
1,098
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Aile hekimliği araştırma görevlilerinin alkol ve madde kullanım bozuklukları konusunda bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Alkol ve madde kullanım bozuklukları ülkemiz gibi gelişmekte olan toplumları daha çok etkilemekle birlikte tüm dünyada önemli bir toplum sağlığı problemidir. Birinci basamakta riskli kullanıcıların belirlenmesi ve yapılacak kısa müdahalelerle bağımlılık büyük oranlarda engellenebilmektedir. Bu araştırma Ankara İl Merkezinde bulunan eğitim ve araştırma hastanelerinde görev alan aile hekimliği araştırma görevlilerinin alkol ve madde kullanım bozuklukları konusunda bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde görev yapan 144 Aile Hekimliği Araştırma Görevlisi dâhil edilmiştir. Hekimlere alkol ve madde kullanım bozuklukları ile ilgili bilgi düzeyi ve tutumlarını değerlendirmek üzere 37 soruluk bir anket uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS for Windows 20,0 Programı kullanılarak analiz edilmiştir. Niteliksel verilerde gruplar arası farklılıklar incelenirken Student T, One Way Anova, Mann Withney-U, Spearman korelasyon analiz, Pearson korelasyon analizi, Kruskal -Wallis testleri kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Araştırmamıza toplam 144 hekim katılmış olup, %38,9'sı (n=56) erkek, %61,1'i (n=88) kadındır. Araştırmamıza katılan hekimlerin %91,7'si (n=132) Aile Hekimliği Asistanı olmadan önce başka bir kurumda görev yapmış; %8,3'i (n=12) ise Aile Hekimliği Asistanı olmadan önce başka bir kurumda görev yapmamıştır. Araştırmamıza katılan Aile Hekimliği araştırma görevlilerinin %28,4'ü (n=41) günlük ortalama 21-40 hasta, %25,6'sı (n=37) günlük ortalama 41-60 hasta, %27,7'si (n=40) günlük ortalama 61-80 hasta baktıklarını ifade etmişlerdir. Araştırma anketimizi cevaplayan hekimlerin %12'si (n=17) daha önce bağımlılık merkezinde çalıştığını belirtmiştir. Araştırmamıza katılan hekimler alkol ve madde kullanım bozukluğu hastaları ile günlük pratiklerinde karşılaşma sıklıklarını %45,8'i (n=66) yılda 3-4 kez, %30,6'sı (n=44) ayda 3-4 kez olarak belirtmişlerdir. Hekimlerin %49'u (n=70) hastalarına günlük pratiklerinde muayene sırasında sigara kullanımlarını sıklıkla sorguladıklarını belirtirken bu oran alkol kullanımı için %26 (n=38), madde kullanımı için %17'dir (n=24). Araştırma anketimizin hekimlerin bilgi düzeyini ölçmeye yönelik olarak sorulan "ICD-10 tanı kriterlerine göre alkol ve madde kullanım bozukluğu tanıları koyabiliyor musunuz?" sorusuna %25'i (n=36) Evet, %75'i (n=108) Hayır cevabı vermiştir. Anketimize katılan 144 hekimin bilgi düzeyi sorularına verdiği doğru cevapların ortanca değeri 100 (yüz) üzerinden 50,00 (Min:6,25 Maks:81,25) olarak bulunmuştur. Çalışmamızda hekimlerin alkol ve madde kullanım bozuklukları ile ilgili bilgi düzeylerinin yaş gruplarına göre değerlendirilmiş olup, yaş grupları arasındaki alkol ve madde kullanım bozuklukları ile ilgili bilgi düzeyi farkı istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,04). 31-35 yaş aralığındaki hekimlerin 36-40 yaş aralığındaki hekimlere kıyasla alkol ve madde kullanım bozuklukları ile ilgili bilgi düzeyi açısından daha geride olduğu görülmüştür. Çalışmamızda bağımlılık merkezinde çalışmış olan hekimlerin, alkol ve madde kullanım bozuklukları açısından bağımlılık merkezinde çalışmayan hekimlerden daha bilgili olduğu görülmüştür. Sonuç: Aile hekimlerinin alkol ve madde bağımlılığı konusunda aktif rol alabilmeleri için öncelikle bu konuda bilgi donanımları yeterli düzeyde olmalıdır. Bunun sağlanabilmesi için Tıp Fakültesi müfredatında yeterli oranda, beceriye dayalı ve kapsamlı olarak alkol ve madde bağımlılığı üzerine eğitimler yer almalıdır. Bu eğitimler mezuniyet sonrası ve hizmet içi eğitimlerle desteklenerek sürekli hale getirilmelidir. Herhangi bir sebeple başvuruda alkol ve madde kullanım bozukluğu olan hastalar başvuru anında tespit edilmeli, riskli içicilik düzeyi belirlenmeli, ilgili organik bir patoloji tespit edildiyse tedavisi düzenlenmeli ya da ilgili bölümlere konsülte edilerek tedavisi düzenlenmelidir. Madde kullan yaklaşık her dört kişiden üçünün madde kullanımına yirmi yaş altında başladığı gösterilmiştir. Aile hekiminin madde kullanımı için risk kabul edilen ergenlik dönemindeki nüfusunu tanıması ve erken dönemde oluşabilecek değişiklikleri fark etmesi önem taşır. Aile hekimleri alkol ve madde bağımlılığı konusunda kendi nüfuslarına yönelik koruyucu hizmet sunabilecek bilgi ve beceriye sahip olmalıdırlar. Madde kullanımına yönelik anamnezi alıp tarama sorularını bilmeli, bağımlı hasta ve yakınları ile iletişim kurabilmeli, hastayı tedaviye yönlendirmeli ve takibini yapabilmelidir. , Anahtar Kelimeler: Alkol, Madde, Bağımlılık, Aile Hekimliği, Anket çalışması
Tip-2 diyabetes mellitus' da kronik hastalık bakımı ve ilaç uyumunun değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Diyabet bilinen en eski kronik hastalıklardan olup, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde başlıca morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Bu artan morbidite ve mortalite düşünüldüğünde, birinci basamak sağlık sunumunda kronik hastalık bakımının önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Bu nedenle, birinci basamakta kronik hastalıkların yönetimi için çeşitli modeller geliştirilmiştir. Özellikle birinci basamak sağlık hizmetleri için önerilen Kronik Bakım Modeli'nde, verilen sağlık hizmetinin hasta perspektifinden de değerlendirilmesi önemli bir yer tutmaktadır. Kronik hastalıkların uzun süreli tedavisinde yetersiz ilaç uyumu, dünya çapında çok büyük ve artmakta olan bir sorundur. Yetersiz ilaç uyumu, ilaçların sağlayabileceği faydanın elde edilememesinin en sık nedenidir. Biz bu çalışmada önemli kronik hastalıklardan biri olan Tip-2 Diyabetes Mellitus'lu hastalarda kronik hastalık bakımı ve ilaç uyumunu hasta perspektifinden değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine Ekim 2015 ile Kasım 2015 tarihleri arasında başvuran ve en az 6 aydır tip 2 diyabet tanısı ile medikal tedavi almakta olan 150 hasta dâhil edilmiştir. Dâhil edilen hastalara; sosyodemografik özellikler ile diyabet hastalığı ve ilaç kullanım durumu hakkında hazırlanan bir anket formu, Kronik Hastalık Bakımını Değerlendirme Ölçeği(Türkçe PACIC) ve Morisky-8 Maddeli İlaca Uyum Anketi uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS 20 paket programı ile analiz edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde student t testi, Ki kare testi, One Way Anova testi, Mann Withney-U testi, Pearson korelasyon analiz testi, Spearman korelasyon analiz testi kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alınmıştır. Bulgular: Çalışma gruplarımızdaki bireylerin sosyodemografik özelliklerine bakıldığında %56'sı kadın, %44'ü erkekti. Hastaların yaş ortalaması 57,27±11,5, hastaların %78'i evli, %37,3'ü gelir getiren bir işte çalışmıyordu. Hastaların ortalama diyabet süreleri 8,9±7,7 yıldı. Hastaların %42,7'si üç ayda bir, %33,3'ü altı ayda bir diyabet kontrol muayenelerine gidiyordu. Hastaların %52,7'si diyabet ile ilgili herhangi bir sağlık personelinden eğitim almamıştı. PACIC toplam skor ortalaması 2,91±1'di. Benzer çalışmaların çoğunda olduğu gibi en yüksek puana karar verme desteği alt boyutunda(3,09±1,2), en düşük puan ise izlem/koordinasyon alt boyutunda(2,74±1) ulaşıldı. MMAS-8 skor ortalaması 5,53±2,1 idi. Hastalar tek tek incelendiğinde hastaların %24'ünün ilaç uyumunun yüksek, %31,3'ünün ilaç uyumunun orta, %44,7'sinin ilaç uyumunun düşük olduğu sonucuna ulaşıldı. Hastaların günlük insülin kullanım sıklığı arttıkça ilaç uyumu azalmaktaydı. Hastaların PACIC toplam skorları ve MMAS-8 skorları arasında ilişki saptanmadı. Sonuç: Kronik hastalık bakımı ve ilaç uyumunu değerlendirmek için kullandığımız araçların(PACIC, MMAS-8) sonuçlarına bakıldığında; kronik hastalık bakımının ve ilaç uyumunun yeterli düzeylerde olmadığı, hem hastaların hem de sağlık personellerinin bu konuya daha fazla önem vermesi gerektiğini düşünmekteyiz. Diyabetik hastalarda kronik hastalık bakımı ve ilaç uyumunun değerlendirilmesi önemli ve daha önce çalışılmamış bir konudur ve durumun önemini ortaya koyabilmek için daha çok çalışmaya ihtiyaç olduğu açık olarak görülmektedir. Anahtar kelimeler: Type 2 Diyabetes Mellitus, Kronik Bakım Modeli, İlaç Uyumu, Aile Hekimliği
Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniği' nde gestasyonel diyabet taraması için yapılan 50 gram oral glukoz tolerans testi sonuçlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Gebelik sırasında hormonal değişimlere bağlı olarak insulin rezistansı riski artar. Kompenzasyon mekanizmaları yetersiz kaldığında annede gestasyonel diyabet oluşması kaçınılmazdır. GDM anne ve bebek için hem gebelikte, hem doğum sırasında, hem de hayatlarının ilerleyen dönemlerinde birçok riski beraberinde getirir. Bu sebeple gebelikte GDM taramasının yapılması ve gerekli önlemlerin zamanında alınması büyük önem arz etmektedir. Tanısı konduğunda komplikasyonlarının önlenebileceği bir bozukluk olan GDM ile ilgili bu çalışmadaki amacımız öncelikle gestasyonel diyabet sıklığını belirlemek, GDM tarama testi sonuçlarını değerlendirmek, OGTT bozukluğunun yaş, parite ve vücut kütle indeksi (VKİ) ile ilişkisini incelemektir. Materyal ve Method: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniğine 01 Temmuz 2014 ile 28 Ekim 2014 tarihleri arasında başvurmuş ve 50 gr OGTT yaptırmış olan 332 hasta dahil edildi. Hastaların dosya kayıtları bilgisayar ortamında retrospektif olarak tarandı ve demografik bilgileri, OGTT sonuçları, gebelik öyküleri kayıt edildi. Elde edilen veriler SPSS for Windows 20.0 programı ile analiz edildi. Verilerin karşılaştırılmasında Ki kare, Kolmogorov-Smirnov/Shapiro-Wilk testleri, Student t testi, One Way Anova testi, Mann Withney-U testi, Kruskal-Wallis, Pearson korelasyon analizi ve Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. Sonuçlar yorumlanırken istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Çalışmamız Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 11/03/2015 tarih ve 86 sayılı kararı ile etik ve bilimsel açıdan uygun bulundu. Bulgular: Çalışma populasyonumuzda GDM sıklığı %5,4, IGT sıklığı %4,2 bulundu. Hastalarımızın yaş ortalaması 27,6±5,2 idi. Tarama testinin bozukluğu ile yaş grupları arasındaki ilişki incelendiğinde 30 yaş üzerindeki grupta 25 yaş altındakilere göre 50 gr OGTT bozukluğu anlamlı olarak yüksekti (p=0,001). VKİ ortalamaları 27,1±4,5 olan hastalarımızda, VKİ açısından tanı grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Annelerin gebelik öyküleri açısından tanı grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Bebeklerin doğum ağırlıkları incelendiğinde bebek doğum ağırlığı ortalaması 3322,5±479,5 gramdı. Bebeklerin %6,9'unda makrozomi saptandı. Makrozomik bebeklerin hiçbirisinin annesine GDM tanısı konmamıştı. Tanı grupları arasında bebek doğum ağırlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,15). Doğum şekli ve bebek cinsiyeti açısından da tanı grupları arasında anlamlı fark bulunamadı (p=0,51 ve p=0,76). Sonuç: Olumsuz birçok sonucu bilinen GDM açısından risk değerlendirmesi gebeyle karşılaşılan ilk zamanda yapılmalı, mevcut risk durumuna göre tetkik ve takip süreci planlanmalıdır. 50 gr glukozla yapılan tarama testi basit ve uygulanabilir olduğundan birinci basamakta yapılması sağlanmalı; gebeler bu testin yapılması için hastane başvurusuna mecbur bırakılmamalıdır. Gebeye beslenme, egzersiz, kilo kontrolü ile ilgili gerekli danışmanlıklar verilmeli, gerektiği zaman uzman görüşü alınmalıdır. Çalışmamız verilerine göre anne kan grubu ve bebeğin cinsiyetinin glukoz metabolizma bozukluğuna etki edebileceği ile ilgili istatistiksel olarak anlamlı bulunamayan farklar göze çarpmıştır. Bu faktörlerin anlamlandırılabilmesi için daha geniş populasyonlu çalışmalar planlanması gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Gestasyonel diyabetes mellitus, 50 gr OGTT, takip
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde sigara bağımlığının anksiyete ve depresyon ile ilişkisi
ÖZET Giriş ve Amaç: Sigara tüm dünyada bilinen ve ispatlanmış en önemli sağlık sorunlarından biridir. Sigaranın yol açtığı organik sağlık sorunları yanı sıra psikiyatrik olarak da bir çok hastalığa ön ayak olmaktadır. Gençlik dönemindeki hayatın akışındaki değişiklikler ve beraberinde getirdiği bir çok stres faktörü ile birlikte sigara kullanmaya yönelim artabilmektedir Bu çalışmamızda Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde sigara bağımlılık düzeyinin anksiyete ve depresyon ile ilişkisini inceledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesinde okuyan 375 öğrenci dahil edilmiştir. Öğrencilerin sosyodemografik bilgileri, sigara kullanım durumları sorgulanmış sigara kullananlara FNBT, ve sigara kullanan kullanmayan tüm öğrencilere HADS uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS for Windows 20,0 Programı kullanılarak analiz edilmiştir. Niteliksel verilerde gruplar arası farklılıklar incelenirken Student T, One Way Anova, Mann Withney-U, Spearman korelasyon analiz, Pearson korelasyon analizi, Kruskal -Wallis testleri kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplam 375 öğrenci katılmış ve katılımcıların %12'si sigara kullanmakta idi. Araştırmamızda uyguladığımız ölçekten sigara kullananlar 45 öğrenci için fagerström bağımlılık ölçeği aldıkları ortalama puan 3.07±2.37 olarak bulundu. Bu skor düşük düzey nikotin bağımlılığını göstermektedir. Sigara kullanımını etkileyen faktörleri irdelediğimizde ekonomik gelir yaşadığı ortamın sigara kullanım düzeyini etkilemediğini bulduk. Araştırmaya katılan erkek öğrencilerin anksiyete skorları ortalaması 7.46 ± 3.33 depresyon skoru 7.14 ± 2.45 Araştırmadaki kız öğrencilerin anksiyete puanları ortalaması 7.92±3.37 depresyon puanları ortalaması 7.13±2.62. Araştırmaya katılan öğrencilerin sigara kullananların anksiyete skoru ortalaması 8.96 ± 4.2 sigara kullanmayanların ise anksiyete skoru 7.55 ± 3.1 olup anksiyete puanı acısından istatiksel olarak anlamlı fark vardır. (p=0.03). Araştırmamıza katılan öğrencilerin sınıflarına göre anksiyete bakımından 2. Sınıflar ile 3. Sınıflar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.025). 2. Sınıflar diğer sınıflara göre anksiyete açısından daha yüksek puanı (ortalama 9.06)almışlardı. Diğer sınıflar arasında anksiyete acısından istatiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir. Depresyon açısından istatiksel olarak anlamlı fark 1.ve 2. Sınıflar arasında gözlenmiştir.(p=0.048) Sonuç: Çalışmamızın sonucu olarak sigaranın anksiyete gibi cok önemli psikiyatrik sorunlara ön ayak olduğu, tıp fakültesinde okuyan öğrencilerin psikososyal stresler nedeni ile olduğunu düşündüğümüz kaygılarının arttığı ve depresyon skorlarının yüksek olduğu gözlenmiştir. sigara kullanımı sonucu oluşan organik patolojiler ile ilgili kanıta dayalı bir çok çalışma bulunmaktadır. Sigara kullanımı ile ilişkili olarak psikiyatrik hastalıkların oluşması ya da hastalıkların seyrinin ağırlaşması ile ilgili olarak yeteri kadar çalışma yoktur. Çalışmamız kesitsel bir çalışma olduğu için aldığımız sonuçlar tüm tıp fakülteleri öğrencileri için genellenemez. Üniversite öğrenim hayatının psikososyal stresleri artırdığı düşüncesini değerlendirmek için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: sigara , bağımlılık, anksiyete, depresyon, tıp fakültesi
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin akıllı telefon bağımlılık düzeylerinin belirlenmesi
Giriş ve Amaç: Teknolojinin gelişmesi ile akıllı telefon kullanımı her geçen gün artmakta, üretilen yeni uygulamalarla hayatın her alanına girmekte ve insanları kendine bağımlı hale getirmektedir. Bağımlılığın tanısını koyabilmek ve insanların tedavilerini yapılabilmek için çalışmalar devam etmektedir. Mevcut ölçeklerle sadece bağımlılık düzeyi belirlenebilmekte; tanı konamamaktadır. Bu araştırma Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin akıllı telefon bağımlılık düzeyi ile sosyodemografik veriler, internet ve sosyal paylaşım sitesi kullanımı ve diğer bağımlılık yapıcı maddeler arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2015-2016 eğitim yılında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenim gören 366 öğrenci dahil edilmiştir. Öğrencilerin sosyodemografik özelliklerini sorgulayan bilgi formu ve Kwon M ve arkadaşları tarafından geliştirilen, 2014 yılında Demirci K ve arkadaşları tarafından Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışmaları yapılan akıllı telefon bağımlılık ölçeğini içeren anket uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler SPSS for Windows 20,0 Programı kullanılarak analiz edilmiştir. Niteliksel verilerde gruplar arası farklılıklar incelenirken Ki kare, Student T, One Way Anova, Mann Withney-U, Spearman korelasyon analiz, Pearson korelasyon analizi, Kruskal -Wallis testleri kullanılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplamda 366 akıllı telefon kullanan öğrenci katılmıştır. Örneklem grubu 207 kız(%56,6), 159 erkek (%43,4) öğrenciden oluşmaktaydı. Akıllı telefon bağımlılığı ölçeği düzeyleri tüm öğrenciler, kız öğrenciler ve erkek öğrenciler için sırasıyla 80,96; 81,55 ve 80,18 idi. Kız öğrencilerin bağımlılık düzeyi sayısal olarak yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,57). Yaş ile bağımlılık skoru arasında negatif korelasyon mevcuttu; fakat, bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi (Pearson korelasyon, P=0,529 r=-0,03).Cep telefonu kullanım amacı bakımından internette sörf yapmayı (p< 0,01), sosyal paylaşım sitesi kullanmayı (p= 0,01) ve fotoğraf çekmeyi (p=0,03) tercih edenlerin bağımlılık düzeyi istatistiksel olarak anlamlı şekilde ortalamanın üzerindeydi(anlamlılık düzeyleri sırasıyla <0,01;0,01 ve 0,03 idi). Sosyal paylaşım sitelerinden Twitter kullananların akıllı telefon bağımlılık düzeyleri sık kullanılan diğer iki siteden istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p=0,01). Sigara ve alkol kullanımı ile akıllı telefon bağımlılık düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p= 0,407,p=0,559). İşletim sistemi olarak Windowsphone kullanan öğrencilerin bağımlılık düzeyi 64,19 idi; bu değer, istatistiksel olarak anlamlı şekilde ortalamanın altındaydı (p=0,003). Öğrencilerin ilk cep telefonu sahibi olma yaşı ile akıllı telefon bağımlılık düzeyi arasında düşük derecede negatif korelasyon olup anlamlı bir ilişki saptanamamıştı (r=-0,001, p=0,98). Sonuç: Mevcut akıllı telefon bağımlılığı ölçekleri ile tespit edilen değerler ülkelerin kullanım oranları ile değişiklik göstermektedir. Bu çalışma örneklemimiz için akıllı telefon bağımlılığı düzeylerini göstermiştir; ancak, bağımlılık tanısı koyabilmek için ölçeğin belirli bir kesim noktası olması gerekir. Geniş katılımlı çalışmalarla bu ölçeklerin geliştirilmesi gerekmektedir. Akıllı telefon üzerinden internette sörf yapma ve sosyal ağ kullanımı konusunda anlamlı sonuçlar çıkması, akıllı telefon bağımlılığının internet bağımlılığı ile birlikte değerlendirebileceğini göstermektedir. Elde edilen sonuçlarla beraber aile hekimleri, diğer sağlık çalışanları, sosyal ağ ve internet kuruluşları, GSM şirketleri, sivil toplum örgütleri ve gönüllü katılımcıların beraber çalışması ile insanların kurulan sanal ortamlardan çıkarak yüz yüze ilişkiler kurması sağlanarak bağımlılık mücadelesi yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akıllı telefon, Bağımlılık, Cep telefonu, Aile Hekimliği
