Zonguldak Bülent Ecevit University
Discipline

Emergency Medicine

Zonguldak Bülent Ecevit University

683

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise nefes darlığı ile başvuran hastalarda toraks ultrasonunun etkinliği

Acil Servise Nefes Darlığı ile Başvuran Hastalarda Toraks Ultrasonunun Etkinliği Amaç: Nefes darlığı acil servis başvuruları arasında sık karşılaşılan bir yakınmadır. Son zamanlarda acilde tanı ve ayırıcı tanıyı doğru ve hızlı yapabilmek için yatakbaşı ultrasonografik görüntüleme kullanılmaya başlanmıştır. Ultrason; ucuz, kolay ulaşılabilir, hızlı fikir veren bir tetkik olması sebebiyle kullanım alanları sürekli genişlemektedir. Bu çalışmada acilde uygulanan yatakbaşı akciğer ultrasonun solunum sıkıntılı hastada erken tanı ve tedavideki etkinliğini değerlendirme ve ayırıcı tanıda diğer görüntüleme yöntemlerine üstünlüğünün araştırılarak, öneminin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan çalışmamıza fakülte etik kurul onayı alınarak Kasım 2017-Ocak 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı Erişkin Acil servisine nefes darlığı şikayeti ile başvuran 120 hasta dahil edildi. Ultrasonografik değerlendirmenin standardizasyonu açısından BLUE protokolden faydalanıldı ve çalışmada kullanılacak standart bir araştırma formu düzenlendi. Her hasta için sağ ve sol hemitoraksta BLUE protokolde belirtilen noktalarda akciğer ultrasonografik görüntülemesi yapıldı. Plevral kayma hareketi, A çizgileri, B çizgileri, konsolidasyon, efüzyon, barkod bulgusu varlığı tek tek değerlendirildi. Ayrıca hastaların yaş, cinsiyet, altta yatan hastalıkları, diğer radyolojik tetkik bulguları, laboratuvar bulguları, nihai klinik tanıları ve yatış-taburculuk durumları değerlendirme formuna kaydedildi. SPSS programına elde edilen veriler girilerek çalışmanın istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 77 (% 64,2) erkek, 43 (% 35,8) kadın olmak üzere toplam 120 hasta dahil edildi. Hastaların BLUE protokol algoritmasına uygun akciğer ultrasonografik değerlendirme bulguları göz önüne alındığında plevral kayma hareketi olanların oranı % 92,5 (n=111), A çizgileri varlığı olanların oranı % 75,8 (n=91), B çizgileri varlığı olanların oranı % 42,5 (n=51) konsolidasyon varlığı olanların oranı % 40,0(n=48), efüzyon varlığı olanların oranı % 10,0(n=12), barkod bulgusu varlığı olanların oranı % 4,2 (n=5) saptandı. Akciğer ultrason değerlendirmesinin istatistiksel analizlerinde kappa uyum analizi testi kullanılarak ultrason bulguları nihai tanılarla karşılaştırıldı. Tanısı pnömoni ile ultrasonda konsolidasyon arasında (p<0,001), tanısı akciğer ödemi ile ultrasonda B çizgileri arasında (p<0,001), tanısı pnömotoraks ile akciğerde barkod bulgusu arasında (p<0,001), tanısı plevral efüzyon ile ultrasonda plevral efüzyon bulgusu arasında (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı uyum bulundu. Ultrasonda konsolidasyon varlığına göre pnömoni tanısında duyarlılık % 66,6, özgüllük % 100; akciğer ödemi tanısında duyarlılık % 100, özgüllük % 83,1; pnömotoraks tanısında duyarlılık ve özgüllük % 100 olarak belirlendi. Sonuç: Ultrason özellikle pnömotoraks tanısında akciğer grafisinden üstün olup; pnömoni, akciğer ödemi, plevral efüzyon tanılarında özellikle ilk tanıda faydalı olabileceği sonucuna varılmıştır. Ayrıca ultrasonun radyasyon içermemesi, gebelerde kullanılabilmesi, hızlı sonuç vermesi, taşınabilir olması sebebiyle tanısal yaklaşımın bir parçası olarak kullanılması faydalıdır. Anahtar Kelimeler: Acil Tıp, BLUE Protokol, Nefes Darlığı, Akciğer Ultrasonografik Değerlendirme

Acil servis-hastaneAcil tıpDispnea+3
Samet Öcel
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalça kırığı tanısı alan hastaların epidemiyolojisi, yaralanma mekanizmaları, prognozları ve eşlik eden yaralanmaların incelenmesi

KALÇA KIRIĞI TANISI ALAN HASTALARIN EPİDEMİYOLOJİSİ, YARALANMA MEKANİZMALARI, PROGNOZLARI VE EŞLİK EDEN YARALANMALARIN İNCELENMESİ

Doğuhan Bitlisli
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise karın ağrısı şikayetiyle başvurup akut pankreatit tanısı alan hastalarda BISAP skoru ile SII ve SIRI indekslerinin prognoza etkisinin karşılaştırılması

Arka plan-hedef: Akut Pankreatit (AP) tanısı alan hastalarda hastalığın şiddetini ve prognozunu belirlemek için çeşitli skorlamalar yapılmaktadır. Ancak tüm skorlamalara ve çalışmalara rağmen hastalığın şiddetini ve prognozunu öngörmek oldukça zordur. SII ve SIRI ise literatürde çeşitli araştırmalar ile desteklenen kullanışlı ve uygun maliyetli skorlamalardır. Biz de bu çalışmamızda acil servise karın ağrısı şikâyetiyle başvurup AP tanısı alan hastaların klinik seyrini değerlendirebilmek için BISAP skoru ile SII ve SIRI skorlamalarını karşılaştırdık. Gereç-yöntem: Araştırmamız retrospektif bir çalışma olup 1 Ocak 2022 – 31 Aralık 2024 arası Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi acil servisine başvuran karın ağrısı şikayetiyle başvurup AP tanısı alan 301 hasta çalışma kriterlerine uygun bulunup çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların tüm parametreleri Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS), hasta dosyaları üzerinden taranarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 301 olgudan %52,2'si kadın (n=157), %47,8'i erkek (n=144) idi ve yaş ortalaması 61,9 ± 17,0 yıl olarak bulunmuştur. Hastalara etiyolojik olarak bakıldığında biliyer nedenli pankreatit tanısı alan hasta sayısı 279(%92,7), nonbiliyer nedenli pankreatit tanısı alan hasta sayısı 22(%7,3)dir. Komorbiditeler arasında en sık görülenler hipertansiyon (%39,9) ve diabetes mellitus (%22,9) olarak tespit edilmiştir. Hastaların %81,4'ü (n=245) servis takibi sonrası taburcu edildi, %10,6'sı (n=32) yoğun bakıma yatırıldı, %8,0'ı (n=24) ise acil servisten doğrudan taburcu edildi. Çalışma grubunda bir aylık mortalite oranı %5,3 (n=16) olarak saptandı. Cinsiyet açısından fark izlenmedi. Diabetes mellitus varlığı mortalite ile ilişkili bulundu. Çalışmamızda BISAP, SII ve SIRI değerleri mortalite ve yoğun bakım yatışı ile anlamlı ilişki göstermiştir. ROC analizi sonucunda BISAP skorunun (AUC=0,841) yoğun bakım yatışını öngörmede en yüksek ayırt edici güce sahip olduğu saptanmıştır. SII (AUC=0,708) ve SIRI (AUC=0,728) de istatistiksel olarak anlamlı ayırt edicilik göstermiş olup, özellikle yüksek değerleri kötü klinik sonlanımlar ile ilişkili bulunmuştur. Çok değişkenli analizde yalnızca BISAP bağımsız prediktör olarak kalırken, SII ve SIRI mortalite ile ilişkili olmasına rağmen bağımsız belirleyici faktör olarak öne çıkmamıştır. Sonuç: BISAP, mortaliteyi ve yoğun bakım ihtiyacını öngörmede en güvenilir skor olarak bulunmuştur. SII ve SIRI ise bağımsız prediktör olmamakla birlikte, mortalite ile ilişkili bulunmuş ve klinik sonuçları yansıtmada anlamlı katkı sağlamıştır. Bu indeksler, düşük maliyetli ve kolay erişilebilir biyobelirteçler olmaları sayesinde acil serviste pratik olarak uygulanabilir. Sonuç olarak BISAP temel skor olarak kalmakla birlikte, SII ve SIRI ile birlikte kullanımı erken dönemde hasta prognozunu öngörmede klinisyenlere ek destek sağlayabilir.

Mücahit Üner
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste Fournier gangreni tanısı alan hastaların morbidite ve mortalitesini etkileyen faktörlerin incelenmesi

Amaç: Fournier gangreni, hızlı ilerleyen ve yüksek mortalite oranına sahip nekrotizan yumuşak doku enfeksiyonudur. Erken tanı ve risk faktörlerinin belirlenmesi, prognozun iyileştirilmesi açısından kritik önem taşır. Bu çalışmada, acil serviste Fournier gangreni tanısı alan hastaların demografik, klinik, laboratuvar ve mikrobiyolojik özellikleri ile mortalite ve morbidite üzerine etkili faktörlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma, retrospektif ve kesitsel tasarımda yürütülmüştür. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servisi'nde 01.01.2024–01.06.2024 tarihleri arasında Fournier gangreni tanısı alan 71 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, komorbiditeleri, başvuru anındaki vital bulguları, laboratuvar parametreleri, klinik skorlamaları, kültür sonuçları ve bir aylık prognozları HBYS kayıtları ve dosyalar üzerinden değerlendirilmiştir. Veriler SPSS 22.0 programında analiz edilmiş; gruplar arasındaki karşılaştırmalarda uygun parametrik ve non-parametrik testler kullanılmıştır. Mortaliteyi öngörmede Nötrofil-Lenfosit Oranı (NLR) ve Sistemik İmmün-İnflamatuar İndeks (SII) skorlarının tanısal değerleri ROC analizi ile incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 60.3±10.6 yıl olup, olguların %78.9'u erkekti. Komorbiditeler arasında en sık diabetes mellitus (%71.8) ve hipertansiyon (%49.3) saptandı. Bir aylık mortalite oranı %14.1 olarak bulundu. Mortalite grubundaki hastaların yaş ortalaması 70.0±6.5 yıl iken, mortal olmayanlarda 58.8±10.3 yıl olup fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.001). Sigara kullanmayan hastalarda mortalite oranı anlamlı derecede yüksekti (p=0.003). Laboratuvar incelemelerinde mortalite gelişen olgularda lökosit (23.3±15.3 vs. 16.6±6.5; p=0.009), NLR (24.6±15.0 vs. 13.0±8.1; p<0.001), SII skoru (9080.8±6852.1 vs. 3375.8±2520.5; p=0.007), üre (100.2±50.9 vs. 56.9±32.0; p=0.005) ve kreatinin (1.6±1.0 vs. 1.1±1.1; p=0.035) düzeyleri anlamlı olarak daha yüksekti. ROC analizinde NLR için AUC 0.746 (eşik değer: 18.7, sensitivite %70, spesifite %82), SII için ise AUC 0.769 (eşik değer: 4959, sensitivite %70, spesifite %85) olarak bulundu. Bu bulgular her iki parametrenin de mortalite öngörüsünde güçlü biyobelirteçler olduğunu ortaya koydu. Sonuç: Fournier gangreni yüksek mortalite riskine sahip ciddi bir enfeksiyondur. İleri yaş, sigara kullanmama, yüksek lökosit sayısı, NLR, SII skoru, üre ve kreatinin düzeyleri mortalite ile anlamlı ilişki göstermiştir. Özellikle NLR ve SII skorları, mortaliteyi öngörmede güvenilir biyobelirteçler olarak öne çıkmaktadır. Acil serviste bu parametrelerin erken dönemde değerlendirilmesi, yüksek riskli hastaların erken tanınması ve uygun tedavi stratejilerinin belirlenmesine katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Fournier gangreni, mortalite, nötrofil-lenfosit oranı, sistemik immün-inflamatuar indeks, risk faktörleri, acil servis.

Ahmet Terim
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise travma ile başvuran 5-12 yaş arası çocuklardakidikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu değerlendirilmesi

Amaç Bu çalışma, travma nedeniyle acil servise başvuran 5–12 yaş aralığındaki çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'nun (DEHB) görülme sıklığını belirlemeyi ve travma ile DEHB arasındaki ilişkiyi ailesel ve çevresel değişkenlerle birlikte değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem Prospektif ve kesitsel tasarlanan araştırma, 01.01.2024–01.01.2025 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'nde gerçekleştirilmiştir. Travma ile başvuran 200 çocuğun ebeveynlerine Turgay DSM-IV Yıkıcı Davranış Bozuklukları Ölçeği uygulanmış; demografik veriler, aile yapısı, ekran maruziyeti ve sosyal ilişkiler gibi değişkenler değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizlerde Ki-kare testi ve lojistik regresyon kullanılmıştır. Bulgular Çalışmaya dahil edilen 200 hastanın yaş ortalaması 9,07±2,21 olup, %63'ü erkekti. Ölçek değerlendirmesinde dikkat eksikliği oranı %6,5, aşırı hareketlilik %13,5 saptandı. DEHB semptomları ile cinsiyet arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Ebeveyn eğitim düzeyi, ebeveynlerin birlikte yaşama durumu, anne gebelik yaşı, kardeş sayısı, kardeşlerde psikiyatrik öykü ve arkadaş sayısı ile DEHB arasında anlamlı ilişki gözlenmedi (p>0,05). Babanın hayatta olmaması ve ebeveynde psikiyatrik hastalık öyküsü ise aşırı hareketlilik ile ilişkili bulundu (sırasıyla p=0,031 ve p=0,008). Ekran maruziyeti, dikkat eksikliği ile anlamlı ilişkiliydi (p=0,001); ekran süresi arttıkça dikkat eksikliği sıklığı belirgin şekilde yükseldi. Son 1 yıl içinde travmaya maruz kalma sıklığı, hem dikkat eksikliği (χ²=7,787; p=0,020; Φ=0,197) hem de aşırı hareketlilik (χ²=8,025; p=0,018) ile anlamlı ilişkili bulundu. Sonuç Travma nedeniyle acil servise başvuran çocuklarda DEHB belirtilerinin değerlendirilmesi, özellikle dikkat eksikliği olan çocuklarda geçirilen travma sayısının fazla olduğunu göstermektedir. Ayrıca ekran maruziyetinin artmasıyla DEHB belirtilerinin, özellikle dikkat sorunlarının, daha sık görüldüğü saptanmıştır. Bu bulgular, travma ile başvuran çocuklarda DEHB belirtilerinin taranmasının önemini vurgulamaktadır. Ayrıca ekran süresinin kontrol altına alınması, olası nörogelişimsel sorunların erken tespiti ve gelecekteki travmaların önlenmesine katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Çocuk travma, DEHB, Dikkat eksikliği, Ekran süresi, Hiperaktivite, Travma

Fulya Sağlam
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kırşehir ilinde karbonmonoksit zehirlenmesi tanısı konulan vakaların retrospektif analizi

Kırşehir İlinde Karbonmonoksit Zehirlenmesi Tanısı Konulan Vakaların Retrospektif Analizi Amaç: Biz bu çalışmada Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Son 5(Beş) Yılda Karbonmonoksit Zehirlenmesi Tanısı Konulan Vakaların Retrospektif Analizi'ni yaptık. Hastaların sosyodemografik özellikleri, kan parametreleri, EKG bulguları, başvuru şikayetleri, özgeçmişleri, hiperbarik tedavi durumlarını inceledik. Kan COHB düzeyinin kan parametreleri ve EKG üzerine etkisini araştırdık. Ayrıca hastaların başvuru saatlerinin, zehirlenmelerin yıllara göre dağılımının istatiksel analizini yaptık. Karbonmonoksit zehirlenmesinin hastaların kan tablosu ve EKG'leri üzerine etkisini, tanı koymada COHB düzeyi dışında farklı kan parametrelerinin kullanılıp kullanılamayacağını bulmayı hedefledik. Yöntem: Bu çalışma 2018-2023 yılları arasında Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde acil serviste karbonmonoksit zehirlenmesi tanısı konulan ve ilçelerden CO zehirlenmesi tanısıyla sevk edilen hastalar üzerinde yapılmış olup, retrospektif tanımlayıcı bir uzmanlık tezi araştırmasıdır. Çalışmaya verilerine eksiksiz ulaşılan 317 hasta dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran ve ilçe hastanelerinden sevk edilen, CO zehirlenmesi tanısı almış 317 hastaya ait veriler dahil edilmiştir. En küçük hasta 1, en büyük hasta 89 yaşındadır. Hastaların yaş ortalaması 33.85∓23.16 yıldır. Zehirlenme tanısı alan hastaların en çok 09-12 saatleri arasında başvurduğu (64 kişi), başvuruların en çok kış aylarında olduğu ve en sık başvuru şikayetinin baş ağrısı olduğu(n:140- %25.8) saptanmıştır. Tanı konulan hastaların 259(%75.95)'unun özgeçmişinde hastalık yoktur. 58(%24.05) hastanın ise özgeçmişinde en az 1 tane kronik hastalık saptanmıştır. Hastaların 159'u(%50.3) ayaktan tedavi edilip taburcu olmuştur. 69(21.8%) hastaya servis yatışı yapılmış, 41(12.93%) hasta yoğun bakıma yatırılmış, 47(%14.8) hasta ise çocuk servisine yatırılmıştır. 317 hastadan 4'ü(%1.3) ex olmuştur. 43(%13.6) hasta hiperbarik oksijen tedavisi almış, 274(%86.4) hasta ise normobarik O2 tedavisi almıştır. Hiperbarik oksijen tedavisi alan vakaların %90.7'si hastaneye yatmış, %9.3'ü ise HBOT sonrası taburcu olmuştur. Acil servise başvuran zehirlenme vakalarında COHB düzeyi ile Troponin arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir (Rho=0.963**, p=0.000). COHB düzeyi ile CK arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir (Rho=0.989**, p=0.000). COHB düzeyi ile CK-MB arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir (Rho=0.965**, p=0.000) Hiperbarik tedavi alan vakaların COHB düzeyleri almayanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Hiperbarik tedavi alan vakalar ile almayan vakalar arasındaki bu farklılık istatistiki olarak anlamlıdır (p=0.000). Ex olan vakaların COHB düzeyleri sağ kalanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Ex olan vakalar ile sağ kalan vakalar arasındaki bu farklılık istatistiki olarak anlamlıdır (p=0.002). COHb düzeyinin EKG üzerine anlamlı etkileri olmuştur. COHb düzeyi; Normal sinüs ritminde 9.20(7.20~12.20), Sinüs taşikardisinde18.10(12.40~25.20), St depresyonunda 25.10(13.82~37.92) ve T negatifliğinde 15.80(10.70~21.22) bulunmuştur(p:0.000). Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre COHb düzeyi kardiyak markerları ve EKG bulgularını etkilemektedir. Zehirlenmenin şiddeti arttıkça laboratuvar parametrelerinde bozulma artmaktadır. Karbonmonoksit zehirlenmesinin altın standart tanı testi COHb düzeyinin ölçülmesidir. Kardiyak markerlar ve kan gazından bakılan laktat düzeyi CO zehirlenmesi vakalarının klinik ciddiyetini gösterebilir. CO zehirlenmesinde kullanılabilecek alternatif kan parametreleri için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Karbonmonoksit zehirlenmesi, CO, COHb, NBOT, HBOT, CO zehirlenmesi EKG bulguları, COHb düzeyinin klinik bulgular üzerine etkisi,CO'nun Kardiyak Markerların üzerine etkisi

ElektrokardiyografiHiperbarik oksijenasyonKarbonmonoksit zehirlenmesi
Ragıp Yüksel
Kırşehir Ahi Evran University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek ventrikül cevaplı atriyal fibrilasyonu olan hastaların prospektif analizi

Amaç: Tez çalışmamızda; yüksek ventrikül cevaplı atriyal fibrilasyonlu hastalarda, demografik özelliklerini, hız yüksekliğinin nedenlerini, tedavi de kullanılan antiaritmik ajanları, kısa dönem mortalitede etkili olabilen bazı parametreleri, acil servis yönetimini ve taburculuk yada hospitalizasyon kararını kolaylaştırmaya yönelik veriler elde etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi yerel etik kurulundan prospektif çalışmamız için onay alınmasından sonra, 20 Kasım 2016-24 Nisan 2018 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisinde gerçekleştirildi. Çalışmamıza 18 yaş üstü, yüksek ventrikül yanıtlı AF'si olan hastalar incelendi. AF Tipi, AF'nin hızını yükseltebilecek altta yatan sekonder nedenler araştırıldı. Bu araştırma kapsamında hastanın volüm durumunu değerlendirmek için yatak başı USG ile İVC çapı bakıldı. Tüm hastalardan kan tetkiki olarak laktat ve baz açığına bakıldı. Hastaların 15 ile 30 günlük kısa dönem mortaliteleri sorgulandı. 15 ve 30 gün içinde mortal seyreden vakaların mortalite ile ilişkili parametreleri analiz edildi. Bulgular: Çalışmamıza 57 erkek, 46 kadın olmak üzere toplam 103 hasta alındı. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 66,7±15,1 yıl bulundu. Yüksek ventrikül cevabının altında yatan sekonder nedenler araştırılmış, AF ile beraberindeki klinik tablolar belirlenmiştir. AF'ye eşlik eden klinik tablolar incelendiğinde birinci sırada %15,5 ile kalp yetmezliği iken 2.sırada %13,6 ile hipovolemi saptanmıştır. Bunları hipoksi (%6,8), ateş (%4,9), anemi (%2,9), ağrı (%1,9) izlemektedir. Tüm hastaların %14.6'sına herhangi bir antiaritmik ilaç yapılmadan altta yatan klinik tablo yönetilerek yüksek ventrikül hızının düzeldiği izlenmiştir. Laktat ve kan gazında bakılan baz açığı (BE) 15 ve 30 gün içinde mortal seyreden hastalarda yaşayan hastalara göre anlamlı yüksek bulunmuştur. İnferiyor vena cava çapı ise intravasküler volüm hakkında klinisyene yön gösterip dehidrate hastalarda antiaritmik tedaviyi önlemiştir. Sonuç: Yüksek ventrikül cevaplı AF'si olan hastalarda, hız kırıcı tedavi verilmeden önce sekonder nedenler irdelenmelidir. Anamnez ve fizik muayene bulgularının yanı sıra USG ile İVC ölçümü hastanın volüm durumu hakkında bilgi vererek gereksiz antiaritmik tedaviyi engelleyebilir. Acil hekimleri yüksek ventrikül AF'li hastalarda taburculuk veya yatış kararı verirken, kısa dönem mortalitede anlamlı yüksek bulunan baz açığı ve laktat klinisyene rehberlik edebilir. Anahtar sözcükler: Atriyal fibrilasyon, İnferiyor vena cava, Laktat, Baz açığı.

