
730
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Tavşanlarda oluşturulan künt kafa travması modelinde nörofilament hafif zincir (NFL) düzeylerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada amacımız deneysel olarak tavşanlarda oluşturulan hafif, orta ve ağır şiddette künt kafa travmasında beyinde oluşan hasarı belirlemek üzere serum, BOS ve beyin dokusundaki Nöroflament hafif zincir (NFL) düzeylerinin ve beyin dokusundaki apopitotik değişiklerin araştırmasıdır. Yöntem: Çalışmamızda tavşanlarda kafa travması modeli oluşturulurken Marmarou'nun impakt akselerasyon modeli kullanılmıştır. Kontrol, hafif – orta ve ağır olmak üzere dört örneklem grubu çalışılmış ve serum – BOS düzeyleri 4. Ve 12.saatte çalışılarak istatistiksel olarak gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: Serum (4. ve 12. saatler), BOS 12. saat ve BEYİN 12. saat NFL düzey ölçümleri travma (n=21) ve kontrol (n=6) grupları arasında kıyaslanmış ve NFL düzeylerinin hiçbirinde, travma ve kontrol grupları arasındaki ikili kıyaslamada anlamlı bir farklılık görülmemiştir (tümünde p>0,05). Diğer taraftan dört grup arasında kıyaslamada NFL ölçümlerinde dört grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Apopitozis indekslerine bakıldığıda ise travma düzeyi arttıkça medyan değerlerinin de arttığı , istatistiksel olarak belirgin anlamlı farklılığın ise kontrol grubu –ağır travma ve hafif –ağır travma grupları arasında görüldüğü anlaşılmıştır (p = 0,002). Sonuç: Çalışmamızda her ne kadar travma grubunda ve serum – BOS düzeylerinin 12.saatinde artış görülse de, ilgili farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı düzeyde görülmemiştir. Travma grubunda istatisiksel olarak anlamlı olmayan artış paternlerinin olması ve literatür verileri de dikkate alındığında serum NFL düzeylerinin travma gruplarının belirlenmesi ve özellikle uzun soluklu klinik takiplerde halen umut vaad eden bir biyomarker olabileceği anlaşılmıştır. Anahtar Sözcükler: kafa travması, beyin hasarı, NFL, nörofilament hafif zincir, deneysel , künt kafa travması modeli.
Tavşanlarda oluşturulan bupivakain toksisite modelinde bikarbonat, intravenöz lipid emülsiyonu ve glukagonun tedavilerinin karşılaştırılması
Çalışmamızda lokal anestezik sistemik toksisitesi (LAST) sonrası potansiyel tedavi ajanları olarak glukagon, intravenöz lipid emülsiyonu (ILE) ve intravenöz sodyum bikarbonat uygulanan üç farklı grup incelenmiştir. Bulgularımıza göre, sodyum bikarbonat tedavisi alan grupta plazma bikarbonat düzeyleri, glukagon ve lipid emülsiyon uygulanan diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,002). Bu durum, sodyum bikarbonatın metabolik asidozun düzeltilmesinde etkili olduğunu ve toksik etkilerin hafifletilmesinde önemli bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Ayrıca, çalışmamızdaki sonuçlar ışığında, glukagonun etkinliğinin diğer tedavi yöntemlerine kıyasla sınırlı olduğu gözlemlenmiş, lipid emülsiyonun ise toksik maddelerin vücuttaki dağılımı ve etkilerinin azaltılmasında potansiyel faydalar sağladığı desteklenmiştir. Bununla birlikte, tedavi etkinliklerinin hasta ağırlığı, toksik madde tipi gibi değişkenlere bağlı olarak farklılık gösterebileceği dikkate alınmalı ve daha kapsamlı kontrollü çalışmaların yapılması gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler : Lokal anestezik sistemik toksisitesi (LAST); İntravenöz lipid emülsiyonu (ILE); Sodyum bikarbonat tedavisi; Glukagon; Metabolik asidoz
Acil servise kafa travması ile başvuran hastalarda pancreatic stone proteinin (PSP) tanısal değerinin araştırılması
Amaç: Araştırmanın amacı, Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Kliniğine kafa travması ile başvuran hastalarda pancreatic stone protein (PSP) düzeylerini prospektif olarak değerlendirmek ve PSP'nin travma ile ilişkilerini araştırmaktır Yöntem: Çalışmaya kafa travması tanısı konulan 72 hasta ile 18 yaş üzerinde sağlıklı 84 gönüllüden oluşan bir kontrol grubu dahil edilmiştir. Hem hasta hem de kontrol gruplarından rutin tetkikler için alınan kanlardan artan serumlar kullanılarak ELİSA yöntemi ile PSP düzeyleri incelenmiş ve gruplar arası istatistiksel karşılaştırmalar gerçekleştirilmiştir. Bulgular: REG1A düzeylerinde travma ve kontrol grupları arasında anlamlı bir farklılık gösterilmemiştir (p = 0,304). Genel olarak sonuçlarımız travma hastalarında PSP değerlerinin bir travma biyobelirteçi olmadığını ve travmadan doğrudan etkilenen bir marker olmadığını göstermiştir. Bununla birlikte, çalışmamızda yüz kemiği kırığı olan hastalarda REG1A düzeylerinin anlamlı olarak yüksek görülmüştür (p = 0,029). Sonuç: Çalışmamızın bulguları PSP (REG1A) düzeylerinin kafa travması varlığında güvenilir bir tanısal biyobelirteç olmadığını göstermektedir. Literatürle uyumlu olarak, bu proteinin travmanın neden olduğu steril inflamasyondan ziyade, travma sonrası gelişebilen enfeksiyon ve sepsis gibi komplikasyonlarla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, çalışmamızda yüz kemiği kırığı olan hastalarda PSP düzeylerinin anlamlı olarak yüksek bulunması , bu proteinin spesifik doku hasarı tipleriyle olan fizyopatolojik ilişkisinin araştırılması için yeni bir araştırma konusu sunmuştur.
Acil servise nöbet ile başvuran hastaların etyoloji ile venöz kan gazı parametrelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, acil servise jeneralize tonik-klonik nöbet ile başvuran hastalarda, nöbetin primer epilepsiye mi yoksa sekonder bir nedene mi bağlı olduğunu erken dönemde ayırt edebilmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. İlk 2 saat içerisinde alınan venöz kan gazı örneklerinden elde edilen pH, laktat, bikarbonat ve anyon gap değerleriyle Denver Nöbet Skoru hesaplanmış; sekonder nöbet geçiren hastalarda BT'de yeni gelişmiş yapısal lezyonların ve yaş ortalamasının daha yüksek olduğu görülmüştür. Sonuçlar, venöz kan gazı parametrelerinin ve Denver Skoru'nun etiyolojik ayrımda klinik karar sürecine katkı sağlayabilecek potansiyel biyobelirteçler olduğunu göstermiştir. Bu bulgular, özellikle yaşın primer epilepsi lehine anlamlı bir prediktör olduğunu ve Denver Skoru'nun tek başına etiyolojik ayrım için yeterli olmadığını, ancak bazı biyokimyasal parametrelerle ilişkili olduğunu göstermektedir.
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servise inme günlerinde 112 ambulans ekiplerince inme ön tanısıyla yönlendirilen hastaların retrospektif analizi
Akhan, O; Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servisine İnme Günlerinde 112 Ambulans Ekiplerince İnme Ön Tanısıyla Yönlendirilen Hastaların Retrospektif Analizi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Acil Tıp Uzmanlık Tezi. Ankara, 2024. Akut iskemik inme morbidite ve mortalite açısından önemli hastalıklardan biridir. Akut inmenin zamanında tedavisi erken teşhis ve triyaja bağlıdır. Hastane öncesi ortamda inmenin tanınması için geliştirilmiş yöntemlere ihtiyaç vardır. İnme benzeri semptomları olan hastalıklar inme merkezlerinde tetkik ve görüntülemeler başta olmak üzere yoğunluğa sebep olmakta ve inme hastalarının tedavilerini geciktirebilmektedir. Bu çalışma ile inmenin sahada tanınabilirliğinin artması adına skorlama sistemlerinin geliştirilmesinin akut inmede tanısal doğruluğu artırıp artırmayacağının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma 01.01.2022 – 31.12.2022 tarihleri arasında Sağlık Bakanlığı Ankara İl Sağlık Müdürlüğünce belirlenen inme günlerinde Hacettepe Üniversitesi Erişkin Acil Servisine 112 ekipleri tarafından akut inme ön tanısı ile yönlendirilen hastaların; hastane öncesi skorlamaları ile acil servisteki tanı, tedavi süreçleri ve acil servisteki sonlanımları değerlendirilmiştir. İnme ön tanısı ile yönlendirilen toplam 410 hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırmamızda Cincinnati ve Los Angeles hastane öncesi inme skorlama sistemleri kullanılmıştır. Bu hastaların sahadaki Cincinnati skorunun inmeyi saptamada sensitivitesi %96,41 iken spesifisitesi %13,9 olarak saptanmıştır. İnme olan hastaların %84,3'ünde Los Angeles (LA) skoru pozitif iken %15,7'sinde LA negatif olarak saptanmış olup inme olmayan hastaların %48,1'inde LA pozitif iken %51,9'unda LA negatif olarak saptanmıştır. Cincinnati ve LA Hastane öncesi inme skorlama sistemleri inmeyi yüksek bir duyarlılık ile saptayabilmektedir. Ancak inmeyi tanı olarak dışlayamaması nedeniyle inme taklitçisi hasta gruplarını inme merkezlerine yönlendirilmesine neden olmaktadır. Bu da inme merkezlerinde yoğunluğa sebep olmakta ve inme hastalarına gereken dikkatin verilmesinin önüne geçmektedir. Hastane öncesi skorlama sistemlerinin geliştirilerek yoğunluğun azaltılabileceğini düşünmekteyiz.
Acil servise baş ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda optik sinir kılıf çapı ölçümü
Acil serviste (AS) baş ağrısının yönetimindeki amaç hayatı tehdit eden patolojik baş ağrısı nedenlerini ayırt etmektir. Bu tez çalışmasının amacı, acil servise baş ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda yatak başı oküler ultrasonografi ile ölçülen OSKÇ değerlerinin, İKB artışına neden olan sekonder baş ağrısını ön görmedeki etkinliğini araştırmak ve sekonder baş ağrılarının yönetiminde kullanılabilirliğini değerlendirmektir. Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Acil Servisi' ne baş ağrısı şikayeti ile başvuran ve sekonder baş ağrısı düşünülerek bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT) çekilen ,18 yaş üzeri 106 hasta çalışmaya alındı. Hastaların tümüne yatak başı sonografik OSKÇ ölçümü yapıldı. Elde edilen verilerle OSKÇ ölçümlerinin BBT'de patolojik bulgu varlığını, sekonder baş ağrısını öngörmedeki ve hastane yatış gereksinimi göstermedeki değeri analiz edildi. Çalışmaya alınan 106 hastanın 47'si erkek, 59'u kadın olup hastaların yaş ortalaması 48,95'tir. Çalışmada en sık görülen sekonder baş ağrısı nedenleri hipertansif baş ağrısı (n:15), intrakraniyal kitle (n:10), subaraknoid kanamadır (n:8). BBT görüntüleme sonucu sekonder baş ağrısı tanısı alan hastaların OSKÇ değeri (0,51±0,05), primer baş ağrısı tanısı alan hastaların OSKÇ değerinden (0,41±0,04) daha yüksekti (p: 0,01). Baş ağrısı olan hastalarda OSKÇ ölçümünün BBT'de patolojik bulgu varlığını ön görmedeki tanısal değerini araştırmak için yapılan ROC eğrisi değerlendirmesinde; OSKÇ eşik değeri 0,51 olarak bulundu (sensitivite: %93,55 spesifite: %65,33). OSKÇ değerinin sekonder baş ağrısını ön görmedeki değerini araştırmak için yapılan ROC eğrisi değerlendirmesinde; en yüksek sensitivite ve spesifitede OSKÇ eşik değeri 0,51 olarak bulundu (sensitivite: %88,46 spesifite: %90,74). Baş ağrısı ile acil servise başvuran hastalarda OSKÇ değerinin hastane yatış gereksinimi göstermedeki değerini araştırmak için yapılan ROC eğrisi değerlendirmesinde OSKÇ eşik değeri 0,53 olarak bulundu (sensitivite: %93,10 spesifite: %64,47). Artmış İKB'nin saptanan en erken bulgulardan birinin optik sinirdeki genişleme olduğu bilinmektedir. Acil servise baş ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda sonografik OSKÇ ölçümü, İKB artışına neden olan sekonder baş ağrılarını öngörür ve hastaları nörogörüntülemeye yönlendirmede yardımcıdır.
Akut böbrek hasarı nedenı̇yle takı̇p edı̇len hastalarda ürı̇ner sı̇stem ultrasonografı̇sı̇nı̇n tanısal katkısının ı̇ncelenmesı
Bu çalışmada; acil serviste akut böbrek hasarı ile takip edilmiş ve üriner sistem sonografik incelemesi olan hastalarda retrospektif olarak akut böbrek hasarını ön görebilme, etyolojisini aydınlatabilme, hangi ABH vakalarında sonografik incelemenin daha anlamlı olabileceğini bulmak hedeflenmektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servisine 01.01.2019 – 31.12.2021 tarihleri arasında başvuran 496 hastanın verileri analiz edildi. %61,3'ü (n=304) erkek, %38,7'si (n=192) kadındı. Olguların yaş aralığı 18 ile 97 yıl arasında değişmekte olup ortanca yaş 67 yıl (ÇAD:20) olarak saptandı. Tüm vakaların %71,8'i prerenal (n=356) akut böbrek hasarı, %15,9'u renal (n=79) akut böbrek hasarı, %12,3'ü postrenal (n=61) akut böbrek hasarı olarak değerlendirildi. Hastaların serum kreatinin değeri 1,00 mg/dL ile 12,24 mg/dL değerleri arasında olup, ortanca değeri 2,08 mg/dL (ÇAD:1,68) olarak gözlendi. KDIGO evrelemesine göre %45,8'i evre 1 (n=227), %33,5'i evre 2 (n=166), %20,8'i evre 3 (n=103) olarak görüldü. KDIGO evresi arttıkça; renal ekojenitenin normal sınırlar dışına çıktığı görülmektedir. Prerenal ABH olan vakalarda patolojik sonografik bulgu sıklığı azalmaktadır. Sonuç olarak KDIGO evresi arttıkça vakaların sonografik inceleme ile elde edilen patolojik bulgu görülme sıklığı artmaktadır, renal ve postrenal ABH düşünülen vakalarda sonografik inceleme ile elde edilen patolojik bulgu görülme sıklığı artmaktadır ve bu hasta grubuna sonografik inceleme yapılması önerilebileceği düşünülmektedir.
