Subjectivité chez Hegel
2024
0 views
0 downloads
Advisor: Prof. Dr. Mehmet Türker Armaner
Abstract (TR)
Bu tezin konusu, Hegel'in başlıca eserleri olan Tinin Fenomenolojisi ve Mantık Bilimi'nde geliştirdiği öznellik teorisidir. Hegel, etkisi sadece on dokuzuncu yüzyıl ve felsefi çevrelerle sınırlı kalmayan kendine özgü bir öznellik anlayışına sahiptir. Hegel, 1807 yılında yayımlanan Tinin Fenomenolojisi'nde öznellik kuramının sistematik bir açıklamasını sunarken, bilhassa on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda ön planda olan epistemolojik ve metafizik meselelere ilişkin eleştirel konumunu da ortaya koyar. Çağdaşlarıyla kıyaslandığında epistemolojik sorunları ele alış biçimi bakımından özgün bir yere sahip olan bu eser, alışılagelmiş bir felsefi serimlemeden farklı olarak yer yer bir edebi eser veya felsefe tarihi denemesinin izlerini taşıması bakımından da üslubu açısından felsefe tarihinde ön plana çıkmış ve günümüzde güncelliğini hala korumakta olan tartışmaların konusu olmuştur. Hegel'in bu anlamdaki özgünlüğü, yazım tarzına ilişkin kişisel bir tercih olmaktan öte, Tinin Fenomenolojisi'nde göstermeyi amaçladığı felsefi iddiasıyla doğrudan ilişkilidir. Hegel'in en temel ve etkili felsefi iddialarından biri, öznelliğin anlaşılması ve kavranmasında tarihin rolüne ilişkin olduğu için, tarihsellik boyutunu kendi felsefi metninin üslubuna da yansıtır. Böylece Tinin Fenomenolojisi, her biri belirli bir tarihsel ve epistemolojik aşamayı temsil eden bilinç figürlerinin gelişim aşamalarından oluşur. Tarihsellik boyutunun yanı sıra gelişim fikrinin ve öznelliğin dinamikliğinin etkilerinden biri olarak, Hegel'in eserlerinin giriş ve sonuç mahiyetindeki son bölümleri sistemi ve kendine has yöntem anlayışı açısından önemli bir konuma sahiptir. Tinin Fenomenolojisi'nde Giriş, Önsöz ve kitabın "Bilinç" üzerine olan ilk ana bölümü giriş niteliğindeki bölümlere örnek teşkil etmekte ve farklı okuma deneyimleri sunmaktadır. Bu tezin amaçlarından biri, bu giriş niteliğindeki metinlerin Hegel'in öznellik kuramı üzerindeki rolünü ve etkisini keşfetmektir. Bu bakımdan yöntem sorusu ve başlangıç sorunu tezin kurgulanmasında rol oynayan genel temaların iki belirleyici eksenini teşkil etmektedir. Tez iki ana bölümden oluşmaktadır. "Başlangıç Sorunu: Bilinç Figürlerinden Mutlak Bilme'ye" başlıklı ilk bölüm, Tinin Fenomenolojisi'nin ilk iki bölümüne odaklanmakta ve Hegel'in bilinç ve özbilinç anlayışını öznellik sorunu bağlamında incelemektedir. Söz konusu giriş bölümlerinin öneminin yanı sıra, Tinin Fenomenolojisi'nin kendisi de Mantık Bilimi'nin ilk bölümü olarak karşımıza çıkmakta ve bu iki eser arasındaki ilişki literatürde ayrı bir soru olarak gündeme gelmektedir. Bu bağlamda, Tinin Fenomenolojisi'nin son bölümü olan "Mutlak Bilme ;" felsefi bilinci, önceki figürleri aşıp geride bıraktıktan sonra felsefi kavrayışa ulaşan son bilinç figürü olarak tanıtır. Hegel, bilincin duyusal-kesinlik figüründen mutlak bilmeye doğru gelişiminin bir bütün olarak Mantık Bilimi'nin varsayımı ve dolayısıyla ilk bölümü olduğunu iddia eder; zira düşünmenin mantıksal formları ve felsefenin gerekliliği kadar, düşüncenin temsili formların ötesine geçerek kendi zeminini kurabileceği iddiasının meşruiyeti bile kanıtlanmaya muhtaçtır. Bu bağlamda Hegel, modern felsefenin bilhassa