
446
Archived Theses
7
DOIs Assigned
2%
DOI Rate
Discipline
Tegmen tympani ve mastoid kemiğin MDCT ile anatomik ve klinik değerlendirmesi
Bu çalışmada herhangi bir nedenle temporal bölge tomografisi çekilen kişilerde tegmen mastoideum ve tegmen tympani derinlikleri ile mastoid kemik kalınlığını ölçmek; cinsiyet farklılıkları; sağ ve sol taraf arasındaki farklılıklar ile ölçülen yapılar arasındaki ilişkiyi değerlendirmek; tegmen mastoideum'u, tegmen tympani'yi ve mastoid kemiği anatomik yapılarına bakarak sınıflandırıp risk gruplandırması yapmak amaçlandı. Çalışmaya yaşları 18-82 arasında değişen ve temporal bölgenin yapısını bozabilecek herhangi bir patolojisi bulunmayan 300 birey dahil edildi. Çalışmada bireylerin hem sağ hem sol os temporale'de tegmen tympani ve tegmen mastoideum derinlikleri ve mastoid kemik kalınlıkları ölçüldü. Tegmen mastoideum ve tegmen tympani'nin sağ temporal kemikte sol temporal kemiğe göre daha derin olduğu görüldü (sırasıyla p=0.025, p=0.0001). Sağ mastoid kemik kalınlığının daha ince olduğu ve sağ tegmen mastoideum'un kadınlarda daha derin bir anatomik yapıda olduğu tespit edildi ( p=0.03, p=0.033). Kadınlarda ince sağ mastoid kemik oranı % 64.67, erkeklerde ise %47.33 olarak ölçüldü, ince sağ mastoid kemik kadınlarda erkeklerden daha yüksek oranda görüldü (p=0.02). Düşük seviyede tegmen mastoideum; sol tarafta kadınlarda % 54, erkeklerde %44 oranındaydı; sol os temporale'de düşük seviyede tegmen mastoideum kadınlarda erkeklere göre daha fazla görüldü (p=0.028). Tegmen tympani sınıflandırılması incelendiğinde kadınlarda düşük seviyede tegmen tympani oranı %44.67, erkeklerde ise %32.67'idi. Düşük seviyede tegmen tympani kadınlarda erkeklere göre daha fazla görüldü (p=0.033). Sadece mastoid bölgede yapılacak cerrahiler için oluşturulan risk sınıflandırmasında sağ os temporale'de erkekler daha çok düşük riskli grupta bulunurken kadınlar daha fazla yüksek riskli gruptaydı (p=0.003). Hem mastoid hem orta kulak bölgelerinde yapılacak cerrahi girişimler için oluşturulan risk sınıflandırmasında ise sağ os temporale'de kadınların erkeklere göre orta ve yüksek riskli sınıflarda daha fazla bulunduğu görüldü (p=0.008). Ayrıca mastoid kemik kalınlığı arttıkça tegmen mastoideum ve tegmen tympani seviyesinin yükseldiği görüldü. Anahtar Kelimeler: Regio mastoidea, tegmen mastoideum, tegmen tympani.
Türk toplumunda Arteria facialis varyasyonları, referans noktalara uzaklığı ve belirli noktalardaki çapının üç boyutlu BT anjiyografi ile değerlendirilmesi
Giriş: A. facialis, çene ve yüz bölgesinin arteriyel beslenmesinden sorumlu ana damardır. Bu arterin varyatif seyrinin bilinmesi, yüz bölgesine yapılan intraarteriyel dolgu enjeksiyonu gibi klinik uygulamalar sonrası komplikasyonların önlenmesi açısından fazlaca önemlidir. Bu çalışmanın amacı, Türk toplumunda 3D BT görüntülerinde a. facialis'in anatomisini incelemek ve yüz bölgesine yapılacak işlemlerde oluşabilecek komplikasyonlara karşı elde edilen veriler ışığında klinisyenlere kılavuz oluşturmaktır. Yöntem: Çalışmaya 18 ile 65 yaş arası 72 erkek, 38 kadın olmak üzere 110 birey dahil edildi. Çalışma olguları Fuji PACS'tan Syngo.via (software version syngo.via VB30A_HF06, Siemens, Germany) iş istasyonuna yüklendi. İncelenen BT Anjiyografi görüntüleri üzerinden a. facialis'e ait çeşitli parametreler değerlendirildi. Bulgular: A. facialis tipleri sağda 13 solda 5 adet tip 1, sağda 92 solda 87 adet tip 3, sağda 1 solda 1 adet tip 4 ve sağ tarafta 2 adet tip 5 tespit edildi. Tüm tiplerde sağ ve sol taraflar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,001). A. facialis'in ala nasi inferior'una, canthus medialis'e, orbita orta noktasına olan uzaklıkları ve arterin mandibuladan çıkış noktası ile comissura labiorum arasındaki mesafe ölçümlerinde sağ ve sol taraflarda anlamlı farklar gözlendi (p=0,042, p=0,010, p=0,005, p<0,001). Bununla beraber a. facialis'in sulcus nasolabialis'e göre seyri incelendi. Buna göre sağda 82 solda 77 medialde seyreden, sağda 13 solda 6 lateralde seyreden, sağda 7 solda 6 medialden laterale doğru, sağda 7 solda 8 lateralden mediale doğru geçen tip görüldü. Tüm tiplerde sağ ve sol taraflar arasında ve sağ-sol simetrileri arasında anlamlı farklar bulundu (p<0,001). Derinlik ölçümlerinde sulcus a. facialis'te deri-arter arası mesafe ve ala nasi'nin inferior'u seviyesinde kemik-arter arası mesafe sağ ve sol taraflar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,001, p=0,021). Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda a. facialis varyasyonlarının ve sıklıkla uygulama yapılan bölgelerdeki derinliğinin bilinmesi klinisyenlere işlem sırasında güvenlik sağlayacağı düşünülmektedir. Ek olarak derinlik ölçümlerinin radyolojik yöntemlerle yapılabilmesi kadavra çalışmaları için gereken sürenin minimum düzeye indirgenmesi açısından da değerlidir.
Arterıa maxillarıs ve segmentlerinin üç boyutlu BT anjiyografi ile topografik olarak incelenmesi
Arteria maxillaris, gl. parotidea'nın derininde, collum mandibulae seviyesinde a.carotis externa'nın devamı olarak seyreden terminal dalıdır. Collum mandibulae seviyesinden fossa pterygopalatina'ya kadar uzanır ve çok sayıda dal verir. Arteria maxillaris'in parçaları, dalları ve dağıldığı bölgelerin anatomisi önemlidir. Bu çalışma ile a. maxillaris'in segmentleri, topografik ilişkileri, varyasyonları, önemli kemik noktalara olan uzaklıkları, belirli noktalardaki çapı ile derinliğinin üç boyutlu BT anjiyografi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Elde edilen verilerle çene bölgesine yapılacak cerrahi işlemler sırasında oluşabilecek komplikasyonların önlenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmada 18 ile 65 yaş arası 60 erkek, 60 kadın olmak üzere toplam 120 bireyin bilateral a.maxillaris'i değerlendirilmiştir. Olguları Fuji PACS'tan Syngo.via (software version syngo.via VB30A_HF06, Siemens, Germany) iş istasyonunda, BT anjiyografi görüntüleri üzerinden a. maxillaris'e ait çeşitli parametreler değerlendirilmiştir. A. maxillaris'in başlangıç noktasından caput mandibulae, angulus mandibulae, incisura mandibulae, processus coronoideus, ramus mandibulae'nın arka kenarına, proc. mastoideus, arcus zygomaticus, C2 vertebra'nın proc. transversus'u ve porus acusticus externus'a olan mesafeler ölçülmüştür. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda, bu mesafeler açısından sağ ve sol taraflar arasında ve cinsiyetler arasında anlamlı farklılıklar olduğu belirlenmiştir (p<0,001). A. maxillaris'in çap ve derinlik ölçümlerinde sağ ve sol taraflar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmıştır (p<0,001). Toplam 240 a. maxillaris örneği incelenmiştir. Bu örneklerin 122'sinin C1 vertebra seviyesinde, 107'sinin C1 vertebra seviyesinin üstünde, 11'inin ise C1 ile C2 vertebralar arasındaki seviyede a.carotis externa'dan ayrıldığı belirlenmiştir. Ayrıca, a. maxillaris'in m. pterygoideus lateralis ile olan ilişkisi değerlendirildiğinde; 98 arterin kasın medial kısmından, 138 arterin lateral kısmından geçtiği; 4 arterin ise doğrudan kasın içinden seyrettiği tespit edilmiştir. A. maxillaris'in uygulama yapılan bölgelerdeki anatomisinin bilinmesinin oral ve maksillofasiyal cerrahilerde, temporomandibular eklem cerrahilerinde, mandibular kırıkların onarımlarında oluşan ve oluşabilecek vasküler komplikasyonların önlenmesine katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Myopatiler'de iskelet kası ince yapısı
ÖZET Bu çalışmada Ç.Ü.Tıp Fakültesi Nöroloji Kliniğinde miyopati ön tanısı olan 4 hastadan elde edilen kas biyopsi örnekleri gluteraldehid ve osmik asit ile tespit edilerek uygun yöntemlerle hazırlandıktan sonra elektron mikroskop düzeyinde incelendi. Elektron mikroskopik gözlemler sonucunda çoğu alanlarda çekirdeklerde hiperkromatin artışı, çekirdek kılıfında derin indentasyonlar, mitokondriyonlarda genişlemeler ve iç membranlarında parçalanmalar, fokal kas lifi dejenerasyonları, sarkomer düzenlenmelerinde bozulmalar, miyof ibrillerde yapısal değişiklikler, subsarkolemmal alanlarda ve miyof ibriller arasında aşırı glikojen birikimleri ve membranöz whorl yapılarının bulunması dikkat çekici gözlemler olarak ortaya konuldu. Gözlemlerimiz sonucunda elde ettiğimiz bulgulara göre 1., 3. ve 4. olgularımızın mitokondriyal miyopatilere, 2. olgumuzun ise hipotiroidik miyopatiye uygunluk gösterdiği saptandı. Sonuç olarak; miyopatilere klinik ve rutin laboratuvar bulguları ile tanı konulabilmesinin her zaman mümkün olamayacağı, bu nedenle de miyopati ön tanısı olan hastalardan elde edilecek biyopsilerin ışık ve özellikle de elektron mikroskopik seviyede incelenmesinin bu hastalıkların kesin tanısında oldukça etkili olabileceği kanaatine varıldı. 32
Söyleyen sesin objektif analizi
Amfoterisin b lipid formülasyonlarının sıçan böbreği üzerine etkilerinin incelenmesi
Amfoterisin B'nin lipid formülayonlarından olan lipozomal amfoterisin B (L-AMB) ve amfoterisin B lipid kompleksi (ABLC), sistemik mantar enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılmaktadırlar. Bu lipid formülasyonların, amfoterisin B'ye nazaran daha az nefrotoksik etkilerinin olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda amfoterisin B'nin 2 ayrı lipid formu olan amfoterisin B lipid kompleksi ve lipozomal amfoterisin B'nin uzun ve kısa süreli tedavi uygulamaları sırasında sıçandaki nefrotoksik etkilerini morfolojik olarak incelemeyi hedef aldık. Bu amaçla 36 tane Wistar albino tipi sıçanlar 6 gruba ayrıldı. 1.deney grubuna 0,9 molar serum fizyolojik verilerek kontrol grubu oluşturulurken, 2 ve 3. gruplarımıza sırasıyla intraperitoneal olarak 14 gün süreyle 5 mg/kg Lipozomal Amfoterisin B ve 5 mg/kg Amphoterisin B lipid kompleksi uygulanmıştır. 4. deney grubuna 28 gün süreyle 0,9 molar serum fizyolojik verilerek kontrol grubu oluşturulurken, 5 ve 6. gruplarımıza sırasıyla intraperitoneal olarak 28 gün süreyle 5 mg/kg Lipozomal Amfoterisin B ve 5 mg/kg Amphoterisin B lipid kompleksi uygulanmıştır. Deney gruplarına ait kan değerleri kontrol grupları ile karşılaştırıldıklarında plazma kreatin, kan üre azotu, fosfor, magnezyum, sodyum ve potasyum değerleri farklı değilken; plazma klor değeri düşük çıkmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p< 0,05). Grup 3 ve 6 arasında ise plazma sodyum ve fosfor değerleri farklı çıkarken ( p< 0,05), Grup 2 ve 5 arasında elektrolit değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Elektron mikroskobik incelemelerde 2. ve 3. deney gruplarımızın proksimal tübül hücreleri genellikle normal yapıdaydı. Epitel hücrelerin apikal sitoplazmalarında değişik büyüklükte lizozomlar ve küçük vakuolar yapılar gözlenirken, 5. ve 6. grupların proksimal tübül hücrelerinde, lizozomlarda ve apikal sitoplazmada yerleşim gösteren vakuolar yapılarda artış olduğu dikkat çekti. Sonuç olarak; 14 gün ve 28 gün olmak üzere eşit sürelerde ve dozlarda (5 mg/kg) liposomal amfoterisin B (L-AMB) ve amfoterisin B lipid kompleksi (ABLC) uygulamasına maruz kalan sıçanların böbrek dokuları elektron mikroskobik düzeyde değerlendirildiğinde, 14. günde her iki ilaç grubundaki proksimal ve distal tübül epitel hücrelerinin bu ilaçlardan önemli oranda etkilenmedikleri, 28 günlük uygulamada ise her iki ilacın da özellikle proksimal tübül hücrelerinde yapısal değişikliklere neden oldukları belirlenmiştir.
Osteoporotik sıçan modelinde alendronat sodyumun trabeküler kemik yapısı üzerine etkisi
Bu çalışma, osteoporotik sıçan modelinde Alendronat sodyumun trabeküler kemik yapısı üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla yapıldı. Çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıbbi Deneyesel Araştırma Merkezi (TIBDAM)'da yetiştirilen 3 aylık, 60 adet dişi Wistar türü sıçan kullanıldı. Bu sıçanların 40 tanesi ovarektomize (Ovx) edilirken, 20 tanesine ise sham operasyon (Shm) yapıldı. Sıçanlar daha sonra Shm opere(n=20), overiektomize alendronat (Ovx-A, n=20) ve ovarektomize serum fizyolojik(Ovx-SF, n=20) olmak üzere 3 grup'a ayrıldı. Shm opere grup'a 56 gün boyunca herhangi bir farmakolojik uygulama yapılmazken, Ovx-A grup'a 56 gün boyunca 1mg/kg/gün dozunda Alendronat Na, gastrik gavaj yöntemi ile verildi. Ovx-SF grup'a ise 56 gün boyunca 1ml/kg/gün dozunda SF gastrik gavaj yöntemi ile verildi. Tüm gruplar, sekiz haftalık deney süresi sonunda histomorfometrik, dansitometrik, morfometrik, biyomekanik ve biyokimyasal açıdan incelendi. Bu çalışmanın istatiksel değerlendirmesi yapıldığında, Ovx-SF grup'taki kemik kaybı oranının, Ovx-A ve Shm gruplara göre daha fazla olduğu gözlendi. Ovx-A grup ile Shm grup karşılaştırıldığında ise kemik kaybı oranının önemli olmadığı görüldü. Alendronate sodyum'un olumlu etkisi, biyokimyasal, densitometrik ve biyomekanik değerlendirmelerde de görüldü. Bu sonuçlar, postmenopozal kadınlarda ortaya çıkan osteoporozun tedavisinde Alendronat sodyum ile yapılan tedavinin değerli olduğunu desteklemektedir.
