Alacaklı temerrüdünün şartları, hükümleri ve satım sözleşmesi açısından sonuçları
2021
0 views
0 downloads
Advisor: Prof. Dr. Hüseyin Murat Develioğlu
Abstract (TR)
Borç ilişkisinin tarafların edimlerini ifa etmeleriyle sona ermesi, kimi zaman ifa sürecinde meydana gelen aksilikler nedeniyle mümkün olmaz. Bu durum borçludan kaynaklanabileceği gibi, alacaklıdan veya taraflardan bağımsız bir olgudan da kaynaklanabilir. İfaya engel olan tüm bu durumları ifade eden ifa engelleri kavramı, kanunumuzda yer alan bir terim olmamakla birlikte, doktrinde kullanılmaktadır. Öte yandan ifanın gerçekleşmesini engelleyen tüm olguların aynı çatı kavram altında değerlendirilmesi, günümüz çağdaş hukuk yasalarının temelinde bulunan ve son yıllarda benimsenen uluslararası kodifikasyonlarda sıkça rastlanılan bir yaklaşımdır. Çalışmamızın konusunu oluşturan alacaklı temerrüdü, alacaklının borca uygun şekilde kendisine sunulan ifayı haklı sebep olmaksızın kabul etmemesi veya ifanın gerçekleşmesi için katılımı gereken hallerde bu katılımı yerine getirmemesi olarak ifade edilir ve esasında tipik bir ifa engelidir. Bununla beraber, somut bazı borca aykırılık türleri üzerine inşa edilen Türk-İsviçre ifa engelleri sisteminde, alacaklı temerrüdü bir borca aykırılık türü olarak düzenlenmemiştir. Çalışmamız kapsamında alacaklı temerrüdü kurumu, ifa engelleri sistemi içindeki konumu göz önüne alınarak şartları, hükümleri ve özellikle satım sözleşmesi bakımından sonuçlarıyla eleştirel bir bakış çerçevesinde ele alınmıştır. Bu kapsamda tarihsel gelişim içerisinde alacaklı temerrüdüne verilen anlam, benzer hukuki kurumlarla ilişkileri, özellikle borçlu temerrüdünden farkları, alacaklının ifaya katılım hareketleri ve edimi kabulün hukuki nitelemesine bağlı olarak değişecek hukuki sonuçları incelenerek, hem olan hukuk hem de olması gereken hukuk bağlamında eleştiri ve çözüm önerileri sunulacaktır. Hukuki bir kurum olarak temelleri Roma hukukuna dayanan temerrüt kavramının tüm yazarların üzerinde uzlaştığı bir tanımını yapmak oldukça güçtür. Zira bu kavram günümüzde alacaklı temerrüdü ve borçlu temerrüdü şeklinde ayrılarak incelenmektedir. Buna karşın Roma hukukunda temerrüt kavramı, "borcun ifasının taraflardan birinin kusuru sebebiyle gecikmesi" olarak tanımlanmakta olup borçlu temerrüdünü olduğunu kadar alacaklı temerrüdünü de kapsayan bir üst kavramdı. Bu anlamıyla temerrüt, borçlu olduğu edimi zamanında yerine getiremeyen borçluyu sorumlu kılarken, haklı sebep bulunmaksızın kendisine sunulan edimi reddeden alacaklıyı da sorumlu kılan ve kusur esasına dayanan bir kavramı ifade ediyordu. 19. yüzyıldan itibaren, temerrüdün bu şekilde ele alınmasından vazgeçilmiş ve doktrin, borçlu temerrüdünden farklı olarak alacaklı temerrüdünün, alacaklının sorumluluğuna yol açmayan bir kurum olduğu yönünde gelişmiştir. Günümüzde her ne kadar modern hukuk sistemleri ve uluslararası kodifikasyonlarda alacaklı temerrüdü ve borçlu temerrüdü kavramlarına yer verilmeyerek, temerrüdün akde aykırılık ("breach of contract") kavramı çerçevesinde çözüldüğü görülse de, alacaklı temerrüdü ve borçlu temerrüdü halen birçok hukuk sisteminde birbirinden ayrık kurumlar olarak düzenlenmektedir. Türk-İsviçre hukuk sisteminde, ifaya engel olan tüm olguların birleştiği tek bir akde aykırılık kavramı yerine, somut birtakım borca aykırılık türleri ve onların birbirinden bağımsız düzenlenen sonuçları üzerine