
316
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Proximal üreter taşlarının tedavisinde üreteroskopik lazer litotripsi ve pnömotik litotripsi karşılaştırılması
Amaç: Proximal üreter taşı olan hastalarda Üreteroskopik LL ve PL tedavi yöntemlerinin etkinliklerinin ve güvenirliğinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve yöntem: 1 ekim 2013 ile 1 ekim 2018 tarihleri arasında kliniğimizde proximal üreter taşı nedeniyle Üreteroskopik LL ve PL tedavisi uygulanan 244(LL:139, PL:105) hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Sonuçlar tedaviden 1 gün sonra ve 1 ay sonra yapılan direkt üriner sistem grafisi, üriner ultrasonografi, kontrastsız bilgisayarlı tomografi veya intravenöz ürografi ile değerlendirildi. Üreteroskopik LL ve PL tedavi yöntemlerinin ameliyat süreleri, hastanede yatış süreleri, taşsızlık oranları ve komplikasyon oranları karşılaştırıldı. Bulgular: Bu çalışmaya LL grubuna 139, PL grubuna 105 hasta olmak üzere toplam 244 hasta dahil edildi. LL grubunda 101 (%72.6) erkek, 38 (%27.42) bayan hasta, PL grubunda ise 79 (%75.2) erkek, 26 (%24.8) bayan hasta mevcuttu. LL grubuna alınan hastaların yaş ortalaması 44.47 ±15.702 yıl, PL grubuna alınan hastaların yaş ortalaması ise 41.24±13.723 yıl olarak saptandı. LL grubunda taş boyutları ortalaması 11.26±3,752 mm, PL grubunda ise 10.98± 4,572 mm olarak saptandı. LL grubunda taşların taraf dağılımı sağ %57.6 sol %42.4, PL grubunda ise sağ %43.8 sol %56.2 olarak saptandı. Majör Komplikasyon oranları sırasıyla %6.4 ve %9.4 olarak tespit edildi(P >0,05). Postop 1. Ay Taşsızlık oranları LL grubunda %87.1 , PL grubunda ise %81 olarak izlendi(P >0,05). Postop hastanede yatış süreleri LL grubu 17.12±4,511 saat, PL grubunda ise 25.26±29,657 saat olarak tespit edildi(P <0.05). ameliyat süreleri LL grubu 41.29±12,119 dakika, PL grubunda ise 36.10±12,972 dakika olarak hesaplandı(P <0.05). Sonuç: Proximal üreter taşı tedavisinde yüksek taşsızlık oranları ve düşük komplikasyon oranları nedeniyle her iki litotripsi yöntemi etkili ve güvenli bir şekilde kullanılabilir..
Üriner ultrasonografide mesanede kitle saptanan hastaların multiparametrik mesane MR ve transüretral mesane rezeksiyon patoloji sonuçlarının karşılaştırılması
Çalışmamızda başvuran ve kliniğimize görüntülemelerinde mesanede kitle saptanan hastaların multiparametrik mesane MRI çekilerek VI-RADS sonuçlarının belirlenmesini, bu sonuçların hastaya yapılan sistoskopi ultrasonografik ve rezeksiyon materyallerinin patolojik inceleme sonuçlarıyla karşılaştırılmasını ve bu sayede VI-RADS sonuçlarının klinik evrelemeyle ilişkisini ortaya koyup literatüre katkıda bulunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2020-Ağustos 2024 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Üroloji Kliniği'ne hematüri, dizüri, pollaküri vb. şikâyetlerle başvuran, yaşları 25 ile 80 arasında değişen, üriner ultrasonografi(USG) görüntülemelerinde mesanede kitle saptanan, USG'de kitle saptandıktan sonra multiparametrik mesane MR görüntülemesi ve transüretral mesane rezeksiyonu veya sistoskopi sonucu patolojik örneklemesi yapılan ve çalışmaya dâhil edilme kriterlerini karşılayan 50 hasta çalışmaya dâhil edilerek veriler retrospektif olarak toplandı. Patoloji sonucuna göre elde edilen verilerin American Joint Committe on Cancer 2017 TNM sınıflamasına göre T evrelemesi yapıldı ve bu sonuçlar MR sonuçlarıyla korele edildi. Bulgular: Çalışmamıza 41'i erkek ve 9'u kadın olmak üzere toplam 50 hasta dâhil edilmiştir. Hastaların yaş aralığı 25 ile 80 arasında değişmekle beraber ortalama kadın yaşı 61,67 ve ortalama erkek yaşı 62,63 iken genel yaş ortalaması 62,46 olarak izlendi. Multiparametrik MRG sonucu VIRADS5 (medyan yaşı 66,5) olan 10, VIRADS4 (medyan yaşı 68,33) olan 6, VIRADS3 (medyan yaşı 42,50) olan 2, VIRADS2 (medyan yaşı 59,20) olan 10, VIRADS1 (medyan yaşı 57,75) olan 8 ve VIRADS0 (medyan yaşı 64,93) olan 14 hasta mevcuttu. Yaş arttıkça VIRADS kategorisinde daha yüksek değerler çıkmakla beraber istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Tüm hastalar içerisinde patoloji sonucu invaziv (T2 ve üzeri) gelen hasta sayısı 15 (11 erkek, 4 kadın), non-invaziv gelen hasta sayısı 21 (20 erkek, 1 kadın) ve temiz gelen hasta sayısı 14 (10 erkek, 4 kadın) olarak izlendi. Sonucu invaziv gelen hastaların %73,3'ü erkek ve %26,7'si kadın hastalardı. Erkek hastaların patoloji sonuçları %26,8'i invaziv, %48,8'i non-invaziv ve %24,4'ü temiz olarak saptandı. Kadın hastalarda ise bu vi sonuçlar %44,4 invaziv, %11,1 non-invaziv ve %44,4 temiz olarak izlendi. İnvaziv patoloji sonucuna sahip erkek hasta sayısı kadın hasta sayısından fazla ve invazivlik oranı ise kadın hastalarda daha yüksek bulunmakla beraber istatiksel olarak bu sonuçlar anlamlı bulunmadı (p=0,084). Yaşa göre patoloji sonucuçlarına bakıldığında ise 25-40 yaş arası 2 non-invaziv sonuç, 41-60 yaş arası 3 invaziv, 11 non-invaziv, 4 temiz sonuç ve 61-80 yaş arası 12 invaziv, 8 non-invaziv, 10 temiz sonuç bulundu. Yaş arttıkça invaziv patoloji sonucuna sahip hasta sayısı artış göstermekle beraber bu durum istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,072). Yaşa göre cinsiyet durumuna baktığımızda 25-40 yaş arası 1 erkek ve 1 kadın hasta, 41-60 yaş arası 15 erkek ve 3 kadın hasta, 61-80 yaş arası 25 erkek ve 5 kadın hasta mevcuttu. Yaş arttıkça her iki cinsiyette hasta sayısı artmakla beraber genel olarak erkek hastalar kadın hastalardan daha fazla sayıda izlendi ve istatiksel olarak anlamlı sonuç bulunamadı (p=0,485). VIRADS sonuçları ile cinsiyet ilişkisine baktığımızda VIRADS5 grubunda 7 erkek ve 3 kadın hasta, VIRADS4 grubunda 5 erkek ve 1 kadın hasta, VIRADS3 grubunda 1 erkek ve 1 kadın hasta, VIRADS2 grubunda 10 erkek hasta, VIRADS1 grubunda 8 erkek hasta, VIRADS0 grubunda 10 erkek ve 4 kadın hasta izlendi. VIRADS sonucu ile cinsiyet ilişkisi istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,194). Yaşa göre VIRADS durumuna baktığımızda 25-40 yaş arası 1 VIRADS3 ve 1 VIRADS2 sonuç mevcuttu. 41-60 yaş arası 2 VIRADS5, 2 VIRADS4, 1 VIRADS3, 5 VIRADS2, 4 VIRADS1 ve 4 VIRADS0 sonuç mevcuttu. 61-80 yaş arası 8 VIRADS5, 4 VIRADS4, 4 VIRADS2, 4 VIRADS1 ve 10 VIRADS0 sonuç mevcuttu. Yaş arttıkça VIRADS5, VIRADS4 ve VIRADS0 sonuçları artış göstermekle beraber istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,06). VIRADS sonucuyla patoloji sonuçlarına baktığımızda VIRADS5 grubunda 10 invaziv sonuç varken sonucu non-invaziv ve ya temiz gelen hasta yoktu. VIRADS4 grubunda 5 invaziv ve 1 non-invaziv sonuç varken sonucu temiz gelen hasta yoktu. VIRADS3 grubunda 2 non-invaziv sonuç varken sonucu invaziv ve ya temiz gelen hasta yoktu. VIRADS2 grubunda 10 non-invaziv sonuç varken sonucu invaziv ve ya temiz gelen hasta yoktu. VIRADS1 grubunda 8 non-invaziv sonuç varken sonucu invaziv ve ya temiz gelen hasta yoktu. VIRADS0 grubunda 14 temiz sonuç varken invaziv ve ya non-invaziv sonuç yoktu. VIRADS5 grubunda %100 invazivlik saptanırken VIRADS4 grubunda %83,3 invazivlik ve %16,7 non-invazivlik saptandı. VIRADS3, VIRADS2 ve vii VIRADS1 gruplarının üçünde de %100 oranında non-invazivlik saptandı. VIRADS0 grubunda ise %100 oranında patoloji sonucunun temiz olduğu görüldü ve bulgular Tablo 9'da detaylı olarak verilmiştir. VIRADS sonuçları ile patoloji sonuçları arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,001 ve ki-kare=95,238). Sonuç: Literatürde mesane kanserleri hastalarda VIRADS kriterleri ile patoloji sonucunu karşılaştıran sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda genel olarak mesane kanserlerinin T evrelemesini belirlemede VIRADS kriterlerinin yerini ve önemini belirlemek amaçlanmıştır. Ultrasonda mesanesinde kitle saptanan hastalarda VIRADS kriterleri ile patoloji sonuçlarının karşılaştırıldığı çalışmamızda; VIRADS4-5 grubunun T2 ve üzeri evre invaziv mesane kanseriyle ilişkili olduğu, VIRADS3-2-1 grubunun T2 altı evre non-invaziv mesane kanseriyle ilişkili olduğu ve VIRADS0 grubunun tümör dışı patoloji sonuçlarıyla uyumlu olduğu görüldü. Bu sonuçlar istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.001). Bu bilgiler VIRADS kriterlerinin mesane kanserli hastalarda klinik evrelemenin öngörülmesinde rol alabileceğini göstermektedir. Bu sayede çalışmamızın ileride yapılacak daha kapsamlı çok merkezli çalışmalara temel oluşturabileceğini ve bu çalışmalarla beraber mesane kanseri evrelemesinde daha az invaziv uygulamaların kullanılabileceğini ve klinik evrelemenin daha doğru yapılabileceğini düşünmekteyiz. Bu açıdan literatüre değerli bir katkıda bulunduğumuza inanmaktayız.
Çocuk hasta grubunda ileal augmentasyon ameliyatının uzun dönem sonuçları
Amaç İleal augmentasyon sistoplasti operasyonu yapılan pediatrik yaş grubu hastaların uzun dönem takip sonuçlarının ortaya konulması ile inkontinans, üst üriner sistem bozulması (ÜÜSB) ve reoperasyonu etkileyen klinik faktörlerin ortaya konulması amaçlanmıştır. Metot 1991-2020 yılları arasında kliniğimizde ileal augmentasyon sistoplasti operasyonu yapılan hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Diyaliz sürecinde olan ve transplantasyon öncesi augmentasyon yapılan hastalar çalışmaya dâhil edilmedi. Hastaların demografik verileri ile inkontinans, ÜÜSB, ve re-operasyon oranlarını etkileyen klinik faktörler retrospektif olarak incelendi. Analiz edilen parametreler arasında cinsiyet, yaş, etiyoloji, reflü varlığı, pre-operatif böbrek fonksiyonları, anti-reflü cerrahisi, mesane boynuna müdahale, Mitrofanoff/Monti prosedürü gibi faktörler mevcuttu. Ayrıca, uzun takip süresi olan hastalar (>5 yıl), kısa takip süresi (<5 yıl) olan hastalarla kıyaslandı. Bulgular Hastaların ortalama yaşı 9,5 ± 4,95 yıl, ortanca takip süresi 65 ay (3-289) olarak bulundu. İnkontinans 34 (%25,9) hasta mevcuttu. Çok değişkenli analizde inkontinans için mesane ekstrofisi/epispadias kompleksi (MEEK) anlamlı bulundu (p=0,001, OR: 9,493 %95 CI 3,042 – 29,623). ÜÜST 33 (%25,2) hastada izlendi. Çok değişkenli analizde anti-reflü cerrahisi (p=0,051, OR: 2.287 %95 CI 0,997 – 5,249) ve preoperatif kronik böbrek yetmezliği(KBY) durumu (p=0,056, OR:3,107 %95 CI 0,973 –9,917) istatistiki anlamlılık sınırında bulundu. 45 (%34,3) hastaya, toplamda 91 re-operasyon gerçekleştirildi. Çok değişkenli analizde MEEK (p=0,013, OR 4,235 %95 CI 1,361 – 13,181) ve eş seanslı Mitrofanoff/Monti prosedürü (p=0,022, OR 3,353 %95 CI 1,187 – 9,468) reoperasyon için anlamlı bulundu. Uzun takip süresi olan hasta grubunda reoperasyon, inkontinans ve ÜÜSB oranları, kısa takip süresi olan gruptan farklı izlenmedi (sırasıyla p=0,581, p=1,000 ve p=0,841). Sonuç İleal augmentasyon sistoplasti yeterli mesane kapasitesi olmayan, yüksek depolama basınçları olan ve kontinans sağlayamayan pediatrik hastalarda önemli bir cerrahi tedavi seçeneğidir. MEEK hastaları inkontinans ve reoperasyon için risk altındadır. Eş seanslı Mitrofanoff/Monti prosedürü yapılan hastaların reoperasyon riski daha yüksektir. 5 yıldan uzun takip süresinin komplikasyonları artırdığını söylemek mümkün değildir.
Testis torsiyonu iskemi reperfüzyon hasarında sST2 ve galektin-3'ün rolü: Rat çalışması
Giriş: Testis torsiyonu, spermatik kordun kendi etrafında dönmesi sonucu testise giden kan akımının kesilmesiyle ortaya çıkan ve acil müdahale gerektiren bir ürolojik hastalıktır. Tanısı öykü, fizik muayene ve skrotal renkli doppler ultrason bulgularına göre konulmaktadır. Fakat bu değerlendirmelere rağmen tanıda arada kalınan şüpheli vakalar olabilmektedir. Bu çalışmada amacımız testis torsiyonu iskemi reperfüzyon hasarına spesifik bir biyobelirteç bulmayı hedeflemektir. Gereç ve Yöntem: 50 adet wistar albino erkek rat, kontrol grubu, sham grubu, erken torsiyon grubu, torsiyon grubu ve torsiyon-detorsiyon grubu olmak üzere rasgele beş gruba ayrıldı. Kontrol grubuna herhangi bir cerrahi işlem yapılmadan önce kan alındı. Sham grubuna skrotal eksplorasyon yapıldıktan sonra kan alındı. Erken torsiyon grubuna 15 dakika testis torsiyonu yapıldıktan sonra kan alındı. Torsiyon grubunda 2 saat testis torsiyonu yapıldıktan sonra kan alındı ve torsiyon-detorsiyon grubunda 2 saat torsiyon ardından 2 saat detorsiyon uygulandıktan sonra kan alındı. Tüm ratların sol testisleri kan alma işleminden sonra çıkarıldı. Alınan kan örneklerinde galektin-3 ve soluble suppression of tumorigenicity 2 (sST2) düzeyleri enzim bağlı immünosorbent test (ELISA) yöntemiyle ölçüldü. Testis dokularında histopatolojik hasarın değerlendirilmesinde seminifer tübül çapı, germinal epitel kalınlığı ve spermatogenezin değerlendirilmesinde johnsen testiküler biyopsi skoru (JTBS) kullanıldı. Bulgular: Gruplar arasında galektin-3 düzeyleri açısından istatistiksel anlamlı bir farklılık bulunmazken, sST2 düzeyleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında erken torsiyon, torsiyon ve torsiyon-detorsiyon gruplarında istatistiksel anlamlı artış gösterdi. Seminifer tübül çapı, JTBS ve germinal epitel kalınlığında kontrol grubuyla kıyaslandığında torsiyon ve torsiyon-detorsiyon gruplarında istatistiksel anlamlı azalma görülürken; sham ve erken torsiyon gruplarında istatiksel anlamlı farklılık izlenmedi. Seminifer tübül çapı ve JTBS ile sST2 düzeyleri arasında anlamlı negatif kolerasyon saptandı. Sonuç: Çalışmamızda sST2'nin testis torsiyonuna bağlı gelişen iskemi reperfüzyon hasarının erken tanısında potansiyel bir biyobelirteç olabileceği gösterilmiştir. Ancak galektin-3 düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermemiştir. Bunun nedeni galektin-3'ün testis dokusunda geç dönemde salınması veya sistemik dolaşıma düşük düzeyde geçmesi olabilir ancak konuyla ilgili daha geniş ölçekli ileri düzeyde çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca çalışmamız testis torsiyonuyla ilişkili sST2 ve galektin-3 düzeylerini inceleyen ilk çalışma olması açısından önem taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Testis torsiyonu; İskemi reperfüzyon; sST2; Galektin-3; Biyobelirteç.
Kadınlarda sakrokolpopeksiyle eş zamanlı stres tipte idrar kaçırma cerrahisi uygulamaları öncesi ürodinami gerekli midir?
Amaç: Bu çalışmanın amacı, abdominal sakrokolpopeksi (ASK) kararı verilen hastalarda ürodinamik olarak kanıtlanmış stres tipte üriner inkontinans (ÜSTİK) varlığına göre eş zamanlı Burch kolposüspansiyon (BK) uygulamasının sonuçlarını değerlendirmek ve ürodinami yerine ÜSTİK'i öngörecek bir parametre olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2009 ile Aralık 2022 tarihleri arasında ASK yapılan hastaların kayıtları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Preoperatif ürodinamide ÜSTİK saptanmasına göre, eş zamanlı BK eklenenler ve eklenmeyenler olarak iki ana grup oluşturulmuştur. Preoperatif, perioperatif ve postoperatif veriler gruplarda karşılaştırılmış ve ardından tüm kohortta ÜSTİK varlığını öngörebilecek bağımsız parametreler belirlenmiştir. Bulgular: ASK ameliyatı yapılan 109 hastanın 53'ünde (%48,6) ameliyat öncesi ÜSTİK saptanmış ve eş zamanlı BK uygulanmıştır. 56 (%51,4) hastada ise ÜSTİK saptanmamış ve sadece ASK uygulanmıştır. Stres tipte idrar kaçırma (STİK), provokatif stres testi (PST) pozitifliği, aşırı aktif mesane semptomları, semptom sorgulama formu skorları ameliyat sonrası her iki grupta da azalmıştır. Tüm kohortta ÜSTİK'i öngörebilecek parametreleri belirlemek için çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapılmış ve redüksiyon ile yapılan PST, ÜSTİK'i öngören en güçlü bağımsız değişken olmuştur. Sonuç: Prolapsus redüksiyonu ile yapılan çok kanallı ürodinamik incelemede ÜSTİK saptanan hasta grubunda ASK ile eş zamanlı yapılan BK etkili ve güvenli bir cerrahidir. Redüksiyon ile yapılan PST, ÜSTİK'i öngörebilen bağımsız bir değişken olarak belirlenmiştir. Bu nedenle POP cerrahisine idrar kaçırma cerrahisinin eklenmesi kararında faydalı olabilir. Redüksiyon ile yapılan PST invaziv çok kanallı ürodinamik tetkiklere bir seçenek olarak kullanılacaksa idrar kaçırmanın provokasyon sonrası ortaya çıkış süresi ve test sırasında mesanedeki idrar miktarı büyük önem arz etmektedir.