2014 yılında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerinde insülin direnci olan hastalar ile sağlıklı bireylerin D vitamini düzeyinin karşılaştırılması
Tüm dünyada D vitamini eksikliği yaygın bir sağlık problemidir (1).İnsülin direnci, insülin yapım yeri olan pankreasın β- hücrelerinden salınmasından, hedef hücrelerde etkilerini oluşturuncaya kadar olan herhangi bir aşamada ortaya çıkabilecek etki azalması olarak tanımlanabilir (6). D vitamininin, insülin direncinin yol açtığı hastalıkları önlediği, eksikliğinin ise hastalıkların ortaya çıkmasını kolaylaştırdığı ileri sürülmektedir. Polikliniklerimizde çok sayıda D vitamini eksikliği ve insülin direnci olan hasta takip edilmektedir. Bu çalışmada retrospektif olarak dosya kayıtları incelenerek insülin direnci olan hastaların demografik özellikleri, ek hastalıkları, D vitamini düzeyleri ve sağlıklı bireyler ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Poliklinikleri'ne (Çukurambar Semt Polikliniği, İçişleri Bakanlığı Semt Polikliniği, TEDAŞ Semt Polikliniği, Danıştay Semt Polikliniği)01.01.2014 ile 01.01.2015 tarihleri arasında başvuran insülin direnci olan hastalar ile sağlıklı bireyler dahil edildi.34743 hastadan serum D vitamini düzeyi bakılan 6182 hasta dosya kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesine dayanan kesitsel ve gözlemsel bir çalışmadır. Kayıtlar değerlendirilirken hastalardan 18 yaş altı, hipotiroidi, diabetes mellitus, esansiyel (primer) hipertansiyon, kronik iskemik kalp hastalığı, hiperlipidemi, kronik karaciğer hastalıkları tanıları olan hastalar çalışmadan çıkarılmıştır.Dosya kayıtlarında plazma açlık insülin ve plazma açlık glukoz düzeyi de mevcut 669 çalışmaya dâhil edilmiştir. Tüm hastaların insülin direnci HOMA yöntemi kullanılarak hesaplanmıştır. Polikliniğimizde D vitamini seviyesi çalışılan 6182 kişiden 1254 kişi ilkbahar mevsiminde değerlendirilmiş, bunların % 25.1 şiddetli eksik, % 50.5 eksik, % 14.8 yetersiz, % 9.6 normal saptanmıştır. Çalışmamızda değerlendirilen 669 hastadan 56' sının serum D vitamini seviyesi (%8.4) normal(≥ 30 ng/ml) olarak bulunmuştur.418' inde (% 62.5) insülin direnci saptanmazken, 251 hastada insülin direnci saptanmıştır. 2014 yılında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Poliklinikleri'nde insülin direnci olan hastalar ile sağlıklı bireylerin D vitamini düzeylerinin karşılaştırıldığı çalışmamızda D vitamini düzeyi ile insülin direnci arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p 0.533). Ülkemizde birçok sebeple bireyler güneş ışınlarından yeteri kadar faydalanamamaktadır. Bu sebeple D vitamini eksikliği sık görülmektedir ve bu kişilere D vitamini destek tedavisi başlanmalıdır. Anahtar kelimeler: D vitamini eksikliği, İnsülin direnci, Aile hekimliği
Aile hekimlerinin ve çocuk sağlığı ve hastalıkları hekimlerinin, çocuklarda akran zorbalığı hakkındaki bilgi düzeylerinin araştırılması
Giriş ve amaç: Çocukların akran ilişkileri,sosyal tutumlarında, davranışlarında ve sosyal bir birey olarak topluma kazandırılmalarında en önemli rolü üstlenmektedir. Akran zorbalığı yeni karşılaşılan bir sorun olmamakla birlikte, akademisyenlerce dünyada 1970'lerde, ülkemizde ise ancak otuz yıllık bir gecikme ile 2000'li yıllarda incelenmeye başlanmıştır. Dünyanın her ülkesinde bu sorunla karşılaşılmakta olduğu için son yıllarda akran zorbalığı ile ilgili yapılan çalışmaların sayısı giderek artmaktadır. Bu çalışma aile hekimlerinin ve çocuk hekimlerinin akran zorbalığı konusundaki bilgi düzeylerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metot Çalışmaya Ankara ili genelinde rastgele seçilen aile sağlığı merkezlerinde ve aile hekimliği kliniklerinde çalışan aile hekimleri, özel veya devlet hastanesinde çalışan çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanları, çocuk sağlığı ve hastalıkları eğitimi veren kliniklerde çalışan çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanları ve asistanları olarak görev yapan 231 hekim dahil edildi. Çalışmamızdan elde edilen Veriler IBM SPSS Statistics 22 programına aktarılarak analizler tamamlanmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken, normal dağılım analizi için KolmogorovSmirnov testi kullanıldı ve normal dağılmayan veriler ortanca (min-maks) ile gösterildi. Veriler içersindeki sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler, kategorik değişkenler için ise frekans dağılımları verilmiştir. İki bağımsız grup arasında fark olup olmadığına Bağımsız Örneklem t testi ile bakılmıştır. İki kategorik grup arasındaki ilişkiye Ki-Kare testi, iki sayısal değişken arasındaki ilişkiye ise Pearson korelasyon yöntemi ile bakılmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 231 hekimin yaş ortanca değeri 32 iken meslek yılı ortancası ise 7'dir. Çalışmaya katılan hekimlerin %41,10'u erkek iken %58,90'ı ise kadındır. Hekimlerin %47,19'u Çocuk Hekimi iken %52,81'i ise Aile Hekimi'dir. Çalışmaya katılan hekimler tarafından %66.7 ile erkeklerin kızlardan daha fazla akran zorbalığına maruz kaldıkları düşünülmüştür. Çocuk Hekimleri'nin %94,50'si "fiziksel zorbalık" seçeneğine katılmakta iken %96,33'ü "sözel zorbalık" seçeneğine, %53,21'i "toplumsal manipülasyon" seçen kta iken %40,37'si "okul bahçesi" seçeneğine, %48,62'si "sınıf" seçeneğine, %10,09'u "okul kantini" seçeneğine ve %25,69'u ise "okul tuvaleti" seçeneğine katılmıştır. Akran zorbalığının tanımı sorusuna Çocuk Hekimleri'nin %76,15'i "yaşlar eşit" seçeneğine katılmakta iken %32,11'i "güçler orantılı" seçeneğine, %54,13'ü "süreklilik gerektirir" seçeneğine, %34,86'sı "bir amacı vardır" seçeneğine ve %58,72'si ise "tepkiseldir" seçeneğine katılmıştır. Sonuç: Akran zorbalığı ile ilgili yurt içinde ve yurt dışında pek çok çalışmaya ulaşılabilmekte fakat hekimlerin bilgi düzeyi ve farkındalığını gösteren çalışmalara rastlanılmamaktadır. Ülkemizde "akran zorbalığı" alanında hekimlerin bilinçlenmesi ve bu konuyla ilgili çocukların yaş, cinsiyet, sosyoekonomik düzey, okulların disiplin yöntemleri ve uygulamaları gibi geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır, çocukların akran zorbalığı sonucunda ilk ergenlik yıllarında model alınan kişilik özellikleri ergenlerin davranışları açısından belirleyicidir. Anahtar kelimeler: Aile Hekimliği, Akran zorbalığı, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları
Araştırma görevlilerinin (branş) akılcı ilaç kullanımı konusunda bilgi tutum ve davranışları
Giriş ve Amaç: Günümüzde ilaç kullanımı, sağlık hizmetleri açısından olmazsa olmaz bir konumdadır. Akılcı ilaç kullanımı, ilaçların hem bireysel hem de toplumsal düzeyde hastalıkların önlemesindeki rolünden dolayı ayrı bir öneme sahiptir. Akılcı olmayan ilaç kullanımı ise ülkemizdeki sağlık harcamalarında ciddi bir paya sahiptir. Bu çalışma Ankara İl Merkezinde bulunan eğitim ve araştırma hastanelerinde eğitim almakta olan aile hekimliği branşı dışındaki araştırma görevlilerinin akılcı ilaç kullanımı konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ankara ilinde bulunan eğitim ve araştırma hastanelerinde eğitim almakta olan aile hekimliği branşı dışında görev yapan 180 Araştırma Görevlisi dahil edilmiştir. Hekimlere akılcı ilaç kullanımı ile bilgi düzeyi ve tutumlarını değerlendirmek üzere 27 soruluk bir anket uygulanmıştır. Çalışmamızdan elde edilen Veriler IBM SPSS Statistics 23 programına aktarılarak analiz edilmiştir. Çalışma verileri değerlendirilirken kategorik değişkenler için dağılımlar (Sayı, %) verilmiştir. İki kategorik değişken arasında ilişki olup olmadığına Ki Kare Testi ile bakılmıştır. Ki kare testi için gruplarda yeterli sayılara ulaşılamadığı durumlarda grup birleştirmeleri yapılmış ve test tekrar uygulanmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p< 0,05 alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 180 hekimin %56,1'i (n=101) kadın, %43,9'u (n=79) erkektir. Hekimlerin%51,7'si (n=93) 26-30 yaş grubunda yer almaktadır. Çalışmaya katılan hekimlerin %63,3'ü (n=114) dahili branşlarda çalışmakta iken %36,7'si (n=66) ise cerrahi branşlarda çalışmaktadır. İlaç reçete ederken hekimlerin %65,6'sı (n=118) hastalara hastalığın tedaviye cevabının nasıl ve ne şekilde olabileceğini anlatmaktadır. Hekimlerin %41,7'si (n=75) ise hiçbir zaman hastalarını muayene etmeden reçete yazmamaktadır. Hekimlerin ilaçlar konusundaki bilgi düzeylerini ölçen şıklar arasında kendilerini çok yeterli buldukları şıklar ilaç endikasyonları %18,9 (n=31) ve ilaçların günlük dozları (n=30) %18, 3 iken, hiç yeterli bulmadıkları şık ise ilaçların fiyatları %10,4 (n=17) şeklindedir. Hekimlerin en sık yazdığı 3 ilaç grubu; %35,3 ile antibiyotik, %18,7'ile analjezik ve %12,8 ile PPI'dır. Hekimler %83,1'i (n=147) ilacın etkinliğini en önemli kriter olarak düşünmekte iken %20,2'si (n=35) ilacın fiyatını en önemli kriter olarak düşünmektedir. Hekimlerin %2,2'si (n=4) akılcı ilaç kullanımında çok yeterli olduğunu düşünmekte iken %35,8'i (n=64) yeterli olduğunu düşünmekte, %54,2'si (n=97) orta yeterlilikte olduğunu düşünmekte ve %7,8'i (n=14) ise akılcı ilaç kullanımında yetersiz olduğunu düşünmektedir. Sonuç: Akılcı olmayan ilaç kullanımı, ülkemizde olduğu gibi dünyadaki diğer ülkelerde de görülen evrensel bir sorundur. Akılcı ilaç kullanımı konusunda dünyada ve ülkemizde belli bir yol alınsa da ilaçların kullanım sorunları devam etmektedir. Akılcı ilaç kullanımı bilincinin aşılanması için örgün ve yaygın eğitim olanakları kullanılmaya ve geliştirilmeye devam edilmelidir. Eğitim yanında, kazanılan tutum ve davranışların korunması ve desteklenmesi için gerekli idari düzenlemeler yapılmalıdır. Bu yüzden hekimlerin objektif bilgiye ulaşabilmesi için ülkemizde mezuniyet öncesi ve sonrası eğitim gözden geçirilmelidir. Hekimlerin akılcı ilaç kullanımın çoğu bileşenleri konusunda, bilgi düzeylerini yetersiz görmeleri, ülkemizde mezuniyet öncesi ve sonrasında bu konuda ciddi sorunların olduğunu ortaya koymaktadır
Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi kadın personelinin jinekolojik şikayet sıklıkları ve jinekolojik muayene ile ilgili bilgi, tutum ve davranış düzeyinin araştırılması
Jinekolojik şikâyetler aile hekimlerine başvurunun sık nedenlerinden birisidir. Kadınlarda başlıca görülen jinekolojik şikâyetler; kanama, adet düzensizlikleri, kaşıntı, akıntı, cinsel yolla bulaşan hastalıklar (CYBH), idrar yaparken ağrı ve yanma, idrar kaçırma, karın ve kasık ağrıları, kısırlık ve koital problemlerdir. Düzenli jinekolojik muayene başlangıç aşamasındaki hastalıklara tanı koymada önemli bir uygulamadır. Düzenli jinekolojik muayenenin en önemli basamağı da pap smear testidir. Serviks kanseri rutin pratiğimizde özellikle üreme çağındaki kadınların değerlendirilmesinde, koruyucu hekimlik uygulamalarında erken tanı konulma olasılığı olan hastalıklardan birisidir. Çalışmamızda erken tanı ve tedavinin, rutin jinekolojik muayenenin önemi hakkında hastanemizde çalışan kadın personelin farkındalığını değerlendirmeyi, yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen yaygın görülen jinekolojik şikâyetlerin sıklığını tespit etmeyi amaçladık. Bu çalışma, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan kadın personelinin jinekolojik şikâyet sıklıkları ve jinekolojik muayene ile ilgili bilgi düzeyinin, tutum ve davranışlarının araştırılması amacıyla planlanan kesitsel tipte bir araştırmadır. Araştırmada Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan tüm kadın personele ulaşılması hedeflenmiştir. Bu amaçla, anket formunu doldurmayı kabul eden 403 kadın personel çalışmaya dâhil edilmiştir. Katılıcıların 122'si (%30,3) akıntı, 45'i (%11) kanama şikâyetiyle, 40'ı (%9,9) koital problemler, 106'sı (%26,3) adet düzensizliği, 1'i (%0,25) idrar kaçırma, 61'i (%15) idrarda yanma, 88'i (%21,8) ağrı, 5'i (%1,2) kısırlık ve 17'si (%4,2) CYBH şikâyetleriyle kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvurduğunu ifade etmiştir. Katılımcıların 318'i (%78,9) düzenli jinekolojik muayene olmadığını, 85'i (%21,1) düzenli jinekolojik muayene olduğunu ifade etmiştir. Katılımcıların 124'ü (%43,2) daha önce HPV DNA veya pap smear testi yaptırmışken, 279 (%56,8) personel hiç HPV DNA veya pap smear testi yaptırmamıştır. Katılımcılara HPV aşısı yaptırıp yaptırmadıkları sorulduğunda 10'u (%2,5) HPV aşısı yaptırmışken, 393'ü (%97,5) yaptırmamıştır. Katılımcıların bilgi düzeyi karşılaştırıldığında yaş grupları arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Meslek gruplarına göre değerlendirildiğinde asistan doktor, uzman doktor, ebe ve hemşireler arasında anlamlı fark bulunamamış fakat diğer kadın personel ile asistan doktor, uzman doktor, ebe ve hemşireler karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmuştur. Eğitim düzeyine göre karşılaştırma yapıldığında lisans mezunları ile ilk/ortaokul ve lise mezunlarının aldıkları puanlar karşılaştırılmış ve anlamlı fark bulunmuştur. Lisans üstü mezunları ile ilk/ortaokul mezunlarının ve lise mezunlarının aldıkları puanlar karşılaştırılmış ve anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç olarak aile hekimliği disiplininde koruyucu hekimliğin özel bir yeri vardır. Tarama testleri ile tanı konularak erken müdahale edilebilen az sayıda kanserden biri de serviks kanseri olması açısından birinci basamakta kadınların farkındalık durumunu arttıracak her türlü yaklaşım dikkate değer ve teşvik edilmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Jinekolojik şikayetler, Jinekolojik muayene, Koruyucu hekimlik, Aile Hekimliği
Sigara bırakma polikliniğimizde başarı oranları ve başarıda etkili faktörler
Bu çalışma, sigarayı bırakmak için polikliniğimize başvuran hastalardan seçilen örneklem grubunda sigara kullanımını bırakan ve bırakamayan hastaların demografik ve sosyokültürel özelliklerini karşılaştırmayı ve sigara bırakmayı etkileyen faktörleri, kullanılan tedavi yöntemlerinin başarı oranlarını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi sigara bırakma polikliniklerine başvuran hastalarda başarısızlığa neden olan faktörlerin belirlenmesi
Giriş ve Amaç: Tütün kullanımı, başarısız bırakma girişimi yani nükslerle seyreden, tedavi edilebilir kronik bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Tedavinin başarısını etkilen pek çok faktör mevcuttur. Bu çalışmada sigara bırakma polikliniklerine başvuran kişilerde sigara bırakmada başarısızlığa neden olan faktörlerin belirlenmesi ve ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 1 Ocak 2016- 15 Haziran 2016 tarihleri arasında yürütülmüş olup vakakontrol tipinde bir çalışmadır. Çalışmaya Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği bünyesindeki sigara bırakma polikliniklerine başvurmuş ve en az 6 aydır takip edilen kişiler dâhil edilmiştir. En az 3 aydır sigara içmediği belirlenen kişiler kontrol grubuna seçilmiştir. Veriler hasta dosyalarından elde edilmiş ve elektronik ortama aktarılmış, Statistical Package for Social Sciences Version 15.0 (SPSS 15) programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular:Çalışmaya toplamda vaka grubunu oluşturan 82 kişi, kontrol grubunu oluşturan 116 kişi olmak üzere 198 kişi dâhil edildi. Kadın/erkek oranı 0,33 olarak saptandı. Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 43,6 ± 11,6 yıl olarak bulundu. Lojistik regresyon analizinde siga-rayı bırakma deneme sayısının 2'den az olmasının, ek kronik hastalık bulunmasının, günlük içilen sigara miktarının 15'ten fazla olmasının sigara bırakmada başarısızlık riskini artırdığı saptanırken, çocuk sahibi olmanın sigarayı bırakmada başarı şansını artırdığı belirlendi. Sonuç: Sigarayı bırakma her yaş grubu için önem arz etmektedir. Gençlerin sigaraya başla-masını önlemek ve sigara içenlerin bir an önce bırakmasına yardımcı olmak tüm hekimlerin hedefi olmalıdır. Fiziksel bağımlılık skoru yüksek olanlarda farmakolojik tedavi iyi değerlen-dirilmelidir. Daha önce başarısız girişimi olan hastalara ilk denemelerden sonra başarı şansının arttığı anlatılarak motive edilmelidir.
Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi aile hekimliği polikliniklerine 2015 yılında başvuran tip 2 diyabetes mellitus tanılı hastaların glisemik kontrollerinin değerlendirilmesi
Amaç: Diyabetes Mellitus (DM) dünyada ve ülkemizde giderek artan sıklığı ile yol açtığı yüksek maliyet ve akut ya da kronik dönemde oluşturduğu komplikasyonları nedeniyle ciddi önem arzeden metabolik bir hastalıktır. Glisemik kontrolün sağlanması ile akut komplikasyon gelişme riskinin azaltılması, mikro ve makrovasküler komplikasyonların önlenmesi, eşlik eden diğer sorunların düzeltilmesi ve böylelikle diyabetlide yaşam kalitesinin düzeltilmesi benimsenmektedir. Bu çalışmada retrospektif olarak 1 yıllık süre içerisinde Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuruda bulunan Tip 2 DM tanılı hastaların, demografik özellikleri, komorbid hastalıkları ve kullanmakta oldukları tedavileri ile birlikte glisemik kontrollerini değerlendirerek mevcut durumu tespit etmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi (AEAH) Aile Hekimliği Polikliniklerine (Çukurambar, İçişleri Bakanlığı, TEDAŞ YÖK, Danıştay ve Beşevler Semt Poliklinikleri) 2015 yılında başvuran Tip 2 DM tanılı toplam 604 hasta dahil edildi. Çalışma kesitsel ve retrospektif arşiv taraması şeklinde planlandı. Özel istenen herhangi bir tetkikin bulunmadığı çalışmada, Ankara AEAH Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuran Tip 2 DM nedeni ile takip edilen hastaların; Yaşı, cinsiyeti, 01/01/2015 ile 31/12/2015 tarihleri arasında bakılmış olan HbA1c düzeyleri incelenmiş, dosya kayıtları taranarak mevcut uygulanan tedavi rejimleri, komorbid hastalıkları değerlendirildi. Kullanılan veriler Laboratuvar Bilgi Yönetim Sistemi (LBYS) üzerinden elde edildi. İstatistiksel analiz için SPSS 20,0 programı kullanıldı. Verilerin karşılaştırılmasında Ki kare, Kolmogorov-Smirnov/Shapiro-Wilk testleri, Mann Withney-U testi, Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. Sonuçlar yorumlanırken istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Çalışmamız Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun15/06/2016 tarih ve 186 sayılı kararı ile etik ve bilimsel açıdan uygun bulundu. Bulgular: Çalışmamıza katılan hastaların %57,3'ü kadın ve %42,7'si erkekti. Çalışmamızdaki hastaların yaş ortalaması 61,2±11,7, HbA1c'nin ortanca değeri %6,1olarak elde edilmiştir. Minimum ve maksimum değerler, yaş için 28 ve 92, HbA1c için %4,6 ve %13,8 görülmüştür. Tüm hastaların %80,1, erkeklerin %79,8, kadınların %80,3'ünde HbA1c %7'nin altında idi. Çalışmamıza dâhil edilen hastalardan sadece 2'sinde ek tanı bulunmamaktaydı. Hastalardan % 53,15 inin medikal tedavi almadığı; diğer hastaların 34'ünün insülin, 266'sının Oral antidiyabetik (OAD), 17'sinin hem insülin hem OAD kullandığı tespit edilmiştir. Sonuç: Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de DM hızlı bir şekilde artış göstermektedir. İyi glisemik kontrolün sağlanmasıyla DM'de mortalitesi yüksek komplikasyonların gelişmesi önlenebilmekte, hastaların yaşam kalitesinin artırılması sağlanabilmektedir. Bu çalışma kapsamında değerlendirilen hastaların %80,1'inde HbA1c değerlerinin %7'nin altında tespit edilmesiyle iyi glisemik kontrolün sağlandığı görülmüştür. Aile Hekimliği Polikliniklerinde yaşam tarzı değişikliği önerilerinin tüm hastalara her ziyarette tekrarlandığı göz önüne alındığında; medikal tedavi almayan hastalarda dahi iyi glisemik kontrolün olması, yaşam tarzı değişikliği önerilerinin etkinliğini ortaya koymaktadır.