epistemolojik bağlamda en devrimci sayılabilecek figürlerinden biri olan Immanuel Kant'ı dahi birinci kritikte kategoriler tablosunu temellendirmeksizin varsaymış olması açısından eleştirir ve kendi mantık sistemi çerçevesinde bu türden bir temellendirme yapmış olduğunu ileri sürer. Çalışmanın "Öznelliğin Yapısı ve Mutlak Yöntem: 'Başlangıcını Varsayan Çember'" başlıklı ikinci bölümü Tinin Fenomenolojisi ve Mantık Bilimi arasındaki yöntemsel amaca odaklanmakta ve Hegel'in felsefi bilgi için yetersiz gördüğü sonlu düşünme biçimlerine alternatif olarak konumlandırdığı "spekülatif düşünme"ye dayandırdığı yöntemini incelemektedir. Ampirizm, eski metafizik ve Kant'ın transandantal felsefesi, Hegel'in sonlu düşünmeye yönelik eleştirilerinin hedefinde yer alan felsefi tutumlar arasında bulunmaktadır. Gerek Tinin Fenomenolojisi'nde, gerekse Mantık Bilimi'nde Hegel'in felsefi projesini şekillendiren ve söyleminin temel eksenlerinden birini oluşturan bir "tavır," "yaklaşım" sorunu ile karşılaşırız. Hegel'e göre tarih daima bilgiye yönelik bazı tavırların ön plana çıkması ile şekillenmiş ve bu tavırlar gerek toplumların gerekse bireylerin doğa bilimleri, etik, estetik veya ontolojik ayırt etmeksizin hem teorik hem pratik edimlerine yansımış ve kültürün oluşumunda belirleyici bir rol oynamıştır. Dolayısıyla bilme edimlerimiz ve yapıp etme ve hatta olma biçimlerimiz Hegel'in deyimiyle "doğal bilinç" durumumuzda hali hazırda bir parçası olduğumuz tarihsel ve toplumsal koşullar tarafından belirlenmiş olsa da genel eğilimimiz bu belirlenimleri sorgulayıp keşfetmektense onlara göre düşünüp, yapıp etmemiz doğrultusundadır. Fakat özne, bu "doğal bilinç"in belirlenimleri içerisinde kaldığı ölçüde kendi öznelliğinin zeminini kuramaz; yani teorik ve pratik edimlerindeki özgürlük imkanını keşfetme serüvenine kalkışmadıkça hali hazırda belirlenmiş olan öznellik zeminine mahkum kalmak durumundadır. Hegel, Tinin Fenomenolojisi'ni "doğal bilinç"in "felsefi bilinç" olma amacıyla koyulduğu yolun fenomenolojik gelişim sürecini ortaya koymak üzere tasarlamıştır. Bilinç, kendi bilme ediminin içerisinde, sahip olduğu epistemolojik zemine, yani az önce bahsetmiş olduğumuz bilgi tavrına göre şekillenmiş olan bilgi nesneleri ile karşılaşıp bu nesnelere ilişkin karşılanmadığını fark ettiği epistemolojik ihtiyaçlar keşfettiği müddetçe bu nesneyi ona sağlayan zemin ve şartlara geri dönecek ve bu sayede söz konusu eksikliği giderebilecek yeni bir zemin keşfedecektir. Bu yeni zeminin tesis edildiği moment yeni bir bilinç figürünü oluşturur ve bilinç bu zeminde bilgi nesnesine ve bilgi edimine dair yeni bir tavra kavuşur. Fakat bu yol bilinçten özbilince, akıldan dine ve mutlak bilmeye uzanan ve bu temel merhaleler arasında pek çok uğrak noktasını da içeren son derece zahmetli, Hegel'in ifadesiyle "umutsuzluğun" yoludur – en azından bilinç bu uzun yolculuğunda güvenilir olduğunu düşündüğü zeminini kaybettikçe bu umutsuzluğa düşmekten kaçamayacaktır fakat bilinç bu umutsuzluğa teslim olmayıp fenomenolojik serüveninin sonuna dek peşinden giderse "mutlak bilme"ye varacak, yani en nihayetinde bilgisinde aradığı kesinlik kriterine ulaşabilecektir. Mutlak bilme edimi Hegel için felsefi bilinci temsil eder ve bu uzun fenomenolojik yolculuğun sonu olarak ortaya çıksa da aslına bakılırsa bir başlangıca işaret