
176
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Dijital meme tomosentezinin dens memede lezyon saptanmasına ve karakterizasyonuna katkısı
AMAÇ: Dijital meme tomosentezinin dens memede lezyon saptanmasına ve karakterizasyonuna katkısını araştırmak GEREÇ VE YÖNTEM: Tüm olgular bilgilendirilerek sözlü ve yazılı onayları alındı. Hastanemizin klinik araştırmalar değerlendirme kurulundan araştırma için onay alındı. Haziran 2011 - Mart 2013 döneminde mamografi tetkiki yapılan, yoğun dens meme yapısı olan (BI-RADS 3-4 meme yapısı) kadınlarda birer poz kraniokaudal (CC) ve mediolateral oblik (MLO) dijital mamografi (DM) incelemesine MLO tomosentez (MT) eklendi. Tüm olgulara tamamlayıcı bilateral tüm meme ultrasonografisi (US) yapıldı. Her bir incelemede saptanan bulgular kaydedildi. BULGULAR: Toplam 246 kadının tetkikleri değerlendirildi. Meme ultrasonografi incelemesinde 195 olguda ( % 79,3) lezyon saptandı. Dijital mamografi tetkikinde 76 olgu, dijital meme tomosentezinde 9 olgu BI-RADS 0 olarak sınıflandırıldı ve istatistiksel hesaplama dışında bırakıldı. DM ve MT incelemelerinde lezyon saptanabilirliği için duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü değeri ve negatif öngörü değeri sırasıyla %53,3, %78,5, %78,3, %92,2,%86,8,%97,3 ve %38,3, %54 olarak bulundu. TARTIŞMA: Dens meme yapısı olan kadınlarda, mamografi incelemesine eklenen tek poz tomosentez incelemesi, radyasyon dozunu olabildiğince düşük tutarak, mamografide lezyon saptama duyarlılığını arttırmaktadır. Bu yeni yöntemin potansiyel yararları ve sınırlılıkları, farklı olgu gruplarında ve geniş serilerle yapılacak çalışmalarla ortaya konabilecektir.
Dinamik kontrastlı (DSC) perfüzyon MRG ve arterial spin labelling (ASL) perfüzyon MRG tekniklerinin intrakranial tümörlerin ayırıcı tanısına katkısı
GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmanın amacı beyin tümörlü hastalarda kontrastsız Arterial Spin Labelling (ASL) perfüzyon MRG ve Dinamik Kontrastlı Perfüzyon MRG (DSC) teknikleri-nin tanı duyarlılığı açısından karşılaştırılmasıdır. YÖNTEM: Çalışmaya Mart 2011- Mayıs 2013 tarihleri arasında histopatolojik olarak ya da klinik takip sonucu tanı almış, primer veya metastatik beyin tümörü olan 27 hasta dahil edildi. Tüm hastalar 1,5 Tesla konvansiyonel kontrastsız ve kontrastlı MRG, kontrastsız ASL Perfüzyon MRG ve DSC Perfüzyon MRG ile aynı seansta incelendi. İş istasyonunda ASL ve DSC perfüzyon haritaları çıkarıldı. Haritalar kalitatif ve kantitatif olarak değerlendi-rildi. Kantitatif değerlendirmede tümör lokalizasyonundan elde edilen rölatif ASL ve DSC-rCBF değerleri ile karşı hemisfer normal beyaz cevherden elde edilen değerlerin oranları hesaplandı. Bu oranlar, her iki tekniğin tanı duyarlılığı ve özgüllüğünü araştırmak üzere istatistiksel olarak analiz edildi. BULGULAR: Beyin tümörü tanısı olan 27 hastada 31 ASL ve DSC perfüzyon haritası elde edildi. Malign tümörleri tanıyabilme açısından perfüzyon haritalarının kalitatif değerlendi-rilmesinde ASL ve DSC perfüzyon için sensitivite değerleri sırasıyla % 88 ve % 94 olarak saptandı. ASL perfüzyon MRG'den elde olunan rr CBF değeri için 1,65 eşik değer kabul edildiğinde duyarlılık % 94 özgüllük ise % 50 saptandı. Kontrastlı perfüzyon MRG tetkikinde ise rr CBF değeri için eşik değer 1,95 kabul edildiğinde duyarlılık %94 özgüllük ise % 57'ydi. TARTIŞMA VE SONUÇ: Arterial Spin Labelling Perfüzyon tekniği mikrovasküler perfüzyonu değerlendirmede non-invaziv ve yararlı bir yöntemdir. Çalışmanın sonucunda beyin tümörlerinin benign-malign ayrımında ASL Perfüzyon ve Dinamik Kontrastlı Perfüzyon MRG tekniklerinin benzer sensitivite değerleri gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle kontrast madde kullanımına ihtiyaç göstermeyen, tekrarlanabilir bir yöntem olması nedeniyle ASL Perfüzyon tekniğinin günlük pratikte kullanılabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Beyin tümörü, Dinamik Kontrastlı Perfüzyon MRG ( DSCE), Arteriyal Spin Labelling Perfüzyon MRG (ASL)
Karotid arter darlıklarının menyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirlmesi: Konvansiyonel anjiyiografi ve ultrasonografi ile karşılaştırma
Amaç Serebrovaskuler olaylar yaşlı hastalarda morbiditenin ve mortalitenin önemli nedenlerindendir. Ateroskleroz damar duvarında plak oluşumuyla sonlanan dejeneratif bir süreçtir. Bu süreç içerinde plakda lipid, kolesterol granülü, nekrotik hücre birikimi olabilir ya da plak içerisinde kanama saptanabilir. Plaklar emboliye, tromboza ya da stenoza yol açabilirler ki bu da tüm dünyada ölümlerin en sık 3. nedeni olan inmeyle sonuçlanır. Embolik inme riskini belirleyen darlık oranından çok aterosklerotik plağın tipidir. Çalışmamızda aterosklerotik plakların yapısının MRG ile değerlendirebilmeyi amaçladık. 7.2 Materyal ve Metod Bu çalışmaya Ağustos 2011- Mayıs 2013 tarihleri arasında karotid arter darlığına bağlı serebrovaskuler şikayetleri olan ve ya karotis arter hastalığı ön tanısıyla bölümümüze başvurmuş 37 olguya ait (29 erkek ve 8 kadın) işlemler retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Semptomatik şikayetleri ya da bulguları olan, konvansiyonel anjiyografide ve ultrasonda %50 ve üzerinde darlığa neden olan plaklar MR incelemesinde retrospektif olarak değerlendirilerek MR bulguları US ve DSA nın plak bulguları ile karşılaştırılmıştır. Konvansiyonel anjiiyografi yapılmış ve karotid arterlerinde semptomatik ya da asemptomatik %70 üzerinde anlamlı darlığı olan hastaların ya da karotid arterlerinde %50-70 darlığı olup semptomatik olan hastaların USG ve MRG de saptanan plak özellikleri-darlık oranları retrospektif olarak değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Yoğun hareket artefatları olan görüntüler değerlendirilmedi, %50-70 darlığı olup asemptomatik olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Kontrast madde alerjisi olup DSA ya da MRA yapılamayan hastalar da çalışma dışı bırakıldı. 7.3 Bulgular Tüm çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için "SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 15.0" programı kullanıldı. Çalışmamızda 9 u kadın (%25) ve 27 si erkek (%75) olmak üzere toplam 36 hasta mevcuttu. Olguların yaşları 25 ila 81 arasında değişmekteydi (ort 65.86±9.91). Eşlik eden HT, DM ya da sigara içim öyküsü ile plak tipi, intraplak hemoraji ya da fibröz kep rüptürü arasında Fischer –Exact Testine göre anlamlı ilişki bulunamadı (p>0.5). Anjiyografide saptanan darlık oranları ile plak içi kanama ya da fibröz kep rüptürü arasında ki ilişki Fischer-Exact Testine göre değerlendirildi. Fibröz kep rüptürü izlenen 19 olgunun, plak içi kanama saptanan 20 olgunun onyedisinin darlık oranı %70 ve üzeriydi ve bu ilişki istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Ancak USG de saptanan plak tipi ile darlık arasında anlamlı ilişki saptanamadı. Darlık düzeylerinde saptanan plakların ondördü tip 1 ve 2 (Grup 1) , yirmiikisi tip 3 (Grup 2), dokuzu tip 4 (Grup 3) plak özelliğinde idi. Aksiyel MRG kesitlerinde ondokuz plakta fibröz kep rüptürü ile uyumlu kep düzensizliği (%42.2), yirmi plakta plak içi kanama ile uyumlu sinyal değişiklikleri saptandı. Fibröz kep rüptürü bulgularının altısı tip 1 ve 2 plaklarda (%21,1), onüçü tip 3 (%52,6) plaklarda görüldü. Plak içi kanama bulgularının yedisi tip 1 ve 2 (%25), onüçü tip 3 (%55) plaklarda (%20) görüldü. Plak içi kanama ve fibröz kep rüptürü saptanan plak tarafında bulunan serebral hemisferlerde yirmi olguda akut kronik iskemiye bağlı değişiklikler ve akut enfarkt odakları izlenmekteydi. Tip 4 ekojenik plaklarda diffüzyon MRG sekanslarında akut enfarkt izlenmedi. Bu hastalarda aksiyel MRG kesitlerinde kalsifikasyona ait tüm serilerde hipointens lineer odaklar saptandı. Fischer –Exact testi ile kalsifikasyon miktarı ile akut enfarkt arasında ilişki saptanmamıştır (p>0.5). Kranyal MRG de ensefalomalazik değişkilikler izlenen ancak diffüzyon MRG de akut enfarkt saptanmayan tüm hastalarda lipidden zengin nekrotik kor ve değişik kalınlıklarda bütünlüğü korunmuş fibröz kep ile uyumlu lineer hipointens odaklar izlenmiştir. Grup 1 hipoekoik plaklarda izlenen lipid kor ile kronik iskemik değişiklikler arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05) ayrıca plak içi kanama ya da fibröz kep rüptürü bulguları ile akut enfarkt arasında gruplar bazında Fischer- Exact testine göre anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). 7.4 Sonuç Karotid arter darlıklarının tedavisinde son dönemde getirilen yenilikler tanısal amaçla kullandığımız metodların yeniden gözden geçirilmesi ve daha etkin kullanım için geliştirilmesi zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Ultrasonografinn plak içi kanama ve fibröz kep rüptürünü göstermede ki düşük duyarlılığı nedeniyle MRG plak tiplendirilmesi için kullanılabilecek yeni bir modalite olarak ön plana çıkmaktadır. Anahtar kalimeler: Ateroskleroz, karotis, ultrasonografi, manyetik rezonans, plak
Aktif sakroiliit tanısıyla tedavi başlanan ankilozan spondilitli hastalarda, kullanılan tedavi yöntemine göre hastalık aktivite bulgularının sakroiliak eklem mrg ile araştırılması
Seronegatif spondiloartropatiler (SNSA), sinovyum ve entezis tutulumu ile karakterize, spinal ve oligoartriküler periferal artritin de eşlik ettiği bir dizi hastalığı içerir. Prototipi Ankilozan Spondilit'tir (AS). AS'in ise en erken ve en karakteristik bulguları sakroiliak eklemde (SİE) izlenir. Sakroiliitin klinik tanısında, eklemin derinde yerleşimi ve hareketli olmaması nedeniyle, diğer eklemlerin değerlendirilmesinde kullanılan standart fizik muayene yöntemleri kullanılamamaktadır. Bu nedenle tanıda, klinik bulgularla birlikte görüntüleme yöntemlerinin çok önemli bir yeri vardır. MR'nin erken ve aktif sakroiliitin saptanmasında etkin bir görüntüleme yöntemi olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada farklı medikal tedavi yöntemleri uygulanan aktif sakroiliitli AS hastalarında rutin MR sekansları ile hastalığın, kemik iliği ödemi, osteit, entezit, sinovit, kapsülit gibi aktif, yağlı infiltrasyon, subkondral skleroz ve ankiloz gibi kronik bulgularını saptamak, hastalığın klinik olarak aktivitesini belirleyen BASDAI indeksi ile arasındaki korelasyonun araştırılması amaçlandı. Ocak 2011 ile Ağustos 2014 tarihleri arasında farklı medikal ajanları ile tedavisine başlanmış aktif sakroiliitli AS hastası olan Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda tedavi öncesi ve sonrası SİE MR görüntüleri bulunan 11'i kadın, 23'ü erkek 34 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların 13'ü NSAİİ, 7'si SSZ ve 14'ü anti TNF ajan kullanmaktaydı. Olgular anti TNF kullanan ve kullanmayanlar olarak gruplandırıldı. Tedavi öncesi BASDAI skoru Ortalama 6,64'tü. Tedavi sonrası BASDAI skoru ortalama 4,13 olarak hesaplandı. Anti TNF kullananlarda BASDAI skoru 6,53'ten 2,87'ye geriledi. Tedavi sonrası ortalama BASDAI skoru tedavi öncesi ile karşılaştırıldığında aradaki farklılık istatistiksel olarak anlamlıydı. SİE MR tetkiklerinde oblik koronal T1A, sagital ve oblik koronal T2A, oblik aksiyel STIR, post-kontrast yağ baskılı aksiyel ve oblik koronal T1A sekansları kullanıldı. MR tetkiklerinde aktif ve kronik bulgular belirlendi, tedavi öncesi ve sonrası aktivite farklılıkları araştırıldı. Elde edilen bulgular ile kullanılan medikal ajan ve BASDAI skoru arasındaki korelasyon incelendi. Aktif bulgulardan, sinovyal ve subkondral kontrast tutulum şiddeti tedavi sonrasında, tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Kullanılan tedavi yöntemleriyle ve BASDAI skoruyla anlamlı korelasyon sadece sinovyal kontrastlanma bulgusu açısından saptandı. Kronik değişikliklerden yağlı infiltrasyon gelişimi tedavi sonrasında, tedavi öncesinde göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış gösterdi. Ancak kullanılan tedavi yöntemleriyle veya BASDAI skoru istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak, eldeki veriler ışığında post-kontrast MR serilerinin aktif sakroiliit tanısında ve takibinde yararlı olduğu kanısına varılmıştır. Post-kontrast serileri içeren sakroiliak MRG tetkikinin, AS'li hastaların değerlendirilmesinde ve takibinde BASDAI ile birlikte kullanılması önerilebilir. Anahtar Sözcükler: Ankilozan Spondilit, Sakroiliit, Sakroiliak eklem MR, Anti TNF, BASDAI
Çocuklarda görülen kronik idrar yolu enfeksiyonu ve vezikoüreteral reflünün böbrekte yarattığı kalıcı hasarın izlenen sonografik elastografi bulguları
Amaç: Çocuklarda görülen kronik idrar yolu enfeksiyonu ve vezikoüreteral reflünün böbrekte yarattığı kalıcı hasarı, sonografik elestografi ile erkenden ve noninvaziv bir şekilde saptanmasını sağlamak. Gereç ve yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı Ultrasonografi Ünitesine Ocak 2015-Ocak 2016 tarihleri arasında başvuran , kronik idrar yolu enfeksiyonu ve/veya vezikoüreteral reflü nedeni ile takip edilen 83 hasta ve 100 sağlıklı kontrol grubu gri-skala ultrasonografi (US) incelemesinin ardından, aynı seansta Strain Elastografi (SE) incelemesiyle prospektif olarak değerlendirildi. Hastaların hepsine DMSA sintigrafisi ile skar araştırılması yapıldı. Gri-skala US ve SE incelemesi Aplio 500 (Toshiba, Japonya) cihazında 6-14 MHz, geniş bandlı matriks konveks transdüser kullanılarak aynı seansta yapıldı. SE incelemesi; gri-skala US incelemesinin ardından aynı seansta yapıldı. Skarlı böbreklerde, üç strain indeks (SI) ölçüm yapılarak ortalama değerler alındı. SI değerleri; normal görülen referans böbrek korteks strain değeri (strain R)'nin, hedeflenen skarlı korteks strain değeri (strain T)'ne oranı olup, US cihazı tarafından otomatik olarak hesaplandı. Hasta-skarsız ve sağlıklı kontrol grubunda ise her böbreğin orta polünden elde edilen strain R değerleri, üst ve orta polden elde edilen Strain T değerlerine oranlanarak, SI değerleri elde edildi. İstatistiksel Analiz; tüm veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences, version 18.0, Lead Technologies Inc.,USA) programı kullanılarak değerlendirildi. Sürekli değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogrov-Simirnov testi ile araştırıldı. Bağımsız gruplarda sürekli değişkenlerin non-parametrik kabul edilenlerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney-U testi kullanıldı. Bulgular: Ocak 2015-Ocak 2016 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Pediatri Anabilim Dalı, Nefroloji Bilimi Dalı tarafından, kronik idrar yolu enfeksiyonu ve/veya vezikoüreteral reflü nedeni ile takip edilen 83 hasta ve 100 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Hasta olguların tamamına DMSA yapıldı. Strain indeks değerleri; her iki böbrekte tüm pollerde yüksek olup, kendi aralarında ise üst ve alt pollerde, orta pole göre daha yüksek bulundu. Bunun nedeni, literatür bilgileri ve kendi verilerimiz ışığında hastalığın şiddetinin üst ve alt polleri daha fazla ve daha erken etkilemesine bağlı olduğu düşünüldü. Kontrol ile hasta-skarsız gruplar arasında elde edilen sağ böbrek üst pol strain indeks değerleri açısından yapılan ROC (Receiver Operating Characteristic) analizi sonucu %60-70 ve %80 duyarlılıklara göre cut-off değerleri, duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değerleri ve negatif prediktif değerleri hesaplandı. Kontrol ile hasta-skarsız gruplarda elde edilen strain indeks değerinin cut off 1,15'de duyarlılık %82, özgüllük %42, pozitif prediktif değerleri %36, negatif prediktif değerleri %64 bulundu. Tartışma: Kronik idrar yolu enfeksiyonu ve vezikoüreteral reflü çocukluk çağında önemli bir sağlık problemidir. Elastografi incelemesi skar/fibrozis dokusunu erken saptamada yeni bir yöntemdir. Kronik idrar yolu enfeksiyonu ve vezikoüreteral reflü nedeniyle böbreklerde gelişen skar dokusunun, strain indeks değerleri yüksek bulundu. Strain Elastografinin temel sınırlılığı olarak uygulanan basıncın belli bir ölçütü olmadığı için, yapılan doku kompresyonunun artması ile elastografi görüntüsünün etkileneceğini , bu nedenle yanlış tanıya yol açabileceğidir. Daha geniş hasta gruplarıyla planlanacak ve uygulanacak basıncın standardize edilebildiği elastografi yöntemleri ile elde edilen bulguların daha kapsamlı irdelenmesi ve verifiye edilmesi mümkün olabilecektir.