Acil servis-hastaneAcil tıpAtriyal fibrilasyon+7
Gökhan Sağlamol
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran tekli veya çoklu zehirlenmelerde etken düzeyi ve laboratuvar verilerinin etkinliği

ÖZET Acil Servise Başvuran Tekli veya Çoklu Zehirlenmelerde Etken Düzeyi ve Laboratuvar Verilerinin Etkinliği Amaç: Acil servislerde zehirlenmeler sık başvuru nedenleri arasındadır. Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne başvuran zehirlenme olgularının demografik, etiyolojik ve klinik özelliklerini ortaya koymak, ilaçların çeşitlerinin ve düzeylerinin, klinik ve EKG bulgularıyla karşılaştırılması tedavi yaklaşımları açısından zehirlenme verilerine katkıda bulunabilmektir. Bu veriler ışığında zehirlenme olgularının tanı ve tedavisinde öncelikleri belirlemeyi amaçlamıştır. Bölgesel toksikoloji merkezi gibi çalışan Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Kliniğine başvuran zehirlenme olguları, tanı ve tedavide primer mezkez olarak uzun yıllar hizmet verecektir. Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan çalışmamıza fakülte etik kurul onayı alınarak 01/Ocak/2016 - 31/Aralık/2017 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışma süresince Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Servisine toplamda 172102 hasta başvurdu. Bu hastaların 1021 tanesi zehirlenme hastası idi. Zehirlenme tanısıyla başvuran hastalardan Fakülte Etik Kurulunun onayladığı onam formunu okuyup onaylayan 18-67 yaş arası 207 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara ait demografik ve ilaç bilgileri, klinik ve vital bulgular, zehirlenme bulguları, EKG ve toksikolji laboratuarı verileri, başvuru tarihi, izlem süresi bilgi formunda kayıt edildi(Ek-1) ve çalışma verileri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 207 zehirlenme hastası dahil edildi. Bu hastaların 84'ü erkek 123'ü kadın idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 32,1±10,6 bulundu. Hastaların (n:45; %21,7)'si yanlışlıkla ilaç almıştır; (n:162; %73,3)'ü özkıyım amacıyla ilaç kullanmıştır. Hastaların Adli Tıp toksikoloji laboratuvarına gönderilen kan örneklerinde (n:138; %66,7)'sinde laboratuvar sonucu pozitif geldi. En sık zehirlenme etkenleri sırasıyla antidepresan ilaçlar, parasetamol, nonsteroid antienflamatuvar ilaçlar ve etil-metil alkol olarak bulundu. Hastaların EKG bulguları incelendi (n:104; %50,2)'sinde QTc uzun, (n: 13; %6,3)'ünde QRS uzun, (n:3; %1,4)'ünde PR mesafesi uzun bulundu. AVR derivasyonunda R yüksekliği olan (n:22; %10,6) hasta saptandı. Etken maddeler ve EKG bulguları irdelendiğinde QT uzunluğu, QRS genişlemesi ve AVR derivasyonunda R değişikliği olan hastaların antidepresan ilaç içenler, etil-metil alkol zehirlenmesi olanlar ve uyuşturucu madde ile zehirlenen hastalarda görüldüğü belirlendi. Sonuç: En çok kullanılan ilaçlar ilk sırada antidepresan ilaçlar, nonsteroid antienflamatuvar ilaçlar ve parasetamol yer almaktadır. Bu ilaçların reçetesiz ulaşılabiliyor olması, bu ilaçlar ile olan zehirlenme olgularının sık ve daha fazla olmasının nedeni olabilir. Reçetesiz satılan ilaçların kontrol altına alınarak, özellikle intihar eğilimi olan kişilerin sosyal güvenlik çemberi içine alınarak, zehirlenme olgularını azaltabilir. Hastaların EKG bulguları değerlendirilerek hangi etken ile zehirlendiği hakkında fikir verebilir ve olguların takip ve tedavi sürecinde hekimlere yardımcı olabilir. Anahtar sözcükler: Zehirlenmeler, Toksikasyonlar, EKG bulguları

Acil servis-hastaneAcil tıpAdana+5
Özcan Uzun
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste takılan santral venöz kateterlerin değerlendirilmesi

Son yıllarda acil servislerde takılan santral venöz kateter sayıları giderek artmakta ve özellikle kritik hastaların bakımında önem kazanmaktadır. Çalışmamızda Adnan Menderes Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı tarafından acil servis ve acil yoğun bakımda gerçekleştirilen santral venöz kateter işleminin endikasyonları, takılma şekli ve yöntemi ile girişim sırasındaki ve sonrasındaki komplikasyonları araştırmayı amaçladık. Hipotezimiz santral venöz kateter uygulamasının ultrason eşliğinde yapılması antikoagülan ve/veya antiplatelet kullanan hastalarda kullanmayanlara göre kanama komplikasyonu oranını değiştirmeyeceği düşünüldü. Çalışmamıza 15.11.2018-15.10.2019 tarihleri arasında acil servis ve acil yoğun bakımda acil tıp anabilim dalı tarafından santral venöz kateter uygulaması yapılmış, 18 yaşını doldurmuş ve gebe olmayan 178 vaka alınmıştır. Santral venöz kateterizasyon işlemini uygulayan hekim tarafından hastanın yaş, cinsiyet, acil servise başvuru şikayeti, öz geçmişindeki hastalıkları, ilaç kullanımı, santral venöz kateter uygulama yolu ve tarafı, kateter takılma nedeni, hastaya yapılan toplam ponksiyon sayısı, işlem sırasında ultrason kullanımı, başarılı kateterizasyon işlemini gerçekleştiren asistanın kıdemi, komplikasyon durumu, hastanın kan değerleri, kateterin kaç gün kaldığı ve hastanın sonlanımı olgu rapor formuna kaydedilmiştir. Araştırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 67 (18-96 yaş) olarak bulunmuştur. Hastaların %55.6'sı erkek ve %44.4'ü kadın olarak bulunmuştur. Hastaların %36.5'inde antikoagülan veya antiplatelet ilaç kullanım öyküsü mevcuttu. Hastaların acil servise başvuru nedenleri değerlendirildiğinde en sık sebeplerin nefes darlığı, genel durum bozukluğu ve bulantı – kusma gibi dahili sebepler olduğu görülmüştür. Hastaların %50.6'sında tercih edilen yol internal juguler ven olduğu görülmüş ve bunu femoral ven ve subklaviyen ven takip etmiştir. Santral venöz kateter endikasyonlarına bakıldığı zaman en sık sebepler sırasıyla hemodiyaliz ihtiyacı, damar yolu ihtiyacı ve santral venöz basınç ölçümü olmuştur. Hastaların %52.2'sine ilk ponksiyonda başarılı kateterizasyon işlemi gerçekleştirilmiştir. Geriye kalan grupta başarılı kateterizasyon işlemi 2 veya daha fazla ponksiyonda yapılabilmiştir. Hastaların %78.7'sine ultrason eşliğinde santral venöz kateter işlemi uygulanmıştır. Hastaların %44.9'una 2 yıl altında eğitim alan, %33.7'sine 2-3 yıl arası eğitim alan ve %21.3'üne 3 yıl üstünde eğitim alan acil tıp asistanları santral venöz kateter takmıştır. Hastaların kateterleri ortalama olarak 9 gün (1-47 gün) takılı kalmıştır. Hastalarımızda en sık görülen komplikasyonlar ventriküler disritmi ve subkutan hematom olmuştur. Cinsiyet, antikoagülan ve/veya antiplatelet ilaç kullanımı, tercih edilen ven ve işlem sırasında ultrason kullanımı ile komplikasyon durumu arasındaki ilişkiye bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Fakat santral venöz kateter uygulayan hekimin kıdemi ile komplikasyon durumu incelendiğinde hekimlerin kıdemi arttıkça komplikasyon oranlarının arttığı yönünde istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç çıkmıştır. Sonuç olarak antikoagülan ve/veya antiplatelet ilaç kullanımı olan hastalarda acil servis şartlarında ultrason eşliğinde santral venöz kateter uygulaması yapılabileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Santral Venöz Kateter, Acil Servis, Komplikasyon.

Acil servis-hastaneAcil tıpKateterizasyon+1
Mehmet Kıy
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acilde ABY-KBY nedeniyle bikarbonat alan hastaların tanı ve takibinde mitokondriyal enzimlerin hücresel asidozu belirlemedeki etkisini araştırmak ve anlık kan gazı ile karşılaştırılması

Metabolik asidoz oluşması ve beraberinde tampon sistemlerin tükenmesi; hastaların kan pH değerlerinin tampon sistemlerinin koruma mekanizmasından çıkarak daha da düşmesine bunun sonucu olarak da klinik olarak gördüğümüz kardiyak, nörolojik ve hemodinamik anstabiliteye neden olmaktadır. Asidozun bu etkilerinden hastaları korumak ve belki de tampon kaybına neden olan döngüyü kırmak için çoğu klinisyen alkali tedavilere başvurur. Bu alkali tedavilerden de en önemlisi iv bikarbonat tedavisidir. Bu tedavinin türlü yan etkileri mevcut olmakla birlikte etkilere karşılık hastaların klinik durumunun iyi yönetilerek uygulanan bikarbonat tedavisi ile hastalara yarar sağlanabilir. Bikarbonat tedavisinin neden olduğu net yarar ya da net zarar durumunu monitorize etmek klinisyenlerin tedavilerini yönlendirmesinde katkısı olacaktır. Bu nedenle acil serviste bikarbonat tedavisi endikasyonu konulan hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası alınan serum örneğinde L-laktat, fosfofruktokinaz-1, Gliseraldehid-3-fosfat dehidrogenaz ve piruvat dehidrogenazin aktivitesinin serum kan gazı değerleri ile korele olup olmadığını ve hücre içi asidozun artması ile bu markırların etkilenme düzeylerini bulmayı hedefliyoruz. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na bağlı Acil Tıp Kliniği'nde prospektif olarak yürütülen çalışmaya 01.12.2017 – 01.12.2019 tarihleri arasında 31 hasta dahil edilmiş, kan pH değerine göre ciddi, orta, hafif şiddette ve normal olarak değerlendirilen hastalara ortanca 50 mmol (min-max: 20-100) olmak üzere iv bikarbonat tedavisi uygulanmıştır. Tüm olgulara uygulanan bikarbonat tedavisi ile pH değeri ortalama 7,22'den (SD±0,1) 7,28'e (SD±0,1) yükselmiş ve kan HCO3 değeri ortalama 14,49 mEq'dan (SD±3,35) 16,9 mEq'a (SD±3,33) yükselmiştir. Bununla beraber hastaların ortalama parsiyel CO2 düzeylerindeki 34,29 mmHg'den (SD±8,84) 35,73 mmHg'ye (SD±11) olan değişiklik anlamlı bulunmamıştır. Tüm olguların pre ve post PFK değerleri karşılaştırıldığında enzim aktivitesinde 16,72 nmol'den (SD±1,87) 15,94 nmol'e (SD±2,11) düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş olup klinik sonlanımına bi etkisi saptanmamıştır. Tüm olguların pre ve post G3PD değerleri karşılaştırıldığında enzim aktivitesinde 17,3 nmol'den (SD±9,23) 16,34 nmol'e (SD±9,59) olan düşüşü istatistiksel olarak anlamlı bulunmamakla birlikte ex olan hastaların pre ve post G3PD değerleri taburcu olan hastaların pre ve post G3PD değerlerine göre anlamlı miktarda yüksek ölçülmüştür. (pre ve post G3PD değerleri için p değeri sırasıyla 0,014 ve 0,006) Bu nedenle G3PD aktivitesi hücre içi asidoz monitorizasyonunda klinikte kullanılmak için uygun bir markır olmasa da prognozu öngörmede kullanılan bir markır olabilir. Bikarbonat tedavisinde uygulanacak miktarın, "yeterli solunum desteği, volüm kontrolü ve iyonize Ca+2'un düzeltilmesi" gözetilmek koşuluyla; hastaların asidoz şiddetini bir üst dereceye taşımayı hedefleyerek hesaplanması uygun yaklaşım olabilir. Anahtar kelimeler: Glikoliz, Metabolik asidoz, Acil servis, piruvat dehidrogenaz, fosfofrutokinaz, gliseraldehid-3-fosfat dehidrogenaz

Acil servis-hastaneAcil tıpBikarbonatlar+4
Duygu Ege
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniğine başvuran iş kazası vakalarının analizi

Amaç: İş kazaları bir iş yerinde çalışırken ya da o iş yerine servisle ulaşım esnasında beklenmedik bir kaza ya da yaralanma sonucu oluşan ve çalışan kişinin zararlanmasına yol açan yaralanmalardır. İş kazaları ülkemizde ve dünyada önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Ayrıca bu kazaların tedavi giderleri ve iş gücü kayıpları nedeni ile iş kazalarının ekonomik boyutu da önemlidir. Bu çalışmada Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma hastanesine başvuran iş kazası geçirmiş hastaların demografik bilgileri, yaralanma özellikleri, yaralanma türleri, yaralanma tipi, yaralanma şiddeti ve tedavi gereksinimlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmanın verileri, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine iş kazası olarak getirilen ve iş kazası tutanağı tutulan 1868 hastanın dosyası retrospektif olarak incelenerek elde edilmiş olup, hastaların demografik özellikleri ve yaralanma ile ilgili bilgileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda acil servise iş kazası sebebiyle başvuran toplam 1868 hasta değerlendirilmiştir. Hastaların %91,9'u erkek hastalar olup %8,1'i bayanlardan oluşmaktadır. Hastalar ay olarak en fazla ağustos ayında (p<0,05), gün olarak en fazla pazartesi günü (%17 ve p<0,05) ve saat olarak da en sık sabah saat 10.00-12.00 arasında başvurmuşlardır (p<0,05). Acil servise iş kazası sebebi ile başvuran hastaların çoğunluğunu organize sanayi bölgesinde çalışan işçiler oluşturmaktaydı (p<0,05). Yaralanma tipi olarak en fazla penetran yaralanmalar gözlenmiş olup (p<0,05), en sık olarak da el ve yüz bölgelerinde lokalize penetran yaralanmalar şeklinde meydana gelmiştir (p<0,05). Bu hastaların değerlendirmesinde görüntüleme yöntemi olarak en fazla (%54,76) x-ray kullanılmıştır ve bu hastaların %27.19´u primer onarım ile tedavi görmüşlerdir (p<0,05). Hastaların %87.5 (n=1634)inin tedavisi için konsültasyon ihtiyacı olmamıştır (p<0,05). Hastaların %96,8´inin tedavisi acil serviste tamamlanıp ayaktan taburcu edilmiştir (p<0,05). Hastaların %44,2´sinin kati raporu acil serviste düzenlenmiş olup bunu %31,4 ile ortopedi kliniği takip etmiştir (p<0,05). Sonuç: İş kazaları ülkemizde ve dünyada önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu yapılan çalışmada İş kazalarının en fazla yaz aylarında gözlendiği ay olarak da en fazla ağustos ayında gözlendiği, günlerden ise en fazla pazartesi günü ve sabah saatlerinde meydana geldiği tesbit edilmiştir. Bu çalışmada iş kazaları en fazla lokalize penetran yaralanmalar olarak gözlenmiş olup anatomik olarak da en fazla el ve yüz bölgesinde gözlenmiştir. Bu çalışmaya göre iş kazalarına bağlı ölüm oranı düşük çıkmasına rağmen ülke genelinde iş kazalarına bağlı ölüm maalesef yüksek oranda gözlenmektedir. İş kazaları konusunda alınacak önlemler ve yapılacak eğitimlerin bu ölümleri ve yaralanmaları azaltacağı kanaatindeyiz. Anahtar sözcükler: iş kazası, acil servis, yaralanma, ölüm, iş sağlığı güvenliği.

Acil servis-hastaneAcil tıpKazalar+4
Muhammed Şahin
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise solunum sıkıntısı ile başvuran olgularda yüksek akımlı oksijen tedavisinin etkinliğinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada solunum sıkıntısı ile erişkin acil servise başvuran hastalarda yüksek akımlı nazal kanül oksijen (YANKO) tedavisi uygulanan hastaların tedavi öncesi, tedavi süreci ve sonrasında yaşamsal bulgularındaki ve kangazı değerlerindeki değişimler dikkate alınarak tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma 01 Temmuz 2017 ve 01 Şubat 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp ABD'na solunum sıkıntısı ile başvuran, standart oksijen tedavisi ile, oksijen saturasyonu ≥ 93'e yükselmeyen, 18 yaş üstü 65 hastaya YANKO tedavisi verilerek yapılmıştır. Hastalarımızın acil servise geliş, YANKO tedavisinin 1. saat ve 4. saat vital bulguları ve kangazı parametreleri, biyokimyasal parametreler (BUN, Kreatinin, AST, ALT), acil serviste aldıkları tanılar, tedavi basamaklarındaki oksijen saturasyon değerleri, mekanik ventilator desteği gereksinimleri ve hastaların sonlanım durumları hasta veri kayıt formuna kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza 65 hasta dahil edildi. Hastaların 36'sı (% 55,4) erkek, 29'u (% 44,6) kadındı. Hastaların özgeçmişlerinde 25 hastanın KOAH, 20 hastanın İCAH tanısı mevcuttu. Tüm hastalara YANKO tedavisi uygulandı. YANKO tedavisi alan 25 hasta Pnömoni, 20 hasta KOAH atak, 11 hasta Dekompanse kalp yetmezliği tanısı almıştır. Çalışmadaki 65 hastadan 4.saatte elde edilen kangazı parametreleri (pH, PCO2, PO2, CHCO3) ile özgeçmişlerindeki hastalıklar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi (p<0,05). Elde edilen bu sonuca göre İnterstisyel Akciğer Hastalığı grubunda yer alan hastaların kangazı parametrelerinin, diğer hasta gruplarına göre normal düzeylere geldiği belirlendi. Hastaların PCO2 1.saatteki ve 4.saatteki değerinde KOAH'lı hastaların, İnterstisyel Akciğer Hastalığı ve diğer hasta gruplarından daha fazla asidozda oldukları belirlendi (p<0,05). YANKO tedavisi alan 65 hastanın acil servise geliş ve 4.saatte bakılan kan gazında PO2 değeri karşılaştırmasında geliş kangazına ağır hipoksemik olan 35 hasta (% 53,8) sayısı 4.saatte 12 hastaya (% 18,4) gerilediği gözlenmiştir. Sonuç: Acil serviste akut solunum sıkıntılı hastalarda YANKO tedavisinin tüm hasta gruplarında PO2 değerlerini arttırdığı ve Mekanik Ventilatör desteği ihtiyacını azalttığı görüldü. YANKO tedavisini İntersitisyel Akciğer Hastalığı tanısı olan hastalarda Ph, PCO2, PO2 ve CHCO3 gibi kangazı parametrelerinde diğer hasta gruplarına oranla daha belirgin iyileşme olduğu gözlendi. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Solunum sıkıntısı, Yüksek akımlı oksijen tedavisi.

Acil servis-hastaneAcil tıpOksijen solutma tedavisi+2
Yusuf Akgün
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran/getirilen akut iskemik inme hastalarının inme alt tipinin araştırılması

Amaç: İnme, dünya genelinde mortalitesi ve morbiditesi yüksek hastalık grubudur. Çoğu vakanın 70 yaşın altındaki hastalar olduğu düşünüldüğünde inme sadece yaşlı grup hastalığı değildir. İş gücü kaybı ve artmış sağlık harcamalarına neden olmasından ötürü inme risk faktörlerinin belirlenmesi, önlenmesi ve etiyolojik nedenlerinin ortaya konması önem arz etmektedir. Bu çalışmada, iskemik inmenin etiyolojik alt tipleri ile ön ve arka sistem inmelerinin arasındaki ilişkiyi, etiyolojik alt tip ile etkilenen damarların arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkilerin mortalite üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 01/01/2019 ve 31/12/2021 tarihleri arasında Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvurup intraserebral kanamanın bilgisayarlı tomografi ile ekarte edilip akut iskemik inme tanısı konulan ve sonrasında nöroloji servisi ya da yoğun bakım ünitesine yatışı yapılan 403 hastanın demografik verileri, risk faktörleri, inme alt tipi ve mortalite oranları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların yaş ortalaması 72.35 ± 12.43 olup %50.4' ü kadın idi. Çalışmamızda, inme risk faktörleri sıklık sırasına göre hipertansiyon (HT) (%80.9), diabetes mellitus (DM) (%43.7), geçirilmiş iskemik inme (%32.3), atriyal fibrilasyon (AF) (%32.0), hiperlipidemi (HL) (%31.5), sigara içimi (%31.3), koroner arter hastalığı (KAH) (%30.0) ve konjestif kalp yetmezliği (KKY) (%13.4) idi. Damar sulama alanlarına göre akut iskemik inme, %45.7 ile en çok orta serebral arter (MCA) sulama alanında, mortalite oranı ise %20.59 ile en sık 0-30 gün içinde gözlendi. Trial of Org 10172 in Acute Stroke Treatment (TOAST) sınıflamasına göre; hasta grubumuz çoktan aza doğru aterotrombotik inme %50.6, kardiyoembolik inme %28.3, laküner inme %12.4, 'nedeni bilinmeyen inme' %7.2 ve 'diğer inme nedenleri' %1.5 olarak sıralandı. Oxfordshire sınıflamasına göre; hastalarımızın %41.2' si parsiyel anterior sirkülasyon enfarktı (en sık), %28.5' i posterior sirkülasyon enfarktı, %18.4' ü total anterior sirkülasyon enfarktı (TACI) ve %11.9' u laküner serebral enfarkt grubundaydı. TOAST sınıflamasına göre; risk faktörlerinden HT, 'diğer inme nedenleri' hariç tüm inme alt tiplerinde; DM, aterotrombotik inmede ve laküner inmede; HL, laküner inmelerde; KAH, 'nedeni bilinmeyen inme' grubunda, KKY ve AF kardiyoembolik inmelerde; sigara içimi, 'diğer inme nedenleri' grubunda anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0.000). Aynı sınıflamaya göre tanısal testler bakımından; AF varlığı (%88.6), düşük EF (<%40) (%26.3), mitral yetmezlik (%19.3) ve triküspit yetmezlik (%16.7) en sık kardiyoembolik inme grubunda; sol ventrikül hipertrofisi (%21.1) ve ≥%70 (ciddi) ipsilateral karotis darlığı (%27.0) ise en sık aterotrombotik inme grubunda tespit edildi (p=0.000). Oxfordshire sınıflamasına göre; risk faktörlerinden HT varlığı (%93.2) ve tanısal testler bakımından ≥%70 (ciddi) ipsilateral karotis darlığı (%50.0) en sık TACI inme grubunda saptandı (p<0.05). Her iki sınıflamaya göre, yaşam oranı en yüksek laküner inme grubunda idi (p<0.05). Yine her iki sınıflamanın etiyoloji ve damar tutulumu açısından birbiriyle uyumlu olduğu görüldü (p=0.000). İleri analizlerde, MCA inmelerine ait mortalite oranı diğer damar sulama alanlarına göre anlamlı yüksek saptandı (p=0.000). Sağ veya sol MCA total enfarktlarında mortalite oranları arasında istatistiksel açıdan fark izlenmezken (p>0.05), sağ ve sol MCA alt divizyon enfarktlarında yaşam oranlarının daha fazla olduğu bulundu (p=0.000). Cinsiyete göre bakıldığında; kadın hastalarda, erkek hastalara göre mortalite oranının sağ MCA inmelerinde anlamlı yüksek olduğu saptandı (p=0.046). Sonuç: Akut iskemik inmenin çoğunun MCA (sol>sağ) sulama alanında meydana geldiğini, MCA inmelerinin mortalitesinin daha sık olduğunu, özellikle sağ MCA inmelerinde mortalitenin kadın cinsiyette daha belirgin olduğunu ve MCA alt dal tıkanmalarında yaşam süresinin daha uzun olduğunu saptadık. Bu konuda, geniş vaka serilerini içeren çok merkezli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Akut iskemik inme, İnme sınıflandırması, orta serebral arter inmesi, kadın, mortalite

Acil servis-hastaneBeyin iskemisiKadınlar+6
Ömer Jaradat
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemorajik inmelerde kan parametreleriyle, tedavi şekli ve mortalite arasındaki ilişki

