
622
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olan hastalarda nesfatin-1, adropin, irisin ve preptin değerlerinin değerlendirilmesi
Amaç: İrisin, nesfatin-1, adropin ve preptin hormonlarının tekrarlayan gebelik kayıpları (TGK) üzerine olan etkilerini incelemek. Materyal metod :Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi kadın hastalıkları ve doğum kliniğinde, Ocak 2019 ve Temmuz 2020 tarihleri arasında polikliniğe başvuran TGK öyküsü olan 100 ve TGK öyküsü olmayan 104 toplamda 204 katılımcının dahil edildiği prospektif bir çalışmadır. TGK öyküsü olanlarda etiyolojik faktörler yönünden incelendikten sonra, herhangi bir faktör bulunmayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Katılımcıların kanında irisin, nesfatin-1, adropin ve preptin düzeylerine bakıldı. Katılımcıların gravida, parite ve abort sayıları, yaş, boy, kilo, vücut kitle endeksi (VKİ), açlık kan şekeri (AKŞ) değerleri kayıt altına alındı. Bulgular: Araştırmaya TGK hikayesi olan 100, TGK hikayesi olmayan 104 kişi olmak üzere toplamda 204 katılımcı dahil edildi. Kan örneklemesi yapılan katılıcımların 48.5%'i (n: 99) gebeyken 51.5%'i (n: 105) gebe değildi. Gebelerde irisin (ortanca 827.9'a karşı 832.7, P < 0.0001) düzeyleri TGK olmayan ve örnekleme sırasında gebe olan olgularda anlamlı şekilde yüksek izlendi. Nesfatin-1 (ortalama: -1044, %95 güven aralığı: -1150 – -938, P < 0.0001) ve preptin (ortalama: -6.0, %95 güven aralığı: -6.19 – -5.80, P < 0.0001) düzeyleri tekrarlayan gebelik kaybı olmayan ve örnekleme sırasında gebe olan olgularda anlamlı şekilde düşük izlendi. Analiz örnekleme sırasında gebe olmayan katılıcımlarda tekrarlandığı benzer bulgular irisin, adropin, nesfatin-1 ve preptin düzeyleri için P < 0.0001 anlamlılık düzeyinde tekrarlandığı izlendi. Sonuç: İrisin, nesfatin-1, preptin ve adropin hormonlarının metabolizma üzerinde farklı etkileri bulunmaktadır. Direkt ya da indirekt olarak insülin direncini (İD) etkileyerek materno-fetal glukoz homeostazını bozduğu, moleküler ve immünolojik faktörler üzerinden etki ederek, villöz trombozu indüklediği ve böylece plasental kan akışını bozduğu ya da endometriyal reseptiviteyi olumsuz etkileyerek implantasyon başarısızlığına yol açtığı düşünülmektedir. Çalışmamız; TGK öyküsü olan kadınlarla, böyle bir öyküye sahip olmayanlar karşılaştırıldığında adropin ve irisin hormon düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük olduğunu gösterirken, nesfatin-1 ve preptinin düzeylerinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Nesfatin-1, irisin, adropin ve preptin hormonları ve GK' ları arasındaki ilişkiyi daha net ortaya koyabilmek için; karıştırıcı faktörlerin etkisinin olmadığı, daha çok randomize kontrollü çalışmalara gerek duyulmaktadır
Erken membran rüptüründe antibiyotik rejimininintraamniyotik inflamasyona etkisi ve neonatalsonuçları
Bu çalışmada 24-34 haftalar arasında erken membran rüptürü (PROM) tanısı alan olgulara uygulanan iki farklı antibiyotik rejiminin maternal ve neonatal klinik sonuçlara etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Randomize kontrollü tipte olan bu prospektif çalışmaya, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Obstetri Kliniği'nde 1 Ocak 2023 – 31 Temmuz 2023 tarihleri arasında PROM tanısıyla antibiyotik başlanan 100 olgu dâhil edilmiştir. Gruplar uygulanan antibiyotik tedavisine göre 50'şer kişilik iki gruba ayrılmıştır. (i) İlk 48 saat sulbaktam + ampisilin 4*2 gr, 3. gün 1 gr azitromisin, 4-7. günler amoksisilin 500 mg tb 3*1. (ii) İlk 48 saat seftriakson 1*1 gr + klaritromisin 500 mg 2*1, 3. günden itibaren klaritromisin 500 mg 2*1 + amoksisilin 500 mg 3*1. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 28,00 ± 4,56 yıl, gestasyonel yaş ortalaması 32,94 ± 2,82 haftaydı. Latent süresi ortalaması 9,22 ± 2,03 gündü. Yenidoğanların %43'ünde YYBÜ ihtiyacı, %41'inde solumun desteği ihtiyacı oldu ve %4'ünde yenidoğan sepsisi gelişti. Annelerde postopartum dönemde sepsis ya da ek patoloji saptanmadı. Doğum öncesinde kaydedilen AFI değeri grup 1 ile karşılaştırıldığında grup 2 olgularda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha azdı (p = 0,012). Gruplar arasında latent süresi ve diğer yenidoğan ve maternal klinik sonuçları bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda uygulanan antibiyotik rejimlerinin birbirine üstünlüklerinin olmadığı saptandı. Bu antibiyotik rejiminlerinden hangisi mevcutsa PROM olgularında kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Bu açıdan yapılacak daha kapsamlı çalışmalarla PROM olgularında antibiyotik uygulamalarının gebelik sonuçlarına etkisi daha net olarak ortaya konabilir.
İkinci ve üçüncü trimesterlerde serum tetrahidrobiopterin ve folik asit düzeylerinin birbirleriyle ve preeklampsi ile ilişkilerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışma, ikinci ve üçüncü trimesterdeki gebelerde serum tetrahidrobiopterin (BH4) ve folik asit düzeylerinin preeklampsi gelişimi ile ilişkisini araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışma, BH4 ve folik asit seviyelerinin preeklampsi riskini öngörmede potansiyel biyobelirteçler olabileceği hipotezine dayanmaktadır. Yöntem: Bu randomize kontrollü çalışma, Van YYÜ Dursun Odabaşı Tıp Merkezi'nde Haziran 2022 ile Şubat 2024 tarihleri arasında preeklampsi (PE) tanısı alan ve almayan toplam 160 gebe üzerinde gerçekleştirildi. Katılımcılar, PE ve kontrol grubu olarak ikiye ayrıldıktan sonra, folik asit kullanımı durumlarına göre alt gruplara bölündü. Bu şekilde, toplamda dört grup oluştu: PE olmayıp folik asit kullanmayan, PE olmayıp folik asit kullanan, PE olup folik asit kullanmayan ve PE olup folik asit kullanan gruplar. Katılımcıların demografik özellikleri (yaş, gestasyonel yaş, gravida, VKİ) ve çeşitli laboratuvar parametreleri (kan basıncı, hemoglobin, PLT, karaciğer enzimleri, kreatinin, homosistein, albumin, total protein, idrarda protein, BH4, biopterin, NO, folat, vitamin B12) kaydedildi ve gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: PE grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek kan basıncı, düşük albumin ve total protein seviyeleri ve yüksek idrarda protein miktarı olduğunu gösterdi. Ayrıca, PE grubunda BH4 seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü. Folik asit kullanımı açısından bakıldığında ise, kullanmayan grupta kullanan gruba göre anlamlı derecede düşük folat ve hemoglobin seviyeleri gözlendi. Sonuç: Bu çalışma, preeklampsi gelişimi ile serum BH4 ve folik asit düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermiştir. Preeklamptik gebelerde BH4 seviyelerinin düşük olduğu ve folik asit kullanımının folat ve hemoglobin seviyelerini olumlu yönde etkilediği bulunmuştur. Bu bulgular, BH4 ve folik asitin preeklampsi patogenezinde rol oynayabileceğini ve preeklampsi riskini değerlendirmede potansiyel biyobelirteçler olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, tetrahidrobiyopterin, folik asit
İntrauterin ve rektal misoprostol kullanımınınpostpartum kanama üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada oksitosinin tek başına uygulanması, intrakaviter misoprostol uygulanması ve rektal misoprostol uygulanmasının postpartum kanamayı önlemedeki başarılarını karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Randomize kontrollü tipte olan bu prospektif çalışmaya, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Obstetri Kliniği'nde 01.07.2023-01.01.2024 tarihleri arasında postpartum kanama açısından yüksek riskli olup sezaryen ile doğum planlanan 150 hasta dahil edilmiştir. Hastalar sadece oksitosin uygulananlar (Grup-1), oksitosinle beraber rektal misoprostol uygulananlar (Grup-2) ve oksitosinle beraber intrakaviter kornual misoprostol uygulananlar (Grup-3) olmak üzere üç gruba eşit sayıda randomize edildiler. Gruplar preoperatif, intraoperatif ve postoperatif demografik, laboratuar ve kanama özellikleri açısından kıyaslandılar. Bulgular: Gruplar arasında yaş; obstetrik öykü; preoperatif kan basınçları, hemoglobin ve hematokrit değerleri, lökosit sayıları ve intraoperatif ped sayıları bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Postoperatif 4.saat, 24.saat ve 10.günlerde kaydedilen hemoglobin ve hematokrit düzeyleri Grup-1 ile karşılaştırıldığında, Grup-2 ve Grup-3'te istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0,001). Grup-1 ile karşılaştırıldığında diğer iki grupta intraoperatif spanç sayısı ve intrakaviter sıvı lokülasyonu ortalama hacmi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha azdı (p<0,001). Grup-3'ün intraoperatif spanç sayısı ve intrakaviter sıvı lokülasyonu ortalama hacmi Grup-2'den istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha azdı (p<0,001). Sonuç: Postpartum kanama açısından yüksek riskli sezaryen ile doğumlarda oksitosine ek olarak intrauterin kornual misoprostol uygulaması, postpartum kanama riskinde ve insidansında daha iyi sonuçlar elde edilmesini sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Postpartum kanama, oksitosin, rektal misoprostol, intrauterin misoprostol
Jinekolojik ve obstetrik ameliyatlarda batın kapama öncesinde rutin eldiven ve alet değişiminin postoperatif yara komplikasyonlarına etkisinin araştırılması: randomize kontrollü çalışma
Amaç: Bu randomize kontrollü çalışma, jinekolojik ve obstetrik ameliyatlarda batın kapatılmadan önce rutin eldiven ve alet değişiminin postoperatif yara komplikasyonlarına, özellikle yara yeri enfeksiyonu (YYE) insidansına etkisini araştırmayı amaçlamaktadır. Yöntem: Bu randomize kontrollü çalışmaya Van YYÜ Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde sezaryen ile doğum yapan ve jinekolojik operasyonlardan oluşan 500 olgu dahil edilmiştir. Cerrahi sonrası yara iyileşme süreçleri ve hastaların klinik ile laboratuvar verileri detaylı bir şekilde analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmanın bulguları, batın kapatılmadan önce eldiven ve alet değiştirilen grupta, değiştirilmeyen gruba göre yara yeri enfeksiyonu (YYE) insidansının anlamlı derecede düşük olduğunu göstermiştir (p<0.001). Ayrıca, eldiven ve alet değişimi yapılan grupta postoperatif 10. gün ultrasonografi ile değerlendirilen doğal yara iyileşmesi oranı daha yüksek, cilt altı sıvı birikimi ve hematom görülme sıklığı ise daha düşük bulunmuştur. Postoperatif CRP değerleri de eldiven ve alet değişimi yapılan grupta anlamlı derecede düşük seyretmiştir. Gruplar arasında VKİ ve operasyon süresi gibi demografik özellikler açısından farklılıklar olduğu, VKİ ve operasyon süresi uzunluğunun YYE gelişimi için risk faktörü olabileceği belirlenmiştir. Sonuç: Bu randomize kontrollü çalışma, jinekolojik ve obstetrik cerrahide batın kapatma öncesi rutin eldiven ve alet değişiminin yara yeri enfeksiyonu insidansını ve diğer yara komplikasyonlarını anlamlı derecede azalttığını göstermiştir. Bulgularımız, jinekolojik ve obstetrik cerrahide eldiven ve alet değişiminin rutin bir uygulama haline getirilmesini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Cerrahi Aletler, Jinekolojik Operasyon, Sezaryen, Yara Yeri Enfeksiyonu.
Farklı uterus kapatma tekniklerinin sezaryen skar defekti gelişimi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, primer sezaryen operasyonlarında kullanılan farklı uterus kapatma tekniklerinin sezaryen skar defekti (CSD) gelişimi üzerindeki etkilerini karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmada, daha önce sezaryen geçirmemiş, erken term, term ve postterm gebelik haftasında olan toplam 60 gebe iki gruba ayrılmıştır. Kontrol grubunda klasik tek kat kilitli uterus kapatma tekniği uygulanırken, çalışma grubunda karşılıklı yara dudaklarının birleştirildiği çift kat kilitsiz, insizyona paralel kontinu uterus kapatma tekniği tercih edilmiştir. Tüm olgular, postoperatif 3. aydan sonra transvajinal ultrasonografi (TVUSG) ile değerlendirilmiş; kavitede sıvı izlenmeyen olgularda salin infüzyon sonografi (SIS) uygulanmıştır. Sezaryen skar defekti varlığı, defektin derinlik ve genişliği, rezidüel miyometriyum kalınlığı (RMT), uterin kavite ile defekt arasındaki mesafe, operasyon öncesi ve sonrası hemoglobin düzeyleri ile semptom varlığı (anormal uterin kanama ve pelvik ağrı) kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışma grubunda sezaryen skar defekti insidansı kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde daha düşük saptanmıştır (p <0.05). Ayrıca, defektin derinlik ve genişliği de çalışma grubunda istatistiksel olarak daha düşüktür. Rezidüel miyometriyum kalınlığı kontrol grubunda anlamlı şekilde daha düşük ölçülmüş olup, bu durum miyometriyal iyileşmenin çalışma grubunda daha iyi olduğunu göstermektedir. Çalışma grubunda semptom düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmış (p <0.01) ve bu durum uygulanan uterus kapatma tekniğinin semptom gelişimini azaltma açısından etkili olabileceğini göstermiştir. Kontrol grubunda ise yalnızca semptom varlığı ile yokluğu arasında anlamlı fark bulunmuş, alt semptom türleri arasında anlamlı bir farklılık izlenmemiştir. Postoperatif hemoglobin düzeylerindeki değişim açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sonuç: Karşılıklı yara dudaklarını birleştiren çift kat kilitsiz insizyona paralel uterus kapatma tekniği, klasik tek kat kilitli tekniğe kıyasla daha düşük sezaryen skar defekti insidansı, daha kalın rezidüel miyometriyum ve daha az semptom ile ilişkilidir. Bu teknik, primer sezaryen cerrahilerinde uterin skar iyileşmesini destekleyen ve semptom gelişimini azaltan etkili bir yöntem olarak tercih edilebilir.
Uterus leiomyomlarında açık myomektomi sırasında turnike, uterin arter bulldog klemp ve kompresyonsuz tekniklerin kanama ve hemogram üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
ÖZET Uterus Leiomyomlarında Açık Myomektomi Sırasında Turnike, Uterin Arter Bulldog Klemp Ve Kompresyonsuz Tekniklerin Kanama Ve Hemogram Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmanın amacı, miyomektomi cerrahisi sırasında uygulanan farklı uterin arter kompresyon yöntemlerinin (turnike, bulldog klemp ve kompresyonsuz yaklaşım) intraoperatif kanama miktarı ve postoperatif hematolojik parametreler üzerindeki etkilerini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif, randomize ve kontrollü klinik çalışmaya, 18–45 yaş aralığında, FIGO tip 3–6 intramural veya subseröz myomu bulunan ve miyomektomi planlanan toplam 120 hasta dahil edildi. Hastalar bilgisayar tabanlı blok randomizasyon yöntemi ile üç eşit gruba ayrıldı: uterin arter turnike grubu (n=40), bulldog klemp grubu (n=40) ve müdahalesiz miyomektomi grubu (n=40). Hematolojik parametreler preoperatif dönemde, postoperatif 1. ve 2. günlerde değerlendirildi. Ameliyat süresi ve intraoperatif kanama miktarı kaydedildi. Veriler uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak analiz edildi ve kanama miktarını etkileyen faktörler çoklu doğrusal regresyon analizi ile incelendi. Bulgular: Gruplar arasında yaş, vücut kitle indeksi, miyom sayısı ve FIGO myom tipi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (tümü için p>0.05). Preoperatif hemoglobin ve hematokrit değerleri gruplar arasında benzer bulundu (Hb için p=0.621, Htc için p=0.913). Postoperatif 1. günde hemoglobin düzeyleri turnike grubunda 11.1±1.3 g/dL, klemp grubunda 11.8±1.6 g/dL ve müdahalesiz grupta 10.5±1.5 g/dL olarak saptandı ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.001). Aynı gün hematokrit değerleri de sırasıyla %33.0±3.9, %34.9±4.3 ve %31.5±4.1 olup anlamlı farklılık gösterdi (p=0.004). Postoperatif 2. günde hemoglobin düzeyleri turnike grubunda 10.3±1.4 g/dL, klemp grubunda 11.4±1.4 g/dL ve müdahalesiz grupta 9.8±1.5 g/dL olarak ölçüldü ve gruplar arasında anlamlı fark devam etti (p<0.001). Hematokrit değerleri de sırasıyla %30.4±4.2, %33.2±3.4 ve %29.5±3.6 olarak saptandı (p<0.001). Postoperatif trombosit değerleri açısından gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi (p>0.05). İntraoperatif kanama miktarı turnike grubunda 248.8±60.4 mL, klemp grubunda 240.0±86.4 mL ve müdahalesiz grupta 295.0±73.2 mL olarak bulundu ve gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.002). Ameliyat süresi açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.891). Çoklu regresyon analizinde, cerrahi grup (B=22.129, p=0.011) ve ameliyat süresi (B=1.762, p=0.008) kanama miktarını bağımsız olarak etkileyen faktörler olarak belirlendi. Sonuç: Miyomektomi sırasında uterin arter turnike veya bulldog klemp uygulanması, kompresyonsuz miyomektomiye kıyasla intraoperatif kanama miktarını anlamlı düzeyde azaltmakta ve postoperatif hemoglobin ile hematokrit düşüşünü sınırlamaktadır. Bu yöntemlerin uygun hastalarda güvenli ve etkili kanama kontrol stratejileri olarak tercih edilebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemoglobin Düşüşü, İntraoperatif Kanama, Miyomektomi, Randomize Kontrollü Çalışma, Uterin Arter Kompresyonu.