Tirotoksikozda tiroid kan akım parametrelerinin tripleks doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Tirotoksikozlu olgularda tripleks Doppler sonografi ile süperior tiroidal arter ve ana karotid arterden elde edilen kan akım parametrelerinin kullanılabilirliğini ve ayırıcı tanıdaki etkinliğini değerlendirmekGereç ve yöntem: Çalışma grubunu, standart tanı yöntemleri ile Basedow-Graves (BGH), Hashimoto tiroditi (HT) ve multinodüler guatr (MNG) tanısı konulan 54 hasta ve 18 sağlıklı toplam 72 kişi oluşturdu.Tripleks Doppler ultrasonografi ile olgularda tiroid bezi kan akım parametreleri değerlendirildi. Kan akım parametreleri olarak hem süperior tiroid arter, hem de ana karotid arterden piksistolik hız (PSV), enddiastolik hız (EDV), rezistif indeks (Rİ) değerleri ile birlikte rezistif indeks oranları (RIO), piksistolik hız oranları (PSVR) ve enddiastolik hız oranları (EDVR) elde edildi.İstatistiksel analizde, grup ortalamalarının karşılaştırılmasında nonparametrik testler (Kruskal-Wallis, Mann-Whitney U-testi) ve bağımsız grup oranlarının karşılaştırılmasında Pearson ki-kare testi kullanıldı.Bulgular: Standart tanı yöntemleri ile çalışma grubu grup 1: Sağlıklı kontrol grubu (n=18, 25.7%), grup 2: Hashimato tiroiditi olan hasta grubu (n=27, 36.5%), grup 3: Basedow-Graves hastalığı olan hasta grubu (n=17, 24.3%), Grup 4: Multinodüler guatr tanılı hasta grubu (n=10, 13.5%) olmak üzere 4 ana gruba ayrıldı. Hashimato tiroiditli hastalarda kendi arasında ötroidi (Grup 2A, n=13, %50) hipotiroidi (Grup 2B, n=7, %25) ve hipertiroidi (Grup 2C, n=7, %25) altgruplarına ayrıldı.Dört grup arasında STA PSV, STA EDV, CCA PSV, CCA EDV, PSVR ve EDVR değeri açısından yalnızca BGH olgularında diğer gruplara göre anlamlı farklılık mevcuttu (p<0.05/4=0.0125). HT'nin altgrupları arasında yalnızca hipotiroid ile hipertiroid HT grupları arasında STA EDV ve RI değerleri açışından anlamlı farklılık saptandı (p<0.05/3=0.017). BGH ile hipertiroid HT grupları arasında ise STA PSV, STA EDV, PSVR ve EDVR değeri açısından anlamlı farklılık mevcuttu (p<0.05/3=0.017). Hipertiroid HT grubu ile kontrol grubu arasında yalnızca STA EDV değeri açısından anlamlı farklılık saptandı.Sonuç: Bu bulgularımız doğrultusunda hem RDUS paterni, hem de B-Mod ultrasonografi paternleri örtüşen ara olgularda ve klinik tanısında zorluk çekilen, tirotoksikoz olgularında, tanı aşamasında STA PSV, STA EDV, PSVR ve EDVR değerlerinin yüksek duyarlılık, yüksek spesifite, yüksek pozitif ve negatif öngörü ile kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri evrelemesinde PET/BT ve sadece BT tetkiklerinin operasyon öncesi tümör evrelemesindeki etkinliklerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi
AMAÇ: Çalışmamızın amacı torasik cerrahi öncesi küçük hücreli dışı akciğer kanserievrelemesinde sadece BT ile PET/BT'nin etkinliklerinin karşılaştırılmasıdır.GEREÇ VE YÖNTEM: Ağustos 2006'dan Ocak 2008'e kadar, 49 KHDAK'lı hastaretrospektif olarak değerlendirildi (4 kadın, 45 erkek; ortalama yaş 63,3). Torasik cerrahiöncesi PET/BT ve sadece BT görüntüleri her görüntüleme yöntemi için farklı iki hekim ekibitarafından değerlendirildi. Tümör evrelemesi TNM ve AJCC evreleme sistemleri kullanılarakyapıldı. Altın standart olarak histopatolojik sonuçlar alındı. PET/BT ve sadece BT arasındakitanısal farklılık için McNemar istatistik yöntemi kullanıldı. Her iki yöntem için hastalığınevrelemesinde duyarlılık, özgüllük, doğruluk, pozitif öngörü değeri ve negatif öngörü değerihesaplandı.BULGULAR: Bu çalışmada, histopatolojik olarak 11 hasta T1, 21 hasta T2, 8 hasta T3 ve 9hasta T4, 31 hasta N0, 13 hasta N1 ve 5 hasta N2 şeklinde dağılım gösterdi. Genel tümörevrelemesi PET/BT'de 39 hastada (%77,6) ve sadece BT'de 40 hastada (%81,6) doğru olarakyapıldı. Genel tümör evrelemesinde PET/BT ve sadece BT arasında istatiksel olarak anlamlıfark saptanmadı (p>0,05). Bölgesel lenf nodu metastazlarını tanımada duyarlılık, özgüllük,doğruluk, pozitif öngörü değeri, negatif öngörü değeri sırasıyla PET/BT için %64, %97,2,%93,7, %72,2 ve %95,8, BT için ise %72, %93,4, %91,2, %56,3 ve %96,6 bulundu. Malignnodların PET/BT'de 9 ve BT'de 7 tanesi yanlış negatif yorumlandı. Malign olmayan nodlardayanlış pozitif yorumlamada karşılaştırılma yapıldığında PET/BT'de 6 ve BT'de14 tanedir.SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçları KHDAK evrelemesinde PET/BT'nin sadece BT'yebelirgin üstünlüğü olmadığını gösterdi. Benzer çalışmalar ile sonuçlarımız arasındauyumsuzluk görülmektedir. Bunun nedeninin çalışmamızda erken nodal evredeki hastasayısının fazlalığı olabileceği düşünülmektedir.
Farklı karar vericilere göre renal arter darlığı tanısında bedel-etkinlik analizi
Amaç: Ülkemizde günlük uygulamalarda sıklıkla kullanılmayan ancak sağlık ekonomisi açısından önemli olan ?bedel-etkinlik analizini? radyolog gözüyle incelemek, konuyla ilgili geliştirilmiş programların farkındalığını yaratmak, tanısal alanda nasıl kullanılacağı konusunda fikir oluşturmaktır. Bu amaçla ?renal arter darlığı? örneğinde bedel-etkinlik analizi yapılarak elde edilen sonuçlar değerlendirilmiştir.Gereç- Yöntem: Modelleme yapabilmek için TreeAge programı Internet üzerinden elde edilerek kullanılmıştır. Renal Arter Darlığının tanısal değerlendirmesinde Doppler Ultrasonografi, BT-Anjiografi, MR-Anjiografi ve İntraarteriel Anjiografi belirlenmiştir. Hastalığın tanı, tedavi süreci ve iyileşmesi aşamaları değerlendirilmiştir. Bedel-etkinlik analizi için; Karar Ağacı Analizi, Markov Modelleme ve Monte Carlo Benzetim Modelleri kullanılmış, sonuçlar hasta (sigortalı, sigortasız), ödemeyi yapan ve hizmet veren perspektiflerden ayrı olarak değerlendirilmiştir. Etkinlik ölçütü olarak bedel-etkinlik oranı, artışlı bedel-etkinlik oranı ve nefropatisiz yaşam yılı kullanılmıştır.Bulgular: Karar Ağacı Analizi, Markov Modelleme ve Monte Carlo Benzetim Modelleri ile aynı perspektif yaklaşımlarda, benzer sonuçlar elde edilmiştir. Buna göre; Hasta sigortalı perspektiften yaklaşımda Karar ağacı analiz, Markov Modelleme ve Monte Carlo Benzetim Modelleri ile; BT Anjiografi ve IA DSA elenen seçenekler olup, Doppler US ve MR Anjiografi karar vericinin bütçesine göre tercih edilebilecek bedel-etkin seçeneklerdir. Hasta sigortasız ve hizmet veren perspektiften yaklaşımlarda benzer sonuçlar alınmıştır. Ödemeyi yapan perspektiften yaklaşımda; MR Anjiografi ve IA DSA elenen seçenekler olup, Doppler US ve BT Anjiografi karar vericinin bütçesine göre tercih edilebilecek bedel-etkin seçeneklerdir.Sonuç: Bedel etkinlik analizi karar vericilerin yararlanabileceği, giderek artan önemiyle radyoloji uzmanlarının öğrenmesi gereken konulardan biridir. Analizlerin gerçekleştirilebilmesi için uygun bilgisayar programları geliştirilmiştir. Duyarlılık, özgüllük ve bedel verileri bilindiğinde analizler kolayca yapılabilmektedir. Analizler araştırmacıların karar süreçlerini daha iyi tasarlamalarına yardımcı olur ve verilen kararların farklı bakış açıları için ne anlam taşıdığı öğrenilebilir.Anahtar Kelimeler: Renal arter darlığı, Bedel-etkinlik analizi, Karar ağacı analizi, Markov Modelleme, Monte Carlo Benzetim.
Böbrek hücreli kanser hastalarında tümör hacminin sağkalıma etkisi
AMAÇ: Çalışmamızın amacı tümör hacminin BHK'li hastalarda sağkalıma olan etkisinin ve diğer prognostik belirteçlerle ilişkisinin araştırılmasıdır.GEREÇ VE YÖNTEM: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde, Ocak 2002 ? Ocak 2009 yılları arasında böbrek hücreli kanser (BHK) tanısı alan ve opere olan toplam 46 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu incelemelerde hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet), klinik özellikleri (başvuru yakınması, tümörün bulunduğu yön, operasyon türü, metastaz, evre, ölüm), tümörün patolojik özellikleri (hücre tipi, Fuhrman derecesi, patoloji boyutu, perirenal yağ invazyonu, sinüs yağ invazyonu, adrenal invazyon, renal ven invazyonu, mikrovasküler invazyon) ve radyolojik özellikleri (tümör boyutu, tümör hacmi, perirenal heterojenite, perirenal vasküler heterojenite, tümör nekrozu ve tümör kontrastlanması) değerlendirildi.Hastaların yaşam süreleri belirlendi, kümülatif sağkalım oranları hesaplandı ve parametrelere göre yaşam eğrileri karşılaştırıldı. Yaşamı etkileyen birden fazla parametre arasından sağkalım üzerine etkisi olan bağımsız değişkenler araştırıldı.BULGULAR: Tümör hacminin 110 cm³'ün olması ile beraber perinefrik yağ, adrenal, renal ven ve mikrovasküler invazyon belirgin şekilde artmaktadır. Metastatik ve yüksek histolojik dereceli gruptaki hastalarda tümör hacmi anlamlı olarak 110 cm³'ün üzerindedir. Tümör hacmi, boyutu, klinik evre, metastaz, perinefrik yağ invazyonu, sinüs yağ invazyonu ve adrenal invazyon hastalığın prognozu ile ilgili anlamlı parametrelerdir ancak hiçbiri bağımsız prognostik faktör olarak bulunmamıştır. Bu seride genel sağkalımı belirleyen en önemli bağımsız prognostik faktörler Fuhrman derecesi ve T evresidir.SONUÇ: Tümör hacmi, BHK'li hastalarda sağkalımı üzerinde etkin bir faktördür ancak tek başına bağımsız bir etmen olarak bulunmamıştır.
Rektum kanserlerinin preoperatif lokal evrelendirilmesi: Endorektal ultrasonografi ve manyetik rezonans tetkiklerinin lokal evrelendirmede karşılaştırılması (Çift kör olarak) ve postoperatif histopatolojik sonuçlarla birlikte değerlendirilmesi
AMAÇ:Çalışmamızın amacı, rektum kanseri tanısı alan hastalarda preoperatif lokal evrelemedeendorektal ultrasonografinin yerini sorgulamak, neoadjuvan tedavi alan hastalarda endorektalultrasonografinin yeniden evrelendirmedeki etkinliğini anlamak ve çalışma sonuçlarıdoğrultusunda preoperatif evreleme protokolünü geliştirmektir.GEREÇ YÖNTEM:Endoskopik biyopsi ile rektum kanseri tanısı almış 43 hastaya ERUS ve YRMRGincelemeleri yapıldı. Bu hastaların 26'sı ilk evreleme sonrası neoadjuvan tedavi aldı ve17'sine tedavi sonrası ERUS ve YRMRG ile yeniden evreleme amaçlı incelemeler tekrarlandı.Tüm hastaların YRMRG incelemeleri bir abdominal radyolog ve ERUS incelemeleri birradyoloji asistanı tarafından TNM evreleme sistemi kullanılarak çift kör değerlendirildi.Endorektal ultrasonografi ve YRMRG incelemelerinin T ve N evrelemesi, birbiri vehistopatolojik evre ile karşılaştırıldı. Ekstramural invazyonu belirlemede ve lenf nodumetastazlarını saptamada ERUS'un duyarlılık, seçicilik, pozitif ve negatif öngörü, pozitif venegatif olabilirlik değerleri hesaplandı. İki gözlemci arasındaki uyumu test etmek amacıylakappa katsayısı kullanıldı.BULGULAR:Kırküç hastanın ERUS incelemeleri neoadjuvan tedavi ve operasyondan bağımsız olarakT ve N evresine göre YRMRG ile karşılaştırıldı. ERUS incelemesinin YRMRG'ye göre Tevrelemede, duyarlılığı %97,2, seçiciliği %57,1 ve doğruluk oranı %90 olarak bulundu.Pozitif öngörü değeri %92,1, negatif öngörü değeri %80,0'dir. Tanı testi pozitif olabilirlikoranı 2,3 ve negatif olabilirlik oranı 0,05 olarak belirlenmiştir. T evrelemesinde ERUS ileYRMRG arasındaki tutarlılık ?=0,61 olarak bulunmuştur. Endorektal ultrasonografiincelemesinin N evrelemede, duyarlılığı %54,3, seçiciliği %100,0 ve doğruluk oranı %62olarak bulundu. Pozitif öngörü değeri %100,0, negatif öngörü değeri %33,3'tür. Tanı testipozitif olabilirlik oranı (Pozitif olabilirlik oranı = Duyarlılık / (1 - Seçicilik)) hesaplamaformülünde payda da 0 olması nedeniyle hesaplanamamıştır. Negatif olabilirlik oranı 0,46olarak belirlenmiştir. N evrelemesinde ERUS ile MRG arasındaki tutarlılık ?=0,31 olarakbulunmuştur.Yeniden evreleme amaçlı yapılan 17 hastanın ikinci ERUS incelemeleri ile operasyonsonrası histopatolojik sonuçlar karşılaştırıldı ve ERUS incelemesinin T evrelemede,duyarlılığı %100,0, seçiciliği %33,3, doğruluk oranı %76,5 olarak bulunmuştur. Pozitif öngörü değeri %73,3, negatif öngörü değeri %100,0'dir. Tanı testi pozitif olabilirlik oranı 1,5ve negatif olabilirlik oranı 0,00 olarak belirlenmiştir. T evrelemesinde ERUS ile histopatolojiarasındaki tutarlılık ?=0,39 olarak bulunmuştur. Histopatolojik sonuçlar ile ERUSincelemesinin N evrelemede, duyarlılığı %50,0, seçiciliği %81,8, doğruluk oranı %70,6olarak bulunmuştur. Pozitif öngörü değeri %60,0, negatif öngörü değeri %75,0'dir. Tanı testipozitif olabilirlik oranı 2,8 ve negatif olabilirlik oranı 0,61 olarak belirlenmiştir. Nevrelemesinde ERUS ile histopatoloji arasındaki tutarlılık ?=0,33 olarak bulunmuştur.SONUÇ:Rektum kanserinde tedavinin şeklini belirleme açısından ameliyat öncesi evreleme çokönemlidir. Günümüzde ileri evre rektum tümörlerinde ameliyat öncesi uygulanan RT ve/veyaKT'nin lokal nüksü azaltması, sfinkter korunmasını sağlayabilmesi bir çok araştırmacıtarafından tartışılsa da rektum tümörü cerrahisi yapan pek çok merkezde tedavinin değişmezbir parçasını oluşturmaktadır. Bizim merkezimizde de Evre 2 ve 3 rektum kanserlerindeoperasyon öncesi uzun dönem KT ve RT kombinasyonu verilmektedir. Bu nedenle tedavialacak hasta grubunu seçmek daha da önem kazanmaktadır.Uygun tedavi şeklini belirlemek rektum tümörünü ameliyat öncesi doğru bir şekildeevrelemekle mümkün olmaktadır. Çalışmamızda, rektum kanseri tanısı histopatolojik olarakkanıtlanmış hastalara lokal evrelendirme amaçlı ERUS ve YRMRG incelemeleri yaptık veERUS'un lokal evrelemede tek başına yeni bir evreleme protokolü olarak yerini tartıştık.Sonuç olarak tedavide önemli faktör olan tümörün perirektal alana invazyonunundeğerlendirilmesinde ERUS'un doğruluk oranının deneyimle birlikte artmakta olduğunu vegünümüzde kullanılan diğer değerlendirme modaliteleri ile kıyaslığında primer ve sekonderevrelemede güvenilir bir tanı aracı olarak tanı protokolünde yer alabileceğini düşünmekteyiz.