Anatomical investigation of safe trajectory determining factors in robotic cochlear implant surgery with computed tomography images
The ideal trajectory to insert a cochlear implant array is defined by an entrance through the round window membrane and continues as long as possible parallel to the basal turn of the cochlea. Facial recess width and angle, canonus thickness, round window sizes, and cochlear orientation are important for determining the safe trajectory in both robot-assisted and conventional cochlear implantation surgery. In addition, it is thought that there may be a significant relationship between the postoperative electrode insertion depth degree and cochlear orientation. Here in this, thesis we examined the keyhole drilling trajectories of cochlear implantation surgeries performed with the HEARO Procedure to compare the critical anatomical structures between easy and difficult cases. Preoperative and postoperative computed tomography images of patients who underwent robot-assisted and conventional cochlear implant surgery at UZ Brussel Hospital were included in the study. Radiological images in DICOM format were transferred to a dedicated software for analyses. OTOPLAN, (CASCINATION AG, Bern, Switzerland) was used for 3D reconstruction of the temporal bone, auditory ossicles, facial nerve, chorda tympani, cochlea, and round window. In addition, depth of the facial nerve, facial recess angle, and cochlear orientation angles were measured with RadiAnt DICOM Viewer. Facial recess width, facial recess angle, and distance between the facial nerve and safe trajectory were statistically smaller in patients whose safe distance to the facial nerve could not be guaranteed with intraoperative imaging. A significant positive correlation existed between basal turn angle and in-plane angle. The facial recess anatomy was the most critical factor for safe robotic inner ear access in our series here. Additionally, insight on the cochlear orientation before robotic surgery helps ensure a collision-free trajectory and feasible (safer) approach angles to the cochlea. In both robotic and conventional surgery, preoperative assessment of cochlear dimensions is crucial for appropriate electrode selection and, consequently, for postoperative audiological outcomes. The findings of this study are considered to be a reference for future studies in achieving collision-free trajectory planning in robotic-assisted cochlear implant surgery.
Parkinson hastalarında etkilenim gösteren kasların biyomekaniksel özelliklerinin MyotonPRO cihazı ile incelenmesi
Parkinson hastalığı, substantia nigra'daki dopaminerjik hücre kaybı sonucu ortaya çıkan, bradikinezi, istirahat tremoru, rijidite ve postüral instabiliteyle karakterize ilerleyici bir nörodejeneratif hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, Parkinson hastalığı için klinikte kullanılan tanı ve evreleme ölçekleriyle, kas viskoelastik özelliklerini kantitatif olarak ilişki kurmak ve subjektif değerlendirmelerin objektif sayısal verilerle desteklenmesini sağlamaktır. Ayrıca hastalığın şiddetiyle primer etkilenim gösteren bölgeler bütüncül olarak incelenerek her evre için kantitatif değerlere dayalı bir prognoz haritası oluşturulması hedeflenmiştir. Çalışmaya Parkinson tanılı 10 kadın, 21 erkek birey ve kontrol grubu olarak herhangi bir nörolojik hastalığı bulunmayan 12 kadın, 20 erkek birey dâhil edilmiştir. Katılımcılar nörolojik muayeneleri yapılarak UPDRS ölçeğine göre değerlendirilmiştir. Baş, boyun ve üst ekstremitede primer hareket sağlayan 10 kasın (m. orbicularis oris, m. masseter, m. semispinalis capitis, m. sternocleidomastoideus, m. trapezius, m. deltoideus, m. biceps brachii, m. triceps brachii, m. brachioradialis, m. extensor digitorum) tonus (F), sertlik (S) ve elastisite (D) değerleri MyotonPRO cihazı ile dört farklı zamanda ölçülmüştür. Parkinson hastalarında hastalık süresi erkeklerde 5.14±4.76 yıl, kadınlarda 7.44±5.50 yıl; UPDRS skoru erkeklerde 19.43±11.54, kadınlarda 35.40±30.76 olarak saptanmıştır. Bulgular, cinsiyet ve kas düzeyinde anlamlı farklılıklar göstermiştir. Parkinson grubunda özellikle proksimal kaslarda daha yüksek tonus ve sertlik; distal kaslarda azalan elastikiyet ve artan sertlik, rijiditenin yayılım yönünü göstermektedir Ayrıca bu çalışmada, aksiyalden distale ilerleyen rijiditenin hastalığın klinik progresyonunu yansıtan temel biyomekanik ve viskoelastik bir gösterge olduğunu kantitatif değerlerle ortaya konmuştur.
İnsan fetüslerinde Auricula'nın morfometrik ölçümleri ve Auricula deformitelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Auricula'nın morfolojik ve morfometrik verileri elde edilerek fetüs auriculasının farklı trimesterlerdeki boyutlarını belirlemek ve karşılaşılan deformiteleri sınıflandırarak yaygınlığını belirlemek amaçlandı. Erken dönem kalıplama tedavisi için literatüre veri kazandırılması hedeflendi. Genetik geçişli lobulus auriculae yapışma tipleri değerlendirildi. Gereç ve yöntem: Çalışmada % 10 formalin ile tespit edilmiş 15 erkek, 25 kız fetüsün bilateral auricula'ları değerlendirildi. Auricula'lar yan yatar pozisyonda cerrahi mikroskop ile fotoğraflandı. Image J programı ile morfometrik ölçümler yapıldı. Daha sonra deformiteler ve lobulus auriculae'nin bağlanma tipleri morfolojik açıdan incelendi. Veriler istatistiksel yöntemlerle değerlendirildi. Etik kurul onayı alındı (Karar No: 2025/206). Bulgular: Auricula'nın morfometrik ölçümlerinin sonucunda cinsiyet ve taraf açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Üçüncü trimesterde ikinci trimestere göre tüm parametrelerde anlamlı fark saptandı. Ayak uzunluğu ile incelenen morfometrik parametreler arasında istatistiksel açıdan anlamlı korelasyonlar bulundu. Auricula'ların morfolojilerine bakıldığında 52 (% 65) auricula'da deformite olduğu saptandı. Deformiteler arasında en sık kepçe/kupa kulak deformitesi (% 32,5) görüldü. Deformiteli olanlar ile normal morfolojiye sahip auricula'ların morfometrik ölçümleri karşılaştırıldığında deformite olan auricula'larda tüm parametrelerde anlamlı fark olduğu saptandı. Lobulus auriculae bağlanma tipleri arasında en sık sarkık lobül tipi (% 72,5) görüldü. Sonuç: Bu çalışma fetüs auricula'larının morfometrik ölçümleri yapılarak embriyolojik gelişim sürecinin anlaşılmasına, doğumsal auricula deformiteleri için erken dönemde tedavinin planlanabilmesine ve intrauterin gebelik yaşı tespiti yapılabilmesi için gerekli verilerin elde edilmesine katkı sağlayacaktır.
Diz eklemi protezinin tasarımı için gerekli antropometrik ölçümler
Amaç:Bu çalışmanın amacı, diz eklemine yönelik ideal protez tasarımı için kuru kemik ve canlıda antropometrik ölçümleri elde etmektir.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı laboratuvarlarında bulunan 109 adet femur ve 119 adet tibia'da antropometrik ölçümler yapıldı. Ayrıca 55-65 yaş arası 58 gönüllü kişide antropometrik ölçümler gerçekleştirildi. Kuru kemik ölçümlerinde dijital kaliper ve plastik gonyometre kullanıldı. Canlıdaki ölçümlerde antropometrik set, gonyometre, dijital kaliper, mezura ve boy ölçerli mekanik tartı kullanıldı. İstatistiksel analizler SPSS 17 programı kullanılarak yapıldı.Bulgular: Femur'a ait ölçümlerde; medio-lateral genişlik doğu toplumundakilere benzer, batı toplumundakilere kıyasla küçük; antero-posterior uzunluk doğu ve batı toplumundakilerden küçük, sulkus interkondilaris genişlikleri doğu toplumundakilere benzer, batı toplumundakilerden büyük bulundu. Sağ ve sol taraf kıyaslandığında sadece kollodiafizer açıda anlamlı fark görüldü. İnterkondiler fossa genişliği hariç diğer ölçümler arasında kuvvetli ilişki saptandı (p<0.001). Tibia'ya ait ölçümlerde; antero-posterior uzunluk ve medio-lateral genişlik batı toplumuna göre küçük, doğu toplumuna yakın bulundu. Sağ ve sol taraf kıyaslandığında; sağ taraftaki ölçümler daha büyüktü. Canlıda yapılan ölçümlerde kadınların sağ ve sol Q açısı erkeklerden daha dar bulundu. Boy ile diz ROM'u arasında pozitif korelasyon (p<0.001), kilo ve vücut kitle indeksi ile diz ROM'u arasında negatif korelasyon (p<0.001), boy ile Q açısı arasında zayıf korelasyon bulundu (p<0.001). Kadınlarda erkeklere göre; biiliak çap, uyluk ve bacak çevresi daha büyük, ROM ve Q açısı daha dar, tibia ise daha kısa idi.Sonuç: Total diz artroplastisinin başarısı, operasyon sırasında ölçüm ve kesilerin hatasız yapılması ve uygun ebatta komponent seçimine bağlıdır. Rezeke kemik yüzeyi ile protez arasındaki uyumsuzluğu en az seviyeye indirebilmek için; diz eklemini oluşturan kemiklerde ve osteoartrit prevelansının yüksek olduğu 55-65 yaş arası bireylerde ırk, yaş ve cinse özgü anatomik ve morfolojik farklılıkları dikkate alarak yapılan bu antropometrik ölçümlerin hem ortopedik cerrahlar hem de diz protezi tasarımını yapanlar için yol gösterici olacağı düşünülmektedir.Anahtar Sözcükler: antropometrik ölçümler, diz morfometrisi, femoral komponent tasarımı, tibial komponent tasarımı
Tıp fakültesi öğrencilerinde boyun kas dayanıklılığının ve fiziksel performansın araştırılması
Bu çalışma genç populasyon olarak seçilen Tıp Fakültesi öğrencilerinde servikal derin fleksör kas enduransı ile ağrı, eklem hareket açıklığı, servikal fiziksel performans, fonksiyonel düzey ve yaşam şekli arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 18-22 yaşları arasındaki 81(%43,8) kız ve 104(%56,2) erkek öğrenci katılmıştır. Klinik endurans testi ile servikal derin fleksör endurans değerlendirmesi, CROM cihazı ile servikal eklem hareket açıklıkları ve baş postürleri ölçümü, servikal PILE test ile servikal fiziksel performans değerlendirmesi yapılmıştır. Ayrıca Vizuel Analog Skalası(VAS) ile ağrı düzeyi ve Boyun Dizabilite İndeksi ile de fonksiyonel düzey seviyesi değerlendirilmiştir. Değerlendirmede masa başında geçirilen süre ve fiziksel aktivite düzeyleriyle ilgili sorularla yaşam şekilleri sorgulanmıştır.Kızlarda ve erkeklerde endurans süresi, postür ölçümleri, eklem hareket açıklıkları, dizabilite skoru ortalamaları anlamlı olarak farklı bulunmuştur.(p<0,05). Ağrılı ve dizabilitesi olan grupta endurans süresi anlamlı düzeyde az bulunmuştur.(p<0,05). Masa başında geçirilen süre arttıkça kızlarda endurans süresinin anlamlı düzeyde azaldığı(p<0,05) görülmüştür. Kızlarda ve erkeklerde aktivite düzeyi arttıkça endurans süresinin ve servikal fiziksel performans komponentlerinin arttığı gözlenirken, endurans süresiyle eklem hareket açıklıkları arasında zayıf düzeyde korelasyon bulunmuştur. Endurans süresi ile PILE test arasında kızlarda zayıf, erkeklerde ise orta düzeyde korelasyon olduğu görülmüştür. Kızlarda ve erkeklerde servikal fiziksel performansın aktivite düzeyi ile ilişkili olduğu gözlenirken, endurans ve servikal fiziksel performans komponentlerinin antropometrik ölçümlerle arasında zayıf korelasyon olduğu saptanmıştır.Sonuç olarak servikal derin fleksör kas enduransının ağrı, fonksiyonel düzey, eklem hareket açıklığı, servikal fiziksel performans ve yaşam şekli ile ilişkili olduğu görülmüştür. Elde edilen verilerin genç popülasyonda yapılacak performans ve endurans egzersiz programları ile ilgili çalışmalara ışık tutacağı sonucuna varılmıştır.Anahtar Sözcükler: Servikal derin fleksör kas enduransı, PILE test, CROM cihazı, Boyun Dizabilite İndeksi, VAS.
Gluteal bölgede deri ve deri altı yağ dokusu kalınlığının incelenmesi: Intragluteal enjeksiyonda iğne ucu uzunluğunun yeterliliği
İntramüsküler (IM) enjeksiyonun etkinliği, ilacın doğrudan kas dokusuna uygulanmasına bağlıdır. Ancak deri altı yağ doku kalınlığının yüksek olması, sabit uzunluktaki iğnelerle yapılan IM enjeksiyonlarda başarısızlıkla sonuçlanabilmektedir. Bu durumda tedavi etkinliği azalmakta ve bu yüzden komplikasyon riski artmaktadır. Amacımız; IM enjeksiyonun uygulandığı gluteal bölgede iğne ucunun kasa ulaşıncaya kadar katetmesi gereken deri ve deri altı yağ dokusu mesafesini alt abdominal ve pelvik bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülerinde belirlemektir. Retrospektif olan bu çalışmada 200 bireyde (98 kadın ve 102 erkek) dorsogluteal ve ventrogluteal bölgelerdeki deri ve deri altı yağ dokusu kalınlıkları ve toplam kalınlık (deri+deri altı yağ dokusunun toplam kalınlığı) bilateral olarak incelendi. Vücut kitle indeksi (VKİ) 3 gruba ayrıldı. VKİ 18,5 – 24,9 arası olan bireyler 'normal' (1. grup), 25 – 29,9 arası olan bireyler 'fazla kilolu' (2. grup) ve ≥ 30 olan bireyler obez (3. grup) olarak kabul edildi. VKİ'e göre dağılımları incelendi. Kadınlarda ve yüksek VKİ'ye sahip bireylerde dorsogluteal bölgede deri altı yağ dokusu kalınlığı ventrogluteal bölgeye göre yüksek bulundu. Ventrogluteal bölgede uygulanan IM enjeksiyon kadınların %30,6'sında erkeklerin % 81,4'ünde hedef kasa ulaşıldığı, dorsogluteal bölgede uygulanan IM enjeksiyon kadınların %5,1'inde erkeklerin % 47,1'inde hedef kasa ulaşıldığı saptandı. Dorsogluteal ve ventrogluteal bölgeler arasında deri altı yağ dokusu kalınlıklarının ve enjeksiyonun kasa ulaşma oranlarının anlamlı derecede farklılık gösterdiğini göstermiştir. Elde edilen sonuçların erişkinlere uygulanan IM enjeksiyonlar için uygun iğne uzunluğunun belirlenmesine yardımcı olacağını düşünüyoruz.
Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera ve Şan öğrencilerinin subglottik ve supraglottik aktivitelerinin incelenmesi ve akustik analiz sonuçları ile karşılaştırılması
Günümüzde sesin kalitesini belirlemede subjektif verilerin yanında objektif kriterler de kullanılmaktadır. Sesi en iyi ve en geniş performansta kullanma eğitimi alan Opera ve Şan öğrencilerinin anatomik yapılarının incelenmesi esas alınarak, klinik ve akustik olarak değerlendirilerek ses ve yapı karakteristiklerinin incelenmesi amaçlanmıştır.Bu doğrultuda subglottal hava akımı ve hava basıncı miktarının belirlenmesi, ventriküler kordun supraglottal oluşumdaki aktivitesi ve sesin akustik incelenmesi alt amaçlarını oluşturmuştur.Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Opera ve Şan bölümünde eğitim gören 18 kız, 22 erkekten oluşan 40 kişilik öğrenci grubu çalışmaya kabul edilmiştir. Aerowiev Phonatory Aeordynamic System ile intraoral yoldan tahmini hava akım hızı ve subglottal basınç ölçümü yapılmıştır. ?papa? patlamalı ünsüzü söyletilerek kayıtlar alınmıştır. Laringostroboskopi ile supraglottal aktiviteyi belirlemeye yönelik ?i? vokalizasyonunda en iyi adduksiyon görüntüsünde vokal kordlar üzerinde Anterior-Posterior ve Medial uzunluk ölçümleri alınmıştır. Akustik analiz için Dr Speech Real Analysis Programı kullanılarak ?a? vokalizasyonunda ses kayıtları alınmıştır. 15 Soprano (%37,5), 3 Mezzosoprano (%7,5), 7 Tenor (%17,5), 11 Bariton (%27,5) ve 4 Bas (%10) ses türü özellikli kişiden oluşan 40 opera ve şan öğrencisi larengeal muayeneleri ve ses hastalıkları yönünden normal bulunmuşlardır. 44 opera ve şan öğrencisi olarak başlanılan incelemede sigara içen, vokal kordda tam kapanma gerçekleşmeyen ve nodulü bulunan 4 kişi çalışma dışı bırakılmıştır. Kantitatif (nicel) değişkenler değerlendirilirken 3 bağımsız grup ortalama karşılaştırılmasında One Way Anova Test ve 2 bağımsız grup karşılaştırılmasında Independent-T test kullanılmıştır. İlişkiler Pearson Korelasyon Katsayısı kullanılarak hesaplanmıştır. Hava basıncı ile cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir farklılık görülmektedir (p>0.05) (0.030). Kadınların ortalama hava basıncı 15.47±2.21 cmH2O bulunurken, erkeklerin ortalama hava basıncı 13.50±3.07 cmH2O olarak bulunmuştur. Kadınların hava basıncı ortalaması erkeklerden yüksek bulunmuştur. Tahmini hava basıncı ve hava akım hızı ile akustik analiz verilerinin korelasyon incelemesinde hava basıncı ile FO (Temel Frekans) arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir ilişki bulunmuştur. (p<0.05)( p=0.040). Hava akım ile bir korelasyon bulunamamıştır. Hava akımı ile hava basıncı arasında istatistiksel olarak %62 oranında pozitif bir ilişki bulunmuştur. Hava akımı arttıkça hava basıncı da artmaktadır (p=0.001). Hava basıncı ile ses katogorileri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir farklılık görülmüştür. Bu farklılık Bas-bariton ile Soprano-mezzosoprano arasında görülmüştür. Bas-bariton ortalama değeri (12.84±3.45 cmH2O), Soprano-mezzo soprano ortalama değerinden (15.46±2.30 cmH2O) yüksek bulunmuştur (p<0.05) (p=0.028). Hava akımı ile ses katogorileri arasında istatistiksel olarak bir farklılık görülmemiştir (p>0.05). Kadın ve erkeklerin A-P (Anterior-Posterior) uzunluğu ortalama değeri istatistiksel olarak farklılık göstermemektedir (p>0.05). A-P uzunluk ile ses kategorileri arasında istatistiksel bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Kadın ve erkeklerin medial uzunluk ortalama değeri istatistiksel olarak farklılık göstermemektedir (p>0.05). Tenor ses grubunda medial uzunluk ortalama değeri (4,43±0.72 cm) olarak bulunmuştur Medial uzunluk ile ses katogorileri arasında istatistiksel bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Tenor ses grubunda medial uzunluk ortalama değeri (4,43±0.72 cm) olarak bulunmuştur. Diğer seslerden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0.036). Sound pressure level (SPL-Ses Basınç Düzeyi) ile hava akımı ve hava basıncı karşılaştırmasında bir ilişki bulunamamıştır.Anahtar Sözcükler: subglottal basınç, subglottal hava akımı, opera-şan öğrencileri, glottal adduksiyon, akustik analiz
Nervus maxillaris ve dallarının anestezi bölgelerinin radyolojik anatomisi
Nervus maxillaris ve dallarının anestezisi klinikte birçok amaçla kullanılabilmektedir. Bu çalışmada nervus maxillaris ve dallarından olan nervus nasopalatinus, nervus infraorbitalis, nervus palatinus minor ve nervus palatinus major'un kemik yapılar üzerindeki seyri ve bu kemik yapıların morfometrik özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 150 sağlıklı bireyin Konik-Işınlı Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Bu görüntüler üzerinde foramen nasopalatinum, canalis incisivus, foramen incisivum, sulcus infraorbitalis, canalis infraorbitalis, foramen infraorbitale, fossa pterygopalatina, canalis palatinus major, canalis palatinus minor, foramen palatinum majus, foramen palatinum minus incelendi. Veriler cinsiyet ve yaşa göre değerlendirildi. Sagital düzlemde foramen nasopalatinum'un çapı 4.13±1.08 mm, foramen incisivum'un çapı 6.47±1.41 mm, canalis incisivus'un uzunluğu 12.56±2.53 mm ve canalis incisivus açısı 74.28±7.72º olarak saptandı. Canalis incisivus'un sagital düzlemde en sık silindir şeklinde (%28.7), koronal düzlemde Y şeklinde (%63.3) olduğu saptandı. Transvers düzlemde foramen nasopalatinum ve foramen incisivum şekli en sık yuvarlak olarak saptandı (sırasıyla %75.3, %62.7). Foramen nasopalatinum'daki açıklık sayısı en sık iki adet (%63.3), foramen incisivum'daki açıklık sayısı en sık bir adet (%53.3) saptandı. Sulcus infraorbitalis ve canalis infraorbitalis'in uzunluğu sırasıyla 21.91±3.93 mm ve 8.37±1.78 mm saptandı. Foramen infraorbitale margo infraorbitalisin 7.43±1.41 mm altında, orta hattın 23.48±2.33 mm lateralinde ve cildin 9.73±2.16 mm altında olduğu saptandı. Foramen palatinum majus'un en sık 3. maksillar molar diş hizasında (%66), okluzal düzlemden 19.46±2.19 mm yukarıda, orta hattan 14.98±1.45 mm lateralde olduğu saptandı. Foramen palatinus majus ile canalis pterygoideus arası mesafe 28.20±3.36 mm, canalis pterygoideus ile fissura infraorbitalis arası mesafe 9.00±2.62 mm olarak saptandı. Elde edilen bulguların özellikle maksillofasial cerrahide yol gösterici ve literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Hava ulaşımında çalışanlarda uzun süre ayakta kalmanın ayak morfolojisine etkisi
Bu çalışmada; ayakta uzun süre çalışanlarda ofis ortamında oturarak çalışanlara göre vücut ağırlığının ayağın kubbemsi yapısı ve şeklini bozacağı hipotezine dayanarak, ayakta uzun süre kalmanın ayak morfolojisine etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda havayollarında çalışan ve çalışma saatlerinin büyük bir bölümünü ayakta geçiren 21-43 yaş arası 42 kişilik (17 erkek, 25 kadın) kabin memuru populasyonunda ve kontrol grubu olarak da 20-55 yaş arası 35 kişilik (17 erkek, 18 kadın) Adana Havalimanı'ndaki ofis çalışanı populasyonunda ayak ölçümleri yapılmıştır. Demografik özellikler ile ilgili bilgi alınıp, ayakta deformasyon olup olmadığına bakılmıştır. Kilo, boy ve alt ekstremite uzunluğu ile ilgili ölçümler yapıldıktan sonra mezura ve antropometrik set kullanılarak ayak ile ilgili ölçümlere geçilmiştir. Bu ölçümler; ayak ve segmentlerinin uzunluk, genişlik, yükseklik ve çevresi ile ilgili ölçümlerdir. İstatistiksel analizler için SPSS 17.0 programı kullanılmıştır. Tüm bireyler birlikte ele alındığında; cinsiyete göre bacak uzunluğu, sağ ayaktaki tüm arkuslar ve Feiss çizgisi-navicula arası mesafe dışında tüm parametrelerde erkekler lehine anlamlı fark bulunmuştur (p<0,001-0,003). Ayakta uzun süre çalışanlarda, ofis çalışanlarına göre navikular yükseklik, tarsal yükseklik, ayak genişliği, ayak bileği çevresi, bimalleoler çevre ve Feiss çizgisi-navicula uzaklığında anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). Bu bulgulara dayanarak; ayakta uzun süre çalışmanın ayağın yapısında değişiklik oluşturabileceği ve bunun statik kasılmadan kaynaklandığı söylenebilir. Sonuç olarak, hava ulaşımı çalışanlarında ayağın morfolojik analizi konusunda ilk kez yapılan bu çalışma bulgularının; ayakta uzun süreli durmanın ayak yapısı ve şekline etkilerinin anlaşılmasına ve uzun saatler boyunca ayakta kalan çalışanların ayak ölçülerinin belirlenmesine katkıda bulunulduğu düşünülmektedir.
Truncus coeliacus ve dallarının multidedektör bt anjiografi yöntemi ile morfometrik analizi
Modern cerrahi, radyoloji ve organ nakil prosedürlerinde damarsal anomalilerin bilinmesi büyük öneme sahiptir. Bu işlemler esnasında damarsal varyasyonlar çok ciddi komplikasyonlara sebep olabilirler. Multidedektörlü bilgisayarlı tomografi damar varyasyonlarının ve normal anatomisinin yüksek doğrulukta ve detaylı değerlendirilmesinde hızlı ve noninvaziv olan üstün bir görüntüleme tekniğidir. Bu çalışmada yetişkin bireylerdeki truncus coeliacus ve dallarının multidedektörlü bilgisayarlı tomografi ile morfometrik değerlendirilmesi ve olası varyasyonların incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'nde çeşitli sebeplerle batın bölgesine yönelik çekilen 104 bireyin görüntüleri retrospektif olarak incelendi. Yaş ortalamaları erkeklerde 62.5 ± 11.75 (n=52), bayanlarda 60 ± 10.1 (n=52) olarak tespit edildi. Morfometrik değerlendirmemizde aorta abdominalis, truncus coeliacus, arteria lienalis, arteria hepatica communis ve arteria gastrica sinistra çap ölçümleri erkeklerde bayanlara göre istatistiki açıdan anlamlı bir şekilde (p<0.05) büyük bulundu. Varyasyonların tip ve dağılımı ise şu şekilde bulundu: Hastaların 97 (%93)'sinde arteria lienalis, arteria hepatica communis ve arteria gastrica sinistra'dan oluşan normal tipteki truncus coeliacus tespit edildi. Normal tipteki truncus coeliacus'un bulunduğu hastaların 3 (%2.9)'ünde truncus coeliacus 4. bir dala sahiptir. Arteria gastrica sinistra'nın truncus coeliacus'dan ilk dal olarak ayrıldığı 33 (%31.8) vaka görülmüştür. Bunların dışında truncus gastrosplenicus 3 (%2.9), truncus hepatosplenicus 3 (%2.9) ve truncus coeliomesentericus 1 (%0.96) vaka olarak tespit edilmiştir. Sonuç olarak araştırmamızdaki veriler literatür ile uyumlu bulunmuştur. Abdominal bölgedeki damarların normal ya da varyasyon yapılarının nasıl bir dağılım gösterdiğini bilmek başarılı, sorunsuz cerrahi ve girişimsel radyoloji uygulamaları için ön koşul olarak kabul edilir. Bu yüzden klinik çalışmalar, anjiyografik yöntemler ve cerrahi müdahalelerde truncus coeliacus ve dallarının varyasyonları ile anatomisi daima göz önünde bulundurulmalıdır.
Alt ve üst dudak yumuşak doku kalınlıklarının yaşa ve cinsiyete bağlı değişiklikleri
Alt ve Üst Dudak Yumuşak Doku Kalınlıklarının Yaşa Ve Cinsiyete Bağlı Değişiklikleri Bu çalışma, alt ve üst dudak yumuşak doku kalınlıklarının yaşa ve cinsiyete bağlı olarak değişikliklerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, 2011-2013 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi ve Başkent Üniversitesi (Adana) Diş Hekimliği Fakülteleri Ortodonti Polikliniğine farklı sebeplerle başvuran yaşları 16-74 yıl arasında değişen 220 sağlıklı (87 kadın ve 133 erkek) bireyin lateral sefalometrik görüntüleri değerlendirilmiştir. Sefalometrik görüntüler, daha önce ortodontik tedavi görmemiş, normal büyüme ve gelişme gösteren, yüz bölgesine yönelik cerrahi bir girişim geçirmemiş kişilere aittir. Tüm bireyler, farklı üç gruba ayrılmıştır (Grup I; yaşları 16-19 yıl, Grup II; 20-25 yıl ve Grup III; 26-74 yıl). Bireylerin sefalometrik görüntüleri üzerinde farklı 6 referans noktası belirlenerek, üst (Pr-Ls) ve alt (Id-Li) dudak kalınlık ölçümleri yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar alt dudak kalınlık (Id-Li) değerinin ve üst ve alt dudak birleşim noktasının (U1-St) kesici dişlere olan uzaklığının, Grup II ve Grup III'deki bireylerde cinsiyete bağlı olarak değiştiği, ancak Grup I'deki bireylerde bu ilişkinin olmadığı bulunmuştur. Erkek bireylerde dudak kalınlık değerlerinin kadın bireylerden daha fazla olduğu belirlenmiştir. Kadınlar ile erkekler arasında kestirim (cutoff) değeri belirleyebilmek amacı ile yapılan ROC Analizi ile her 3 parametre için de tanı değeri oldukça iyi olarak değerlendirilebilecek cutoff değerleri saptanmıştır; Pr-Ls için 25,8 mm (sen:%71, spe:%77), Id-Li için 28,0 mm (sen:%81, spe:%74), U1-St için 12,3 mm (sen:%77, spe:%70). Sonuç olarak, alt ve üst dudak yumuşak doku kalınlıklarının yaşa ve cinsiyete bağlı değişikliklerin bilinmesinin; adli antropologlara yeniden yüzlendirme tekniğinin uygulanmasında, plastik ve rekonstriktif cerrahlara ve ortodontistlere ise tedavi planlarını belirlemede ve tedavi sonrasındaki uyumun değerlendirilmesinde yardımcı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Doku kalınlığı, Sefalometri, Üst dudak, Alt dudak, Kestirim (cutoff) değeri
Klasik bale eğitimine uygunlukta kullanılacak fiziksel özellikler
Klasik Bale Eğitimine Uygunlukta Kullanılacak Fiziksel Özellikler Amaç: Klasik bale eğitimine uygunlukta kullanılacak olan fiziksel özelliklerin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: 2013-2014 eğitim öğretim döneminde Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Bale Anasanat Dalı' na bale eğitimi için başvuran öğrenciler çalışmaya alınıp, kabul edilen öğrenciler ile kabul edilmeyen öğrenciler karşılaştırıldı. Baleye uygun bulunanlar ile uygun bulunmayanlar iki çalışma grubu olarak belirlenip, değerlendirildi. Bu çalışma bale öğrencilerinin vücut tipini, bedensel yeteneklerini belirleyen ve bale eğitimi için gerekli kriterleri objektif olarak değerlendiren Eurofit Testleri, somototip diyagram ve antropometrik ölçümler kullanılarak bedensel yeteneklerinin tanımlanması ile fiziksel uygunluk düzeylerinin belirlenmesini kapsamaktadır. Ayrıca vücut tipinin belirlenmesinde Heath-Carter sınıflaması kullanılmıştır. Bu çalışma ilk defa yapılacağı için preliminary study olarak dizayn edilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS 19 programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza, Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Bale Anasanat Dalı'na bale eğitimi için başvuran 8-11 yaş arası 52 (erkek;1, kız; 50) aday dahil edildi. Katılımcılardan 32 öğrenci (erkek; 1, kız; 31) bale eğitimine uygun bulunup, 20 kız öğrenci uygun bulunmamıştır. Uygun bulunanların yaş ortalaması; 9,51 ± 0,67, boy uzunluğu ortalaması; 1,38 ± 0,07 m ve vücut ağırlığı ortalaması; 30,03 ± 4,85 kg iken, uygun bulunmayan öğrencilerin yaş ortalaması; 10,20 ± 0,89, boy uzunluğu ortalaması; 1,43 ± 0,10 m, ve vücut ağırlığı ortalaması; 39,06 ± 6,94 kg olarak bulunmuştur. Çap, çevre ve deri altı yağ dokusu kalınlığı ölçümleri uygun bulunan öğrencilerde daha düşük (p < 0,05) bulunmuştur. Uygun bulunanların majör vücut tipi mezomorf iken uygun bulunmayanların majör vücut tipi ise endomorf olarak bulunmuştur. Eurofit testlerinde ise kuvvet testi hariç tüm testlerde uygun bulunanlar lehine anlamlı fark elde edilmiştir (p < 0,05). Sonuç: Klasik bale eğitimine uygunlukta kullanılacak fiziksel özellikleri belirleyen parametreler objektif olarak değerlendirilmiştir. Yapılan bu çalışmanın literatürdeki eksikliklerin giderilmesine katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Bale, balerin, Eurofit Test, somatotip, fiziksel özellikler, fiziksel uygunluk.