Gerçek doğal siklus ile donma-çözme blastokist transferi yapılan hastalarda literatürde kullanılan farklı luteinizan hormon artışı tanımlarının transfer zamanlamasına etkisi
Genellikle luteinizan hormon (LH) artışının saptanması ile ovülasyon gününü belirlemek, üreme başarısını en üst düzeye çıkarmak için gerçek doğal siklus (g-DS) ile yapılan dondurulmuş embriyo transferinin (DET) zamanlamasında çok önemlidir. Ancak, LH artışının tanımı konusunda bir fikir birliği yoktur. Her ne kadar genel uygulama, LH artışı +6 gün sonra ısıtılmış blastokist transferini planlamak olsa da sadece üç retrospektif çalışma, g-DS DET'te, LH artışına göre kullanılan farklı zamanlamaların üreme sonuçlarına etkisi üzerine farklı sonuçlar yayınlamıştır. Bu kapsamda, mevcut literatürde yaygın olarak kullanılan farklı LH artışı tanımlarının ısıtılmış blastokist transferi zamanlaması üzerindeki etkisini belirlemek için g-DS DET sikluslarını veri tabanımızda inceledik. Buna ek olarak, LH artışının farklı tanımlarına göre g-DS DET sonrası devam eden gebelik oranlarını karşılaştırdık. Ocak 2017- Ekim 2021 tarihleri arasında, transfer öncesi kan alınması ve ultrason ile monitörize edilen ardışık 115 g-DS DET'ler çalışmaya dahil edildi. Foliküler kollaps için +5 gün olan referans transfer zamanlamamızın, LH artışının altı farklı tanımını kullanan siklusların yalnızca %5,2-%41,2'sinde LH artışı +6 güne denk geldiğini bulduk. Buna karşılık, referans zamanlamamızı, siklusların çoğunda (%46,1-%70,8) LH artışı +7 güne ve daha seyrek olarak +8 güne (%1,8-%38,3) ve +9 güne (%0- %10,4) denk geleceğini saptadık. Çalışmamızın önemli bir sonucu da LH artışının her farklı tanımı için, devam eden gebelik oranlarının LH artışı +6/+7/+8/+9 zamanlamalarına göre benzer olmasıydı, bu da implantasyon penceresinin yüksek derecede esnekliğini yansıtmaktadır.
Mikrosatellit instabilitesi olan endometrium kanserli olguların klinik, patolojik ve genetik verilerinin değerlendirilmesi
En sık görülen jinekolojik kanser olan endometrium kanseri; 2013 yılında, Kanser Genom Atlası (TCGA) tarafından endometrial kanser gelişiminin moleküler genetik temelini analiz etmiş, mutasyon yükü ve kopya sayısı değişikliklerine dayalı olarak dört moleküler alt sınıf tanımlanmıştır. Bu alt gruplardaki moleküler belirteçlerin tümörün histo-patolojik özelliklerinden daha güçlü prognostik belirteçler olduğu yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışma 1 Ocak 2019 – 30 Mart 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda histerektomi ameliyatı olup patoloji sonucu endometrium kanseri gelen hastaların tümör dokularında MSI sıklığını belirlemek, MSI tümörü olan hastalarda uygulanan tedavilerin prognoza olan etkilerini incelemek; test kriterlerine uygun hastaları LS açısından değerlendirmek ve klinik, patolojik ve genetik verilerin birleştirilerek literatüre katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışma grubunda toplamda 174 hasta vardı. Bu hastalardan 61 (%35,1) tanesinde MMR kaybı tespit edildi, 112 (%64,4) hastada ise kayıp izlenmedi. MMR'de kayıp olup olmamasının tedavi üzerindeki etkisine bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark yaratan bağımsız bir değişken izlenmedi. Toplamda 4 hastada Lynch Sendromu tespit edildi. Bu hastalara genetik danışmanlık önerildi. Sonuç olarak önümüzdeki yıllarda moleküler sınıflandırma, moleküler alt gruba yönelik adjuvan tedavi yaklaşımlarının ve bireyselleştirilmiş tedavilerin temeli haline gelecektir. Anahtar Kelimeler: Endometrium Kanseri, Moleküler Sınıflama, Mismatch Repair, Lynch Sendromu
BRCA gen mutasyonu nedeniyle profilaktik jinekolojik cerrahi uygulanan olguların değerlendirilmesi
BRCA gen mutasyonu ve farkındalığı yıllar içerisinde jinekoloji polikliniklerinde artan başvuru sebeplerinden biridir. BRCA gen mutasyonu diğer herediter kanser genlerinde olduğu gibi genel topluma göre erken yaşta başta meme ve over olmak üzere prostat, pankreas, melanom ve nadiren başka lokasyonlarda da kanser sebebi olabilmektedir. Bu retrospektif klinik çalışmada amaç, 2016-2021 yılları arasında BRCA gen mutasyonu nedeniyle jinekoloji polikliniğimize başvuran ve profilaktik jinekolojik cerrahi yapılan hastaların tanıdan tedaviye giden süreçte karar mekanizmasına etki edebilecek parametreleri belirlemek, bu parametrelerin post operatif patoloji sonuçlarını öngörebilme değerlerini karşılaştırmak ve demografik özelliklerini belirlemektir. Çalışma popülasyonu 12 BRCA1, 19 BRCA2 gen mutasyonu olan 31 hastadan oluştu. Hastaların çoğunluğunun (%80,6) meme kanseri öyküsü sonrası tarafımıza başvurduğu görüldü. Hastaların post operatif patoloji sonuçlarına bakıldığında malign öncülü lezyona rastlanmadı, 16 (%51,6) hastada benign patolojiler izlenirken 15 (%48,4) hastada herhangi bir lezyona rastlanmadı. Ortalama 35,3 ± 22,9 aylık takip süresi boyunca peritoneal kansere rastlanmadı. Meme kanseri öyküsü olan hasta grubunda östrojen reseptör durumu BRCA1 mutasyonlu olgularda BRCA2 mutasyonlulara göre ağırlıklı olarak negatif izlendi (p=0,02). Cerrahi sırasında postmenopozal hasta grubunun premenopozal hasta grubuna göre profilaktik jinekolojik cerrahiyi daha hızlı tercih ettiği izlendi (p=0,014). Soygeçmişinde, 1. veya 2. Derece yakınlarında meme ya da over kanser öyküsü bulunan hastaların daha erken yaşta meme kanserine yakalandığı (p=0,037), daha erken BRCA gen mutasyonu tanısı aldığı (p=0,021) ve de daha erken profilaktik cerrahi geçirdiği (p=0,020) izlendi. Sonuç olarak BRCA gen mutasyonlu hastalarda profilaktik jinekolojik cerrahi, kanser gelişme riskini azaltan etkin bir klinik yaklaşım olarak görülmektedir. Anahtar Kelimeler: BRCA, Herediter Meme ve Over Kanseri, Profilaktik Cerrahi
Laparotomik miyomektomi yapılan hastalarda perioperatif ve postoperatif dönemde traneksamik asit kullanımının kanama miktarı üzerine etkisi
Uterin fibroidler (leiomiyomlar ya da miyomlar) kadınlarda en sık görülen pelvik tümörlerdir. Açık abdominal (laparotomic) miyomektomi miyomların tedavisinde uygulanan cerrahi yöntemlerden biridir. Son yıllarda yapılan birçok çalışma, traneksamik asit kullanımının çeşitli endikasyonlardaki etkinliğini araştırmıştır. Miyomektominin en sık komplikasyonlarından biri olan hemorajinin önlenmesi ve tedavisinde sentetik bir antifibrinolitik olan traneksamik asit; uygulanması ve ulaşılması kolay seçeneklerden biridir. Çalışmamız laparotomik miyomektomi yapılan hastalarda perioperatif ve postoperatif dönemde intravenöz traneksamik asit kullanımının kanama miktarına üzerine etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda Temmuz 2018 – Haziran 2022 arası dönemde laparotomik miyomektomi yapılan 108 hasta dahil edildi. Bu hastalardan 36'sına enstitümüzün belirlediği şemaya uygun olarak traneksamik asit intravenöz yolla verildi. Kontrol grubundaki 72 hastaya perioperatif dönemde antifibrinolitik tedavi uygulanmadı. Yaş ve toplam miyom hacmi açısından benzer özellikler taşıyan iki grup arasında hemoglobin, hematokrit ve trombosit değerlerindeki perioperatif düşüş açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Bu veriler ışığında laparotomik miyomektomi yapılan hastalarda intra- ve postoperatif intavenöz traneksamik asit kullanımının kanama miktarının azaltılmasında anlamlı etkisi saptanmadı. Miyomektomide kanamanın azaltılmasında traneksamik asit kullanımına dair ileri kanıtlar için daha geniş örneklem büyüklüğüne sahip ve farklı infüzyon protokollerini araştıran randomize kontrollü çalışmalar gereklidir. Anahtar kelimeler: traneksamik asit, miyomektomi, kanama, hemoglobin, hematokrit
Vajinal disbiyozisin HPV enfeksiyonu ve preinvaziv servikal epitelyal lezyonlar üzerine etkisi
Rahim ağzı kanseri (CC), dünya çapında kadınlar arasında en sık görülen dördüncü malign neoplaziyi temsil eder ve ciddi bir halk sağlığı sorunudur. HPV enfeksiyonu, üreme sisteminin en yaygın viral enfeksiyonudur ve yüksek riskli genital HPV'ler, serviks kanserinin ve onun malign prekürsörü olan servikal intraepitelyal neoplazinin gelişiminde merkezi etiyolojik ajanlardır. HrHPV ile enfeksiyon CC gelişimi için gereklidir ancak yeterli değildir ve hastalığın oluşumunda, ilerlemesinde veya gerilemesinde ek faktörler rol oynar. Etkilenen viral tip gibi bu faktörlerin bazıları virüsle ilişkiliyken bireysel bağışıklık, sigara içme, parite, hormonal kontraseptif kullanımı ve cinsel davranış gibi diğer faktörler konakçı ile ilgilidir. Son çalışmalar vajinal mikrobiyom (VM) ile jinekolojik kanser arasındaki potansiyel ilişkiyi değerlendirmiştir. VM bileşimi, lokal bağışıklık tepkisini etkileyebilir, servikal onkogenez ve HPV klirensine dahil olabilir. Vajinal mikrobiyota, çok sayıda endojen ve eksojen faktöre yanıt olarak değişebilen benzersiz ve karmaşık bir ortamdır. Bu nedenle, vajinal mikrobiyotanın konakçının üreme fizyolojisini etkileyebileceği gibi, mikrobiyal bileşimin de konak fizyolojisinden etkilenebileceğini akılda tutmak çok önemlidir. Genel olarak, sağlıklı bir yetişkin vajinal mikrobiyomu ağırlıklı olarak Lactobacillus spp. ve düşük bolluktaki diğer mikropları içerir. Büyümelerini destekleyen asidik bir ortam yaratmanın yanı sıra, Lactobacillus suşlarının çoğu, bir dizi potansiyel olarak zararlı mikrop için toksik olan ve büyümelerini engelleyen kayda değer sayıda antimikrobiyal benzeri bileşik, bakteriyosin veya hidrojen peroksit üretebilir. Laktobasil türlerini içeren probiyotikler, vajinal florayı iyileştirmek için ürogenital enfeksiyonların tedavisinde kullanılmıştır. Son veriler, bazı bakteri türlerinin varlığının ve bolluğunun HPV enfeksiyonunu önleyebileceğini ve bu anatomik bölgelerde kanser öncü lezyonlarının gelişme riskini azaltarak virüs klirensine katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir. Tersine, diğer bakteri türleri patolojik durumu destekleyebilir. Bu nedenle, VM bileşiminin ve değişikliklerinin (disbiyoz) HPV enfeksiyonu/kalıcılığı üzerindeki etkisini anlamak, bu virüsün neden iii olduğu enfeksiyonların sonuçlarının daha iyi tahmin edilmesine katkıda bulunabilir. Çalışmamızda toplam 80 hastada flora kullanım süreleri incelendiğinde 6-9 ay arası kullanan 58 (%72,5), 9-12 ay arası kullanan 15 (%18,8) ve 12 ay ve üzerinde kullanan 7 (%8,8) hasta olduğu görülmüştür. Tedavi süresi yapılan çalışmalar ile karşılaştırıldığında yeterli olduğu görülmüştür. Yaptığımız çalışmada tedavi grubunda yer alan 80 hastanın tedavi öncesi ve sonrası smear sonuçları ASCUS açısından analiz edilmiş. Yapılan analizlere göre tedavi öncesi hastaların %48,8'inin smear sonucu anormal (≥ASCUS) iken tedavi sonrası bu oran %33,8'e düşmüştür ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Kontrol grubunda yer alıp tedavi başlanmayan 82 hastanın %37,8'inin smear sonucu ASCUS açısından anormal (≥ASCUS) bulunmuştur. 6 ay sonra ise %24,4'ünün anormal sonucu olduğu gözlenmiştir. Bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Bu veriler; uyguladığımız tedavinin smear sonuçları üzerine olumlu etkisini ortaya koymuştur. Fakat çalışmamızın diğer verileri incelendiğinde uygulanan tedavi LSIL ve HSIL smear sonuçlarında istatiksel olarak anlamlı değişikliğe yol açmamıştır. Tedavinin HPV değişimi üzerinde etkisi incelendiğinde; HPV 16 açısından negatife dönme oranı tedavi alan grupta %46,2 iken tedavi almayan grupta %56,7'dir. HPV 18 açısından negatife dönme oranı tedavi alan grupta %54,5 iken tedavi almayan grupta %100'dür. HrHPV açısından negatife dönme oranı tedavi alan grupta %48,6 iken tedavi almayan grupta %49,2'dir. HPV 16/18 değişimi incelendiğinde ise tedavi almayan gruptaki 2 hastanın 2'sinde de 16 veya 18'den birinin negatife döndüğü, tedavi alan gruptaki 4 hastanın ise 2'sinin (%50) tamamen negatife döndüğü, diğer 2'sinin ise (%50) 16 veya 18'den birinin negatife döndüğü gözlenmiştir. Tüm bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Çalışmamızda flora düzenleyici tedavinin HPV klirensi üzerine bir miktar etkisi gözlenmiş olsa da kontrol grubu sonuçları ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. İlk başvuruda kolposkopi yapılma oranları tedavi alan grupta %76,2, almayan grupta %59,8'dir ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Kolposkopi sonucu ise tedavi alanların %19'unda almayanların %60'ında anormal bulunmuştur. Tedavi almayan hastalarda ilk başvuruda anormal kolposkopi sonucu oranı anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Kontrol başvurusunda ise kolposkopi yapılma oranları tedavi alan grupta %38,8, almayan grupta %19,5'tir ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. iv Kolposkopi sonucu ise tedavi almayanların %66,7'sinde anormal iken tedavi alanların tamamında normal bulunmuştur ve bu fark da istatistiksel olarak anlamlı olup sonuçlar literatür ile uyumludur. Anahtar Kelimeler: Servikal Kanser, Servikal Kanser Tarama, Pap-Smear, HPV, Vajinal Mikrobiyota, Vajinal Mikrobiyota State Çeşitliliği Destekleyen Kuruluşlar: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı
Fetal anomalilerin prenatal tanısında manyetik rezonans görüntülemenin etkinliği
AMAÇ: Prenatal değerlendirmede fetal anomalilerin saptanmasında, prognozun belirlenmesinde, intrauterin ve postnatal cerrahi gereksininminin saptanmasında ve yönetiminde MRG'nin etkinliğinin araştırılmasıdır. GEREÇ ve YÖNTEM: İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Etik Kurulu'nun E-83045809-604.01-897382 sayılı ve 23.01.2024 tarihinde onay alınarak, 2016-2024 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Perinatoloji polikliniği ve Gebe polikliniğine başvurmuş, takiplerinde fetal anomali saptanan ve antenatal dönemde fetal manyetik rezonans görüntüleme yapılan gebeler retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya toplamda 198 olgu dahil edilmiştir. Hastaların verileri hastane bilgi siteminden ve hasta dosyalarından incelendi. Verilerin tamamına ulaşılamayan hastalar telefonla arandı. Hastaların verileri sistematik olarak kaydedildi. İstatistik analizinde IBM SPSS Statistics 27.0 kullanıldı. BULGULAR: Olguların ortalama yaşı 29.9 ± 5.7 (17-44) olarak bulundu. Ultrason ile olguların tanı alma haftası 24 ± 5.2 (12-38) gebelik haftası (GH) olup, MRG ile tanı haftaları ise 27.2 ± 4.6 (17-38) GH idi. MSS anomalilerinde (n:142) USG/MRG korelasyonun izole hafif vertirikülomegali olgularında %100, izole ağır ventrikülomegalide %100, ventrikülomegali ve eşlik eden ek MSS anomalisi olanlarda %92, posterior fossa anomalilerinde %100, NTD'de %73, migrasyon anomalilerinde %100, İK kitle/tromboz/hemorajilerde %100, orta hat anomalilerinde %85 ve multiple anomalilerde %29 olduğu saptanmıştır. Prenatal görüntülemeler ile postnatal sonuçlar arası uyumun ise izole hafif vertirikülomegali olgularında %100, izole ağır ventrikülomegalide %100, ventrikülomegali ve eşlik eden ek MSS anomalisi olanlarda %92, posterior fossa anomalilerinde %93, NTD'de USG ile %100 MRG ile %73, migrasyon anomalilerinde %100, İK kitle/tromboz/hemorajilerde %100, orta hat anomalilerinde USG ile %82 MRG ile%97 ve multiple anomalilerde USG ile %100 MRG ile %29 olduğu gösterilmiştir. Baş boyun anomalilerinde (n:4) USG/MRG korelasyonun %100 olduğu, prenatal görüntülemeler ile postnatal sonuçlar arası uyumun ise %100 olduğu saptanmıştır. Kardiak sistem anomalilerinde (n:3) USG/MRG korelasyonun %100 olduğu, prenatal görüntülemeler ile postnatal sonuçlar arası uyumun ise %100 olduğu saptanmıştır. Solunum sistemi anomalilerinde (n:17) USG/MRG korelasyonun %100 olduğu, prenatal görüntülemeler ile postnatal sonuçlar arası uyumun ise %100 olduğu saptanmıştır. Abdominal sistem anomalilerinde (n:7) USG/MRG korelasyonun %100 olduğu, prenatal görüntülemeler ile postnatal sonuçlar arası uyumun ise %71 olduğu saptanmıştır. Genitoüriner anomalilerinde (n:7) USG/MRG korelasyonun %85 olduğu, prenatal görüntülemeler ile postnatal sonuçlar arası uyumun ise %100 olduğu saptanmıştır. İskelet sistemi anomalilerinde (n:1) USG/MRG korelasyonun %100 olduğu, prenatal görüntülemeler ile postnatal sonuçlar arası uyumun ise %100 olduğu saptanmıştır. Çoğul gebeliklerde (n:17) USG/MRG korelasyonun %95 olduğu, prenatal görüntülemeler ile postnatal sonuçlar arası uyumun ise %100 olduğu saptanmıştır. SONUÇ: Günümüzde USG, tarama için tercih edilen yöntem olmaya devam etmektedir ve ilk trimesterde, fetal kardiyak değerlendirmede, iskelet anomalilerinin değerlendirilmesinde, fetal davranışın gerçek zamanlı gözlemlenmesinde MRG'ye göre avantajlara sahiptir. MRG ise MSS anomalilerinin değerlendirilmesinde, osbtrüksiyon yaratan patolojilerde obstrüksiyonun derecesinin belirlenmesinde, akciğer ve karaciğer volümünün hesaplanmasında ve ek anomalilerin tespitinde USG ek katkılar sağlamaktadır. Literatür bilgileri ışığında USG'nin yetersiz kaldığı olgularda, ek anomali tespitinde, intrauterin ve postanatal cerrahi girişim planlanmasında ve prognozun belirlenmesinde fetal MRG'nin önemli katkıları olduğu düşünülmektedir.