inşa edilen bir ifa engelleri sistemi benimsenmiştir. Kanun kapsamında keskin çizgilerle ayrılmasına rağmen, kimi durumlarda birbirlerinden ayırt edilmeleri oldukça zorlaşan imkansızlık, borçlu temerrüdü ve kötü ifadan oluşan borca aykırılık türleri ile bunlara ilişkin hükümler, kanunun farklı yerlerine dağıtılmıştır. Bu sistem içerisinde alacaklı temerrüdü ise, bir borca aykırılık hali olarak düzenlenmemiştir. Türk Borçlar Kanunu'nda "Borçların İfası" kısmında yer alan alacaklı temerrüdü, m. 106- m. 111 arasında düzenlenen hükümleriyle borçluya edimin cinsine göre değişecek biçimde borçtan kurtulma yolları sunan ve fakat alacaklının sorumluluğuna yol açmayan bir kurum olarak ihdas edilmiştir. Bu kapsamda alacaklısı temerrüde düşen borçluya, sözleşmeyle ifasını yüklendiği edim bir verme borcu ise, tevdi veya TBK m. 107 hükmündeki koşullar oluştuysa satış bedelini tevdi, eğer bir yapma borcu ise de sözleşmeden dönme hakkı verilmiştir. Tevdi yoluna başvuru için kural olarak mahkeme izni gerekmektedir. Bunun dışında borçluya açık hükümle tanınan bir tazminat imkanı bulunmamakta, doktrinde yorum yoluyla sağlanmaya çalışılmaktadır. Hükümler halihazırdaki düzenlemesiyle, borçlu için oldukça elverişsizdir. Alacaklı temerrüdü hükümlerinin borçlunun menfaatlerini korumada yetersiz kalan düzenlemeleri, uygulamada bu hükümlerden olabildiği kadar uzak durulmasına yol açmıştır. Karşılıklı sözleşmelerde edimi kabulden veya üzerine düşen hazırlık hareketlerinden kaçınan alacaklı, aynı zamanda kendi edimini de yerine getirmekten kaçınarak borçlu temerrüdüne düşmüşse, hiçbir borçlunun kendisi için çok daha elverişli hükümler içeren borçlu temerrüdü hükümleri dururken, alacaklı temerrüdü hükümlerini tercih etmeyeceği söylenebilir. Zira borçlu temerrüdü hükümlerine göre alacaklı, mütemerrit borçludan aynen ifa talebine ek olarak gecikme tazminatı isteme olanağına sahiptir. Ayrıca bunun yerine karşılıklı sözleşmelerde süre vermek koşuluyla veya süre vermeye gerek olmayan hallerde süresiz olarak, aynen ifa yerine müspet zarar tazmini veya sözleşmeden dönmeye ek olarak menfi zarar tazminini isteyebilmektedir. Borçlu temerrüdü hükümleri seçenekli yaptırımlar sunmakla, somut durumdaki ihtiyaçlara göre hareket edebilme özgürlüğü de tanımaktadır. Görüldüğü üzere, kanun koyucu borçlusu temerrüde düşen alacaklıya, alacaklısı temerrüde düşen borçludan esirgediği korumayı sağlamıştır. Halbuki alacaklı temerrüdü ile borçlu temerrüdü birbirlerinin izdüşümü olan kurumlardır. Esasında ifası mümkün borcun, zamanında ifa edilememesine borçlu sebep olmuşsa borçlu temerrüdü, alacaklı sebep olmuşsa, alacaklı temerrüdü söz konusu olur. Başka bir deyişle birinde sözleşmeyi ihlal eden taraf borçlu iken, diğerinde alacaklıdır. Buna karşın borçlu temerrüdü bir borca aykırılık hali iken; alacaklı temerrüdünün yasadaki düzenlenişi, sorumluluk gerektirmeyen yapısıyla, alacaklının edimi kabul hususundaki hakkını kullanıp kullanmaması konusundaki özgürlüğünü yansıtmaktadır. Birbirine paralel hükümlerle düzenlenmesi gereken iki kurum arasında günümüzde yapısal bir bağlantının kalmadığı rahatlıkla söylenebilmektedir. Alacaklı temerrüdü hükümleri, pratik önemini borçlu temerrüdü hükümlerine başvurulamayan haller bakımından gösterir. Karşılıklı sözleşmelerde borçlu önce ifa ile yükümlü olup da karşı edim alacağı henüz muaccel olmamışsa, alacaklının haklı sebep olmaksızın ifayı kabulden