Acil serviste menenjit ve ensefalit ön tanılı hastalarda multipleks gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu yönteminin etkinliğinin araştırılması
ACAN B, Acil Serviste Menenjit ve Ensefalit Ön Tanılı Hastalarda Multipleks Gerçek Zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu Yönteminin Etkinliğinin Araştırılması, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi, Ankara, 2023. Menenjit ve ensefalit; morbidite ve mortalitesi yüksek, erken dönemde ampirik olarak tedavi başlanması gereken önemli santral sinir sistemi hastalıklarıdır. Etkene yönelik tedaviye geçene kadar olan sürede uygulanan ampirik tedaviye bağlı olarak da komplikasyonlar gelişebilmektedir. Bu çalışmada multipleks gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemini kullanarak kısa sürede etkeni tayin edebilen Seegene® Allplex Menenjit Paneli ile elde edilen sonuçlar standart yöntemlerle karşılaştırılarak testlerin uyumu ve bunun ampirik tedavi ve hastanede yatış süreleri, komplikasyonlar ve maliyetler üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Acil Servisi'ne 1 Temmuz 2021-31 Ocak 2022 tarihleri arasında başvuran ve menenjit/ensefalit ön tanıları ile izlenen 50 hastadan alınan beyin-omurilik sıvısı örnekleri standart yöntemlerle ve menenjit paneli ile değerlendirildi. Standart yöntemlerle menenjit panelinin içerdiği 18 etken dışında pozitiflik saptanan 5 hasta dışlanarak test uyumu 45 hasta üzerinden kappa istatistiği ile değerlendirildi. Menenjit panelinin sensitivitesi %83,3, spesifitesi %97,4, negatif prediktif değeri (NPD) %97,4 olarak hesaplandı. Ayrıca viral PZR sonucu negatif olmasına rağmen ampirik asiklovir tedavisine sekonder akut böbrek hasarı geliştiği düşünülen 10 hastada, menenjit paneli ile etken tayini daha kısa sürede yapılsaydı ampirik tedaviye gerek kalmayıp olası komplikasyonlar önlenerek hastane maliyetlerinin azalabileceği saptandı (p=0,005). Sonuç olarak; Seegene® Allplex Menenjit Paneli saptayabildiği patojenler açısından standart yöntemlerle karşılaştırıldığında, bu yöntemin oldukça kısa sürede standart yöntemlerle uyumlu sonuç vererek ampirik tedavi ve hastane yatış sürelerini kısaltacağı, komplikasyonları ve maliyeti azaltacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Acil servis, menenjit, ensefalit, multipleks PZR
Dezavantajlı durumlarda iskemik inme hastalarında profilin-l(PFN-I) ve homosistein düzeylerinin biyobelirteç olarak kullanım potansiyelinin araştırılması
Amaç: Acil serviste iskemik inme şüphesi olan dezantajlı durumlardaki hastalarda iskemik inme tanısında görüntüleme yöntemleri dışında, serum PFN-1 ve Homosistein gibi ek laboratuvar parametrelerinin erken tanı, hastalığın seyri, tedavi şeklinin planlanmasında ön belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif, gözlemsel ve tanımlayıcı bir araştırma olarak planlandı. Araştırmaya Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine inme semptomları ile başvuran 117 hasta dahil edildi. Kontrol grubu için ise benzer yaş ve cinsiyetteki iskemik inme öyküsü olmayan sağlıklı kontrol 117 katılımcı seçildi. Çalışmaya dahil edilen hasta ve sağlıklınkontrol grubunun demografik özellikleri, acil servise başvuru şikayetleri, semptom başlangıcından acil servis başvurusuna kadar geçen süre, başvuru anındaki vital bulguları , detaylı özgeçmişi, fizik muayene ve detaylı nörolojik muayene bulguları, NIHHS skoru, GKS, EKG, ASPECTS bulgularından oluşan çalışma formu ile kayıt altına alındı. Hastalara acil servisteki takipleri boyunca beyin BT, difüzyon MR ve beyin BT anjiografi görüntülemesi yapılarak serum PFN-1 ve Homosistein düzeylerinin ölçümü için kan numuneleri alındı. Bütün analizlerde ise IBM SPSS 25.0 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda hasta ve kontrol grubu arasında serum Homosistein ve PFN-1 düzeyleri sağlıklı kontrol grubuna kıyasla istatistiksel anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Hasta grubu semptomlarının başlamasından acil servis başvuru anına kadar geçen süreye göre (0–4,5 saat, 4,5–6 saat ve 6 saat üzeri) gruplandırıldığında, ilgili parametreler ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ancak serum Homosistein düzeyleri 0–6 saat başvuran hasta gruplarında, 6 saat üzeri başvuran hasta grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Vasküler etyolojik alt gruplar (ana ve küçük damar), tedavi yöntemleri ile ilgili parametreler arasında istatistiksel anlamlı fark bulunamamıştır. Sonuç: Çalışmada, acil servise başvuran iskemik inme hastalarında ve sağlıklı kontrol grubunda serum PFN-1 ve Homosistein düzeyleri incelenmiştir. Bulgular, her iki biyobelirtecin de sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğunu göstermiştir. Bu sonuç, serum PFN-1 ve Homosistein'in Acil servise başvuran iskemik inme şüphesi olan hastalarda dezavantajlı durumlarda temel değerlendirme, nörolojik muayene sonrası tanıya yardımcı biyobelirteçler olarak kullanılabileceklerini düşündürmektedir. Ancak ilgili parametreler ile inme şiddeti, vasküler etyolojik alt gruplar (ana-küçük damar tutulumu) arasında ayrımı, tedavi tercihlerini belirlemede ve taburculuk durumunu öngerme ile aralarında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Daha geniş örneklemli, prospektif çalışmalarla klinik kullanım alanları netleştirilmelidir
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne kafa travması nedeniyle başvuran hastaların retrospektif analizi
Giriş: Travmalar dünya çapında gerek morbidite gerekse mortalite bakımından önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kafa travmaları ise hafif kafa yaralanmalarından travmaya bağlı beyin hasarına kadar çok çeşitli yaralanmalara yol açabilir. Kafa travmaları her yıl önemli sayıda ölüme, geçici ve kalıcı sakatlığa neden olmaktadır. Amaç: Çalışmamızda kafa travmasına maruz kalan hastaların epidemiyolojik verilerini ortaya çıkarmayı, kafa travması sonucu BT'de patolojiye işaret edebilecek klinik parametreleri saptamayı ve bu hastaların acilde kalış sürelerini, hastaların son durumlarının ortaya çıkarılmasını hedefledik. Yöntem: Van YYÜTF Araştırma Hastanesi Erişkin Acil Servisi'ne 01 Ocak 2016 - 30 Haziran 2019 tarihleri arasında kafa travması nedeniyle başvuran ve beyin cerrahi bölümüne konsülte edilen hastaların bilgileri hastane otomasyon sistemi kullanılarak geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların hastane otomasyon sisteminden; yaş, cinsiyet, travma oluş mekanizması, amnezi, bilinç kaybı, baş ağrısı, kusma, otoraji, alkol, antikoagülan ilaç kullanımı, koagülopati ve beyin cerrahi operasyon öyküsü, GKS, baş dönmesi, nörolojik muayenede oryantasyon bozukluğu, kafa muayene bulguları, ek sistem travması, BBT sonuçları, acilde kalış süresi, beyin cerrahisi konsültasyon istemleri, konsültasyon sonuçları, hastaneye yatış kayıtları incelendi. Bulgular: Çalışmaya 822 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen kafa travmalı hastaların 587'si (%71,4) erkek, 235'i (%28,6) kadın idi. Vakaların çoğunluğu 13 ay-18 yaş arasındaydı. En sık travma mekanizması trafik kazası, en sık şikayet baş ağrısı, glaskow koma skoruna göre en sık saptanan hafif kafa travmalı hasta grubu olmuştur. Sonuç: Kafa travmasıyla başvuran tüm vakalar titizlikle incelenmeli, GKS 15 olan vakalarda bile bilinç takibi ve BBT seçeneğinden azami derecede faydalanılmalıdır. Acile basvuran hastaların hastane kayıtları epidemiyolojik veriler ve adli işlemler açısından özenle ve eksiksiz doldurulmalıdır
Acil serviste sağ alt karın ağrısı olan kadın hastalarda akut apandisit ile over kist ayırıcı tanısında; c-reaktif protein, lökosit, nötrofil sayısı ve ultrasonografi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Giri ve Amaç: Acil servise sağ alt kadranda lokalize olan karın ağrısı sebebiyle başvuran hastalar, acil hekimi açısından, ayırıcı tanıları arasında akut apandisit ve ovaryan patolojiler olması nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir. Benzer klinik ve fizik muayene bulguları ile sık karşılaşılan bu tablo acil hekimlerini zorlamaktadır. Çalışmamızda akut apandisit ve over kist rüptürü patolojilerinin ayırıcı tanısında laboratuvar değerleri ve ultrasonografi bulgularının karşılaştırılarak acil hekiminin doğru karar vermesine yardımcı olacak istatistiksel veriler elde etmek amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Acil Servise karın ağrısı şikayeti ile başvuran hastalar arasından, BT veya USG ile teşhisi koyulan 78'i Akut Apandisit, 70'i Hemorajik Over Kist Rüptürü olmak üzere toplam 148 kadın hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Laboratuvar ve ultrasonografi sonuçları hemoglobin(HGB), beyaz küre (WBC), nötrofil sayısı(NEU#), nötrofil yüzdesi(NEU%), C-reaktif protein(CRP), over kist rüptürü hastalarında serbest sıvı miktarı, akut apandisit hastalarında apendiks çapı açısından incelenerek değerleri kaydedildi. Akut apandisit ve over kist rüptürü tanısı alan hastalar teşhisine göre iki gruba ayrıldı, hemoglobin(HGB), beyaz küre (WBC), nötrofil sayısı(NEU#), nötrofil yüzdesi(NEU%), C- reaktif protein(CRP) değerleri iki grup arasında karşılaştırıldı. Over kist rüptürü hastalarında ultrasonda ölçülen serbest sıvı miktarının ve akut apandisit hastlarında ultrasonda ölçülen apendiks çapının, hasta gruplarının kendi içerisinde hemoglobin(HGB), beyaz küre (WBC), nötrofil sayısı(NEU#), nötrofil yüzdesi(NEU%), C-reaktif protein(CRP) değerleri ile korelasyonları incelendi. Bulgular: Akut apandisit hastalarında Lökosit, Nötrofil#, Nötrofil%, CRP oranlarının over kist rüptürü hastalarına göre anlamlı derecede yüksek (sırasıyla; 13,07±4,74 vs 9,37±3,57 p<0,001; 10,18±4,75 vs 6,17±3,26 p<0,001; 74,89±11,59 vs 64,07±10,94 p<0,001; 33,26±54,73 vs 5,83±16,46 p<0,001), hemoglobin değerinde ise anlamlı fark olmadığı gözlemlenmiştir (sırasıyla 13,17±1,78 vs 13,19±1,44 p=0,949). Aynı parametrelerin ROC analizi ve Youden Indexine göre belirlenen kesim değerleri için duyarlılık ve özgüllükleri sırasıyla Nötrofil sayısı (AUC=0.779; D=73,08; Ö=75,71), Lökosit sayısı (AUC=0,757; D=51,28; Ö=91,43), Nötrofil yüzdesi (AUC=0,756; D=73,08; Ö=70,00), CRP (AUC=0,731; D=64,10; Ö=78,57) şeklinde olmuştur. Akut apandisit hasta grubu kendi içerisinde Lökosit, Hemoglobin, Nötrofil#, Nötrofil%, CRP değerleri ile ultrasonda ölçülen apendiks çapı kıyaslanmıştır. Bu kıyaslama sonucunda CRP değeri ile ultrasonda ölçülen apendisk çapı arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (p=0,004, Pearson korelasyon skoru=0,323). v Sonuçlar: Çalışmamız, akut apandisit ve over kist rüptürü arasında ayrım yapılması gereken vakalarda nötrofil sayısının kritik bir belirleyici olabileceğini ortaya koymaktadır. Özellikle akut apandisit teşhisinde şüphede kalınan genç kadın hastalarda laboratuvar değerleri teşhis ile uyumsuz hastaların yeniden değerlendirilmesi ve CRP seviyelerinde artış gözlemlenen hastalarda ultrasonografinin tekrarlanmasının tanıyı netleştirebileceği görüşündeyiz. Kan parametrelerinin tanıyla uyumsuzluğu durumunda Bilgisayarlı Tomografi (BT) veya Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) gibi ileri görüntüleme yöntemlerinin kullanımı da rutin hale getirilebilir. Bu yaklaşımın, yanlış tanı ve gereksiz cerrahi müdahalelerin önlenmesine katkıda bulunabileceği kanaatine varılmıştır.
Acil servise künt toraks travmasıyla gelen hastalarda pnömotoraks ve kosta fraktürünün eşlik ettiği pnömotoraks sıklığının karşılaştırılması
Giriş ve amaç: Yaptığımız bu çalışmanın amacı acil servise künt göğüs travmasıyla başvuran hastalarda pnömotoraks ve kosta fraktürü eşlik eden pnömotoraks sıklığının karşılaştırılması ve yaş, cinsiyet ve travma mekanizmasına göre hasta kliniğinin değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Bu çalışma hastane acil servisine başvuran künt göğüs travmalı 519 kişi üzerinde geriye dönük olarak yapılmıştır. Hastalar yaş, cinsiyet, travma mekanizması, pnömotoraks varlığı, kot fraktürü varlığı, batın yaralanması, spinal yaralanma, santral yaralanma, ekstremite yaralanması, maksillofasiyal yaralanma, glasgow koma skalası (GKS) puanı, sonlanım durumu, adli açılma durumu, mortalite durumu ve toraks ek yaralanma açısından değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya dâhil ettiğimiz 519 hastanın yaş ortalaması 45,12 iken hastaların %81,1'i erkek, %18,9'u kadındır. Başvuruların %52'si trafik kazası nedeniyle idi. Hastaların %53,2'sinde pnömotoraks %78,8'inde ise kot fraktürü mevcuttur. Batın yaralanması %14,6, spinal yaralanma %33,5, santral yaralanma %12,5, ekstremite yaralanması %42, maksillofasial yaralanma %14,8 olarak bulundu. GKS %86,3 oranla iyi (15-14) tespit edildi. Hastaların %60'a yakınının serviste yatışı gerçekleşirken yoğun bakıma yatışı olanların oranı ise %34,5 idi. Başvuruların %79,6'sı adli vaka idi. Mortalite oranı %7,5 bulundu. Toraksta pnömotoraks ve kot fraktürü dışında ek yaralanma oranı %68,8 oranında tespit edildi. Sonuç: Acil servise künt göğüs travması ile başvuranların çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğunu, en sık başvuru sebebinin trafik kazaları ve en sık ek yaralanmanın ekstremite yaralanması olduğunu tespit ettik. Yaşla birlikte pnömotoraks sıklığının azaldığı ve kot fraktürünün arttığı görüldü. Yaşlı popülasyonda düşmelerin daha sık olduğu gözlemlendi. Toraksta pnömotoraks ve kot fraktürü dışında ek yaralanma oldukça yüksek tespit edildi. Aynı zamanda eşlik eden kraniyal, ekstremite ve spinal yaralanmalar da yüksek tespit edildi. Bu yüzden hastaların yaş, travma mekanizması ve ek yaralanmaları göz önünde bulundurup tedavileri ve uzun dönem takiplerine sistematik bir şekilde yaklaşılmalıdır. Öykü ve fizik muayene asla atlanmamalı, komplikasyonlar açısından dikkatli olunmalı, uygun tanı ve tedavisi hızlıca yapılmalıdır. Anahtar sözcükler: Travma, göğüs travması, künt göğüs travması
Travmatik olmayan kardiyopulmoner arrest tanılı hastalarda kardiyopulmoner resüsitasyon sonrası kan laktat düzeyi ve acef skorunun hastane içi mortalite ile ilişkisi
Acil serviste Kardiyak Arrest hastalarında spontan dolaşımın geri dönüşü sonrası ölçülen kan laktat düzeyi ve ACEF skorunun birlikteliğinin mortaliteyi belirlemek hususunda literatüre katkı sağlayacak sonuçlar elde etmek. Gereç ve yöntem: Acil servis başvuru esnasında ve hastane dışında travmatik olmayan kardiyopulmoner arrest tanısı almış ve kardiyopulmoner resüsitasyon ile spontan dolaşımı geri dönen 18-100 yaş arası hastalar vaka grubu içine dahil edildi. Acil servis başvuru sırasında hastalarda kan laktat düzeyi, serum kreatinin düzeyi çalışılarak EKO ile EF ölçümü yapıldı. Başvuru sonrası 0-2 saat aralığında kan tetkiki alınmayan veya Exitus olan hastalar ile 24 saat içinde EF ölçülmeyen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Çalışmamızın verileri acil servis takibi sırasında yapılan tetkiklerden elde edildi. Hasta acil servisten ilgili kliniğe yatışı yapıldığında hastanede yatışlı olduğu süre boyunca, hastanın exitus ve taburcu olup olmadığı takibi hastane bilgi sistemi üzerinden yapıldı. Çalışmanın sonlanma aşaması hastanın takip edildiği ilgili klinikte şifa ile taburcu ya da exitus olması parametreleri ile tamamlandı. Araştırmamızın süresi ve süreci ise 1 yıllık sürede her bir hastanın hastanede kalış süresi kadardır. Bulgular: Araştırmaya dahil ettiğimiz 32 hastanın ortalama laktat değeri 7,72, yaş ortalaması 69,81, ortalama ACEF değeri 2,11, ortalama kalış süresi 11,31 gün, ortalama CPR süresi ise 20,41 dakika olarak bulundu. Hastaların %56,3'ü erkek, %43,8'i ise kadın olarak tespit edildi. Hastaların %59,4'ü anesteziye %12,5'i dahiliye ve %28,1'i ise kardiyolojiye yatışı gerçekleşmiştir. Hastaların %81,3'ü ex olmuştur. CPR süresi %56,3'ünde kısa (20 dakika ve altında) sürmüşken %43,8'inde ise CPR uzun (20 dakika üstü) sürmüştür. Hastaların %68,8'i 65 yaş üstündeydi, %34,4'ü ACEF düşük (1,5 ve altı), %21,9'u ACEF orta (1,5-1,99), ve %43,8'inde ise ACEF yüksek (2 ve üzeri) tespit edildi. Hastaların %56,3'ü kardiyak dışı etiyoloji ile başvurmuşken %43,8'i ise kardiyak neden ile başvurmuştur. Sonuç: Yaptığımız bu çalışma kardiyak arrest sonrası spontan geri dönüşü olan hastaları kapsamaktadır. Bu hastalarda 65 yaş üstünde ACEF daha yüksek tespit edildi. Ex olan hastalarda taburcu olan hastalara göre laktat değeri anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Ayrıca ex grubundaki hastalarda kalış süresi daha yüksek bulunarak taburcu olanlardan faklı bulunmuştur. CPR süre aralığı ile Ex sonucu arasında istatistik olarak anlamlı bir ilişki gözlenmiştir. Ex olanlarda CPR süresi anlamlı düzeyde daha yüksektir. Taburcu edilen hastaların "CPR süresi" ile "Kalış süresi" arasında istatistik olarak anlamlı bir negatif ilişki bulunmuştur. ACEF skorunun mortalite ve etiyoloji (kardiyak-nonkardiyak) ile ilişkisi bulunmadı. Yaş, cinsiyet, yatış yapılan klinik ve etiyoloji ile mortalite arasında ilişki bulunmadı. Laktat değeri ile mortalite arasında ise ilişki bulundu.
