
417
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kliniğimizde mitral balon valvüloplasti işlemi yapılan romatizmal mitral darlığı hastalarının demografik, klinik ve ekokardiyografik özellikleri
Mitral darlığı en sık görülen romatizmal kalp kapak hastalığıdır. Etiyolojisinde çeşitli nedenler olmakla birlikte, en sık neden romatizmal ateştir. Romatizmal kalp hastalığı özellikle gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sağlık problemidir. Inoue ve arkadaşlarının 1984 yılında perkütan mitral balon valvüloplasti (PMBV) işlemini tanımlamaları ile bu yöntem mitral darlığı olan birçok hastada cerrahi tedavinin yerini almıştır. Günümüzde uygun kapak morfolojisine sahip, semptomlu mitral darlığı olan hastaların çoğuna PMBV işlemi uygulanmaktadır. Bu işlemin kısa ve uzun dönemde etkin bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma, kliniğimizde yapılan perkütan mitral balon valvüloplasti olgularımızın erken dönemdeki sonuçlarını değerlendirmek amacıyla yapıldı. Ekokardiyografik olarak ciddi mitral darlığı, semtomatik orta mitral darlığı olan ve wilkins skoru ≤ 12 olan 52 hasta (36 kadın, 16 erkek, ortalama yaş 48±13) çalışmaya dahil edildi. Valvüloplasti ile mitral kapak alanı 1.18±0.19' cm²'den 2.27±0.48 cm²'ye (p =0.001) yükseldi. Ortalama mitral gradiyent 12.82±3.5'den 5.97±2.04'e (p =0.001) düştü. Diğer hemodinamik parametrelerde de anlamlı düşüşler sağlandı. Tüm hastalarda işlem başarımız %87, eko skoru ≤ 8 olan hastalarda %90, eko skoru > 8 olan grupta ise %80 hastamızda PMBV başarılı bir şekilde uygulandı. Eko skoru ≤ 8 olan grupta 3 hastada, eko skoru > 8 olan grupta da 4 hastamızda olmak üzere toplam 7 hastamızda işlem başarısız oldu. PMBV uyguladığımız 2 gebe hastamızda işlem başarılı oldu. Başarısız olgularda işlem öncesi MVA anlamlı olarak düşüktü. Eko skoru yüksek olan grupta PMBV başarısı düşük olmakla beraber istatiksel anlamlılık taşımamaktadır (p=0.02). Başarısız olan olgularımızın nedenleri, hastalardan ikisinde kapak geçilememesi birisinde de septostomi yapılamaması nedeniyle PMBV uygulanamadı. İki olgumuzda kapak açılması az oldu (< 1.5cm²). Sonuç olarak semptomatik mitral darlığında PMBV, eko skoru ≤ 8 olanlarda olduğu gibi ve eko skoru 9-12 olan hastalarda da başarılı uygulanabilmekte ve hemodinamik ve semptomatik düzelmeler sağlanabilmektedir.
Kliniğimizde perkütan koroner girişim yapılan hastalarda iskemik ve hemorajik strok insidansı
Dünyada ve Türkiye'de ölümün başlıca sebepleri arasında yer alan kronik iskemik kalp hastalığı, aynı zamanda hayat kalitesinde de düşüşe yol açmakta ve kronik bir hastalık olarak hastaların uzun süreli ilaç kullanmasına sebep olmaktadır. Koroner kalp hastalığının tedavisinde uygulanan girişimsel yöntemlerden biri olan perkütan koroner girişim oldukça başarılı sonuçlar veren bir yöntemdir. Ancak PKG sonrasında hastaların bazı ilaçları kullanması gerekmektedir. Bu ilaçların başlıcaları kan sulandırıcı olarak bilinen ilaçlardır. Bu ilaçlar kanın viskositesini azaltarak başta kanama olmak üzere çeşitli komplikasyonlara neden olabilmektedirler. PKG ve ardından kullanılan ilaçların komplikasyonları oldukça önemlidir. Bu komplikasyonlardan biri de serebrovasküler olay olarak da isimlendirilen, beyin damarlarında meydana gelen kanama ya da tıkanmaya bağlı görülen ve uzun vadede felçle sonuçlanan inme durumudur. Bu çalışmada, PKG yapılan hastalarda, işlemden sonraki dönemde, sonuçları itibariyle yıkıcı niteliğe sahip bir komplikasyon olarak inme gelişimi ele alınmıştır. Hastalar PKG işleminden sonra takip edilmiş ve inme (hem hemorajik hem iskemik) gelişen hastalar belirlenerek bu hastalar analiz edilmiştir. Böylece bu hastalarda olası risk faktörlerinin tespit edilerek önlenmesi için neler yapılabileceğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız, retrospektif bir çalışma olup; Kasım 2016 - Eylül 2019 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi, Kardiyoloji Kliniğine başvurup tüm sebeplerle (elektif ve acil) perkutan koroner girişim yapılan toplam 3.811 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların dosyaları geçmişe yönelik olarak taranmış ve PKG sonrası dönemde tomografi ve/veya MR ile inme tanısı konan hastalar belirlenmiştir. Bu hastaların dosyasından elde edilen demografik veriler ve laboratuar verileri istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Çalışma bulgularına göre PKG yapılan 3.758 hastanın toplam 49'unda (%1.3) işlem sonrası süreçte serebrovasküler olay (SVO) geliştiği saptanmıştır. 49 hastanın 43'ünde (%87.8) iskemik inme (infarkt) saptanırken, 6 hastada (%12.2) hemorajik inme saptanmıştır. Hastalara uygulanan işlemden sonra SVO gelişene kadar geçen ortalama süre ortalama 115.88 gün olup, ortalama LVEF de % 43.88 olarak kaydedilmiştir. SVO gelişen hastaların gelişmeyenlere kıyasla yaşlarının daha ileri olduğu, ayrıca kandaki beyaz küre (WBC) sayısı, kan üre düzeyi, kreatin düzeyi ve kan glukoz düzeyi SVO gelişmeyenlere kıyasla anlamlı oranda daha yüksek saptandığı belirlenmiştir. İki grup arasında kan lipid parametreleri ve diğer bakılan laboratuvar değerler ix açısından anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Özellikle yaş ve kreatin değerlerinin yüksekliği, SVO gelişimi açısından bağımsız birer risk faktörü olarak belirlenmiştir. Çalışma verilerimize göre PKG yapılan hastaların küçük bir bölümünde görülen inme, sonuçları itibariyle ölümcül etkiler doğurabilmektedir. Bu nedenle inme açısından öngörücü olabilecek risk faktörlerinin belirlenmesi ve bunlara yönelik önlem alınması önem arz etmektedir. Gelecekte yapılacak çalışmalarla bu verilerin doğrulanması ve PKG yapılacak hastalarda inmeyi öngörmek açısından önemli olabilecek diğer risk faktörlerinin saptanması, bu yıkıcı komplikasyonun ve olumsuz sonuçlarının minimalize edilmesine katkı sağlayacaktır.
Bifurkasyon lezyonlarına provizyonel perkütan koroner girişim tekniği ile bifurkasyon bölgesine yakın lezyonlara yapılan perkütan koroner girişim işlemlerinin 1 yıllık takipte oluşan major olumsuz kardiyak sonuçlar.
Giriş ve amaç: Perkütan koroner girişim yapılan hastalarda gelişen teknolojiye rağmen hala işlem sırasında veya sonrasında komplikasyonlar görülmektedir. Bunun nedenleri arasında lezyonun yeri, bulunduğu damar ve stentin implante edilme şeklidir. Biz de bu çalışmada bifurkasyon bölgesine yakın lezyonları bulunan hastalara stent implante edilirken prosedür sırasında stentin karinaya uzatılması ile 1 yıllık takipte olan majör olumsuz kardiyak olayları araştıracağız. Gereç ve yöntem: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp merkezi etik kurulundan onay alındıktan sonra 179 bifurkasyon bölgesi (BB) lezyonu ile 177 bifurkasyon bölgesine yakın (BBY) lezyonu olan hasta çalışmaya dahil edildi. BB lezyonları bifurkasyon noktasına ≤4 mm uzaklıktaki lezyonları kapsarken BBY lezyonları ise bu alana <3 mm yakınında bulunan lezyonları kapsamaktadır. Tüm hastaların demografik ve klinik verileri kaydedildi. Anjiyografik görüntüleri kantitaif (QCA)olarak analiz edildi. Ölen hastalar dışındaki tüm hastalara 1. Yılında ulaşıldı ve poliklinikte kontrolleri yapıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 61,5 olan hastaların %69'unu erkekler oluşturmakta. Yaş, cinsiyet, klinik ve kan tetkikleri bakımında iki grupta istatatistiksel olarak benzerdi (>p=0,05). BBY lezyonu olan hastalarda bifurkasyon açısı ile proksimal referans damar çapı daha büyüktü (p=0,036). Kullanılan stent uzunluğu, stent sayısı ve lezyon sayısı bakımında iki grup arasında anlamlı fark vardı (p=0,05). BB' en çok işlem LAD-Dg'de yapılırken, BBY grupta ise en çok LAD osteal şeklinde işlem yapıldı. İki grup arasında 1 yıllık takipte majör olumsuz kardiyak olay (MACE) görülme bakımında BBY grubunda daha fazla olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (BB: %3,4, BBY: %5,1, p=0,416). İki grup arasında anjina görülmesi istatistiksel olarak anlamlı değildi ancak BB grubunda daha fazla görüldü (BB:%20, BBY:%16, p=0,298). İşlem şekline göre provizyonel stentleme (PS) ve osteal stentleme (OS) olarak iki gruba ayrıldığında OS grubunda daha fazla MACE görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (PS:%3,3,OS%5,4, p=0,333). Anjina görülme bakımındada benzer sonuçlar vardı (PS:%21,OS%14, p=0,083). Kaplan-meier survi grafine göre de gruplar arasında fark bulunmadı. Tartışma ve sonuç: BBY lezyonlara stent implante edilirken stentin proksimal kenarı lezyonun proksimalindeki temiz alana implante edilir. Bu alan da karina bölgesine denk gelebilir. Bu yüzden lezyon bifurkasyonda olmasa bile stentin karinaya uzatılmasından dolayı meydana gelebilecek plak rüptürü, köşe diseksiyonu, karina ve plak kayması gibi durumlar oluşabilir. Bu da uzun dönemde MACE'ye yol açabilir. Çalışmanın hipotezi de bu temelde oluşturuldu. Buna göre BBY lezyonu olan hastalara yapılan işlemlerin 1 yıllık takipte en az BB lezyonlarına yapılan provizyonel stentleme (PS) kadar majör olumsuz kardiyak olaya (MACE) neden olduğunu bulduk. MACE takiplerde her ne kadar gruplar arasında benzer olsa da BBY grubunda daha fazlaydı. Özellikle PS yapılan grupta OS yapılan gruba göre takiplerde anjina görülme oranı daha fazlaydı. Bunun nedeni proksimal damar boydan boya stentlenirken yan dalın stentin altında kalması olabilir. Ayrıca OS yapılan grupta anjina her ne kadar daha az görülse bile iskemi kanıtı bulunma ve revaskülarizasyon yapılma oranı PS'ye göre daha fazlaydı. Bu da bize OS yapılan hastalarda iskemi kanıtı varlığında daha alert olmamız gerektiği anlamına geliyor.
Yüksek rakımda yaşayan ve pulmoner hipertansion tanısı ile tedavi başlanan hastaların 1 yıllık takiplerinde RV – PA couplingin önemi
Giriş ve Amaç: Pulmoner hipertansiyon (PH), ortalama pulmoner arter basıncının (PAB) artışı ile karakterize, mortalite riski yüksek, tüm yaş gruplarını etkileyebilen önemli bir sağlık sorunudur. Çalışmamızda Doğu Anadolu bölgesinde yaşayıp kliniğimizde takip edilen hastaların noninvaziv RA-PV coupling (eşleşmesi) ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp merkezinde Ocak 2020 – Nisan 2024 tarihleri arasında PH tanısı almış ve takibi yapılmış Grup I ve Grup IV 100 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların yaşları, demografik verileri, cinsiyetleri, boy ve kilo ölçümleri, ek hastalıkları, sigara kullanıp kullanmama durumları, Dünya Sağlık Örgütü Fonksiyonel Kapasite (DSÖ-FK) sınıflaması, transtorasik ekokardiyografi (TTE) bulguları, 6 dakika yürüme testi (6DYT), kan değerleri, aldıkları tedaviler, sağ kalım süreleri, tanı ve takip aşamasındaki risk durumları kaydedilmiştir. Bulgular: Hastaların 86'sı (%86,0) kadın, 14'ü (%14,0) erkekti, yaş ortalaması 49,04±17,09 yıldı. Hastaların 81'i (%81,0) Grup I, 19'u (%19,0) Grup IV'te yer almaktadır. Hastaların ortalama sağ kalım süresi 50,19±153,60 gün olup 12'si (%12,0) ex olmuştu. Ex olan hastaların TAPSE/sPAB değerleri sağ olan hastalara göre istatiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulundu (p<0,05). ROC eğrisi analizinde ilk vizitteki TAPSE/sPAB oranı 0,20 mm/mmHg kestirim değeriyle, %66,7 duyarlılık ve %71,3 spesifikle mortaliteyi öngörmekteydi. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, TAPSE/sPAB oranının yüksek rakımda yaşayan hastalarda prognoz belirleyici bir parametre olup olmadığı değerlendirilmiştir. Çalışmada ilk vizitteki TAPSE/sPAB oranının mortaliteyi öngörmede etkili olduğu bulunmuştur. TAPSE/sPAB oranı, takiplerde risk sınıflaması ile güçlü bir korelasyon göstermiştir ve bu oranı dikkate almak, PH hastalarının yönetiminde önemli bir rol oynamaktadır.
Yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda bakuchiol'ün kardiyovasküler sistem üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmada, ratlarda yüksek yağlı diyetle oluşturulmuş ateroskleroz modelinde, bakuchiolün (BAK) oksidan ve antioksidasyon parametreler üzerine etkilerini göstermek, histopatolojik olarak aterosklerotik sürece faydalarını saptamak amaçlanmıştır. Bu çalışma, BAK maddesinin aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklardan koruyucu etkilerini araştırmak ve bu etkilerin potansiyel mekanizmasını belirlemek için tasarlanmıştır Gereç ve Yöntem: 48 tane erkek Wistar cinsi erkek ratın dahil edildiği çalışmada aterojenik diyet, (%10 kolesterol ve %4 kolik asit) günlük total kcal in %61.6 sı yağdan oluşacak şekilde palet yem olarak verildi. Randomize edilen ratlar 6 gruba ayrıldı (Standart diyet (SD), SD+Bakuchiol (BAK1, 10M), Yüksek yağlı diyet (YYD), YYD+BAK1 (10M), YYD+BAK2 (50 M), SD+BAK2 (50 M). Bakuchiol dimetil sülfoksit (DMSO) ile çözündürülecek ve haftalık taze olarak hazırlandı. Standart olarak 10 M dozunda ve 50 M dozunda oral gavaj yoluyla verildi. Çalışma 12 hafta planlandı. Ratların 0., 3., 6., 9., 12. haftalarda hem hassas terazi ile ağırlıkları ölçüldü. 6. hafta sonunda her gruptan 4 rat olacak şekilde ratların yarısı sonlandırıldı. Abdominal venden fazla kan alma yoluyla ötenazi uygulandı. Alınan kandan CRP, Total kolesterol, LDL, HDL, Trigliserit düzeyleri ticari kitler kullanılarak otoanalizörde ölçüldü. Alınan materyallerden inflamasyonu ve oksidatif stresi yansıtan okside LDL, TNF alfa, IL-1B, IL-6 düzeyleri, IL-10, süperoksit dizmutaz (SOD), endotelyal hasarı gösteren von Willebrand faktörü (vWF) ve Nitrik oksit (NO) ticari kitler kullanılarak ELISA yöntemi ile çalışıldı. Çalışmaya diğer ratlarla devam edildi ve 12. hafta sonunda kalan ratlara ötenazi uygulandı. Bir önceki gruplarda uygulanan protokol bu gruplarda da uygulandı. Bu sayede yüksek yağlı aterojenik diyetin ve yüksek yağlı diyetle birlikte bakuchiol maddesinin lipit metabolizması, kardiyak dokular üzerine antioksidasyon, antiaterojenik etkilerinin 6. ve 12. Haftalık sonuçları karşılaştırıldı. Karotis arter, abdominal ve iliac arterlerdeki aterosklerotik değişiklikler histopatolojik olarak incelendi. Kardiyak hasar histopatolojik değişikliklerin derecesi ve yaygınlığına göre semikantitatif olarak belirlendi. Çalışmada kardiyovasküler olaylarla, koroner arter aterosklerozuyla, miyokard enfarktüsü ve felç olma riskiyle direkt ilişkili olan karotis intima media kalınlığı hematoksilen-eozin ve von gierson histopatolojik boyama yöntemiyle incelendi. Çalışmamızda bakuchiolün etkinliği NF-kB transkripsiyon faktörü üzerinden immünohistokimyasal olarak incelendi. Bulgular: Sıçanlarda 12 hafta sonunda abdominal aorta ve iliac arterlerde standart diyet gruplarında (grup1, grup 2 ve grup 6) aterom plağı gözlenmezken, yüksek yağlı diyet grubunun (Grup 3) tamamında aterom plak varlığı gözlendi (p=0.007). Ayrıca yüksek yağlı diyetle beslenen rat grubuna bakuchiolün 10M ve 50 M dozları verildiğinde oransal olarak aterom plak oluşumunda azalma gözlendi. Abdominal aorta ve iliac arterler endotel düzenliliği açısından incelendiğinde, Grup 1 in tamamında endotel düzenli gözlenirken, grup 3 ün tamamında endotel düzensizliği olduğu gözlendi (p=0.031). Yüksek yağlı diyetle beslenen rat grubuna bakuchiolün 10M ve 50 M dozları verildiğinde ise oransal olarak endotel düzenliliğinde artış gözlendi. Yüksek yağ içeriğine sahip (yağ içeriği %35) diyetle 6 haftalık beslenmeler sonucunda kolesterol düzeylerinde grup 5 (YYD+BAK2) te grup 3 (YYD) e göre anlamlı azalma olduğu, trigliserit seviyelerinin grup 5 te grup 4(YYD+BAK1) hariç diğer gruplara kıyasla fazla olduğu, HDL ve LDL düzeylerinin grup 3 e kıyasla grup 5 te anlamlı azaldığı gözlendi (p<0.05). 12 haftalık diyet sonucunda ise kolesterolün BAK1 verilen gruplarda standart diyet grubuna (grup 2) göre yüksek yağlı diyet grubunda (grup 4) anlamlı artış gösterdiği, trigliserit düzeylerinde gruplar arasında anlamlı fark olmadığı, HDL nin grup 3 e göre grup 4 te anlamlı yüksek olduğu, LDL düzeyleri açısından anlamlı fark oluşmadığı gözlendi (p > 0.05). 12 hafta boyunca yüksek yağlı diyetle beslenen sıçanlarda, standart rat diyetiyle beslenen sıçanlara kıyasla serum total kolesterol, trigliserit, LDL, HDL seviyelerinde anlamlı bir fark olmadığı gözlendi (p > 0.05). Okside LDL düzeylerinin 6. Hafta sonuçlarında gruplar arasında fark saptanmazken, 12. Hafta sonuçlarında grup 1 e kıyasla grup 3 te anlamlı artış olduğu gözlenledi. Standart diyet gruplarında Grup 1 e kıyasla grup 2 ve grup 6 da okside-LDL seviyesinde anlamlı artış gözlenirken, Grup 3 e kıyasla grup 4 ve grup 5 te anlamlı derecede azalma olduğu saptandı. TNF-a düzeylerinde 6. haftada diğer gruplar arasında anlamlı fark yokken grup 2'nin grup 1'e göre anlamlı derecede yüksek TNF-α seviyesine sahip olduğu gözlendi (p < 0.05). 12. Hafta sonuçlarında ise Grup 3, grup 1 ve grup 4'e kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek TNF-α seviyesine sahipti (p < 0.05). IL-1B seviyelerinde 6. ve 12. Hafta sonuçlarında gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. 6. Hafta sonuçlarında Grup 3 ün diğer gruplara kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek vWF seviyesine sahip olduğu gözlendi (p < 0.05). 12. Hafta sonuçlarında Grup 3 ün diğer gruplara kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek vWF seviyesine sahip olduğu, grup 4 ve grup 5 te ise vWF seviyelerinin azaldığı gözlendi (p < 0.05). 6. Hafta sonucunda Grup 2 nin, grup 1 ve grup 5'e göre anlamlı derecede yüksek NOS seviyesine sahip olduğu gözlendi (p < 0.05). 12. Hafta sonunda Grup 2, grup 1'e kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek NOS seviyesine sahipti (p < 0.05). İstatistiksel anlamlılığa ulaşmasa da 12 hafta sonunda yüksek yağlı diyetle beslenen ratlarda NF-kB aktivitesinin arttığı, bakuchiolün 10M ve 50 M dozları ile NF-kB aktivitesinde azalma olduğu gösterildi. Sonuç: Bakuchiol ateroskleroz üzerine, endotel düzenliliğini koruma ve aterom plak oluşumunu engelleme şeklinde etkiler göstermiştir. Bulgularımız bu etkilerin okside LDL, IL 10, NF-kB ve vWF düzeylerinde azalma neticesinde ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Bakuchiolün kardiyovasküler sistem üzerine etkilerini inceleyen daha geniş seriler ile yapılacak ek çalışmalar, bu konuda aydınlatıcı olacaktır. Bakuchiol moleküler düzeyde daha detaylı çalışmalarla aydınlatılması gereken mekanizmaların etkileriyle olumlu sonuçlar almamıza sebep olmuştur. Bakuchiolün ateroskleroz tedavisinde etkili bir tedavi yöntemi olabileceğini düşünmekteyiz. İleri preklinik ve klinik çalışmalarla bakuchiolün etki mekanizmasının aydınlatılması, uygun doz ayarlanması ve uygulama yönteminin belirlenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Bakuchiol, ateroskleroz, hiperlipidemi, yüksek yağlı diyet, antiinflamatuvar
Diyabetik hastalarda koroner arter hastalığı şiddeti ile plazma aterojenite indeksinin ilişkisi
Giriş ve Amaç: Koroner arter hastalığı (KAH), Tip 2 diyabet mellitus (T2DM) hastalarında daha erken yaşta ortaya çıkan ve daha ağır seyreden, önemli bir kardiyovasküler hastalıktır. T2DM'ye eşlik eden dislipidemi, ateroskleroz sürecini hızlandırmakta ve KAH'nın şiddetini artırmaktadır. Aterojenite İndeksi (AIP), trigliserid ile HDL kolesterol oranına dayalı, kolay hesaplanabilen bir parametre olarak, aterosklerotik yükü yansıtma potansiyeline sahiptir. Bu çalışma, T2DM hastalarında AIP düzeylerinin koroner arter hastalığı şiddeti ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu retrospektif vaka-kontrol çalışması, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde 2023–2024 yılları arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya T2DM tanılı 100 hasta ile benzer yaş ve cinsiyetteki 100 kontrol birey dahil edilmiştir. Katılımcıların biyokimyasal parametreleri (HbA1c, CRP, TG, HDL, LDL), ekokardiyografi ve koroner anjiyografi bulguları retrospektif olarak incelenmiştir. AIP değerleri log(TG/HDL) formülü ile hesaplanmış, istatistiksel analizler SPSS 27.0 programı ile yapılmıştır. Bulgular: Vaka grubunda HbA1c ve CRP düzeyleri, kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Ancak LDL, TG ve HDL düzeyleri ile AIP değerleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Ayrıca, vaka grubundaki hastaların SYNTAX skorları anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0.05); bu durum, KAH şiddetinin T2DM ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Sonuç: T2DM hastalarında HbA1c ve CRP düzeyleri, KAH riskinin belirlenmesinde değerli biyobelirteçler olarak öne çıkmaktadır. AIP, LDL, TG ve HDL düzeyleri ise KAH şiddetiyle istatistiksel olarak anlamlı ilişki göstermemiştir. AIP'nin tek başına yeterli bir öngördürücü olmadığı, ancak diğer parametrelerle birlikte kullanıldığında faydalı olabileceği düşünülmektedir. Bulguların desteklenmesi için daha büyük örneklemli ileri çalışmalar önerilmektedir.
