtiyar Fener
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

40-65 yaş arası erkeklerde çoklu klinik değişkenlere dayalı aterosklerotik kalp hastalığı riskinin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Aterosklerotik kalp hastalığı (ASKH), Türkiye'de ve dünya çapında önemli bir ölüm nedenidir. Yaşamın erken dönemlerinde başlayıp uzun süre sessizce ilerleyebilen bu hastalığın erken teşhisi, mortalite ve morbiditeyi azaltmak için önemlidir. Günümüzde var olan [Systematic Coronary Risk Evaluation 2 (SCORE2) ve Framingham] gibi skorlama sistemleri ASKH riskini tahmin etmek için yeterli metabolik ve yaşam tarzı faktörlerini içermemektedir. Bu çalışmanın amacı, ASKH üstünde etkili olduğu saptanan yeni parametrelerle ASKH riskini daha iyi tahmin edebilecek ve birinci basamak sağlık hizmetlerinde kullanılabilir hale getirebilecek model sistemi belirlemektir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran 40-65 yaş arası 350 erkek hasta üzerinde yapılmıştır. Katılımcıların 175'ine ASKH tanısı konmuş ve 175'i kontrol grubunda ele alınmıştır. Yaş, alışkanlıklar, kan basıncı ve laboratuvar testleri [total kolesterol, HDL-Kolesterol (HDL-K), LDL-Kolestrol (LDL-K), trigliserit, HbA1c, TSH] gibi faktörler kontrol edilmiştir. Single Point Insulin Sensitivity Estimator (SPISE) indeksi ve aterojenik plazma indeksi (API) hesaplanmış, ROC analizleri yapılmıştır ve risk tahmin modelleri oluşturmak için makine öğrenimi [Karar Ağacı, Rastgele Orman, Destek Vektör Makinesi (DVM)] algoritmaları kullanılmıştır. Bulgular: ASKH grubunda aile öyküsü, obezite, sistolik kan basıncı, yüksek trigliserit, düşük HDL-K ve yüksek HbA1c çok daha yaygın çıkmıştır. SPISE indeksi ASKH grubunda önemli ölçüde düşerken, API sayısı çok daha yüksektir. ROC analizleri, API ve SPISE indeksinin farkı belirlemede yaygın lipid sayılarından daha iyi olduğunu göstermiştir. Makine öğrenimi modelleri arasında DVM algoritması en iyi doğruluk (%94) ve AUC (0,971) sonuçlarını vermiştir.Sonuç: SPISE, API, egzersiz seviyesi, paket/yıl, HbA1c ve trigliserit gibi değişkenlerin yaygın risk faktörleriyle birlikte değerlendirildiğinde, ASKH risk tahminlerinin doğruluğunu büyük ölçüde artırmaktadır. Bu ölçümlerin birinci basamak sağlık hizmetlerindeki düzenli risk taramalarına eklenmesi, risk altındaki kişilerin erken tespit edilmesini kolaylaştırabilir. Ayrıca, Destek Vektör Makinesi modeli kullanımı ile ASKH riskinin belirlenmesi standart yöntemlere göre daha yüksek doğruluğa sahiptir (AUC:0,971). Bu, birçok parametreyi aynı anda analiz edebilen veri odaklı yöntemlerin aile hekimliklerinde kullanılan HYP sistemine entegre edildiğinde klinik risk değerlendirmesinde önemli olabileceğini göstermektedir.

Aslınur Özmen
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği asistanlarının girişimsel radyoloji hakkındaki bilgi düzeyi

Giriş ve Amaç: Girişimsel radyolojik işlemler hem tanı hem de tedavi amacıyla radyolojik görüntüleme cihazları kullanılarak yapılan işlemlerdir. Son yıllarda girişimsel radyolojinin, tanı koymanın yanında tedavi aracı olarak da kullanılmaya başlanması, gelişimini hızlandırmıştır. Aile hekimlerine hastalar tarafından girişimsel radyolojinin yaptığı işlemler ile ilgili sorular gelebilir veya bu işlemlere aile hekimlerinin yönlendirmesi gerekebilir. Aile hekimlerinin girişimsel radyolojik işlemler hakkında yeterli bilgi düzeyine sahip olmaları önemlidir. Çalışmamızın amacı, aile hekimliği asistanlarının girişimsel radyoloji konusundaki bilgi düzeyini belirleyerek girişimsel radyolojik işlemler konusunda hastalara gerekli danışmanlığı sağlayabilmelerini ve uzmanlık dönemlerinde bu konuda yeterli donanımda olabilmeleri için farkındalığını arttırmaktır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı tipteki çalışmamız 01.08.2023-01.10.2023 tarihleri arasında Türkiye'de ulaşılabilen ve çalışmaya katılan 413 aile hekimliği asistanının katılımı ile tamamlanmıştır. Katılımcılara, sosyodemografik verilerini ve girişimsel radyoloji bilgi ve ilgi düzeylerini ölçmeye yönelik oluşturulan 21 soruluk anket formu, online olarak elektronik posta ve sosyal medya platformları üzerinden ulaşılmaya çalışılıp doldurtuldu. İstatistiksel değerlendirme SPSS 25.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %73,1'inin (n=302) kadın olduğu, %56,3'ünün (n=224) 5 yıl ve altı süredir hekimlik yaptığı, %38,0'ının (n=156) 1 yıldır asistan olduğu, %81,0'ının (n=333) rotasyon sürecini tamamlamadığı, %47,0'ının (n=193) girişisel radyoloji bilgi düzeyinin orta olduğu, %74,5'inin (n=306) elektif bir işlem sonrası hastalarını doğrudan girişimsel radyolojiye sevk etmediği, %95,2'sinin (s=393) görüntüleme teknikleri kullanılarak biyopsi alımı veya drenaj sağlama sorusuna doğru, %66,6' sının kardiyak anjiyoplasti veya stentleme sorusuna yanlış yanıtını verdiği belirlenmiştir. Girişisel radyoloji bilgi düzeyi toplam puanı 10 üzerinden 6,34 olarak bulunmuştur. SONUÇ: Çalışmamızda rotasyonlarını yapan tüm asistanlarımızın bilgi düzeyi daha yüksek olarak tespit edilmiştir. Çalışmamızda katılımcıların bilgi düzeyi toplam puanının ortalamanın üstünde olduğunu belirledik. Aile hekimlerinin bilgi düzeylerinin yeterli olması hastaların ileri düzey tanı ve tedavi seçeneklerinden daha fazla faydalanmasını sağlayacaktır.

Süveybe Peker
Aydın Adnan Menderes University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lohusaların aldıkları postpartum izlemleri ve izlemlerin yaşam kalitesine etkisi

Amaç: Bu çalışmada lohusaların aldıkları postpartum izlemlerinin belirlenmesi ve izlemlerin yaşam kalitesi üzerine olan etkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı tasarıma sahip olan bu çalışma, Ekim 2018-Mart 2019 tarihleri arasında lohusalık döneminde olan ve takipleri 4 ASM'de yapılan 18-49 yaş arası kadınlara sosyodemografik verileri ve postpartum izlemlerini sorgulayan anket ve 'Doğum Sonu Yaşam Kalitesi Ölçeği' gözlem altı anket uygulama yöntemiyle yapılmıştır. Çalışma süresince kriterlere uyan toplam 142 kişiye anket uygulandı. Anket ve Ölçeği tam doldurmayanlar ve soru içeriği ile uyumsuz yanıtlayanlar dahil edilmeyerek geriye kalan 118 anket değerlendirmeye alındı. Elde edilen veriler SPSS 21.0 paket programı kullanılarak analiz edildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyinde p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 118 lohusanın yaş ortalaması 29,04±5,55 (min:19-max:43) idi. Tüm katılımcıların DSYKÖ skor ortalaması 19,70±3,90 idi. Sosyodemografik ve obstetrik verilerden sadece gelir durumu ve doğum yerinin DSYKÖ ile arasındaki ilişki anlamlı bulundu (p<0,05). Bu çalışmada; diğer sosyodemografik (yaş, eğitim durumu, çocuk sayısı, meslek) ve obstetrik verilerde (gebelik sayısı, doğum sayısı, son doğum şekli, son doğumda gidilen kontrol sayısı, postpartum izlem sayısını bilme) ile DSYKÖ puan ortalaması arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Postpartum izlemlerle DSYKÖ arasındaki ilişki de incelenmiştir. Birinci izlemdeki genel durum değerlendirme -15 dakikada bir vital takibi ve 15 dakikada bir rahim muayenesi, ikinci izlemdeki saatte bir kanama muayenesi-rahim kontrolü ve Hb ölçümü, dördüncü izlemdeki genel vücut muayenesi, beşinci izlemdeki yakınmaların sorgulanması ve genel vücut muayenesi, altıncı izlemdeki kontrasepsiyon hakkında bilgilendirme ile yapılan izlemlerde DSYKÖ skoru arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Diğer izlem basamakları ile DSYKÖ puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuçlar: Bu çalışmaya katılan lohusaların yaşam kalitesi DSYKÖ'ne göre orta-yüksek düzeyde saptanmıştır. Lohusaların geç postpartum dönemdeki izlemlere daha az katıldıkları görülmüştür. Düşük olan izlemlerin tümüne katılım oranını yükseltmek ve izlemlerde nitelik artışı sağlayarak izlemlerin yaşam kalitesine etkisini artırmak için sağlık çalışanlarının izlemlerle ilgili bilgi ve yeterliliğinin arttırılması gerekmektedir. Bunun da mezuniyet öncesinde müfredatta postpartum izlemin daha fazla yer almasıyla ve mezuniyet sonrasında ise izlemlerle ilgili eğitim verilmesiyle sağlanabileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Postpartum, Yaşam Kalitesi, Lohusa