Rat Peyronie modelinde intralezyoner baicalein enjeksiyonunun etkisi
Amaç: Amacımız, Peyronie hastalığının akut dönemindeki kısıtlı ve etkisiz bir tedavi opsiyonlarına yeni bir alternatif olarak intralezyoner Baicalein enjeksiyonunun etkinliğinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: 6 aydan büyük, en az 450 gram ağırlığında 30 adet erkek albino Wistar rat çalışmaya dahil edildi. Hastalık modelinin oluşması için intratunikal olarak 0.1 mL aktif rekombinant TGF-ß1 proteini ve 0.1 mL sodyum tetradesil sülfat kombine solüsyonu tek enjeksiyon şeklinde uygulandı. Altı rat kontrol grubu, altı rat hastalık grubu, altı rat düşük doz Baicalein (0.8 μg/L, 50 μL) grubu, altı rat orta doz Baicalein (1.6 μg/L, 50 μL) grubu, altı rat ise yüksek doz Baicalein (3.2 μg/L, 50 μL) grubu olarak randomize şekilde belirlendi. Takip ve tedavi protokolünü tamamlayan toplam 26 adet rata ötanazi uygulanarak histopatolojik incelemelerle ve dijital yüzey alanı hesaplamaları ile tedavi yanıtları değerlendirildi. Bulgular: Grupların tedavi öncesi ile sonrası ağırlıkları ve penil eğrilik dereceleri değerlendirildiğinde istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı. Yapılan histokimyasal ve immunhistokimyasal incelemeler neticesinde tedavi gruplarında fibrozis düzeyinde, korpus kavernozum dokusundaki düz kas kaybında, dokudaki ödem şiddetinde istatistiksel anlamlı fark olduğu görüldü (sırasıyla; p=0,015 , p=0,05 , p=0,001). Deney gruplarınından elde edilen spesimenlerin dijital ortamda yapılan incelemelerinde fibrotik bölgelerin toplam alanının toplam korpus kavernozum alanına oranı ve dokuların ortalama tunika albuginea kalınlıklarında da tedavi lehine istatistiksel anlamlı fark saptandı (sırasıyla; p=0,002 , p=0,002). Sonuç: Rat Peyronie modelinde intralezyoner olarak uygulanan Baicaleinin tedavi gruplarında fibrozisi baskıladığı, KK yapısındaki düz kas dokusuna koruyucu etkinliği olduğu, PH seyrinde izlenen TA'da kalınlık artışını önlediği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Peyronie hastalığı, hayvan modeli, fibrozis, enjeksiyon, Baicalein
Cinsiyet disforisi hastalarında cinsel yaşam kalitesinin ve cinsel memnuniyetin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda, Cinsiyet disforili bireylerin cinsiyet uyum cerrahilerinin cinsel yaşam kalitesi ve cinsel memnuniyetine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Eylül 2023-Ocak 2025 tarihleri arasında IUC, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji polikliniğinde cinsiyet geçiş sürecinde değerlendirilen cinsiyet disforisi tanısı olan bireyler üzerinde yürütülmüş prospektif bir çalışmadır. Hastaların sosyodemografik verileri, Cinsel yaşam kalitesi ölçeği E/K (CYKÖ E/K), yeni cinsel doyum ölçeği (YCDÖ) verileri değerlendirilmeye alındı. Bulgular: 109 trans kadın ve 137 trans erkek birey çalışmaya dahil edilmiştir. Trans bireylerde yaş değişkeni ve hormonoterapi süresi açısından Cinsiyet Uyum Cerrahisi (CUC) geçiren ve geçirmeyen bireyler karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmaktadır (p<0,05). Trans kadınlarda, CUC geçirenlerin geçirmeyenlere kıyasla hem cinsel yaşam kalitesi hem de cinsel doyum düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu saptanmıştır. (CYKÖ, med = 79,00 vs. 60,50; p <0,05) (YCDÖ, med = 88,00 vs. 71,00; p <0,05). Trans erkek bireylerde ise CUC geçirenlerin, cerrahi geçirmeyenlere kıyasla hem cinsel yaşam kalitesi hem de cinsel doyum düzeylerinde belirgin iyileşmeler yaşadığını göstermektedir. CYKÖ açısından CUC geçirenlerde cinsel yaşam kalitesi puanları daha yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. (med = 70,00 vs. 42,50; p <0,05). YCDÖ verileri analiz edildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (med = 80,00 vs. 72,50; p> 0,05). Sonuç: Hormonal ve cerrahi müdahalelerin, trans bireylerin cinsel yaşam kalitesi ve doyum düzeylerinde genel olarak olumlu etkiler yarattığı görülmektedir. Bu sürecin değerlendirilmesinde, trans bireylere özgü validasyon çalışmalarıyla desteklenen ölçme araçlarının kullanılması ve bireyselleştirilmiş, bütüncül bir sağlık yaklaşımının benimsenmesi hem klinik sonuçları hem de yaşam kalitesini iyileştirme açısından önem taşımaktadır.
Yeni tanı metastatik hormona duyarlı prostat kanserinde kemohormonal tedavinin tek başına hormonal tedavi ile karşılaştırılması
Metastatik hormona duyarlı prostat kanserinde androjen deprivasyon tedavisinden belirli bir süre sonra hastalığın kastrasyona dirençli hale gelmesi ve progresyon göstermesi tanı anındaki tümörde kastrasyon dirençli hücre klonlarının varlığını ortaya koymaktadır. Buradan yola çıkarak ADT'ne erken dönemde dosetaksel KT'nin eklenmesi (kemohormonal tedavi) bu rezistan hücre klonlarına etki etmesi nedeni ile hastalık progresyonunu geciktirdiği ve genel sağkalımı uzatıldığı düşünülmektedir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda 07/03/2012-01/02/2018 tarihleri arasında metastatik hormona duyarlı prostat kanseri tanısı konan, kemohormonal ve hormonal tedavi verilen toplam 67 hastanin verileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda iki tedavi yaklaşımın genel sağkalım, PSA progresyonuna geçen süre gibi onkolojik sonuçlarını retrospektif olarak karşılaştırmak hedeflenmiştir. Primer tedavi sonrası metastatik prostat kanseri gelişen ve kastrasyona dirençli prostat kanserli hastalar araştırma dışı bırakılmıştır. Toplam 67 hastanın (35 kombine grup ve 32 monoterapi grubu) dahil olduğu çalışmada iki grup arasında tanı yaşı, serum PSA değeri, patolojik ISUP derecesi ve hastalık hacmi parametreleri arasında fark bulunamadı (p=0.061, p=0.905, p=0.280, p=0.335, sırasıyla). Kombine tedavi grubunda monoterapi grubuna göre genel sağkalım ve PSA progresyonuna kadar geçen medyan süreler daha uzun olarak bulunmasına rağmen (45 ay vs. 30 ay; 14 ay vs. 9 ay, sırasıyla), iki grup verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülememiştir (p=0.280, p=0.134, sırasıyla). Tedavi sonrası takip süresi içerisinde monoterapi grubundaki tüm hastalarda PSA progresyonu görülürken kombine tedavi grubunda olan 4 hastada PSA progresyonu tespit edilememiştir. Ayrica yine kombine tedavi grubundakı 4 hasta tedavi sonrası non-metastatik hale gelmiş ve bu hastalara definitif tedavi uygulanmıştır (3 hastaya EBRT, 1 hastaya RALP).
Beta-3 adrenerjik reseptör agonisti mirabegron'un insan üreter kontraktilitesi üzerine in vitro etkileri
Son yıllarda insan mesane ve üreter dokusuyla yürütülen çalışmalarda dokular üzerinde bulunan β3- AR'ün varlığı ve dağılımı gösterilmiştir. Bu çalışmalarda β3-AR'ün hedef alan ilaçların klinik şartlarda araştırılması önerilmiş ve üreter hastalıklarında potansiyel kullanımları tartışılmıştır. Bizim çalışmamızda aşırı aktif mesane hastalığı tedavisinde FDA onayı alan ve yaygın klinik kullanıma sahip mirabegron isimli ilacın insan üreteri üzerindeki etkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın yürütüldüğü zaman dilimi içerisinde Üroloji kliniğinde donör nefrektomi ameliyatı geçiren hastaların greft böbrek üreterlerinde elde edilen üreter dokuları uygun koşullarda Farmakoloji Anabilim dalı laboratuvarlarına transfer edilerek organ banyosu deneyleri gerçekleştirilmiştir. Fonksiyonel deneylerin odak noktası insan üreter dokuların mirabegron'a yanıtı idi. Bulgularımız mirabegron'un üreter aktivitesini in vitro ortamda baskıladığını göstermektedir. Mirabegron spontan aktivite gösteren izole üreter doku şeritlerinde doz bağımlı olarak kasılma frekansını düşürüyor. Mirabegron spontan aktivite gösteren izole üreter doku şeritlerinde doz bağımlı olarak kasılma gücünü azaltıyor. Mirabegron 10mM KCL ortamında aktivite elde edilen izole üreter doku şeritlerinde kasılma frekansını düşürüyor. Mirabegron 10mM KCL ortamında aktivite elde edilen izole üreter doku şeritlerinde kasılma gücünü azaltıyor.
İşeme disfonksiyonu olan çocuk hastalarda transkütanöz posterior tibial sinir stimülasyonunun etkinliği
Günümüzde işeme disfonksiyonu olan çocuk hastaların tedavisi için non-farmakolojik, farmakolojik ve invaziv tedavi yöntemleri uygulanmakta, bu hastaların tanı ve takibinde de non-invaziv ve invaziv yöntemler kullanılmaktadır. Aynı zamanda yeni tanı, tedavi ve takip yöntemlerinin arayışı sürmektedir. Medikal tedaviye dirençli olgularda perkütan posterior tibial sinir stimülasyonu (PPTSS) bu hastalarda önerilen tedavi yöntemlerinden biridir. Literatürde tanı ve takip amaçlı idrar biyobelirteçlerinin rolünü göstermeye yönelik yapılmış ve NGF (Sinir büyüme faktörü), TGF-beta 1 (Transforme edici büyüme faktörü-beta 1), TIMP-2'nin (Metalloproteinazların doku inhibitörü 2) potansiyel yararlarını ortaya koymuş olan az sayıda çalışma mevcuttur. Bu nedenlerle işeme disfonksiyonlu çocuk hastalarda daha az invaziv ve dolayısıyla daha çok tolere edilebilir bir yöntem olan transkütanöz posterior tibial sinir stimülasyonunun (TPTSS) tedavide etkinliğini, idrar biyobelirteçlerinin (NGF, TGF-beta 1, TIMP-2) tanı ve takipte rolünü göstermek amaçlı prospektif, randomize, kontrollü bir çalışma planlanmıştır. Bu amaçla 01.2018-09.2018 tarihleri arasında kliniğimize başvuran medikal tedaviye dirençli ve yan etki nedeniyle tedaviyi bırakmış olan 6-15 yaş arası çocuk hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar, kapalı zarf yöntemiyle test (N=20) ve sham (N=10) gruplarına ayrılıp test grubuna 12 hafta, haftada 1 kez, 30 dakikalık seanslarla, belli doz aralıklarında uyarı vererek TPTSS tedavisi uygulanmış ve sham grubuna da uyaran verilmeden aynı prosedür uygulanmıştır. Her iki gruba tedavi öncesi ve sonrasında idrar biyobelirteçleri, işeme bozukluğu semptom skoru (İBSS), işeme günlüğü, ürodinami veya üroflovmetri testleri uygulandı. Bunun dışında idrar şikayetleri açısından sağlıklı 14 çocukta bir defaya mahsus İBSS ve idrar biyobelirteçleri bakıldı. Test grubunda tedavi sonrasında sıkışma sıklığı (p<0,001), gündüz inkontinans epizotları (p<0,006), genel İBSS skorları (p<0,001), gündüz İBSS skorları (p<0,001) ve hayat kalitesi skorunda (p=0,019) anlamlı azalma gözlendi. Sham grubunda da genel İBSS skorları (p=0,007), gündüz İBSS skorları (p=0,005) ve hayat kalitesi skorlarında (p=0,040) anlamlı azalma vardı. Tedaviden önce hasta ve sağlıklı grupta bakılan NGF (p=0,199), TGF-beta 1 (p=0,480), TIMP-2 (p=0,940) düzeyleri arasında fark yoktu. Tedavi başı ve sonunda test grubunda NGF, TGF-beta 1, TIMP-2 (sırasıyla p=0,250; 0,850; 0,460) ve sham grubunda NGF, TGF-beta 1, TIMP-2 (sırasıyla p=0,580; 0,580; 0,650) biyobelirteç düzeyi değişimi anlamlı değildi. Çalışmada TPTSS tedavisinin işeme disfonksiyonu olan çocuk hastalarda bazı parametrelerde anlamlı düzelme sağladığı gözlemlendi. Bu bulgular, standart medikal tedaviye cevap vermeyen çocuk hasta grubunda TPTSS'nin yeri olduğunu desteklemektedir. Bahsi geçen hasta grubunda fayda özellikle gündüz semptomlarında görülmektedir. Bu konuda daha fazla hasta sayısı ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Bizim bulgularımıza göre idrar biyobelirteçleri (NGF, TGF-beta1, TIMP-2) bu grup hastaların tanı ve takibinde katkı sağlamamaktadır. Anahtar Kelimeler: İşeme Disfonksiyonu, Transkütanöz Posterior Tibial Sinir Stimülasyonu, İdrar Biyobelirteçleri, Sinir Büyüme Faktörü (NGF), Transforme Edici Büyüme Faktörü-Beta 1 (TGF-beta 1), Metalloproteinazların Doku İnhibitörü 2 (TIMP-2).
Renal kitle değerlendirilmesinde TC-99M MİBİ tümör sintigrafisinin rolü: Gerçek fayda var mı?
Amaç: Renal kitlelerin benign vs malign ayırımında Tc-99m methoxy- isobutyl-isonitrile (MİBİ) tümör sintigrafisinin klinik karar vermede rolü olabileceği tartışılmaktadır. Bu çalışmada renal kitle nedeniyle ameliyat edilen hastaların ameliyat öncesi Tc-99m MİBİ tümör sintigrafisi bulguları ile ameliyat sonrası patolojileri karşılaştırılarak Tc-99m MİBİ tümör sintigrafisinin klinik karar vermede etkinliğini göstermek amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda Temmuz 2017 ile Mart 2019 tarihleri arasında < 7 cm renal kitle nedeniyle ameliyat edilen 86 hastaya ameliyat öncesi Tc-99m MİBİ tümör sintigrafisi çekilmiştir. Görüntüler renal kitlelerdeki radyoaktif madde tutulumu ilgi alanı çizilerek ve normal böbrek parankimine oranlanarak lezyon/normal böbrek parankimi oranları hesaplanmıştır. Hastaların ameliyat öncesi Tc-99m MİBİ tümör sintigrafisi bulguları ile patoloji sonuçları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 55,5 ± 11,2 yıl, E/K oranı 67/23, ve ortalama kitle boyutu 4.1± 1.4 cm olarak bulunmuştur. 90 hastanın 42'si (%46.7) 4 cm den büyük kitleye sahipti. Hastaların %77.8'ine parsiyel nefrektomi %22.2'sine radikal nefrektomi yapılmıştır. Patolojik değerlendirmede eksize edilen 90 renal kitlenin 18'i (%20.0) benign (10 onkositom, 4 anjiomiyolipom (AML), 2 kronik sklerozis, 1 fibrom ve 1 hidatik kist) olarak rapor edilmiştir. Benign olarak rapor edilen 18 kitlenin ortalama Tc-99m MİBİ lezyon/normal böbrek parankim oranı 0.6 olarak bulunmuştur. ROC eğrilerinden hesaplanarak tespit edilen ideal eşik değer olan 0.49 kullanılarak yapılan analizde testin duyarlılığı %90 bulunmuştur. Onkositom olarak rapor edilen lezyonların hepsinde Tc-99m MİBİ tutulumu pozitif olarak saptanırken, benign renal kitlelere sahip olduğu halde Tc-99m MİBİ tutulumu olmayan 6 hastada fibrom, kronik sklerozis, hidatik kist ve anjiomiyolipom tespit edilmiştir. Malign olarak rapor edilen 72 lezyonda Tc-99m MİBİ lezyon/normal böbrek parankim oranı 0.37 olarak hesaplanmıştır. Ideal eşik değeri kullanılarak yapılan analizde spesifite %80 olarak tespit edilmiştir. Malign renal kitleye sahip olduğu halde pozitif Tc-99m MİBİ tutulumu izlenen (lezyon/böbrek oranı 0.6) 8 hastanın patolojileri kromofob hücreli RCC (5 hasta) ve onkositik papiller RCC (3 hasta) olarak rapor edilmiştir. Bu sonuçlar incelendiğinde renal kitleye sahip hastalarda Tc-99m MİBİ tümör sintigrafisinin pozitif prediktif değeri %60, negatif prediktif değeri %91.3 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Renal kitlelerde benign/malign ayırımının yapılmasında 99mTc- sestamibi SPECT/BT, klinik ve radyolojik değerlendirmeye katkıda bulunan bir testtir. Ancak tutulum izlenmeyen lezyonlarda malign tümör dışındaki patolojiler ekarte edilemez. Pozitif tutulum gösteren kitleleri genellikle benign karakterli olmakla birlikte göreceli olarak daha iyi seyirli malign tümörlerde de MİBİ tutulumu görülebileceği göz ardı edilmemelidir.