Aile hekimliği asistanları, aile hekimleri ve uzman aile hekimlerinin online kılavuz kullanım tutum ve davranışları
Giriş ve Amaç: Bireysel tecrübe ile karar verme davranışını içeren geleneksel tıp; sağlık alanında çalışmaların artması, yeni bilgi takibinin zorlaşması nedeniyle yerini kanıta dayalı tıp (KDT) uygulamalarına bırakmıştır. Kanıta dayalı tıp; hekimlerin karar verme aşamasında, mevcut en iyi kanıtların, hekim tecrübeleri ve hastanın seçimleriyle birlikte entegre edilmesi için oluşturulmuş bir yaklaşımdır. Hastaları, en doğru ve güncel bilgi ile değerlendirmek gerektiği için doğru ve kaliteli bilgi arayışında olmak bir alışkanlık olmalıdır. Bu tür kanıtlara ulaşmanın da en hızlı ve kolay yolu teknolojinin de etkisiyle online kaynaklardır. Çalışmadaki amacımız, aile hekimlerinin online kılavuz tutum ve davranışlarının tespit ederek, mevcut durumu ve gerekli ihtiyaçları ortaya çıkarabilmektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya; Ankara merkez ilçelerinden olan Mamak, Çankaya ve Etimesgut'taki aile sağlığı merkezleri (ASM), Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve ortak mail grubu ile, aile hekimliği asistanları, aile hekimleri ve uzman aile hekimleri olmak üzere 102 kişi katıldı, formlardaki yanlış işaretleme nedeniyle 2 kişi çalışmadan çıkarılarak 100 kişi ile çalışmaya devam edildi. Katılımcılara hazırlamış olduğumuz 22 soruluk anket uygulandı ve veriler SPSS for Windows 20.0 programı ile analiz edildi. Gruplar arasındaki niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Ki kare testi kullanıldı. Değişkenlerden herhangi birisi ordinal veri olduğunda ya da parametrik koşulları taşımayan gruplardaki korelasyon analizleri için Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık için tip-1 hata düzeyi p<0.05 olarak belirlendi. Çalışmamız Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 16.03.2016 tarih ve 95 sayılı kurul kararı ile etik ve bilimsel açıdan uygun bulundu. Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu'ndan yazılı izin alındı. Bulgular: Çalışmamıza 100 hekim katılmış olup; %36'sı (n=36) erkek, %64'ü (n=64) kadındır. Günlük bakılan ortalama hasta sayısı olarak en fazla hekim sayısı ile (%37), 41-60 hasta baktıklarını belirtmişlerdir. Katılımcı hekimlerin %82'si online kılavuz kullandıklarını belirtmişlerdir. Online kılavuz kullanan hekimlerin kullanma sıklıkları %31.1'i ayda 1-2 kez olarak bulundu. Hekimlerin baktıkları günlük ortalama hasta sayısı ile online kılavuz kullanma sıklıkları arasında önemsiz derecede negatif korelasyon mevcuttu ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi (r= -0.12 p=0.28). Hekimlerin meslekteki süreleri ile online kılavuz kullanma sıklıkları arasında önemsiz derecede negatif korelasyon olup, bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi (r= -0.024 p=0.83). Çalışmamıza katılan katılımcılarda uzmanlık eğitimi alanlar ile almayanlar arasında kılavuz kullanım yönünden oluşan farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.764). Hekimlerin %68.3 ile en sık bir hastayla ilgili problemle karşılaştıklarında online kılavuzları kullandıkları tespit edildi. Ulaşılan bilginin hastayla ilgili kararlarında değişiklik oluşturma durumuyla ilgili olarak; hekimlerin %74.4'ü (n=61) "bazen" olarak yanıt vermişlerdir. Hekimlerin en sık dahiliye, aile hekimliği ve pediatri konularında online kılavuz kullandıkları bulundu. Online kılavuz kullanmayan hekimlerin kullanmama nedeni olarak en fazla %66.7 ile mevcut basılı rehberleri kullandıkları bulundu. Katılımcı hekimlerin %36'sı; Türk Kardiyoloji Derneği Ulusal Kılavuzları, Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği kılavuzları ve Türk Toraks Derneği kılavuzlarını bazen takip ettiklerini belirtti. Bu ulusal kılavuzların birinci basamak sağlık uygulamalarına uygunluğu sorusunu hekimlerin %60'ı(n=60) "Evet" olarak cevaplandırdı. Hekimlere Türkiye'de aile hekimliğine yönelik kullandıkları kılavuz durumu sorusuna; %89'u (n=89) "hayır" olarak cevap verdi. Anketimize katılan hekimlerden, kanıta dayalı tıp uygulamalarının klinik tecrübeyi göz ardı ettiği düşüncesi sorusuna; %63'ü (n=63) "hayır" şeklinde yanıtlandırdı. Çalışmamızda online kaynak olarak en sık Pubmed (%87) kullanıldığı bulundu. Sonuç: Hekimlerin; poliklinik şartlarında, tıbbi karar verme sürecinde hızlı, güvenilir ve erişimi kolay kaynak kullanmaları önemlidir. Bu yüzden de ülkemizde ihtiyaca uygun, güncellenen, ulaşımı kolay veri tabanlarının oluşturulması ve tanıtımının sağlanması; bu konudaki açığın giderilerek birinci basamakta çalışan hekimlere geçerli kaynaklar sunulması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: kanıta dayalı tıp, online, veri tabanı
Migren veya gerilim tipi baş ağrısı olan çocuk hastalarda klinik özelliklerin ve internet kullanımının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç:Çalışmamızda migren veya gerilim tipi başağrısı olan çocuk hastalardaki klinik ve internet kullanım özelliklerinin araştırılması amaçlandı. Materyal-Metod:Çalışmaya migren tipi baş ağrısı (n:103) veya gerilim tipi baş ağrısı tanısı alan (n:97) 200 çocuk hasta dahil edildi. Hastaların baş ağrısı özellikleri ve internet kullanım özellikleri araştırılarak uygun istatistiksel yöntem ile karşılaştırıldı. Bulgular:Hastaların 119'u kız, 81'i erkek ve ortalama yaş 147.3±36.2 ay idi. Migren grubundaki hastaların %56'sında ailelerinde baş ağrısı hikayesi vardı ve baş ağrısına en sık eşlik eden şikayetleri ışık ve ses duyarlılığı idi. Koku duyarlılığı migren grubunda gerilim tipi baş ağrısı grubundan oldukça yüksek saptandı.Migren grubundaki hastaların %96.1'inde baş ağrısını tetikleyici faktör vardı ve gerilim tipi baş ağrısı grubuna göre daha yüksek oranda taşıt tutması saptandı. Hastaların %97.5'inde evinde bilgisayarve %91'inin ise evinde internet bağlantısı vardı ve %90'ı günlük olarak interneti kullanıyordu.Günlük olarak 2 saatin üstünde kullananlarda 1 saatten az internet kullananlara göre daha yüksek internet bağımlılık ölçeği puanı saptandı.Altı (%6) hastada(migren tipi baş ağrısı grubunda 2, gerilim tipi baş ağrısı grubunda 4 hasta) internet bağımlılığı saptandı. Sonuç:Çocuklarda migren ve gerilim tipi başağrısı gelişiminde genetik yatkınlığın yanı sıra tetikleyici çevresel faktörler de etkilidir.Bu çevresel faktörler içinde internet kullanımının da düşünülmesi oldukça önemlidir.
Aile hekimliği'nde reçete yazma kararını etkileyen faktörler: Hastaların beklentisi ve doktorların algılaması
Giriş ve Amaç: Aile hekimliğinde klinik karar verme, başvuran hastaların beklentileri dahil sosyal faktörlerden kuvvetle etkilenmektedir. Reçete talebinin ilaç harcamalarının önemli faktörlerinden biri olduğu kabul edilmektedir. Bu araştırma; hasta ve sağlık problemiyle ilişkili faktörler, hastaların reçete beklentisi ve doktorların hastanın beklentisini algılamasının doktorun reçete yazma kararını nasıl etkilediğini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Ankara ilinde aile sağlığı merkezlerinde çalışan, araştırmaya katılmaya gönüllü olan 7 aile hekimi ve aile sağlığı merkezine başvuran 300 hasta dahil edilmiştir. Hastaların muayene öncesi cevaplayacağı, aile hekiminin muayene sonrasında tamamlayacağı toplam 21 sorudan oluşan bir anket formu uygulanmıştır. Hastaların sosyodemografik özellikleri, genel sağlık durumu, ana başvuru nedeni, reçete beklentileri ve doktorun hastanın beklentisini algılaması, baskı hissetmesi, reçete yazma davranışı değerlendirilmiştir. Araştırmamızda istatistiksel analizler ve hesaplamalar için IBM SPSS Statistics 21.0 ve MS-Excel 2007 programları kullanılmıştır. Araştırma verileri değerlendirilirken kategorik değişkenler için dağılımlar (Sayı,%) verilmiştir. Araştırmada yer alan değişkenler arasında karşılaştırmalar yapılırken Pearson ki kare, Yates düzeltmeli ki kare, Fisher exact test, McNemar testi, tek değişkenli lojistik regresyon modeli sonuçları değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya 209 (%69.7) kadın, 91 (%30.3) erkek hasta katıldı. Hastaların yaş dağılımı incelendiğinde % 35.3' lük (n=106) oranla en yüksek 40–54 yaş aralığında oldukları belirlendi. Hastaların % 85,3' ü (n=256) sağlık problemiyle ilgili reçete beklentisi olduğunu belirtmektedir. Doktorlar başvuru sonucunda hastaların % 82,7' sine (n=248) reçete yazmışlardır. Reçete yazılmasını beklediğini belirten hastaların % 66.4' ünün reçete beklentisi olduğunu doktor algılamıştır. Başvurusunda reçete beklentisi olan hastaların % 91.4' üne doktorlar reçete yazmışlardır. Doktorlar reçete beklentisi olduğunu algıladığı hastaların % 97.2' sine reçete yazmışlardır. Doktorun baskı hissetmesi reçete yazma kararında etkili olabildiği belirlenmiştir. Hastanın yaşı, öğrenim durumu, mevcut sağlık problemi, süresi, daha önceden başvuru durumu, ilişkili kaygı düzeyinin hastanın reçete beklentisini, doktorun algısını ve reçete kararını etkilediği belirlenmiştir. Sonuç: Araştırmamızda; hastanın beklentisinin, doktorun buna dair algılamasının ve baskı hissetmesinin reçete yazma kararında güçlü etkisi olabileceği gösterilmektedir. Ülkemizde aile hekimliğine başvuran hastaların reçete beklentisi yüksektir. Reçete yazma davranışını geliştirmeye yönelik önlemler, hastaların endişelerini, beklentilerini netleştirmeyi, tedavi seçeneklerinin tartışılmasını ve hasta-doktor arasındaki ilişkiyi kapsamaktadır. Aile hekimliği sisteminin daha etkin kullanabilmesi için bu konunun daha fazla araştırılmasına ve hasta-doktor beklenti ilişkisinin mekanizmasını ortaya çıkaracak çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp fakültesi ve sağlık bilimleri fakültesi hemşirelik bölümü öğrencilerinde sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın amacı, üniversitemizde hemşirelik ve tıp eğitimi gören öğrencilerin sağlığı geliştirme davranışlarının değerlendirilmesi ve bu davranışları etkileyen sosyodemografik özelliklerin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümünde okuyan 534 öğrenci oluşturdu. Veriler, isimsiz olarak bir anket formu ve Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları (SYBD-II) ölçeği ile Mart -Mayıs 2016 tarihleri arasında toplandı. Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin %26,8' i (n=143) erkek, %73,2' si (n=391) kadındır. Bireylerin 283'ü Tıp bölümünde, 251'i Hemşirelik bölümünde yer almaktadır. Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları-II ölçeği puan ortalamasının orta düzeyde olduğu (130.00 ± 17.62), en yüksek puanın tinsellik, en düşük puanın fiziksel aktivite alt ölçeğinden alındığı saptandı. Hemşirelik öğrencilerinin genel ölçek, sağlık sorumluluğu, beslenme, kişilerarası ilişki puanları tıp öğrencilerinden anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı. Sağlık sorumluluğu ve kişilerarası ilişki puanı kadınlarda, fiziksel aktivite puanı erkeklerde istatistiksel olarak daha yüksektir. Anne ve/veya babasıyla kalan öğrencilerin SYBD ölçek, sağlık sorumluluğu, beslenme, kişilerarası ilişki alt boyut puanları anne ve/veya babasıyla kalmayan öğrencilere göre anlamlı olarak daha yüksektir. Kronik hastalığı olan bireylerin Sağlık Sorumluluğu alt boyut puanı olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: Tıp ve hemşirelik öğrencilerini kapsayan çalışmamızda sağlıklı yaşam davranışlarının uygulanması orta düzeyde bulunmuştur. Sağlık bilincini artırmaya yönelik programların düzenlenmesi, mevcut olan sağlık bilincini artırmaya yönelik eğitim programlarının gözden geçirilip geliştirilmeleri, fiziksel aktivite programlarının yaygınlaştırılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği-II (SYBD-II), Tıp öğrencileri, Hemşirelik öğrencileri
Sağlıklı erişkinlerde D vitamini seviyesi ile trombosit parametreleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
GİRİŞ: Son yıllarda D vitamininin fonksiyonları ve trombosit parametreleri oldukça popüler hale gelmiştir. D vitamini seviyelerinin trombosit parametrelerine etkisi tartışmalı bir konudur. D vitamini seviyeleri ile Ortalama Trombosit Hacmi (MPV), Trombosit Dağılım Genişliği (PDW), Trombosit Lenfosit oranı (NLO) ve Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO) arasındaki ilişki hakkında yayınlanmış az sayıda çalışma mevcuttur. Bizim çalışmamızın amacı da D vitamini seviyelerinin trombosit parametreleri arasındaki ilişkiyi saptamaktır. YÖNTEM: Çalışmamız da hastanemiz aile hekimliği polikliniklerinde 01.01.2016-31.08.2016 tarihleri arasında halsizlik, yorgunluk gibi müphem şikayetlerle başvuran hastalarımızın bakılan D vitamini ve hemogram tetkikleri incelenmiş olup bireyler arasından 18-28 yaş arası bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. Dahil edilen bireylerin medikal geçmişinde herhangi bir kronik hastalık, sürekli kullandığı ilaç ve hamilelik durumu yoktur. Kriterlere uyan 877 hasta tespit edilmiş olup ardından hastalar D vitamini seviyelerine göre 3 gruba ayrılmıştır. Hastaların 5 tanesinin D vitamini seviyesi 150 ng/ml'nin üstünde saptanmış olup çalışmadan çıkarılmıştır. Hastaların D vitamini grupları ise 30-150 ng/ml, 20-30ng/ml ve 20 ng/ml'nin altı şeklinde ayrılmıştır. İlk grupta 114 kişi, ikinci grupta 111 kişi ve üçüncü grup 647 kişi olarak belirlenmiştir. Ancak istatistiksel olarak 3. grup diğer gruplara göre çok kişi içerdiği için 3. gruptan rastgele 111 kişi çalışmaya seçilmiştir. Verilerin analizi için SPSS 20.0 paket programı kullanılmıştır. BULGULAR: D vitamini grupları, MPV, PDW, TLO ve NLO açısından değerlendirildiğinde anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,112, p=0,236, p=0,223 ve p=0,249). SONUÇ: Çalışmamızda D vitamini seviyesinin MPV, PDW, TLO ve NLO parametreleri üzerine etkisi saptanmamıştır. Fakat bu konu üzerine yapılmış çalışma sayısı oldukça azdır. Daha büyük gruplarla ve prospektif kohort çalışmalarının yapılması gerekmektedir. ANAHTAR KELİMELER: D vitamini, Trombosit parametreleri
Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 20 yaş ve üzeri bireylerin kanser tarama testleri hakkında bilgi tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Günümüzde bazı kanser türleri tarama programlarıyla önlenebilmekte, erken tanı alıp tedavi olasılığı artırılabilmektedir. Tarama programları sayesinde kanserden ölüm oranları azalmakta, erken teşhis prognozu da önemli ölçüde etkilemektedir. Bazı kanser türlerinin önlenebilir hastalıklar arasında olması, kanser taramalarını önemli ve gerekli kılmaktadır. Yaptığımız çalışmada 20 yaş üzeri bireylerin bilgi tutum ve davranışları araştırılarak, önlenebilen kanserler ve kanser tarama programları ile ilgili farkındalık yaratmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metot Çalışmamıza Ağustos 2016-Eylül 2016 tarihleri arasında Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 20 yaş üzeri 360 kişi kabul edildi. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemiyle 40 sorudan oluşan anket uygulandı. Çalışmamız tanımlayıcı ve kesitsel nitelikteydi. Verilerin analizinde SPSS 15.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda 273 kadın, 87 erkek katılımcı bulunuyordu. Eğitim düzeylerine göre dağılımda ise; okur-yazar olmayan 5 kişi, okur-yazar olan 1 kişi, ilköğretim mezunu 37 kişi, ortaokul mezunu 17 kişi, lise mezunu 66 kişi, üniversite mezunu 234 kişi çalışmamıza katıldı. Ulusal kanser tarama programımızda yer alan kanserleri tam olarak doğru bilenlerin sayısı 20-29 yaş arası grupta 6 (%1,6) kişi idi. Geriye kalan 52 (%14,4) kişi, yanlış, eksik veya fazladan bir kanser türü cevaplamıştı. 30-70 yaş grubunda ise tam olarak doğru bilenlerin sayısı 31(%8,6) kişi, geriye kalan 271(%75,2) kişi yanlış, eksik veya fazladan bir kanser türü cevaplamıştı. Tarama yaş gruplarında kanser tarama testleri yaptırıp yaptırmadıkları sorgulandığında; mamografi yaptıran 98 (%64,9) kişi, smear yaptıran 144 (%72,3) kişi, HPV-DNA testi yaptıran 19 (%9,5) kişi, GGK yaptıran 53 (%33,3) kişi, kolonoskopi yaptıran 32 (%20,1) kişiydi. Kanser taramalarını düzenli yaptırmayanlar neden olarak, zaman bulamama ve sağlıklı olduklarını düşünmelerini belirttiler. Çalışmamızda kanser tarama testlerinin bilinme oranı yüksek iken yaptırma oranları düşük bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonucu, bireylerin ulusal kanser tarama programları hakkındaki bilgi düzeylerinin yeterli düzeyde olduğunu düşündürmektedir. Bu sonucun çalışmaya katılan bireylerin eğitim seviyesinin yüksek olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Amacımız kanser tarama programlarının farkındalığını artırarak kanser tarama testlerinin etkin olmasında hedeflenen popülasyonun %70' inin taramalara katılımını sağlayarak önlenebilir kanser türlerini önlemek, kanser bağlı oluşan mortalite ve morbidite oranlarını azaltmaktır. Bu bağlamda eğitim düzeyi düşük insanlara eğitim ve tanıtım faaliyetlerinin yapılarak farkındalık sağlanması gerekmektedir.