etmektedir. Felsefi bilincin asıl görevi Hegel'e göre bu noktada başlar: fenomenolojinin düşüncenin somut ve temsili formlarından kurtulan öznesi Mantık Bilimi'ni, yani felsefi düşünceyi imkanlı kılan düşünce kategorilerini önce nesnel zeminini yani varlığı, ardından da öznel zeminini yani kavramı inşa ederek başladığı noktaya bu sefer epistemolojik açıdan tamamlanmış bir şekilde geri dönecektir. Dolayısıyla elimizde lineer ve iki ayrı eserden oluşan bir sistem varmış gibi görünse de Hegel temelinde bu lineer gidişatın yanı sıra bir döngüsellik de ifade eden bütünsel bir proje tasarlamıştır. Bu açıdan bakıldığında, Fenomenoloji'nin doğal bilinci veya öznesi ile Mantık Bilimi'nin öznesi arasında potansiyel olarak bir fark yoktur. Bunlar ancak bir ve aynı öznenin farklı epistemolojik tavırlarının ifadeleri olarak ele alınabilir. Hegel'in düşüncesini ve öznellik anlayışını farklı kılan yönlerden biri, bu epistemolojik tavırları birbirini dışlama açısından ele almış olmaktansa birbirleriyle belirli bir zorunluluk ilişkisi içerisinde ortaya çıkarak yeni ve öncekilerde eksik veya tutarsız olan unsurları açıklayabilecek bir tavrın kurucu zeminini oluşturmaları ölçüsünde incelenmiş olmalarıdır. Bu yaklaşım, sabit ve önceden belirlenmiş bir yöntemin sonucu olan felsefi bir sistemdense Tinin Fenomenolojisi ve Mantık Bilimi olmak üzere iki eksende izini sürebileceğimiz dinamik ve gelişim sürecine dayanan bir epistemoloji ve öznellik teorisi olarak karşımıza çıkar. Yukarıda da belirtmiş olduğum üzere, Hegel bu projesiyle Kant gibi modern dönemde ismi eleştirel felsefe ile özdeşleşmiş bir figürü bile örneğin düşüncenin kategorilerini veya belirli bir bilgi ve deneyim anlayışını varsaymış olmakla eleştirerek, varsayımsızlık ilkesini felsefi bir sistem kurmanın bir şartı olarak ileri sürmüş ve bu iki eserini bu ilke temelinde kurgulamıştır. Mantığın temel kategorilerini dahi varsaymayı reddeden bu radikal tavır beraberinde yöntem sorununun başı çektiği bir dizi zorluk da gündeme getirir. Şayet doğal bilinç hali hazırda içerisinde bulunduğu tarihsel ve epistemolojik koşulların belirlenimlerinden bağımsız düşünmemekte ise ve fenomenolojide yalnızca bu bilincin bilme ediminde olan bitene odaklanmamıza izin veren yöntem fenomenoloğun da belirli bir tarihsel epistemolojik tavra sahip olduğunu dışlamamakta ise, bilincin bu fenomenolojik yolculuğunda kat ettiği epistemolojik mesafenin ve bu yolculuğu takip eden fenomenoloğun varsayımlardan muaf olduğunu iddia edebilir miyiz? Öte yandan herhangi bir ilke veya yönteme dayanma imkanı ortadan kalktığında bilinç figürleri arasındaki geçişi ve gelişimi sağlayan ve aralarındaki zorunluluk ilişkisini temin edebilecek bir zemin tesis etmemiz nasıl mümkün olabilir? Tinin Fenomenolojisi'nin bilinçten özbilince geçişini ele alan ilk bölümlerinde bu soruları merkeze aldığımızda Hegel'in öznellik teorisi ve kendi kendini inşa eden bir yöntemin imkanının yanı sıra bu türden bir yöntem ile Hegel'in Tinin Fenomenolojisi'nde Mantık Bilimi'nin ilk kısmı olması açısından hedeflemiş olduğu geçişin anlamı, tezin Tinin Fenomenolojisi'nin söz konusu bölümleri çerçevesinde araştırdığı ilk bölümünün arka planında yer alan temaları oluşturmaktadır. Hegel'in Tinin Fenomenolojisi'nde kendi kendini inşa eden bir yöntemin söz konusu olduğunu iddia etmesinin