Prostata spesifik antijen değeri 4-10 ng/ml aralığında olan hastalarda multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntülemenin prostat kanseri tanısındaki yerinin retrospektif araştırılması
Giriş ve Amaç: Multiparametrik Prostat Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG) son zamanlarda prostat kanseri tanı ve evrelemesinde gittikçe daha yaygın kullanılarak, tecrübe ve cihaz kalitesininde artmasıyla önemi dahada artmıştır. Çalışmamızda PSA değerleri 4-10 ng/ml olan, radikal prostatektomi öncesi MpMRG çekilmiş hastalarda MRG bulguları ile histopatolojik ilişki ve uyumun arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2017 – Haziran 2019 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde, prostat kanseri sebebiyle radikal prostatektomi yapılan, operasyon öncesi MpMRG uygulanan ve diğer dahil edilme kriterlerini karşılayan 90 hastanın verisi incelenmiştir. Hastalara ait yaş, operasyon öncesi Prostat Spesifik Antijen (PSA) değeri retrospektif olarak hasta dosyalarından toplanmıştır. Patoloji spesmeni tekrar incelenerek operasyon sonrası gleason skoru, Uluslararası Ürolojik Patoloji Derneği (ISUP) derecesi, diğer patolojik bulgular (lenf nodu tutulumu ve ekstraprostatik yayılım), USG eşliğinde transrektal prostat biyopsi öncesinde yapılan MpMRG tekrar incelenerek PIRADS skoru, ekstrakapsüler uzanım, seminal vezikül invazyonu, nörovasküler demet invazyonu ve lenf nodu tutulumu kaydedilmiştir. İstatistiksel analiz için IBM SPSS Statistics 25.0 Programı kullanıldı. Bulgular: MpMRG'de seminal vezikül invazyonu saptanan hastaların %66.6'ı, ekstrakapsüler uzanım saptanan hastaların %55.5'i, lenf nodu tutulumu saptanan hastaların %40'ı, nörovasküler demet invazyon saptanan hastaların %88.2'i histopatolojik olarak korele edildi. PIRADS skorları ile ISUP derece grupları (p=0.007) ve PIRADS skorları ile Gleason skorları arasında(p=0.023) anlamlı ilişki gösterilmiştir. PIRADS skorları ile histopatolojik olarak cerrahi sınır(p=0.5), ekstrakapsüler yayılım (p=0.161), lenf nodu tutulumu (p=0.936), perinöral invazyon durumu(p=0.35), pT evre(p=0.222), seminal vezikül invazyonu (p=0.064) arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: MpMRG tekniği, ekipmanı, PIRADS skorlama sistemi ve yorumlayıcıların tecrübe ve bilgisi geliştirildikçe, tetkikin tanı koyma yeteneği de artacaktır. MpMRG'de evreleme doğruluğu arttıkça hastaların tedavi planlaması yada önceliği 2 de değişebilir. MpMRG'nin tanıdaki rolü daha büyük hasta popülasyonuyla ve prospektif olarak yapılacak çalışmalarla geliştirilebilir. Anahtar Kelimeler: Prostat kanseri, multiparametrik MRG, histopatolojik korelasyon
Prostat kanseri kök hücre kültürü ile kök hücre içermeyen prostat kanseri hücre kültüründe mtor ve mlst8 moleküllerinin immunoflorans yöntemi ile karşılaştırılması ve mtor yolağının prostat kanserindeki yeri
Giriş ve Amaç: Prostat kanseri erkeklerde kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer almaktadır. Kanser kök hücrelerinin özelliklerinin araştırılması ve kanserin gelişiminde yer alan yolakların tespiti, hedefe yönelik tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinde önemlidir. mTOR yolağı prostat kanserinde aktif olarak yer almaktadır. mTOR ve mLST8 molekülleri hem mTOR1 hem de mTOR2 kompleksinde yer alır. Bu çalışmanın amacı kök hücre içeren prostat kanseri hücre kültürü (Du-145 KKH) ile kök hücre içermeyen (Du-145 non-KKH) prostat kanseri hücre hattı kültüründe mTOR ve mLST8 moleküllerinin yoğunluğunu immünofloresans yöntemi ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Prostat kanseri hücre hattı (Du-145) hücre kültürü flasklarında %5 CO2'li ortamda, 37 oC'de inkübatörde kültüre edildi. Floresanla-aktifleşmiş hücre ayırma (FACS) yöntemi ile akım sitometri analizi kullanılarak Du-145 prostat kanseri hücre hattında CD133+/CD44+/low yüzey belirteçlerini bulunduran kanser kök hücreleri (sorting) ve bunların dışında kalan hücreler (non-sorting) içlerinde 2'şer ml RPMI 1640 medium bulunan 5 ml'lik polistiren falkon tüplere ayrıldı. Du-145 KKH ve Du-145 non-KKH leri, immünfloresans boyama yöntemi kullanılarak hem hücre canlılık (DAPI yöntemi) hem de mTOR ve MLST8 proteinlerindeki floresan miktarının yoğunluğu görsel olarak analiz edildi. İstatistiksel yöntem olarak t-testi kullanıldı ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Du-145 KKH ve Du-145 non-KKH lerinde mTOR ve MLST8 proteinlerde meydana gelen değişimler, immunfloresan boyama yöntemi ile incelendi. DU-145 non-KKH ile kıyaslandığında, DU-145 KKH de mTOR ve MLST8 proteinlerinin floresan miktarında artış görülmüştür. Bir görüntü analizi programı olan İmageJ programı ile mTOR ve mLST8'e ait immünofloresans görüntülerdeki yoğunluk (intensity) değerleri hesaplandı. Du-145 KKH ve Du-145 non-KKH lerindeki mTOR ve mLST8 proteinine ait immünofloresans görüntülerindeki yoğunluk değerleri karşılaştırıldı. Prostat kanseri kök hücresinde mTOR ve MLST8 proteinlerine ait yoğunluk değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Prostat kanseri kök hücresindeki mTOR ve MLST8 proteinlerindeki bu anlamlı artış tedavi ve prognoz tayininde önemli bir yer teşkil edebilir. mTOR yolağı ile ilgili çalışmalar yapılarak hedefe yönelik tedaviler geliştirebilinir. Anahtar Kelimeler: Prostat Kanseri hücre hattı (Du-145); Kanser Kök Hücresi; mTOR; MLST8
Aüss/bph hastalarında Qmax, Pvr, Ipss parametrelerinin postoperatif yarar ile ilişkilerinin araştırılması
Prostatın transüretral rezeksiyonu (TUR-P), BPH'ye bağlı meydana gelen semptomları gidermek, hastalık progresyonunu ve oluşabilecek komplikasyonları önlemek amacıyla çok uzun yıllardır başarı ile uygulanan bir yöntemdir. Öte yandan tedavi etkinliği ya da başarısı olarak kabul edilen herhangi bir mutlak parametre bulunmamaktadır. Diğer taraftan, TUR-P başarısını öngörebilecek kanıtlanmış peroperatif parametreler de mevcut değildir. Biz de bu çalışmada, TUR-P yapılan hastalarda postoperatif yarar oranlarını ve postoperatif yararla ilişkili olabilecek çeşitli parametreleri değerlendirerek, TUR-P tedavi etkinliğini değerlendirmeyi ve bunu öngörebilecek parametrelere ulaşılıp ulaşılamayacağını araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Temmuz 2015 ile Temmuz 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda TUR-P yapılan 100 hasta dahil edildi ve hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Preoperatif prostat hacmi (PH), IPSS, Qmax ve PVR değerleri ve rezeke edilen prostat dokusu ağırlıkları (RDA) kaydedildi. Postoperatif altı hafta ile altı ay arası dönemde hastaların verileri tekrar kaydedilip istatistiksel analizler yapıldı. IPSS'deki azalmanın 11.41 (%53.4), Qmax'taki artışın 11.14 ml/sn (%110) ve PVR'deki azalmanın 59.65 ml (%59) olduğu tespit edildi. IPSS'deki düşüş, preoperatif IPSS ≥ 20 olanlarda, preoperatif Qmax ≤ 10 ml/sn olanlarda ve PVR >100 ml olanlarda istatistiksel anlamlı olarak daha fazla, preoperatif PVR > 100 ml olan hastalarda Qmax'daki artış ve PVR'deki azalma istatistiksel anlamlı olarak daha fazla bulundu. Prostat hacmi > 50 ml olan hastalarda ve RDA / PH ≤ 0.3 olan hastalarda PVR azalması istatistiksel olarak anlamlı olarak daha fazla bulundu. Postoperatif IPSS'te 10 ve üzeri, Qmax'da 10 ml/sn ve üzeri artış olan hastaların özeliklerine bakıldığında, bu hastalarda preoperatif IPSS ve PVR'nin istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. IPSS'deki azalma ve Qmax'taki artış ile yaş, RDA, PH, RDA / PH ve preoperatif Qmax arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Sonuç olarak, TUR-P tedavi etkinliği ile ilişkili olabilecek daha net verilere ulaşılmasının hasta takibi ve tedavi seçimi konusunda klinisyenleri yönlendirebileceğini ve bu konuda daha fazla çalışma yapılması gerektiğni düşünmekteyiz.
Üreter taşlarının tedavisinde vücut dışı şok dalgaları ile üreterorenoskopinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Üreter taşları tüm üriner taşlar içinde %20 sıklıkta görülmekte olup renal koliğin en sık nedenidir. Taş hastalığında, minimal invaziv ve invaziv olmayan tedavi yöntemlerinde son 20 yılda meydana gelen gelişmelerle taşların tedavisi oldukça kolaylaşmıştır. Günümüzde bu gelişmelere paralel olarak hastalarda en az morbidite ve en düşük maliyetle tam taşsızlık amaçlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı minimal invaziv ve non invaziv tedavi yöntemlerinden olan URS ve ESWL'yi tam taşsızlık oranları, komplikasyon oranları, hastanede kalış süreleri ve maliyet açısından karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2012 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde üreter taşı nedeni ile ESWL ya da URS yöntemlerinden herhangi biri uygulanan ve retrospektif verilerine ulaşılabilen hastalardan ESWL grubunda 184 URS grubunda 702 hasta olmak üzere toplamda 886 hasta randomize olarak seçilerek çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, taş tarafı, taş boyutu, taşın üreterdeki lokalizasyonu, işlem sırasında ve sonrasındaki komplikasyonları, hastanede kalış süreleri, double j stent kullanımı ve çıkarılma süreleri, taşsızlık oranları, ikincil tedavi gereksinimleri ve maliyetleri kaydedildi. İstatistiksel analizler SPSS for Windows versiyon 22.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve taraf açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05).Tüm taş boyutları ortalamasına göre tedavi başarısı açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Taş büyüklüğüne göre tedavi başarısı (<10mm/10mm) arasında istatiksel anlamlı farklılık saptandı (p<0,05. Gruplar arası taş büyüklüğü ve lokalizasyonuna göre tedavi karşılaştırmasında <10mm üst üreter taşlarında anlamlı fark saptanırken (p<0,05) diğer gruplarda anlamlı fark saptanmadı. Her iki grupta da anlamlı komplikasyon izlenmedi. Gruplar arasında maliyet açısından anlamlı fark saptandı(p<0,05). Sonuç: Tüm üreter taşlarında tedavi başarısı açısından ESWL ve URS benzer etkinlikte tedavi modaliteleri iken <10mm üst üreter taşlarında yüksek taşsızlık oranı ve düşük maliyeti nedeniyle ESWL ilk seçenek tedavi yöntemi olarak önerilebilir. Anahtar kelimeler: üreter taşları; üreterorenoskopi; vücut dışı şok dalga litotripsi
Endoskopik taş cerrahisinde üreteral erişim kılıfının cinsel fonksiyonlara alt üriner sistem semptomlarına ve psikolojik duruma etkileri
Üriner sistem taş hastalığı antik dönemlerden beri insanoğlunu etkileyen hastalıklardan biridir. Çalışmamızda üriner sistem taş hastalığının cerrahi tedavisinde üreteral erişim kılıfı kullanılarak yapılan Retrograd İntrarenal Cerrahi(RIRC) ve Üreterorenoskopi(URS) yapılan hastaları karşılaştırarak; üreteral erişim kılıfının cinsel fonksiyonlara, alt üriner sistem semptomlarına ve psikolojik duruma etki edip etmediği araştırılmıştır. Çalışmaya 18 ile 65 yaş arası 399 hasta dâhil edildi. Yapılan işlemin psikolojik duruma etkisini sorgulamak amacıyla "Beck Depresyon Ölçeği" kullanıldı. Erkek hastalarda, cinsel fonksiyonlardaki etkileri ve alt üriner sistem üzerine etkileri değerlendirmek için Uluslararası Prostat Semptom Skoru (IPSS), Erektil Fonksiyon Uluslararası Ölçeği (IIEF), Erken Boşalmayı Değerlendirme Anketi (PEDA) ve Erkek Cinsel Sağlığı (Ejakülator Disfonksiyon) Sorgulama Formu (EDSF) kullanıldı. Kadın hastalara ise; Aşırı Aktif Mesane Değerlendirme Formu (OAB-v8) ve Kadın Seksüel Fonksiyon İndeksi (FSFI) kullanıldı. Çalışmaya dâhil edilen hastalar RIRC (Grup 1) ve URS (Grup 2) olarak iki gruba ayrıldı. Erkek hastalarda PEDA skoru grup 1 ve grup 2 karşılaştırıldığında anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Kadın hastalarda FSFI'nin cinsel istek alt grubunda grup 1 ve grup 2 karşılaştırıldığında anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,047). Sonuç olarak, endoürolojik prosedürler, genellikle tedavisiz izlem ile zaman içerisinde tamamen iyileşen geçici postoperatif cinsel işlev bozuklukları ile yakından ilişkilidir. Bu prosedürler için yönlendirilen hastalarda cinsel öykü alma rutin öykünün bir parçası olmalı, postoperatif cinsel işlev bozuklukları ile ilgili bilgiler ameliyat öncesi açıklamalara dahil edilmelidir.
Kasa invaze olmayan mesane kanseri nedeniyle intravezikal BCG tedavisi alan hastalarda serum fibronektin düzeyi ve fibronektin gen polimorfizminin değerlendirilmesi
Mesane kanserleri, dünya genelinde en sık saptanan kanserler arasında 10. sırada yer alan, sık nüks eden ve hastaları uzun süreli invaziv sürveyansa tabi tutan, genellikle invaziv olmayan tümörlerden, hastalığa özgü yüksek mortaliteye sahip agresif ve invaziv tümörlere kadar değişkenlik gösterebilen bir spektruma sahip olan tümörlerdir. Çalışmamızda kasa invaze olmayan mesane kanseri olan ve tedavide intravezikal BCG uygulanan hastalar ile herhangi bir malignitesi bulunmayan bireyler arasındaki, serum fibronektin düzeyleri ve fibronektin gen polimorfizmlerinin, mesane kanseri tanısındaki ve hastalığın tedaviye yanıtı üzerindeki etkilerini öngörebilmeyi amaçladık. Çalışmaya kasa invaze olmayan mesane kanseri nedeniyle intravezikal BCG tedavisi uygulanan 73 hasta ve herhangi bir malignitesi bulunmayan 56 birey dahil edildi. Bireylerin tamamının sosyodemografik verileri incelendi. Serum Fibronektin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Fibronektin geni RS10202709 ve RS 35343655 gen polimorfizmleri için ise PCR testi uygulandı. Sürekli ölçümler ve demografik faktörlere ait gruplar arası farklılıklar incelendi. Yaş, cinsiyet, sigara kullanımı ve vücut kitle indeksi bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmedi (Tablo 6 ve Tablo 9). Hasta grubunun fibronektin düzeyi ortalaması 76,794±66,998 ng/ml, kontrol grubunun fibronektin düzeyi ortalaması 50,486±25,156 ng/ml bulundu ve serum fibronektin düzeyleri bakımından bulunan bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,003). RS35343655 ve RS10202709 gen polimorfizmleri ile ortalama serum fibronektin düzeyleri ve intravezikal BCG tedavisine yanıt açısından ise istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (Tablo 12, Tablo 13 ve Tablo 14). Sonuç olarak kasa invaze olmayan mesane kanserli hastalar ile kontrol grubu arasında, serum fibronektin düzeyleri arasındaki anlamlı bulunan bu farklılık, serum fibronektin düzeyinin, mesane kanseri tanı aşamasında bir tümör biyobelirteci gibi değerlendirilebileceğini, ancak fibronektin gen polimorfizmlerinin mesane kanseri tanısında veya tedaviye yanıtının değerlendirilmesinde prognostik bir öneminin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Mesane kanseri, serum fibronektin, gen polimorfizmleri, intravezikal BCG tedavisi
Prostat kanseri olan hastalarda homeobox protein B13 (hoxb13) geni G84E mutasyonunun değerlendirilmesi
Prostat kanseri (PKa) günümüzde sıklığı giderek artan, tanı ve tedavisindeki yeniliklerle birlikte lokalize olarak yakalandığında tam olarak kür sağlanabilen bir hastalıktır. Erken tanı ve tarama amacıyla yüksek riskli erkeklerde 45 yaş üstüne, kalanlara 50 yaş üstüne prostat spesifik antijen (PSA) testi yapılması kılavuzlarda kuvvetle önerilmektedir. PKa insidansı, teşhisi ve tedavisinin artması, PSA testine ulaşılabilirliğin artması ile ilişkilendirilmektedir. PKa'nın genetik zemini ile ilişkili olabilecek muhtemel mutasyonlar üzerine son yıllarda pek çok klinik araştırmaya yer verilmektedir. Literatürde Homeobox Protein B13 (HOXB13) geni, PKa gelişiminde risk faktörü olabilecek bazı mutasyonlar barındıran genlerden biri olarak belirtilmiştir. Söz konusu gene ait nadir rastlanan ancak PKa patofizyolojisinde rol oynadığı düşünülen mutasyonlarından birisi de HOXB13 geni G84E (rs138213197) mutasyonudur. HOXB13 proteininin PKa oluşumundaki rolü ile ilgili pek çok farklı mekanizma açıklansa da günümüzde henüz belirli bir mekanizma ile ilgili fikir birliği oluşmamıştır. Güncel moleküler verilere göre G84E varyantının HOXB13 proteini ile MEIS proteinleri arasındaki etkileşimi değiştirerek PKa gelişimine neden olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda Türk toplumunda PKa ve HOXB13 geni G84E mutasyonu ilişkisinin prospektif değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'na başvuran PKa tanılı 150 hasta ve benign prostat hiperplazisi (BPH) tanılı 150 kontrol grubu dahil edildi. Hastalardan alınan demografik ve klinik veriler prospektif olarak incelendi ve kaydedildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan EDTA'lı tüplere alınan ve +4°C'de saklanan kan örneklerinden DNA izolasyonu, DNA izolasyon kiti kullanılarak (Roche Diagnostics, GmbHMannheim Almanya) yapıldı. Elde edilen DNA örneklerinde HOXB13 geni G84E mutasyonu (rs138213197) analizi, RT-PCR cihazı kullanılarak (Roche Diagnostics LightCycler 480, GmbH Mannheim, Almanya) gerçekleştirildi. Verilerin kodlanması ve istatistiksel analizleri SPSS 22 software (IBM SPSS Statistics, IBM Corporation, Chicago, IL) paket programında gerçekleştirildi. HOXB13 geni G84E mutasyonunda patolojik allel T idi. Elde edilen bulgulara göre kontrol grubunda hiçbir hastada mutasyon saptanmamışken, hasta grubunda 17 hastada, tamamında TC genotipinde olmak üzere G84E mutasyonu olduğu tespit edildi. Yapılan analize göre CC genotipine sahip olmanın prostat kanseri riskini 0.47 kat azalttığı sonucuna varıldı (OR=0.47, CI=0.415-0.532). Literatür verilerine göre erken tanı yaşı ve ailede PKa öyküsünün G84E varyantı taşıyıcılığı riskini arttığı bilinse de analizlerimize göre mutasyonu taşıyan ve taşımayan grupta tanı yaşı ve ailede PKa öyküsü açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Buna karşın aile öyküsü pozitif bireylerde G84E mutasyonu taşıyıcılığının görece daha yüksek olduğu izlendi. Öte yandan oligometastatik hastalık tanılı tüm hastalar HOXB13 geni G84E mutasyonu taşımayan grupta idi (% 22.6 vs. % 0, p<0.001). ISUP derecesi, NCCN risk sınıflaması, tanı PSA'sı, TNM evresi gibi klinik özellikler ile G84E mutasyonu arasında ilişki saptanmadı. Son yıllarda PKa ile ilişkisi araştırılan moleküler ve genetik belirteçler arasında önemli bir yer tutan HOXB13 proteini G84E mutasyonu bugüne dek PKa'lı Türk erkekler üzerinde yapılan hiçbir çalışmada tespit edilmemiştir. Bu durum çalışmamızın özgün değerini arttırmaktadır. Elde ettiğimiz bulgular farklı etnik kökenlerde farklı varyantlarının PKa ile ilişkilendirildiği bilinen HOXB13 geninin, G84E mutasyonunun Türk ırkında PKa etiyolojisinde rol oynadığını desteklemekte ve literatür verisine katkı sunmaktadır.