Hipertansiyon tanılı hastaların ilaç uyumunun değerlendirilmesi
Hipertansiyon, ciddi bir hastalık olmasına ve kan basıncını kontrol altına alacak etkili ilaçların bulunmasına rağmen, dünyada hipertansiyon hastalarının durumlarının farkında olması ve hastalığı ile ilgili ilaç kullanmaya uyum ve kan basıncının kontrol altında olması konularında büyük problemler vardır. Araştırmanın amacı Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği semt polikliniklerine başvuran altı aydan daha uzun süredir antihipertansif tedavi alan hastaların ilaç uyum düzeylerini belirlemektir. Gereç ve yöntem: Araştırmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine (Çukurambar Semt Polikliniği, İçişleri Bakanlığı Semt Polikliniği, TEDAŞ Semt Polikliniği, Danıştay Semt Polikliniği) 01.05.2016 ile 01.06.2016 tarihleri arasında başvuran, en az 6 aydır hipertansiyon nedeniyle medikal tedavi alan, gönüllü 149 hasta dâhil edilmiştir. Çalışmanın amacına uygun veri toplamak üzere oluşturulan ve katılımcılara bizzat çalışmayı gerçekleştiren uzmanlık öğrencisi tarafından yüz yüze görüşülerek uygulanan anket formu iki bölümden oluşmaktaydı. Birinci bölüm çalışmaya katılan kişilerin sosyodemografik özelliklerini, yaşam tarzı alışkanlıklarını sorgulayan 7 soru içermekteydi, ikinci bölümde ise hastaların ilaca uyumlarını belirlemek için Morisky-8 Maddeli İlaca Uyum Anketi yer almaktaydı. İstatistiksel analiz için SPSS 20.0 programı kullanıldı. Gruplar arasındaki niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Ki kare testi kullanıldı, veriler sayı ve yüzde olarak sunuldu. Verilerin normal dağılım uygunlukları görsel (histogram ve olasılık grafikleri) ve analitik yöntemlerle ( Kolmogorov-smirnov/ shapiro-wilk testleri) kullanılarak incelendi. Parametrik koşulları taşıyan iki gruptaki karşılaştırmalar student t testi, üç ve daha fazla sayıdaki gruplardaki karşılaştırmalar ise One Way Anova testi ile yapıldı. Veriler aritmetik ortalama ± standart sapma, en küçük ve en büyük değer olarak sunuldu. Parametrik koşulları taşımayan iki gruptaki karşılaştırmalar Mann Withney-U testi ile; üç ve daha fazla sayıdaki gruplardaki karşılaştırmalar ise Kruskal - Wallis testi ile yapıldı. Sayısal veriler ortanca olarak sunuldu. Her iki değişkende normal dağıldığında korelasyon analizleri için Pearson korelasyon analizi, parametrik koşulları taşımayan gruplardaki korelasyon analizleri için Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık için tip-1 hata düzeyi 0,05 olarak belirlendi. Bulgular: Çalışmaya katılan 149 kişinin, yaş ortalaması 52,9 ± 11,9 ( en küçük 18 yaş – en büyük 79 yaş ) idi. Katılımcıların 81'i (%54,4) kadın, 68' i (%45,6) erkekti. 149 katılımcının Morisky toplam skor ortalaması 6,88 ± 1,10 olup, en düşük puan 3, en yüksek puan 8 idi. Cinsiyet (P=0,510), eğitim (p=0,768), meslek (p=0,505), tedavi şekli ve dozları (p=0,943), kontrol sıklığı ( p=0,480) gruplarının kendi içinde Morisky skor farklılığının anlamlı olmadığını saptadık. Yaş arttıkça ilaç uyumunun azaldığı ancak anlamlı olmadığı saptandı. Katılımcılarımızın yaklaşık %80'inin ilaca orta ve yüksek uyum gösterdiğini tespit ettik. Sonuç: Tedavinin en önemli ayağı olan uyum derecesinin tespit edilmesi ve uyumun geliştirilmesi için daha büyük örnekleme sahip, multifaktöriyel etkenlerin sorgulandığı çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Birinci basamak hekimleri, işleri gereği hastalarla yakın ilişki içinde bulunmaktadır. Hastalarımızın ilaç uyumunu yakından takip etmeli ve ilaç uyumsuzluğundan şüphelendiğimiz durumlarda, buna neden olan etkenin tespiti ve ortadan kaldırılması konusunda, sebep sonuç ilişkisi içinde, bütüncül yaklaşım ile hareket edilmelidir. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, aile hekimliği, ilaç uyumu
Diabetes mellituslu hastaların depresyon ve anksiyete düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Çalışmamızda diabetes mellitus'lu (DM) hastalarda depresyon ve anksiyete varlığının tespiti, sosyodemografik bulgular ve hastalığın kendisiyle ilişkilerinin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Çalışmamız Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi 01/10/2016-20/11/2016 tarihleri arasında Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 150 diyabetli hastada kesitsel olarak yapıldı. Diyabetli hastaların sosyodemografik verilerinin, tedavi alma süresi ve şeklinin, ek hastalık varlığının, diyabete bağlı komplikasyon varlığının ve diyabet nedeniyle hastaneye yatışın depresyon ve anksiyete düzeyleri ile olan ilişkisi değerlendirildi. Depresyon düzeyi beck depresyon ölçeği, anksiyete düzeyi beck anksiyete ölçeği ile değerlendirildi. Çalışmaya 18 yaş üstü, diyabet tanısı almış ve en az 6 aydır medikal tedavi almakta olan, eğitim düzeyi en az ilkokul, aktif psikiyatrik tedavi görmeyen ve katılmaya gönüllü hastalar dahil edilirken; 18 yaş altı ve yeterli eğitim düzeyinde olmayan, 6 aydan az süredir medikal tedavi almakta olan, aktif psikiyatrik rahatsızlığı olan ve çalışmaya katılmayı reddeden hastalar alınmadı. Verilerin analizinde; Kolmogorov Smirnov, Mann Whitney-U, Kruskal Wallis, Spearman Korelasyon ve Ki-kare testi kullanıldı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 150 hastanın yaş ortalaması 56,3±12,5 yıldı. Çalışmamızda hastaların 82'si (%54,7) kadın ve 68'i (%45,3) erkekti. Hastaların 80'inde (%53,3) hafif/minimal depresyon saptanırken; 70'inde (%46) orta ve ağır depresyon saptandı. Hastaların 93'ünde (%62) anksiyete yok ve hafif iken; 57'sinde (%38) orta-ağır anksiyete saptandı. Anksiyete ve depresyon skorlarının yaş, vücut kitle indeksi, medeni hal, yaşanılan yer, DM tipi ve nefropati ile ilişkisine rastlanmadı. Anksiyete ve depresyon skorları kadın hastalarda eğitim düzeyi düşük, gelir düzeyi düşük, komorbiditesi olan, uzun süre tedavi alan, insülin kullanan, nöropati, retinopati gelişen hastalarda ve herhangi bir zaman diliminde DM'ye bağlı hastaneye yatırılan hastalarda yüksekti. Ev hanımları ve serbest meslek çalışanlarının anksiyete ve depresyon skorlarının yüksek olduğu; çalışan hastaların anksiyete ve depresyon skorlarının düşük olduğu saptandı. Depresyon gelişimine yaş, VKİ, eğitim, nöropati ve anksiyete varlığının etki ettiği saptandı. Anksiyete varlığına meslek, yaşanılan yer, ek hastalık varlığı ve depresyon varlığının etki ettiği saptandı. Sonuç: DM'li hastalarda birçok faktörün (cinsiyet, eğitim düzeyi, meslek, çalışma durumu, gelir düzeyi, tedavi şekli ve süresi,komplikasyon gelişimi, DM'te bağlı hastanede yatış ve komorbit hastalıklar) anksiyete ve depresyon skorları üzerinde etkili olduğu saptandı. Anahtar Kelimeler: Depresyon, anksiyete, diabetes mellitus
Yaşlı hastalarda aktif boş zaman kullanımının biyopsikososyal sağlığa etkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Giderek yaşlanan toplumumuzda yaşlı sağlığı önemi artan bir halk sağlığı konusudur. Yaşlı nüfusun sağlıklı olmasını etkileyen faktörlerin araştırılması bu anlamda önemlidir. Bu çalışmada boş zamanların aktif değerlendirilmesi ile hastaların sağlık durumları arasındaki ilişki biyolojik, psikolojik ve sosyal yaklaşımla değerlendirilmiştir. Gereç ve yöntemler: Çalışma, 1 Ekim 2016 ve 1 Kasım 2016 tarihleri arasında TC Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Geriatri Polikliniklerine başvuran 65 yaş üzeri yaşlılar ile gönüllülük esas alınarak, yüz yüze anket çalışması şeklinde yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 34'ü kadın 37'si erkek toplam 71 birey katılmıştır. 65-70 yaş grubu ve 71-75 yaş gurubu rekreasyonel boş zaman aktivite skorları, 76 üstü yaş grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Kadınların rekreasyonel boş zaman aktivite skorları, erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Büyükşehirde yaşayanların dini boş zaman aktivite skorları, kasaba-köylerde yaşayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Evlilerin ve bekârların sosyal boş zaman aktivite skorları, dullara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Yalnız yaşayanların, eşiyle yaşayanlar ve bakıcılarıyla yaşayanlara göre rekreasyonel boş zaman aktivite skorları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Yaşlıların eğitim durumuna göre boş zaman aktivitelerinin karşılaştırılmasında entelektüel ve sosyal alanda anlamlı farklılık bulunmuştur. Okur-yazar olmayanların entelektüel boş zaman aktivite skorları, lise mezunu ve yüksekokul mezunlarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Yine ilkokul mezunlarının entelektüel boş zaman aktivite skorları, lise mezunu ve yüksekokul mezunlarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Okur-yazar olmayanların sosyal boş zaman, aktivite skorları, lise mezunu ve yüksekokul mezunlarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. İlkokul mezunlarının sosyal boş zaman aktivite skorları, lise ve yüksekokul mezunlarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Maaşlı olanların, maaşlı olmayanlara göre rekreasyonel boş zaman aktivite skorları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Komşusuyla-arkadaşıyla her gün görüşenlerin, haftada birkaç kez ya da ayda birkaç kez görüşenlere göre sosyal boş zaman aktivite skorları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Uykusuzluk çekenlerin rekreasyonel boş zaman aktivite skorları uykusuzluk çekmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Yaşam kalitesine göre; duyusal fonksiyonlar alt alanıyla sosyal boş zaman aktivitelerine katılıma ait sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Özerklik alt alanıyla sosyal boş zaman aktivitelerine katılıma ait sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Geçmiş, bugün ve gelecek faaliyetleri alt alanıyla entelektüel, sosyal ve rekreasyonel boş zaman aktivitelerine katılıma ait sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ölüm ve ölmek alt alanıyla entelektüel boş zaman aktivitelerine katılıma ait sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Yakınlık alt alanıyla sosyal boş zaman aktivitelerine katılıma ait sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Demans olmayanların entelektüel ve sosyal boş zaman aktivite skorları demans olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Depresyonu olmayanların sosyal boş zaman aktivite skorları depresyonda olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç: Yaşlı popülasyonda boş zamanların aktif değerlendirilmesi hastaların biyolojik, psikolojik ve sosyal yönden sağlıklarını ve yaşam kalitelerini doğrudan ve dolaylı olarak olumlu etkilemektedir. Bu nedenle yaşlı sağlığına yönelik yapılacak sağlık politikalarında onların yaşama aktif katılımlarının teşvik edilmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Yaşlı, Boş Zaman Aktiviteleri, Biyopsikososyal Yaklaşım, Geriatrik Sendromlar
Huzur evinde yaşayan yaşlılarda kapsamlı geriyatrik değerlendirme ile uyku bozukluğu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı huzurevinde yaşayan 65 yaş ve üstü bireylerde kapsamlı geriatrik değerlendirme ile uyku kalitesini etkileyen faktörlerin belirlenmesidir. Gereç-Yöntem: Çalışmaya huzurevinde kalan, yaş ortalaması 82.40 ± 6.33 olan 107 (67 kadın 49 erkek) yaşlı birey alınmıştır. Yaşlı bireylere kapsamlı geriatrik değerlendirme yapılmış bilgileri kaydedilmiştir. Uyku kalitesi (PUKİ-Standford) değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada yer alan bireylerin %34,7sinin Uyku Pitsburg Ölçek puanı 5'den az (uyku bozukluğu yok), % 65,3 ünün ise 5'den fazla olduğu (uyku bozukluğu var) hesaplanmıştır. Olgular SF-36 skorları açısından gruplandırıldığında Standford uykululuk ölçeği puanları ile SF-36 ölçek alt boyutlarından fiziksel fonksiyon, genel sağlık durumu, canlılık, sosyal fonksiyon ve emosyonel fonksiyon puanları arasında negatif yönlü, zayıf doğrusal bir ilişki saptanmıştır. İstatistiksel olarak anlamlıdır (sırasıyla; rho= -0.307, p=0.002, rho=-0.274, p=0.006, rho= -0.349, p<0.001, rho= -0.242, p=0.015, rho= -0.248, p=0.012).PUKİ puanları ile SF-36 ölçek tüm alt boyutlarının tümü ile pozitif yönlü doğrusal ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır.(p<0,001) Sonuç: Çalışmamız huzurevinde yaşayan yaşlı bireylerde kötü uyku kalitesinin sık rastlanan bir problem olduğunu göstermiştir. Çalışmamızda uyku kalitesinin kötü olmasında önemli risk faktörlerinden birinin yaşlı bireyin yaşam kalitesi düzeyi olduğu tespit edilmiştir.
Kronik hastalığı olan bireylere "kronik hastalık bakımını değerlendirme ölçeği"nin uygulanması
Giriş ve amaç: Tüm dünyada beklenen yaşam süresinin artması ve yaşam şartlarındaki değişiklik nedeniyle kronik hastalık prevalansı her gün artmaktadır. Kronik hastalıklara bağlı oluşan mortalite ve morbidite oranları da tüm dünya için öncelikli sağlık problemlerindendir. Bu yüzden kronik hastalığı olan bireylere sunulan hizmeti değerlendirmek ve bu sayede sunulan hizmeti iyileştirmek kronik hastalık sıklığı ve kronik hastalıklara bağlı görülen sakatlık ve ölümleri azaltmak için önemli bir adımdır. Bu çalışmada bu amaca paralel olarak kronik hastalıkların PACIC ölçeği uygulanarak aldıkları bakımdan memnuniyetleri değerlendirilmiştir. Materyal ve Metot: Tanımlayıcı tipte olan bu araştırma,01.02.2017 - 28.02.2017 tarihleri arasında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Dahiliye Polikliniklerine başvuran, 18 yaş üzeri, kronik hastalığı olan bireyler üzerinde yapıldı. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemi ile sosyodemografik bilgi formu ve PACIC ölçeği uygulandı. Verilerin analizleri, SPSS 22.0 paket programında yapıldı. Tamamlayıcı veriler sayı yüzde ortalama, ortanca olarak sunuldu. Sınıflandırılmış verilerin karşılaştırılmasında ki kare testi, sürekli verilerin karşılaştırılmasında Mann Witney U testi, Kruskal Wallis Varyans analizi kullanıldı. Sürekli değişkenleri ilişkisi Spearman Korelasyon testi ile değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya katılan 300 hastanın sosyodemografik özelliklerine ve var olan kronik hastalıklarına göre PACIC ölçeği skorları değerlendirildi ve hastaların yaş, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, düzenli kontrole geliyor olmaları ve son muayene tarihlerinin yakınlığı ile ölçek puanlarının yüksekliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu. Değerlendirilen kronik hastalıklar arasında ise sadece kronik tiroid hastalıkları ile, ölçeğin amaç belirleme(p=0,017), izlem/koordinasyon (p=0,005) alt boyutları ve toplam ölçek skorlarının (p=0,035) daha yüksek olduğu saptandı. Hipertansiyon, DM, astım/KOAH, kronik kalp hastalıkları ve diğer hastalıklar başlığı altında yer alan hastalıklar ile PACIC skorları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ayrıca sosyodemografik verilerden olan cinsiyet, medeni durum ve var olan kronik hastalık süreleri ile toplam ölçek puanları arasında ilişki saptanmadı. Sonuç: Araştırma kapsamında değerlendirilen hastaların aldıkları kronik hastalık bakımında memnuniyet oranları orta düzeyde belirlendi. Çalışmanın alt boyutların bakıldığında ise en yüksek puan problem çözme, en düşük puan ise izlem/ koordinasyon alt boyutundan alındı. Bu durum takibe alınan hastaların başvurdukları polikliniklerin özellikle izlem/takip boyutu başta olmak üzere kronik hastalık bakımı konusunda uygulamalarını gözden geçirip geliştirmeleri gerektiğini düşündürmektedir.
Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan hekimlerin 65 yaş ve üstü hastalarda aşı uygulamaları konusundaki bilgi düzeyleri ile bu konudaki tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç:Aşılama; temiz su kaynakları, güvenli gıda temini ve hijyen kurallarına uyumun yanısıra, enfeksiyon hastalıklarının kontrolü ve eliminasyonu için vazgeçilmezdir.Aşılanma kavramı hem dünyada hem de ülkemizde genellikle çocukluk dönemine özgü bir uygulama olarak görülmekte ve yaşlı aşılamaları ihmal edilmektedir. Bu çalışmada hekimlerin yaşlı bağışıklaması ile ilgili tutumlarını ortaya koymak, yaşlı bağışıklaması ile ilgili farkındalık yaratmak ve hedeflenen düzeylerin altında olan aşılanma oranlarını arttırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan 253 gönüllü hekim dahil edildi. Çalışma kapsamında sosyodemografik veriler ve hekimlerin 65 yaş ve üstü hastalarda aşılama ile ilgili bilgi yeterliliğini, tutum ve davranışlarını değerlendiren sorulardan oluşan anket formu uygulandı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSSprogramının 24.0 versiyonu kullanıldı. İstatistiksel analizde Pearson chi-square testi kullanılmıştır ve p<0,05 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hekimlerin aşılarla ilgili bilgi yeterliliğinin değerlendirmesinde, influenza için %61,7'si, pnömokok için %58,1'i, tetanoz için %41,3'ü, zona için %13'ü bilgisini yeterli görmekteydi. Hekimlerin çok az bir kısmı, 65 yaş ve üstü hastalarının aşılanma durumunu sorguluyordu.Hekimlerin büyük bir çoğunluğu influenza ve pnömokok aşılarının, yaklaşık olarak yarısına yakın bir kısmı da tetanoz aşısının 65 yaş ve üstü hastalara önerildiğini bildiğini belirtti. Buna rağmen, hekimlerin sadece %40,3'ü influenza aşısını, %32'si pnömokok aşısını, 65 yaş ve üstü tüm hastalarına öneriyordu, %47,8'i yaralanma durumunda tetanozu öneriyordu. Kılavuz takip eden hekimler influenza, pnömokok ve tetanoz aşılarıyla ilgili bilgilerini daha yüksek oranda yeterli görmekteydi. Aşı önermeyen hekimlerin çoğunluğuhasta yoğunluğu sebebiyleve önceliği tedavi edici hekimliğe verdiğiiçin aşıyı hastalarına önermediğini belirtmiştir. Araştırmamızda hekimlerin çok az bir kısmı aşılarla ilgili bir eğitime katılmıştır. Eğitim almamış hekimlerin çoğunluğu aşılarla ilgili eğitim almak istediğini belirtmiştir. Sonuç: 65 yaş ve üstü hastalara önerilen aşılarla ilgili, hekimlerin büyük bir kısmının kendi bilgilerini yeterli görmediği gözlemlendi. Katılımcıların çok az bir kısmı hastaların aşılanma durumlarını sorguluyor ve aşı önerisinde bulunuyordu. Hekimin inanışları, aldığı eğitimler, güncel kılavuz takibi ve öz bağışıklaması ile ilgili durumların, hastalarına yönelik aşılama davranışında etkili olduğu tahmin edilmektedir. Gelecekte hekimlerin yaşlı aşılaması ile ilgili tıbbi bilgilerini geliştirmek ve güncellemek üzere çeşitli eğitimlere ihtiyaç vardır. Ayrıca hekimlerin tutum ve davranışlarını değiştirmeye ve geliştirmeye yönelik çok yönlü etkinliklere gereksinim vardır. Aşılama oranları, aşılamayı destekleyen, elektronik tıbbi kayıtlar ve hatırlatıcılar (aşı karnesi) gibi müdahaleci çabalar yoluyla iyileştirilebilir. Anahtar Kelimeler: 65 yaş ve üstü, Yaşlı, Aşılama, Bağışıklama, Hekimler, bilgi düzeyi, Tutum ve davranış
Erişkinlerde D vitamini ve lipid düzeylerinin insülin direnci ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: İnsülin direnci ve dislipidemi, dünyada kardiyovasküler mortaliteye en sık neden olan sorunların başında gelmektedir. Obezite, sigara kullanımı, sedanter yaşam gibi çağımızın problemleri ile birlikte, risk altındaki toplumlarda ciddi sağlık yüküne sebep olmaktadır. Diğer yandan bütün bu risk faktörlerinin kontol altına alınabildiği bilinmektedir. Yapılan çalışmalar hücresel düzeyde dislipidemi ve insülin direnci ilişkisini ortaya koymakta ve klinik araştırmalar bu durumu desteklemektedir. D vitamini eksikliği, ülkemiz için önemli ve yaygın bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Son yıllarda D vitamininin keşfedilen yeni reseptör dokuları ve ilişkili olduğu muhtemel hastalıklar nedeniyle, D vitamini önemli bir çalışma konusudur. Bu çalışmada Tip 2 Diyabetes Mellitüs (T2DM) için öncü olarak kabul edilen insülin direnci; güncel bir kardiyovasküler risk belirleyicisi olarak öngörülen, plazma trigliserid (TG) ile HDL-K (yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol) oranını yansıtan plazma aterojenik indeksi (Atherogenic Index of Plasma, AIP) ve D vitamini düzeylerinin ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine 01/06/2016 ile 01/06/2017 tarihleri arasında başvuran, başvuru esnasında serum 25(OH)D₃, insülin, glukoz ve lipit paneli değerlendirilen hastaların dosya kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi şeklinde yapılan kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında, gebe olmayan, kronik hastalığı ve düzenli ilaç kullanımı olmayan 738 hasta dahil edilmiştir. İnsülin direnci hesabı için HOMA-IR, AIP oranı belirlenmesi için Log₁₀ (TG/HDL-K) formülasyonu kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS programının 21.0 versiyonu kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler uygulanmış ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmada yer alan bireylerin 533'ü kadın, 205'i erkektir. İnsülin direnci ile D vitamini düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.031). İnsülin direnci ve AIP ortalama oranları arasında anlamlı farklılık bulunamamış ancak matematiksel farklılık gözlenmiş, D vitamini düzeyleri ve AIP ortalama oranları arasında istatiksel anlamlı farklılık bulunamamış ancak yine matematiksel farklılık gözlenmiştir. Sonuç: Güncel çalışmalar, D vitamini düzeyinin optimal aralıkta tutulmasının prediyabetik dönemden T2DM' ye geçişi geciktirdiği ve T2DM hastalarında glisemik kontrole yardımcı olduğu yönünde sonuçlar vermekte, D vitamininin ateroskleroza karşı koruyucu etkisi olduğunu belirtmektedir. Diğer yandan insülin direnci ve dislipidemi ilişkisi, aterosklerozun geciktirilmesi veya önlenmesi anlamında büyük önem kazanmıştır. Kardiyovasküler risk öngörüsünde, duyarlı, ucuz ve kolay uygulanabilir oluşuyla AIP oranı öne çıkmaktadır. AIP oranının kılavuz yayınlarında vurgulanması ve rutin laboratuar hizmetine entegre edilmesi gibi hedefler, risk altındaki toplumun tespiti, mortalite ve sağlık harcamalarının azaltılması gibi faydalar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: D vitamini, insülin direnci, plazma aterojenik indeksi, dislipidemi
Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuranlarda sigara içme davranışı ile ilgili algının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Sigara bağımlılığı ülkemizde de sıklığı oldukça fazla olan dünya genelinde önlenebilir önemli bir halk sağlığı sorunudur. Sigara bağımlılığında nikotin ile oluşan fiziksel bağımlılığın yanı sıra bazı çevresel etmenler de rol oynamaktadır. Sigaraya başlamada ve sigara bağımlılığını sürdürmede etkisi olan sigara içme davranışı ile ilgili algılar veya inanışları değerlendirmek amacıyla bu çalışmayı gerçekleştirdik. Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne herhangi bir nedenle başvuran bireylerde sigara içme davranışı ile ilgili algıları değerlendirdik. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı türde tasarlanan çalışmamızda Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 18 yaşını doldurmuş 422 gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında sosyodemografik veriler ve sigara içme davranışı ile ilgili algıları değerlendiren sorular içeren anket formu uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde IBM SPSS v22.0 kullanılmıştır. Grupların karşılaştırılmasında Pearson Ki-kare testi kullanılmıştır. P değerinin 0,05'ten küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Üçlü grup karşılaştırmalarında post-hoc testi uygulanmış ve düzeltilmiş artık (DA) değerleri -2, +2 aralığı dışında kalanlar anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 422 gönüllü dahil edilmiştir. Bunlardan %55,4'ü (n=234) kadın, %44,6'sı (n=188) erkektir. Yaş ortalaması 34,88 yıl olup en genç katılımcı 18, en yaşlısı ise 72 yaşındadır. Katılımcıların %41,7'si (n=176) sigara içicisi, %16,1'i (n=68) daha önceden sigara içicisi olup sigarayı bırakmış, %42,2'si (n=178) hiç sigara içmemiştir. Sigara içenler ve sigarayı bırakmış olanlar hiç sigara içmemişlere kıyasla sigara içmenin çekici olduğunu anlamlı şekilde daha fazla düşünmektedir (DA:2,0; DA:2,0; p<0,001). Sigara içenler diğer iki gruba kıyasla sigara içmenin stresi azalttığını belirgin şekilde beklenenden daha fazla olumlu yanıtlamıştır (DA:7,9; p<0,001). Kilo vermeye yardımcı olduğuna sigara içenler daha çok katılmaktayken (DA:2,5; p=0,004), cinsiyetler arasında bu algıda belirgin farklılık gösterilmemiştir (p=0,291). Sonuç ve Öneriler: Çalışmamızda sigara içenlerin sigara içme davranışı ile ilgili estetik algıları sigara içmeyenlere göre belirgin şekilde fazla bulundu. Sigara içenlerde sigara içmenin olumsuz duygulanıma iyi geldiği ve bilişsel fonksiyonları iyileştirdiği düşünceleri anlamlı şekilde daha fazla bulundu. Literatürle uyumlu olan sonuçlarımız ile birlikte sigara içme davranışı ile ilgili algıların ayrıntılı şekilde araştırılması gerektiğini, sigara bağımlılığı ile mücadelede bu algıları değiştirmenin faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Sigara bağımlılığı, Nikotin bağımlığı, estetik algılar, olumsuz duygulanım, nikotin yoksunluğu
Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi poliklinik başvurularında hasta-hekim iletişimi niteliğinin hasta ve hekim bakış açısıyla değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu araştırmada Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi poliklinik başvurularında hasta-hekim iletişimi niteliğinin hasta ve hekim bakış açısıyla değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. MATERYAL VE METOT: Çalışmaya 01 Temmuz 2017 -31Ağustos 2017 tarihleri arasında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi dahili ve cerrahi kliniklere ait polikliniklere başvuran ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 18 yaş ve üstü hastalar arasından rasgele belirlenenler ve aynı şekilde çalışmaya katılmayı kabul eden hastaların görüştükleri hekimler, dahil edildi. Araştırmamızda veri toplama aracı olarak görüşme sonrası hekimlere ve hastalara ayrı ayrı oluşturulan anketler uygulandı. Hastalara uygulanan ankette sosyodemografik özellikler ve genel sağlık durumu ile ilgili 12 soru, görüşme esnasındaki hekimin iletişim niteliği ile ilgili 15 soru olmak üzere toplam 27 soru mevcuttu. Hekim anketinde ise sosyodemografik özellikleri sorgulayan 8, görüşme esnasında kendi iletişim becerilerini değerlendiren 15 soru olmak üzere toplam 23 soru yer aldı. Çalışma sonucunda elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 21.0 programı aracılığıyla bilgisayar ortamına aktarıldı ve analiz edildi. İstatistiki olarak p<0,05 anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya 28 hekim ve 71 hasta ile olmak üzere toplamda 99 kişi dahil edildi. Hekim-hasta iletişiminin değerlendirilmesi açısından 71 görüşme irdelendi. Hastaların hekimleriyle yaptıkları görüşme sonrasında yaptıkları değerlendirmelerinde, 15 iletişim ifadesinin hiçbirinde 'çok kötü' ve 'kötü' şeklinde değerlendirme yapmadıkları görüldü. Hastaların %98,6 (n=70)'sı görüşme yaptıkları hekimin iletişimini 'çok iyi' ve 'iyi' olarak değerlendirdiler. Hastaların hekimlerin iletişim becerilerini değerlendirdikleri ifadelerin her birisine ilişkin yapmış oldukları değerlendirmelerin ortalaması, hekimlere göre yüksek bulundu.(p<0,05) Hasta ve hekim değerlendirmelerinin sosyodemografik özelliklerine göre anlamlı farklılaşmadığı görüldü.(p>0,05) SONUÇ: Hasta-hekim iletişimi üzerinde titizlikle durulması ve geliştirilmesi için çalışılması gereken bir konudur. Bu çalışmada genel olarak hastaların hekimlerin iletişim becerilerinden memnun oldukları sonucuna varılmıştır. Bunun yanında hekimlerin hastalara göre kendilerini daha eleştirel gözle değerlendirdikleri görülmekte ve bu konuda eğitim ihtiyacını dile getirenlerin azımsanmayacak düzeyde olduğu görülmektedir. Çalışmadan elde edilen bu sonuçlar bu çalışmayla sınırlı olsa da, çalışmanın kalitatatif özelliklerinden dolayı önem arz etmektedir. Konuyla ilgili pek çok çalışma yürütülmekle beraber, konunun daha detaylı işlenmesi açısından daha geniş çaplı kalitatif çalışmalara ağırlık verilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Enürezis nokturna ile ilgili ailelerin bilgi ve tutum düzeyi
Giriş ve amaç: Enürezis Nokturna çocukluk çağının en sık karşılaşılan üriner sistem problemlerinden biridir. Uykuda yatağa ya da giysilere yineleyen bir biçimde idrar kaçırma enürezis olarak tanımlanır. Bir diğer ifade ile doğuştan ya da kazanılmış santral sinir sistemi defekti olmayan 5 yaşın üzerindeki çocuklarda istemsiz olarak uykuda gece altını ıslatma enürezis nokturna olarak adlandırılır. Enürezis nokturna çocuk ve ailesi için yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen bir problemdir. Enürezisin yarattığı stresli durum nedeni ile ileride anksiyete ve özgüven eksikliği gibi enürezis nokturna kaynaklı psikolojik sorunlar ortaya çıkabileceği düşünülmektedir. Yaygın bir sağlık sorunu olmasına rağmen ailelerin enüresis nokturna sebepleri, tedavi gerektirip gerektirmediği ve /veya hangi yöntemlerle tedavi edilebileceği konusundaki farkındalıkları yeterli ve uygun düzeyde olmayabilir. Bu sebeple çalışmamızda ailelerin enürezis enürezis nokturna hakkında bilgi ve tutumlarının belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve yöntem: Araştırmamız 29 aralık 2015 ve 29 mart 2016 tarihleri arasında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Yenimahalle Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran ailelerle gönüllülük esas alınarak , yüzyüze anket çalışması şeklinde yapıldı. Bulgular: Çalışamaya 319 u erkek 684 ü bayan olmak üzere toplam 1003 kişi katılmıştır. Katılanlar %94 çoğunlukla evlidir. Bireylerin %46,2 si 2 çocuk sahibi, %30,5 i ise 1 çocuk sahibidir. Katılımcılar %41,9 çoğunlukla üniversite mezunudur. Katılımcıların %37,8 i ev hanımı %25,9 u ise memurdur. Bireylerden 690 tanesi il merkezinde yaşamaktadır. Bireyler %45,4 oranla 2500 liradan fazla aylık kazanca sahiptir. Bireyler %72,8 çoğunlukla çocuklarda gece altını ıslatma olabileceğini belirtmişleridir. %62,7 si gece altını ıslatma konusunda bilgi sahibidir. Bu bilgi çoğunluk olarak arkadaş yada komşu (%25,3), aile hekimi (%24,9) ve TV den (%21,9) öğrenilmiştir. Katılımcılar %32,2 oranla her iki cinsiyette de gece altını ıslatmanı olabileceğini ifade etmişlerdir. Bireylerin %71,1 i bu durumun tedavi edilmesi gereken bir sağlık sorunu olduğunu düşünmektedirler. Bireylerin %44,2 si bu durumun ilaçla tedavisi hakkında fikri olmadığını belirtmiştir . Sonuç: Enürezis sık görülen sağlık sorunudur ve ailelerin bu konudaki farkındalığı ve tedavi arayışları eğitim ve sosyokültürel seviyeleri ile yakından ilişkilidir. Mevcut sebeplerin araştırılması ve bilinmesi, önlenebilir faktörlerin ortadan kaldırılmasında büyük öneme sahiptir. Ailelerin enürezisin tedavi edilebilir bir hastalık olduğu konusunda bilgilendirilmesi, tanı alamayan olguların belirlenmesi için saha ve okul taramalarının yapılması, kamu spotlarının oluşturulması, tanı alan olguların uygun yöntemlerle tedavi edilmesi önemlidir. Bu noktada enürezis birinci basamakta tanı alıp takip edilebilecek bir hastalık olup, ailelerin en kolay, uygun ve doğru bilgiye aile hekimleri aracılığı ile ulaşabilecekleri düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: çocuk , enürezis nokturna,anne, baba. bilgi ve tutum düzeyi
Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Endotem polikliniklerine 2016- 2017 yıllarında başvuran tip 2 diyabetes mellituslu hastaların glikolize hemoglobin A1c ve ortalama trombosit hacmi düzey ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Diyabetes mellitus hiperglisemi ile prezente olan metabolik bir hastalıktır. Diyabetik hastalardaki mortalite ve morbiditenin çoğundan ve azalan yaşam kalitesinden zaman içerisinde gelişen makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlar sorumludur. HbA1c günümüzde glisemik kontrolün göstergesi olarak en sık kullanılan testtir. Tip 2 DM hastalarındaki kardiyovasküler komplikasyon prevelansının HbA1c ve MPV düzeyleri ile ilişkili olduğu bazı çalışmalarda rapor edilmiştir. Düzelmiş glisemik kontrol MPV'yi azaltır böylece, uygun glisemik kontrol ile trombosit aktivitesinin azalması sağlanabilir ve bu hastalarda vasküler komplikasyonlar önlenebilir veya geciktirilebilir. Trombosit aktivasyon göstergesi olarak MPV'nin, DM progresyonunun izlenmesi ve dolayısıyla primer sağlık hizmetlerinde vasküler komplikasyonların önlenmesinde basit ve uygun maliyetli bir test olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız Tip 2 DM hastalarında HbA1c ve artmış MPV, PDW düzey ilişkisini değerlendirmekti. Materyal ve Metod: Çalışma, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Endotem polikliniklerine Haziran 2016- Nisan 2017 tarihleri arasında genel sağlık kontrolü amaçlı başvurmuş ve Tip 2 DM tanısı ile takipli 18 yaş üzeri hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların açlık plazma glukozu, HbA1c, trombosit sayısı, ortalama trombosit hacmi, trombosit dağılım genişliği, total kolesterol, trigliserid, HDL kolesterol, LDL kolesterol değerleri toplandı. Hastalar HbA1c değerlerine göre kontrol grubu, HbA1C≤7 ( grup 1 ), HbA1C>7 ( grup 2 ) olarak 3' e ayrıldı. Birbiri ile karşılaştırılarak analiz edildi. Bulgular: Yaş açısından grup 1 ve grup 2 arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu.(p>0,05) Yaş ortalaması arttıkça MPV ve PDW değerleri artmaktaydı. Gruplar arasında APG, HbA1c, Trigliserid değerleri açısından istatiksel olarak anlamlı bir farklılık mevcuttu.(p=0,001) (p=0,001) (p=0,001) Grup 1 ve Grup 2 arasında LDL ve T.Kolesterol değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık yoktu.(p=0,330) (p=0,592) MPV ve PDW ile Trigliserid arasında pozitif zayıf derecede korelasyon vardı ve bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p=0,002) (p=0,014 ) MPV ve PDW ile LDL ve T. Kolesterol arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu.(p=0,171, p=0,361) (p=0,172, p=0,378) HbA1c arttıkça PLT azalmakta, MPV ve PDW değerleri artmaktaydı. Bu korelasyon istatiksel olarak anlamlıydı. PDW ve MPV arasında pozitif derecede korelasyon vardı ve bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlıydı. (p=0,001) Sonuç: Çalışmamız göstermiştir ki bozulmuş glisemik regülasyon MPV ve PDW gibi trombosit aktivasyon belirteçlerinde artışa neden olur ve bu hastalarda vasküler komplikasyonlar daha sık görülebilir. Elde edilen değerler, MPV'yi ve aynı zamanda PDW'yi vasküler komplikasyonlar açısından diyabet hastalığının yükünü tahmin etmek için bir hematolojik belirteç olarak kullanma olasılığını göstermektedir. Bizim çalışmamızın sonucunda MPV'nin ve PDW'nin, DM progresyonunu izlemek ve dolayısıyla primer sağlık hizmetlerinde vasküler komplikasyonların önlenmesinde, taranmasında basit ve düşük maliyetli bir test olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Böylece erken tanı ve uygun tedavi, başlangıç veya ilerlemeleri geciktirilebilir. Ancak daha büyük popülasyonlarda yapılacak geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tip 2 DM, MPV, PDW, HbA1c
Bir üniversite hastanesinde aile hekimliği polikliniklerine başvuran hastaların beden kitle indeksi ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
GİRİŞ: Beden kitle indeksi (BKİ) ve psikiyatrik hastalıklar arasındaki ilişki çok sayıda araştırmaya konu olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bu konuda yapılmış çalışmalar incelendiğinde özellikle obezite ve depresyon arasında bir ilişki olduğu görülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız yetişkinlerde beden kitle indeksi ve depresyon arasında nasıl bir ilişki olduğunu araştırmaktır. YÖNTEM: Çalışmamızda hastanemiz aile hekimliği polikliniklerine başvuran 18 yaş ve üstü hastalardan, daha önce psikiyatrik hastalık tanısı almamış, 270 gönüllüye sosyodemografik verilerden oluşan bir anket formu ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulanmıştır. Ayrıca hastaların boy ve kilo ölçümleri alınarak BKİ hesaplanmıştır. Hastaların BDÖ skoru ve BKİ arasındaki ilişki araştırılmıştır. Elde edilen verilerin analizi SPSS programı kullanılarak yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya veri toplama araçlarını eksiksiz olarak cevaplayan 270 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 38,89±11,83 yıldır. Hastaların %63'ü (n=170) kadın, %37'si (n=100) ise erkektir. Katılımcıların BKİ ile BDÖ puanlarının korelasyonuna bakılmıştır. Aralarında anlamlı bir korelasyon görülmemiştir (p=0,660; r=0,027). Kadınlarda BKİ erkeklerden anlamlı düşük bulunmuştur (p=0,001). Kadınlarda BDÖ puanları erkeklerden anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,007). Medeni durum BDÖ puanları üzerinde anlamlı değişiklik oluşturmazken (p=0,959), evlilerin BKİ' leri evli olmayanlardan anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,016). Çalışma durumu BDÖ puanları üzerinde anlamlı değişiklik oluşturmazken (p=0,114), çalışmayan bireylerin BKİ' leri çalışan bireylerden anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,018). Katılımcılarda tanı konulmuş bir tıbbi rahatsızlık varlığı BKİ (p=0,051) ve BDÖ (p=0,066) puanları üzerine anlamlı etki etmemiştir. SONUÇ: Çalışmamızda BKİ ile depresyon düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuçlarımız tedavi arayışında olmayan daha geniş örneklem grupları ile yapılacak çalışmalarla desteklenmelidir. ANAHTAR KELİMELER: Beden kitle indeksi, Beck Depresyon Ölçeği, Depresyon, Obezite
Ev kazası geçirmiş çocukların ebeveynlerinin kaza algıları, deneyimleri ve çocuk ev kazaları konusunda bilgi, tutum, davranışları: Kalitatif bir çalışma
Giriş ve Amaç: Ev kazaları en önemli risk grubunu çocuklar, yaşlılar, fiziksel, mental ve sosyal engeli olanlar oluşturmaktadır. Tüm dünyada sık görülmeleri, ölüm ve sakatlıklara yol açmaları önlenebilir olmaları nedeniyle halen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu araştırmanın amacı çocuğu ev kazası geçirmiş ebeveynlerin kaza algıları, daha önce yaşadıkları çocuk ev kazaları, sonrasındaki tutum ve davranışları, bu konudaki bilgi düzeyleri, bilgi kaynakları ve önerilerini tespit etmek; ayrıca önlenebilen bir olay olarak çocuk ev kazaları konusunda koruyucu sağlık hizmetlerinin merkezinde olan aile hekimlerine düşen görevlere dikkat çekmektir. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışması nitel bir araştırma olarak planlanmış olup, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Dr. Sami Ulus Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniklerinde, 01.05.2017-31.12.2017 tarihleri arasında ev kazası nedeniyle yatarak tedavi gören çocukların ebeveynleri ile yapılan görüşmelerden oluşmaktadır. Görüşmelerde, konuyla ilgili literatür taranarak oluşturulan, açık uçlu sorulardan oluşan bir görüşme formu kullanıldı. Yapılan tüm görüşmeler, derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak yüz yüze yapıldı. Bulgular: Bu çalışmaya ev kazası nedeniyle yatarak tedavi gören 22 çocuğun 21 ebeveyni dahil edildi. Bir kazada aynı anda iki kardeş etkilenmesinden dolayı anne ile ortak görüşme yapıldı. Görüşme yapılan 21 ebeveynin 19'u kadın 2'si erkek olmak suretiyle anne babalardan oluşmaktaydı. Çalışmamızda ev kazası nedeniyle yaralanan 22 çocuğun 15'i (%68,1) erkek, 7'si (%31,8) kız çocuğuydu. Yaralanan çocukların en küçüğü 9 aylık, en büyüğü 3 yaş 6 aylık olup, yaş ortalaması ise 1 yaş 10 ay olarak tespit edildi. Vakaların 4'ü düşme, 8'i yabancı cisim aspirasyonu/yutulması, 10'u koroziv madde alımı nedeniyle hastanede yatmaktaydı. Çalışmaya katılan ebeveynlerin 19'u kazaların önlenebileceğini belirtirken içlerinden, iki ebeveyn ise kazaların önlenemeyeceğini ifade ettiler Sonuç: Çalışmamızda ebeveynlerin bilgi eksikliği, dikkat dağınıklığı, riskli davranışları, küçük çocukları birkaç yaş büyük olan kardeşine emanet etmeleri ve misafirliğe gidilen evlerde kontrolün sağlanamaması, kullanılan ev güvenlik araçlarının yetersiz kalması gibi nedenler kazalarda önemli etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Anne babaların aldıkları önlemlerde en belirleyici faktörün ise çevrelerinden duydukları yaşanmış ev kazaları ile kendi tecrübeleri olduğu görüldü. Bunun yanında kaza sonrası çocuğa daha fazla zarar verebilecek hatalı uygulamalar da dikkat çekmektedir. Kazayı önlemek için kazayı öngörmek, risk faktörlerini belirlemek, doğru ve etkin önlemleri almak gerekir. Bunun içinde kazanın tipi, oluş şekli, sıklığı, hangi yaş grubunda hangi kazaların daha sık görüldüğü, ne şekilde sonuçlandığı gibi çeşitli bilgileri içeren kaza istatistikleri olmalıdır. Bu veriler kazalar, önlemler konusunda bilgi sağlarken zaman içerisinde alınan önlemlerin ne kadar etkin olduğunu, kazaların ne kadarını önleyebildiğimizi de gösterecektir. Çocuklarda yaralanmaya neden olan kazalar, alınacak önlemler ve kaza sonrasında yapılması/yapılmaması gereken uygulamalar birinci basamak sağlık merkezlerinde aile hekimleri ve diğer sağlık çalışanları tarafından verilmelidir. Bu bilgiler aşı takipleri sırasında ebeveynlere tekrarlanarak anlatılmalı, broşürler dağıtılarak ve yaşanan ev kazalarından örnekler verilerek farkındalık sağlanmalıdır. Bu sadece anne babalar ile sınırlı kalmayıp diğer aile bireyleri, aile büyükleri, çocuk bakıcıları, çocuğa bakım ve eğitim veren tüm kuruluşlara yayılmalıdır. Konuyla ilgili en etkin çözüm yolunun, devlet ve sivil toplum kuruluşlarının sorumluluğu paylaşmasıyla gerçekleşebileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: çocuk, ev kazası, ev yaralanması, kalitatif (nitel) çalışma
