Tekirdağ Namık Kemal University
Faculty

Faculty of Medicine

Tekirdağ Namık Kemal University

136

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST elevasyonlu miyokard enfarktüsünde adropin düzeyleri

Amaç: Akut koroner sendromlar acil servisin en sık ve mortalitesi yüksek nedenlerinden olmasına rağmen erken tanıda kullanabilecek uygun marker henüz tanımlanmamıştır. Bu çalışmada STEMI tanısını almış hastalarda prospektif olarak endotel kaynaklı bir polipeptid olan adropinin tanıda yerini araştırdık. Materyal Method: Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Acil Servisine başvuran EKG ile STEMI tanısı almış 64 hasta (11 kadın, 55 erkek) hastanın ve 54 tane tamamen sağlıklı gönüllünün (19 kadın,35 erkek ) rutin alınan kan serumundan ELISA yöntemi ile adropin molekülü çalışıldı. elde edilen verilerin istatistik analizinde IBM SPSS Statistics 25.0 paket programı kullanılmış olup, ikili grup karşılaştırmalarında Mann-Whitney U Testi (p˂0.05) uygulanmıştır. Sonuç: Çalışma sonuçlarımızda adropin seviyesi hasta grubunda 378,69280 pg/ml kontrol grubuna ise 281,91306 pg/ml bulundu. P değeri < 0,05 hesaplandı. Dolayısıyla iki grup arasında anlamlı fark görüldü. Çalışmamıza göre adropin AKS'larda potansiyel bir biyomarkerdır.

Rahime Merve Yanıker
Tekirdağ Namık Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kadın epilepsi hastalarında öz yönetim ve cinsel fonksiyonlar arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Epilepside öz yönetim hastaların nöbet frekanslarını azaltmak ve genel sağlık durumlarını güçlendirmek amacıyla geliştirdikleri davranışsal düzenlemelere olan bağlılık ve adaptasyon yetenekleri olarak tanımlanmaktadır. Cinsel fonksiyon bozuklukları veya cinsel doyum problemleri epilepsi hastalarında sıkça bildirilmiştir. Çalışmamızda kadın epilepsi hastalarında cinsel işlevlerin sorgulanması, öz yönetim ile cinsel işlevler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve damgalanmanın buradaki rolünün incelelenmesi amaçlanmıştır. Epilepsi tanısı bulunan ve kliniğimizde takip edilen 63 gönüllü kadın hasta örneklemimizi oluşturmaktadır. Örneklemimizdeki tüm hastalara kişisel veri formu, epilepsi öz yönetim ölçeği, kadın cinsel işlev ölçeği, yeni cinsel doyum ölçeği ve epilepsi tutum envanteri uygulanmıştır. Çalışmadaki örneklemde bilgi yönetimi ve ilaç yönetimi alt boyutları daha ön planda olmak üzere öz yönetim uygulamalarında düşüklük saptanmıştır. Epilepsi tutum envanteri puanı ile öz yönetim ölçeği arasında pozitif yönlü ilişki bulunmuştur (p=0,03; r=0,273). Cinsel işlev açısından hastaların %65'inde disfonksiyon belirlenmiştir. Öz yönetim alt boyutlarından bilgi yönetimi ile cinsel işlev alt boyutlarından istek arasında pozitif yönlü ilişki saptanmıştır (p=0,04; r=0,25). Cinsel işlev bozukluğu saptanan hastaların saptanmayanlara göre yaşı ve sahip oldukları çocuk sayısı yüksek bulunmuştur (p=0,005 ve p=0,013). Cinsel işlevlerde bozulma kadın epilepsi hastalarında sık gözlenmektedir. Öz yönetim güçlüğü ve damgalanma birbiriyle ilişkili ve ikisi de desteklenmelidir. Hastanın epilepsi bilgi yönetimi konusunda iyi olması damgalanmanın azaltılmasında ve cinsel işlevlerin iyileştirilmesinde önemlidir. Öz yönetimin güçlendirilmesi, cinsel doyumun arttırılmasında yardımcı olacaktır. Epilepsi hastalarının takibinde öz yönetimi güçlendirme stratejilerinin kullanılması cinsel işlev bozuklukların azaltılmasında da faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Epilepsi, öz yönetim, cinsel disfonksiyon, damgalama