Endometriozisle ilişkili kronik pelvik ağrıya bağlı gelişebilen santral sensitizasyon mekanizmasının beynin ağrı merkezlerindeki sinir ve sinir ağları üzerine etki düzeyinin araştırılması
ENDOMETRİOZİSLE İLİŞKİLİ KRONİK PELVİK AĞRIYA BAĞLI GELİŞEBİLEN SANTRAL SENSİTİZASYON MEKANİZMASININ BEYNİN AĞRI MERKEZLERİNDEKİ SİNİR VE SİNİR AĞLARI ÜZERİNE ETKİ DÜZEYİNİN ARAŞTIRILMASI AMAÇ: Kronik pelvik ağrılı endometriozis hastalarında manyetik rezonans görüntüleme ile beyindeki ağrı merkezlerinin yapısal ve fonksiyonel özelliklerinin değerlendirilmesi GEREÇ ve YÖNTEM: Bir Haziran 2022 ile bir Eylül 2023 tarihleri arası İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Jinekoloji Polikliniği'ne başvuran ve/veya Jinekoloji Servisi'nde yatmış olan hastaların dosyaları retrospektif olarak gözden geçirildi. On sekiz-kırk beş yaş aralığında beyin manyetik rezonans görüntülemesi yapılmış endometriozis hastaları ile benzer yaş ve vücut kitle indeksine sahip jinekolojik patolojisi bulunmayan kadınların dosyaları incelendi. Toplam 30 hasta 3 gruba ayırıldı: 1. kronik pelvik ağrısı ve derin infiltran endometriozisi olan hastalar (10 hasta), 2. kronik pelvik ağrısı olmayan kistik endometriozisli (overyan endometrioması olan) hastalar (10 hasta), 3. benzer yaş ve vücut kitle indeksine sahip jinekolojik patolojisi bulunmayan rutin poliklinik takipli kadınlar (10 kadın). Dosya verilerine göre hastaların aşağıdaki özellikleri; anamnez bilgileri, muayene bulguları, laboratuar ve görüntüleme sonuçları ile opere olanlarda ameliyat notları ve patoloji sonuçları kaydedildi ve sonuçlar karşılaştırıldı. BULGULAR: Derin İnfiltran Endometriozis Tanılı hastalarda Sağlıklı Kontrol grubundaki kadınlara kıyasla beyindeki gri cevher hacminde sağ superior-orta temporal girus (p-FWE-corrected: 0.003) ve sol putamen(p-FWE-corrected: 0.01) bölgelerinde istatistiksel açıdan anlamlı olacak şekilde azalma saptandı. Kistik Endometriozis Tanılı hastalarda Sağlıklı Kontrol grubundaki kadınlara kıyasla beyindeki gri cevher hacminde istatistiksel açıdan anlamlı fark gösteren bir beyin bölgesi saptanmadı. Derin İnfiltran Endometriozis Tanılı hastalarda Kistik Endometriozis Tanılı hastalara kıyasla beyindeki gri cevher hacminde insulanın sağ arka bölümünde bölgelerinde istatistiksel açıdan anlamlı olacak şekilde azalma (p-FWE-corrected=0.018) saptandı. Derin İnfiltran Endometriozis Tanılı hastalarda Sağlıklı Kontrol grubu kadınlara kıyasla; Amigdalanın, sağ frontal pol (p-FWE-corrected:0.012000, p-FWE-corrected:0.043800), sol parasingulat girus (p-FWE-corrected:0.036000), sağ frontal operkulum korteksi (p-FWE-corrected:0.039800), singulat girusun anterior bölümü (p-FWE-corrected:0.044000) ile dinlenme durumu fonksiyonel bağlantısallığında istatistiksel açıdan anlamlı olacak şekilde artış saptandı. Derin İnfiltran Endometriozis Tanılı hastalarda Sağlıklı Kontrol grubu kadınlara kıyasla; Singulat girusun posterior bölümünün precuneus korteksi (p-FWE-corrected:0.002400) ile dinlenme durumu fonksiyonel bağlantısallığında istatistiksel açıdan anlamlı olacak şekilde artış saptandı. Derin İnfiltran Endometriozis Tanılı hastalarda Sağlıklı Kontrol grubu kadınlara kıyasla; Singulat girusun anterior bölümünün sol orta temporal girusun posterior bölümü (p-FWE:0.002256) ile dinlenme durumu fonksiyonel bağlantısallığında istatistiksel açıdan anlamlı olacak şekilde azalış saptandı. Kistik Endometriozis Tanılı hastalarda Sağlıklı Kontrol grubu kadınlara kıyasla; Anterior singulat girus ön ve arka bölümleri, insula, talamus ve amigdalanın diğer beyin alanlarıyla kökten tohuma bağlanabilirlik yöntemi ile ölçülen dinlenme durumu fonksiyonel bağlantısallığında istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde değişim saptanmadı. SONUÇ: Kronik pelvik ağrılı endometriozis hastalarında beyin görüntülemesindeki yapısal değişiklikler açısından sağ superior-orta temporal girus, sol putamen ve insulanın sağ arka bölümünde bölgelerindeki gri madde hacminde azalma saptandı. Fonksiyonel bağlantısallıkta amigdala ve singulat girus merkezleriyle beyindeki diğer ağrı merkezleri arasında artış; singulat girusun anterior bölümünde ise azalma saptandı. Anahtar Kelimeler: kronik pelvik ağrı, endometriozis, beyin ağrı merkezleri, gri madde hacmi, fonksiyonel bağlantısallık
Malign germ hücreli over tümörlerinde nötrofil lenfosit oranının prognoz üzerine etkisi
Amaç: Çalışmanın amacı, literatürde nadir görülen malign germ hücreli over tümörleri üzerinde çalışılmamış olan nötrofil lenfosit oranını (NLR) belirlemek ve malign germ hücreli over tümörlerinde NLR'nin prognostik önemini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Jinekolojik Onkoloji Bilim Dalında ameliyat olan ve patolojisi malign germ hücreli over tümörü olan hastaların retrospektif olarak taranmasıyla gerçekleştirilmiştir. Dosyaların taranmasında İstanbul Hastaneleri Otomasyon Projesi (İSHOP) sistemi ve İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Jinekolojik Onkoloji Bilim Dalı arşivi kullanılmıştır. İstatiksel analizde IBM SPSS 28 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya malign germ hücreli over tümörü tanısı patolojik olarak kanıtlanmış 44 hasta dahil edilmiştir. NLR sınır değeri, ROC (Receiver Operating Characteristic) eğrisi ile 3.69 olarak belirlenmiştir. Preoperatif NLR değerinin genel sağkalım üzerine etkisi anlamlı bulunmuştur. NLR≥3.69 olan (153.2 ay) grupta genel sağkalım süresi, NLR<3.69 olan gruptan (234 ay) anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. NLR≥3.69 olan (159.3 ay) grup ile NLR<3.69 olan (215 ay) grup arasında hastalıksız sağkalım süresi anlamlı (p>0.05) farklılık göstermemiştir. Sonuç: NLR; malign germ hücreli over tümörlerinde, birçok klinikopatolojik özellikle ilişkili bulunmuştur. NLR'nin genel sağkalım ile anlamlı ilişkisi; prognostik faktörleri net olmayan malign germ hücreli over tümörlerinde, NLR'nin prognostik belirteç olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Hastalıksız sağkalım ile NLR arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır fakat bu ilişkinin p değeri 0.096 olup daha fazla örneklem büyüklüğü anlamlı sonuçlar elde edilebilir. Anahtar Sözcükler: germ hücreleri, over kanserleri, sağkalım, nötrofil, lenfosit
Over dokusunda mikroplastik birikiminin gösterilmesi
Amaç: Over dokusunda mikroplastik birikiminin gösterilmesi ve biriken polimerlerin tiplendirilmesi amaçlanmaktadır. Plastiğin insan vücudu üzerindeki olumsuz etkilerini anlamamıza yarayacak fikirlerin oluşmasına katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı bünyesinde opere edilen kadınlardan elde edilen over dokuları, suni sindirim, filtrasyon ve kurutma işlemleri sonrasında Fourier Dönüşümlü Kızılötesi Spektroskopisi ile analiz edilerek polimer tiplendirmesi yapılmıştır. Bulgular: On over dokusunun dokuzunda toplam 263 mikroplastik partikülü tespit edilmiş ve Neoprene, EP ve EPDM olarak tiplendirilmiştir. Sonuç: İnsan dokuları üzerinde yapılmış mikroplastik çalışmalarında farklı dokularda, farklı tip mikroplastikler gösterilmiş olup çalışmamız, over kortikomedüller dokularında mikroplastiğin araştırıldığı ilk çalışmadır. Over dokusundaki birikim, toksisite potansiyelinden bağımsız olarak çevremizde bulunan plastiklerin vücudumuza nüfuz ettiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: mikroplastik, FTIR
Amnion membranının endometrium kanseri hücrelerinde proliferatif ve antitümöral etkilerinin hayvan modeli üzerinde incelemesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, insan amniyon membranının endometrium kanseri hücreleri ile oluşturulmuş BALB/c nude fare modelinde antiproliferatif, antianjiogenik ve proapoptotik etkilerini değerlendirmek, bu etkilerin uygulama sıklığına göre değişip değişmediğini araştırmaktır. Ayrıca amniyon membranı ile sisplatin kombinasyonunun antitümöral etkinliğe katkısı da incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışmada HCI-EC-23 insan endometrium kanseri hücre hattı kullanılarak BALB/c nude dişi farelerde subkutan tümör modeli oluşturulmuştur. Toplam 32 fare dört gruba ayrılmıştır: kontrol grubu, günlük amniyon membranı uygulanan grup, haftalık amniyon membranı uygulanan grup ve sisplatin + amniyon membranı kombinasyonu uygulanan grup. Yirmi bir günlük takip/tedavi süresinin ardından tümör dokuları çıkarılarak Ki-67, Caspase-3 ve CD31 immünohistokimyasal belirteçleri ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Gruplara göre Ki-67 median yüzde değerleri , caspase-3 median değerleri ve CD31 median değerleri karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Buna karşılık, median tümör boyutu açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Makroskopik değerlendirmede tümör gelişimi dört grubun tamamında gözlenmiş olmakla birlikte, tümör hacimleri açısından gruplar arasında farklılıklar izlenmiştir. En yüksek tümör hacimleri grup 1'de ölçülmüştür. Grup 2 ve grup 3'te tümör hacimleri grup 1'e kıyasla daha düşük seyretmiş, ancak bu fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır. Grup 4'te ise tümör boyutunda belirgin azalma saptanmış ve bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur . Sonuç: Bu çalışmanın bulguları, insan amnion membranının tek başına uygulandığında belirgin bir tümör regresyonu sağlamadığını, ancak sisplatin ile kombine edildiğinde antitümöral etkinliği artırıcı yönde katkı sağlayabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak, insan amnion membranı endometrium kanseri subkutan fare modelinde tek başına güçlü bir antitümöral etki göstermemekle birlikte, sisplatin ile kombine kullanıldığında tümör büyümesini baskılayıcı bir etki ortaya koymuştur. Bu bulgular, amnion membranının tümör mikroçevresini düzenleyici ve kemoterapiye duyarlılığı artırıcı bir potansiyel taşıyabileceğini düşündürmekte olup, ileri preklinik ve klinik çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.
Geçirilmiş sezaryen sayısına göre doku elastografisi kullanılarak intraabdominal adhezyonların prediksiyonu
Amaç: Bu çalışmanın amacı, geçirilmiş sezaryen sayısına bağlı olarak gelişen intraabdominal adezyonların, sezaryen öncesi dönemde doku elastografisi kullanılarak noninvaziv biçimde öngörülebilirliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Prospektif planlanmış olan bu çalışmaya, daha önce iki ve üzeri sezaryen geçirmiş gebeler (Grup 1, n:45) ile geçirilmiş bir sezaryeni olan gebeler (Grup 2, n:45) dahil edildi. Planlanmış sezaryen öncesinde tüm hastalara Shear Wave Elastografi (SWE) uygulanarak eski sezaryen skarı üzerinden subkutan doku elastisite ölçümü yapıldı. Sezaryen sırasında adezyonlar modifiye Nair sınıflaması ve Tulandi skorlaması kullanılarak kaydedildi. Elastografi verileri ile intraoperatif adezyon skorları arasındaki ilişki istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Ortalama elastisite değerleri karşılaşıtıldığında, Grup 1 median kPa değeri 13, 7 (9,4-19,4), Grup 2 median kPa değeri 11,8 (8,9-19,7) olarak bulundu (p = 0,687). Olgular geçirilmiş sezaryen sayısından bağımsız olarak Tulandi'ye göre adezyon yok / hafif ve orta/ şiddetli olarak gruplandırılğında, median elastisite değerleri sırasıyla 12,1 (8,9-19,3) ve 13,6 (9,4-20,1) olarak bulundu (p = 0,579) . Aynı gruplama Nair ile yapıldığında, median elastisite değerleri sırasıyla 12,3 (8,5-19, 7) ve 15,2 (11,3-19,4) olarak bulundu (p = 0,190). Sonuç: Çalışmamızda doku elastografi verileri ile geçirilmiş sezaryen sayısına ve her iki skorlama sistemine göre derecelendirilmiş intraabdominal adezyon durumuna göre karşılaştırma yapıldığında gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark bulunamamıştır.Bu çalışma, shear wave elastografinin sezaryen öncesinde intraabdominal adezyon varlığını veya şiddetini öngörme gücünün sınırlı olabileceğini göstermektedir. Bulgular, SWE'nin tek başına prediktif bir araç olarak kullanılmasının yeterli olmadığını düşündürmekte olup, daha geniş örneklem büyüklüğüne sahip çalışmalarla yöntemin öngörü değerinin yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: sezaryen, doku elastisitesi, adezyon, prediksiyon
Fetal santral sinir sistemi anomalilerin prenatal tanısı, neonatal sonuçlarının, postnatal kısa ve uzun dönem sonuçlarının retrospektı̇f olarak ı̇ncelenmesı̇
Fetal anomalilerin en önemli gruplarından birisi santral sinir sistemi anomalileridir. Tez çalışmamızda, kliniğimizde prenatal dönemde SSS anomalisi tanısı almış olan gebeliklerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını, yenidoğanların postnatal dönem ve uzun dönem sonuçları irdelemeyi amaçladık. Çalışmamıza prenatal dönemde tanı alan toplam 725 hasta dahil edilmiştir. NTD en sık SSS anomalisidir (%34.7), VM 2. sık anomalidir (%31.4). SSS anomalilerinin %26'sında SSS dışı ek anomaliler, %4.4'ünde kromozom anomalisi saptanmıştır. Fetal MR yapılan hastaların %90.2'sinin sonucu US ile uyumludur. VM en sık fetal MR endikasyonudur (%33.7). İzole VM'lerin %43'ünü hafif, %10'unu orta, %47'sini ciddi derece VM oluşturmaktadır. VM derecesi arttıkça canlı doğum oranının düştüğü, yenidoğanların ybü'ye yatma oranlarının, VP şant takılma ve total mortalite oranın arttığı, nörogelişimsel sonuçlarının, zeka ve okul durumlarının daha kötü seyretttiği görülmüştür. İzole spina bifidaların %16.5'i meningosel, %83.5'i meningomyeloseldir. Bütün spina bifidalı yenidoğanların ybü'ye yatışı olmuştur. Meningoselde VP şant ihtiyacı olmamışken; meningomyelosellerin %67.2'sine VP şant takılmıştır; alt motor, üriner ve anal sfinkter disfonksiyonu meningoselde yokken, meningomyeloselde %80-90 civarındadır; canlı doğum oranları, total mortalite, zeka ve okul başarısı ise benzerdir. KKA'ların %58.8'i uzun dönemde asemptomatik seyretmiş, %17.6'sında şiddetli nörogelişimsel gerilik ve ağır MR, %11.8'inde dikkat eksikliği, %5.9'unda epilepsi bulunmaktadır, %11'i özel eğitim almaktadır. KKA'ların %70'inde VM saptanmıştır; VM varlığı prognozu etkilememektedir. Sonuç olarak; fetal SSS anomalisi saptanan gebeliklere ayrıntılı US ve karyotip analizi yapılmalıdır. SSS anomalileri mortalite ve morbite ile seyreden ciddi patolojilerdir. VM derecesi prognozu belirleyen önemli bir kriterdir. Meningomyelosel yoğun bakım ünitesinde yatış, cerrahi müdahale, uzun süreli tedavi ve rehabilitasyon gerektirmekte olup, bunların tümü ailelere maddi ve manevi bir yük getirmektedir. KKA klinik sonuçları asemptomatik vakalardan, ağır nörogelişimsel engellilere kadar değişken ve öngörülemezdir. Doğum öncesi danışmanlıkta tüm bunlar dikkate alınmalıdır.