Amaç: Hemorajik inmeler, tüm serebrovasküler hastalıkların yaklaşık %20'sini oluştururken, yüksek morbidite ve mortaliteye sahip olmaları nedeniyle erken tanı ve müdahale büyük önem taşımaktadır. Hemorajik inmeler, intraparankimal kanamalar (İPK) ve subaraknoid kanamalar (SAK) olmak üzere iki farklı patogenezle ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada, nötrofil/lenfosit oranı (NLR), monosit/lenfosit oranı (MLR), platelet/lenfosit oranı (PLR) gibi güncel enflamatuvar parametreler ile plazma aterojenik indeks (PAİ) gibi laboratuvar parametrelerinin, SAK ve İPK arasındaki farklılıklarını belirlemeyi ve bu parametrelerin cerrahi ihtiyaç ve mortaliteyi öngörmedeki prognostik rolünü değerlendirmeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışması Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 01/09/2019 – 01/09/2023 tarihleri arasında hemorajik inme tanısı konulan hastalar üzerinde retrospektif kohort olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya hemorajik inme tanısı konulan ve 18 yaşından büyük olan hastalar dahil edildi. Hastaların klinik ve demografik verilerinin yanı sıra NLR, MLR, PLR gibi hematolojik parametreleri ile lipit profili çalışılan hastaların lipit değerleri kaydedildi. PAİ değeri, trigliseridin (TG) yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterole (HDL-K) oranının 10 tabanında logaritmik dönüşümü olarak hesaplandı. Hastaların 48 saatlik, 1 aylık ve 3 aylık mortaliteleri incelendi. Aynı zamanda cerrahi tedavi ihtiyacı olup olmadığı incelendi. Çalışmanın primer sonlanımı mortalite ile NLR, MLR, PLR ve PAİ arasındaki ilişkinin saptanması olarak belirlendi. Sekonder sonlanımlar ise bu değerlerin cerrahi ihtiyacının saptanmasındaki değeri ve SAK/İPK arasında bu değerlerin dağılımı arasındaki farkın tespiti olarak belirlendi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 176 hemorajik inme hastası dahil edildi. Hastaların 22'sinde (%12.5) SAK, 154'ünde (%87.5) ise İPK gözlendi. En sık görülen komorbidite %48.3 ile hipertansiyondu (HT). Otuz (%17) hastanın ilk 48 saatte, 70 (%39.8) hastanın 1 ay içinde, 75 (%42.6) hastanın ise 3 ay içinde öldüğü saptandı. SAK grubunda cerrahi tedavi ihtiyacı olan hasta saptanmadı. İPK grubunda 15 (%9.7) hastada cerrahi ihtiyacı olduğu gözlendi. HDL SAK grubunda anlamlı düzeyle yüksek saptanırken (p<0.001); PAİ (p=0.002), NLR (p=0.010), MLR (p=0.004) ve PLR (p=0.008) değerlerinin İPK grubunda anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. Ancak tedavi ve mortalite grupları arasında bu parametrelerin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlendi. (tümü için p>0.05). Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen verilere göre İPK grubunda SAK grubuna göre daha ileri yaş, daha sık hipertansiyon ve daha sık antihipertansif kullanımı olduğu tespit edildi. Ayrıca İPK grubunda HDL-K değeri SAK grubuna göre anlamlı düzeyde düşükken; PAİ, NLR, MLR ve PLR oranları daha yüksekti. Ancak bununla birlikte İPK ve SAK hastalarında cerrahi ve konservatif tedavi arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Mortalite sonlanımı açısından da gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. SAK ve İPK farklı patogenezlere sahip klinik antitelerdir. Bu sebeple İPK açısından yüksek riskli hastaların takibinde bu parametreler önemli bir yere sahip olabilir. Seri ölçümlerin yapıldığı kohort ve vaka-kontrol çalışmalarına ihtiyaç devam etmektedir. Anahtar sözcükler: Hemorajik İnme, Nötrofil lenfosit oranı, Monosit Lenfosit Oranı, Platelet Lenfosit Oranı, Plazma Aterojenik İndeks, Acil Tıp

Acil tıpHemorajilerMonosit/lenfosit oranı+3
Tuğçe Yıldırım Bayram
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19'dan sonra serebrovasküler hastalık ve st eleve miyokart enfarktüsü vakalarında artış durumunun araştırılması

Amaç: Çalışmamızda COVID-19'un akut iskemik inme (Aİİ) ve ST elevasyonlu miyokart enfarktüsü (STEMI) insidanslarını artırıp artırmadığını tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamız pandemi (1 Temmuz- 31 Aralık 2020) ve pandemi öncesi (1 Temmuz- 31 Aralık 2019) aynı dönemde acil servise başvuran Aİİ ve/veya STEMI tanısı konan hastalar ile yapılmıştır. Pandemi ve pandemi öncesi dönemde başvuran hastaların yaş, cinsiyet, hasta sayıları, komorbidite durumları, tanıları ve mortalite durumları karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 71,8± 13 yıl olup, %48,3'ü erkekti. Pandemi öncesi dönemde başvuran 255 iskemik (STEMI ve/veya Aİİ) hastanın, pandemi döneminde 165'e düştüğü saptandı (p<0,05). Çalışmamızda pandemi döneminde tüm iskemili (STEMI ve/veya Aİİ) grupta %38,8'lik, Aİİ'li grupta %38,2; STEMİ grupta %29,1'lik azalma saptandı. Hastalarda pandemi öncesi dönemde başvuran hastaların yaş ortalamaları ve cinsiyet oranları pandemi döneminde başvuran hastalar ile benzerdi (p>0,05). Tüm iskemik (STEMI ve/veya Aİİ) grupta ve Aİİ tanılı hastalarda pandemi döneminde başvuran hastalarda kronik böbrek yetmezliği ve hiperlipidemi (HL) sıklığı yüksek saptandı (p<0,05). STEMİ'de pandemi döneminde başvuran hastaların komorbiditeleri ve pandemi öncesi dönemle kıyaslandığında gruplar arasında farklılık saptanmadı (p>0,05). Tüm iskemik (STEMI ve/veya Aİİ) hastalar ve STEMI tanılı hastalarda pandemi döneminde, pandemi öncesi döneme kıyasla eksitus oranı anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Çalışmamızda STEMI ve/veya Aİİ başvuran hastaların % 8,1'inin COVID-19 olduğu saptandı. COVID-19 olan ve olmayan tüm iskemi (STEMI ve/veya Aİİ), STEMI ve Aİİ gruplarında yaş, cinsiyet, komorbidite (STEMI'de HL hariç) ve mortalite sıklığı açısından farklılık saptanmadı (p>0,05). STEMI'li grupta COVID-19 pozitif olan hastaların, COVID-19 negatif olanlara kıyasla HL sıklığının anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç olarak pandemi öncesi döneme göre, pandemi döneminde Aİİ ve/veya STEMI sebebiyle başvuran hasta sayısında azalma saptanırken, mortalite oranlarında artış olmuştur. Anahtar kelimeler: COVID-19, iskemik inme, ST elevasyonlu miyokart enfarktüsü

Aysun Merdan
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut aort diseksiyonu tanısı alan hastalarda platelet-lenfosit oranının(PLR) ve nötrofil- lenfosit oranının(NLR) mortalite öngörmedeki kullanılabilirliğinin araştırılması

Amaç: Aort diseksiyonu(AD), aort duvarının içindeki katmanlarda meydana gelen ayrışmayla karakterize hayatı tehdit edici bir durumdur. AD aort acilleri arasında en sık görülen patolojidir. Biz bu çalışmamızda düşük maliyetli, kolay ulaşılabilir olan laboratuar tetkikleriyle, AD tanısı alan hastaların mortalitesi üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Ahi Evran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kırşehir Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Servisi'ne 01/01/2013-01/01/2023 tarihleri arasında başvurup, AD tanısı alan 37 hastanın ve bu hastalarla benzer komorbid hastalık ve demografik özelliklere sahip 40 kontrol grubu hastasının; demografik verileri, komorbid hastalıkları, risk faktörleri, kan parametreleri ve mortalite oranları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmamızdaki AD hastaların %62.1'i erkek, %37.2'si kadındır. AD hastalarının ortalama yaşı 62.57 11.55 iken kadınların yaş ortalaması 69.07 8.0, erkeklerin yaş ortalaması 57.95 11.96 'dır(p=0.004). AD hastalarının 23(%62.1)'ü hipertansiyon(HT), 10(%27)'u hiperlipidemi, 6(%16.2)'sı kardiyovasküler hastalık(KVH), 5(%13.5)'i serebrovasküler(SVH), 5(%13.5)'i diabetes mellitus(DM) hastasıdır. Kontrol grubunun platelet değerleri (271.52 74.02) uygulama grubunda yer alan hastaların platelet değerlerinden (223.75 78.23) daha yüksektir(p=0.007). Kontrol grubunun nötrofil değerleri (5.01(2.97-9.97)) uygulama grubunda yer alan hastaların platelet değerlerinden (6.68(2.81-25.07)) daha düşüktür(p=0.014). Kontrol grubunun nötrofil lenfosit oranı(NLR) değerleri (2.27(0.72-5.57)) uygulama grubunun NLR değerlerinden (3.15(1.07-14.46)) daha düşük bulunmuştur(p=0.038). Hastane içi ex olan hastaların yaş ortalaması (67.86 10.65) olmayan hastaların yaş ortalamasından (58.27 11.23) daha yüksek bulunmuştur(p=0.013). Hastane içi ex olan hastaların %80'i tip A, %20.0'si tip B diseksiyon olup; tip A diseksiyonda tip B'ye göre mortalite artmaktadır(p=0,009). Hastane içi ex olan hastaların %53.3'ü tip 1, %26.7'si tip 2 ve %20.0'si tip 3 diseksiyon olup; tip1 ve tip 2 diseksiyonda mortalite tip 3'e göre artmaktadır(p=0,027). Hastaların yaşındaki 1 birimlik artış hastane içi ex olma riskini 1.104 kat artırmaktadır (OR: 1.104, 95%C.I.: 1.010-1.207, p=0.030). KVH'nin olması hastane içi ex olma riskini 10.50 kat artırmaktadır (OR: 10.50, 95%C.I.:1.079-102.17, p=0.043). Stanford tip A diseksiyon olması hastane içi ex olma riskini 7.0 kat artırmaktadır (OR: 7.00, 95%C.I.:1.509-32.478, p=0.013). Debakey tip 1 diseksiyon olması hastane içi ex olma riskini 9.199 kat artırmaktadır(OR: 9.199, 95%C.I.: 1.377-61.460, p=0.022). Debakey tip 2 diseksiyon olması Hastane içi Ex olma riskini 7.914 kat artırmaktadır (OR: 7.914, 95%C.I.: 0.702-89.209, p=0.028). Sonuç: Bu çalışmada AD'nin kadınlarda görülme yaşının erkeklerden daha yüksek olduğunu, AD geçiren hastalarda platelet sayısının düşerken nötrofil sayısının ve NLR'nin arttığını, Stanford tip A diseksiyon ile DeBakey tip 1 ve tip 2 diseksiyonlarda mortalitenin arttığını, ileri yaş ve KVH'ye sahip olma durumunun mortaliteyi arttırdığını, platelet lenfosit oranı(PLR) ve NLR yüksekliğinin mortaliteyle ilişkili olmadığını saptadık. Bu konuda, geniş vaka serilerini içeren çok merkezli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Aort diseksiyonu, PLR, NLR, Mortalite

Yasin Ergin
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST elevasyonlu ve non-ST miyokard enfarktüslerinde plazma aterojenik indeksi (PAI) ve CHA2DS-VASc skorlarının ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada acil servise başvuran ve myokard enfarktüsütanısı alan hastaların CHA₂DS₂-VASc skoru ile Plazma aterojenik indeks (PAİ), monosit HDL oranı (MHR), platelet lenfosit oranı (PLR) ve Nötrofil lenfosit oranları arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Ayrıca ST elevasyonlu (STEMI) ve Non-ST Miyokard Enfarktüsleri (NSTEMI) ile korelasyonlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışma 2020-2023 tarihleri arasında Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil servisinde myokard enfarktüsü tanısı konulan hastalar üzerinde yapılmış olup retrospektif tanımlayıcı bir uzmanlık tezi araştırmasıdır. Çalışmaya 200 STEMI, 200 NSTEMI hastası ve 200 kontrol grubu sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ve kontrol grubunun tamamının yaş ortalaması 60,70±12,33'tür. Gruplara göre skorlar ve kan değerleri karşılaştırıldığında CAD VASC, PAİ, PLR, NLR ve MHR skor değerlerinde önemli farklılık olduğu bulunmuştur. CAD VASC skoru NSTEMİ grubunda STEMİ ve kontrol grubuna göre daha yüksektir. PAİ skoru hem NSTEMİ hemde STEMİ gruplarında kontrol grubuna göre daha yüksektir. MHR STEMİ grubunda kontrol gurubuna göre daha yüksektir. NLR hem NSTEMİ hem STEMİ gruplarında kontrol grubuna göre daha yüksektir. CAD VASC skoru ile NLR ve PLR arasında pozitif yönde zayıf korelasyon olduğu bulunmuştur. PAİ ile MHR arasında pozitif yönde zayıf, PLR ile negatif yönde zayıf korelasyon olduğu tesbit edilmiştir. CADVASC skorundaki bir birimlik artış MI riskini 1.60 kat, PAİ skorundaki bir birimlik artış 3.24 kat, NLR'deki bir birimlik artış 2.59 kat artırırken, PLR'deki bir birimlik artış MI riskini 1.013 kat azaltmaktadır. Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen verilere göre myokardiyal infarktüs geçiren hastalarda ateroskleroz göstergesi olan bütün inflamasyon parametrelerinin yükseldiği tesbit edilmiştir. CHA₂DS₂-VASc ile PAI arasında önemli bir korelasyon bulunamamıştır, ancak CHA₂DS₂-VASc skorunun özellikle NSTEMI'de PAİ'nin ise her iki MI gurubunda bariz yüksek olduğu tesbit edilmiştir. Bu itibarla CHA₂DS₂-VASc skoru kliniklerde ve acil servislerde özellikle NSTEMI'yi öngördürücü etkisi yüksek iken; PAİ'nin belirli bir miyokard enfarktüsü alt grubunu öngördürücü etkisi belirgin değildir. Bu iki parametrenin miyokard enfarktüsü risk skorlamalarında kullanılabilirliğinin daha net değerlendirilmesi için daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: myokard infarktüsü, stemi, nstemı, cha₂ds₂-vasc, paı, nlr

KalpKolesterol-HDLMiyokard enfarktüsü+6
Samet Altunbaş
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek irtifa hastalıklarını öngörmede kullanılabilecek biyomarker ve fizyololik parametreler

Yüksek irtifa hastalıklarına yatkın bireyleri önceden tespit edebilmek için hastalığın oluşumunda rol alan fizyolojik ve biyokimyasal süreçler aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmada daha önce hipoksi, pulmoner hipertansiyon, akut kalp yetmezliği ve inflamasyon süreçlerinin araştırılmasında kullanılmış 8 farklı biyomarker (BNP, HIF-1α, NGAL, MMP-3, MMP-9, SESN2, Substance P, U-II) değerlendirilmiş ve bunların Yüksek İrtifa Hastalıkları ile ilişkisi araştırılmıştır. Türkiye Dağcılık Federasyonu'nun Rize'de düzenlediği eğitim tırmanışına katılan dağcı grubundan gönüllü olarak çalışmaya katılan 52 kişinin 2200 metredeki birinci kamp alanında vital bulguları ölçülmüş, venöz kan örnekleri alınmış ve Lake Louise Skorlaması uygulanmıştır. Bu kamp alanında hastalık tespit edilmeyen bireylerin daha yüksek irtifadaki ikinci kamp alanında vital bulgularının ölçümü ve Lake Loise Skorlaması tekrarlanmıştır. Buna göre dağcı grubu Akut Dağ Hastalığı olan (ADH+) ve Akut Dağ Hastalığı olmayan (ADH-) şeklinde iki gruba ayrılarak elde edilen veriler karşılaştırmalı değerlendirilmiştir. Değerlendirmeye alınan 52 kişilik dağcı ekibinde ortalama yaş 34,58 ± 11,53 olup en düşük yaş 20 en yüksek yaş 61'dir. 6 kadın ve 7 erkek olmak üzere toplam 13 kişiye (%25) Akut Dağ Hastalığı tanısı konulmuştur. Cinsiyet ile hastalığa yatkınlık arasında bir ilişki saptanmadı (p=0.232). Araştırılan markerlerdan MMP-9 ve Substance P'nin Akut Dağ Hastalığı olan grupta birinci kamp alanındaki değerlerinin daha yüksek olduğu (p=0,037 ve p=0.038), diğer sonuçların ise her iki irtifada istatistiksel olarak farklı olmadığı saptandı. Fizyolojik parametrelerde ise irtifa arttıkça oksijen saturasyonunun düştüğü (p<0.01), nabız sayısının arttığı (p<0.01), sistolik ve diastolik tansiyonlarda anlamlı fark olmadığı (p=0.238 ve p=0.484) tespit edildi. Yüksek irtifa hastalıklarını öngörmede araştırma konusu olan biyomarkerlardan MMP-9 ve Substance P hafif bir hipoksik stres ortamında hasta grubunda daha yüksek tespit edilmiş ve bu biyomarkerların hastalığın öngörülmesinde kullanılabileceği düşünülmüştür. Ayrıca yüksek irtifaya çıkıldıkça meydana gelen hipoksi ve taşikardi gibi fizyolojik cevapların ise ADH+ ve ADH- gruplar arasında farklılık göstermediği görülmüştür.

Akciğer hastalıklarıAkut hastalıkBeyin hastalıkları+7
Akın Yolcubal
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karbonmonoksit zehirlenmelerinde hastalığın şiddetini belirlemede laktat düzeyinin rolü

Amaç: Acil servise başvuran CO zehirlenmesi saptanan hastalarda hastalığın şiddetini belirlemede laktat düzeyinin rolünü incelemektir. Gereç ve yöntemler: 01.01.2014 - 01.12.2019 tarihleri arasındaki hastanemiz acil servisine başvuran tüm CO zehirlenme vakaları retrospektif olarak incelenerek CO maruziyeti olan 18 yaş üzeri hastalar belirlendikten sonra bu hastalarda COHb ve laktat düzeyi çalışılmış olan 151 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların acil serviste kalış süreleri, yataklı servise yatışı yapıldı ise yoğun bakım ve servisteki yatış süreleri, entübasyon veya hiperbarik oksijen tedavisi gibi ileri tedavi yöntemleri uygulandı ise bu tedaviler ile ilgili süreleri, laboratuvar değerleri toplanarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 63'ü (%41,7) erkek, 88'i (%58,3) kadın olmak üzere toplam 151 karbon monoksit zehirlenmesiyle acil servise başvuran hasta dahil edilmiştir. Semptomlar incelendiğinde en çok %14,6 oran ile senkop tespit edilmişken bunu %13,3 oranıyla baş ağrısı, bulantı, kusma takip ettiği görülmüştür. Zehirlenme nedenlerine bakıldığında %31,1'inin soba dumanı, %25,2'sinin yangın dumanı, %40,4'ünün de nedeninin bilinmediği tespit edilmiştir. CKMB değerindeki bir birimlik artışın hastanın klinik durumunun ciddi olması ihtimalini %29,5 arttırdığını ve CO Hb değerindeki bir birimlik artışın hastanın klinik durumunun ciddi olması ihtimalini %7,9 arttırdığı saptanmıştır. COHb değerindeki bir birimlik artışın hastanın klinik durumunun ciddi olması ihtimalini %4,7 arttırdığı ve Troponin I değerindeki bir birimlik artışın hastanın klinik durumunun ciddi olması ihtimalini %0,2 arttırdığı görülmüştür. Hastaların ciddiyet durumlarını CKMB, troponin I ve oksijen tedavisi sonrası laktat değişimi değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı yordayıcı olduğu saptanmıştır. Klinik ciddiyeti belirlemede en önemli parametrenin CKMB olduğu görülmüştür. Yoğun bakım ve HBO tedavi ihtiyacını belirlemede Troponin I nın en etkili faktör olduğu bulunmuştur. Sonuç: Sonuç olarak laktat değerlerinin beklediğimiz gibi hastalığın şiddetini değerlendirmede etkili olmadığını tespit ettik. Fakat CKMB ve Troponinin hem HBO tedavisinde hem YBÜ yatışında hem de kliniğin ağır seyretmesiyle yakın ilişkili olduğunu saptadık. Daha net bilgiler elde edilmesi için çok merkezli ve daha çok kişi ile çalışmalar yapılmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: CO zehirlenmesi, Acil Servis, Laktat, CKMB, Troponin.