Fonksiyonel kardiyak manyetik rezonans görüntüleme: Ekokardiyografi bulguları ile karşılaştırmalı değerlendirme
GİRİŞ VE AMAÇ: Ekokardiyografi ve kardiyak MRG sonuçlarını karşılaştırarak,kalbin değerlendirilmesinde MRG'nin etkinliğinin belirlenmesi ve ekokardiyografiyealternatif bir yöntem olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Ekim 2008 ile Ağustos 2009 tarihleri arasındaekokardiyografi ve kardiyak MRG incelemeleri yapılmış 38 hasta retrospektif olarakdeğerlendirilerek her iki tetkik sonuçları karşılaştırıldı. Kardiyak MRG incelemesindeSSFP sekansı ile sol ventrikül fonksiyonu, kalp odacık boyutları ve miyokardiyalduvar kalınlık ölçümleri ve sine faz kontrast sekansı ile kalp kapaklarınındeğerlendirilmesi yapıldı. Her iki yöntemin sonuçlarının istatistiksel karşılaştırılmasıiçin Paired-Samples T, Pearson korelasyon, McNemar ve Kappa testleri uygulandı.BULGULAR: Sol ventrikül sistolik ,sol atriyum sistolik , aort kökü ve sağ ventriküldiyastolik boyut ölçümlerinde her iki tetkik arasında anlamlı istatistiksel farksaptanmadı (p>0,05). Sol ventrikül diyastolik boyut, interventriküler septum kalınlığıve posterior duvar kalınlığı ölçümleri arasında anlamlı istatistiksel fark saptandıarasında çok iyi (r=0,795, r= 0,798) ve iyi (r=0,536) derecede korelasyon mevcuttu.Bulunan EF değerleri açısından her iki tetkik arasında mükemmel derecede uyumvardı ( r= 0, 80, p<0,01). Sol ventriküler diyastolik disfonksiyonu belirlemedemükemmel derecede uyum görüldü (?=0,860). İki tetkik arasında, mitral yetmezlikiçin iyi (?=0,660), mitral stenoz için zayıf (?=0,370), aort yetmezliği için orta (?=0,504),aort darlığı için mükemmel (?=1,0) ve triküspit yetmezliği için zayıf (?=0,270) derecedeuyum izlendi. Mitral kapak düzeyinden ölçülen E ve A dalgalarının hız değerleriaçısından zayıf-orta (?=0,435)(?=0,493) derecede, aort kapağı düzeyinde ölçülen hızdeğerleri açısından her iki tetkik arasında çok iyi (?=0,778) derecede uyum izlendi.SONUÇ: Kalbin değerlendirilmesinde ekokardiyografi ve kardiyak MRG sonuçlarıarasında iiyi bir uyum görülmektedir. Ekokardiyografi uygulanabilirliği kolay vemaliyeti düşük bir inceleme yöntemi olsa da, ekokardiyografinindeğerlendirilmesinde güçlük çekilen hastalarda kardiyak MRG iyi bir alternatif tetkikolarak gözükmektedir.Anahtar Kelimeler: Kardiyak MRG, fonksiyonel değerlendirme, ekokardiyografi
Solid meme kitlelerinin gri skala ultrason histogram analizi bulgularının malign-benign ayrımına katkısı
Amaç: Çalışmamızda, memede kitle nedeniyle başvuran hastalarda YLH oranlarının malign-benign ayrımındaki etkinliğini, YLH oranları ile BI-RADS skorlaması arasındaki ilişkiyi, biyopsiye karar verme sürecinde birbirlerini tamamlayıcı etkisini ortaya koymayı amaçladık. Gereç-yöntem: Bu çalışma, Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda, Ocak 2015 ile Ekim 2015 tarihi arasında bölümümüze memede kitle ön tanısı ile konsülte edilen ve memede en az bir solid kitle tespit edilen 18-75 yaş aralığında 76 kadın hastanın Hitachi Preirus (Tokyo, Japan) Ultrason cihazı ve 13-MHz lineer prob kullanılarak alınan dijital ortamda kaydedilmiş gri skala görüntüleri ve "Hastane Bilgi Yönetim Sistemi-HBYS" arşiv sisteminden aynı kitleye yönelik histopatolojik verilerinin, retrospektif olarak incelenmesiyle yapıldı. Hastalar aldıkları histopatolojik tanılara ve aldıkları US BI-RADS skoruna göre gruplandırılmıştır.Malign histopatolojik tanı alanlar, BI-RADS skoruna bakılmaksızın grup I, benign histopatolojik tanı alanlar ise yine BI-RADS skoruna bakılmaksızın grup II olarak sınıflandırıldı. Ayrıca, BI-RADS 4 skorunun alt gruplarına bakılmaksın(4a, 4b, 4c) malign tanı alıp daha önceden 4 skorunu almış hastalar grup III, benign grupta yer alıp yine daha önce 4 skorunu almış hastalar grup IV olarak sınıflandırıldı. Her hastanın meme kitle lezyonundan bilgisayar ortamında histogram analizi yapıldı. Kitle sonografik özellikleri ve histopatolojisi sırasıyla kaydedildi. Elde ettiğimiz bulgular YLH oranlarının BI-RADS kriterlerini tamamlayıcı etkisi açısından ve BI-RADS sınıflaması ile YLH oranları arasındaki uyumluluk açısından değerlendirildi. Bulgular: Histopatolojik tanıya göre gruplandırılan hastaların ölçümlerinde; Grup I ortalama YLH değeri 2.88±0.65 (2.04 ila 4.10 arasında) , grup II ortalama YLH değeri 1.55±0.40 (0.86 ila 2.36 arasında) bulundu. Grup III ortalama YLH değeri 2.94±0.68 (2.06 ila 4.10 arasında) , grup IV ortalama YLH değeri 1.51±,0.41 (0.86 ila 2.35 arasında) bulundu. YLH oranlarının BI-RADS kriterlerini tamamlayıcı etkisi açısından , Grup I ile grup II arasında, YLH oranları arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grup III deki YLH oranları ile grup IV deki YLH oranları arasında farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu. BI-RADS sınıflaması ile YLH oranları arasındaki uyumluluk açısından, BI-RADS 3 ile BI-RADS 5 arasında, BI-RADS 4 ile BI-RADS 5 arasında YLH oranları açısından anlamlı farklılık mevcut iken BI-RADS 3 ile BI-RADS 4 YLH oranları arasından anlamlı farklılık bulunmadı. Ek olarak BI-RADS 4 subgrupları arasında da subgruplar tek tek ele alındığında anlamlı farklılık bulunmadı. BI-RADS skorlarına bakılmaksızın tüm lezyonlarda , malign ve benign gruptakiler için ROC analizi yapıldığında istatistiksel olarak anlamlı cut-off değer 2,03 bulunmuş olup bu düzeyde sensitivite 1, spesifite ise 0,864 bulunmuştur. Sadece BI-RADS 4 lezyonlar için ROC analizi yapıldığında eğri altında kalan alan 0,982 bulunmuş olup anlamlı cut-off değer olarak 2,02 olarak tespit edilmiştir.Bu seviyede sensitivite 1, spesifite ise 0,857 olarak tespit edilmiştir. BI-RADS 4 lezyonlarda malign lezyonları tespit edebilme açısından PPD, cut-off değer kullanılmadan %16,3 bulunurken, 2.02 cut-off değer ve üzeri kullandığımızda sonuç %57,1 bulunmuştur. BI-RADS 4 lezyonlarda benign lezyonları tespit edebilme açısından PPD, cut-off değer kullanılmadan %83,1 bulunurken, 2.02 cut-off değerin altını kullandığımızda sonuç %100 bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda meme kitle lezyonlarda YLH oranlarının tespit edilmesinin, malign-benign ayrımı açısından hem tüm lezyonlarda BI-RADS gruplarını gözönünde bulundurmaksızın, hem de özel olarak sadece BI-RADS 4 lezyonlarda, istatistiksel olarak anlamlı katkı sağlayabileceği görüldü. Sadece BI-RADS kriterleri ile kitle lezyonların malign-benign ayrımına ve biyopsiye karar verilmesi anlamlı olmakla birlikte özellikle BI-RADS 4b ve 4c lezyonlarda bu sınıflamanın zaman zaman yetersiz kalabileceği görüldü. Böyle bir durumda ek olarak YLH oranlarının kullanılmasının, karar verme sürecinde bizleri doğru tanıya bir adım daha yaklaştıracağını düşünmekteyiz.
Suseptibilite ağırlıklı görüntülemenin, çocuk beyin MR incelemelerinde, konvansiyonel sekanslara eklenmesinin hemoraji, kalsifikasyon ve vasküler anomalileri tanımlamada etkinliğinin araştırılması
Amaç: Çalışmamızda pediatrik beyin görüntülemede SAG sekansının konvansiyonel sekanslara eklenmesinin kalsifikasyon, kanama ürünleri içeren odak ve anormal venöz yapıların gösterilmesindeki etkinliğini, SAG' ın çocuk hastalarda kullanım alanlarını, SAG' deki sinyallerin özelliklerini, sekansa özgü artefaktları ve yanılgıları araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 31.07.2017 ve 22.01.2018 tarihleri arasında farklı ön tanılarla MR incelemeleri olan ve SAG sekansında patolojik sinyal odakları saptanan, çocuk hastaların görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Odaklar homojen paramanyetik, primer paramanyetik, homojen diyamanyetik ve primer diyamanyetik olarak sınıflandırılmıştır. Lezyonların kalsifikasyon veya kanama olarak sınıflandırılması ise BT ve konvansiyonel MR görüntüleri, tıbbi geçmişi ve laboratuvar, patoloji sonuçlarını içeren klinik bilgiler dâhilinde yapılmıştır. Bu odakların konvansiyonel sekanslarda karşılıkları araştırılmıştır. Kalsifik odakların gold standartı olarak BT' de 100 HU' dan yüksek dansite ölçüt olarak kabul edilmiştir. Verilerin sınıflandırılmasında deskriptif istatistiksel yöntemleri kullanılmıştır. Konvansiyonel sekans ve SAG' nin uyumu yönünden ki-kare ve BT' de izlenen kalsifik odakların konvansiyonel sekanslar ve SAG ile karşılaştırılması için ki-kare testi kulanılmıştır. Ki- kare testinde ise P<0,05 altındaki değerler istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: SAG imajlarda 287 hipointens odak saptanmıştır. Bu odakların 135'i diyamanyetik yani kalsifikasyon, 149' u paramanyetik yani hemorajik odak, 13'ü ise vasküler anomali olarak sınıflandırılmıştır. Konvansiyonel sekanslarda kalsifik odakların karşılığında T1 AG' de 6, T2' de AG' de 11 ve FLAIR' de sekansında ise 7 kalsifikasyonu destekler sinyal değişiklikleri vardır. Toplamda 135 diyamenyetik odaktan 13 tanesi (yaklaşık % 9,6) konvansiyonel sekanslarda seçilebilmiştir. Hemorajik odakların karşılığında T1 AG' de 19, T2 AG' de 20 ve FLAIR' de sekansında ise 15 kanama ürünlerinin varlığını destekler bulgu vardır. Toplamda 149 odaktan 25 tanesi (yaklaşık %16,7) konvansiyonel sekanslarda seçilebilmiştir. On üç hastada izlenen vasküler anomalilerden sadece bir tanesi konvansiyonel sekanslarda seçilebilmektedir. BT görüntülerinde 143 kalsifikasyon odağı mevcuttur. SAG' de bu sayı 135' tir. Sekiz kalsifik odak SAG' de ayırt edilememiştir. SAG eklenmiş konvansiyonel sekansların kalsifikasyon saptamadaki etkinliği ile sadece konvansiyonel sekansların kalsifikasyon saptamadaki etkinliğinin karşılaştırılması için Ki-kare testi kullanılmış ve p değeri 0,001 olarak bulunmuştur. Sonuç: SAG sekansı ile kalsifik ve kanama ürünleri içeren odakların odakların anlamlı oranda saptanılabilirliği, kanama odaklarının doğası gereği heterojen olabileceği ve bazı artektlar içerebeleceği saptanmış bunların odak boyutu ile ilişkisi gösterilmiş ve aynı zamanda venöz anomalilerin teşhisinde sekansın önemli bir tanı aracı olabileceği gösterilmiştir.
LI-RADS (The liver imaging reporting and data system) örneğinde radyoloji bilgi sistemine entegre yapılandırılmış raporlamanın tanısal doğruluğa katkısının araştırılması
AMAÇ: Bu çalışmada amacımız, LI-RADS evreninde hazırladığımız yapılandırılmış rapor şablonunu tanısal doğruluğa katkısını araştırmaktır. GEREÇ ve YÖNTEM: Hepatoselüler kanser risk grubunda olan 272 olguya ait 272 inceleme, hazırlanan yapılandırılmış rapor şablonu ile tekrar değerlendirildi. Her iki raporlama sistemi ile tanımlanan ana bulgular ve yardımcı bulgular tanımlanmıştır. Bulgular arası farklılığın anlamlılığı bağımlı örneklerde ki kare testi olan Mc-Nemar testi ile değerlendirildi. Gözlenen alanların boyutların aralarındaki ilişki de bağımlı örneklemlerde t testi ile değerlendirildi. BULGULAR: Yapılandırılmış raporlama ile serbest metinlere göre ana bulgulardan olan arteryel kontrastlanma, wash-out, kontrastlanan kapsül yapısının daha fazla bildirildiği saptanmıştır (p<0.001). Lezyon boyutu yapılandırılmış raporlarda serbest metinlere göre daha fazla belirtilmiştir. Ancak ölçülen lezyon boyutları arasında iki raporlama sisteminde anlamlı farklılık saptanmamıştır ve korelasyon 0.991 ile yüksek bulunmuştur (p<0.001). Yardımcı bulgulardan belirgin T2 hiperintensitesi,2 yıllık izlemde stabil boyut, ılımlı T2 hiperintensitesi, diffüzyon kısıtlılığı, nodül içerisinde nodül görünümü, mozaik görünüm ve lezyon içerisinde karaciğer parankimine göre fazla yağ içeriği kriterlerinin yapılandırılmış metinlerde bildirilme sıklığı serbest metinlerden istatistiksel açıdan anlamlı olacak şekilde yüksektir (p<0.001). SONUÇ: Yapılandırılmış raporlarda serbest metinlere göre daha fazla bulgu tanımlanmakta, daha tamamlanmış raporlar oluşturulmakta ve tanısal doğruluk artmaktadır. Çalışmamızın sonucuna göre yapılandırılmış raporlama yönteminin yaygınlaştırılmasını önermekteyiz.
Peritoneal karsinomatozisin preoperatif evrelendirilmesinde bilgisayarlı tomografinin etkinliği
Amaç: Peritoneal karsinomatozis (PK) hastalarında sitoredüktif cerrahi için optimal hasta seçimi ve cerrahinin planlanması açısından preoperatif evreleme çok önemlidir. Bu çalışmanın amacı preoperatif BT ile intraoperatif bulguları karşılaştırmak ve iki radyolog arasındaki uyumu araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: İki radyolog kolorektal veya over kökenli PK gelişmiş 48 hastanın preoperatif BT incelemelerini çift kör olarak değerlendirdi. Evreleme için lezyon boyutu ve dağılımının değerlendirildiği Sugarbaker'ın tanımladığı Peritoneal Kanser İndeksi (PKİ) kullanıldı. İntraoperatif bulgular altın standart kabul edildi. Sonuçlar Wilcoxon işaretli sıralar testi, Spearman korelasyon testi, Kendall'ın tau-b testi ve Cohen'in kappa testi kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Ortalama toplam PKİ değeri intraoperatif 12.73 (±6.92), 1. radyolog için 11.08 (±6.34) ve 2. radyolog için 10.56 (±6.49) olarak bulundu. Her iki radyoloğun hesapladığı preoperatif PKİ değerleri ile intraoperatif PKİ değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptandı (her iki radyolog için p=0.002). Her iki radyoloğun hesapladığı PKİ değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0.123). Her iki radyoloğun hesapladığı PKİ değerleri ile intraoperatif skorlar arasında yüksek korelasyon saptandı (1. radyolog için r=0.860, p<0.001; 2. radyolog için r=0.782, p<0.001). Lezyon boyutları ve PKİ skorları bölgesel olarak değelendirildiğinde her iki radyolog arasında orta veya yüksek korelasyon izlendi (r değerleri 0.660 ve 0.894 arasında, p<0.001). Bölgesel lezyon boyutları açısından her iki radyolog arasında anlamlı fark saptanmadı (p değerleri 0.189 ile 0.423 arasında). Her iki radyoloğun hesapladığı bölgesel PKİ değerleri arasında iyi veya mükemmel uyum saptandı (κ değerleri 0.624 ile 0.853 arasında, p<0.001). Sonuç: PK'nın BT ile preoperatif evrelendirilmesinde gözlemciler arası istatistiksel anlamlı bir fark saptanmamış olup; iki gözlemci arası yüksek korelasyon ve yüksek uyum saptadık. Her ne kadar BT intraoperatif skorlara göre PKİ değerlerini düşük hesaplasa da, preoperatif evrelendirmede tutarlı bir görüntüleme yöntemidir.
Çekilen rutin ap pelvis grafilerinin PACS'da değerlendirilerek femoroasetabular impingement sendromunun araştırılması
Kalça ekleminde prematür osteoartrite neden olan FAI'ın henüz yeni ortaya konan tanı ölçütlerini değerlendirmek, doğru radyolojik çekim tekniklerinin ve değerlendirme kriterlerinin neler olduğu, FAI'a ait radyolojik bulguların röntgen ve indirekt MR artrografiyle tesbitiyle bu bulguların karşılaştırılması, radyolojik FAI bulgusu olan hastaların klinik incelenmesi, klinik ve radyolojik bulguların karşılaştırılması olarak hedeflenmiştir. Ayrıca FAI'ın cerrahi tedavisi öncesinde doğru teşhis ve değerlendirilmesinde faydalı radyolojik bulguları tanımlamaktır.Bu çalışmada PACS'da cinsiyet farkı gözetmeksizin, toplam 446 hastanın, çekilmiş AP Pelvis grafileri FAI açısından değerlendirmeye alınmıştır. İncelenen AP-Pelvis grafilerinin 34'ünde FAI'ın radyografik bulgularına rastlanıldı ya da şüphelenildi. Bu 34 hastada Cam impingement varlığını araştırmak için şikayetin olduğu tarafa, kalçanın oblik aksiyel grafisi çekilmiş, 23 hastaya ise indirek kalça MR Artrografi yapılmıştır. Ayrıca tüm hastalar Fizik Tedavi uzmanı tarafından muayene edilmiş, impingement testleri ile VAS skorlaması yapılmış ve eklem hareket genişlikleri ölçülmüştür. Radyografiler ile indirekt MR artrtografi ile FAI tiplerinde tanı ölçütleri ve FAI hastalığının kalça kemik ve yumuşak doku değişiklerini kaydettik. İstatistiksel yöntem olarak Shapiro wilks testi, ki-kare testi, student-t testi, Varyans Analizi, post hoc testlerinden Tukey testi, Mann-Whitne U testi ve Kruskal Wallis H testi kullanılmıştır.Hastalarımızın 21'nde pincer tipi, 5'nde cam tipi ve 8'nde ise mikst tip FAI tesbit edildi. Ayrıca cam tipi FAI hastalarının 2'nde femur baş-boyun bileşkesinde hem anteriorda fokal çıkıntı hemde lateralde fokal çıkıntı tesbit edilmiştir (Mikst tip cam). FAI tipleri arasında hastaların cinsiyete göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Ancak pincer tipinin diğer FAI tiplerine göre daha fazla görüldüğü, pincer tipi FAI'ın kadınlarda, cam tipi FAI'ın ise erkeklerde daha fazla görüldüğü dikkati çekmiştir. 45 yaş altı grupta 16, 46 yaş ve üzeri grupta ise 18 hasta vardı. Yaş grupları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Herniasyon çukurunun diğer bulgulardan farklı olarak FAI tipleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği izlenmektedir. İndirekt MR artrografi ile yapılan ölçümlerde alfa açısı, baş-boyun ofseti ve baş-boyun offset oranı Cam tipi FAI'da diğer FAI guplarına göre istatiksel olarak belirgin farklılık göstermiştir. Alfa açısı, baş-boyun offset ve ofset oranı parametrelerini cross-table grafi ve oblik aksiyel planda alınan indirekt MR artrografiyle karşılaştırdık. Her iki görüntüleme modalitesiyle elde edilen değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. İndirekt MR artrografisi çekilen 23 hastanın 6 hastamızda asetabular kartilaj hasarı görülürken, 8 hastamızda labral hasar tesbit edilmiştir. Asetabular çatı lezyonu ise 6 hastada saptanmıştır. E değerinin ortalamasının Cam tipi FAI'da diğer FAI tiplerine göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Bunların dışında diğer parametrelerde anlamlı istatiksel fark saptanmamıştır. En uzun ağrı süresi pincer tipte, en büyük VAS skoru ise cam tipi FAI'da saptandı. Ağrı lokalizasyonlarında FAI tiplerine göre belirgin farklılık saptanmamıştır. Ancak tüm FAI tiplerinde uyluk ve çevresindeki ağrı, kasık ve çevresine göre daha sıklıkla gözlemlendi. Ağrı lokalizasyonlarının FAI tiplerine göre dağılımına baktığımızda ise en sık görülen lokalizasyon uyluk arka yüzde ve en sık pincer tipte olduğu görüldü. Muayene testlerinin FAI tiplerine göre dağılımında istatistiksel farklılık saptanmamıştır. Ancak pincer tipi FAI'da `C' belirtisinin, impingement, drehman, posterior impingement, fabere ve fadere testlerinin cam tipi FAI'a göre daha sıklıkla pozitif olduğunu gözlemledik. Cam tipi FAI'da ise muayene testlerinin içinde impingement testinin diğerlerine göre daha fazla pozitif olduğunu tesbit ettik. Ölçülen hareket açıklıklarının FAI tipleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Hastalarımızın Nonarthritic Hip Score puanlarının ortalama değerlerinin FAI tiplerine göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır.AP-Pelvis ve ?cross-table? grafilerinin çekim tekniklerinin vakanın doğru yorumlanabilmesi için çok önemli olduğunu gözlemledik. PACS'da radyografiler FAI açısından değerlendirilirken femur başına uyan dairenin çizilmesi tanıya yardımcı teknik detaydır. Herniasyon çukurlarının FAI hastalığında önemli bir marker olduğu FAI hastalığıyla yüksek oranda birlikteliğini ve sekonder ossikülün pincer tip FAI hastalarında ve 46 yaş üzerinde daha çok görüldüğü dikkati çekmiştir. İndirekt MR artrografide labral hasar ancak,T1 ağırlıklı serilerde diffüz sinyal artışı olarak değerlendirilebilmiştir. Bu nedenle indirekt MR'ın labral patolojileri göstermede çok yeterli olmadığını gözlemledik. İndirekt MR artrografide kullanılan sekanslardan 3D WATS'ın, kıkırdak patolojilerini görüntülemede yeterli olduğu ve kıkırdak yapıdan alınan sinyallerin çok iyi olduğunu gözlemledik. İndirekt MR artrografide saptanan labrokartilajinöz hasarın pozisyonlarının literatürle uyumlu olduğu sonucuna varıldı. Ağrının en sık görülen lokalizasyonu uyluk arka yüz olup en sık görüldüğü FAI tipi ise pincer olup bu durumu, tedavi edilmemiş pincer tipinde gelişmiş osteoartrit süreci olarak düşündük. Çalışmada ağrı süresi ortalamasının 59 ay olarak bulunmasının FAI'ın erken teşhisinde bu hastalığın klinisyenler ve radyologlar tarafından yeterince teşhis edilemediği sonucuna varıldı. FAI olan hastaların kalça eklem hareket açıklıklarında özellikle internal rotasyon kaybı FAI'ı akla getirmelidir sonucuna varıldı. Ortalama NHAS skoru 54,22 olup, hastalarımızın FAI'a bağlı özürlülüğünü daha yüksek olduğu sonucuna varıldı. Anamnez, dikkatli fizik muayene ve de özellikle kalça impingement testlerinin bu hastalarda teşhis için çok önemli olduğunu, AP-Pelvis ve cross-table grafi ile pincer ve cam tipi FAI tanısı konabileceğini gördük
Dokuz Eylül Ünıversıtesı Tıp Fakültesi Radyolojı Anabılım Dalı'nın tam alanlı dijital mammografi (TADM) deneyimi / dijital mammografinin tanıda öngörüye katkısı var mı?