kaçınması veya hazırlık hareketlerini gerçekleştirmemesi halinde borçlu temerrüdü hükümlerine başvurma imkanı kalmamaktadır. Zira karşı edim alacağının muaccel olmasını beklemesi gerekir. Aynı şekilde alacaklının kendi edimini ifa etmesine karşın, borçlunun edimini kabul etmemesi halinde de borçlu artık karşı edimi almış olduğu için alacaklıyı borçlu temerrüdüne düşürebilmesi mümkün değildir. Bu durumlarda borçlunun elinde, açık bir tazminat imkanından yoksun ve salt borçtan kurtulmasına yarayan alacaklı temerrüdü hükümleri kalmaktadır. Alacaklının özellikle kendi edimi bakımından borçlu temerrüdüne düşmediği başka bir deyişle yalnızca alacaklı temerrüdü hükümlerinin uygulanacağı haller bakımından, ifaya katılım hareketlerinin onun açısından bir hak mı, yükümlülük mü yoksa külfet mi olduğu doktrinde tartışılmıştır. Alacaklının ifaya katılım fiilleri; dar anlamda katılım fiilleri olarak nitelendirilen "edimi kabul" ve geniş anlamda katılım fiili olarak nitelendirilen "hazırlık hareketlerini yerine getirme"den oluşur. İfanın gerçekleşebilmesi için alacaklının yapması gereken ifaya katılım fiillerinin hukuken nasıl nitelendirildiği, borçlunun başvurabileceği yaptırımları belirlemektedir. Bu fiillerin hukuki niteliğine ilişkin olarak doktrinde; edimi kabulün alacaklı açısından öngörülmüş bir "külfet" olduğu görüşü, yükümlülük olduğu görüşü ile kesin bir nitelendirme yapmaya karşı çıkarak somut olayın özelliklerine göre nitelendirilmesi gerektiğini kabul eden karma görüş ileri sürülmüştür. Doktrinde hakim olan görüş, alacaklının ifaya katılımını ve bu kapsamda edimi kabulü "külfet" olarak nitelendiren görüştür. Külfet, kanunun öngördüğü ve yerine getirilmesi gereken davranışların yapılmaması halinde, elde edilmesi mümkün olan bir hakkın elde edilememesi veya kaybedilmesi olarak tanımlandığından, alacaklının edimi kabulünün bir külfet (yüküm) olarak nitelendirilmesi halinde, alacaklının bu külfeti yerine getirmemesi, edimi kabule ilişkin hakkını yahut edimi kabule bağlı olan birtakım haklardan mahrum kalmasını gerektirir. Nitekim Türk-İsviçre hukukunda alacaklı temerrüdü düzenlemeleri, uluslararası kodifikasyonlardaki düzenlemelerin tersine, edimi kabulü alacaklının bir külfeti olarak düzenleyerek, onun sorumluluğunu gerektirmeyen bir kurum olarak kabul etmektedir. Bununla birlikte somut olayın özelliklerine göre, çoğu kez borçlunun hukuken tanınabilir bir menfaatinin bulunduğu hallerde, alacaklının ifaya katılımının onun tazminat sorumluluğuna yol açan bir yan yükümlülüğü olduğunun kabulünde hukuki bir engel bulunmamaktadır. Genel hüküm düzenlemeleri bu şekilde olmakla beraber, "edimi kabul yükümlülüğü"nden bahseden eser, satım ve ödünç sözleşmeleri bakımından, doktrinde tartışmalar mevcuttur. Özellikle satım sözleşmesi bakımından TBK m. 232'de bahsedilen edimi kabul yükümlülüğünün, borçlu temerrüdü hükümlerine başvurma imkanı tanıyan bir asli yükümlülük mü yoksa bir yan yükümlülük mü olduğu net olmamakla beraber, söz konusu hükümde de bu yükümlülüğün ihlali halinde alacaklıya hangi yaptırımların uygulanabileceği yer almamaktadır. Çalışmamız açısından özellikle önem taşıyan satım sözleşmeleri bakımından alıcının edimi kabulünün hukuki niteliğine ilişkin olarak doktrinde ileri sürülen görüşler; asli edim yükümlülüğü görüşü, yan edim yükümlülüğü görüşü ve somut olayın özelliklerine göre nitelendirilmesi gerektiğini ifade eden karma görüştür. Özellikle