Cinsel işlev bozuklukları-psikolojikCinsel işlev bozukluğu-fizyolojikCinsel işlevler+5
Ezgi Özcan
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsis tanısı alan preterm ve term yenidoğanlarda mikro CRP ve delta nötrofil indeksinin tanısal değeri

Yenidoğan dönemi hayatın ilk 28 günlük sürecini kapsamaktadır. Enfeksiyon etkeni bir mikroorganizma tarafından yenidoğanın herhangi bir dokusunun invazyonuna karşı, yenidoğanın inflamatuar süreçleri içeren mekanizmalar ile oluşturduğu cevabın klinik hali neonatal sepsis olarak tanımlanmaktadır. Neonatal sepsisin ciddi mortalitesi, kliniğinin hızlı kötüleşmesi ve antimikrobiyellerin gereksiz kullanım olasılığı sebepleri ile tanı sürecinde hız ve özgüllük oldukça önem arz etmektedir. Neonatal sepsis için altın standart tanı yöntemi halen kan kültürüdür. CRP ve hemogram gibi kan tetkikleri de tanı sürecinde büyük önem taşımaktadır. Tanıda önemli kan sayımı parametrelerinin modifiye bir hali olan, nötrofil farklılaşması ile nükleer lobülarite değişikliklerini temel alan ve immatür granülosit sayısı olarak ifade edilen delta nötrofil indeksi neonatal sepsisin tanı süreci için büyük önem arz etmektedir. Bu çalışma ile neonatal sepsisin tanısında delta nötrofil indeksi ve Mikro CRP değerlerinin biyobelirteç olarak değeri araştırılmıştır. Klinik veya kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı alan 30 yenidoğan ile 30 kontrol yenidoğan çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. İlgili parametreler tüm örneklemden alınan venöz kan örnekleri ile değerlendirilmiştir. Mikro CRP ile rutin CRP sonuçları pozitif yönlü güçlü ilişkili saptanmıştır (p<0,001; r=0,918). Neonatal sepsis grubunda Mikro CRP ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,905 mg/dL değeri %86,7 sensitivite ve %83,3 spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis grubunda delta nötrofil indeksi ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,95 değeri %90,0 sensitivite ve spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis tanısında Mikro CRP ve delta nötrofil indeksi rutin kullanıma geçmeye aday belirteçler olarak düşünülmüştür.

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+6
Soner Günder
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı atopik dermatit hastalığının çinko düzeyi ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Çinko eksikliğinin atopik dermatit immünopatogenezi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Atopik dermatit tanılı çocuklarda çinko düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılarak değerlendirilmesi ve atopik dermatit tanılı çocuklarda çinko düzeyinin hastalık şiddeti, klinik bulgular ve laboratuvar parametreleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi çalışmamızın amacını oluşturmaktadır. Ayrıca çinko eksikliğini öngörmede maliyeti düşük olan ve rutinde bakılan laboratuvar parametrelerinin kullanımının klinikte yardımcı olacağı düşüncesindeyiz. Çalışmamız prospektif bir olgu-kontrol çalışmasıdır. Atopik dermatit tanısıyla izlenen 72 olgu hasta grubu olarak alındı. Benzer yaş ve cinsiyette çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğinde izlenen 42 olgu da kontrol grubu olarak alındı. Hasta grubu ve kontrol grubundaki olguların özgeçmiş ve soygeçmiş özellikleri hasta dosyalarından retrospektif olarak kaydedildi. Eritrosit içi çinko değerlerine bakabilmek için EDTA'lı tüpe kan alındı. Tüm olguların yaş ve cinsiyet verileri karşılaştırıldı. AD'li hasta grubundaki olguların eritrosit içi çinko düzeyleri ile PDW değerleri arasında negatif korelasyon olduğu tespit edildi. Çalışmaya katılan AD'li hastalardan çinko eksikliği olanlarda PDW ve WBC değerlerinin daha yüksek olduğu saptandı. Hastaların NLR değerleri ise çinko eksikliği olmayan grupta daha yüksekti. Çalışmamızdaki olguların yaşı büyüdükçe çinko düzeyinin arttığı görüldü. Sonuç olarak çinko eksikliği sıklığının yaş ile azaldığı saptandı. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında İEZn seviyeleri #©karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu ancak İEZn ortalaması AD'li hasta grubunda sayısal anlamda kontrol grubuna oranla daha düşük saptandı. Sonuç olarak çinko düzeyi AD'li hastalarda daha düşük saptandığı için atopik dermatit tanısıyla izlenen olgularda bu elementi değerlendirmek faydalı olabilir. Ancak çinkonun atopik dermatit gelişimindeki ve sürecindeki rolü için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Atopik dermatit, çinko, enflamatuar belirteç