ÖZET:Giriş ve Amaç: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyodiagnostik A.D. MammografiÜnitesi'nde 2000-2003 yılları arasında konvansiyonel mammografi (KM) ve 2004-2005 yıllarındatam alanlı dijital mammografi (TADM) ile değerlendirilen olgular ile ünitenin tam alanlı dijitalmammografi deneyimini sunmak ve TADM'nin tanıda öngörüye katkısı olup olmadığınıaraştırmaktır.Gereç ve Yöntem: KM ile değerlendirilen 20 324 ve TADM ile değerlendirilen 6024 olgu BI-RADS değerlendirme sistemine göre gruplandırılmıştır. Olgu yaşları 32 ile 93 yaş (ortalama:48.9) arasındadır. KM veya TADM ile değerlendirilen olgulardan BI-RADS 4 veya BI-RADS 5tanı alarak biyopsi önerilen olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Her iki yöntem ile BI-RADS 4 veBI-RADS 5 gruplarına ait PPD' ler hesaplanmıştır. Her iki yöntem için lezyonların histopatolojikdağılımı incelenerek yöntemler arasında farklılık olup olmadığı incelenmiştir. Ayrıca lezyonlarınsubgrupları (mikrokalsifikasyon, kitle ve asimetrik dansite) ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Her ikiyöntem için iğne-tel işaretleme yöntem süreleri karşılaştırılmıştır. statistiksel değerlendirmedeSPSS 11.0 programı ile Yates düzeltmeli Ki kare testi ve Fischer kesin testi kullanılmıştır.Bulgular: KM ile değerlendirilen olgulardan 128 (%0.55)'i BI-RADS 4, 104 (%0.44)'ü BI-RADS 5 tanı almıştır. TADM ile değerlendirilen olgulardan 76 (%1.26)'sı BI-RADS 4, 56(%0.93)'sı BI-RADS 5 tanı almıştır. KM ile değerlendirilen BI-RADS 4 grubuna ait PPD % 57.0,BI-RADS 5 grubuna ait PPD %99 olarak hesaplanmıştır. TADM ile değerlenidirilen BI-RADS 4grubuna ait PPD % 57.9, BI-RADS 5 grubuna ait PPD % 98.2 olarak hesaplanmıştır. KM iledeğerlendirilen ve biyopsi önerilen lezyonların 93'ü, TADM ile biyopsi önerilen lezyonların 30'unon-palpabl lezyonlar olup bu lezyonlara iğne-tel işaretleme yöntemi ile biyopsi uygulanmıştır.KM veya TADM ile değerlendirilen BI-RADS 4 ve BI-RADS 5 lezyonların histopatolojikdağılımları arasında anlamlı istatistiksel farklılık izlenmemiştir. ğne-tel işaretleme yöntemi ilebiyopsi uygulanan non-palpabl lezyonların histopatolojik dağılımları arasında anlamlı istatistikselfarklılık izlenmemiştir. KM ile iğne-tel işaretleme süresi ortalama 30 dakika olup bu süre TADMile ortalama 15 dakikadır.Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda KM ve TADM' de BI-RADS 4 ve BI-RADS 5 gruplarına aitPPD' ler arasında anlamlı sayısal farklılık izlenmemiştir. KM veya TADM ile biyopsi önerilenlezyonların histopatolojik dağılımları arasında anlamlı istatistiksel farklılık izlenmemiştir.TADMile iğne-tel işaretleme yöntemi süresi anlamlı ölçüde kısalmış olup hasta konforunu arttırmakta vezaman kaybını önlemektedir. Bunun dışında görüntülerin bilgisayar ortamında manipuleedilmesiyle lezyon saptanabilirliğinin kolaylaşması, doz azaltımına izin vermesi, dijital ortamdagörüntülerin arşivlenebilmesi, merkezler arası konsultasyon olanağının kolaylaşması pratiktedijital mammografi kullanımını cazip kılmaktadır.
Akut serebral iskemide difüzyon ağırlıklı MR görüntülemenin TOAST iskemik inme subtiplerini ayırmadaki başarısının araştırılması
8.1. TÜRKÇE ÖZET Dr Tolga YiğitkanlıAKUT SEREBRAL SKEM DE D FÜZYONAĞIRLIKLI MR GÖRÜNTÜLEMEN N TOAST SKEM KNME SUBT PLER N AYIRMADAK BAŞARISININARAŞTIRILMASIAMAÇDifüzyon ağırlıklı MRG bulgularının TOAST iskemik inme subtiplerinin ayırıcıtanısında ayırd edici özelliğinin olup olmadığının saptanmasıdır.GEREÇ VE YÖNTEMÇalışmaya akut serebral iskemi kliniği ile difüzyon ağırlıklı MRG yapılan veakut infarkt ile uyumlu lezyonları saptanan 398 hasta dahil edildi ve bu hastalarretrospektif olarak incelendi. skemik lezyonlar; tekli lezyonlar, tek bir vasküler sulamaalanında saçılmış lezyonlar ve birden fazla vasküler sulama alanında multiple lezyonlarolarak sınıflandırıldı. Ayrıca kortikal ve internal sınır zonda akut iskemik lezyonu olanhastalar da incelendi. TOAST sınıflaması kriterlerine göre tüm hastaların iskemik inmesubtipleri belirlendi. Her hasta için bir lezyon paterni ve bir iskemik inme alt tipibelirlendi. skemik inme subtiplerinin toplam 11 tane olan lezyon paternleri ile ilişkisitek tek değerlendirildi. nternal ve kortikal sınır zonunda lezyonu olan hastaların iskemikinme subtipleriyle ilişkisi benzer şekilde değerlendirildi. Değerlendirmede Pearson Ï2testi ve Fisher exact testi kullanıldı. P < 0.05 anlamlı kabul edildi. Hesaplamalar SPSS11.0 adlı istatistik programı ile yapıldı.BULGULAREn sık iskemik inme alt tipi 131 (%32.9) hasta ile kardiyoembolizm idi. Büyükdamar hastalığı 44 (%11.1) hastada, küçük damar hastalığı 103 (%25.9) hastada,belirlenebilen diğer etyolojiler 16 (%4) hastada, etyolojisi belirlenemeyen inme 95(%23.9) hastada, birden fazla nedeni olanlar 9 (%2.2) hastada iskemik inme subtipinioluşturdu. On bir lezyon paterni arasından tek kortikosubkortikal lezyon paternininkardiyoembolizm ile olan ilişkisi (p<0.000), tek 15 mm'den küçük subkortikal lezyonpaterninin küçük damar hastalığı ile olan ilşkisi (p<0.000) anlamlı olarak saptandı.Birden fazla vasküler sulama alanında multiple lezyonlar grubundan unilateral önsirkülasyon lezyon paterninin büyük damar hastalığı ile olan ilişkisi (p< 0.000), arkasirkülasyon lezyon paterninin kardiyoembolizm ile olan ilşkisi (p< 0.005), bilateral önsirkülasyon lezyon paterninin kardiyoembolizm ile olan ilişkisi (p< 0.017) anlamlıolarak saptandı. Ayrıca internal sınır zon ve kortikal sınır zon infarkt paternleri ile büyükdamar aterosklerozu arasındaki ilişki (p< 0.000) anlamlı bulundu.SONUÇTüm bu bilgiler ışığında difüzyon ağırlıklı MRG'nin erken dönemde iskemikinme subtiplerini ayırmada katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz.
Meme lezyonlarının karakterizasyonunda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin tanıya katkısı
9. ÖZETLER9.1.TÜRKÇE ÖZETGiriş ve Amaç: Preoperatif dönemde meme lezyonlarının malign ve benign ayrımındadifüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin tanısal değerinin araştırılmasıamaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Yaşları 22-74 (ortalama: 37 yaş) arası değişen 37 kadın hastadahistopatolojik olarak verifiye edilmiş 34 meme lezyonu çalışmaya dahil edilmiştir.Hastalar 1.5 Tesla manyetik alan gücünde MR cihazı ile bilateral meme koilikullanılarak incelenmiştir. Difüzyon ağırlıklı görüntüler spin eko ?echo planar?görüntüleme sekansı ile elde edilmiş, ?b? değeri 0 ve 1000sn/ mm2 olarak belirlenmiş vetotal tarama zamanı 40 sn sürmüştür. Elde olunan görüntüler üzerinden, görünürdifüzyon katsayısı (apparent diffusion coefficients, ADC) normal meme parenkimine aitfibroglandüler dokuda ve meme lezyonlarında hesaplanmıştır. Histopatolojik tanı veortalama ADC değerleri istatiksel olarak Benferroni Korelasyonu ile düzeltilmiş mann-Whitney U testi ile karşılşatırılmıştır.Bulgular: ncelemeye dahil edilen 37 hastadan 4'ünde normal meme MR bulgularıizlendi. Geriye kalan 33 hastada toplam 34 lezyonun 21 tanesi malign, 10 tanesi benignve 3 tanesi basit kist olarak saptandı. Yapılan ölçümlerde ADC değerleri normalfibroglandüler dokuda 1,19-2,07 (ort:1,61) x 10-3 mm2/sn, benign meme lezyonlarında1,08-2,46 (ort:1,55) x 10-3 mm2/sn, basit kistlerde 2,29-2,38 (ort:2.33) x 10-3 mm2/sn vemalign meme lezyonlarında 0,48-0,92 (ort:0,75) x 10-3 mm2/sn olarak saptandı.Ortalama ADC değerlerimalign meme lezyonları ile benign meme lezyonları arasında(p<0,01) ve malign meme lezyonları ile normal fibroglandüler doku arasında (p<0,01)istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir. Bu sonuç malign lezyonların yükseksellüleritelerine bağlı olarak gelişmektedir. Bununla birlikte benign meme lezyonları ilebasit kistler (p=0,01) ve benign meme lezyonları ile normal fibroglandüler doku(p=0,26) arasında anlamlı istatistiksel farklılık izlenmemiştir.Sonuç: Difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme, meme lezyonlarının malignve benign ayrımında diğer görüntüleme yöntemlerine önemli katklılar sağlamaktadır.
Pediatrik yaş grubu primer idiyopatik parsiyel epilepsilerinde kantitatif manyetik rezonans görüntüleme ile amigdala volümlerinin değerlendirilmesi
Dr Demet Günsür10.1.TÜRKÇE ÖZETPED ATR K YAŞ GRUBU PR MER D YOPAT K PARS YELEP LEPS LER NDE KANT TAT F MANYET K REZONANSGÖRÜNTÜLEME LE AM GDALA VOLÜMLER N NDEĞERLEND R LMESAMAÇ: Parsiyel epilepsili pediatrik hasta grubunda amigdala volümünde normalçoçuklar ile farklılık olup olmadığının araştırılmasıMETOD: Çalışmada 2- 16 yaşları arasında EEG ve klinik bulgularla idiyopatik parsiyelepilepsi tanısı konup izlenen 29 hasta retrospektif olarak saptandı. Kontrol grubu olarakise yaş (3-17 yıl) ve cinsiyet özellikleri benzer, epilepsi dışı nedenlerde kraniyal MRGincelemesi elde olunan 19 çocuk değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubundaMMR,perinatal etkilenme öyküsü olan, bilinen veya şüpheli nörodejeneratif hastalığıolanlar, intrakraniyal yer kaplayan oluşumu olan ve intrakraniyal enfeksiyon geçirenlerçalışmaya alınmadı. Hasta ve kontrol grubunun aynı radyolog tarafından sağ ve solamigdala volüm ölçümleri yapıldı. Amigdala volüm ölçümleri için yaşa göre düzeltmeyöntemi uygulandı.BULGULAR: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hasta grubunun ölçülen-düzeltilmemiş amigdala volümleri daha düşük bulundu ve sonuç istatistiksel olarakanlamlı idi(p=0,036, p=0,022). Düzeltilmiş sol amigdala volümü hasta grubundaanlamlı olarak azalmış iken (p=0,042), düzeltilmiş sağ amigdala volümü hasta grubundadaha küçük olmakla birlikte sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi(p=0,062).EEG'nin işaret ettiği hemisferdeki amigdalanın karşı tarafa oranla daha düşük volümesahip olduğu görüldü. Ancak sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi.SONUÇ: diyopatik parsiyel epilepsili çocuk hastalarda kontrol grubu ilekarşılaştırıldığında, EEG lokalizasyonuyla aynı taraftaki amigdalada daha belirginolmak üzere her iki amigdalada volümetrik azalma olduğu gösterildi. Düzeltilmişamigdala volümündeki düşüş sol parsiyel epilepsili hastalarda istatistiksel olarakanlamlı oranda iken sağ parsiyel epilepsili hastalarda sonuç anlamlı bulunmadı.
Pediatrik yaş grubu obes hastalarda hepatosteatozun hepatik arter akım volümü üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Pediatrik yas grubunda obesiteye baglı hepatosteatozun hepatik arterin akımvolümü üzerine olan etkisinin, doppler ultrasonografi kullanılarak arastırılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Yasları 8,5 ile 17 arasında degisen, normal vücut kitle indeksinesahip 32 ve obes vücut-kitle indeksine sahip 42 hastanın, hepatik arter akım volümü dopplerultrasonografi ile degerlendirildi.Bulgular: Obes hasta grubu ile normal grup arasında hepatik arter akım volümüortalamaları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hepatosteatoz derecesinin artısı ilehepatik arter akım volümünde artıs izlenmekle birlikte, istatistiksel anlamda farklılıkbulunmadı (p>0.05). Obesite ile hepatosteatoz arasında güçlü korelasyon izlendi (r=0.638).Sonuç: Obesiteye baglı hepatosteatozun derecesindeki artıs ile hepatik arter akımvolümünde göreceli artıs izlenmekte olup, bu parametrenin kullanımı rutin takipincelemelerde sınırlı da olsa katkı saglayabilir.
Pulmoner BT anjiografi sonrası yapılan indirekt BT venografi tetkikinin pulmoner tromboemboli tanısındaki yeri
Lokal ileri meme kanserlerinde tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme ve adc değerlerinin yeri
Giriş ve Amaç Meme kanserli olgularda neoadjuvant kemoterapi sonrası hastanın diffüzyon ağırlıklı Manyetik Rezonans Görünteleme (MRG) ile incelenmesi ve ADC (Apparent Diffusion Coefficent= Görünür difüzyon katsayısı) değerlerlerinin saptanması, lezyonun kemoterapiye erken dönem yanıtının değerlendirilmesinde diffüzyon ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme ve ADC değerlerlerinin katkısının araştırılması. Gereç ve Yöntem Yaşları 27?77 (ortalama: 50,5) arası değişen histopatolojik olarak meme kanseri tanısı almış 24 kadın hasta çalışmamıza alındı. Hastalara 1.5 Tesla manyetik alan gücünde MR cihazı ile memeye yönelik manyetik rezonans görüntüleme incelemesi yapıldı. Ardından her iki memeye sagital planda spin eko ?echo planar? görüntüleme sekansı ile difüzyon ağırlıklı görüntüler alındı. Çalışmada ?b? değeri 0 ve 550 sn/ mm2 olarak belirlendi. Elde olunan görüntüler üzerinden, normal meme parankimine ait fibroglandüler dokuda ve meme lezyonlarında ADC değerleri hesaplandı. İkinci aşamada, neoadjuvant kemoterapiye giden13 hasta değerlendirmeye alındı. Tüm hastalardan 2. kür kemoterapi sonrası tetkikler tekrarlandı ve tedavi öncesi ADC değerleri ile karşılaştırıldı. Ayrıca tedavi öncesi ve tedavi sonrası santral ve periferik ölçümler kendi aralarında değerlendirildi. Tedaviye bağlı santral nekroz gösteren tümörler not edildi. Her lezyonun santralinde ve periferinde elde olunan ADC değerleri kendi aralarında ve karşı meme dokusu ile ayrı ayrı karşılaştırıldı. Tedavi sonrası difüzyon ağırlıklı görüntüler üzerinden elde olunan ADC haritalarından yapılan ölçümler ile tedavi öncesi ölçümler karşılaştırıldı ve RECIST ölçütleri ile saptanan yanıt ile uyumlu olup olmadığı değerlendirildi. Yine tümörlerin patolojik tiplerine göre tedavi öncesi ve sonrası ADC değerleri arasında anlamlı farklılık olup olmadığı incelendi. Son olarak, tedavi sonrası lezyon bulunmayan normal meme dokusuna ait ADC değerleri tedavi öncesi ADC değerleri ile karşılaştırılarak, kemoterapotik ajanların normal meme parankimi üzerine etkileri araştırıldı. Bulgular İncelemeye dahil edilen 24 hastadan tamamı histopatoloji ile kanıtlanmış meme kanseri tanısı aldı. Yapılan ölçümlerde malign lezyonlarda ADC değerleri ortalaması 1,07 X 10?³ mm²/sn, eşik değer 1,48 X 10?³ mm²/sn olarak saptandı. Karşı meme glandüler dokuda ADC değerleri ortalaması 1,80 X 10?³ mm²/sn ölçüldü. Malign lezyonlara ait ADC değerleri normal glandüler doku ADC değerlerinden istatistiksel anlamlı düşük saptandı, (Mann Whitney U testi, p < 0.001). Ardından neoadjuvant kemoterapi alan 13 hastada tedavi öncesi ve sonrası ADC değerleri karşılaştırıldı. Tedavi öncesi nekroz izlenen tümörlerde santralde ADC değerleri perifere göre yüksek izlendi. Tedavi sonrası nekroz gösteren tümör sayısında artış saptandı. Tedavi sonrası lezyon ADC değerleri ortalamasında (1,38 X 10?³ mm²/sn), tedavi öncesi ADC değerlerine (1,06 X 10?³ mm²/sn) göre istatistiksel olarak anlamlı artış izlendi (Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi, p = 0.003). Tedaviye boyut değerlendirmede minimal yanıt veren tek vakada (invaziv lobüler karsinom), tedavi sonrası ADC değerlerinde artış izlenmedi. Normal meme parankimine, kemoterapotik ajanların etkilerini değerlendirmek amacı ile yapılan istatistiksel değerlendirmede tedavi öncesi ve sonrası her iki memenin ADC değerleri arasında istatistiksel fark izlenmedi (Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi, p = 0.658 ve p = 0.702). Sonuç Meme kanserinde tedavi sonrası selüler dansitede azalma, hücre membran yapısında bozulma sonucu lezyonlarda difüzyon kısıtlaması azalmakta ve ADC değerleri artış göstermektedir. Buna bağlı olarak kemoterapi sonrası tedaviye yanıtın erken dönemde difüzyon ağırlıklı görüntüler ile değerlendirilebileceği gösterilmiştir.