Cavitas nasi morfometrisinin stereolojik metodla değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, cavitas nasi ve içindeki yapıların morfometrik ölçümlerini yapmak, hacimsel değerlerini stereolojik metodla değerlendirmektir. Bölgenin anatomisiyle ilgili yapılacak klinik uygulamalara referans niteliğindeki verilerle katkı sağlanacaktır. Bu amaçla, 8-59 yaş aralığındaki 200 sağlıklı bireyin Konik-Işınlı Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Bu görüntüler üzerinde apertura piriformis yüksekliği ve genişliği, concha uzunlukları ve hacimleri, concha nasi inferior ile lamina cribrosa arası mesafe, cavitas nasi yüksekliği, genişliği ve hacmi, septum nasi uzunluğu ve hacmi, septum nasi maksimal genişliği (SNG), septum nasi deviasyon açısı (SDA), septum nasi arka kenar uzunluğu (SNAU), choanae genişliği (ChG), yüksekliği (ChY), palatum durum uzunluğu (PDU) ölçüldü. Septum nasi, sol ve sağ cavitas nasi, sol ve sağ concha nasi inferior, sol ve sağ concha nasi media hacimleri sırasıyla 4.99±1.51 cm³, 7.44±2.93 cm³, 7.68±2.99 cm³, 3.10±1.11 cm³, 3.04±1.02 cm³, 1.32±0.56 cm³, 1.28±0.49 cm³ bulunmuştur. Tüm parametrelerin yaş grupları ve cinsiyetler arasındaki farklılıkları incelendi. Hacmi ölçülen yapıların hacimsel oranları hesaplandı. PDU, SNG, SDA, ChG, SNAU, concha nasalis superior uzunluğu (CNSU) ölçümlerinde yapılar cinsiyete göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir (p>0.05). PDU, ChY, ChG, SNAU, CNSU ölçümlerinde yapıların yaşa bağlı olarak istatistiksel anlamlı bir farkı bulunmamaktadır (p>0.05). Çalışmadaki veriler, cavitas nasi ile ilgili patolojik durumların tedavisinin değerlendirilmesi ve tedavinin planlanması aşamalarında, preoperatif değerlendirmelerde, özellikle diş hekimliğinde, kulak burun boğaz ve plastik cerrahi alanlarında tedavi öncesi ve sonrası değerlendirmelerle ilgili olarak klinisyenlere yardımcı olabilecektir.
Vertebrae cervıcales'in anatomik olarak incelenmesi
Servikal omurgada yapılan cerrahi işlemlerde temel hedef bölge anatomisine zarar vermeden, sinir ve damar yapılarına baskıyı azaltmak ve rijit fiksasyondur. Omurgaya yapılan cerrahi işlem sırasında omurilik hasarının oluşması durumunda yaşam kalitesini bozan ya da ölüme sebep olabilen komplikasyonlar gelişebilir. Güvenli bir cerrahi için vidanın vertebra'ya yerleştirildiği bölge ve vidanın kemiğin içerisine ne kadar gireceğini saptamak için bölge anatomisinin iyi bilinmesi önemlidir. Foramen transversarium'un boyutu ve şekli a. vertebralis'i etkileyerek; baş ağrısı, migren, bayılma atakları gibi durumları ortaya çıkarabilmektedir. Bu çalışmanın amacı servikal vertebra cerrahisinde kullanılmak üzere morfometrik ölçümler yapmak ve servikal vertebra'ların morfolojisini inceleyerek, temel ve klinik bilimlere katkı sağlamaktır. Bu çalışmada deformasyona uğramamış ve ölçüm parametrelerinin belirgin olduğu, cinsiyet ve yaşları bilinmeyen servikal vertebra'lar incelendi. Atlas, axis ve vertebrae cervicales III-VII'de toplam 50 parametre değerlendirildi. Bulgular istatistiksel olarak analiz edildi. Pedikül yüksekliğinin pedikül genişliğinden fazla olduğu tespit edildi. Servikal vertebra cerrahisinde kullanılan vidaların çaplarının büyük olması durumunda pedikül fraktürü sonucu implantın gevşemesi ya da komşu visseral yapılarda yaralanma gelişebilmekte, pedikülün genişliği, yüksekliği ve uzunluğu pedikül vidası yerleştirirken vidanın çapı ve boyunun belirlenmesinde önem arz etmektedir. Bu çalışmada elde edilen bilgilerin beyin cerrahisi, radyoloji ve ortopedi başta olmak üzere temel ve klinik bilimlere katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Kadınlarda yüksek topuklu ayakkabı kullanımının kas iskelet sistemi üzerine etkilerinin araştırılması
Çalışmamızın amacı, yüksek topuklu ayakkabı kullanımının alt ekstremite kas iskelet sistemini nasıl etkilediğini objektif ölçümlerle belirlemek ve alt ekstremiteye ait problemlerin teşhis ve tedavisinde rehberlik etmek veya bu problemlerin ortaya çıkmasının önlenmesine yardımcı olmaktır. Bu çalışmada yüksek topuklu ayakkabı kullanan kadınlarda alt ekstremite antropometrik ölçümler arasında somatometrik ilişkiler araştırılmıştır. Çalışmamıza 18-45 yaş arası 136 kadın dahil edilmiştir. İlk grubumuz günde en az 5 saat, haftada en az 3 gün ve en az 1 yıldır 5 cm ve üzeri yüksek topuklu ayakkabı kullanan 66 kadından oluşmuştur. İkinci grubumuz ise en az 1 yıldır 5 cm'den az topuk yüksekliğine sahip ayakkabı kullanan 70 kadından oluşmuştur. Demografik özellikler (yaş, vücut ağırlığı, boy uzunluğu, vücut kitle indeksi-VKİ), antropometrik ölçümler, ayak izi analizi, esneklik testleri, eklem hareket açıklığı (EHA) ölçümü, kas kuvveti, tork ve dayanıklılık test ölçümleri objektif metotlar kullanılarak değerlendirilmiştir. Antropometrik ölçümler antropometrik veri seti kullanılarak alınırken ayak izi analizi Chippaux Smirax Arch İndeksi (CSAI) ve Staheli Ark İndeksi (SAİ) kullanılarak belirlenmiştir. Nicholas Manual Muscle Test aleti (NMMT) alt ekstremite kaslarının kas kuvveti, tork ve dayanıklılık ölçümlerini değerlendirmek için kullanılmıştır. İstatistiksel analizler için SPSS 21.00 paket programı kullanılmıştır. Çalışmamızda özellikle kalça fleksiyon ve ekstensiyon, diz fleksiyon ve ekstensiyon ile ayak bileği plantar fleksiyon kas kuvvet, tork ve dayanıklılık ölçümleri yüksek topuklu ayakkabı giyen kadınlarda, giymeyenlere göre çok yüksek bulunmuştur (p<0.001). Ayakkabı topuk yüksekliği arttıkça ayak bileği plantar fleksiyonu ve kalça eklem fleksiyon açısı artış gösterir. Bu artışı kontrol etmek için uyluk ön ve arka bölgesi ile bacak bölge kasları daha fazla aktif hale gelerek bu duruma adaptasyon geliştirirler. Sonuç olarak, uzun süreli YTA kullanımı alt ekstremite kaslarının aşırı kullanılmasına bağlı olarak, kas iskelet sistemi üzerinde değişikliğe neden olmaktadır.
Articulatio sacroiliaca'nın 3D morfometrik analizi ve bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi
Art. sacroiliaca'nın oldukça güçlü ve kompleks bir yapıya sahip olması, mekanik açıdan en önemli görevinin güç transferi ve meydana gelen şoku absorbe edici olduğu düşünüldüğünde, bu bölgedeki morfolojik ve dejeneratif değişikliklerin büyük oranda bel ve bacak ağrısına sebebiyet verebileceği kabul edilmektedir. Bu çalışmada art. sacroiliaca'nın morfometrik analizi, varyasyonların belirlenmesi, varyasyon gösteren eklemlerin periartiküler dokularındaki dejeneratif değişikliklerin saptanması amaçlanmıştır. Araştırma, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı polikliniğine, pelvise yönelik Bilgisayarlı Tomografi istemiyle başvuran, pelvis iskeletinde herhangi bir travma öyküsü olmayan, 18-60 (ort. 33.5) yaş aralığındaki çalışmanın amacına uygun 145 hasta görüntüsü üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirildi. Ayrıca, çalışmaya Gaziantep Üniversitesi ve Çukurova üniversitesi Tıp Fakülteleri Anatomi Anabilim Dalı laboratuvarlarındaki pelvis iskeletine ait 91 os sacrum, ilgili ölçümler yapılmak üzere dahil edildi. İstatiksel analiz, SPSS for Windows version 22.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır ve p< 0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmamızda 6 tip varyasyon saptanmıştır. En sık iliosakral kompleks varyasyonu saptanmıştır. ASI'nın tüm olgulardaki varyasyon görülme sıklığı % 27.9 saptandı. ASI'nın eklem aralığı aksiyel ve koronal BT kesitlerinde varyasyon görülmeyen eklemlerde 2 mm'nin üzerindeyken, varyasyon gösteren eklemlerde ise 2 mm'nin altında olduğu saptandı. ASI'nın eklem yüzeyindeki depresyon ve impresioların bireyler arasında sağ ve solda farklı değerlere sahip olduğu tespit edildi. Facies auricularis'lerin yüzey alanının erkeklerde daha büyük olduğu tespit edildi. Çalışmamızda normal popülasyondaki varyasyonların ve periartiküler dejeneratif değişikliklerin bilinmesinin, ASI'nın normal morfolojik yapısının daha iyi anlaşılması ve anatomik literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Ayrıca ASI'nın normal görünümündeki varyasyonlarının bilinmesi radyologların BT incelemelerini değerlendirmesi esnasında daha iyi yorumlaması bakımından önemlidir. Biz bu çalışmamızı son yüz yıldır doğruluğu kanıtlanan çalışmalara farklı bir bakış açısı sağlayacağını düşündüğümüzden dolayı gerçekleştirdik. Anahtar Sözcükler: Articulatio sacroiliaca, Dejeneratif değişiklikler, Os sacrum, Articulatio accessoria, Retrospektif.
Ultrason kılavuzluğunda genikular sinir bloğu: Anatomisi ve diz artroskopik ön çapraz bağ tamiri cerrahisinde postoperatif analjezide etkinliği
Amaç: Genikular sinir bloğu diz eklemine innervasyon sağlayan duyu dallarının diz eklemi kapsülüne girmeden önce infiltrasyonu olarak tanımlanır. Literatürdeki genikular sinirlerin terminolojisi ve kökeni üzerindeki tutarsızlık anatomik tanımlamalardaki değişkenliklerle ilişkili olabilir. Bu çalışmada; genikular sinirlerin diseksiyonunun sağlanması ve tanımlanabilen sinirlerin USG eşliğinde bloke edilmesiyle artroskopik ön çapraz bağ (ÖÇB) tamirinde postoperatif analjezide etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın ilk aşamasında, dört kadavra diz diseke edildi. N.obturatorius, n.ischiadicus, n.peroneus communis ve n.tibialis dalları bulundu. Diz eklem kapsülünün genikular sinirleri gösterildi. İkinci aşamada ÖÇB operasyonu planlanan, 18-75 yaş 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar randomize iki eşit gruba ayrıldı. Grup G; preoperatif dört ayrı enjeksiyon noktasından genikular blok uygulanırken, Grup K;'da blok uygulanmadı. Tüm hastalar genel anestezi altında operasyona alındı. Hastalara postoperatif fentanil IV hasta kontrollü analjezi uygulandı. Hastaların postoperatif dönemdeki; dinlenme ve hareket halindeki VAS skorları, analjezik ilaç tüketimleri ve yan etki mevcudiyeti 1.-6.-12.-24. saatlerde ölçüldü. Bulgular: Superior medialde ve lateralde genikular dalların n. tibialis çıkışlı oldukları, inferior lateralde n.peroneus communis'den gelen dalların olduğu, inferior medialde n. tibialis'den ve bazı sinir dallarının n.saphenus'dan ayrılan dallar olarak sahanın duyusal innervasyona katıldığı görüldü. Klinik çalışmamızda Grup K'da tüm zamanlarda ek analjezik ihtiyacı gözlendi. Postoperatif VAS değerlerinde 1,6,12 ve 24.saatlerde Grup G'de düşüklük saptandı. Sonuç: Diz eklem kapsülünün oldukça zengin bir sinir ağı bulunmaktadır. ÖÇB tamir ameliyatlarından sonra genikular blok iyi bir postoperatif analjezi seçeneği olarak düşünülmelidir.
Foramen ovale ve foramen spinosum'un morfometrik özelliklerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada, foramen ovale FO ve foramen spinosum FS'un morfolojik ve morfometrik özelliklerinin, varyasyonlarının ve simetrisinin araştırılarak aydınlatılması ve cerrahi girişimlere yol gösterici bilgi edinilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda ölçümler, markalama pergeli, silikon ve bilgisayar programı (Coreldraw) olmak üzere üç farklı yöntem kullanılarak, 130 kuru kemik üzerinde yapılmıştır. Pergel ve silikon ile ölçümlerde dijital kumpas kullanılmış, bilgisayar programı için fotoğraf çekimleri yapılmıştır. Foramenlerin uzunluk ve genişlikleri ölçülmüş, alan hesaplamaları yapılmış, ayrıca foramenlerin şekilleri sınıflandırılmış ve belirli referans noktalara olan uzaklıkları da ölçülmüştür. Bulgular: FO'nun sağ ve sol taraftaki ölçümleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamıştır (p0,05). Coreldraw programı ile hesaplanan genişlik ve alanlar dışında tüm sağ ve sol FS ölçümleri birbirinden istatistik yönden anlamlı olarak farklıydı (p0,05). Foramenlerin birbirlerine ve belirlediğimiz referans noktalara olan uzaklıkları arasında sadece üç uzaklık (FO ile foramen magnum arası uzaklık, FO ile tuberculum pharyngeum arası uzaklık ve FS ile vomer-sphenoid kemik birleşim yeri arası uzaklık) sağ ve sol tarafta istatistiksel açıdan anlamlı olarak farklıdır (p0,05). Diğer uzaklık ölçümlerinde, sağ ve sol taraf arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamıştır (p0,05). Sonuçlar: FO ve FS'nin morfometrik ve morfolojik özelliklerinin araştırılması, bu foramenlerin içerisinden geçen önemli yapıların cerrahi girişimler sırasında korunması ve komplikasyonların en aza indirilmesi açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Foramen ovale, foramen spinosum, morfometri, morfoloji
Patella ve patellafemoral bölge anatomisinin manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi
Bu çalışma sağlıklı yetişkinlerde diz eklem anatomisini ve morfometrisini Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRG) yöntemi ile tanımlamak, Türk toplumuna ait patella tiplerini, patella yüksekliğini ve kondromalazi patella bulgusunun her iki cinsiyette belirlemek, cinsiyet ile yaş grupları arasındaki farklılıkları değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Çalışma rekrospektif bir çalışma olup Kozan Devlet Hastanesi'ne Ocak 2015-Aralık 2017 tarihleri arasında, diz ekleminde çeşitli yakınmalarla ve farklı ön tanılar ile Ortopedi Polikliniği'ne başvuran 18-81 yaş arası 256 kişi (122 kadın, 134 erkek) dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışma sonucunda patella tendon uzunluğu, patella uzunluğu, İnsall Salvati oranı ve yükseklik indeksi verilerinde cinsiyetler arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Patella tipleri cinsiyetler arasında anlamlı farklılık göstermezken, kondromalazi patellada cinsiyetler arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0,03) Yükseklik indeksi parametresi cinsiyetler arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Patella tipleri sınıflandırılmış ve Tip II patella en sık karşılaşılan patella tipi olarak belirlenirken, Tip IV en az bulunan patella tipi olarak hesaplanmıştır. Ayrıca, değişik yaş dekatlarında patella tiplerini, patella yüksekliklerini ve Insall-Salvati İndeksinin araştırıldığı hiçbir çalışma bulunamamıştır. Elde edilen veriler ışığında çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçların anatomi, radyoloji, ortopedi alanında patella morfometrisinin anlaşılmasında fayda sağlayacağını, yaşlanma sürecinde diz patolojilerinin daha net belirlenmesi ve toplumlar arası farklılıkları ortaya koyması açısından literatüre katkıda bulunacağını düşünmekteyiz.