Ankara Atatürk Eğitim Aaraştırma Hastanesi evde sağlık biriminden hizmet alan hastaların bakım veren yakınlarının yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Günümüzde tıbbın ilerlemesi neticesinde beklenen yaşam süresi uzamakta bakıma muhtaç nüfus giderek artmaktadır. Evde Sağlık Hizmetleri; bakım ihtiyacı olan bireye hastalığının akut ve kronik döneminde, ev ortamında, sosyal ve psikolojik danışmanlık hizmet vermektedir. Bu araştırmada Evde Sağlık Hizmeti alan hastaların bakım veren yakınlarının yaşam kalitesinin hangi faktörlerden ve ne şekilde etkilendiğinin belirlenmesi amaçlandı. MATERYAL ve METOT: Tanımlayıcı tipteki çalışmaya, 25 Ekim 2017 – 28 Şubat 2018 tarihleri arasında Ankara Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Evde Sağlık Biriminden hizmet alan ve çalışmaya katılmayı kabul eden hasta bakım verenleri dahil edildi. Katılımcılara tanıtıcı bilgi formu, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği-Kısa Formu ve Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği uygulandı. Analizlerde SPSS 23.0 paket programı kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya 141 bakım veren dahil edildi. Katılımcıların %75,9'u kadındı ve yaş ortalaması 57,3±10,9 yıl olarak saptandı. Bakım verenlerin %73,8'i çalışmadığı saptandı. Bakım verilen hastaların %42,5'i yatağa bağımlıydı ve yaş ortalaması 73,3±20,1 yıl olarak saptandı. Hastaların %42,6'sının demans tanısı mevcuttu. Çalışmadaki bakım verenlerin %35,5'i hastanın bakımını üstlenen tek kişi olduğu belirlendi. Bakım verenlerin verdikleri bakıma bağlı olarak sağlık durumunun %56,7'sinde kötü yönde değiştiği belirlendi. Bakım verenlerin DSÖ yaşam kalitesi ölçeği puan ortalamaları; genel alanda 45,2, fiziksel alanda 50,4, psikolojik alanda 51,3, sağlık alanında 51,8 ve çevre alanda 51,1 olarak bulundu. Ayrıca Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği puan ortalaması 7,89 olarak saptandı. Yaşam kalitesi ve uyku kalitesinin; bakım verenin kronik hastalık durumu, gelir durumu, çalışma durumu ve bakım işini üstlenen tek kişi olması ile ilişkili olduğu bulundu (p<0,05). Ancak hastanın yatağa bağımlılık ve demans düzeyi ile ilişkisinin olmadığı saptandı. Kronik hastalığı bulunan, gelir düzeyi düşük, bir işte çalışmayan ve bakımı tek kişi üstlenen bakım verenlerin yaşam ve uyku kalitesi daha kötü olarak saptandı (p<0,05). SONUÇ: Bu çalışmanın sonucunda evde bakım ihtiyacı olan hastalara bakım verenlerin yaşam ve uyku kalitelerinin verdikleri bakım neticesinde olumsuz olarak etkilendiğini saptandı. Özellikle kronik hastalığı olan, gelir düzeyi düşük, herhangi bir işte çalışmayan ve bakım sorumluluğunu tek kişi olarak üstlenen bakım verenlerin yaşam ve uyku kaliteleri daha düşük olduğu görülmüştür. Bu saptamalar ışığında Evde Sağlık Hizmetleri kapsamının bakım verenlerin birtakım ihtiyaçlarını göz önüne alacak şekilde düzenlenmesinin ve özellikle bakım verenlerin psiko-sosyal alanda desteklenmesinin yaşam ve uyku kalitesinin yükseltilmesine yararlı olabileceği düşünülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Evde Sağlık Hizmeti, Yaşam Kalitesi, Uyku Kalitesi, Bakım Veren
65 yaş ve üstü hastalarda kognitif bozukluk ile thiol-disülfid homeostazisi arasındaki ilişki
ÖZET AMAÇ: Bu çalışmamızda kognitif bozukluk ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi özellikle yeni bir parametre olan tiyol-disülfid homeostazisi ve iskemi modifiye albümin, ferroksidaz ve myeloperoksidaz biyobelirteçleri ile değerlendirmeyi amaçladık. MATERYAL ve METOT: Tanımlayıcı tipte çalışmaya bir üniversite hastanesi geriatri polikliniği tarafından takip edilen 146 adet (49 erkek, 97 kadın) 65 yaş ve üstü (ortalama 76,06 ±7,368) katılımcı dahil edildi. Hastaların kognitif düzeyi eğitim durumlarına göre Standardize Mini Mental Test (SMMT) veya Eğitimsizler için Mini Mental Test (MMSE-E) ile değerlendirildi. Katılımcılar, Mini Mental Test sonuçlarına göre 24 puan ve altı alan 78 katılımcı kognitif bozukluk, 25 puan ve üstü alan 68 katılımcı normal olarak değerlendirilip 2 gruba ayrıldı. Oksidatif stresin değerlendirilmesi için serum total tiyol, native tiyol ve disülfid değerleri ile iskemi modifiye albümin, ferroksidaz ve myeloperoksidaz değerleri ölçülüp kendi içinde ve gruplar arasında kıyaslandı. BULGULAR: Popülasyonun Mini Mental Test (MMT) puan ortalaması 22.55±5.283'tü. Mini Mental Test puanları kıyaslandığında: Normal grup ( 26.66±1.40 puan) ile Kognitif Bozukluk Grubu (19.08±4.84 puan) arasında anlamlı fark vardı (p= 0.000*). Eğitimli grup (53 kişi, 23.92±4.73 puan) ile Eğitimsiz grup (88 kişi 21.73±5.47 puan) arasında anlamlı fark vardı (p= 0.013*). Kadın katılımcılar ile (93 kişi, 21.48±5.30 puan) ile erkek katılımcılar (48 kişi, 24.63±4.29 puan) arasında anlamlı fark vardı (p= 0.000*). Gruplara ayırmaksızın yapılan korelasyon testlerinde Mini Mental Test puanlarıyla: Yaş arasında negatif anlamlı ilişki (p= 0.000*, r=-0.325), Native Thiol arasında anlamlı ilişki (p= 0.047*, r= 0.167), Toplam Thiol arasında anlamlı ilişki (p= 0.020*, r= 0.196), Disülfid arasında anlamlı ilişki (p= 0.031*, r= 0.183) ve İskemi Modifiye Albümin arasında negatif anlamlı ilişki (p= 0.018*, r=-0.266) bulundu. Aynı zamanda yaş ile Disülfid/Native Thiol oranı arasında anlamlı negatif ilişki bulundu (p= 0.037*, r=- 0.177). Gruplar kıyaslandığında Normal grup ile Kognitif Bozukluk grubu arasında: Disülfid değerinde (p= 0.030*), Toplam Thiol değerinde (p= 0.028*), İskemi Modifiye Albümin değerinde (p= 0.024*) anlamlı fark bulunuyordu (P<0.05). Albümin değerinde (p=0.49), Native Thiol değerlerinde (p=0.073), Ferroksidaz değerinde (p= 0.67), Myeloperoksidaz değerinde (p= 0.77) anlamlı fark yoktu. SONUÇ: Bu çalışmanın sonucunda kognitif bozukluk düzeyi ile thiol/disülfid ve IMA biyobelirteçleri ile saptanan oksidatif stres arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Thiol/Disülfid ve IMA kognitif bozukluk için oksidatif stres belirteci olarak kullanılabilir. IMA-kognitif bozukluk korelasyonu aynı zamanda kognitif bozukluk patogenezinde, iskemiye bağlı serebrovasküler hasarın önemini vurgulamaktadır. Bu biyobelirteçlerin kognitif bozukluğun erken teşhis, etkin tedavi başlangıcı ve güvenilir hastalık takibinde klinisyenlere yardımcı olmak amacıyla kullanılabileceğini düşünüyoruz. ANAHTAR KELİMELER: Kognitif Bozukluk, Oksidatif Stres, Thiol/Disülfid Homeostazisi, İskemi Modifiye Albümin
Ankara'nın farklı gelişmişlik düzeyine sahip üç ilçesinde yaşayan bireylerin sağlık hizmeti tercihleri ve bunlara etki eden faktörlerin değerlendirilmesi
GİRİŞ: Sağlık, insanlığın "sağlıklı olma" arayışı ile birlikte tanımlanmaya ve geliştirilmeye çalışılan bir olgu olmuş ve hizmet sunulan bir alana dönüşmüştür. Sağlık alanında dünyadaki algı ve dönüşümlerle, hasta odaklı hizmet anlayışı, dolayısıyla da hastaların tercihleri ve memnuniyeti önem kazanmıştır. Bu araştırmada bireylerin sağlık hizmetleri tercihleri ve bunlara etkili eden faktörlerin incelenmesi amaçlandı. YÖNTEM: Bu kesitsel araştırma 01.04.2018-01.06.2018 tarihleri arasında, Ankara'nın farklı gelişmişlik seviyesine sahip üç ilçesinde, her ilçeden 3'er aile hekimliği birimi olmak üzere toplam 9 aile hekimliği biriminde yürütülmüştür. Belirtilen tarihler arasında, söz konusu aile hekimlerine başvuranlardan rasgele seçilenler ve gönüllü olanlar çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara literatürden faydalanarak oluşturulan 32 soruluk anket formu uygulandı. İstatistiksel analizler ve hesaplamalar için IBM SPSS Statistics 21.0 programı kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya toplamda 532 kişi katıldı. Çalışmada yer alan bireylerin yaş ortalaması 40,31±15,13yıl, minimum yaş 18, maksimum yaş 88 olarak saptandı. Katılımcıların %41,7'si (n=222) çok yüksek insani gelişmişlik endeksine sahip ilçede (Çankaya), %35,3'ü (n=188) orta insani gelişmişlik endeksine sahip olan ilçede (Mamak), %23'ü (n=122) ise yüksek insani gelişmişlik endeksine sahip ilçede (Polatlı)ikamet etmekteydi. Kişilerin %50,9 'u (n=271) kadın, % 49,1'i (n=261) erkekti. Katılımcıların %35,5'inin kronik bir hastalığı mevcuttu,%38,5'i sürekli kullandığı en az bir ilaç vardı. Sağlık problemi durumunda bireylerin %52,4'si ASM'leri, %23,3'ü devlet hastanelerini, %9,3'ü eğitim ve araştırma hastanelerini, %4,9'ü üniversite hastanelerini, %8,5 özel hastaneleri, %0,8 özel muayenehaneleri, %0,6'sı eczaneleri tercih ediyordu. Çalışmamızda sağlık hizmetleri tercih nedenlerine bakıldığında, ilk sıraları "sosyal güvence", "ulaşım kolaylığı", "güvenilirlik", "aynı doktora muayene olmak" aldı. SONUÇ: Bu araştırmada katılımcıların sağlık hizmeti tercihlerinin birinci basamak ağırlıklı olduğu görülmekle beraber genel olarak sağlık sistemi içinde birinci basamağın öncelikli olarak tercih edilme oranının beklenen ve istenen değerden düşük olduğu görülmektedir. Çalışmamızda ilk tercih edilecek kurumun yaş, cinsiyetten ve eğitim durumundan etkilenmediği, gelir seviyesi arttıkça özel sağlık hizmetlerinden yararlanmanın arttığı görüldü. Bu konuda daha kapsamlı ve nedenlerin irdelenmesine yönelik kalitatif çalışmalara ağırlık verilmesi gerekmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Sağlık hizmetleri tercihleri, İnsani Gelişme Endeksi, Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri
Çocukluk ve yetişkinlik döneminde ayrılık anksiyetesinin yetişkinlik döneminde görülen anksiyete bozukluklarıyla ilişkisi
ÖZET Giriş ve Amaç: Anksiyete içeriden veya dışarıdan gelebilecek bir tehlike beklentisinin neden olduğu kaygı ve endişe durumudur. Fizyolojik olan ve stresle baş etmeye yarayan anksiyete, şiddetli ve uzun yaşanması veya kişinin yaşamını olumsuz etkilemesi durumunda anksiyete bozukluğu olarak değerlendirilir. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu, kişinin temel bağlanma figüründen ayrılmaya veya ayrılma riskine karşı aşırı ve yaygın bir korkuyla karakterize bir durumdur. Geçmişte çocukluk çağına özgü bir bozukluk olarak kabul edilirken DSM-5 ile tüm yaşlarda görülebilen bir bozukluk olarak tanımlanmıştır. Literatürde çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin; yetişkin dönemde görülebilecek anksiyete (örn; yetişkin ayrılık anksiyetesi, panik bozukluğu gibi) ve anksiyete dışı (major depresif bozukluk, bipolar bozukluk gibi) psikiyatrik bozukluklar için risk faktörü olabileceği yönünde çalışmalar mevcuttur. Biz de çalışmamızda çocukluk çağında sık gördüğümüz ayrılık anksiyetesinin yetişkin dönem anksiyete bozukluklarıyla ilişkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-35 yaş arası herhangi bir ruhsal hastalığı olmayan 311 katılımcı alındı. Tarafımızca hazırlanmış sosyodemografik verilerden oluşan bir anket formunu, Ayrılma Anksiyetesi Belirti Envanterini, Yetişkin Ayrılma Anksiyetesi Anketini, Durumluk Kaygı Ölçeği (STAI FORM-1) ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI FORM-2) anketlerini uygun biçimde yanıtlayan 311 katılımcıyla çalışma tamamlanarak istatistiksel analizler yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre çocukluk ayrılık anksiyetesi belirtilerini karşılayan 166 kişinin 123'ünde (%74,09) ayrılık anksiyetesi belirtilerinin yetişkinlikte de devam ettiği görüldü. Katılımcıların 43'ünde (%13,03) sadece çocukluk dönemi, 42'sinde (%12,7) sadece yetişkinlik dönemi ayrılık anksiyetesi puanı yüksek saptandı. Çocukluk dönemi ayrılma anksiyetesi puanı yüksek bireylerin süreğen anksiyete puanlarını istatistiksel olarak yüksek bulundu (F= 46,21, p<0,001 Adjusted R2= 0,13). Yetişkin ayrılık anksiyete puanları yüksek olan bireylerin hem durumsal hem de süreğen anksiyete puanlarını istatistiksel olarak yüksek bulundu (F=46,50, p<0,001, Adjusted R2= 0,23). Sonuç ve Öneriler: Çalışmamızda; çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin yetişkin dönem ayrılık anksiyetesiyle yüksek oranda ilişkili olduğunu aynı zamanda yetişkinlik dönemi ayrılık anksiyetesinin çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinden bağımsız olarak da ortaya çıkabileceğini saptadık. Çalışmamızda elde ettiğimiz bir diğer önemli sonuç; çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin süreğen anksiyete ile ilişkili olmasıdır. Bu durum çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin kronik anksiyete için önemli bir risk faktörü olabileceğini gösterir. Sınıflama sistemlerine yeni girmiş olan yetişkinlik dönemi ayrılık anksiyetesi durumsal ve süreğen anksiyeteyle ilişkili olması sebebiyle bu kategorinin anksiyeteye yatkınlığın bir görünümü olabileceğini düşündürmektedir. Bu konuda yapılan çalışmaların ülkemizde az olması ve farklı sonuçlar elde edilmiş olması nedeniyle daha büyük örneklemlerle yapılacak ileriye dönük izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Ayrılık anksiyetesi, süreğen anksiyete, durumsal anksiyete
HPV aşısı hakkında ailelerin bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: HPV ile ilişkili hastalıkların bir halk sağlığı sorunu haline gelmesi hem enfeksiyondan korumak hem de ilerlemesini durdurmak için aşı üretilmesi fikrini doğurmuş ve bu aşı HPV enfeksiyonu ve sonuçlarına yönelik önemli bir müdahale olmuştur. Çalışmamızın amacı 9-18 yaş çocukların ebeveynlerinin, Human Papilloma Virüs (HPV) enfeksiyonu ve aşısı hakkında bilgi düzeyi, tutum ve davranışlarını öğrenmektir. YÖNTEM VE METOD: Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Yenimahalle Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Polikliniklerine başvuran 9-18 yaş çocukların ailelerine, gönüllülük esas alınarak, anket çalışması şeklinde yürütülmüştür. Ankette ailelelerin sosyo-demografik özellikleri, HPV enfeksiyonu ve aşısı hakkındaki bilgi düzeyleri, aşıyı uygulama konusundaki tutum ve davranışları sorgulanmıştır. Çalışmaya toplam 1000 ebeveyn katılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya katılanların 762'si (%76.2) anne, 238'i (%23.8) baba idi. Yaş ortalamaları 37.7 ± 6.4 idi. Annelerin 503'ü (%66) lise ve üniversite mezunuyken, babaların 191'i (%80.2) lise ve üniversite mezunudur. Ebeveynlerin yalnızca 269'u (%26.9) HPV enfeksiyonu ve 207'si (% 20.7) HPV aşısı hakkında bir şeyler duymuş/okumuş idi. Bilgi edinme kaynakları arasında birinci sırada basın yayın organları, ikinci sırada ise hekimler vardı. Ebeveynlerin yalnızca 55'i (%5.5) çocuk doktorundan ve aile hekiminden bilgi edindiğini belirtmiştir. Ebeveynlerden yalnızca 14'ü (%1.4) kendisine HPV aşısı yaptırmıştı. Çocuğuna HPV aşısı yaptıran ebeveyn sayısı yalnızca 2 idi. Araştırmaya katılan ebeveynler HPV enfeksiyonu ve aşısı hakkında sınırlı bilgiye sahipti. HPV aşısını duyan/bilen ebeveynlerin 93'ü (%43.2) çocuğuna aşı yaptırmaya istekli olduğunu, 90'ı (%41.7) aşıyı güvenilir bulduğunu belirtmiştir. Ebeveynlerin 119'u (%55.4) hekimlerin bilgilendirmesinin yetersiz olduğunu, 65'i (%30.3) aşının pahalı olduğunu, 19'u (%8.9) aşının yapılmasının gereksiz olduğunu, 11'i (%5.1) aşının dini değerlerine uygun olmadığını ifade etmiştir. Ebeveynlerin diğer çekinceleri ise, çevre baskısı, cinsel hayata erken başlama ve aşılamanın çok eşliliği artıracağı endişesidir. TARTIŞMA VE SONUÇ: HPV aşısının kullanımı ile bir halk sağlığı sorunu olan serviks kanserlerinin görülme sıklığı ve ölüm oranlarında önemli oranda azalma sağlanmıştır. Ülkemizde bu aşı ile ilgili henüz yeterli farkındalık yoktur. Kişilerin aşılanma durumlarını belirlemede doktorların çok önemli bir role sahip oldukları bilinmektedir. Ülkemizde HPV aşısının toplumca kabul edilerek yaygın bir şekilde kullanılmasında doktorların hastalara aşıyı önermesi önemli rol oynayacaktır. ANAHTAR KELİMELER: Human Papilloma Virüs, Aşı, Farkındalık
HPV aşısı hakkında aile hekimlerinin bilgi düzeyleri, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Servikal kanser kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir.Servikal kanserin primer etyolojik ajanı Human Papilloma Virüs'tür (HPV). HPV enfeksiyonuna karşı primer immunizasyon amaçlı üretilmiş aşılar bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı Türkiye'deki aile hekimlerinin HPV aşısı hakkındaki bilgi düzeyleri,tutum ve davranışlarını değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Kesitsel,tanımlayıcı tipte olan araştırmamız 01.10.2017-01.04.2018 tarihleri arasında yürütülmüştür.Araştırmacılar tarafından geliştirilen anket formu sosyal medya ağları üzerinden 2530 aile hekimine gönderilmiştir.Çalışma zamamnında 247 yanıt toplanmıştır.anketin geri dönüş oranı %9'dur. Bulgular: Katılımcıların 203'ü (%82.2) kadın, 44'ü (%17.8) ise erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 34,29±6,91, hizmet sürelerinin ortalaması 8,81±7,47 olarak hesaplandı. Katılımcıların 143'ünü (%57.9) büyükşehirde çalışanlar oluştururken,129'unu (%52) ASM de çalışanlar oluşturmaktadır. Araştırmaya katılan hekimlerin 207'si (%83.8) Sağlık Bakanlığı ulusal aşı takviminde olmayan özel aşılardan herhangi birini hastalarına önerdiğini bildirmiştir. Aile hekimlerine hastalarına hangi özel aşıları tavsiye ettiği sorulduğunda, 198'i (%80.2) Rota aşısını, 119'u (%48.2) meningokok aşısını, 137'i (%55.5) influenza aşısını, 11'i (%4) HPV aşısını ve 3'ü (%1) pnömokok aşısını önerdiğini belirtmiştir. Araştırmaya katılan hekimlerin HPV aşısı hakındaki bilgi düzeyleri sorgulandığında katılımcıların 181'i (%73) Türkiye'de 2 çeşit aşı olduğunu, 131'i (%53) aşının üç doz şeklinde uygulandığını, %63.2'si (156) aşının intramüsküler uygulandığını bilmekteydi. Katılımcıların yalnızca 105'i (%42.5) 9 yaşından sonra kız ve erkek çocuklarına yapılabileceğini bilmekteydi. Ancak 25'i (%10) aşının sadece cinsel aktif kadınlara uygulanabileceğini düşünmekteydi. Aşının virus tipine özgü koruyuculuğunun %100 olduğunu bilen hekim sayısı yalnızca 62 (%25) iken servikal kansere karşı koruyuculuğunun %70 olduğunu bilen 143'dür (%57.9). Tartışma ve Sonuç: Araştırmamız ülkemizde aile hekimleri üzerinde bu konuda yapılmış ilk çalışmadır. Verilerin hekim beyanına dayanmasına ragmen aile hekimlerinin HPV aşısı önerme oranları literatüre göre düşük düzeydedir.Aşı önermeyi etkileyen en önemli faktör hekimlerin bilgi ve tecrübe eksikliği ile ekonomik nedenlerdir. Aşının uygulanması ile yaygınlaşmasındaki engeller politikacılar tarafından incelenmeli ve bu konuda etkin adımlar atılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimi, Human Papilloma Virüs, aşı
Sağlıklı erişkinlerde sigaranın uyku kalitesi üzerine etkisinin araştırılması
GiriŞ: Sigara tüm dünyada pek çok kronik hastalığın etiyolojisinde yer alan halk sağlığı sorunudur. Toplumumuzda buna rağmen sigara kullanımı yaygındır. Sigaranın suçlandığı sağlık sorunlarından biri de uyku bozukluklarıdır. Nikotinin kendisinin uyandırma etkisine sahip olduğu bilinmektedir ve genellikle sigara içimi uyku bozukluklarıyla birliktelik göstermektedir. Bu nedenle çalışmamızda sigara içiciliğinin uyku kalitesi üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza hastanemizin aile hekimliği polikliniklerine başvuran ve dâhil etme kriterlerini karşılayan sağlıklı gönüllüler katıldı. Katılımcılara demografik bilgi anketi, Pittsburgh uyku kalitesi indeksi, Epworth uykululuk ölçeği ve Fagerström nikotin bağımlılık testi uygulandı. Bulgular: Çalışmamıza toplam 513 sağlıklı gönüllü katıldı (312 aktif ve pasif sigara içicisi, 201 kontrol grubu). Sigara maruziyeti olan grupta kötü uyku kalitesine sahip olanların oranı kontrol grubunun oranına göre anlamlı derecede yüksekti(%45,83'e karşı %32,33, p<0,001). Kötü uyku kalitesine sahip olanların oranının yüksekliği alt grup (aktif içici / pasif içici / kontrol grupları) analizlerinde de bulundu (sırasıyla oranlar %46,90, %44,06, %32,33, p=0,009). Sonuç: Sigara maruziyeti olanlarda uyku kalitesi hiç sigara içmeyenlere göre anlamlı derecede bozulmuştu. Bu bozukluk hem aktif hem de pasif sigara içicilerinde mevcuttu. Pasif sigara maruziyeti de en az aktif içiciler kadar kötü uyku kalitesi ile ilişkiliydi.