Hasta takibiPostpartum dönemYaşam kalitesi
Ömer Kerim Topakkaya
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci derece yakınlarında kolorektal kanser tanısı olan ve olmayan hastaların kanserden korunmaya yönelik bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi ve karşılaştırılması

Amaç: Kolorektal kanser (KRK) tanılı hastaların yakınlarının ve yakınında kolorektal kanser tanısı olmayan hastaların kanserden korunmaya yönelik bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Onkoloji Polikliniği'ne başvuran KRK hasta yakınları ile Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran ailesinde KRK olmayan hastalar ile yapıldı. Tanımlayıcı, kesitsel tipte araştırma olup Mayıs 2019- Ağustos 2019 tarihleri arasında yürütülmüştür. Veri toplamada, araştırmaya katılan bireylerin kişisel özelliklerini belirlemeye yönelik araştırmacı tarafından hazırlanan anket ve sağlık inançlarını belirlemeye yönelik "Kolorektal Kanserden Korunmaya Yönelik Sağlık İnanç Modeli Ölçeği" kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 60 vaka 60 kontrol grubu olmak üzere katılanların yaş ortalaması 36,59±12,7 yıl, %55,8'i (n=67) kadın, %22,5'i (n=27) ev hanımı, %65,8'i (n=79) evli olup %69,2'si (n=83) kentte yaşamaktadır. %52,5'i (n=63) gelirini giderinden az bulmakta, %36,7'si (n=44) üniversite mezunu ve %10,8'inde (n=13) komorbid hastalık olarak diyabet mevcuttur. KRK taraması ile erken tanı konulması açısından vaka ve kontrol grubu arasında fark bulunmadı. Gruplar arasında tarama yöntemleri bilgisi açısından fark saptanmadı. KRK taraması yaptırma oranı vaka grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,004). Bilgisizlik (%38,3) en sık bildirilen tarama yaptırmama nedeniydi. Kontrol grubunun güven yarar algısı puan ortalaması vaka grubunun puan ortalamasından anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,018). Gruplar arasında duyarlılık algısı, engel algısı, sağlık motivasyonu ve ciddiyet algısı puan ortalamaları benzer bulundu. Sonuçlar: Birinci derece yakınında KRK olan ve olmayan hastaların kanser risk faktörleri ile alakalı bilgi düzeyleri yüksekti. Buna rağmen katılımcıların sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıkları ve tarama yaptırma oranları düşüktü. Tarama kriterlerinin neler olduğu ve koruyucu risk faktörlerini hayatlarında nasıl uygulayabilecekleri hakkında bireylerin eğitime ihtiyacı vardır. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser taraması, bilgi, tutum, davranış, sağlık inanç modeli

BilgiDavranışKolorektal neoplazmlar+4
Hande Bölükbaşı
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellituslu hastalarda uyku kalitesi ve depresyonun iyilik durumu üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Tip 2 Diabetes Mellitus (DM)'li hastalarda uyku kalitesi ve depresyonun iyilik durumuna etkisini araştırmaktır. Yöntem: 01 Nisan 2019- 30 Haziran 2019 içerisinde Aile sağlığı merkezlerine başvuran son bir ay içerisinde kan tetkiki yapılmış olan Tip 2 Diyabet tanılı hastalar ile gerçekleştirildi. Hastalara iki aşamalı anket çalışması uygulandı. Anketin ilk kısmında demografik ve klinik özellikler, ikinci kısımda ise Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği (PUKİ), WHO-5 İyilik Durumu indeksi ve Beck depresyon ölçeği (BDÖ) kullanıldı. Analiz için SPSS 21 paket programı kullanıldı ve p<0.05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 56,25 yıl olup 79 (%53)'u kadındı. Kadın hastaların BDÖ skoru yüksek saptandı (p=0,025). Yaş, medeni hal, eğitim, sigara, takip yeri, takip süresi, diyet, DM süresi, insülin kullanma süresi, açlık kan şekeri ve HbA1c düzeyini, HT ve HT dışı kronik hastalık varlığının; WHO 5 iyilik durumu, BDÖ ve PUKİ skoru ile arasında ilişki saptanmadı. Çalışılan meslek ile kategorize edilmiş BDÖ skorları arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0,045). Gelir düzeyi ile PUKI arasındaki ilişki, gelir düzeyi arttıkça PUKİ skorunun "Kötü" kategorizasyonunda artış olması yönündeydi (p=0,024). Hastalarımızın VKI ortalaması 29,94±4,85 kg/m2 (min:19,7 kg/m2–mak:47,6 kg/m2) olarak saptandı. VKİ'nin BDÖ (r=0,112; p=0,175) ve PUKİ (r=0,172; p=0,036) skoru arasında pozitif yönlü korelasyon saptandı. Tedavi şekli ve uyku kalitesi arasında ilişki istatistiksel olarak anlamlı olup OAD alan ile OAD ve insülini beraber alan hastaların uyku kalitesi anlamlı olarak daha kötüydü (p=0,008). Uyku ilacı kullanan hastaların BDÖ depresyon skoru anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,007). Aynı zamanda bu hastaların uyku kalitesinin anlamlı olarak kötü olduğu saptandı (p=0,003). Retinopati gelişen hastaların BDÖ skorları anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,003). Nöropati gelişen hastaların uyku kalitesinin kötü olduğu istatistiksel xi olarak anlamlı bulundu (p=0,028). Uyku ilacı kullanan hastaların BDÖ skoru yüksek (p=0,007) ve uyku kalitesi anlamlı olarak bozuktu (p=0,003). BDÖ ile WHO 5 indeksi skorları arasında negatif korelasyon saptanmış olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu (r=-0,344; p=0,001). PUKI ile WHO 5 indeksi skorları arasında da istatistiksel olarak anlamlı olan negatif korelasyon saptandı (r=-0,288; p=0,001). Sonuçlar: DM'de gerek hastalığın kendisi gerekse yol açtığı komplikasyonlar hastalarda depresyon, iyilik hali ve uyku kalitesinde bozulmalara yol açmaktadır. Anahtar kelimeler: Diyabet, Depresyon, İyilik durumu, Uyku kalitesi

DepresyonDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+3
Demet Yiğitbaş
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetes mellituslu hastalarda ağız ve diş sağlığının diyabet kontrolü ve yaşam kalitesine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Tip 2 Diabetes Mellitus (DM)'lu hastaların ağız diş sağlığı durumunu saptamak ve diyabet hastalığının, ağız ve diş sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesine (ASYK) etkisini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışma, Haziran 2019 – Eylül 2019 tarihleri arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Endokrinoloji Polikliniğine başvuran Tip 2 Diyabet tanılı hastalarla gerçekleştirilmiştir. Çalışma için sosyodemografik-tıbbi öykü anketi, diş taraması için ağız sağlığı değerlendirme aracı (OHAT), Ağız Diş Sağlığı Ölçeği (ADSÖ) ve Ağız Sağlığı Etki Profili–14 (OHIP-14) ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Çalışma grubu 305 hastadan oluşmaktadır. Hastalara uygulanan OHAT ölçeğinin puan ortanca değeri 5 (min:0, maks:10), OHIP-14 ölçeğinin ortanca değeri 16(min:0, maks:40) olarak bulunmuştur. Düzenli diş fırçalama alışkanlığı olanların olmayanlara kıyasla daha düşük ölçek puanlarına sahip olduğu görülmüştür (p=0,001). Hastalık süresinde uzama ve tedaviye uyumsuzluğun ağız ve diş sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesinde azalmaya neden olduğu saptanmıştır. Katılımcıların %92,8'inde diyabete ek başka hastalıkların olduğu görülmüştür. Diyabete ek kronik hastalığı olan gruplarda, olmayanlara kıyasla ASYK daha düşük bulunmuştur(p=0,006). ADSÖ, OHAT, OHIP-14 ölçekleri ile HbA1c arasında pozitif korelasyon olduğu belirlenmiştir (p=0,001). Sonuçlar: DM ile ağız ve diş sağlığı arasında çift yönlü bir ilişkili vardır. DM hastaların ağız ve diş sağlığını olumsuz etkilemektedir. Ağız ve diş sağlığı kötü olan hastalarda diyabetin kontrol altına alınması zorlaşmaktadır. Ağız ve diş sağlığında ki bozulma ASYK'de düşmeye sebep olmaktadır. Anahtar kelimeler: Diyabet, Aile hekimliği, Ağız sağlığı, Ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesi

Aile hekimliğiAğızAğız sağlığı+4
Şebnem Turan Adıgüzel
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamak sağlık kuruluşlarına başvuran yetişkinlerin deri kanseri hakkında bilgi düzeyleri ve güneş ışınlarından korunma durumları