Taze blastokist transferi yapılan tüp bebek sikluslarında erken ve orta luteal dönem kan progesteron seviyelerinin devam eden gebelik oranları üzerine etkisinin araştırılması
Taze embriyo transfer sikluslarında, luteal fazda serum progesteron (P4) düzeylerinde bireyler arasında anlamlı farklılıklar vardır. Taze sikluslarda luteal faz serum P4 düzeylerinin, reprodüktif sonuçlar üzerine etkisini araştıran çalışmalar yetersizdir. Bu çalışmada, taze blastokist transferi yapılan, rhCG tetiklemesi ve standart luteal faz desteği (LFD) kullanan sikluslarda, erken/orta luteal faz P4 düzeylerinin devam eden gebelik oranlarına etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 126 hasta prospektif olarak dahil edildi. Ovaryan stimülasyonda GnRH agonist (n=31) veya GnRH antagonist (n=95) protokolleri ve ovulasyon tetiklemesi için rhCG kullanıldı. LFD için günde 1 defa 90 mg vajinal progesteron jel kullanıldı. Serum P4 düzeyleri trigger günü, OPU günü, OPU+3 günü, OPU+5 günü ve OPU+14 günü olmak üzere beş durumda ölçüldü. Primer çıktı, devam eden gebelik (≥12. gebelik haftası) olarak alındı. Trigger günü, OPU günü ve OPU+3 günü P4 düzeyleri devam eden gebeliği olan (n=57) ve olmayan (n=69) hastalarda benzer iken, OPU+5 gününde devam eden gebeliği olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksek P4 düzeyleri izlendi (104.4±35.1 ve 84.8±34.8 ng/ml, p<0.001). Hastaların ≈1/3'ünde OPU+3 ile OPU+5 günü arasında P4 düzeylerinde düşme olduğu (negatif-ΔP4) ve bu durumun pozitif ΔP4 olan hastalara göre devam eden gebelik oranlarında anlamlı olarak azalma ile ilişkili olduğu izlendi (31.1% vs 53.1%, p=0.03). Negatif-ΔP4 olan hastalar için, negatif-ΔP4 büyüklüğü devam eden gebeliğin anlamlı bir prediktörüydü. Vücut kitle indeksi ve FSH tüketimi negatif-ΔP4'un anlamlı prediktörleri olarak bulundu. Lojistik regresyon analizi yapıldığında, sadece ΔP4 devam eden gebeliğin bağımsız prediktörü olarak izlendi. Yapılacak iki adet serum P4 ölçümü ile P4 düzeylerinde düşme olan, yani devam eden gebelik oranlarında 2,5 kat azalma olan hastalar tespit edilerek bu siklusların ek P4 desteği ile veya donma-çözme politikası ile kurtarılabileceği ileri randomize kontrollü çalışmalar ile test edilmelidir. Anahtar Kelimeler: İVF, hCG trigger, luteal faz, progesteron, devam eden gebelik
Transvajinal ultrasonografı ile belirlenen uteroservikal açı ve posterıor servikal açının düşük riskli populasyonda spontan preterm eylem öngörüsünde kullanılması: Prospektif kohort çalışması
Uteroservikal açının preterm eylem öngörüsünde kullanılması literatürde tartışmalı bir konu olup birçok çalışmanın konusu olmuştur. Yapılan çalışmalardaki sonuçların çelişkili olması ve diğer parametrelerle körele olmaması nedeniyle bir bu çalışmayı planladık. Amacımız, uteroservikal açı ve posterior servikal açının preterm eylem öngörüsünde kullanılmasını sorgulamaktır. Bu amaçla, prospektif olarak planladığımız çalışmamızda preterm eylem riski taşımayan düşük riskli popülasyondan 48 hastanın uteroservikal ve posterior servikal açıları servikal uzunlukla beraber değerlendirilmiştir. Ölçümler literatürde anlatıldığı şekilde yapılmıştır. Sonrasında yapılan analizlerde ise 34, 37 ve 40 hafta öncesi spontan eyleme giren ve girmeyen hastalar karşılaştırılmıştır. İlgili haftalarda yapılan istatistiksel analizlere, bu haftalar öncesi iyatrojenik olarak doğum yapan hastalar dahil edilmemiştir. Bu nedele analizlere sırasıyla 46,44 ve 23 hasta dahil edilmiştir. Yapılan istatistiksel analizler sonucu spontan olarak eyleme giren hastalarla girmeyen hastalar açısından uteroservikal açı, posterior servikal açı ve servikal uzunluk açısından farklılık izlenmemiştir (p>0.05). Bu bulgular sonucunda, vaka sayısı sınırlı olmasına rağmen uteroservikal açı ve posterior servikal açının preterm doğum öngörmede yararlılığının gösterilmesi için daha fazla prospektif çalışmaya gerek duyulduğunu düşünmekteyiz.
Servikal patolojisi (anormal pap-smear sonucu ya da HPV pozitifliği) olan hastaların takibinin değerlendirilmesi
Güneş A.C., Servikal Patolojisi (Anormal Pap-Smear Sonucu Ya Da HPV Pozitifliği) Olan Hastaların Takibinin Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlık Tezi, Ankara 2021. Servikal kanser %99,7'sinin HPV ilişkili olması, prekürsör lezyonlarının olması, serviksin muayene açısından kolay erişilebilir bir organ olması ve maliyet-etkinlik açısından bakıldığında toplum bazlı tarama ve erken teşhis için oldukça uygun bir hastalıktır. Ülkemizde bu doğrultuda servikal kanser tarama programı oluşturulmuştur. Bu tarama programına göre HPV 16-18'den birinin pozitifliği ya da yüksek riskli HPV pozitifliği ile birlikte anormal Pap-Smear sonucu olan hastalar kolposkopiye refere edilmektedir. 2018'de 1 milyon kadının, 2020'de ise 4 milyon kadının HPV genotiplerinin pozitiflik oranları, smear oranları, kolposkopiye refere edilmesi gereken hasta sayısı ve gereksiz sevk oranları gibi epidemiyolojik verileri üzerinden T.C. servikal kanser tarama programının etkinliğini göstermek için iki adet çalışma yayınlanmıştır. Bu iki çalışma tarama programının kolposkopiye refere etme kısmına kadar etkin olduğu ancak kolposkopi yapma aşamasında heterojeniteler olduğunu ortaya koymuştur. Bizim çalışmamızda ise T.C. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü adına Kanser Dairesi Başkanlığı ile görüşülerek bir kolposkopi değerlendirme formu oluşturulmuş, form 81 ilde kolposkopi merkezlerine tebliğ edilmiş ve HPV 16-18'den birinin pozitifliği ya da yüksek riskli HPV pozitifliği ile birlikte anormal Pap-Smear sonucu olan hastalar için bu formun doldurulması istenmiştir. Şubat 2018-Şubat 2019 arasında elde edilen formların incelenmesiyle birlikte gereksiz kolposkopi uygulama oranları, kolposkopi yeterliliği, punch biyopsi, endoservikal küretaj ile gör ve tedavi et uygulamalarının oranları çalışma popülasyonunda ve NUTS bölgeleri bazında değerlendirilmiştir. Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde her ne kadar çalışma evreni çok geniş (n=9808) olsa da kolposkopi takip formu gönderilen hastalar gibi seçilmiş bir grup olduğu için demografik veriler, referans alınan çalışma kadar yüksek güvenilirlikle toplumu yansıtamamaktadır. %29,5 (n=4062) oranında HPV 16 saptanırken; %6,3 (n=872) HPV 18; %8,2 (n=1132) HPV 31 ve %9,2 (n=1270) HPV 51 saptanmıştır. Çift triajlı tarama programımızın sensitivite, spesifite, pozitif prediktif değer ve negatif prediktif değer çalışılıp farklı senaryolarla triajlar ile etki güçleri incelenmiştir. HPV 16 ve 18 dışındaki yüksek riskli HPV'ler incelendiğinde ≥ CIN-2 lezyonlar için sadece HPV 31'in pozitif prediktif değeri %19,5; sadece HPV 33'ün pozitif prediktif değeri ise %25 saptanmıştır. Çalışmanın sonucunda %41,4 (n=4057) gereksiz kolposkopi yapıldığı; kolposkopi gereken grupta %79,9 (n=4455) ve gerekmeyen grupta da %76,3 (n=2790) olmak üzere yüksek oranda punch biyopsi alındığı; alınan biyopsi sayılarının da gereken grupta %69,5 (n=3068) ve gerekmeyen grupta da %63,7 (n=1742) olmak üzere çoğunlukla çoklu biyopsiler olduğu görülmüştür. Endoservikal küretaj yapılması gereken grupta %57,1 (n=3194) ve gerekmeyen grupta %53,2 (n=1957) olmak üzere yüksek oranda uygulanmıştır. Kolposkopi gereken grupta %13,9 (n=616) ≥ CIN-3 lezyon saptanırken gerekmeyen grupta %4,6 (n=130) ≥ CIN-3 lezyon saptanmıştır. Gerek demografik veriler gerekse de kolposkopi performansını değerlendirmeye yönelik verilerde NUTS bölgeleri bazında heterojeniteler görülmektedir. Ancak global olarak bakıldığında T.C. servikal kanser tarama programı algoritmasının ≥ CIN-3 lezyonlar için sensitivitesinin %82,5; negatif prediktif değerinin ise %95,3 olduğu saptanmıştır. Bu konuda kanser daire başkanlığı öncülüğünde ilgili tüm kurul ve kuruluşların iş birliğiyle algoritmanın sensitivitesini daha da yukarı taşımak ve bölgeler arası uygulama farklılıklarını minimize etmek için ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Servikal Kanser, Servikal Kanser Tarama, Pap-Smear, HPV, Kolposkopi Destekleyen Kuruluşlar: T.C. Sağlık Bakanlığı Kanser Savaş Daire Başkanlığı, Türkiye Servikal Patolojiler ve Kolposkopi Derneği (TRSCCP), Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı
Jinekolojik kanser cerrahileri sonrası lenfokist sıklığı ve lenfokist gelişimini etkileyen faktörler
ÖZET Karataş, E. Jinekolojik Kanser Cerrahileri Sonrası Lenf kist Sıklığı ve lenf kist Gelişimini Etkileyen Faktörler, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Tezi, Ankara 2021. Amaç: Jinekolojik kanser tanısıyla cerrahi tedavi uygulanan, cerrahi sırasında pelvik ve/veya paraaortik lenfadenektomi yapılan hastalarda post-operatif dönemde lenfokist gelişme sıklığı ve bunu etkileyen klinik, cerrahi ve patolojik faktörlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda Ocak 2014 – Ağustos 2019 arası dönemde endometrium, over ve serviks kanseri ön tanıları ile primer tedavi yaklaşımı olarak veya neoadjuvan tedaviler sonrasında opere edilen ve bu operasyon sırasında pelvik ve/veya paraaortik lenfadenektomi yapılan 614 hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Çalışmaya 614 hasta dahil edildi. Bu hastaların %45'i endometrium kanseri, %42,6'sı over kanseri, %12,4'ü serviks kanseri nedeniyle opere edilmişti. Postoperatif dönemde toplam 187 (%30,5) hastada lenfokist geliştiği saptandı. Lenfokistlerin en sık pelvik bölgede geliştiği görüldü (%91,4). Lenfokist gelişiminin kanserin primerinden etkilenmediği sonucuna ulaşıldı. En fazla lenfokist gelişimi over kanserli hastalarda saptanmasına rağmen bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Benzer şekilde yaş, menopozal durum, cerrahinin tam evreleme veya sadece lenfadenektomi şeklinde yapılmış olması, pelvik dren veya emilebilir hemostat kullanımı da lenfokist gelişimini etkilemeyen faktörler olarak saptandı. Bunlara karşın paraaortik lenfadenektomi yapılması, neoadjuvan tedavi verilmesi ve adjuvan tedavi verilmesinin lenfokist gelişimini etkilediği görüldü. Lenfokist gelişen hastaların sadece 16'sında (%8,6'sında), tüm hastaların ise %2.6'sında lenfokistle ilişkili olup girişim gerektiren semptom veya komplikasyon ortaya çıktı. Bu hastalarda en sık girişim nedeni lenfokist içinde enfeksiyon gelişimiydi. Sonuç: Jinekolojik kanser cerrahileri sonrasında lenfokist gelişimi oldukça sık görülen bir komplikasyondur. Lenfokistlerin çoğu asemptomatiktir ve sıklıkla post-operatif rutin takipler sırasında tesadüfi olarak saptanır. Altta yatan malignitenin ciddiyeti göz önüne alındığında, lenfokistler çok az klinik öneme sahip gibi görünse de ek morbiditeye neden olabilirler ve bazen komplike olup ilave girişim gerektirerek adjuvan tedavilerin başlatılmasını geciktirebilirler. Anahtar Kelimeler: Jinekolojik kanser, Over kanseri, Endometrium kanseri, Serviks kanseri, Lenfadenektomi, Lenfokist.
Kordon klempleme zamanının term ve preterm yenidoğanlarda oksidan-antioksidan medyatörler üzerine etkisi
Kordon klempleme, günümüzde her doğumda uygulanmasına rağmen süresi ve tekniği ile ilgili ortak bir yöntem belirlenememiştir. Geçmiş yıllarda uygulanan geç kordon klemplenmesi (30-60 sn) yapılan doğum sayısının artmasıyla yerini erken kordon klemplenmesine (0-29 sn) bırakmıştır. Klempleme zamanındaki değişim bağlamında, net ve ortak bir tekniğin olmaması bu konuya ilginin artmasına neden olmuştur. Doğumda düşük oksijenli intrauterin ortamdan yüksek oksijenli ekstrauterin ortama geçen yenidoğan bebeklerde serbest oksijen radikalleri üretiminde artış olmaktadır. Neonatal tıp alanındaki gelişmeler sayesinde çok düşük ağırlıklı ve immatür bebeklerin yaşatılması mümkün hale gelmiştir. Bu bebeklerde mekanik ventilasyon, resusitasyon gibi işlemler serbest oksijen radikali üretimini artırmaktadır. Ancak yenidoğan bebeklerde ve özellikle prematüre bebeklerde antioksidan savunma sistemi yeteri kadar gelişmemiştir. Tüm bunların sonucunda bu bebekler oksidan strese karşı büyük risk altındadır. Oluşan oksidatif stres diabetes mellitus, nekrotizan enterokolit (NEK), patent duktus arteriosus (PDA), hipoksik iskemik ensefalopati (HİE), prematüre retinopatisi (ROP), bronkopulmoner displazi (BPD), periventrikuler lökomalazi (PVL), intraventriküler hemoraji (İVH) gibi patolojiler başta olmak üzere çok fazla hastalığın gelişmesinden sorumlu tutulmaktadır. Bu hastalıkların önlenmesi için önerilen çözümlerden biri, antioksidan takviyesi ile serbest oksijen radikallerinin oluşumunun engellenmesidir. Kordon klemplenme zamanı, kan akımı sürdüğü zaman boyunca geçişi devam eden medyatörler nedeni ile bebeklerdeki oksidan-antioksidan denge üzerine etkili olabilir. AMAÇ: Bu çalışmada; term ve preterm yenidoğanlarda kordon klemplenme zamanının, bebeklerdeki oksidan ve antioksidan medyatörler üzerine etkilerinin aydınlatılması amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOD: Çalışmamıza Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğine Nisan 2018- Haziran 2018 tarihleri arasında sezaryen endikasyonu olup doğum yapan 80 gebe dahil edildi. Gebeler gestasyonel haftalarına göre preterm ve term (<37, ≥37) olmak üzere her biri 40'ar kişilik iki gruba ayrıldı. Bu gruplar daha sonra kendi içerisinde hemen klempleme yapılanlar ve en az 30 sn beklendikten sonra klempleme yapılanlar olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Sezaryen sırasında alınan umblikal kan örneklerinde katalaz, MDA, MPO, HIF1α ve PGF2 α gibi oksidan-antioksidan medyatör düzeyleri ölçülerek kordon klemplenme zamanının bu medyatör düzeylerine etkisinin incelenmesi hedeflendi. Hastalardan 2 tanesinin kan örneklerinin hemolizli olması nedeniyle bu hastalar çalışmadan çıkarıldı ve kalan 78 hasta ile çalışma tamamlandı. SONUÇLAR: Sonuçlar değerlendirildiğinde; gruplar arasında maternal yaş, gravida, parite ve abortus sayısı yönünden istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. PGF2α, HIF1α ve MDA açısından istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi ancak katalaz ve MPO düzeyleri için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. TARTIŞMA: Çalışmamızın sonucunda; umblikal kordun geç klemplenmesinin özellikle preterm yenidoğanlarda oksidatif stresle başa çıkmayı da iyileştirdiği ve böylece bebeği oksidan strese daha dayanıklı hale getirdiğini de göstermiş olmaktayız. Ayrıca günümüzde artan sezaryen doğumlar için geç kordon klemplenmesinin yararları konusunda yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bizim çalışmamıza ise sadece sezaryen ile doğum yapan gebe hastalar dahil edilmiştir. Bu da, günümüzde artan sezaryen oranları ve bu konuda yapılmış çalışmaların azlığı nedeniyle ayrı bir önem taşımaktadır. Çalışmamızın bu yönde yapılacak diğer çalışmalara ışık tutacağını düşünmekteyiz.
Plasenta previa olgularının yönetimi ve yatırarak takip kriterlerinin belirlenmesi
Bilgi birikimi ve baş döndürücü teknolojik gelişimlere rağmen peripartum kanamalar maternal morbidite ve mortalitenin nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Plasenta previa olguları modern obstetri pratiğinin yönetilmesi zor hasta gruplarından birisini oluşturmaktadırlar. Literatür genişçe değerlendirildiğinde özellikle hospitalizasyon zamanı açısından net bilgiler görülememektedir. Yapılan prospektif klinik çalışmaya 2016-2019 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran plasenta previa olguları dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan katılımcı sayısı 98'dir. Olguların yaşı, geçirdikleri gebelikler, doğumları hazırlanan olgu formu ile kayıt altına alınmıştır. Plasenta previa olgularında çok sık görülen ve klinik sonuçlar için anlamlı olan kanama miktarı ve zamanı hazırlanan olgu formları ile kayıt altına alınmıştır. Kanama takibi gebelik sonlanana kadar sürmüştür. 32. gebelik haftasında olgular vajinal ultrasonografi ile gri skala ve doppler parametleri olmak üzere değerlendirilmiştir. Çalışmamızda 28. haftadan önce kanamanın olması ve/veya iki ve daha fazla kanama atağının olmasının acil sezaryen ihtiyacı ile ilişkili olduğu ortaya konmuştur ve bu ilişki istatistiki olarak anlamlıdır (p<0,05). Servikal uzunluğun 30 mm'den daha kısa olmasının acil sezaryen ile ilişkisi gösterilmiştir ve bu ilişki istatistiki olarak anlamlıdır (p<0,05). Gebelik sayısı ve geçirilmiş sezaryen sayısı ise plasental invazyon patolojileri ile istatistiki anlamlı olarak ilişkilidir (p<0,05). Ayrıca yapılan çalışma ile elde edilen önemli bir bilgi olarak, plasenta previalı olgularda acil sezaryen ihtiyacı ile invazyon patolojileri arasında bir ilişki gösterilememiştir (p=0,241). Plasenta previalı hastaların yönetimi için donanımlı cerrahi ekip, tecrübeli bir anestezi grubu ve her an yüksek düzeyde destek sağlayabilecek bir aktif kan merkezinin varlığı zaruridir. Sonuç olarak hangi hastanın acil cerrahi müdahale için yüksek risk taşıdığının belirlenmesi yönetimin kişiselleştirilmesi ve aylarca süren hastane yatışlarının önlenmesi için önemlidir.
