Master'sOpen Access

L'instrumentalisation des contradictions inhérentes au libéralisme et la perte du multilatéralisme: Le cas du Credit Suisse

2025
0 views
0 downloads
Advisor: Doç. Dr. F. Selcan Serdaroğlu Polatay

Abstract (TR)

İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan 1970'lere kadar süren siyasi ve ekonomik ılımlılık malların, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımına ilişkin temel liberal ilkeleri pekiştirmiş, ancak 1973 petrol krizi bu ilkelerin idealist varsayımlardan başka bir şey olmadığını kanıtlamıştır. Ortaya koyduğu idealist ilkelerin somut sonuçları olsa da petrol krizi sonrasında ortaya çıkan yaklaşımlar liberalizmin varsayımlarının arkasında başka beklentiler olduğunu göstermiştir. Çalışma, devletlerin ulusal ve uluslararası ilişkilerde belirli koşullar altında benimsedikleri liberal ilkelerin, uluslararası ekonomik ve siyasi ilişkilerde çıkarlar açısından realist güç anlayışıyla nasıl benzerlik gösterdiğini analiz edecektir. Buradan hareketle, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra sayıları ve etkileri artan uluslararası ekonomik kurum ve rejimlerin ekonomik misyonlarının yanı sıra siyasi amaçlarının da olduğu anlatılacak ve devletlerin güçlenmesine yönelik çabalar doğrultusunda birer araç haline geldikleri kanıtlanmaya çalışılacaktır. Bahsi geçen kurumların etkilerinin yoğun bir şekilde hissedilmeye başlandığı neoliberal dönemle birlikte devletlerin iç siyasette küçülme politikalarının dış ilişkilerine de yansımaları olduğu uluslararası kurumlar ve kurallarla ilişkilendirilerek açıklanacaktır. Adam Smith'in ekonomik aktivitelerin siyasi aktörlerin politikalarından bağımsız olarak görünmez bir el vasıtasıyla kendi kendini düzenlediği yönündeki klasik liberal iddiası döneminin Merkantilist düşüncesiyle ters düşmekteydi. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından gelişen ve 1970'lere dek süren görece siyasi ve ekonomik ılımlılık dönemi, uluslararası düzeyde liberal ekonomik ilkelerin – özellikle de malların, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımı – kurumsallaşmasını sağlamıştır. Bu ilkelerin temelini, piyasa mekanizmalarının etkinliği ve devletin ekonomik hayattaki rolünün sınırlanması gibi klasik liberal kabuller oluşturmuştur. Ancak 1973 Petrol Krizi ile birlikte bu varsayımların idealist yönü ağır basan kuramsal zemini ciddi şekilde sorgulanmaya başlamıştır. Ortaya çıkan enerji darboğazı ve artan devlet müdahaleleri, devletlerin yalnızca piyasa koşullarına göre değil, stratejik çıkarlarına göre hareket ettiğini göstermiştir. Bu noktada Robert W. Cox'un eleştirel uluslararası ilişkiler teorisine katkısı önemlidir. Cox, "teori her zaman bir amaç içindir" diyerek, teori üretiminin nesnel bir gerçeklik yansıtımından ziyade, mevcut düzenin ya da alternatif bir düzenin meşrulaştırılması için kullanıldığını belirtir. Liberal uluslararası kurumların savaş sonrası yükselişi, onun "problem çözme teorileri" olarak adlandırdığı yaklaşımlarla açıklanabilir. Bu kurumlar, görünüşte ortak refahı amaçlayan yapılar olsa da, aslında belirli güç ilişkilerini sürdürmeye hizmet eden araçlara dönüşmüştür. Bu bağlamda, Bretton Woods sisteminin oluşturduğu ekonomik çerçeve (IMF, Dünya Bankası ve daha sonra GATT/WTO gibi yapılar), yalnızca ekonomik istikrar değil, aynı