Pelvik rehabilitasyonun prematür ejakülasyon hastalarında ejakülasyon süresine etkisi
Amaç: Perineal bölgeye uygulanan nöromüsküler transkütanöz elektrik stimülasyonunun (TES), yaşam boyu prematür ejakülasyon (PE) hastalarında ejakülasyon süresi üzerine olan etkisini ve düzenli uygulama ile ilişki öncesi isteğe bağlı kullanımın etkinlik farkını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Prospektif, tek-kör, randomize çalışmamıza yaşam boyu PE'si olan 103 erkek hastadan kriterleri karşılayan 47'si dahil edildi. Pelvik rehabilitasyon (PR) grubunda hastalar 3 ay boyunca düzenli pelvik taban kas egzersizlerine (PTKE) ek olarak düzenli perineal TES uyguladı (n = 12). On-demand (OD) grubunda ise hastalar düzenli PTKE yaparken, istedikleri bir ilişki öncesi perineal TES uyguladı (n = 30). Tedavi öncesi ve sonrası IELT, PEDT ve IIEF-5 skorları değerlendirildi. Bulgular: Başlangıçta iki grup arasında demografik veriler ve klinik skorlar benzerdir. PR grubunda IELT 26,9 ± 19,0 saniyeden 82,1 ± 54,3 saniyeye yükselerek %205 artış gösterdi (p = 0,001). PEDT 18,4 ± 1,6'dan 12,8 ± 5,1'e düştü (p = 0,005) ve IIEF-5'te anlamlı artış izlendi (p = 0,015). OD grubunda IELT 29,9 ± 17,0 saniyeden 47,3 ± 33,9 saniyeye çıkarak %58 artış sağladı (p = 0,001). PEDT 18,4 ± 1,9'dan 17,1 ± 3,4'e düştü (p = 0,008); IIEF-5 değişmedi. Gruplar arası karşılaştırmada tedavi sonu IELT'ler arasındaki fark anlamlı değilken (p = 0,057); IELT artışı (p = 0,009), IELT oranı (p = 0,001) ve PEDT düşüşü (p = 0,005) PR grubunda belirgin daha yüksekti. Sonuç: Her iki TES kullanım biçimi de yaşam boyu PE'de IELT'yi artırıp PEDT skorunu azaltmaktadır; ancak düzenli uygulamanın yer aldığı PR protokolü tüm parametrelerde daha üstün bulunmuştur.
Kasa invaze olmayan mesane kanseri hastalarında intravezikal tedavide kullanılan bacillus calmette-guerin (BCG) suşları arasında etkinlik ve yan etkiler açısından farklılık var mı? rıvm ve russıan suşlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada günümüzde hem Türkiye'de hem dünya çapında kolay ulaşılabilen, sık kullanılan ve -bizim bildiğimiz kadarıyla- bugüne kadar başa baş karşılaştırması olmayan, Kasa invaze olmayan mesane kanseri hastaların intravezikal tedavisinde kullanılan Bacillus Calmette-Guerin (BCG) RIVM suşu ve Russian suşunu tedavi etkinliği ve yan etkiler açısından karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2019 ile Aralık 2022 tarihleri arasında mesane tümörü ön tanısıyla Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi Üroloji Kliniğine başvuran hastalara öncelikle tümörün transüretral rezeksiyonu yapıldı, ardından patolojik inceleme sonucuna göre kasa invaze olmayan mesane kanseri tanısını alan tüm hastalar hastalığın evre ve derecesine göre düşük, orta, yüksek ve çok yüksek risk gruplarına sınıflandırıldı. Orta risk grubu, yüksek risk grubu ve radikal sistektomiyi kabul etmeyen ve/veya radikal sistektomi için uygun olmayıp çok yüksek risk grubunda olan hastalar bizim çalışmamızın hedef grubu olmuştur. Bu hastalara intravezikal BCG tedavisi planlanmış olup hastaları randomize ederek iki ayrı gruba ayırdık ve prospektif olarak takip ettik: Grup 1: RIVM BCG suşu alanlar (n=61) ve Grup 2: RUSSIAN BCG suşu alanlar (n=64). Bu iki gruptaki hastaları takip ederek yapılan aralıklı sistoskopik kontroller sayesinde rekürrens(hastalığın tekrarlaması) ve progresyon(hastalığın ilerlemesi) açısından değerlendirip karşılaştırdık. Bununla beraber, hastalara her ilaç uygulaması için başvurdukları zaman tarafımızca oluşturulan takip formaları doldurdu. Bu formlar sayesinde ilaç suşu, dozu, uygulama zamanı ve ilaca bağlı yaşanan yan etkiler kaydedildi. Bulgular: Her iki grubun demografik ve patolojik özellikleri benzer ve homojen dağılım gösterdiği izlendi. Takip süresi Grup 1 için 26.4 ± 9.8 ay ve Grup 2 için 27.8 ± 9.6 ay olarak hesaplandı. Grup 1'deki hastalar ortalama 15, Grup 2'dekiler ortalama 14 BCG kür almış. Yan etki profiline bakıldığında; Grup 1'de 12 hastada yan etki görülmedi, 34 hastada sınıf 1 yan etkiler, 12 hastada sınıf 2 yan etkiler, 3 hastada sınıf 3 yan etkiler izlendi. Grup 1 hastalarında sınıf 4 yan etkiler izlenmedi. Grup 2'de ise, 18 hastada yan etki görülmedi, 28 hastada sınıf 1 yan etkiler, 12 hastada sınıf 2 yan etkiler, 5 hastada sınıf 3 yan etkiler ve 1 hastada sınıf 4 yan etkiler görüldü( P= 0.545). İki grubu progresyon ve rekürrens açısından karşılaştırdığımızda; Grup 1'de 4 hastada (%6.6) ve Grup 2'de 8 hastada (%12.5) progresyon izlendi (P= 0.365). Bununla beraber Grup 1'de 17 hastada (%27.9), Grup 2'de 19 hastada (%29.7) rekürrens görüldü (P=0.822). Kaplan-Meier analiziyle iki grubun rekürrensiz sağkalım ve progresyonsuz sağkalım oranları karşılaştırıldı ve iki grup arasında anlamlı fark izlenmedi (rekürrens için p= 0.875, progresyon için p= 0.267). Sonuç: BCG RIVM suşu ve RUSSIAN suşunu etkinlik ve yan etkiler açısından karşılaştıran bu randomize prospektif çalışmada; ortalama 27 ay takip süresi sonunda iki suş arasında progresyon, rekürrens ve yan etkiler açısından anlamlı fark saptanmamıştır.
Böbrekte medullopapiller kompleksteki kalsifikasyon paterni ile immünhistokimyasal belirteçler ve laboratuar parametreleri arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi
Giriş ve Amaçlar: Nefrolitiazis'in önlenmesi ve tedavisi için risk faktörlerinin ve ilişkili patofizyolojik mekanizmaların araştırılması büyük önem taşımaktadır. İdiyopatik kalsiyum oksalat taşı oluşturucularda (ICSF), kalsiyum oksalat (CaOx) taşlarının oluşumunun yaygın olarak kabul edilen yolu Randall plağıdır (RP) ve 'böbrek papillalarının uçlarında kalsiyum fosfat çekirdeğinin interstisyel oluşumu' olarak tanımlanır. Bir teori, proksimal tübüler mineral agregatlarının papilla ucunda daha fazla aşağı yönde agregasyona neden olduğudur, buna 'Anderson-Carr-Randall ilerlemesi' de denir. Bu teoriyi daha fazla incelemeyi ve bu sürece katkıda bulunan olası risk faktörlerini bulmayı amaçladık. Malzemeler ve Yöntemler: Haziran-2019 ile Ocak-2023 tarihleri arasında gerçekleştirilen radikal nefrektomi ve nefroüreterektomi işlemlerinden elde edilen 50 böbrek örneği mikro-BT analizi ile incelendi. Atenüasyon değerleri mikro-BT'deki birikme paterniyle eşleştirildi ve kalsifikasyonun şiddetini belirlemek için taş-doku oranı kullanıldı. Hastaların ameliyat öncesi parametreleri; kan ve idrar laboratuvar analizleri ve 24 saatlik idrar analizleri belgelendi. İlerde taş oluşması durumunda ICSF kategorisinde olmalarını engelleyecek herhangi bir hastalığı bulunan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Kategorik değişkenlerin istatistikleri ve skaler korelasyonlar T-test, Mann-Whitney-U, Pearson korelasyonu, lojistik regresyon, lineer regresyon ve ki-kare testleri ile incelendi. Bulgular: RP'nin mevcut olup olmadığına bakılmaksızın, mikro-BT analizi incelenen tüm böbrek papillalarında çeşitli miktarlarda mineral birikimini ortaya çıkardı. Hipertansiyon (HT) ve yaş medüller mineral agregasyonu için risk faktörleri olarak belirlendi. RP oluşumuyla, 24 saat idrar sitrat miktarı, HT varlığı ve idrar volümünün 1275 ml/gün'den düşük olması regresyon modelinde anlamlı saptandı. Sonuçlar: Böbrek papillasındaki histopatolojik değişiklikler RP oluşmadan önce oluşmaya başlar. HT varlığı ve hasta yaşı, RP oluşumuna katkıda bulunan proksimal agregatların oluşumunu artırmaktadır. Bu mineral agregatların RP'ye dönüşümünde ise HT varlığı, 24 saat idrar sitrat düşüklüğü ve idrar volümünün 1275 ml/gün'den düşük olması en önemli risk faktörleridir. Oral sıvı alımı artırılarak, idrarda düşük sitrat varlığı tedavi edilerek ve HT tedavi edilerek taş hastalığı oluşumu yavaşlatılabilir veya önlenebilir.
Mesane kanserinde parabenlerin rolü
Mesane kanseri dünyada yaygın görülen morbiditesi ve mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Paraben ve aromatik alkoller kişisel bakım ürünlerinde sık kullanılan koruyucu bileşiklerdir. Literatürde parabenlerin infertilite, obezite, meme ve prostat kanseri ile ilişkilendirilen çalışmaları bulunmaktadır, ancak mesane kanseri ile ilgili bilgi bulunmamaktadır. Çalışmamızda 7 paraben ve 2 aromatik alkol bileşiğinin mesane dokusunda düzeyini ölçmeyi ve mesane kanseri ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Etik kurul onayını takiben 16.11.2022 – 09.08.2023 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde mesane kanseri tanısıyla transüretral mesane tümörü rezeksiyonu (TUR-MT) ve klinik benign prostat obstrüksiyonu (BPO) nedeniyle transüretral prostat rezeksiyonu (TUR-P) yapılan erkek hastalar çalışmaya alındı. Katılımcıların yaşı, boyu, kilosu, çocuk sayısı (ÇS), mesleği, kronik hastalık varlığı, sigara ve kişisel bakım ürünü kullanımı sorgulanarak kaydedilmiştir. Hesaplanan güç analizine göre hasta ve kontrol grubuna en az 26'şar katılımcı alınmasına karar verildi. Hasta grubunda mesane tümörü dokusu ve kontrol grubunda sağlıklı mesane dokusu elde edildi. Deneme çalışmasından sonra tüm numuneler ön işlemin ardından yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC) cihazında kromatografik yöntem ile analiz edildi. Demografik veriler ve analiz sonuçları istatistik işleme tabi tutuldu. Hasta ve kontrol grubunda 26'şar erkek hasta bulunmaktadır. Hasta ve kontrol grubunda ortalama yaş sırasıyla 71,5 ve 70,5 hesaplanmıştır. 17 hasta kas invaziv olmayan mesane kanseri (KİOMK) ve 9 hasta kas invaziv mesane kanseri (KİMK) tanısı almıştır. KİOMK tespit edilen 4 hasta klinik açıdan KİMK olarak kabul edilmiştir. Böylece kas invaziv olan ve olmayan grupta 13'er hasta olmuştur. Hasta ve kontrol grubu arasında sigara kullanımı hariç yaş, vücut kitle indeksi, komorbid hastalık, meslek ve çocuk sayısı açısından fark izlenmemiştir. Gruplar arası paraben ve aromatik alkol içeren sabun, şampuan, diş macunu ve deodorant kullanımı açısından fark izlenmemiştir. Parabenler arasında % 21,2 oranla en fazla propilparaben (PrP) tespit edilmiştir. Bütilparaben ve izobütilparaben gözlenebilme sınırı (LOD) altında tespit edildi. Ölçülebilen parabenler arasında kategorik ve sayısal olarak istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamış, ancak hasta grubunda yüksek seviyede olduğu gözlenmiştir. PE ve PP, hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ve yüksek düzeyde tespit edilmiştir. Logistik regresyon analizinde PP ve sigara mesane kanseri riskini artıran faktörler olarak dikkat çekmiş, ancak PE düzeyleri teste uyum sağlamadığı için mesane kanseri riski ile ilişkisi değerlendirilememiştir. PE ve PP ile değişkenler arasında korelasyon saptanmamıştır. Çalışmalarda parabenlerin DNA hasarı, glikolipit metabolizma bozukluğu yaptığı ve östrojen benzeri etki göstererek kansere sebep olabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada parabenlerin mesane kanseri ile ilişkisi tespit edilememiştir. Ayrıca PP'nin mesane kanseri ile ilişkisi olduğu da gözlenmiştir. Örneklem hacmi artırılarak mesane kanseri olgularında idrar örnekleri, tümörlü ve tümörsüz mesane dokuları kullanılarak yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Prostat kanseri olgularında kanser dokusu paraben düzeylerinin belirlenmesi
ÖZET Prostat kanseri olan hastalar (Grup I) ile benign prostat hiperplazisi olan hastalar (Grup II) arasında demografik özellikler ve paraben maruziyeti açısından karşılaştırma yapılması amaçlanan çalışmamızda sonuç olarak: Hastaların yaş, boy, ağırlık ve VKİ'leri gruplara göre benzerdi. Grup I'deki hastaların VKİ'leri (28,29) Grup II'deki (25,73) hastalardan daha yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı değildi. VKİ sınıflaması ve çocuk sahibi olma durumu açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Grup I'deki hastaların %80'inin Gleason skoru 7, %20'sinin ise 9'dur. Bu bulgular kanserin agresif olduğunu ve ilerlemesinin hızlı olduğunu göstermektedir. Grup I'deki hastaların %60'ı yüksek riskli, %35'i orta riskli bir mesleğe sahipti. Paraben içeren ürünlerden sabun, şampuan ve parfüme maruz kalma durumu ile gruplar arasında ilişki bulunmadı. Diyabet, hipertansiyon, hiperlipidemi ve diğer kanser türleri açısından da gruplar arasında anlamlı fark yoktur. Grup I hastalarının metilparaben, etilparaben ve propilparaben seviyelerinin Grup II'ye göre daha yüksek olduğu görüldü. Ancak isopropanol düzeyinin Grup I'de daha düşük olduğu belirlendi. Her iki grupta da 1-fenoksi-2-propanol, izobutilparaben ve benzilparaben tespit edilmedi. Propilparaben yalnızca Grup I'de bulundu. Bu çalışma, prostat kanseri olan hastalarda butilparaben ve metilparaben maruziyetinin daha yaygın olduğunu ve doku örneklerinde daha yüksek birikim seviyelerine sahip olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, prostat kanseri olan hastalar ile benign prostat hiperplazisi olan hastalar arasında demografik özellikler ve paraben maruziyeti açısından belirgin bir fark olmadığını göstermekle birlikte prostat adenokarsenomu olan hastaların metilparaben, etilparaben ve propilparaben seviyelerinin benign prostat hiperplazisi olan hastalara göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Parabenlerin prostat kanseri riskini nasıl etkileyebileceğini daha iyi anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Deneysel üretral darlık oluşturulan tavşanlarda oral ve transüretral uygulanan pirfenidon'un darlık oluşumunu engellemede rolü ve biyobelirteçler üzerine etkisi
Özet Amaç: Üretra darlığı, skar dokusu oluşumu nedeniyle üretranın daralmasıyla karakterizedir. Üretra darlığının patogenezi, aşırı kollajen sentezi ve hücre dışı matrisin bileşimindeki değişikliklerden kaynaklanan fibrotik bir süreci içerir. Halofuginon, Mitomisin C, Botulinum toksini A, somatostatin analogları, glukokortikoidler ve Rapamisin dahil olmak üzere, antifibrotik aktiviteye sahip çeşitli ajanlar, üretra darlığı önleme deneysel modellerinde incelenmiştir. Pirfenidon, antifibrotik, antiinflamatuar ve antioksidan etkisiyle bilinen, interstisyel pulmoner fibrozun tedavisinde kullanılan bir ilaçtır. Bu çalışmada, indüklenmiş üretra yaralanması olan erkek tavşanlarda pirfenidonun fibroz, inflamasyon ve biyobelirteçler üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Materyaller ve Yöntemler: 120 ± 20 günlük ve 3-4 kg ağırlığında on üç erkek Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tüm tavşanlarda üretra dokusu yaralanması oluşturuldu. Tavşanlar üç gruba randomize edildi. Gruplar Sham (sadece üretra yaralanması) idi, 3 tavşan içeriyordu; üretra yaralanması + oral pirfenidon uygulaması, 5 tavşan içeriyordu; ve üretra yaralanması + intraüretral pirfenidon uygulaması, 5 tavşan içeriyordu. Kan örnekleri, yara iyileşmesinin aşamaları dikkate alınarak 0-1-3-5-7 ve 14. günlerde toplandı. TGF-β, IL-1β, TNF-α, PDGF ve FGF'nin serum seviyeleri analiz edildi ve kaydedildi. Tedavi ve izlemeyi takiben 15. günde, penektomi sonrası tavşanlar öldürüldü. Formalinle sabitlenmiş, parafine gömülmüş (FFPE) üretra doku kesitleri, üretra fibrozu ve inflamasyonuna odaklanarak, ışık mikroskobu altında histopatolojik inceleme için Hematoksilen ve Eozin (H&E) ve Masson Trikrom (MT) ile boyandı. Sonuçlar: Histopatolojik olarak, oral pirfenidon tedavisi tavşanlarda üretra yaralanmasından sonra inflamasyonu önemli ölçüde azalttı. Tavşan grupları arasındaki fibroz değerleri benzerdi. Yara iyileşmesi, inflamasyon ve fibroz oluşumunda rol oynayan biyobelirteçler olan FGF, IL-1β ve TGF-β düzeylerinde oral pirfenidon ve intraüretral pirfenidon tedavileri arasında önemli bir değişiklik olmadı. Ancak, oral pirfenidon ile tedavi edilen grupta PDGF ve TNF-alfa düzeyleri baskılandı ve bu da üretra darlığından sonra anti-inflamatuar ve antifibrotik etkilerini destekledi. Sonuç: Antiinflamatuar ve antifibrotik etkileri bilinen pirfenidon, günümüzde tıbbi tedavi seçeneklerinin sınırlı olduğu üretra fibrozisinin tedavisinde yeni umutlar sunmaktadır.