Kas iskelet sistemi ağrılarında akupunktur kullanılan geriatrik hastalarda kognitif fonksiyonların seyri
Giriş ve Amaç: İlerleyen yaş ile birlikte, kas iskelet sisteminde dejeneratif değişiklikler meydana gelmekte ve bu durum kronik ağrıya sebep olabilmektedir. Kronik ağrı; kognitif fonksiyonda düşüş, davranış problemleri, depresyon, fonksiyonel kapasitede azalma ve polifarmasi gibi pek çok geriatrik durum ile ilişkilidir. Yaşlı hastalarda kronik kas iskelet sistemi tedavisinde akupunktur, bütüncül bir tedavi metodu olarak kullanılabilir. Akupunktur ile ağrı tedavisi yapılması, diğer geriatrik sendromlar için de faydalı olabilir. Biz çalışmamızda, kronik kas iskelet sistemi ağrısı bulunan geriatrik hastalarda akupunktur uygulamasının ağrı düzeyi, kognitif fonksiyon, davranış bozuklukları, depresyon, günlük yaşam aktiviteleri ve enstrümental günlük yaşam aktiviteleri üzerine olan etkisini değerlendirdik. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Ekim 2017 ve Ekim 2018 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Geriatri Polikliniği'nde gerçekleştirilmiştir. Polikliniğe ağrı ve unutkanlık şikayetleri ile başvuran hastalara kapsamlı geriatrik değerlendirme yapılmış ve dahil olma kriterlerine uygun hastalar, gönüllülük esasına göre akupunktur tedavi programına alınmıştır. Bulgular: Bu çalışmaya kas iskelet sistemi ağrılarında akupunktur kullanılan 23 geriatrik hasta katılmıştır. Bu kişilerin %78,3'ü kadın, %21,7'si erkektir. Hastaların ortalama yaşı 73,39±6,47 iken, ortalama uygulanan akupunktur seans sayısı 9,48±1,95 adettir. Vizüel Analog Skala (VAS) puanı işlem öncesi ortalama 7,65±1,82 iken, işlem sonrası anlamlı bir şekilde azalarak ortalama 4,36±2,24 olmuştur (p<0,001). Standardize Mini Mental Test (SMMT) puanı işlem öncesi ortalama 23,26±5,50 iken, işlem sonrası anlamlı bir şekilde artarak ortalama 25,45±3,98 olmuştur (p<0,001). Geriatrik Depresyon Ölçeği (GDÖ) puanı işlem öncesi ortalama !v 11,65±8,83 iken, işlem sonrası anlamlı bir şekilde azalarak ortalama 8,45±6,83 olmuştur (p<0,001). Cohen Mansfield Ajitasyon Envanteri (CMAE) puanı işlem öncesi ortalama 40,87±10,21 iken, işlem sonrası anlamlı bir şekilde azalarak ortalama 35,86±8,45 olmuştur (p<0,001). Günlük Yaşam Aktiviteleri (GYA) test puanı işlem öncesi ortalama 5,35±0,71 iken, işlem sonrası anlamlı bir şekilde artarak ortalama 5,77±0,43 olmuştur (p=0,002). Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri (EGYA) test puanı işlem öncesi ortalama 6,70±2,08 iken, işlem sonrası ortalama 6,73±2,07 olmuştur. EGYA puanlarındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,317). Sonuç: Ağrı, ajitasyon, depresyon, kognitif fonksiyon ve fonksiyonel kapasite birbiri ile iç içe geçen geriatrik durumlar olup birlikte değerlendirilmesi faydalıdır. Kas iskelet sistemi ağrısı bulunan geriatrik hastalarda akupunktur ile analjezi sağlanması, hastaların kognitif fonksiyonlarında ve kognitif fonksiyonların azalmasına bağlı oluşan davranış problemleri üzerinde olumlu gelişme sağlayabilir. Akupunktur, Geriatrik Depresyon Ölçeği (GDÖ) skorları üzerinde olumlu etki gösterebilir. Yaşlı hastalarda üriner inkontinans üzerinde akupunkturun olumlu etkileri ile GYA kapasitelerinde artış olabilir. Kas iskelet sistemi ağrılarını gidermek için geriatrik hastalarda 10 seans akupunktur uygulanması EGYA skorlarında bir değişiklik oluşturmamıştır. Akupunkturun; kognitif fonksiyon, depresyon, davranış problemleri, ajitasyon, günlük yaşam aktiviteleri ve enstrümental günlük yaşam aktiviteleri üzerine etkisini netleştirmek için, uzun dönem takip edilerek randomize kontrollü geniş katılımlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kognitif fonksiyonlar, akupunktur, kronik ağrı.
Tip 2 diyabetik hastalarda glisemik regülasyona etkili olan faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Günümüzde yaşam tarzı değişiklikleri, globalleşmeyle birlikte tüm dünyada insan davranışlarını değiştirmekte ve şekillendirmektedir. Maalesef bu değişimle beraber, diyabet sıklığı, giderek artmış ve küresel pandemi kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Diyabette öncelikli hedef hastalığın gelişmesini önlemek olmalıdır. Diyabet geliştiğinde ise oluşabilecek makro ve mikrovasküler komplikasyonları önlemek ya da en azından geciktirebilmek için glisemik regülasyonun sağlanması çok önemlidir. Bu çalışmada tip 2 diyabet hastalarında genel olarak glisemik regülasyona etkili olan faktörlerin neler olduğu, özellikle ilaç uyumu, anksiyete depresyon gibi konuların glisemik regülasyon sağlanan ve sağlanamayan tip 2 diyabetiklerde fark yaratıp yaratmadığını araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışması, vaka-kontrol tipi bir araştırma olarak tasarlandı. Araştırma Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrin polikliniğinde Kasım 2018-Nisan 2019 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Örneklemi endokrin polikliniklerine başvuran tip 2 diyabetli gönüllü hastalar oluşturmuştur. Veri toplama araçları olarak literatürden yararlanarak oluşturulan çalışma anket formu ve Beck Anksiyete Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Modifiye Morisky Ölçeği kullanıldı. Anket ve ölçekler araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak uygulandı. Çalışma kapsamında kullanılan analizlerde SPSS 20 paket programından faydalanıldı, p<0. 05, istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak belirlendi. Bulgular: Çalışmaya glisemik regülasyon sağlanan 84(%53,2) ve sağlanmayan 74(%46,8) kişi olmak üzere toplamda 158 kişi dahil edildi. Sosyodemografik özelliklerin glisemik regülasyon üzerinde anlamlı bir etkisi saptanmazken (p>0,05), diyabet eğitimi almış olmak (p=0,003), evde kan şekeri ölçümü yapıyor olmak (p=0,001), glisemik regülasyon bozukluğuyla ilişkili bulundu. İki grup arasında anksiyete ve ilaç uyumu açısından fark saptanmadı. (p>0,05) Ancak glisemik regülasyon sağlanmamış grupta depresyon skorunun anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. (p=0,012) 15 yıl ve daha uzun süredir diyabet hastası olmak, kötü glisemik regülasyon riskini yaklaşık 3 kat artırdığı saptandı. (p=0,014, OR=2,952, %95GA [1,25-6,97] Sonuç: Tip 2 diyabetik hastaların yönetiminde temel amaç glisemik regülasyonun sağlanmasıdır. Bu açıdan glisemik regülasyona etki eden faktörlerin saptanması büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda araştırılan pek çok faktörün glisemik regülasyon üzerine etkisinin olmadığı saptanırken, diyabet süresi, diyabet eğitimi almış olma ve evde kan şekeri ölçümü yapma durumu gibi etkili olan faktörlerin daha kapsamlı analiz edilmesi ve yorumlanması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu açıdan toplumda sık görülen, yönetiminin aile hekimlerinin sorumluluğunda olduğu, diyabet hastalığıyla ilgili çalışmaların, birinci basamak sağlık kuruluşlarında yürütülmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Tip 2 diyabet, glisemik regülasyon, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Morisky Ölçeği
Farmakolojik ve nonfarmakolojik destek tedavisi başlanmasına rağmen sigarayı bırakamayan hastalardaki başarısızlık nedenlerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada, sigara bırakmada kullanılan farmakolojik ve non-farmakolojik tedavi alanların 12. aydaki bırakmış olma durumlarının değerlendirilmesi ve bırakamayanların başarısızlık nedenlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Retrospektif çalışmamız, 01.05.2015 ile 31.12.2017 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları sigara bırakma polikliniğine gelen hasta dosyalarının incelenip, kişilerin aranıp sigarayı bırakıp bırakamamaları ile ilgili 12 soruluk bir anket uygulanmasıyla gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Katılımcıların cinsiyetleri, yaşları ve medeni durumları, sigara bırakma durumlarını istatistiksel olarak anlamlı etkilememiştir (p>0,05). Ancak, eğitim düzeyleriyle sigarayı bırakma durumları incelendiğinde anlamlı bir farklılık olduğu belirlenmiştir (p:0,027). Üniversite mezunları ile ilkokul ve ortaokul-lise mezunları arasında olduğu ve bu farkın sigara bırakma durumu açısından üniversite mezunu lehine olduğu bulunmuştur (Sırasıyla p:0,003 ve p:0,007). Önerilen tedavilerin kullanım sonuçlarında vareniklin ile nikotin sakızı (p:0,013), nikotin bandı (p:0,025) ve bilişsel davranışçı terapi (p:0,029) arasında vareniklin lehine anlamlı bir fark bulunmuştur. Başarısız olma sebeplerinden, stres (p:0,001), kahvaltıdan sonraki sigaradan vazgeçememe (p:0,0001), uyandıktan sonraki sigara isteğinden vazgeçememe (p:0,001), boş vakitlerinde sigaranın aklına gelmesi (p:0,001) ve "diğer" seçeneği (p:0,047) istatistiki açıdan diğer seçeneklere göre daha etkili bulunmuştur. Sigara, sadece içen kişiyi değil bütün toplumu etkilemektedir.
Aile hekimliği hizmetlerinde üçüncü basamağa yönelme: Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği poliklinik tercihlerinin sosyal ve sistemtemelli nedenleri
Giriş ve Amaç: Sağlık sistemlerinin etkinliği, bireylerin sağlık hizmetine erişimi ve hizmetten memnuniyet düzeyiyle doğrudan ilişkilidir. Türkiye'de birinci basamak sağlık hizmetlerinin temelini oluşturan aile hekimliği uygulaması, koruyucu ve tedavi edici hizmetlerin bütüncül sunumunu hedeflemektedir. Ancak son yıllarda, özellikle büyük şehirlerdeki üçüncü basamak hastanelerdeki polikliniklere yönelimde belirgin bir artış gözlenmektedir. Bu yönelimin ardında yatan toplumsal, yapısal ve bireysel faktörlerin belirlenmesi, sağlık hizmeti kullanımındaki tercih eğilimlerinin anlaşılması açısından önem arz etmektedir. Özellikle bireylerin kendi kayıtlı aile sağlığı merkezleri yerine neden hastane bünyesindeki aile hekimliği polikliniğini tercih ettikleri sorusu, hem hizmet sunumunun verimliliği hem de birinci basamağın işlevselliği açısından değerlendirilmesi gereken bir alan olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi'nde hizmet sunan aile hekimliği polikliniğine başvuran bireylerin sosyodemografik özellikleri, başvuru nedenleri ve hizmete yönelik algılarını değerlendirmek; ayrıca aile sağlığı merkezlerinin tercih edilmemesine yol açan dinamikleri irdeleyerek elde edilen bulguları mevcut literatür ve sağlık politikaları çerçevesinde tartışmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu tanımlayıcı ve analitik nitelikteki kesitsel araştırma, Şubat – Mayıs 2025 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran 300 birey ile yürütülmüştür. Veriler, sosyodemografik özellikler, başvuru nedenleri ve aile hekimliği hizmetlerine yönelik algıları içeren anket formu aracılığıyla toplanmıştır. İstatistiksel analizler IBM SPSS Statistics 26.0 Programı ile gerçekleştirilmiş; normal dağılım Shapiro- Wilk testi ile değerlendirilmiştir. Kategorik değişkenler Ki-kare testiyle, sürekli değişkenler Mann- Whitney U ve Kruskal- Wallis testleriyle analiz edilmiştir. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırma sonuçlarına göre, bireylerin başvuru nedenleri yaş, cinsiyet, eğitim ve kronik hastalık öyküsüne göre anlamlı farklılık göstermektedir. Kronik hastalığı olan bireylerin daha çok reçete yenileme, rapor düzenleme ve izlem amacıyla başvurduğu; kronik hastalığı olmayanların ise akut semptomlar ve belge düzenlemeleri gibi kısa süreli ihtiyaçlarla başvuru yaptığı tespit edilmiştir. Ayrıca, bireylerin aile hekimine yönelik hizmet algıları da morbidite durumlarına göre değişmekte olup, kronik hastalığı olan bireylerin daha çok muayene olma ve reçete yazılması alanlarında güven duyduğu; koruyucu, psikososyal ve yönlendirici hizmetlerde ise güven düzeylerinin görece düşük olduğu belirlenmiştir. Aile sağlığı merkezine başvurmama nedenleri arasında hastane personeli olma durumu ilk sırada yer alırken; ulaşım zorlukları, tetkik yetersizlikleri ve başka birimde randevu olması diğer başlıca etkenlerdir. Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ni tercih etme nedenleri arasında ise erişim kolaylığı, kısa bekleme süresi, hizmet kalitesi ve hekimle iletişim kolaylığı öne çıkan etmenler olarak belirtilmiştir. Sonuç: Çalışmanın sonuçları, üçüncü basamakta konumlanan aile hekimliği polikliniklerine yönelimin, bireysel sağlık durumu ve sistemsel işleyişle yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Özellikle kronik hastalığı olan bireylerin uzman hekimle kurduğu düzenli ilişki nedeniyle birinci basamağı ikincil plana aldığı; buna karşılık genç ve sağlıklı bireylerde daha çok akut semptomlar, belge temini, rapor alınması gibi kısa süreli ve işlem odaklı ihtiyaçlarla sınırlı kaldığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, aile hekimliğinin koruyucu sağlık hizmetlerindeki rolünü güçlendirecek yapısal iyileştirmeler, halkla iletişim stratejileri ve hizmet içi eğitimler büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, Sağlık Hizmeti Kullanımı, Üçüncü Basamak, Sosyodemografik Özellikler, Hizmet Algısı
Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran hastalarda sağlık anksiyetesi ve siberkondri
Aile Hekimliği Polikliniğine Başvuran Hastalarda Sağlık Anksiyetesi ve Siberkondri Giriş ve Amaç: Sağlık anksiyetesi ve siberkondrinin artması, bireylerin sağlık hizmeti arama davranışlarını çok boyutlu şekilde etkilemektedir. Bu durum yalnızca sağlık sistemi üzerinde değil, bireylerin psikolojik iyi oluşu ve yaşam kalitesi üzerinde de etkili olmaktadır. İnternetten sağlık bilgisi arama davranışlarının ve sağlık anksiyetesinin artış göstermesi gereksiz başvurulara yol açabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, aile hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda sağlık anksiyetesi ve siberkondri düzeylerini belirlemek ve ikisi arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırma analitik kesitsel bir çalışmadır. Ankara Bilkent Şehir Hastanesi'nde tek merkezli bir çalışma olarak yapılmış olup araştırmanın veri toplama aşaması 19.03.2025- 10.06.2025 tarihleri arasında tamamlanmıştır. Çalışma, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuran 18-65 yaş arası kişilere uygulanmıştır. Veri formu, toplamda 3 bölümden oluşmaktadır. Formda tek yanıtlı, çoktan seçmeli ve açık uçlu sorular yer almakta olup, Sosyodemografik Bilgiler ile Sağlık Anksiyetesi Envanteri (Kısa Versiyon) ve Siberkondri Ciddiyeti Ölçeği Kısa Formu (CSS-12) uygulanmıştır. Analizlerde IBM SPSS Statistics 26.0 programı kullanılmış ve anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 370 birey katılmıştır. Bireylerin yaş ortalamasının 38,73±12,42 yıl olduğu belirlenmiştir. Bireylerin %64,6'sı (n=239) kadın, %35,4'ü (n=131) erkektir. Bireylerin Sağlık Anksiyetesi Ölçeği (SAÖ) alt boyutu bedensel belirtilere aşırı duyarlılık ve kaygı puan ortalaması 11,08±5,83, hastalığın olumsuz sonuçları puan ortalaması 3,15±2,14, Toplam SAÖ puan ortalaması 14,23±7,22'dir. Bireylerin Siberkondri Ciddiyet Ölçeği (SCÖ-12) puan ortalaması 27,34±8,57 olduğu görülmüştür. Bu çalışmada SCÖ-12 puanı ile SAÖ-Toplam puanları arasında orta düzeyde, pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur Sonuç: Araştırma sonuçları, aile hekimliği polikliniklerine başvuran bireylerde sağlık anksiyetesi ve siberkondri arasında anlamlı bir ilişki olduğunu ve bu ilişkinin pozitif yönde korelesyon gösterdiğini ortaya koymuştur. Bulgular, aile hekimliği pratiğinde bu konularda farkındalık oluşturulması, bireylerin sağlıkla ilgili kaygılarını ve internetten sağlık bilgisi arama davranışlarını yönetebilmek için bilgi ve güven ihtiyaçlarının karşılanması, uygun danışmanlık verilmesi ve gerektiğinde uygun bir şekilde yönlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
18-65 yaş arası sağlıklı bireylerde çoklu ekran bağımlılığı ile zihinsel yorgunluk düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç Günümüzde dijital cihazların yaygınlaşmasıyla birlikte bireylerin ekran başında geçirdiği süre artmış, bu durum davranışsal bağımlılık türlerinden biri olan çoklu ekran bağımlılığını gündeme getirmiştir. Aynı anda birden fazla dijital cihaz kullanımı, bireylerde zihinsel kaynakların tükenmesine yol açarak zihinsel yorgunluk düzeyini etkileyebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, 18–65 yaş aralığındaki sağlıklı bireylerde çoklu ekran bağımlılığı ile zihinsel yorgunluk düzeyi arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem Kesitsel ve tanımlayıcı nitelikteki bu araştırma, kronik hastalığı bulunmayan 18-65 yaş aralığındaki bireyler üzerinde yürütülmüştür. Veriler, Çoklu Ekran Bağımlılığı Ölçeği (ÇEBÖ) ve Zihinsel Yorgunluk Ölçeği (ZYÖ) kullanılarak toplanmıştır. Katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, ekran kullanım alışkanlıkları ve çeşitli dijital cihazlarda (telefon, bilgisayar, tablet vb.) geçirilen süreler çoklu ekran bağımlılığı ile zihinsel yorgunluk düzeyleri arasındaki ilişkiler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular Araştırmada, çoklu ekran bağımlılığı ile zihinsel yorgunluk arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır (r = 0,443; p <0,001). Aşırı ekran süresi (r = 0,372; p <0,001), zorlayıcı davranış (r = 0,376; p <0,001) ve kontrol kaybı (r = 0,389; p <0,001) alt boyutları da zihinsel yorgunluk ile anlamlı düzeyde ilişkili bulunmuştur. Yaş arttıkça hem çoklu ekran bağımlılığı (r =-0,260; p <0,001) hem de zihinsel yorgunluk (r =-0,222; p <0,001) puanlarında azalma gözlenmiştir. Eğitim düzeyinin artması, çoklu ekran bağımlılığı (χ2=6,094; p=0,047) ve zihinsel yorgunluk (χ2=8,277; p=0,016) düzeylerinde anlamlı artışla ilişkilidir. Medeni duruma göre, bekar bireylerin zihinsel yorgunluk puanları evli bireylerden daha yüksek bulunmuştur (p=0,006). Kadınların zihinsel yorgunluk düzeyleri erkeklere göre daha yüksek olup, aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (χ2=3,087; p=0,002). Ayrıca, zihinsel yorgunluk ölçeğindeki strese hassasiyet alt boyutu, çoklu ekran bağımlılığı (r = 0,260; p <0,001) ile pozitif ilişki göstermiştir. Sonuç Bu çalışmada, 18-65 yaş arası sağlıklı bireylerde çoklu ekran bağımlılığı ile zihinsel yorgunluk düzeyi arasındaki ilişki incelenmiştir. Bulgular, çoklu ekran bağımlılığı ile zihinsel yorgunluk arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki olduğunu göstermiştir. Yaş arttıkça her iki değişkenin düzeyi azalırken, eğitim düzeyi yükseldikçe çoklu ekran bağımlılığı ve zihinsel yorgunluk düzeylerinin arttığı belirlenmiştir. Bekar bireylerin evlilere göre, kadınların ise erkeklere kıyasla daha yüksek zihinsel yorgunluk puanlarına sahip olduğu saptanmıştır. Günlük ekran süresinin artışı, her iki değişken üzerinde de anlamlı bir artışla ilişkili bulunmuştur. Ölçek alt boyutları arasında güçlü ilişkiler olması, çoklu ekran bağımlılığının bütüncül bir yapı sergilediğini desteklemektedir. Elde edilen sonuçlar, dijital medya kullanım alışkanlıklarının bireylerin zihinsel sağlıkları üzerinde belirgin etkiler yaratabileceğini ortaya koymaktadır.