Familyal hiperkolesterolemi tanısı olan hastalarda görüntüleme kılavuzluğunda hasta yönetim stratejisinin tedavi başlama ve tedavi hedeflerine ulaşma üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Familyal hiperkolesterolemi (FH), plazma LDL-K düzeylerinin yüksekliği ile seyreden ve erken yaşta kardiyovasküler hastalıklara neden olan monogenik bir dislipidemidir. Dutch Lipid Clinic Network (DLCN) skoru, FH tanısında güncel pratikte en yaygın kullanılan skorlama sistemidir. Subklinik ateroskleroz; koroner, karotis veya iliofemoral gibi arter bölgelerinde, aterosklerotik sürece atfedilebilecek bir semptom veya olay olmadan önce, aterom plaklarının tespit edilmesi olarak tanımlanır. Aterosklerotik yükün erken bir göstergesidir. Bu çalışmada DLCN skoruna göre kesin veya yüksek olasılıklı klinik tanısı olan FH hastalarında, subklinik ateroskleroz varlığını ve subklinik aterosklerozu ön gördüren bağımsız prediktörleri araştırdık. Ayrıca subklinik ateroskleroz varlığının, tedavi stratejileri üzerine etkilerini inceledik. Materyal ve Metod: Bu çalışma tek merkezli, prospektif ve kesitsel bir çalışma olarak planlandı. Çalışmaya DLCN skorlamasına göre kesin klinik tanısı olan 120 hasta ve yüksek olasılıklı klinik tanısı olan 95 hasta olmak üzere toplam 215 primer koruma hastası dahil edildi. Subklinik ateroskleroz taraması amacı ile hastalara Karotis USG ve Femoral USG yapıldı ve Kontrastsız BT ile CAC skoru bakıldı. Apo A-I, Apo B ve Lp (a) ölçümleri nefelometrik yöntem ile analiz edildi. Bulgular: Çalışma popülasyonu 136 (%63) kadın ve 79 (%37) erkek bireyden oluşmaktadır. Ortalama yaş 54 (43-62) ve stigmata oranı %18'dir. Çalışma popülasyonun %17'si aspirin, %32'si statin ve %20'si potent statin kullanmaktadır. Subklinik ateroskleroz taramasından sonra hastalarda ilaç kullanım oranları belirgin şekilde yükselmiştir (Aspirim kullanımı: %32, statin kullanımı: %96). Çalışma popülasyonunda subklinik ateroskleroz taraması yapıldığında, 148 hastada (%69) en az bir bölgede subklinik ateroskleroz saptandı. Bu bölgeler incelendiğinde subklinik ateroskleroz oranlarının sırasıyla koroner arterlerde %48, karotis bifurkasyon bölgesinde %47,5 ve femoral bifurkasyon bölgesinde %40,5 olduğu görüldü. Ayrıca hastaların %25'inde tek bölgede, %27'sinde iki bölgede, %17'sinde ise her üç bölgede ateroskleroz tespit edildi. Yaş, cinsiyet, Bazal LDL-K seviyesi, Apo A-I/Apo B oranı ve DM subklinik ateroskleroz varlığının bağımsız prediktörleri olarak tespit edildi. Aynı zamanda yaş, cinsiyet, bazal nonHDL-K, Lp (a) ≥ 30 mg/dl ve femoral plak varlığı koroner aterosklerozun bağımsız prediktörleri olarak saptandı. Sonuç: Subklinik ateroskleroz, FH tanısı olan hastalarda oldukça yaygın izlenmektedir. FH tanısı olan hastalar yüksek risk grubunda yer almasına rağmen, bu hastalarda ilaç kullanım oranı olması gereken seviyenin oldukça altındadır ve hastaların çok az bir kısmı tedavi hedeflerine ulaşmıştır. Subklinik ateroskleroz varlığının gösterilmesi, hastaların tedavi stratejilerini belirlemek için önemli bir araç olabilir. Bizim çalışmamızda, subklinik ateroskleroz varlığı araştırıldı ve subklinik ateroskleroz varlığını gösteren bağımsız prediktörler tespit edildi. Ayrıca subklinik ateroskleroz taraması sonrası hastaların statin ve aspirin kullanım oranlarında belirgin bir artış gözlendi. Bu artış, hastaların tedaviye daha iyi uyum sağladığının ve koruyucu önlemleri daha iyi benimsediğinin göstergesi olabilir. Bu nedenle, subklinik aterosklerozun tespiti, FH hastalarının tedavi stratejilerinin optimize edilmesinde önemli bir rol oynayabilir.
Kistik fibrozisli çocuk ve adölesanlarda solunum fizyoterapisine ilave edilen hippoterapi simülatörünün etkinliğinin araştırılması
Amaç: Çalışmanın amacı, kistik fibrozisli (KF) çocuk ve adölesanlarda solunum fizyoterapisine ek olarak verilen hippoterapi simülatörünün (HS) çıkartılan balgam miktarı, balgam çıkartma kolaylığı, göğüste konjesyon hissi, solunum fonksiyonları, fonksiyonel kapasite, postural stabilite, dinamik denge, periferik kas kuvveti, kor kaslarının enduransı, esneklik, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini incelemektir. Yöntem: Yaşları 8-14 yıl arasında, klinik durumu stabil 32 KF'li hasta deney grubu veya kontrol gruplarına randomize edildi. İki grup da 8 hafta boyunca haftanın her günü, günde iki seans 30'ar dakikalık ev-temelli kapsamlı solunum fizyoterapisi programı uyguladı. Deney grubu buna ek olarak 8 hafta boyunca haftanın 2 günü 30'ar dakikalık HS seanslarına katıldı. Hastaların tamamı başlangıçta ve 8 haftalık tedavi programının sonunda değerlendirildi. Solunum fonksiyonları 'spirometre'; fonksiyonel kapasite '6 dakika yürüme testi'; postural stabilite ve dinamik denge 'Biodex Balance System® cihaz'ı; kor kaslarının enduransı 'Mcgill Gövde Endurans Testleri'; periferik kas kuvveti 'dijital el dinamometresi'; esneklik 'otur-uzan testi'; fiziksel aktivite 'Çocuk Fiziksel Aktivite Anketi'; yaşam kalitesi 'Yeniden Düzenlenmiş Kistik Fibrosiz Anketi'; balgam çıkartma kolaylığı ve göğüste konjesyon hissi 'vizüel analog skalası' ile değerlendirildi. Balgam miktarı, hastaların tedavi programını uygulamadıkları bir günde, 24 saat boyunca biriktirdikleri yaş balgam ağırlığı tartılarak ölçüldü. Bulgular: Çıkartılan balgam miktarı, solunum fonksiyonları, fonksiyonel kapasite, postural stabilite, kor kaslarının enduransı, periferik kas kuvveti, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesinin duygusal işlevsellik ve beden imgesi skorlarında sadece deney grubu iyileşme gösterdi (p<0,05). Ekstansör ve lateral grup kor kasları ve dinamik denge açısından deney grubu kontrol grubundan daha fazla artış elde etti (p<0,05). İki grup da balgam çıkartma kolaylığında benzer artışlar gösterdi (p>0,05). Sonuç: HS, kor kaslarının enduransı zayıf olan ve dinamik denge etkilenimi bulunan KF'li çocuk ve adölesanlarda selektif olarak uygulanabilecek etkili bir yöntemdir. Ayrıca HS kapsamlı solunum fizyoterapisi programına dahil edildiğinde solunum fonksiyonları, fonksiyonel kapasite, postural stabilite, periferik kas kuvveti, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesini geliştirebilir.
Sol atrium mekanik fonksiyonlarının ST segment yükselmeli miyokard enfarktüsü hastalarında değeri
Amaç: ST-segment yükselmeli miyokard enfarktüsü (STYMİ) hastalarında atriyal fibrilasyon (AF) sıkça görülen bir komplikasyondur ve bu durum hastaların prognozunu olumsuz yönde etkileyebilir. LASr'nin düşük değerlerinin AF gelişim riskini artırdığı hipotezi üzerine odaklanılmıştır. Bu çalışma, STYMİ hastalarında sol atriyal rezervuar strain (LASr) değerlerinin AF gelişim riskini öngörmedeki rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2022 ile Mayıs 2023 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda STYMİ tanısı ile primer perkütan koroner girişim (pPKG) yapılan 198 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar, AF gelişimi olup olmamasına göre iki gruba ayrılmıştır. LASr değerleri, sol atriyal volüm indeksi (LAVİ) ve diğer ekokardiyografik ölçümler alınmış ve demografik, klinik, laboratuvar parametreleri detaylı bir şekilde incelenmiştir. Bulgular: Çalışma sonuçları, LASr değerlerinin düşük olduğu hastalarda AF gelişim riskinin belirgin şekilde arttığını göstermektedir. AF gelişmeyen hastalarda ortalama LASr değeri 31 ± 10 iken, AF gelişen hastalarda bu değer 18 ± 1 olarak bulunmuştur (p<0.001). Lojistik regresyon analizleri, LASr'nin AF gelişim riskini öngörmede bağımsız bir risk faktörü olduğunu ortaya koymuştur. Anjiografik değerlendirmelerde, sol ana koroner arter (LMCA) tutulumu AF grubunda anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p<0.001). Sonuç: Bu çalışma, LASr'nin AF gelişim riskini öngörmede önemli bir biyomarker olduğunu doğrulamaktadır. Düşük LASr değerleri, AF gelişim riskini artırmakta ve bu durum, bu hastaların daha yakından izlenmesi gerektiğini göstermektedir. LASr'nin klinik uygulamalarda yaygın olarak kullanımı, AF riskinin erken dönemde tespit edilmesine ve etkin bir şekilde yönetilmesine katkı sağlayabilir. Bununla birlikte, bu bulguların daha geniş hasta popülasyonları üzerinde doğrulanması gerekmektedir.
Kardiyak ileti defekti ile intrakardiyak cihaz implante edilen hastalarda kardiyak amiloidoz için risk faktörleri ve kırmızı bayrak bulguların varlığının kardiyovasküler sonlanım noktaları üzerine etkisinin incelenmesi
Giriş: Kardiyak amiloidoz (CA), çözülebilir öncü proteinlerin yanlış katlanmaları sonucu, miyokardın ekstrasellüler alanında birikimi ile gelişen infiltratif, progresif bir hastalıktır. Plazma hücre bozuklukları nedeniyle gelişen yanlış katlanmış monoklonal amiloid hafif zincirlerin (AL-CA) birikimine bağlı gelişebileceği gibi, yanlış katlı transtretin proteinlerin (ATTR-CA) birikimine bağlı da gelişebilmektedir. ATTR-CA, son yıllarda farkındalığı giderek artan, kırmızı bayrak bulguların ve tanımlanan risk skorlarının sayesinde erken tanı şansı yakalayan ve özellikle tafamidis gibi spesifik tedavilerin ortaya çıkması ile sağ kalım sürelerinde anlamlı artışın sağlandığı nadir olmayan bir hastalıktır. Yapılan son çalışmalarda; korunmuş EF'li kalp yetersizliği (KEFKY) olan hastaların %15'inde, TAVI uygulanan aort kapak hastalığı olan hastaların %13'ünde ATTR-CA tespit edilmiştir. Önemli kırmızı bayrak bulgulardan olan kardiyak ileti defektleri (özellikle atriyoventriküler bloklar) ATTR-CA tanılı hastalarda %9.5-%20 arasında değişen bir prevalansta gözlenebilmektedir. ATTR-CA için tanısal değerlendirmede kullanılan bir çok risk skoru özellikle KEFKY'li ve aort kapak hastalığı olan populasyonda valide edilmiştir. Kardiyak ileti defekti ile intrakardiyak cihaz implante edilen hastalarda bu skorlama sistemlerinin hem validasyonları yetersiz hem de kardiyovasküler sonlanımlar üzerine olan etkileri net değildir. Biz de çalışmamızda kardiyak ileti defekti ile intrakardiyak cihaz implante edilen hastalarda; T-AMYLO skor ve kırmızı bayrak bulguların kardiyovasküler sonlanımlara olan etkisini araştırmayı amaçlamaktayız. Materyal-Metod: Retrospektif, gözlemsel ve kesitsel bir tek merkezli kohort çalışması olarak dizayn edilen çalışmamızda 2015-2024 yılları arasında intakardiyak cihaz implante edilen yaklaşık 3000 hasta incelenmiş uygun dahil edilme ve dışlama kriterleri sonucunda 1107 açıklanmayan kardiyak ileti defekti ile intrakardiyak cihaz implante edilen hasta analiz edilmiştir. Hastaların klinik ve laboratuvar verileri ile EKG ve EKO verileri hastane kayıt sistemleri, ulusal hasta kayıt bilgi sistemleri ve gereklilik halinde hastalar ile iletişime geçilerek elde edilmiştir. Hastaların implante edilen cihaz türleri ve implantasyon endikasyonları hastanemiz Aritmi ve Elektrofizyoloji biriminin arşiv kayıtlarından elde edilmiştir. Hastaların T-AMYLO skoru ve risk grubu hesaplanarak, kırmızı bayrak bulguların varlığı değerlendirilmiştir. Geriye dönük elde edilebilen EKG kayıtlarından hastaların Total QRS/LVWT oranları hesaplanmıştır.T-AMYLO skoru ve kardiyak amiloidoz için tanımlanan kırmızı bayrak bulguları; tüm nedenlere bağlı ölüm, ölümcül olmayan MI ve ölümcül olmayan SVO'dan oluşan primer sonlanım noktası gelişimi üzerine olan etkileri araştırılmış, sonlanım noktalarını bağımsız öngördürebilen parametreler multivarian COX regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. T-AMYLO skoru ve total kırmızı bayrak sayısının sağ kalım üzerien olan etkisi Kaplan-Meier eğrileri ve ROC Curve analizi ile değerlendirilmiştir. Çalışma protokolu Helsinki Bilgirisine uygun olarak hazırlanmış olup, etik kurulu hastanemizin bağlı olduğu yerel etik kurul komitesinden (İUC Etik Kurul, Seri No: E-74555795-050.04-1036119) alınmıştır. Bulgular: Analiz edilen 1107 hastanın; 442'sine (%39.9) AV blok, 354'üne (%32.0) HSS veya semptomatik sinüzal bradikardi, 210'una (%19.0) yavaş ventrikül yanıtlı AF ve 101 (%9.1) hastaya ise AV blok dışı kardiyak ileti defekti ile cihaz implante edilmiştir. İmplante edilen cihazların %32.8'i tek ventriküler lead'li olup, %67.2'si hem atriyal hem de ventriküler lead'li cihazlardan oluşmaktadır. Primer sonlanım noktası gelişen hastaların; daha yaşlı (74 vs 82, p<0.001) ve erkek cinsiyete (%46.3 vs 58.7%, p<0.001) sahip oldukları gözlenmiş olup bu hastalarda AV blok (%35.5 vs %46.0, p<0.001) ile yavaş ventrikül yanıtlı AF endikasyonları (%15.7 vs %23.4, p<0.001) daha sık izlenmiştir. Ayrıca tek ventriküler lead'li kardiyak cihazlarda primer sonlanım gelişen hastalarda daha fazla sayıda gözlenmiştir (%20.1 vs %29.6%; %5.3 vs %13.2, p<0.001) Primer sonlanım gelişen hastalarda T-AMYLO skoru daha yüksek (1.0 vs 2.9, p<0.001) ve total kırmızı bayrak sayısı daha fazla sayıda (4.5 vs 5.5, p<0.001) izlenmiştir. Benzer şekilde T-AMYLO skoru orta ve yüksek riske sahip hastalarda sonlanımlar daha fazla sayıda gözlenmiştir (%11.5 vs %21.7; %4.7 vs %8.3, p<0.001, sırasıyla). Yapılan regresyon analizleri sonucunda; T-AMYLO skor yüksekliği (HR:1.02, p=0.002), kırmızı bayrak bulgulardan aort kapak hastalığı varlığı (HR:1.29, p=0.030), LVEF >%40 kalp yetersizliği varlığı (HR:1.42, p=0.037), AV blok varlığı (HR:1.48, p=0.013) ve periferik nöropati varlığı (HR:1.52, p=0.002) (sadece tüm nedenlere bağlı ölüm sonlanımı için) primer sonlanım noktası gelişimi ve tüm nedenlere bağlı mortalite için bağımsız öngörücüler olarak saptanmıştır. Kaplan-Meier eğrileri sonucunda, T-AMYLO skoru orta ve yüksek riske sahip olan hastalar ve total kırmızı bayrak sayısı 6 ve üzerinde olan hastaların sağ kalımlarının oldukça düşük olduğu belirlenmiştir (p<0.001). Total kırmızı bayrak sayısının T-AMYLO risk skoruna göre tüm nedenlere bağlı ölüm gerçekleşimini daha üstün öngördürebildiği saptanmıştır (AUC:0.581; AUC:0.655, p<0.001, sırasıyla) Sonuç: Kardiyak ileti defekti ile cihaz implante edilen hastalarda T-AMYLO risk skoru ve kardiyak amiloidoz için kırmızı bayrak bulguların varlığının kardiyovasküler sonlanımlar ile doğrudan ilişkili olması bu hasta grubunda T-AMYLO skor gibi risk skorlarının valide edilmesine duyulan ihtiyacı göstermektedir. Bu gibi risk skorlarının ve kırmızı bayrak bulguların; özellikle açıklanamayan kardiyak ileti defekti ile cihaz implantasyon ihtiyacı gerektiren hastalarda araştırılması kardiyak amiloidozun erken tanısını kolaylaştırıp özellikle kardiyak ileti defekti bulunan hasta grubunda mortalite üzerine anlamlı katkılar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: kardiyak amiloidoz, kardiyak ileti defektleri, T-AMYLO skoru, Kırmızı bayrak bulgular, CIED
Transkateter aort kapak implantasyonu yapılan hastalarda koroner arter hastalığı ve kardiyovasküler olaylara etkisinin araştırılması
Amaç: Transkateter Aort Kapak İmplantasyonu (TAVİ) yapılan hastalarda işlem döneminde invazif koroner anjiyografi uygulanmasının klinik sonlanım noktaları üzerine etkisinin araştırılması Gereç ve Yöntem: 2017 ve 2024 arasında TAVİ işlemleri retrospektif olarak incelendi. Cerrahi riski yüksek, supra-anüler yerleşimli kendinden genişleyen kapak implantasyonu yapılan hastalar dahil edildi. Eş zamanlı veya işlem öncesinde İnvaziv Koroner Anjiyografi yapılanlar ile Koroner Anjioyografi (KAG) yapılmayanlar birbiriyle kıyaslandı. Bulgular: KAG yapılan grup ile yapılmayan grup arasında tüm nedenlere bağlı mortalitede belirgin fark bulunurken (%32,1 ile %47,4 p:0,004), kardiyovasküler mortalite açısından anlamlı fark izlenmedi ( %12 ile %14, p :0,350). KAG yapılan grupta komorbidetler, tanı konmuş koroner arter hastalığı ve eşlik eden koroner arter risk faktörleri daha fazla idi. (Miyokard Enfarktüsü öyküsü %20,5 ile %10,5 p:0,013; diyabetes mellitus %54,5 ile %39,3 p:0,006; yaş 78,5±8 ile 84,1±7,4 p: <0,001). Yapısal kalp hasarı sınıflamasına göre kardiyak hasar düzeyi yüksek olan hastaların mortalitesi belirgin olarak yüksek saptandı ve kardiyak ölüm ile bağımsız olarak ilişkilendirildi. Sonuç: TAVİ planlanan hastalarda işlem sonrasında Selektif invaziv koroner anjiyografi zorlaştırdığı bilinmektedir. Ancak çalışmamız Rutin işlem öncesi koroner anjiyografiden veya tam tersi bir yaklaşımdan ziyade hasta bazında karar vermenin ve operatörün tercihine bırakılmasının kardiyovasküler mortalite açısından anlamlı bir fark yaratmadığını göstermiştir.