Transperineal, transrektal yolla yapılan prostat biyopsilerinin kanser yakalama, komplikasyon, cinsel fonksiyonlara olan etkisinin ve biyopsi sırasında duyulan ağrının karşılaştırılması
Bu çalışma, transrektal ve transperineal prostat biyopsi yöntemlerinin prostat kanseri tanısındaki etkinliğini karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Bu kapsamda, radyolojik, klinik ve histopatolojik parametrelerin biyopsi sonuçlarıyla olan ilişkisi değerlendirilerek tanısal başarının artırılması hedeflenmiştir. Bu çalışma, retrospektif, gözlemsel ve karşılaştırmalı bir klinik araştırma olarak Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2024 – Eylül 2025 tarihleri arasında yürütülmüştür. Toplamda 290 hasta retrospektif olarak değerlendirmeye alınmış, hastalar biyopsi yöntemine göre transrektal (TR) ve transperineal (TP) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Her iki grupta da multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme (mpMRG) ile değerlendirilen PIRADS skoru, PSA düzeyi ve PSA dansitesi gibi klinik parametreler kullanılmıştır. Tüm hastalara 12 kadranlı sistematik biyopsi uygulanmış, gerektiğinde hedefe yönelik örnekleme yapılmıştır. Histopatolojik incelemeler sonucunda kanser saptanma oranı, klinik anlamlılık, pozitif çekirdek oranı ve maksimum kanser odak uzunluğu gibi parametreler karşılaştırılmıştır. Genel kanser saptama oranı TR grubunda %72,1, TP grubunda %70,4 olarak belirlenmiş; aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Klinik olarak anlamlı prostat kanseri saptama oranı TR grubunda %47,1, TP grubunda %43,2 olup fark anlamlı değildir (p>0,05). PIRADS 5 skorlu hastalarda TR grubunda %64,6, TP grubunda %45,3 oranında kanser saptanmış, yüksek riskli PIRADS olgularında kanser oranları sırasıyla %84,6 ve %82,7 olarak bulunmuştur. Pozitif çekirdek oranı, maksimum kanser uzunluğu ve PSA dansitesi TR grubunda daha yüksek olup bazı istatistiksel anlamlı farklılıklar gözlenmiştir (p<0,05). Lezyon lokalizasyonu açısından anterior ve apikal bölgelerde TP yönteminin daha avantajlı olduğu gözlemlenmiştir. Çalışmamızda transrektal biyopsi uygulanan hastalarda genel komplikasyon oranının transperineal biyopsiye kıyasla anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır. Özellikle ateş, tanılı idrar yolu enfeksiyonu ve antibiyotik gereksinimi gibi enfeksiyöz komplikasyonların yalnızca transrektal biyopsi grubunda görülmesi, bu yöntemin enfeksiyon riski açısından daha dezavantajlı olduğunu ortaya koymaktadır. Rektal kanamanın da sadece transrektal biyopsi grubunda izlenmesi, bu yaklaşıma özgü rektal kaynaklı komplikasyon riskini desteklemektedir. Buna karşılık dizüri, hematüri, hematospermi, idrar retansiyonu ve hastane yatışı gibi diğer komplikasyonlar her iki grupta benzer oranlarda görülmüş ve çoğunlukla hafif ve kendini sınırlayan nitelikte olmuştur. Transperineal biyopsi grubunda nadiren izlenen perineal ağrı ve hassasiyet ise ciddi morbiditeye yol açmamıştır. Her iki biyopsi yöntemi prostat kanseri tanısında benzer tanısal başarı sağlamaktadır Yüksek PIRADS skoru ve yüksek PSA dansitesine sahip bireylerde kanser saptanma oranlarının daha yüksek bulunması, hedefe yönelik biyopsi uygulamalarında multiparametrik manyetik rezonans görüntülemenin (mpMRG) etkin ve güvenilir bir kılavuz yöntem olduğunu düşündürmektedir.
Mesane tümörlerinde shear wave elastografi'nin (SWE) histopatolojik derece, tümör evresi ve mikrodamar yoğunluğu ile korelasyonu
Amaç: Mesane kanserinde Shear Wave Elastografi (SWE) ile ölçülen doku sertliğinin patolojik korelasyonunu ve prognostik değerini değerlendirmek. Gereç ve Yöntem:Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne hematüri sebebiyle başvuran ve mesane tümörü saptanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Tespit edilen mesane tümöründen Samsung Medison RS80A Prestige (Samsung Medison Co. Ltd., Seoul, Korea) ultrasonografi cihazı abdominal konveks probu ile 10 adet geçerli elastografi ölçümü alındı. Median değerler istatistiksel analiz için kullanıldı. Primer tedavi olarak uygulanan mesanenin transüretral rezeksiyonu (TUR-M) sonrasında endotel hücreleri Anti-CD34 antikor kiti ile immunohistokimyasal boyama yapılarak hot-spot yöntemi ile mikrodamar yoğunluğu belirlendi. SWE ile ölçülen doku sertliğinin ve mikrodamar yoğunluğunun histopatolojik evre ve derece ile korelasyonu uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak belirlendi. Bulgular:Çalışmaya dahil edilen 65 hastadan 43'ü yüksek dereceli ürotelyal karsinom (YD ÜK), 22'si ise düşük dereceli ürotelyal karsinom (DD ÜK) tanısı aldı. Tümöral evre bakımından ise hastaların 11'i Ta düşük dereceli, 11'i T1 düşük dereceli, 28'i T1 yüksek dereceli ve 15'i T2 yüksek dereceli ürotelyal karsinom tanısı aldı. SWE ile ölçülen doku sertliği yüksek dereceli ürotelyal karsinom grubunda anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.001). Tümöral evrelere göre gruplar incelendiğinde T1 YD ve T2 YD gruplarının doku sertliği Ta DD grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.001, p=0.04). Hot-spot yöntemi ile hesaplanan mikrodamar yoğunluğu, doku sertliğine benzer şekilde yüksek dereceli ürotelyal karsinom grubunda düşük dereceli gruba göre anlamlı yüksek olduğu bulundu (p=0.002). T1 YD ve T2 YD grubunda ölçülen MDY, Ta DD grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p=0.01, p=0.004). Takipte nüks görülen hastaların SWE ile ölçülen doku sertliğinin görülmeyen gruba göre anlamlı derecede yüksek olduğu gösterildi (p=0.007). Sonuç:Mesane kanserinde tümöral doku sertliğinin yüksek dereceli tümörlerde düşük dereceli tümörlere göre daha yüksek olduğu gösterildi. Tümörün doku sertliği arttıkça tümöral nüks gösterme oranının arttığı sonucuna ulaşıldı. Shear wave elastografinin, mesane kanserinde noninvaziv, histopatolojik ve prognostik öngörü değeri olan önemli bir yol gösterici olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, shear wave elastografi, mikrodamar yoğunluğu
Testis torsiyonu oluşturulan ratlarda shear wave elastografinin doku canlılığını ve spermatogenezi öngörmedeki yeri
Amaç: Skrotal acillerden olan testis torsiyonunun erken tanısında, spermatogenez ve testis canlılığını öngörmede Shear Wave Elastografinin etkinliğini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Haziran 2022- Haziran 2023 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Ünitesinde 60 adet Wistar albino 10-12 haftalık erkek rat kullanıldı. Ratlar 4 gruba ayrıldı: Grup 1: Kontrol (sham) grubu(n:6), Grup 2 (n=18): 180 0 testis torsiyonu (TT) grubu, Grup 3 (n=18): 360 0 testis torsiyonu grubu ve Grup 4 (n=18): 720 0 testis torsiyonu grubu olarak belirlendi. Çalışma sırasında 2 adet rat exitus olması üzerine çalışmadan çıkarıldı. Kontrol (Sham) grubu ratlarda, cerrahi bir girişim yapılmadan önce hem sağ testisten hem de sol testisten bazal Shear Wave Elastografi (SWE) ölçümleri yapıldı. Ratlara ketamin (100mg/ml flk) /ksilazin (20mg/ml flk) intraperitonal olarak uygulandı. Anestezi altında (Ketamin 1mg/kg (%10'luk) ve Ksilazin 2mg/kg (%2'lik) dozlarda), skrotal kesi yapılarak sol testis eksplore edildi. Vasküler yapılara zarar vermeden 1dk kadar beklendikten sonra spermatik kord torsiyon yapılmadan kapatıldı. İşlem sonrasında hem sağ testiste hem de sol testiste bazal SWE ölçümleri yapıldı. Cerrahi grup ratlara (Grup 2,3 ve 4) sol testis torsiyonu yapılmadan önce SWE ölçümleri yapıldı. Benzer şekilde sol skrotal insizyon yapıldıktan sonra sol testis dışarı alındı. Ardından sol testis, Grup 2 ratlarda 180 0 , Grup 3 ratlarda 360 0 ve Grup 4 ratlarda ise 720 0 olacak şekilde mediale doğru rotasyon yaptırıldı. Spermatik kordun torsiyone olması sağlandı. Testis alt ve üst kutuplarından skrotuma sabitlendi. Testisin geri dönmesi engellenerek skrotum kapatıldı. Cerrahi grup ratlar (her biri 18 rat içeren Grup 2,3 ve 4), her grup 6 rat içerecek şekilde kendi içinde 3 ayrı alt gruba ayrıldı. A alt grup ratlara 4. Saate, B alt grubu ratlara 12. Saatte ve C alt grubu ratlara 24. Saatte detorsiyon operasyonu uygulandı. Detorsiyon işlemi öncesinde bu alt gruplarda torsiyone sol testisten SWE ölçümleri aynı şekilde gruplarına uygun saatlerde SWE ölçümü yapıldı. SWE ölçümleri alındıktan sonra ratlar 9 tekrar anestezi altında operasyona alınarak torsiyone testisler serbestlenerek eski haline getirildi. Detorsiyone edilerek skrotuma sabitlendi. 4 saat 180 derece ve 24 saat 180 derece gruplarında çalışma devamında birer rat exitus olması üzerine çalışmadan çıkartıldı. Tüm gruptaki ratlara, 72. Saat sonunda sol testis orşiektomi yapıldı ve dokular histopatolojik inceleme için alındı. Spermatogenezin değerlendirilebilmesi için testislerden örnek alındı. Alınan bu örnekler Bouin solüsyonu içine konuldu. Kalan dokular ise formol çözeltisi içerisinde saklandı. Dokuların alınması sonrası yüksek doz anestezik ilaç uygulaması ile ratlar sakrifiye edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 58 wistar albino 10-12 haftalık rat 10 alt gruba ayrıldı. Grupların ve alt grupların kendi içinde torsiyon öncesi SWE (TOSWE) ölçüm değerleri arasındaki p değeri 0,021, detorsiyon öncesi SWE (DTSWE) p değeri 0,018, iki SWE ölçümü arasındaki artış oranı p değeri 0,067, Johnsen skoru p değeri <0,001, ödem derecesi p değeri <0,001, yangı derecesi p değeri 0,118, nekroz derecesi p değeri <0,001 olarak saptanmıştır SWE'de saat ve derece arttıkça, DTSWE ve TOSWE değerlerin farkı; 4 saat 720 derece (n=6, p: 0,05), 12 saat 180 derece (n=6, p<0,001), 12 saat 360 derece (n=6, p:0,02), 12 saat 720 derece (n=6, p:0,01), 24 saat 360 derece (n=6, p: 0,05), 24 saat 720 derece (n=6, p: 0,01) olarak anlamlı bulunmuştur. TOSWE ve DTSWE arası oransal fark ile Johnsen skoru arasında zayıf negatif anlamlı (r:-0,342, p:0,009) korelasyon bulunmuştur. Johnsen skoru ile nekroz derecesi arasında güçlü negatif anlamlı (r:-0,764, p<0,001) korelasyon saptanmıştır. DTSWE ve TOSWE ölçümleri arası oransal artış ile nekroz düzeyleri arasında pozistif zayıf anlamlı (r: 0,350, p: 0,007) korelasyon saptanmıştır. Torsiyon ve detorsiyon işlemleri sonrası patolojiye gönderilen testislerin Johnsen ve nekroz dereceleri arasında (p<0,001) yüksek düzeyde anlamlı fark saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda Shear Wave Elastografi yöntemiyle, DTSWE ve TOSWE ölçümleri arası oransal fark ile spermatogenez ve testis canlılığı hakkında ön bilgi verebileceği gösterildi. Elde ettiğimiz SWE sonuçları, torsiyon sonrası saat ve derece ile doku sertliğinin değiştiğini gösterdi. Literatür tarandığında çalışmamız farklı derece ve saat gruplarında, SWE ölçümleriyle spermatogenez ve nekroz derecelerinin kıyaslandığı ilk çalışmadır. 10 Testis torsiyonu tanısıyla gelen hastalarda operasyon öncesi testisin SWE ile değerlendirilip kontralateral testisin SWE değerleri ile kıyaslanarak testis canlılığı ve spermatogenezi hakkında ön bilgi verebileceği, hastaya yapılacak cerrahi işlem hakkında yol gösterici olabileceği fikrindeyiz. Testis torsiyonunda SWE ölçümlerinin daha kapsamlı çalışmalarla desteklenmesi önerilmektedir. Çalışmamızda örneklem büyüklüğümüz alt grup sayımız fazla olduğu için yetersizdir ve daha büyük örneklem ve klinik çalışmalarla desteklenmesi önerilir.
Üroloji polikliniğine başvuran ve aşırı aktif mesane bulguları saptanan hastalarda çocukluk çağı travmaları ve depresyon varlığının sorgulanması
Giriş: Aşırı aktif mesane (AAM) insanların iş üretkenliği, cinsel sağlığı ve ruh sağlığını etkileyen önemli bir hastalıktır. AAM'nin etyoloji net olmasa da fiziksel ve cinsel travmalarda son dönemde suçlanmıştır. Bizde çalışmamızda daha geniş kapsamlı bir tanımlama olan çocukluk çağı travması ile AAM ilişkisini araştırdık. Metod: Nisan 2020- Eylül 2020 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran ve AAM semptomları olan 40 ve de AAM semptomu bulunmayan 40 hasta çalışmaya dahil edildi. 18 yaş altındaki hastalar, üriner sistem anomalisi olan ve cerrahi öyküsü olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların AAM durumunun değerlendirilmesi validasyonu yapılmış olan Uluslarası Kontinans Sorgulama Anketi Kısa Formu (ICIQ-SF), Aşırı Aktif Mesane Anketi (OAB-V8), Pelvik Taban Distres Envanteri(PFDI-20), İnkontinans Yaşam Kalitesi Skorlaması(SEAPİ) ve Beck Depresyon anketleri hem kontrol gubuna hem de hasta grubuna kendileri tarafından doldurtuldu. Bulgular:Yaş ortalamaları sırasıyla Grup 1 ve Grup 2'de 47,82 ± 14 ve 45,12 ± 15 (p=0,398), VKİ sırasıyla 29,35 ± 6,13 ve 27,70 ± 5,64 kg/m² idi (p=0,215). Her iki grubun yaş ve VKİ açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı.SEAPİ, ICIQ-SF ve Beck depresyon skorları istatistiki anlamlı olarak Grup 1'de yüksek bulundu (20,3± 12,38 ve 3,5± 5,25; 12,225± 6,01 ve 1,425± 2,44; 19,8± 13,13 ve 7,875± 6,54; Grup 1 ve Grup 2, sırasıyla: p<0,001, p<0.001, p<0.001). Çocukluk çağı travma skoru ise Grup 1'de Grup 2'ye göre bir miktar yüksek olsa da (39,15± 13,15 ve 35,875± 8,80; sırasıyla), iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,482). Sonuç:Aşırı aktif mesanenin depresyonla ve hayat kalitesiyle ilişkili olduğu buna ek olarak çocukluk çağı travmasıyla ilişkili olabilceği gösterilmiştir. Çocukluk çağı travmasının şiddeti ve süresinin inceleneceği ek çalışmalarla ilişkinin ayrıntılı ortaya konulabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Mesane, Çocuk travmaları, Depresyon
Akut soğuk iskemi süresinin testiküler doku üzerine etkisi
Amaç: Testis tümörleri 20-40 yaş arası erkeklerde en sık görülen kanserler arasında yer almaktadır. Biz çalışmamızda son dönemde artan oranda uygulanmakta olan parsiyel orşiektomide soğuk iskemi süresini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 30 adet wistar albino erkek rat gelişi güzel 4 gruba ayrıldı. Tüm gruplarda her iki testis buz kalıpları ile işlem boyunca soğutuldu. Sham grubuna (Grup I, n=6) bilateral orşiektomi işlemi yapıldı. Diğer ratların her iki testisleri de klemplenerek iskemi oluşturuldu. Grup II (n=8) deki ratların klempleri 10. dakikada, Grup III (n=8) deki ratların klempleri 20. dakikada ve Grup IV (n=8) deki ratların klempleri 30. dakikada açılarak 1 saat süreyle reperfüzyon sağlandıktan sonra bilateral orşiektomi yapıldı. Gruplarda testis dokusunda meydana gelen biyokimyasal ve histopatolojik değişiklikler karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar karşılaştırıldığında malondialdehit (MDA) ve superoksit dismutaz (SOD) seviyelerinde anlamlı değişiklikler izlenmedi. Tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α) ve Interlökin-6 (IL-6) seviyelerinde iskemi süresi uzadıkça belirgin artışın olduğu görüldü. İskemi süresi uzadıkça Grup II, Grup III ve Grup IV de Grup I'e göre total antioksidan status (TAS) seviyesinin azaldığı, total oksidan status (TOS) seviyesinin yükseldiği ve buna bağlı olarak da oksidatif stres indeksi (OSİ)'de artış olduğu görüldü. Histopatolojik incelemede, gruplar karşılaştırıldığında iskemi/reperfüzyon (I/R) gruplarında iskemi süresi uzadıkça tübül çaplarının azaldığı görüldü (p= 0,000). Sonuç: Parsiyel orşiektomi operasyonu esnasında kalan testis dokusunda gelişecek olan iskemi/reperfüzyon hasarının azaltılabilmesi için spermatik kord klemp(iskemi) süresinin 20 dakika ile sınırlandırılmasının uygun olacağı kanaatindeyiz.
Prostat kanseri tanısı ile radikal prostatektomi yapılan hastalarda östrojen reseptörü α ve β' nın biyokimyasal rekürrense etkisinin analizi
Giriş: Prostat kanseri 50 yaşından itibaren erkeklerde en sık görülen ve başlıca androjen bağımlı bir kanser türüdür. Ancak prostat kanseri gelişiminde östrojenin de etkili olduğu gösterilmiştir. Östrojen reseptör alt tiplerinin nonmetastatik prostat kanseri hastalarındaki etkisi açısından literatürde çelişkili sonuçlar mevcuttur. Bu çalışma östrojen reseptörlerinin nonmetastatik prostat kanserinde, cerrahi sonrası biyokimyasal rekürrens üzerine etkisinin olup olmadığını göstermek için planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2011 ile 31.12.2019 tarihleri arasında laparoskopik radikal prostatektomi uygulanan 514 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Tıbbi kayıtlarına ulaşılamayan, cerrahi sonrası patolojisi pT4 olan, cerrahi sınırı pozitif olan, lenf nodu tutulumu olan ve adjuvan hormonoterapi ve/veya radyoterapi alan hastalar çalışmadan dışlandı. Biyokimyasal rekürrens olan hastalar belirlendi. Kontrol grubu biyokimyasal rekürrens üzerine etkisi kanıtlanmış parametrelerin dahil edildiği ''Propensity Score Mathcing'' yöntemi ile 1:2 oranında oluşturuldu. İki gruptaki hastaların spesmenlerine östrojen α ve β antikorları kullanılarak immünohistokimyasal boyama uygulandı. Biyokimyasal rekürrense etkili bağımsız risk faktörlerini belirlemek için lojistik regresyon analizi uygulandı. Lojistik regresyon analizinde anlamlı çıkan değerler ile sağkalım analizi uygulandı. Bulgular: Medyan takip süresi 69,7 (30-130) ay idi. Hastaların klinikopatolojik özellikleri açısından iki grup arasında fark yoktu (p; >0,05). Lojistik regresyon analizinin sonucunda ERα negatif boyanıp ERβ pozitif boyanma istatistiksel olarak anlamlıydı (p: 0,048) ve bu grupta biyokimyasal rekürrens riskinin 5,8 kat azaldığı saptandı. Ayrıca bu grupta 5 yıllık biyokimyasal rekürrenssiz sağkalım oranı (%85,7' ye %66,1) anlamlı olarak daha yüksekti (p: 0,031). Sonuç: Östrojen reseptörlerinin biyokimyasal rekürrens için prediktif değeri mevcuttur. Ayrıca ERα negatif boyanıp ERβ pozitif boyanan grupta 5 yıllık biyokimyasal rekürrenssiz sağkalım oranı anlamlı olarak daha iyidir.