Antiinflamatuar ajanlarBiyobelirteçlerDeri hastalıkları+3
Hülya Baykız Güney
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Remisyonda olan ve aktif hastalık bulguları olan kronik ürtikerli hastalarda anksiyete, depresyon ve serum 25 hidroksivitamin D düzeylerinin değerlendirilmesi

Kronik ürtiker popülasyonun %1-5'ini etkileyen ve 6 haftadan uzun süren, ataklarla karakterize, inflamatuar bir cilt hastalığıdır. Çalışmamızda tedavi altında stabil seyreden hastalar ile aktif hastalık bulguları olan hastaların, 25(OH) vitamin D değerleri ile anksiyete ve depresyon skorlamaları değerlendirilmiştir. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine 1 Nisan – 31 Ekim 2020 tarihleri arasında başvuran, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 70 kronik ürtiker hastasının ÜAS7 skorlaması değerlendirilip, tüm hastaların serum 25(OH) vitamin D düzeyleri ve Beck Depresyon Ölçeği ile Beck Anksiyete Ölçeği skorlamaları karşılaştırılmıştır. Çalışmaya alınan 70 kronik ürtiker hastasının 49'u (%70) kadın, 21'i (%30) erkekti. Yaşları 18-64 arasında olup, yaş ortalaması ve standart sapması 38,47±11,57 idi. D vitamini düzeyi ile ürtiker aktivite skoru arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (r=-0,415; p=0,000). Anksiyete skoru ile ürtiker aktivite skoru arasında pozitif yönde istatiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (r=0,417; p=0,000). Depresyon skoru ile ürtiker aktivite skoru arasında pozitif yönde istatiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (r=0,270; p=0,024). Depresyon ve anksiyete skoru ile 25(OH) D vitamini seviyeleri arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. 49 D vitamini eksikliğinin kronik ürtiker etyolojisi ve ürtiker tedavisine cevabı etkilemesindeki rolünün geniş çaplı çalışmalarla kanıtlanması, hastalığın tedavisinde klinisyenlere kolaylık sağlayacaktır. Benzer şekilde anksiyete ve depresyon gibi psikiyatrik bozuklukları bulunan hastaların ürtiker tedavisine bütüncül olarak yaklaşılması, standart tedavi algoritmasından ziyade hasta bazlı tedaviye yönelmek açısından önemlidir.

AnksiyeteDepresyonRemisyon+2
Birol Kaldan
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği polikliniğine başvuran 50-70 yaş arası hastalardan gaitada gizli kan testi pozitifliği olanlarda malignite saptanma oranları