Hipertrofik kardiyomiyopati hastalarında 'Speckle Tracking Ekokardiyografi' benek izleme metoduyla elde edilen sol ventrikül multilayer global longitudinal strain ve sol atrial strainin kalp hızı değişkenliğiyle ilişkisi
AMAÇ: Bu çalışmada amacımız HKMP hastalarında 'Speckle Tracking Ekokardiyografi' Metoduyla Elde Edilen Sol Ventrikül Multilayer Global Longitudinal Strain ve Sol Atrial Strain ile sistolik ve diyastolik fonksiyonların değerlendirilmesi ve holter kayıtlarından elde edilen ventriküler aritmilerin ve kalp hızı değişkenliğinin incelenmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM:Kesitsel çalışmaya hipertrofik kardiyomiyopati tanısı alan ve en az bir yıldır bu tanıyla takip edilen 51 kişi hasta grubu olarak alınmıştır.Kontrol grubu olarak hasta grubuyla yaş ortalaması ve cinsiyet olarak benzer 33 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Tüm hastalara Philips Epiq 7 (Philips Medikal Sistemleri, Andover, MA, ABD) ekokardiyografi cihazı ile ekokardiyografik inceleme yapılmıştır.Hastalar LVOT(Sol ventrikül çıkış yolu obstruksiyonu) varlığı/yokluğuna göre; 17 hasta LVOT(+),34 hasta LVOT(-)olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.QLAB 13.0 (Advanced Quantification Software version; Philips) yazılımı yardımıyla strain analizi yapıldı. Tüm hasta grubu ve sağlıklı kontrolleri ekokardiyografik incelemeyi takiben 24 saatlik 3 ve 5 kanallı ritm Holter cihazı Cardioscan12 DMS takıldı. Elde edilen kayıtlar CardioScan 12 yazılımı kullanılarak bilgisayar ortamında değerlendirildi. BULGULAR: HKMP grubunda sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubuna göre endokardial, mid(transmural),epikardial GLS strain değerlerinde istatiksel anlamlılık gösteren azalma saptandı.[(Endo GLS:%-16,6 vs %-21,0,p:0,000),(Mid GLS:%-15 vs %-18,8,p:0,000),(Epi GLS:%-13,7 vs %-17,8,p:0,000)] Elde ettiğimiz strain değerleri; proBNP değerleri(biyomarker) ile pozitif korelasyon gösterdi. LVOT varlığı/yokluğuna göre yaptığımız subgrup analizinde;LV(Sol ventrikül) multilayer GLS değerlerinde gruplar arasında istatiksel anlamlı fark görülmedi( sırasıyla endo,mid,epi;p:0,184,p:358,p:384),ancak mutlak değer olarak her üç katmandaki GLS değeri LVOT(+)grupta daha düşüktü,hasta grupları arasındaki sayı farkı dikkate alındığında hasta sayısı arttıralarak daha büyük bir çalışmada fark istatiksel anlam kazanabilir. Çalışmamızda hasta grubunda ;kontrol grubuna göre istatiksel anlamlı düzeyde daha fazla NSVT saptandı.(p:0,026)Multilayer GLS azalması ve NSVT sıklığının nedeni HKMP hastalarında fibrotik skar dokuları ve meydana gelen sistolik fonksiyonlardaki erken etkilenme olabilir.Genetik geçişi olan HKMP hastalarında,kontrol grubuna göre ailede ani ölüm öyküsü sıklığı istatiksel anlamlı olarak daha fazla saptadık(p:0,041). Sol atrial strain incelemesi;HKMP hastalarında patogenezde rol alan diyastolik disfonksiyonun tanısında önemli rol alır.Tez çalışmamızda sol atrial strain HKMP hastalarında kontrol grubuna göre LARS,LARSP,LACD ,LACDP,değerlerinde istatiksel anlamlılık gösteren mutlak değerde azalma saptadık(LARS,LARSP,LACD ,LACDP ,p:0,000).Sol atriyum boyutu ,LAVI ölçümleri anlamlı derece daha büyük olarak değerlendirildi[(LA:42,1 vs 36,06 p:0,000)(LAVI: 36,0 vs 24,5,p:0,000)].Ayrıca LAVI ve E/e' gibi konvansiyonel ekokardiyografide kullanılan diyastolik disfonksiyon tanı kriterleri ile sol atrial strain parametrelerinin birçoğunda korelasyon görüldü. Bu tezde ayrıca ;HRV parametrelerinin aritmilerle ilişkisi ve multilayer GLS ve sol atrial strain ile ilişkisini irdeledik,kontrol grubu ve hasta grubu arasında HF parametresi(p:0,002)dışında istatiksel anlamlı fark saptanmadı,farklılık diğer parametreler genelinde görülmedi.Betabloker tedavinin HRV düzeltici etkisine dair yayınlar göz önünde bulundurulduğunda istatiksel anlamlı farklılık olmaması hastaların yoğun betabloker kullanım oranıyla ilişkili olabilir. SONUÇ:Çalışmamız HKMP tanılı hastalarda sistolik ve diyastolik fonksiyonların erken dönem etkilenmesinin speckle tracking ekokardiyografi ile değerlendirilmesi ve ventriküler aritmilerle olan ilişkisi açısından önem taşımaktadır genetik geçişi gösterilen hastalığın sarkomer proteinlerinin mutasyon analizi ve aritmilerin geliştiği fibrotik odakların kardiyak MRI tespiti ile multilayer GLS incelemesinin ilişkisi açısından daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ventriküler erken vuru ablasyonu planlanan hastalarda yapay öğrenme modellemesi kullanımı
Amaçlar: 12 derivasyonlu yüzeyel EKG verileri ile eğitilen yapay öğrenme modellemeleri ile çıkış yolu VEV'lerin yerleşim yerlerinin yüksek doğruluk ve duyarlılıkla belirlenmesi ve RF kateter ablasyonu sonrası nüks öngörüsüyle ilişkilerinin incelenmesi. Gereç ve Yöntem: Temmuz 2020–Temmuz 2025 arasında merkezimizde gerçekleştirilen çıkış yolu VEV kateter ablasyonları retrospektif olarak analiz edildi. 12 derivasyonlu EKG'lerden çok kanallı sınıflama için 13 kanallı girdi kullanan, daha derin ve geniş bir 1-B evrişimsel sinir ağı mimarisi (1-D CNN, MultiQRSNet) geliştirildi. Üç model eğitildi: (i) Sağ–Sol Model, (ii) Sağ–Sol–İntramural Model, (iii) Sağ–Sol Nüks Modeli. Gruplar arası sonuçlar karşılaştırıldı; çok değişkenli analizlerle nüks belirteçleri değerlendirildi. Bulgular: Sağ ventrikül çıkış yolu hastaları, sol ventrikül çıkış yolu ve intramural gruplara kıyasla daha genç (45,8±15,7 vs 58,4±11,3 ve 55,1±13,9 yıl; p<0,001), daha düşük VKİ sahip (27,1±3,9 vs 30,5±5,4 ve 29,9±5,5 kg/m²; p=0,001) ve komorbiditeleri (hipertansiyon %22 vs %53 ve %46; p=0,004; diyabet %5 vs %22 ve %27; p=0,012) daha az saptandı. Üç modelin performansı da istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,01). Sağ–Sol model sağ ve sol çıkış yolu ayrımında %98,22 doğruluk ve %98,22 duyarlılık sağladı. Sağ–Sol–İntramural model üç sınıflı ayrımda %60,73 doğruluk elde etti. Sağ–Sol Nüks model ise "kür" ve "nüks" sınıflamasında %69,83 doğruluğa ulaştı. Çok değişkenli analizde ABC-VT risk skoru bağımsız nüks öngördürücüsü olarak belirlendi. (OR: 1,21; p=0,044). Sonuç: Çalışmamızda oluşturduğumuz yapay öğrenme modeli ile, sağ ve sol çıkış yolu ayrımında yüksek kesinlikle bilmekle birlikte intramural odakların belirlenmesine olanak sağlamaktadır. Nüks öngörüsünde ABC-VT risk skoruyla birlikte Sağ-Sol Nüks modeli de kullanılabilir. Elde ettiğimiz sonuçlar sık VEV ile başvuran hastaların tedavi seçimine yardımcı olup girişim yeri komplikasyonları, işlem süresi ve maliyetlerin azalmasına yardımcı olabilmektedir. Anahtar Kelimeler: çıkış yolu VEV; intramural odak; yapay öğrenme
Kalp pili elektrodlarının çıkarılmasında kullanılan iki farklı mekanik dilatör kılıfın akut ve uzun dönem etkinliğinin değerlendirilmesi
Kardiyak implante edilebilir cihazların kullanım sıklığında artmayla paralel olarak; bu cihazlarla ilişkili enfeksiyon, elektrodların çalışmaması, elektrodların yanlış yerleşimi, yeni teknolojik cihaz seviyesine geçilme gereksinimi gibi problemlerin yönetiminde etkin ve güvenilir metodlara gereksinim artmaktadır. Transvenöz kalp pili elektrodunun çıkarılmasında kullanılan teknoloji son on yılda önemli gelişme izlemesine rağmen, bu işlem halen morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. İmplantasyon sonrasında farklı hücresel ve humoral immün mekanizmalarla transvenöz elektrodlar sıklıkla fibrotik kapsül ile sarılmaktadır. Uzun süreli implantasyon süresi bulunan elektrodların çıkarılmasında yardımcı elektrod çıkarma cihazlarına gereksinim duyulmaktadır. Farklı elektrod çıkarma sistemleri arasında literatürde karşılaştırmalı veri çok fazla yoktur. Çalışmamızda iki farklı rotasyonel mekanik dilatör kılıf sistemi ile elektrod çıkarılan hastaların retrospektif olarak analizinden elde edilen işlem başarısı ve oluşan komplikasyonların kıyaslanması amaçlanmıştır. 2009-2018 tarihleri arasında TightRailTM ve Evolution® mekanik dilatör kılıf sistemleri ile ortanca yaşı 60; %72 si erkek olan 302 hastadan 566 elektrod çıkarılmıştır; etkinlik ve güvenlik sonlanım noktaları kıyaslanmıştır. Evolution® grubunda 133 hastadan 233 elektrod; TightRailTM grubunda 169 hastadan 333 elektrod çıkarılmıştır. Evolution® grubundaki hastaların %57,9'u defibrilasyon elektoduna sahiptir ve çıkarılan elektrodların %87,6'sı pasif fiksasyon mekanizmasına sahiptir; elektrod bekleme ortanca süresi 5,1 yıldır; en sık elektrod çıkarılma sebebi %57,9 oranla elektrod disfonksiyonudur. TightRailTM grubundaki hastaların %63,3'ü defibrilasyon elektroduna sahiptir ve çıkarılan elektrodların %73,1'i pasif fiksasyon mekanizmasına sahiptir; elektrod bekleme ortanca süresi 5 yıldır; en sık elektrod çıkarılma sebebi %49,1 oranla kardiyak implante edilebilir cihaz ilişkili enfeksiyondur. Çalışmadaki tüm defibrilasyon elektrodları çift koil özelliğindedir. Evolution® ve TightRailTM grupları arasında işlem başarısı (%93,9; %94), klinik başarı (%99,2; %98) ve komplikasyon gelişimi (%15; %8,9) açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). İşlem başarısı toplam elektrod sayısı, pasif elektrod sayısı, elektrod bekleme süresi fazla olan hastalarda daha düşük olarak saptanmıştır (p<0,05). İşlem başarısı üzerine tek değişkenli analizde anlamlı etkisi olan faktörlerin çok değişkenli analizinde elektrod bekleme süresi, çıkarılan elektrod sayısı ve lökosit düzeyi işlem başarısını etkileyen bağımsız risk faktörleri olarak gösterilmiştir (p<0,05). İzlem süresi ortanca 4 yıl olup bu süreçte tüm nedenlere bağlı mortalite verileri değerlendirildiğinde; Evolution® grubunda %25,6 oranında ve TightRailTM grubunda %23,1 oranında olmak üzere toplamda 73 hastada mortalite izlenmiştir; her iki grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Eşlik eden diyabetes mellitus, kronik böbrek hastalığı, atriyal fibrilasyon, kalp yetersizliği gibi sistemik hastalıkların bulunması, defibrilasyon elektrodu olması ve artan yaş ile tüm nedenlere bağlı mortalite arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir (p<0,05). Tüm nedenlere bağlı mortalite ile tek değişkenli analizde ilişki izlenen faktörlerin çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapıldığında kalp yetersizliği, kronik böbrek hastalığı ve koagülopatinin tüm nedenlere bağlı mortaliteyi öngördüren bağımsız risk faktörleri olduğu gösterilmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, her iki mekanik dilatör kılıf ile elektrod çıkarılma işlemi yapılan hastaların akut ve uzun dönem izleminde etkinlik, güvenlik ve tüm nedenlere bağlı ölüm açısından fark izlenmemiştir. Anahtar Kelimeler: Transvenöz elektrod çıkarılması, mekanik rotasyonel kılıf, başarı, mortalite
İskemik ventriküler taşikardisi olan hastalarda radyofrekans kateter ablasyonu tedavisinin hastalık sonlanımlarına etkisinin değerlendirilmesi
Tekrarlayıcı ventriküler taşikardi (VT) atakları olan iskemik kardiyomiyopatili hastalarda skar homojenizasyonu temelli kateter ablasyonunun klinik VT ablasyonuna göre daha düşük rekürrens oranına sahip olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı; iskemik kardiyomiyopatisi olan ve VT saptanan hastalarda skar homojenizasyonu temelli radyofrekans (RF) kateter ablasyonunun, bu hasta grubunda başarı ve rekürrens oranlarını, işleme bağlı komplikasyonları, peri ve post-prosedürel mortaliteyi ve bu sonlanımların hastaya ve işleme bağlı öngördürücülerini belirlemektir. Çalışmaya 01.06.2014-30.11.2018 tarihleri arasında iskemik VT nedeniyle kateter ablasyonu yapılmış olan hastalar alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, komorbidite gibi bazal karakteristik özellikleri, işlem öncesi rutin laboratuvar parametreleri, kullandıkları ilaçlar ve ekokardiyografik parametreleri kaydedildi. Çalışmanın sonlanım noktaları olarak hastaların takiplerinde sürekli VT atağı gelişimi, implante edilebilir kardiyoverter defibrilatörü (İCD) olan hastaların VT'ye tedavi öyküsü, hastane içi, erken ve geç mortalite oranları ve peri-prosedürel komplikasyonlar değerlendirildi. Araştırma popülasyonu 120 erkek (%93,8) ve 8 kadın (%6,2) hasta olmak üzere 128 hastadan oluştu. Hastaların ortalama yaşı 66±10 yıl olarak saptandı. Ablasyon öncesi elektriksel fırtına ile başvuran hasta oranı %40,6 (52) olarak saptandı.. Hastaların ortalama sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (SolV EF) %29,6±7,2 idi ve tüm hastaların %57,8'inde SolV EF <%30 olarak belirlendi. Tüm popülasyonun %4,7'sinde peri-prosedürel komplikasyon, %2,3'ünde minör komplikasyon ve %2,3'ünde majör komplikasyon saptandı. Ortanca 22,5 (1-54) aylık izlem süresince %34,4 hastada VT rekürrensi saptandı. Takip boyunca tüm nedenlere bağlı mortalite oranı %30,5 olarak hesaplandı. Bu çalışma sonucunda iskemik kardiyomiyopatisi (İKMP) olan ve RF ile VT ablasyonu yapılan hastalarda rekürrensin en önemli prediktörleri olarak perkütan koroner girişim (PKG) öyküsü, elektriksel fırtına ile başvuru ve EF'nin %30'un altında olması (sırasıyla; HR:2,65; %95 GA:1,28-5,58; p=0,010; HR:1,96; %95 GA:1,07-3,58; p=0,039; HR:6,31; %95 GA:1,48-26,94; p=0,013); tüm nedenlere bağlı mortalitenin bağımsız prediktörleri olarak Diyabetes Mellitus (DM) varlığı, NYHA>2 olması, SolV EF yüzdesi ve Beyin natriüretik peptid (BNP) düzeyi (sırasıyla; HR:2,86; %95 GA:1,48-5,51; p=0,002; HR:1,91; %95 GA:1,05-3,66; p=0,045; HR:0,95; %95 GA:0,91-0,98; p=0,038; HR:1,10; %95 GA:1,03-1,18; p=0,004) ; kardiyovasküler mortalitenin en önemli prediktörleri olarak da SolV EF düzeyi, BNP düzeyi ve ilk ablasyon işlemi sonrası uygun şok sayısı (sırasıyla; HR:0,93; %95 GA:0,88-0,98; p=0,013; HR:1,07; %95 GA:1,02-1,11; p=0,002; HR:1,12; %95 GA:1,03-1,22; p=0,011) olarak belirlendi. Anahtar kelimeler: İskemik Kalp Hastalığı, Kateter Ablasyonu, Ventriküler Taşikardi.
Kalp yetmezliğinde alveolakapiller membran fonksiyonlarının toraks ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Kalp yetmezliğinin en önemli semptomu pulmoner konjesyona bağlı gelişen dispnedir. Pulmoner konjesyon değerlendirilmesi akciğer grafisi gibi yöntemlerin yanında torasik ultrasonografi ile B çizgi sayısı ve plevral effüzyon değerlendirilmesi ile mümkündür. Kronik kalp yetmezliğinde devamlı pulmoner kapiller basıncı ve volüm fazlalığına bağlı olarak alveolakapiller membranda remodellinge bağlı değişiklikler oluşur.Remodelling sonucunda interstisyumda doku artışına bağlı olarak gaz difüzyon azalmaktadır. İnterstisyum sıvı miktarının yani pulmoner konjesyonu gösteren B çizgi sayısı ile gaz difüzyonu arasındaki ilişkinin gösterilmesi ilgili mevcut veriler azdır. Bizim çalışmamızın amacı kalp yetersizliği hastalarında toraks ultrasonografi ile B çizgi sayısı ve difüzyon testi(DLCO) sonuçlarını karşılaştırarak B çizgi (intertisyum sıvı birikimi) sayısının artışının alveolakapiller membran difüzyon kapasitesi üzerindeki etkisini incelemektir. Yöntem: Prospektif olarak Ocak 2018-Aralık 2018 tarihleri arasında kliniğimizde yatan akciğer ödem tablosunda dekompanze kalp yetmezliği tanısı alan 80 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların yatışının ilk 24 saat içerisinde ekokardiyografi ve Toraks ultrasonografi ile B çizgi sayısı hesaplanması yapılmıştır ve toplam B çizgi sayısı 15 üstü ve altı şeklinde iki gruba ayrılmıştır. Hastanın yeterli düretik tedavi verilmesi sonrasında vizuel analog dispne skalası ve yatak başı nefes darlığı testi ile hastalar dispne açısından değerlendirilmiştir. Testlerden geçen ve tolere edebilen hastalar solunum fonksiyon testi, DLCO testi ve 6 dakika yürüme testi uygulanmıştır. B çizgi sayısı 15 üstü ve altı şeklinde ayrılan iki grup arasında solunum fonksiyon testi, DLCO ve ekokardiyografi sonuçları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmada dahil edilen 77 hastanın 26'si B çizgi sayısı 15'in altında (18 erkek, ortalama yaş: 48,6±3 yıl, VKİ 27,9±1,09 kg/m2), 51'inde 15'in üstünde (36 erkek, ortalama yaş 53,73±2,02,VKİ 28,2±0,55kg/m2) dir. B çizgi sayısı >15 olan grupta RVEF daha düşük (p=0,003), RVSm daha düşük (p=0,014), SPAP daha yüksek (p<0,0001), TRV daha yüksek (p=0,001), VCİ çapı daha dilate (p<0,0001), LA volümü daha fazla(p=0,007), mitral yetmezliği (p=0,043) ve pulmoner yetmezliği daha fazla (p<0,0001) saptanmıştır. B çizgi sayısının 15'in üstünde olan grupta GFR daha düşük (p=0,016), hiponatremi belirgin (p<0,0001), hemoglobin değerleri daha düşük (p=0,004), AST daha yüksek (p=0,007) ve NT-ProBNP daha yüksek (p<0,0001) tir. Hastaların yeterli diüretik tedavi sonrası yapılan solunum fonksiyon testi, DLCO ve 6 dakika yürüme testi sonuçlarında B çizgi sayısı 15'in üstünde olan grupta FVC daha düşük (p=0,008), FEV1 daha düşük(p=0,036), düzeltilmiş DLCO daha düşük (p<0,0001), 6 dakika yürüme testi daha düşük(p<0,0001) saptanmıştır. FEV1/FVC açısından iki grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışmaya alınan hastanın hastanede yatışı sırasında 16'sına (6'sı B çizgi 15 altı,10'u B çizgi 15 üstü) sağ kateterizasyon yapılmıştır ve sonuçlar karşılaştırıldığında B çizgisi 15'in üstünde olan grupta PVR daha yüksek (p=0,039) bulunmuştur. Sonuç: B çizgi sayısı 15'in üstünde olması difüzyon kapasitesi azalması, solunum fonksiyonunda restriktif patern, sağ ventrikül fonksiyon azalması ve pulmoner vasküler direnç yükselmesi açısından öngördürücüsü olabilir. B çizgisi sayısının >15 olan grupta kalp yetmezliğinin prognoz göstergelerinin daha kötü olması nedeniyle kalp yetmezliğinde bir kötü prognoz göstergesi olabilir.
Perkütan koroner girişim uygulanan hastalarda uzamış antitrombosit tedavinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Güncel kılavuzlarda önerilmesine rağmen stent takılmış hastalarda kanama ve iskemik olay riskini belirleyen skorlama sistemleri olan DAPT ve PECISE-DAPT skorları yeterli kullanılmamakta ve bu skor sonuçlarına göre antiplatelet tedavinin düzenlenmesi yapılmamaktadır. Önerilen skorlama sistemleri geniş randomize kontrollü çalışmaların datalarını kullanarak geliştirilmiş olsa da gerçek yaşam verileri kısıtlıdır. Üçüncü basamak sağlık kurumu başvurusu olan koroner arter hastalarında risk skorlarına göre ikili antiplatelet kullanım sürelerinin araştırılması ve riske uygun antiplatelet tedavi düzenlenmeyen hastalarda gelişen olayların değerlendirilmesi yapılarak kılavuzlarda önerilen skorların gerçek yaşamda uygulanma oranlarını ve klinik pratikte faydalarının araştırılması amacıyla mevcut çalışma tasarlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ağustos 2017 - Mayıs 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Kardiyoloji Polikliniğine başvuran perkütan koroner girişim uygulanmış hastaların ikili antiplatelet tedavi kullanımı değerlendirilmiştir. Perkütan koroner girişim sonrası en az 1 yılını doldurmuş 419 olgudan dahil edilme ve dışlanma kriterlerini karşılayan 386 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastaların DAPT ve PRECISE-DAPT skoru hesaplanmıştır. Birincil sonlanım noktası olarak 1. yıl sonunda skorlar önerisi doğrultusunda uygun kullanılmış ikili antitrombosit tedavi oranları Kabul edilmiştir. İkincil sonlanım noktası olarak ikili antiplatelet kullanım durumu ile ciddi kanama ve akut stent trombozu olaylarının ilişkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 386 hasta dahil edilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 61, %42'i kadındı.Hastaların %81.4 (298)'ü akut koroner sendrom (AKS) tanısına sahipti. Çalışmaya alınan hastaların % 36.1'inde PRECISE-DAPT skoru yüksek risk grubunda iken; 1. yıl sonunda hesaplanan DAPT skoru hastaların %62.6'sında yüksek riskli idi. Hastaların %49.2'si düşük PREICISE-DAPT, yüksek DAPT skoruna sahipti. Kılavuz önerileri doğrultusunda bu hasta grubunun bir yıldan uzun ikili antiplatelet tedavi alması gerekirken birinci yıldan sonra ikili antiplatelet tedaviye devam eden hastaların oranı %15'dir. Akut stent trombozu olan 20 (%5.5) hasta saptandı. BARC-3 ve üstü kanama 17 (%4.6) hastada saptandı. Stent trombozu olaylarının %70 (14)'i 1. yılın sonunda gelişti. 1.yılın sonunda tromboz gelişen hastaların %60 (12)'ı skorlara göre 1 yıldan uzun ikili antiplatelet kullanılması gereken hastalarken (yüksek DAPT, düşük PRECISE-DAPT skoru) olay zamanı sadece ASA almaktaydı. BARC-3 ve üstü kanama gelişen 17 hastadan 4'ü skorları açısından yüksek kanama düşük tromboz riskine sahipti (yüksek PRECISE-DAPT, düşük DAPT skoru) ve kılavuz önerisine göre 6 ay ikili antiplatelet kullanılması yeterli olabilecekken 6 aydan sonra tedavi devamında kanama gelişmiştir. Sonuç: Koroner arter hastalarında uygulanması gereken ikili antiplatelet tedavi stratejisi uzun yıllar boyunca tartışılmıştır ve tartışılmaya devam edilmektedir. Mevcut çalışma bu skorların günlük pratikte yeteri kadar kullanılmadığını göstermiştir ve skorlara uyulmadığı durumlarda kanama ve stent trombozlarının yüksek olduğu izlenmiştir. Ayrıca çalışma bu skorların gerçek yaşamda karşılaşılan hastalarda da etkili bir şekilde kötü sonlanımları öngörebildiğini göstermiştir. DAPT skoru ve PRECISE-DAPT skoru günlük pratiğimizde daha fazla oranda kullanılmalıdır. Bu sayede daha etkin ve daha güvenli tedavi stratejisi uygulanabilir.