Genç ve yaşlı yetişkin bireylerde diz radyografileri üzerinde tibiofemoral açı ve tibiofemoral eklem aralığı ölçümlerinin karşılaştırılması
Amaç: İleri yaşlarda görülebilen osteoartrit gibi sorunlarda diz ekleminde kemik dizilimi ve eklem boşluğunda daralma yönünde değişiklikler olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada herhangi bir diz sorunu yaşamayan 18-35 yaş ve 45-65 yaş sağlıklı erişkin erkeklerde, yaşa bağlı diz eklem kemik diziliminde ve eklem boşluğu genişliğinde değişiklik olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Diz ekleminde kemik dizilimini belirlemek için diz eklem radyografileri çekilmiş ve herhangi bir patolojik tanı almamış, normal vücut kitle indeksine sahip 18-35 yaş arası (Grup 1, n=50, 30,7±3,2 yaş) ve 45-65 yaş arası (Grup 2, n=50, 54,8±7) erkeklere ait diz eklem radyografilerinde femur ve tibia eksenleri arasındaki açıyı ve eklem boşluğu genişliğini belirlemek için lateral ve medial kondiller arasındaki mesafe ölçümleri yapıldı. Ölçümler için ImageJ (v. 1.54d) programı kullanıldı. Ölçüm öncesinde rastgele 10 radyografi üzerinde 1 hafta arayla tekrarlayan ölçümler ile gözlemci içi ölçüm güvenilirliği ve tutarlılığı için sınıf içi korelasyon katsayısı hesaplandı ve her parametre için korelasyon en az 0,75 olduğunda ölçümlere geçildi. Femur-tibia açısı ve femur tibia eklem boşluğu genişliği iç ve dış kondiller arasında ölçülerek gruplar arasında bağımsız örneklem t testi ile karşılaştırıldı. p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Grupların demografik verileri arasında yaş dışında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Gözlemci güvenilirliği için yapılan sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC) iyi ve çok iyi olarak gözlendi. Yaş grupları arasında femur tibia açısı (FTA) bakımından sağda (p=0,397) ve solda (p=0,280) fark saptanmadı. Grup 2 Grup 1 ile karşılaştırıldığında, her iki dizde eklem boşluğu genişliği hem lateral hem de medial kondiller arasında belirgin bir şekilde daralmış olarak bulundu (p<0,0001). Sonuç: Herhangi bir radyografik belirtisi olmayan erkeklerde yaşla birlikte eklem boşluğu genişliğinde anlamlı daralma olduğu ancak kemik diziliminde değişikliğin belirgin olmadığı gösterilmiştir. Eklem boşluğundaki daralmanın ileri yaşlarda görülen osteoartrit gibi sorunlar için kolaylaştırıcı bir faktör olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: articulatio tibiofemoralis, alt ekstremite dizilimi, diz osteoartriti, radyografi, erkek
Deneysel parkinson oluşturulmuş ratlarda Saccharomyces boulardii ve bakteriyel kökenli probiyotiklerin etkisinin araştırılması
Parkinson hastalığı motor hareketlerdeki bozukluklar ile tanı koyulan, ancak motor belirtiler görülene dek birçok sistemi etkileyen uzun bir preklinik döneme sahip multisistem progresif bir hastalıktır. Günümüzde hastalığın klinik döneminde uygulanan tedaviler yalnızca motor semptomların hafiflemesine sağlamakta ve uzun dönemde ilaç tedavisinin yan etkisi diskinezi kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle erken teşhis ve risk grubunda olanları belirleyebilecek yeni diagnostik metodların geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Bu metodların geliştirilmesinde hastalığın patogenezinin aydınlatılması, motor olmayan belirtilerin mekanizmasının anlaşılması önem kazanmaktadır. Bu amaçla son yıllarda yapılan çalışmalar Parkinson hastalığının bağırsakta başlayarak, beyin-bağırsak aksisi ile merkezi sinir sistemini etkilediği hipotezini öne sürmüş, intestinal mikrobiyomun bu konudaki önemine dikkat çekmiştir. Çalışmamızda 48 adet Wistar cinsi erkek rat 6 gruba ayrıldı ve (n=8) grupların 4'üne 60 gün süresince 2,5 mg/kg dozda intraperitoneal Rotenone® enjeksiyonu uygulanarak deneysel Parkinson hastalığı oluşturuldu. Bu dört gruptan maya kökenli Saccharomyces boulardii (Reflor®) probiyotik PM grubuna, bakteri kökenli probiyotik; Lactobacillus acidophilus, Lactobacillus rhamnosus, Bifidobacterium bifidum, Bifidobacterium longum, Streptococcus thermophilus, Bifidobacterium breve ve Lactobacillus reuteri (Newita®) PB grubuna, hem maya hem de bakteri kökenli probiyotikler PBM grubuna oral gavaj yolu ile verilirken, hasta kontrol grubuna (P) yalnızca rotenon uygulaması yapıldı. Diğer iki gruptan biri çalışma süresince hiçbir işlem yapılmayan kontrol grubunu (K) diğeri ise rotenone çözücüsü olarak kullanılan maddenin intraperitoneal uygulandığı ve gavaj yolu ile içme suyu verilen çözücü kontrol grubunu (CK) oluşturdu. Probiyotik etkenlerin hastalığın seyrine olan etkisi deney aşamasında yapılan motor testler, corpus striatum'da dopamin miktarı ölçümü, tirozin hidroksilaz enzim immunohistokimyası, cerebellum ve hippocampus'da stereolojik nöron sayımı, histopatolojik değişiklikler, intestinal CD163 makrofajlarının flow sitometrik analizi ile incelendi. Çalışmamızda probiyotik uygulaması yapılan gruplarda motor performansın CK ve K grubuna kıyasla düşük, P grubuna kıyasla ise yüksek olduğunu tespit ettik. Bunun yanında santral sinir siteminde nörodejeneratif bulguların P grubunda PM, PB, PBM, CK ve K gruplarına kıyasla oldukça şiddetli olduğu bulundu. Benzer şekilde proksimal kolon örneklerinin akım sitometri analizinde CD163 ekspresyonu gösteren makrofajlar P, PM, PB ve PBM gruplarında CK ve K gruplarına kıyasla oldukça artış gösterdiği, yalnızca PM grubunun P grubundan anlamlı olarak düşük CD163 ekspresyonu gösterdiği bulundu. Araştırmamızın sonuçları Parkinson hastalığının indüklendiği ratlarda probiyotik uygulamasının nöroprotektif etkiler gösterdiğini ve CD163 ekspresyonunu etkilediğini göstermektedir.
Adölesanlarda idiopatik skolyoz ile pelvis morfometrik ölçümleri arasındaki ilişki
Omurga deformiteleri insanlarda postür, denge ve yürüme bozukluğu gibi fiziksel sorunlara neden olan son derece ciddi bir sağlık problemidir. Bu deformiteler arasında yer alan skolyozun klinikte en yaygın görülen türü ise adölesan idiopatik skolyozdur. Tanı koyma sürecinde çekilen antero-posterior ve lateral X-ray görüntülerindeki eğriliklerin cobb yöntemine göre minimum 10 derece olması skolyoz olarak kabul edilmektedir. Pelvis, insan iskeletinde gövde ile alt ekstremiteler arasında bağlantı oluşturan ve vücut ağırlığının bacaklara aktarılmasını sağlayan bölümdür. Omurga ve pelvis iskeleti arasındaki bağlantı sayesinde vertebraların diziliminde var olan bir eğrilik durumunda pelvisin bazı morfometrik özelliklerinin de etkilenmesi beklenmektedir. Bu araştırma adölesan idiopatik skolyoza sahip kişilerde cobb açısıyla pelvisin morformetrik özellikleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılan retrospektif çalışmadır. Çalışmanın örneklemini Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin radyoloji polikliniğinde önceden çekilen 67 kadın, 51 erkek olmak üzere toplam 118 X- Ray görüntü kayıtları oluşturmaktadır. Omurganın ve pelvisin morfometrik incelemesi, ayakta çekilen antero-posterior ve lateral radyografik görüntülerden belirlemiş olduğumuz noktalar arasındaki 14 lineer ve 5 açısal ölçüm üzerinden Image J programı kullanılarak santimetre (cm) cinsinden hesaplanmıştır. Araştırmanın istatistiksel sonuçlarının elde edilmesinde SPSS 29.0 paket programı kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkiler normallik varsayımı testi sonucunda Spearman korelasyon analizi ile incelenmiştir. Cinsiyete göre yapılan grup karşılaştırmaları için varsayımların sağlanma durumuna göre Independent t-test ve Mann Whitney U testleri kullanılmıştır. Araştırmamızda erkeklerde angulus subpubicus ve sağ taraf ilium genişliğinin cobb açısıyla arasındaki ilişkinin anlamlı ve negatif yönlü olduğu, angulus suprapubicus'un ise pozitif yönlü anlamlı bir korelasyon sergilediği sonucuna ulaşılmıştır. Bununla birlikte, kadınlarda cobb açısı ile pelvis morfometrik ölçümleri arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Tüm örneklem grubunu kapsayan genel analizlerde ise cobb açısının angulus suprapubicus, interiskial-interspinal mesafe, distantia intercristalis, sol taraf foramen obturatorium genişliği ve yüksekliği ile pozitif yönlü ve anlamlı bir ilişkiye sahip olduğu görülmektedir.
Çocuklarda, thoracoabdominal bölgenin major anatomik yapılarının, yüzey anatomisi ile karşılaştırılması
Yüzey anatomi bilgisi, klinikte hasta değerlendirmesinde, invaziv girişimlerde ve cerrahi insizyonların yapılmasında önemlidir. Çalışmamızda çocuklarda thorax ve abdomendeki major oluşumların yüzey anatomisiyle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Çalışmamızda 0-18 yaşları arasındaki sağlıklı çocuklara ait 129'u abdominal, 127'si thoracal bölgeye ait toplam 256 bilgisayarlı tomografi görüntüsü incelendi. Olgular yaşa göre 0-3,4-7,8-11,12-14 ve 15-18 olarak 5 gruba ayrıldı. Thorax ve abdomen'deki major vasküler yapıların, böbreklerin, dalağın, kalbin, akciğerlerin, m.diaphragmanın ve anatomik düzlemlerin yüzey anatomisi belirlendi. En büyük yaş grubunda truncus coeliacus, a.mesenterica superior(AMS), bifurcatio aortae ve a.renalis sinistra daha alt düzeyde, v.cava inferior oluşumu ise en küçük yaş grubunda planum medianum'a (PM) daha yakın bulundu. Böbreğin pozisyonu sağda T12-L3, solda ise T11-L3 seviyesinde bulundu. Hilum renalis(HR) sağ'da L2, solda L1 ve L2 seviyelerinde bulundu. Her iki böbreğin en sık costa XII ile komşu olduğu bulundu. Dalak costa VIII-XI düzeyinde ve linea axillaris mediana'nın anterior'unda bulundu. Hilum renalis'ler ve fundus vesicae fellae, planum transpyloricum'un altında, bifurcatio aortae ise planum supracristale'nin yukarısında bulundu. Vv. brachiocephalicae küçük yaşlarda art.sternoclavicularisin(Art.SC) lateralinde, büyük yaşlarda posteriorunda oluşmaktadır. VCS, Art.SC ile cartilago costalis(CC) I düzeylerinde oluşmakta ve spatium intercostale(Sİ) II - CC III düzeylerinde atrium dextrum ile birleşmektedir. Apex cordis, Sİ IV-Sİ V seviyelerinde ve PM'nin 4,7-7,6 cm uzağındadır. Tüm yaş gruplarında foramen venae cavae T8 den alt seviyede, hiatus aorticus T12 seviyesinde bulunmuştur. Hiatus oesophageus 0-7 yaşlarında T10 düzeyinden yukarıda bulunmuştur. Bulgularımızın klinikte çocuklarda dalağın ve kalbin değerlendirmesine, diyafram eventrasyonların tanımlanmasına, santral venöz kateterizasyon, göğüs tüpü yerleştirilmesi gibi uygulamalar ile pediyatrik ürolojideki prosedürlere katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Pediyatrik anatomi, Yüzey anatomisi, Thorax, Abdomen, Radyolojik anatomi
Omuz bölgesi kemiklerinin cinsiyet tayini açısından morfolojik ve morfometrik incelenmesi
Yaşayan ya da ölü kişilerin vücut kalıntıları kullanılarak diğer insanlardan ayırt edilmesine yarayan özelliklerinin ortaya konulmasına kimliklendirme adı verilir. Kimliklendirmede kalıntının insana ait olduğu tespit edilmesinden sonra cinsiyet tayininin yapılması gerekir. Bireyin iskeletine ait tüm kemiklere sağlam bir şekilde ulaşmak çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Bu durumda cinsiyet tayini için diğer kemiklerden daha dayanıklı olmaları nedeniyle uzun kemikler tercih sebebidir. Çalışmamızın amacı omuz kuşağını oluşturan humerus, scapula, clavicula kemiklerinin cinsiyet tayini üzerinde anlamlı etkisi olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmamızın örneklemi Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Ana Bilim Dalındaki CT görüntüleri çekilen 18-55 yaş aralığındaki toplam 113 erkek, 104 kadın olmak üzere 217 bireyden oluşmaktadır. DICOM dosyalarında ölçümler PACS programı üzerinden santimetre (cm) ve derece (°) cinsinden hesaplanarak retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Görüntüler üzerinden 12 lineer, 5 açısal ölçüm olmak üzere toplam 17 ölçüm alınmıştır ayrıca bu ölçümlerden oluşan 2 oransal değer elde edilmiştir. Çalışma sonucunda caput humeri çapı ve cavitas glenoidalis genişliği değişkeni için ROC eğrisi altındaki alan (AUC) istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur Caput humeri çapı değişkeni ölçümlerine 4,16 cm'lik bir kesme değeri uygulandığında gözlenen duyarlılık %83,2 ve özgüllük %85,6 olarak bulunurken cavitas glenoidalis genişliği ölçümlerine 2,78 cm'lik bir kesme değeri uygulandığında gözlenen duyarlılık %82,3 ve özgüllük ise %90,4 bulunmuştur. Bu değerler caput humeri çapı ve cavitas glenoidalis genişliği değişkeninin cinsiyet belirleme için duyarlı, özgül bir sınıflandırmayı kolaylaştırabileceğini ve önemli bir tanısal faydaya sahip olduğunu göstermektedir. Adli tıp ve antropolojide bedenden ayrı olarak bulunan üst ekstremitenin cinsiyet tayini üzerinde güçlü bir etkiye sahip olması izole bulunan ekstremitenin kimlik teşhisini de kolaylaştıracağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Cinsiyet tayini, omuz, morfometri, morfoloji, bilgisayarlı tomografi
Multiple skleroz hastalarında kortikal ve subkortikal yapıların incelenmesi
Multiple Skleroz (MS), merkezi sinir sistemini etkileyen ve ataklarla kendini gösteren kronik bir hastalıktır. MS için tam olarak teşhis koyabilen bir laboratuvar değerlendirmesi bulunmamaktadır ancak nörolojik görüntüleme teknikleri bu hastalığın tanı ve tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. MS'te görülmesi muhtemel lezyonlar çoğunlukla optik sinir, beyin sapı, gri madde, cerebellum ve spinal kord'da yerleşim gösterdiği manyetik rezonans görüntüleme ile belirlenebilmektedir. Yapılan çalışmalarda MS hastalarında nörolojik yapıların etkilendiği tespit edilmiştir. Bu bağlamda voksel tabanlı morfometri (VBM) ile beyin parselasyonları yaparak sağlıklı bireylerin ve MS hastalarının manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak kortikal ve subkortikal yapılarda aktivasyon ve inaktivasyon gösteren bölgeler tespit edilerek her iki grubun sonuçlarını karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 18-60 yaş aralığındaki Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda MS tanısı alan 60 hastanın (44 kadın, 16 erkek) ve aynı yaş aralığındaki 60 sağlıklı bireyin (44 kadın, 16 erkek) MRG üzerinden gerçekleştirilmiştir. Elde edilen MRG üzerinden VBM analizi yapılmıştır. Yapılan VBM analizi sonucuna göre MS hastalarında cerebellum (sol lobulus semilunaris inferior), tonsilla cerebelli, gyrus frontalis (gyrus frontalis superior/medius/inferior, gyrus orbitalis), Brodmann 6-8-9-11. alanlar ve lobus frontalis (gyrus rectus)'da gri madde (GM) yoğunluğunda artış tespit edilirken; thalamus, nuc. caudatus, putamen, gyrus cinguli, hippocampus, gyrus parahippocampalis, uncus, amigdala, enthorinal cortex, cerebellum/vermis (culmen, declive, uvula), lobus temporalis (gyrus temporalis medialis/inferior), gyrus occipitotemporalis lateralis, insula, Brodmann 20-21-37-41. alanlar, lobus occipitalis/gyrus lingualis, Brodmann 18-19. alanlar, gyrus postcentralis, gyrus supramarjinalis'te ise GM yoğunluğunda azalma tespit edildi. Ayrıca hasta ve kontrol grup arasında total intrakranial hacim, gri madde ve beyaz madde hacimlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0.05). MS'nin hem beyin (kortikal ve subkortikal) hem de beyincikteki birçok nöroanatomik yapılara olumsuz yönde etkileri saptanmıştır. Çalışmamızdaki beyin ve beyincik yapılarındaki değişikliklerin MS hastalarında görülen semptomların açığa çıkmasında etkisi olduğunu düşünmekteyiz.