zamanda Batı merkezli güç hiyerarşisinin idamesi için de işlev görmüştür. Aynı şekilde Norbert Elias'ın civilizing process (uygarlık süreci) kuramı ve devlet oluşumu yaklaşımı da savaş sonrası uluslararası rejimlerin işlevine ışık tutar. Elias'a göre, devletler tarihsel süreç içinde içsel şiddet tekelini bürokratikleşme, denetim ve rasyonelleşme yoluyla sağlamlaştırmışlardır. Bu model, uluslararası ilişkiler düzeyine uyarlandığında, devletlerin yalnızca içeride değil, aynı zamanda uluslararası kurumlar aracılığıyla dış ilişkilerde de kontrol ve istikrar peşinde oldukları sonucunu verir. Bu bağlamda, uluslararası ekonomik rejimlerin ve kuralların yalnızca piyasa etkinliğini değil, aynı zamanda devletlerin meşruiyetini yeniden üretme kapasitesini de temsil ettiği söylenebilir. Çalışma, devletlerin ulusal ve uluslararası düzlemde benimsemiş oldukları liberal ilkelerin, belirli tarihsel ve yapısal koşullar altında realist bir çıkar maksimizasyonu anlayışıyla nasıl örtüştüğünü göstermeyi amaçlamaktadır. Cox'un kavramsallaştırdığı üzere, hegemonik düzenler yalnızca zor yoluyla değil, fikir ve kurumlar yoluyla da sürdürülür. Bu açıdan, liberal kurumlar yalnızca işlevsel değil, aynı zamanda hegemonik bir ideolojik örtü sunar. Devletler, bu kurumlara katıldıklarında yalnızca ekonomik fayda elde etmeyi değil, aynı zamanda sistem içi konumlarını tahkim etmeyi hedeflerler. Uluslararası Para Fonu (IMF) ya da Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi yapılar bu çerçevede değerlendirilebilir. 1970'lerin sonlarına doğru yükselen neoliberal politikalarla birlikte, devletin iç siyasette küçülme süreci başlamış; kamu harcamalarının kısıtlanması, özelleştirme ve deregülasyon uygulamaları yaygınlık kazanmıştır. Bu gelişme, Norbert Elias'ın devletin içyapılarını rasyonelleştirme sürecine ilişkin görüşleriyle örtüşür. Ancak bu içe dönük küçülme, dışa dönük bir araçsallaştırma sürecini beraberinde getirmiştir. Uluslararası kurumlar, devletlerin kendi reform gündemlerini meşrulaştırma araçları haline gelmiş, neoliberal politikaların uygulanmasında işlevsel birer kaldıraç rolü üstlenmişlerdir. Devletler ve kurumların bu ilişkisi, nihayetinde müdahalecilik anlamında küçülmeyi amaçlayan devleti daha da büyütmüştür. Bu kapsamda, Elias'ın devletlerin iç politikada rıza arayışına dair politikalar, Adam Smith'in görünmez el teorisinin, yani piyasa mekanizmalarının kendi kendini düzenleyebileceği iddiasının, Polanyi'nin ifadesiyle "yatağından çıkarılmış" bir piyasa ekonomisine dönüştüğünü doğrulamaktadır. Polanyi, piyasaların toplumsal bağımsızlaştırılmasının krize yol açtığını savunur. Liberal kurumların piyasa serbestliğini mutlaklaştırması, krizlere zemin hazırlamış ve kamu müdahalesinin yeniden önem kazanmasına neden olmuştur. Dolayısıyla, piyasa ve devlet birbirleri için vazgeçilmez unsurlar olarak kalmaya devam etmektedir. 