Giriş ve Amaç: Kolorektal kanser, her iki cinsiyette de tüm kanserler arasında sık görülen ve tarama sayesinde mortalite ve morbiditesinde azalma sağlanan bir kanser türüdür. Çalışmamızda Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran hastalarda periyodik sağlık muayenesi kapsamında gaitada gizli kan testi pozitifliklerinde kolorektal kanser görülme sıklığını ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Üniversitemiz Aile Hekimliği Polikliniği'ne sağlık kontrolü için başvuran 50-70 yaş arasındaki 119 kişi araştırmaya dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik veriler, kolorektal kanser risk faktörleri ve kolorektal kanserde sık görülen semptomların sorgulandığı bir anket uygulandı. Hastaların hemogram, gaitada gizli kan testi, kolonoskopi sonuçlarıyla ve işlem sırasında biyopsi alınan hastaların patoloji sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya katılan 119 kişinin 62'si (%52,1) kadın, 57'si (%47,9) erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 61,0 ± 7,6 yaş idi. Tüm katılımcılardan 65 kişinin (%54,6) gaitada gizli kan testi pozitif saptandı. Araştırmaya katılanlardan 5 kişiye (%4,2) kolorektal kanser tanısı konuldu. Kolorektal kanser tanısı konan 5 kişinin (%100) gaitada gizli kan testi pozitif olup, gaitada gizli kan testi pozitif çıkan tüm hastalardaki malignite saptanma oranı, araştırmamızda %7,7 (n=5) olarak bulundu. Sonuç: Araştırmamızda gaitada gizli kan testi pozitifliği ve kolorektal kanser tanısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Kolay uygulanabilirlik ve maliyet etkinliği avantajları olan gaitada gizli kan testi, 50-70 yaş arasındaki kişilerin kolorektal kanser taramasında yararlıdır.

Aile hekimliğiDışkıKolorektal neoplazmlar+4
Tarık Ahmet Şahin
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber spinal stenoz olgularının cerrahi tedavisinde uygulanan rijid pedikül-rod sistemleri ve dinamik polyetheretherketone (peek) rod sistemlerinin postoperatif komşu segment dejenerasyon süreçleri üzerine etkilerinin retrospektif olarak değerlendirilerek karşılaştırılması

Lomber spinal stenoz (LSS), özellikle 65 yaş üstü olgularda kalça ve alt ektsremitelerde ortaya çıkan ağrının ve fonksiyonel kaybın en sık nedenidir. Yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen bu patolojiler ülke ekonomilerine de önemli ölçüde yük getirmektedir. Lomber spinal stenoz olgularında, cerrahi ve cerrahi dışı tedavi arasında tercih yapılması gerektiğinde, olguların klinik bulgularının tedavi seçenekleri açısından en önemli yol gösterici olduğu önerilse olsa bile cerrahi tedavi yöntemlerinin, cerrahi dışı tedavi yöntemlerine göre daha etkin modaliteler olduğu ileri sürülmüştür. Komşu segment hastalığı ise LSS nedeni ile opere edilmiş hasta grubunda en sık reoperasyon nedenidir. Bu çalışmanın amacı; komşu segment hastalığına yönelik posterior transpediküler füzyon sistemlerinin morfometrik değişimler açısından karşılaştırılmasıdır. Rijid titanyum rod ve PEEK rod uygulanmış olgular kendi içlerinde operasyon öncesi ve operasyon sonrası morfometrik veriler açısından değerlendirilmiş, bunun yanı sıra gruplar birbirleri ile de kıyaslanmıştır. Özellikle komşu segmentlerin kanal hacmini korumada, komşu segmentlerde hem anterior hem posterior disk yükseklik kayıplarını önlemede, üst komşu segmentteki foramen yüksekliklerinin korunmasında ve alt ve üst komşu segmentteki hem sağ hem sol ligamentum flavum hipertrofisini önlemede PEEK rod sistemlerinin daha etkin stabilizasyon sistemleri olduğu saptanmıştır. Dolayısı ile LSS olgularında stabilizasyon amaçlı PEEK rod sistemlerinin, gelişebilecek komşu segment hastalığı riskini azaltabileceği görülmektedir. Sonuç olarak; özellikle ileri yaş bireylerde oldukça sık karşılaşılan, ekonomik, psikososyal ve yaşam kalitesi açısından ciddi sonuçları olan LSS'de seçilecek olan cerrahi yöntemin ve stabilizasyon sisteminin, opere edilmiş LSS olgularında en sık reoperasyon nedeni olarak düşünülen komşu segment hastalığına etkileri açısından daha çok klinik çalışma yapılması büyük bir önem taşımaktadır.