Supin perkütan nefrolitotomi ile prone perkütan nefrolitotomi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışma perkütan nefrolitotomi yapılmış hastaların demografik verilerini, geçmiş tıbbı öykülerini, preop ve postop kan değerlerini, taş özelliklerini, komplikasyonları, hospitalizasyon sürelerini ve cerrahi etkinliği operasyon pozisyonuna göre karşılaştırmayı amaçlamıştır. Materyal ve Method: Bu çalışmaya 2020-2023 yılları arasında İnönü üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Üroloji kliniğimizde perkutan nefrolitotomi (PNL) operasyonu yapılan 200 hasta dahil edilmiştir. Supin ve prone pozisyon olmak üzere hastalar operasyonun gerçekleştirildiği hasta pozisyonuna göre iki gruba ayrılmıştır. Her iki gruba 100'er hasta dahil edilmiştir. Gruplar arası yaş, cinsiyet, cerrahi öykü, ek komorbiditeler, renal anomaliler, taş yüzey alanları,taş lokasyonu,ASA skoru,preop DJ stent uygulaması,nefrostomi uygulanması, hemoglobin, lökosit, trombosit,kreatinin, komplikasyon gelişimi, vaka süresi,skopi süresi,nefroskop boyutu,eritrosit süspansiyon ihtiyacı,postop ateş varlığı,rezidü taş varlığı,ek cerrahi girişim ihtiyacı,böbrek taraf bilgisi,pozisyon bilgisi,sheat boyutu, Guy's Stone Skorlaması, Houns-Field Üniti, PNL çeşidi, puncture bölgesi, hospitalizsyon süresi parametrelerindeki farklılıklar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamıza pre-operatif ve post-operatif takip ve tedavileri kliniğimizde düzenlenen hastalar dahil edilmiştir. Postoperatif dönemde kontrole gelmeyen hastalar ile tüm verilerine ulaşılamayan hastalar çalışmadan çıkarılmıştır. Bulgular: Gruplar arası demografik veriler karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet, ek hastalıklar, ASA skorları ve renal anomali varlığı parametrelerinde istatiksel farklılık izlenmemiştir(p>0,05). Geçirilmiş cerrahi öyküsü anlamlı farklıdır(p<0,05). Prone PNL hastalarında daha önce cerrahi girişim yapılmış hasta oranı daha fazla tespit edilmiştir. Gruplar arası pre-operatif taş özellikleri karşılaştırmasında taşların sahip olduğu Houns-Field Ünite açısından gruplar arası anlamlı farklılık izlenmemiştir (p>0,05). Taş lokalizasyonu, taş yüzey alanı parametreleri ise anlamlı farklılık içermektedir (p<0,05). Guy Stone Score (GSS) sınıflamasına göre anlamlı fark tespit edilmiştir. Gruplar arası intra-operatif ve post-operatif parametrelerdeki farklılıkların karşılaştırmasında; kullanılan sheat, puncture bölgesi, taş lokalizasyonu, post-op nefrostomi parametrelerinde anlamlı farklılık görülmüştür(p<0,05). Operasyon öncesinde hastalara DJ stent uygulanması ve operasyon sonunda DJ stent kullanımı oranlarında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Gruplar arası preop kreatinin, lökosit, trombosit değerlerinin postop değerleriyle karşılaştırıldığında benzer değişimler görülüp anlamlı fark izlenmemiştir (p>0,05). Operasyon sonrası hemoglobin düşüş oranını farkı ise anlamlı tespit edilmiştir (p<0,05). Gruplar arası postop komplikasyon gelişimi, operasyon sonrasında rezidü taş varlığı, hemoglobin düşüşüne bağlı kan desteği ihtiyacı, vakada kullanılan skopi süresi değerlerinde anlamlı fark izlenmemiştir (p>0,05). Operasyon süresi ve hospitalizasyon süresi parametrelerinde ise supin PNL lehine anlamlı fark izlenmiştir (p<0,05). Lojistik regresyon modelinde anlamlı çıkan parametreler ise hastaların daha önce geçirilmiş PNL öyküsü varlığı, alt polden puncture sayısı, taşın orta pol lokalizasyonlu olması ve postop nefrostomi uygulanması olarak bulunmuştur. Sonuç: Perkütan nefrolitotomi ameliyatı hem prone hem de supin pozisyonda güvenle tercih edilebilecek bir taş cerrahisidir. Cerrahın tecrübesi pozisyon tercihi için çok önemli ve yönlendiricidir. Üst pol ve orta pol taşı olan hastalarda prone pozisyon taşlara ulaşım ve taşsızlık sağlama açısından daha fazla öne çıkmaktadır. Hospitalizasyon ve operasyon sürelerinde ise supin perkütan nefrolitotomi daha avantajlı görünmektedir. Supin pozisyonun eş zamanlı olarak endoskopik girişime de olanak vermesi (ECIRS) bu durum için çok etkili görünmektedir. Her iki yöntem için de komplikasyon oranları ve rezidü taş görülme sıklığı benzer tespit edilmiş olup cerrahi başarı ve güvenilirlik açısından birbirlerine üstünlükleri görülmemiştir. Kardiyak ve pulmoner hastalıkların nüfus içinde artması nedeniyle supin perkütan nefrolitotominin ilerleyen yıllarda kliniğimizde olduğu gibi tüm dünyada daha da öne çıkan ve tercih edilen bir cerrahi prosedür olacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: supine perkütan nefrolitotomi, prone perkütan nefrolitotomi, taşsızlık oranı
Seçilmiş böbrek taşı hastalarına uygulanan tüplü ve tüpsüz perkütan nefrolitotomi olgularının hemogram biyokimyasal parametreler ve postoperatif ağrı skorları yönünden değerlendirilmesi.
Amaç: Bu çalışmada, böbrek taşı hastalığının tedavisinde minimal invazivcerrahi bir yöntem olan Perkütan nefrolitotomi (PNL) ameliyatının Tüplü ve Tüpsüzolgularının biyokimyasal parametrelerin değişimleri, hemogram düşme oranları,ameliyat sonrası analjezik ihtiyaçları, hastanede kalış süreleri ve koplikasyonlarıbakımından karşılaştırılması.Hastalar ve Metod: Tek taraflı PNL ameliyatı yapılan toplam 50 hastaçalışmaya dahil edildi. Bunların 25'ine tüp takılmadı. Bütün hastaların ameliyat öncesiincelemeleri, ameliyat pozisyonu, ameliyat tekniği ve anestezi protokolü aynıydı.Ameliyat edilen tüplü ve tüpsüz hastaların hemogram düşme oranları, biyokimyasalparametrelerdeki değişiklikler postop analjezik ihtiyaçları, vizuel analog skorlar,hastanede kalış süreleri ve kopmlikasyonlar bakımında karşılaştırıldı.Bulgular: Operasyon tarafı ve giriş polü açısından iki grup arasında istatistikselfark saptanmadı. Operasyon süresi, pnömotik litotriptör vuru sayısı, kullanılanirrigasyon sıvısı hacmi ve operasyon sonrası hastanede kalış süresi ortalamalarıistatistiksel olarak tüplü grupta daha yüksektir. Ameliyat sonrası üreter kateterininçekilme süresi ortalaması tüpsüz grupta daha düşük olmasına rağmen fark anlamsızdır.Taştan tam temizlenme oranları açısından iki grup arasında anlamlılık görülmedi.Ancak artık taşların boyutu tüpsüz grupta daha yüksektir.İki gup arasında serum BUN, kreatinin ve elektrolit düzeylerinde ve hemogramparametrelerinde ameliyat öncesi ve sonrası ortalamalar arasında fark olmadığı tespitedildi. Operasyon sonrası ağrı kontrolü amacıyla uygulanan analjezik sayısı ve ayrıolarak NSAİD ve meperidine sayıları tüpsüz grupta daha düşük olmasına rağmengruplar arası fark anlamsızdır. Yüzeyel ağrı skoru her iki grupta da 1. saatten 24. saatekadar istatistiksel olarak oldukça anlamlı biçimde azalmıştır. Ancak iki grup arasındaağrı skoru ortalamalarında hiçbir saatte istatistiksel fark bulunmamıştır. Her ne kadar44tüplü grupta ameliyat ve ameliyat sonrası komplikasyon gelişen hasta sayısı tüpsüzgruba göre daha yüksek olmasına rağmen iki grup arasındaki farkın anlamsız olduğubulunmuştur. Her iki grup arasında hastanede kalış süreleri bakımında tüpsüz olguları1,8 günde tüplü grupta ise 4.08 günde hastaneden taburcu edildikleri görüldü.Sonuç: Çalışmamızda tüpsüz PNL'nin, belirgin hidronefrozu olmayan, karşıböbreğin sağlam olduğu, hafif- orta taş yükü olan basit böbrek taşlarının tedavisinde, taştemizliğini takiben işlemin sorunsuz olarak sonlandırıldığı olgularda uygulanabileceğinidüşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Taş hastalığı, tüpsüz PNL, nefrostomi tüpü, analjezik,biyokimya ve hemogram parametreleri.
Stres üriner inkontinanslı kadın hastalarda transobturator tape yönteminin erken ve orta dönem sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Stres Üriner İnkontinans (SUİ) tedavisinde 2001 yılında tanımlananTransobturator Tape (TOT) yönteminin erken ve orta dönem inkontinans veyaşam kalitesi üzerine etkinliğini ile güvenirliğini değerlendirmek.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya SUİ yakınması ile üroloji polikliniğinebaşvuran hastalar dahil edildi. Daha önce inkontinans ve/veya pelvik organprolapsusu nedeniyle cerrahi geçirenler, ileri düzey sistemik hastalığı bulunanlarve urgency inkontinans komponenti baskın olan hastalar çalışmaya alınmadı.Hastaların preoperatif ve TOT uygulandıktan sonraki postoperatif 3, 6, 12. aylarve en son vizitte idrar kaçırıp kaçırmadıkları ve kullandıkları ped sayısı soruldu.Ayrıca yaşam kaliteleri ICIQ-SF (International Consultation on IncontinenceQuestionnaire-Short Form) sorgulama formu ile değerlendirildi. Wilcoxon signedrank testi ile istatistiksel anlam açısından incelendi.Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 55,0 yıl (39?76) olan 41 hasta dahiledildi ve postoperatif ortalama 20,3 (5?35) ay takip edildi. Hastaların 25'indepür stres inkontinans 16'sında mikst inkontinans mevcuttu. Operasyonlarortalama 11,4 dk (9-15) sürdü. İnkontinans yönünden toplam 39 (% 95,1)hastada tam kür elde edilirken, 2 (%4,9) hastada başarısız olundu. Operasyonile ilgili erken ve uzun dönemde herhangi bir komplikasyon gelişmedi. Birhastada erken dönemde cinsel ilişkiye bağlı olarak vajen sütürlerinin açıldığı vetape'in vajende görüldüğü tespit edildi ve operasyonla düzeltildi. ICI?Q skoru,preoperatif ortalama 18,8 iken, postoperatif 3. ayda ortalama 1.7, 6. aydaortalama 1.27, 12. ayda 1.25 ve en son vizite 1,20 olarak ölçüldü. Preopdöneme göre post operatif tüm vizitlerde elde edilen ICI-Q skorları istatistikselolarak anlamlı düşüktü (p<0,000). Postoperatif dönemler kendi aralarındakıyaslandığında ICI-Q skorları açısından aralarında anlamlı bir farklılık yoktu(p>05).Sonuç: Kolay uygulanabilen, komplikasyon oranı düşük ve başarı oranıyüksek bir yöntem olan TOT SUİ tedavisinde tercih edilebilecek bir yöntemolarak gözükmektedir. Son yıllarda yüksek başarı oranlarıyla sık uygulanan biryöntem olmakla beraber daha uzun dönem sonuçlarını bildiren ve diğeryöntemlerle karşılaştıran çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kompleks (staghorn, semistaghorn, multipl) böbrek taşlarında perkütan nefrolitotominin başarı ve komplikasyonlarının retrospektif olarak incelenmesi
Amaç: Temmuz 2007-Ocak 2010 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp FakültesiÜroloji Kliniğinde kompleks böbrek taşları nedeni ile PNL ameliyatı uygulananhastaların başarı ve komplikasyon verileri retrospektif olarak değerlendirildi. PNLtekniğinin kompleks böbrek taşlarının tedavisindeki etkinlik ve güvenilirliğininbelirlenmesi amaçlandı.Hastalar ve Metod: Çalışmaya 61 hasta (68 renal ünite) alındı. Tüm hastalar yaş,cinsiyet, semptomlar, taş hastalığı nedeniyle önceden uygulanan işlemler ile yandaşhastalıkları içeren bir klinik sorgu formu ile değerlendirildi. Hastaların 7'sinde iki taraflıtaş ve 5'inde soliter böbrek vardı. Yedi hasta çocuk yaş grubundaydı. Bütün hastalarınameliyat pozisyonu, tekniği ve anestezi protokolü aynıydı. Hastalar 3-32 ay (14±7,31ay) takip edildi. Tüm hastaların taşsızlık durumu 3. gün çekilen DÜSG, gerektiğinde 1.ve 3.ayda çekilen DÜSG, USG, İVÜ veya nonkontrast spiral BT ile değerlendirildi.Rezidü taşı kalanlara ikinci işlem olarak ESWL, URS veya re-PNL girişimlerinden enaz biri uygulandı. Sonrasında rezidü taşı kalanlar başarısız olarak değerlendirildi.Gelişen komplikasyonlar majör ve minör olarak kaydedildi.Bulgular: 45 hastada (%66,2) ilk PNL operasyonu ile tam taşsızlık sağlandı. Yedi(%10,3) hastada Klinik önemi olmayan rezidüel fragman( KÖRF) saptandı. KÖRF ilebirlikte başarı oranı % 76,5 olarak bulundu. DÜSG'de rezidüsü olan 16 (%23,5) hastayaikinci işlem uygulandı. Bunlardan biri (%1,5) 1. ayın sonunda tamamen taşsız halegelirken, 15 (%22) hastada ek tedavilere devam edildi ve 3. ayın sonunda 12(%17,6) renal ünitede tamamen taşsızlık sağlandı. Toplam başarı oranı %95,6 oldu. Üç59(%4,4) renal ünitede ise ek tedavilere rağmen rezidü kalması nedeniyle başarısızlıklasonuçlandı. Girişimler 44 (%64,7) orta ve 16 (%23,5) alt, 2 (%2,9) üst pol kaliksine ve6 (%8,8) renal ünitede ise birden çok kalikse yapıldı. Giriş lokalizasyonu 64 (%94,1)subkostal, 2 (%2,9) interkostal ve 2 (%2,9)'de ikisi birlikte oldu. 62(%91,2) renalüniteye tek, 6 (%8,8) üniteye ise birden çok giriş uygulandı.Toplam % 26,5 majör, % 47,1 minör komplikasyon görüldü. Majör olarak 15(%22,1) hastada kanama görülmesi nedeniyle postop transfüze edildi. İki (%2,9)hastada uzamış hematüri nedeniyle postoperatif 7.ve 8. gün renal anjiografi ile AV fistülsaptanarak embolizasyonu yapıldı. 1 (%1,5) hastada hemopnömotoraks nedeniyle göğüstüpü takıldı. Minör olarak postop 15 (%22,1) hastada ateş, 3 (%4,4)'deüriner enfeksiyon, 3 (%4,4) `de perirenal hematom, 7 (10,3)'de ekstravazasyon görüldü.Dört (%5,9) hastada 48 saatin üzerinde uzamış idrar drenajı nedeniyle DJ stent takıldı.Sonuç: PNL ameliyatı kompleks böbrek taşı tedavisinde etkindir. Ancak komplikasyonolasılığı yüksek olduğundan dikkatle uygulanmalıdır.Anahtar Kelimeler: Kompleks Böbrek Taşları (Staghorn, Semistaghorn, Multipl),Perkütan Nefrolitotomi (PNL), Başarı, Komplikasyonlar
İnvaziv mesane tümörü nedeniyle radikal sistektomi yapılan hastalarda prognoza etkili faktörlerin belirlenmesi
Bu çalışmada, kasa invaziv mesane kanseri nedeniyle radikal sistektomi uyguladığımız ve takip ettiğimiz hastalarda prognostik faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 01.01.2010 ile 01.01.2022 tarihleri arasında radikal sistektomi uyguladığımız 169 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 138'i erkek (%81.7), 31'i kadındı (%18.3). Yaş ortalaması 63.97 yıl ve ortalama takip süresi 31.31 ay olup, izlem sonunda 67 hasta (%39.6) vefat etmiş olup, vefat eden 67 hastanın 43'ünün (%64.2) mesane kanserinden dolayı kaybedildiği görüldü. Genel sağkalımda; hasta yaşının (p=0.036), klinik T evresinin (p=0.016), operasyon öncesindeki serum kreatinin yüksekliğinin (p=0.025) ve hidronefroz varlığının (p=0.004), cerrahi sınır pozitifliğinin (p<0.001), lenfovasküler invazyon varlığının (p<0.001), patolojik T evresinin (p=0.008), patolojik N evresinin (p<0.001), takipte lokal ya da uzak nüks gelişiminin (p<0.001), hastalıksız sağkalımda ise; klinik T evresinin (p<0.001), operasyon öncesinde anemi varlığının (p=0.012), serum kreatinin yüksekliğinin (p=0.022) ve hidronefroz varlığının (p=0.001), sistektomi materyalindeki rezidü tümör boyutunun (p=0.048), cerrahi sınır pozitifliğinin, lenfovasküler invazyon varlığının (p<0.001), patolojik T ve N evresinin (p<0.001) prognoza etki eden faktörler olduğu görüldü. Çok değişkenli analizde, hasta yaşının, cerrahi sınır tutulumunun, patolojik lenf nodu evresinin, lokal ya da uzak nüks gelişiminin genel sağkalımda; cerrahi sınır tutulumunun ve patolojik lenf nodu evresinin ise hastalıksız sağkalımda bağımsız prognostik faktörler olduğu görülmüştür. Primer ve kas invaziv hastalığa progresyon gösteren hastalar arasında genel (p=0.564) ve hastalıksız (p=0.752) sağkalım farkı izlenmemiştir. Yine TUR-Tm ile radikal sistektomi arasındaki süre 90 günden önce olan hastalarla 90 günden sonra olan hastalar kıyaslandığında genel (p=0.484) ve hastalıksız (p=0.537) sağkalım farkı saptanmamıştır.