2008 Küresel Finans Krizi bu durumun dramatik bir örneğidir. ABD'de başlayan ve kısa sürede küresel ölçekte etkili olan kriz, neoliberal düzenin varsayımlarını derinden sarsmıştır. Kamusal müdahalenin yok sayıldığı on yılların ardından, devletler bir kez daha sistemik krizlerin önlenmesinde aktif rol oynamak zorunda kalmışlardır. Bu durum, Cox'un hegemonya kuramında belirttiği gibi, sistemin yeniden üretimi için yalnızca piyasa araçlarının değil, devletin yeniden devreye sokulması gerektiğini gösterir. Son olarak, 2023 yılında İsviçre Federasyonu'nda yaşanan Credit Suisse krizi de bu çerçevede ele alınabilir. Bir G-SIB (Global Systemically Important Bank) olarak Credit Suisse'in çöküşü, yalnızca ulusal değil, uluslararası finansal düzen açısından da tehdit oluşturmuştur. İsviçre Merkez Bankası (BNS) ve FINMA gibi kurumlar süreci yönetmeye çalışsa da, geçmişte alınmayan önlemler ve bankanın yeterli hazırlık yapmamış olması krizin derinleşmesine neden olmuştur. Bu kriz, liberal ilkelerin ve piyasa disiplininin kurumsal altyapıya rağmen sistemsel şokları önlemekte yetersiz kaldığını bir kez daha ortaya koymuştur. Credit Suisse örneği, uluslararası ekonomik rejimlerin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik ve stratejik yönlerini de göz önünde bulundurmayı zorunlu kılar. Ulusal hükümetlerin ve merkez bankalarının müdahaleleri, piyasaların kendi kendini düzenlemediğini, aksine istikrarın ancak güçlü siyasi yapılar ve kurumlar aracılığıyla sağlanabileceğini göstermektedir. Elias'ın devlet oluşumu perspektifiyle bakıldığında, devletin bu tür krizler karşısında şiddet ve kaynak tahsis tekelini yeniden hatırlattığı ve uluslararası sistemdeki konumunu güçlendirmek için bu müdahaleleri araçsallaştırdığı görülür. Uluslararası rejimlerin yirminci yüzyılda ortaya çıkışı, uluslararası ilişkilerdeki yeri, işleyiş mekanizmaları ve geçirdikleri dönüşümler incelenecektir. Hegemonya ve rejim teorileri ele alınarak ulusların üyesi oldukları uluslararası kurum ve kurallarla angaje olma biçimleri, bu kurumlara etki etme ve onlardan etkilenme biçimleri açıklanacaktır. Neoliberal dönemde devletin aktör olarak gerileme hedefinin bu kurumların varlığına rağmen gerçekleşmediği açıklanacaktır. 2008 kriziyle Amerika Birleşik Devletleri'nde ortaya çıkan finansal krizlerin domino etkisiyle küresel düzeyde etkisi olmaktadır. Bu bağlamda, uluslararası finansal krizlerin devletlerin iç ve dış politikaları üzerindeki etkileri belirtilecek ve 2023 yılında İsviçre Federasyonu'nda ortaya çıkan Credit Suisse olayının arkasındaki ulusal ve uluslararası arka plan açıklanacaktır. Bu krizin etkileri liberal ilkeler, neoliberal politikalar ve hegemonik düzen yaklaşımı çerçevesinde ele alınacaktır. Sonuç olarak, liberal uluslararası düzenin ve neoliberal ekonomik rejimin tarihsel gelişimi, yalnızca ekonomik ilkeler çerçevesinde değil, aynı zamanda güç, hegemonya ve devlet yapılarıyla birlikte ele alınmalıdır. Uluslararası İlişkiler disiplinin Eleştirel Teori, Realist Teori ve Gramşiyen Teorileri devletin, piyasaların ve kurumların ulusal ve uluslararası düzende birbirlerini dönüştürerek nasıl araçsallaştığını anlamak açısından güçlü kuramsal analizler sunmaktadır. Anahtar kelimeler :Liberalizm, hegemonik düzen, hegemonlar, uluslararası rejimler ve kurumlar, küreselleşme, sistemik bağımlılık, çoktaraflılık, liberal kurumsalcılık.

Author

Dr. Mahmut Esat Sofuoğlu

How to Cite

Mahmut Esat Sofuoğlu (Yüksek Lisans Tezi). L'instrumentalisation des contradictions inhérentes au libéralisme et la perte du multilatéralisme: Le cas du Credit Suisse, 2025, Galatasaray University.

Keywords

License

Tüm Hakları Saklıdır

This work is shared under the specified license terms.

More theses from Galatasaray University