Acil servis-hastaneAcil tıpKarbonmonoksit zehirlenmesi+3
Sadık Erdem Dizman
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

65 yaş üzeri hastalarda evde sağlık hizmetlerinin acil servis yoğunluğuna etkisi

Bu çalışma, evde sağlık hizmetlerinin (ESH) 65 yaş üzeri bireylerde acil servis başvuru sıklığı ve hastane yatış süreleri üzerindeki etkisini değerlendirmek amacıyla retrospektif olarak planlanmıştır. Kırşehir il merkezinde ikamet eden, Aralık 2021-Mayıs 2023 tarihleri arasında Evde Sağlık hizmetleri (ESH) kaydı bulunan ve hizmet almaya devam eden 310 hastadan, çalışma kriterlerini karşılayan 156 hasta analize dahil edilmiştir. Veriler, Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) ve Halk Sağlığı Yönetim Sistemi (HSYS) aracılığıyla toplanmıştır. Çalışma kapsamında hastaların demografik özellikleri, Barthel Bağımlılık Düzeyleri, komorbid hastalıkları, ESH'ye başvuru nedenleri ve acil servis başvuru sıklıkları incelenmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 83,3 yıl olup %82,1'i kadındır. En sık görülen kronik hastalıklar hipertansiyon (%80,1), diyabet (%48,7) ve koroner arter hastalığı (%39,7) olarak saptanmıştır. Barthel İndeksi ortalaması 75.9 olup hastaların büyük çoğunluğu (%80) orta derecede bağımlı olarak değerlendirilmiştir. ESH başvurusu öncesi ve sonrası acil servis başvuru sayıları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0.817). Ancak laboratuvar tetkiki amacıyla ESH'ye başvuran hastalarda acil servis başvurularında anlamlı bir azalma gözlenmiştir (p=0.048). Kırmızı alanda muayene edilen hasta sayısı ile Barthel İndeksi arasında zayıf ama anlamlı negatif korelasyon bulunmuştur (Rho=-0.162, p=0.045). Ayrıca, yoğun bakımda yatış süresi ile Barthel İndeksi arasında da anlamlı negatif ilişki saptanmıştır (Rho=-0.222, p=0.006). Sonuç olarak, evde sağlık hizmetlerinin bazı klinik parametreler üzerinde olumlu etkileri gözlenmekle birlikte, genel anlamda acil servis başvuru sayısı ve yatış süreleri üzerinde istatistiksel olarak anlamlı farklara ulaşılamamıştır. Bu durum, ESH'nin kapsam ve etkinliğinin artırılması, multidisipliner yaklaşımla yeniden yapılandırılması gerekliliğini gündeme getirmektedir. Anahtar kelimeler: Evde sağlık hizmetleri, acil servis, yaşlı, Barthel İndeksi, hastane yatışı

Evde sağlık hizmetleriHastanede yatış süresi
Sezai Durmaz
Kırşehir Ahi Evran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise senkop yakınması ile başvuran hastaların elektrokardiyografi bulgularının tanı ve tedavideki etkinliği

Amaç: Senkop, beyin kan akımının geçici olarak bozulması sonucu kısa sürede gelişen, kendiliğinden iyileşen, ani bilinç ve postural tonusun kaybıdır. Senkop acil serviste sık karşılaşılan tıbbi bir problem olup, oldukça basit nedenlerden hayatı tehdit edebilecek ciddi aritmilere kadar geniş bir yelpazede yer alan birçok hastalık senkop oluşmasına neden olabilir. Bu çalışmada Acil servise senkop yakınması ile başvuran yetişkin hastalarda, EKG bulguları ile senkop arasındaki ilişkiyi belirlemeyi, senkopun risk faktörlerini tespit ederek acil tanı ve tedavideki etkinliğini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan çalışmamıza fakülte etik kurul onayı alınarak Aralık 2017- Mart 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Erişkin Acil servisine senkop yakınmasıyla başvuran 150 hasta dahil edildi. Hastaların 25 mm/sn hızında 12 derivasyonlu EKG'leri çekildi ve hastalar monitörize edildi. Çekilen EKG'lerde kalp hızı, PR, QRS, QT aralıkları hesaplandı. EKG'lerde ritm analizi, dal bloğu varlığı, AV-Tam blok varlığı, iskemi bulguları, WPW Sendromu, Brugada Sendromu, ARVD varlığına bakıldı. Çalışmaya aldığımız hastalarda senkop/nöbet ayrımı yapıldı. Nöbet geçirdiği saptanan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların senkop tipleri belirlendi. Ayrıca hastalara ait yaş, cinsiyet, altta yatan hastalıklar, ek yakınmalar, senkop süreleri, vital bulguları, senkop tipleri, EKG ve laboratuar verileri, acilde kalış süreleri, acilde konulan tanıları, taburculuk ve hastaneye yatış durumları bilgi formuna kayıt edildi. SPSS programına elde edilen veriler girilerek çalışmanın istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 72 (% 48,0)'si erkek, 78 (% 52,0)'i kadın olmak üzere toplam 150 hasta dahil edildi. Çalışmamızda hastaların EKG sonuçlarına bakıldığında; Aritmisi olan hasta sayısı 18 (% 22,0), dal bloğu olan hasta sayısı 20 (% 13,3), AV-Tam blok olan hasta sayısı 5 (% 3,3), iskemi bulguları olan hasta saysı 5 (% 3,3), Brugada Sendromu olan hasta sayısı 2 (% 1,3), ARVD'si olan hasta sayısı 1 (% 0,7) olarak saptandı. Altmış beş yaş ve üzeri olan hastalar ile EKG'lerinde PR, QRS, QT uzunluğu, aritmi, dal bloğu ve AV-Tam blok bulunanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Benzer şekilde senkop tipi kardiyak senkop olan hastalar ile EKG'lerinde QRS, QT uzunluğu, aritmi, dal bloğu ve AV-Tam blok bulunanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. EKG'lerinde QT uzunluğu, aritmi, dal bloğu, AV-Tam blok ve iskemi bulguları bulunanlar ile hastaneye yatış yapılanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Acil servise senkop yakınması ile başvuran hastalarda öykü ve iyi bir fizik muayene ile birlikte 12 derivasyonlu EKG çekilmesi erken tanı ve hızlı tedavi için son derece anlamlıdır. 65 yaş ve üzeri anormal EKG bulgusu (aritmi, QRS genişliği, QT uzunluğu, dal bloğu, AV-Tam blok) varlığında ve ek hastalığı olanlarda senkop görülme sıklığı artmakta olup anormal EKG bulguları ile senkop tekrarlaması arasında ilişki olmadığı belirlendi. Senkop süresi 5 sn altında olması durumunda VT olasılığının arttığı belirlendi. Anahtar Kelimeler: Acil Tıp, Senkop, Elektrokardiyografi bulguları

Acil servis-hastaneAcil tıpElektrokardiyografi+3
Ufuk Akday
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şok ve/veya organ yetmezliği gelişen zehirlenmeli hastaların prospektif analizi

Amaç: Bu çalışmanın amacı şok ve organ yetmezliği gibi mortalitesi yüksek zehirlenmeli hastaların prospektif olarak incelenerek, literatüre tanı, tedavi, klinik seyir ve sonuçlarla ilgili değerli verileri kazandırmaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamız yerel etik kurul tarafından onay alındıktan sonra, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim dalında Eylül 2015-Ocak 2019 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya; ciddi zehirlenmeler nedeni ile Acil Tıp Anabilim dalına başvuran şoku veya akut organ yetmezliği olan, çalışmaya katılmayı kabul eden 18 yaş üstü ardışık 89 hasta kabul edilmiştir. Hastaların demoğrafik özelliklerinin yanı sıra, aldıkları ilaç veye maddelerin tipi, alım şekli, dozu ayrıntılı olarak sorgulanarak kaydedildi. Hastaların acil tedavisi ve yatışı sırasında şok veya akut organ yetmezliği gelişme zamanı, akut organ yetmezliğinin tipi, zehirlenmenin tedavisi, kullanılan antidotlar ve ekstrakorporeal metotların tipi ayrıntılı bir şekilde kaydedildi. Zehirlenme şiddetini belirlemek için zehirlenme güvenlik endeksi kullanıldı. Elde edilen verilerin istatistiksel değerlendirmeleri için SPSS v.23,0 programı kullanıldı. Çalışmaya alınan hastaların sonlanım şekli raporlandı. Bulgular: Çalışmaya şok ve akut organ yetmezliği olan toplam 89 hasta dahil edildi. Hastaların 72 (%80,9)'si erkek, 17 (% 19,1)'si kadındı. Hastaların yaş ortalaması ortalaması 49,1 (19-90) iken, kadın hastaların yaş ortalaması 42,7 (19-90), erkek hastalar ise 50,6 (19-90) olarak bulundu. Akut organ yetmezliği ve şok tablosu olan hastalarımızın aldığı ajanlar sorgulandığında; 51 hastanın metil alkol, 12 hastanın kardiyovasküler ajan (KKB, BB, ARB), 6 hastanın alüminyum fosfit, 4 hastanın karbonmonoksit, 4 hastanın mantar maruziyeti olduğu görülmektedir Çalışmaya alınan 89 hastanın, ortalama yatış süreleri 6,29 (1-50) gün olarak bulundu. Zehirlenme şikayeti sonrası exitus olan hastaların ortalama yatış süresi ise 7,60 (1-50) gün olarak bulundu. Acil servise başvuran 89 hastadan 30'u exitus olurken 52'u ise taburcu olmuştur. Ekstrakorporeal tedavi metodları uygulanan hastalarda mortalitenin düşük, acil servise başvurduğunda hipotansiyona bağlı şoku olan hastalarda mortalitenin yüksek olduğu tespit edildi. Laboratuvar bulguları incelendiğinde wbc, laktat, baz açığı, potasyum yüksekliği olan ve kan Ph'ı, bikarbonat düşük olan zehirlenme hastalarında mortalitenin yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Mortalitesi yüksek zehirlenme hastalarında vakit kaybetmeden zehirlenmenin tipini şeklini belirleyerek, gerekli antidot tedavi ve ekstrakorporeal metodları uygulamak sağkalım oranlarını arttırabilir. Akut organ yetmezliği ve şok yapan zehirlenmeler arasında metil alkol ve alimunyim fosfit zehirlenmelerinin tüm tedavilere rağmen halen mortaliteleri yüksektir. Acil hekimleri zehirlenme şiddetini belirlerken zehirlenme güvenlik endeksine ek olarak çalışmamızda mortalite yüsekliğinde anlamlı bulunan 1. saatte hipotansiyon tespit edilen, lökosit değeri, baz açığı, laktat yüksekliğinin ve kan Ph'ı, bikarbonat düşüklüğünü prognostik kriter olarak kullanılması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Acil, Şok, Akut Organ Yetmezliği, Zehirlenme, Laktat, Baz Açığı.

LaktatlarProspektif çalışmalarZehirlenmeler+3
Faysal Tekin
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise tekrarlayan başvuruları olan hastaların istatiksel analizi

Bu çalışmada, Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisine yedi gün içerisinde yapılan tekrar başvurular incelenmiştir. Araştırmanın amacı, bu başvuruların sosyo-demografik özelliklerini, tıbbi ve toplumsal nedenlerini ortaya koymak ve önlenebilir başvuruları belirlemektir. Retrospektif kesitsel tipte yapılan çalışmada, 2023 yılı boyunca acil servise başvuran hastaların verileri Entegre Hastane Yönetim Sistemi üzerinden elde edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş, cinsiyet, ikamet yeri, başvuru şikayetleri, triyaj kodları, başvuru sonuçları ve başvurular arasındaki klinik yönetim özellikleri analiz edilmiştir. Bulgulara göre, tekrar başvuru yapan hastaların çoğunluğunun genç yaş grubunda ve merkezde ikamet eden bireyler olduğu, en sık başvuru nedeninin gastrointestinal sistem şikayetleri olduğu saptanmıştır. İkinci başvuruların büyük kısmında şikayetlerin aynı olduğu ve ek tetkik ihtiyacının arttığı belirlenmiştir. Ayrıca, hekim deneyimi ve hastaların demografik özellikleri ile başvuru sonuçları arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Sonuç olarak, acil servislere tekrarlayan başvurular hem sağlık sistemi hem de hasta yönetimi açısından önemli bir sorun oluşturmaktadır. Bu durumun önlenebilmesi için birinci basamak sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, hasta eğitiminin artırılması ve riskli hasta gruplarına yönelik özel stratejiler geliştirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, tekrar başvuru, rekürren hasta, sağlık hizmetleri, hasta yönetimi

Şükriye Gül Ersoy
Kırşehir Ahi Evran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel serebral iskemi modelinde kan-beyin bariyeri biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı ratlar üzerinde oluşturulan fokal serebral iskemi modeli üzerinde, kan-beyin bariyeri tight junction proteinlerinden olan occludin, claudin-5, JAM-A ve astrosit hasarı göstergesi olan S100B proteinlerinin biyokimyasal ve histolojik değerlendirmeleri ile literatüre ve klinik kullanıma yeni biyobelirteçler ekleyebilmektir. Her bir grupta sekiz hayvan olacak şekilde (n=8) iskemi sürelerine göre A grubu (1,5 sa), B grubu (4,5 sa), C grubu (6 sa), D grubu (24 sa), kontrol grubu dahil beş grupta incelenen toplam 40 adet Wistar Albino cinsi erkek rat üzerinde sağ A. Carotis Communis ve sağ A. carotis externa oklüzyonu yapılarak yeni bir fokal serebral iskemi modeli oluşturulmuştur. Ratlar iskemi sürelerinin dolmasının ardından occludin, claudin-5, JAM-A ve S100B düzeylerini incelemek için kan ve beyin dokularının alınması sonrasında sakrifiye edilmişlerdir. Beyin dokuları ayrıca histolojik incelemeye tabi tutulmuş, piknotik nükleus yüzdesi, apoptotik indeks ve occludin, JAM-A, S100B immünoreaktivite yoğunlukları incelenmiştir. Elde edilen veriler SPSS ve Jamovi programları kullanılarak analiz edilmiştir. Serum JAM-A ve serum claudin-5 düzeyleri, piknotik nükleus yüzdesi, apoptotik indeks değerleri ile occludin, JAM-A ve S100B immünoreaktivite yoğunluk değişkenleri gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar göstermiştir (p<0,05). Elde edilen veriler sonucunda, yaptığımız deneysel fokal serebral iskemi modelinde tight junction proteinlerinden olan Serum JAM-A' nın occludin ve claudin-5 proteinlerine kıyasla daha anlamlı ve hızlı artışlar gösterdiği izlenmiştir. Bu veriler önemli mortalite ve morbidite nedenlerinden biri olan iskemik inmenin prognoz ile komplikasyonlarının tahmin edilmesinde ve tedavi şeklinin belirlenmesinde JAM-A' nın yol gösterici bir biyobelirteç olabileceğini ispatlar niteliktedir. Anahtar kelimeler: JAM-A, Occudin, Claudin-5, S100B, İskemi, İnme

BiyobelirteçlerClaudinKan beyin bariyeri+5
Gül Taşlı Yeşilçayır
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste pulmoner embolinin dışlanmasında transtorasik ekokardiyografinin ve ultrasonun (EKO-US) etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Pulmoner emboli (PE), tedavi edilmediği takdirde mortalitesi %30 olan, ancak uygun şekilde tedavi edildiğinde %2-8'e düşen yaygın bir kardiyopulmoner acildir. Bu araştırmada Pulmoner Emboli dışlanmasında EKO-US'un etkinliğinin değerlendirilmesi ve pulmoner emboli şüphesi olan hastalarda yapılan EKO-US'un pulmoner emboli tanı koyma gücünün araştırılmıştır. Yöntem: Araştırmamıza dahil olan hastalar acil servise ait ultrason ile yatak başında, tarafımızca temel ve ileri USG kursu alan araştırmacı ve kardiyoloji hekimi ile çift kör olarak değerlendirilmiştir. Araştırmaya 52 hasta dahil edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS Statics Version 26 programında yapılmıştır. Değişkenlerin EKO bulguları ile uyumu Kappa uyum analizi ile değerlendirilmiştir. Pulmoner BT Anjio pozitifliğini tahmin gücü tahmininde ROC analizi kullanılmış ve p˂0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya alınan olguların %50' si erkek %50' si kadındır. Pulmoner emboli tanısı alanlarda embolinin türünün dağılımı incelendiğinde pulmoner emboli tanısı alanların (n=20) %30'unun lober (n=6); %30'unun segmenter (n=6); %5 olduğu saptanmıştır. Olguların PE tanılarına göre EKG, güncel EKO, CUS ve BT bulguları dağılımı incelendiğinde; Triküspit yetersizlik jet akım velositesi yüksekliği, RV/LV (PSSA), RV/LV (A4), D-shape, McConnel, DVT (CUS) ve BT RV/LV (PSSA) bulguları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p˂0,05). ROC analizi sonuçları incelendiğinde; Wells ve Geneva skorları için hesaplanan Cutoff değerleri; güncel EKO'da Triküspit yetersizlik jet akım velositesi yüksekliği, RV/LV (PSSA), D-Shape, McConnel bulguları ile BT RV/LV oranı bulgularının PE tanısı koyma gücü için hesaplanan AUC değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Araştırmamız sonuçlarında Pulmoner Emboli tanısı alan hastalarda; Ekokardiyografinin kolayca elde edilebilir ve sağ ventrikül (RV) işlev bozukluğunu göstererek PE' de tanı koymaya yardımcı olabileceği saptanmıştır. Sonuçlar yatak başı ekokardiyografide sağlayıcının şüphe indeksini yükselterek acil servis doktorlarının pulmoner embolide daha hızlı karar vermesine yardımcı olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner emboli, Ekokardiyografi, Acil Tıp, USG

Acil servis-hastaneAcil tıpEkokardiyografi+4
Ahmet Melih Savaş
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mantar zehirlenmesi olgularında NGAL'in tanısal ve prognostik değeri

Giriş ve Amaç: Mantar zehirlenmesi olguları çeşitli şikayetler ile acil servise başvurmaktadırlar. Bazı olgularda da böbrek yetmezliği gelişmektedir. Böbrek hasarının erken tespiti büyük önem arz etmektedir. Çalışmamızda mantar zehirlenmesi ile acil servise başvuran 18 yaş ve üstü hastalarda akut böbrek hasarlanmasının erken dönemde tespiti için NGAL'in bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na 1 Eylül 2017-31 Mayıs 2019 tarihlerinde başvuran 18 yaş üstü olup dahil edilme kriterlerine sahip hastalar çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri, özgeçmişleri, şikayetleri, fizik muayeneleri değerlendirildi. Sıfırıncı saat, 6. Saat ve 3. Gün kreatinin ile 0. Saat ve 6. Saat kan ve idrar NGAL seviyelerine (otoanalizer Getein cihazı ile) bakılarak NGAL ile kreatinin değişimi arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışma şartlarını karşılayan 47 hastanın verileri incelendi. Bulgular: 47 hastanın 24'ü (% 51,1) erkekti. Hastaların yaş ortalamaları erkeklerde 49,83±18,40 (18- 84 yaş), kadınlarda 41,17±15,05 (20-69 yaş) idi (p=0,085). En sık şikayetler, bulantı (n=39, % 83), kusma (n=39, % 83), karın ağrısı (n=21, (% 44,7) idi. Ortalama yatış süreleri 1,28±0,61 (1-3 gün) idi. Sıfırıncı ve 6. saat NGAL ortalama değerleri sırasıyla idrar için 379,57±397,57 ve 421,03±506,71; serum için 1116,17±762,47 ve 1260,86±1103,13 idi. WBC 0. saat ile serum 0. ve 6.saat arasında anlamlı ilişki vardı (0. saat p=0,009, 6. saat p=0,017). Sıfırıncı ve 6. saat platelet değerleri ile 0. saat serum NGAL seviyeleri arasında anlamlı ilişki vardı (0. saat platelet p=0,013, 6. saat platelet p=0,008). İdrar 0. saat NGAL ile delta kreatinin 0-3 arasında yakın ilişki vardı (p= 0,052). Serum 6. saat NGAL değeri ile delta kreatinin 0-3 arasında yakın kuvvetli ilişki vardı (p=0,035). İdrar 0. ve 6. saat NGAL arasında zayıf (p=0,005), idrar delta kreatinin 6-3 ile 0-3 arasında orta (p=0,000), serum 0. ve 6. saat NGAL arasında orta (p=0,000), delta kreatinin 0-3 ile serum 6. saat NGAL arasında zayıf (p=0,026), delta kreatinin 6-3 ile 0-3 arasında orta derece korelasyon vardı (p=0,000). Tartışma ve Sonuç: Hastaların 0. ve 6. Saat serum NGAL değerleri yüksek olmasının serum kreatinin değerinin 3. Gün yükselebileceğini gösterebilir. Bu nedenle NGAL, 18 yaş ve üstünde mantar yemeye bağlı acil servise başvuran olgularda böbrek hasarlanmasını erken gösterebileceği bir biyomarkır olarak kullanılabilir. NGAL değeri WBC ve platelet sayısından etkilenebilir. Bu konuda daha çok araştırma gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Akut böbrek hasarı, Kreatinin, Mantar, NGAL.

Akut böbrek hasarıKreatinMantar zehirlenmesi+4
Sultan Özselçuk
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyovasküler ilaç zehirlenmelerinde prospektif analiz

Amaç: Bu çalışmanın amacı; kardiyovasküler ilaç zehirlenmesi ile gelen hastaların prospektif olarak incelenerek literatüre tanı, tedavi ve sonuçlarla ilgili verileri kazandırmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 2017 – 2020 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp ABD'a ; kazara ya da özkıyım amacı ile kardiyovasküler ilaçlarla zehirlenmeyle merkezimize başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 18 yaş üstü ardışık 25 hasta kabul edilmiştir. Normal klinik süreci ile ilgili harici herhangi bir laboratuar parametresi çalışılmamış olup, herhangi farklı bir ilaç uygulanmamıştır.. Çalışmamıza Hastaların demoğrafik özelliklerinin yanı sıra, aldıkları ilaçlar ve dozu ayrıntılı olarak sorgulanarak kaydedildi. Hastaların acil tedavisi ve yatışı sırasında şok veya bradikardi gibi hayati bulguların gelişme zamanı, zehirlenmenin tedavisi, kullanılan antidotlar, ekstrakorporeal metotların tipi ve yapılan invaziv girişimler ayrıntılı bir şekilde kaydedildi. Elde edilen verilerin istatistiksel değerlendirmeleri için SPSS v.23,0 programı kullanıldı. Çalışmaya alınan hastaların sonlanım şekli raporlandı. Bulgular: Çalışmaya acil servise kardiyovasküler ilaç zehirlenmesiyle başvuran 25 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 8 (% 32,0)'i erkek, 17 (% 68,0)'si kadındı.. Hastaların hastaneye geliş vitallerinde % 56,0 (n:14)'sında hipotansiyon, %16,0 (n:4)'sında bradikardi saptandı. Kardiyovasküler ilaç zehirlenmesiyle acil servise başvuran hastalardan; % 52,0 (n: 13)'sine Kalsiyum, % 36,0 (n: 9)'sına Glukagon, % 32,0 (n: 8)'sine Lipit, % 12,0 (n: 3)'sine Atropin, % 20,0 (n: 5)'sine pozitif inotrop, % 4,0 (n: 1)'üne Entübasyon ve % 4,0 (n: 1)'üne Pacemakerların kullanıldığı tespit edilirken, hastalara Hemodiyaliz, Hemofiltrasyon, Plazmaferez ve İntraaortik balon pompasının kullanılmadığı saptandı. Sonuçlar: Kardiyak etkileri olan ilaçları alarak acil servise başvuran zehirlenme hastalarında vakit kaybetmeden zehirlenmenin tipini şeklini belirleyerek, gerekli antidot tedavi ve ekstrakorporeal metodları uygulamak sağkalım oranlarını arttırabilir. Bu ilaçların yüksek oranda bradikardi ve kardiyojenik şok yaptığı ve tedavilerle bu hastaların mortalitesiz ve morbiditesiz taburcu olabileceği düşünülmüştür. Hastaların % 56,0 (n: 14)'sının tedavi sonucunda taburcu oldukları, % 44,0 (n: 11)'ünün kendi istekleriyle hastaneden ayrıldıkları, ölüm vakasının ise olmadığı saptanmıştır. Kalsiyum kanal blokeri alan hastaların beta blokeri alan hastalara oranla daha çok kardiyojenik şoka, beta bloker alanlarda ise kalsiyum kanal blokeri alanlara göre daha çok bradikardi yaptığı görülmüştür. Kalsiyum kanal blokeri alan hastaların ilaç kan düzeylerinde yükseklikle klinik bulguların bağlantılı olduğu, beta bloker alan hastalarda ise ilaç düzeyi yüksekliğiyle hastanın kliniği arasında bağlantı olmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Kardiyovasküler ilaç zehirlenmeleri, Beta bloker, Zehirlenme, Kalsiyum kanal blokeri, Zehirlenme, Acil.