Sol ventrikül destek cihazı implantasyonu yapılan son dönem kalp yetmezliği hastalarında dolaşımdaki neprilisin molekül düzeyinin belirlenmesi
GİRİŞ: Kalp yetmezliğiyle nörohormonal mekanizmalar aktive olmakta ve dolaşımda fibrozisi artırıcı, natriüretik peptitleri yıkarak diürezi engelleyici neprilisin'in düzeyi artmaktadır. Sol ventrikül destek cihazı (LVAD) implantasyonundan sonra norohumoral aktivasyon çoğunlukla azalmaktadır ancak normale dönüp dönmediği bilinmemektedir. Bununla birlikte, LVAD implantasyonu sonrası neprilisin plazma seviyesinde ki değişiklikler daha önce incelenmemiştir ve ayrıca LVAD implantasyonu öncesi yükselmiş neprilisin seviyeleri ve bunun kısa dönem sonuçlarla ilişkisiyle ilgili veriler eksiktir. AMAÇ: Çalışmamızda dolaşımdaki neprilisin molekülü düzeyinin sol ventrikül destek cihazı implantasyonu sonrası değişimini ve implantasyon öncesi neprilisin düzeyinin kısa dönem mortalite ve morbiditeyle ilişkisini belirlemeye çalıştık. METOD : prospektif olarak Ocak 2017 ile Ekim 2017 arasında LVAD implantasyonu uygulanmış hastalar çalışmaya dahil edildi. Ameliyat öncesi ve sonrası 3. ayda plazma neprilisin düzeyleri ölçüldü. Hastalar; mortalite, inme, pompa trombozu, gastrointestinal kanama ve sağ ventrikül yetmezliği gibi advers olaylar için ilk 3 ayda gözlemledi. BULGULAR: toplamda 47 hasta (40:erkek, ortalama yaş: 54±11yıl, BMI: 25,70±3,89 kg/m2) çalışmaya dahil edildi. %42,6(n:20) hasta kalp yetmezliği açısından iskemik etiyolojiye sahipti. 3.ayın sonunda operasyon öncesine göre neprilisin düzeylerinde anlamlı düşüş izlendi. (75,28 pg/ml – 75,30 pg/ml p:0,007) 3 aylık izlemde 7 hasta exitus oldu, bu hastaların operasyon öncesi neprilisin düzeyleri yüksek saptanmasına rağmen istatiksel anlamlılığa mortalite az olduğu için ulaşmadı( 1798,51 ± 1935,5pg/ml, 371,59 ± 506,68pg/ml p:0,134). Neprilisin düzeyleri yaş,cinsiyet, BMI, kalp yetmezliği etiyolojisi ve renal fonksiyonlarla ilişkisiz bulundu. Operasyon öncesi neprilisin düzeylerinde 431pg/ml; ilk 3 aydaki advers olaylar açısından %71 sensitivite, %77 spesifiteyle sınır değer olarak saptandı(EAA:0,682; %95 CI:0.387-0.977; p:0,128). Operasyondan sonraki 3 ay içinde komplikasyon gelişenlerin 3.aydaki neprilisin düzeyi, gelişmeyenlere göre daha yüksek bulundu.(p:0,05) SONUÇ: LVAD implantasyonu sonrası nörohormonal sistem aktivasyonu azalsa da normale dönmemektedir. Ameliyattan sonra 3 ay içinde komplikasyon gelişen hastalarda halen yüksek nörohormonal aktivasyon saptandı. Bu nedenle, LVAD implantasyonundan sonra halen yüksek neprilisin seviyelerine sahip hastalarda optimal tıbbi tedaviye devam edilmesi önerilmektedir.
Sol ventrikül destek cihazı implantasyonu planlanan hastalarda kırılganlık (frailty) ve bilişsel fonksiyonların sağkalım üzerine etkisi
Giriş: Kırılganlık, kalp yetmezliği hastalarında ve kardiyak cerrahi planlanan hastalarda operasyon sonrası artmış mortalite ve morbidite ile ilişkili bulunmuştur. Bu nedenle, bu hastalarda kırılganlık ölçümünün, istenmeyen olay gelişim riski yüksek olanları ayırt ederek sol ventrikül destek cihazı (LVAD)'den en çok yarar görecek olanları belirlemede yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Amaç: Araştırmamızda, Fried skorlamasını kullanarak belirlenen kırılganlık durumunun, LVAD cerrahisi sırası ve sonrasında gelişebilecek komplikasyonlara ve sağ kalıma etkisini incelemeyi amaçladık. Yöntem: İmplantasyon amacından bağımsız olarak LVAD cerrahisi planlanan 52 hasta (44 erkek; 8 kadın; yaş 52 ±8 yıl), operasyon öncesi kırılganlık, bilişsel fonksiyon ve depresyon açısından değerlendirildi. Kırılganlık ölçümünde Fried fiziksel kırılganlık fenotipi kullanıldı ve 3 ve üzeri skor alan hastalar kırılgan kabul edildi. Bilişsel fonksiyonların değerlendirilmesinde Mini-Cog testi kullanılırken, depresyon taraması için Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9)'dan yararlanıldı. Hastalar ölüm ve komplikasyonlar açısından cerrahi sonrası üç ay gözlendi. Bulgular: Fried kriterlerine göre 29 hasta (%55) kırılgan olarak sınıflandırıldı. Kırılgan hastaların, kırılgan olmayanlara göre daha yüksek NT-proBNP değerlerine ve daha yüksek NYHA skorlarına sahip oldukları görüldü. Kırılgan hastalarda depresyon daha yaygın bulundu (p=0.04). Beden kitle indeksi ve vücut yüzey alanı, kırılgan hastalarda daha düşük olduğu gözlendi (p=0.001; p=0.02). Birincil sonlanım noktası olarak alınan hastane içi ölüm ya da uzamış hastane yatışının kırılgan olmayan 9 (%39) hastaya oranla 21 (%72) kırılgan hastada gerçekleştiği saptandı (p=0.01). İkincil sonlanımlardan sadece ventriküler aritmiler istatistiksel anlamlılığa ulaşarak kırılgan hastalarda cerrahi sonrası ventriküler aritmilerin daha fazla görüldüğü saptandı (p=0.01). Sonuç: Kırılganlık, LVAD implantasyonu planlanan hastalarda operasyon sonrası artmış hastane içi ölüm ya da uzamış hastane yatışı ile ilişkilidir. Bu nedenle kırılganlık durumunun, LVAD cerrahisi için hasta seçiminde kullanılan kriterlerden birisi olması gerektiğini düşünüyoruz.
Transradial koroner anjiyografide radial arter endotel fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Koroner anjiyografi ve girişimler için yeni bir yöntem olan transradial yaklaşımın yakın zamanda popülaritesini artırmıştır. Ancak transradial koroner anjiyografiden sonra endotel disfonksiyonu gelişebilmektedir. Bu çalışmada üç farklı radial giriş bölgesi olan sağ önkol radial arter, sol önkol radial arter ve sol distal radial arterde akım aracılı vazodilatasyon testi ile endotelyal fonksiyonları ve en güvenilir girişi yerini araştırmayı amaçladık. Metod: 6 Eylü 2017- 6 Mart 2018 tarihleri arasında koroner anjiyografi planlanan 70 hastaya prospektif olarak transradial girişim yapıldı. Hastalar üç gruba ayrıldı: Grup 1 sol önkol radial (17 hasta), grup 2 sol distal radial (27 hasta) ve grup 3 sağ önkol radial arter (26 hasta) girişim yapılanlar. Akım aracılı endotel fonksiyonları 3 kez ölçüldü; işlem öncesi, işlemden 24 saat sonra ve 2 ay sonra.Test, hasta sırtüstü pozisyonda ve 5 dakika boyunca rahatladıktan sonra yapıldı.Radial arter çapı ölçümünde GE Healthcare Vivid E9 4D kardiyovasküler ultrason sistem cihazı, 11L-D, 4.5-12 MHz lineer probu kullanıldı.Manşon 220 mmHg'ye kadar şişirildi, şişik vaziyet 5 dakika boyunca sürdürüldü.Manşon söndürüldükten sonra radial arter çapı ve yüzdelik değişimi 1., 2. ve 3. dakikada kaydedildi. Tüm veriler IBM SPSS Statistics 21.0 programı ile değerlendirildi. Değişkenlerin karşılaştırılmasında Kruskal Wallis testi ve Anova testi yapıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 58,8 (± 12,3) olup erkek cinsiyet ağırlıktaydı 48 (% 68, 5) ve hipertansiyon 54 (% 77,1), diyabet 28 (% 40) en sık risk faktörleriydi. Akım aracılı vazodilatasyon testinde radyal arter çapları ve yüzde değişim maksimum seviyesine ilk dakikasında ulaşmıştır. İlk 24 saatte sol distal girişim grubunda sağ radial girişim (p <0,001) ve sol radial girişim grubuna göre endotel fonksiyonu korunmuştur (p <0,001). p = 0,043). Bu işlem işlemden 2 ay sonra devam etti. Hastalarda radial arter trombozu 6 (% 8,6), ekimoz 4 (% 5,7) ve radial arter oklüzyonu 2 (% 2,9) olarak görüldü, ancak 3 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sol distal radial arter giriş bölgesinde sadece bir komplikasyon (ekimoz) görüldü. Floroskopi ve stent implantasyonu açısından 3 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç: Radyal arter endotelyal fonksiyonu ilk 24 saatte bozulurken, endotel fonksiyonu sağ- sol konvansiyonel yöntemlerle yapılan girişimlere kıyasla sol distal yöntemle yapılan girişimler ile korunmaktadır. Uzun dönem takiplerde endotel disfonksiyonu azalmaktadır. Sol distal radial girişim, arteriyel vazospazm, oklüzyon, majör kanama, hematom riski daha az olan güvenilir bir anjiyografi girişim yöntemidir. Sol distal radial koroner anjiyografi, hastaların yüksek oranda memnun kaldığı ve yakınlarına önerdiği, tedavi konforunun yüksek olduğu ve günlük aktiviteyi bozan ağrıya sebep olma olasılığı düşük olan bir koroner anjiyografi yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Transradial koroner anjiyografi; Endotel fonksiyonu; Akım aracılı dilatasyon testi.
Koroner anjiografi ve SGLT-2 inhibitörü kullanım öyküsü olan hastalarda kontrast nefropati sıklığı
Kontrast ilişkili nefropati tanı veya tedavi amaçlı yapılan girişimlerde kullanılan intravenöz kontrast ajanlara bağlı olarak gelişen akut böbrek hasarı olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmada daha önce kliniğimizde anjiografi yapılmış olan hastaların girişim öncesi ve girişim sonrası 48.saat kreatinin düzeylerinin karşılaştırmasını yaparak SGLT-2i'lerin böbrek fonksiyonlarına etkisini araştırmayı amaçladık. Bazal kreatinin seviyesi ile karşılaştırıldığında tüm hasta popülasyonunda (değişim oranı %6.22), SGLT-2'i alanlarda (değişim oranı %6.92) ve HbA1c düzeyi %6.4'ün üzerinde olanlarda (değişim oranı %6.56) 48.saat kreatin düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yükselmiştir (sırasıyla, p=0.006; p=0.032 ve p=0.008). HbA1c yüksekliğine göre gruplara tekrar bölününce HbA1c seviyesi düşük (≤%6.4) olan hastaların SGLT-2i alsa da almasa da bazal değerleri ile karşılaştırıldığında 48.saat kreatinin düzeyinde anlamlı yükselme olmamıştır. HbA1c seviyesi yüksek (≥%6.4) hastalarda ise SGLT-2i alan grupta kreatinin değerinde anlamlı artış olmuştur. Yaptığımız çalışmada SGLT-2i kullanımının KN üzerinde anlamlı bir artış yaratmadığı fakat kontrolsüz diyabeti olan hastalarda kreatinin progresyonunda anlamlı yükselmelere sebep olabileceği görüldü. Riskli hastaların belirlenmesi, yeterli hidrasyonun sağlanması, kullanılan kontrast miktarının azaltılması, işlem öncesi ve sonrası böbrek fonksiyonlarının yakın takibiyle bu ilaçların kullanımının güvenli olduğu düşünülebilir. Bu ilaçların KN ile ilgili fayda veya zararlarının tespitine yönelik daha geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, Kontrast Nefropati, Koroner anjiografi, SGLT-2 inhibitörleri
Düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği hastalarında atriyal fibrilasyon varlığının kırılganlık(frailty) üzerine etkisi
Düşük Ejeksiyon Fraksiyonlu Kalp Yetersizliği Hastalarında Atriyal Fibrilasyon Varlığının Kırılganlık (Frailty) Üzerine Etkisi Bu çalışmanın amacı düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği (DEFKY) hastalarında atriyal fibrilasyon (AF) varlığının kırılganlık (frailty) parametrelerine etkisini incelemektir. Çalışmaya sinüs ritminde (SR) olan 45 DEF-KY hastası ve atriyal fibrilasyonu (AF) olan 44 DEF-KY hastası alındı. Kırılganlık değerlendirilmesinde yürüme hızı, 6 DYT, TUG, handgrip strength testi, PRISMA- 7 anketi ve Minnesota kalp yetersizliği ile yaşama anketi kullanıldı. Her iki grupta diyabet, hipertansiyon, kronik böbrek hastalığı oranları benzer saptandı. İskemik etyoloji SR grubunda anlamlı olarak daha yüksek, kalp kapak protezi AF olan grupta anlamlı olarak daha yüksekti. NT-proBNP değeri AF grubunda istatistiksel olarak anlamlı daha yüksekti. Albümin ve total protein değerleri AF grubunda statistiksel olarak anlamlı daha düşüktü. Sol atriyum çapı, sol atriyum volüm indeksi, triküspit yetmezlik velositesi, sistolik pulmoner arter basıncı, sağ atriyum alanı, vena kava inferiyor çapı AF grubunda istatistiksel olarak anlamlı daha yüksekti. Triküspit anüler düzlem sistolik sapması (TAPSE) ve triküspit S velosite ise AF grubunda anmlaı olarak daha düşüktü. Kırılganlık değerlendirilmesi için yapılan 6 dakika yürüme testi (DYT) ve handgrip strength testi AF grubunda anlamlı olarak daha düşüktü. Time up and go test (TUG Test) ise AF grubunda anlamlı olarak daha yüksekti. Yürüme hızı testi, PRISMA- 7 anketi, Minnesota kalp yetersizliği ile yaşama anketi AF ve SR hasta grupları arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Charlson komorbidite indeksinden yararlanılarak farklı ağırlıktaki parametrelerden yeni bir kırılganlık indeksi oluşturduk. Küme analizi sonucunda hastalar kırılganlık şiddetine göre 4 gruba ayrıldı. Multinomial lojistik regresyon analizinde GFR, NT-proBNP, albümin, sol ventrikül diyastol sonu çapı, sol ventrikül sistol sonu çapı, sol atriyum volüm indeksi, lateral e' dalgası, septal e' dalgası, triküspit yetmezlik velositesi, sistolik pulmoner arter basıncı, triküspit anüler düzlem sistolik sapması, triküspit S dalga velositesi, 6 vena kava inferiyor çapı kırılganlığı göstermede bağımsız prediktörler olarak saptandı. DEF-KY hastalarında AF olması orta kırılganlık riskini 3,4 kat arttığı bulundu, ciddi kırılganlık riskini 5.5 kat arttırdığı bulundu. NT-proBNP yüksekliğin ciddi kırılganlık riskinde 2 kat artışa neden olduğu bulundu. GFR düşüklüğünün ciddi kırılganlık riskinde 2 kat artışa neden olduğu bulundu. Albümin düşüklüğünün ciddi kırılganlık riskinde 4,2 kat artışa neden olduğu bulundu. Sol ventrikül diyastol sonu çapı yüksekliğinin ciddi kırılganlık riskinde 4,6 kat artışa neden olduğu bulundu. Sol ventrikül sistol sonu çapı yüksekliğinin ciddi kırılganlık riskinde 4,9 kat artışa neden olduğu bulundu. Sol atriyum volüm indeksinin yüksek olması ciddi kırılganlık riskinde 11,3 kat artışa neden olduğu bulundu. Triküspit yetmezlik velositesi artışının ciddi kırılganlık riskinde 6,5 kat artışa neden olduğu bulundu. Sistolik pulmoner arter basıncı yüksekliğinin ve vena kava inferiyor çapının yüksek olması ciddi kırılganlık riskinde 2,1'er kat artışa neden olduğu bulundu. Triküspit anüler düzlem sistolik sapması düşüklüğünün ciddi kırılganlık riskinde 2,3 kat artışa neden bulundu. Sonuç olarak DEF-KY hastalarında AF varlığı kırılganlığı göstermede bağımsız bir prediktör olarak bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği, Atriyal fibrilasyon, Kırılganlık, Kırılganlık parametreleri, Kırılganlık indeksi
Koroner arter hastalığı ve retinal vasküler yoğunluk ilişkisinin optik koherens tomografi anjiografi ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada koroner arter hastalığı(KAH) şüphesi ile poliklinik şartlarında değerlendirilerek koroner anjiografi(KAG) yapılan hastalarda, Gensini skoru ile KAH şiddeti belirlenerek, hem KAH hem de KAH şiddeti ile retinal yüzeyel kapiller pleksusta(YKP) meydana gelen mikrovasküler düzeyde değişimlerin optik koherens tomografi anjiografi(OKTA) ile değerlendirilerek aralarında ilişki kurulması amaçlanmıştır. 01 Ağustos 2021-31 Ekim 2022 tarihleri arasında Kardiyoloji Anabilim Dalı polikliniğine göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran ve stabil angina pektoris(SAP) tanısıyla KAG yapılan hastalarda KAH olan 60 hastanın 120 gözü ile normal koroner arter yapısına sahip 59 hastanın 117 gözü çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların KAG verileri, demografik özellikleri, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu(LVEF), komorbid hastalıkları ve laboratuar sonuçları retrospektif olarak tarandı. 3x3 mm'lik OKTA kesitlerinde foveal ve parafoveal bölgede farklı kadranlardaki YKP vasküler dansitesi(VD), vasküler perfüzyon yüzdesi(VP) ile foveal avasküler zon(FAZ) genişliği, alanı ve perfüzyon oranı ayrı ayrı taranarak kaydedildi. KAH(n=60) ve Kontrol(n=59) grupları oluşturuldu. Koroner arter hastalığı ve kontrol grupları arasında VD parametreleri karşılaştırıldığında, KAH grubunda, full, nazal, temporal ve inferior VD parametrelerinde istatistik açıdan anlamlı bir azalma vardı(sırasıla p=0,023, p=0,034, p=0,045, p=0,027). VP parametreleri karşılaştırıldığında KAH grubunda inner, full, nazal, temporal ve inferior, VP parametrelerinde istatistik açıdan anlamlı bir azalma vardı(sırasıyla p=0,039, p=0,029, p=0,042, p=0,034, p=0,041). İki grup arasında FAZ parametreleri area, perimeter ve circularity arasında anlamlı bir fark yoktu(sırasıyla p=0.956, p=0,671, p=0,895). Kontrol grubunda LVEF ile VD arasındaki ilişki kurulmaya çalışıldığında VD central, inner, full, nazal, temporal, superior ve inferior parametreleri arasında aynı yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulundu(sırasıyla p=0,005,p<0.0001, p<0.0001, p=0,001, p<0,0001, p=0,007, p=0.007). Kontrol grubunda LVEF ile VP arasındaki ilişki kurulmaya çalışıldığında VP central, inner, full, nazal, temporal, superior ve inferior parametreleri arasında aynı yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulundu(sırasıyla p=0,010, p<0.0001, p=0,001, p<0.0001, p=0.015, p=0.009, p=0,002). KAH grubunda LVEF ile VD arasındaki ilişki kurulmaya çalışıldığında VD central, inner, full ve inferior parametreleri arasında aynı yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulundu(sırasıyla p=0,002, p=0.001, p=0.016, p=0,002). KAH grubunda LVEF ile VP arasındaki ilişki kurulmaya çalışıldığında VD central, inner, full, nazal, temporal, superior ve inferior parametreleri arasında aynı yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulundu(sırasıyla p<0,0001, p=0,001, p=0.001,p=0.041, p=0,011, p=0,004, p=0,022). KAH grubunda Gensini skoru ile VD arasındaki ilişki kurulmaya çalışıldığında VD iner, full, nazal, temporal, superior ve inferior parametreleri arasında zıt yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulundu(sırasıyla p<0,0001, p<0,0001, p=0,020, p=0,001, p=0,002, p=0,002). KAH grubunda Gensini skoru ile VP arasındaki ilişki kurulmaya çalışıldığında VD, inner, full, nazal, temporal, superior inferior parametreleri arasında zıt yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulundu(sırasıyla p=0.009, p=0,005, p=0,029, p<0,0001, p=0,001, p=0,001). Bu çalışma ve devamında yapılacak diğer çalışmalar ışığında KAH ve kalp yetersizliği(KY) tanısı alan hastalarda retinal vasküler hastalıkların araştırılması ve tanısının konulması OKTA sayesinde noninvaziv, hızlı ve pratik bir şekilde yapılabilecektir. Bu sayede OKTA erken tanı ve tedavi ile görme yetisinin azalması veya kaybedilmesinin önüne geçilmesine yardımcı olacaktır. Ayrıca koroner arter hastalığı toplumda sık görülen ve mortalitenin en sık nedenlerinden birisidir. OKTA sayesinde retinal VD ve VP'de azalmanın tespit edilmesi, yapısal olarak benzerlik gösterdiği koroner arterlerde daralmanın ve KY'nin erken evrede tespit edilmesini sağlayabilir. Böylece toplumda KAH ve KY'ye bağlı mortalitenin azalmasına faydalı olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Gensini skoru, koroner arter hastalığı, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, optik koherens tomografi anjiografi, vasküler dansite
Akut koroner sendromun raftlin düzeyi ve raftlin gen polimorfizmi ile ilşkisi
Akut koroner sendrom (AKS), tanı ve tedavideki tüm gelişmelere rağmen hala ölüm nedenleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. AKS patofizyolojisinde inflamatuar sürecin önemli bir yeri olduğu bilinmektedir. Raftlin molekülü inflamatuar süreçte rol oynayan, yeni tanımlanan bir lipit raft proteinidir. Raftlin molekülünün ateroskleroz ve inflamasyon ile olan ilişkisini gösteren çalışmalar mevcuttur. Biz de bu çalışmalardan yola çıkarak akut koroner sendromun raftlin düzeyi ve raftlin gen polimorfizmi ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Literatürde raftlin düzeyi ve akut koroner sendrom arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda 50 hasta grubu, 50 kontrol grubu olmak üzere toplam 100 hasta prospektif olarak incelenmiştir. Çalışma sonucunda AKS hasta grubunda, kontrol grubuna göre raftlin düzeyinin anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05). Tüm popülasyonda ve hasta grubunda raftlin düzeyi ile LDL ve HbA1c düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (r:0,298 p:0,036 ve r:0,335 p:0,17). Çalışmamızın genetik sonuçlarında ise her iki grup genotip açıdan benzer bulunmuştur (p>0,05). Tüm popülasyonda, hasta grubunda ve kontrol grubunda gen polimorfizmi ve raftlin düzeyi arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Bu prospektif çalışmada, ilk kez AKS ile raftlin düzeyi ve raftlin gen polimorfizmi arasındaki ilişki araştırılmıştır. Yaptığımız çalışmada AKS hastalarında raftlin düzeyinin yükseldiği görülmüştür. Ayrıca raftlin düzeyinin LDL ve HbA1c ile anlamlı korelasyon gösterdiği bulunmuştur. Elde ettiğimiz bu bulguların gelecekteki raftlin ve AKS arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmalar için temel oluşturacağını ve yapılacak ileri araştırmalar sayesinde raftlin molekülünün koroner arter hastalığı tanı ve tedavisinde yol gösterici olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Akut Koroner Sendrom, Raftlin, Ateroskleroz, Gen Polimorfizmi
Akut pulmoner embolide EPAS-1'in tanısal ve prognostik önemi
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız pulmoner tromboemboli hastalarında başvuru anında bakılan laboratuvar parametreleri ve skorlama sistemlerine ek olarak hipoksi ile artışı kanıtlanan bir biyomarker olan EPAS-1 düzeylerinin tanı anında ve tedavi sonrasında değişimlerini ortaya koymaktır. Yöntem: Çalışmamıza Kardiyoloji kliniğinde takip edilen tanı konulmuş 60 adet pulmoner emboli hastası ve Kardiyoloji polikliniğine muayene olup pulmoner embolisi olmayan benzer demografik özelliklere sahip 60 adet kontrol grubu dahil edilmiştir. Hastalara başvuru anında belirlenen laboratuar parametreleri bakılmış, elektrokardiyografik, ekokardiyografik ölçümleri kaydedilmiştir. Ayrıca pulmoner emboli risk ve şiddet skorlamaları uygulanmış buna ek olarak EPAS-1 düzeyleri çalışılmıştır. Tedavi yanıtını belirlemek için 3 gün sonra EPAS-1 düzeylerinin kontrolü yapılmış ve kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Her iki grup arasında demografik özellikler, hipertansiyon, diyabetes mellitus, koroner arter hastalığı ve akciğer hastalığı açısından fark yoktu. EPAS-1 düzeyleri tanı anında kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulundu ((3,6±1,42/1,57±0,45), p<0.001). Hasta grubunda PESI şiddet skoru ve risk skoru ile istatistiksel anlamlı şekilde pozitif yönde korelasyon gösterdi. EPAS-1 düzeylerinin hastaların tedavileri ile gerilediği ve tedavi çeşitlerine göre düşme eğilimlerinin farklı olduğu gösterildi. Exitus olan hastalarda ise tedaviye rağmen EPAS-1 düzeylerinin artmaya devam ettiği gösterildi (p:0.014) Sonuç: Pulmoner tromboemboli hastalarında halen tanı koydurucu veya dışlama kriteri olarak kullanılabilecek bir biyomarker bulunmamaktadır. EPAS-1 düzeylerinin pulmoner emboli hastalarında tanı anında yükseldiği tespit edilmiş, medikal tedavi başarısı sonrasında düşüşü gösterilmiştir. Çalışmamız, pulmoner emboli hastalarında skorlama sistemleri ve diğer kullanılan laboratuar parametreleri ile anlamlı ve korele seyreden EPAS-1 seviyelerinin, hastalığın tanı sürecinde öngördürücü bir değer olarak kullanılabilmesi ve tedavi yanıtının değerlendirilmesinde tamamlayıcı bir rol alması açısından önem arz etmektedir.