Miyokard infarktüsü geçiren hastalarda koroner anjiyografi öncesi ve sonrası QT değişimi
EKG, göğüs ağrısıyla başvuran hastaların acil serviste değerlendirilmesinde hızlı, düşük maliyetli, kolay erişilebilir ve tekrarlanabilir bir tanı yöntemidir. Bu çalışmanın amacı, MI tanısı alan hastalarda, acil serviste çekilen EKG'lerde gözlenen QTc aralığı uzaması, ST segment depresyonu, T dalga negatiflikleri ve elektriksel aks değişikliklerinin, hastaların klinik seyri ve koroner anjiyografi sonuçlarıyla ilişkisini araştırmaktır. Ayrıca bu değişikliklerin uygulanan tedavi yöntemleri (medikal tedavi veya perkütan koroner girişim) ile olan ilişkisi değerlendirilmiştir. Yöntem: Bu araştırmaya, 20/05/2024–20/05/2025 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı, Acil Servis Polikliniğinde miyokard infarktüsü tanısı alan ve takibi yapılan, yaşları 18-100 yaş arasındaki hastalar dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, tanı bilgileri, kullanılan ilaçları ve EKG bulguları; hemşire gözlem formları, hasta dosyaları ve hastane veri kayıt sisteminden elde edilerek değerlendirildi. Tüm hastaların acil servise başvuru sırasında çekilen ilk ve ikinci EKG'leri ile PCI sonrasında elde edilen EKG'ler incelendi. QTc süresi, kalp elektriksel aksı, ST segment depresyonu ve T dalgası negatiflikleri ölçüldü. PCI öncesi ve sonrası veriler karşılaştırılarak QTc değişimi, aks kaymaları, ST segment değişiklikleri ve T dalga negatiflikleri arasındaki farklılıklar analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya 109 hasta dahil edildi. Hastaların %69,7 'si (n= 76) erkek, %30,3 'ü (n=33) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 62±10,68 olarak hesaplandı. Hastaların çekilen EKG'lerinde PCI sonrasına göre QTc'de uzama vardı ve çalışmamızda tanı sırasındaki QTc ile PCI sonrası QTc arasında anlamlı farklılık vardı. T dalga negatifliğinde de anlamlı farklılık saptanmasına rağmen ST depresyonunda anlamlı farklılık saptanmadı. Hastaların %40,4'ünün aksı sola doğru sapmıştı ve hastaların %52,3'ünün ise sağa doğru saptığı tespit edildi. Hastaların PCI sonrasına göre aks değişimi anlamlı idi. LMCA, LAD veya Cx lezyonlarında aksın genellikle sola; RCA veya eşlik eden damar tutulumu olan olgularda ise sağa deviye olduğu gözlemlendi. Ancak tedavi yöntemi ile aks değişikliği arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Tedavi yöntemine göre QTc karşılaştırıldığında, medikal tedavi grubunda anlamlı değişim saptanmazken, anjiyo uygulanan hastalarda QTc değerlerinde düşüş gözlemlennmiş ancak anlamlı bulunmamıştır (p=0,086). Post anjiyo T negatifliği ile tedavi yöntemi karşılaştırıldığında anlamlı bir fark elde edilmiştir. Tedavi türlerine göre en sık PCI uygulanan damar RCA (%26,6), ardından Cx (%23,9) ve LAD (%22,9) olmuştur. Hastaların %20,2'sine ciddi damar tıkanıklığı saptanmadığından medikal tedavi uygulanmıştır. Sonuç: Bu çalışmada hastaların tanı sırasındaki QTc ile PCI sonrası QTc arasında anlamlı farklılık olduğu tespit edilmiştir. Damar tıkanıklığı tespit edilen hastalarda, tıkanıklık saptanmayan ve anjiyografi sonrası medikal tedavi verilen hastalara kıyasla QTc aralığında uzama gözlemlenmiştir. Ayrıca, kalbin aksı işlem yapılan damar RCA ise sağa doğru kaydığı LAD ve/veya CX ise aksın sola doğru deviye olduğu saptanmış. T dalga negatifliği, QTc aralığı ve elektriksel aks takibi, hastalarda hem tedavi yanıtının değerlendirilmesinde hem de prognozun öngörülmesinde önemli bilgiler sunabilir. Özellikle yaşlı, diyabetik ya da atipik semptomlarla başvuran hastalarda bu EKG parametreleri, erken karar alma ve hızlı yönlendirme süreçlerinde destekleyici bir araç olarak kullanılabilir. Acil serviste hasta sirkülasyonunun hızlandırılması, koroner yoğun bakıma yatış ve anjiyografi ünitesine ulaşım süresinin kısaltılması büyük önem taşımaktadır. Kalp krizi, kompleks ve dinamik bir süreç olduğundan, erken reperfüzyon sağlayacak girişimlerin uygulanabilmesi için PCI adaylarının zamanında belirlenmesi gereklidir. Bu nedenle, invaziv olmayan tanı yöntemlerinin daha yaygın ve etkin bir şekilde kullanımı teşvik edilmelidir.
Acil serviste akut apandisit tanısında kullanılan Tzanakis, RIPASA ve Alvarado skorlama sistemlerini cerrahi sonuçlarla karşılaştırarak hangi skorlama sisteminin daha doğru, güvenilir ve kullanışlı olduğunu belirlemeye yönelik diagnostik etkinlik çalışması
Giriş ve Amaç: Akut apandisit (AA), acil cerrahi gerektiren en yaygın abdominal patolojilerden biridir. Tanı koymada gecikme, perforasyon ve morbidite riskini artırırken; erken tanı konulması negatif apendektomi oranlarını azaltabilir. Bu doğrultuda çeşitli klinik skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Bu çalışmada amaç, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Acil Servisi'ne başvuran ve akut apandisit ön tanısı alan hastalarda, Tzanakis, RIPASA ve Alvarado skorlama sistemlerinin tanısal başarılarını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, prospektif, tanımlayıcı ve karşılaştırmalı bir nitelikte olup, 16.09.2024–16.04.2025 tarihleri arasında AA tanısıyla acil servise başvuran 56 hastanın verileri üzerinden yürütülmüştür. Tüm hastaların demografik bilgileri, klinik belirtileri, laboratuvar değerleri, görüntüleme sonuçları ve patoloji raporları değerlendirilmiştir. Hastalara ait istatistiki bilgiler sunulmuş; Tzanakis, RIPASA ve Alvarado skorları her hasta için ayrı ayrı hesaplanmış ve her sistemin patoloji sonuçlarıyla uyumu analiz edilmiştir. Analizler için MS Excel ve SPSS programları kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların tamamının patoloji sonucu AA ile uyumludur. Tzanakis için AA tanı skoru sınırı 8 ve üzeri, RIPASA için 7.5 ve üzeri, Alvarado için 7 ve üzeri olarak ele alınmıştır. Tzanakis için minimum skor 4, maksimum skor 15 ve ortalama skor 10.6 olarak hesaplanmıştır. RIPASA için minimum 5, maksimum 15 ve ortalama skor 10.5'tir. Alvarado skoru ise minimum 2, maksimum 10 ve ortalama 7'dir. Algoritmaların tanısal başarısına bakıldığında Tzanakis %76.79 (N=43), RIPASA %91.07 (N=51) ve Alvarado %67.86 (N=38) başarıya sahiptir. Buna göre en yüksek başarı oranı RIPASA'ya aitken en düşük başarı oranı ise Alvarado'ya aittir. Sonuç: En yüksek tanısal başarı RIPASA skorlama sistemi ile elde edilmiştir (%91,07), bunu sırasıyla Tzanakis (%76,79) ve Alvarado (%67,86) takip etmiştir. Tüm algoritmaların aynı anda AA tanısı koyduğu hastalarda sağ alt kadran ağrısı, hassasiyet ve rebound bulgularının %100 oranında mevcut olduğu gözlenmiştir. Bu da bu bulguların tanısal değeri yüksek çekirdek semptomlar olduğunu göstermektedir. Aynı anda üç algoritmanın da "AA değil" olarak değerlendirdiği sadece bir vaka bulunmuştur. Bu durum skorlama sistemlerinin genelde benzer tanısal yaklaşım sergilediğini desteklemektedir. Skorlama sistemlerine ait kullanılabilirliğe dair görüşler ve gelecek çalışmalara yönelik öneriler sunulmuştur.
Acil servise başvurup yatışı yapılan KOAH tanılı hastalarda ACEF, DECAF-L, Ottawa KOAH risk skala skorlarının, laboratuvar parametrelerinin hastane içi mortalite ile ilişkisi
Amaç: Hastaneye yatırılan kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) tanılı hastalarda erken dönem (ilk 10 gün) mortaliteyi etkileyen klinik ve laboratuvar faktörlerinin belirlenmesi ve Yaş, Kreatinin ve Ejeksiyon Fraksiyonu (ACEF); Dispne, Eozinopeni, Konsolidasyon, Asidemi, Atriyal Fibrilasyon ve Laktat (DECAF-L) ve Ottawa KOAH Risk Skalası (OKRS) risk skorlama sistemlerinin bu mortaliteyi öngörmedeki performanslarının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma, acil servise başvuran ve KOAH tanısıyla servis veya yoğun bakıma yatışı yapılan 101 hasta ile prospektif takip çalışması olarak yürütüldü. Hastaların fizik muayene bulguları, semptomları, vital bulguları [bilinç durumu, Glasgow Koma Skalası (GKS), solunum desteği ihtiyacı gibi], tıbbi özgeçmişleri ve acil servis takiplerindeki solunum desteği durumları kaydedildi. ACEF, DECAF-L ve Ottawa KOAH Risk Skalası skorları başvuru anında hesaplandı. Başvuru anında böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri, serum elektrolit düzeyleri ve enfeksiyon belirteçlerine yönelik laboratuvar ölçümleri yapıldı. Hastalar yatış sonrası mortalite açısından 10 gün boyunca takip edildi. Bulgular: Çalışma sonucunda, risk skorlama sistemlerinden DECAF-L (AUC: 0,857) ve OKRS (AUC: 0,877) mortaliteyi öngörmede oldukça iyi bir performansa sahipken ACEF skorunun (AUC: 0,772) öngörü gücünün orta düzeyde olduğu saptandı. Lojistik regresyon analizinde, Glasgow Koma Skoru (GKS) ve platelet değerlerinin artmasının mortaliteyi azalttığı ve kan üre azotu ve LDH değerlerinin artmasının ise ölüm olasılığını anlamlı şekilde artırdığı görüldü. Ek olarak, hastane içi ölümlerin en sık nedenlerinin pnömosepsis (%33.3) ve Tip 1 solunum yetmezliği (%28,57) olduğu belirlendi. Sonuç: DECAF-L ve OKRS gibi standardize edilmiş risk skorlama sistemleri, hastaların mortalite riskini hızlı ve etkili bir şekilde değerlendirmede değerli araçlardır. Elde edilen bulgular, KOAH tanılı hastalarda mortalite riskinin erken tanınması ve uygun klinik müdahalelerin planlanması için önemli bilgiler sunmaktadır.
Acil servise başvuran multitravmalı hastaların retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada acil servise başvuran multitravmalı hastaların klinik özelliklerinin ve mortaliteyi etkileyen risk faktörlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu kesitsel araştırma Uşak Eğitim Araştırma Hastanesi'nin Acil Anabilim Dalı'nda, 1 Ocak 2018 – 30 Nisan 2022 tarih aralığında gerçekleştirilmiştir. Bu tarihlerde acil servis'ten anestezi yoğun bakım ünitesi (YBÜ)'ne multitravma nedeniyle yatırılan hastalar (n = 188) çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların klinik özellikleri, revize travma skoru (RTS), Glaskow koma skalası (GKS) ve şok indeksi kaydedilmiştir. Bulgular: Olguların %75'i erkekti ve yaş ortalaması 45,55 ± 19,29 yıldı. En sık travma türleri %61,7 trafik kazası ve %10,6 düşme nedenli yaralanmaydı. En sık yaralanmalar torakal bölge yaralanmaları olan %47,1 kot fraktürü, %41,5 akciğer kontüzyonu, %29,8 pnömotoraks ve hemotorakstı. Olguların %20,2'sinin genel durumu kötüydü, %11,2'sinin bilinci kapalıydı ve %6,9'u eksitus oldu. Mortaliteyi etkileyen risk faktörleri çok değişkenli analizle değerlendirildiğinde, olguların entübe olmasının (OR: 20,068 [%95GA: 0,941 - 136,959], p = 0,002) ve yüksek laktat düzeyinin (OR: 1,316 [%95GA: 1,051 - 1,647], p = 0,017) diğer değişkenlerden bağımsız olarak mortalite riskini arttırdığı belirlendi. Mortaliteyi öngörmede en yüksek sensitiviteye sahip parametre olan solunum sayısı <15 kesim noktasında %76,9 sensitivite ve %69,1 spesifite ile mortaliteyi öngörebiliyordu (AUC: 0,763 [%95GA: 0,608-0,918], p = 0,002). En yüksek spesifiteye sahip parametre olan GKS <8 kesim noktasında %53,8 sensitivite, %94,3 spesifite ile mortaliteyi öngörebiliyordu (AUC: 0,669 [%95GA: 0,475-0,894], p = 0,042). Sonuç: Multitravma nedeniyle acil servise başvuran olgular arasından laktat düzeyi daha yüksek olanlar ve entübe edilenlerin mortalite riski daha fazladır. Bu olgularda erken dönemde daha ciddi önlemler alınarak ve uygun tedavi yönetimi ile mortalite ve morbidite sıklığı azaltılabilir. Anahtar Kelimeler: Multitravma, Acil Servis, Yoğun Bakım Ünitesi, Mortalite
Acil servis monitörlü gözleme başvuran ve yoğun bakıma yatışı yapılan hastaların elektrokardiyogramdaki frontal QRS-T açısı ile hastane içi mortalite arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Acil servis monitörlü gözlemden yoğun bakıma yatış sonrası hastaların takipleri çok önemlidir. Hastaların takipleri sırasında gelişen mortalite oranı ve prediktörleri ve tahmin değerleri yoğun bakım yatışlarında önem arz eder. Frontal QRS-T açısı kardiyak mortalite ve potansiyeli açısından çalışmalarda geniş yer bulmuş parametredir. Bu çalışmanın amacı acil servis monitörlü gözlemden yoğun bakımlara yatışı yapılan hastalarda başvuru elektrokardiyogramdaki frontal QRS-T açısı ile mortalite arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 1 Eylül 2022- 1 Kasım 2022 tarihleri arasında Uşak Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Fakültesi Acil servis monitörlü gözleme herhangi bir ön tanıyla başvurup yoğun bakıma yatışı yapılan hastalar retrospektif olarak dahil edilmiştir. Çalışmamızdan 18 yaş altı, travma geçirmiş hasta grubu, kalp pili takılan hastalar, sol dal bloğu olan hastalar, atrial fibrilasyonu olan hastalar dışlandıktan sonra geriye kalan 188 hasta çalışmamıza dahil edildi. Son analizde 36 ölü hasta ve 152 yaşayan hasta olarak iki gruba ayrıldı. Gruplar arasında frontal QRS-T açısı değerlendirildi. Çalışmamızın verileri SPSS 22.0 istatistik programıyla analiz edildi. Bulgular: Ölen grup sağ kalan grubu göre istatistiksel olarak daha yaşlıydı diğer parametreler arasında anlamlı farklılık yoktu (p=0.06). Ölen grupta sağ kalan grubu göre frontal QRS-T açısı istatistiksel olarak daha yüksekti (p<0.001). Çok değişkenli Cox regresyon analizinde ise frontal QRS-T [OR= 1.066(1.019-1.223), p <0,001], CRP [OR=1.005(1.002-1.098), p<0,001] bağımsız mortalite prediktörü olarak saptandı. ROC analizinde frontal QRS-T açısı için kesim noktası olarak 74.5 değeri belirlendi. 74.5 'den büyük bir QRS süresi; yoğun bakım yatışı yapılan acil servis başvuru hastalarında Sensitivite: %79 ve Spesifite %75 ile mortalitenin öngörüldüğü analiz edildi [AUC: 0,820, p<0,001]. Sonuç: Acil servis monitörlü gözlem hastalarında ölçülen frontal QRS-T, hastane içi mortaliteyi tahmin edebilen ve yoğun bakım takibinde kritik hastaların belirlenmesine yardımcı olabilen, ucuz, hızlı ve kolay elde edilebilen yeni bir EKG parametresidir.