yanı sıra bu yöntemin içeriğinden bağımsız bir form olarak ele alınamayacağı vurgusu çerçevesinde; tezin ilk bölümünde şayet bu varsayımsız yöntemle ilgili bir araştırma söz konusu ise, kitabın bilinçten özbilince geçişini teşkil eden duyusal kesinlik, algı ve kavrayış momentlerini içeren bilinç figürlerinin gelişimini incelemeksizin varsayımsızlık iddiasına karşı bir tutum oluşturmanın zor olacağı düşüncesi ile bu çalışmada Hegel'in incelemesindeki sırayı olduğu gibi takip edilmektedir. Başlangıç ve yöntem sorununun Hegel'in felsefesini karakterize eden "dolaysızlık" ve "dolayım" kavramları üzerinden tartışmaya açıldığı bu bölümde, tezin ikinci bölümüne de bir zemin oluşturması amacıyla, Pierre-Jean Labarrière'in bilincin "lineer" ve "döngüsel" hareketine ilişkin ayrımı takip edilerek bu iki türden hareketin gerek Tinin Fenomenolojisi gerek bu eser ile Mantık Bilimi arasındaki ilişkiyi anlamamızı sağlayabilecek iki tür okuma imkanını nasıl kurduğu incelenmektedir. Bu inceleme sırasında, bilincin lineer hareketinden döngüsel hareketine kavuşmasını; yani duyusal kesinlik, algılama ve kavrayış figürlerinin gelişim sürecinin bir sonucu olarak öznenin artık yalnızca kendine dışsal ve kendi karşısında, kendinden bağımsız olduğunu varsaydığı nesnesi ile kurduğu ilişkiye odaklandığı epistemolojik tutumundan sıyrılıp bu nesnelliği kavrama ve bilme edimini de içeren deneyiminin öznellik veçhesini de kuşatan bir epistemolojik tavır geliştirerek özbilince geçişini sağlayan sürecin Hegel'in öznellik anlayışı açısından kilit bir role sahip olduğunu göstermek amaçlanmıştır. Bu rolün sadece Tinin Fenomenolojisi sınırlarında kalmaksızın Hegel'in öznellik teorisini Mantık Bilimi çerçevesinde de anlamamızı mümkün kılacak bir tür dönüm noktası işlevi gördüğünü tartışmaya ayırılmış olan tezin birinci bölümü, ikinci bölümünün son kısmında başvurmak üzere geri dönülebilecek bir zemin olarak özbilincin fenomenolojik temellendirmesi ile noktalandırılmıştır. İkinci bölüm, temel olarak Hegel'in Mantık Bilimi çerçevesinde öznellik anlayışını Tinin Fenomenoloji ile ilişkisi de göz önünde bulundurularak nasıl geliştirdiğine, bölümün sonunda incelenen "mutlak yöntem" kavramı ekseninde odaklanmayı hedeflemektedir. Hegel Mantık Bilimi'nde de Tinin Fenomenolojisi'nde ileri sürdüğü varsayımsızlık ilkesinden ödün vermeyerek, düşüncenin tüm kategorilerinin en dolaysız olduğunu iddia ettiği "varlık" kategorisinden başlamak üzere bir zıtlık ilişkisi ifade etmesi bakımından içerdiği ve ima ettiği kategorilerin ilişkisinden meydana gelen mantıksal hareketi takip ederek bütünlüklü bir sistemini ortaya koyar. Mantık Bilimi ve bir özeti olarak işlev görmesi hedeflenmiş olan Mantık Ansiklopedisi, bu ilke çerçevesinde kavramların tarihsel içeriklerini var saymamanın yanı sıra, kendi kavram inşasını ve kavramların bu şekilde kazandıkları içerikleri kendisini önceleyen sistemlerden ayırmak adına sık sık felsefe tarihinin söz konusu kavram veya anlayışlarla anılan sistem ve düşünürlerine ilişkin eleştirilere yer verir. Bölümün ilk kısmı Hegel'in savunduğu spekülatif düşüncenin karşısında konumlandırdığı önermesel düşünce ve yine kendi felsefe anlayışı ve onun ifadesi olan spekülatif düşünce sistemi ilkelerince "sonlu düşünce formları" olarak değerlendirdiği ampirizm ve eski metafizik eleştirilerinden