Acil servis-hastaneAdrenerjik beta agonistleriKalsiyum kanal blokerleri+4
Mustafa Oğuz Tuğcan
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KoAH tanılı ve steroid kullanan hastaların enfeksiyon kaynaklı acil servis başvurularının prospektif değerlendirilmesi

KOAH Tanılı ve Steroid Kullanan Hastaların Enfeksiyon Kaynaklı Acil Servis Başvurularının Prospektif Değerlendirilmesi Giriş ve amaç: Steroidler KOAH hastalarında atak sıklığı, hastanede yatış süresi ve mortaliteyi azalttığı bilinen ve kılavuzlarda kullanımı açıklanmış ilaçlardır. Klinik gözlemimiz ülkemizde KOAH hastalarının steroid kullanımlarının kılavuz önerisinin çok üstünde olduğu şeklindedir. Çalışma amacımız steroid kullanımının yaygın olduğu KOAH tanılı hastalarda steroide bağlı sürrenal baskılanma var mı ve steroid kullanımı ile sık acil servis başvuru arasında ilişki var mı sorularına yanıt aramaktır. Hastaların enfeksiyon ile sepsis sıklığında artış olup olmadığını ve mortalitelerine etkilerini de araştırmayı amaçladık. Metod: Prospektif kesitsel klinik araştırma olan çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (ÇÜTF) tek merkezli olarak Etik Kurulu onayı ve Bilimsel Araştırmalar Proje biriminin desteği ile yapıldı. Çalışmaya 1 Mayıs 2018-1 Ekim 2019 tarihleri arasında nefes darlığı şikayeti ile ÇÜTF Acil Tıp Anabilim Dalı Erişkin Acil Servisine başvuran 18 yaş üstü çalışmaya dahil edilme kriterlerine sahip KOAH hastaları dahil edildi. Hastalara ait demografik, klinik ve rutin laboratuvar verileri ile laktat klirensi, CRP, prokalsitonin, ACTH, kortizol seviyeleri, acil servise başvuru sayıları, yatış durumları ve süreleri, 1 aylık mortaliteleri incelendi. Hastalar son 3 ayda steroid kullanıp kullanmama ve indeks acil servis başvurularında steroid alıp almama durumlarına göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilip verileri tam olan 50 hastanın 41'i (% 82,0) erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 66,72 yıl (49-85 yaş aralığı) idi. Hastaların şikayet, fizik muayene bulguları, ek hastalıkları, yatış ve mortalite verileri, ACTH, prokalsitonin, laktat ortalamaları acil serviste steroid alan ve almayan hastaları içeren gruplar arasında benzerdi. Hastalardan acil serviste steroid tedavisi alanların balgam şikayeti (p=0,005), KY ek hastalığı oranı (p=0,007), analjezik kullanmama durumu (p=0,033), solunum sayıları (p=0,049), ral (p=0,049), ronküs (p=0,00), nötrofil yüzdesi (p=0,028), Hb (p=0,011) ve HCT (p=0,018) ortalamaları, almayanların oranından istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu. İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almamış hastalardan, son 3 ayda steroid kullananların lenfosit yüzdelerinin ortalaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,041). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların hemoglobin ve hematokrit değer ortalamaları incelendiğinde, son 3 ayda steroid kullanmayanlara göre, kullananlarda istatistiksel olarak daha yüksek olduğu görüldü (Hb için p=0,010 ve HCT için p=0,004). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların, son üç ayda steroid kullanmayanların kortizol seviyelerinin kullananlardan istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde düşük olduğu bulundu (p=0,013). Ancak indeks başvuruda steroid alan hastaların ortalama kortizol değerleri almayanlardan ve son 3 ayda steroid kullananlarda da düşük bulundu (p>0,05). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda indeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi alanlarda balgam şikayeti, KY varlığı, solunum sayısı, ral ve ronküs sıklığı, nötrofil yüzdeleri, hemoglobin ve hematokrit değerleri steroid almayan hastalara kıyasla istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Kortizol ve ACTH değerleri steroid kullananlarda düşüktü ancak istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmasa da KOAH hastalarında steroid kullanımına bağlı sürrenal baskılanma gelişebileceğini ve hastaların bu açıdan takip edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Ancak daha fazla sayıda hasta ve kortizol ve ACTH için mükerrer örnekleme yapılabilen ileri çalışmaların bu durumun daha net ortaya koyabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: KOAH, steroid, sürrenal baskılanma, ACTH, kortizol

Acil servis-hastaneAdrenokortikotropik hormonAkciğer hastalıkları+4
Talha Karahan
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise gelen svo tanısı alan hastalarda; Ck-mb, troponin-t, b12 vitamini, homosistein ve folik asit düzeyleri ile mortalite ve morbidite arasındaki ilişki

Amaç: Serebrovasküler olay acil servise sık başvuru nedenlerinden biri olup iskemik ya da hemorajik nedenlerle gelişebilen nörolojik defisitle ya da mortalite ile sonuçlanabilen bir hastalıktır. Bu çalışmada acil servise başvuran iskemik inmeli hastalarda, CK-MB, Troponin T, Folik Asit, B12 Vitamini ve Homosistein düzeylerinin morbidite ve mortalite üzerine ilişkilerini saptanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif ve kesitsel klinik çalışmaya Kasım 2018 - Ağustos 2019 tarihleri arasında acil servise başvuran, iskemik inme tanısı alan 57 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden hasta ve/veya hasta yakınlarından, sözlü ve yazılı onam alındı. Hastaların sosyodemografik ve özgeçmiş bilgileri, klinik ve vital bulguları, elektrokardiyogram, beyin tomografisi, Kreatin Kinaz Miyokardiyal İzoenzimi(CK-MB), Troponin, Homosistein, Folik Asit ve Vitamin B12 dahil rutin kan biyokimyası, hemogram düzeyleri değerlendirildi. İstatistiksel analizler SPSS versiyon 17.0 programı ile yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza 30 erkek (% 52,63) ve 27 kadın (% 47,37) olmak üzere toplam 57 hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 67,07±13,08 yıldı. 0-90 gün prognozu incelendiğinde şikâyeti kalmayan 17 hasta (% 29,82), şikâyeti azalan 20 hasta (% 35,09), şikâyeti aynı kalan 9 hasta (% 15,79) ve şikâyeti artan 2 hasta (%3,51) vardı. 9 hasta ise (% 15,79) ex oldu. Bu 9 hastanın 5'i 0-30 gün arasında, 4'ü 30-90 gün arasında ex oldu. 0-30 gün arası ex olan hastalar ile diğer hastalar arasında CK-MB, Troponin, Homosistein, Folik Asit ve Vitamin B12 değerleri karşılaştırıldı ve anlamlı ilişki olmadığı görüldü. 30-90 gün arası ex olan hastalar ile diğer hastalar arasında CK-MB, Troponin, homosistein, Folik Asit ve B12 değerleri karşılaştırıldı ve anlamlı ilişki olmadığı görüldü. 0-30 gün arası ex olan hastalar ile sağ hastalar arasında CK-MB, Troponin, Homosistein, Folik Asit ve B12 değerleri karşılaştırıldı ve anlamlı ilişki olmadığı görüldü. Şikayet durumuna göre CK-MB, Troponin, homosistein, Folik Asit ve B12 değerleri karşılaştırıldı ve anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Serebrovasküler hastalıklar mortalite ve sekelle sonuçlanabilen hastalıklar arasında yer almaktadır. Erken tanı ve tedavinin yanı sıra prognostik faktörler de giderek önem kazanmaktadır. Bizim çalışmamızda prognoz ve mortalite açısından CK-MB, Troponin, Homosistein, Folik Asit ve B12 paremetreleri incelenmiş olup anlamlı sonuçlar elde edilemedi. Bu konu hakkında daha geniş kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Sözcükler: CK-MB, Folik Asit, Homosistein, Serebrovasküler olay, Vitamin B12

Folik asitHomosisteinKreatin kinaz+3
Burak Koyutürk
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

65 yaş ve üzeri karın ağrısı şikayeti ile acil servise başvuran hastaların prospektif değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamız travmaya bağlı olmayan karın ağrısı yakınması ile acil servise (AS)başvuran 65 yaş ve üzeri hastaların ağrıya neden olan tanılarını; yaşlı (65-74 yaş) ve ileri yaşlı (75 yaş ve üzeri) hastalarda, erkek ve kadın hastalarda, cerrahi ve dahili tanı alan hastalarda; tanı farklılıklarını, yatış oranlarını, geliş semptomlarının yatış üzerine etkisini, cerrahi tanı alma sıklığını, konsültasyon istenme oranlarını, vital bulgu anormalliklerinin sıklığını, ek hastalıkların tanılara olan etkilerini karşılaştırmak amacıyla yapılmıştır. Materyal-metod: Çalışmaya acil servisimize başvuran 65 yaş ve üzeri travmaya bağlı olmayan karın ağrısı şikayeti ile başvuran 150 hasta dahil edildi. Hastaların yaş grupları, cinsiyet ve dahili ya da cerrahi ön tanıları ile karın ağrısına eşlik eden şikayetler, vital bulgular, muayene bulguları, yandaş hastalıklar, istenen konsültasyonlar, tanılar, sonuçlar ve yattığı birimler karşılaştırıldı ve aralarındaki korelasyon incelendi. Bulgu: Çalışmaya dahil edilen hastaların % 50,7'si kadın, % 49,3'ü erkek iken % 45,3'ü 65-74 yaş arasında, % 54,7'si 75 yaş ve üzerinde idi. Hastaların genel yaş ortalamaları 77,21 (65-98) yıldı. Hastaların % 78.6'sında karın ağrısının nedeni olarak dahili bir hastalık tanısı saptandı ve en sık konulan ön tanılar sıklık sırasına göre sırasıyla safra kesesi ve yolları hastalıkları, nonspesifik karın ağrısı (NSKA), idrar yolu enfeksiyonu (İYE), ileus, akut gastroenterit (AGE) ve pankreatit idi. Karın ağrısına eşlik eden en sık semptom bulantı, kusma olup; iştahsızlık ve gaz gaita çıkaramama cerrahi nedenlere bağlı karın ağrısı olanlarda daha fazla gözlendi (p<0,05). Hastalardan dahili bilimler tanısı konulanların bulantı, kusma, ishal, dizüri ve kabızlık bulgularının oranları, cerrahi bilimler tanısı konulan hastaların oranlarından daha yüksek bulundu (p<0,05). 65-74 yaş grubundaki hastaların ateş bulguları, 75 yaş ve üzerinde olanların oranından daha yüksek bulundu (p<0,05). Her iki yaş grubunda da karın ağrısına eşlik eden en sık kronik hastalık Hipertansiyon (HT) iken, kadınlarda HT erkeklere göre daha sık gözlendi (p<0,05). Erkek hastalarda astım-kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve malignite ek hastalık varlığı oranı, kadın hastaların oranlarına göre yüksek bulundu (p<0,05). Çalışmamıza dahil edilen hastaların % 50'sine ilgili bölümlerden konsültasyon istenirken en sık genel cerrahi ve dahiliye bölümlerinden konsültasyon istendiği görüldü. Cerrahi tanı alan hastaların konsültasyon istenme oranları daha yüksek saptandı (p<0,05). Hastaların % 36'sı hastaneye yatırılırken hastaların en fazla yatırıldığı birim genel cerrahi yoğun bakım (% 18) idi. Yatış durumu açısından cerrahi bilimler tanısı konulan hastaların yoğun bakıma yatma oranları, dahili bilimler tanısı konulan hastaların oranlarına göre yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç: Yaşlı hastalarda klinik semptomlar silik ve atipik prezentasyonlar sık olduğundan karın ağrısı ile gelen hastaları acil patolojik durumlardan ayırt edebilmek için hekimlerin, yaşla birlikte olan fizyolojik değişiklikleri bilmesi gerektiğini ve yaşlı hastaları daha dikkatli değerlendirmeleri gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Acil servis, Geriatrik hasta, Karın ağrısı

Acil servis-hastaneAcil tıpGeriatri+4
Mehmet Işık
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste santral ven kateterizasyonu başarısını etkileyen faktörler ve işlem öncesi vasküler değerlendirmenin işlem başarısına etkisi

Amaç: Santral ven kateteri (SVK) geniş bir damar yolu ihtiyacında santral venöz yapının içerisine yerleştirilen bir kanüldür. Santral ven kateteri (SVK) takılması kritik hastalıkların tanı ve tedavisinde yardımcı olabilir. Santral ven kateterinin acil servisteki en yaygın endikasyonları hipovolemi ve şokta sıvı tedavisi, kan ve kan ürünlerinin infüzyonu, hipertonik ilaç ve sıvıların infüzyonu, fazla miktarda kan kaybı beklenen büyük cerrahi girişimler, hastaya periferik venden damar yolu açılamaması, kalp pili yerleştirilmesi ve acil hemodiyaliz için geniş bir damar yolu ihtiyacı gibi durumlardır. Her geçen gün artan teknik gelişmeler ve anatominin daha iyi anlaşılması, santral ven kateterizasyonu girişimlerinin daha kolay, daha hızlı ve daha güvenli olarak yapılmasını sağlamaktadır; buna rağmen hala bazı risklerin görülme olasılığı mevcuttur. Biz bu çalışmada santral ven kateterizasyon işlemi öncesinde statik ultrasonografik değerlendirme ile vasküler yapıları boyut, tıkanıklık, anatomik yapısal farklılıklar ve anomaliler açısından inceleyerek bu işlemin kateterizasyon başarısı ve hasta yararına etkisinin olup olmadığının araştırılmasını ve acil serviste santral ven kateterizasyonu başarısını etkileyen diğer faktörleri ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, prospektif bir klinik araştırma olarak planlanıp, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı ile 1 Ocak 2019 - 31 Ocak 2020 tarihleri arasında Balcalı Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi. Belirtilen zaman diliminde Erişkin Acil Tıp Servisi'ne başvuran, santral ven kateterizasyonu uygulanması gereken ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine sahip 67 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan 33 hastaya santral ven kateterizasyonu yerleştirilmesi öncesinde vasküler yapıları değerlendirmek için statik ultrasonografi incelemesi yapıldı. Hastaların sosyodemografik verileri, hayati bulguları, laboratuvar bulguları, çalışma parametre ve işlem verileri ve işlemi gerçekleştiren araştırma görevlileriyle ilgili veriler daha önceden hazırlanan çalışma föyüne kayıt edildi. Araştırma verileri "SPSS for Windows 21.0 (SPSS Inc, Chicago, IL)" aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 67 hasta alındı. Tüm hastaların yaş ortalaması 52,3±16,7 yıl ve hastaların % 73,1'i (n=49) erkekti. 33 hastaya statik USG tekniğiyle, 34 hastaya ise anatomik işaretler tekniği kullanılarak santral ven kateteri yerleştirildi. Her iki hasta grubunda da en sık SVK yerleştirilme nedeni zehirlenme sebebiyle hemodiyaliz uygulanmasıydı ( Statik USG grubu: % 48,5 ve Anatomik İşaretler grubu: % 64,7). Hasta grupları arasında sosyodemografik veriler açısından istatiksel anlamlı farklılık yoktu. Statik USG tekniğinin istatiksel olarak anlamlı oranda işlem başarı oranını arttırdığı (p=0,001), toplam girişim sayısını azalttığı (p=0,001) ve işlem sonrası kateter disfonksiyonu gelişmesini azalttığı (p=0,048) gösterildi. Hasta grupları arasında kullanılan kateter sayısı, SVK yerleştirme sırasında geçen süre, işlemi uygulayan hekim sayısı karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı fark saptanmadı. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda statik USG tekniğiyle SVK yerleştirme işlemlerinde istatiksel anlamlı düzeyde yüksek başarı oranı, daha az işlem sonrası kateter disfonksiyonu gelişimi ve daha az girişim sayısı sağlanabildiği gösterildi. Ayrıca SVK yerleştirilmesi öncesi statik USG incelemesi yapılmasının istatiksel olarak anlamlı olmasa da SVK yerleştirilmesi sırasında geçen süreyi kısalttığı, kullanılan kateter sayısını azalttığı ve işlemi deneyen araştırma görevlisi sayısını azalttığı görüldü. SVK yerleştirilmesi için harcanan toplam sürenin ise statik USG yapılan grupta istatiksel olarak anlamlı oranda daha fazla olduğu görüldü. Daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmalarla statik USG tekniğinin santral ven kateterizasyonu başarısına etkisi daha net ortaya koyulabilir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Kateterizasyon, Santral ven kateteri, Statik ultrasonografi.

Acil servis-hastaneAcil tıpKateterizasyon+2
Ali Çebişli
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise karın ağrısıyla başvuran hastaların etiyolojisi, ailevi akdeniz ateşi ve irritable barsak sendromu sıklığının değerlendirilmesi

Amaç: Karın ağrılı hastalar acil servise başvuruların önemli bölümünü meydana getirir. Acil servislerde akut karın ağrısının tanı ve tedavisi gelişen teknolojik imkanlara rağmen hala önemli klinik sorunların önde gelen nedenlerindendir. Karın ağrısının doğru olarak değerlendirilmesi ve hastaya iyi bir bakım verilebilmesi için iyi bir hikâye alınması, karın içi ve karın dışı ağrı nedenlerinin iyi bilinmesi önemlidir. Tanıda öykü, fizik muayene, biyokimyasal tetkikler ve görüntüleme yöntemlerinden faydalanırken bile akut karın ağrısının tanısında sorunlar yaşanmaktadır. Bu durum IBS ve FMF gibi non-spesifik karın ağrısı bulgularına sebep olan ve spesifik görüntüleme bulgusu olmayan hastalıkların atlanmasına ve hastaların gereksiz cerrahiye alınmasına sebep olabilir. Biz bu çalışmamızla karın ağrısı şikayetiyle başvuran hastalarda karın ağrısı nedenlerinin dağılımı ile FMF ve IBS tanı sıklığını değerlendirdik. Böylece hastaların gereksiz cerrahiden korunması, tekrarlı acil servis başvurularının azaltılması, erken tanı ile ölümcül olabilecek komplikasyonların önlenebilmesi ve hastaların doğru ve etkin tedavi için yönlendirilmesini hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, ileriye dönük bir klinik araştırma olarak planlanıp, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı alındıktan sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda 1 Aralık 2019 - 30 Haziran 2020 yılları arasında Erişkin Acil Tıp Servisi'ne karın ağrısı şikayetiyle başvuran 18 yaş üzeri hastalar gerçekleştirildi. Hastaların serum fibrinojen, sedimantasyon, CRP ve laktat düzeyleri çalışıldı. Ayrıca hastaların detaylı aile ve genetik öyküleri sorgulandı. IBS tanısının konulması için ROME IV kriterleri ve FMF tanısı için Tel-Hashomer tanı kriterleri kullanıldı. Genetik tanı için PCR yöntemi kullanılarak MEFV gen mutasyon varlığını tespit etmek hedeflendi. Çalışmada hastaların demografik özellikleri, hayati bulguları ve tıbbi özgeçmişlerinin yanı sıra, ek şikayetleri, laboratuar bulguları, ADBG, USG ve BT bulgularına ait veriler toplanarak önceden hazırlanan çalışma kayıt formuna kaydedildi. Araştırma verileri "IBM SPSS for Windows 23.0" programı aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya 74 hasta alındı. Araştırmada değerlendirilen hastaların ortalama yaşları 46,32±18,2 yıl, hastaların 42 (% 56,8)'si kadın ve 32 (% 43,2)'si erkekti. Hastaların en sık ek şikâyeti % 44,6 (n: 33)'sında bulantı/kusmaydı. Hastalarda ağrı lokalizasyonu en sık hastalardan 41 (% 55,4)'inde yaygı ağrı şeklindeydi. Hastalarda en çok görülen fizik muayene bulgusu % 77,0 (n: 57)'sinde hassasiyetti. Hastaların acilde kalış süreleri ortalama 4,81±7,02 saatti. Hastaların VKİ ile USG sonuçları arasındaki ilişki incelendiğinde renal abse'nin görülme sıklığının VKİ değeri 40'ın üzerinde olan aşırı obez hastalarda istatistiksel açıdan anlamlı derecede daha fazla olduğu bulundu (p=0,043). Hastalarda genetik analiz sonucunda MEFV gen mutasyonu olan ve olmayan grupta serum fibrinojen değerleri aralarında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı. Hastalarda serum CRP düzeylerinin IBS tanısı alan hasta grubunda diğer hastalıklara sahip hastalara göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p=,012). Hastaların klinik ön tanı ve tanıları ile ADBG arasındaki ilişki incelendiğinde; IBS tanısı alan hastalarda gaz görülme sıklığının, non spesifik ve diğer tanı grubunda yer alan hastalara göre daha yüksek oranda olduğu ve istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunduğu görüldü (p=0,020). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda karın ağrısı şikayetiyle acil servise başvuran hastaların etiyolojisi ve FMF ve IBS'nin sıklığı incelendi. IBS tanısında ADBG'de gaz görülmesinin klinisyen için uyarıcı olması gerektiği, böylece IBS düşünülen hastalarda etkin bir yönlendirme ve tedavi ile hayat kaliteleri artırılması ve acil servislere başvuru sayıları azaltılabileceği saptandı. Serum CRP, serum Laktat ve serum Fibrinojen düzeylerinin IBS ve FMF tanılarında yerinin olmadığı fakat ayırıcı tanılar için kullanılabileceği görüldü. Karın ağrısı bulunan hastalarda FMF tanısında tanı kriterlerinin her hasta için tanıyı karşılamakta yeterli olmadığı, bu nedenle karın ağrısı açıklanamayan hastalardan genetik analiz yapılması gerektiği bulundu. MEFV gen mutasyonu çalışılmasının hastaları gereksiz cerrahi riski ve gelişebilecek komplikasyonlardan koruyacağı, etkin tedavinin düzenlenmesi açısından fayda sağlayacağı görüldü. Anahtar Kelimeler: IBS, FMF, Karın ağrısı, MEFV, Görüntüleme, Ailevi akdeniz ateşi, İrritable barsak sendromu

Ailevi akdeniz ateşiAğrıEtyoloji+2
Merve Türker
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran ölümcül zehirlenmelerin 10 yıllık retrospektif analizi

Acil Servise Başvuran Ölümcül Zehirlenmelerin 10 Yıllık Retrospektif Analizi Amaç: Zehirlenme vakaları günümüzde sıklıkla mortalite ve morbiditeye sebebiyet verebilen önemli toplumsal bir sorundur. Zehirlenme vakalarında çoğunlukla antidot uygulanması ve semptomatik tedavi ile sağkalım ve sağaltım sağlanabilse de, günümüzde genç sağlıklı bireylerin ölümüne kadar gidebilen sağlık sorunlarına yol açabildiği için hala önemini korumaktadır. Acil servisler zehirlenme hastalarının tanısının konduğu tedavisinin yapıldığı, hastaların şifa ile veya morbidite, mortaliteyle sonuçlanabildiği kliniklerdir. Bizim bu çalışmadaki, amacımız mortal seyreden zehirlenme hastalarının retrospektif olarak incelenerek, literatüre tanı, tedavi, sonuçlarla ilgili analiz verileri kazandırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma retrospektif olarak planlanıp Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı ile Balcalı Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda 2009-2019 yılları arasında Erişkin Acil Tıp Servisine başvuran, 18 yaşından büyük, oral, intravenöz, inhalasyon veya cilt emilimi yoluyla kazara, zorla veya intihar amaçlı toksik madde veya ilaçlara maruz kalan ve morbidite veya mortalite ile sonuçlanan 59 hastayla gerçekleştirildi. Çalışmaya dahil edilen vakaların verileri hastane bilgi yönetim sistemi üzerinden ve hasta dosyalarından geriye dönük araştırıldı ve elde edilen veriler daha önceden oluşturulan veri toplama formuna kayıt edildi. Araştırma verileri "IBM SPSS 22 for Windows (SPSS Inc, Chicago, IL" aracığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 59 hasta alındı. Tüm hastaların yaş ortalaması 45,12±15,83 yıl ve hastaların % 72,9'u (n=43) erkekti. Çalışmaya dahil edilen hastaların % 45,8'i özkıyım amacıyla zehirlenme şeklindeydi. Olguların % 86,4'ünün toksik madde veya ilaca sadece oral yolla maruziyeti vardı. Çalışmaya dahil edilen hastaların % 49,2'si zehirlenme sonrası ilk 6 saatte hastaneye başvurmuştu. Ölümcül seyreden zehirlenmelerde özkıyım amacıyla olan zehirlenme hastalarında kaza nedeniyle olan zehirlenme hastalarına göre istatiksel anlamlı derecede yaş ortalamasının daha düşük olduğu bulundu (p=0,006). Ölümcül seyreden zehirlenmelerde, özkıyım amacıyla ilaç veya madde alan hasta grubunun kaza ile zehirlenen hasta grubuyla karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı fark oluşturacak düzeyde özgeçmişlerinde de özkıyım girişimlerinin olduğu saptandı (p=0,040). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda özkıyım amacıyla zehirlenmenin gençlerde, kaza nedeniyle zehirlenmenin ise yaşlılarda daha fazla görüldüğü saptandı. Özkıyım amacıyla toksik madde veya ilaç alan hastaların özgeçmişlerinde de benzer girişimlerinin mevcut olduğu görüldü. Özkıyım amacıyla toksik madde veya ilaç alan hastaların daha güçlü ve daha toksik ilaçlar almalarından dolayı geliş vital bulguları anstabildi. Sebebi her ne olursa olsun zehirlenme hastalarının büyük çoğunluğunun ilk 6 saat içinde hastaneye başvurularının olduğu görüldü. Yapılacak daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalar ile zehirlenmelerde mortalite ve mortaliteye etki eden faktörlerle ilgili daha net veriler elde edilebilir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, zehirlenme, ölümcül zehirlenme, geriye dönük, ölüm, kalıcı hasar

Acil servis-hastaneRetrospektif çalışmalarZehirlenmeler+1
Özge Bakışkan Tombul
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dirençli başağrısı olan hastalarda optik sinir çapı ve NSE değerlerinin prospektif analizi

Amaç: Tez çalışmamızda acil tıp kliniklerine sıklıkla başvurusu olan dirençli baş ağrılı hastalarda, klasik tanısal çalışmaların yanı sıra, nöron hasarı ve kafa içi basınç artışı bulgularının, ultrasonografik optik sinir çapı ölçümü ve plazmada NSE ile değerlendirilerek, hastaların acil servis yönetimini, taburculuk ya da hospitalizasyon kararını kolaylaştırmaya yönelik veriler elde etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi yerel etik kurul tarafından onay alındıktan sonra, Aralık 2017 - Haziran 2020 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmamıza acil servise dirençli başağrısı nedeniyle başvuran, 18 yaş üstü hastalar dahil edildi. Acil servise başvuru anında bilinen dirençli başağrısı yaratabilecek, santral sinir sistemi hastalığı (Bilinen intrakranial kitle, bilinen psödotümör serebri vb.) olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik verileri kaydedildi. Başağrısı sekonder nedenlerinin araştırılmasında kullanılan tetkik ve görüntülemelerinin yanı sıra, hastanın intrakranial basınç artışını değerlendirmek için yatak başı USG ile optik sinir çapına bakıldı. Nöron hasarı tespiti için plazmada nöron spesifik enolaz değerlendirildi. Hastaların, tanısı, yatış süreleri, ve sonlanım şekilleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza 33'ü erkek 33'ü kadın toplam 66 hasta alındı. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 43,05±17,06 bulundu. Dirençli baş ağrısının primer ve sekonder nedenleri araştırıldı. Hastaların 45(%68,2)'inde sekonder neden saptandı. Ultrasonografik optik sinir çapı değerlendirildiğinde, hastaların 17 (% 25,8)'sinin sağ, 21 (% 31,8)'inin ise sol optik sinir çapının 5 mm'in üstünde olduğu belirlendi. Sol optik sinir çapı artışıyla; NSE, laktat, AST, WBC değerleri yüksekliği arasında pozitif korelasyon olduğu tespit edilmiştir. Optik sinir çapı 5 mm ve üzerinde olan hastaların, yatış süresinin anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır. Yatış kararı verilen hastaların NSE değerleri taburcu olan hastalara göre anlamlı yüksek bulunmuştur. Sonuç: Dirençli baş ağrısı ile gelen hastalarda hayati tehlike yaratabilecek sekonder nedenlerin tanınması önemlidir. Ultrasonografik optik sinir çapı ölçümüyle intrakranial basınç artışı tespit edilebilir. Nöron hasarını değerlendirmede plazma NSE düzeylerinin artışı yol gösterici olabilir.