Amaç: Bu araştırmada birinci basamak sağlık kuruluşlarına başvuran yetişkinlerin deri kanseri hakkında bilgi düzeyleri ve güneş ışınlarından korunma durumlarını belirlemek amaçlandı. Yöntem: Çalışma kesitsel tanımlayıcı tasarıma sahip olup Şubat-Eylül 2020 tarihleri arası arasında belirlenen dört ASM'ye herhangi bir neden ile başvuran, erişkinlere yapılmıştır. Anket sosyodemografik bilgiler ve fiziki yapı ile ilgili 12 soru, güneş kremi kullanma durumu ve güneş ışınlarının korunmayla ilgili 14 soru, Deri Kanseri ve Güneş Bilgi Ölçeğinin 25 sorusu olmak üzere toplam 51 sorudan oluşmaktaydı. Bulgular: Çalışmaya 815 gönüllü katıldı. Katılımcılardan 458 (%54.9) kişi kadın, 377 (%45.1) kişi erkek olup yaş ortancası 27 (min:18-maks:65) idi. Güneş kremi kullanan 319 (%38.2) kişinin 83'ü (%26) her mevsim düzenli kullanıyordu. 119 (%23.1) kişi pahalı olduğu için güneş kremi kullanmıyordu. Katılımcılardan 738 (%88.4) kişi güneşten korunmak için aldığı önlem gölgede durmaktı ve ortalama alınan önlem sayısı ise 3.32±1.33 idi. Deri Kanseri ve Güneş Bilgi Ölçeği puan ortancası 14 (min:3-maks:23) bulundu. Yaş ile ölçek puanları arasında negatif korelasyon olduğu görüldü (r=-0.185; p˂0.001). Gelir seviyesi iyi olanların ve üniversite/yüksekokul mezunlarının kendi kategorilerinde ölçek puanı yüksekti (p˂0.001). Kadınların 258 (%56.3) kişi, erkeklerin ise 61 (%16.2) kişi güneş kremi kullanıyordu (p˂0.001). Ayrıca gelir seviyesi iyi olanlarda ve üniversite/yüksekokul mezunlarında güneş kremi kullanma oranı daha fazlaydı (p˂0.001 ve p˂0.001). Cilt kanserine yakalanma fiziksel risk faktörü olmayan katılımcılardan 19 (%46.3) kişi 50 faktör ve üstü güneş kremi kullanmaktaydı. Sonuç: Toplumun, özellikle ileri yaş ve düşük öğrenim durumuna sahip kişilerin güneşin zararlı etkilerini bilme, güneşten korunma, cilt kanseri hakkında daha fazla bilgiye ihtiyaçları vardı. Ayrıca güneş kremi kullananlar da krem kullanımı hakkında yetersiz bilgiye sahipti. Anahtar kelimeler: Cilt kanseri, Güneşten korunma, Aile Hekimliği

Bilgi düzeyiBirinci basamak sağlık hizmetleriDeri hastalıkları+6
Yalçın Akgün
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamak sağlık kuruluşlarına başvuran hastaların geleneksel ve tamamlayıcı tıp ile ilgili tutumu ve kullanım durumları

Amaç: Bu çalışmada birinci basamak sağlık kuruluşlarına başvuran hastaların geleneksel ve tamamlayıcı tıp ile ilgili tutumu ve kullanım durumlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bu araştırma Hatay İl Sağlık Müdürlüğü tarafından izin verilen dört Aile Sağlığı Merkezine 01 Haziran 2020 – 31 Ağustos 2020 tarihleri arasında herhangi bir nedenle başvuran 18-65 yaş arası hastalardan katılmayı kabul eden 303 hasta ile gerçekleştirildi. Çalışma anketimiz sosyodemografik bilgileri içeren 12 soru ve GETAT ile ilgili tutum ve kullanım durumu sorularını içeren 22 sorudan oluşturuldu. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 35,8±13,8 yıl olup, GETAT kullanan hastalar daha yaşlıydı (p=0,027). Katılımcıların %44,2'si (n=134) erkekti ve GETAT kullanımı her iki cinste de benzerdi (p=0,247). Çalışmada GETAT kullanma oranı %24,1'di (n=73). GETAT kullanımı sağlık çalışanlarında ve işsizlerde anlamlı olarak yüksek bulundu (p= 0,045). GETAT kullanımı ile öğrenim durumu, gelir seviyesi, sağlık güvencesi, medeni durum, ikamet yeri, sosyal alışkanlıklar, komorbidite ve ilaç kullanımı ile arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. GETAT ile ilgili bilgi kaynaklarının başında, %30,7 (n=93) ile sosyal medya ve %30,4 (n=92) ile arkadaş/komşu gelmektedir. En sık GETAT kullanma sebebinin, daha önce aynı şikayetlerle tekrarlayan doktor başvurusu (%76,6) olduğu tespit edildi (n=56). En sık kullanılan yöntemin %28,4 (n=86) ile fitoterapi ve %22,8 (n=69) ile sülük tedavisi olduğu saptandı. Olguların GETAT'a en sık kas iskelet hastalığı (%43,8) sebebiyle başvurduğu tespit edildi (n=32). Sonuç: GETAT yöntemleri modern tıbba yardımcı olarak kullanılabilecek yöntemler olup, GETAT ile ilgili olarak yapılacak çalışmalar ile kullanılan yöntemlerin geliştirilmesine katkıda bulunulması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp, Birinci basamak, Tutum, Aile Hekimliği

Aile hekimliğiBirinci basamak sağlık hizmetleriTamamlayıcı tedaviler+2
Eren Babacan
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

25-45 yaş arası menopoza girmemiş kadınlarda menopozla ilgili bilgi düzeyi ve sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada menopoza girmemiş kadınlarda menopozla ilgili bilgi düzeyi ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları ile aralarındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu tez çalışması 01 Nisan 2020 - 01 Haziran2020 tarihleri arasında sağlıklı bayanlara online anket yoluyla WhatsApp ve Facebook üzerinden yapılmıştır. 42 soru ve 6 alt bölümden oluşan, tarafımızca hazırlanan anket ve SYBDÖII ölçeği uygulanmıştır. Elde edilen veriler SPSS Windows versiyon 24.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiş ve p < 0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 382 kişi katıldı. 119 'unun(%31,2) 25-29 yaş grubu, 243 'ünün(%63,6) üniversite mezunu, 257 'sinin(%67,5) evli ve 130 'unun(%34,1) çocuksuz olduğu görüldü. 348 'i (%91,1) menopozun normal bir durum olduğunu düşünüyordu. Menopozal bilgi seviyesinin eğitim düzeyi, yaş grubu, çocuk sayısı, meslek ve hane geliri ile ilişkili olduğu görüldü. Saptadığımız SYBDÖ puan ortalamaları orta düzeydedir(133,38±22,09). En yüksek puan manevi gelişim alt ölçeğinden (27,01±4,53), en düşük puan fiziksel aktivite alt ölçeğinden alındı (16,41±4,87). Yaş grupları ile manevi gelişim ve kişilerarası ilişkiler alt boyutları, meslek ile fiziksel aktivite, manevi gelişim, stres yönetimi ve kişilerarası ilişkiler alt boyutları, çocuk sayısı ile fiziksel aktivite ve beslenme alt boyutları, medeni durum ile stres yönetimi alt boyutu ve sigara içimi ile beslenme, manevi gelişim, kişilerarası ilişkiler ve stres yönetimi alt boyutları arasında anlamlı fark bulundu. Menopozal bilgi düzeyi ile SYBDÖ arasında kişilerarası ilişkiler alt boyutunda pozitif korelasyon saptandı (p<0,05; r=0,130). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda menopozal bilgi seviyesinin sadece kişilerarası ilişkiler alt ölçeği ile korele olması, menopozal bilgi seviyesi yüksek kadınların sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının bir bakıma eksik kaldığını göstermektedir. Özellikle aile hekimlerinin birey merkezli ve kapsamlı yaklaşımları sağlıklı yaşam biçimi davranışları konusunda, belki de yetiştireceği çocuklarla toplumu şekillendirecek olan kadınları daha üst seviyelere taşıyabilir. Anahtar Kelimeler: Sağlıklı yaşam davranışları, Menopoz, Bilgi seviyesi