MCA/AO doppler parametresinin İUGR tanılı gebelerde perinatal sonuçları öngörmede prediktif değeri
Bu çalışmada 34 hafta ve üzeri IUGG tanılı gebelerde orta serebral arter (MCA) ve inen aorta (AO) doppler parametresinin perinatal sonuçları öngörmede prediktif değerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Prospektif kohort araştırması olarak yürütülen bu çalışmada, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın ve Doğum Anabilim Dalı'nda Kasım 2018- Mart 2019 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, 34. gebelik haftası ve sonrasında doğum yapmış doğumsal anomali ve gebelik komplikasyonu olmayan gebelerden doğan IUGG tanılı 20 hasta vaka grubu ve 41 hasta kontrol grubu olmak üzere toplam 61 yenidoğan çalışmaya dahil edilmiştir. Tek bir deneyimli uzman doktor tarafından fetal hareketler göz önünde bulundurarak 3.5 MHz dışbükey dizi transdüktörü ile donatılmış olan Samsung Medison H60 ultrason cihazı kullanarak ultrason muayenesi yapılmıştır. Fetal ultrason muayenesi sonrası; fetal MCA/AO Doppler akım dalga formları elde edilmiştir. Tüm doppler ölçümleri fetal hareket yokluğunda ve apne peryodunda, insonasyon açısı mümkün olduğu kadar 0'a yakın olacak ve örnek hacim damarı kapsayacak şekilde gerçekleştirilmiştir. Görüntünün insonasyon açısı <20'de tutulmuştur. MCA, UmB arter, İnen aort arterin (renal bifurkasiyonun hemen altından ) pulsatilite indeksi (PI), rezistans indeksi (Rİ ) oranı iki ölçümde ölçülmüştür. Bu iki ölçümün değeri hesaplanan Doppler indeksi olarak kaydedilmiştir. Ayrıca, birinci ve beşinci dakika Apgar skorları, yenidoğan yoğun bakım ünitesi (NICU) ve yenidoğan ağırlığı, cinsiyyeti gibi yenidoğan özellikleri de kaydedilmiştir. İstatatistiksel analizlerde SPSS 23.0 (Statistical Packages for Socia Sciences; SPSS Inc., Chicago, Illinois, USA) programı kullanılmıştır. Tüm istatistiksel değerlendirmelerde %95 güven aralığında, p≤0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Çalışma sonucunda, IUGG grubu hastaların yaş ortalaması 28,15±5,19 yıl olurken kontrol grubu hastaların yaş ortalaması 28,91±5,31 yıldı. IUGG grubundaki bebeklerin %55'i kız olurken %45'i erkekdi. Kontrol grubundaki bebeklerin %56,10'u kız olurken, %43,9'u erkek bebek olduğu tespit edildi. IUGG grubu hastaların 37,25±1,25hft ve kontrol grubu hastaların 38,11±1,26 hft doğum haftası ortalaması bulunuyordu. Ayrıca her iki grup arasında gravida ve parite açısından ilişki anlamlıydı. IUGG Grubunda MCA Rİ/AO Rİ değeri ortalaması 0,93±0,17, MCA Pİ/AO Pİ değeri ortalaması 0,89±0,34, MCA Rİ/Umb Rİ değeri ortalaması 1,25±0,19 ve MCA Pİ/UmB Pİ değeri ortalaması 1,61±0,49 olarak tespit edildi. MCA/AO'da Rİ oranının 1'in altında bulunan hasta sayısı 10 olurken MCA/Umb Rİ oranının 1'in altında bulunan hasta sayısı 3 olarak saptanmıştır. kontrol grubundaki hastaların MCA Rİ/AO Rİ değeri ortalaması 1,06±0,13, MCA Pİ/AO Pİ değeri ortalaması 1,10±0,36, MCA Rİ/Umb Rİ değeri ortalaması 1,32±0,22 ve MCA Pİ/UmB Pİ değeri ortalaması 1,84±0,54 olarak tespit edildi. MCA, AO ve Umblikal arterin Rİ değerlerinin oranının 1'in altında olmasının IUGG tanısı açısından Sensitivite %85, Spesifisite % 98,3, Pozitif Prediktif Değer %84, Negatif Prediktif Değer %80 ve Kesinlik %98,3 olarak tespit edildi. IUGG grubundaki bebeklerin %25'inin, kontrol grubundaki bebeklerin %7,32'sinin yenidogan yoğun bakım ihtiyacı olduğu tespit edildi. MCA Pİ/AO Pİ değeri ile kordon kanı pH değeri ve yenidogan yoğun bakım ihtiyacı arasında istatistiki yönden anlamlı ilişkiler tespit edildi. yaş ile gravida ,parite, MCA Rİ /Umb Rİ ve MCA Pİ /UmB Pİ arasında anlamlı bir ilişki bulunurken, gravida ile yaş, parite arasında, parite ile yaş, gravida, kilo, MCA Rİ/AO Rİ ve MCA Pİ/AO Pİ arasında, kilo ile BMİ arasında istatistiksel yönden anlamlı ilşikiler tespit edildi. Bu çalışmanın sonuçları 34 hafta ve üzeri IUGG tanılı gebelerde orta serebral arter (MCA) ve inen aorta (AO) doppler parametresinin perinatal sonuçları öngörmede güvenle kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: MCA, AO, Doppler Ultrason, IUGR, Perinatal Sonuç, Prediktif Değer
İnsan yumurtalık kanseri hücre hatlarında (MDAH 2774 VE OVCAR 3) leptinin apoptoza olan etkileri
Obezite çeşitli kanser tiplerinin gelişimiyle sıkı bağlantılı bir hastalıktır. Obezitenin, kanser riskini hangi biyolojik mekanizmalarla ve nasıl etkilediğine dair yapılan çalışmalar; farklı kanser türleri için farklı mekanizmaların söz konusu olabileceğini göstermektedir.Leptin seviyesi obezhastalardanormal populasyona göre daha yüksek olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada leptinin over kanseri hücrelerinde (MDAH-2774ve OVCAR-3) apoptoza olan etkileriniortaya koymak amaçlanmıştır.24 ve 48saat serum açlığına bırakılan MDAH-2774 ve OVCAR-3 hücre hatlarında artan konsantrasyonlarda leptin uygulamasının (0.5-400 ng/ml) 24, 48 ve 72 saat sonunda hücre çoğalması üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla XTTtesti, proapoptoz ve antiapoptoz protein miktarlarındaki değişimleri belirlemek amacıyla apoptoz array (Human ApoptozArray C5, RayBiotech) yöntemi kullanılmıştır. Elde edilen bulgular ANOVA ve ardından Dunnett's istatistiksel analizleriyle değerlendirilmiştir.Çalışmamızda24 ve 48 saat serum açlığına bırakılan hücre hatlarında leptin uygulamasının hücre çoğalmasını artırdığı gözlenmiştir. 24.saat serum açlığına bırakılan MDAH-2774 hücrehattında25 ng/ml leptin uygulaması ile 72. saatte hücrelerinkontrol hücrelerine göre %127.1oranında çoğalması ile maksimum etki gözlenmiştir. 48.saat serum açlığına bırakılan OVCAR-3 hücre hattındaise50 ng/ml leptin uygulaması ile 24. saatte hücrelerin kontrol hücrelerine göre %187.4 oranında çoğalması ile maksimum etki görülmüştür. Leptin uygulaması sonucu her iki hücre hattında da antiapoptotik proteinolankatalaz seviyelerinde artış izlenmiştir.MDAH-2774 hücre hattında proapoptotik proteinler olanTRAİL R1/DR4,TRAİL R2/DR5,FADD, HTRA 2/Omi,PHOSPHO-53(S15), Fas TNFRSF6/CD 95seviyelerinde azalma görülmüştür. OVCAR-3 hücre hattında leptin uygulaması ile antiapoptotik etkiye sahipBcl-2,PON2,p21/cip1/CDNK1a,phospho-Rad17(s635),HO-1/HMOX1/HSP32,katalazseviyesindeartış belirlenmiştir. Epidemiyolojik araştırmalar, obeziteninover kanseri insidansını arttırdığını, yaşam süresini ve nüks riskini arttırdığını göstermektedir. Bu çalışmaklinik gözlemlerin altında yatan ve henüz tam olarak aydınlatılmamış olan moleküler mekanizmalar açısından bir kaynak oluşturmaktadır.Anahtar kelimeler: Leptin, over kanseri, obezite,apoptoz, serum açlığı
Servikal smearde 'hpv pozitif sitoloji negatif' saptanan hastalarda kolposkopik bakı ve biyopsi sonuçlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmada, servikal smear sonuçları negatif fakat HPV tiplendirme pozitif olan ve kolposkopik bakıda lezyon izlenen veya izlenmeyen rastgele dört kadran örnekleme yapılan hastaların histolojik sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız Temmuz-Aralık 2017 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'ne smear sonucu 'HPV pozitif sitolojik bakısı negatif' olarak başvuran 21-65 yaş aralığında 118 hasta üzerinde yapılmıştır. Her hastanın onamı alındıktan sonra Reid indeksi kullanılarak kolposkopik bakı yapılmıştır. Daha sonra takibinde endoservikal kanal örneklemesi ve servikal biyopsi alınmıştır. Her hastaya %5 asetik asit (sirkede bulunan asit madde) ile serviks ve vajen kubbesi temizlenmiş ve lugol solusyonu denilen bir boyama maddesi sürülmüştür. Boyama sonucunda patolojik bölge varsa oradan, patolojik bölge yoksa dört kadrandan ayrı ayrı biyopsi örneklemesi ve endoservikal küretaj yapılmıştır. Ayrıca farklı HPV alt tiplerinin (tip 16, 18, 31, 33, 35, vs...) anormal kolposkopik bulgu oluşturma ve histolojik anormallik durumları ile ilişkisi değerlendirilmiştir. İstataistiksel analizlerde SPSS 23.0 (Statistical Packages for Socia Sciences; SPSS Inc., Chicago, Illinois, USA) programı kullanılmıştır. Tüm istatistiksel değerlendirmelerde α yanılma düzeyi 0.005 olarak alındı ve p≤0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Çalışma sonucunda, Reid indeksine göre yapılan kolposkopik histoloji tahminiyle biyopsi sonuçlarının uyumlu olduğu saptanmıştır. HPV 16-18 pozitif sitoloji negatif olan olgularda CIN2+ lezyon oranı %17,78 olarak saptandı. HPV 16-18 dışı pozitif sitoloji negatif olan olgularda CIN2+ lezyon oranı %22,03 olarak saptandı. CIN 2+ lezyonların dağılımına bakıldığında kolposkopi yapılması önerilen ve yüksek riskli olarak değerlendirilen HPV 16-18 pozitif ile diğer yüksek riskli HPV pozitif alt tipleri karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Yaptığımız çalışmayla tip ayırt etmeden tüm HPV pozitif hastalarda kolposkopi yapılmasının gerekli olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Servikal Sürüntü, HPV, Sitoloji, Kolposkopik Bakı, Biyopsi
Sezaryen doğum sırasında uterin defektin cerrahi olarak tek veya çift kat kapatılmasının istmosel gelişimi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
GİRİŞ: Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de sezaryen doğum sıklığının arttığı görülmektedir. Doğumların %6.2-%36 (ortalama %21) sının sezaryen şeklinde olduğu kayıtlarda rapor edilmiştir. Sezaryen doğum sayısı ile birlikte sonraki gebeliklerde görülen uterin rüptür, plasenta invazyon anomalisi gibi iyi bilinen komplikasyonların da arttığı görülmektedir. Bunların dışında son zamanlarda dikkat çeken istmosel olarak adlandırılan uterus kesi hattında patolojik iyileşme/iyileşmenin yetersizliği olarak da değerlendirebileceğimiz uterin skar defektinin görülme sıklığının arttığı açıktır. İstmosel ile jinekolojik problemler, obstetrik komplikasyonlar ve potansiyel subfertilite arasındaki ilişki düşünüldüğünde, sezaryen sonrası istmosel gelişme nedenlerini araştırmak ve mümkünse önleyici stratejiler geliştirmek önemlidir ve bu konuda araştırmalar giderek artmaktadır. AMAÇ: Çalışmamızda uterin skar defekti nedenlerini araştırmak özellikle uterus kapatma tekniğinin istmosel oluşumuna etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOD: Çalışmaya Ege Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne Aralık 2016- Aralık 2017 tarihleri arasında başvuran, acil ya da elektif sezaryen endikasyonu konulan 86 hasta dahil edildi. Daha önce geçirilmiş gebeliği olan hastalar, uterin cerrahi öyküsü olanlar, preeklampsi, eklampsi, HELLP, insülin kullanımı olan GDM/DM olan gebeler, çoğul gebelikler, 37 gebelik haftasından önceki preterm gebelikler, plasental yerleşim ve invazyon anomalisi olan gebeler (plasenta previa, plasenta akreata, plasenta inkreata, plasenta perkreata), çalışmaya dahil edilmedi. Kriterlere uygun 86 hasta üç gruba randomize edildi. Randomizasyon için permütasyon yöntemi kullanılarak hastalar ikişer ikişer sırayla üç gruba dağıtıldı. Her üç gruba da modifiye Misgav Ladach tekniği ile sezaryen cerrahi protokolu uygulandı; grup 1'e dahil edilen hastalarda uterus defekti tek kat kilitsiz sütürasyon ile, grup 2'ye dahil edilen hastalarda tek kat kilitli sütürasyon ile, grup 3'e dahil edilen hastalarda çift kat sütürasyon ile onarıldı. Operasyon sonrası hastalar 6. hafta ve 6. ay'da kontrole çağrılarak sezaryen skarı ve defekt (istmosel) varlığı transvaginal USG ile değerlendirildi. Hastalardan 1 tanesi kontroller sırasında gebelik görülmesi nedeniyle, 39 tanesi kontrollere gelmemesi nedeniyle çalışmadan çıkarıldı. Kalan 46 hastada üç grup istmosel gelişimi açısından birbiri ile kıyaslandı. SONUÇLAR: Gruplar arasında yaş, BMI, gebelik haftası, sigara içimi, ek hastalıklar (diyabet, hipertansiyon) açısından anlamlı fark izlenmedi. Çift kat grubunda, tek kat kilitli grubuna göre 3 kat fazla istmosel görüldü ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Tek kat kilitsiz grubunda ise tek kat kilitli grubuna göre 12 kat fazla istmosel görüldü ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Hiçbir hastada istmosele bağlı şikayet izlenmedi. Servikal dilatasyon ve efasmanın olduğu durumların her üç grupta da sayısal olarak istmosel gelişiminin arttırdığı görülse de istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı. İstmosel görülenlerde sağ ve sol uterin arterlerin PI değerleri ile istmosel alanı arasında ilişki saptanmadı. TARTIŞMA: Çalışmamızın sonucunda uterusun tek kat kilitleyerek kapatılmasının istmosel görülme riskini azalttığı saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sezaryen sırasında uterusun tamirinde bu tekniğin tercih edilmesi avantajlı görünmektedir. Bu zamana kadar yapılan çalışmalarda en uygun kapatma tekniğinin kesin olarak belirlenemediği görülmektedir. Bunun nedeni istmosel oluşumuna uterus kapatma tekniği dışında birçok faktörün etken olması olabilir. Daha geniş hasta sayısıyla diğer faktörlerin dışlandığı çalışmalar yapılırsa en uygun tekniğin belirlenmesinde yardımcı olabilir. Çalışmamızın bu yönde yapılacak diğer çalışmalara ışık tutacağını düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Sezaryen doğum; uterus kapatma yöntemi; istmosel.
Kadınlarda üriner inkontinansın cinsel fonksiyonlar üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
GiriĢ: Üriner inkontinans kadınlarda sık görülen bir sağlık sorunudur ve ilerleyen yaş ile birlikte görülme sıklığı artış gösterir. Üriner inkontinans hayatı tehdit eden bir hastalık değildir fakat sıklıkla yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etkilere sebep olur. Yaşam kalitesinin en önemli parametrelerinden biri de sağlıklı cinsel yaşamdır. Üriner sistemle ilişkili şikayetleri olan kadınlarda cinsel fonksiyon bozukluğu ile daha sık karşılaşılır. Amaç: Çalışmanın ana amacı üriner inkontinanslı ve kontinan olgulardan elde edilen bulguları karşılaştırarak inkontinansın cinsel fonksiyonlar üzerindeki gerçek etkisini belirlemektir. Metod: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Ürojineloloji Polikliniği'ne başvuran ve üriner inkontinans tanısı koyulmuş 53 olgu ile, bu olgularla yaş, vücut kitle indeksi, parite, menopozal durum ve histerektomi öyküsü bakımından eşleştirilmiş, jinekoloji polikliniğine herhangi bir sebeple başvuran ve idrar kaçırma şikayeti olmayan 52 sağlıklı kontrol olgusu çalışmaya dahil edildi. Çalışmanın örneklemi pelvik organ prolapsusu, farklı üriner yakınmaları ve inkontinans operasyonu öyküsü olmayan olgulardan oluşturuldu. Üriner inkontinans tanısı anamnez, UDI-6 sorgu formu ve üriner günlük sonuçları baz alınarak koyuldu. Tüm olguların yaş, vücut kitle endeksi, doğum sayısı, doğum şekli, makrozomik doğum öyküsü, sigara kullanımı, menapozal durumu, HRT kullanım öyküsü gibi epidemiyolojik ve medikal özellikleri kaydedildi. Her olguya 3 günlük üriner günlük formu, UDI-6, IIQ-7 ve FSFI formları doldurtuldu. Daha sonra katılımcılara yapılan fizik muayene ile POP-Q, pelvik taban kas gücü, perinometre ve Q tip test değerlendirmeleri yapıldı. Yine her olguya bir saatlik ped testi uygulandı. Çalışmaya dahil edilen hasta grubunun inkontinans tipi stres, urge veya mix olarak 3 gruba ayrılarak kaydedildi ve inkontinans süresi yıl olarak kayıt altına alındı. Bütün veriler SPSS programı ile istatistiksel olarak değerlendirildi. Sonuçlar standart sapma ile ortalama değerler göz önüne alınarak belirlendi. İstatistiki belirteçler "p" değerine göre belirlenerek p<0.05 değeri anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza 52'si üriner inkontinans grubunda, 53'ü kontrol grubunda olmak üzere toplan 105 kadın dahil edildi. Her iki grup yaş, beden kitle indeksi, parite, menopozal durum ve histerektomi öyküsü bakımından benzer özellikler gözetilerek oluşturuldu. Üriner inkontinans grubunda yaş ortalaması 47,81±7,4 iken kontrol grubunda yaş II ortalaması 46,90±8,0 olarak saptandı (p=0,55). Üriner inkontinans grubunda beden kitle indeksi 28,85±4,8 iken kontrol grubunda beden kitle indeksi 26,83±3,6 olarak saptandı (p=0,059). Üriner inkontinans grubunda menapoza giren kadınların oranı %43,4 iken kontrol grubunda bu oran %34,6 olarak saptandı (ki-kare=0,3). Üriner inkontinans grubunda histerektomi öyküsü olan kadınların oranı %13,2 iken kontrol grubunda bu oran %11,5 olarak saptandı (ki-kare=0,7). Üriner inkontinans grubunda parite median=2,IR=1 iken kontrol grubunda median=2,IR=2 değerleri elde edildi (P=0,01). Üriner inkontinas grubu ve kontrol gruplarının FSFI skorları istatistiksel olarak analiz edildiğinde inkontinans grubunun FSFI genel toplam skoru kontrol grubundan düşük bulunmuştur (p=0,00). Ayrıca cinsel istek (p=0,00), uyarılma (p=0,001), orgazm (p=0,00), lubrikasyon (p=0,00), memnuniyet (p=0,001) alt boyutlarında da kontrol grubu skorları inkontinans grubundan daha yüksek bulunmuştur. Üriner inkontinans grubunda UDİ-6 skoru ile cinsel ağrı alt boyutu skoru arasında ters yönde korelasyon saptanmıştır (p=0,02). Kontrol grubunda Oxford Skalası kullanılarak hesaplanan pelvik taban kas gücü skoru ile FSFI genel toplam skoru arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,03). Bu korelasyon cinsel istek (p=0,02), lubrikasyon (p=0,008) ve uyarılma (p=0,01) alt boyutlarında da anlamlı olarak izlenmektedir. Yine perinometre ile ölçülen pelvik taban kas gücü ile cinsel istek alt boyutu arasında da pozitif korelasyon vardır (p=0,01). Sonuç: Çalışmamızda üriner inkontinansın kadın cinsel fonksiyonları üzerinde olumsuz etkileri olduğu sonucuna varılmıştır. Bu sonucu cinsel istek, uyarılma, orgazm, lubrikasyon ve memnuniyet alt boyutlarının skorları da desteklemektedir.