Gonartroz tanılı kadın hastalarda antropometrik ölçümler ve Q açısı ile denge ve düşme riski arasındaki ilişkinin incelenmesi
Genellikle kadınlarda 40 yaşından sonra yaygın olarak görülen eklem hastalıklarından biri olan osteoartrit; yük taşıyan eklemlerde (kalça, diz gibi) progresif kıkırdak dejenerasyonu, subkondral skleroz, osteofit oluşumu, capsula articularis' te değişimlerle karakterize kronik bir hastalıktır. Günümüzde yaşlı nüfusun artmasıyla görülme sıklığı artan osteoartrit, en çok diz ekleminde tutulum göstermektedir. Diz osteoartritini konu alan bu prospektif çalışmanın amacı, obez olmayan diz osteoartriti tanılı hastalarda antropometrik ölçümler ve Q açısı ile denge ve düşme riski arasındaki ilişkiyi incelemektir. Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Kliniğinde polikliniklere diz ağrısı şikâyeti ile başvuran obez olmayan 40 - 65 yaş arasındaki ACR kriterlerine göre diz osteoartriti tanısı alan kadın hastalardan KL radyoloji sınıflamasına göre evre 2 ve 3 olanlar çalışmaya dâhil edilmiştir. Çalışmanın dahil edilme kriterlerine uyan ve tüm değerlendirme parametrelerine katılan 86 kadın hasta çalışmaya gönüllü olarak katılmıştır. Çalışmada dominant el kavrama kuvveti ölçümü, el dinamometresi (electronic hand dynamometer) kullanılarak; bilateral Q açısı ölçümü ise plastik gonyometre kullanılarak ölçülmüştür. Bilateral alt extremite uzunluğu, uyluk, bacak, ayak uzunluğu ölçümü medikal esnemeyen mezura ile ölçülmüştür. Bel ve kalça çevre ölçümü, bilateral uyluk, bacak, ayak bileği çevre ölçümü medikal esnemeyen mezura ile; bilateral triceps, uyluk, bacak deri kıvrım kalınlığı ölçümü Holtain marka skinfold adı verilen özel kaliper ile ölçülmüştür. Biiliak, femur bikondüler, bimalleolar, ayak genişlikleri Harpenden Antropometrik Set ile ölçülmüştür. Statik denge, dinamik denge, düşme riski Biodex Denge Sistemi cihazı ile ölçülmüştür. Araştırmanın istatistiksel sonuçlarının elde edilmesinde SPSS 29.0 paket programı kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkiler normallik varsayımı testi sonucunda Spearman korelasyon analizi ile incelenmiştir. Çalışma sonuçlarına göre alt ekstremiteye ait ölçülen antropometrik faktörlerden ayak uzunluğu, bel ve kalça çevresi, bel / kalça çevresi oranı, bacak ve ayak bileği çevresi, biiliak, femur bikondüler ve ayak genişliğindeki artışın daha iyi statik denge ve azalmış düşme riski ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. Klinikte obez olmayan diz osteoartriti tanısı olan kadın hastaların dengesinin ve düşme riskinin değerlendirilmesinde, bu antropometrik özelliklerin dikkate alınması gerektiğini düşünmekteyiz.
Hemiplejik hastaların musculus tibialis anterior aktivasyonunda egzersiz, elektrik kas stimülasyonu, elektromiyografik biofeedback ve robotik tedavi uygulamalarının etkinliğinin karşılaştırılması
Bu çalışma, hemiplejik hastaların Musculus tibialis anterior aktivasyonunda Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon ile beraber Robotik Rehabilitasyon ve Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon ile Elektromyografik biofeedback uygulamalarının etkinliklerinin karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma, yaşları 40 ile 86 arasında değişen ve hemipleji tanısı alan 30 hastada deneysel bir çalışma olarak yapılmıştır. Birinci gruba 30 seans Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uygulamaları, ikinci gruba 30 seans klasik Fizik tedavi ve Rehabilitasyon ile beraber 15 seans Robotik Rehabilitasyon ve üçüncü gruba ise 30 seans Klasik Fizik Tedavi ile 15 seans Elektromyografik Biofeedback uygulamaları yapılmıştır. Tüm gruplardaki bireylerin, tedavi uygulanmadan önce ve tedavi sonunda ayak bileği dorsi ve plantar fleksiyon Eklem Hareket Açıklığı ölçümü, 10 Metre Yürüme Testi skoru, Modifiye Ashworth Skalası, Elektromyografik Biofeedback ölçümü Sonucu, Nicholas Manual Kas Kuvveti Testi Ölçümü, Görsel Analog Skalası sonuçları hesaplandı. Grup 1'de yaş ortalaması 63,50±10,15 yıl, vücut ağırlığı ortalaması 73,90±12,88 kg, boy uzunluğu ortalaması ise 162,10±7,87 cm olarak bulunmuştur. Grup 2'de aynı parametreler sırasıyla 71,90±7,75 yıl, 82,20±15,33 kg ve 167,10 ±10,49 cm olarak ölçülmüştür. Grup 3'de yaş, vücut ağırlığı ve boy uzunluğu ortalaması sırasıyla 68,40±9,06 yıl, 82,70±10,69 kg, 166,50±8,81 cm olarak hesaplanmıştır. Dorsifleksiyon Eklem Hareket Açıklığı, 10 m yürüme testi ve Nicholas Manual Kas Kuvvet Testi üzerine Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uygulaması ile kombine edilmiş Robotik Rehabilitasyonun daha etkili olduğu, plantar fleksiyon Eklem Hareket Açıklığı ölçümünde Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uygulamasının daha faydalı sonuçlar doğurduğu ve Elektromyografik Biofeedback Testi üzerine ise Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon ve Elektromyografik Biofedback Uygulamasının daha etkili olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Elektromyografik Biofeedback, Fizik Tedavi, Hemipleji, Robotik uygulama
Neonatal antropometrik ölçümler ve buna etki eden faktörler
Amaç: Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum servisinde 2012 ve 2016 yıllarında doğan yenidoğanlarda neonatal antropometrik ölçümler ve buna etki eden faktörlerin araştırılması Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel tipte bir araştırmadır. Çalışmamız 1 Ocak- 31 Aralık 2012 ve 1 Ocak- 31 Aralık 2016 tarihleri arasında 18-40 yaş arası annelerden doğan ve gebelik haftası 37 hafta ile 40 hafta+6 gün arasında olan 1573 yenidoğan üzerinde yapılmıştır. Çalışmaya çoğul gebelikler, kromozomal anomalisi veya konjenital anomalisi olan yenidoğanlar ve yenidoğan antropometrik ölçümler üzerinde etkisi olabilecek maternal ve plasental hastalığı olanlar dahil edilmemiştir. İstatistiksel analiz olarak kategorik ölçümlerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki Kare test istatistiği kullanılmış istatistiksel önem düzeyi 0,05 olarak alınmıştır. Bulgular: 2012 yılında doğum yapan annelerin yaş ortalaması 28,78 ± 5,265 yenidoğan ortalama ağırlığı 3263,69 ± 439,843 gram boy uzunluğu 48,742 ± 2,0314 cm baş çevresi 34,929 ± 1,5409 cm olarak bulundu. 2016 yılında doğum yapan annelerin yaş ortalaması 28,69 ± 5,593 yenidoğan ortalama ağırlığı 3324,32 gram ± 490,148 boy uzunluğu cm 49,763 ± 2,0744 baş çevresi 35,093 ± 1,7367 cm bulundu. 2016 yılındaki yenidoğan ağırlık, boy uzunluğu ve baş çevresinin 2012 yılına göre anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p<0,01). Ancak 2016 yılında gerçekleşen doğumların 2012 yılında gerçekleşen doğumlara göre anlamlı olarak daha ileri gebelik haftasında gerçekleşmiştir (p<0,01). Aynı gebelik haftası içinde 2016 yılına ait yenidoğan ağırlık, boy uzunluğu ve baş çevresi ölçümleri daha büyük ölçülse de aradaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Cinsiyet açısından erkek bebeklerin tüm antropometrik ölçümleri istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p<0,01). İlerleyen gebelik haftası ile doğum ağırlığı ve boy ölçüsü açısından anlamlı doğru orantılı ilişki tespit edilmiştir ancak baş çevresi ölçümünde sadece 37. hafta değerlerinin anlamlı olarak daha az olduğu bulunmuştur (p<0,01). Doğumun gerçekleştiği mevsimin sonuçlar üzerinde etkisi gösterilememiştir (p>0,05). Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da 2012 yılında makrozomik doğan bebek oranı % 4,9 iken 2016 yılında % 8,1'e yükselmiştir. Sonuç: Yaptığımız çalışmada 2012 ve 2016 yıllarını karşılaştırdığımızda 2016 yılına ait antropometrik ölçümlerde anlamlı artış tespit ettik. Erkek yenidoğan antropometrik ölçümleri kız yenidoğanlardan yüksek bulundu. Annenin paritesinin yenidoğan antropometrik ölçümleri üzerinde etkisi olduğu bulundu. Normal doğum ağırlığındaki yenidoğanların APGAR skorlarının yüksek ve düşük doğum ağırlıklı yenidoğanlara göre daha yüksek olduğu bulundu. Ayrıca bizim çalışmamızda mevsimlerin doğum ağırlığı üzerinde etkisinin olmadığı bulundu. Anahtar Kelimeler: Gebe, neonatal antropometrik ölçümler, yenidoğan
Antik çağ'dan bugüne Anadolu medeniyetlerinde yaşayan farklı toplumlardaki antropometrik ve radyolojik değerler
Boy uzunluğu, toplumlar hakkında bilgi vermesi açısından literatürde önemli bir parametre olarak kabul edilmiş ve birçok araştırmacı iskelet kalıntılarından boy uzunluğu tahmini için farklı yöntemler geliştirmiştir. Günümüzde kullanılan ve geçerliliğini koruyan çeşitli yöntemler bulunmaktadır. Bu projede ilk aşamada, günümüz populasyonundaki yetişkin bireylerin kemik radyografilerinden elde edilen ölçümlerle boy uzunluğu regresyon denkleminin oluşturulması, daha sonra bu denklemin Antik dönemde yaşamış toplumlara ait yetişkin isketlere uygulanması ve değişik boy uzunluğu tahmin yöntemleri ile kıyaslayarak iskelet boylarındaki farklılıkların incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, Van ve Kütahya bölgelerinde yapılan kazılardan elde edilen eski Anadolu toplumlarına ait 158 (84 erkek, 74 kadın) iskelet ile günümüz toplumundaki 167 (97 erkek, 70 kadın) sağlıklı bireyin radyografik görüntülerden alt ve üst ekstremitede bulunan altı uzun kemiğin (humerus, radius, ulna, femur, tibia ve fibula) maksimum uzunluk ölçümleri alınmıştır. Populasyonumuza ait bireylerin maksimum kemik uzunluklarından boy uzunluğu tahmini için doğrusal ve çoklu regresyon denklemleri oluşturulmuştur. Bu denklemlerde standart hata 1,68-4,09 cm aralığında bulunmuştur. Ayrıca toplumumuzdaki kadın ve erkeklerde, boy uzunluğu ile sağ maksimum humerus uzunluğu ölçümleri arasında yüksek bir pozitif korelasyon görülmüştür. Çalışma sonucunda, elde ettiğimiz regresyon denklemleri boy uzunluğu tahmininde oldukça güvenilir ve başarılı sonuçlar vermiştir. Bu denklemler özellikle ülkemizde yapılan kazılarda elde edilen tarih öncesinde yaşamış toplumlara ait boy uzunluğu tahmininde bize oldukça kolaylık ve tahmin doğruluğu sağlayacaktır.