Mitral darlığının ciddiyetinin değerlendirilmesinde akciğer ultrasonografisinin önemi
Amaç: Bu çalışmamızda amacımız kardiyoloji kliniğinde takipli olan hafif ve orta-ciddi mitral darlığı (MD) bulunan hastaların rutin kontrolleri sırasında non-invaziv şekilde ekokardiyografik (EKO) olarak ölçülebilen rutin ekokardiyografik parametreler ile birlikte bazal akciğer ultrasonu ve efor testi sonrası bakılan akciğer ultrasonundaki (LUS) B çizgilerinin sayı ve dağılımındaki değişikliğin standart EKO parametreleri dışında MD ciddiyetini değerlendirmede öngördürücü değerinin araştırılması olacaktır. Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde takipli 70 MD hastası alındı. MD hastaları hafif ve orta-ciddi MD olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Kardiyoloji polikliniğinde muayene olup kalp yetersizliği (KY) ve ek kapak patolojisi olmayan 35 kontrol grubu hasta olmak üzere toplam 105 vaka alındı. Ekokardiyografik değerlendirme konvansiyonel ekokardiyografi yöntemleri ile yapıldı. Efor testi öncesinde hastaların bazal LUS yapıldı, B çizgilerinin sayı ve dağılımı kaydedildi. Efor öncesi kalp hızı ve oksijen saturasyonu kaydedildi. Hastalara bazal kalp hızının %85 ine ulaşacak şekilde efor testi yapıldı. Efor sonrası kalp hızı ve oksijen satürasyonunun ardından EKO ile mitral kapak gradyentleri ve pulmoner arter basıncı tekrar değerlendirildi. Efor sonrası LUS tekrarlanarak B çizgilerinin dağılımı ve sayısı tekrar kaydedildi. Her üç grup arasında efor öncesi ve sonrası B çizgilerinin sayı ve dağılımındaki değişiklikle MD ciddiyeti arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Yaş, cinsiyet, diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı (KAH) ve vücut kitle indeksini (BMI) içeren temel demografik özellikler MD ve kontrol grubunda benzerdi. Efor sonrası B çizgilerinin sayısı sağ ve sol hemitoraksta kontrol grubuna göre daha fazla artış gösterdi. [(8 (11,5), 0,5 (3)), p<0,0001; (4(13), 0(2)), p<0,0001]. Her iki hemitoraksta toplam B çizgi sayısı MD grubunda belirgin olarak daha fazla artış gösterdi [14(19,25), 2(4,25); p<0,0001]. MD grubunda B çizgisi sayısındaki artış kontrol grubuna göre anlamlı derecede artış izlendi. Ancak orta-ciddi MD ve hafif MD grupları arasında anlamlı farklılık izlenmedi. [(9(12), 7(10,5), 0(1); p<0,001) ; (10,5(24,7), 4 (9,5) , 0 (1); p<0,001)]. Orta-ciddi MD grubunda semptomatik olan hastalarda asemptomatiklere göre B çizgisi sayısı hem efor öncesinde hem de efor sonrasında anlamlı olarak daha fazla izlendi [(11(42), 5(10); p:0,02 ); (45(92), 12(21); p:0,002)]. Sol hemitoraksta yapılan değerlendirmede efor öncesi ve sonrası >3 B çizgisi sayısı farkı bulunması %85,7 sensitivite (%95 GA %57,2-98,2), %66,2 spesifite (%95 GA %55,5-76,0) ile mitral balon valvüloplastiyi (MBVP) öngördürmektedir. Pozitif prediktif değeri % 28,6 (%95 GA 21,8- 36,5), negatif prediktif değeri %96,7 (%95 GA 89-99,1) dır. AUC: 0,69 (%95 GA 0,59-0,78) p:0,006. Sonuç: Eforla birlikte B çizgi sayısındaki artış MD grubunda kontrol grubuna göre daha fazla izlendi. Ancak artış kapak ciddiyeti ile korelasyon göstermedi. Orta-ciddi MD grubunda ise semptomatik olanlarda asemptomatiklere göre B çizgisi sayısı hem efor öncesi hem de efor sonrası belirgin olarak daha yüksek izlendi. Çalışmamız LUS'un MD si bulunan hastaların takibinde ve girişim zamanının değerlendirilmesinde tamamlayıcı rol alması açısından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Mitral darlığı, Subklinik konjesyon, Akciğer ultrasonografisi, B çizgileri
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda sağ ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarının, sağ atriyum boyutunun ve pulmoner arter basınçlarının değerlendirilmesi
Giris ve Amaç: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) gün içinde uyuklama ve kronik yorgunluk ile iliskili, sebep oldugu kazalar ve/veya kardiyovasküler hastalıklar nedeniyle morbidite ve mortaliteye neden olabilen, sık görülen bir patolojidir. Çalısmamızın amacı, orta veya agır siddette OUAS bulunan hastalarda; RV sistolik ve diyastolik fonksiyonlarının, RA boyutlarının ve pulmoner arter basınçlarının TTE ile incelenmesi, ve OUAS bulunmayan hastalarla karsılastırılması idi. Yöntem: Çalısmamıza Uyku Merkezi' nde en az 1 gecelik polisomnografik inceleme yapılmıs ve orta ya da ileri OUAS tanısı konmus 40 hasta ve kardiyoloji poliklinigine basvuran hastalara yapılan sorgulamada, EUS 10 bulunanlar arasından seçilen 15 kontrol olmak üzere, toplam 55 hasta alındı. Tüm hastalara TTE uygulandı; M-mode, iki boyutlu inceleme, renkli akım Doppler ve DD yardımıyla RV boyutları ve ön duvar kalınlıgı, RA çap ve alanı, RV sistolik ve diyastolik fonksiyonları, sistolik ve ortalama PAB' ları incelendi. Bulgular: OUAS' lu hasta grubunda RV sistolik ve diyastolik fonksiyonlarının bozuldugunu, sistolik ve ortalama PAB' larının kontrol grubuna göre yüksek oldugunu ve RA sistol sonu çapı ve alanının arttıgını gösterdik. Sonuç: Çalısmamızda elde ettigimiz veriler sonucunda, radyonüklid ventrikülografi, sag kalp kateterizasyonu yada MR gibi maliyeti ve/veya komplikasyonları daha fazla olan yöntemlerin yanında; özellikle DD gibi rutin kullanıma yeni giren tekniklerle birlikte, TTE' nin RV fonksiyonlarını degerlendirmede önemli ve degerli bir yöntem oldugu sonucuna vardık.
Normal koroner arterli hastalarda koroner arter çaplarının demografik veriler ile değişimi ve koroner arterler arasında çap ilişkilerinin incelenmesi
Giriş: Toplumun sağlıklı bireylerinde koroner arter çapları (KAÇ) değişkenlik göstermektedir. Çeşitli fizyolojik ve patolojik durumların KAÇ'larını etkilediği bilinmektedir. Ancak normal KAÇ'ları ile ilgili yapılan çalışmaların sayısı kısıtlıdır. Normal koroner arterli bireylere planlı olarak anjiyografi yapılması etik olarak uygun olmadığı için topluma ait gerçek değerlerin bu şekilde tespit edilmesi mümkün değildir. Türk toplumundaki normal KAÇ'ları ile ilgili yapılmış uluslararası düzeyde yayınlanmış bir çalışmaya araştırmalarımızda ulaşamadık. Amaç: Kliniğimizde koroner anjiyografi yapılan hastalardan, koroner arterleri normal bulunan kişilerin KAÇ'larının ortalama değerlerini tespit etmek, bu verileri çeşitli demografik özelliklerle ve kendi içindeki ilişkileri açısından karşılaştırarak, toplumumuza ait verilere katkıda bulunmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza girişimsel kardiyoloji laboratuvarımızda yapılan koroner anjiyografisinde koroner arterleri normal bulunan yaşları 25 ile 78 arasında (ortalama 54±9) olan sıralı 136 hastadan dışlanma kriterleri olmayan 100 hasta alındı. Hastaların 47'si (%47) erkek (yaş ortalaması 50±8.5), 53'ü (%53) kadındı (yaş ortalaması 57± 8.2). Hastaların demografik ve klinik özellikleri değerlendirildi. LMCA, proksimal LAD, CXA, RCA çapları kantitatif koroner anjiyografi (QCA) metodu ile ölçüldü. KAÇ'larının ortalama değerleri, KAÇ'larının cinsiyet, yaş, koroner arter dominansı, VYA, boy uzunluğu, vücut ağırlığı, VKİ ile olan ilişkisi ve KAÇ'larının birbirleriyle olan ilişkileri incelendi. Bulgular: Yapılan QCA ölçümleri sonucu, LMCA, LAD, CXA ve RCA ortalama çapları sırasıyla, erkeklerde: 4.41±0.6mm, 3.45±0.5mm, 3.29±0.5mm, 3.14±0.6mm, kadınlarda: 4.15±0.5mm, 3.29±0.5mm, 3.03±0.5mm, 3.07±0.6mm, tüm hastalarda ise: 4.27±0.58mm, 3.36±0.53mm, 3.15±0.54mm, 3.11±0.52mm bulundu. KAÇ'ları açısından; yaş grupları arasında, kadın ve erkek hastalar arasında (VYA ile düzeltildikten sonra) yapılan karşılaştırmada anlamlı ilişki saptanmadı. VYA, boy uzunluğu, vücut ağırlığı, VKİ ile KAÇ'ları arasındaki ilişki anlamsız bulundu. LMCA çapının LAD, CXA ve LAD+CXA çapları ile ilişkisi ileri derecede anlamlı bulundu [Sırasıyla (r=0.683, p<0.0001), (r=0.472, p<0.0001), (r=0.672, p<0.0001)]. Bu ilişkilerin istatistiksel olarak %95 güvenlik aralığında formül olarak ifade edilebildiği görüldü. LMCA ve RCA çaplarının ilişkisi yalnızca sağ dominant hasta grubunda orta derecede anlamlı bulundu (r=0.305, p<0.05). RCA çapı sağ dominant grupta sol dominant ve ko-dominant gruplara göre daha büyük bulundu (p<0.002). LAD çapı ile CXA ve RCA çapı arasında orta derecede bir ilişki saptandı [Sırasıyla (r=0.467, p<0.0001), (r=0.424, p<0.05) ] RCA ve CXA arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: KAÇ'larının cinsiyet, yaş, VYA, boy uzunluğu, vücut ağırlığı, VKİ ile ilişkisi olmadığı saptandı. RCA çapı sağ dominant grupta anlamlı derecede daha büyük bulundu. LMCA çapı ile LAD, CXA, LAD+CXA çapları arasında sol dominant grupta daha belirgin olmak üzere, güçlü bir ilişki olduğu tespit edildi. Bulgularımızın diğer ülkelerde yapılan çalışma sonuçları ile uyum içinde olduğu görüldü.
16 kesit bilgisayarlı tomografi ile kalsiyum skorlamasının koroner arterlerdeki segmental dağılımının gösterilmesi
Giriş ve amaç: Arter duvarının kalsifikasyonu aterosklerozun bir parçasıdır ve normal duvarda bulunmaz. Koroner arterlerdeki kalsiyum birikiminin aterosklerozun bir göstergesi olduğu uzun süredir bilinmektedir. Koroner arterlerdeki kalsiyum miktarı ile plak yükü arasında sıkı bir ilişki mevcuttur. ?Electron beam? bilgisayarlı tomografi'de ( EBT ) tespit edilen koroner arterlerde kalsiyum birikiminin miktarı ile ileride koroner arter hastalığı gelişme riski arasında ilişki olduğunu gösteren birçok çalışma yapılmıştır. Bu nedenle EBT koroner arterlerdeki kalsiyum miktarının belirlenmesinde altın standart olarak kabul edilmektedir. Koroner arterlerdeki kalsiyum miktarının belirlenmesinde en sık kullanılan ölçüm yöntemi Agatston skorudur. Sık olmamakla birlikte, daha üstün olduğu düşünülen hacim skoru ve kalsiyum kitle ölçümü gibi yöntemler de kullanılmaktadır. Çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT), koroner arterlerin anatomisini göstermede, teknolojideki son gelişmeler sayesinde, temporal çözünürlüğü tek kesitli bilgisayarlı tomografilere göre çok daha iyi olduğundan dolayı ön plana çıkmıştır. Kalsiyum skorlaması değerlendirirken koroner arterlerdeki kalsiyum birikiminin tamamı göz önüne alınmaktadır. Kalsiyum birikiminin hangi koroner arter segmentinde daha fazla olduğu veya daha çok hangi segmentlerde olduğu ve hangi segmentlerdeki kalsiyum birikiminin kardiyak riskle daha ilişkili olduğuna dair elimizde henüz yeterli veri bulunmamaktadır.Bu çalışmanın amacı, koroner arterlerde kalsiyum birikiminin hangi segment veya segmentlerde daha fazla olduğu ve hastanın demografik verilerinin segmental kalsiyum skorlaması üzerine etkisini ÇKBT ile göstermektir.Gereç ve yöntem: Çalışmaya 19 ile 84 yaş arası (ortalama 59.08 ± 10.7 yıl), 304 hasta alındı. Hastaların 195'i (% 64.1) erkek, 109'u (% 35.9) kadındı. Hastaların tamamına, 16 kesit ÇKBT ile kalsiyum skorlaması yapıldı. Çalışmaya total kalsiyum skoru 1 veya üzerindeki hastalar alındı. Koroner arterler 14 ayrı segmente ayrılarak her segmentin kalsiyum skoru ve lezyon sayısı ayrı ayrı hesaplandı.Bulgular: Hastaların koroner arterlerindeki kalsiyum birikimleri segment bazında incelendiğinde en fazla kalsiyum birikiminin LAD proksimal segmentte olduğu gözlenmiştir. Daha sonra sırası ile RCA proksimal, LAD orta segment, RCA orta segment, LMCA ve CXA proksimal segmentte olduğu gözlenmiştir. RCA proksimal segment ile LAD orta segment arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi fakat diğer segmentler arasında anlamlı fark bulundu. Her ana koroner arter tek olarak değerlendirildiğinde en fazla LAD'de daha sonra sırası ile RCA, CxA ve LMCA'da kalsiyum birikimi gözlenmiştir. Segmentler proksimal, orta ve distal olarak gruplandırıldığında en fazla kalsiyum skoru proksimal grupta, daha sonra ise sırası ile orta ve distal grupta idi.Sonuç: Kalsiyum skorunun segmenter analizinde, kalsiyum birikiminin daha çok proksimal segmentlerde olduğu ve bu segmentlerden de en çok LAD proksimal segmentte bulunduğunu gösterdik. Koroner arter hastalarında da en çok LAD'nin etkilendiği gözlenmiştir. Koroner arter kalsifikasyonunun, hipertansiyon, yaş ve hiperlipidemi gibi koroner arter hastalığı risk faktörleri ile arttığı da bilinmektedir. Bizim çalışmamızdaki kalsiyum dağılımı da bu bulgularla korrelasyon göstermektedir. Ek olarak, çalışmamızda LMCA'yı RCA'daki kalsiyum skoru tek başına bağımsız değişken olarak etkilediği gözlendi.
Mitral kapak replasmanı uygulanan hastalarda protez kapak hasta uyumsuzluğunun operasyon sonrası pulmoner arter basıncı üzerine olan etkisinin ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Giriş: Mitral kapak replasmanı (MKR) sonrası, protez kapak-hasta uyumsuzluğu (PKHU) riski tanımı, yorumu, klinik önemi hakkında ortak bir görüş olmayıp halen daha tartışmalıdır. Mitral konumunda PKHU (MKPKHU)' nun klinik ve hemodinamik etkisi tam olarak keşfedilememiştir. MKR sonrası gelişen PKHU'nun, persistan PHT'ye yol açtığı ve MKPKHU'nun, MKR sonrası PHT' nin devam etmesinin önemli bir belirleyicisi olabileceği düşünülmektedir.Amaç: Çalışmamızda esas olarak, MKR geçirmiş sol ventrikül fonksiyonları korunmuş hastalarda; MKPKHU sıklığını, MKPKHU' nun operasyon sonrası pulmoner arter basıncı (PAB) üzerine olan etkisini, indeks etkin orifis alanı (iEOA)' nın operasyon sonrası sistolik PAB (SPAB) ve diğer hemodinamik parametreler ile korelasyonunu araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, MKR öncesi dönemde ekokardiyografi incelemesi yapılmış ve PAB ölçülmüş, 26 ile 84 yaş arası (ortalama 51.1 ± 11.5 yıl) normal fonksiyonlu protez mitral kapağı olan 100 hasta alındı. Hastaların 27'si (%27) erkek, 73'ü (%73) kadındı ve ekokardiyografik ortalama takip süresi 35 ay idi. Protez mitral etkin orifis alanı (PMEOA) ekokardiyografi ile devamlılık denklemine göre hesaplandı. iEOA; PMEOA'nın vücut yüzey alanı (VYA)' na bölünmesiyle hesaplandı. iEOA'nın ? 1,2 cm2/m2 olması PKHU olarak tanımlandı. PKHU saptanan (+) ve PKHU saptanmayan (-) iki hasta grubu, genel demografik özellikleri ve postoperatif SPAB değerleri açısından incelenip istatistiksel olarak karşılaştırıldı. PHT, SPAB ? 40 mmHg olarak tanımlandı.Bulgular: Çalışmamıza alınan 100 hastanın. 33'ünde (%33) PKHU (+) saptanırken, 31 hastada (%31) ise PHT saptandı. PKHU (+) grupta operasyon sonrası SPAB değeri ortalama 42.0±6.6 mmHg, PHT sıklığı %79 iken, PKHU (-) grupta ise operasyon sonrası ölçülen SPAB değeri 29.9±6.0 mmHg, PHT sıklığı %8 olarak bulundu (p<0.001). PKHU (+) grupta operasyon sonrası SPAB değerindeki azalma, PKHU (-) gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0.001) daha düşüktü. Operasyon sonrası SPAB ile iEOA arasında orta derecede negatif bir korelasyon saptandı (r= - 0.53, p<0.001). Kapak numarası ile iEOA ve SPAB arasında korelasyon saptanmadı. Çok değişkenli analizde iEOA'nın operasyon sonrası PAB'ı etkileyen en önemli bağımsız değişkenlerden biri olduğu ve PHT için en önemli prediktör olduğu saptandı.Sonuç: MKR sonrası persistan PHT'nin sık görüldüğü ve PHT'nin PKHU ile ilişkili olduğu saptandı. PKHU varlığının dolayısıyla iEOA'nın, operasyon sonrası SPAB'da azalma ve operasyon sonrası PHT sıklığı ile yakından ilişkili olduğu saptandı. Çalışmamız, operasyon öncesinde yapılan dikkatli ekokardiyografik ölçümler ve VYA ile uyumlu kapağın takılmasının, PKHU'nu önleyebileceğini ve dolayısı ile PHT'de göreceli olarak iyileşme olabileceğini göstermektedir.
Endotel disfonksiyonu ile koroner risk faktörleri ve koroner arter hastaliği yayginliği ve ciddiyeti arasindaki ilişki
Giriş ve Amaç: KAH, batılı toplumlarda en sık ölüm sebebidir. Endotel disfonksiyonunun, kardiyovasküler risk faktörleri ve KAH ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızın amacı; anjiyografik olarak saptanmış KAH'ı olan ve olmayan hastalarda, KAH risk faktörleri ile endotel disfonksiyonu ilişkisinin değerlendirilmesi ve KAH varlığı, yaygınlığı ve ciddiyeti ile endotel disfonksiyonu arasındaki ilişkinin gösterilmesidir.Gereç ve Yöntem: KAH saptanan, 28'i kadın 80 hasta çalışma grubuna (ortalama yaş; 62.4±9.9), normal koroner arterleri olan 14'ü kadın 20 hasta kontrol grubuna (ortalama yaş; 57.6±10.5) alındı. Geçirilmiş koroner anjiyoplasti ya da aortokoroner bypass cerrahi hikayesi olanlar çalışma dışı bırakıldı. Endotel disfonksiyonu, brakiyal arter ultrasonografisi ile ?endotel bağımlı vazodilatatör yanıt? (EBVY) ve ?nitrat bağımlı vazodilatatör yanıt? (NBVY) ölçümleri yapılarak değerlendirildi KAH yaygınlığı ve ciddiyeti, hasta damar sayısı ve Gensini skoru ile belirlendiBulgular: KAH (+) grupta diyabetik hastalarda EBVY ve NBVY'nin anlamlı olarak daha düşük olduğu (sırasıyla; p=0.037, p=0.035), KAH (-) grupta ise 65 yaşın üzerindeki hastalarda NBVY'nin anlamlı olarak daha düşük olduğu (p=0.05) bulundu. Her iki grupta diğer risk faktörleri ile EBVY ve NBVY arasında anlamlı ilişki saptanmadı. KAH (+) grupta KAH (-) gruba göre EBVY ve NBVY anlamlı olarak daha düşük bulundu (p=0.0001). KAH (+) grupta hasta damar sayısı ile EBVY, NBVY ve Gensini skor arasında güçlü düzeyde korelasyon bulundu (sırasıyla; r=-0.560, r= -0.522, r=0.601; p=0.0001). KAH (+) grupta, EBVY için; %8.5 cut-off değerinin %95 duyarlılık ve %62 özgüllükle, NBVY için ise; %13.6 cut-off değerinin %91 duyarlılık ve %62 özgüllükle tek damar ve çok damar hastalığı ayrımını sağlayabileceği bulundu. KAH (+) grupta Gensini skor ile EBVY ve NBVY arasında çok güçlü düzeyde korelasyon saptandı (sırasıyla; r=-0.825, r=-0.778; p=0.0001)Sonuç: Çalışmamızda KAH risk faktörlerinden yaş ve diyabet ile endotel disfonksiyonu ilişkisinin belirgin olduğunu bulduk. KAH (+) grupta endotel fonksiyon bozukluğunun daha fazla olduğunu ve KAH yaygınlığı ve ciddiyeti ile endotel disfonksiyon derecesinin arttığını tespit ettik. Çalışmamızdan elde ettiğimiz verilere dayanarak, endotel fonksiyon bozukluğunun non-invazif olarak ultrasonografik yöntemle değerlendirilmesinin, KAH tanısı, yaygınlığı ve ciddiyetinin öngörülmesinde kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Elektif perkutan girişimin kalp hızı değişkenliğine etkisi ve bunun kardiyak belirteç (Troponin I) ile ilişkisi
Giriş: PKG sonrası işlem başarısı, hastane kalış süresini belirlemede ve tartışmalıda olsa uzun dönem klinik son noktaları öngörmede muhtelif kardiyak markırlar kullanılmaktadır. PKG sonrası takipte kulanılan CK, CK-MB, troponin I ve troponin T arasında minör miyokard hasarını belirlemede troponinlerin üstünlüğü ispatlanmıştır. Troponinler arasında ise kronik böbrek yetersizliğinde yükselmemesi ve çapraz reaksiyon vermesine yol açan fetal antijenleri ortaya çıkmayan troponin I' nın miyokard için daha spesifik olduğu kabul edilmektedir. KHD kalbin sempatik parasempatik dengesi hakkında bilği veren, kalp atımları arasındaki ilişkiyi zaman ve frekans bağımlı yöntemlerle inceleyen bir ölçümdür. KHD uzun yıllardır diyabetik kardiyak otonom nöropati tespitinde ve MI sonrası sagkalımı öngörmekte kullanılmaktadır.Amaç: PKG' in KHD' e etkisi ve PKG sonrası ilk değerlendirmede üstün bir biyokimyasal belirteç olan Troponin I düzeylerinin KHD ile ilişkisini incelemektir.Gereç ve yöntem: Elektif şartlarda PKG planlanan 13'ü kadın (%40), 20'i erkek (%60), ortalama yaş 65,6 ± 9 yıl olan 33 hasta çalışmaya alındı. PKG öncesi hastaların klinik ve anjiyografik özellikleri kaydedildi. İşlem öncesi ve sonrası, kalp ritminin takibi ile zaman alanlı KHD analizi için 24 saat holter monitorizasyonu ve frekans alanlı KHD analizi için 5 dk'lık spektral kayıtları alındı. Yine işlem öncesi ve sonrası kardiyak markırlar ölçüldü.Bulgular: PKG sonrası troponin I arttı(p=<0,001). PKG sonrası minimum kalp hızı arttı (P=0,04), AEA' lar azaldı (P=0,001) ve İVR arttı (p=0,04). PKG sonrası SDNN, PNN50, Toplam güç ve HF azaldı (P=0,01), LF/HF arttı (P=0,01). Cinsiyetle ile ?SDNN, ?SDANN, ?PNN50 arasında, yaşla ile ?SDNN, ?PNN50, ?RMSSD, ?TAİ, ?LF/HF arasında, abdominal obezite ile ?LF/HF arasında ilişki bulundu. Glukoz değerleri ile ?LF ve ?LF/HF arasında ilişki bulundu. Hb düzeyi ile ?PNN50 ve kreatinin düzeyi ile ?HF arasında ilişki bulundu. Troponin(+) grupta ?LF/HF anlamlı olarak değişti (P=0,01).Tek değişkenli analizde troponin I düzeyi ile ?RMSSD(r=-0,38, p=0,02), ?LF/HF(r=0,47, p=0,005) ilişkili bulundu. Çok değişkenli analizde en önemli bağımsız değişken olarak ?LF/HF bulundu(?R2 =0,22, p=0,006). Troponin(+)' lığını öngörmede ?LF/HF kullanıldı, %16' lık artma cut-off Değeri %90 sensivite ve %60 spesifite ile bulundu.Sonuçlar: PKG sonrası hem holter hem KHD parametreleri artan sempatik etkinliği gösterecek şekilde değişti. KHD' deki değişim troponin (+) grupta daha belirgindi. ?KHD ile Troponin I ilişkisi, troponin (+)' liğini öngörmede ?KHD' nin kullanılabileceğini göstermektedir.