Preterm doğumlarda yenidoğan respiratör distress sendromunun pulmoner arter doppler incelemesi ile öngörülmesi
Bu çalışmada Pulmoner basıncın dolaylı değerlendirilmesine yol açan fetal pulmoner arter Doppler indekslerinin, neonatal RDS'yi dolaylı olarak öngörmede kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Bu nedenle bu çalışmada preterm doğumlarda yenidoğan respiratör distress sendromunun pulmoner arter doppler incelemesi ile öngörülmesi amaçlanmıştır. Prospektif kohort araştırması olarak yürütülen bu çalışmada, Temmuz 2018- Aralık 2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda 37. gebelik haftasından önce doğum yapmış doğumsal anomali ve gebelik komplikasyonu olmayan gebelerden doğan 32 preterm yenidoğan çalışmaya dahil edilmiştir. Tek bir deneyimli perinatoloji hekimi tarafından tüm hastalara fetal pulmoner arter Doppler akımları elde etmek için ultrason muayenesi yapıldı. Doppler ultrason muayenesi doğum öncesi son 3 gün içerisinde bakıldı. Pulmoner arter akselerasyon zamanı(AT), pulmoner arter ejeksiyon zamanı(ET) ve akselerasyon zamanının ejeksiyon zamanına oranı (PATET) hesaplandı. Çalışmağa dahil edilen tüm gebelere kortikosteroid tedavisi uygulandı . Doğumdan sonra yenidoğanlar RDS (+) ve RDS (-) olarak RDS tanısına göre gruplandırıldı. İstatatistiksel analizlerde SPSS 23.0 (Statistical Packages for Socia Sciences; SPSS Inc., Chicago, Illinois, USA) programı kullanılmıştır. Tüm istatistiksel değerlendirmelerde α yanılma düzeyi 0.005 olarak alındı ve p≤0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Çalışma sonucunda, 4 hastada RDS(+) ve 28 hastada RDS(-)'di. RDS (+) hastaların yaş ortalaması 29,25±8,42 yıl olurken, RDS (-) olan hastaların yaş ortalaması 32,57±4,58 yıl olarak saptanmıştır. RDS(+) ve RDS(-) gruplarının yaş ortalamaları arasında istatistiksel farklılık gözlenmiştir (p<0,05). Fakat gruplar arsında boy, kilo, BMI,gravida ve parite açısından anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Pulmoner Arter Akselerasyon Süresi RDS(+) olan grupta 76,01±10,86 sn olurken, RDS (-) olan grupta 70,04±21,92 sn olarak tespit edilmiştir. Gruplar arasında istatistiksel farklılık gözlenmiştir (p=0,002). Pulmoner Arter Ejeksiyon Süresi açısından değerlendirildiklerinde RDS(+) olan grupta 233,51±127,58 sn olurken, RDS (-) olan grupta 244,14±52,14 sn olarak tespit edilmiştir. Gruplar arasında istatistiksel farklılık gözlenmiştir (p=0,004). Hasta grupları PATET açısından değerlendirildiklerinde RDS(+) olan grupta 0,38±0,13 olurken, RDS (-) olan grupta 0,29±0,08 olarak tespit edilmiştir. RDS(+) ve RDS (-) gruplarının PATET ortalamaları arasında istatistiksel farklılık gözlenmiştir (p=0,003). Bu çalışmanın sonuçları fetal PATET değerleri ile neonatal RDS varlığı arasında ters bir korelasyon olduğunu göstermiştir. Bu nedenle, fetal PATET oran ölçümünün umut verici, invazif olmayan, tekrarlanabilir ve kabul edilebilir düzeyde özgüllük, duyarlılık ve negatif öngörü değerleri olarak güvenilir bir yöntem olduğunu öneriyoruz. Anahtar Kelimeler: Preterm Doğum, Doppler Ultrason, Prenatal Tanı, Pulmoner Arter Akselerasyon Zamanı, Pulmoner Arter Ejeksiyon Zamanı, Akselerasyon Zamanının Ejeksiyon Zamanına Oranı, Respiratuvar Distres Sendromu
Over kanserlerinde primer tümör dokusunda ve omental metastazlarlarda lenfosit infiltrasyonunun sağkalıma etkisi
Amaç: Bu çalışmada, over karsinomlarında erken ve ileri evrelerde, ayrıca ileri evre olguların metastatik odaklarında lenfosit infiltrasyonu ve bunların sağkalıma olan etkileri araştırılmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda 1997-2008 tarihleri arasında malign over tümörü nedeniyle opere edilmiş ve operasyon sonrası en az 12 aylık izlemi olan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, operasyon bilgileri ve nihai patoloji sonuçları (evre, histolojik derece, histolojik alt tipi) kaydedilmiştir. Hastaların hastalıksız ve genel sağkalım süreleri kaydedilmiştir. Hastaların mevcut parafine gömülü dokularından kesitler alınarak, bu kesitlerde immunohistokimyasal olarak lenfositler üzerinde bulunan moleküller olan CD3, CD4, CD8, CD20 (Ventana Medical Systems, Tucson, AZ) ve FoxP3 (Abcam, USA) ekspresyonları değerlendirilmiştir. Bu moleküllerin ekspresyon düzeyleri ile sağkalım süreleri arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada, over kanseri nedeniyle opere edilen 62 hasta değerlendirilmiştir. Bu hastalardan, 21'i erken evre (Evre I-II), 42'si ileri evredir (evre III-IV). 14 ileri evre olgunun, arşiv materyalinde omental metastaz odağına ait parafin blokları bulunmuş; bu olgularda, primer odak ve metastatik odak karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. İleri evre olgularda operasyon öncesi serum CA125 düzeyi, seröz histoloji ve yüksek dereceli tümör görülme oranı erken evreye göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Ortalama takip süresi 87 aydır. Erken evrede hastalıksız sağkalım (DFS) 108 ay, genel sağkalım (OS) 111 ay iken, ileri evrede hastalıksız sağkalım 36.4 ay, genel sağkalım 74.6 ay olarak bulunmuştur (DFS için p=0.0001, OS için p=0.006). Tüm olgular bir arada değerlendirildiğinde, CD3+ ve CD8+ T lenfosit infiltrasyonu, yüksek dereceli, ileri evre ve omental metastazı olan olgularda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (sırasıyla CD3 için p=0.0001, p=0.029, p=0.016; CD8 için p=0.044, p=0.002, p=0.046). CD8+ T lenfosit infiltrasyonu olan hastalarda, hastalıksız sağkalım süresi, infiltrasyon olmayan hastalara göre anlamlı olarak daha az saptanmıştır (p=0.028). 5 yıllık hastalıksız sağkalım CD8+ T lenfosit bulunmayan grupta %67 iken, CD8+ T lenfosit bulunan grupta %39'dur. Bu grupta genel sağkalım açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Diğer antijenleri içeren T lenfositlerin infiltrasyonu ile sağkalım arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Metastatik odaktaki T lenfosit infiltrasyonu ile sağkalım arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: CD3+ ve CD8+ T lenfosit infiltrasyonu over kanserinde ileri evre, yüksek dereceli tümör ve omental metastaz ile ilişkili bulunmuştur. CD8+ T lenfosit infiltrasyonu bulunan hastalarda, hastalıksız sağkalım daha az bulunmuştur. Sonuç olarak over kanserinde, CD3+ ve CD8+ T lenfosit infiltrasyonu, over kanserinde kötü prognoz ile ilişkilidir.
Servikal neoplazik süreçte laminin-5Y2 ve P16 (INK4A) ekspresyonu ve sağkalım ile ilişkisi
Amaç: Servikal neoplazilerin gelişim sürecinde ekstrasellüler matriksin önemli bir bileşeni olan Laminin-52 ve hücre siklusunda rol alan bir tümör supresör protein olan p16 (INK4a) moleküllerinin etkinliğini ve hastaların sağkalımı ile olan ilişkilerini değerlendirmek. Yöntem: Retrospektif olarak tasarlanan bu çalışmanın araştırma grubuna Ocak 2004 – Ocak 2014 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı, Jinekolojik Onkoloji Bilimdalına başvuran toplam 140 hasta dahil edilmiştir. Ayrıca kontrol grubuna Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı'nda benign jinekolojik nedenlerle histerektomi uygulanmış olan 10 hasta alınmış ve toplamda 150 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma grubu CIN-1 (n:30), CIN-3 (n:30), mikroinvaziv servikal karsinom (n:20), adenokarsinom (n:30) ve skuamöz hücreli karsinom (n:30) olmak üzere beş alt gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu ise uterin myomlar nedeniyle histerektomi uygulanmış 10 hastadan oluşmaktadır. Çalışmaya dahil edilen hastalar telefon ile aranarak çalışma hakkında bilgi verilmiş ve onamları alınarak çalışmaya dahil edilmişlerdir. Tüm hastaların servikal doku kesitlerinde Laminin-5y2 ve bir tümör supresör protein olan p16 (INK4a) molekülleri immünhistokimyasal olarak boyanma düzeyleri açısından incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen tüm hastalar için yaş BMI(Vücut Kitle İndeksi), parite, sigara kullanımı, laminin-52 ve p16 (INK4a) boyanma düzeyleri (negatif, 1+,2+,3+ şeklinde) incelenmiş ve kanser olgularının 5 yıllık sağkalımı ile incelenen moleküllerin ilişkisi değerlendirilmiştir. Adenokarsinom, skuamöz hücreli karsinom ve mikroinvaziv kanser gruplarındaki hastalarda yaş ve BMI oranlarındaki artışa paralel olarak p16 (INK4a) ve Laminin-52 boyanma düzeylerinin de istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı görülmüştür. Ayrıca mikroinvaziv kanser grubunda parite ile birlikte Laminin-52 boynama düzeyinin de arttığı saptanmış ancak p16(INK4a) boyanma düzeyinde parite ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Araştırma gruplarındaki tüm hastalar gruplara bakılmaksızın değerlendirildiğinde yaş ve BMI artışıyla birlikte Laminin-52 ve p16(INK4a) boyanma düzeylerinin de arttığı ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon olduğu görülmüştür. Ancak sigara kullanımı ve parite için bu korelasyon gözlenmemiştir. Sonuç: Laminin-52 ve p16(INK4a) molekülleri servikal neoplazik süreçte anlamlı olarak pozitif saptanmaktadır. Ancak bu moleküllerin patofizyolojisinin ve servikal karsinogenezdeki rollerinin daha net anlaşılabilmesi için daha geniş serilerde araştırmaların yapılması gerekmektedir.
PKOS modeli geliştirilmiş sıçanlarda anjiotensin resetör II blokeri losartanın tedavisinin etkilerinin histolojik ve biyokimyasal parametrelerle gösterilmesi
Ortalama 8-12 haftalık Sprague-Dawley türü dişi sıçanlar (n=21); standart koşullarda (21-22 C, %55-65 nemli ortamda, 12 st aydınlık-12 st karanlıkta) hazır pellet sıçan yemi ile beslendi ve su içimi serbest bırakıldı (ad libitum). Aynı beslenme koşullarını paylaşan olgular çalışmaya dâhil edildi. 14 sıçana PCOS modeli oluşturuldu, 7 sıçan normal kontrol olarak çalışmaya alındı ve herhangi bir işlem uygulanmadı. Daha sonra tüm sıçanlardan anestezi altında serumda çalışılacak parametreler için kan örneği alındı ve tüm sıçanlara bilateral ooferektomi uygulandı. Sonrasında sıçanlar servikal dislokasyon ile sakrifiye edildi. Ooferektomi materyallerinde histolojik kesitlerinde foliküler yapı (antral folikül sayısı) değişiklikleri incelendi. Kan örneklerinde ELISA tekniği ile AMH (anti mullerian hormon), IGF-1 (Insulin benzeri büyüme faktörü) ve lipid peroksidayon göstergesi olan malondialdehit düzeylerine bakıldı. Histolojik olarak,PKOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl) alan sıçanlarda, normal gruba göre over dokusunda primer ve sekonder folikül sayısı azalmış, tersiyer folikül sayısı artmıştır. Losartan tedavisi PCOS lu alan sıçanlarda, salin grubuna göre over dokusundaki primer ve sekonder folikül sayısı artmış, tersiyer folikül sayısı anlamlı azalmıştır. PCOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl) alan sıçanlarda, normal gruba göre AMH anlamlı olarak artmıştır. PCOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl) alan sıçanlarda, normal gruba göre AMH anlamlı olarak artmıştır. Losartan tedavisi PCOS lu alan sıçanlarda(p=6.62 ± 1.53), plasebo salin grubuna göre AMH seviyesi anlamlı azalmıştır (p=11.08 ± 0.56 )(Tablo 2). PCOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl) alan sıçanlarda, normal gruba göre IGF anlamlı olarak artmıştır(p=4.63 ± 0.44). Losartan verilen PCOS grubunda(p=4.97 ± 0.66), plasebo salin alan grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır (Tablo 2). PCOS modeli geliştirilen ve plasebo salin (%0.9 NaCl)( 0.19 ± 0.045)alan sıçanlarda, normal gruba(0.17 ± 0.022) göre plazmada oksidan stres belirteci malondialdehit (MDA) değişmemiştir. Losartan verilen PCOS grununda(p=0.18 ± 0.045), plasebo salin alan grup(p=0.19 ± 0.045) arasında plazma MDA miktarında anlamlı fark bulunamamıştır.
Benign uterin nedenlerle histerektomi yapılacak hastalarda, bilateral salpinjektominin over rezervine etkisi
Histerektomi en sık yapılan operasyonlardan biridir. Histerektomi operasyonu sırasında, olası overyan patolojilerden korunmak amacıyla bilateral salpingo-ooforektomi işleminin eklenmesi özellikle premenopozal dönemdeki kadınların hayatını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda ciddi seröz over karsinomlarının tubal fimbriyadan köken alabileceği belirtilmektedir. Histerektomi ameliyatına eklenen salpinjektominin, ciddi seröz over kanseri için önleyici olabileceği birçok otör tarafından bildirilmektedir. Bununla beraber; histerektomi sonrasında etkilenen over reservinin, operasyonuna eklenecek salpinjektomi ile daha da bozabileceği bildirilmektedir ancak literatürde bu konu ile ilgili yeterli sayıda randomize kontrollü çalışma mevcut değildir. Çalışmamızda histerektomi operasyonuna eklenecek salpinjektominin over reservine etkisi araştırılmıştır. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran ve benign nedenlerle histerektomi kararı verilen hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmamız randomize prospektif analitik bir çalışma olarak planlandı. Histerektomi operasyonuna salpinjektomi eklenecek hastalar bir grubu oluştururken, salpinjektomi eklenmeyecek hastalar çalışmanın diğer grubunu oluşturdu. Randomizasyon kapalı zarf yöntemi ile yapıldı. Hastalara pre-operatif dönemde ve post-operatif 6. hafta ve 6. Ayda over reserv testleri yapıldı. Anti Mülleriyan Hormon ve overlerin ultrasonografik olarak bakısı ( Antral foliül sayısı ve overlerin 3 boyutlu volüm ölçümü) ve over stromasının kanlanması doppler ( Pik sistolik hız, Sistol/Diyastol, Pulsatilite ve rezistans indeksi) ultrasonografi ile değerlendirildi. Sonuçlar gruplar arası ve grup içi karşılaştırıldı. V Bulgular: Altmış üç hasta çalışmaya dahil edildi. Otuz dört hastaya histerektomi operasyonuna salpinjektomi eklenildi (grup 1), 29 hastaya salpinjektomi işlemi eklenilmedi (grup 2). Her iki grup arasında yaş, beden kitle indeksi, operasyon süresi, gravida, parite, intra-operatif kan kaybı açısından benzerlik göstermekteydi. Her iki grup bu veriler ışığında karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. AMH sonuçlarının değerlendirilmesinde, her iki grup arasında her üç veri karşılaştırıldığında anlamlı bir fark saptanmadı. Gruplar kendi içinde karşılaştırıldığında, ameliyat öncesi ve sonrası AMH değerlerinde her iki grup arasında istatistiki düşme saptanmadı. Overlerin ultrasografik bakısı grup 1 'de 27, grup 2'de 18 hastaya yapıldı. Over volumu ve AFC her iki over için her üç kontrolde elde edilen verilerle karşılaştırıldı ve anlamlı bir fark saptanmadı. Over kan akımı doppler ultrasonografik veriler (PSV, S/D, PI, RI) her iki grup arasında karşılaştırıldığında toplamda 24 veriden sadece 4'ünde istatistiki anlamlı değişiklik (Sol over S/D 1, Sol over PI 1, sol over PI 3 ve sol over RI 1) saptandı. Diğer parametrelerde anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamız histerektomi operasyonuna eklenecek salpinjektominin, salpinjektomi yapılmayan grup ile karşılaştırılması ile, over reservine ek negatif etki etmediğini saptamıştır. Güncel veriler ışığında benign nedenlerle histerektomi uygulanacak hastalara, operasyona eklenecek salpinjektominin yarar ve zararı anlatılarak, salpinjektomi işleminin gerçekleştirilmesi önerilebilinir. Ancak, çalışmamızda hasta sayısının az olması nedeniyle, salpinjektominin over kanserinden koruyucu etki edip etmediğinin değerlendirilmesi için toplum bazlı ve prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç vardır.