Bilgi düzeyiKadınlarMenopoz+2
Yusuf Eskiocak
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Polikliniğine başvuran diyabetik hastaların pnömokok ve influenza aşı farkındalığının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda diyabet tanısı almış hastaların pnömokok ve influenza aşısı farkındalıklarını, aşı yaptırma oranlarını, aşılar hakkında bilgi kaynaklarını, aşı yaptırmama nedenlerini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda 1 Mart 2021 ile 1 Nisan 2021 tarihleri arasında Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç hastalıkları polikliniğine başvuran diyabetes mellitus tanısı almış 274 katılımcıya aşılanma ile ilgili anket uygulandı. Bulgular: Çalışmaya katılanların %44,5'i kadın, %55,5'i erkek ve yaş ortalaması 59,08 ±13,3'tür. Çalışmaya katılan hastaların pnömokok aşısı yaptıranların oranı %45,6 ve grip aşısı yaptıranların oranı %38,3 olarak tespit edilmiştir. Hastalara aşı olması gerektiğine yönlendiren bilgi kaynakları sorulduğunda grip için %53,3 doktor,%37,1 televizyon, pnömokok için ise %76,8 doktor ve %14,4 televizyon olarak saptanmıştır. Bilgi kaynağı doktor olan hastalara doktor branşı sorulduğunda sırayla grip için %92,9 aile hekimliği ve pnömokok için ise %86,4 olarak aile hekimliği tespit edilmiştir. Grip aşısı yaptırmama nedenleri sorgulandığında hastaların %33,7'si aşı olmam konusunda beni yönlendiren olmadığı için,%13,6'sı grip aşısı hakkında bilgim yok,%32,5'i gerekli olduğu düşünmüyorum yanıtlarını vermişlerdir. Pnömokok aşısı yaptırmama nedenleri sorgulandığında hastaların %43,6'sı aşı olmam konusunda beni yönlendiren olmadığı için,%16,1'i pnömokok aşısı hakkında bilgim yok,%26,8'i gerekli olduğu düşünmüyorum yanıtlarını vermişlerdir. Sonuç: Diyabetik hastalarda influenza ve pnömokok aşı farkındalığı konusunda yaptığımız çalışmada elde ettiğimiz sonuçlar istenilen hedeflerden daha düşük oranda bulunmuştur. Doktorların özellikle aşıları önermesinin aşı farkındalığını ve aşılanma oranını arttıracağını tespit ettik. Anahtar kelimeler: Aşı, pnömokok, influenza, diyabetes mellitus, farkındalık

AşılamaDiabetes mellitusEğitim ve araştırma hastaneleri+5
Halil Çetinkaya
Muğla Sıtkı Kocman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Polikliniğine başvuran tip 2 diyabetik hastaların diyabet öz yönetiminin değerlendirilmesi

Bulgular: Bu çalışmada Tip 2 diyabetik hastalarının diyabet öz yönetimlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız, kesitsel bir çalışma olarak planlanmış olup Mart-Nisan 2021 tarihleri arasında, Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları polikliniğine başvuran 377 Tip 2 Diyabet tanılı hasta üzerinde, katılımcılarla birebir anket uygulaması ile veri toplanarak yapılmıştır. Diyabete yönelik değerlendirmenin yapılması amacıyla araştırmacı tarafından literatür taranarak hazırlanan sosyodemografik form ve Tip 2 diyabetli kişilerde diyabet öz yönetim ölçeği kullanılmıştır. Elde edilen veriler uygun istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiş ve tüm analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 62,1 ± 12,2 yıl olup katılımcıların %55,4'ü erkek ve %44,6'sı kadın olarak saptanmıştır. Katılımcıların %80,6'sı evli, %44,9'ü ilkokul mezunu, %44,8 emekli, vücut kitle indeksi (VKİ) ortalaması 29,7±4,9, %44,6'sı obez olarak bulunmuştur. Katılımcıların diyabet öz yönetim ölçeğinden aldığı puanlar karşılaştırıldığında; cinsiyet, eğitim seviyesi, VKİ durumu, ailesinde diyabet hastalığı olanlar, diyabet eğitimi alma, diyabet tanı süresi, diyabete ek başka kronik hastalık varlığı, diyabet tedavi şekli, tedaviyi düzenli kullanımı, grip aşısı yaptırma, zatürre aşısı yaptırma, son 1 yılda diyabetle ilgili hastaneye başvuru ve pandemi döneminde diyabet takipleri açısından anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızdan sonuç olarak tip 2 diyabetli hastalarında diyabet özyönetiminin diyabetin önemli bir basamağı olduğu, hastaların her muayene sırasında diyabet eğitimlerinin verilmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Tip 2 diyabet, öz yönetim, diyabet öz yönetim ölçeği

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Eğitim ve araştırma hastaneleri+4
Fatih Karamanlı
Muğla Sıtkı Kocman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın ili palyatif bakım merkezlerinde yatan hastalara bakım veren kişilerde tükenmişlik düzeyi ve buna etki eden faktörler

Aydın İli Palyatif Bakım Merkezlerinde Yatan Hastalara Bakım Veren Kişilerde Tükenmişlik Düzeyi ve Buna Etki Eden Faktörler Giriş ve Amaç: Kronik hastalıkların artışı, kanser tanı ve tedavisindeki gelişmeler ve beklenen yaşam süresinin uzaması palyatif bakım ihtiyacını artırmaktadır. Palyatif bakımda bakım veren bireyler bakım sürecinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Hastaya, bakım verene ve bakım sürecine ait birçok faktör bakım yükünün artmasına sebep olmaktadır. Bakım verenlere yönelik müdahalelerin stres ve anksiyeteyi azalttığı ve yaşam kalitesini artırdığı gösterilmiştir. Bu çalışma ile Aydın palyatif bakım merkezlerinde yatan hastalara bakım veren kişilerdeki tükenmişlik düzeyi ve buna etki eden faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve analitik olarak planlanan bu çalışmaya, 01.02.2023-31.12.2023 tarihleri arasında Aydın ili palyatif bakım merkezlerinde yatan hastalara primer bakım veren 112 kişi katılmıştır. Verilerin toplanmasında, hastaya ve bakım verene ait anket soruları ve Bakım Verme Yükü Ölçeği'nin (BVYÖ) 12 Maddelik Kısaltılmış Formu kullanılmıştır. Verilerin analizi SPSS ile yapılmıştır. Bulgular: Yaş ortalaması 50,2±14,1 olan bakım verenlerin %84,8'i (s=95) kadın olup, %32,1'i (s=36) hastanın çocuğu, %31,3'ü (s=35) bakıcısıdır. Bakım verenlerin ortalama ölçek puanları 13,6±7,9 olarak bulunmuştur. Hastanın anne-babası olanların, ailevi sorumluluk/aile bağı sebebiyle bakım verenlerin, aktif olarak bir işte çalışmayanların, yetersizlik hissi yaşayanların, uyku problemi olanların, zorlananların, maddi sıkıntı yaşayanların, psikolojik destek ihtiyacı hissedenlerin ve psikiyatri başvurusu olanların bakım yükü anlamlı olarak daha yüksektir (p<0,05). Sonuç: Çalışmaya katılan bakım verenlerin orta düzey yük altında oldukları saptanmıştır. Bakım veren kişilerin bakım yüklerinin artması tükenmişliği de beraberinde getirmektedir. Hastaların yanı sıra onlara bakım veren kişilerin de fiziksel ve psikososyal gereksinimlerine yönelik çalışmalar yapılması bakım verenlerin hissettiği yükü azaltacak ve verilen bakımın kalitesini artıracaktır. Anahtar kelimeler: Bakım verenler, Bakım yükü, Palyatif bakım, Tükenmişlik

Tuğçe Acartürk
Aydın Adnan Menderes University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği dönemi öğrencilerinin girişimsel radyoloji hakkındaki bilgi düzeyi ve kariyer seçimi üzerine etkileri

Giriş ve Amaç: Girişimsel Radyoloji (GR), radyolojik görüntüleme yöntemleri kullanılarak tanı fakat daha çok tedavi işlemlerini içeren bilim dalıdır. Hızla genişleyen bu alanın daha iyi tanınması ve geleceğin hekimlerine tanıtılabilmesi gerekmektedir. Bu da, tıp öğrencilerinde ve GR'ye hasta sevk eden hekimlerde, GR hakkındaki bilgi düzeylerinin ve farkındalığın arttırılması ile sağlanabilir. Bu çalışmada, 6. Sınıf öğrencilerinin GR hakkındaki bilgi düzeylerini öğrenmek amaçlanmıştır. Aynı zamanda, öğrencilerin bu çalışmaya katılarak GR hakkındaki kendi bilgi düzeylerini görmeleri sağlanıp meslek hayatlarına farkındalığı daha yüksek olarak başlamaları hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı kesitsel planda hazırlanmış olan bu çalışmanın evreni 2022- 2023 dönemi, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki tüm 6. Sınıf öğrencileri olup (s=182) çalışmaya 165 son sınıf tıp öğrencisi katılmıştır. Tüm katılımcılara, sosyodemografik özellikleri, girişimsel radyoloji hakkındaki farkındalık düzeyleri ve GR hakkındaki bilgi düzeylerini anlamaya yönelik açık ve kapalı uçlu sorulardan oluşan 28 soruluk anket formu araştırmacı tarafından yüz yüze uygulanmıştır. SPSS 25.0 paket programı kullanılarak istatiksel değerlendirme yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 165 öğrencinin %50,3'ünü (s:83) erkekler, %49,7'sini (s=82) kadınlar oluşturmuş ve %72,7'si (s=120) radyoloji stajı esnasında girişimsel radyolojik işleme tanıklık etmiştir. Katılımcıların %55,8'i (s=92) GR hakkındaki bilgisini zayıf olarak değerlendirmiş ve %81,8'i (s=135) şu anda GR hakkında bilgi veremeyeceğini belirtmiştir. Katılımcıların %81,8'i (s=135) birinci basamak hekimlerinin bu konuda bilgi sahibi olması gerektiğini düşünmekte ve buna yönelik %62,4'ü (s=103) bu konuda eğitim almak istemektedir. Tüm öğrencilerin, GR başarı oranlarının, ortalama ve sapma değeri 0,58±0,20 saptanmıştır. Sonuç: Öğrencilerin çoğunun, GR hakkında kendi bilgilerini zayıf olarak değerlendirmesine rağmen GR başarı oranlarının ortalamanın üzerinde olduğu saptanmıştır. Benzer çalışmaların yapılması ile öğrencilerin farkındalıkları arttırılabilir. Tıp eğitiminde, GR eğitimlerine ve klinik uygulamalarına daha çok yer verilmesinin bilgi düzeyine pozitif katkısı olacağı öngörülebilir.