AğrıCerrahi tedaviLomber vertebra+2
Bilgehan Potoğlu
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiyopatik granülomatöz mastitte makrofaj alt tiplerinin tedavi yanıtını belirlemedeki önemi

Çalışmamızda; ülkemizde sık görülen ve genellikle genç yaştaki kadınları etkileyen, mevcut tedavilere yanıtı belirsiz olan, hastaların yaşam kalitesini düşüren, yönetimi zor olan idiyopatik granülomatöz mastitin (İGM) tanısında M1-M2 makrofajların sayıları, ortalamaları ve M1/M2 makrofaj oranları tespit edilerek tedavi yanıtını belirlemedeki önemini saptamak ve çıkan sonuçlar doğrultusunda hastalara en uygun tedavi protokolünü başlatmak amaçlandı. Çalışmada; 2011-2019 yılları arasında kliniğimize başvuran İGM tanısı almış ve sistemik steroid tedavisi kullanıp en az 2 yıl takip edilmiş 40 hasta, tedaviye verilen yanıta göre iki gruba ayrıldı. Parafin bloklara, CD163/RBP-J ve CD163/CMAF dual boyamaları yapılıp M1 ve M2 makrofaj tayini yapıldı. Elde edilen veriler SPSS 25.0 paket programında analiz edilerek, parametrik verilerde bağımsız t-testi ve One way ANOVA, parametrik olmayan verilerde Mann Whitney U testi ve Kruskal-Wallis H testi kullanıldı. M1-M2 boyanma durumlarının incelenmesinde ROC eğrisi çizilerek eğri altında kalan alan hesaplaması yapıldı ve cut-off değeri belirlendi. Sonuçlar %95 güven aralığında değerlendirilerek p<0.05 ise istatistiksel anlamlı olarak tanımlandı. İGM'de M1 makrofaj oranı tüm vakalarda yüksek bulunmuş olsa da cut-off değerine göre değerlendirildiğinde klinik yanıtı öngörmede tek başına yeterli sensitivite ve spesifiteye sahip olmadığı görüldü. M2 makrofaj oranı iyi klinik yanıtlı hastalarda yüksek bulundu ve tek başına klinik yanıtı öngörmede yeterli olarak saptandı. M1/M2 makrofaj oranı kötü klinik yanıtlı grupta yüksek olup klinik yanıtı değerlendirmede yeterli bulundu. Boyanma yoğunluğuna bakıldığında kötü klinik yanıtlı grupta daha fazla oranda hafif ve daha az oranda yoğun boyanma görüldüğü saptandı. Bu sonuçlar doğrultusunda henüz tanı aşamasındayken, hastalığın steroid tedavisine nasıl yanıt vereceği saptanarak hastalara en uygun tedavi protokolünü başlanabileceği düşüncesindeyiz.

GranülomGranülomatöz hastalık-kronikMakrofajlar+2
Makbule Begüm Balkan
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı obezitesinde yeni nesil kardiyovasküler risk belirteçlerinin değerlendirilmesi