18-25 yaş arası sağlıklı bayanlarda postür değerlendirilmesi ve pedobarografik analizi
Amaç: 18-25 yaş arası kadınlarda farklı postür tiplerinin belirlenmesi ve bu postürlerin ayak tabanına etki eden basınç ve kuvvetleri nasıl etkilediğini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-25 yaş arasında 44 gönüllü kız öğrenci katıldı. Dahil olma kriterleri; çalışmaya katılmaya gönüllü olmaları, AOFAS skorunun 100 olması, VKİ 17-29,9 kg / m² sınırları içinde olması, daha öncesinde alt ekstremite ile ilgili cerrahi operasyon geçirmemiş ve son 6 ayda alt ektremite ile ilgili ciddi travma, burkulma öyküsünün bulunmaması, bilinen nörolojik, metabolik, endokrin, romatizmal ve görme alanı kaybına neden olan hastalığının olmamasıdır. Postür değerlendirmesi için gönüllülerin 4 yönden çekilen fotoğrafları üzerinde yedi açı ImageJ programında hesaplandı.Bu açılar; baş pozisyonu, koronal omuz açısı, torakal kifoz, lumbal lordoz, Q açısı, kalça açısı ve vücudun vertikal dizilimidir(VVD). Q açısına göre; Q ≥ 20° (n=15) ile Q < 20° (n=29) 2 grup oluştuldu .İki grubun pedobarografik ölçümleri, HR Mat platformu ile yapıldı. Bulgular: pedobarografik verilerin iki grup arasında karşılaştırıldı istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05). Ancak her grup için; pelvik inklinasyon, subtalar açı, VVD ve Q açısına göre ölçülen değerler ile pedobarografik verilerin karşılaştırılmasından, her iki grup için farklı maskeleme alanlarında korelasyon olduğu gözlendi. Sonuçlar: Çalışmanın sonucunda postürü etkileyen parametrelerin ayak tabanı basınç verileriyle ilişkili olduğu gösterildi. Postür bozukluğu söz konusu olduğunda ayak taban basınç dağılımını dengeleyecek tabanlık kullanımı, özellikle eşlik eden kronik hastalığı olan bireylerde önemli fayda sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: postür, Q açısı, pedobarografik analiz, fotogrametri
Spor lisesi öğrencilerinde kuvvet antrenmanlarının vücut kompozisyonu ile psikomotor ve bilişsel yetenekler üzerine etkisi
Amaç:Bu çalışmanın amacı, 15-17 yaşlarındaki spor lisesi öğrencilerinde 10 haftalık kuvvet antrenmanının öğrencilerin vücut kompozisyonu ile psikomotor ve bilişsel yetenekleri üzerine etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Manisa Spor Lisesi 10.sınıfının iki şubesindeki toplam 40 erkek öğrencinin tamamı çalışmaya alındı. 10A sınıfı uygulama grubu (20 kişi) ve 10B sınıfı kontrol grubu (20 kişi) olarak rastgele belirlendi. Uygulama ve kontrol gruplarına ön test olarak vücut kompozisyonu analizi yapıldı, psikomotor ve bilişsel yetenekleri ölçüldü. Ön test sonrası uygulama grubuna 10 hafta kuvvet antrenmanı düzenlendi, kontrol grubuna ise normal okul yaşantısı devam ettirildi, ek kuvvet antrenmanı yaptırılmadı. Çalışma sonunda ise (10 hafta sonra) uygulama ve kontrol grubundaki öğrencilerin vücut kompozisyonu, psikomotor ve bilişsel yetenekleri son test olarak belirlendi. Vücut kompozisyonunu analizi için TANİTA TBF 300 adlı makine, çevre ölçümleri için mezura ve bilişsel ile psikomotor becerilerin ölçülmesinde bilgisayar tabanlı bir psikometrik test sistemi olan Viyana Test Sistemi kullanıldı. Veriler SPSS 15.0 yardımı ile Mann Whitney U testi (guruplar arasında), Wilcoxon /gurup içinde) ve Ki-Kare testi uygulanarak analiz edildi. Bulgular: Sürekli dikkat yeteneği, tepki hızı, zihinsel kapasitesini kullanma gücü, mesafe tahmin yeteneği, el- kol koordinasyonu, bilek-parmak hızı, el –kol sabitliği yeteneği, bazal metabolizma hızı, yağsız vücut ağırlığı, vücut su kütlesi miktarı ve kol çevre uzunlukları uygulama gurubunda kontrol gurubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Sonuç: Araştırma sonucunda spor lisesi öğrencilerinde kuvvet antrenmanlarının vücut kompozisyonu, bilişsel yetenekler ve psikomotor yetenekler üzerine olumlu etkisi olduğu ortaya çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Kuvvet antrenmanı, psikoteknik, psikomotor yetenek, bilişsel yetenek, vücut kompozisyonu
Tiroid kanserlerinin lob içi yerleşiminin metastatik lenf nodu bölgeleri ile anatomik ilişkisi
Amaç: Tiroid kanserlerinin son 30 yılda insidansı artmaktadır. Tiroid kanserlerinin tedavisinde total tiroidektomi/lobektomi ve lenf nodlarına metastaz varlığında servikal bölgede bulunduğu kompartmana yönelik lenf nodu diseksiyonu uygulanmaktadır. Son yıllarda radikal cerrahi yaklaşımların yerini giderek daha selektif minimal cerrahi yaklaşımlar almaktadır. Cerrahi kapsamın belirlenmesi için literatürde metastatik lenf nodu bölgelerini tümör lokalizasyonlarına göre öngörmeyi amaçlayan çalışmalar mevcuttur. Bizim de bu çalışmada amacımız tümörlerin lob içi lokalizasyonları ile metastatik lenf nodu bölgeleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na 2007-2019 yıllarında diferansiye tiroid kanseri tanısı alıp radyoaktif iyot tedavisi için başvuran 2053 hastadan, metastaz riskini araştırmak amacıyla seçilen 304 hasta ve tümör lokalizasyonu ile metastaz odakları arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanı anında bölgesel lenf nodu metastazı yapmış 103 hastadan oluşan iki grup oluşturuldu. Tümör lokalizasyonları her iki lobda üst yarı, alt yarı ve istmus olacak şekilde gruplandırılarak belirlendi. Ayrıca 2005-2019 yıllarında medüller tiroid kanseri tanısı alıp PET/BT görüntülemesi için başvuran ve yeterli bilgisine ulaşılabilen 11 hastadan oluşan ayrı bir grup yapıldı. Bu üç grupta hastaların patolojik ve demografik özelliklerinin sayı ve oranları, metastaz ile ilişkili özellikler ve tümör lokalizasyonları ile metastatik lenf nodları arasındaki ilişki IBM SPSS İstatistik Versiyon 20.0 paket programı kullanılarak incelendi. Bulgular: Metastaz riskini araştırdığımız 304 kişilik hasta grubumuzda 246 (% 80,9) kadın ve 58 (% 19,1) erkek olup yaş ortalamaları 45,5 ± 13 bulundu. Papiller tiroid kanseri en sık görülen patolojik tipti. Tiroid dışı yayılım ve lenfovasküler invazyon ile bölgesel lenf nodlarına metastaz arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,001). Ayrıca sol lobda yerleşim gösteren tümör boyutlarının ortalamasının metastaz yapanlarda yapmayanlara göre daha yüksek olduğu saptandı (1,20 ve 1,90; p=0,013). Lenf nodu metastazı yapmış hastalardan oluşan 2. grubumuzda 69 (% 67) kadın, 34 (% 33) erkek olup yaş ortalamaları 39,5 ± 16 bulundu. Hastaların tamamı papiller tiroid kanseriydi. Sağ lob üst yarıda yerleşmiş tümörler ile sağ Level III (p=0,015) ve lateral lenf nodları (p=0,047) arasında anlamlı ilişki bulundu. Ayrıca multisentrisiteye bakılmaksızın lob bazında tümör lokalizasyonu ile lenf nodu bölgeleri arasındaki ilişki incelendiğinde sağ ve sol lobda yerleşim gösteren tümörlerin her iki lateral bölgede lenf nodu metastazı varlığı ile istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p>0,001). Medüller tiroid kanseri olup yeterli bilgisine ulaşılabilen hasta sayısının çok az olması nedeniyle istatistiksel değerlendirme yapılamamıştır. Sonuç: Hem diferansiye tiroid kanseri hem de medüller tiroid kanserleri için bölgesel lenf nodu metastazı varlığı sık görülen, önemli bir klinik durumdur. Çalışmamızda tümör lokalizasyonları ile her iki level I, V ve VI'daki metastatik lenf nodları arasında belirgin ilişki saptanmamıştır. Bulgularımız cerrahi yaklaşım konusunda daha selektif bir lenf nodu diseksiyonu uygulanma fikrini desteklese de herhangi bir lobda yerleşimli bir tümör için her iki lateral bölgeye metastaz riskinin benzer olduğunu gösterdi. Bu nedenle, tanı sırasında görüntüleme yöntemleri ile bölgesel lenf nodlarının değerlendirilmesinin kritik öneme sahip olduğu sonucuna varıldı.
Deneysel dietilnitrozamin kaynaklı hepatosellüler karsinogenezis üzerinde geraniol ve vitamin c'nin karaciğer yapısına etkisi
Bu çalışma, dietilnitrozamin (DENA) aracılığıyla oluşturulmuş hepatosellüler karsinoma (HSK) modelinde geraniol ve vitamin C'nin karaciğere yapısına olan koruyucu etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, yolak belirteçleri olan nükleer faktör kappa-B'nin (NF-ĸB), apoptoz indükleyici faktör (AIF), caspase-3, bcl-2, bax, gadd153, 78-kDa glukoz regülasyonlu protein (GRP78) ve siklooksijenaz-2 (COX-2) ekspresyonları değerlendirilmiştir. Tüm analizler beş grupta incelenmiştir (Grup 1; Kontrol, Grup 2; DENA Kontrol, Grup 3; DENA+Geraniol, Grup 4; DENA+Vitamin C ve Grup 5; DENA+Geraniol+Vitamin C). Elde edilen sonuçların ortalama±standart hata değerleri sırasıyla gruplarda; NF-ĸB analizi için; 1,208±0,0712, 5,217±0,3250, 3,017±0,2088, 3,333±0,2076, 2,583±0,1721 ng/ml, AIF analizi için; 0,5183±0,0330, 1,490±0,0356, 1,012±0,1189, 0,9683±0,1752, 1,037±0,0835 pg/ml, caspase-3 analizi için; 3,52±0,3563, 16,17±1,3520, 9,83±0,8333, 10,97±0,9117, 7,50±0,7638 ng/ml, bcl-2 analizi için; 19,33±1,542, 8,00±0,856, 14,00±0,516, 13,67±0,882, 15,33±1,085 pg/ml, bax analizi için; 1,180±0,0755, 8,350±0,9986, 5,033±0,5175, 6,333±0,8819, 3,167±0,4773 ng/ml, gadd153 analizi için; 0,4087±0,0412, 1,4630±0,1239, 0,8905±0,0466, 0,7767±0,0871, 0,6167±0,0687 ng/ml, GRP78 analizi için; 0,76±0,060, 1,83±0,087, 1,29±0,052, 1,21±0,083, 0,91±0,184 pg/ml, COX-2 analizi için; 1268±54,2, 3962±138,4, 2315±215,3, 2602±148,0, 1864±167,1 pg/ml olarak belirlenmiştir. Sonuçlar değerlendirildiğinde; NF-ĸB, AIF, caspase-3, bax, gadd153, GRP78 ve COX-2 ekspresyonlarının grup 1 ile kıyaslandığında grup 2'de arttığı, grup 2 ile kıyaslandığında grup 5'te azaldığı belirlenmiştir. Bcl-2 ekspresyonunun ise grup 1 ile kıyaslandığında grup 2'de azaldığı, grup 2 ile kıyaslandığında grup 5'te arttığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, HSK modelinde geraniol ve vitamin C uygulamasının koruyucu bir etki gösterdiği saptanmıştır. Hücre kültüründe yapılan bu araştırmanın koruyucu uygulamalara yönelik çalışmalara yardımcı olacağını düşünmekteyiz.
Obstrüktif uyku apne sendromu ile anatomik yapıların ilişkisi
Bu çalışmada apne-hipopne indeksine (AHİ) göre sınıflandırılmış obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) olan bireylerin anatomik yapılarındaki değişikliklerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya yaşları 20 ile 76 arasında değişen 100 birey katılmıştır. Bireyler; Grup 1 (AHİ=0, n20), Grup 2 (AHİ˂ 5, n20), Grup 3 (AHİ=5-15, n20), Grup 4 (AHİ=16-30, n20), Grup 5 (AHİ˃ 30, n20) olarak ayrılmıştır. Bireylerin sol lateral servikal vertebra radyografileri çekilmiştir. Elde edilen radyolojik görüntüler bilgisayar ortamına aktarıldıktan sonra 'Enlil PACS' programı kullanılarak belirlenen morfometrik noktalardan mm cinsinden ölçümler yapılmıştır. Bu ölçümler, yumuşak doku, hyoid kemik, hava yolu boyutu ve kraniyofasiyal değişkenleri kapsayan dört kategoriye ayrılmıştır. Bu çalışmada kontrol grubu ile karşlaştırıldığında, yaş, vücut ağırlığı, beden kitle indeksi, boyun çevresi ve Epworth uyku testinde tüm gruplarda artış olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, yumuşak doku değişkenlerinden; yumuşak damak ve dil uzunluğu, hyoid kemik değişkenlerinden; hyoid-mandibula, hyoid-posterior pharyngeal duvar ve hyoid-spina nasalis posterior arası uzaklıklarda da artış saptanmıştır. Bunun dışında, spina nasalis anterior ile spina nasalis posterior arası, condylion ile gnathion arası uzaklıklarda, total yüz uzunluğu ve alt yüz uzunluğunda artış olduğu saptanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen bulguların OUAS'ın teşhisine, tedavisine ve ileride yapılacak çalışmalara yardımcı olabileceği düşünülmektedir.
Romatoid artritli kadın hastalarda ayak ve ayak bileği değerlendirmesi: Morfolojik ve izokinetik çalışma
Çalışmamızın amacı kadınlarda romatoid artrit (RA) hastalığının ayak bileği izokinetik kuvvetine ve ayak morfometrik ölçülerine etkilerini araştırmaktır. Çalışmamızda RA tanılı 60 kadın hasta ile bu hastaların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKI) ve dominant ekstremitesi ile benzer 60 sağlıklı kontrol değerlendirmeye alındı. Çalışmaya katılan tüm bireylere ayak ve ayak bileği morfometrik ölçümleri ve izokinetik kuvvet ölçümü yapıldı. RA grubunda Disease Activity Score in 28 joints (DAS28) ile Foot Function Index (FFI) uygulandı ve hastalık süresi kaydedildi. RA hastalarında sağlıklı kişilere kıyasla ayak uzunluğu, lateral ayak uzunluğu değerleri daha büyük, ayak parmak uzunluk değerleri daha küçük bulundu. RA hastalarındaki caput ossis metatarsi I ve V yükseklikleri sağlıklı kişilere kıyasla daha büyüktü. Bimalleoler çevre ölçümü değeri RA hastalarında daha yüksek bulundu. RA hastalarında ölçülen malleolus medialis ve lateralis yükseklik değerlerin sağlıklı kişilere kıyasla daha küçük tespit edildi. Ayrıca RA hastalarında 1. metatarsophalangeal açı değeri sağlıklı kişilere kıyasla daha büyük bulundu. Ayak bileği izokinetik kuvvet ölçüm değerlerinde RA hastalarının değerleri sağlıklı kişilerden daha düşüktü. RA'lı hastaları remisyon, düşük hastalık aktivitesi, orta hastalık aktivitesi olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Bu gruplar arasında hastalık süresi, FFI skorları ve izokinetik ölçüm parametreleri değerleri anlamlı farklılık göstermedi. İzokinetik kuvvet değerleri ile DAS28 skorları ve FFI değerleri arasında negatif anlamlı korelasyonlar saptandı. Çalışmamızın sonucunda elde edilen bulgular, RA hastalığının ayak morfolojisinde değişikliklere sebep olduğunu, ayak bileği kas kuvvetinde anlamlı derecede azalmaya neden olduğunu gösterdi.
Yetişkinlerde kronik boyun ağrısının kavrama kuvveti ve psikomotor beceriler üzerine etkisi
Bu çalışmada Görsel Analog Ölçeği'ne göre ağrısı olan ve kronik boyun ağrısı tanısı almış yetişkin bireylerdeki boyun ağrısının kavrama kuvveti ile psikomotor becerilerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya yaşları 19-74 arası değişen 80 birey katılmıştır. Bireyler Grup 1- Kontrol Grubu (n=40) ve Grup 2- Hasta Grubu (n=40) olmak üzere ayrılmıştır. Grupların yaş, boy uzunluğu, vücut ağırlığı, mesleği gibi bilgiler not edilmiştir. Her iki gruba da Görsel Analog Ölçeği, Boyun Özürlülük İndeksi uygulanmış; Jamar Hidrolik El Dinamometresi ile el kavrama kuvveti, pinçmetre ile parmak lateral kavrama kuvveti ve Purdue Pegboard Testi ile psikomotor becerileri ölçülmüştür. Bu çalışmada kontrol grubu ile karşılaştırıldığında el kavrama kuvveti, parmak lateral kavrama kuvveti ve psikomotor becerilerde hasta grubunda anlamlı bir azalma tespit edilmiştir. Ayrıca, Görsel Analog Ölçeği sonuçları ile Boyun Özürlülük İndeksi puanı arasında pozitif yönde şiddetli bir ilişki saptanmıştır. Hasta grubunda Boyun Özürlülük İndeksi puanı arttıkça kavrama kuvveti ve psikomotor becerilerde azalma görülmüştür. Hastaların psikomotor becerileri ve kavrama kuvvetinin kronik boyun ağrısıyla olan ilişkisi incelendiğinde elde edilen verilerin gelecek dönemlerde hastaların tedavi planlarının genişletilmesinde yol gösterici olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: boyun özürlülük indeksi, görsel analog ölçeği, kavrama kuvveti, kronik boyun ağrısı, psikomotor beceri
Cervical lordoz derecesini belirlemede kullanılan morfometrik ölçüm yöntemlerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Bu çalışma, columna vertebralis'in cervical bölümü'nün sagittal planda incelemesini yapmak ve cervical lordoz derecesinin değerlendirilmesinde kullanılan morfometrik yöntemleri karşılaştırmalı olarak incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya Ocak 2019-Aralık 2019 tarihleri arasında, Osmaniye Devlet Hastanesi Radyoloji Ünitesi'ne çeşitli öntanılar ile gelerek cervical sagittal grafileri çekilmiş 175 (100 kadın, 75 erkek) yetişkin bireye ait radyografiler dahil edilmiştir. Çalışma sonucunda, Friedman testine göre cervical lordoz dereceleri ölçülen yönteme bağlı olarak farklılık göstermektedir (p<0.05). Cervical lordoz dereceleri ortalamaları arasında cinsiyete bağlı bir fark bulunmamaktadır (p=0.101>0.05). Cervical lordoz dereceleri ortalamaları arasında yaş grubuna bağlı fark bulunmaktadır (p<0.05). Cervical lordoz ile occipitocervical açı arasında negatif yönlü güçlü bir ilişki (r=-,707), cervical lordoz ile cervical vertical translasyon mesafesi arasında negatif yönlü zayıf bir ilişki (r=-,253) ve occipitocervical açı ile cervical vertical translasyon mesafesi arasında pozitif yönlü orta derece bir ilişki(r=,552) bulunmaktadır. Cervical vertical translasyon mesafesindeki 1 birimlik artış occipitocervical açı derecesinde yaklaşık 0.60 derecelik bir artışa neden olmaktadır. Eldeki veriler ışığında çalışmamızda elde ettiğimiz bulguların anatomi, radyoloji, cervical bölge cerrahisi alanında columna vertebralis morfometrisinin anlaşılmasında fayda sağlayacağını ve literatüre katkıda bulunacağını düşünmekteyiz.