Oksitosinin polikistik over sendromu modeli geliştirilen sıçanlarda olası tedavi edici etkisinin biyokimyasal ve histolojik olarak gösterilmesi
Derin nöromüsküler blokaj uygulaması eşliğinde jinekolojik laparoskopik ameliyatlarda düşük basınçlı pnömoperitoneumun postoperatif omuz ağrısı üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı standart basınçlı pnömoperitoneum (12-14 mmHg) ve ilımlı nöromüsküler blokaj (NMB) uygulaması ile karşılaştırdığımızda düşük basınçlı pnömoperitoneum (8-10 mmHg) ve derin nöromüsküler blokaj (NMB) uygulamasının laparoskopik histerektomi ameliyatı sonrası gelişen omuz ağrısını azaltıp azaltmadığını değerlendirmektir. Yöntem: Çalışma randomize kontrollu prospektif klinik araştırmadır. Çalışmaya benign nedenlerle total laparoskopik histerektomi (TLH) ve bilateral salpenjektomi / total laparoskopik histerektomi ve bilateral salpingooferektomi (TLH ve BSO) operasyonu planlanan 49 hasta dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı. Grup 1'e (düşük basınç ve derin NMB grubu) dahil edilen 25 hastada laparoskopi sırasında düşük basınçlı (8-10 mmHg) pnömoperitoneum ile derin nöromüsküler blokaj (roküronyum infüzyonu 0,3-0,6 mg/kg/h ) şartlarında çalışıldı. Grup 2'ye alınan 24 hastaya ise standart basınçlı (12-14 mmHg) pnömoperitoneum sağlandı ve ilımlı nöromusküler blokaj (gereğinde fraksiyone bolus roküronyum ) uygulandı. Grup1 'deki hastalarda uygulanan derin nöromusküler blokaj cerrahi koşulları optimuma getirmek, yeterli intraabdominal çalışma alan sağlamak amacıyla yapıldı. Bütün hastalara postoperatif analjezi için standart tedavi uygulandı ve gerektiğinde ek analjezik yapıldı ve kaydedildi. Postoperatif 1.; 6; 24.;36. ve 48. saatlerde NRS ve VAS ile omuz ve karın ağrısı ve diğer ikincil sonuçlar kaydedildi. Postoperatif hastanede yatış suresi kaydedildi. Postoperatif 7. gun omuz ağrısı değerlendirildi. Her iki gruptaki hastaların verileri gruplar arası ve grup içi karşılaştırıldı. Bulgular: Ortalama operasyon süresi düşük basınç grubunda 148 dk; standart basınç grubunda ise 155 dk saptandı. Grup 1'de 25 hastadan 13'ünde, grup 2'de 24 hastadan 10'unda takip süresince hiç omuz ağrısı saptanmadı. Grup 2 (standart basınç ve ilımlı NMB grubu) ile karşılaştırıldığında grup 1'de (düşük basınç ve derin NMB grubu ) bakılan tüm zaman dilimlerinde ( 6., 24, 36. ve 48. saatler) her 2 değerlendirme skalasına göre (NRS ve VAS) omuz ağrısında sayısal olarak azalma saptandı. Ancak istatistiksel olarak gruplar arasında anlamlı fark olmadı, Postoperatif 1. Saatte hiçbir hastada omuz ağrısı saptanmadı. Her 2 grup içinde zamana göre omuz ağrısı değerlendirildiğinde istatistiksel anlamlı fark saptandı. Sonuç: Düşük basınç ve derin NMB grubunda omuz ağrısının sıklığının ve şiddetinin sayısal olarak az olduğu, ancak istatistik farkın anlamlı olmadığı saptandı. Bu sonucun çalışmaya dahil olan hasta sayısının azlığından da kaynaklanabileceği düşünüldü. Her 2 grup içinde zamana göre omuz ağrısı değerlendirildiğinde istatistiksel anlamlı fark saptandı. Her 2 grupta omuz ağrısının özellikle 24. ve 36.saatlerde ortaya çıktığı ve bu saatlerde daha şiddetli olduğu görüldü. Karın ağrısının ise erken postoperatif dönemde daha şiddetli izlendiği, zamanla hafiflediği saptandı. İki grup arasında operasyon süresi açısından istatistik olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Bu da düşük basınçlı pnömoperitoneumun operasyon süresini uzatmadığını gösterdi. Ek olarak çalışmada intraoperatif PETCO2 değerleri de incelendi. PETCO2 değerleri yüksek basınçlı pnömoperitoneum koşullarında sayısal olarak daha yüksek (PETCO2> 40mmHg) bulundu. Bu da yüksek basınçlı pnömoperitoneumun solunum fonksiyonlarını da olumsuz etkilediğini gösterdi. Düşük basınç ve derin NMB grubunda postoperatif hastanede yatış süresi sayısal olarak daha kısa izlendi. Anahtar kelimeler: pnömoperitoneum; nöromusküler blokaj; laparoskopi sonrası omuz ağrısı
Farklı basınçlarda histeroskopi sırasında abdominal kaviteye endometrial hücre geçişinin değerlendirilmesi
Daha sonra girilecektir.
İntrauterin gelişme geriliği (IUGR) saptanan gebelerde umblikal arter half peak sistolik velosite deselerasyon zamanındaki (HPSVDT) değişimin doğum sonrası APGAR skorları ve umblikal kord kan pH'ı ile olan ilişkisi
İntrauterin Gelişme Geriliği (IUGR) Saptanan Gebelerde Umblikal Arter Half Peak Sistolik Velosite Deselerasyon Zamanındaki (hPSVdt) Değişimi ve Doğum Sonrası APGAR Skorlarıyla ve Umblikal Kord Kan pH'ı İle Olan İlişkisi Çalışmamızda intrauterin gelişme geriliği (IUGR) olan gebelerle normal gebelerin, bir doppler ultrasonografi (USG) parametresi olan umblikal arter half peak sistolik velosite deselerasyon zamanlarını (hPSVdt) kıyasladık ve IUGR'li fetusa sahip gebeliklerde bu zamanın kısaldığını ve bununla korele olarak doğum sonrası APGAR skorlarının ve kan gazı pH değerlerinin düştüğünü ve bunların perinatal sonuçları etkileyebileceğini göstermeyi belirlemeyi amaçladık. Ayrıntılı bilgilendirilmiş ve onamı alınmış 24-40 hafta arası gebeler çalışmaya alındı. Bunlardan IUGR'li gebeler çalışma grubunu, sağlıklı gebeler kontrol grubunu oluşturdu. Gebelere Doppler ultrasonografi (USG) perinatoloji uzmanı tarafından uygulandı ve umblikal arter ve orta serebral arter (MCA) doppler parametreleri ile hPSVdt hesaplandı. Bu gebeler takibe alındı ve doğum sırasında hepsinden EDTA'lı tüpe 5 cc umblikal kord kanı alınıp, bekletmeden kan pH'ları tespit edildi. Yenidoğanların 1. ve 5. dk APGAR skorları pediatri hekimi tarafından değerlendirildi. Verilerin değerlendirilmesinde SPPS 20 (IBM Corp. Released 2011. hPSVdt IBM SPSS Statistics for Windows, Version 20.0. Armonk, NY: IBM Corp.) istatistik paket programı kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p < 0.05 ve p < 0.01 olarak kabul edildi. IUGR ve kontrol grupları arasında doğum haftası, gravida, parite, hPSVdt, APGAR 1. dakika ve APGAR 5. dakika skorları, umblikal arter kan pH değeri ve yenidoğan kilosu değişkenleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptandı. Çalışmamızda umblikal arter ve MCA doppler akımları bozuldukça yenidoğan APGAR 1. ve 5. dakika skorları korele olarak düştüğü ve istatistiksel olarak sonuçların anlamlı olduğu bulundu (p<0,001). Ancak umblikal arter doppler akımı ile umblikal kord kan pH'ı arasında istatistiksel anlamlılık varken aynı durum MCA doppleri ile umblikal kord kan pH'ı arasında görülmedi. IUGR ve kontrol grupları arasında umblikal arter ve MCA doppler değişkenlerinde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,01). Umblikal arter doppler değişkeni için IUGR grubunun %40'ında diastolik akım kaybı, %33,3'ünde umblikal arter pulsatilite indeks (PI) değeri %95 persantilin üstünde ve %26,7'sinde ise umblikal arter PI değeri %5-95 persantil arasında normal sınırlarda saptanmış olup; kontrol grubunun ise %100'ünde umblikal arter doppler değerleri normal sınırlarda saptandı. MCA doppler PI değişkeni için IUGR grubunun %83,3'ü %5 persantilin altında, %16,7'si normal sınırlardadır (%5-95 persantil) ; kontrol grubunun ise %100'ü normal değerlerdedir. IUGR ve kontrol grupları arasında umblikal arter hPSVdt ile diğer parametreler karşılaştırıldığında: IUGR grubunda umblikal arter hPSVdt ile APGAR 1. dakika skoru değişkeni arasında umblikal arter hPSVdt artarken APGAR 1. dakika skorunun arttığı; umblikal arter hPSVdt azalırken APGAR 1. dakika skorunun azaldığı %86,1'lik istatistiksel anlamlılıkla saptandı (p<0,01). IUGR grubunda umblikal arter hPSVdt ile APGAR 5. dakika skoru değişkeni arasında umblikal arter hPSVdt artarken APGAR 5. dakika skorunun arttığı; umblikal arter hPSVdt azalırken APGAR 5. dakika skorunun azaldığı %72,8'lik istatistiksel anlamlılıkla saptandı (p<0,01). IUGR grubunda umblikal arter hPSVdt ile umblikal kord kan pH'ı değişkeni arasında umblikal arter hPSVdt artarken umblikal kord kan pH'ının arttığı; umblikal arter hPSVdt azalırken umblikal kord kan pH'ının azaldığı %92'lik istatistiksel anlamlılıkla saptandı (p<0,01). IUGR grubunda umblikal arter hPSVdt ile yenidoğan kilo değişkeni arasında umblikal arter hPSVdt artarken yenidoğan kilosunun arttığı; umblikal arter hPSVdt azalırken yenidoğan kilosunun azaldığı %58,1'lik istatistiksel anlamlılıkla saptandı (p<0,01). Kontrol grubunda umblikal arter doppler hPSVdt değişkeni ile diğer değişkenler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. IUGR'li gebelerde umblikal arter hPSVdt zamanının doğum sonrası APGAR skorları ve umblikal arter kan pH değerleriyle korele olduğu ve bu sebeple perinatal takipte diğer yöntemlere ek olarak mortalite ve morbidite için yol gösterici olarak kullanılabileceği kanaatindeyiz.
Adenomyozisli hastalarda granülisin insan secreted frizzed related protein 4 (sfrp4) ve vasküler endoteltal growth faktör (vegf) serum düzeyleri ve hastalık patogenezindeki olası rolleri
AMAÇ: Klinik değerlendirme ile düşünülen ancak kesin tanısı histopatoloji ile konulan adenomyozisli hastalarda Granülisin, Human Secreted Frizzed Related Protein 4 (SFRP 4), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktör'ü (VEGF) serum düzeyleri değerlendirilerek hastalık patogenezindeki olası rolleri araştırıldı. YÖNTEM: Ege Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde benign nedenler ile histerektomi endikasyonu alan ve operasyon sonrası histopatolojik olarak adenomyozis tanısı alan 26 hasta (yaş ortalaması 47 ±7.29, doğum sayıları ortalama 2 ±1.27) ve adenomyozis tanısı almayan 27 kontrol grubundan (yaş ortalaması 47 ±8.60, doğum sayıları 2 ±0.91) operasyon öncesi ve operasyonun ardından erken (1. gün) ve geç dönemde (45.gün) 5 ml periferal kan BD Vacutainer RST Plus Kan Toplama Tüpü'ne alınarak toplanan kanlardan tüp üreticisinin talimatlarına göre serum elde edildi. Elde edilen serum örnekleri 15 dk. 1000g' de santrifüjlendi ve supernatant serum örneği alındı. Çalışmaya alınan gönüllülerden elde edilen serum örnekleri 2ml'lik kryo tüplere dağıtıldı, tüpler isimlendirildi ve biyolojik örneğin alındığı tarih ve hasta bilgileri kaydedildi. Örnekler ELISA çalışmasına değin -80°C'de saklandı. Tüm hastaların serum örneklerinde Vaskular Endotelyal Büyüme Faktör (VEGF), Human Secreted Frizzed Related Protein 4 (SFRP4), Granülisin değerleri belirlendi ve gruplar arası karşılaştırmaları unpaired t test ile yapıldı. Bu belirteçlerin adenomyozis tanı ve prognozunda olası kullanımına dair veri elde edilmeye çalışıldı. BULGULAR: Hasta ve kontrol gruplarında tanımlanan şekilde pre ve postoperatif dönemlerde serum Granülisin, SFRP 4 ve VEGF düzeyleri, çalışılmış olup gruplar içinde ve gruplar arasında bu düzeyler karşılaştırılmıştır. SONUÇ: Adenomyozisli olgularda geç postoperatif dönemdeki serum granülisin seviyelerinde preoperatif döneme göre bir düşme trendi görülmüştür (p = 0.07). Yine geç postoperatif dönemdeki serum granülisin düzeyleri adenomyozisli hastalarda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma göstermiştir (p = 0.0004). Adenomyozisli hastalarda serum SFRP-4 değerleri kıyaslandığında, aynı granülisin düzeylerinde olduğu gibi geç postoperatif dönemde erken postoperatif döneme göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düşme olduğu izlenmiştir (p = 0.001). Serum IV VEGF düzeylerinde ise kontrol grubu olgulara göre adenomyozisli olgularda postoperatif dönemlerde bir azalma olmadığı görülmüştür. Araştırılan moleküllerin adenomyotik dokular düzeyinde immünohistokimyasal yolla veya protein düzeyinde gösterilmesi ve kıyaslanması çalışmamızın sonuçlarını desteklemek açısından önemli olabileceğinden, bu yönde yapılacak daha ileri çalışmalar aydınlatıcı olacaktır. ANAHTAR KELİMELER: Adenomyozis, Granülisin, SFRP 4, VEGF
İn-vitro fertilizasyon (ıvf) tedavisinde implantasyon başarısının endometriyal renkli doppler dinamik doku perfüzyon ölçümü ile değerlendirilmesi
AMAÇ: Çalışmamızda renkli doppler ultrasonografiyle dinamik doku perfüzyon ölçümü yapılarak IVF tedavisinde implantasyon başarısı değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya Ege Üniversitesi Rektörlüğü Aile Planlaması ve Kısırlık Araştırma Uygulama Merkezi'nde Temmuz-Ekim 2017 tarihleri arasında IVF/ICSI-ET tedavisine alınan ve GnRH antagonist protokolü ile ovulasyon indüksiyonu uygulanan hastalardan diğer çalışma kriterlerini de karşılayan 30 gönüllü dahil edildi. Transfer günü transvajinal ultrasonografi ile endometriyal kalınlık ölçülerek ve endometriyal morfoloji belirlendi. Uterus midsagittal kesitte daha önce belirlenmiş olan ön ayarda renkli doppler özelliği kullanılarak 15 saniyelik görüntü kaydedildi. Kaydedilen görüntüler PixelFlux Chameleon Software (GmbH, Münster Germany) bilgisayar programında açılarak üzerinde endometriyum sınırları çizilerek region of interest (ROI) belirlendi. Program otomatik olarak görüntülediği analiz formu RI ve PI için üç parametre hız (velocity, V), yoğunluk (intensity, I) ve alan (area, A)'ın red, blue ve her ikisinin ortalaması olan mix'in rakamsal değerlerini ve grafiklerini içermektedir. Bu parametrelerden Vmix için RI ve PI ile Vmix, Amix ve Imix average değerleri kaydedildi. Transfer sonrası 14. gün β-hCG değeri 50 mIU/ml ≤ saptanan olgular TVUSG'de fetal kalp atımı görüldükten sonra klinik gebe olarak kabul edildi. BULGULAR: Klinik olarak gebelik elde edilen ve edilemeyen hasta gruplarında Vmix için RI ve PI ile Vmix, Amix ve Imix average değerleri istatiksel olarak karşılaştırılmıştır. Her iki grup arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. SONUÇ: IVF tedavisinde implantasyon başarısını belirlemede uterin reseptivite ve endometriyal perfüzyonun önemi yadsınamaz. İmplantasyon ile perfüzyon arasındaki ilişkinin ortaya konabilmesi için daha geniş serilerde çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmüştür. ANAHTAR KELİMELER: Endometriyal dinamik doku perfüzyon ölçümü, IVF'te implantasyon başarısı, PixelFlux Chameleon Software
Gebeliğin hipertansif hastalıklarında serum haptoglobin değerleri
Gebeliğin hipertansif hastalıkları, maternal ve perinatal morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenleri arasındadır. Preeklampsi ve HELLP sendromunda erken tanı, takip ve tedavinin planlanmasında maternal kanda serum haptoglobin düzeyinin kullanılıp kullanılamayacağının değerlendirilmesi amacıyla preeklampsi tanısı alan 49 ve HELLP sendromu tanısı alan 13 olgu çalışma grubu, 54 sağlıklı gebe ise kontrol grubu olarak alındı. Grup olguları maternal serum haptoglobin düzeyi, platelet sayısı, ALT, AST, LDH ve ürik asit düzeyleri açısından karşılaştırıldı. Ayrıca tüm olguların yaşı, obstetrik öyküleri ve yenidoğan sonuçları kaydedildi ve gruplar arası karşılaştırıldı. Haptoglobinin sonuç ortalaması HELLP sendromu grubunda 0,29±0,23 g/L, preeklamsi grubunda 1,01±0,52 g/L, kontrol grubunda ise 1,16±0,37 g/L olarak bulundu. HELLP sendromu grubunda preeklampsi ve kontrol grubuna göre haptoglobin sonuç ortalaması düşük bulundu. HELLP sendromu ile kontrol grubu ve preeklampsi grubu arasındaki farklar istatiksel olarak anlamlı iken preeklampsi ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı. HELLP sendromlu gebelerde ALT/AST, LDH, ürik asit yüksekliği ve platelet düşüklüğü ile paralel olarak hemolizin önemli bir göstergesi olan haptoglobin belirgin olarak düşük izlendi. Preeklamptik gebelerde ise serum haptoglobin düzeylerinde önemli bir değişiklik izlenmedi. HELLP sendromunun erken tanı ve tedavisinin planlanmasında diğer biyokimyasal parametrelerle birlikte haptoglobin seviyelerinin de kullanılabileceği saptandı. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, preeklampsi, HELLP sendromu, haptoglobin
Endometrium kanserinde preoperatif görüntüleme bulgularıyla postoperatif nihai patolojinin karşılaştırılması
Gelişmiş ülkelerde jinekolojik kanserler arasında en sık görüleni olan endometrium kanseri için hastalığın yaygınlığı ve metastaz açısından operasyon öncesi yapılan görüntüleme oldukça önemlidir. Ayrıca operasyonu kaldıramayacak veya fertilitenin korunmasını isteyen hastalardaysa klinik evreleme açısından görüntüleme vazgeçilmezdir. Bu nedenle hangi görüntüleme yönteminin daha sağlıklı sonuç verdiği hala araştırılan ve geliştirilmekte olan bir konudur. Bu çalışmada preopratif görüntülemesi yapılmış olan endometrium kanserli hastaların görüntüleme sonuçlarıyla postoperatif nihai patoloji sonuçları retrospektif olarak karşılaştırılmıştır. 1 Ocak 2019 - 4 Ağustos 2022 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Jinekoloji-Onkoloji polikliniğinde takip ve tedavi edilen toplam 123 endometrium kanserli kadın hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Preoperatif 10 MRG, 67 BT, 46 PET/BT görüntülemesi olan hastaların nihai patoloji sonuçlarıyla yapılan karşılaştırmalar sonucunda görüntülemenin çalışmamızda bulduğumuz sensitivite değeri literatürden düşük olup, lenf nodu metastazı ve uzak metastaz açısından PET/BT'nin sensitivite, spesifite, pozitif ve negatif prediktif değerleri MRG ve BT'ye kıyasla daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca çalışmamızda ameliyat öncesi görüntüleme yöntemleri ile pelviste tespit edilen en büyük lenf nodu boyutunun 15,5 mm ve üzeri olmasının, pelviste lenf nodu metastazı varlığını %60 sensitivite ve %70,8 spesifisite ile öngörebildiği bulunmuştur. Endometrium kanserinde uterus dışına yayılmış hastalık varlığında PET/BT görüntülemenin hastaların operasyon öncesi lenf nodu tutulumunu göstermede, klinik evresinin tespitinde ve operasyonun şeklinin ve genişliğinin belirlenmesinde önemli yeri vardır. Ayrıca çalışmamızda bulduğumuz pelvik lenf nodu metastazı açısından görüntülemedeki pelvik lenf nodu boyutu cut-off değeri yapılacak klinik evrelemede klinisyenlere yol gösterebilir.