Üst karın bölgesi arterlerindeki varyasyon sıklığının arteriel faz çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Rutin kontrastlı üst batın bilgisayarlı tomografi (BT) tetkiki yapılmış 5?83 yaş arasındaki 360 hastanın verileri, cinsiyet ve yaş farkı gözetilmeden çalışmaya alındı. Hastalara rutin BT dışında ek bir işlem uygulanmadı. Veriler iş istasyonunda değerlendirildi. Üst karın bölgesi arterlerinin abdominal aortadan orjin düzeyleri vertebral kolona göre belirlendi. Çölyak gövde ve dallarının, süperior mezenterik arter (SMA) ve her iki renal arterin varyasyonları belirlendi. Her segment için orjin seviyeleri, varyasyonları, varyasyon sıklıkları ve cinsiyetler arasındaki farklılıklar incelendiÇölyak gövdenin en sık orjin düzeyi T12 vertebra alt düzeyi, SMA için L1 vertebra üst düzeyi, her iki renal arter için L1-L2 intervertebral disk düzeyi ve İMA için L3 vertebra alt düzeyi olarak saptandı. Çölyak gövdede varyasyon oranı %18.2 idi. En sık SMA kaynaklı replase sağ hepatik arter varyasyonu görüldü. Splenik arterde en sık görülen varyasyon gastrosplenik trunkustu. Sol gastrik arterde en sık gastrosplenik trunkus varyasyonu ile karşılaşıldı. Gastroduodenal arterin (GDA) hepatik arterlerle aynı seviyeden çıktığı durum, en sık saptanan varyasyondu. Hepatik arter varyasyonlarının en sık olanı GDA ile birlikte aynı düzeyden ayrılma varyasyonuydu. SMA'da en sık saptanan varyasyon, replase hepatik arterin SMA'dan kaynaklanmasıydı. Renal arterlerde en sık erken dallanma varyasyonu saptandı. Aberran renal arter büyük oranda solda saptandı. Tüm arterlerde incelenen kriterler açısından cinsiyetler arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmadıLiteratür ve bu çalışmaya göre renal arterlerde ve hepatik arterde diğer üst karın bölgesi arterlerine oranla daha fazla varyasyon bulunmaktadır. Varyasyonların preoperatif dönemde bilinmesi cerrahi ve girişimsel radyoloji planlaması için büyük öneme sahiptir
Üst karın bölgesi venleri varyasyonlarının çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma, üst abdominal venöz yapılarından hepatik ven, portal ven, renal ven ve inferior vena kava varyasyonlarının cinsiyetler arası karşılaştırma yapılarak değerlendirilmesini amaçlamaktadır.Gereç ve yöntem: Bu çalışmada, 271' i kadın, 251' i erkek olmak üzere rutin abdominal çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) yapılan toplam 523 hastanın verilerinin iş istasyonunda değerlendirilmesi ile yapılmıştır. Venöz anatomik varyasyonların görülme sıklığı her iki cinsiyet için ayrı hesaplanmış ve karşılaştırılmıştır.Bulgular: 523 hastanın 279' unda (%53.3) bir ya da birden fazla venöz varyasyon saptanmıştır. 223 hastada ise hiç bir venöz varyasyon saptanmamıştır (%42.6). Portal ve hepatik ven varyasyonlarının göreceli olarak toplumda sık olarak izlendiği ve istatistiksel olarak anlamlı olmasa da hepatik ven varyasyonlarının kadınlarda daha sık olarak görüldüğü dikkati çekmektedir. İnferior vena kava, renal ven ve portal ven varyasyonlarında ise cinsiyetler arasında anlamlı fark görülmemiştir (p>0.05). Bunun yanında, daha önce bildirilmeyen nadir hepatik ve portal ven varyasyonları tespit edilmiştir.Sonuç: Özellikle vasküler varyasyonların önem taşıdığı cerrahi ve radyolojik girişimler öncesinde ÇKBT güvenle kullanılabilir. Bunun yanında, radyoloji departmanlarında abdominal ÇKBT incelemelerinin raporlanması sırasında venöz varyasyonlara dikkat edilmesi ve mutlaka belirtilmesi gereklidir.Anahtar kelimeler: Abdomen, venöz varyasyonlar, bilgisayarlı tomografi.
Transarteryel embolizasyonda kullanılan embolik ajanların etkinliklerinin tavşan böbrek modelinde anjiyografik ve histopatolojik olarak karşılaştırılması
AMAÇ Çalışmada polivinil alkol partikülleri (PVA), PVA mikroküreleri (PVAS), kollajen kaplı tris akril jelatin mikroküreleri (Embosphere®,EM) ve genişleyebilir tris akril jelatin mikrokürelerin (Quadrasphere®,QS) embolik etkinlikleri tavşan böbrek modelinde karşılaştırılmıştır. YÖNTEM 16 adet Yeni Zelanda suşu tavşan, her bir embolik ajan grubu için 4 tavşan olacak şekilde gruplandırıldı. PVA (150-250?m), PVAS (150-300?m), EM (100-300?m) ve QS (50-100?m) ile sağ renal arter düzeyinden perkütan transarteryel embolizasyon gerçekleştirildi. İşlemden iki hafta sonra rekanalizasyon ve enfarkt açısından anjiyografik kontroller yapıldıktan sonra hayvanlar sakrifiye edildi. Böbrek çıkarıldıktan sonra patolojik spesimenler, embolizasyon düzeyleri, damar duvar hasarı, ekstravazasyon, perivasküler inflamasyon ve yeni kapiller oluşumu açısından değerlendirildi ve enfarkt hacimleri karşılaştırıldı. BULGULAR PVA partikülleri proksimalde toplanırken diğer ajanların daha distale ulaşabildiği görüldü. Ekstravazasyon, PVA grubunda %50, PVAS grubunda %25, QS grubunda ise %75 oranında saptanırken EM ile embolize edilen böbreklerde ekstravazasyon gözlenmedi. En yoğun perivasküler inflamasyon Quadrasphere grubunda izlendi. İnfarkt hacmi açısından tüm ajanlar birbirleriyle karşılaştırıldığında QS'in diğer ajanlara göre statiksel olarak anlamlı oranda daha az enfarkta yol açtığı saptandı. En geniş enfarkt alanı ise Embosphere ile embolize edilen böbreklerde görüldü. Kontrol anjiyografilerde QS ve PVAS grubunun tümünde renal arterde rekanalizasyon saptanırken diğer iki grupta rekanalizasyon görülmedi. SONUÇ Quadrasphere, tavşan böbrek modelinde diğer ajanlara göre daha az alanda enfarkta yol açmaktadır. En etkin embolizasyon yaratan ajanın ise Embosphere olduğu saptanmıştır.
Pediyatrik yaş grubunda kalıtımsal nörodejeneratif beyin hastalıklarda proton MR spektroskopi ve difüzyon ağırlıklı görüntülemenin tanısal katkıları
AMAÇ: Manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) beyaz cevher lezyonlarını saptamada duyarlılıgı yüksektir ancak altta yatan patoloji konusunda sınırlı seçiciligi vardır. MRG' de tüm patolojik bozukluklarda, T1 ve T2 relaksasyon süreleri uzar. Diffüzyon agırlıklı görüntüleme (DAG) ve proton manyetik rezonans spektroskopi (MRS) gibi ölçüme dayalı teknikler, beyaz cevher hastalıklarında altta yatan patolojik degisiklikler için daha fazla bilgi verir. Bizim çalısmamızın amacı pediyatrik yas grubunda kalıtımsal nörodejeneratif hastalıklarda etkilenmis beyin parankiminde metabolit oranlarının ve parankimal difüzyon özelliklerinin tanısal katkılarını arastırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalısmada 2002-2006 yıllarında nörodejeneratif hastalık öntanısıyla MRS ve/veya DAG yapılan, klinik, laboratuar ve/veya genetik olarak tanı almıs, 16 erkek ve 6 kız 22 hasta (10 gün-171 ay) retrospektif olarak incelenmistir. Hasta grubu çesitli nörodejeneratif hastalıklardan, metakromatik lökodistrofi (n=4), van der Knaap hastalıgı (n=4), Leigh hastalıgı (n=2), mitokondrial ensefalopati (n=1), akçaagaç surubu hastalıgı (n=2), Canavan hastalıgı (n=2), glutarik asidüri Tip-1 (n=1), L-2-Hidroksiglutarikasidüri (n=1), Pelizaus-Merzbacher (n=1), galaktozemi (n=1), Tay Sachs (n=1), XAdrenolökodistrofi (n=1), rizomelik tip kondrodisplazi punktata (n=1), olusmaktadır. Hastaların tanı anındaki nörolojik bulguları, tanı yöntemleri kaydedilmistir. Tüm hastaların beyin MR incelemeleri 1,5 Tesla MR ile standart kafa koili kullanılarak yapılmıstır. Hastaların 18'i MRS ve difüzyon MR, 2'si sadece difüzyon, 2'si sadece MRS ile degerlendirilmistir. MRS incelemesi tek ve çoklu voksel yapılarak lezyonlardan NAA/Cr, Cho/Cr, mI/Cr, Glx/Cr görsel olarak ve bilgisayar analizi ile degerlendirilip laktat ve diger pikler kaydedildi. DAG'de difüzyon agırlıklı görüntülerde sinyal özellikleri görsel olarak degerlendirilip ADC segerleri standart ROI ile ölçüldü. Bulgular yas ve cinsiyet uygun kontrol grubuyla karsılastırıldı. Her iki incelemede yasların karsılastırması Mann Whitney U testi ile cinsiyet karsılastırması ise Fisher Exact test (ki kare) ile yapılmıstır. statiksel karsılastırma için sadece beyaz cevher tutulumu alanından ölçülen degerler alınmıs olup sadece bazal ganglion tutulumu olan hastalar ölçüm dısı bırakılmıstır. MRS incelemesinde elde olunan metabolit oranları ve ADC kontrol grubuyla Mann Whitney U testi ile karsılastırılmıstır. P degerinin <0,05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Olguların hepsinde ortak nörolojik bulgular, hafif ve orta derecede motor mental retardasyon, derin tendon reflekslerinde artma ve spastisiteydi. Leigh ve akçaagaç surubu hastalıgı olan 4 hastanın en önemli özelligi neonatal ensefalopati, Pelizaus-Merzbacher olan tek hastanın nistagmustu. Canavan hastalıgı olan iki hastanın da bas çevresi normaldi ve NAA pikinde belirgin artıs izlendi. Galaktozemi olan hastada galaktitol piki görüldü. Akçagaç surubu hastalıgında 0,9 ppm'de dallı zincirli amino asitlerin metil protonlarının olusturdugu genis pik izlendi. Canavan hastalıgı klinik ön tanısıyla inceleme yapılan makrosefalisi olan 4 hastada NAA artısı izlenmedi ve diger bulgularıyla van der Knaap hastalıgı tanısı aldı. Mitokondrial ensefalopati olan 2 ve akçaagaç surubu hastalıgı olan 1 hastada belirgin laktat piki izlendi. Diger hastalarda spesifik bulgular olmamakla birlikte metabolitlerle hastalıgın patogenezi belirlendi. Akut nörolojik semptomlarla basvuran 1 mitokondrial ensefalopati ve 2 akçaagaç surubu hastasında azalmıs; glutarik asidüri tip-1'de artmıs ve azalmıs, diger hastalarda artmıs ADC degerleri ölçüldü. statiksel kontrol grubu seçimi uygun bulunmustur. Degisik patolojileri olan hastalardan elde edilen beyaz cevher tutulumu alanlarından elde edilen metabolit degerleri kontrol grubu ile karsılastırıldıgında sadece NAA/Cr degerlerinde sınırda istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Diger metabolitlerde istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamakla birlikte mI/Cr degerinde sonuca yansımayan bir farklılık izlendi. Lezyonlardan ölçülen ADC degerleri kontrol grubu ile karsılastırıldıgında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösteriyordu. SONUÇ: Proton MRS ve DAG, nörodejeneratif hastalıklarda etkilenmis beyin parankimi yapısı ve nörokimyası hakkında detaylı bilgi verir, tanı ve tedavinin takibine katkıda bulunur. Nörodejeneratif hastalıklarda proton MRS ve DAG rutin MR incelemesine ek olarak alınmalıdır.
Akut apendisit ön tanılı hastalarda radyolojik görüntüleme bulgularının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada; hastanemiz acil servisine başvuran klinik ve laboratuvar bulguları akut apendisit ile uyumlu radyolojik görüntülemeler ile tanı almış 200 hasta yaş ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin retrospektif değerlendirilmiştir. Gebe hastalara birinci basamak tanı yöntemi olarak US, ikinci basamak tanı yöntemi olarak ise MRG inceleme yapılmış bu sonuçlar ile US ve MRG incelemelerinin tanı koymadaki başarısı değerlendirilmiştir. US veya BT tetkikleri yapılan diğer hastalarda çap, duvar kalınlığı, çevre yağlı dokudaki inflamasyona ikincil değişiklikler, apendekolit varlığı gibi parametrelerin duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerlerini araştırdık. Tedavi kısmında ise US inceleme ile de akut apendisit tanısı almış klinisyen tarafından antibiyoterapi tedavisi uygun görülmüş 0-18 yaş arası hastalarda antibiyoterapinin cerrahiye alternatif bir tedavi yöntemi olarak kullanılıp kullanılamayacağı araştırılmıştır. YÖNTEM: Retrospektif çalışmada Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine Ocak 2018- Aralık 2021 döneminde başvuran, klinik ve laboratuvar bulguları akut apendisit ile uyumlu ve radyolojik görüntüleme ile akut apendisit tanısı almış hastaların verileri hastane otomasyon sistemi incelenerek excel programına kaydedilmiş ve istatiksel analiz için kullanılmıştır. İstatistiksel analizde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Analizler için SPSS v20.0 (IBM SPSS Statistics for Windows, Version 20.0; Armonk, NY, USA) paket programı kullanıldı. BULGULAR: Gebe hastalarda US inceleme ile 3 hastanın apendiksi görüntülebilmiş, bu hastalardan 1'nin apendiksi normal değerlendirilmiş histopatolojik inceleme sonucu ise akut apendisit ile uyumlu idi. MRG incelemede ise hastaların tamamı akut apendisit ile uyumlu idi; histopatolojik incelemede ise 13 hastanın 3'nün apendiksi normaldi. Klinisyen tarafından antibiyoterapiye yönlendirilmiş 3 gün süre ile IV tedavi alan hastaların %48,9'u (23 kişi) ameliyata gitmiş; %51,1 (24 kişi) şifa ile taburcu olmuştur. Antibiyoterapi öncesi ve sonrası apendiks çapı, duvar kalınlığı, lenf nodu kısa çapı ve kompresyon parametreleri değerlendirilmiştir SONUÇ: Akut apendisit ön tanılı gebe hastalarda US incelemenin tanı koymada MRG incelemeye göre rölativ oldukça düşük başarı oranına sahip olduğu; MRG incelemenin ise başarı oranının yüksek olduğu ve birinci basamak tanı yöntemi olarak kullanılabileceği sonucuna ulaştık. Gebe hasta sayısının 13 olması çalışmayı sınırlandıran durumlar arasındadır. Bizim çalışmamız bu konu hakkında ön çalışma olmuş olup daha büyük gönüllü ölçeklerinde çalışılarak sonucun güvenilirliği artırılabilir. Tedavi protokolünde ise antibiyoterapinin 0-18 yaş grubu hastalarda cerrahiye alternatif bir yöntem olarak kullanılabileceğini vurguladık. Anahtar Kelimeler: Akut apendisit, antibiyoterapi, apendektomi, kompresyon
Böbrek transplantasyonunda donör böbreğin hacim ve vasküler özelliklerinin greft fonksiyonlarına etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Kronik böbrek yetmezliği önemli bir halk sağlığı olup en önemli tedavisi renal transplantasyondur. Renal transplantasyon başarısını artırmak hem birey hem toplum sağlığı açısından önemlidir. Çalışmamızda renal transplantasyon başarısına donör vasküler yapılarının etkisini araştırarak gelecekteki trasnplantasyon operasyonlarının başarısını artırmaya katkı sunmayı amaçladık. YÖNTEM: 01.01.2019-01.01.2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde gerçekleştirilen 90 renal transplantasyon operasyonu incelenmiştir. Operasyon öncesi donör BT görüntüleri (Aquilion; Toshiba Medikal Sistemleri, Tokyo, Japonya) ile elde edilip workstation'da incelendi (Aquarius; Tera Recon, Durham, İngiltere). Operasyon sonrası ise 1. gün, 3, 6 ve 12. aylarda tranplante böbrek doppler US ile incelendi. Tüm US tetkikleri Toshiba ve Samsung marka cihazlarla 3-5 mHz ve 7- 12 mHz transduserler ile yüzeyel ve konveks problar kullanılarak gerçekleştirildi. BULGULAR: Transplantasyon sonrası 1. gün PI değerleri ile ilk 1 yıl içerisinde akut rejeksiyon gelişme oranları koreledir. Transplante böbrek hacimleri arttıkça 12. ay kreatinin değerleri düşmektedir. SONUÇ: Transplantasyon sonrası oldukça erken bir dönem olan birinci gün doppler verileri greft hakkındaki muhtemel akut rejeksiyon riski hakkında uyarıcı olabilir. Böbrek hacminin artışı ile 12. ay kreatinin negatif korelasyonu çoklu verici durumlarında büyük böbreğin seçilmesinin faydalı olacağını göstermektedir.