Baş ağrısıBaş ağrısı bozukluklarıMigren hastalıkları+2
Naciye Orçan
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp yetmezliğinde acil kardiyak görüntüleme yöntemlerinin etkinliği ve PROBNP ile ilişkisi

Amaç: Kalp yetmezliği, dokuların oksijen ve metabolik ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli miktarda kanı kalbin dokulara gönderme yeteneğindeki düşüş sonucu ortaya çıkan klinik bir durumdur. Kalp yetmezliği sıklığı gün geçtikçe artan, önemli kalıcı hasarlar ve ölümle sonuçlanan ciddi bir sağlık sorunudur. Kalp yetmezliği tanısında ekokardiyografi (EKO) altın standart olmakla beraber, zaman alıcı, uygulayıcıya bağımlı ve her zaman ulaşımı mümkün olmayan bir yöntemdir. Bu sebeple kalp yetmezliği için yeni tanı belirteçleri üzerinde çalışmalar devam etmektedir. B tipi natriüretik peptit (proBNP) ventrikül miyokardında üretilen fakat sadece ventrikül içi volümü, duvar gerginliği ve diyastol sonu basınç artışı gibi sol kalp yetmezliği durumlarında plazmaya salınan bir diüretik peptitdir. Kalp yetmezliği şikayetleri bulunan ve ekokardiografi'sinde ejeksiyon fraksiyonu %50'nin altında olan hastalarda serum proBNP düzeyleri kalp yetmezliği bulunmayan hastalara göre anlamlı derecede yüksektir. Biz bu çalışmayla odaklanmış kardiyak USG'nin kalp yetmezliği tanısındaki yerini ve erken tanıdaki etkinliğini tespit etmek, serum proBNP düzeyleri ve diğer tanı yöntemleriyle tanıdaki etkinliğinin kıyaslanması ve kalp yetmezliği hastalarının acil serviste erken tanı almasının sağlanıp acilde kalış sürelerini azaltmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, ileriye dönük bir klinik araştırma olarak planlanıp, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı alındıktan sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda 1 Ocak 2018 - 30 Haziran 2020 yılları arasında gerçekleştirildi. Belirtilen zaman diliminde Erişkin Acil Tıp Servisi'ne başvuran ve ESC 2016 kılavuzuna göre kalp yetmezliği tanısı alan 18 yaş ve üzeri hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların sınıflandırılması için ESC 2016 kılavuzundaki sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonuna göre kalp yetmezliği sınıflaması kullanıldı. Çalışmada hastaların demografik özellikleri, hayati bulguları ve tıbbi özgeçmişlerinin yanı sıra, başvuru şikayetleri, laboratuar bulguları, EKO ve USG bulguları ve EKG ve grafilere ait veriler toplanarak önceden hazırlanan çalışma kayıt formuna kaydedildi. Araştırma verileri "IBM SPSS for Windows 22.0" programı aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya 38 hasta alındı. Araştırmada değerlendirilen hastaların ortalama yaşları 70,34±8,67 yıl, hastaların 26'sı (%68,4) erkek, 12'si kadındı (%31,6). Hastaların % 97'ünde (n=37) kronik ilaç kullanımı vardı.Hastaların acil servise en sık başvuru şikayeti %71,1 (n=27) ile nefes darlığıydı. Hastalarda en çok görülen fizik muayene bulgusu %92,1 (n=35) akciğerlerde raldi. Çalışmaya dahil edilen hastaların proBNP değerleri ve EKO bulguları arasındaki korelasyon ilişkisi incelendiğinde, ejeksiyon fraksiyonu ve proBNP değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı derecede negatif ilişki (r=-0,342, p=0,035) olduğu bulundu. Çalışmaya dahil edilen hastaların VKİ değerlerine göre EKO bulguları karşılaştırıldığında aralarında, VKİ ve VCİ çapının aralarında istatistiksel açıdan anlamlı derecede pozitif ilişki (r=0,324, p=0,047) olduğu bulundu. VCİ çapı ve kollaps oranları ile proBNP değerleri arasında istatiksel anlamlı bir ilişki bulunmadığı (p=0,581; p=0,823) fakat KY ile birlikte kronik böbrek hastalığı veya Astım /KOAH tanıları bulunan hastalarda istatiksel anlamlı düzeyde VCİ kollaps oranlarının < %50 olduğu görüldü (p=0,012 ; p=0,024). Ayrıca daha önceden kalp kapak hastalığı olanlarda olmayanlara göre istaitksel anlamlı düzeyde daha fazla sağ ventrikül dilatasyonu görüldüğü saptandı (p=0,026). Hastaların EKG bulguları incelendiğinde, EKG'de ST değişimi olan hastalarda olmayanlara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde proBNP yüksekliği olduğu (p=0,018), EKG'si normal sinüs ritminde olan hastalarda olmayan hastalara göre proBNP değerlerinin istatiksel anlamlı düzeyde daha düşük olduğu (p=0,048) bulundu. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda kalp yetmezliği hastalarının acil servistei tanılarında EKO ve serum proBNP düzeylerinin etkinliği ve korelasyonu incenlendi. serum proBNP düzeyleriyle EF ölçümleri arasında istatiksel anlamlı negatif korelasyon olduğu bulundu. Ayrıca daha önceden kalp kapak hastalığı olanlarda olmayanlara göre istaitksel anlamlı düzeyde daha fazla sağ ventrikül dilatasyonu görüldüğü saptandı. EKG'de ST değişimi olan hastalarda olmayanlara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde proBNP yüksekliği olduğu ,EKG'si normal sinüs ritminde olan hastalarda ise diğer hastalara göre proBNP değerlerinin istatiksel anlamlı düzeyde daha düşük olduğu bulundu.Ayrıca kalp yetmezliği hastalarında eşlik eden Astım/KOAH veya KBH varlığında VÇİ çap ve kollaps oranları ile serum proBNP düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki olduğu görüldü. Daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmalarla EKO bulguları ve serum proBNP düzeylerinin acil serviste kalp yetmezliği tanısında kullanımı aralarındaki korelasyon ilişkilerine daha net veriler ortaya koyulabilir. Anahtar Kelimeler: Ekokardiyografi, EKO, ultrasonografi, proBNP, kalp yetmezliği, vena cava inferior, odaklanmış kardiyak ultrasonugrafi, acil tıp

Acil servis-hastaneAcil tıpEkokardiyografi+4
Fuat Belli
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise iş kazası ile başvuran; gündüz vardiyası çalışanlarında gün içi uykululuk durumu ve depresyon durumunun epworth gün içi uykululuk skalası ve beck depresyon ölçeği ile değerlendirilmesi

Arka plan-hedef: Gelişen sanayileşme ve endüstri ile birlikte, artan iş kazaları oranı sadece ekonomik kayıplara değil ciddi bir mortalite ve morbiditeye de neden olmaktadır.Yaptığımız çalışmada hastanemize gündüz vardiyasında iş kazası geçirerek başvuran hastalar değerlendirilmiştir.Hastaların demografik bilgileri ile birlikte ; Beck Depresyon ölçeği ile depresyon durumları ve Epworth Gün İçi Uykululuk Ölçeğiyle gün içi uykululuk durumları değerlendirilmiş ve aralarındaki ilişki incelenmiştir. Gereç-yöntem: Çalışma 01.12.2019-01.03.2020 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Acil Servisine iş kazası ile doğrudan başvuran hastalar üzerinde gerçekleştirilmiştir. 18 yaş üzeri, gündüz vardiyasında iş kazası geçiren 181 hasta çalışmaya dahil edilmiştir.Veriler hastalar ile yüz yüze konuşarak prospektif olarak elde edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 33,72 ± 9,589 (18 - 58).Olguların büyük çoğunluğu %82.3 gibi bir değerle erkek cinsiyet olup ; %17.7 kadındı. Araştırmaya alınan 181 işçinin mevcut mesleklerinde çalışma yılı ortalaması 11,20±8,273 (1-38) olarak tespit edilmiştir.Katılımcıların gün içi uykululuk verileri değerlendirildiğinde, katılımcıların %47'sinde artmış ama ılımlı gün içi uykululuk, %31.5'inde normal gün içi uykululuk, %13.3'ünde artmış orta derecede uykululuk ve % 7.7'sinde şiddetli gün içi uykululuk tespit edilmiştir. Araştırmaya katılanların demografik özellikleri,eğitim durumu ve çalışma yılları ile gün içi uykuluk düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Araştırma kapsamına alınan katılımcıların Beck Depresyon Ölçeği toplam puan ortalama değeri 21,83±7,075 (min.9 –max. 40) olarak tespit edilmiştir. Katılımcıların Beck Depresyon ölçeği skoru değerlendirildiğinde, ortalama skor orta dereceli depresif durum ile uyumlu tespit edilmiştir. Araştırmaya katılanların eğitim durumu ile Beck Depresyon Ölçeği skorları arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Araştırmaya katılanların cinsiyete göre Beck Depresyon Ölçeğinden elde edilen sıra ortalamaları arasındaki farkın hangi gruplar arasında olduğunu belirlemek için yapılan t Testi sonuçları incelendiğinde; kadınların ortalamasının erkeklerden yüksek olduğu ve cinsiyetler arasında istatistiksel olarak önemli fark olduğu saptanmıştır Katılımcıların Epworth Gün İçi Uykululuk Ölçeği ile Beck Depresyon Ölçeği puanları arasında orta kuvvette, pozitif yönde istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. Sonuç: Cinsiyetin, yaşın ve çalışma yılının depresyon puanını artırdığı, kadınların, meslek yaşamında uzun yıllar geçirenlerin ve gençlere nazaran daha ileri yaş grubunun daha depresif eğilimli oldukları görülmüştür.Çalışmaya katılanların %47'sinde tespit edilen artmış gün içi uykuluk durumu da düşünüldüğünde, gündüz uyku hali ve depresyon, endişe, kaygı gibi faktörlerin azaltılarak iş kazalarının ve iş kazalarına bağlı kayıpların azaltılması planlanmalıdır.

Acil servis-hastaneAcil tıpBeck Depresyon Ölçeği+4
Musa Çavuş
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni gelişen pulmoner tromboemboliye sahip kanser tanılı hastalarda sağ kalp disfonksiyonu ve NT-proBNP düzeyinin sağkalımla ilişkisi

Amaç: Pulmoneremboli şiddet indeksi (PESI) pulmoner tromboemboli (PTE) hastalarında prognoz tahmininde kullanılmaktadır. Skorlamada kullanılan maddelerden biri olan 'öyküde kanser tanısı olmak', bilinç bozukluğuna sahip olmaktan sonra en yüksek puanı alan bileşendir ve prognoz açısından kötü prognoz puanına ulaşacak şekilde hastanın skorlamasını etkilemektedir. Buradan yola çıkarak; PTE tanısı alan kanser hastalarında klinik bulgular, EKG, EKO (sağ ventrikül fonksiyonları açısından), laktat, kan gazı, troponin, d-dimer ve NT-proBNP düzeylerinin prognoza etkisini araştırmayı amaçlamaktayız. Bu çalışmanın amacı kanser hastalarında PESI skorunun prognostik değeri ile klinik ve laboratuvar belirteçlerini karşılaştırmak ve PESI için kanser hastalarına özel ek skorlama tanımlayabilmektir. Materyal ve Metod: Bu prospektif ve kesitsel klinik çalışmaya 1 Ocak 2019 - 30 Haziran 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Acil Servisi'ne başvuran ve yeni PTE tanısı alan tüm kanser tanılı 18 yaşından büyük hastalardan, çalışmaya katılmaya yazılı onam verenler dahil edildi. Hastalardan rutin testlere (hemogram, troponin T dahil biyokimya, kangazı) ek olarak, tanı aşamasında istenmediyse d-dimer, laktat ve NT-proBNP ölçümleri yapıldı. Hastaların demografik verileri ve laboratuar bulguları, elektrokardiyografi (EKG) ve ekokardiografileri (EKO), aldıkları tedavi, yatış durumu, yatış süresi ve acil serviste geçen ilk 1 saat, 24. saat, 1. ay ve 1-3. ay mortaliteleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 53 yeni gelişen pulmoner tromboemboliye sahip kanser tanılı hasta alındı. Hastaların 28'i erkek (% 52,8) idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalamaları 62,80±12,89 yıl, (n= 16), % 30,2'sinin 70 ila 79 yaş arasında olduğu belirlendi. Hastalardan 13'ü (% 24,5) eksitus oldu. Eksitus olan hastalardan 3'ü (% 23,0) ilk 24 saatte, 7'si (% 53,9) 1. ay, 3'ü (% 23,1) ise 1-3. ay içerisinde eksitus oldu. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş grupları (p=0,259) ve yaş ortalamaları (p=0,052) ile mortalite bulguları arasındaki farklılıklar istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı (p>0,05). Çalışmadaki hastaların en sık (n=21, % 39.6) akciğer kanseri tanılı olduğu görüldü. Otuzüç (% 62,3) hastada kalp yetmezliği, 25 (% 47,2) hastada kronik akciğer hastalığı, 47 (% 88,7) hastada ise bilinç bozukluğu mevcuttu. Hastaların 31'inde (% 58,5) nabız 110/dakika üzerinde, 40'ında (% 75,5) sistolik kan basıncı 100 mmHg'nin altında, 31'inde (% 58,5) solunum sayısı 30/dakikanın üzerinde ve 34'ünde (% 64,2) oksijen satürasyonunun ise % 90'ın altında olduğu saptandı. Çalışmaya dahil edilen 53 hastanın PESI risk sınıflamasına göre dağılımları incelendiğinede; 8 hastanın (% 15,1) sınıf 2, 23 hastanın (% 43,4) sınıf 3, 12 hastanın (% 22,6) sınıf 4, 10 hastanın (% 18,9) ise sınıf 5 de yüksek riskli gurupda yer aldığı bulunmuştur. D-dimer için hesaplanan cut-off değeri 24,28 pg/dl, sensivitesi % 76,92, spesifitesi % 82,5 ve AUC değeri 0,764 olup, D-dimer değişkenin mortaliteyi ayırt etmedeki etkinliğinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p=0,003). Kan ph değeri için hesaplanan cut-off değeri 7,3, sensivitesi % 69,23, spesifitesi % 85,0 ve AUC değeri 0,758 olup, kan pH değerinin mortaliteyi ayırt etmedeki etkinliğinin istatistiksel açıdan anlamlı olduğu tespit edildi (p=0,004). Laktatın cut-off değeri 3 mmol/l, sensitivitesi % 46,15, spesitivesi 77,5, (p=0,242), AUC değeri 0.615 bulundu. Çalışmamızda artmış laktat düzeyinin yani 3 ve üzerinde olmasının ölüm oranını artırdığı ancak bunun istatistiksel anlamlı olmadığ bulundu. TroponinT'nin cut-off değeri 47,49, sensitivitesi % 69,23, spesitivitesi % 68,42 AUC değeri 0,638 (p=0,140) ile istatistiksel olarak mortaliteyi ayırt etmede anlamlı bulunmadı. Nt-proBNP için hesaplanan cut-off değeri > 1340 pg/dl, sensivitesi 92,31, spesifitesi 70,0 ve AUC değeri 0,723 olup, Nt-pro BNP değişkenin mortaliteyi ayırt etmedeki etkinliğinin istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,002). Hastaların EKG'leri incelendiğinde % 8'inin normokardik sinüs, % 16'sının sinüs taşikardisi, % 14'ünün s1q3t3, % 4'ünün sağ dal bloğu, % 4'ünün yüksek hızlı atrial fibrilasyon, % 7'sinin de T negatifliği olduğu görüldü. Hastaların % 20'sinin taşikardik olduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: PESI'ye göre yüksek riskli gurupta yeralan hastaların D-dimeri 24,28 pg/dl üzerinde ise '1 puan', kan pH değeri 7,3 ve altı olanlara '1 puan', Nt-proBNP değeri 1340 pg/dl üzeri görülenlere '1 puan' EKO'da sağ ventrikül disfonksiyonu olanlara '1 puan' atanarak yeni bir mortalite hesaplandı. Bu hesaplamaya mPESI adı verildi. Hastaların toplam sağkalım oranı ile gruplar arasındaki farklılıkları incelendiğinde; mPESI puanı 2 ve altında olan hastaların, 3 ve üzerinde olan hastalara göre ortalama toplam sağkalım oranlarının istatistiksel açıdan anlamlı yüksek olduğu bulundu (p<0,05). mPESI 2 ve altında olan hastaların 1 aylık sağkalım oranları % 97,3, 3 aylık sağkalım oranları % 97,3 olarak bulunurken, mPESI puanı 3 ve üzerinde olan hastalarda 1 aylık sağkalım oranı % 33,3, 1-3 aylık sağkalım oranı ise % 16,7 olduğu saptandı. Anahtar Kelimeler: Kanser, Pulmoner tromboemboli, PESI, mPESI, Sağ kalp yetmezliği, D-dimer, NT-proBNP, Laktat, Troponin, Kan gazı, pH

D-dimerKalp hastalıklarıKalp yetmezliği+7
Feray Balkan Ergü
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste hızlı seri entübasyon yapılan hastalarda postentübasyon doğrulama ve hemodinamik cevabın değerlendirilmesi

Amaç: Günümüzde, acil servislere çok sayıda kritik hasta başvurmakta olup, hastaların ilk değerlendirmesinde havayolu güvenliğini sağlamak önceliğimizdir. Yetersiz oksijenasyon ve ventilasyonu olan birçok hastaya acil servislerde acil tıp hekimleri tarafından endotrakeal entübasyon prosedürleri uygulanmaktadır. Endotrakeal entübasyon uygulamasını yaparken, hastaya sniffing pozisyonu verilmesinin, işlemi kolaylaştırabileceği bildirilmiştir. Endotrakeal entübasyonda indüksiyon ajanı olarak midazolam, diazepam, ketamin, propofol vs gibi birçok ilaç kullanılmaktadır. Bu ilaçların hipotansiyon, apne, bradikardi gibi birçok komplikasyonları mevcuttur. Ayrıca endotrakeal entübasyon işleminin de çeşitli komplikasyonları mevcuttur. Bu komplikasyonlar diş hasarı ve basit aritmilerden başlayıp, özefageal entübasyon sonrası aspirasyon, hatta kardiyak arreste kadar giden ciddi komplikasyonlar olarak görülmektedir. Bu komplikasyonları en aza indirmek için endotrakeal entübasyonun erken doğrulanması ve hastanın postentübasyon hemodinamik cevabının değerlendirilmesi gerekmektedir. Günümüzde endotrakeal entübasyon doğrulanmasında kabul görmüş yöntemlerin dışında yeni bir yöntem olarak yatakbaşı transtrakeal ultrasonografi de acil servislerde ve yoğun bakımlarda kullanılmaya başlanmıştır. Biz bu çalışmada, acil serviste entübasyon gerçekleştirilen hastalarda, hastaya verilen sniffing pozisyonunun başarısını, entübasyon yerinin en kısa zamanda doğrulanmasında yatakbaşı transtrakeal ultrasonografinin yerini ve hızlı seri entübasyonda kullanılan ilaçların ve prosedürlerin hemodinamik cevaba etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, prospektif bir klinik araştırma olarak planlanıp, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı ile 8 Mart 2019 - 30 Haziran 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi. Belirtilen zaman diliminde Erişkin Acil Tıp Servisi'ne başvuran ve endotrakeal entübasyon işlemi uygulanan 18 yaş ve üzeri 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Acil servise daha önceden entübe edilmiş olarak getirilen hastalar ve 18 yaşından küçük hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların sosyodemografik verileri, hayati bulguları, laboratuvar bulguları, çalışma parametre ve işlem verileri ve işlemi gerçekleştiren araştırma görevlileriyle ilgili veriler daha önceden hazırlanan çalışma föyüne kaydedildi. Araştırma verileri "SPSS for Windows 23.0 (SPSS Inc, Chicago, IL)" aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 50 hasta alındı. Tüm hastaların yaş ortalaması 67,1±16,92 yıl ve hastaların % 56,0'ı (n=28) erkekti. Çalışmada en sık endotrakeal entübasyon sebepleri % 62,0 ile GKS düşüklüğü ve % 60,0 ile hipoksik solunum yetmezliği bulunması idi. Hastaların acil servise en sık başvuru sebebi % 48,0 ile nefes darlığıydı. Hasta grupları arasında sosyodemografik veriler açısından istatiksel anlamlı farklılık yoktu. Çalışmaya dahil edilen olgularda hekimlerin entübasyon doğrulama sürelerinin ortalama 22,34±41,96 sn olduğu saptandı. Çalışmaya alınan olgularda entübasyon öncesi sniffing pozisyonu verilip verilmemesinin, entübasyon deneme sayısı ve başarılı entübasyon süresi üzerinde istatiksel açıdan anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü (p:0,621; p:0,858). İndüksiyon ajanı olarak "Midazolam + Fentanil" kullanılan hastalarda sistolik tansiyon (p<0,001) ve diastolik tansiyon (p=0,002) değerleri entübasyon sonrasında entübasyon öncesine göre istatiksel anlamlı oranda daha düşük bulundu (p<0,05). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, indüksiyon ajanı olarak kullanılan "Midazolam+Fentanil" kombinasyonun, diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde sistolik ve diastolik kan basıncını düşürdüğü görülmüştür. Ayrıca hastalara entübasyon öncesinde Sniffing pozsiyonu verilip verilmemesinin entübasyon başarısı ve entübasyon deneme sayısına etkisinin olmayabileceği tespit edilmiştir. Hekimlerin kıdem yılı arttıkça, transtrakeal USG ile beraber birden çok doğrulama metodunu kullandığı görülmüş ve transtrakeal USG doğrulama süresinin kısalığının, hastaların sonlanımını iyileştireceği kanısına varılmıştır. Fakat daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmalarla, transtrakeal USG tekniğinin endotrakeal entübasyonun doğrulanmasındaki etkinliği ve kullanılan indüksiyon ajanlarının hemodinamik cevaba etkileri daha net ortaya koyulabilir. Anahtar Kelimeler: HSE, entübasyon, indüksiyon, hızlı seri entübasyon, ultrasonografi, transtrakeal USG