Elif Azra Ataş
Aydın Adnan Menderes University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık, Uygulama ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne periyodik sağlık muayenesi amacıyla başvuru yapmış kişilerin prediyabet sıklığının değerlendirilmesi

Kan glukoz seviyesinin diyabet tanı sınırlarına ulaşmadığı, yine de olması gerekenden yüksek olduğu durumlarda prediyabetten bahsedilmektedir. Erken tanı ile diyabet gelișimi ve diyabete bağlı klinik komplikasyon oluşumu önlenebilen prediyabetin, müdahale edilmezse diyabet gelișme oranının bazı yayınlarda %70 olduğu görülmektedir. Aile hekimlerinin, hastanın sağlık sistemi ile ilk temas noktası olması sebebi ile koruyucu hekimlik açısından son derece önemli bir rol üstlendiği bilinmekle beraber aile hekimliğinin temel ilkelerinden biri olan kapsamlı yaklaşım, sağlığı geliştirmeyi ve sağlığın korunmasını hedef edinmektedir ve bu nedenle prediyabet önemli bir yere sahiptir. Çalışmamızda Aile Hekimliği Polikliniği'ne periyodik sağlık muayenesi nedeniyle başvuru yapmış kişilerdeki prediyabet sıklığı belirlenerek, hastalık semptomu olmayan kişilerde gelecekte potansiyel diyabet riskini ele almak ve özellikle aile hekimleri arasında prediyabet hakkında farkındalığı artırmayı hedefledik. Araştırmalar sonucu, prediyabetik kişilerin %15,3'üne hasta olduğu sağlık yetkilisi tarafından bildirilmiştir. Hiçbir semptomu bulunmayan erişkinlerin prediyabet açısından taranması erken tanı ve tedaviyi mümkün kılabilir ve böylece sağlık sonuçlarını değiştirebilir. Veriler SPSS version 21.0 software (IBM Corpn., Armonk, NY, USA) yazılımı kullanılarak yapıldı. p değeri <0,05 anlamlı olarak kabul edildi. Çalışmamızda, prediyabet sıklığının %31,6 olduğunu ve bu sebeple tip 2 diyabet (T2D) gelişme riskinin periyodik sağlık muayenesi için başvuranlarda azımsanamayacak kadar yüksek olduğunu tespit ettik. T2D sıklığının giderek arttığı düşünüldüğünde prediyabetin sağlık çalışanları tarafından tanınıp tedavi edilme oranının düşük olduğu sonucu çıkmaktadır. T2D'e ilermeden önceki ilk evre olan prediyabet, aile hekimleri tarafından erken tanı ile saptanarak zamanında müdahale ile tamamen tedavi edilebilir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Eskişehir+4
Dilara Ortakçı
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ESOGÜ Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 18-65 yaş arası hastalarda COVID-19 hastalığı hakkındaki bilgi düzeyinin COVID-19 aşı tercihine ve aşılanma durumuna etkisinin değerlendirilmesi

Koronavirüs hastalığı 2019 yılının aralık ayından beri hayatımıza giren ve pandemiye dönüşen, yaşantımızı birçok yönüyle etkileyen başta solunum yollarımız olmak üzere vücudumuzdaki birçok organ ve sistemlere zarar verebilen viral kaynaklı bir hastalıktır. Covid-19 pandemisi süreci içerisinde daha net verilerin elde edilmesi ile ve hastalık hakkında bilgi düzeyimizin daha da artması ile başta aşılar olmak üzere toplumsal korunma önlemleri açısından birçok başarılı çalışma yapılmıştır. Çalışmamızdaki amacımız 18-65 yaş arası hastalarda Covid-19 hastalığı hakkındaki bilgi düzeyinin ve sosyodemografik özelliklerin Covid-19 aşı tercihine ve aşılanma durumuna etkisinin incelenmesidir. Araştırmanın anket formu, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine 01.06.2022-30.09.2022 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arası 207 hastaya yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. Çalışmamızda, yaşı farklı olanlar arasında COVID-19 Bilgi Skoru bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmaktadır. Yaşı 31-40 olanlarda COVID-19 Bilgi Skoru en yüksek (26,35), 41 ve üstü olanlarda en düşük saptanmıştır (24,24). Katılımcıların COVID-19 enfeksiyonu geçirme durumu, 1.2. ve 3.doz aşı olma durumu farklı olanlar arasında, COVID-19 Bilgi Skoru bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamaktadır. Katılımcıların 3 Doz COVID-19 aşısı olma durumu ile çalışma durumu arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmıştır. Çalışmamız, COVID-19 salgınını gelecek perspektifinde düşündüğümüzde, hastalık hakkında bilgilendirmenin ve aşılamanın hangi stratejiler kullanılarak toplumda yaygınlaştırılması gerektiği hakkında fikir vermektedir.

Aşı tereddüdüAşı uygulamasıAşılama+7
Enes Özdin
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimlerinin HIV/AIDS hastalığı ve hastaları konusunda bilgi, tutum ve davranışlarının incelenmesi

HIV ile enfekte birey sayısı dünyada ve ülkemizde her geçen yıl giderek artmaya devam etmektedir. Bu bireylerin tanı almaması ya da tanıda gecikme olması halinde AIDS gelişimi bu hastalar için kaçınılmaz bir son olmaktadır. Bu bireylerin birçoğu non-spesifik semptom ve bulgularla ilk olarak birinci basamakta görev alan aile hekimlerine başvurmaktadır. Bu konuda aile hekimlerine de önemli bir görev düşmektedir. Biz de bu çalışmamızda Eskişehir'de görev yapan aile hekimlerinin HIV/AIDS hastalığı ve hastaları hakkında bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmeyi amaçladık. Araştırma kesitsel tanımlayıcı bir anket çalışması olarak planlandı. Eskişehir'de görev yapan 115 pratisyen aile hekimi, 39 aile hekimliği uzmanı ve 72 aile hekimliği araştırma görevlisi çalışmaya dahil edildi. Veri toplamak için kullanılan anket formu sosyodemografik özellikler, HIV/AIDS hastalığı hakkında bilgi soruları, bu hastalara karşı tutum ve davranışları irdeleyen sorular içermektedir. İstatiksel analizler için SPSS 25.0 versiyonu kullanılarak güven aralığı %95, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Anketimize katılan katılımcıların 121'i (%53,5) kadın, 105'i (%45,6) erkekti. Bilgi puanları değerlendirildiğinde ortalama bilgi, tutum ve davranış puanları sırasıyla 21±2,2; 29±4,9; 39,1±7,3 olarak tespit edildi. Katılımcıların verdiği cevaplar analiz edildiğinde aile hekimliği uzmanlarının pratisyen ve araştırma görevlisi aile hekimlerine göre anlamlı olarak daha bilgiliydi. Tutum ve davranışı unvanlara göre analiz ettiğimizde ise üç grup arasında anlamlı bir fark izlenmedi. Sonuç olarak hastalıkla ilgili olarak temel bilgilerin katılımcıların çoğu tarafından yeterli düzeyde bilindiğini ortaya koysa da halen bazı hekimlerin bilgilerinin yeterli olmadığı izlenmiştir. Bu durum bizlere HIV/AIDS hastalığına yönelik eğitimlerin sık aralıklarla yapılması gerektiğini düşündürmüştür.