Koroner BT anjiografide tespit edilen myokardiyal köprüleşme ile epikardiyal yağ dokusu volümü arasındaki ilişki
GİRİŞ VE AMAÇ: Miyokardiyal köprüleşme (MK), epikardiyal devam etmesi gereken koroner arterlerin belli segmentlerinin miyokard dokusuna yönlenmesi veya bu segmentlerin kas lifleriyle sarılmasıdır. Epikardiyal yağ dokusu (EYD), perikard ile kalp yüzeyi arasında vasküler yapıları çevreleyen yağ tabakası olup obezite gibi ciddi metabolik ve kardiyovasküler komplikasyonlara neden olan durumlarda, hacmi artmaktadır. Bu çalışmamızda MK insidansı, tipleri, ek anomali varlığı, MK olan hastalarda EYD'sunun etkisi araştırılmıştır. YÖNTEM: 01.01.2020-30.01.2023 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı Bilgisayar Tomografi ünitesinde Aquilion BT cihazı (Toshiba Medikal Sistemleri, Japonya) kullanılarak göğüs ağrısı nedeniyle kardiyak BT anjiyografi çekilen ve aralarında 24 MK olgusu tespit edilen toplam 50 hastanın verileri hastane otomasyon sistemiyle retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmada her hastada EYD volümü hesaplanarak cinsiyet, yaş ve diğer kardiyovasküler risk faktörleri ve MK ile olan ilişkisi değerlendirildi. BULGULAR: Toplam 24 olguda miyokardiyal köprüleşme tespit edildi (% 48). Myokardiyal köprüleşme vakalarında 17'sinde (%70,8) LAD köprüleşmesi, 4'ünde (%16,7) LCX köprüleşmesi, 2'sinde (%8,3) RCA köprüleşmesi ve 1'inde (%4,2) LAD-LCX köprüleşmesi görüldü. Toplam 50 hastanın 3'ünde (%6) ek koroner arter anomalisi izlenmiştir. Kontrol grubunda epikardiyal yağ hacmi ile yaş, Ca+2, LDL ve TG düzeyleri arasında orta düzeyde pozitif korelasyon saptanmıştır (p<0.05 her biri için). EYD hacmi üzerinde kadın cinsiyet ve yaşın anlamlı etkileri olduğu tespit edilmiştir. Kadınlarda EYD hacmi erkeklere göre 47,82 kat daha fazla iken, yaş değişkeninde bir birimlik artışın EYD hacmini %14 arttırdığı saptanmıştır. SONUÇ: Epikardiyal yağ hacminin kadın cinsiyet grubunda 47,82 kat daha yüksek olduğu görüldü. Çalışmamızda bu iki grupta (MK'si olan ve kontrol grubu) EYD volümü arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0.05). Bu tez MK varlığını erken yakalama ve MK üzerine EYD volümünün etkisini araştırmada bir ön çalışma olmuştur. Daha büyük hasta grubu ve birden fazla merkezde yapılması halinde çalışmanın güvenilirliği artacaktır. Anahtar Kelimeler: Myokardiyal köprüleşme, Epikardiyal yağ dokusu, Koroner arter anomalisi, Koroner BT Anjiyografi.
Paratiroid adenomlarında mikrodalga ablasyon yöntemlerinin karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Paratiroid adenomları, paratiroid bezlerinin aşırı miktarda parathormon (PTH) üretmesine neden olan benign tümörlerdir. Çoğunlukla hiperkalsemi belirtileri, yorgunluk, kas zayıflığı, poliüri, polidipsi, bulantı, kusma, kabızlık ve mental değişikliklerle bulgu verirler. Paratiroid adenomlarının görülme riski yaşla birlikte artar ve kadınlarda erkeklerden daha sık görülür. Bu çalışmanın amacı, paratiroid adenomlarının tedavisinde kullanılan soğutmalı ve soğutmasız mikrodalga ablasyon (MWA) yöntemlerinin etkinliğini karşılaştırmaktır. YÖNTEM: Ocak 2023 - Ocak 2024 tarihleri arasında kliniğimizde paratiroid adenomu tanısıyla ultrason eşliğinde mikrodalga ablasyon tedavisi uygulanan 40 hasta incelenmiştir. Hastalar, soğutmalı MWA (19 hasta) ve soğutmasız MWA (21 hasta) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. İşlem öncesi ve işlemden sonra belirli periyotlarla toplam 6 kez serum PTH, kalsiyum (Ca), fosfor (P) ve alkalen fosfataz (ALP) seviyeleri ölçülmüş ve karşılaştırılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 28.0 programı kullanılarak yapılmış ve anlamlı olduğu düzey p<0.05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya katılan 40 hastanın yaş ortalaması 54.4 ± 14.6 yıl olup, %67.5'i kadındır. Ortalama nodül hacmi 0.73 ± 0.53 ml olarak bulunmuştur. Soğutmalı ve soğutmasız MWA grupları arasında başlangıç ölçümleri ile işlem sonrası takip ölçümlerinde serum PTH ve Ca seviyelerinde anlamlı bir fark (p>0.05) gözlenmemiştir. Her iki grupta da zamanla PTH ve Ca seviyelerinde düşüş gözlenmiş, ancak bu iki yöntem arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. SONUÇ: Bu çalışmanın bulguları, paratiroid adenomlarının tedavisinde soğutmalı ve soğutmasız mikrodalga ablasyon yöntemlerinin serum PTH ve Ca seviyeleri açısından etkinlikleri arasında anlamlı bir fark olmadığını göstermektedir. Her iki yöntem de güvenli ve etkili olup, benzer sonuçlar sağlamaktadır. Bu nedenle, soğutmalı ve soğutmasız mikrodalga ablasyon yöntemleri arasında seçim yapılırken, hastanın tercihleri, spesifik klinik durumlar ve mevcut kaynaklar göz önünde bulundurulabilir. Anahtar Kelimeler: Paratiroid adenomu, mikrodalga ablasyon, soğutmalı ablasyon, soğutmasız ablasyon, parathormon
Kemik fraktürlerinin radyolojik tanısındayapay zeka tabanlı karar destek algoritması geliştirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Yaygın olan ve sıklığı artan kırık vakalarına zamanında doğru tanının konulabilmesi için destek sistemlerine ihtiyaç vardır. Bu araştırma da acil servise kırık şüphesi ile başvuran hastaların, direkt grafilerini hekimlerin değerlendirilme sürelerinin ve kırığı atlama riskinin düşürülebilmesi için yapay zeka tabanlı karar destek algoritmasının oluşturulması amaçlanmaktadır. YÖNTEM: Araştırmaya 1040 fraktür grafisi ve 250 fraktür olmayan grafi dahil edildi. Bunlardan 832 fraktür grafisi ve 200 fraktür olmayan grafi eğitim datası olarak kullanılırken, 208 fraktür grafisi ve 50 fraktür olmayan grafi test datası olarak kullanıldı. Ham grafi imajlarına gürültü ekleme, bulanıklaştırma, kırma, çevirme ve döndürme gibi görüntü işleme teknikleri uygulanarak her imaj için 10 farklı görüntü elde edildi. Bu şekilde 10 320 direkt grafi kullanılarak transfer learning metodu ile makine öğrenimi gerçekleştirildi. BULGULAR: Test setindeki 258 grafi, oluşturulan model ile tahmin edildi. Model kırığı olan hastaların %82'sini kırık olarak tahmin etmektedir (Duyarlılık). Sağlam olan hastaların %88'ini sağlam olarak tahmin etmektedir (Özgüllük). Modelin kırık olarak tahmin ettiği hastaların %97'si gerçekte kırıktır (Kesinlik). Modelin sağlam olarak tahmin ettiği hastaların %54'ü gerçekte sağlamdır (Negatif prediktif değer). Model sağlam hastaların %12'sini kırık olarak tahmin etmektedir (Yanliş pozitiflik oranı). Model kırık hastalarının %18'ini sağlam olarak tahmin etmektedir (Yanlış negatiflik oranı). Modelin tüm hastalar içinde doğru tahmin yapma sıklığı ise %83'tür (Doğruluk). Modelin F1 skoru 0,89'dur. SONUÇ: Oluşturulan model verilerine göre özellikle %97 kesinlik ile hekimin kırık olduğunu düşündüğü vakalarda daha hızlı karar vermesini sağlayacaktır. Acil servislerde buna benzer modellerin kullanımı yanlış ve gecikmiş tanı sıklığını en aza indirecektir. Anahtar Kelimeler: Direkt grafi, kırıklar, makine öğrenimi, yapay zeka
İnterstisyel akciğer hastalıklarında BT skorlama sistemi kullanılarak fibrozisin radyolojik olarak derecelendirilmesi ve BT skorunun solunum fonksiyon testleri, hemogram parametreleri, kardiyak ve mediastinal bulgular ile karşılaştırılması
Bu çalışmamızda İnterstisyel Akciğer Hastalıklarında; hastalığın takibinde, tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde ve fibrozisin derecelendirilmesinde klinik pratikte kullanılabilir objektif öngörücü parametreler bulmayı amaçladık. Çalışmamızda Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde (eski adı Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi) Ocak 2014-Ocak 2018 tarihleri arasında İnterstisyel Akciğer Hastalıkları tanısıyla takip edilen, sistemde Toraks BT, solunum fonksiyon testi ve hemogram sonuçlarının her üçü de bulunan hastalar dahil edildi. Aktif enfeksiyonu, pulmoner tromboembolisi, malignitesi ve plevral effüzyonu olan hastalar, akciğer ve mediasten cerrahisi geçirenler, toraks BT'lerinde çekim artefaktları olanlar ile sistemde toraks BT, solunum fonksiyon testi ve hemogram sonuçlarından herhangi biri bulunmayan olgular çalışmaya dahil edilmedi. Yaşları 47 ila 79 arasında değişen 26'sı kadın, 37'si erkek olmak üzere toplam 63 hasta çalışmamızda retrospektif olarak değerlendirildi. İnceleme Radyoloji Anabilim Dalı Tomografi ünitesinde yer alan Toshiba Aquilion (Toshiba Aquilion CT, Toshiba Medical System, Japonya) çok kesitli BT cihazı ile yapıldı. Bunun yanı sıra hastane bilgi sistemi olan Enlil-HBYS (Enlil Eroğlu, Eskişehir) sistemi kullanılarak her hastaya ait solunum fonksiyon testleri ile hemogram sonuçları iş istasyonlarında değerlendirildi. Bulgular:Warrick skorlama sistemini kullanarak oluşturduğumuz üç farklı İAH grubunda Nötrofil sayısı, NLO, PLO, PNO ve MPV değerleri ele alınmıştır. BT skoru değerleri arttıkça hastaların Nötrofil sayısı ve NLO değerlerinde artış, PNO değerlerinde ise azalma saptanmış olup İAH grupları arasında belirtilen parametreler istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Öte yandan PLO ve MPV değerleri ile BT Skoru arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki saptanmamıştır.Hafif, orta ve ağır form İAH grupları hem kendi içerisinde hem de birbirleri ile kıyaslandığında elde edilen BT Skoru ile ana pulmoner arter çapı, sağ ventrikül-sol ventrikül oranı, sağ atrium alanı, mediastinal bölgede izlenen lenf nodlarının sayısı ve boyutu arasında pozitif korelasyon izlenmiş olup elde olunan veriler istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (Tablo XI-XII-XIII).BT Skoru ile aktüel FVC ve aktüel FVC/Beklenen FVC arasında negatif, aktüel FEV1/FVC arasında ise pozitif korelasyon mevcuttur. Hafif, orta ve ağır form İAH grupları arasında yapılan değerlendirmede belirtilen solunumsal parametreler açısından anlamlı istatistiksel korelasyon saptanmıştır (Tablo XIV-XV-XVI). Sonuç: İnterstisyel Akciğer Hastalıklarında (İAH), BT Skoru, nötrofil sayısı, nötrofil-lenfosit oranı (NLO), platelet-nötrofil oranı (PNO), aktüel FVC/beklenen FVC oranı, ana pulmoner arter çapı, sağ atrium alanı, sağ ventrikül/sol ventrikül oranı ile mediastinal lenf nodlarının boyutu ve sayısı hastalığın takibinde, tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde ve fibrozisin derecelendirilmesinde objektif sonuçlar vermiş olup klinik pratikte özellikle takipler esnasında kullanılabilir parametrelerdir. Anahtar Kelimeler: İnterstisyel Akciğer Hastalıkları, Fibrozis, BT Skoru, Hemogram, SFT
Kronik obstruktif akciğer hastalığında bilgisayarlı tomografide amfizem miktarı ve dağılımının kantitatif yöntemlerle değerlendirilmesi ve klinik bulguları ile korelasyonu
Amaç: ÇalıĢmamızda amfizem predominant tip kronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH) olan hastaların toraks bilgisayarlı tomografi (BT) tetkiklerinde farklı dansitometrik parametreleri kullanarak solunum fonksiyon testi ile korelasyonunu arasındaki iliĢkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: ÇalıĢmamız retrospektif olarak gerçekleĢtirilmiĢtir. ÇalıĢmamıza KOAH tanısı olan, toraks BT ve solunum fonksiyon testi (SFT) olup iki tetkik arasında iki aydan az olan hastalar dahil edildi. Tüm hastaların dansitometrik değeleri, antropometrik ölçümleri, periferik venöz kan hücre değerleri, SFT değerleri, sigara alıĢkanlıkları değerlendirildi. Hastaların görüntü verileri DICOM formatında kaydedilip kantitatif ölçümler için 3D Slicer programına aktarıldı. Tüm akciğer, sol akciğer, sağ akciğer ve her bir akciğer üç zona ayrılarak toplamda dokuz segmentte değerlendirildi. Ayrılan zonlarda normal parankim ve amfizem alanların vokselleri kantitatif ölçümler ile düĢük atenüasyonlu alan yüzdesi (%LAA), persentil dansite değeri (PD), ortalama akciğer dansitesi (MLD) olarak ölçülmüĢtür. %LAA metodunda farklı Hounsfield Unit (HU) değerlerinin duyarlılığını belirlemek için - 950 HU, - 925 HU, - 910 HU eĢik değerleri kullanılmıĢtır. PD metodunda farklı eĢik değerlerinin duyarlılığını belirlemek için PD 10 ve PD 15 eĢik değerleri kullanılmıĢtır. Hastaların histogram analizi yapılarak skewness ve kurtosis değerleri ölçülmüĢtür. Kantitatif parametrelerde %LAA, PD, MLD, kurtosis ve skewness değerleri kullanılarak hastanın amfizemin zon ve lob dağılımının SFT üzerine etkisi araĢtırılmıĢtır. AraĢtırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiĢtir. Sürekli değiĢkenlerin parametrik özellikleri taĢıyanlarının korelasyonunda Pearson Testi, sürekli değiĢkenlerin parametrik özellikleri taĢımayanlarının korelasyonunda Spearman Testi kullanılmıĢtır. 80 Bulgular: ÇalıĢmaya KOAH tanısı olan 56 hasta dahil edildi. Tüm segmentler değerlendirildiğinde dansitometrik değerlerden LAA% - 910 diğer parametrelere kıyasla zorlu ekspirasyonun birinci saniyesinde atılan volümü (FEV1) ile daha yüksek korelasyon gösteriyordu (p= <0,001, r= - 0,556). Diğer parametrelerin FEV1 ile duyarlılıklarında segmentler arası farklılıklar mevcuttu. LAA% - 910 metodunda, sağ akciğer orta zon segmentinin tutulumunun FEV1 değerini diğer segmentlere kıyasla daha çok etkilemektedir (p= <0,001, r= - 0,569). GOLD 1-2 grubu ile GOLD 3-4 grubu karĢılaĢtırıldığında, tüm parametrelerde ortalama amfizem miktarında anlamlı artıĢ izlendi (p= <0,001). Histogram analizinden elde edilen skewness ve kurtosis değerlerinin FEV1 ile korelasyonunda hiçbir segmentte anlamlı korelasyon izlenmedi. Sosyo - demografik değiĢkenlerden kilo ve vücut kitle indeksi dansitometrik değerler ile kuvvetli ters korelasyon gösterdi (p= <0,001). Sigara ile kuvvetli doğrusal korelasyon bulundu (p= <0,001). YaĢ ile dansitometrik değerler arasında korelasyon bulunmadı. Diğer spirometrik değerlerden FEV1/FVC ve maksimum ekspiryum ortası akım hızı (MEF25 - 75) ile tüm akciğer dansitometrik değerleri kuvvetli korelasyon gösterdi (p= <0,001). PEF ile dansitometrik değerler arasında anlamlı korelasyon izlenmedi. Periferik venöz kan hücre değerleri ile dansitometre korelasyonunda lenfosit% ile LAA% - 950 ve LAA% - 925 metotlarında zayıf korelasyon gösteriyordu (p= 0,044, r= - 0,270). Sonuç: Toraks BT dansitometrik ölçümler amfizem yaygınlığını ve Ģiddetini belirlemede objektif sonuçlar vermektedir. Dansitometrik değerler ile SFT değerleri arasında anlamlı korelasyon mevcuttur. Kantitatif analizlerin amfizem Ģiddetini değerlendirmede ve hastanın mevcut klinik bulgularını öngörmede kullanılabileceğini düĢünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Amfizem, dansitometri, solunum fonksiyon testi
Periampuller divertikül prevalansı ve eşlik eden pankreatikobiliyer hastalıkların çok kesitli BT ile değerlendirilmesi
Giriş-Amaç: Bu çalışmamızda Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) yöntemini kullanarak periampuller duodenal divertikül (PAD) prevalansını ve PAD ile pankreatikobiliyer hastalıkların ilişkisini saptamayı amaçladık. Ek olarak, PAD varlığının safra yollarının anormal dilatasyonu ile ilişkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde Ocak 2016 ile Ocak 2020 arasında batın BT çekilen hastaların verileri radyoloji veri tabanından retrospektif olarak toplanarak değerlendirildi. Bilinen pankreatikobiliyer neoplazm, karaciğer neoplazmı, konjenital kistik safra yolu hastalığı olanlar, biliyer stenti ve artefaktlı görüntüleri olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Toplam 222 PAD hastası toplandı ve PAD saptanmayan 220 hasta kontrol grubuna dahil edildi. PAD boyutu, lokalizasyonu, safra kanalı çapı, geçirilmiş kolesistektomi, kolelitiazis, safra kanalı taşları, benign biliyer striktür, akut kolanjit, akut kolesistit, kronik kolesistit, akut pankreatit, kronik pankreatit, kolonik divertikül, hepatosteatoz, pankreatik yağlı infiltrasyon bulguları ve karaciğer fonksiyon testleri hastaların elektronik medikal kayıtlarından bulunup not edildi. Grupları karşılaştırmak için Mann Whitney testi, χ2 analizi ve Spearman korelasyon testlerinden uygun olan kullanıldı. Bulgular: Mevcut çalışmamızda DD prevalansı %1,16 ve PAD prevalansı %1,06 idi. PAD prevalansı artan yaş ile pozitif korelasyon gösterdi. Çalışmamızdaki ortalama PAD çapı 22,98 mm ± 10,98 idi. Artan yaş ile PAD çapı arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu. Kadın/erkek oranı PAD grubunda 1,02/1 ve yaş ortalaması 67,31 idi.PAD grubunda kolelitiazis, koledokolitiazis, akut kolesistit, kronik kolesistit insidansı istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti. PAD grubunda hepatosteatoz insidansı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Multipl lokalizasyonda ekstrahepatik safra kanalının ve sağ intrahepatik safra kanalının çapı PAD grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha genişti. Buna ek olarak, hem PAD hem kontrol grubunda kolesistektomili hastaların safra yolları, kolesistektomi geçirmeyen hastalara göre anlamlı olarak daha genişti. PAD grubunda kolesistektomi olmayan hastalarda ekstrahepatik safra kanalının çapı ortalaması, kontrol grubundaki kolesistektomi olmayan hastalara göre anlamlı olarak daha fazlaydı. Ayrıca yaş ile biliyer kanal çapı arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu. Sonuç: Sonuç olarak ÇKBT; PAD tanısında, eşlik eden pankreatikobiliyer hastalıkların saptanmasında ve PAD'lerin safra yollarına etkisini değerlendirmede kullanılan noninvaziv değerli bir tanı yöntemidir.