65 yaş ve üzeri hastaların mortalite tahmininde yapay zekanın yeri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, acil servise başvuran 65 yaş ve üzeri hastaların kısa dönem mortalite riskinin tahmin edilmesinde yapay zeka algoritmalarını netkinliğini incelemek, literatürde geliştirilen modellerin doğruluğunu karşılaştırmak ve bu teknolojilerin klinik karar verme süreçlerine entegrasyonunun olası katkılarını değerlendirmektir. Materyal ve Metot: Çalışmaya Uşak Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu 15.03.2024 tarih ve 330-330-08 sayılı etik kurul onayı ile başlanmıştır. Çalışma prospektif kesitsel tanımlayıcı bir çalışmadır. Bulgular: Çalışmaya 2000 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %49'u (n=986) kadın, %51'i (n=1014) erkek ve yaş ortalaması 77,98 ± 7,72 yıl olarak saptanmıştır. Komorbidite oranı %93,8, ilaç kullanım oranı %90,5 saptanmıştır. Mortalite oranı %22,6 (n=452) olarak saptanmıştır. Mortalite yönünden yapılan logistik regresyon analizinde yüksek yaş (p=0,001), düşük glaskow koma skalası (GKS) (p=0,001), düşük sistolik (p=0,001) ve diyastolik tansiyon (p=0,001), düşük nabız (p=0,001), düşük oksijen saturasyonu (SPO2) (p=0,001), yüksek ateş (p=0,001), sinüs bradikardisi (p=0,001) ve diğer bradikardiler (p=0,001), hastane yatışı (p=0,001), kronik böbrek yetmezliği (KBY) (p=0,001), astım/koah (p=0,036), kalp yetmezliği (KY) (p=0,010), parkinson öyküsü (p=0,001), ritim bozukluğu (p=0,001), serebrovasküler olay (SVO) öyküsü (p=0,001), kanser öyküsü (p=0,001), bypass öyküsü (p=0,001), WBC yüksekliği (p=0,001), lenfosit yüksekliği (p=0,026), eozinofil ve hemoglobin düşüklüğü (p=0,001), glukoz(p=0,001), kreatin (p=0,001), BUN (p=0,001), CK (p=0,001), bilirubin (p=0,001), AST (p=0,001), ALT (p=0,001), LDH (p=0,001), sodyum (p=0,021), potasyum (p=0,001), CRP (p=0,001), laktat (p=0,001) yüksekliği, albümin (p=0,001), kalsiyum (p=0,001), pH (p=0,001) düşüklüğü anlamlı bulunmuştur. Yapay zeka algoritması kullanılarak yapılan mortaliteye yönelik analizde yapay zeka puanı (p=0,001) ve yapay zeka risk durumuna göre (p=0,001) anlamlı sonuç saptanmıştır. Sonuçlar: Yapay Zeka Tabanlı Risk Skorları, acil servis triyajında ileri yaş hastalarda erken mortalite öngörüsü için kullanılabilir; bu modeller rutin uygulamalara entegre edilebilir. Genişletilmiş, çok merkezli ve prospektif çalışmalar, bu bulguların genellenebilirliğini ve yapay zeka algoritmalarının gerçek yaşam koşullarındaki etkilerini değerlendirmek için gereklidir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Yaşlı hasta, Yapay zeka
Acil servise başvuran mülteci ve sığınmacı hastaların retrospektif incelenmesi
ÖZET Acil Servise Başvuran Mülteci ve Sığınmacı Hastaların Retrospektif Değerlendirilmesi Amaç: Mülteci ve sığınmacılar günümüzde tüm Dünya'yı ilgilendiren önemli bir insanlık problemidir. Bu çalışmanın amacı acil servise başvuran mülteci ve sığınmacı hastaların, demografik özelliklerinin, acil servis başvurularının, acil servis üzerinde oluşturduğu yükün retrospektif olarak değerlendirilmesidir. Materyal ve metod: Çalışmaya hastanemizin acil servisine 3 yıllık bir süre içerisinde başvuran 5203 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, komorbiditeleri, acil servise en sık başvuru sebepleri, hastalardan istenen tetkikler, tekrarlayan başvuruları, acil servisten sonlanımları kayıt altına alındı. Bu değerler SPSS, MedCalc kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya 3 yıllık dönemde acil servise başvuran 5203 yabancı uyruklu hasta dahil edildi. Hastaların çoğunluğu genç erişkin (%84,3) olup yaş ortalaması 32,0 ± 11,9 idi. Başvuruların büyük bölümü yeşil alandan %57,4 yapıldı ve olguların %94,4'ü normal başvuru şeklindeydi. En sık tanılar üst solunum yolu enfeksiyonları, yumuşak doku bozuklukları, COVID-19, gebelik ve abdominal yakınmalardı. Ülke dağılımında Afganistan ve Suriye uyruklular çoğunluktaydı. Hastaların %31,2'si 6 ay içinde acile, %34,8'i polikliniğe tekrar başvurdu. Tekrar başvurular en çok yeşil alanda, en az pandemi alanında görüldü (p < 0,001). Laboratuvar ve görüntüleme istemleri başvuru birimine göre anlamlı şekilde farklılaştı ( p <0,001). Hemogram, biyokimya, troponin ve INR en sık sarı ve kırmızı alanda istendi. Röntgen ve tomografi travma ve sarı alanda belirgin yüksekti. Ultrason yeşil alanda nispeten daha fazla, pandemi alanında belirgin düşük düzeyde kullanıldı. MR en çok sarı ve kırmızı alanda istendi. Yaş grupları ile olgu türleri arasında anlamlı ilişki vardı (p < 0,001); adli vakalar ve trafik kazaları çocuk/ergen grupta, normal başvurular ise erişkinlerde yoğunlaştı. Vatandaşlık ülkesi ile olgu türü arasında ise anlamlı fark bulunmadı (p = 0,631). Sonuç: Araştırmamızda acil servislere başvuran mülteci ve sığınmacı hastaların %84'ünün 18-44 yaş arasında olduğu, en çok yeşil alan başvurularının olduğu, başvuruların %94.5'unun taburculukla sonuçlandığı görüldü. Çalışmamızda mülteci ve sığınmacı hastaların acil servisi sıklıkla birinci basamak sağlık hizmetleri yerine kullanma eğiliminde oldukları saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Mülteci, Sığınmacı, Sağlık, Acil Servis
Acil servise başvuran sepsis ve septik şok tanılı hastaların prognoz ve mortalitelerinin öngörülmesinde laktat, baz defisiti ve albuminin beraber değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız sepsis veya septik şok ön tanılı hastalarda serum laktat, albumin ve baz defisiti değerlerinin kombine değerlendirildiklerinde prognoz ve mortalite öngörmedeki faydalarını saptayabilmektir. Gereç ve yöntem: Çalışmamız retrospektif gözlemsel bir çalışmadır. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Erişkin Acil Servisine başvuran 18 yaş üstü ve SOFA skoru 2 ve üzeri olan 217 hasta dahil edilmiştir. Hastaların başvuru, 24. saat ve 48. saat laktat, albümin ve baz defisiti değerleri incelenmiştir. Laktat, albümin ve baz defisiti değerlerine göre hastane mortalitesi ve 90 günlük mortalite hesaplanarak prognoz ve mortalite öngörmede kullanılabilirliği araştırılmıştır. Sonuç: Çalışmamızda sepsis hastalarında 0-24-48. saat albümin değerlerindeki düşüklük mortaliteyi arttırmaktadır. 0-48. saat laktat değerleri hastane mortalitesini etkilemezken, 24. saat laktat değerindeki yükseklik hastane mortalitesini arttırmaktadır. 0-48. saat laktat değerlerindeki yükseklik 90 günlük mortaliteyi arttırmaktadır. Baz defisiti değerleri hastane mortalitesi ve 90 günlük mortalite üzerine etkisi bulunmamıştır. Septik şoktaki hastalarda laktat, albümin ve baz defisiti değerlerinin mortalite üzerine etkisi saptanmamıştır. Sepsis hastalarında laktat kleransına göre mortaliteler incelendiğinde sadece 24 saatlik laktat kleransı azaldıkça hastane mortalitesi artmaktadır. Alaktik baz defisitinin mortalite üzerinde etkisi yoktur. Laktat, albümin ve baz defisiti için yapılan ROC analizlerinde baz defisiti için anlamlı AUC değeri saptanmazken, laktat ve albümin için saptanan AUC değerleri 0.70'in altında olduğu için ayırt edicilikleri düşüktür. Laktat kleransı için yapılan ROC analizlerinde 24 saatlik laktat kleransı için AUC değeri anlamlıdır ancak eğri altında kalan alanın ayırt ediliciliği düşük bulunmuştur. Alaktik baz defisiti için yapılan ROC analizlerinde eğri altında kalan alanlar (AUC) istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır. Tartışma: Çalışmamızda literatürün aksine laktat, albümin ve baz defisitinin prognoz ve mortalite belirlemede duyarlılıkları düşük bulunmuştur. Serum laktat, albümin ve baz defisitini etkileyebilecek faktörler (kronik karaciğer hastalıkları, kronik böbrek hastalıkları, metformin kullanımı gibi) dışlandığında bu biyobelirteçlerin, sepsis ve septik şokta mortalite belirlemedeki değerleri de azalmaktadır.
Acil serviste atriyal fibrilasyon/flutter hız kontrolünde ve diğer supraventriküler taşikardilerin tedavisinde kullanılan diltiazemin klinik başarısı ile kan kalsiyum düzeyleri arasındaki ilişki
Diltiazem, dar QRS kompleks taşikardilerin tedavisinde, yaygın olarak kullanılan anti-aritmik bir ilaçtır. Diltiazem, L tipi kalsiyum kanal blokajı ile hücre dışından hücre içine kalsiyum girişini inhibe ederek sitozolik kalsiyum düzeyini düşürür. Dar QRS kompleks taşikardilerin akut tedavisinde kullanılan iv diltiazemin etkinliğinin serum kalsiyumu ile olan ilişkisi in vivo olarak araştırılmamış bir konudur. Bu çalışmanın ilk amacı, akut tedavide kullanılan iv diltiazemin etkinliği ile kan kalsiyum düzeyleri arasındaki ilişkiyi araştırmak, ikincisiyse hız kontrol profilaksisinde kullanılan diltiazemin kan kalsiyum düzeyi üzerindeki etkilerini saptamaktı. Dar QRS kompleks taşikardi ile acil servise başvuran 383 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaş ortancası 74 olup %55'i kadın, %45'i erkekti. Tedavi öncesi ritim hastaların %91,1'inde AF, %2,9'unda atriyal flutter ve %6,0'sında diğer SVT ritimleriydi. Tedavi başarı oranı %68,9 bulundu. Diltiazeme tedavi yanıtı olan hastalarda iyonize kalsiyum değerlerinin ortancası 1,14 mmol/L (IQR:0,12), yanıtsız hastalarda 1,10 mmol/L (IQR:0,12) tespit edilmiş olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,298). Alt grup analizlerinde ise, tedavi başarısı, iyonize kalsiyumu düşük hastalarda %63,1; normal olanlarda %73,3; yüksek olanlarda %40 saptandı ve bu farklılık anlamlıydı (p=0,002). Diltiazem ile en yüksek başarı oranı, iyonize kalsiyumu normal sınırlarda olan hastalarda görüldü. Profilaktik KKB kullanan hastalarda serum iyonize kalsiyum değeri ortancası 1,17 mmol/L (IQR:0,11), kullanmayanlarda 1,12 mmol/L (IQR:0,15) olarak saptandı ve aradaki fark anlamlıydı (p=0,009). Bu bilgiler, acil servise dar QRS kompleks taşikardi ile başvuran, serum kalsiyum düzeyleri değişen hastaların tedavilerinde ilaç seçimi konusunda klinisyene kılavuzluk edebilir.
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fkültesi erişkin hastanesi acil tıp Ana Bilim Dalı erişkin acil servisinde 24 saatten uzun kalan hastaların demografik özellikleri ve hastaneye yatış süresini etkileyen faktörlerin incelenmesi
O Acil servisler (AS) sağlık sisteminin önemli bir bileşenidir. AS'lere başvuran hasta sayısı, talep ve beklentileri her geçen yıl artmaktadır. AS'de uzun süre yatış bekleyen hastalar, AS kapasitesinin azalmasına, kala-balıklaşmaya ve daha birçok olumsuz etkisiyle dünya çapında bir sorundur. 1 Temmuz 2018 – 1 Temmuz 2019 tarihleri arasında Hacettepe Erişkin AS'de 500 hastanın AS'de kalış süresi 24 saatten uzundu. Bu hastaların yaş ortancası 69'du. En fazla T3 triyaj kodu verilmişti. En sık HT (%43,8), Malignite (%42) ve DM (%28) olmak üzere %97,4'ünün komorbid hastalıkları vardı. Mor-talite demans (%19,6), KAH (17,5), ve malignitesi (%14,3) olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti. En sık iç hastalıkları (%91,6), enfeksiyon hasta-lıkları (%74,6), ve kardiyoloji (%34,4) bölümlerinden konsültasyon istendi. Konsültasyon sayısı arttıkça doğru orantılı olarak kalış sürelerinin de anlamlı uzadığı saptandı.Bunlardan 251'inin tedavisi AS'de tamamlanarak taburcu edildi. 55'i vefat etti. 11'i başka merkeze sevk edildi. 8'i kendi isteğiyle ayrıldı. Kalan 175 hastanın 116'sı servislere, 59 tanesi de YBÜ'lere yatırıldı. Hastaların AS'de ortanca kalış süresi 66,3 saat olarak saptandı. Serviste (n=210) ya da YBÜ'de yer olmaması (n= 220) AS'de kalış süresini en fazla uzatan sebeplerdi. Servis, YBÜ ve palyatif merkez yatak kapasitelerinin arttırılması, evde bakım hizmetlerinin geliştirilmesi ve günlük tedavi merkezlerinin aktifleştirilmesi AS'de kalış sürelerini kısaltabilir.
Acil serviste akut koroner sendrom tanısı alan hastalarda ölçülen BNP düzeyi ile mortalite arasındaki ilişki
Bu çalışmada acil servise başvuran akut koroner sendrom (AKS) hastalarındaki BNP düzeylerinin farklı zamanlardaki mortalite oranları üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmış olup sonuçların AKS hastalarının acil ve uzun dönem tedavi stratejilerine katkı sağlaması planlanmıştır. Retrospektif gözlemsel bir çalışma olarak dizayn edilen bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servisine 01 Ocak 2015 – 31 Aralık 2019 tarihleri arasında başvuran, AKS tanısı alan ve BNP değeri bakılan 582 hastanın verileri analiz edilmiştir. Hastaların %76,6'sının (n=446) erkek, yaş ortalamalarının ise 62±12,6 (en küçük 28, en büyük 93) olduğu saptanmıştır. Kadınlarda hastane, 6.ay ve 1.sene mortalite oranları ile yaş ortalamalarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Bilinen hastalıklar ile hastane mortaliteleri arasında ilişki saptanmazken; KY, DM, KAH ve KBH için 1.sene mortalitesinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. Düzenli sigara içicilerinde 1.sene mortalite oranının anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmış olup, BNP düzeyinin düzenli sigara içicilerinde en düşük olduğu görüldü. STEMİ hastalarında hastane içi ve 1.ay mortalite oranlarının diğer AKS gruplarına göre daha yüksek olduğu saptandı ancak 6.ay ve 1.sene mortalite oranlarında AKS tanı grupları arası anlamlı fark saptanmadı. Başvuru BNP düzeyinin ise NSTEMİ grubunda en yüksek olduğu görüldü. BNP ile en güçlü korelasyon ilişkisinın GRACE 2.0 puanı ile olduğu görüldü. Hastane, 1.ay, 6.ay ve 1.sene mortalite analizlerinde exitus olan hastaların başvuru BNP düzeylerinin yaşayan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı. Hastane mortalitesi için başvuru BNP kesim noktası değeri ROC eğrisinde %73,3 duyarlılık , %76,1 seçicililik ile 311.1 pg/ml olarak kabul edildi (%95 GA=0.68-0.85). Başvuru BNP'si 311.1 pg/ml'nin üzerinde olanlarda hastane mortalite riskinin 8.75 kat fazla olduğu bulunmuştur (%95 GA=4.6-15.8). Bu bulgular AKS hastalarında acil serviste bakılan BNP düzeyinin, hastane ve yakın dönem mortalite öngörüsü amacıyla kullanılabileceği hipotezini desteklemektedir. NSTEMİ ve USAP hastalarının ilk başvurusunda BNP değerinin yüksek olması, erken invazif tedavi seçeneği için yol gösterici olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Acil Tıp, BNP, Akut Koroner Sendrom, Mortalite
Acil serviste pulmoner tromboemboli şüphesi taşıyan hastaların bilgisayarlı tomografi görüntülerinin yapay zeka ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada; erişkin hastalarda mortalitenin önemli bir nedeni olan pulmoner emboliyi (PE) bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiyografi (BTPA) görüntüleriyle acil serviste erken dönemde tanımak ve pulmoner emboliyi doğru lokalize etmek için yapay zeka kullanarak oluşturulan bilgisayar destekli algoritma kullanıldı. Retrospektif metodolojik bir araştırma olarak yapılan bu çalışmada, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Erişkin Acil Servisi'ne 01 Ocak 2016 – 31 Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran ve PE ön tanısı ile BTPA tetkik edilen 1948 hastaya ait veriler analiz edildi. Hastalara ait görüntüler DICOM formatında kaydedildikten sonra Python programlama diliyle yazılmış olan algoritma üzerinde standardize edilerek değerlendirildi. Tasarlanan yapay zeka algoritması tarafından bu hastaların BTPA görüntüleri, PE varlığı ve yokluğu; PE varsa embolinin anatomik seviyesi (masif, ana pulmoner, lober, lober+segmenter, segmenter, subsegmenter) açısından değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların %51,4 ü kadın (n=1002), %48,6'sı erkekti (n=946). Hastalarda median yaş 61.50 yıl olarak saptandı. Radyolog yorumu altın standart olarak baz alındığında; segmenter PE tanısı için yapay zeka analizinin sensitivitesi %82,3, spesifitesi %93,5, pozitif prediktif değeri %29,5, negatif prediktif değeri ise %99,4 olarak hesaplandı. Ana pulmoner PE açısından yapay zeka analizinin sensitivitesi %84,2, spesifitesi %99,7, pozitif prediktif değeri %80, negatif prediktif değeri ise %99,7 olarak hesaplandı. Masif PE açısından yapay zeka analizinin sensitivitesi %84,6, spesifitesi %99,6, pozitif prediktif değeri %82,5, negatif prediktif değeri ise %99,7 olarak hesaplandı. Çalışmaya katılan tüm hastaların yapay zeka analizinde yanlış pozitiflik oranı %54,4 (n=276) olarak hesaplandı. Yapay zeka analizine göre, yanlış pozitif olan vakaların %44,1'i (n=127) subsegmenter PE olarak bulundu. Sonuç olarak 24 saat radyolog yorumu sağlanamayan acil servislerde yapay zeka analizlerinin kullanımı özellikle ana pulomer arter ve masif PE'lerin erken tanısının konulmasında acil servis hekimlerine büyük kolaylık sağlayacaktır. Subsegmenter PE başta olmak üzere daha küçük pulmoner arter dallarındaki PE'lerin tanısı için yapay zeka analizlerinin daha da geliştirilmesi gerekmektedir.