Mitral anüler kalsifikasyonun endotel fonksiyon bozukluğu, karotis intima mediya kalınlığı ve serum Fetuin-A düzeyi ile ilişkisi
Giriş: Mitral anüler kalsifikasyon (MAK), mitral kapak anulusunun dejeneratif kalsifikasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Temel patoloji, mitral anulusda kollajen yapının fibröz yapıya dönüşümü, lipid birikimi ve ardından gelişen kalsifikasyondur. Koroner arter hastalığına (KAH) benzer şekilde MAK gelişiminde de aterosklerotik mekanizmaların rol oynadığı düşünülmektedir. KAH' nda da endotel fonksiyonlarının bozulduğu ve karotis intima mediya kalınlığının (KİMK) arttığı gösterilmiştir. Plazma glikoproteinlerinden birisi olan fetuin-A, patolojik kalsifikasyonun en önemli inhibitörlerinden birisidir.Amaç: Çalışmamızda; MAK ile kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, endotel fonksiyon bozukluğu, KİMK ve serum fetuin-A düzeyleri arasında ilişki olup olmadığını incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Hastanemiz kardiyoloji servisinde yatan ve koroner anjiografi ile kanıtlanmış koroner arter hastalığı olan hastalar incelendi. Dahil edilme kriterlerine göre yaşları 45-86 arasında değişen (ortalama 64.9±8.2), transtorasik ekokardiyografide MAK' ı olan 40 hasta ile olmayan 40 hasta, toplam 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Endotel fonksiyonu, brakiyal arter ultrasonografisi ile endotel bağımlı vazodilatatör yanıt (EBVY) ve nitrat bağımlı vazodilatatör yanıt (NBVY) ölçümleri yapılarak değerlendirildi. Karotis arter ultrasonografisi yapılarak her iki taraftaki ana karotis arter posterior duvarından 3' er kez KİMK ölçüldü ve bu ölçümlerin aritmetik ortalamaları alındı. Hastalardan 12 saatlik açlık sonrası alınan kanlarda fetuin-A düzeyi ve diğer biyokimyasal parametreler bakıldı.Bulgular: Demografik ve biyokimyasal veriler karşılaştırıldığında, her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. MAK grubundaki ortalama EBVY kontrol grubundakinden istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. MAK grubundaki KİMK 1.13±0.2 mm iken kontrol grubunda 0.94±0.3mm idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi. MAK grubundaki ortalama serum fetuin-A düzeyi 2.9±0.1 ng/ml iken kontrol grubunda 3.0±0.2 ng/ml idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi. EBVY ile serum fetuin-A düzeyi arasında güçlü derecede bir korelasyon saptandı. KİMK ile EBVY arasında güçlü derecede, serum fetuin-A düzeyi arasında ise orta derecede negatif korelasyon saptandı. HsCRP ile EBVY arasında güçlü derecede negatif korelasyon saptandı. Regresyon analizleri sonucunda serum fetuin-A düzeyi ve KİMK' nın MAK için bağımsız risk faktörleri olduğu saptandı. Serum fetuin-A düzeyi için 2.93 ng/ml kestirim değerinin %72.5 duyarlılık, %62.5 özgüllükle, intima mediya kalınlığı için ise 1 mm kestirim değerinin %67.5 duyarlılık, %65 özgüllükle MAK tanısı koymada kullanılabileceği tespit edildi.Sonuç: Çalışmamız sonucunda; oluşumunda ateroskleroza benzer mekanizmaların rol aldığı MAK' ın, endotel fonksiyon bozukluğu, KİMK ve serum fetuin-A düzeyleri ile ilişkili olduğunu bulduk. Bu bulgular MAK ile koroner arter hastalığı arasındaki ilişkiyi açıklayabilir. Ayrıca serum fetuin-A düzeyi ve KİMK' nın, MAK tanısı koymada kullanılabilecek bağımsız parametreler olduğunu saptadık. Sonuç olarak, ekokardiyografik inceleme ile kolayca tanısı konulabilen MAK' ın, tüm dünyada sıklığı gittikçe artan KAH' nın erken belirteci olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz
Mitral kapak değerlendirilmesi: Transtorasik ekokardiyografi ve kardiyak manyetik rezonans görüntülemenin karşılaştırılması
Giriş: Mitral darlığı hemen her zaman ARA'e bağlı gelişen ve dünya çapında önemli mortalite ve morbidite nedeni olan çok boyutlu bir hastalıktır. MD'nda tedavi stratejisi; MD ciddiyeti ve özellikle MKA'na göre belirlenir. Bu nedenle, girişimsel olmayan yöntemlerle MD'nin tanısının konması, ciddiyetinin belirlenmesi, eşlik eden kapak patolojilerinin tespiti ve kapağın anatomik yapısı hakkında detaylı bilgi edinilmesi hastalığın yönetiminde büyük önem taşımaktadır.Amaç: Çalışmamızda sinüs ritmindeki saf MD hastalarında planimetrik MKA, MKAİ ve diyastolik akım hızlarının TTE ile değerlendirilmesi, bu değerlerin KMRG`den elde elden veriler ile karşılaştırılmasını ve bu alanda KMRG kullanımının yeri olup olmadığının araştırılmasını amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza TTE'lerinde MD tespit edilen sinüs ritmindeki 28`i (%90.3) kadın, 3'ü (%9.7) erkek toplam 31 hasta dahil edildi. EF'u < %50 olan, AF'u olan, mitral kapakta yetersizlik derecesi hafiften fazla ve diğer kapaklarda hafif derecenin üzerinde darlığı ya da yetersizliği olan, daha önceden geçirilmiş komissurotomi ve valvulotomi hikayesi olan hastalar çalışma dışında bırakıldı. Tüm hastalara detaylı TTE'yi takiben 1 saat içerisinde KMRG incelemesi yapıldı. TTE ile değerlendirilen planimetrik MKA, MKAİ ve diyastolik akım hızları; KMRG`den elde elden veriler ile karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda ekokardiyografik olarak ölçülen planimetrik MKA, MKAİ ve pik E ve A hızları ile, KMRG ile ölçülen planimetrik MKA, MKAİ, pik E ve A hızları arasında çok yüksek bir korelasyon olduğu saptandı (sırasıyla r= 0,948, r= 0,971, r= 0,786, r= 0,839; p<0,0001). Hastalar hafif MD ve orta-ileri MD olarak 2 gruba ayrılarak analizler tekrarlandığında tüm parametreler arasındaki korelasyonların yine yüksek olduğu gözlendi. Çalışmamızda TTE ile MKA<1.5 cm2 olan hastalar için KMRG'nin duyarlılığı % 84.2, özgüllüğü % 100, negatif tahmin ettirici değeri % 80, pozitif tahmin ettirici değeri % 100 olarak hesaplandı.Sonuç: Çalışmamızda KMRG ile ölçülen planimetrik MKA, MKAİ ve diyastolik akım hızlarının ekokardiyografik ölçümlerle yüksek korelasyon gösterdiğini saptadık. Çalışmamızın sonucunda KMRG'nin MD tanısı ve takibinde; ekokardiyografik veriler yeterli değil ise, ya da hastanın klinik durumu ve kateter bulguları arasında çelişkiler mevcutsa tamamlayıcı bir tetkik olarak güvenle kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Kadın hastalarda koroner risk faktörleri ve koroner arter hastalığı varlığı ve ciddiyeti arasındaki ilişki
Giriş: KAH için bilinen risk faktörleri ve bu hastalığı önleme stratejileri hem erkekler hemde kadınlar için önemlidir. Ancak bu risk faktörlerinin etki boyutları cinsiyetler arasında farklılık gösterir. Kadınlar için anahtar risk faktörleri; yaş, postmenopozal durum, sigara, aile de erken KAH öyküsü, sedanter yaşam, depresyon ve de metabolik komponentler ( HL, HT, Tip II DM, artmış yağ doku)'dir. Postmenopozal durum ve seks hormonları dışındaki risk faktörleri erkekler ile aynıdır. Fakat risk ilişkisinin derecesi farklıdır.Amaç: Çalışmamıza dahil edilen tüm kadın hastalar da genel olarak KAH risk faktörlerini, risk faktörlerinin birbiri ile ilişkisini, menopozal durumla risk faktörlerinin ilişkisini ve tüm bu risk faktörlerinin KAH ile olan ilişkisini inceledik.Gereç ve yöntem: Çalışmamıza retrospektif olarak 1 yıl içerisinde, KAH şüphesiyle koroner anjiyografi yapılmak üzere merkezimize yatırılan, yaşları 35-86 arasında değişen (ortalama 64.7±10) 1448 kadın hasta alındı. İşlem öncesi hastaların risk faktörleri sorgulandı, vital bulguları kaydedildi ve kan tahlilleri yapıldı. İşlem sonrası hastalar KAH varlığına göre KAH(+) ve KAH(-) gruplara ayırıldı. Hastaların koroner anjiyografileri değerlendirilerek; damar, darlık ve Gensini skorları hesaplandı.Bulgular: Tüm hastaların KAH risk faktörlerinin sıklığı incelendiğinde HT ve HL'nin en sık (%70.6, %63.7) risk faktörleri olduğu gözlendi. Yaş ile birlikte kadınlarda HT sıklığının artmış olduğu saptandı (P<0.0001). Kadınlar da, HT'nun DM ile birlikteliği (%35) durumun da HL'nin de görülme sıklığının arttığı (%44.7) ve yine bu birliktelik durumunda KAH olasılığının arttığı, sigara kullanımının da eklenmesi ile riskin daha da arttığı gözlendi. Hastalarımızda HL, DM ve menopoz varlığını KAH için bağımsız risk faktörleri olarak saptandı. DM, yaş ve menopoz varlığı Gensini skoru için de bağımsız risk faktörleri olarak saptandı. Gensini skoru ile HT, DM, HL ve düşük HDL arasında anlamlı korelasyon gözlendi. Yaş, TK, HDL, LDL ve TG'in damar, darlık ve gensini skorları ile korele olduğu gösterildi.Sonuç: Sonuç olarak biz bu pilot çalışmamız da; kadın hastalar da HL, HT, DM, obezite ve sigara kullanımının KAH ile ilişkisinin olduğunu ve KAH'nın ortaya çıkmasında çok önemli olduğunu gösterdik. Kadın hastalarda risk faktörlerinin daha dikkatli kontrol edilmesi gerektiğini ve kadın hastalarla ilgili önceden planlanmış geniş ölçekli çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Akut Koroner Sendrom sonrası istenmeyen ikincil kardiyak olay gelişme sıklığının kardiyovasküler risk faktörleri ve bazı kardiyak parametrelerle ilişkisi
AMAÇ: Akut Koroner Sendrom`la (AKS) başvuran hastaların başvurudaki klinik verileri ile birlikte ,ortalama trombosit hacmi (OTH) ve QT dispersiyonu değerlerinin taburcu olduktan sonraki takiplerinde istenmeyen kardiyak olay sıklığı ile ilişkisini incelemek.MATERYAL ve METOD: AKS'li 97 hastanın demografik ve klinik verileri ile birlikte başvuru EKG'sinden hesaplanan düzeltilmiş QT dispersiyonu ve OTH değerleri retrospektif olarak kaydedildi. Hastane kayıtlarından, takip eden doktorlarla görüşmelerden ve telefonla hasta görüşmelerinden AKS sonrası istenmeyen kardiyak olay (MACE) geçmişleri öğrenildi. MACE gelişen ve gelişmeyen grupta demografik ve klinik veriler ile birlikte başvuru EKG'sinden hesaplanan düzeltilmiş QT dispersiyonu ve OTH değerleri istatistiki olarak karşılaştırıldı.BULGULAR: Çalışmamızda diyabet varlığı, ekokardiyografik ejeksiyon fraksiyonu (EF) ve duvar hareketleri skor indeksi (WMSI), düzeltilmiş QT dispersiyonu, total kolesterol , LDL , CK-MB ve Troponin T seviyeleri MACE gelişimi ile istatistiki olarak anlamlı derecede ilişkili bulunmuştur (p değerleri sırasıyla 0.046,0.0001,0.0001, 0.032 ,0.024, 0.002, 0.0001, <0.05). MACE gelişen ve gelişmeyen gruplar arasında medikal takip ve revaskülarizasyon açısından anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.774). OTH ortalamaları karşılaştırıldığında MACE gelişenler (10,4±1,8 fl) ve gelişmeyenlerin (10,3±2 fl) OTH değerleri arasında istatistiksel (p=0,799>0,05) anlamlı farklılık yoktu. Ayrıca çalışma grubunda akut ST elevasyonlu miyokard enfarktüsü (STEMI) vakaları (n=34) üzerinde yaptığımız altgurup analizinde ise, 10.3 fl altı ve üzeri OTH değerlerinin MACE varlığı ile karşılaştırmasında anlamlı ilişki saptanmadı (p=0.774).SONUÇ: Bu retrospektif çalışma düzeltilmiş QT dispersiyonu ile birlikte diyabet varlığı, sol ventrikül kontraktil rezervi, total kolesterol-LDL kolesterol seviyeleri ve AKS sırasında ölçülen kardiyak enzimlerdeki tepe değerlerinin MACE gelişimini öngördürebileceğini göstermiştir.
Hipertansif hastalarda stres ekokardiyografi ıle sol ventrikül diyastolik fonksiyon rezervinin değerlendirilmesi
Giriş: Dinamik egzersiz sırasındaki diyastolik fonksiyon, artmış sempatik aktivasyon, taşikardi, artan önyük ve azalmış sol ventrikül diyastolik doluş zamanı arasındaki kompleks etkileşimlerle belirlenir. Normal ventrikülün egzersize yanıtı, hızlanmış relaksasyon ve buna bağlı olarak artan elastik gevşemedir. İstirahat halinde relaksasyon bozukluğu gösteren sert miyokard, artan kardiyak debi, yükselen kan basıncı ve taşikardiyle oluşan egzersizin hemodinamik stresi altında relaksasyonunu hızlandırmayabilir ve bu durum ventriküler doluş bozukluğunda belirginleşmeye neden olabilir. Sonuç olarak, istirahatte semptomsuz olan hastalarda egzersizle dispne ve çabuk yorulma gibi semptomlar ortaya çıkar.Amaç: Hipertansif hastaların diyastolik fonksiyon parametrelerinin değerlendirilmesi, bu parametrelerin egzersiz sonrası değişikliklerinin belirlenmesi ve egzersiz öncesi ve sonrası diyastolik fonksiyon parametrelerinin efor kapasitesi ile karşılaştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda hipertansiyon tanısı olan, 30 ve 70 yaş arası 29'u(% 58) erkek, 21'i (% 42) kadın 50 adet hasta alındı. Normal sinüs ritmi dışında olan, Diabetes Mellitusu olan, koroner arter hastalığı olan, kapak yetmezliği ve kaçağı olan hastalar,protez kapağı olan hastalar ve böbrek yetmezliği olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Tüm hastaların istirahatte ekokardiyografik değerlendirilmesinin ardından, efor sonrası diyastolik fonksiyon parametreleri ölçüldü ve istirahat öncesinde ki verilerle karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda egzersiz sonrası erken diyastolik akım hızında egzersiz öncesine göre istatiksel anlamlı (0.76±0.11 m/sn vs 0.91±0.14 m/sn, p<0.0001) artış gözlenirken, geç diyastolik akım hızı dinlenme ve egzersiz sonrasında benzer bulundu ve istatiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (0.75±0.14 m/sn vs 0.75±0.18 m/sn, p=0.77). Mitral diyastolik akım E/A oranı egzersiz sonrasında önemli derecede artmış olarak bulundu (0.99±0.34 vs 1.34±0.55,p<0.0001). E/e' oranı değerlendirildiğinde; hem ortalama değerlerde, hem de lateral ve septal bölgeden yapılan ölçümlerin ayrı ayrı değerlendirilmesi sonucunda, istirahat ve egzersiz sonrası, istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı fark olduğu gözlendi ( p=0.0001). `Borg indeksi' ile hastanın istirahatte ölçülen E/e' değerleri arasında ileri derecede anlamlı ilişki tespit edildi (r=0.285, p=0.008). Benzer şekilde, egzersiz sonrası E/e' oranı arasında da anlamlı korelasyon vardı (r=0.372, p=0.001).Sonuç: Bu çalışma, hipertansif hastalarda kısıtlanmış efor kapasitesinin diyastolik fonksiyon bozukluğu ile yakın ilişkili olduğunu göstermiştir. Diyastolik stres testi, sol ventrikül dolum basınçlarının egzersiz sonrası invazif olmayan değelendirilmesinde uygulaması kolay, klinik pratikte yapılabilecek ve prognostik bilgiler verebilecek bir testtir. Çalışmamız, diyastolik stres test ile elde edilen E/e' oranının, normal ya da hafif derecede diyastolik fonksiyon bozukluğu olan hipertansif hastalarda dispnenin açıklanmasında önemli bir parametre olduğunu göstermiştir.
Bilinen koroner kalp hastalığı olmayan hipertansif hastalarda; "Dipper" ve "Nondipper" hipertansiyon tipi ile, aortik gerilim, esneklik ve sertlik, karotis intima mediya kalınlığı ve diyastolik fonksiyon bozukluğu parametrelerinin ilişkinin değerlendirilmesi
Giriş: Hipertansiyonun diürnal ritmi ile kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişki, birçok çalışmada araştırılmıştır. Bu çalışmalarda, noktürnal kan basıncı düşüklüğü olmayan "nondipper" hipertansiyonlu hastalarda; gece kardiyak indeks ve atım indeksi ile, sempatik aktivitede yetersiz derecede azalma saptanmıştır. Bu nedenle kardiyovasküler sistem, gece daha fazla basınca maruz kalmakta ve vücutta bu basınca uyum amaçlı yapılan yapısal ve fonksiyonel değişiklikler, tüm vasküler sistemlerde geri dönüşümsüz hasar yaratmaktadır.Amaç: Bilinen koroner kalp hastalığı olmayan hipertansif hastalarda, "dipper" ve "nondipper" hipertansiyon tipi ile; aortik gerilim, esneklik ve sertlik, karotis intima mediya kalınlığı ve diyastolik fonksiyon bozukluğu parametreleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza bilinen koroner kalp hastalığı olmayan ve hipertansiyon tanısı olan, 30 ve 70 yaş arası 35'i (% 68.6) erkek, 19'u (% 31.4) kadın 54 adet hasta dahil edildi. Tüm hastalar ambulatuvar kan basıncı takibi sonrası "dipper" ve "nondipper" hipertansiyon olarak ayrıldı. Hastalara transtorasik ekokardiyografi yapılarak sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları değerlendirildi. Asendan aorta çapları ölçülerek ilgili formüllerden aortun elastisite parametreleri hesaplandı ve karotis intima mediya kalınlıkları ultrason altında ölçüldü.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların demografik ve ekokardiyografik verileri arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Çalışmamızda, "nondipper" hipertansiyon grubunda "dipper" hipertansiyon grubuna göre anlamlı olarak aortik sertlik artmış , aortik gerilim ve aortik elastikiyetse azalmış saptandı. Karotis intima mediya kalınlığı; "nondipper" hipertansiyon grubunda "dipper" hipertansiyon grubuna göre anlamlı olarak artmış bulundu. Ayrıca hastaların karotis intima mediya kalınlığı ile ortalama kan basıncı arasında anlamlı derecede korelasyon bulundu. Her iki grup arasında sol ventrikül hipertrofisi ve diyastolik fonksiyon bozukluğu açısından anlamlı fark saptanmadı.Sonuç: Çalışmamızda; "nondipper" hipertansiyonlu hastalarda, aortun elastisite parametrelerinde bozulmanın ve hedef organ hasarının bir göstergesi olan karotis intima mediya kalınlığındaki artışın daha fazla olduğunu gösterdik.