oluşmakta ve bunların Hegel'in düşünce sistemi üzerindeki etkilerine odaklanmaktadır. Bu eleştirilerin amacı temel olarak Hegel'in "sonlu düşünce formları" olarak adlandırdığı felsefi tavırların temsili düşünce ile sınırlı kaldıklarından felsefi düşünceyi aklın – Hegelci anlamda – sonsuz zeminindense kavrayışın sonlu zeminine indirgedikleri iddiasını açıklığa kavuşturmaktır. Bu eleştiri bağlamında Hegel'in felsefenin formu ve içeriğine ilişkin görüşleri değerlendirilmiş ve öznelliğin Mantık Bilimi çerçevesinde temellendirilmesine odaklanan bir sonraki kısmında Hegel'in "doğru sonsuzluk" olarak adlandırdığı kavramının, kavrayışın sonluluk belirlenimini ifade eden "kötü sonsuzluk" kavramına alternatif olarak Hegel'in özbilinç kavramını şekillendirmesinde nasıl bir rolü olduğu tartışılmıştır. Bu bölümün son alt başlığı kapsamında ise özbilinç kavramı, Mantık Bilimi'nin üçüncü öğretisinde öznelliğin mantıksal kuruluşu çerçevesinde yeniden ele alınmakta ve Hegel'in genel yöntemiyle ilişkisi, özellikle öznelliğin yapısının döngüselliği iddiası merkeze alınarak ve son olarak Tinin Fenomenolojisi öncesi erken dönemine ait olmakla birlikte olgunluk döneminin sistematik çerçevesine ilişkin bilhassa yöntemsel açıdan ipuçları taşıdığı gerekçesiyle Fichte ve Schelling'in Felsefi Sistemleri Arasındaki Fark adlı incelemesinde ileri sürdüğü spekülatif özdeşlik ilkesi göz önünde bulundurularak Mantık Bilimi'nin son bölümününde ortaya koyduğu "mutlak yöntem" anlayışı açısından incelenmektedir. Hegel bu yöntemin, varlık ve düşüncenin özdeşliğini ifade eden spekülatif düşüncenin sonsuz formunun ele alınmasını mümkün kılan tek yöntem olduğunu savunmakta ve Mantık Bilimi'nin son bölümü olarak ortaya çıkıyormuş gibi görünse de kendini mutlak yöntem olarak ortaya çıkaran bu sonun aslında Mantık Bilimi'ni oluşturan Varlık, Öz ve Kavram doktrinlerini lineer eksenlerinden kurtarıp döngüsel bütünlüğüne kavuşturması açısından en baştan beri varsayımsız düşüncenin gerçekleşmesi anlamında bir tür dolaysız başlangıç olarak yer aldığını iddia eder. Dolayısıyla tezin bu bölümü, Hegel'in Tinin Fenomenolojisi'nde varsayımsız bir başlangıç olarak bilincin dolaysız ifadesinden yola çıkıp özbilinç ve mutlak bilme ile düşüncenin lineerliğinin döngüselliğe kavuşmasının, Mantık Bilimi'nde bu sefer "varlık"ın dolaysız ifadesini başlangıç addedip "öz"ün dolayımı ile "kavram"a ulaşarak inşa ettiği döngüsellik ile ilişkisini Hegel'in öznellik ve yöntem anlayışı açısından araştırmakta ve bu yöntemin Hegel'in varsayımsız düşünceye dayandırdığı sisteminin varsayımı olup olmadığı sorusunu ileri sürmektedir.
Author
Dr. Cansu Akarsu
How to Cite
Cansu Akarsu (Doktora Tezi). Subjectivité chez Hegel, 2024, Galatasaray University.
Keywords
License
Tüm Hakları Saklıdır
This work is shared under the specified license terms.
More theses from Galatasaray University
- Devletin yeni uzay faaliyetlerinden doğan uluslararası sorumluluğu(2025)
- Sermaye şirketlerinde ortakların ve organların kamu borçlarından sorumluluğu(2022)
- Le supporterisme comme une identite contre culturelle : etude des modes de construction identitaire dans et autour des stades de football a istanbul(2014)
- Le nouveau roman: claude simon et william faulkner(2014)
- Yöneticilerin sorumluluk sigortası(2015)
- Langlands functoriality principle(2021)