Omuz ağrılı hastalarda acromion morfolojisi ve subacromial mesafenin radyolojik bulgularla değerlendirilmesi
Rotator manşet kaslarının, acromion altındaki yüzey tarafından zedelenmesi sonucu omuz bölgesinde ağrılar oluşabilmektedir. Çalışmamızda 2019 yılında Özel Adana Yaşam Tıp Merkezi'ne ve 2020 yılında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gaziosmanpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 120 erkek ve 120 kadın hastanın mevcut MR görüntülerine bakılmıştır. Acromion morfolojisinin ve subakromiyal mesafe ölçümlerinin yaş, cinsiyet, spor, tansiyon, şeker hastalığı, boy, kilo ve ağrı ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Tip I acromion oranı %29,6, Tip 2 acromion oranı %64,2, Tip 3 acromion oranı %4,6 ve Tip 4 acromion oranı %1,7 olarak tespit edilmiştir. Acromion tiplerine göre subakromiyal mesafe değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p<0,001). Tip 3 acromion'lu hastaların subakromiyal mesafe değerlerinin Tip 1, Tip 2 ve Tip 4 acromion'lu hastaların değerlerinden daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Yapılan birçok çalışmada subakromiyal mesafe için kritik değer 7 mm olarak belirlenmiştir. Subakromiyal mesafe değeri 7 mm üstü olan hastalarda erkek yüzdesinin subakromiyal mesafe değeri 7 mm altı olan hastalardan daha büyük olduğu saptanmıştır (p<0,001). Subakromiyal mesafe gruplarında acromion tipi yüzdelerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0,001). Subakromiyal mesafe değeri 7 mm üstü olan hastalarda sigara kullanımı yüzdesinin subakromiyal mesafe değeri 7 mm altı olan hastalardan daha büyük olduğu sonucu elde edilmiştir (p=0,012). Çalışma sonucunda omuz ağrılı hastalarda subakromiyal mesafe değerinin ve acromion morfolojisinin önemli bir parametre olarak göz önünde bulundurulması gerektiği görüşündeyiz.
İntrakranial anevrizmalı hastaların arteria karotis interna morfolojisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı arteria carotis interna (ACI) segmentlerinin çap ve açılarının, servikal segment ile karotid sifonun kalitatif özelliklerinin hasta ve kontrol grupları arasındaki farklılıklarını araştırarak intrakranial anevrizma oluşumundaki olası etkilerini, cinsiyetler arasındaki anatomik farklılıkları, anevrizma morfolojik parametrelerinin rüptür riski belirlenmesindeki prediktif değerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2015 ile 2020 arasında görüntülemesi yapılmış anevrizması bulunan 130 hasta ve 75 anevrizması olmayan kişinin Dijital Subtraksiyon Anjiografi (DSA) görüntüsü kullanıldı. Görüntüler 3D Slicer (www.slicer.org) programı kullanılarak arteria carotis interna'nın üç boyutlu (3B) modelleri elde edildi. Elde edilen 3B modeller Oculus Medium (Oculus Software) programı kullanarak temizlendi ve artefaktlardan arındırıldı. Segmentler Bouthillier sınıflamasına uygun olarak belirlenerek çaplarının ölçümleri Autodesk Meshmixer 3.5.474 (Autodesk, Inc) programıyla yapıldı. Segment açıları ImageJ (U. S. National Institutes of Health, Bethesda, Maryland, USA) programı kullanılarak ölçüldü. Servikal segment ve karotid sifon tiplerinin kategorik sınıflandırmaları yapıldı. Anevrizma morfolojik parametreleri ölçülen değerler kullanılarak hesaplandı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS 20.0 paket programı (IBM Corp. Armonk, New York, USA) kullanılarak yapıldı Bulgular: Anevrizmaların anatomik dağılımlarının cinsiyetler arasındaki farkı istatistiksel olarak anlamlı bulundu, erkeklerde a.cerebri anterior'da (ACA) (%43,3), kadınlarda ise ACI'nin son iki segmentinde (%45) daha çok anevrizma bulunduğu görüldü (p=0,005). C1, C2, C3, C4, C5, C6, C7 segment çapları ile C6 açısının erkeklerde kadınlardan daha geniş olduğu görüldü. (p<0,05). C1, C3, C5, C6, ACA segment çapları ile ACA açısının ACA anevrizmalı grupta kontrol grubuna göre daha geniş olduğu görüldü, C6 ve a.cerebri media (ACM) açısının ise kontrol grubunda daha geniş olduğu görüldü. ACA ve ACM de anevrizması olan grupları incelendiğinde C1, C3, C4, C5, C7 ve ACA çapları ile ACA açısının ACA anevrizmalı grupta daha geniş, ACM açısının ise ACM anevrizmalı grupta daha geniş olduğu görüldü (p<0,05). Kommünikan segmentte (C7) anevrizması olanlar ile kontrol grubunu kıyaslandığında C2, C4 ve ACA açılarının anevrizmalı grupta daha geniş olduğu saptandı (p<0,05). ACI terminal bifurkasyonundan önce ve sonra anevrizması olanlar kıyaslandı, C5 çapı ve C7 açısının bifurkasyon sonrası anevrizması bulunan grupta daha geniş olduğu görüldü (p<0,05). Servikal segment tiplerinin yaş dekatlarına göre dağılımı incelendiğinde, farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu, erken dekatlarda (2. ve 3.) düz tipin daha yaygın görüldüğü, dekatların ilerlemesiyle tortuoz tipin görülme sıklığının arttığı ve ileri dekatlarda (4.≥) hakim tip olduğu gözlemlendi (p=0,028). Karotid sifon tiplerinin yaş dekatlarına göre dağılımının servikal segment tipi dağılımına göre daha homojen olduğu ancak yine de istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği, C ve S tipinin 4. dekat ve sonrasında en sık görülen tip olduğu saptandı. Anevrizma morfolojik parametrelerinin değerlendirmesi, rüptüre anevrizmaların rüptüre olmayanlara göre daha dar boyuna, daha yüksek "Aspect Ratio" (AR) ve Boy/En (B/E) oranlarına sahip olduğu görüldü. Sonuç: Arteria carotis interna'nın anatomik özellikleri cinsiyetler arasında ve anevrizmalı olan ile olmayanlar arasında farklılık göstermektedir. ACA ve ACM açı genişliği ile ilgili segmentte anevrizma bulunması arasında anlamlı ilişki bulunduğu görülmektedir. Damarların tortuozitesi ve morfolojik varyasyonların frekansının yaşla arttığı ve kadınlarda daha sık olduğu saptanmıştır. Servikal segment varyasyonlarının yaş ile artışının altında yatan mekanizmaların karotid sifonu da etkilediği görülmektedir. Araştırılan anevrizma morfolojik parametrelerinden AR ve B/E rüptür riski değerlendirmesinde önemli görünmektedir.
Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastaların, beyin manyetik rezonas görüntüleri üzerinde, hastalığın alt tiplerine göre, farklı gri cevher yapıları arasındaki morfometrik farklılıkların, beyin parselasyon yöntemi ile değerlendirilmesi
Amaç: Obsesif kompulsif bozukluk tanısı almış hastalarda, hastalığın alt tiplerini karşılaştırmak amacıyla; beyin MR görüntüleri alınarak, beyin parselasyon yöntemi kullanmak suretiyle, farklı gri cevher yapıları arasındaki morfometrik farklılıkların araştırılarak değerlendirilmesi konulu çalışmada; Obsesif kompulsif bozukluğu bulunan hastaların farklı alt tiplerinin daha iyi değerlendirilmesi, hastalığın tanı ve tedavisinde ilerleme kaydedilmesi ve pratikte uygulanması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve obsesif kompulsif bozukluk tanısı konan hastalar çalışmanın evrenini oluşturmuştur. Kontrol grubu herhangi bir psikiyatrik tanı ve tedavi olmayan, doğrudan ve dolaylı olarak santral sinir sistemi fonksiyonlarını bozacak bir nöropsikiyatrik, endokrinoloji hastalığı olmayan gönüllü bireylerden yaş, cins ve eğitim eşlemeli oluşturulmuştur. YKG-5 tanı görüşmesi yapılarak, çalışmaya dahil edilme ölçütlerini karşılayan ardışık 35 hasta örneklemi oluşturulmuştur. Örneklem ve kontrol grubuna uygulanan işlemler; YKG-5 tanı değerlendirme görüşmesi, Sosyodemografik ve klinik değerlendirme formu, Yale-Brown obsesyon ve kompulsiyon ölçeği ve Kontrol listesi ve Hamilton depresyon değerlendirme ölçeğidir. Sonrasında MRG işlemleri yapılmıştır. Ardından MATLAB tabanlı çalışan bir program olan SPM8 ile MR görüntü analizi yapılmıştır. İlk olarak 35 hasta ve 35 kontrol grubuna ait beyin hacimleri, eğitim eşleştirmeli olarak karşılaştırılmıştır (Yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmadan). İkinci olarak hasta ve kontroller, cinsiyetlerine göre gruplandırılmış ve eğitim, yaş, cinsiyet eşleştirmeli olarak karşılaştırmalar yapılmıştır. Üçüncü olarak, erkek ve kadın hasta ve kontrol beyin hacimleri, ayrı ayrı, eğitim ve yaş eşleştirmeli olarak incelenmiştir. Bulgular: Yapılan çalışma sonucunda, Obsesif kompulsif bozukluğu bulunan hastalarda, sağlıklı bireylere göre, beynin farklı bölgelerinde anlamlı hacimsel farklılıklar bulunmuştur. Sonuç: Özellikle beyin gri cevheri (substantia grisea) farklı bölgelerinde hacimsel değişiklikler tespit edilmiştir.
Burun antropometrik ölçümleri ve burun tipleri
Bu çalışmada; burun ile ilgili normal antropometrik verilerin elde edilmesi, yaş ve cinsiyet ile ilgili değişikliklerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda 5-64 yaş arası 874 sağlıklı bireyde kaliper ile burun antropometrik ölçümleri yapılmıştır ve yetişkinlerde burun tipleri belirlenmiştir. Bireyler yaşlarına göre 5-7, 8-9, 10-11, 12-13, 14-15, 16-17, 18-40, 41-64 yaş olmak üzere 8 gruba ayrılmıştır. Bireylerde nazal uzunluk, nazal yükseklik, morfolojik nazal genişlik, anatomik nazal genişlik, nazal kök genişliği, nazal derinlik, nostril uzunlukları ve genişlikleri, bizigomatik genişlik ve yüz yüksekliği ölçülmüş; eksternal burun yüzey alanı, nazal hacim, nazal indeks, nazofasiyal indeks ve burun-yüz genişlik indeksi hesaplanmıştır. Yetişkinlerde Martin ve Sallar'a göre burun tipleri sınıflandırılmıştır, en çok görülen burun tipi mesorrhine olarak belirlenmiştir. Nazal derinlik hariç tüm ölçümlerde cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede farklılık görülmüştür. Tüm uzunluk ve yükseklik ölçümleri ile morfolojik ve anatomik nazal genişlik değerleri, eksternal burun yüzey alanı, nazal hacim ve indekslerin hepsinde tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı derecede farklılık görülmüştür. ROC Analizi ile erkek ve kadınları ayırmak için kestirim değerleri saptanmış, nazal hacmin iyi birer kestirim değeri olduğu görülmüştür. Nazal uzunluk, nazal yükseklik, yüz yüksekliği, eksternal burun yüzey alanı ve nazal hacim ile boy uzunluğu arasında pozitif yönlü güçlü bir ilişki vardır. Boy uzunluğu tahmini için regresyon denklemi oluşturulmuştur. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS 20.0 programı kullanılmıştır. Burun ile ilgili yaşa ve cinsiyete bağlı olarak elde edilen bu verilerin literatüre katkı sağlayacağı, burun ve yüz bölgesi ile ilgili cerrahi işlemlerde, adli tıp ve antropoloji çalışmalarında yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Antropometri, Burun, Burun morfometrisi, Burun tipleri, Kestirim (cutoff) değeri
Proksimal humerus kırıklarının postoperatif kollodiafizer açısının değerlendirilmesi
Proksimal Humerus Kırıklarının Postoperatif Kollodiafizer Açısının Değerlendirilmesi Opere humerusta birtakım anatomik değişiklikler olabileceğini düşünmekteyiz. Bizim bu projedeki amacımız; opere humerus radyografileri üzerinden humerusun proksimal parçasında kollodiafizer açı ölçümü yaparak, cerrahi sonrası anatomik ölçü farkını ortaya çıkarmak ve proksimal humerus kırık operasyonlarının anatomik kollodiafizer açıya etkisini değerlendirmektir. Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi, Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğnde Aralık 2011 - Ocak 2019 tarihleri arasında cerrahi tedavi görmüş unilateral proximal humerus kırıklı 51 uygun hasta ameliyat defterinden retrospektif olarak taranıp belirlenmiştir. Hastaların anteroposterior radyografileri üzerinden ENLİL HBYS programı aracılığıyla frontal planda humerus diafizi ortasından ve collum anatomicum hattını 90 derece kesecek şekilde caput humeri merkezinden çizgiler çekilmiştir. Bu çizgiler arasındaki açı yine programdaki açı ölçer yardımıyla ölçülerek kollodiafizer açılar saptanmıştır. Hastaların yaş dağılımı 19 – 83 arası olup ortalaması 53,56 ± 16,34'tür. Çalışmaya dahil ettiğimiz 51 hastanın 27'si erkek, 24'ü kadındır. Cinsiyete bağlı travma mekanizmasına bakacak olursak; AİTK (6E,1K), ADTK (3E, 4K), BD (7E, 15K), YD (10E, 4K), MK (1E). Cerrahi tespit olarak; 46 hastaya plak vida, 2 hastaya vida, 2 hastaya intrameduller çivileme, 1 hastaya K teli uygulanmıştır. Bizim çalışmamızdaki hasta taraf kollodiafizer açı ortalaması 132,81 ± 13,83'tür. Çalışmamızda yer alan proksimal humerus kırıklı hastaların cerrahi tedavisi sırasında humerus kollodiafizer açı morfolojisine uygun ve normale yakın değerler arasında anatomik humerus bütünlüğünün sağlandığı tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Humerus Proksimal Kırığı, Humerus Cerrahisi, Humerus Anatomisi, Humerus Ölçümü, İntramedüller Çivileme
Metotreksatla indüklenen karaciğer toksisitesi üzerine linoleik asidin koruyucu etkisi
1950'li yıllarda Metotreksat (MTX), antifolat terapinin temeli olarak birçok kanser türünün tedavisinde aminopterinin yerini almıştır. MTX, folik asit antagonistidir ve yüksek dozlarda timidilat sentetazı inhibe ederek DNA oluşumunu engelleyen bir antineoplastik ilaçtır. Temelde antimetabolit özelliğinden başka antiinflamatuvar, antiproliferatif, immünosupresif, antipsöriatik etkinlikleri de bulunmakta ve klinikte halen bu endikasyonlarda kullanılmaktadır. Ne yazık ki ilaç kullanımını takiben başta hepatotoksisite ve nefrotoksisite olmak üzere meydana gelen yan etkiler, ilacın kullanımını sınırlandırmaya veya ilacın kesilmesine neden olmaktadır. Yapılan çalısmalar, ilacın basta hepatotoksisite olmak üzere gelişen yan etkilerinde, çoğunlukla reaktif oksijen radikallerinin(ROS ) meydana getirdiği oksidatif hasari sorumlu tutmuştur. Yapılan çalısmalarda oksidatif hasarın sorumlu olduğu gösterilen bu yan etkileri önleme konusunda, antikanserojen olan linoleik asitin alternatif bir profilaktik seçenek olabileğini düşünmekteyiz. Çalışmamızın amacı, MTX kaynaklı karaciğer hasarında linoleik asitin koruyucu etkisini karaciğer hücre hatlarında biokimyasal analizler yaparak araştırmaktır.