Kliniğimizde histeroskopik uterin septum rezeksiyonu yapılan hastaların gebelik sonuçlarının değerlendirilmesi
Kliniğimizde Histeroskopik Uterin Septum Rezeksiyonu Yapılan Hastaların Gebelik Sonuçlarının Değerlendirilmesi Amaç: Tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü ve infertilite(primer ve sekonder) nedeni ile histeroskopik uterin septum rezeksiyonu yapılan hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiştir.Çalışmada operasyon sonrası gebelik sonuçlarının verileri değerlendirilerek işlemin gebelik ve gebelik sonuçları üzereindeki etkisinin bulunması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda Ocak2018-Ocak2022 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde septat uterus endikasyonu ile opere edilen 72 hasta incelendi.Hastaların hastane sistemi üzerinden hsg raporu, ameliyat notu, epikrizleri ve poliklinik kayıtları incelendi.Tüm hastalar , hastane sistemi üzerinden telefon bilgilerine ulaşılarak arandı. Hastaların septum tanıları HSG, ultrason ve MRG ile koyuldu. Hastaların 58 tanesine laporoskopi eşliğinde histeroskopi yapıldı. Bulgular: Septum rezeksiyonu sonrası hastaların doğum verileri incelendiğinde; çalışmaya alınan tüm hastalar içinde septum rezeksiyonu öncesi canlı doğum % 13.8 iken rezeksiyon sonrasında bu oran %45.8 e yükselmiştir.İşlem sonrası gebelik oranı %72,22 bulunmuştur.Olguların %27,78'i gebelik yaşamamıştır.Tüm hastalar içinde abortus oranı işlem öncesinde %55.5 iken sonrasında %23.6 ya gerilemiştir. Ayrıca, katılımcıların %33,33'ü term doğum yapmıştır. Sonuç: Histeroskopik uterin septum rezeksiyonu kolay uygulanabilir ve etkinliği yüksek bir yöntemdir. Operasyon sonuçları oldukça başarılıdır. Histeroskopik septum rezeksiyonu habitüel abortus ve infertilite öyküsü olan hastalarda canlı doğum oranlarını artırır ve abortus oranlarını düşürür.Gebelik başarısında ve canlı doğumda septum cerrahisinin izole başarısını değerlendirebilmek için izlem tedavisi ve cerrahi yapılan grupların karşılaştırıldığı prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnfertilite, habitüel abortus, uterin septum, histeroskopi
I. II. ve III trimester gebelerde uyku kalitesi ve uyku kalitesinin gebelik sürecine etkisi
Amaç: Bu araştırma, gebelerin hangi trimesterlerde daha yoğun uyku problemi yaşadıklarını, bu problemlerin gebelerin günlük aktivitelerinde herhangi bir kısıtlama oluşturup oluşturmadığını, uyku kalitelerini etkileyen faktörlerin neler olduğunu ölçebilecek şekilde ortaya konmasını amaçlamakla birlikte çalışma grubu olarak ele alınan gebelerin bu amaçlar doğrultusunda elde edilen sonuçları ile kontrol grubu tarafından verilen sonuçların aynı olup olmadığını da karşılaştırmak amaçlanmıştır. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi İlaç ve Tıbbi Cihaz Dışı Araştırmalar Etik Kurulu'unun 01/04/2022- tarih ve 151 sayılı toplantının 2022/3739 karar sayılı kararıyla etik kurul onayı alınmıştır. Etik Kurul izninden hemen sonra tezin örneklemi belirlenerek çalışma grubu olarak Meram Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran gebelere veri toplama aracı olan anket verilmiştir. Tedavileri tamamlanan hastalara anket verilerek kontrol grubu olarak seçilen yatak veya oda arkadaşlarına sorulmak üzere anketin geri kalanının tamamlanması istenmiştir. Geri dönen anketler değerlendirilmeye alınarak istatistiksel analizler ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi kullanılarak ölçümler yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çok çeşitli değişkenlere bağlı olarak yapılan istatistiksel analizler sonucunda gebelerin uyku kalitelerinin en çok III. Trimesterde bozulduğu, uyku bozan durumların en çok diğer nedenler(çeşitli ağrılar, çevresel faktörler vs) olduğu, uyku kalitesi ile gebelerin günlük yaşamlarındaki aktiviteleri sırasında anlamlı oranda azalma olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç: Gebelerin uyku kaliteleri için yapılan istatistiksel analizler ve Pittsburgh Uyku Kalite İndeksine göre ölçümler sonucunda gebelerin uyku kalitelerinin yüksek oranda kötü olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Maternal kandan noninvazif yöntemlerle fetal rh tayini
ÖZETAmaç: Bu çalışmanın amacı Rh uygunsuzluğu olan gebelerde fetal Rh durumunun invaziv olmayan bir teknikle, maternal kandan serbest fetal DNA izolasyonu ile tespit edilmesidir. Özellikle daha önceki gebeliklerinde fetal anemi gelişen gebelerde fetusun RhD pozitif olduğunun bilinmesi fetusun yakın takibine olanak verecektir.Yöntem: Rh uygunsuzluğu olan 50 gebeden serbest fetal DNA izolasyonu yapıldı. İzole edilen DNA, TaqMan probu ve RhD geninin exon 7 bölgesine ait primerlerle Real Time PCR kullanılarak analiz edildi.Bulgular: Rh uygunsuzluğu olan 50 hastanın 3 tanesinin bebeği RhD negatif olarak saptandı, geri kalan 47 hastanın bebeği RhD pozitif olarak bulundu. RhD pozitif bulunan fetuslardan bir tanesinin, doğumdan sonra RhD negatif olduğu saptandı.Sonuç: Fetal Rh durumunun non invazif olarak maternal kandan izolasyonu mümkündür. Non invazif olarak fetal RhD durumunun saptanması, gereksiz indirekt coombs testleri ve gereksiz Anti D immunglobulin uygulamasının önüne geçerek maliyet düşürülmesine ve gereksiz kan ürünü uygulamasının engellenmesine olanak sağlayacaktır. Bu çalışma prenatal tanı alanında yeni gelişmelere ön ayak olacaktır.
11-14.gebelik haftalarında tekil gebeliklerde bakılan serbest ßhcg, PAPP-a değerleri ile 16-18.gebelik haftalarında bakılan afp, ßhcg, ue3 ve inhibin-a değerlerinin 50 gram glukoz tarama testi ve bebek doğum ağırlığı üzerine prediktif etkileri
Giriş ve Amaç: Gebeliğin birinci ve ikinci trimesterinde anomali taraması ve risk belirlenmesi amacıyla kullanılan biyomarkerların fonksiyonları anlaşıldıkça gebeliğin diğer riskli durumlarını öngörmede kullanışlı olup olmadıkları çeşitli araştırmalara konu olmuştur. Gestasyonel diyabet açısından riskli hasta popülasyonunun belirlenmesi ve etkilenmesi olası bebeklerin öngörülebilmesi konusunda yapılan bu çalışmayla erken dönemde ölçülen biyokimyasal parametrelerin 24-28. hafta gestasyonel diyabet taramasında ölçülen 50 gram oral glukoz tolerans testi değeri ve bebek doğum ağırlığı üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Ocak 2009-Aralık 2011 döneminde Avrupa Florence Nightingale Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde takibi yapılmış gebelerin kayıtları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınma kriterlerine uygun 688 tekiz gebe hastanın ikili ve dörtlü testte ölçülmüş olan PAPP-A, f-ßHCG, AFP, hCG, uE3 ve İA ve bu parametrelerin düzeltilmiş MoM değerleriyle, 24-28. Haftada ölçülen 50 gram OGTT değeri ve bebek doğum ağırlıkları kaydedildi. Verilerin istatistik incelemesinde SPSS paket programı ve Pearson korelasyonu kullanıldı. Bulgular: Yapılan değerlendirmelerde PAPP-A-MoM değeri arttıkça bebek doğum ağırlığı da artmaktadır (p<0,00001 r:0,158). hCG MoM değeri ile bebek doğum kilosu (p=0,019 r:0,089), açlık kan şekeri (p=0,019 r: 0,09) ve OGTT (p=0.17 r:0,091) arasında anlamlı ilişki vardır. uE3 MoM ve OGTT arasındaki negatif ilişki istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.001 r:-0,146). Gravida ve parite arttıkça uE3 MoM değeri azalmaktadır (p=0,004 r:-0,109). İA MoM artıkça AKŞ (p=0.001 r:0,129) ve OGTT (p=0,041 r:0,078) artmaktadır. Bebek doğum ağırlığı ile PAPP-A-MoM ve hCG MoM değeri ve arasında anlamlı ilişki vardır Benzer şekilde OGTT ile uE3 MoM, İA MoM ve hCG MoM arasında da anlamlı ilişki saptanmıştır. Fakat bu anlamlı ilişkilerin birbirleriyle korelasyonu zayıftır. Sonuç: Birinci trimester tarama testinde kullanılan PAPP-A MoM değerlerinin bebek doğum ağırlığını öngörebileceği, yüksek PAPP-A MoM değerlerine sahip gebeliklerin ortalamanın üzerinde bebek doğum ağırlığı ile sonuçlanabileceği söylenebilir. İkinci trimester tarama testinde bakılan düşük uE3 MoM ve/veya yüksek İA MoM değerleri, AKŞ ile OGTT değerlerinin yüksek çıkabileceğini öngörebilir. Fakat klinik uygulamada tarama testi olarak kullanımları düşük etkinlikleri nedeniyle uygun değildir.
İnfertil erkeklerin sperm örneklerinde C-MET (hepatosit büyüme faktörü / skatter faktörü reseptörü) ve hgf (hepatosit büyüme faktörü) etkilerinin değerlendirilmesi
Hepatosit büyüme faktörü, pek çok organ ve dokuda güçlü mitojenik aktiviteye sahip pleiotropik bir sitokindir. C-met, tirozin kinaz aktivitesi olan bir transmembran glikoproteini olup hepatosit büyüme faktörü reseptörü olarak görev yapar. Bu çalışmada hepatosit büyüme faktörü ve c-met'in sperm motilitesi ve erkek infertilitesi üzerine etkisi araştırıldı. Çalışma ileriye dönük, kontrollü, tesadüfi olmayan, tek merkezli bir klinik çalışma olarak tasarlandı. Çalışma Mart 2015 ile Haziran 2016 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmada kontrol ve çalışma grubu olmak üzere iki grup mevcuttu. Kontrol grubu çocuk sahibi olan, sağlıklı ve çalışmaya katılmak için gönüllü erkek bireylerden oluştu. Kurumun Invitro Fertilizasyon Birimi'ne müracaat eden ve erkek infertilitesi tanısı alan bireyler ise çalışma grubuna dahil edildi. Çalışmaya dahil olan tüm bireylerden sperm örnekleri alınarak ikiye bölündü. Örneklerden biri taze olarak incelenirken, diğeri donduruldu ve uygun koşullarda saklandı. Taze örneklerde c-met ekspresyon, dondurulan örneklerde hepatosit büyüme faktörü düzeyleri ölçüldü. Birincil sonuç ölçütleri, hepatosit büyüme faktörü ve c-met ekspresyonu değeri, ikincil sonuç ölçütleri ise sperm sayısı, morfolojisi ve motilitesi olarak belirlendi. Etik kurul onayı ve hasta onamları alınan 18-60 yaş arası toplam 92 birey dahil edildi. Kontrol grubunda 31, çalışma grubunda 61 birey mevcuttu. Hepatosit büyüme faktörü düzeyi, kontrol grubunda; c-met ekspresyon düzeyi, çalışma grubunda daha yüksek saptanmış olup, istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi. Tüm olgularda sperm motilite yüzdesi ile c-met ekspresyon düzeyleri arasında pozitif, sperm konsantrasyonu ve sperm morfoloji yüzdesi ile c-met ekspresyon düzeyleri arasında negatif korelasyon izlendi. Sonuç olarak reseptör c-met ve ligandı hepatosit büyüme faktörü, erkek spermatogenez, sperm motilitesi ve fertilizasyon kapasitesinde temel düzenleyicilerden birisi olarak görünmektedir. Erkek infertilitesi için gerek etiyolojinin belirlenmesi, gerekse patogenezde değerli bir parametredir. Anahtar Kelimeler: Erkek infertilitesi, sperm motilitesi, c-met, hepatosit büyüme faktörü
İntrauterin nöral tüp defekti tanısı alan gebeliklerde sonografik bulguların ve lezyon seviyesinin tanı haftası ile ilişkisi
Amaç: İntrauterin nöral tüp defekti tanısı alan gebeliklerde sonografik bulguların ve lezyon seviyesinin tanı haftası ile ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma T.C. İstanbul Bilim Üniversitesi Florance Nigtingale Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde Ocak 2015- Aralık 2017 yılları arasında, intrauterin nöral tüp defekti tanısıyla gelen 64 gebeliğin verileriyle hazırlanan retrospektif istatistiksel bir veri tabanı çalışmasıdır. Çalışmamızda 64 meningomyelosel tanısı alan fetüsün, ultrasonografik spinal lezyon seviyesi, MMC kese çapı ve kranial bulguları ile prenatal ilk tanı konma haftaları; 20. gebelik haftasından sonra spinal lezyon seviyesi ile ultrasonografide izlenebilen bacak hareketleri ve tümü sezaryen ile doğan bebeklerde postoperatif 1. saat içinde bacak hareketleri karşılaştırılmıştır. Çalışmada lezyon seviyesi en sık izlenen lomber ve diğerleri olarak iki gruba ayrılmıştır. Bulgular ve Sonuçlar: Çalışma sonucunda spinal lezyon seviyesi, kranial bulgular ve prenatal ilk tanı haftası arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. Lomber MMC fetuslarda diğer lezyon seviyelerine oranla intrauterin bacak hareketleri anlamlı düşük izlenmiş olsada doğum sonrası fark izlenmemiştir. Gebelikte erken tanı/tanı, intrauterin saptanan lezyonun doğum sonrası yaşam boyu etkilerini değerlendirebilmek, tıbbi tahliye, şntrauterin fetal cerrahi, aileyi bekleyen maddi ve manevi sürece hazırlık için önemlidir. Anahtar Kelimeler: Nöral tüp defektleri, prenatal tanı, fetal malformasyonlar, meningomyelosel, gebelik
Pelvik organ prolapsusu nedeniyle opere edilen hastaların operasyon çeşidinin, postoperatif sonuçlar üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: POP'un çalışılan toplumlara göre prevalansı ve insidansı değişmekle birlikte, 50 yaş üzeri kadınların yaklaşık %50'sinde POP şikayetlerinden en az biri bulunmaktadır. Yapılan çalışmalara göre kadınların yaklaşık %10'u, yaşamları boyunca prolapsus nedeniyle en az bir kez operasyon geçirmektedir ve operasyon geçiren hastaların ise yaklaşık %30'unda tekrardan operasyon geçirme ihtiyacı oluşmaktadır. Bu çalışmada pelvik organ prolapsusu nedeniyle cerrahi uygulanan hastaların postoperatif sonuçlarını yapılan operasyon çeşidine göre değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde Ocak 2016-Ocak 2023 tarihleri arasında pelvik organ prolapsusu nedeniyle opere edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastalara ait demogratif özelliklere ve operasyona ilişkin bilgilere hastane kayıtlarından cıkarıldı. Çalışmaya 35-80 yaş arası kadın hastalar, gebe olmayanlar, ek hastalığı bulunmayan toplam 97 hasta dahil edildi. Prolapsus nedeniyle sakrokolpopeksi, lateral süspansiyon, pektopeksi gibi abdominal cerrahi uygulananlar (Grup 1), vajinal histerektomi + sistorektosel + sakrospinöz ligament fiksasyonu uygulananlar (Grup 2) ve vajinal histerektomi + sistorektosel operasyonu yapılanlar (Kontrol grubu) şeklinde 3 gruba ayrıldı. Hastaların operasyon öncesi ve operasyon sonrası şikayetleri değerlendirildi. Bulgular: Yaptığımız bu çalışmada pelvik organ prolapsusu sebebiyle opere olan ve çalışmaya dahil edilen hastaların operasyon öncesi %96,9'sında sarkma şikayeti, %7,2'sinde konstipasyon , %5,2'sinde disparoni, %16,5'inde inkontinans ve %29,9'unda ağrı şikayetinin olduğu görülmüştür. Abdominal cerrahi uygulanan grupta operasyon öncesi 3 hastada (%14,3) konstipasyon mevcut iken operasyon sonrası konstipasyonu devam eden hiçbir hasta olmamıştır. Grup 2'de (Vajinal histerektomi+CAP+SSLP) operasyon öncesi konstipasyonu mevcut olan 4 hasta (%16) iken operasyon sonrası 2 hastanın (%8) şikayeti devam etmiş, 2 hastanın ise şikayeti kalmamıştır. Kontrol grubunda ise operasyon öncesi konstipasyonu olan hasta bulunmamaktadır. Operasyon öncesi ağrı şikayeti olan hasta sayısı abdominal grup'ta 7 (%33,3) iken, operasyon sonrası 5 hastanın ağrı şikayeti geçmiş, 2 hastanın(%9,5) ağrı şikayeti devam etmiştir. Grup 2'de ( vajinal histerektomi+CAP+SSLP) ise operasyon öncesi ağrı şikayeti olan hasta sayısı 5(%20) iken operasyon sonrası 1 hastanın (%4) ağrı şikayeti devam etmiş, 4 hastanın ise ağrı şikayeti kalmamıştır. Kontrol grubunda ise ( VAH+CAP) operasyon öncesi 17 hastanın (%33,3) ağrı şikayeti mevcut iken operasyon sonrası sadece 1 hastanın(%2) ağrısı devam etmiş 16 hastanın ise ağrı şikayeti kalmamıştır. Operasyon öncesine göre operasyon sonrası ağrı şikayetindeki azalma sadece kontrol grubunda istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur. Abdominal cerrahi uygulanan hasta grubunda operasyon öncesi 3 hastanın (%14,3) disparonisi mevcut iken operasyon sonrası 2 hastanın(%9,5) disparonisi devam etmiş, 1 hastanın şikayeti kalmamıştır. Grup 2'de (VAH+CAP+SSLP) operasyon öncesi disparonisi mevcut olan hasta bulunmamakla birlikte, operasyon sonrası disparoni gelişen hasta da olmamıştır. Kontrol grubunda (VAH+CAP) operasyon öncesi 2 hastada (%3,9) disparoni mevcut iken operasyon sonrası 1 hastanın (%2) disparonisi devam etmiş, diğer hastanın ise şikayeti kalmamıştır. Postoperatif takiplerde rekürrens oranları abdominal cerrahi uygulanan grupta %28,6 , Grup 2'de %8 , ve kontrol grubunda %2 olarak bulunmuş ve kontrol grubuna göre abdominal cerrahi uygulanan grupta daha fazla rekürrens izlenmiştir. Sonuç: Çalışmamız, prolapsus cerrahisinde abdominal yaklaşımın, vajinal yaklaşıma göre daha fazla nüks ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Pelvik Organ Prolapsusu, Disparoni, Konstipasyon, Üriner İnkontinans