Glioblastom ve soliter beyin metastazı ayırıcı tanısında konvansiyonel MR sekanslarından otomatik segmentasyonla elde edilen radiomics verileri ile oluşturulan yapay zeka modellerinin başarısı
Giriş-Amaç: Biz çalışmamızda hastaların konvansiyonel MR görüntüleri üzerinden yapay zeka temelli otomatik tümör segmentasyonu ile elde edilen Radiomics verileri ile geliştirilen makine modelleri ile glioblastom (GBM)- soliter beyin metastazı ayrımı yapmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde tek merkezli ve retrospektif olarak yapılmıştır Çalışmada Ocak 2011-Haziran 2020 tarihleri arasında hastanemiz patoloji kayıtlarında glioblastom ve beyin metastazı tanıları kanıtlanmış hastalar retrospektif olarak tarandı ve medikal bilgileri ile PACS sistemindeki görüntüleri incelendi. Soliter beyin metastazı ve glioblastoma tanıları kanıtlanmış operasyon öncesi kontrastlı beyin MRG tetkiki uygulanmış hastalar dahil edildi. Görüntü kalitesi yetersiz, patoloji raporu uygunsuz hastalar dışlandı. Çalışmaya 35 GBM ve 25 soliter beyin metastazı hastası alındı. Hastaların T1 ağırlıklı, postkontrast T1 ağırlıklı, T2 ağırlıklı ve T2 fluid attenuated inversion recovery (FLAIR) ağırlıklı görüntüleri BraTumIA isimli programa hastaların anonimize edilmiş görüntüleri çevrimdışı ortamda yüklendi. Programla hastaların lezyonları nekroz, kontrastlanmayan solid alan, kontrastlanan solid alan ve peritümoral ödem olarak yapay zeka aracılığıyla 4 farklı segmente ayrıldı. Sonrasında segmentasyon kusurları manüel olarak düzeltildi. 3DSlicer versiyon 4.11 paket programına ait "Radiomics" eklentisi ile T1 post-kontrast ve T2 AG FLAIR görüntüler üzerinden radiomics özellikleri çıkartıldı. Yapay zeka modelleri geliştirmek amacıyla Orange veri madenciliği programı ve Python Sci-Kit Learn kütüphanesi kullanıldı. Aşırı uyum ve eş doğrusallıktan kaçınmak için boyut azaltımı işlemi uygulandı. Sonrasında bu özniteliklerle 10 kat çapraz doğrulama metodu kullanılarak Derin Sinir Ağları (DNN), Destek Vektör Makineleri (Support Vector Machine, SVM), Rastgele Orman (Random Forest, RF), Naive Bayes (NB) modellemeleri yapıldı. Model performansı değerlendirilmesinde doğruluk, sensitivite, spesifite, eğri altında kalan alan (AUC) parametreleri kullanılmıştır. Bulgular: GBM ve metastaz grupları arasında yaş, cinsiyet ve lokalizasyon açısından bir fark izlenmedi. Geliştirilen makine modellerinde en başarılı sonuçlar nöral ağ ve destek vektör makine algoritmalarında elde edildi. Nöral ağ sınıflandırıcısında; GBM ve metastaz ayırt etmede AUC, doğruluk, F ölçütü, pozitif kestirim değeri, sensitivite, spesifite sırasıyla 0.975 , 0.917, 0.917, 0.922, 0.917, 0.900 bulunmuştur. Destek vektör makine sınıflandırıcısında; GBM ve metastaz ayırt etmede AUC, doğruluk, F ölçütü, pozitif kestirim değeri, sensitivite, spesifite sırasıyla 0,974, 0,901, 0,900, 0,919, 0,900, 0,929 bulunmuştur. Sonuç: GBM ve soliter beyin metastazı ayırıcı tanısında radiomics temelli yapay zeka modellemeri sadece konvansiyonel sekanslarla cihaz bağımlılığı olmadan yüksek doğrulukla ayırabilmektedir. Anahtar Kelimeler: radiomics, makine öğrenmesi, glioblastom, metastatik beyin tümörü, texture analiz, otomatik segmentasyon
COVID-19 (SARS-CoV-2) pandemisi sürecinde olguların akciğer bulgularının radyolojik değerlendirmesi
Amaç: Bu çalışmamızda, COVID-19 pandemisi sürecinde çekilen toraks bilgisayarlı tomografi (BT) tetkiklerini American College of Radiology (ACR)'ye göre gruplandırarak hastalığın tipik-atipik bulgularının varlığını ve sıklığını araştırmayı, tipik bulguları tanımlayarak hastalığın erken döneminde tanıya yardımcı olmayı ve tedavi sürecinin erken başlamasına katkı sağlamayı amaçladık. Ayrıca hastalığın ilerleyen dönemlerinde takip BT bulgularını inceleyerek prognozu değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya Nisan 2020- Ağustos 2020 tarihleri arasında COVID-19 pandemisi sürecinde Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'ne (SUAM) çeşitli sebeplerle başvuran, hastanemiz Radyoloji Anabilim Dalı görüntüleme biriminde Toraks BT çekilen ve RT-PCR (real-time polymerase chain reaction) testi bulunan hastalar dahil edildi. Bu süreçte hastanemize başvurup toraks BT tetkiki yapılmamış ya da dış merkez görüntülemesi olan ve RT-PCR testi alınmamış hastalar çalışmamıza dahil edilmedi. Yukarıda belirtilen kriterlere sahip hastaların aynı tarihte sistemde yer alan total lökosit, lenfosit, C-reaktif protein (CRP), prokalsitonin değerleri ve RT-PCR test sonuçları incelemeye alındı. Çalışmaya dahil edilen 600 hastanın, 300'ü erkek, 300'ü kadındı. RT-PCR pozitif ve RT-PCR negatif gruplarındaki hastaların yaş, cinsiyet, klinik ve laboratuvar bulguları, komorbiditeleri ve mortalite oranları, ACR'ye göre toraks BT grupları ve özellikleri karşılaştırmalı olarak incelendi. Sürekli değişkenlerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama ve standart sapma, kategorik değişkenlerin tanımlanmasında ise frekans (n) ve yüzde (%) değerleri verilmiştir. Normal dağılım göstermeyen sürekli değişkenlerin iki düzeyli değişkenlerle karşılaştırılmasında ise Mann Whitney-U testi kullanılmıştır. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkiler Ki-kare analizi ile incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda RT-PCR testi pozitif olan hasta sayısı 282 (%47), RT-PCR testi negatif olan hasta sayısı 318 (%53) olarak bulundu. Kadınlarda RT-PCR testi pozitiflik oranı %51.6 iken, erkeklerde bu oran %42.3 olarak saptandı. Kadınlarda RT-PCR pozitiflik oranı erkeklere göre daha yüksek izlenmekle birlikte, istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0.05). RT-PCR pozitif olan hastalar içerisinde en yüksek hasta sayısı grup 3'te (40-64 yaş) izlenmiştir. Bu oran %46 olarak bulunmuştur. RT-PCR pozitif hastalarda mortalite oranı %6.2'dir. RT-PCR pozitif olan hastalarda en sık izlenen semptomlar; öksürük (%58), miyalji (%45), ateş (%31) ve nefes darlığıdır (%30). Miyalji ve tat-koku almada azalma semptomları, RT-PCR pozitif hastalarda, RT-PCR negatif hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. En sık izlenen laboratuvar bulguları ise; normal lökosit, azalmış lenfosit, artmış CRP ve prokalsitonin değerleridir. En sık eşlik eden komorbiditeler; hipertansiyon (%12) ve diabetus mellitus (%10.6) olarak belirlenmiştir. RT-PCR pozitif grupta en sık görülen toraks BT kategorisi, hastaların %61,7'sinde izlenen grup 1 (klasik patern) olarak saptandı. En sık izlenen BT dansite özelliği; buzlu cam dansitesinin ve konsolidasyonun beraber izlendiği mikst paterndi. Sekonder BT bulguları ise; vasküler genişleme, interlobüler septal kalınlaşma, bronşial dilatasyon, fibrotik bant ve paralel plevra işareti olarak saptandı. Bulgular bilateral, multifokal, periferal ve posterior baskın izlenmiş olup, alt lob ağırlıklı dağılım göstermekteydi. Tüm bu bulgular RT-PCR pozitif hastalarda, RT-PCR negatif hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. İlk BT ve takip BT'ler arası ortalama süre 4.5 gün olup; takip BT'lerde en sık progresif patern izlenmiştir. Sonuç: Sonuç olarak toraks BT; pandemi sürecinde tanıya yardımcı olmak, hastalığın ciddiyetini değerlendirmek ve prognozu tahmin etmede yeri doldurulamaz bir rol oynamaktadır. Anahtar Kelimeler: COVID-19, Toraks BT, American College of Radiology (ACR)
Over lezyonlarında benign, borderline ve malign ayrımında manyetik rezonans görüntülemenin yeri ve MR tabanlı yapay zekâ ile karşılaştırılması
Amaç: Over kanseri kadınlarda ikinci en sık ölüme neden olan jinekolojik kanserdir. Klinik bulguları spesifik olmayıp bu durum tanıda gecikmeye neden olmaktadır. Tanıda günümüzde kullanılan en etkili noninvazif yöntem olanMR'ın özellikle borderline ve malign kitlelerinayrımında kısıtlılıkları bulunmaktadır. Bu çalışmada,over kitle görüntülerinin hem radiomics özellikleri çıkarıldı hem deESA mimarileriuygulanarak benign borderline ve malign over kitlelerini ayıran bir derin öğrenme algoritması geliştirildi. Bu çalışmanın amacı over kitlelerinin benign, borderline ve malign ayrımında rutin MR, diffüzyon MR görüntüleme sekansları ve MR tabanlı yapay zekâ uygulamalarının doğruluk oranlarının belirlenmesi ve birbiriyle karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı kesitsel nitelikte olup 1 Nisan 2015-01 Mart 2021 tarihleri arasında üniversite hastanesinde kontrastlı alt abdomen ve diffüzyon MR çekilmiş 191 hasta ile yapıldı. Hastaların yaşları, kan sonuçları not edildi. MR bulgularından T1 ve T2 sinyal özellikleri, kontrast tutulum paternleri, kitle içi hemoraji varlığı, mural nodül ve papiller projeksiyon varlığı, diffüzyon kısıtlaması bulunup bulunmaması, ADC (x 10-3 mm2 /s) değerleri ve radyolojik ön tanıları benign borderline ve malign olarak kaydedildi. Slicer 3D programı ile aksiyel T2 sekansta kitlelerin manuel segmentasyonu yapıldı, radiomics modülü ile toplam 107 adet öznitelik çıkarıldı. Aksiyel T2 ve postkontrast T1 sekanslarda kitlelerin görüldüğü kesitlerin JPEG görüntüleri alınarak ESA modellerine (GoogleNet, ResNet18, MobileNetv2, ShuffleNet, VGG16, AlexNet ve DarkNet19) %80 eğitim, %20 test ve %90 eğitim, %10 test grubu olarak öğretildi. Geliştirilen ESA mimarilerinin tanı koymadaki başarısı değerlendirildi ve sonuçlar karşılaştırıldı. Yapay zekâ yöntemlerinde kullanılan tekniğin başarısını ölçmek için kesinlik, duyarlılık, özgüllük ve doğruluk başarı ölçütleri kullanıldı. İstatistiksel analiz için SPSS 20 programı kullanıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: ESA mimarilerinde postkontrast T1 sekans için duyarlılık 0.95, özgüllük 0.85, doğruluk 0.78 ve 0.80 kesinlik; T2 sekans için duyarlılık 0.91, özgüllük 0.90, doğruluk 0.84 ve kesinlik 0.90'a varan değerlerde bulundu. Radyolojik bulgular malign kitle tanısı koymada %89.47 duyarlılık, %87.31 özgüllük, %87.9 doğruluk ve %75 kesinlik gösterdi. Sonuç: ESA mimarileri over kanseri tanısı koymada radyolojik bulgulara benzer düzeyde bir teşhis performansı sağladı. Anahtar Kelimeler: Over kanseri, Evrişimli Sinir Ağları, Radiomics, MR
Endometrium kanserli hastalarda preoperatif risk sınıflandırması için manyetik rezonans görüntüleme özelliklerine dayalı nomogram geliştirilmesi
Amaç: Çalışmamızda yaş, tümör MRG morfolojik ölçümleri ve ADC Histogram analizi ölçümlerini içeren değişkenler ile ESMO kriterlerine göre düşük - düşük olmayan riskli ve yüksek – yüksek olmayan riskli endometrioid endometrium kanseri hastalarını cerrahi öncesi ayırt etmek için bir nomogram geliştirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif, tanımlayıcı kesitsel bir vaka-kontrol çalışmasıdır. Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'ne 01.01.2017 ile 01.09.2023 tarihleri arasında merkezimizde görüntüleme sonrası ilk 30 gün içerisinde opere olan endometrium kanseri tanılı hastalar dahil edildi. Toplam 252 hastadan 82'sinin eksiksiz görüntüleme, operasyon ve patoloji sonuçlarına sahip olduğu anlaşıldı. Yalnızca endometrioid tip endometrium kanserleri dahil edildi. Yaş, patoloji sonuçlarında elde edilen bulgular, MRG'de T2, yağ baskılı T1 kontrastlı ve Difüzyon/ADC serilerini içeren alt batın MRG tetkiklerinden tümör ortogonal çapları, tümör ve uterus sagittal alan ölçümleri ve tümör/uterus alan oranları not edildi. Son olarak ADC haritalarından volümetrik tümör segmentasyonu yapıldı, histogram analizi sonucu minADC, maxADC, meanADC, medianADC, percentile10, percentile90, entropi, kurtosis, skewness değerleri not edildi. ESMO kriterlerine göre hastaların risk sınıflamaları yapıldı. Temel istatistik testler ile gruplar arası anlamlı fark olan parametreler, çoklu bağlantı (multicollinearity) ekarte edilerek binary (iki durumlu) lojistik regresyon testleri ile en iyi model oluşturuldu. Modelin görselleştirilmesi için nomogram elde edildi. İstatistiksel analiz için PASW Statistic 18, Jamovi ve R Software yazılımları, volümetrik segmentasyon ve histogram analizi için Slicer yazılımı kullanıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Lojistik regresyon testleri sonucu düşük – düşük olmayan riskli grup için lojistik regresyon modeline alınan parametreler APSag, TAOSag, Median, Skewness olarak; yüksek – yüksek olmayan risk grubu için APSag, TAOSag, Skewness olarak belirlendi. Sırasıyla modeller sonucu doğru sınıflama oranı %86,6, %70,7'dir. ROC eğrileri sonucu elde edilen AUC, sensitivite ve spesifite değerleri sırasıyla; (0,922; 0,934; 0,667) ve (0,766; 0,827; 0,500) bulundu. Oluşturulan nomogram görseli eklendi. Sonuç: ADC Histogram analizlerinin MRG morfolojik ölçümlerine eklenerek elde edilen nomogram ile literatüre göre karşılaştırıldığında düşük – düşük olmayan risk gruplarını ayırmada yüksek oranda bir stratifikasyonu sağlandığı bulunmuştur.
Manyetik rezonans kolanjiopankreatografide izlenen biliyer morfolojik değişikliklerin pankreatikobiliyer hastalıklar ile ilişkisi
Amaç: Hepatopankreatikobiliyer cerrahilerde en yaygın morbidite ve mortalite nedenlerinden biri safra yolları ile ilgili komplikasyonlardır. Safra yolu varyasyonlarının preoperatif tespiti, morbidite ve mortalite oranlarını azaltmak için önemlidir. Manyetik rezonans kolanjiyopankreatografi (MRKP), normal safra yolları anatomisini ve varyasyonlarını göstermek için non invaziv ve iyonizan olmayan güvenilir bir yöntemdir. Bu retrospektif çalışmada; intra ve ekstrahepatik safra yolları ve pankreatik kanaldaki varyasyonların popülasyonumuzdaki yaygınlığını göstermeyi, hastalarda izlenen çeşitli morfolojik değişiklikler ile pankreatikobiliyer hastalıkların ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı kesitsel nitelikte olup 01.01.2022-31.12.2023 tarihleri arasında hastanemize karın ağrısı, sarılık nedeni ile başvurmuş ve üst abdomen MR ve MRKP çekilmiş 1141 hasta retrospektif incelendi. Hastaların yaşları, bilirubin değerleri, operasyon öyküsü incelendi. İntra ve ekstrahepatik safra yolu varyasyonlarında Sureka ve ark.'nın sınıflama sistemi kullanılırken, pankreas kanal varyasyonlarında ise Mortele ve ark.'larının belirttiği sınıflama sistemi kullanıldı. Safra yolu çapları ölçüldü. Safra yolu dilatasyon tiplendirmeleri Griffin ve ark.'larının çalışmasına göre yapıldı. Direkt bilirubin yüksekliği olan hastalarda safra yolu dilatasyonu için çap kesim noktaları belirlendi. Tanımlanan morfolojik değişiklikler ile primer pankreatikobiliyer malign hastalıkların (kolanjiokarsinom, pankreas kanseri, periampüller tümör) ve biliyer sistemdeki primer benign hastalıkların (kolelitiazis/koledokolitiazis, kolanjit, benign biliyer darlık, primer sklerozan kolanjit, koledok kisti) ilişkisi incelendi. İstatistiksel analiz için p<0,05 anlamlı kabul edildi ve SPSS 26 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 927 olgudan 414'ü erkek, 513'ü kadındı. Yaş ortalaması 58,4 (7-96) olup, kadınlarda yaş ortalaması 57,8; erkeklerde 59,1 idi. Hastaların 211'inde (%22,8) tanımladığımız benign ya da malign hastalık izlenmemiş olup yaklaşık %77,2'sinde tanımladığımız benign ya da malign hastalıklardan en az biri bulunmaktaydı. Tipik biliyer anatomi olarak tanımlanan tip 1 sağ hepatik safra yolu, tip A sol hepatik safra yolu ve sağ lateral insersiyo ile sistik kanal 117 hastada tespit edildi. Hastalardan 810'unda en az bir varyasyon vardı. En sık görülen anatomi sağ hepatik kanal tip 1 (%60,2), sol hepatik kanal tip A (%80,6), sistik kanal sağ lateral insersiyo (%58,3), pankreatik kanal seyri descending (%39,7) idi. Safra kesesinde taş/çamur varlığı, erkek cinsiyet, pankreatik kanal ve safra yolu dilatasyonu, sağ hepatik kanal, pankreatik kanal seyir ve konfigürasyon varyasyonları ile pankreatikobiliyer malign hastalıklar arasında anlamlı ilişki saptandı. Ayrıca safra yolu dilatasyon tipleri ile de pankreatikobiliyer malignite arasında ilişki gösterilmiş olup koledoğun incelerek sonlanmasının normal bulgu olduğu, koledok distalinde yarım ay şeklinde dolum defekti görülmesinin koledokolitiazis açısından anlamlı olduğu saptandı. Ayrıca koledoğun düzgün ani tıkanıklığının genellikle pankreas baş kesiminden kaynaklı tümöre bağlı olduğu, segmental safra yolu dilatasyonunun sıklıkla kolanjiokarsinomu düşündürdüğü, yine asimetrik düzensiz safra yolu değişikliklerinin de ağırlıklı olarak kolanjiokarsinomda görüldüğü tespit edildi. Sonuç: Safra yolları değerlendirilmesinde, MRKP görüntüleme invaziv olmayan ve altın standart tetkiktir. Pankreatikobiliyer girişimsel işlem öncesi veya preoperatif MRKP ile safra yolları ve pankreatik kanal varyasyonlarının tespit edilmesi ve raporlanması morbidite ve mortaliteyi azaltacaktır. Ayrıca pankreatikobiliyer morfolojik değişikliklerin saptanması hastaların takip edilmesini sağlayarak olası hastalıkların erken yakalanmasına olanak tanıyacaktır.