Acil servis-hastaneAcil tıpEntübasyon+3
Anıl Aydın
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Platelet variability index'in serebrovasküler olaylardaki tanısal değerinin değerlendirilmesi ve önemi

Arka Plan-Hedef: İnme, herhangi bir neden olmaksızın ani gelişip, fokal veya generalize serebral disfonksiyonla karşımıza çıkan, geçici ya da kalıcı olabilen bazen de mortalite ile seyreden vasküler nedenli klinik tablodur. Akut inmeye bağlı mortalite ve morbidite oranları yüksek olduğundan bu hastaların erken mortalite ve prognoz öngörüsünü yapmak önemlidir. Çalışmamızda kolay erişilebilir bir laboratuvar tetkiki olan tam kan sayımı parametrelerinden , MPV ve PLT değerleri ile MPV/PLT oranına bakarak, hastaların servis ,yoğun bakım yatışı ya da taburculuk durumları arasında bir ilişki olup olmadıgı,kan basıncı değerleri ile MPV/PLT oranları arasında ilişki olup olmadığı, 65 yaş üstü ve 65 yaş altı yaş gruplarında bu oranın hangi yönde etkilendiği değerlendirilmiştir.Ayrıca hastaların başvuru anındaki triaj kodu ile MPV,PLT,MPV/PLT değerleri arasında ilişki olup olmadığı değerlendirilmiştir. Gereç-Yöntem: 01.11.2019-01.09.2020 tarih aralığında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil servisine başvurup, yapılan tetkikler neticesinde non-travmatik serebrovasküler kanama ve iskemik inme tanısı alan hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Katılımcıların demografik özelliklerine bakıldığında; çalışma grubunu 116 erkek (%58) 84 kadın hasta oluşturmaktaydı. Katılımcıların yaş ortalaması 68,14 tespit edilmiştir. Çalışmaya katılan 200 kişi değerlendirildiğinde 178 hasta iskemik inme (%89) 22 hasta hemorajik inme(%11) tanısı almıştır. Hastaların yaşı ve MPV/PLT oranları arasında korelasyon bulunmuştur, istatistiki açıdan anlamlıdır(p<0.05). Hastaların sistolik ve diyastolik kan basınçları değerlendirildiğinde; MPV/PLT ile sistolik kan basıncı değerleri arasında korelasyon bulunmuştur, istatistiki açıdan anlamlıdır (p< 0.05). Hastaların yoğun bakım, servis yatışı ya da taburcu olması ile MPV-PLT ve MPV/PLT değerleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde istatiksel açıdan anlamlı bir fark bulunamamıştır. Hastaların cinsiyeti ile hastaların PLT-MPV ve MPV/PLT değerleri arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir (p>0.05). 65 yaş üstü hasta grupları ve 65 yaş altı hasta grupları arasındaki MPV-PLT ve MPV/PLT değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0.05). İskemik ve Hemorojik İnme gruplarında MPV, PLT ve MPV/PLT oranların değerlendirildiğinde, her iki grup arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0.05). Triaj kodları da benzer şekilde değerlendirildiğinde; triaj kodları ve MPV/PLT değerleri arasında ilişki bulunamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda iskemik inme ya da hemorajik inme ile acil servise başvuran hastaların MPV, PLT ve MPV/PLT değerleri ile hastaların demografik özellikleri, triaj kodu, sonlanımı, hastaların vital parametreleri ve GKS skorları arasındaki ilişki değerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızda hastaların sistolik kan basıncı ve MPV/PLT oranları arasında korelasyon bulunmuştur. Ayrıca hastaların yaşı ve MPV/PLT oranları arasında korelasyon bulunmuştur. Hastaların başvuru anındaki triaj kodu ve GKS skorları ile MPV/PLT oranları arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Hastaların sonlanımı ile hastaların MPV/PLT oranları arasında istatiksel açıdan anlamlı ilişki bulunamamıştır. İskemik ve Hemorajik inme gruplarında, MPV/PLT oranları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler:Ortalama Trombosit Hacmi, Platelet, İskemik İnme, Hemorajik İnme

Serebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşımTeşhis+2
Bora Can Şimşek
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran metil alkol zehirlenmelerinin 5 yıllık retrospektif analizi

Amaç: Çalışmamız kapsamında, son 5 yıl içerisinde kliniğimize başvuran metil alkol zehirlenmesi vakalarını analiz etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz bilgi yönetim sistemini ve arşiv dosyalarını kullanarak son 5 sene içerisinde kliniğimize başvuran vakaların özgeçmişlerini, vital bulgularını, klinik özelliklerini ve laboratuvar bulgularını kaydettik. Bulgular: Çalışma kapsamında 72 vakanın bilgileri değerlendirilmiştir. Metil alkol zehirlenmesinden etkilenen vakaların büyük çoğunluğunu erkek cinsiyettekiler oluşturmaktadır. Ortalama yaş 51 civarında tespit edilmiştir. Vakaların 13'ü psikotrop ilaç kullanmakta idi. 4 vakanın hipertansiyon ve 4 vakanın diyabetes mellitüs tanısı mevcut idi. Vakanın özgeçmiş bilgileri ile prognozu açısından anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Dış merkezden sevk edilen vakalara göre direkt olarak kliniğimize başvuran hastaların ölüm oranları anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Hayatını kaybeden vakaların daha hipotansif olduğu ve satürasyonlarının daha düşük olduğu gözlenmiştir. Sıvı replasman tedavisi dışında en çok uygulanan tedavi yöntemi hemodiyaliz olup; hemodiyaliz ve folik asit tedavisi uygulanan vakalarda ölüm oranının daha az olduğu görülmüştür. 48 vakada göz bulgusu mevcudiyeti tespit edilmiştir ve göz bulgusu mevcudiyeti ile laboratuvar bulguları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Sonuç: Metanol zehirlenme vakalarında hızlı tanı ve tedavi oldukça önemlidir. Vakanın vital bulguları, laboratuvar bulguları ve uygulanan tedavi yöntemleri prognoz açısından özellikle önemli görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, Alkol, Metanol, Toksik, Zehirlenme

Acil servis-hastaneAcil tıpAlkoller+4
Kübra Şendur
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran yumuşak doku enfeksiyonlarının değerlendirilmesi

Amaç: Acil servise başvuran ve Yumuşak Doku Enfeksiyonu tanısı alan hastaların tanı, takip ve yatış sürecinde nelere dikkat edilmeli, hangi hastalardan kültür alınırsa bu hastaların tekrarlı başvurusu, uzun süren yatışları ve komplikasyonlarının önüne geçilir sorularına cevap aramayı, YDE'nin Acil Serviste yönetimiyle ilgili ek önerilerde bulunmayı amaçlamaktayız. Materyal ve Metot: Bu prospektif ve kesitsel klinik çalışmaya 1 Aralık 2019-31 Temmuz 2020 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Acil Servisi'ne başvuran ve Yumuşak Doku Enfeksiyonu tanısı alan hastalardan çalışmaya katılmaya yazılı onam veren 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi. Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel olmayan Klinik Çalışmalar Etik Kurulundan onaya ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan başvuru anında tanı-takip-yönetim-yatış kararı için rutin tetkiklerin (biyokimya, hemogram ve sedimentasyon) yanı sıra alınacak olan kan örneklerinde CRP ve sedimentasyon bakıldı. Hastaya ait genel risk faktörleri ve YDE'ye ait risk faktörleri, son 1 ay içinde kullandıkları antibiyotikler, son 3 ayda Acil Servise başvuru sayıları, öykülerinde travma, cerrahi ya da hayvan ısırığının olup olmadığı sorgulandı. Hastalardan acilde kültür alınamadığı için yattıkları klinikte ya da takip edildikleri polikliniklerde gerek görülen hastaların kültürü alındı. YDE olan tırnaktan nativ yapıldı sonuçlar kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen YDE tanılı 60 hastanın 45'inin erkek (% 75), 15'inin kadın (% 25) olup yaş ortalamaları 58,03±17,28 iken, % 23,3 (n=14)'ünün 61 ila 70 yaş aralığında olduğu belirlendi. Hastaların tanıları incelendiğinde 60 hastanın 18'i apse,13'üselülit, 13'ü diyabetik ayak, beşi mantar, dörtü erizipel, ikisi dekübit yarası, ikisi karbonkül ve birer tane bülloz pemfigoid, greft rejeksiyonu, nekrotizan fasiyit tanısı aldılar. Tanı grupları ile yaş bulguları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi(p>0,05). Çalışmamıza dahil edilen hastaların 46 (% 76,7)'sının ek hastalık vardı. Hastaların 30 (% 50)'unda DM, 22 (% 36,7)'sinde HT bulgusuna rastlanırken, 10 (% 16,7) hastada KAH hastalık öyküsü olduğu tespit edildi. 65 yaş üzerinde olan hastalarda ek hastalık (p=0,025) ve HT (p=0,022) görülme sıklığı, 65 yaş ve altında olan hastalara göre anlamlı yüksek olduğu gözlendi Çalışmamızda yer alan hastaların 11 (% 18,3) yatırıldığı, yatışı olan hastalardan bir (% 9,1)'inin Endokrinoloji, dört (% 36,4)'ünde Enfeksiyon hastalıkları, iki (% 18,1)'sinin Genel Cerrahi, dört (% 36,4)'ünün Ortopedi servisinde yattıkları gözlendi. Hastaların 17 (% 28,3)'sinde geçmiş hastalık öyküsü olduğu saptanırken, 15 (% 88,2)'ünde travma varlığı, birer hastada ise cerrahi (% 5,9), hayvan ısırığı (% 5,9) bulguları tespit edildi. Çalışmamıza dahil edilen hastalardan 37 (% 61,7)'sinden kan kültürü, 33 (% 55,0)'ünden ise yara kültürü alındı. Kan kültürü alınan hastalardan 29 (% 78,4)'unda üreme olmadı. Üç (% 8,1) hastada MRSA, 2 (% 5,4) hastada Staf. epidermis, birer hastada E.coli (% 2,7), gram pozitif koklar (% 2,7) ve S.aureus (% 2,7) üredi. Yara kültürü alınan hastalardan 10 (% 30,3)'unda üreme gözlenmezken, yedi (% 21,4) hastada MRSA, İkişer hastada ESBL-E.Coli (% 6,1), Morgonella-Morganii (% 6,1) ve S. Epidermidis (% 6,1), Birer hastada ise C. Albicans (% 3,0), Enterecoc (% 3,0), Enterecoccus Faecalis (% 3,0), Enterecoccus-acinetobacter (% 3,0), ESBL-Klebsiella (% 3,0), S.aureus (% 3,0), S. Hominis (% 3,0), S.aureus (% 3,0), Strep.agalactia (% 3,0) ve VRE üremesi oldu. Hastaların kan kültürü değişkeni ile yaş bulguları arasındaki farklılıklar anlamlı bulunmazken (p>0,05), yara kültürü alınan hastaların yaş ortalamaları, yara kültürü alınmayan hastalara göre anlamlı düşük bulundu (p<0,05). Çalışma hastalarından 40 (% 66,7)'ına nativ yapılmazken, nativ yapılan hastaların 11 (% 55,0)'inde negatif, 9 (% 45,0) ise pozitiflik saptandı. Kadın hastalarda nativ bulgularının pozitif (p=0,421) görülme sıklıklarının düşük olduğu gözlenirken, son 1 ayda antibiyotik kullanımı (p=0,283), yatış varlığı (p=0,847) ve öykü varlığının (p=0,620) görülme sıklıkları yüksek ancak farkın anlamlı olmadığı saptandı (p>0,05). Altmış beş yaş üzerinde olan hastalarda nativ negatif ve pozitif olmasına göre görülme sıklıklarının yüksek(p=0,482), son 1 ayda antibiyotik kullanımlarının (p=0,665), yatış (p=0,785) ve öykü varlığının (p=0,293)bulgularının görülme sıklarının ise düşük olduğu ancak istatistiksel anlamlı olmadığı tespit edildi (p>0,05).Kan kültürü alınan hastalarda nativ bulgularının pozitif (p=0,313) ve öykü varlığı (p=0,382) görülme sıklıklarının düşük olduğu gözlenirken, son 1 ayda antibiyotik kullanımı (p=0,518) ve yatış varlığının görülme sıklıkları yüksek olmasına karşın, elde edilen farkın anlamlı olmadığı saptandı (p>0,05).Yara kültürü alınan hastalarda nativ bulgularının negatif ve pozitif olmasına göre karşılaştırıldığında (p=0,406), yatış (p=0,524) ve öykü varlığının (p=0,127) görülme sıklığının yüksek, son 1 ayda antibiyotik kullanımlarının (p=0,852) görülme sıklarının ise düşük olduğu gözlenmesine karşın, elde edilen farklılık anlamlı bulunmadı (p>0,05).Kan ve yara kültürü varlığı ile son 3 ayda acile başvuru sıklıkları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05). Kan ve yara kültürü alınan hastalarda laboratuar değerlerindeki farklılıkların istatistiksel anlamlı olmadığı görüldü. Hastaların Acil Servise başvurularında son 1 ayda antibiyotik kullanımları sorğulandı. Antibiyotik kullanımları incelendiğinde; 28 (% 75,6)'inde amoksisilik-klavulanik asit, ikişer hastada Meropem-linozolid (% 5,4) ve siprofloksasin- amoksisilik-klavulanik asit (% 5,4), birer hastada ise ertopenem (% 2,7), rifampisin (% 2,7), sefalosporin (% 2,7), tazocin (% 2,7) ve tigesiklin (% 2,7) kullandıkları gözlendi. Yatırılan hastaların son üç ayda Acile Servise başvuru sayısı 2 ve üzeri olma sıklığı anlamlı yüksek bulunurken (p=0,014), son bir ayda antibiyotik kullanım varlığı yüksek ancak anlamlı bulunamadı (p>0,05) Hastalarda ek hastalık varlığı tekil ve ikiden fazla olanlarda yatış varlığı daha sık gözlenmesine karşın elde edilen fark anlamlı bulunmadı (p>0,05). Hastaların labaratuvar bulgularında yatış varlığı olan hastalarda WBC, CRP düşükken, sedimentasyon bulguları daha yüksek bulundu (p<0,001). Tartışma ve Sonuç: Literatürde yumuşak doku enfeksiyonu tanılarında en sık görülen bakterilerle bizim kültürde ürettiklerimiz arasında farklılıklar tespit ettik. Aramızdaki bu farklılıkların, hastanemizde hastalara ampirik tedavi başlanıp bu tedavilere yanıt vermeyen, komplike enfeksiyon gelişen hastalardan kültür alınmasına ve buna bağlı antibiyotiklere dirençli bakterilerin üremesine bağlıyoruz. Antibiyotik tedavisine yanıt vermeyen hastaların buna bağlı çoklu Acil Servis başvuruları oluyor. Buradan yola çıkarak Acil Servise başvuran yumuşak doku enfeksiyonlarını ayrıntılı değerlendirip ateş, beyaz küre yüksekliği, eşlik eden ek hastalığı olan hastalardan, doğru antibiyotik seçimi ve hastanın komplike yumuşak doku enfeksiyonuna gidişini, tekrarlı Acil Servise başvurusunu engellemek, uzun süren hastane yatışlarının önüne geçmek için yara ve kan kültürleri Acil Serviste alınmasının, hastaların bu kültür sonuçları ile gerekirse Ayaktan Parenteral Antibiyotik Tedavisi (APAT) planlanması için Enfeksiyon Hastalıkları polikliniğine yönlendirilmesinin faydalı olacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Yumuşak Doku Enfeksiyonu, yara kültürü, kan kültürü, Risk faktörleri, Acil Servis, Tedavi.

Acil servis-hastaneAcil tıpEnfeksiyon+5
Gökçe Rabia Alişan
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelik ve postpartum dönemde akut kritik şikayetle acil servise başvuran hastaların prospektif analizi

Gebelik ve Postpartum Dönemde Akut Kritik Şikayetle Acil Servise Başvuran Hastaların Prospektif Analizi Amaç: Çalışmamız kapsamında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Servisine kritik şikayetle başvuran gebelerin demografik ve klinik bilgilerini derlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda Mart 2020 – Aralık 2020 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulundan onay alınarak prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya, kliniğimize akut kritik şikayetlerle başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 74 gebe dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında veriler, hastalardan anamnez alınarak, ilgili bölümlere yapılan konsültasyon notları değerlendirilerek, Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) tanı kodları incelenerek ve laboratuvar sonuçları kaydedilerek elde edilmiştir. Bulgular: Çalışma sonucunda 74 gebenin verileri derlenmiştir. Gebelerin ortalama yaşı 30,4 yıl olarak saptanmıştır. Gebelerin özgeçmişine bakıldığında toplam 9 gebede hipertansiyon, astım ve epilepsi hastalıkları tespit edilmiştir. Kritik şikayetle başvuran gebeler arasında en büyük grubu 3. Trimester döneminde bulunan gebeler oluşturmaktadır. Başvuru sırasında ortalama gebelik haftası 30,8 olarak saptanmıştır. Gebelerin başvuru şikayetleri incelendiğinde en fazla şikayetin vajinal kanama (n=21, %28.4 ) olduğu görülmüştür. Gebelere mevcut başvuruları sırasında en fazla konulan tanı ise preeklampsi olmuştur (%23). Acil Servis başvurusu sırasında en fazla konsültasyon istenen klinik Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğidir. Gebelerin 70'i Kadın Hastalıkları ve Doğum servisine yatırılmıştır. Gebelerin 44'ü Acil Servis başvuru ve sonrasındaki yatış sürecinde doğum yapmıştır ve ortalama doğum haftası 33 olarak tespit edilmiştir. Doğan bebeklerin 6'sı ölü doğum, 15'i sağlıklı doğum olarak gerçeklemiş olup 23'ü Yenidoğan Yoğun Bakıma yatırılmıştır. Ölü doğan bebeklerin ortalama doğum haftası 25,35±6.18 olarak saptanmıştır. Gebelerden alınan hemogram ve biyokimya örneklerinin sonuçları ile bebeğin son durumu karşılaştırıldığında ölü doğum yapan gebelerin kan HCO3 değeri diğer gruplara göre anlamlı olarak daha düşük olarak bulunmuştur. (p<0.05) Beyaz küre değerinin ise ölü doğum yapan gebelerde, diğer gruplara göre anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır. (p<0.05). Sonuç: Çalışmamızda acil servise kritik şikayetle başvuran gebelerin, en sık başvuru nedeninin vajinal kanama olduğu tespit edilmiştir. Bebek ve anne sağlığı açısından bu hastalara hızlı kadın doğum konsültasyonu yapılmalıdır. Gebelerin yapılan rutin tetkiklerinin yanı sıra, özellikle venöz kan gazında, sodyum bikarbonat değerinin ölü doğum yapan anneler de anlamlı düşük bulunması, hekimler açısından uyarıcı bir parametre olarak düşünülebilir. Aynı zamanda ölü doğum yapan gebelerde saptanan venöz kan gazında sodyum bikarbonat düşüklüğü, ağır fetal distresin bir labaratuvar göstergesi olabilir mi sorusunu akla getirmektedir. Sonuç olarak, bu konuda yapılacak daha kapsamlı çalışmalar ile elde edilecek veriler, bölgemizde sık görülen hastalık profilllerinin de belirlenerek anne ve bebek sağlığının iyileşmesine katkıda bulunacaktır. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, Doğum, Epidemiyoloji, Gebelik, Kritik

Acil servis-hastaneAcil tıpDoğum+4
Serkan Arıcan
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner emboli acil tanısında görüntüleme yöntemlerinin karşılaştırılarak değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Pulmoner emboli acil servislerde akla gelmediğinde ölümcül seyreden bir hastalık olup ve tanınmasına olanak sağlayan yöntemleri incelediğimiz çalışmamızda, pulmoner emboli tanısını hızlandırıp, ileride ölüm oranlarının azalması yönünde katkı sunmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu ileriye dönük ve kesitsel çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil servisinde 1 Şubat 2019-27 Şubat 2021 tarihleri arasında başvuran pulmoner emboli şüphesiyle tetkik edilen, 18 yaş ve üzeri hastalar dahil edildi. Hastaların demografik verileri, özgeçmişleri, laboratuvar bulguları, elektrokardiyografi , akciğer grafisi bulguları, Wells skorları değerlendirildi. Hastaların tamamına odaklanmış kardiyak ultrasonografi ve venöz kompresyon ultrasonografisi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 60 hasta dahil edildi ve bu hastaların 38 (% 63,3)'inde pulmoner emboli saptandı. Hastalardan 32 (% 53,3)'si erkek, 28 (% 46,7)'i kadındı, 54 (% 90)'ünün kronik hastalığı vardı. 5 (% 8,3) hasta Wells skoruna göre düşük, 41 (% 68,3) hastanın orta, 14 (% 23,3) hastanın ise yüksek riske sahip olduğu gözlendi. Emboli varlığı olanlarda solunum sistemi hastalığı görülme sıklığı daha düşük bulundu (p=0,011). Odaklanmış kardiyak ultrasonografi bulgularında emboli varlığı olan hastalarda vena kava inferiyor volümünün normal olması daha yüksek (p<0,05), sağ ventrikül dilatasyonu görülmesi daha yüksek bulundu (p<0,001). Wells'e göre orta riskli olan emboli hastalarında sağ ventrikül dilatasyonu daha sık görüldü (p=0,003). Laktat düzeyinin pulmoner emboli tanısına katkısı olmadığı bulundu (p=0,247). Beyaz küre sayısı pulmoner emboli hastalarında anlamlı yüksek bulundu (p=0,037). Emboli varlığı olan hastalarda taburculuk oranları daha düşük olduğu gözlenirken (p=0,001), yoğun bakıma yatış sıklıklarının daha yüksek olduğu saptandı (p=0,029). 3 hastada SARS-COV-2 hastalığı tanısı konuldu ve bu hastaların tamamında emboli tespit edildi. Sonuç: Acil servise solunum sıkıntısı, göğüs ağrısı gibi yakınmalarda başvuran hastalarda odaklanmış kardiyak ultrasonografide özellikle sağ ventrikül dilatasyonu saptanması, tek başına ya da Wells skoru ile birlikte değerlendiririldiğinde tanıya önemli katkı sunmaktadır, Yüksek D-dimer ve beyaz kan hücresi sayısı, atelektazi olmaması acil serviste pulmoner emboli tanısına yöneltme ve tanı konulmasında etkindir. Anahtar Kelimeler: FOCUS, Laktat, Pulmoner Emboli, Wells Skoru