Akut kolesistit hastalarında Galektin-3'ün prognostik önemi
Akut kolesistit (AK), safra kesesinin inflamasyonudur ve çoğunlukla safra taşlarının sistik kanalı tıkamasıyla meydana gelir. Klinik olarak karın ağrısı, ateş ve murphy bulgusu gibi belirtilerle ortaya çıkar. Tanı; klinik, laboratuvar ve görüntüleme bulgularının birlikte değerlendirilmesiyle konur. Tedavide temel yaklaşım laparoskopik kolesistektomidir; ancak yüksek riskli hastalarda drenaj veya antibiyoterapi ile desteklenen konservatif tedavi stratejileri uygulanabilmektedir. Galektin-3, β-galaktozid bağlayıcı lektin ailesinin bir üyesi olup hücre içi ve dışı birçok immünolojik fonksiyonda rol oynamaktadır. Sitoplazma, çekirdek, mitokondri ve hücre dışı alanlarda yer alabilen bu protein, apoptoz, hücre büyümesi, fagositik aktivite, makrofaj aktivasyonu gibi çeşitli süreçlerde etkilidir. Galektin-3'ün serum düzeylerinin inflamatuar hastalıklarda ve çeşitli enfeksiyon durumlarında arttığı gösterilmiştir. Ancak literatürde Galektin-3'ün akut kolesistit tanısı ve prognozundaki rolüne dair yeterli veri bulunmamaktadır. Gereç ve Yöntem Bu çalışmada, Galektin-3'ün akut kolesistit tanısındaki yeri ve prediktif değeri değerlendirilmiştir. Ordu Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Kliniği'nde 01.12.2023–01.12.2024 tarihleri arasında prospektif olarak yürütülen bu çalışmaya, akut kolesistit tanısı almış 50 hasta ile karın ağrısı şikayeti ile başvuran ancak organik patoloji saptanmayan 50 sağlıklı kontrol olgusu dahil edilmiştir. Her iki gruptan alınan kan örneklerinden Galektin-3 düzeyleri ELISA yöntemi ile analiz edilmiştir. Bunun yanında klasik laboratuvar parametreleri ve inflamatuar biyobelirteçler de karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular Bulgulara göre, vaka grubu ile kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Laboratuvar parametrelerinde beyaz küre sayısı, nötrofil sayısı, C-Reaktif Protein (CRP), AST, ALT, bilirubin ve glukoz düzeyleri anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Ayrıca, Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR) ve Lenfosit/Monosit Oranı (LMR) gibi yeni inflamatuar biyobelirteçlerde de anlamlı farklılıklar gözlemlenmiştir. Çalışmanın temel parametresi olan Galektin-3 düzeyleri, vaka grubunda ortalama 265.04 pg/dL, kontrol grubunda ise 171.17 pg/dL olarak bulunmuştur. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.001). ROC analizine göre Galektin-3'ün EAA değeri 0.796 olup, belirlenen eşik değeri olan>188.02 pg/dL ile %90 duyarlılık ve %65 özgüllük göstermiştir. Çok değişkenli lojistik regresyon analizine göre Galektin-3, nötrofil ve beyaz küre düzeyleri akut kolesistitin bağımsız öngörücüleri olarak belirlenmiştir. Sonuç Sonuç olarak, bu çalışma Galektin-3'ün akut kolesistit tanısında anlamlı bir biyobelirteç olabileceğini göstermektedir. Özellikle klasik tanı yöntemlerinin yetersiz kaldığı durumlarda Galektin-3 düzeylerinin değerlendirilmesi tanı doğruluğunu artırabilir. Galektin-3'ün klinik pratikte tanı, tedavi planlaması ve prognoz belirlemede kullanılabilirliğinin artırılması hedeflenmelidir. Bununla birlikte, bu sonuçların daha geniş örneklemli, çok merkezli ve uzun vadeli çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.
Akut apandisitte Galaktin-3'ün tanısal değeri
ÖZET AKUT APANDİSİTTE GALAKTİN-3'ÜN TANISAL DEĞERİ Giriş: Apendiks Vermiformisin inflamasyonu ile karakterize olan Akut Apandisit (AA), özellikle genç hastalarda akut karın ağrısının en yaygın nedenidir. Acil servis, AA hastalarının tanısında ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Beyaz kan hücresi (WBC), nötrofil sayısı, C-reaktif protein (CRP), nötrofil/lenfosit oranı (NLR), platelet/lenfosit oranı (PLR) gibi birçok laboratuvar belirteci AA tanısında kullanılmasına rağmen tanısal performansları yeterli değildir. AA tanısında kullanılacak yeni belirteçlerin arayışı devam etmektedir. Galektin-3, inflamasyon ve inflamatuar hastalıklarda rol oynayan yeni bir lektin bağlayıcı proteindir. Bu çalışmanın amacı Galektin-3'ün AA vakalarındaki tanısal performansının değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya histopatolojik olarak doğrulanmış 18 yaş ve üstü 60 AA hastası ve yaş-cinsiyet uyumlu 60 sağlıklı kontrol dahil edildi. Acil servise başvuru sırasında alınan kan örneklerinden WBC, CRP, NLR ve PLR seviyeleri değerlendirildi. Preoperatif dönem Galektin-3 düzeyi ELISA yöntemi ile çalışıldı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 37.17±1.62 yıl, kontrol grubunun ise 33.37±1.31 yıldı. AA hastalarının %52.7'si, kontrol grubunun ise %47.3'ü erkekti. AA olguların WBC sayısı (p<0.001), CRP (p<0.001), NLR (p<0.001) ve PLR (p=0.007) değerleri kontrol grubuna göre daha yüksekti. Medyan Galektin-3 düzeyleri hasta ve kontrol gruplarında sırasıyla 276.49 pg/ml ve 185.26 pg/ml idi. AA hastalarının Galektin-3 seviyesi kontrol grubundan daha yüksekti (p<0.001). ROC analizlerinde, Galektin-3 düzeylerinin AA tanısı için %95 sensitivite ve %66.67 spesifite gösterdiği izlendi (p<0.001, AUC=0.879, Cut-off >205.98). Sonuç: Galektin-3, AA için önemli bir tanısal potansiyele sahiptir. Acil serviste AA tanısının zor olduğu durumlarda Galektin-3'ün değerlendirme sürecine dahil edilmesi doğru tanı konulmasını kolaylaştırabilir. Anahtar Kelimeler: Akut Apandisit, Galektin-3, Karın Ağrısı, Acil Servis
Acil servise başvuran İnflamatuvar Barsak Hastalığı tanılı hastaların analizi
Amaç: İnflamatuvar Barsak Hastalığı tanılı hastaların acil servise başvuru şikayetleri, sıklığı, demografik özellikleri, laboratuvar tetkikleri ve aldıkları tanıları analiz ederek, acil tıp hekimlerine yol gösterici olması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda 01.01.2022-31.12.2022 tarihleri arasında retrospektif olarak yapılmıştır. Acil servise başvuran 18 yaşından büyük, bilinen İnflamatuvar Barsak Hastalığı tanılı 229 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar, yaş, cinsiyet, bilinen kronik hastalıkları, vital bulguları, laboratuvar sonuçları ve başvuru şikayetlerine göre analiz edilmiş ve aldıkları tanılar ile sonlanımları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızdaki olguların cinsiyet oranına bakıldığında erkek/kadın oranı 1,20/1 olarak bulundu. Crohn Hastalığının (CH) Ülseratif Kolit (ÜK) hastalığına oranı 1,75/1 idi Yaş ortalaması 42,7±14,12 (19-75) yıl idi. En sık tanılar %33,73 ÜK atak, %24,65 ile CH ataktı. Ek hastalıklar arasında Diyabetes Mellitus (p=0,009) ve hipotiroidinin (p=0,010) ÜK ile birlikteliği anlamlı idi. Kanlı ishal ile başvuru ÜK'de anlamlı olarak daha yüksektir (p<0,001). Kilo kaybı (p=0,014), siyah dışkılama (p=0,016), genel durum bozukluğu (p=0,004), kanlı kusma (p=0,016) ile acil servise başvuran olgularda ise hastane yatışı anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Sonuç: İnflamatuvar Barsak Hastalığı tanılı hastalar acil servislere birçok şikayet ile başvurabilmekte ve farklı tanılar alabilmektedir. Çalışmamızda 132 olgu (%57,6) atak dışı dahili hastalıklar ve 33 olgu (%14,4) atak dışı cerrahi tanı almıştır. Her ne kadar acil serviste en sık CH ve ÜK atak olarak karşımıza çıksalar da aldıkları atak dışı tanılar da oldukça fazla görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Acil Servis; Crohn Hastalığı; İnflamatuvar Barsak Hastalığı; Ülseratif Kolit
Türkiye'deki lisanslı spor antrenörlerinin temel yaşam desteği ve ilk yardım bilgi düzeyinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırma, Türkiye'de faaliyet gösteren lisanslı spor antrenörlerinin temel yaşam desteği ve ilk yardım uygulamaları konusundaki bilgi düzeyini değerlendirmeyi hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, anket formu çevrimiçi ortama aktarılmıştır. Etik kurul onayı alındıktan sonra çevrimiçi ortama aktarılan anket formu sosyal medya uygulamaları aracılığıyla antrenörlere ulaştırılmıştır. Uygulama öncesinde antrenörlere gizlilik konusunda bilgilendirme gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların, çalışmayı tamamlama süresi yaklaşık 10 dakika sürmektedir. Güncel lisansı olmayan antrenörlerin verileri araştırmaya dahil edilmemiştir. Antrenörlerin verdikleri yanıtlar, SPSS 27.0 programında analizi gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Anket çalışmasına 182 lisanslı spor antrenörü katıldı. Antrenörlerin doğru cevap ortalaması %51,4'tü. Bilgi düzeyi ile cinsiyet, yaş, daha önce ilk yardım eğitimi almış olma, antrenörlük lisansını güncelleme, eğitim durumu arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Katılımcıların en çok yanlış yaptığı önermeler; 10. önerme (n=164, %90,1), 3. önerme (n=151, %83) ve 7. önerme (n=146, %80,2) idi. En çok doğru bilinen önermeler ise; 4.önerme (n=175, %96,2), 20. önerme (n=159, %87,4) ve 23. önerme (n=156, %85,7) olarak saptandı. En çok 'bilmiyorum' cevabı verilen önermeler ise; 15. Önerme (n=88, %48,4), 21. önerme (n=59, %32,4) ve 14. önerme (n=58, %31,9) idi. Sonuç: Çalışmamız lisanslı antrenörlerin acil müdahale gerektirecek durumlara hazırlıklı olmalarını sağlamak için antrenörlük sertifikasyonu müfredatında Temel Yaşam Desteği, İlk Yardım ve OED kullanımı ile ilgili daha fazla eğitime ihtiyaç olduğunu öne sürmektedir. Anahtar Sözcükler: İlk yardım, temel yaşam desteği, antrenör, spor.
Romatolojik tanılı hastaların travma ilişkili acil başvurularının özellikleri ve sonuçları
Amaç: Bu çalışmada kronik hastalığın üzerine eklenen travmanın romatolojik hastalığı nasıl etkilediğinin incelenmesi ve bu hastalarda hangi acil durumlara dikkat edilmesi gerektiğinin tespit edilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın ön tarama verilerine, SQL programı kullanılarak ulaşılmıştır. Yedi yıllık retrospektif çalışmaya dahil olma kriterlerini karşılamayan hasta dosyaları Microsoft Excel (360) programı kullanılarak çalışmadan çıkarılmıştır. Ön taramadan geçen hasta dosyaları, hastane bilgi yönetim sistemi, İSHOP programı kullanılarak "düşme, çarpma, burkulma, yüksek enerjili kaza, ağır kaldırma" anahtar kelimeleri ile taranmıştır. Çalışmaya dahil edilen 174 hasta "fraktür olanlar" ve "fraktür olmayanlar" olarak gruplandırılmıştır. Hastaların şimdiki yaş, travma anındaki yaş, cinsiyet, ek hastalık, travma sayısı, romatolojik hastalık tanısı, fraktür yeri, subluksasyon, dislokasyon, subluksasyon veya dislokasyon birlikteliğinde fraktür, rotasyonel deformite, uygulanan tedaviler, servis yatışı, acil ameliyat, travma sonrası poliklinik takibi, osteoporoz, nörolojik tutulum, 30 günlük mortalite bilgileri hastane kayıtlarından elde edilmiştir. Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, medyan en düşük, en yüksek, frekans ve oran değerleri kullanılmıştır. Analizlerde SPSS 28.0 programı kullanılmıştır. Bulgular: Fraktür olan hastaların travma anındaki yaşı, fraktür olmayan gruba kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). Fraktür olan gruplarda ek hastalık oranı fraktür olmayan gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksekken (p<0.05), hipertansiyon, diabetes mellitus, KKY ve KBY gibi belirli hastalıklar arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0.05). Ayrıca, fraktür olan hastalarda osteoporoz ve nörolojik tutulum oranları anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Fraktür olan SRH tanılı hastalarda yaş, osteoporoz ve nörolojik tutulumun ilişkili olduğu görülmüştür.