Multiple skleroz tanılı hastalarda aktif lezyon saptamada rutin görüntüleme protokolü ile üç boyutlu kontrastlı FLAIR ve üç boyutlu T1 siyah kan sekanslarının tanısal performanslarının karşılaştırılması
Amaç: Multipl skleroz (MS), dünya genelinde yaklaşık 2,8 milyon kişiyi etkilediği düşünülen demiyelinizan, otoimmün, nörodejeneratif santral sinir sistemi (SSS) hastalığıdır. Kontrastlı Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) standart klinik protokollerinde üç boyutlu (3D) T1- ağırlıklı(T1A) Magnetization Prepared Rapid Acquisition Gradient Echo (MPRAGE) sekansı sıklıkla uygulanmaktadır. Standart protokoller MS seyrinde sınırlı tahmin gücüne sahiptir. Klinik izole sendromlu (KİS) hastalarda görüntülemede tanısal performans artışı ve buna bağlı erken tanı uzun vadede tedavi değerlendirmesi açısından faydalı olabilir. Bu çalışmanın amacı, relapslar ve remisyonlarla seyreden tip (RRMS) multiple skleroz hastalarında akut atakta aktif MS lezyonlarının tespiti için üç boyutlu T1 MPRAGE ile üç boyutlu T1 ağırlıklı siyah kan ve üç boyutlu kontrastlı Fluid Attenuated Inversion Recovery (FLAIR) sekanslarının tanısal performanslarının karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi'nde tek merkezli ve prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmada Ağustos 2024- Nisan 2025 tarihleri arasında Nöroloji polikliniğine başvuran RRMS tanısı ile takip edilen, 18 yaş üstü, akut atak düşünülen hastalar prospektif olarak taranarak PACS (Picture Archiving and Communication Systems) üzerinden görüntüleri incelendi. Belirtilen tarih aralığında, uygun yaş aralığı içinde ve dahil edilme kriterlerine sahip 48 hastada tanısal performansın kantitatif analizi için SNR (Signal to Noise Ratio) ve CNR (Contrast to Noise Raatio) hesaplamaları ile lezyon boyutu, kontrastlanma paterni, lezyon lokalizasyonu, aktif lezyon ROI (Region of Interest), normal görünümlü beyaz cevher ROI, arka plan gürültü ROI parametrelerinin ölçümleri yapıldı. İstatistiksel analiz için SPSS 26.0 programı kullanıldı. Bland Altman analizleri, Friedman ve Wilcoxon Signed Ranks testleri, Spearman korelasyon analizleri, Ki-kare hesaplamaları yapıldı ve p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan kadınların yaş ortalaması 30.64 ± 9.25 yıl iken, erkek katılımcıların yaş ortalaması 38.00 ± 9.38 yıl olarak hesaplanmıştır. Farklı protokollerdeki aynı ölçüm türleri arasındaki uyumu değerlendirmek için yapılan Bland-Altman analizlerinde ölçümlerin büyük bir kısmının %95 güven aralığı içerisinde kaldığı gözlenmiştir. Lezyon yerleşimi ve kontrastlanma paterni arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Çalışmamızda 4 tip kontrastlanma paterni tanımlanmış olup en sık nodüler (%45.8) ve açık halka (open ring) (%35.4) paternleri gözlemlenmiştir. Periferal (halka benzeri) kontrastlanma (%16.7) daha az sıklıkta olup, heterojen (%2.1) kontrastlanma en az görülen patern olarak belirlenmiştir. Çalışmamızda incelenen üç farklı görüntüleme protokolü arasında AL (Aktif lezyon) ROI, NGBC (Normal görünümlü beyaz cevher) ROI ve SNR değerleri açısından anlamlı farklılık bulundu (p <0.001). T1 BB protokolü en iyi kontrast-gürültü oranını sağlamakta olup T1 MPRAGE ve FLAIR CE arasında belirgin bir fark saptanmamıştır (p = 0.083). SNR ve CNR arasında tüm protokollerde çok güçlü pozitif korelasyon izlenmiştir.AL ROI üç protokolde de CNR ve SNR ile güçlü pozitif korelasyon göstermektedir. APG (Arka palan gürültü) ROI ile SNR ve CNR değerleri arasında ise negatif korelasyon izlenmiştir. Sonuç: SNR ve CNR açısından üç boyutlu T1 BB protokolümüz en başarılı protokol olarak değerlendirilmiştir. Ancak değerlendirmenin tek gözlemci tarafından az sayıda hasta üzerinde ve tek merkezli yapılması kısıtlılıkları arasındadır. Konu ile ilgili geniş örneklem büyüklüğü ile çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Renal vasküler varyasyonların çok kesitli BT anjiyografi ile değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Renal vasküler yapılardaki varyasyonların varlığının bilinmesi, renal donör nefrektomi ve girişimsel endovasküler işlemlerin komplikasyon oranlarını düşürmektedir. Ayrıca etyolojisi saptanamamış, renovasküler hipertansiyon, varikosel ve pelvik varis vakalarında altta yatan sebep olabilmektedir. Çalışmamızın amacı bu varyasyonların sıklığının ve birlikteliklerinin saptanmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemiz radyoloji biriminde 01.01.2016 – 10.10.2019 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş ve hastanemiz PACS sisteminde kayıtlı olan toplam 610 adet abdomen BT tetkiki retrospektif olarak renal arter ve renal ven varyasyonları açısından değerlendirilmiştir. Teknik faktörler veya hastaya bağlı (soliter böbrek, at nalı böbrek, tümör invazyonu, renal transplant gibi) renal vasküler yapıların incelenmesini güçleştiren veya tamamen engelleyen durumlara bağlı 60 hasta çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya 550 hasta (301 erkek, 249 kadın) dahil edildi. Abdomen BT incelemeleri, renal arter varyasyonları ( hiler ve polar aksesuar renal arter, erken dallanan renal arter, prekaval sağ renal arter), sol renal ven varyasyonları (retroaortik sol renal ven, sirkumaortik sol renal ven, multipl sol renal ven, geç birleşme), sağ renal ven varyasyonları (multipl sağ renal ven, gonadal venin sağ renal vene katılımı, geç birleşme) açısından tarandı. BULGULAR: Renal vasküler varyasyon görülme sıklığı %44,2 olarak saptanmıştır. Renal arter varyasyonu %28,3 sıklıkta görülürken renal ven varyasyonları %26,5 sıklıkta görülmektedir. En sık görülen renal arter varyasyonu sağ hiler aksesuar arter (35/550, %6,3) iken en sık görülen renal ven varyasyonu sağ multipl renal vendir (39/550, %7,1). Renal arter ve ven varyasyonlarının birlikte görülme oranı %10,7 olarak saptanmıştır. En sık görülen renal arter ve ven varyasyonu birlikteliklerinin sağ hiler aksesuar renal arter-sağ multipl renal ven ve sağ hiler aksesuar renal artersol sirkumaortik renal ven (5/550, %0,09) olduğu saptanmıştır. Renal arter varyasyonu olma durumuna göre renal ven varyasyonu olma durumunda ve renal ven varyasyonu olma durumuna göre renal arter varyasyonu olma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0,001). Ayrıca erkeklerde sağ hiler aksesuar renal arter, sol polar aksesuar renal arter ve sol renal vende geç birleşme oranlarının kadınlara göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p: 0,003, p: 0,006, p:0,014). SONUÇ: Renal vasküler varyasyonlar toplumda %44,2 oranında görülmektedir. Ayrıca arteriyel ve venöz varyasyonların %10,7 gibi azımsanmayacak bir oranda birliktelik gösterdiğinin ve endovasküler girişimsel işlemler ve cerrahi işlemler öncesinde; renovasküler hipertansiyon, pelvik varisler ve varikosel etyolojisinin araştırılması sırasında, varlığının ortaya konmasının son derece önemli olduğu bilinmelidir. ÇKBT bunun değerlendirilmesi için non-invazif ve en uygun yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Renal vasküler varyasyon, renal arter, renal ven, BT anjiyografi
Meme kanseri olgularında çok kesitli bilgisayarlı tomografide mediastinal kalsifiye lenfadenopati sıklığının araştırılması
Amaç: Meme kanserinin müsinöz alt tipi sık olmasa da mediastinal kalsifiye lenfadenopatiye neden olabilir. Bu çalışmada meme kanseri olgularında bilgisayarlı tomografide kalsifiye mediastinal LAP sıklığının değerlendirmesi ve mediastinal kalsifiye lenfadenopati varlığı ile meme kanseri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Metod: Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Kliniği'ne Ekim 2017 ile Kasım 2018 tarihleri arasında çeşitli kliniklerden toraks bilgisayarlı tomografisi çektirmek için gönderilen 200 meme kanseri hastası ile kanser saptanmayan 200 kadın hastanın (kontrol) tomografi görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 52,15±14,23 yıldır. BT'de mediastinal kalsifiye LAP olan 63 hasta vardır. Meme kanseri olanlarda BT'de mediastinal kalsifiye LAP oranı (n=52; %26) meme kanseri olmayanlara (n=11; %5,5) göre anlamlı olarak daha yüksektir. Meme kanseri olup BT'de mediastinal kalsifiye LAP olanların 38'inde uzak organ metastazı varken, 14'ünde uzak organ metastazı yoktur. Ortalama LAP boyutu 15,22±3,92 mm olarak bulundu. LAP boyutu 10-15 mm arasında olan 35 hasta, 15-20 mm arasında olan 21 hasta ve >20 mm olan 7 hasta vardı. Meme kanseri ile mediastinal LAP boyutu arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Sonuç: Meme kanseri olanlarda BT' de kalsifiye LAP daha sıktı ancak meme kanseri ile mediastinal LAP boyutu arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Meme kanseri ile subkarinal, alt paratrakeal, üst paratrakeal ve diğer istasyonlar oranları arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Sonuç olarak, meme kanseri ile LAP lokalizasyonu arasında anlamlı ilişki yoktur.
Patellar kondromalazi hastalarında diz ekleminin konvansiyonel manyetik rezonans görüntüleme (mrg) ile morfometrik değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Patellar kondromalazi özellikle orta yaş hasta gruplarında diz önü ağrısının önemli bir nedenidir. Kondromalaziye neden olabilecek bulguların erken dönemde saptanması alınacak önlem ve yapılacak tedavilerle patellar kondromalazi gelişimini engellemekte, patellar kondromalazi varlığında ise kondromalazinin ilerlemesini yavaşlatmakta, durdurmakta ve bazen de gerilemesini sağlamaktadır. Patellar kondromalazinin yaş, cinsiyet, obezite, travma, patellofemoral eklemin (PFE) anatomik varyasyonları ve patolojileri gibi birçok nedene bağlı olduğu görülmüştür. Çalışmamızda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile değerlendirilen PFE'de, patellar kondromalazi varlığı ve şiddetinin, yaş, cinsiyet, PFE morfolojisi ve diz çevresindeki cilt altı yağ doku kalınlığı ile olan ilişkisini değerlendirdik. Burada amacımız patellar kondromalazi etiyolojisinde yaş ve cinsiyet dışındaki gerek davranış değişiklikleri gerekse medikal ve/veya cerrahi tedaviler ile değiştirilebilen parametrelere dikkat çekmekti. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji kliniği merkez kampüs MRG ünitesinde 01.12.2019 – 20.05.2020 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş ve PACS'ye kayıtlı olan toplam 726 adet diz MRG tetkiki retrospektif olarak patellar kondromalaziye yönelik değerlendirilmiştir. Değerlendirmelerimizde standart diz MRG protokolü kullanılmıştır. 18 yaş altı, travma öyküsü ve/veya travmaya ikincil kırık ve dislokasyon öyküsü olan, açık ya da artroskopik diz cerrahisi geçirmiş olan, belirgin eklem içi efüzyon ve/veya hemartroz varlığı, patellofemoral osteoartriti olan bireylere ait tetkikler; ayrıca artefaktlar, teknik faktörler veya hastaya bağlı diz ekleminin değerlendirilmesini güçleştiren veya tamamen engelleyen durumda olan tetkikler çalışma dışı bırakıldı. Diz MRG tetkiki gerçekleştirilen bireylerin kondromalazi evresi belirlendi, yaşı ve cinsiyeti kaydedildi. Daha sonra bu bireylerde patella ve trokleanın anatomik yapısı, patellanın konumu ile ilgili bazı morfometrik ölçümler ile diz çevresindeki cilt altı yağ doku kalınlığı ölçümleri yapıldı. Çalışmaya, hasta bireylere ait 208 tetkik ve sağlıklı bireylere ait 256 tetkik dahil edildi. Yaş, cinsiyet, PFE'de yapılan morfometrik ölçümler ile cilt altı yağ doku kalınlığının kondromalazi varlığı ve şiddeti ile ilişkileri değerlendirildi. Nicel verilerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov Smirnov testi ile sınandı. Normal dağılıma uygun dağılım gösteren nicel verilerin istatistiksel analizinde Pearson korelasyon testi kullanılırken; normal dağılıma uygun dağılım göstermeyen nicel verilerin istatistiksel analizinde Sperman korelasyon testi kullanıldı. Kategorik değişkenlerde Ki-kare testi kullanıldı. BULGULAR: Çalışmamıza 464 diz MRG tetkik dahil edilmiş olup bunların %47,6 (n=221)'sı erkek, %52,4 (n=243)'ü kadın bireye aitti. Bireylerin yaş ortalaması 44,75±11,68 (18-79) yıldı. Değerlendirilen tetkiklerin %44,83 (n=208)'ünde patellar kondromalazi saptandı. Patellar kondromalazili hastalar arasında %39,9 (n=83) ile en sık evre IV kıkırdak hasarı izlendi. Hasta grubunun % 64,9 (n=135)'u kadın, % 35,1 (n=73)'i erkekti. Kondromalazi grubunda cinsiyet açısından çok yüksek düzeyde istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0,001). Kadın cinsiyette daha fazla oranda kondromalazi saptandığı görüldü. Patellar kondromalazi grubunun yaş ortalaması 48,38±11,65'di. Kondromalazi olan olguların yaş ortalaması olmayanlara göre daha yüksekti, yaş açısından çok yüksek düzeyde istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0,001). Patella anatomisi ile ilgili morfometrik ölçümlerden, patella faset uzunlukları oranı ile patellanın medio-lateral ve apeks-bazis uzunluğu ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanırken (p<0,05); patellar faset açısı ölçümünde anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Trokleanın anatomisi ile ilgili morfometrik ölçümlerden, troklea medial faset uzunluğu, troklea faset uzunlukları oranı, lateral ve medial troklea eğimi, troklear oluk açısı, troklear oluk derinliği, troklear oluk açısının troklear oluk derinliğine oranı, troklear açı ve tuberositas tibia ile troklear oluk arası mesafe ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanırken (p<0,05); troklear lateral faset uzunluk ölçümünde anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Patellanın konumu ile ilgili morfometrik ölçümlerinden bisect offset, lateral patellofemoral açı, Insall-Salvati indeksi ve patella ile kuadriseps tendonu arasındaki açıda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanırken (p<0,05); patellar tilt açısı, lateral patellar tilt açısı, patellotroklear indeks ve patella-patellar tendon açısı ölçümünde anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Cilt altı yağ dokusu kalınlığı ölçümleri de patellar kondromalazili hastalarda istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). SONUÇ: Çalışmamızda patellar kondromalazide etkili olabilecek patella ve trokleanın morfolojik yapısı, patellofemoral eklem dizilimi ile cilt altı yağ doku kalınlığı değerlendirildi. Patellar kondromalazide, patellanın morfolojik yapısından ziyade troklear morfolojinin ve patellofemoral dizilime ait patolojilerin daha etkili olduğu görüldü. Ayrıca cilt altı yağ dokusu kalınlığındaki artışın yüksek dereceli kondromalazi ile ilişkili olduğu da fark edildi.
Perkütan kolesistostominin akut kolesistit tedavisindeki yeri
GİRİŞ VE AMAÇ: Perkütan kolesistostomi (P.K.) safra kesesi lümenine görüntüleme eşliğinde kateter yerleştirilmesidir. P.K. akut kolesistit (A.K.) tedavisinde küratif olabileceği gibi cerrahi uygulanacak hastalarda köprü tedavi olarak da uygulanabilir. Çalışmamızda P.K.'nın hastaların klinik ve laboratuvar bulgularına etkisini araştırdık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza girişimsel radyoloji departmanında Şubat 2017 ile Kasım 2018 tarihleri arasında P.K. yapılan 36 hasta dahil edildi. Hastaların işlem öncesi ve sonrası klinik ve laboratuvar bulguları retrospektif olarak tarandı. BULGULAR: Hastalarımızda rekürrens görülmemiştir. Kateterin takılı kalma süresi 50,2 ± 26,1 gün, hastane yatış süresi 7,5 ± 5,2 gün olarak belirlenmiştir. Total bilirubin değeri ve beyaz küre sayısı yüksek olan hasta sayısında işlem öncesi ve sonrası arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). ALT, ALP, CRP, beyaz küre sayısı, total ve direkt bilirubin parametrelerinin işlem öncesi ve sonrası değerleri arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). İşlem sonrası semptomatik düzelme gösteren grubun kateter kalma süresinin düzelme göstermeyen gruba göre anlamlı ölçüde daha uzun olduğu bulunmuştur (p<0,05). Erkek hastaların yatış sürelerinin daha uzun olduğu görülmüştür. Tokyo kılavuzu evresi ile yoğun bakım ihtiyacı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmış olup (p<0,05) yoğun bakımda tedavi gösteren tüm hastalar evre 3'tür. Yoğun bakıma alınan hastaların yaş ortalaması alınmayanlara göre istatistiksel olarak yüksek saptanmıştır (p<0,05). P.K. sonrasında cerrahiye giden hastaların yaş ortalaması diğer gruba göre daha yüksektir (p<0,05). SONUÇLAR: İşlem sonrasında beyaz küre sayısı ve CRP değerinde anlamlı düşüş ve hastaların çoğunluğunda klinik düzelme görülmesi P.K.'nin A.K kaynaklı enflamatuar süreçleri olumlu yönde etkilediğini göstermektedir. Çalışmamızda işlem sonrasında ALT ve ALP değerlerinde anlamlı düşüş saptanmış olup, bu bulgu bildiğimiz kadarıyla literatürde ilk kez tanımlanmıştır.