Koroner arter hastalığı risk faktörlerinin koroner arter kalsifikasyonu ile korelasyonu
Giriş ve amaç: Kardiyovasküler hastalıklar, gelişmiş ülkelerde mortalite ve morbiditenin en sık nedenidir ve 1999 Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2020 yılında tüm dünyada mortalite ve morbiditenin birinci sebebi olacağı tahmin edilmektedir. Kardiyovasküler hastalıklardan ölümlerin %50'si koroner arter aterosklerozundan kaynaklanmaktadır. Aterosklerozun patogenezinde vasküler kalsifikasyon yer almaktadır. Aterosklerotik arterlerde kemik oluşum ve yıkım mekanizmasına benzer bir sekilde kalsiyumfosfat mikrokristalleri biriktiği düşünülmektedir. Koroner arter kalsifikasyonu aterosklerotik damarda varken normal damarda yoktur. Kalsiyum, yüksek radyoopasitesi ile kolaylıkla fark ve lokalize edilebilen bir hedeftir ve ilk olarak 1958'de koroner arter kalsifikasyonu floroskopi ile görüntülenmiştir. 1983'te Elektron Beam Bilgisayarlı Tomografi (EBBT) ile koroner arterlerde kalsiyum birikimi ilk kez kantitatif olarak gösterilmiştir. Koroner arter kalsiyum skorunun (KAKS) sıfırdan büyük olması yaklaşık % 100 spesifite ile aterömatöz koroner plağa işaret eder. Bilgisayarlı tomografi ile tespit edilen koroner arterlerde kalsiyum birikim miktarı ile ileride koroner arter hastalığı gelişme riski arasında ilişki olduğunu gösteren bir çok çalışma yapılmıştır. BT koroner arterlerdeki kalsiyum miktarının belirlenmesinde altın standart olarak kabul edilmektedir. Çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT), koroner arterlerin anatomisini göstermede, teknolojideki son gelişmeler sayesinde, temporal çözünürlüğü tek kesitli bilgisayarlı tomografilere göre çok daha iyi olduğundan ön plana çıkmıştır.Bu çalışmanın amacı, koroner arterlerde kalsiyum birikiminin konvansiyonel risk faktörleri ile korelasyonunu ÇKBT ile göstermektir.Gereç ve yöntem: Yaş, cinsiyet, sigara, hiperkolesterolemi, DM, obezite, HT, aile anamnezi ve HDL düşüklüğü konvansiyonel risk faktörleri olarak belirlendi.Koroner arter kalsifikasyonu ile koroner arter hastalığı risk faktörleri arasındaki korelasyonu araştıran farklı çalışmalarda farklı KAKS eşik değerlerine göre istatistiksel analiz yapılmıştır. Biz çalışmamızda diğer çalışmalarda kullanılan farklı KAKS eşik değerlerini kullanarak ve birbirleri ile karşılaştırarak beş farklı korelasyon analizi tasarladık.Birinci analizde KAKS değerlerine göre 0, 0 ile 100 arası, 100 ile 400 arası ve 400'den büyük olarak 4 grup belirlendi.İkinci analizde yaşa ve cinsiyete göre belirlenen ortalama KAKS ile karşılaştırılarak 10, 25, 50, 75, 90 persentil olarak 5 grup belirlendi.Üçüncü analizde yaşa ve cinsiyete göre belirlenen ortalama KAKS ile karşılaştırılarak koroner arter hastalığı olma ya da Mİ geçirme risklerine göre düşük, orta, yüksek riskli olarak 3 grup belirlendi.Dördüncü analizde KAKS değerlerine göre 130'dan küçük ve 130'dan büyük olarak 2 grup belirlendi.Beşinci analizde KAKS değerlerine göre 0 ve 0'dan büyük olarak 2 grup belirlendi.Belirlenen konvansiyonel risk faktörleri ile KAKS grupları arasında ayrı ayrı korelasyon analizi yapıldı.İstatistiksel analiz SPSS 17.0 programı kullanılarak yapıldı. Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, frekans ve yüzde ölçümlerinden faydalanıldı. Kategorik verilerin analizinde Ki-kare testi, kikare koşulları sağlanmadığında Fischer Exact testten faydalanıldı. Değişkenler arasında korelasyon analizinde Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Testler %95 güven aralığında yapıldı.Çalışma, 22 ile 88 yaş arası (ortalama 53.3 ± 23,4 yıl) 410 hastanın 16 kesit ÇKBT ile kalsiyum skorlaması retrospektif taranarak yapıldı. Hastaların 264'ü (% 64.4) erkek, 146'sı (% 35.6) kadındı. En düşük KAKS değeri 0, en yüksek KAKS değeri 1517 (ortalama 118±486,7 HU) saptandı.Bulgular: Yaptığımız beş analizde de yaş, cinsiyet, sigara, hiperkolesterolemi, DM, obezite ve HT ile KAKS arasında pozitif korelasyon saptadık. Aile anamanezi ile KAKS arasında sadece persentil ve risk sınıflamasına göre yapılan ikinci ve üçüncü analizlerde zayıf pozitif korelasyon saptandı. HDL düşüklüğü, KAKS sıfır eşik değerine göre yapılan beşinci analiz dışındaki diğer dört analizde de istatistiksel anlamlı bir risk faktörü olarak saptandı.Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere dayanarak, koroner arterlerdeki kalsiyum birikimi daha önce yapılmış pek çok çalışmayla benzer olarak konvansiyonel risk faktörleri ile ilişkili bulundu. Hipertansiyon, yaş, diyabetes mellitus, hiperkolesterolemi ve erkek cinsiyet ile KAKS arasındaki korelasyon, diğer risk faktörlerine kıyasla daha kuvvetli pozitif saptandı. HDL düşüklüğü ve aile anamnezi ile KAKS arasında daha zayıf korelasyon saptandı.
Koroner arter bypass cerrahisi yapılan hastalarda kardiyovasküler risk faktörleri ve koroner ateroskleroz ciddiyetinin uzun dönem greft açıklık oranına etkisi
Koroner arter hastalığı (KAH), tüm dünyada mortalite ve morbiditenin en önemli sebebidir. KAH'na sebep olduğu bilinen pek çok risk faktörü mevcuttur. Primer ve sekonder korunmada bu risk faktörlerinin iyi bilinmesi gerekmektedir. Koroner arter by-pass greft (KABG) operasyonu geçiren hastalarda nativ arterler ve by-pass greftlerinde aterosklerotik süreç devam eder. KABG sonrası başarı, greft açıklığı ile doğru orantılıdır. Biz çalışmamızda, kişiye ait kardiyovasküler risk (KV) faktörlerinin ve koroner anjiyografide saptanan ateroskleroz şiddetinin, KABG cerrahisi sonrası uzun dönemde greft ömrüne etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya, 1990-2010 yılları arasında yapılan koroner anjiyografi sonucunda izole KABG cerrahisi gerçekleştirilen ve izleminde çeşitli nedenlerle koroner anjiyografileri yapılan 974 hasta (738 erkek, 236 kadın, yaş ortalaması 57.9 ± 9.0) dahil edildi. Hastalara ait demografik özellikler, risk faktörleri ve biyokimyasal değerler retrospektif olarak kaydedildi. Hastaların operasyon öncesi ve sonrası koroner anjiyografileri incelendi. KAH yaygınlığı, Gensini skor indeksi hesaplanarak belirlendi. KAH risk faktörlerinin, greft açıklık oranına etkisi analiz edildi.Çalışmamızda, greft oklüzyon gelişimine risk faktörlerinden aile hikayesi (p=0.005), sigara (p= <0.001) ve yaş (p=0.004)'ın etkili olduğu bulundu. Tıkalı LIMA greft ile DM (p=0.02) ve gensini skor indeksi (p=0.03); Tıkalı SVG ile yaş (p=0.002), sigara (p=0.002), gensini skor indeksi (p=0.002) ilişkili bulundu. Koroner anjiyografi sonuçlarına göre hem erken hem de geç dönemde arteriyel greftlerin, venöz greftlerden daha yüksek oranda açıklık oranına sahip olduğu görüldü.Sonuç olarak, aterosklerotik süreç multifaktöryeldir. KV risk faktörlerinin greft açıklık oranına etkisi sınırlı görünse de primer ve sekonder koruma için KAH risk faktörleriyle mücadeleye devam edilmelidir.Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, Kardiyovasküler risk faktörleri, Koroner arter bypass greft
Koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile serum adiponektin düzeyi ve adiponektin rs 266729 gen polimorfizmi arasındaki ilişki
Kardiyovasküler hastalıklar (KVH), gelişmiş ülkelerde ölümlerin en sık rastlanılan nedenidir. Koroner kalp hastalığının ve diğer kardiyovasküler hastalıkların gerek sıklığında gerekse ölüm oranlarında azalma sağlanabilmesi için öncelikle kardiyovasküler risk faktörlerinin kontrol altına alınması gerekmektedir. Koroner olayların tümü çok sayıda geleneksel risk faktörleri olan kişilerde ortaya çıkmamaktadır. Yakın zamanda yapılan çok sayıda çalışmada, yağ dokudan salınan iki adipokinden biri olan adiponektin ve diğeri leptin ile KVH riski arasındaki ilişki araştırılmıştır. Biz çalışmamızda, Akut Koroner Sendrom, Kararlı Koroner Arter Hastalığı ve anjiografik olarak normal koroner arterler saptanan bireyler arasında serum adiponektin ve leptin düzeylerini karşılaştırmayı, serum adiponektin ve leptin düzeylerinin klasik risk faktörleri arasındaki olası yerini ve adiponektin rs266729 gen polimorfizminin koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ve serum adiponektin ve leptin seviyesi ile ilişkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza, hastanemiz acil servis veya kardiyoloji polikliniğine başvurup koroner anjiografisi yapılmış olan 50 adet Akut Koroner Sendrom, 50 adet Kararlı Koroner Arter Hastalığı ve 50 adet anjiografik olarak normal koroner arter tespit edilen hasta dahil edilmiştir. Hasta ve normal koroner arter grupları arasında demografik özellikler, kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, biyokimyasal parametreler, serum adiponektin ve leptin seviyeleri, batın bilgisayarlı tomografisi ile ölçülen viseral ve subkutan yağ alanları, batın ultrasonografisi ile ölçülen hepatosteatozun varlığı ve şiddeti ve yine ultrasonografi ile ölçülen karotis intima kalınlığı karşilaştırılmış, Gensini skoru ile hesaplanan koroner arter hastalığının yaygınlığı ve şiddeti ile serum adiponektin ve leptin düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Çalışmamızda araştırdığımız rs266729 gen polimorfizmi ile adiponektin ve leptin seviyeleri arasında istatiksel anlamlı olmayan ilişkiler saptanmıştır. Serum adiponektin ve leptin düzeyleri Akut Koroner Sendrom, Stabil Koroner Arter Hastalığı ve normal koroner arter gruplarında benzer bulunmuştur. Çalışmamız sonucuna göre serum total adiponektin ve leptin seviyeleri KAH ciddiyeti ve yaygınlığı hakkında bilgi vermemektedir. Ancak çalışmada, viseral yağ alanı ve obezite ile kardiyovasküler hastalık riski arasında güçlü ilişki yanında, obezite ile adiponektin arasında negatif, obezite ile leptin arasında ise pozitif korelasyon saptanmıştır. Bu sonuç, obezite de artmış kardiyovasküler riskin altında yatan nedenin azalmış adiponektin ve artmış leptin seviyeleri ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Yine serum total adiponektin seviyesi ile KİMK arasında istatiksel anlamlı negatif korelasyon saptanırken, serum leptin seviyesi ile KİMK arasında istatiksel anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır. Bu sonuçlarda adiponektin azlığı ve leptin fazlalığının aterosklerozun erken bir belirteci olarak kabul edilen KİMK artışı ve artmış kardiyovasküler hastalık riski ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Sonuç olarak adiponektin ve leptinin, kardiyovasküler hastalık ve ateroskleroz patogenezinde üstlendiği görevleri aydınlatmak, adiponektin ve leptini birer kardiyovasküler risk faktörü olarak tanımlayabilmek, aterosklerozdan primer ve sekonder korunmada birer tedavi hedefi haline getirebilmek için deneysel çalısmaların yanı sıra; randomize, prospektif uzun dönem çalışmalara da gereksinim olduğu açıktır.
Koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile serum asimetrik dimetilarjinin (ADMA) düzeyi arasındaki ilişki
Kardiyovasküler hastalıklar (KVH), gelişmiş ülkelerde ölümlerin en sık rastlanılan nedenidir. Koroner kalp hastalığının ve diğer kardiyovasküler hastalıkların gerek sıklığında gerekse ölüm oranlarında azalma sağlanabilmesi için öncelikle kardiyovasküler risk faktörlerinin kontrol altına alınması gerekmektedir. Koroner olayların tümü her zaman geleneksel risk faktörleri olan kişilerde ortaya çıkmamaktadır. Yakın zamanda yapılan çok sayıda çalışmada, serum asimetrik dimetilarjinin (ADMA) düzeyi ile KVH riski arasındaki ilişki araştırılmıştır. Biz çalışmamızda, Akut Koroner Sendrom (AKS), Kararlı Koroner Arter Hastalığı (KKAH) ve anjiyografik olarak normal koroner arterler (NKA) saptanan bireyler arasında serum ADMA düzeylerini karşılaştırmayı, serum ADMA düzeylerinin klasik risk faktörleri arasındaki olası yerini, koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ve serum ADMA seviyesi ile ilişkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza, hastanemiz acil servis veya kardiyoloji polikliniğine başvurup koroner anjiyografisi yapılmış olan 50 adet AKS, 50 adet KKAH ve 50 adet anjiyografik olarak NKA tespit edilen hasta dahil edilmiştir. Hasta ve normal koroner arter grupları arasında demografik özellikler, kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, biyokimyasal parametreler, serum ADMA seviyeleri, ultrasonografi ile ölçülen karotis intima kalınlığı (KİMK) ve endotel disfonksiyonu karşılaştırılmış, Gensini skoru ile hesaplanan koroner arter hastalığının yaygınlığı ve şiddeti ile serum ADMA düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Serum ADMA düzeyleri AKS ve KKAH grubunda NKA grubuna göre anlamlı derecede yüksek olup, çalışmamız sonucuna göre serum ADMA seviyeleri KAH ciddiyeti ve yaygınlığı bakımından bilgi vermektedir. Yine serum ADMA seviyeleri ile KİMK ve endotel disfonksiyonu arasında saptanan istatistiksel anlamlı ilişki, yüksek serum ADMA düzeylerinin aterosklerozun erken bir belirteci olarak kabul edilen KİMK artışı/endotel disfonksiyonu ve artmış kardiyovasküler hastalık riski ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Sonuç olarak Koroner Arter Hastalığı olan hastalarda plazma ADMA düzeylerinin yüksek olduğunu ve ADMA'nın KAH için bağımsız bir risk faktörü olduğunu varsayıyoruz.
Koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile serum leptin düzeyi ve leptin rs 7799039 (2548 G/A) gen polimorfizmi arasındaki ilişki
Koroner olayların tümü geleneksel risk faktörleri olan kişilerde ortaya çıkmamaktadır. Yakın zamanda yapılan çok sayıda çalışmada, yağ dokudan salınan iki adipokinden biri olan adiponektin ve diğeri leptin ile KVH riski arasındaki ilişki araştırılmıştır.Bu ilişkiyi incelemek amaçlı çalışmamıza acil servis veya kardiyoloji polikliniğine başvurup koroner anjiografisi yapılmış olan 51 adet akut koroner sendrom, 51 adet kararlı koroner arter hastalığı ve 50 adet anjiografik olarak normal koroner arter tespit edilen hasta dahil edilmiştir. Serum adiponektin ve leptin düzeyleri akut koroner sendrom, stabil koroner arter hastalığı ve normal koroner arter gruplarında benzer bulunmuştur. Çalışmamız sonucuna göre serum total adiponektin ve leptin seviyeleri KAH ciddiyeti ve yaygınlığı hakkında bilgi vermemektedir. Çalışmamızda araştırdığımız LEP rs 7799039 gen varyantlarından AA genotipi hiperlipidemi ile ilişkili saptanmıştır. Koroner arter hastalığı yaygınlık skorlama sistemlerinden damar skorlaması ve gensini skoru ile GA genotipi ilişkili olup, yüksek gensini skoru olan hasta grubu ve 2 damar hastalığı ve 3 ve üstü damar hastalığı gruplarında anlamlı olarak daha yüksektir.
Erken repolarizasyon bulunan kişilerde ani ölüm ve aritmi belirteci testlerin değerlendirilmesi ve KCNJ8-S422l gen mutasyonu ilişkisi
ÖZETGiriş: Erken repolarizasyon (ER), EKG'de J noktasının izoelektrik hatta göre ardışık 2derivasyonda en az 1 mm (0.1mV) yükselmesi olarak tanımlanmaktadır. Çoğunlukla yapısalkalp hastalığı bulunmayan kişilerde görülen Erken Repolarizasyon Sendromu (ERS),günümüzde Brugada Sendromu (BS) ile olan benzerlikleri nedeniyle `J Dalga Sendromları'başlığı altında incelenmeye başlanmıştır. Yayınlanan çok merkezli çalışmalar sonucunda ERSile ani kardiyak ölüm (AKÖ) arasındaki ilişkinin ortaya konmasıyla beraber hayatı tehdit ediciventriküler aritmilere neden olabileceği bilinmektedir.Amaç: ERS tanısı alan kişilerde aritmi belirteçleri olan testler ile riskli hasta grubunubelirleyebilmek ve son yıllarda literatürde AKÖ gerçekleşmiş ERS tanısı alan kişilerdebildirilen KCNJ8 geni S422L mutasyonunun varlığını araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Kardiyak açıdan semptomatik ya da asemptomatik 50 erkenrepolarizasyon tanısı almış bireyler ile 50 normal EKG özelliğine sahip kontrol grubuçalışmaya alındı. Koroner arter hastalığı (KAH) bulunmayan ve ekokardiyografi sonucunormal olan kişiler çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan bireylerin yaş ortalaması hastagrubunda 33.1±9.7, kontrol grubunda 45.8±9.9 idi. Holter monitörizasyonu ile aritmi varlığı,kalp hızı değişkenliği ve geç potansiyellerin varlığına ER bulunan grupta bakıldı. Her ikigrupta `allel spesifik PCR yöntemi' ile KCNJ8 geni S422L mutasyonu genotiplendirildi.Bulgular: Çalışmamızda ER bulunan kişilerde `ER EKG paterni' tiplendirmesinde%54'ünde tip l, %42'sinde tip 2, %4'ünde ise tip 3 ER EKG paterni izlendi. Kontrol grubu ilekarşılaştırıldığında düzeltilmiş QT mesafesi (QTc)'nin, ER grubunda daha kısa olduğugörüldü. Fakat sonuç istatiksel anlamlılığa ulaşmadı (ER bulunanlarda ortalama QTc;371±28.7 msn, kontrol grubunda ise 381±31.4 msn, p =0.08). ERS grubunda bakılan ritmholter kayıtlarında hiçbir hastada couplet, triplet prematür ventriküler kompleks (PVC) ya dasüreksiz VT atağı izlenmedi.Kalp hızı değişkenliği (KHD) zaman alanlı metodlar kullanılarak bakıldığında hastaların%26'sında azalmış olarak izlendi.Hastaların sinyal ortalamalı EKG (SOEKG) ile %14'ünde geç potansiyeller (LP) izlendi.Yakın zamanda yapılmış çalışmalardaki rakamlarına benzer sonuçlar elde edildi.Nörolojik değerlendirmeleri normal bulunan sadece 2 hastada açıklanamayan senkop öyküsübulunmaktaydı ve senkop ile ERS ilişkisi değerlendirildiğinde ise istatistiksel anlamlılığaulaşmadı (p=0.15).Her iki grupta bakılan KCNJ8-S422L mutasyonu ise hasta grubunda değil kontrol grubundanbir hastada bulundu. Böylece KCNJ8-S422L mutasyonu ile ERS ilişkisi istatiksel olarakanlamsız bulundu. Fakat belirtmek gerekir ki çalışmamıza dahil ettiğimiz ERS hastalarınınhiçbirisinde ve ailelerinde AKÖ öyküsü bulunmamakta idi ve yalnızca 50 ER bulunan kişiçalışmaya dahil edilmişti.Sonuç: Primer aritmojenik sendromlar ve kanolopatiler başlığı altında incelediğimiz veönceleri tamamen benign bir EKG bulgusu olarak değerlendirilen ERS, son zamanlarda BS ileolan benzerliği ve AKÖ ilişkisinin ortaya konması nedeniyle ilgi çekmektedir. Biz de buhastalarda aritmi belirteci testler ile riskli hastaları belirleyebilmek amacıyla bu çalışmayıplanladık ve KCNJ8-S422L mutasyonu varlığı ile ERS arasındaki ilişkiyi inceledik.AKÖ geçiren ERS hastalarında sekonder korumada tek tedavinin implante edilebilenkardiyoverter defibrilatör (ICD) olduğu bilinmektedir. Asıl problem özellikle de gençlerdeyaklaşık %5 gibi yaygın gözlenen bu EKG paternininin primer koruma açısından hangihastalarda ölümcül aritmilere neden olabileceğinin belirlenmesidir. Klinikte literatürdebildirilen kriterlere uygun riskli hastaların belirlenmesi gereklidir. ER paterni bulunankişilerde açıklanamayan senkopun varlığı veya ailede açıklanamayan AKÖ öyküsününbulunması, inferior/inferolateral (tip2) veya tüm derivasyonlarında (tip3) >0,2 mv J noktasıelevasyonu bulunması ve EKG'de ST segment elevasyonunun yatay/inen tarzda olması, ERpaterni ile birlikte kısa QT'nin varlığı, son olarak da couplet PVC'lerin görülmesi birer riskişareti olarak değerlendirilmelidir.Yüksek risk işareti bulunan her hastada primer tedavinin gerekliliği konusunda ve buhastaların nasıl takip edileceği ile ilgili sorular ise ilerleyen yıllarda genetik çalışmaların daışığı altında yapılan çalışmalar ile yanıt bulacaktır.