Acil serviste hipotansiyon saptanan olguların analizi
Amaç: Acil serviste tespit edilen hipotansif olguların demografik özellikleri, başvuru şikayetleri, vital bulguları, laboratuvar değerleri, ek hastalıkları, kullandığı ilaçlar, aldıkları tanılar ve sonlanımları analiz edilip hastalığın gidişatını etkileyen faktörlerin saptanarak hastaların yönetiminde klinisyene katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda yapılmıştır. Çalışmada retrospektif olarak 01/07/2022-31/12/2022 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi acil servise başvuran sistolik kan basıncı 90 mmHg'nın altında olan, 18 yaşında ve 18 yaşından büyük 624 hasta; hastane bilgi yönetim sisteminden taranarak dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, bilinen kronik hastalıkları, kullandıkları ilaçları, vital bulguları ve laboratuvar sonuçları ile 30 günlük mortaliteleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 624 hasta dahil edilmiştir. Bunlardan 272 (%43,6) hasta erkek, 352 (%56,4) hasta kadındır. Hastaların yaş ortalaması 51,219 (18-94) bulunmuştur. Çalışmamızda ortalama sistolik kan basıncı 865,6 mmHg, ortalama diyastolik kan basıncı 53,96,5 mmHg hesaplanmıştır. Hastaların en sık eşlik eden hastalıkları sırasıyla malignite, hipertansiyon ve diyabetes mellitus olarak görülmüştür. Hastaların en sık aldığı tanılar sırasıyla enfektif nedenler %57,4, genitoüriner nedenler %32,1, solunumsal nedenler %12,2 olarak bulunmuştur. 30 günlük mortalite olan grupta sistolik kan basıncı 30 günlük mortalite olmayan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak daha düşük bulunmuştur. Sonuç: Acil servis başvurusunda hipotansiyon tespit edilen hastaların demografik özellikleri, eşlik eden hastalıklar ve başvuru şikayetleri gibi faktörlerin değerlendirilmesi, hastalığın seyrini etkileyen faktörleri anlamak ve uygun tedavi stratejilerini belirlemek; ayrıca tanı ve sonlanımları açısından acil serviste hipotansiyon yönetimine ışık tutarak klinisyenlere önemli bilgiler sağlamaktadır. Anahtar Sözcükler: hipotansiyon, sistolik kan basıncı, mortalite, acil servis, şok
Acil serviste saptanan alt extremite derin ven trombozlarının lokalizasyonu ile eş veya yakın zamanlı pulmoner emboli oluşumu arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç : Pulmoner emboli yüksek mortaliteye sahip ve bazen güç tanı alan önlenebilir bir hastalıktır. Çoğunlukla derin ven trombozu (DVT)'na bağlı olarak ortaya çıkar. Bu çalışmada amaç alt ekstremitede hangi damardaki derin venöz trombozun yakın zamanlı pulmoner emboli riskini daha çok arttırdığına dair retrospektif istatistiksel çalışma yapmak ve sonucunda anlamlı bir fark saptanırsa bu damardaki derin ven trombozlu hastalarda olası pulmoner emboli semptomları veya risk faktörleri eşlik ediyorsa pulmoner emboli tetkiki açısından daha duyarlı davranmayı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem : Bu çalışma İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda etik kurul kararından sonraki dönemde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Çalışma, Hastane Bilgi Yönetim Sistemi'nden elde edilen verilerle yürütülmüş ve 3 yıllık retrospektif bir inceleme yapılmıştır. Acil servisten istenilen alt ekstremite venöz doppler ultrasonografisinde kronik olarak değerlendirilmeyen derin ven trombüsü saptanılan hasta grubu içinde , takip eden 1 ay içerisinde pulmoner emboli teşhis edilmiş olan hastaların DVT lokalizasyonlarının istatistiksel dağılımı araştırılmıştır. Bulgular : DVT hastalarında en sık trombüs lokalizasyonlarının popliteal ven ve superfisyal femoral ven olduğu görüldü. DVT hastalarının 28 günlük mortalite oranının %4,1 iken 6 aylık mortalitesinin %21,2 olduğu ve tüm DVT hastalarıın %11,8'ine pulmoner emboli teşhisi konulduğu görüldü. Komorbiditeler arasından malignite ve koroner arter hastalığı 28 günlük mortalite riski açısından anlamlıyken, malignite ve KOAH'ın 6 aylık mortalite riski açısından anlamlı olduğu görüldü. Pulmoner emboli gelişen hastalardaki en sık DVT yerlerinin %85 ile popliteal ven ve %45 ile common femoral ven olduğu tespit edildi. Sonuç : DVT semptomlarıyla başvurup bu tanıyı alan hastalarda eşlik eden hastalıkların, ileri yaş ve yüksek d-dimer seviyelerinin ve bu tanıya pulmoner embolinin eşlik etmesinin prognoz ve mortalite üzerine istatistiksel olarak anlamlı etkileri olduğu gösterilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı sonuç çıkmamış olsa da bazı DVT lokalizasyonlarının pulmoner emboli grubunda, genel DVT grubuna göre daha sık rastlandığı görülmüştür. Bu bulgular, tanı-tedavi-klinik takip sürecinde önemli bir yer tutabilir ve karar süreçlerinde göz önünde bulundurulabilir. Böylece venöz tromboemboli hastalarının sonlanımları iyileştirilebilir. Anahtar Sözcükler: Derin Ven Trombozu, Komorbidite, Mortalite, Pulmoner Emboli , Acil Servis
Acil servise başvuran iki tekerli taşıt kazalarının analizi
Amaç: Çalışmanın amacı; trafik kazalarında meydana gelen yaralanma şekilleri ile ölümlü olgularda ölüm nedenlerini belirlemek, epidemiyolojik veri sağlamak ve sürücülerde iki tekerli araçla ilişkili yaralanmaların paternlerini, hastalarda triyajın önemini ve bu kazalara bağlı risklerin ciddiyetini vurgulamaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 1 Nisan 2021- 30 Nisan 2024 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi- Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi acil servisine başvuran iki tekerli taşıt kazaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, vital bulguları, yaralanmalara neden olan taşıt cinsi (motorsiklet, bisiklet, scooter), yaralanma tipi, yaralanma bölgeleri ve hastaların yaralanma skorları hesaplanarak kayıt edildi. ≤18 yaş pediatrik ve >18 yaş erişkin hasta olarak tanımlandı. Hastaların takipleri/yatışları, yatış yapılan bölümler, transfüzyon yapılıp ve hastane içi mortaliteleri analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızdaki 476 hastanın; yaş ortalaması 27,16 ± 12,11 yıl, %80,5'i (n=383) erişkin ve %87,4'ü (416) erkek idi. En sık başvuru 134 olgu (%28,4) ile yaz mevsiminde iken, en sık taşıt cinsi 386 (%81,1) olgu ile motosiklet kazaları tespit edildi. Ekstremite yaralanmaları 382 (%80,9) olgu ile en sık görülen yaralanma bölgesi iken olguların çoğunluğunda yüzeysel yaralanma (%82.4, n=392) tespit edildi. Olguların %92,9'u (n=442) acil serviste takip ve tedavi edilirken %7,1'i (n=34) servislere yatırılarak takip edildi. Sadece 6 (%1,3) olguya transfüzyon uygulanırken sadece 1 (%0,2) olguda mortalite tespit edildi. Sonuç: İki tekerli taşıt kazaları sıklıkla genç yetişkin erkeklerde ve yaz mevsiminde görülmektedir. Bu olgularda taşıt cinsleri arasında; travma ciddiyet skorları, vital bulgular ve yatış süresi yönünden anlamlı fark tespit edilmedi. İki tekerli taşıt kazalarının önlenmesi için çok yönlü yaklaşımlar geliştirilmesi gerektiğinin hayati önem taşıdığını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Acil servis, trafik kazası, iki tekerli, motosiklet, bisiklet, scooter, travma skoru, yaralanma
Bilgisayarlı beyin tomografisinde kibas bulguları ile optik sinir kılıf çapı arasındaki ilişkinin analizi
Amaç: Bu çalışmada, çekilen beyin bilgisayarlı tomografilerinde (BT) optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) ölçümlerinin kafa içi basınç artışı sendromu (KİBAS) ile ilişkisini değerlendirmek ve non-invaziv bir yöntem olarak klinik kullanım potansiyelini araştırmak amaçlanmıştır. Ayrıca, OSKÇ'nin yaş, cinsiyet, Glasgow Koma Skalası (GKS), mortalite gibi değişkenlerle ilişkisi ve OSKÇ ölçümünün sağ ve sol gözden ölçülmesi arasındaki ilişki incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya, 1 Ocak 2020 – 29 Şubat 2024 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne başvuran ve beyin BT çekilen 598 hasta dahil edilmiştir. Hastalar, KİBAS bulgusu olanlar, KİBAS bulgusu olmaksızın patoloji tespit edilenler ve kontrol grubu olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. OSKÇ ölçümleri, BT ile orbitanın 3 mm, 5 mm ve 8 mm posteriorundan yapılmıştır. Verilerin istatistiksel analizi için ROC eğrisi, AUC hesaplamaları ve parametrik/non-parametrik testler kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda OSKÇ değeri ile KİBAS, yaş ve GKS arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (p<0,001). Beyin BT'de KİBAS bulgularının görülmesi için her iki gözden ve her mesafeden cut-off değerleri hesaplanmıştır. KİBAS ve OSKÇ arasında anlamlı ilişki tespit edilmesine rağmen OSKÇ'nin KİBAS'a spesifik olmadığı görülmüştür. OSKÇ ve mortalite arasında ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sağ ve sol gözden ölçülen OSKÇ değerleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: OSKÇ ölçümü, KİBAS'ın non-invaziv değerlendirilmesinde önemli bir yöntem olarak görülmektedir. Ancak, KİBAS dışındaki intrakraniyal patolojilerde de artış gösterdiği için spesifik bir belirteç değildir. OSKÇ'nin klinik kullanımı için daha geniş ölçekli ve prospektif çalışmalar gerekmektedir.
Acil servisteki şok hastalarında yatak başı ultrasonografi aracılığıyla karotis doppler akım hızı ölçümü ile volüm değerlendirilmesi ve vena kava inferior çapı ölçümünün santral venöz basınç ile ilişkilendirilmesi
Şokun geri döndürülemez fazına gelmeden önce acil serviste erken tanınarak erken dönemde tedavisine başlanmasının mortalitenin azaltılması açısından önemi büyüktür. Erken dönem tedavilerin başlangıcı sıvı replasmanıdır. Volüm değerlendirmesi için birçok teknik kullanılmaktadır: Çalışmamızda hızlı, ulaşılabilir ve invazif olmayan bir teknik olan yatak başı USG ile şok hastalarında KDAH ölçümüyle volümün değerlendirilmesi; VKİKİ, VKİ çapı, CVP gibi parametrelerle korelasyonu ve bu ölçümlerin mortaliteyi öngörmede etkinliklerinin araştırılması amaçlandı. Prospektif ve gözlemsel olarak planan çalışma acil servisteki şok tablosundaki 51 hasta ile yapıldı. Yatak başı ultrasonografi ile KDAH, VKİ ölçümleri, VKİKİ hesaplaması ve CVP ölçümleri gerçekleştirildi. Hastalar herhangi bir sonlanıma (ölüm, taburculuk, sevk) ulaşana kadar takip edildi. Çalışmaya alınan hastaların %55'i erkek %45'i kadındı. Hastaların yaş ortalaması 67 yıl olarak hesaplandı. Hastaların özgeçmişinde %45'inde malignite saptandı. Hastaların %88'i septik şok tanısı aldı. Mortalite oranı % 57 olarak bulundu. KDAH ortalama değeri 4cm/sn olarak hesaplandı. KDAH, VKİK, CVP sonuçlarıyla hastalarının mortalitelerinin öngörülebileceği saptandı. CVP, VKİK, VKİ çapı, KDAH arasındaki korelasyonlar tespit edildi. Mortaliteyi öngörmede; KDAH için %72 sensitive ve %68 spesifite ile kesim değeri 50 cm/sn, CVP'nin %61 sensitivite ve %71 spesitife ile kesim değeri 1,5 mmH20, ve VKİKİ'nin %93 sensitivite ve %85 spesitife ile kesim değeri %54,5 olarak hesaplandı. Sonuç olarak KDAH, CVP ve VKİKİ parametrelerinin şok hastalarında volüm durumunun değerlendirilmesinde ve mortaliteyi öngörmede klinisyene fikir verebileceği görüşüne ulaşıldı.
Acil serviste end tidal karbondioksit değerlerinin kardiyopulmoner resüsitasyonu sonlandırma kararında kullanılabilirliği
Kudu E, Acil Serviste End Tidal Karbondioksit Değerlerinin Kardiyopulmoner Resüsitasyonu Sonlandırma Kararında Kullanılabilirliği, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Acil Tıp Uzmanlık Tezi. Ankara, 2020. Hastane dışı kardiyak arrest vakalarında resüsitasyonun sonlandırılması için Amerikan Kalp Derneği ve Avrupa Resüsitasyon Konseyi'nin kardiyo pulmoner resüsitasyon (KPR) sonlandırma kriterleri mevcuttur. Çalışmamızda end tidal karbondioksit basıncı (EtCO2) değerleri ile diğer parametreler birleştirilerek resüsitasyonun sonlandırılmasında kullanılabilirliliğini geliştirmek amaçlandı. Böylece kötü sonlanımı olacak hastalar için gereksiz vakit, iş gücü ve maliyet harcanması önlemek hedeflendi. Prospektif ve gözlemsel olarak planlanan çalışmaya Ağustos 2018 ile Temmuz 2019 arasında Hacettepe Üniversitesi Acil Servis'e başvuran travmatik olmayan, erişkin kardiyak arrest hastalar çalışmaya alındı. Kardiyak arrestte Utstein stili raporlama parametreleriyle birlikte, başlangıç, beşinci, onuncu, yirminci, otuzuncu, kırkıncı ve KPR sonu EtCO2 değerleri ve birinci ay nörolojik sağ kalım analiz edildi. Çalışmaya 86 hasta dahil edildi. KPR'nin kötü sonuçlarını öngörmek adına üç adet KPR sonlandırma modeli oluşturuldu. EtCO2'nin tek başına spontan dolaşımın geri dönüşünü (SDGD) öngörmede yol gösterici olmasına rağmen yeterli olmadığı görüldü. Oluşturulan modellerden tanıksız kardiyak arrest, şahit tarafından KPR yapılmamış olması, sahada tam ileri kardiyak yaşam desteğine rağmen spontan dolaşımın sağlanmamış olması, otomatik eksternal defibrilatör şoku uygulanmamış olması ve yirminci dakika EtCO2'nin 20,5 mmHg'nın altında olan hastalarda KPR'nin sonlandırılmasını öneren model en duyarlı çıktı. SDGD sağlanamamasını öngörmedeki spesifitesi %100 ve pozitif prediktif değeri %100 olduğu görüldü. Ayrıca EtCO2'nin KPR süresince seyir paternini incelemenin SDGD öngörmek adına yüksek spesifite (%87,5) ve pozitif prediktif (%95) değere sahip olduğu görüldü. EtCO2'nin ve paterninin kardiyak arrestte diğer parametrelere beraber kullanılması hekimin SDGD'yi öngörmesindeki yetkinliğini arttıracaktır.
Toraks travmalı hastalarda CA-FAST ve NEXUS chest BT kriterlerinin kıyaslanması
Acil servislerde travma hastalarında hızlı tanı erken dönemde stabilizasyon için hayati bir rol oynamaktadır. Toraks travmalarında oluşan yaralanmaların tespitinde bilgisayarlı tomografi (BT) en önemli görüntüleme yöntemidir. NEXUS Toraks BT kriterleri, künt toraks travması ile gelen hastalarda hastanın kliniği, yaşı ve travma mekanizmasına göre toraks görüntüleme ihtiyacının olup olmadığına karar vermekte kullanılan bir dizi kriterden oluşur. CA-FAST (Chest Abdominal- Focused Assesment with Sonography for Travma) travma hastalarında karın ve toraksı ultrasonografi (USG) ile değerlendirmeye yarayan bir yöntemdir. Çalışmamızda künt toraks travması ile acil servise başvuran ve bilgisayarlı tomografi çekilen hastalarda NEXUS Toraks BT kriterlerini temel alınarak CA-FAST değerlendirmenin tanısal değerliliğinin saptanması amaçlandı. Çalışmamız 668 hastanın dâhil edildiği prospektif bir çalışmadır. En sık başvuru sebebi %46,4 ile motorlu taşıt kazalarıydı. Toraks BT görüntülemede en sık kaburga kırıkları (%14,7) ve sırasıyla vertebra kırıkları (%3,7), pnömotoraks (%2,7), akciğer kontüzyonu (%1,2), hemotoraks (%0,7) tespit edildi. CA-FAST değerlendirmede patolojik bulgu saptanan hastalarda kan basıncı ve oksijen satürasyonu düşük, nabız yüksekti. Toraks yaralanmaları için CA-FAST'in duyarlılığı %48,39 özgüllüğü %99,69 ve NPD %97,54 olarak bulundu. CA-FAST'in pnömotoraks için duyarlılığı %55,56 özgüllüğü %99,85 ve NPD %98,78; hemotoraks için duyarlılığı %75,0 özgüllüğü %99,70 ve NPD %99,85; akciğer kontüzyonu için duyarlılığı %25,0 özgüllüğü %100 ve NPD %99,1 olarak hesaplandı. CA-FAST değerlendirmede saptanan patolojik bulgu oranı servise yatışı yapılanlarda %3,4, yoğun bakım ünitesine yatışı yapılan ya da eksitus olan hastalarda ise %31,7 olarak saptandı. CA-FAST değerlendirmenin toraks travmalarında hastaneye yatış gerekliliğini öngörmede yararlı olabileceği sonucuna varıldı. CA-FAST değerlendirmenin, pnömotoraks, hemotoraks ve akciğer kontüzyonunu saptamada duyarlılığı düşük saptandı. Bu nedenle klinisyen toraks BT görüntüleme kararını verirken CA-FAST sonuçlarına ek olarak hastanın klinik durumunu da göz önünde bulundurmalıdır.