Emziren annelerin süt miktarının yeterliliği hakkındaki düşünceleri ve süt miktarını artırmak için başvurdukları yöntemler
Giriş ve Amaç: Anne sütü, bebeklerin ilk altı ay boyunca tüm besin ve sıvı gereksinimlerini karşılayan, bağışıklık sistemini güçlendiren ve yaşam boyu sağlık üzerinde olumlu etkiler sağlayan eşsiz bir besindir. Ancak birçok anne, süt miktarının yetersiz olduğu algısıyla emzirmeyi erken sonlandırmaktadır. Bu durum, yalnızca biyolojik değil; psikososyal ve çevresel etkenlerle de ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı, emziren annelerin süt miktarının yeterliliğine ilişkin düşüncelerini, süt artırmak için başvurdukları yöntemleri ve bu süreçte etkili olan faktörleri belirlemektir. Ayrıca Emzirme Tutum ve Davranışları Ölçeği (ETDÖ) aracılığıyla annelerin emzirmeye yönelik tutumlarının emzirme başarısı üzerindeki etkisi değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu tanımlayıcı ve kesitsel çalışma, 01 Haziran–01 Ekim 2025 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi'nde yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini, Çocuk Sağlığı polikliniklerine başvuran 0–6 aylık bebeği olup emzirmeye başlamış anneler oluşturmuştur. Gönüllü, okur-yazar ve emzirmeye engeli olmayan 375 anne çalışmaya dahil edilmiştir. Örneklem büyüklüğü %95 güven düzeyiyle 341 olarak hesaplanmış, kayıp payı eklenerek 375 hedeflenmiştir. G*Power analizi sonucunda çalışmanın gücü %98,7 bulunmuştur. Veriler, araştırmacı tarafından hazırlanan katılımcıların demografik bulguları ve emzirmeye yönelik tutumlarına ilişkin Anket Formu ile Emzirme Tutum ve Davranışlarını Değerlendirme Ölçeği (ETDÖ) kullanılarak toplanmıştır. ETDÖ, 46 maddelik 5'li Likert tipinde bir ölçektir ve Cronbach alfa katsayısı 0.747 olarak belirlenmiştir. Etik kurul onayı alınmış, katılımcılardan gönüllü onam sağlanmıştır. Veriler IBM SPSS v30.0 programında analiz edilmiştir. Tanımlayıcı istatistiklerle birlikte ki-kare, t testi, Mann-Whitney U, ANOVA ve Kruskal-Wallis testleri uygulanmıştır. Emzirme başarısını etkileyen faktörler çok değişkenli lojistik regresyon ile; ETDÖ puanını etkileyen değişkenler ise çoklu doğrusal regresyon analiziyle değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya 375 anne-bebek çifti katılmıştır. Annelerin yaş ortalaması 29,7±4,6 yıl, %69.07'si üniversite mezunu ve %56'sı ev hanımıdır. Katılımcıların üçte ikisi çalışmamakta, %10'u sigara kullanmaktadır. Doğumların %68,8'i sezaryen ile gerçekleşmiştir. Bebeklerin %59,47'si yalnız anne sütüyle beslenmekte olup, yalnız emzirme süresi ortalama 2,56±1,93 ay olarak saptanmıştır. İlk bir saatte emzirmeye başlama oranı %63,37'tür. Annelerin %54,93'ü sütünü yeterli bulurken, %52,53'ü emzirme eğitimi almıştır. ETDÖ ortalama puanı 108,2±12,3 olup, tutum puanı yükseldikçe emzirme başarısı artmıştır. Formül mama kullanımı %38,9 oranında olup, en sık neden "sütün az gelmesi" (%63) ve "bebeğin doymaması" (%45) olarak belirtilmiştir. En çok kullanılan süt artırıcı uygulamalar su içme (%92), rezene (%46.93) ve sık emzirmedir (%66,4). Meme ucu çatlağı annelerin %27,54'ünde görülmüş, en sık kullanılan yöntem lanolin krem (%71,79) olmuştur. İstatistiksel analizlerde, sigara içmenin emzirme başarısızlığı riskini yaklaşık dört kat artırdığı (OR=3,94; p=0,005), buna karşılık yalnız anne sütü alma süresinin ve emzirme sıklığının artmasının koruyucu olduğu saptanmıştır (p<0,001). Sütünü yeterli gören annelerde başarısız emzirme riski anlamlı biçimde daha düşüktür (OR=0,21; p<0,001). ETDÖ puanı yükseldikçe başarısızlık riski azalmaktadır (p=0,003). Ayrıca uyku düzeni iyi olan, düzenli emziren ve sütünü yeterli gören annelerin ETDÖ puanlarının anlamlı biçimde yüksek olduğu; memede çatlak, süt yetersizliği ve bebeğin emmede zorlanması yaşayan annelerde puanların daha düşük olduğu belirlenmiştir. Modelin açıklayıcılığı yüksek bulunmuş (Nagelkerke R²=0,50; AUC=0,863), sonuçlar emzirme başarısının biyolojik faktörlerin yanı sıra annenin algısı, tutumu ve yaşam tarzı ile yakından ilişkili olduğunu göstermiştir Sonuç; Bu araştırma, emziren annelerin süt miktarına ilişkin algıları, emzirme tutumları ve emzirme başarısını etkileyen faktörleri çok yönlü olarak değerlendirmiştir. Bulgular, emzirme sürecinin yalnızca biyolojik değil; sosyodemografik, psikososyal ve davranışsal etkenlerle de yakından ilişkili olduğunu göstermiştir. Çalışmada 0–6 ay arasındaki bebeklerin %59,5'inin yalnız anne sütüyle beslendiği, sezaryen oranının %68,8, formül mama kullanımının ise %38,9 olduğu saptanmıştır. Sigara kullanımı emzirme başarısızlığını yaklaşık dört kat artıran en güçlü risk faktörü olarak belirlenmiştir. Buna karşılık, sütün yeterli olduğu algısı, sık emzirme ve yalnız anne sütü verme süresinin uzunluğu emzirme başarısını artıran koruyucu unsurlar olarak bulunmuştur. Emzirme eğitimi almış annelerde başarı oranı daha düşük görünmekle birlikte, bu değişkenin bağımsız bir yordayıcı olmadığı saptanmıştır. Bu bulgu, verilen emzirme eğitimlerinin içerik ve uygulama biçimlerinin gözden geçirilmesi ve annelerin ihtiyaçlarına daha uygun hale getirilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Düzenli uyku, memede çatlak yaşamama ve sütüne güven duyma gibi faktörlerin yüksek ETDÖ puanlarıyla ilişkili olması, annelerin öznel algılarının emzirme tutumlarında belirleyici rol oynadığını göstermiştir. Genel olarak, emzirme başarısının annenin yaşam tarzı, psikolojik durumu ve destek sistemleriyle yakından ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Bu bulgular, anne sütüyle beslenmenin sürdürülebilirliğini artırmak amacıyla aile hekimliği düzeyinde uygulanacak sigara bırakma danışmanlığı, emzirme eğitimi ve psikososyal destek programlarının güçlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Anne sütü, Emzirme, Emzirme başarısı, ETDÖ, Aile hekimliği, Psikososyal faktörler
Hipertansiyon hastalarında uyku kalitesi ve algılanan stresin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Hipertansiyon, kardiyovasküler morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenlerinden biri olup uyku kalitesi ve algılanan stres gibi modifiye edilebilir faktörlerle yakından ilişkilidir. Bozulmuş uyku düzeni ve artmış stres yükü, kan basıncı kontrolünü zorlaştırarak yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. Bu çalışmanın birincil amacı, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran hipertansiyon tanılı yetişkinlerde uyku kalitesi ve algılanan stres düzeylerini değerlendirmek ve bu iki değişken arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. İkincil amaç olarak, söz konusu ilişkinin sosyodemografik ve klinik özelliklere göre farklılaşıp farklılaşmadığının incelenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma, 01.09.2025–01.12.2025 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran, 18 yaş ve üzerindeki hipertansiyon tanılı 250 gönüllü birey ile yürütülen kesitsel tipte bir anket çalışmasıdır. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri ile hastalık ve yaşam tarzına ilişkin bilgileri yapılandırılmış anket formu aracılığıyla toplanmıştır. Uyku kalitesi Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), algılanan stres düzeyi ise Algılanan Stres Ölçeği-14 (ASÖ-14) kullanılarak değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler; tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, uygun parametrik ve parametrik olmayan karşılaştırma testleri ile korelasyon analizleri kullanılarak çözümlenmiş, ayrıca PUKİ toplam puanının bağımlı değişken olarak alındığı genelleştirilmiş lineer model kurulmuştur. Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 61,44±11,36 yıl olup, %48,8'i kadın, %51,2'si erkektir. Katılımcıların PUKİ toplam puan ortalaması 6,79±3,74 bulunmuş ve bireylerin %59,6'sının PUKİ> 5 olması nedeniyle kötü uyku kalitesi grubunda yer aldığı belirlenmiştir. ASÖ-14 puanlarının çoğunlukla 25–33 puan aralığında dağıldığı gözlenmiştir. Yaş ve hipertansiyon tanı süresi ile PUKİ puanı arasında zayıf fakat istatistiksel olarak anlamlı pozitif; günlük uyku süresi ile PUKİ puanı arasında ise anlamlı negatif ilişkiler saptanmıştır. PUKİ toplam puanı ile ASÖ-14 toplam puanı arasında orta düzeyde, pozitif ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (r = 0,498; p < 0,001) ve genelleştirilmiş lineer model analizinde ASÖ-14 puanındaki her 1 birimlik artışın PUKİ toplam puanında yaklaşık 0,20 birimlik artışla ilişkili olduğu gösterilmiştir. ASÖ-14 puanları dul/boşanmış olanlarda, çalışmayanlarda, geliri giderinden az olanlarda, birden fazla kronik hastalığı bulunanlarda ve düzenli fiziksel aktivite yapmayanlarda daha yüksek bulunmuş; günlük kahve ve su tüketimi ile ASÖ-14 skorları arasında da istatistiksel olarak anlamlı ancak zayıf ilişkiler saptanmıştır. Sonuç ve Öneriler: Aile hekimliği polikliniğine başvuran hipertansiyon hastalarında kötü uyku kalitesinin sık olduğu ve ASÖ-14 puanlarının bu hasta grubunda belirgin bir algılanan stres yüküne işaret ettiği görülmüştür. Uyku kalitesinin algılanan stres ile bağımsız ve anlamlı biçimde ilişkili bulunması, hipertansiyon izlemlerinde hem uyku sorunlarının hem de stres düzeylerinin rutin olarak değerlendirilmesinin önemini ortaya koymaktadır. Uyku hijyeni danışmanlığı, stresle baş etme becerilerinin güçlendirilmesi, düzenli fiziksel aktivite ve sağlıklı yaşam tarzı değişikliklerini içeren bütüncül girişimlerin, hipertansiyon hastalarında uyku kalitesi ve algılanan stres yükünü iyileştirerek kan basıncı kontrolüne ve yaşam kalitesine olumlu katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Elde edilen bulguların, özellikle birinci basamakta hipertansiyon yönetimine yönelik tarama ve müdahale programlarının planlanmasında yol gösterici olabileceği ve farklı merkezlerde yapılacak çok merkezli, ileriye dönük çalışmalarla desteklenmesi gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, Uyku kalitesi, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi, Algılanan Stres Ölçeği, Birinci basamak, Aile hekimliği
40-65 yaş arası erkeklerde çoklu klinik değişkenlere dayalı aterosklerotik kalp hastalığı riskinin belirlenmesi
Giriş ve Amaç: Aterosklerotik kalp hastalığı (ASKH), Türkiye'de ve dünya çapında önemli bir ölüm nedenidir. Yaşamın erken dönemlerinde başlayıp uzun süre sessizce ilerleyebilen bu hastalığın erken teşhisi, mortalite ve morbiditeyi azaltmak için önemlidir. Günümüzde var olan [Systematic Coronary Risk Evaluation 2 (SCORE2) ve Framingham] gibi skorlama sistemleri ASKH riskini tahmin etmek için yeterli metabolik ve yaşam tarzı faktörlerini içermemektedir. Bu çalışmanın amacı, ASKH üstünde etkili olduğu saptanan yeni parametrelerle ASKH riskini daha iyi tahmin edebilecek ve birinci basamak sağlık hizmetlerinde kullanılabilir hale getirebilecek model sistemi belirlemektir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran 40-65 yaş arası 350 erkek hasta üzerinde yapılmıştır. Katılımcıların 175'ine ASKH tanısı konmuş ve 175'i kontrol grubunda ele alınmıştır. Yaş, alışkanlıklar, kan basıncı ve laboratuvar testleri [total kolesterol, HDL-Kolesterol (HDL-K), LDL-Kolestrol (LDL-K), trigliserit, HbA1c, TSH] gibi faktörler kontrol edilmiştir. Single Point Insulin Sensitivity Estimator (SPISE) indeksi ve aterojenik plazma indeksi (API) hesaplanmış, ROC analizleri yapılmıştır ve risk tahmin modelleri oluşturmak için makine öğrenimi [Karar Ağacı, Rastgele Orman, Destek Vektör Makinesi (DVM)] algoritmaları kullanılmıştır. Bulgular: ASKH grubunda aile öyküsü, obezite, sistolik kan basıncı, yüksek trigliserit, düşük HDL-K ve yüksek HbA1c çok daha yaygın çıkmıştır. SPISE indeksi ASKH grubunda önemli ölçüde düşerken, API sayısı çok daha yüksektir. ROC analizleri, API ve SPISE indeksinin farkı belirlemede yaygın lipid sayılarından daha iyi olduğunu göstermiştir. Makine öğrenimi modelleri arasında DVM algoritması en iyi doğruluk (%94) ve AUC (0,971) sonuçlarını vermiştir.Sonuç: SPISE, API, egzersiz seviyesi, paket/yıl, HbA1c ve trigliserit gibi değişkenlerin yaygın risk faktörleriyle birlikte değerlendirildiğinde, ASKH risk tahminlerinin doğruluğunu büyük ölçüde artırmaktadır. Bu ölçümlerin birinci basamak sağlık hizmetlerindeki düzenli risk taramalarına eklenmesi, risk altındaki kişilerin erken tespit edilmesini kolaylaştırabilir. Ayrıca, Destek Vektör Makinesi modeli kullanımı ile ASKH riskinin belirlenmesi standart yöntemlere göre daha yüksek doğruluğa sahiptir (AUC:0,971). Bu, birçok parametreyi aynı anda analiz edebilen veri odaklı yöntemlerin aile hekimliklerinde kullanılan HYP sistemine entegre edildiğinde klinik risk değerlendirmesinde önemli olabileceğini göstermektedir.
Aile hekimliği asistanlarının girişimsel radyoloji hakkındaki bilgi düzeyi
Giriş ve Amaç: Girişimsel radyolojik işlemler hem tanı hem de tedavi amacıyla radyolojik görüntüleme cihazları kullanılarak yapılan işlemlerdir. Son yıllarda girişimsel radyolojinin, tanı koymanın yanında tedavi aracı olarak da kullanılmaya başlanması, gelişimini hızlandırmıştır. Aile hekimlerine hastalar tarafından girişimsel radyolojinin yaptığı işlemler ile ilgili sorular gelebilir veya bu işlemlere aile hekimlerinin yönlendirmesi gerekebilir. Aile hekimlerinin girişimsel radyolojik işlemler hakkında yeterli bilgi düzeyine sahip olmaları önemlidir. Çalışmamızın amacı, aile hekimliği asistanlarının girişimsel radyoloji konusundaki bilgi düzeyini belirleyerek girişimsel radyolojik işlemler konusunda hastalara gerekli danışmanlığı sağlayabilmelerini ve uzmanlık dönemlerinde bu konuda yeterli donanımda olabilmeleri için farkındalığını arttırmaktır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı tipteki çalışmamız 01.08.2023-01.10.2023 tarihleri arasında Türkiye'de ulaşılabilen ve çalışmaya katılan 413 aile hekimliği asistanının katılımı ile tamamlanmıştır. Katılımcılara, sosyodemografik verilerini ve girişimsel radyoloji bilgi ve ilgi düzeylerini ölçmeye yönelik oluşturulan 21 soruluk anket formu, online olarak elektronik posta ve sosyal medya platformları üzerinden ulaşılmaya çalışılıp doldurtuldu. İstatistiksel değerlendirme SPSS 25.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %73,1'inin (n=302) kadın olduğu, %56,3'ünün (n=224) 5 yıl ve altı süredir hekimlik yaptığı, %38,0'ının (n=156) 1 yıldır asistan olduğu, %81,0'ının (n=333) rotasyon sürecini tamamlamadığı, %47,0'ının (n=193) girişisel radyoloji bilgi düzeyinin orta olduğu, %74,5'inin (n=306) elektif bir işlem sonrası hastalarını doğrudan girişimsel radyolojiye sevk etmediği, %95,2'sinin (s=393) görüntüleme teknikleri kullanılarak biyopsi alımı veya drenaj sağlama sorusuna doğru, %66,6' sının kardiyak anjiyoplasti veya stentleme sorusuna yanlış yanıtını verdiği belirlenmiştir. Girişisel radyoloji bilgi düzeyi toplam puanı 10 üzerinden 6,34 olarak bulunmuştur. SONUÇ: Çalışmamızda rotasyonlarını yapan tüm asistanlarımızın bilgi düzeyi daha yüksek olarak tespit edilmiştir. Çalışmamızda katılımcıların bilgi düzeyi toplam puanının ortalamanın üstünde olduğunu belirledik. Aile hekimlerinin bilgi düzeylerinin yeterli olması hastaların ileri düzey tanı ve tedavi seçeneklerinden daha fazla faydalanmasını sağlayacaktır.
Lohusaların aldıkları postpartum izlemleri ve izlemlerin yaşam kalitesine etkisi
Amaç: Bu çalışmada lohusaların aldıkları postpartum izlemlerinin belirlenmesi ve izlemlerin yaşam kalitesi üzerine olan etkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı tasarıma sahip olan bu çalışma, Ekim 2018-Mart 2019 tarihleri arasında lohusalık döneminde olan ve takipleri 4 ASM'de yapılan 18-49 yaş arası kadınlara sosyodemografik verileri ve postpartum izlemlerini sorgulayan anket ve 'Doğum Sonu Yaşam Kalitesi Ölçeği' gözlem altı anket uygulama yöntemiyle yapılmıştır. Çalışma süresince kriterlere uyan toplam 142 kişiye anket uygulandı. Anket ve Ölçeği tam doldurmayanlar ve soru içeriği ile uyumsuz yanıtlayanlar dahil edilmeyerek geriye kalan 118 anket değerlendirmeye alındı. Elde edilen veriler SPSS 21.0 paket programı kullanılarak analiz edildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyinde p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 118 lohusanın yaş ortalaması 29,04±5,55 (min:19-max:43) idi. Tüm katılımcıların DSYKÖ skor ortalaması 19,70±3,90 idi. Sosyodemografik ve obstetrik verilerden sadece gelir durumu ve doğum yerinin DSYKÖ ile arasındaki ilişki anlamlı bulundu (p<0,05). Bu çalışmada; diğer sosyodemografik (yaş, eğitim durumu, çocuk sayısı, meslek) ve obstetrik verilerde (gebelik sayısı, doğum sayısı, son doğum şekli, son doğumda gidilen kontrol sayısı, postpartum izlem sayısını bilme) ile DSYKÖ puan ortalaması arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Postpartum izlemlerle DSYKÖ arasındaki ilişki de incelenmiştir. Birinci izlemdeki genel durum değerlendirme -15 dakikada bir vital takibi ve 15 dakikada bir rahim muayenesi, ikinci izlemdeki saatte bir kanama muayenesi-rahim kontrolü ve Hb ölçümü, dördüncü izlemdeki genel vücut muayenesi, beşinci izlemdeki yakınmaların sorgulanması ve genel vücut muayenesi, altıncı izlemdeki kontrasepsiyon hakkında bilgilendirme ile yapılan izlemlerde DSYKÖ skoru arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Diğer izlem basamakları ile DSYKÖ puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuçlar: Bu çalışmaya katılan lohusaların yaşam kalitesi DSYKÖ'ne göre orta-yüksek düzeyde saptanmıştır. Lohusaların geç postpartum dönemdeki izlemlere daha az katıldıkları görülmüştür. Düşük olan izlemlerin tümüne katılım oranını yükseltmek ve izlemlerde nitelik artışı sağlayarak izlemlerin yaşam kalitesine etkisini artırmak için sağlık çalışanlarının izlemlerle ilgili bilgi ve yeterliliğinin arttırılması gerekmektedir. Bunun da mezuniyet öncesinde müfredatta postpartum izlemin daha fazla yer almasıyla ve mezuniyet sonrasında ise izlemlerle ilgili eğitim verilmesiyle sağlanabileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Postpartum, Yaşam Kalitesi, Lohusa
Birinci derece yakınlarında kolorektal kanser tanısı olan ve olmayan hastaların kanserden korunmaya yönelik bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi ve karşılaştırılması
Amaç: Kolorektal kanser (KRK) tanılı hastaların yakınlarının ve yakınında kolorektal kanser tanısı olmayan hastaların kanserden korunmaya yönelik bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Onkoloji Polikliniği'ne başvuran KRK hasta yakınları ile Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran ailesinde KRK olmayan hastalar ile yapıldı. Tanımlayıcı, kesitsel tipte araştırma olup Mayıs 2019- Ağustos 2019 tarihleri arasında yürütülmüştür. Veri toplamada, araştırmaya katılan bireylerin kişisel özelliklerini belirlemeye yönelik araştırmacı tarafından hazırlanan anket ve sağlık inançlarını belirlemeye yönelik "Kolorektal Kanserden Korunmaya Yönelik Sağlık İnanç Modeli Ölçeği" kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 60 vaka 60 kontrol grubu olmak üzere katılanların yaş ortalaması 36,59±12,7 yıl, %55,8'i (n=67) kadın, %22,5'i (n=27) ev hanımı, %65,8'i (n=79) evli olup %69,2'si (n=83) kentte yaşamaktadır. %52,5'i (n=63) gelirini giderinden az bulmakta, %36,7'si (n=44) üniversite mezunu ve %10,8'inde (n=13) komorbid hastalık olarak diyabet mevcuttur. KRK taraması ile erken tanı konulması açısından vaka ve kontrol grubu arasında fark bulunmadı. Gruplar arasında tarama yöntemleri bilgisi açısından fark saptanmadı. KRK taraması yaptırma oranı vaka grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,004). Bilgisizlik (%38,3) en sık bildirilen tarama yaptırmama nedeniydi. Kontrol grubunun güven yarar algısı puan ortalaması vaka grubunun puan ortalamasından anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,018). Gruplar arasında duyarlılık algısı, engel algısı, sağlık motivasyonu ve ciddiyet algısı puan ortalamaları benzer bulundu. Sonuçlar: Birinci derece yakınında KRK olan ve olmayan hastaların kanser risk faktörleri ile alakalı bilgi düzeyleri yüksekti. Buna rağmen katılımcıların sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıkları ve tarama yaptırma oranları düşüktü. Tarama kriterlerinin neler olduğu ve koruyucu risk faktörlerini hayatlarında nasıl uygulayabilecekleri hakkında bireylerin eğitime ihtiyacı vardır. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser taraması, bilgi, tutum, davranış, sağlık inanç modeli