AIDSAile hekimliğiDoktorlar+2
Kerem Yiğithan Koçak
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş ve üzeri bireylerde akıllı telefon bağımlılığı düzeyinin incelenmesi

Bu çalışma, 1.8.2022-1.2.2023 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran 130 hasta ile yapılmıştır. Hazırlanan anket formu, yüz yüze görüşme yöntemi ile doldurularak veriler toplanmış; bu sayede katılımcıların akıllı telefon bağımlılık düzeylerini saptamak ve bağımlılık düzeylerinin sosyodemografik özellikleriyle ilişkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Katılımcıların %50,8'i (n=66) erkek, %49,2'si (n=64) kadın; yaş ortalamaları ise 32,8±12,1 olarak bulundu. Katılımcıların akıllı telefon bağımlılık ölçeğinden aldığı ortalama puanı 77,8±27,6 bulundu. Katılımcıların yaşları ile akıllı telefon bağımlılık ölçeği puanı arasında zayıf düzeyde, negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0,001). Katılımcıların %67,7'si (n=88) bekardır. Bekarların akıllı telefon bağımlılık ölçeği puan ortalamaları evlilere göre daha yüksektir (p<0,001). Katılımcıların %41,5'i (n=54) öğrencidir. Öğrencilerin akıllı telefon bağımlılık ölçeği puan ortalamaları çalışan ve emeklilere göre daha yüksektir (p=0,007). Katılımcıların %56,2'sinin (n=73) geliri giderine eşitti. Geliri gidere eşit olanların, diğer gelir gruplarına göre akıllı telefon bağımlılık ölçeği puan ortalaması daha yüksektir. Katılımcıların cep telefonu değiştirme sıklıklarına bakıldığında %59,2'sinin (n=77) 4 yıl ve üstü süre arayla cep telefonlarını değiştirdiği görülmüştür. Değiştirme aralıkları uzadıkça akıllı telefon bağımlılık ölçeği puanı azalmaktadır. Bu çalışma örneklemimiz için akıllı telefon bağımlılığı düzeylerini göstermiştir; ancak, bağımlılık tanısı koyabilmek için ölçeğin belirli bir kesim noktası olması gerekir. Akıllı telefonların aşırı kullanımı ruh sağlığını olumsuz etkilemektedir. Aile hekimlerinin bu bozukluk konusunda yeterli bilgiye sahip olmaları, bu bozukluğu tanımaları ve uygun tedavi yaklaşımları sergilemeleri büyük önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: akıllı telefon bağımlılığı, bağımlılık, aile hekimliği, cep telefonu

Aile hekimliğiAkıllı telefonlarBağımlılık+2
Muzaffer Yüce
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ESOGÜ Tıp Fakültesi asistan hekimleri arasında dismenore sıklığı ve çalışma hayatı üzerine etkilerinin araştırılması

Dismenore kadınlarda en sık görülen ve psikososyal etkileri de olan jinekolojik bir semptomdur. Dismenore ile ilgili, öğrenciler üzerinde yapılan çalışmalar sık olsa da çalışan kadınlar üzerinde dismenore sıklığını araştıran yeterli çalışma yoktur. Bu sebeple asistan hekimler ile yaptığımız bu çalışmada dismenore sıklığını, şiddetini ve çalışma hayatı üzerine etkilerini belirlemeyi amaçladık. Kesitsel-tanımlayıcı şekilde gerçekleştirilen çalışma Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çalışan 165 asistan hekim üzerinde yürütüldü. Katılımcılara sosyodemografik özellikleri ve jinekolojik özellikleri sorgulayan sorulardan oluşan anket formu yüz yüze görüşülerek uygulandı. Araştırmanın sonucunda asistan hekimler arasında dismenore sıklığı %95,1 olarak bulundu. Asistan hekimlerin %66,7'si visüel analog skala (VAS) ile dismenore şiddeti puanlamasında 6 puan (belirgin ağrı veriyor) şiddetinde ağrı yaşadıklarını belirtti. Nöbet tutma durumu ile dismenore şiddeti karşılaştırıldığında; nöbet tutan hekimlerin dismenoreyi daha şiddetli yaşadığı görüldü. Katılımcıların analjezik olarak kullandığı en sık iki etken %28,4 ile deksketoprofen ve %26,8 ile ibuprofen/flurbiprofen olarak bulundu. Alkol kullanan ve ailesinde dismenore öyküsü bulunan katılımcılarda dismenore şiddetinin daha yüksek olduğu saptandı. Menarş yaşı 16 yaş ve üzerinde olanlarda dismenore şiddeti benzer çalışmalardan daha yüksek bulundu. Katılımcıların %81,2'si dismenorenin yaşam kalitesini düşürdüğünü belirtirken, sadece %17'si dismenore sebebiyle istirahat raporu aldığını belirtti. Bulgulara bakıldığında, dismenore asistan hekimler arasında oldukça yaygın görülen bir sorun olup dismenoreyle birliktelik gösteren semptomlar düşünüldüğünde iş hayatında olumsuz etkilere ve konsantrasyon bozukluğuna yol açabileceği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Dismenore, visüel analog skala, asistan hekim, yaşam kalitesi

AğrıAğrı yönetimiDismenore+4
Seher Kurt
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş üzeri erişkinlerin geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) kullanım sıklığı, bu konudaki bilgi ve tutumlarının incelenmesi

Çalışmamızın amacı aile hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş üzeri erişkinlerin Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp (GETAT) kullanım durumu, bilgi ve tutumlarını incelemektir. Çalışmamız Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran 325 katılımcıya anket verilerek uygulanmıştır. Bireylerin sosyodemografik özellikleri, GETAT yöntemlerinin hangileri hakkında bilgi sahibi olduğu, bu bilgileri nereden öğrendiği, hangilerini kullandığı ve bu konudaki tutumunu ölçen daha önceki çalışmalar ve literatür eşliğinde hazırlanan anket uygulanmıştır. GETAT uygulamaları ile ilgili tutumu değerlendirmek için Bütüncül Tamamlayıcı ve Alternatif Tıbba Karşı Tutum Ölçeği (BTATÖ) kullanılmıştır. Elde edilen verilerin analizi SPSS 21 paket programında değerlendirilmiş ve p<0.05 olan değerler anlamlı kabul edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması ve standart sapması 33.56±11.94, %56.6'sı kadın ve %56.3'ü bekârdır. Kronik hastalığı olan ve devamlı ilaç kullananlar bireylerin %20.3'ünü oluşturmaktadır. Bireylerin %32.6'sı GETAT uygulamaları ile ilgili hiçbiri hakkında bilgi sahibi olmadığını belirtmiştir. En çok bilgi sahibi olunan uygulamalar sülük, kupa ve hacamat, fitoterapi ve akupunktur olarak sıralanmaktadır. Daha önce GETAT uygulamalarını en az bir kez kullananların sıklığı %28.9 olarak bulunmuştur. En çok kullanılan GETAT uygulamaları ise fitoterapi, kupa ve hacamat, akupunktur olarak bulunmuştur. GETAT kullanımı ile yaş aralığı, medeni durum, meslek, kronik hastalık ve devamlı ilaç kullanımı arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0.05). Katılımcıların BTATÖ puan ortalama ve standart sapması 32.19±5.4147'dir. BTATÖ puanı ile GETAT kullanımı arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0.000). Çalışmanın sonucu olarak GETAT kullanımı yaygın olarak görülmektedir. GETAT uygulamalarını kullanacak olan bireylerin bu konu ile ilgili bilgi sahibi olması sağlanmalı, kanıta dayalı tıp ile kullanılmalıdır.

Aile hekimliğiBilgi düzeyiTamamlayıcı tedaviler+3
Ömer Özen
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası bireylerin metabolik sendrom ile ilgili bilgi ve bilinç düzeylerinin değerlendirilmesi

Metabolik Sendrom bir halk sağlığı sorunu haline dönüşmüş olan bozulmuş açlık glisemisi, yüksek kan basıncı, dislipidemi ve abdominal obezite ile karakterize bir sendromdur. Neden olabileceği hastalıklar açısından değerlendirme yapmak,danışmanlık hizmeti sunmak,ilgili branşa hastayı yönlendirmek bu hastalıkları yönetmede önemlidir. Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası bireylerin Metabolik Sendrom ile ilgili bilgi ve bilinç düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 384 katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri ve metabolik sendrom ile ilgili bilgi ve bilinç düzeylerinin değerlendirmeye yönelik literatür eşliğinde hazırladığımız anket yüz yüze görüşme metodu ile uygulanmış ve yanıtlardan elde edilen veriler kaydedilmiştir. Verilerin analizi ve değerlendirilmesinde IBM SPSS v20 programı kullanılmıştır. Analiz sonucu P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Katılımcıların %49,5'i 18-35 yaş aralığındaydı, %94,5'i üniversite mezunuydu, %6'sı beslenme konusunda yeterli bilgiye sahipti. Bilgi Düzeyi sorularından alınan puanlar 16,0-36,0 arasındaydı, ortalaması 29,9±6,0'ydı ve 51 yaş ve üzerindekilerin, diğer meslek grubundakilerin, üniversite mezunu olmayanların, gelir düzeyi 4501-9000 arasında olanların bilgi düzeyi puanı daha düşük,sigara içmeyenlerin, sağlıklı beslenme-yaşam konusunda yeterli bilgisi olanların ve bu bilgiyi televizyondan elde etmeyenlerin,haftada en az birkaç gün spor yapanların bilgi düzeyi puanları daha yüksekti. Çalışmamızda katılımcıların Metabolik Sendrom, risk faktörleri ve sağlıklı beslenme-yaşam konusunda bilgi düzeylerinin yetersiz olduğu saptanmıştır. Farkındalığın artırılabilmesi için Metabolik Sendrom ve risk faktörlerinde erken tanının mortalite ve morbiditeyi azalttığı anlatılmalı, tedaviye uyumun gerekliliği vurgulanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, metabolik sendrom, bilgi düzeyi, bilinç

Bilgi düzeyiBilinçFarkındalık+2
Muhammet Ali Albayrak
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 18-65 yaş arası hastaların erişkin periyodik sağlık muayeneleri ve taramalar hakkında bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi

Bu çalışma, 1.6.2022-1.12.2022 tarihleri arasında çeşitli şikayetler ile polikliniğimize başvuran 255 hasta ile yapılmıştır. Hazırlanan anket formu, yüz yüze görüşme yöntemi ile doldurularak veriler toplanmış; bu sayede katılımcıların erişkin periyodik sağlık muayeneleri ve taramalar hakkındaki bilgi düzeylerini değerlendirmek ve bilgi düzeylerinin sosyodemografik özellikleriyle ilişkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Katılımcıların %61,6'sı (n=157) kadın, %38,4'ü (n=98) erkek; yaş ortalamaları ise 31,5±12,3 olarak bulundu. Katılımcıların %87,8'inin (n=224) kronik hastalığı bulunmazken, %12,2'sinin (n=31) kronik hastalığı bulunmaktaydı. Katılımcıların %32,2'si (n=82) sigara; %35,7'si (n=91) ise alkol kullanıyordu. Katılımcıların toplam bilgi düzeyi puanı ortalaması 14,3±3,0 bulundu. Lise ve altında öğrenim düzeyine sahip olanlar katılımcıların %21,2'sini (n=54) oluştururken, üniversite ve üstünde bu oran %78,8 (n=201) idi. Üniversite ve üstü öğrenim düzeyine sahip olanların bilgi düzeyleri istatiksel anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Katılımcıların %22'si (n=56) sağlık çalışanıydı. Sağlık çalışanlarının bilgi düzeyi puanı, sağlık çalışanı olmayanlara göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Katılımcıların yaşları ve beden kitle indeksleri ile bilgi düzeyleri arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmasına rağmen; ilişki düşük düzeydeydi. Diğer parametreler ile bilgi düzeyi puanı arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Sonuç olarak; katılımcıların bilgi düzeyi yüksekti. Ancak çalışmamızın sınırlılıkları göz önünde bulundurulduğunda, bu konuda literatürde daha fazla çalışmanın yer alması gerektiği düşüncesindeyiz.

Aile hekimliğiBilgi düzeyiEskişehir+4
Kürşat Şamil Kuru
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 18 yaş üzeri hastaların proton pompa inhibitörü kullanım özellikleri ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi

Asit ilişkili patolojilerde anaakım tedavi olan Proton Pompa İnhibitörleri (PPI), tüm dünyada ve ülkemizde en çok reçete edilen ilaç gruplarındandır. Uzun sürelerde artan miktarlarda kullanılması ve potansiyel advers etkileri bildiren yayınların çoğalmasıyla, uygunsuz kullanımı ile ilgili araştırmaları beraberinde getirmiştir. Çalışmamızda, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran PPI kullanmakta olan 18 yaş üzeri 160 gönüllüye tıbbi literatür ışığında oluşturulmuş anketteki sorular, araştırmacılar tarafından yöneltilerek elde edilecek sonuçlara göre PPI kullanan hastaların özelliklerinin, PPI kullanım ve reçetelendirilme trendlerinin tespit edilmesi ve uygunsuz PPI kullanımı ile ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, PPI uygunsuz kullanımı %26,9 oranında saptanmış olup literatürdeki uygunsuz kullanım oranlarından daha düşüktür. Uygunsuz kullanım ile cinsiyet, eğitim durumu ve gelir düzeyi arasında herhangi bir anlamlı ilişki bulunamamıştır. Ancak 65 yaş ve üzerinde PPI uygun kullanım oranı, 65 yaş altına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fazla saptanmıştır (p=0,008). Daha önce Helicobacter pylori (HP) eradikasyon tedavisi alma oranı yaklaşık %20 olarak saptanmıştır ve ülkemizdeki HP prevalansı göz önünde bulundurulduğunda bu oran oldukça düşüktür. Hastalarda PPI kesme denemesi yapılma oranı %43,8 olup, bunların %82'si hastaların kendisi tarafından yapılmıştır ve %95'i şikâyetlerin tekrar başlaması üzerine PPI tedavisine geri dönmüştür. İlk reçetelenmelerinden sonra PPI'ları tek başına aile hekimleri en çok reçete eden hekim grubudur. Bu nedenle, ilaç kesimi girişimlerinin uygun hastalarda ve uygun stratejilerle aile hekimleri tarafından yapılması en ideal yaklaşım olarak görülmektedir.

Akılcı ilaç kullanımıHelicobacter pyloriProton pompası inhibitörleri+2
Reyhan Deniz Tokkan Sezer
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Besin seçiminin obezite ve yaşam kalitesi üzerine etkisi; bir üniversite hastanesi örneği

Bu çalışma, 01.06.2023- 01.10.2023 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran 310 hasta ile yapılmıştır. Hazırlanan anket formu, yüz yüze görüşme yöntemi ile doldurularak veriler toplanmıştır. Katılımcıların %48.7'si kadın, %51.3'ü erkektir ve yaş ortalaması 29'dur. Dünyada sanayileşme sonrası iş tanımının ve saatlerinin değişmesi gibi nedenlerden dolayı beslenme kültürlerinde değişimler yaşanmış, besinler raflarda sağlıklı ve sağlıksız pek çok formda bulunmaya başlamış, beslenmeye ayrılan zaman kısalmış ve fiziksel aktiviteye de gereksinim azalmıştır. Bu yeni düzenin getirdiği sorunların başında ise obezite gelmektedir. Obezite tüm dünyada artmaktadır ve bu da onu evrensel bir sağlık sorunu haline getirmektedir. Obezitenin birincil sebebi besin seçimindeki hatalardır ve obezite artışının beraberinde getirdiği sağlık sorunları yaşam kalitesinde ciddi bir düşüşe sebep olmaktadır. Bu çalışmada besin seçimi alışkanlıklarının obezite ile ilişkisi ve yaşam kalitesi üzerine etkileri incelenmiştir. Elde edilen bulgulara göre besin seçiminde bilinçsizliğin yaşam kalitesine olumsuz etkileri olması ve obezite artışına sebep olması dikkat çekmektedir. Beslenme yanlışları ve obezite tüm dünyayı ilgilendiren büyük bir tehlike olarak büyümektedir, toplumların yaşam kalitelerini düşürmektedir ve bu konuda devletlere, toplumun aydınlarına ve koruyucu hekimler olan aile hekimlerine büyük sorumluluk düşmektedir. Çalışma sonuçlarında kadınların yaşam kalitesi erkeklere göre düşük bulunmuştur ve kadınların sosyal hayat ve çalışma hayatına katılımlarının artırılması, çekirdek aile sistemi içerisinde sorumluluklarının azaltılması gibi yaşam kalitelerini artıracak konularda toplumun teşvik edilmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir. Besin seçimi konusunda gençlerin doğal olmayan beslenmeye, erkeklerin sağlıklı içeriğe dikkat etmeden beslenmeye, kadınların ise duygu durum değişimlerine bağlı olarak yanlış beslenmeye daha meyilli olduğu bulunmuş ve belirtilen beslenme hataları konusunda toplumun bilgilendirilmesinin önemi vurgulanmak istenmiştir.

Beslenme alışkanlıklarıObeziteSağlıklı beslenme+1
Beyza İyidemirci
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlık okuryazarlığının akılcı antibiyotik kullanımı üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi

Tarihleri arasında çeşitli şikayetler ile polikliniğimize başvuran 121 hasta dahil olmuştur. Hazırlanan anket formu, yüz yüze görüşme yöntemi ile doldurularak veriler toplanmış; çalışmaya katılanların sosyo-demografik verileri toplandıktan sonra Akılcı Antibiyotik Kullanımına Yönelik Bilgi-Tutum Ölçeği ile Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği-32 uygulanmıştır. Çalışmaya katılan 121 katılımcının yaş medyan değeri 36 (18-65) olup %57'si (n=69) kadın cinsiyette, %43'ü (n= 52) erkek cinsiyettedir. Çalışmaya katılan kişilerin %9,1'i ilkokul, %4,1'i ortaokul, %24,8'i lise, %62'si üniversite ve üzeri mezuniyettedir Katılımcıların TSOY-32 ortalama puanı 33,4 olup yeterli sağlık okuryazarlığı seviyesinde çıkmıştır. Katılımcıların %15,7'si yetersiz sağlık okuryazarı, %34,7'si sorunlu-sınırlı sağlık okuryazarı, %33,1'i yeterli sağlık okuryazarı, %16,5'i mükemmel sağlık okuryazarı çıkmıştır. Daha genç, yükseköğretim gören, çocuğu olmayan, kronik hastalığı olmayan bireylerin daha yüksek TSOY-32 puanı vardır. Akılcı antibiyotik bilgi puanı 47,7 olup akılcı antibiyotik tutum puanı ise 69,6 bulunmuştur. Akılcı antibiyotik bilgi puanı genç, yükseköğretim gören, çalışan kişilerde daha yüksek olup akılcı antibiyotik tutum puanı da kadın cinsiyette, yükseköğretim gören, çalışan kişilerde daha yüksek bulunmuştur. TSOY-32 total puanı ile Akılcı Antibiyotik Kullanımına Yönelik Bilgi-Tutum ölçeği puanıyla arasında aynı yönlü korelasyon vardır. Sağlığın korunabilmesi ve geliştirilmesi için akılcı antibiyotik kullanımı ve sağlık okuryazarlığı önemli hususlardır. Aile sağlığı merkezleri ise bu iki konuda toplum eğitimi için önemli bir yere sahiptir. Bu çalışma sağlık okuryazarlığının akılcı antibiyotik kullanımı konusunda gelişimin bir basamağı olarak görmeyi ve bu konuda kullanabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Sağlık okuryazarlığı, akılcı antibiyotik kullanımı