Acil serviste kardiyopulmoner resüsitasyonda perfüzyon indeksinin değeri
Perfüzyon indeksi (PI) kritik hasta monitörizasyonunda kardiyak debiyi ve doku perfüzyonunu göstermede etkin olarak kullanılan bir parametredir. Çalışmamızda End Tidal Karbondioksit (EtCO2) ile PI değerleri arasındaki ilişkinin kardiyopulmoner resüsitasyondaki yeri ve sağkalımı öngörmedeki etkinliğinin araştırılması planlanmıştır. Prospektif ve gözlemsel olarak planlanan bu çalışmaya Kasım 2018 ile Nisan 2019 arasında Hacettepe Üniversitesi Acil Servis'e hastane dışından getirilen ve hastane içinde tedavisi devam ederken arrest olan erişkin kardiyopulmoner arrest hastaları alınmıştır. Çalışmaya 100 hasta dahil edildi. Utstein parametreleri kullanılarak veriler elde edildi. Ek olarak başlangıç, beşinci, onuncu, onbeşinci, yirminci, yirmibeşinci, otuzuncu, otuzbeşinci, kırkıncı ve kardiyopulmoner resüsitasyon (KPR) sonu EtCO2 ve PI değerleriyle birlikte bir aylık sağkalım ve serebral performans skala skoru analiz edildi. Hastaların cinsiyeti, komorbidite varlığı, etiyolojisi, geliş ritmi, tanık durumu, hastane öncesi KPR veya defibrilasyon uygulanmasının PI değerini etkilemediği görüldü (p=0,803), (p=0,764), (p=0,69), (p=0,244), (p=0,769). Mortaliteyi ve nörolojik sonlanımı öngörmede cut-off değeri belirlenememiştir. Spontan dolaşıma geri dönüş (SDGD) sağlanan hastalar incelendiğinde PI değerleri bir aylık sağkalımı öngörmede yetersiz olduğu bulunmuştur (p=0,15). Hemoglobin, SDGD sonrası ortalama arter basınçları ile PI değeri arasında da ilişki yoktur (p=1). Kardiyopulmoner resüsitasyonda PI'nın prognoz ve sağkalımı öngörmede etkin olmadığı görülmüştür (p=0.270). Kardiyopulmoner arrest hastalarında PI'nın prognostik değeri ile ilgili yeterli çalışma yoktur, bu konuyla ilgili geniş çapta çalışmalara ihtiyaç vardır.
Acil serviste intravenöz ondansetron tedavisi başlanmış hastalarda ondansetron tedavisinin EKG ile saptanacak QT süresine etkisi
Ondansetron bulantı kusma tedavisinde sık kullanılan bir ilaçtır. QT uzamasına neden olduğu bilinen bu ilacın güvenirliliği ile ilgili az sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmanın amacı ondansetron ile ilişkili QT uzama miktarını saptamaktı. Çalışmaya 435 hasta dahil edildi. Hastalardan ilaç öncesi ve İV ilaç sonrası 5., 15., ve 30. dk.larda EKG kaydı alındı. 51 hastaya (%12) 4 mg, 384 hastaya (%88) 8 mg ondansetron tek dozda uygulandı. QT uzamasının 5. dk.da pik yaptığı, 15. ve 30. dk.larda sabit kaldığı tespit edildi. Beşinci dk.da %67,3 hastada QT süresinde uzama görülmekle birlikte, QT süresi uzun olan hasta hastaların oranı %10,6 arttı. QTc sürelerindeki artış 5. dk.da 7,9±18,1 msn, 15. dk.da 6,7±16,5 msn ve 30. dk.da 6,5±19,1 msn bulundu. Hiçbir hastada kardiyak ileti problemi gözlenmedi. Tüm zamanlarda QT süresi uzun olan hastaların yaş ortalaması daha yüksek saptandı. Kadınlarda bazal QT süresinin ve QT süresindeki uzamanın daha fazla olduğu görüldü. Eşlik eden hastalığı olanlarda ve QT süresini uzatan ilaç kullananlarda bazal QTc süresinin daha uzun ve QT süresi uzayan hasta oranının da daha fazla olduğu tespit edildi. QT süresindeki uzamanın ondansetron dozu ile ilişkisiz olduğu saptandı. Sonuç olarak bu çalışmada ondansetron uygulamasına bağlı QT uzamasının, Uluslararası Uyum Konferansı önerilerine göre 'önemli' değerin altında olduğu görüldü. Ayrıca hiçbir hastada kardiyak ileti bozukluğu saptanmadı. Bilinen kardiyak aritmi riski taşımayan acil popülasyonunda tek seferde 4 mg ve 8 mg ondansetron İV uygulamasının QT uzama riski açısından güvenli olduğu söylenebilir.
Yüksek enerjili travma hastalarında tüm vücut bilgisayarlı tomografi ve selektif bilgisayarlı tomografi protokollerinin retrospektif karşılaştırılması
Yüksek enerjili travma hastalarında TVBT (Total Vücut Bilgisayarlı Tomografi) veya SBT (Selektif Bilgisayarlı Tomografi) görüntüleme endikasyonları konusunda fikir birliği yoktur. Bu çalışmanın amacı travma mekanizması nedeni ile yüksek enerjili travma kriterlerine sahip, TVBT görüntüleme istenen künt travmalı hastalarda, SBT görüntüleme yapılması durumunda tanı koyulamayan patolojileri ve bu patolojilerin prognoza etkisini, her iki görüntüleme yöntemi arasındaki maliyet, radyasyon dozu ve kontrast madde maruziyet farkını tespit etmektir. Öykü, fizik muayene ve E-FAST sonuçlarına göre retrospektif olarak tekrar değerlendirildiğinde ve travma mekanizması dikkate alınmadığında; 543 hastanın sadece %5,2 sinde TVBT gerekliliği tespit edildi. SBT istenen 515 hastanın ise sadece 36'sında 42 patoloji tanınamadı. Tanınamayan patolojilerin tedavisinde 14 hastaya tıbbı malzemelerin uygulandığı, yaralanmaların hiçbirinde cerrahi gereklilik olmadığı tespit edildi. Yaşı 65'den büyük, antikoagülan-antiagregan ilaç kullanan ve GKS skoru 14 olan hastalarda SBT görüntüleme yapılması durumunda daha fazla patoloji atlandığı saptandı. TVBT görüntülemesi yapılan hastaların yaklaşık 3 kat daha fazla iyonize radyasyona maruz kaldıkları, görüntüleme maliyetinin 9 kat, kontrast madde kullanımının da 2 kattan daha fazla arttığı bulundu. Vittel ya da REACT-2 kriterlerinden en az bir kriterin olduğu hastalar ile bu kriterlerden hiçbirinin olmadığı hastalar arasında, tanı konulamayan patolojileri saptamak açısından bir fark saptanmadı. Sonuç olarak; şiddetli yaralanması olmayıp, bilinci açık, öykü ve fizik muayenesi güvenilir, sadece travma mekanizması nedeniyle yüksek enerjili olan künt travmalı hastalarda SBT, klinik olarak önemli az sayıda patolojinin tanınamamasına neden olur ancak çok sayıda hastaya gereksiz kontrast verilmesini önler, iyonize radyasyon maruziyetini azaltır.
Acil serviste entübe hastalarda ekstübasyon öncesinde diyafram kalınlığı ve hareketlerinin sonografik olarak değerlendirilmesinin ekstübasyon başarısına etkisi
Akut solunum yetmezliği, acil serviste en sık karşılaşılan durumlardan biridir. Bu hastalarda entübasyon oranları %60'lara ulaşmaktadır. Yoğun bakım ünitelerindeki hastaların yaklaşık %40'ı mekanik ventilatöre bağlı olarak takip edilmektedir ve bu hastaların %20-25'inde mekanik ventilatörden ayırma aşamasında zorluklar ile karşılaşılmaktadır. Bu çalışmanın amacı acil serviste ekstübasyon planlanan hastalarda, ultrasonografi ile diyafram kalınlığının ve hareketlerinin değerlendirilmesinin ekstübasyon başarısı ile ilişkisini araştırmaktır. Hastalara ekstübasyondan 0-6 saat önce yatakbaşı sonografik değerlendirme yapıldı. Diyafram kalınlığı, diyaframın inspiryum ve ekspiryum sonundaki kalınlıkları, diyafram gezintisi (Diaphragm Excursion-DE), diyafram kalınlaşma fraksiyonu (Diaphragm Thickening Fraction- DTF) ve diyafram kalınlaşma indeksi (Diaphragm Thickening Index-DTI) ölçüldü. Çalışmaya 23 hasta dahil edildi. Çalışmaya alınan 23 hastanın 18'inde (%78,3) ekstübasyon süreci başarılı sonuçlanırken, 5'inde (%21,7) başarısız sonuçlandı. Ekstübasyon süreci başarısız olan hastalarda diyafram daha kalın (3,5 mm'e karşı 3,3 mm) ölçüldü. DİSK, DE, DTF ve DTI değerleri ekstübasyon sürecinin başarılı olduğu hastalarda daha yüksek (DİSK: 4,12 mm'ye 3,45 mm; DE: 1,41 cm'ye 0,61 cm; DTF: %43'e %12; DTI: %35'e %10), DESK değeri ise başarısız olan hastalarda daha yüksek (3,08 mm'ye 2,76 mm) saptandı fakat bu farklar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ekstübasyon başarısını öngörmede USG ile diyafram kalınlığı, DİSK, DESK ve DE ve DTF değerlerinin etkiliğinin ortaya konabilmesi için daha fazla hasta sayısı ile yapılacak prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatine varıldı.
Acil serviste hipertansiyonu olan hastalarda optik sinir kılıf çapı ölçümü
Kafa içi basıncı değerlendirmek için kullanılan yöntemlerden biri optik sinir kılıf çapının (OSKÇ) değerlendirilmesidir. Bu çalışma ile acil servise hipertansif kriz ile başvuran hastaların erken dönemde tanı alıp ilgili tedavi yönteminin uygulanması ve hastalığa bağlı morbidite ve mortalitenin azaltılması hedeflenmiştir. Çalışmamızda; acil servisimize hipertansif kriz olarak başvuran hastalarda ultrasonografi ile ölçülen OSKÇ'nin hastanın kan basıncı ile korelasyonunun, artmış OSKÇ'yi gösteren kan basıncı eşik değerinin ve OSKÇ'nin taburculuğu öngörmedeki değerinin araştırılması planladı. Hacettepe Üniversitesi Acil Servis'e başvuran ve hipertansif acil ön tanısı olan 112 hasta çalışmaya alındı. Hastaların başvuru ve hedef kan basıncına ulaştıktan 1 saat sonraki kan basıncı ve OSKÇ ölçümleri yapıldı. Çalışmamıza göre hipertansif öncelikli durum tanısı alan hastaların OSKÇ değerleri ile sistolik kan basıncı arasında pozitif bir korelasyon saptandı ve OSKÇ düzeylerindeki değişimin %21'inin sistolik kan basıncı ile beraber olduğu tespit edildi. Yapılan analizlerin sonucunda artmış OSKÇ'yi göstermede en yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip sistolik kan basıncı eşik değerinin 192 mmHg olduğu bulundu. Bu bulgu acil servise başvuran hastalardan sistolik kan basıncı ≥192 mmHg olan hastalarda kafa içi basınç artışı açısından dikkatli olunması gerektiğini düşündürmektedir. Çalışmamızın sonuçlarına göre hastane yatışını göstermede en yüksek sensitivite ve spesifite değerinin OSKÇ eşik değeri 5,6 mm alındığında ulaşıldığı görülmüştür. Hipertansif kriz ile başvuran hastalarda OSKÇ ölçümü; hipertansif acili öngörmede, kafa içi basınç artışını belirlemede ve hastanın yatış ihtiyacını değerlendirmede klinik bir yardımcı olarak kullanılabilir.
Erişkin acil servisine 2019 ve 2020 yıllarında dispne şikayeti ile başvuran hastaların verilerinin karşılaştırmalı analizi
AKSAN A, Hacettepe Üniversitesi Erişkin Acil Servise Dispne Şikayeti İle Başvuran Hastaların Verilerinin Yıllara Göre Karşılaştırmalı Analizi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi, 2021. Nefes darlığı (dispne) niteliksel olarak yoğunluğu kişiden kişiye değişen, subjektif bir solunum güçlüğü ile karakterize bir durum veya deneyim olarak ifade edilir. Dispne acil servis başvurularının önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Dispne birçok farklı hastalık ve patojene bağlı olarak ortaya çıkabilir. Tek merkezli retrospektif gözlemsel bir çalışma olarak dizayn edilen bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi erişkin acil servisinde yapılmıştır. Ocak-Nisan 2019 ve Ocak-Nisan 2020 tarihlerinde acil servise dispne şikayeti ile başvuran hastaların verileri analiz edilmiştir. Hastalar vital bulguları, hastane kalış süreleri, komorbiditeleri ve sonlanımları açısından incelenmiştir. 2019 ile 2020 yılının benzer dönemleri bu özellikler açısından karşılaştırılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 1159 hastanın 590'ı (%50,9) erkek, 569'u (%49,1) kadın idi. 2019 yılı için yaş ortancası 68 yıl (min – maks:18-98 yıl) iken 2020 yılı için 60 yıl (min – maks:19-98 yıl) bulundu. Vital parametreleri açısından karşılaştırılan hasta gruplarında 2019 yılında değerlendirilen hastaların vücut ısılarının ve solunum sayılarının 2020 yılına göre daha yüksek olduğu tespit edildi. 2019 yılında başvuran hastalarda KOAH, KKY, KAH, hipertansiyon ve akciğer dışı malignitesi oranlarının 2020 yılında başvuranlara göre daha yüksek olduğu saptandı. Hastalar aldıkları tanılar açısından değerlendirildiğinde 2019 yılında KOAH, bakteriyel pnömoni ve konjestif kalp yetmezliği tanılarının anlamlı olarak daha çok konulduğu görüldü Hastalar acil serviste kalış süreleri ve hastane yatış süreleri açısından karşılaştırıldı. 2019 yılında ortanca kalış süreleri sırasıyla 12 saat ve 13 gün iken 2020 yılında 7 saat ve 14 gün olarak bulundu. Acil serviste kalış süresi 2020 yılında 2019 yılına göre daha kısa olmakla birlikte hastane yatış süresi açısından herhangi bir farklılık tespit edilmedi. Mevcut bulgular çerçevesinde 2019 ve 2020 yılları arasındaki farklılıkların temel sebebinin Covid 19 salgını olabileceği düşünülmektedir. 2020 yılında başvuran hastaların yaş ortancaları ve komorbid hastalık sayıları daha düşük saptandı. 2020 yılında başvuran hasta grubunda vital bulgular 2019 yılına göre daha normal seviyelerde idi. 2019 ile 2020 yılları arasında viral pnömoni tanısı alan hastalar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark tespit edilmedi (2019: %15, 2020: %18,8). Fakat 2020 yılında viral pnömoni nedeniyle mortaliye oranının arttığı saptandı (2019: %10,6ve 2020: %35,9). Sonuçta COVID-19 pandemisine bağlı olarak 2020 yılında acil servise dispne yakınması ile başvuran hasta grubunda demografik ve komorbid hastalık özelliklerinde farklılıkların saptanmasına neden olduğu görülmektedir.
Acil servise baş ağrısı yakınması ile başvuran beyin tomografisi tetkiki yapılan hastaların prospektif olarak değerlendirilmesi
KARALAR G, Acil Servise Baş Ağrısı Yakınmasıyla Başvuran Beyin Tomografisi Tetkiki Yapılan Hastaların Prospektif Olarak Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Acil Uzmanlık Tezi, Ankara, 2021. Baş ağrısı nedeniyle acil servislere başvuran hastalar önemli bir sağlık sorunu teşkil etmektedir. Travmatik olmayan baş ağrıları acil servislerde tüm başvuruların %2'si olarak karşımıza çıkmaktadır, bazı kaynaklara göre ise bu oran %4 gibi yüksek orana ulaşmaktadır. Yapılan çalışmalarda acil servislere başvuran baş ağrılarına %14 oranında görüntüleme yapıldığı, %5,5 oranında patolojik tanı aldığı gösterilmiştir. Çalışmamıza; acil servise baş ağrısı ile gelen travması olmayan, bilinen intrakraniyal patolojisi olmayan (tümör, arteriyo-venöz malformasyon, geçirilmiş kraniyal hemoraji, serebrovasküler olay, kranial cerrahi vb.), Glaskow Koma Skalası (GKS) 15 olan, nörolojik defisiti olmayan ama Beyin Bilgisayarlı Tomografi (BBT) tetkiki yapılan 386 hasta dâhil edildi. Hastaların % 58,3'ü (n=225) kadın, % 41,7'si erkekti (n=161). Hastaların ortalama yaşı 49,42 (±15,803) idi. Hastaların vital bulguları incelendiğinde ortanca sistolik kan basıncı 150 mmHg, ortanca diyastolik kan basıncı 87 mmHg olup ortanca nabız değeri 84 atım/dakika, ortanca solunum sayısı 16, ortanca ağrı skalası 8 idi. Hastaların baş ağrısı şikâyetine %21,5 oranında bulantı, %12,7 oranında kusma şikâyeti eşlik ediyordu. Bulantısı olan hastaların %39,8'inde kusma şikâyeti de vardı ve bulantısı olan hastaların %13,3'ü antikoagülan ilaç kullanmaktaydı. Bu oranlar hastaların diğer şikâyetleri ve kullandığı diğer ilaçlarla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıydı. (p<0,05) BBT raporlarına göre tanılar incelendiğinde hastaların %74,1'inde patoloji bulunmadı, %17,4'ünde patoloji görüldü ancak acil değildi, %3,1 hasta öncelikli acil durum bulunup, hastaların %5,4'ünde acil durum görüldü. Çalışmamızda baş ağrısına bulantı, kusma, baş dönmesi şikâyetlerinin eşlik ettiği hastalara yapılan BT görüntülemede acil girişim veya hospitalizasyon gerektiren baş ağrısı tanıları raporlanmıştır. Baş ağrısı şikâyetiyle acil servise başvuran nörolojik muayenesi normal, GKS 15 olan, baş ağrısı için akut, subakut uyarıcı olan SNNOOP10 kriterlerini karşılamayan ama bulantı ve kusması da olan hastaların değerlendirmeleri dikkatli ve detaylı yapılmalı, klinisyen görüntüleme yöntemlerine başvurmayı düşünebilmelidir.