Acil servis-hastaneEmboliLaktatlar+2
Ömer Taşkın
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste değerlendirilen iyatrojenik pnömotoraks olgularının retrospektif analizi

Acil Serviste Değerlendirilen İyatrojenik Pnömotoraks Olgularının Retrospektif Analizi Amaç: Çalışmamızın amacı acil servise başvuran iyatrojenik pnömotorakslı olguları geriye dönük değerlendirerek, radyolojik görüntüleme yöntemlerinin tanı ve takipteki etkisi ile tedavi yöntemini seçmedeki rolünü belirlemek, iyatrojenik pnömotorakslı hastaların takipleri ve prognoz tahmininde yardımcı olmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 1 Haziran 2017 ile 1 Haziran 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda iyatrojenik pnömotoraks tanısı alan hastaların radyolojik görüntüleri ve arşiv dosya verileri derlenerek gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 61 hasta alınmıştır. Hastaların ortalama yaşı 63,49±15,11 yıl olup, 51'i erkektir. En fazla gözlenen başvuru şikayeti nefes darlığı (n=49, % 80) olup, en fazla gözlenen fizik muayene bulgusu cilt altı amfizemi (n=20, % 32,8) olarak gözlenmiştir. İyatrojenik pnömotoraksa en fazla neden olan girişimsel işlemler transtorasik ince iğne aspirasyonu (n=41, % 67,2), tru-cut biyopsi (n=10, % 16,4) ve torasentez (n=5, % 8,2) olup, hastaların büyük bir kısmına direkt grafi (n=36, % 59) ile tanı konulmuştur. Pnömotoraksı olan 61 hastanın 33 (% 54)'ü akciğer kanseridir. Pnömotoraksa neden olan işlem bölgesi ile maliyet ve tanı-takipte uygulanan radyolojik görüntüleme kesit sayıları arasında fark saptanmamıştır (p>0,05). Ön sol bölgeden işlem yapılan hastaların maliyetleri daha yüksek saptanmıştır (p=0,035). Takipte hastaların büyük kısmı direkt grafi (n=48) ile izlenmiştir. Bilgisayarlı tomografi ile takip edilen hastaların maliyetleri ve hastane yatış süreleri daha yüksek bulunmuştur (p=0,034, p=0,049). İyatrojenik pnömotoraks gelişen hastaların 33 (% 54,1)'üne tüp torakostomi uygulanmıştır. Toraks tüpü uygulanan hastaların yatış süreleri uzun, maliyetlerinin daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0,000). Hastaların 33 (% 54,1)'ünde %20'den daha az pnömotoraks alanı saptanmıştır ve toraks tüpü uygulanmayan hastaların (n=28, % 45,9) tamamı bu grup içerisinde yer almaktadır. Takip sonucunda sadece bir hasta, yoğun bakımda, pnömoni ve septik şok nedeniyle hayatını kaybetmiştir. İyatrojenik pnömotoraks gelişen hastaların ortalama maliyeti kişi başı 1070 TL olarak saptanmıştır. Pnömotoraks yüzdesi arttıkça toplam maliyetin ve yatış gün sayısının arttığı bulunmuştur (sırasıyla p=0,000, p=0,003). Sonuç: Çalışma sonucunda elde ettiğimiz bilgiler ışığında iyatrojenik pnömotoraks gelişmesi; yatış sürelerini uzatan, hasta maliyetlerini artıran, ek görüntüleme ihtiyacını artıran tıbbi bir durumdur. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, İyatrojenik Pnömotoraks, Maliyet, Radyolojik görüntüleme

Acil servis-hastaneAcil tıpPnömotoraks+3
Göktuğ Bezirganoğlu
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Toraks travması ile başvuran hastalarda perfüzyon indeksinin rolü

Amaç: Bu çalışmada acil servise toraks travması nedeniyle başvuran olgularda başvuru anında ölçülen perfüzyon indeksi (PI) değerinin, prognoza etkisinin değerlendirmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Manisa Celal Bayar Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine toraks travması ile başvuran ve başvuru anında PI değeri kaydedilen 18 yaş üzeri 150 olguda yapıldı. PI değerine ek olarak olguların Glaskow Koma Skalası (GKS), Injury Severity Score (ISS) ve Revize Travma Skoru (RTS) ve klinik özellikleri kaydedilmiştir. Bulgular: Olguların %78'i erkekti ve yaş ortalaması 44,74 ± 17,66 yıldı. Vakaların %12,7'si entübe edildi, %22'si taburcu edildi, %26,7'si servise yatırıldı, %50'si yoğun bakım ünitesi (YBÜ)'ne yatırıldı ve %1,3'ü ex oldu. Periferik PI değerininin (ODDS oranı 0,112 kat) ve ISS skorunun (ODDS oranı 2,077 kat) diğer değişkenlerden bağımsız olarak YBÜ'ye yatış ve mortaliteyi belirlemede istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi. Toraks travması ile başvuran hastalarda PI ölçümü diğer tarama testleri ile kıyaslandığında, geliş PI düzeyinin 0,95 kesim noktası için YBÜ'ye yatış ve mortaliteyi öngörmek açısından %83,6 sensitif, %81,8 spesifik olduğu saptandı. Başvuru PI değerinin; klinik skorlarla (GKS, RTS, ISS), nabız, solunum sayısı, sistolik kan basıncı ve SPO2 değerleri ile anlamlı düzeyde korelasyon ilişkisi gösterdiği belirlendi. Sonuç: Acil servise toraks travması ile başvuran olgularda başvuru anında değerlendirilen PI ve ISS değerlerinin diğer parametrelerden bağımsız olarak prognoz ile ilişkili olduğu saptanmıştır. PI noninvaziv, uygulaması kolay, hızlı ve tekrarlanabilir bir test olduğundan, acil tedavi veya müdahale gerektirebilecek toraks travmalı olgularda prognozu belirlemede kullanılacak bir parametre olarak umut vericidir.

Acil servis-hastaneAcil tıpGöğüs yaralanmaları+2
İsmail Uzkuç
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Platelet/lenfosit oranı ve nötrofil/lenfosit oranı akut batında belirleyici mi?

Arka Plan-Hedef: Akut karın; ani gelişen, cerrahi girişim gerektirebilecek non-travmatik bir durumdur. Akut karın ağrısına sebep olan hastalıkların morbidite ve mortalitesi yüksek olduğundan hastaların erken tanı koyularak tedavisinin mümkün olan en kısa sürede başlanması önemlidir. Çalışmamızda kolay erişilebilir bir laboratuvar tetkiki olan tam kan sayımı parametrelerinden nötrofil/lenfosit (NLO) ve platelet/lenfosit (PLO) oranları değerlendirilmiştir. NLO ve PLO değerlerinin akut karın ağrısı şikayeti ile başvuran hastalardaki taburculuk servis ve yoğun bakım yatışlarını belirlemedeki gücü, hastaların ciddiyetini belirlemede etkili bir biyobelirteç olup olmadığı ve bu biyobelirteçlerin radyolojik olarak kesinleşmiş akut karın hastalıklarının tanılarında ki ortalama değerleri araştırılmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışma 15.01.2020-15.01.2021 tarih aralığında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servisine karın ağrısı şikayetiyle başvuran ve radyolojik tanı "akut batın" olarak nitelendirilmiş olan 200 hasta ve kontrol grubu olarak belirlenen sağlıklı 100 kişide prospektif olarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların demografik özelliklerine bakıldığında; hasta grubunu 113 erkek (%56.5), 87 kadın (%43.5) oluşturmaktaydı. Kontrol grubunu ise 51 erkek %(51), 49 kadın (%49) oluşturmaktaydı. Hasta grubunun yaş ortalaması 51.06, kontrol grubunun ise 47.47'idi. Hastaların LDH, NLO ve PLO değerlerinin kontrol grubundan daha yüksek olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. LDH değeri için; ROC analizinin istatistiksel olarak anlamlı sonuç verdiği ve eğri altında kalan alanın 0.616 olduğu saptanmıştır. Kestirim değeri >210 olarak kabul edildiğinde, duyarlılık düzeyinin %56.5, özgüllük düzeyinin %56, pozitif kestirim düzeyinin (PKD) %72, negatif kestirim düzeyinin (NKD) düzeyinin %39.2, doğruluk düzeyinin ise %56.3 olduğu saptanmıştır. NLO değeri için; ROC analizinin istatistiksel olarak anlamlı sonuç verdiği ve eğri altında kalan alanın 0.904 olduğu saptanmıştır. Kestirim değeri >2.877 olarak kabul edildiğinde, duyarlılık düzeyinin %85, özgüllük düzeyinin %83, PKD düzeyinin %90.9, NKD düzeyinin %73.5, doğruluk düzeyinin ise %84.3 olduğu saptanmıştır. PLO değeri için; ROC analizinin istatistiksel olarak anlamlı sonuç verdiği ve eğri altında kalan alanın 0.742 olduğu saptanmıştır. Kestirim değeri >129.787 olarak kabul edildiğinde, duyarlılık düzeyinin %69, özgüllük düzeyinin %68, PKD düzeyinin %81.2, NKD düzeyinin %52.3, doğruluk düzeyinin ise %68.7 olduğu saptanmıştır. Sonlanım tanısına göre NLO değeri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmazken, PLO değeri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Olguların LDH, PLO ve NLO değerleri ile WBC değerleri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Olguların LDH, PLO ve NLO değerleri ile ateş yanıtları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda acil servise karın ağrısıyla başvuran hastalarda acil servislerde kalış süresini kısaltmada, mortalite ve morbitide oranlarının azaltılmasında ve karın ağrısı şikayetlerinin ciddiyetini belirleyebilmede laboratuvar tetkiklerinin rolü araştırılmış ve PLO, NLO değerlerinin karın ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda klinisyene akut karını göstermede anlamlı bulgular verdiği saptanmıştır. NLO ve PLO değerinin karın ağrısı ile acil servise başvuran hastalarda karın ağrısı ciddiyetini belirlemede anlamlı olduğu bulunmuştur. Karın ağrısı ile acil servise başvuran hastalarda NLO ve PLO ölçüm değerinin; kritik hastaları tanımlama, ileri görüntüleme sayısının azaltılmasını sağlama ve primer sonlanımı öngörmede yararlı ve klinisyene yol gösterici bir yöntem olabileceğini düşünmekteyiz.

Abdomen-akutAğrıKarın ağrısı+2
Murat Mercan
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran santral sinir sistemi enfeksiyonu öntanısı ile lomber ponksiyon yapılan hastaların real-time PCR yöntemi ile etkenlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada acil servise SSS enfeksiyonu öntanısı ile başvuran vakaların, PCR yöntemi ile viral ve bakteriyel etkenlerinin belirlenmesi, PCR sonuçlarının diğer laboratuvar sonuçları ve klinikleriyle birlikte değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Manisa Celal Bayar Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne 01.01.2018-01.12.2020 tarihleri arasında SSS enfeksiyonu şüphesi ile başvuran, 18 yaş üstü, gebe olmayan, dosyadaki verileri tam olan, tanı amaçlı BOS PCR yapılmış 45 hastanın dosyaları retrospektif incelenerek yapılmıştır. PCR sonuçlarının yanında, hastanın geçmiş öyküsü, şikayetleri, laboratuvar bulguları, kliniği ve klinik sonuçları elde edilmiştir. Bulgular: Olguların %55,6'sı erkek ve yaş ortancası 56'dır. Hastaların en sık görülen belirtileri bilinç bulanıklığı, ateş ve baş ağrısıdır. Vakaların BOS glukoz değeri ortancası 69, BOS protein ortancası 81'dir. Vakaların %11,1'inin BOS kültüründe, %20'sinin BOS PCR'ında üreme saptanmış ve %24,4'ünde Kraniyal BT bulgusu vardır. Olguların %86,7'sine tedavi uygulanmış, %26,7'si exitus olmuştur. PCR pozitif vakalarda BOS'ta lökosit olma durumu, BOS protein düzeyi ve PMN/lenfosit düzeyi anlamlı derecede yüksek iken, BOS glukoz düzeyi ve lenfosit yüzdesi düşük bulunmuştur. PCR ile dokuz vakaya tanı konulmuştur. Bunlardan altı tanesi bakteriyel etken, 2 tanesi HSV, bir tanesi HHV-6'dır. Mortalite, komplikasyon, yoğun bakımda yatma durumuyla tedavi alma arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Sonuç: Acil servise SSS enfeksiyonu şüphesi ile başvuranların, PCR ile dokuzunun, kültür ile beşinin etkeni belirlenmiştir. Çalışmamızda PCR'ın kültüre göre tanı koymada üstün olduğu tespit edilmiştir. En sık görülen bakteriyel etken S. pneumoniae, viral etken HSV'dir. Bazı BOS ve laboratuvar bulguları tanı koyma açısından katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, SSS enfeksiyonu, PCR

Acil servis-hastaneAcil tıpMerkez sinir sistemi+4
Hasan Basri Alkan
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise multipl travma nedeniyle başvuran hastalarda vertebra fraktürlerine eşlik eden organ yaralanmalarının incelenmesi

Multipl Travmalı Hastalarda Vertebra Fraktürleri ve Birlikte Gözlenen Yaralanmaların Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmada acil serviste vertebra fraktürü tanısı konan travma hastalarında eşlik eden diğer organ yaralanmalarının neler olduğu ve bunların sıklıklarının belirlenmesi amaçlandı. Yöntem: Bu çalışmada, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servis'ine Ocak 2016-Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran, 18 yaş ve üzeri ve en az bir vertebra korpus fraktürü olan travma hastaları retrospektif olarak incelendi. Vertebra fraktürlerine ek olarak travma mekanizması, eşlik eden organ yaralanmaları, yapılan müdahale ve hastaların prognozları incelendi. Bulgular: Hastaların %72'si erkek ve yaş ortalaması 46,07 idi. Vertebra fraktürüne neden olan en sık iki travma mekanizması yüksekten düşme ve trafik kazasıydı. Travmadan en çok etkilenen vertebra bölgesi torakolomber (%28,7) bölgeydi. Hastaların %52'sinde çökme fraktürü, %19,3'ünde burst fraktürü tespit edildi. Hastaların %8'inde nörolojik defisit, %3,4'ünde eksitus görüldü. Hastaların %41,3'ünde toraks yaralanması, %26'sında ekstremite yaralanması tespit edildi ve bunlar vertebra fraktürlerine en sık eşlik eden yaralanmalardı. Çalışmamızda servikal vertebra fraktürlerinde beraberinde kraniyal ve maksillofasiyal yaralanma görülmesi ve torakal vertebra fraktürlerinde beraberinde toraks yaralanma görülmesi anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Sonuç: Trafik kazaları ve yüksekten düşme vertebra fraktürüne neden olan en sık iki neden olarak tespit edilmiş olup önlenebilir nedenler olduğu düşünülmüştür. Ayrıca vertebra fraktürlerinde etkilenen vertebra bölgesine uzak bölge travmaları eşlik etmiş olsa da genel olarak anlamlı bir şekilde komşu yapıların travmalarının daha sık eşlik ettiği gözlendi. Anahtar Kelimeler: Acil servis, vertebra fraktürü, eşlik eden yaralanma, multitravma

Acil servis-hastaneAcil tıpSpinal kırıklar+2
Çağdaş Cigerci
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste kullanılan sepsis skorlama sistemlerinin tanısal ve prognostik açıdan karşılaştırılması

Acil Serviste Kullanılan Sepsis Skorlama Sistemlerinin Tanısal ve Prognostik Açıdan Karşılaştırılması Amaç: Çalışmada, acil servise başvuran ve sepsis düşünülen hastalarda tanı koyma, klinik prognozu ve mortaliteyi tahmin etme açısından sık kullanılan sepsis değerlendirme skalaları olan SIRS, qSOFA ve NEWS'in karşılaştırılması amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif, kesitsel ve tanımlayıcı bir çalışmadır. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran ve sepsis tanısı alan hastalar çalışma kapsamında değerlendirildi. Bu hastalara SIRS, qSOFA, ve NEWS sepsis değerlendirme skalaları uygulandı. Hastalara ait demografik veriler, hastaların özgeçmişleri, vital bulgular, 30 günlük mortalite verileri ve laboratuvar bulguları kaydedilerek analiz edildi. Kesim değerlerinin saptanması için ROC analizi uygulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 87 hastanın ortalama yaşı 61,2±16,3 yıl olarak saptandı. Hastaların % 52,9'unun (n=46) kadın cinsiyette olduğu görüldü. Hastaların vital bulguları incelendiğinde ortalama nabız 111,9±22,9 ve ortalama solunum sayısı 25,9±6,6 idi. Diğer vital bulgular normal aralıkta saptandı. Çalışmamız sonucunda elde edilen verilere göre her üç skalanın, sepsis tanısı koyma ve hastalığın şiddetini değerlendirme açısından benzer performans gösterdiği bulundu ancak mortaliteyi tahmin etme açısından NEWS skalası diğer skalalardan üstün olduğu görüldü. qSOFA skalasının ikinin üstünde olması şiddetli sepsisi % 39,7 sensitivite ve % 86,2 spesifisite ile ve septik şoku % 54,8 sensitivite ve % 82,1 spesifisite ile gösterirken mortaliteyi % 45,2 sensitivite ve %76,8 spesifisite ile göstermektedir. SIRS skalasının ikinin üstünde olması ise şiddetli sepsisi % 100 sensitivite ve % 55,2 spesifisite ile ve septik şoku % 100 sensitivite ve % 28,6 spesifisite ile gösterirken 30 günlük mortaliteyi % 93,5 sensitivite ve % 25 spesifisite ile göstermektedir. NEWS skorlamasına bakıldığında kesim değerinin 6 olarak alınması durumunda SIRS gibi yüksek sensitiviteye (şiddetli sepsis için % 87,9, septik şok için % 96,8 ve mortalite için % 93,5) ve 10 alınması durumunda ise qSOFA gibi yüksek spesifiteye (şiddetli sepsis için % 82,8, septik şok için % 73,2 ve mortalite için % 78,6) sahip olduğu görüldü. Regresyon analizinde mortalite tahmininde en etkili laboratuvar değerinin serum ferritin düzeyi olduğu gösterildi. Serum ferritin düzeyinin 428,5 mg/dL'nin üstünde olmasının 30 günlük mortaliteyi % 87 sensitivite ve % 85 spesifisite ile saptayabileceği gözlendi. Sonuç: Çalışmamız sonucunda acil servise başvuran ve sepsis tanısı alan hastaların hızlı değerlendirilmesinde NEWS skorunun kolaylıkla kullanılabileceği ve mortaliteyi tahmin etme açısından oldukça başarılı olduğu gözlendi. Ayrıca sepsis hastalarında yüksek serum ferritin düzeyinin mortaliteyi yüksek sensitivite ve spesifisite ile saptayabileceği görüldü. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, NEWS, Prognoz, qSOFA, Sepsis, SIRS

Acil servis-hastaneErken uyarı sistemleriPrognoz+3
Enes Kalıntaş
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran COVİD-19 tanılı hastalarda serum elektrolit seviyelerinin değerlendirilmesi

Acil Servise Başvuran COVİD-19 Tanılı Hastalarda Serum Elektrolit Seviyelerinin Değerlendirilmesi Amaç: Acil Serviste PCR pozitifliği saptanan COVİD-19 hastalarının, serum elektrolit seviyelerini analiz ederek, bu serum elektrolit seviyelerinin hastalık seyri üzerine, yatış süresine ve mortaliteye olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif kesitsel bir çalışma olarak planlandı. Çalışmaya 01.03.2020-01.04.2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran ve COVİD PCR'ı pozitif olan hastalar dahil edildi. Serum elektrolit değerleri bakılmamış ve eksik verisi olan hastalar çalışma dışında tutuldu. Hastaların demografik verileri, laboratuvar verileri, vital bulguları, yattıkları klinik ve yatış sonuçları kaydedildi. Bulgular: Toplam 350 hasta değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 55,9 yıl olup % 51,4'ü (n=180) erkek cinsiyette idi. Tüm hastaların % 24,3'ü (n=85) Acil Servisten direkt olarak taburcu edildi, % 58,3'ü (n=204) ilgili servislere ve % 17,4'ü (n=61) yoğun bakımlara yatırıldı. Taburcu olan hastalarda ortalama nötrofil/lenfosit oranı 3,3 iken yoğun bakıma yatırılan hastalarda bu oran ortalama 26,5 ve hayatını kaybeden hastalarda ise ortalama 43,8 olarak saptandı. Nötrofil/lenfosit oranının 6,4'ün üstüne çıkması durumunda % 69 sensitivite ve % 70 spesifisite ile mortalite tahmin edilebildiği saptandı. Hastalarda en sık gözlenen elektrolit bozuklukları sırasıyla hipokalsemi (% 47,7), hipokloremi (% 43,7) ve hiponatremi (% 40,3) olarak saptandı. Hiponatremi görülme oranı taburcu olan hastalarda % 27 iken hayatını kaybeden hastalarda % 62,1'e kadar çıktığı saptandı. Acil Servisten ilgili kliniğe yatırılan hastalarda hiponatremi gözlenme oranı taburcu olanlara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,017). Hayatını kaybeden hastalarda en sık gözlenen ikinci elektrolit bozukluğu hiponatremi olarak bulundu. Acil Servisten taburcu edilen hasta grubu hariç tüm hastalarda en sık gözlenen elektrolit bozukluğu hipokalsemi olarak bulundu (% 47,4) ve hastalık seyri ağırlaştıkça hipokalsemi gözlenme oranı arttığı saptandı. Hayatını kaybeden hastalarda hipokalsemi görülme oranı % 79,3 olarak bulundu. Acil Servisten ilgili kliniklere yatırılan hastalarda hipokalsemi gözlenme oranı taburcu edilenlere göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001). Tüm hasta grupları içinde en az gözlenen elektrolit düşüklüğü hipokalemi olarak saptandı(% 10,6). Yatış yapılan hastalarda hipokalemi ve hiperkalemi gözlenme oranı taburcu olan hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001). Hipomagnezemi görülme oranı taburcu olan hastalarda % 12,9, yatan hastalarda % 27,2 ve hayatını kaybeden hastalarda % 55,2 olarak saptandı. Hipomagnezemi görülme oranı yatan hastalarda taburcu olanlara göre ve yoğun bakıma yatırılan hastalarda servise yatanlara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,001). Hipokloremi gözlenme oranı tüm COVİD-19 hastalarında %43,7 olarak bulundu. Yatan hastalarda hipokloremi gözlenme oranı ise %47,5 bulundu. Yatan hastalar arasında yatırılan kliniğe göre veya hayatını kaybetme durumuna göre hipokloremi gözlenme durumu arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Çalışmamız sonucunda elde ettiğimiz verilere göre COVİD-19 hastalarında başvuru sırasında ölçülen serum elektrolit değerlerinin hastalığın prognozu ile ilişkisi olduğu kanaatindeyiz. Acil Servise başvuran COVİD-19 hastalarında serum elektrolit değerlerinin değerlendirilmesi ve özellikle serum magnezyum, klor ve kalsiyum seviyelerinde düşüklük saptanan hastaların dikkatle takip edilmesi gerekmektedir. Eksik elektrolitlerin erken replasmanı hastalığın gidişatını olumlu yönde etkileyebilir. Anahtar Kelimeler: COVİD-19, Kalsiyum, Klor, Magnezyum, Potasyum, Sodyum

Acil servis-hastaneAcil tıpKalsiyum+4
Rıdvan Yavuz Yüce
Çukurova University
2021
00