Üriner mikrobiyota ve mesane kanseri ilişkisi değerlendirilmesi
Son yıllarda genitoüriner sistem mikrobiyomunun, mesane kanseri de dahil olmak üzere ürolojik tümörlerin gelişiminde ve ilerlemesinde önemli bir rol oynayabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada mesane kanseri olan hastalarda tanı anında idrar mikrobiyota analizinin değerlendirilmesi planlandı. Çalışmaya Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Ana Bilim Dalın'da mesane kanseri tanısını almış fakat tedaviye başlanmamış 30 hasta ve benzer demografik özellikte 20 sağlıklı kişi dahil edildi. Mesane kanseri ve sağlıklı kontrol grubunda idrar mikrobiyota analizleri değerlendirildi. Mesane kanseri grubu kas invaziv mesane kanseri (KIMK) ve kas invaziv olmayan mesane kanseri (KIOMK) olarak ikiye ayrıldı. Çalışmada gruplar arasında anlamlı bakteri kompozisyonlarını belirlemek için LEfSe (linear discriminant analysis effect size) analizi (LDA eşik değeri >2, p<0.05) kullanıldı. Mesane kanseri grubunda ve sağlıklı kontrol grubunda filum düzeyinde en sık Firmicutes, cins düzeyinde en sık Enterococcus, tür düzeyinde en sık Lactobacillus iners saptanmıştır. Kas invaziv mesane kanseri (KIMK) olgularında idrar mikrobiyota incelemesinde tür düzeyinde Veillonella dispar (%70.9) en sık saptanırken, Lactobacillus helveticus (%11.3), Lactobacillus iners (%6.0) şeklinde sıralanmakta idi. KIOMK olgularında idrar mikrobiyota incelemesinde tür düzeyinde L. iners (%46.7) en sık saptanırken, Staphylococcus saprophyticus (%12.9), Eggerthella lenta (%12.4) şeklinde sıralanmakta idi. KIMK grubunda cins düzeyinde Staphylococcus ve tür düzeyinde Staphylocccus_s baskın olarak saptandı. KIOMK grubunda ise cins düzeyinde Streptococcus, Bifidobacterium Ruminococcus baskın saptandı. Çalışmamızda mesane kanseri olgularında tanı anında idrar mikrobiyotasının sağlıklı kontrollerden farklı olduğu, bunun yanında mesane kanseri olgularında kas invazyonu varlığına göre de mikrobiyota kompoziyonun değiştiği gösterildi. Bu değişikliklerin mesane kanseri tanısında ve tedavi izleminde kullanılması ile ilgili daha geniş çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.
BPH hastalarında TUR-P öncesi ve TUR-P sonrası sempatik deri cevaplarının karşılaştırılması
Amaç: BPH hastalarının ve normal bireylerin sempatik deri cevaplarını inceleyerek BPH tanısında ve tedavi türünün seçiminde sempatik deri cevabının yerini araştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya toplam 40 kişi alındı. Bunlardan 20 tanesi sağlıklı bireylerden, diğer 20 tanesi ise kliniğimizde BPH tanısı konulup TUR-P operasyonu yapılan hastalardan seçildi. Muayenelerinin ardından her iki grubun prostat boyutlarına, PSA değerlerine, üroflowmetri değerlerine ve IPSS'lerine bakıldı. Kontrol grubuna bir kez, BPH hastalarına TUR-P öncesi ve sonrası olmak üzere iki kez SDC bakıldı.Bulgular: BPH hastalarının pre op dönemdeki sempatik deri cevaplarından elde edilen amplitüd değerleri kontrol grubuna göre el ve peniste anlamlı derecede düşük olarak bulundu. El, penis ve ayaktan alınan deri cevaplarının latansları kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, BPH hastalarında latansların daha uzun olduğu görüldü. Ameliyat öncesi ve sonrası karşılaştırıldığında, aynı hastada ameliyat sonrası latansların kısaldığı, amplitüdün ise arttığı gözlendi.Sonuç: SDC, BPH hastalarındaki sempatik tonus artışını göstermektedir. Ancak tek başına BPH teşhisi koyup tedavi seçeneğini belirlemede yeterli bir yöntem değildir. Bu alanda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: BPH, SDC, TUR-P
Testis iskemi/reperfüzyonu oluşturulmuş ratlarda apocyninin testis dokusu üzerine koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması
Amaç: Testis torsiyonu çocuklarda ve adelosanlarda sık görülen, kısa zamanda müdahale gerektiren ürolojik acillerden biridir. Bu çalışmada amacımız testis torsiyonu sonrası dokudaki oksidatif stresi biyokimyasal, histopatolojik olarak belirlemek ve apocynin tedavisinin bu hasar üzerindeki etkilerini incelemektir. Materyal metod: 250-350 gr ağırlığında 32 adet wistar albino rat gelişi güzel olarak 4 gruba ayrıldı. 1.grup sham grubu olarak belirlendi. 2. grupta torsiyon + detorsiyon oluşturuldu, 3. grupta 2.gruba uygulanan prosedüre ek olarak torsiyonun (iskemi) 210. dk?sında tek doz salin tedavisi intraperitoneal uygulandı (10ml/kg ). 4. grupta 2. gruba uygulanan prosedüre ek olarak iskeminin 210. dk?sında tek doz apocynin tedavisi intraperitoneal uygulandı. (20 mg/kg ). Sham grubu hariç diğer gruplara 240 dk `lık torsiyon sonrasında 60 dk detorsiyon (reperfüzyon) uygulandıktan sonra sol orşiektomi yapılıp ratlardan kan örnekleri alınarak ötenazi uygulandı ve işleme son verildi. Bulgular: MDA, TOS ve OSİ değerleri I/R ve I/R+SF grubunda Sham grubuna göre anlamlı olarak artmış izlendi. Süperoksit dismutaz, CAT, GPX ve GSH değerleri IR ve IR+SF grubunda Sham grubuna göre anlamlı olarak azalmış izlendi. Malonoldialdehit, TOS ve OSİ değerleri I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre anlamlı olarak azalmış, SOD ve CAT değerleri ise anlamlı olarak artmış izlendi. Myeloperoksidaz değeri I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre azalmış, TAK değeri ise I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre artmış izlensede tüm gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. İskemi reperfüzyon yapılan gruplarda tübül çapının azaldığı, ancak apocynin tedavisi verilen grupta seminifer tübüllerinin ortalama çapının I/R grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı saptandı. Sonuç: Torsiyon sonrasında oksidatif enzimlerde, lipid peroksidasyonda artış testis dokusunda oksidatif stresin geliştiğini ortaya koymaktadır. Çalışmamızın bulguları ışığında apocyninin testisteki oksidatif stresi azalttığını gözlemledik. Bu tedavi modalitesinin insanlarda rutin kullanıma dahil edilebilmesi için randomize, prospektif, geniş kapsamlı ve uzun dönem takip sonuçlarına sahip çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Malatya Yeşilyurt bölgesinde 35 yaş üzerindeki erkeklerde prostatizm semptomlarının prevalansı ve prostat spesifik antijen serum düzeyleri
BOLUM VII ÖZET Malatya ili Yeşilyurt ilçesinde Kasım 1995 ile Mart 1996 tarihleri arasında 35-85 yaş erkek populasyonünu kapsayan epidemiyolojik bir araştırma yapılmıştır. Çalışmaya alınan 507 kişi %50 sistematik ömeklem alınarak seçilmiştir. Ortalama yaş 55'dir. Modifiye Boyarsky semptom skorunun uygulanmasıyla prostatizm prevalansı %17.8 olarak bulunmuştur. Noktüri %49.5, intermittency %28.2, disüri %24. 1, idrar kalibre ve projeksiyonunun azalması %23.1, pollaküri %21.9, urgency %19.3, tenninal dribbling %18.9, hesitancy %10.5, postvoiding rezidü hissi %7.1 oranmda tüm yaş gruplanmn ortalamaları olarak saptanmıştır. Disüri ve polaküri yönünden yaş grupları arasında istatistiki fark bulunamamıştır (p>0.05).Diğer semptomlar ve semptom skor toplamları 55 yaş ve üzerinde belirgin olarak artmaktadu (p<0.05). Yaşa göre PSA ortalamalarının artışı 55 yaş ve üzerindeki grupta istatistiki olarak anlamlıdır (p<0.05). Rektal muayenede prostatın büyüklüğü, semptom skora toplamı ve PSA ile yalandan ilişkilidir (p<0.01 ve p<0.05). Dijital rektal muayene yapılan 507, transrektal ultrasonografi yapılan 28 kişide prostat karsinomunu düşündürecek diagnostik kriterler saptanmamııştır. Seram PSA değeri 37 kişide (%7.3) 4 ng/ml ve üzerinde bulunmuş, bu hastaların 28 'ine transrektal ultrasonografi ve biopsi yapılabilmiştir.Patoloji sonuçlan 23 hastada BPH (%79.3), 4 hastada prostatit (%13.8), 1 hastada da prostat karsinomu (%6.9) şeklindedir.Bu hastaların ortalama prostat ağırlıkları 38.67±3.90 gr ortalama PSA dansitleri 0.33+0.07 dir.Yine transrektal ultrasonografi yapılan kişilerde prostat ağırlığı ile, semptom skor toplamı ve PSA değerleri arasındaki ilişkiler istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). 4535 yaş ve üzerinde transüretral ve açık prostatektomi prevalansı %4.1'dir. Prevalans 35-44, 45-54, 55-64, 65-74, 75 yaş ve üzeri gruplarda sırasıyla %0.8, %0.9, %4.6, %7.1, %17.2 olarak tespit edilmiştir. Prostatizm semptomlarının özellikle yaşam kalitesini etkileyerek önemli bir sağlık sorunu oluşturduğu sonucuna varılmış, birinci basamaktaki hekimlerle ürologların koordineli çalışmasıyla morbidite ve komplikasyonlarm en aza indirgenebileceği düşünülmüştür. 46
Malatya yöresi fertil erkeklerdeki spermiogram değerleri
Bu çalışmada yaşlan 20-40 arasında 131 sağlıklı fertil erkekten semen toplandı. Bu erkekler bir veya daha fazla çocuğa sahipti. Semen 3-4 günlük perhizden sonra mastürbasyon ile steril plastik kap içine alındı. Atmış dakika likefiye olması için beklendi sonra standard semen analizi yapıldı. Elde edilen örneklerin ortalama sperm sayılan, semen volümleri ve motiliteleri hesaplandı. Sonuçta; ortalama sperm sayısı 91.4±30.1 milyon/ml, ortalama semen volümü 3.3±0.9ml, ortalama sperm motilitesi %64.0±12.7 bulundu. Bu sonuçlar diğer çalışmalarla karşılaştınldı ve Dünya Sağlık Örgütünün verileriyle uyumlu bulundu.
Varikoselli hastalarda pampiniform pleksus ile brakial ven arasındaki kan gazı değerlerinin karşılaştırılması
ÖZETVARİKOSELLİ HASTALARDA PAMPİNİFORM PLEKSUS İLE BRAKİAL VENARASINDAKİ KAN GAZI DEĞERLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASIAMAÇ: Varikosel erkek infertilitesinin düzeltilebilir en sık nedenidir ve bugüne kadar patofizyolojisi tam olarak aydınlatılabilmiş değildir. Bu çalışmada,dilate pampiniform pleksus ve brakial ven arasındaki kan gazı değerlerinikarşılaştırarak, varikoselli hastaların testis dokusunun oksijenizasyonunda vemetabolizmasında bir değişiklik olup olmadığını göstermeyi amaçladık.Bilgilerimize göre literatürde kan gazı değerlerinin karşılaştırıldığı böyle birçalışma yoktur.GEREÇ VE YÖNTEM: Üroloji Polikliniği' ne başvuran ve varikosel tanısıylavarikoselektomi yapılan hastalardan 52 tanesi çalışmaya alındı. Varikoselektomiesnasında en dilate venden ve eşzamanlı sol brakial venden kan gazları alınarakpH, laktat, pO2, SO2, pCO2, HCO3- değerleri ölçüldü ve ortalamaları karşılaştırıldı,p değerinin 0,05' in altında olması istatistikû olarak anlamlı kabul edildi.BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 24,4 (17-49) yıldı. Hiçbir hastadaherhangi bir sistemik hastalık yoktu. Hastaların 43' ünde (% 82,7) sol, 8' inde(% 15,4) hastada bilateral, 1' inde (% 1,9) sağ varikosel mevcuttu.Pampiniform pleksus ile brakial ven kan gazları değerleri arasında pH, pO2 veSO2 değerleri arasında anlamlı fark yok iken, pCO2 ve HCO3- değerleri anlamlıdüşük, laktat değeri anlamlı yüksek çıktı. Ancak bu anlamlı farklılıklara rağmenölçülen değerler normal kan gazı değerleri içerisindeydi.SONUÇ: Çalışmamızda kan gazı değerlerine göre, varikosel etkisi altındakitestisle periferik doku karşılaştırıldığında testiste oksijen tüketiminin azaldığı vemetabolizmanın yavaşladığı yönünde istatistikû olarak anlamlı farklılıklar olmaklaberaber testisten elde edilen değerlerin normal venöz kan gazı değerleri41içerisinde kaldığını gördük. Bu değerlerin normal sınırlar içerisinde olmasıazalmış oksijen tüketimi ve matabolizma yavaşlamasının varikoselin testisüzerindeki olumsuz etkisini açıklayamamaktadır. Bu konuda ileride yapılacakçalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Varikosel, varikoselektomi, kan gazları42
Sigara dumanına maruz bırakılmıs sıçanlarda resveratrolün testis dokusundaki antioksidan etkisinin arastırılması
VII- ÖZETSİGARA DUMANINA MARUZ BIRAKILMIŞ SIÇANLARDA RESVERATROLÜNTESTİS DOKUSUNDAKİ ANTİOKSİDAN ETKİSİNİN ARAŞTIRILMASIÇalışmanın amacı sigaranın erkek üreme sistemi üzerindeki olumusuz etkileriniortaya koymak ve bu olumsuz etkinin resveratrol ile ortadan kaldırılıp kaldırılmadığınıincelemek.Bunun için 32 tane erkek Wistar Albino sıçan kullanıldı. Hayvanlar 4 grubaayrılarak 6 hafta süren bir deney yapıldı. Birinci grup kontrol olarak belirlenerek, ikincigrup sadece sigara dumanına maruz bırakıldı. Üçüncü gruba sadece 10 mg/kgintraperitoneal resveratrol uygulandı. Son grup ise hem sigara dumanına maruz bırakıldı,hemde eşzamanlı 10 mg/kg intraperitoneal resveratrol uygulandı Deney sonundahayvanların tümü sakrifiye edilerek testisleri alındı. Yukarıda belirtilen etkileringösterilmesi için testis dokusunda biyokimyasal parametrelerden MDA, GSH, NOdüzeylerine bakıldı, histopatolojik olarak da dokular ışık mikroskobunda incelendi.Gruplar arasında hayvanların davranış şekillerinde ve tartı takibinde anlamlı bir farkResveratrol+sigara grubunda sadece sigara grubuna göre MDAgörülmedi.seviyelerinde düşüş gözlendi ve buda resveratrolün lipid peroksidasyonu üzerine etkisiolduğunu gösterdi. Sigara grubunda GSH seviyesinde anlamlı düşüş veresveratrol+sigara verilen gruptaki GSH seviyesindeki artış ise resveratrolünantioksidan ve serbest radikal süpürücü etkisini gösterdi. NO seviyeleri hiçbir gruptadiğerlerinden istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklılık göstermedi. Işık mikroskopisiile yapılan histolojik incelemede kriter olarak seminifer tübüllerdeki spermatogenezi41gösteren Johnsen skoru baz alındı ve sadece sigara verilen gruptaki toplam Johnsenskoru diğer gruplardan anlamlı olarak düşük bulundu.Sonuç olarak; sigara dumanına maruz bırakılmış sıçanlarda testiste oksidatifstresin ortaya çıktığı ve resveratrolün direk veya dolaylı antioksidan etkileriyle bu hasarıönlemede etkili olduğu sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Sigara, resveratrol, testis42
Böbrek taşı tedavisinde skopili ve skopisiz iki farklı retrograd intrarenal cerrahi tekniğin karşılaştırılması
Amaç: Ürolitiyazis tedavisinde floroskopisiz RIRS (Retrograd intrarenal cerrahi) tekniği ile rutin kullanılan floroskopili RIRS tekniğini etkinlik ve güvenilirlik açısından karşılaştırmak Çalışma tasarımı: Gözlemsel bir çalışma. Çalışma yeri ve süresi: Hitit Üniversitesi Çorum Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Bölümü, Çorum, Türkiye, Ağustos 2019 ve Ağustos 2020. Metodoloji: RIRS operasyonunda floroskopi kullanılarak yapılan 98 hasta ve floroskopi kullanılmadan yapılan 100 hastanın ameliyat öncesi ve sonrası verileri prospektif olarak değerlendirildi. Operasyon öncesi hasta onamının olmaması, gebelik, pıhtılaşma bozukluğu, aktif üriner sistem enfeksiyon varlığı ve ektopik böbrek gibi anatomik anomalisi olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Floroskopisiz teknikte floroskopi cihazı ameliyathanede kullanıma hazır halde bulunduruldu ancak tüm manipülasyonlar floroskopi kullanılmadan, direk görüş altında gerçekleştirildi. Floroskopisiz yöntemle başlanıp, floroskopi kullanımı gereken hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: Ortalama yaş 48,22 ± 14,42 (18-84) yıl olarak bulundu. Hastaların 129 (% 65,2) erkek, 69'u (% 34,8) kadındı. Ortalama taş boyutu 18,5 ± 2,31 (5-30) mm idi. Taşsızlık oranı ameliyattan sonra floroskopi kullanılan grupta 90 (% 91), floroskopi kullanılmayan grupta 90 (% 90) olgu olarak hesaplandı. Floroskopi kullanılan yöntemde ortalama 8,76 ± 9,50 sn floroskopi kullanılırken, floroskopi kullanılmayan yöntemde hiç kullanılmamıştır. Ameliyat sırasında bir hastamızda (floroskopi kullanılan grupta) clavian 3b komplikasyon görüldü (perirenal hematom) takip ile geriledi. 7 hastada (% 3,6) ateş, 7 hastada (% 3,6) hematüri ve 1 hastada (% 0,05) taş yolu gibi minör komplikasyonlar gelişti. Sonuç: Floroskopisiz rırs yöntemi, rutin uygulanan floroskopili yöntem gibi böbrek taşı tanısı konulan hastalarda endoürologlar tarafından etkin ve güvenli bir şekilde uygulanabilir. Anahtar kelimeler: Retrograt intarenal cerrahi, floroskopi kullanılmayan teknik
Laparoskopik üst üriner sistem cerrahilerinde transversus abdominis plane blok uygulanan ve uygulanmayan hastalarda postoperatif ağrı ve komplikasyonların değerlendirilmesi