Acil serviste kan kültürlerinin tedavi seyrine etkisi
Kan kültürleri bakteriyemi tanısında altın standarttır. Kan kültürlerinin %4-7'si pozitiftir. Kontami-nasyona bağlı hastane ücretlerinde artış olur ve gereksiz antibiyotik uygulamaları, hastane başvuruları ve kaynakların tüketimi oluşur. Bu retrospektif çalışmada 1 Ocak 2017- 31 Aralık 2017 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Eriş-kin Acil Servisi'nde kan kültürü alınan hastalar değerlendirilmiştir. Çalışmaya top-lam 1068 hasta alınmıştır. Hastaların 65 yaş ve üstü oranı %53,4'dür. Hastaların %0,5'i genel durum bozukluğu ile başvurmuştur. Hastalarda en sık eşlik eden ko-morbid hastalık %49,3 kardiyovasküler hastalıklardır. En çok kan kültürü istenen triyaj düzeyi %51,7 T3 düzeyidir. Ateş değeri 38,2°C ve üzerinde olan hastaların ora-nı %37'dir. Hastaların en sık ilk tanısı %17,9 pnömoni ve %15,5 ateştir. Hastaların en sık taburculuk tanıları %18,2 pnömoni, %6,1 üriner sistem enfeksiyonu, %4,2 lokal enfeksiyon ve %3,8 sepsistir. Pozitif kan kültürlerinde en sık izole edilen patojen bak-teri %16,6 Escherichia Coli'dir. Pozitif kan kültürlerinin %52,5'i kontaminatlardır. Kan kültürü sonucuna göre aynı devam edilen antibiyotik oranı %54,3, değiştirilen antibiyotik oranı %5 ve yeni başlanan antibiyotik oranı %0,6'dır. Hastaların acil ser-viste ortanca yatış süresi 24 saattir. Hastaların %29,9'u servise yatırılmış ve %17,9'u taburcu edilmiştir. Hastaların mortalite oranı %5,9'dur. Hastaların ateşi olmasa da veya lökosit değeri normal olsa da kan kültürü alınmalıdır. Yaşlı hastalardan kan kültürü alımı yararlıdır. Nötropenik hastalarda E.coli etken olarak değerlendirilme-lidir. Doğru kan kültürü alımı ancak kurallara uyularak sağlanır.
Acil serviste kronik obstrüktif akciğer hastalığı tanılı hastaların yönetiminde prokalsitoninin kullanımı
KOAH alevlenme hastalarının ilk başvuru yeri olan acil servislerde bu hastalara sıklıkla antibiyotik başlanmaktadır. Ancak bu enfeksiyonların üçte biri ila üçte ikisi virüslerden kaynaklanmakta olup, antibiyoterapi gerektirmemektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri Erişkin Acil Servisine 01.11.2015-01.11.2018 tarihleri arasında KOAH alevlenmesi nedeniyle başvuran hastaların yönetiminde, antibiyotik tedavi başlama, değiştirme ve sonlandırma kararında prokalsitonin kullanımının yararlılığı ve prokalsitonin düzeyinin hasta yatış süresi ve mortaliteyi öngörmedeki etkisinin araştırılması planlandı. Çalışmaya alınan 284 hastanın %89,8'ine (n=255) hastanede kalış sürecinde en az bir antibiyotik başlandığı saptandı. Bu hastaların %57'sine (n=145) antibiyoterapinin prokalsitonin sonucundan önce başlandığı görüldü. Prokalsitonin değerinin klinisyenin antibiyoterapi kararını etkileme durumunu incelemek için hastalar prokalsitonin düzeyine göre 3 grubu ayrıldı. Prokalsitonin düzeyi 0,1ng/ml'nin altında olanlar birinci grubu, 0,1-0,5ng/ml arasında olanlar ikinci grubu, 0,5ng/ml'nin üzerinde olanlar ise üçüncü grubu oluşturdu. Birinci grupta (n=65) sadece bir hastanın antibiyotik tedavisinin kesildiği görüldü. Bu grupta prokalsitonin sonrası antibiyoterapisi değiştirilen hasta oranı %53,8'di (n=35). İkinci gruptaki 128 kişinin %50,8'inin (n=65) antibiyoterapisinin değiştirildiği görüldü. Üçüncü gruptaki 62 kişinin %46,8'inin (n=29) antibiyoterapisinin değiştirildiği saptandı. Antibiyoterapinin kesilmesi, devamı ya da değiştirilmesi hususunda verilen kararlarda, gruplar arası istatistiki olarak anlamlı bir fark görülmedi (p=0,710). Prokalsitonin düzeyi ile hastanede toplam kalış süresi arasında zayıf bir korelasyon saptandı. (r=0,152; p=0,010) Prokalsitoninin hastane içi mortalite için prognostik değeri incelendiğinde ROC eğrisi altında kalan alanın 0,648 olduğu ve 0,54ng/ml eşik değerinde mortaliteyi %52 sensitivite ve %80 spesifite ile öngörebildiği belirlendi. Sonuç olarak, prokalsitoninin acil serviste antibiyoterapi kararında klinisyenler tarafından kullanılmadığı, klinisyenlerin hastanın kliniğini daha önemli bir parametre olarak gördüğü ve prokalsitoninin hastane içi mortalite ile yatış süresini öngörmede zayıf bir parametre olduğu saptanmıştır.
Acil serviste akılcı kan transfüzyon istemi
Son yıllarda acil servislerde (AS) yapılan kan transfüzyonu oranı ciddi anlamda artış göstermektedir. Bu çalışmada AS hastalarında kan transfüzyonu ihtiyacını belirleyen durumların tespit edilmesi ve gereksiz istem nedenlerinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya 01.07.2018- 01.12.2018 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Erişkin Acil Servisi'ne başvuran 18 yaş üstü, kan ürünü istemi yapılan hastalar dahil edildi. Çalışmaya alınan 213 hastanın klinik endikasyonları, istenilen kan ürünü türü, miktarı, transfüzyon sayıları, transfüzyon/istem oranı (TO) ve sonlanımları kaydedildi. Hastaların %60,6'sı erkek idi. Yaş ortalaması 58 bulundu. Hastaların %53,5'inde (n=114) kanama bulgusu saptandı. Klinik tanılar incelendiğinde; en sık olarak %23 (n=49) ile gastrointestinal sistem kanaması idi. Transfüzyon endikasyonlarında ise en sık %22,9 ile (n=70) semptomatik anemi bulundu. Toplamda 719 ünite eritrosit (ES), 445 ünite trombosit süspansiyonu, 309 ünite taze donmuş plazma (TDP), 2 ünite kriyopresipitat olmak üzere 1475 ünite kan ürünü istemi yapıldığı görüldü. Tüm kan ürünleri için TO %36,9; ES için %40,8, trombosit için %25,6, TDP için %44,3 olarak hesaplandı. Hemoglobin (Hb) eşik değeri 8.85 gr/dl iken %75 sensitivite ve %89,2 spesifite ile eritrosit kullanımını öngördüğü (AUC=0,858; p<0,001) ancak transfüzyon kararı verilen ortalama Hb değerinin 9,61±3,46 olduğu saptandı. Trombosit süspansiyonu kullanım oranıyla plateletkrit (PCT) değeri arasında da istatistiki olarak anlamlı, orta derecede negatif bir korelasyon mevcutken; TDP kullanım oranı-trombosit sayısı ve TDP kullanım oranı- PCT arasında istatistiki olarak anlamlı bir korelasyon bulunamamıştır. Gastrointestinal sistem kanaması olan hastalarda Glasgow Blatchford skoru ile ES kullanım oranları arasında istatistiki olarak anlamlı korelasyon mevcuttu (p=0,003). Eksitus oranı %18,2 (n=39) idi. Sonuç olarak, AS'imizde literatürle benzer şekilde uluslararası transfüzyon rehberlerine uygun olmayan kan ürünü istem ve kullanımı olduğu görüldü. Acil servisler için transfüzyon protokolleri geliştirilmesinin, uygunsuz istem ve transfüzyon oranlarını azaltacağını öngörmekteyiz.
Acil serviste noninvaziv mekanik ventilasyon (NIMV) başarısını etkileyenfaktörler
NIMV, acil servislerde ve yoğun bakım ünitelerinde solunum sıkıntısı olan kritik hasta gruplarında sıklıkla kullanılan bir hava yolu yönetimi ve oksijen tedavisi uygulamasıdır. Çalışmanın amacı acil serviste NIMV uygulanan hastalarda NIMV başarısını etkileyen faktörleri araştırmaktır. Bu retrospektif tanımlayıcı çalışmaya 01.01.2018 – 01.01.2019 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servisi'ne başvuran 18 yaş üstü NIMV uygulanan 208 hasta dahil edildi. NIMV uygulanırken hayatını kaybeden ve invaziv mekanik ventilasyona geçilen hastalar başarısız kabul edildi. Hastalar başarılı (n=143) ve başarısız (n=65) grup olarak ikiye ayrıldı. NIMV uygulaması sırasında hastaların 12 tanesi, invaziv mekanik ventilasyona geçilen 53 hastanın da 36 tanesi olmak üzere toplam 48 (%23) hasta hayatını kaybetti. NIMV başarı oranı %68,8 olarak hesaplandı. Komorbid hastalıklardan astım/KOAH olan hastaların %78,1'inde NIMV uygulamasının başarılı olduğu saptandı. Geçirilmiş SVO tanılı hastaların %50'si, evde O2 tedavisi almayan hastaların %38'i ve malign kanser hastalığı olan hastaların %66,7'si NIMV başarısız gruptaydı. Yaşamsal bulgular incelendiğinde NIMV uygulamasının başarısız olduğu grupta SKB (129 mmHg vs 139 mmHg, p=0,044), DKB (70 mmHg vs 77 mmHg, p=0,003), OAB (70 mmHg vs 97 mmHg, p=0,004) ölçümleri daha düşük ve ortalama nabız (110 atım/dk vs 101 atım/dk, p=0,013) ölçümleri ise yüksek saptandı. NIMV uygulamasının başarısız olduğu grupta; BUN (35 vs 25mg/dl), p=0,001), kreatinin (1,13 vs 0,95 mg/dl), p=0,015) ve laktat (1,94 vs 3,29 mMol/L, p=0,000) anlamlı derecede yüksek ve pO2 ölçümlerinin (45 vs 54 mmHg), p=0,001) ise anlamlı derecede düşük olduğu saptandı. Lojistik regresyon analizinde, malign kanser hastalığının bulunması, MEUS'nun 4 ve üzeri olması, GKS 15'in altında olması, kreatinin değerinin 1,5mg/dl ve üzeri olması ve laktat değerinin 6 ve üzeri olmasının başarısızlık riskini arttırdığı tespit edildi. Sonuç olarak malign kanser hastalığı bulunan, hemodinamik durumu kötü olan ve organ perfüzyon bozukluğu oluşmaya başlayan hasta gruplarında erken dönemde NIMV uygulamasının başarısızlığı göz önünde bulundurularak IMV geçiş için hazırlıklı olmanın gerekli olduğu kanaatine varıldı.
Acil servise kalp yetmezliği bulguları ile gelen hastaların tanı ve tedavisinde düzeltilmiş karotis akım zamanı ve vena kava indeksin etkinliği
Amaç: Kalp yetmezliği(KY) ile acil servise başvuran hastaların volüm durumunun ve tedavi yanıtlarının değerlendirilmesinde İnferior vena kava kolapsibilite indeksinin (İVKKİ) ve düzeltilmiş karotis akım zamanının (FTc) karşılaştırılmasıdır. Burada elde edilecek veriler daha kolay uygulanabilen yeni bir yöntemin KY hastalarının tanı ve takip sürecinde de kullanılmasını sağlayabilir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma prospektif, gözlemsel, analitik çalışma olarak tasarlandı. Çalışma için Ege Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulundan alınan izin ile Eylül 2018 – Şubat 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi, Acil Servis Kliniğine Dekompanze KY ön tanısı ile başvuran 125 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastalara ait yaş, cinsiyet, acil servise başvuru şikayetleri, eşlik eden komorbid hastalıklar, kullandığı kardiyak ilaçlar, vitalller kaydedildikten sonra acil servis hekimi tarafından fizik muayeneleri (ral,PTÖ,JVD) ve yatak başı ultrasonografi (USG) ile inferior vena kava (İVK) çapları, İVKKİ, karotis akımı, akciğer ve kardiyak değerlendirmeleri yapıldı. Sonrasında hastaların acil servis tanı, tetkik ve tedavi sürecine müdahale edilmedi. Acil serviste tedavisi sonuçlanan hastalarda USG ile İVK çapları, İVKKİ ve karotis akımları tekrar değerlendirildi ve kaydedildi. Kaydedilen veriler doğrultusunda istatistiksel analizler yapıldı. Bulgular: Kalp yetmezliği hastalarında Ejeksiyon fraksiyonlarına (EF) göre gruplandırılarak düzeltilmiş karotis akım zamanı ile arasındaki ilişkiler incelendi. EF değeri 40 altında olan grup ile 40-50 arsında ki grup arasında istatistiksel bir ilişki varken(p=0,01) diğer gruplar arasında bir ilişki görülmedi. KY hastalarında hem İVKKİ hem de İVK çaplarının sağ ve sol EF ile arasında ilişki olduğu görüldü. Hastalar EF'ye göre gruplandığında %40 altında kalan grup ile üstündeki grup arasında belirgin fark vardı. İVKKİ %40 üstündeki grupta daha etkin olarak değişti. İVKKİ'ndeki değişim ile FTc'deki değişim(%) karşılaştırıldığında aralarında negatif yönde bir ilişki görüldü. Fakat bu istatistiksel olarak anlamlı değildi. (Rho=-0,027) Sonuç: Acil servise başvuran KY hastalarının tanı ve takip sürecinde yatak başı USG etkilidir. İVKKİ kalp yetmezliği hastalarının tanı ve tedavi süreçlerinde kullanılabilir. İVKKİ EF değeri 40 üstündeki hastalar için daha kullanışlı bir yöntemdir. FTc ise KY hastaların tanı ve tedavi sürecinde çoklu etkileşim sebebiyle kullanımı uygun değildir.
Künt gövde travması nedeniyle acil servise başvurmuş pediatrik hastalarda odaklanmış travma ultrasonografisinin (OTU) hasta yönetimine etkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Künt gövde travması sık görülen bir yaralanmadır. Toraks ve batın içi yaralanmaları pediatrik morbidite ve mortaliteye sebep olduğundan çoğu merkezde odaklanmış travma ultrasonu(OTU) kullanımı bilgisayarlı tomografi (BT)'nin önceliğinin yerini almıştır. Acil servislerde travma hastalarına yaklaşımda OTU görüntüleme açısından ilk sırada uygulanabilir. Hastanın travma mekanizması göz önünde bulundurularak klinik şüphe halinde BT ileri tetkik için ikinci yaklaşım olmalıdır. OTU ile BT'nin birlikte kullanımı batın içi yaralanma şüphesi olan hastalarda tanı olasılığını arttırır. Fakat düşük ya da orta risk varsa ve OTU bu sonuçları destekliyorsa BT ile sonuç doğrulanmalıdır. Bu çalışmada; tanı amaçlı uygulanmış olan ve hızlı ve radyasyon riski az olan OTU'nun batın içi patolojiyi saptamada ve BT ihtiyacını belirlemedeki etkinliğini araştırmaktır.