Akılcı ilaç kullanımıAntibiyotiklerSağlık okuryazarlığı
Yağmur Gül
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hastalığı olan bireylerin fiziksel aktivite düzeylerinin değerlendirilmesi

Deniz, K. Kronik hastalığı olan bireylerin fiziksel aktivite düzeylerinin değerlendirilmesi. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Tıpta Uzmanlık Tezi, Eskişehir, 2024. Fiziksel aktivite yetersizliği, küresel ölümcüllük oranı ve kronik hastalıklar açısından başta gelen beş risk faktöründen biridir. Bireyler günlük planlamalarını yaparken egzersize yer ayırmayı unutmamalıdır. Fiziksel aktivite kronik hastalıklar üzerinde etkili olup bazı kronik hastalıkların fiziksel aktivite düzeyinin artması ile görülme oranlarında azalma ortaya konmuştur. Bu araştırmayla amacımız kronik hastalığı olan bireylerde cinsiyet, yaş, medeni durum, birlikte yaşama durumu, sosyal medya kullanımı, günlük uyku süresi, günlük televizyon izleme süresi ve çocuk sayıları gibi değişkenler ile fiziksel aktivite düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmamız etik kurul onayından 31 Aralık 2023'e kadar Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran 18 yaş ve üstü çalışmamıza katılmayı kabul eden kronik hastalığı olan 167 (%55.3)'si kadın, 135 (%44.7)'i erkek toplamda 302 katılımcı ile yapıldı. Katılımcıların vücut kitle indeksi sonucuna göre %44.04'ü normal kilolu,%31.79'u kilolu,%20.53'ü obez olup %3.64'ü zayıftır. Katılımcıların kronik hastalıkları içerisinde en sık rastlananları %16.6 ile hipertansiyon ve %16.2 ile solunum sistemi hastalıklarıdır. Katılımcıların %58.6'sı sürekli ilaç kullanmıyorken, %41.4'ü sürekli ilaç kullanmaktadır.% 62.3'ü bir (1) kronik hastalığa sahipken; %23.8'i iki (2) kronik hastalığa, %13.9'u ise üç (3) ve daha fazla kronik hastalığa sahiptir. Katılımcıların %60.3'ünün fiziksel aktivitesi şiddetli düzey iken, %30.8'inin orta düzeyli, %8.9'unun düşük düzeydedir. Sonuç olarak, çalışmamıza katılan kronik hastalığı olan bireylerin fiziksel aktivite düzeylerinin genel itibariyle yeterli düzeyde (orta şiddetli düzey/şiddetli düzey) olduğu görülse de, bazı değişkenlere göre değerlendirdiğimizde fiziksel aktivite düzeylerinin düşük düzeyde olduğunu tespit ettik. Kronik hastalığı olan bireylere yönelik rehabilitasyon protokolleri oluşturulmalı, takipleri kapsamlı biyopsikososyal bakış açısıyla düzenlenmeli, ergoterapik ve psikolojik destek ile fiziksel aktivite eğitim programları başlatılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Fiziksel aktivite düzeyi, kronik hastalıklar

Fiziksel aktivite
Kaan Deniz
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamak hekimlerinin diabetes mellitus hastalığında akılcı tetkik isteme ve güncel tedavi kılavuzlarını takip etme konularındaki tutumları

Birinci Basamak Hekimlerinin Diabetes Mellitus Hastalığında Akılcı Tetkik İsteme Ve Güncel Tedavi Kılavuzlarını Takip Etme Konularındaki Tutumları Amaç: Ülkemizde ve dünyada en sık görülen kronik hastalıklardan biri olan diabetes mellitus ile ilgili daha sıkı bir mücadele yürütülmesi komplikasyonları azaltacaktır. Bunlara ek olarak ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarının iş yükü azaltılabilecektir.Bu çalışmada amaç birinci basamakta çalışan hekimlerin diabetes mellitus hastalığının tanı, tedavi ve takibinde akılcı tetkik isteme ve güncel tedavi kılavuzları takip etme konularındaki tutumlarını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 1 Haziran 2018 – 01 Aralık 2018 arasında Çorum ili merkez sınırları içerisinde yer alan 32 adet Aile Sağlığı Merkezi (ASM) ve Çorum'a bağlı 13 tane ilçede 43 adet ASM'de görev yapmakta olan hekimlerin katılımıyla yürütülmüştür. Bu çalışma kesitsel tipte bir çalışma olup, 78'i erkek (%75,7), 25'i kadın (%24,3) toplam 103 hekim ile yüz yüze görüşülmüş hekimlerin bazı tanımlayıcı özelliklerine göre oluşturulan gruplar arasında "diabetes mellitus (DM) tanı ve takibindeki bilgi ve tutumlarının değerlendirildiği anketten" aldıkları alt bölüm ve total puanlar karşılaştırılmıştır. Bulgular: Bu çalışmaya katılan hekimlerin %90,3'ü aile hekimi, %9.7'si aile hekimliği uzmanıdır. Çalışmaya katılan hekimlerin yaşa göre dağılımları incelendiğinde %52'sinin 40-49 yaş arasında, %24'ünün 30-39 yaş arasında olduğu gözlenmiştir. Katılımcıların tüm bölümlere ve alt bölümlere verdiği doğru cevaplar üzerinde yapılan karşılaştırmalar sonucunda kadın aile hekimlerinin total verdiği cevap sayısı ve puanı (p=0,008), aile hekimliği uzmanlarının tanı kriterlerini bilme puanları (p=0,019), güncel DM rehberlerini takip eden hekimlerin güncel rehber dışındakileri takip edenlere oranla tanı kriterlerini bilme puanları (p=0,001), HbA1c takibi puanları (p=0,045) ve toplam puanları (p=0,005) anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Sonuç: Dünyada en sık görülen kronik hastalıklardan biri olan DM'de aile hekimlerinin tutum ve bilgi düzeyleri artırılmalıdır. Mezuniyet sonrası hizmet içi eğitimler verilerek güncel rehberlerin hekimlerle paylaşılması DM hastalığı ve komplikasyonları ile ilgili daha etkili bir mücadele sürdürülmesini sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Diabetes Mellitus, Aile Hekimliği, Farkındalık

Aile hekimliğiBirinci basamak sağlık hizmetleriDiabetes insipidus+6
Ömür Görgülü
Hitit University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir aile sağlığı merkezine başvuran diabetes mellitus ve/veya hipertansiyon hastalarının anksiyete ve depresyon açısından değerlendirilmesi: Kesitsel bir çalışma

Amaç: Diyabet, hipertansiyon gibi kronik hastalıklar zaman içinde çeşitli organ fonksiyonlarında bozulmaya neden olur. Bu durum psikiyatrik hastalıkları beraberinde getirir. Bu çalışmada amacımız; bir aile sağlığı merkezine başvuran diyabet ve/veya hipertansiyon hastalarının depresyon ve anksiyete riskini ve düzeyini belirleyerek, bazı bağımsız değişkenlerle olan ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 01 Ekim 2018 - 01 Şubat 2019 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çorum Merkez Hasanpaşa Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran toplam 330 diabetes mellitus ve/veya hipertansiyon hastasına sosyodemografik veri anketi ile birlikte Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Envanteri yüz yüze görüşme tekniğiyle uygulandı. Hastalar sadece hipertansiyonu olanlar, sadece diyabeti olanlar ve hem hipertansiyon hem de diyabeti birlikte bulunanlar olarak üç gruba ayrıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 226'sının kadın, 104'ün erkek olduğu saptandı. Yaş ortalaması 53,69±7,24 yıl olarak tespit edildi. Hastaların 66'sı diyabet, 181'i hipertansiyon ve 83'ü diyabet+hipertansiyon hastası olduğu görüldü. Diyabet grubunda %42,4, hipertansiyon grubunda %32,5, hem diyabet hem de hipertansiyon grubunda ise %40,9 oranında anksiyete bozukluğu saptanırken, depresyon oranlarına bakıldığında diyabet grubunda %31,8, hipertansiyon grubunda %28,7, hem diyabet hem de hipertansiyon grubunda ise %32,5 oranında gözlendi. Grupların yaş dağılımında, eğitim düzeylerinde, egzersiz sıklığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Diyabet hastalarında, hipertansiyon hastalarına oranla anksiyete bozukluğu daha fazla gözlendi. Her üç grupta da kadın cinsiyette anksiyete oranları erkeklere göre daha yüksek bulundu (p<0.05). Tüm gruplarda hastalık yılı açısından yapılan incelemede HT tanısı alınan ilk yıl ve on yıldan sonra depresyon skorlarının artmış olduğu gözlendi (p<0.05). Sonuç: Diyabet ve/veya hipertansiyon hastalarına, hasta merkezli klinik yöntemle yaklaşılmalı, hasta bütüncül olarak ele alınmalı, yalnızca fiziksel rahatsızlık ve komplikasyonları ile değil, psikolojik ve sosyal açıdan da değerlendirilmelidir.

Aile hekimliğiAile sağlığı merkeziAnksiyete+3
Tuba Kayır
Hitit University
2019
00