Vücutta aşırı yağ birikimi olarak tanımlanabilen obezite küresel bir sağlık sorunudur. Gıdaya erişimin kolaylaşması ve fiziksel aktivitenin azalması gibi etkenler sebebiyle obezite ve komplikasyonlarının insidansı artmaya devam etmektedir. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, aritmiler ve ani kardiyak ölüm gibi kardiyovasküler hastalıklar obeziteye bağlı morbidite ve mortalitenin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Obezitenin kardiyovasküler sistem üzerine etkilerinin klinik bulgu vermeden çocukluktan itibaren başladığının gösterilmesiyle, çocukluk çağı obezitesiyle ilişkili kardiyovasküler değişiliklerin mekanizmasının aydınlatılması daha da önem kazanmıştır. Bu çalışmada kardiyovasküler hastalıkların obeziteyle ilişkili patolojik süreçlerine dahil olabileceği düşünülen bazı biyokimyasal parametreleri araştırmayı amaçladık. 177 çocuk çalışmaya dahil edildi ve vücut kitle indeksi persentilleri ve metabolik sendrom kriterlerine göre 4 gruba ayrıldılar: normal vücut kitle indeksli çocuklar, obez çocuklar, morbid obez çocuklar ve metabolik sendromlu çocuklar. Çocukların serum örneklerinden yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, kardiyak miyozin bağlayıcı protein C, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, kromogranin A, multimerin-2 düzeyleri ve diğer biyokimyasal parametreler bakıldı. Çocukların antropometrik ölçümleri ve klinik bulguları kaydedildi. Normal vücut kitle indeksi olan çocuklar obez, morbid obez ve metabolik sendromlu çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksek kromogranin A düzeyine sahipti (p<0.05). Metabolik sendromlu çocukların kardiyak miyozin bağlayıcı protein C düzeyleri normal vücut kitle indeksli ve obez çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.05). Grupların yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, multimerin-2 düzeyleri arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Bu sonuçlar kardiyak miyozin bağlayıcı protein C ve kromogranin A moleküllerinin obeziteyle ilişkili kardiyovasküler hastalıkların patogenezinde rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir.

BiyobelirteçlerKardiyovasküler hastalıklarKardiyovasküler sistem+5
Şule Güler Kaçmaz
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekirdağ ilindeki taş analizi ve metabolik değerlendirme sonuçları ve metaflaksiye etkisinin retrospektif incelenmesi

Çalışmamızda; taş açısından endemik bir bölgede yer alan Tekirdağ ilindeki taş analizi ve metabolik değerlendirme sonuçlarını sunarak bunlar ile hastaların demografik ve kişisel özelliklerini ve ilişkilerini saptamayı ve bunların metaflaksiye olan etkisini ortaya koymayı hedefledik. Bu amaçla, Ağustos 2018 ile Ocak 2021 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, üriner sistem taş hastalığı olan 312 hastanın verileri incelendi. Bu hastalara taş analizi yöntemi olarak spektroskopik yöntem tercih edilerek taş analizi yapıldı. Taş analizi mevcut olan hastalardan 156 tanesine de 24 saatlik idrarda ve eş zamanlı olarak serumda metabolik değerlendirme yapıldı. Hastaların yaş, cinsiyet ve hastaların ikamet ettikleri merkezler; taşların taraf dağılımı, lokalizasyonu, dansiteleri, hacimleri ve 24 saatlik idrar ve serum parametreleri değerlendirmeye alındı. Üriner sistemde farklı lokalizasyonda mevcut olan taşlar da ayrı ayrı analiz edildi. Taş hastalığı erkek baskın, solda, üriner sistemde multipl lokasyonlarında, sıklıkla tek, steril idrar kültüründe ve çoğunlukla kent merkezinde ikamet eden hastalarda görülmekteydi. En sık tespit edilen taş çeşidi kalsiyum oksalat; en az görülen taş çeşidi ise ksantin taşıydı. En yüksek ortalama HU kalsiyum oksalat taşlarında, en düşük de ürik asit+amonyum ürat taşlarındadır. Kalsiyum içeriği arttıkça, taşın sertliği de artmaktadır. Ortalama taş hacmi en yüksek taş çeşidi sistin, en düşük olan ise ksantin'dir. En sık taş 50-59; en nadir 18 yaş altında görülmektedir. İdrarda en sık hiperkalsiüri, en az hipersistinüri; plazmada en sık hiperürisemi, en az hiperkalsemi görülmüştür. Metaflakside en sık potasyum sitrat kullanılmıştır. Sonuçta; ilimizdeki taş çeşitliliği ve predispozan metabolik bozukluklar incelendi ve kliniğe yansımaları değerlendirildi. Metabolik değerlendirmeye daha fazla önem göstermeli ve zaman ayrılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Taş analizi, metabolik değerlendirme, metaflaksi

Böbrek taşlarıMetaflaksiRetrospektif çalışmalar+4
Mehmet Fatih Şahin
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00