Perkutan koroner girişim uygulanan hastalarda klopidogrel direnci ile CYP2C19 gen polimorfizmi ve serum leptin düzeyi arasindaki ilişki
ÖZETGiriş: Trombosit aktivasyonu ve agregasyonunun inhibe edilmesi akut koroner sendrom ve perkutan koroner girişim sonrasında kritik öneme sahiptir. Klopidogrel tienopiridin türevi bir ilaç olup, etkisini trombosit agregasyonunu ADP P2Y12 reseptörlerini inhibe ederek gösterir. Klopidogrelin aspirin ile kombine edilerek antitrombosit tedavi uygulanması akut koroner sendrom geçiren ve perkutan koroner girişim uygulanan hastalarda kabul gören tedavi yaklaşımıdır.Klopidogrel ile trombosit agregasyonunun inhibe edilmesi hastalar arasında değişkenlik gösterebilir. Klopidogrel direnci yeterli antitrombosit tedaviye rağmen klopidogrel reseptörünün devam eden aktivitesi olarak tanımlanıp, klopidogrel sonrası yüksek trombosit reaktivitesinin başta stent trombozu ve kardiyovasküler ölüm olmak üzere, olumsuz kardiyovasküler olay riski ile ilişkili olduğu ortaya konmuştur.Amaç : Klopidogrel direnci ile obezite, serum leptin düzeyi ve CYP2C19 gen polimorfizmi arasındaki ilişkiyi araştırmak.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, hastanemiz acil servis veya kardiyoloji polikliniğine başvurmuş, koroner arter hastalığı tespit edilip perkutan koroner girişim uygulanmış 100 adet hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, vücut kitle indeksleri, klopidogrel ile etkileşebilecek ilaç kullanımları, biyokimyasal parametreleri, sol ventrikül fonksiyonları, serum leptin seviyeleri ile CYP2C19*2 ve CYP2C19*3 mutant allel varlığı klopidogrel direnci olan ve olmayan grupta karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda klopidogrelin trombosit inhibisyon düzeyi, Verify Now © P2Y12 sistemi ile ölçülmüş olup PRU > 240 olan hastalar dirençli kabul edilmiş, PRU < 240 olanlar ise klopidogrel yanıtının olduğu şeklinde değerlendirilmiştir. Ayrıca, leptin düzeyi > 15 ng/ml olması hiperleptinemi olarak kabul edilmiştir.Bulgular: Çalışmamızda CYP2C19*2 ve CYP2C19*3 mutant allelerinin varlığı ile klopidogrel direnci arasında ilişki istatiksel anlamlılığa ulaşmamıştır. (p=0.073). Tek başına CYP2C19*2 allel varlığı da yine istatiksel anlamlılığa ulaşmamaktadır. (p=0.141) Benzer biçimde, PRU değeri açısından karşılaştırıldığında tüm mutant allelerde (CYP2C19* 12+22+13) 260.88±70.97 iken, normal allel sahibi bireylerde 213.69±70.99'dir. (p=0.093)Klopidogrel direnci olan ve olmayan grupta sırasıyla leptin düzeyi 8.03 ± 7.27 ve 5.48± 5.82 iken bu farklılık istatiksel anlamlılığa ulaşmadı. ( p= 0.116) Leptin düzeyi >15 olan grupta ise klopidogrel direnci anlamlı olarak daha fazla idi. (p= 0.017) Leptin düzeyi > 15 hastalarda PRU değeri daha yüksek olup, istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. (292.18±70.11 vs 208.76±66.98, p= 0.001) Benzer biçimde, VKİ > 30 hastalarda, istatiksel olarak anlamlı derece daha fazla sayıda hastada klopidogrel direnci izlenmiştir.( p=0.015 )Sonuç : Obez, leptin düzeyi yüksek hastalarda klopidogrel direnci daha fazla görülmektedir. Bu hasta grubunda, klopidogrel tedavi dozunun arttırılması düşünülebilir. Klopidogrel direnci ile CYP2C19 gen polimorfizmi arasındaki ilişki için daha fazla mutant allel taşıyan hasta sayısına ve yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Stabil koroner arter hastalığında koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile P dalga dispersiyonu ve QT dispersiyonu arasındaki ilişkinin incelenmesi
2. ÖZET Giriş: Koroner arter hastalığı (KAH), kardiyovasküler hastalıklar içerisinde önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Hastalığın etyolojisinde sıklıkla ateroskleroz rol oynamaktadır. Ateroskleroz; progresif, sistemik ve inflamatuar bir hastalıktır. Bu hastalardaki artmış ani ölüm ve ciddi aritmiler kardiyovasküler riskin en önemli belirleyicileridir. KAH?ın atriyal fibrilasyon (AF) için bağımsız risk faktörü olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. AF hem akut koroner olay geçirenlerde hem de stabil koroner arter hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. KAH?ın klinik olarak ortaya çıkış şekilleri arasında sessiz iskemi, kararlı angina pektoris, kararsız angina pektoris, miyokard infarktüsü (MI), kalp yetmezliği ve ani ölüm vardır. Kardiyak kökenli ani ölümün en önemli sebebi ise ventriküler taşikardi ve ventriküler fibrilasyon ile birlikte olan kardiyak aritmilerdir. Elektrokardiyografik olarak uzun QT `ye sahip olan hastaların aksiyon potansiyellerinde homojen olmayan değişiklikler mevcuttur ve bunlar erken ve geç repolarizasyon gelişimine neden olarak ventriküler fibrilasyon gelişimini kolaylaştırılar. QT dispersiyonu (QTd) ventrikül repolarizasyonunun heterojenitesini gösteren; non-invaziv olarak yüzey elektrokardiyografisinden hesaplanan bir parametredir. Artmış QT dispersiyonu iskemik ve iskemik olmayan kardiyak hastalık gruplarında ciddi aritmi ve ani ölüm riski ile ilişkili bulunmuştur. EKG?deki en uzun QT mesafesi ile en kısa QT mesafesi arasındaki fark QT dispersiyonu (QTd) olarak tanımlanmıştır, eğer düzeltilmiş QT mesafeleri kullanılırsa da düzeltilmiş QTc dispersiyonu (QTcd) denir. QT dispersiyonunun miyokard repolarizasyonundaki bölgesel heterojeniteyi gösterdiği ve kardiyak ölümün önemli bir öngördürücüsü olduğu bilinmektedir. Ayrıca QTd?nin kardiyak siklus uzunluğuna oranı olarak tanımlanan QT dispersiyonu oranı (QTdO) ventriküler aritmileri öngörmede QTd?den daha değerli bir parametre olarak gösterilmiştir. Homojen olmayan miyokard repolarizasyon zamanının nedeni; bölgesel ileti yavaşlaması veya ileti yolu değişmesi sonucu aksiyon potansiyel süresindeki gecikme ile açıklanmaktadır. QT dispersiyonu ne kadar fazla ise ventriküler repolarizasyon homojenitesi o kadar azdır ve dolayısıyla ventriküler instabilite o kadar fazla demektir. Ventriküllerin farklı bölgelerindeki homojen olmayan ileti hızları veya repolarizasyon renetri mekanizması yolu ile ciddi ventriküler aritmilere dolayısıylada ani kalp ölümlerine sebep olabilir. Amaç: Sol ventrikül sistolik fonksiyonları korunmuş stabil koroner arter hastalarında non-invaziv olarak değerlendirilebilen PDD, QTd, QTcd, QTdO gibi elektrokardiyografik parametrelerin koroner arter hastalığı yaygınlığı ve ciddiyeti ile olan ilişkisini incelemek ve bu parametrelerin koroner arter yaygınlığını belirlemede bir öngördürücü olup olamayacağını bu kesitsel çalışmadan yola çıkarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurarak stabil koroner arter hastalığı olabileceği düşünülen, kardiayak açıdan stabil, herhangi bir kardiyovasküler olay geçirmemiş, koroner anjiografi önerilen 250 hastadan oluşan bir grup çalışmaya alındı. Öncesine ait bilinen kardiyovasküler olay öyküsü bulunmayan yaşları 35-70 arası olan kişiler çalışmaya dahil edildi. Koroner anjiografide koroner arterlerde %50 ve daha fazla darlık mevcudiyeti koroner arter hastalığı olarak kabul edildi. Buna göre hastalar grup 1; normal koronerler, grup 2; non-kritik darlık saptananlar ( koroner anjiografide koroner arterlerde %50 `den daha az darlık saptananlar), grup 3; tek damar hastalığı (tek bir majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ), grup 4; iki damar hastalığı (iki majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ), grup 5; üç damar hastalığı (üç majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ) olmak üzere beş gruba ayrıldı. Koroner lezyon şiddeti ve yaygınlığı, koroner anjiografide elde edilen stenozlar üzerinden gensini skor indeksi kullanılarak hesaplandı. Hastaların anjiografi öncesi çekilen EKG?lerine arşivdeki dosyalarından ulaşıldı ve 12 derivasyonun en az 9 tanesinde elektrokardiyografik parametrelerin ölçülebilmesi şartı arandı. Bütün ölçümler manuel olarak büyüteç yardımıyla yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 35 ila 70 arasında (ortalama 57.88±8.49), Gensini Skoru ise 0 ile 178 arasında ( ortalama 120.46±155.72 ) değişmektedir. Çalışmaya katılanların 77?si (%30.8) kadın, 173?ü (%69.2) erkektir. Katılımcıların 139?unda (%55,6) HT, 90?ında (%36) DM tanıları bulunmaktadır. Gensini skoru ile bakılan KAH?nın yaygınlığı ve şiddeti arttıkça elektrokardiyografik olarak bakılan QTd, QTcd, QTdO, PDD, P maks değerlerinde de bir artış izlenmektedir. Sonuç: Henüz sol ventrikül fonksiyonları bozulmamış stabil KAH hastalarında koroner arter hastalığının yaygınlığı arttıkça QTd, QTcd, QTdO, PDD, P maks değerlerinde artış izlenmektedir.
Romatizmal mitral darlığında perkütan mitral balon valvuloplasti ile mitral kapak replasmaninin erken ve geç dönem sonuclarinin karsilastirilmasi
Giriş: Mitral darlığın en sık gözlenen sebebi, kapağın romatizmal tutulumudur. Gelişmiş toplumlarda sıklığı çok azalsa da, gelişmekte olan toplumlarda halen önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Mitral darlığında tedavi, hastalığın ciddiyeti ve hastalığın semptomlarına göre medikal, PMBV ve Cerrahi (Komissürotomi, Mitral Kapak Replasmanı[MKR] ) olarak 3 farklı şekilde uygulanabilir. PMBV ve MKR uzun yıllardır romatizmal mitral darlık tedavisinde kullanılan yöntemler olmasına rağmen bu iki tedavi şeklini karşılaştıran çalışmalar çok az sayıdadır. Amaç: Bu çalışmada mitral darlık nedeniyle takipli hastaların, Perkütan Mitral Balon Valvuloplasti (PMBV) ve Mitral Kapak Replasmanı ( MKR) sonrası erken ve geç dönem klinik takip sonuçlarının ve ekokardiyografik parametrelerinin karşılaştırılması planlandı. Gereç ve Yöntem: 1991 ? 2012 yılları arasında kliniğimizde romatizmal mitral darlığı nedeniyle Perkütan Mitral Balon Valvuloplasti (PMBV) ve Mitral Kapak Replasmanı ( MKR) uygulanan toplam 527 hastanın (276 hasta PMBV, 251 hasta MKR) klinik, ekokardiyografik ve kateterizasyon bilgileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların işlemden önceki klinik (fonksiyonel kapasite,özgeçmiş, ek hastalıklar) ve ekokardiyografik verileri ayrıca kliniğimizde en son yapılan ekokardiyografik tetkikleri ve uzun dönem klinik takip sonuçları toplandı. Hastane yatış süreleri içerisinde (Erken dönem) ve uzun dönem takiplerinde ana sonlanım noktaları ölüm, erken cerrahi ihtiyacı, yeniden girişim ihtiyacı, perikardiyal tamponad, embolik inme ve ciddi kanama olarak belirlendi. Bulgular: Hastaların 276?sına PMBV, 251?ine MKR uygulandı. MKR grubundaki hastaların yaş ortalaması PMBV grubuna göre daha yüksekti( 40.88 vs 51.49, p<0.001). Ayrıca MKR grubundaki erkek cinsiyet oranı daha yüksekti( %23.1 vs %11.6, p<0.001). İşlem sonrası hastane yatış süreleri PMBV grubunda belirgin olarak daha kısaydı (2.02 vs 10.62 gün, p<0.001). PMBV grubunda hastane içi mortalite oranı %0 iken, MKR grubunda %2 olarak bulundu. PMBV grubunda işlem başarısı %92,1 olarak bulundu, %7,9 hastada hastane yatış süresi içerisinde cerrahi girişim gerekti. PMBV grubu ortalama 4.70 yıl, MKR grubu ortalama 5,45 yıl takip edildi(p=0.053). Bu süre sonunda MKR grubunda %4 ölüm gözlenirken, PMBV grubunda ölüm izlenmedi (p<0.001). PMBV grubunda yeniden girişim oranı %16.3 iken, MKR grubunda %2.4 olarak tespit edildi (p<0.001). Takip süreleri sonrası olaysız sağkalım PMBV grubunda %81 iken MKR grubunda %88 olarak bulundu(p=0.107). Sonuç: Yaptığımız çalışmada PMBV ve MKR?nin uzun dönem olaysız sağkalım oranları benzer bulundu. PMBV uygulanan hastalarda yeniden girişim ihtiyacı, MKR grubuna göre daha fazla iken; mortalite oranları MKR grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Sonuç olarak her iki yöntem de mitral darlık tedavisinde kullanılmakta olsa da; uygulama kolaylığı, anestezi ihtiyacı olmaması ve düşük mortalite oranları dikkate alındığında PMBV tedavisi daha avantajlı olarak gözükmektedir.
İleri evre kalp yetersizliğinde sağ ventrikül stroke work indeksinin klinik sonlanım noktalarıyla arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Kalp yetersizliğinde sağ ventrikül fonksiyonlarının prognostik öneme sahip olduğu çeşitli non-invaziv sağ ventrikül fonksiyon parametrelerinin kullanıldığı çalışmalarda gösterilmiştir. Sağ ventrikül fonksiyonları invaziv ve non-invaziv parametrelerle değerlendirilebilmektedir. Çalışmamızda ileri evre kalp yetersizliğinin prognozunda sağ ventrikül fonksiyonlarının invaziv hemodinamik belirteçlerinden sağ ventrikül stroke work indeksinin mortalite öngördürücülüğü, tedavi planlamalarındaki yönlendiriciliği ve kardiyak olaylı ve olaysız sağkalım ile arasındaki ilişkinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza, hastanemiz kardiyoloji polikliniğine Nisan 2011- Kasım 2012 yılları arasında başvurmuş ileri evre kalp yetersizliği tanısıyla izlenen 132 hasta dahil edilmiştir. Kardiyoloji ana bilim dalı arşivindeki dosyalar geriye dönük taranıp, ileri evre kalp yetersizliği tanısı olan ve kalp yetersiziği polikliniğinde değerlendirilmiş olan hastalar geriye dönük tespit edilmiştir. Tüm hastalar telefonla aranarak ölen ve sağ kalanlar kaydedilmiştir. Tüm olguların demografik özellikleri, kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, komorbid hastalıkları, NYHA fonksiyonel sınıfları, ekokardiyografik incelemeleri ve bazal sağ kalp kateterizasyonu hemodinamik verileri alınıp, sağ ventrikül sistolik fonksiyon göstergesi olan sağ ventrikül stroke work indeksinin (RV SWI) değerleri ile takiplerinde gelişen kalp transplantasyonu, ventrikül destek cihazları uygulaması, kardiyak resenkronizasyon tedavisi uygulaması, dekompansasyon nedeniyle rehospitalizasyon birleşik olaylı sonlanım noktaları ve ölüm ile ilişkilendirilmiştir. İleri evre kalp yetersizliği tanısı; hastanın kalp yetersizliği NYHA III veya IV semptomlarla hastaneye başvurusu olması, radyolojik veya klinik olarak pulmoner ve/veya periferik konjesyon bulguları olması, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun hastanemizde yapılan ekokardiyografi ile <%35 saptanması olarak belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 18(%13,6) hastada ölüm saptandı. RV SWI?nın mortaliteyle arasındaki ilişki istatiksel anlamlılığa ulaşmadı (p=0,773). Mortalite izlenen olgularda RV SWI?nın ortalama değeri 7,5±3,4 gr/m2 /atım olup, sağkalan hastalarda ortalama 8,0±3,4 gr/m2 /atım saptandı. Mortaliteyi belirleyen parametrelerin sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (p<0,001) ve ekokardiyografik sağ ventrikül sistolik çap (p<0,001) olduğu belirlendi. Sağ kalan 114 hastanın 47(%41,2)?sinde olaysız sağkalım, 67(%58,7) olaylı sağkalım saptandı. Olaysız sağkalımla seyreden hastalarda RV SWI ortalama değeri 9,1±3,9 gr/m2 /atım olup, olaylı sağkalımla seyreden hastalarda ortalama değer 7,2±2,8 gr/m2 /atım saptandı. RV SWI?nın olaylı ve olaysız sağkalımla arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,003). Sağ ventrikül stroke work indeksi değeri daha arttıkça hastalarda olaysız sağkalımın arttığı saptandı. Kardiyak dekompansasyon izlenen hastaların incelemesinde RV SWI ortalaması 6,1±2,5 gr/m2 /atım olup, dekompansasyon sonlanımı izlenmeyen hastalarda ortalama 8,5±3,4 gr/m2 /atım bulundu. İki grup arasındaki bu fark istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Sağ ventrikül stroke work indeksinin sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ve pulmoner arter basıncıyla korelasyonu saptanmadı. Sonuç: Sağ ventrikül stroke work indeksi, ileri evre kalp yetersizliği hastalarında kardiyak dekompansasyonu ve olaysız sağkalımı öngörmektedir. Çalışmamızda RV SWI, tek başına tüm nedenli mortalite öngördürücüsü olarak bulunmamıştır. Bunda RV SWI?nın sadece kardiyak nedenli ölümle ilişkilendirilmemesi etken olabilir. İleri evre kalp yetersizliğinin takibinde tüm nedenlere bağlı mortaliteyi öngörmede invaziv, non-invaziv ve klinik parametrenin bir arada değerlendirildiği risk modellerinin geliştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.
Koroner arter hastalığında aspirin direnci ile koroner arter hastalığı yaygınlığı ve tekrarlayan perkütan koroner girişimler arasındaki ilişki
Giriş: Vasküler yataklardaki akut iskemik sendromların primer nedeni olan aterotromboz tüm dünyadaki ölümlerin %35'inden fazlasını oluşturmakta olup trombotik komplikasyonlarla ilişkili aterotrombotik lezyon rüptürü ile karakterizedir. Aspirin aterotrombotik hastalıklardan ve komplikasyonlarından primer ve sekonder korunmada kullanılan etkili bir antitrombositer ilaçtır. Aspirin trombositlerdeki siklooksijenaz-1 (COX-1) enzimini serin rezidülerini asetilleyerek geridönüşümsüz olarak inhibe eder ve bu yolla araşidonik asitten sentezlenen Tromboksan-A2 (TXA2) ve diğer eikosanoidlerin üretimini engeller. Aterosklerotik hastalıklar ve akut koroner sendromlarda aspirinin tek başına veya klopidogrel ile birlikte kullanımı güncel kılavuzlara göre standart tedavi yöntemidir. Aspirinin bilinen olumlu etkilerine rağmen, aspirin kullanan aterosklerotik kalp hastalarının uzun dönem takiplerinde tekrarlayan vasküler olaylar olduğu bilinmektedir. Aspirin almakta olan kişilerde yeni kardiyovasküler olay gelişmesi aspirine karşı 'klinik direnç' olarak tanımlanmakta olup; in vitro trombosit aktivitesinin tam olarak bloke edilememesi 'laboratuvar direnci' olarak tanımlanmaktadır. Laboratuvar testleriyle aspirine karşı direnç gösterilen hastalarda miyokart enfarktüsü (ME), inme ve kardiyovasküler ölüm insidansında artış olduğu ve perkütan koroner girişim uygulanan hastalarda re-oklüzyon oranında artma olduğu çalışmalarda gösterilmiştir Amaç: Aspirin direnci ile koroner arter hastalığı yaygınlığı, risk faktörleri ve stent trombozu ile tekrarlayan perkütan koroner girişimler arasındaki ilişkiyi araştırmak Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza merkezimizde koroner arter hastalığı tanısı ile takip edilmekte olup terapötik dozda aspirin tedavisi altında olan ,trombosit inhibisyon düzeyi Verify Now © sistemi ile ölçülüp, aspirin direnci tanımlanan 30 hasta ile aspirin direnci olmayan 70 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda trombosit inhibisyon düzeyi, Verify Now © sistemi ile ölçülmüş olup ARU > 550 olan hastalar dirençli kabul edilmiş, ARU < 550 olanlar ise aspirin yanıtının olduğu şeklinde değerlendirilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, vücut kitle indeksleri, aspirin ile etkileşebilecek ilaç kullanımları, biyokimyasal parametreleri, koroner anjiografik özellikleri aspirin direnci olan ve olmayan grupta karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda koroner arter hastalığı yaygınlığı ile aspirin direnci arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Aspirin direnci olan grupta Gensini skorlaması kullanılarak hesaplanan koroner arter hastalığı yaygınlığı 85,96±29,70 iken aspirin direnci olmayan grupta 55,28±45,50 saptanmıştır (p=0,041). Benzer şekilde aspirin direnci ile stent trombozu ve tekrarlayan perkütan koroner girişimler arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (%84,6 vs %38.5; p=0,001). Sonuç: Aspirin direnci olanlarda koroner arter hastalığı yaygınlığı daha fazla ve tekrarlayan perkütan koroner girişimler daha sık görülmektedir.
Beta bloker tedavisi almayan kronik koroner arter hastalarında koroner arter BY-PASS cerrahisi sonrasında erken dönemde mevcut P dalga dispersiyonunun atriyal fibrilayonu ön görmedeki rolü
Koroner arter hastalığı (KAH), atriyal fibrilasyon (AF) için bağımsız risk faktörü olup koroner arter hastalığı olanlarda AF, normal populasyona göre daha sıktır. AF, hem akut koroner olay geçirenlerde hem de kronik koroner arter hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. P dalga dispersiyonu (PDD), maksimum ve minimum P dalga süreleri arasındaki fark olarak tanımlanmıştır. Uzamış P dalga süresi ve artmış P dalga dispersiyonunun yüksek AF riski ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Kronik ve akut iskemik kalp hastalığı olan hastalarda tedavinin vazgeçilmez unsuru olan beta bloker grubu ilaçlar antiiskemik ve aynı zamanda antiaritmik etkileri sayesinde iskemik kalp hastalığındaki (İKH) olası ritim problemlerini çözmede kullanılan en önemli ajanlardandır. P dalga dispersiyonunu (PDD) kısalttığı bilinen beta blokeri kullanmayan KİKH hastalarında artmış PDD' nin AF' yi öngörmesi, beta blokerlerin KİKH' daki antiiskemik ve antiaritmik etkinliğini teyit etmektedir. Bu amaçla beta bloker tedavisi almayan KİKH' da koroner arter by-pass cerrahisi öncesi mevcut PDD' nin postoperatuvar dönemde AF' yi öngörmedeki rolünü araştırmak istedik. Amaç: Koroner arter by–pass cerrahisi (KABC) önerilmiş beta bloker kullanmayan, bilinen aritmisi olmayan kronik koroner arter hastalarında non-invaziv olarak değerlendirilebilen P maksimum (Pmaks), P minimum (Pmin), PDD gibi elektrokardiyografik parametrelerin koroner arter by-pass cerrahisi sonrası gelişen AF ile olan ilişkisini incelemek ve bu parametrelerin KABC sonrası gelişen AF' yi belirlemede bir öngördürücü olup olamayacağını bu kesitsel çalışmadan yola çıkarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurarak kronik koroner arter hastalığı olan beta bloker kullanımı ve aritmisi olmayan, koroner angiografi sonrası koroner arter by–pass cerrahisi önerilen, yaşları 35-75 arası olan, KABC sonrası AF gelişen 50 ve gelişmeyen 50 hastadan oluşan bir grup çalışmaya alındı. Hastaların KABC öncesi çekilen EKG' lerine arşivdeki dosyalarından ulaşıldı ve 12 derivasyonun en az 9 tanesinde elektrokardiyografik parametrelerin ölçülebilmesi şartı arandı. Bütün ölçümler elle büyüteç yardımıyla yapıldı. Hastalar cerrahi operasyon sonrası atriyal fibrilasyon (AF) gelişen ve gelişmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı. Mevcut risk faktörleri etkilenen koroner arterleri, hangi koroner arterlerde anlamlı darlığa sebep olan plak olduğu, Hb, Hct, MCV, MHC, MPV, kolesterol değerleri, açlık kan şekeri, HbA1c, ekokardiyografik parametreler (LA, RA, LVDSÇ, LVSSÇ, MY) preoperatif (preop)-peroperatif (perop)-postoperatif (postop) serebrovasküler olay (SVO) öyküsü kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 35 ile 75 arasında (ortalama 64.2±7.9), katılımcıların 14' ü (%14) kadın, 86' sı (%86) erkekti. Hastaların 67' sinde (%67) HT, 46' sında (%46) DM, 40' ında (%40) HL tanıları bulunmaktaydı. Beta bloker kullanmayan ve bilinen aritmisi olmayan hastalarda dosyalarından ulaşılan operasyon öncesi EKG' lerinde bakılan Pmin ve Pmax değerlerinin arasındaki farkın operasyon sonrası AF gelişen hastalarda arttığı izlendi. Sonuç: Koroner arter hastalarında koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu öncesi EKG' de bakılan P dalga dispersiyonu artıkça koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu sonrası erken dönemde atriyal fibrilasyon gelişim riski artmaktadır.