aynı anda ifa kuralının uygulanmadığı başka bir deyişle borçlunun önce ifa ile yükümlü olduğu hallerde, uygulanacak yaptırımların belirlenmesi ve salt alıcının edimi kabul etmemesinin borçlu temerrüdü hükümlerine gitme imkanı sağlayıp sağlamadığının tespiti bakımından hangi görüşün kabul edileceği oldukça önemlidir. De lege lata kapsamında yapılan değerlendirmede, TBK m. 232 hükmünün, ihlal eden tarafa karşı edimi kabule zorlayıcı bir "aynen ifa davası açma" imkanı vermediği ve olsa olsa tazminat imkanı sağlayan bir yan yükümlülük olabileceği ifade edilmelidir. Alacaklı temerrüdüne ilişkin düzenlemelerin bütününe bakıldığında, borçluya tanınan imkanların yalnızca borçtan kurtulma menfaatine yönelik olduğu görülmektedir. Bu kapsamda verme edimlerinde tevdi, satış bedelini tevdi ile yapma borçlarında sözleşmeden dönme yaptırımlarının, borçlunun somut olaydaki ihtiyaçlarına göre yapabileceği tercihler olarak değil, doğrudan uygulanan yaptırımlar olarak düzenlendiği görülmektedir. Borçlunun borçtan kurtulmasına yarayan bu hükümlerin yanı sıra, doktrinde genel hükümlerden yola çıkılarak borçlunun akdi sorumluluğunun hafifleyeceği de kabul edilmiştir. Alacaklı temerrüdünü düzenleyen hükümlerde bu yönde açık düzenleme bulunmamakla beraber, genel hükümler vasıtasıyla bu sonuca ulaşılmıştır. Borçlunun borçtan kurtulana kadar edimi ifa ile yükümlü olduğu göz önüne alındığında, temerrüde düşmüş alacaklı karşısında borçlunun daha avantajlı bir konumda olması gerekli hale gelir. Hafif kusurlu borçlunun sorumluluğunun hafiflemesi, iade yükümünün sınırlandırılması, faizlerden sorumluluğunun sona ermesi, borçlu temerrüdü hükümlerinden kurtulması, hasar ve masrafların alacaklıya geçmesi, alacaklının ödemezlik def'i imkanının ortadan kalkması yönündeki genel düzenlemelerin borçlu bakımından da uygulanacağı kabul edilerek, borçlunun alacaklı karşısındaki durumu bir nebze iyileştirilmeye çalışılmıştır. Alacaklı temerrüdü kurumunun Türk-İsviçre hukukunda ele alınışı konusunda de lege ferenda bir değerlendirme yapılacak olursa, ifa engellerinin somut borca aykırılık halleri olarak gruplandırılmasından ziyade, tek bir çatı kavram altında birleştirilerek, genel hüküm-özel hüküm ikiliğinin kaldırılması ve gerek alacaklının ifaya katılımı ve karşı edim borcunun ifası, gerek borçlunun edimi yerine getirmesi aynı ölçüde akde aykırılık sayılmalıdır. Bu yükümlülükler birbirine paralel hükümlerle açık şekilde düzenlenerek, uluslararası kodifikasyonlardaki gibi, gerek sözleşmeden dönme, gerek tazminat, gerekse aynen ifaya zorlama imkanlarının seçenekli olarak tanınması gereklidir.
Author
Dr. Burcu Zengin Özküçükparlak
How to Cite
Burcu Zengin Özküçükparlak (Doktora Tezi). Alacaklı temerrüdünün şartları, hükümleri ve satım sözleşmesi açısından sonuçları, 2021, Galatasaray University.
License
Tüm Hakları Saklıdır
This work is shared under the specified license terms.
More theses from Galatasaray University
- Devletin yeni uzay faaliyetlerinden doğan uluslararası sorumluluğu(2025)
- Sermaye şirketlerinde ortakların ve organların kamu borçlarından sorumluluğu(2022)
- Le supporterisme comme une identite contre culturelle : etude des modes de construction identitaire dans et autour des stades de football a istanbul(2014)
- Le nouveau roman: claude simon et william faulkner(2014)
- Yöneticilerin sorumluluk sigortası(2015)
- Langlands functoriality principle(2021)