Amaç: Minimal invaziv cerrahilerde postoperatif ağrı yönetiminde uygulanan multimodal yaklaşımda rejyonal yöntemlerin önemli bir yeri vardır. Bu yöntemlerden olan transversus abdominis plane (TAP) blok son yıllarda oldukça popüler olmuştur. Laparoskopik üst üsriner sistem cerrahisi planlanan hastalarda ultrason (USG) eşliğinde preoperatif TAP blok yapılan grup ile TAP blok yapılmayan kontrol grubunu postoperatif ağrı durumu, ilaç kullanımı ve yan etkilerini, postoperatif hasta konforunu prospektif olarak karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Üroloji kliniğimizde 2022 Kasım - 2023 Haziran tarihleri arası böbrek, üreter tümörü veya taşı, böbrek kisti, böbrek atrofisi, üreteropelvik darlık sebepleriyle laparoskopik üst üriner sistem cerrahisi yapılması planlanan 18-85 yaş arası oryante ve koopere olan, çalışmaya katılmayı kabul eden, aktif enfeksiyonu olmayan, kanama diyatezi normal olan hastalar, gebe olmayan, ağır komorbid hastalıkları, obezitesi ve geçirilmiş batın cerrahileri olmayan hastalar çalışmaya dâhil edildi. Hastalar randomize kontrollü olarak sırayla ilk 21 kişi kontrol grubu, ikinci 21 kişi çalışma grubu olacak şekilde iki gruba ayrıldı. Kontrol grubuna TAP blok yerine postoperatif ağrı durumuna göre intravenöz analjezik ilaç uygulandı. Çalışma grubuna genel anestezi indüksiyonu sonrası anestezi uzmanı tarafından USG eşliğinde unilateral TAP blok uygulandı. Postoperatif ağrı değerlendirmesi için Vizüel Analog Skala (VAS) skorları (1. 2. 6. 12. ve 24. Saat) kullanıldı. VAS skoru 4 ve üstü olan hastalara intravenöz olarak sırayla önce tramadol, sonra parasetamol uygulandı. Kullanılan analjezik miktarları ve türleri, gelişen yan etkiler, ateş, atelektazi, postoperatif mobilite, gaz çıkışı, dren, taburculuk, hemogram, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) takibi ve olası komplikasyonlar prospektif olarak araştırıldı. v Bulgular: Çalışmaya toplam 42 olgu dâhil edildi. Bu hastaların 16'sı kadın, 26'sı erkekti. Gruplar karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (BMİ), sigara kullanım oranı, komorbid hastalık, tanı ve tedavi türü, taraf dağılımı, operasyon süresi anlamlı (p>0,05) farklılık göstermemiştir. TAP blok yapılan grupta 1.saat, 2.saat, 6.saat, 12.saat VAS skorunu TAP blok yapılmayan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha düşük bulduk, 24.saat VAS skorunda anlamlı (p>0,05) farklılık saptanmadı. TAP blok yapılan grupta postoperatif ilk 24 saatte Tramadol ve Parasetamol kullanım oranını TAP blok yapılmayan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha düşük tespit ettik. TAP blok yapılan grupta hipotansiyon oranı ve gaz çıkarma günü (bağırsak aktivasyonu) TAP blok yapılmayan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha düşüktü. Sonuç: Laparoskopik üst üriner sistem cerrahisi geçirecek olgularda preoperatif dönemde genel anesteziye ilave USG-TAP bloğun uygulanması, postoperatif ağrıyı, analjezik tüketimini azaltarak ve olası yan etkileri engelleyerek daha iyi hasta konforu sağlamaktadır. Anahtar kelimeler: Minimal İnvaziv Cerrahi, Laparoskopik Ürolojik Cerrahi, TAP Blok
Transrektal ultrasonografi eşliğinde prostat biyopsisi öncesinde povidon iodin ve B.T enema karışımı ile rektal temizliğin işleme bağlı enfektif komplikasyonlara etkisi
Amaç: Transrektal prostat biyopsi yapılacak hastalara işlem öncesi B.T enema + Povidon İodin karışımı ile yapılan rektal temizliğin işleme bağlı enfektif komplikasyonlara olan etkisini prospektif olarak incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından alınan 40600303/604.02 numaralı kararı sonrası Eylül 2023 ve Mart 2024 tarihleri arasında üroloji polikliniğine başvuran, PSA yüksekliği veya PRM'de şüpheli lezyon varlığı nedeniyle ilk kez transrektal prostat biyopsi yapılması planlanan hastalar, rektal mukoza temizliği amacıyla rektal B.T enema + Povidon İodin karışımı veya sadece B.T enema kullanılarak oluşturulan 60'ar kişilik 2 gruba prospektif olarak randomize edildi. Tüm hastalara işlemden 1 gün önce antibiyotik profilaksisi başlandı ve işleme başlamadan hemen önce povidon iodin ile rektal mukoza temizliği uygulandı. Kontrol grubundaki hastalara işlemden 1 saat önce rektal B.T enema uygulanırken çalışma grubundaki hastalara işlemden 1 saat önce B.T enema ile 10cc povidon iodin karıştırılarak rektal olarak uygulandı. İşlem sonrası hastalar hematüri, hematospermi, rektal kanama, ateş, akut üriner retansiyon, hospitalizasyon, sepsis durumu, idrar kültürü ve kan kültürleri açısından değerlendirilip karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 120 hasta dahil edildi. Kontrol grubundaki 6 hastanın (%10) idrar kültürü pozitif iken çalışma grubundaki hastaların idrar kültürleri steril görüldü ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,046). Ateşli üriner enfeksiyon nedeniyle kontrol grubunda 6 hasta (%10), çalışma grubunda 2 hasta (%3,3) hospitalize edildi. Hematüri, hematospermi, rektal kanama ve akut üriner retansiyon oranları arasında fark görülmedi. Sonuçlar: Bu çalışmada B.T enema + Povidon iodin karışımı ile yapılan rektal temizlik ile transrektal biyopsi sonrası pozitif idrar kültürü oranında anlamlı düşüş görülmüştür. Ateşli üriner enfeksiyon nedeniyle hospitalizasyon ve sepsis durumunda sayısal olarak düşme eğilimi görülse de istatistiksel olarak farklılık izlenmedi. Daha fazla hasta sayısı ile yapılacak geniş hasta sayılı çalışmalarda daha net veriler elde edilebilir. Anahtar Kelimeler: Prostat biyopsi, B.T enema, Povidon iodin, Enfeksiyon
Peyronie hastalarında phoenıxın, alfa klotho ve relaksin düzeylerinin araştırılması
Peyronie hastalığı (PH), tunika albugineanın inflamatuar bir hastalığı olup penil ağrı, penil deformite, peniste plak oluşumu ve erektil disfonksiyon gibi çeşitli durumlara yol açabilir. PH'nin her ne kadar kesin patogenezi tam olarak bilinmese de, en yaygın kabul gören teori peniste meydana gelen tekrarlayıcı mikro travmalar sonucu başlayan fibrotik sürecin eşlik ettiği anormal bir yara iyileşme bozukluğu olduğudur. Bu çalışmamızda Peyronie hastalarında yer yer antifibrotik, antioksidasyon ve antiinflamatuar özelliklere de sahip oldukları bilinen Relaksin, Phoenixin ve alfa Klotho'nun serum düzeylerini ölçmeyi amaçladık Çalışmamıza Mayıs 2024 ve Nisan 2025 tarihleri arasında Elazığ Fırat Üniversitesi Üroloji Anabilim Dalına bağlı polikliniğimize başvuran 30 Peyronie hastası ve herhangi bir ek hastalığı olmayan 30 kontrol grubu olmak üzere toplam 60 hasta dâhil edildi. Hasta grubuna tanı, fizik muayenede Peyronie plağının palpe edilmesi ve yüzeyel/renkli doppler ultrasonografi ile plağın verifiye edilmesiyle konuldu. Penisin ereksiyon sırasındaki 3 boyutlu halini ve kurvatür derecesini belirlemek için tüm hastalardan kendi çekmiş oldukları fotoğraflar istendi. Kendi fotoğraflarını çekemeyen hastalara poliklinik şartlarında intrakavernöz vazoaktif ilaç enjeksiyonu sonrası ereksiyon sağlandıktan sonra kurvatür açısı bir gonyometre ile ölçüldü. Çalışmamıza katılmayı kabul eden kontrol ve hasta grubundan alınan 5cc kan, uygun yöntemle plazma ayırma işlemi yapılıp -80 derecede saklandı. Alınan serum örneklerindeki Relaksin, Phoenixin ve alfa Klotho düzeyleri Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı laboratuvarlarında çalışıldı. Hasta grubunda yaş ortalaması ve vücut kitle indeksi sırasıyla (BMI) (55.3±11.1), (26.8±3.2) iken kontrol grubunda ise (53±11.3), (25.4±3.4) olarak tespit edildi. Gruplar arasında yaş ve BMI açısından anlamlı fark izlenmedi. (p>0.05) Hasta ve kontrol grubunda ortalama serum Relaksin düzeyleri standart sapmayla birlikte sırasıyla (37.7±8.9), (47.7±13.4) belirlendi ve iki grup arasında anlamlı fark bulundu. (p<0.01) Ortalama Serum phoenixin düzeyleri hasta ve kontrol grubunda standart sapmayla birlikte sırasıyla (31±7), (39.2±12) belirlendi ve iki grup arasında anlamlı fark bulundu. (p<0.01) Ortalama Serum alfa Klotho düzeyleri hasta ve kontrol grubunda standart sapmayla birlikte sırasıyla (249.3±59.2), (244.5±40.9) belirlendi ve iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark izlenmedi. (p>0.05) Elde ettiğimiz verilerle Pearson korelasyon analizi yapıldı. Pearson Korelasyon Katsayısı (r) kullanılarak korelasyon ve istatistik anlamlılık açısından veriler yorumlandı. Phoenixin ile Relaksin arasında çok güçlü bir pozitif korelasyon saptandı. (r>0.8) Bu durum istatistiksel açıdan da son derece anlamlıydı. (p<0.001) Alfa Klotho ile hem Phoenixin hem de Relaksin arasında orta derecede pozitif bir korelasyon saptandı. (r>0.4) Her iki durum da istatistiksel açıdan anlamlı bulundu. (p <0.01)
Metastatik prostat kanser tedavisinde prognostik genetik belirteçler
Prostat kanseri erkek populasyonunda görülen maligniteler içerisinde akciğer kanserinden sonra ikinci ölüm sebebi olup en sık görülen ürogenital malignitedir. Prostat kanseri etyolojisi multifaktöriyeldir ve etyolojik etkenler tam olarak bilinmemektedir. Bunun yanında prostat kanseri gelişiminde hem aile hikayesinin hem de genetiğin rol aldığı yapılan bir çok çalışmada gösterilmiştir. Genom ile ilişkili çalışmalar, prostat kanseri riskine en sık katkıda bulunan 100'den fazla şüpheli gen bölgesi tanımlamıştır. Klinik kohort çalışmalarında evreden bağımsız %15-17 oranında germline mutasyonu saptanmıştır. Tedavi kılavuzları ve uluslararası klinik kuruluşların tavsiyelerinde germline ve somatik mutasyonlar (özellikle BRCA1, BRCA2, ATM, PALB2,FANCA) için test yapılması bu tavsiyeler içinde yer almaktadır ve genetik prognostik belirteçlerin, kemoterapi ve hormonoterapi seçiminde önem kazanmaktadır. Çalışmamızda metastatik prostat kanseri tanısıyla düzenli takip edilen ve maksimal androjen blokaj tedavisi uygulanan 115 hasta dahil edildi. İncelenen patoloji sonuçları ve yeterli doku ve tümör miktarına sahip 71 hastanın tümörlü dokuları incelendi. Belirlediğimiz 31 Gen ifadeleri kantitatif real time polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) ile analiz edildi. Gen analiz sonuçları metastatik prostat kanseri hastalarının verilen hormonal tedaviye cevaplar ve kastrasyona direnç gelişim zamanları total PSA değeri baz alınarak karşılaştırıldı. Nüks gelişen vakalarda gelişmeyenlere göre RPS29 gen ekspresyon ortancasının daha yüksek olduğu belirlendi. Nüks gelişmeyen hastalarda RRM2, UBA52 ve PMSC1 genlerinin biyokimyasal nüks süresi ile pozitif korelasyonda olduğu PSMA1 geninin ise orta şiddette negatif yönde korelasyonu saptandı. Sonuç olarak çalışmamızda RPS29 geninde mutasyon bulunan prostat kanserli hastalarda daha yüksek nüks riski ile karşı kaşıya olduğu ve RRM2, UBA52 ve PMSC1 mutasyonuna sahip hastalarda nüks süresinin daha uzun bir zamanda olabileceği veya gelişmeyebileceği belirlendi. Anahtar Kelimeler: Metastatik prostat kanseri, RPS29, RRM2, UBA52, PMSC1, PSMA1
Vasküler ve idiyopatik erektil disfonksiyonda trimetil amin oksit (TMAO) ve lipopolisakkarit düzeyleri
ED, cinsel ilişki için gerekli olan yeterli penis ereksiyonunu sağlama veya sürdürmedeki sürekli yetersizliktir. ED'nin endotelyal disfonksiyon ile ilişkili olduğu, bunun yanı sıra kardiyovasküler hastalıkların (KVH) önemli bir göstergesi olduğu saptanmıştır. Bağırsak mikrobiyotasının lipopolisakkaritler (LPS) ve trimetilamin-N-oksit (TMAO) gibi metabolitleri yoluyla endotel disfonksiyonu ile ilişkili olduğu, kardiyovasküler sağlığı etkilediği, dolayısıyla ateroskleroz ve HT gelişiminde etkili oldukları tespit edilmiştir. Vasküler etkileri ortaya konmuş olan TMAO ve LPS'nin ED'deki rolleri üzerine yapılan araştırmaların henüz çok kısıtlı olması nedeniyle çalışmamızda vasküler ve idiyopatik ED'de TMAO ve LPS düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Elazığ Fırat Üniversitesi Üroloji Anabilim Dalı'na bağlı polikliniğimize 01.02.2022-01.02.2023 tarihleri arasında ED şikayetiyle başvuran hastalar anamnez, fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemleriyle etiyolojiye göre ayrılarak; 50 vaskülojenik ED hastası ve 50 idiyopatik ED hastası ile 51 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 151 katılımcıda serum TMAO ve LPS düzeyleri değerlendirilmiştir. ED tanısı için hastadan alınan anamnez ve Uluslararası Erektil Fonksiyon Ölçeği (IIEF skorlaması) test sonuçları esas alınmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin serum TMAO ve LPS düzeyleri, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı laboratuvarlarında; penil renkli doppler ultrasonografi (USG) tetkikleri Fırat Üniversitesi Radyoloji AD USG biriminde yapılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 51,41±10,38'dir. Vasküler ED, idiyopatik ED ve sağlıklı kontrol grupları arasında yaşa göre (sırasıyla ortalama 58,74±7,61 yıl, 45,20±10,60 yıl ve 50,31±7,94 yıl) (p<0,05) ve IIEF değişkenine göre (sırasıyla 9,46±2,72, 14,46±3,17 ve 27,01±1,34) istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilmiştir (p<0,05). TMAO değişkenine göre (sırasıyla 2,02±1,11, 1,76±1,28 ve 1,81±0,67) gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilmemiştir (p>0,05). LPS değişkenine göre ise vasküler ED grubu ile diğer iki grup arasında (sırasıyla 497,36±87,83, 430,62±69,72 ve 436,98±105,37) istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Yaş ortalaması vasküler ED grubunda en yüksek, idiyopatik ED grubunda ise en düşüktür. IIEF ortalaması vasküler ED grubunda en düşük, sağlıklı kontrol grubunda ise en yüksektir. Grupların TMAO ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamakla birlikte en yüksek değer vasküler ED, en düşük değer ise idiyopatik ED grubunda bulunmuştur. Grupların LPS ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuş; TMAO ile benzer şekilde en yüksek değer vasküler ED, en düşük değer ise idiyopatik ED grubunda saptanmıştır. )
Mesane tümörlerinde klor iyon kanallarının etkisi
Mesane kanseri genitoüriner kanserler içinde ikinci sıklıkta görülmekte olup, üçüncü sıklıkta ölüme sebep olmaktadır ve yaklaşık %20'si ölüm ile sonuçlanmaktadır. Bu çalışmada patolojik olarak mesane tümörü saptanan hastalardaki klor (Cl-) iyon kanallarının varlığının ve etkinliğinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Mayıs 2016 Ocak 2018 tarihleri arasında hematüri şikâyeti ile Üroloji Kliniği'ne başvurup yapılan tetkiklerde (üriner ultrasonografi (USG), bilgisayarlı tomografi (BT) ürografi vb.) mesane tümörü ön tanısı ile sistoskopi ve transüretral rezeksiyon tümör (TUR-T) operasyonu yapılan 55 mesane tümörlü hasta ve kontrol grubu olarak 30 hasta olmak üzere 85 hasta çalışmaya dahil edildi. Elde edilen materyaller tıbbi genetik laboratuvarında Real time polimer zincir reaksiyonu (RT-PCR) tekniği kullanılarak değerlendirmeye tabi tutuldu. Normal ve tümörlü dokulardaki ilgili gen ekpresyonlarının belirlenmesi için Spearman Korelasyon testi, normal ve tümörlü dokulardaki ilgili gen ekpresyon pozitifliklerinin karşılaştırılması için ki kare analizleri kullanılacaktır. P<0,05 değeri istatistiksel açıdan anlamlı kabul edilmiştir. RT-PCR tekniği kullanılarak yapılan çalışmamızda klor iyon kanalı 3 (CIC-3) gen ekspresyonunun tüm kanser dokularında kontrolle karşılaştırıldığında anlamlı olarak arttığı gözlenirken, klor iyon kanalı 1 (CIC-1) gen ekspresyonunda ise kontrol grubuna göre anlamlı bir artış saptanmamıştır. Çalışmamızda özellikle CIC-3 ile ilgili elde ettiğimiz veriler, insanlarda mesane tümörünün tedavisinde kullanılabilmesi yönünden umut vericidir. Bu konu hakkında yapılacak daha geniş katılımlı çalışmalar olası yeni medikal tedavi modellerinin gelişmesini sağlayacaktır. Anahtar sözcükler: Mesane, Tümör, Klor, İyon Kanalı.
The usage of prostate specific antigen mass ratio in prostate cancer
Introduction and Objective: In this study, our goal is to investigate usage and advantage of prostate-specific antigen mass ratio in prostate cancer. Materials and Methods: The records of patients who underwent prostate biopsy were reviewed in Adnan Menderes University Medical School Urology Department. Body mass indexes and prostate-specific antigen mass ratios were calculated using height, weight, prostate-specific antigen, and prostate volumes. Subgroups were formed according to body mass index. Sensitivity and specificity of prostate-specific antigen mass ratio were calculated in all subjects and subgroups. The area of under the curve was compared with the prostate-specific antigen. PASW Statistics 18.0.0 and MedCalc Software computer programs were used for statistical analysis. Results: 171 subjects were included to study. 72% (n: 123) of the subjects were healthy and 28% (n: 48) were cancer. 45% (n: 77) of the subjects were overweight and 20% (n: 35) were obese. The prostate volume in the prostate cancer group was small; age, prostate-specific antigen, prostate-specific antigen mass ratio were found to be significantly higher. Among the benign and prostate cancer groups, the prostate-specific antigen was not significant but the prostate-specific antigen mass ratio was significantly higher in the normal weight, overweight and obese subgroups. When comparing the areas of under the curve in the ROC analysis, it was found that the prostate-specific antigen mass ratio was significantly superior to the prostate-specific antigen in all subjects and subgroups. The threshold value of prostate-specific antigen mass ratio was determined as 0,37 μg/mL. Conclusion: The prostate-specific antigen mass ratio was found to be superior to prostate-specific antigen testing in prostate cancer diagnosis. It would be useful to support these findings with larger, randomized prospective studies. Key Words: Prostate Cancer, Obesity, Prostate-specific antigen