Akdeniz University
Discipline

Forensic Medicine

Akdeniz University

89

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yetişkin Türk popülasyonu örneğinde cinsiyet tayininde bilgisayarlı tomografi kullanılarak frontal, maksiller ve sfenoid sinüs boyutlarının değerlendirilmesi

Amaç: İnsan kalıntılarının kimliklendirilmesi, adli bilimlerin en önemli konularından biridir. Kimliksiz cesetlerin tanınmasında en önemli aşama, öleni cinsiyet, yaş grubu, ırk ve boy gibi temel gruplardan birine atamayı sağlayan biyolojik profil oluşturmaktır. Biyolojik profil oluşturulurken önce cinsiyet belirlenir. İskeletten biyolojik profil çıkarılırken en önemli sorunlardan biri, kemiklerin her zaman bir bütün halinde bulunamamasıdır. Kafatası kemikleri içinde paranazal sinüslerin korunaklı bir yerleşimde bulunması, daha sağlam, yoğun ve küçük yapıda olmaları dış etkilere karşı dirençlerini yükseltmekte ve daha doğru ölçümlere imkân vermektedir. Bu çalışmada Paranazal Sinüs Bilgisayarlı Tomografisi (BT) görüntülerinde frontal sinüs (FS), maksillar sinüs (MS) ve sfenoid sinüs (SS) ölçümleri yapılarak cinsiyetler arası farklılıklar araştırılacak, cinsiyet tayini açısından paranazal sinüs boyutlarının ayırt edicilik gücü birbirleriyle karşılaştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya klinik amaçlarla Paranazal Sinüs BT çekilen 20-49 yaş arası olgular dahil edilmiştir. Her bir olgunun sağ ve sol FS yüksekliği, derinliği, genişliği, her iki FS tepe noktalarının birbirine olan uzaklığı, her iki MS yüksekliği, derinliği, genişliği, orta nokta genişliği, intermaksillar mesafe, her iki SS yüksekliği, derinliği ve genişliği iki farklı operatör tarafından ikişer kere ölçülmüştür. Gözlemler ve gözlemciler arası kararlılığı test etmek için Inter/Intra Class Korelasyon Testi uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde R yazılımı kullanılmıştır. Sürekli değişkenler ortalama ± standart sapma, kategorik değişkenler % (yüzde) olarak ifade edilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler frekans, yüzde, ortalama, medyan ve standart sapma değerleri ile sunulmuştur. Cinsiyet tayininde sinüs değerlerinin her biri Receiver Operating Characteristics (ROC) eğrisi analizi ile incelenmiştir. Sürekli değişkenlerin birbiri ile ilişkilerinin incelenmesinde Pearson Correlation veya Spearman Rank Corelation katsayıları hesaplanmıştır. Çok değişkenli analizde, tüm sinüs parametreleri kullanılarak lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Model uyumu için Hosmer-Lemeshow testi kullanılmıştır. Tüm testlerde istatistiksel anlamlılık olarak p<0,05 değeri kriter kabul edilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada erkeklerin yaş ortalaması 30,85±9,06 (min:20, max:49), kadınların yaş ortalaması 32,84±8,74 (min:20, max:49) olarak bulunmuştur. Sınıf içi korelasyon katsayısı >0,99 olarak saptanmıştır. Her iki MS yüksekliği, derinliği, genişliği, intermaksillar mesafe ve sağ maksillar sinüs orta noktasının genişliği, sağ SS yüksekliği, sol SS yükseklik, derinlik, genişlik ve tüm FS boyutları erkeklerde kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha büyük ölçülmüştür. Cinsiyet tayini için spesifite, sensitivite, cut-off değeri, pozitif prediktif değeri, negatif prediktif değeri, doğruluk oranı hesaplanmıştır ve ROC grafikleri oluşturulmuştur. Cinsiyet tayininde en yüksek doğruluk oranına sahip olan ölçümler sol FS derinliği (%73,5), sağ FS derinliği (%73,2) ve sağ MS yüksekliği olmuştur. Paranazal sinüs ölçümlerinin cinsiyet tayininde kullanılabilirliğini tespit etmek için lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Lojistik regresyon sonucunda; sağ FS derinlik, sol FS derinlik, sol FS genişlik, sağ MS yükseklik, sağ MS derinlik, sağ MS genişlik, sol MS derinlik, sol MS orta noktasının genişliği ve sol SS yükseklik parametreleri kullanılarak oluşturulan formül ile %75,9 oranında cinsiyet tayini yapılabilmiştir. Sonuç: Çalışmada üç paranazal sinüsün boyutları kullanılarak yapılan çoklu lojistik regresyon analizleri ile üretilen formül kullanılarak %75,9 oranında doğru cinsiyet tayini yapılabilmesi, paranazal sinüs boyutlarının cinsiyet tayininde kullanılabileceğini göstermiştir. Gündelik uygulamada kullanımı için konuyla ilgili çok merkezli, ulusal çapta çalışmalar gereklidir.

Adli tıpAdli vakalarAntropoloji-fiziksel+6
Buğra Kaan Yazgı
Bolu Abant Izzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gelişmekte olan ülkelerde adli bilimler alanındaki yayınların bibliyometrik analizi

Amaç: Bu çalışmada gelişmekte olan ülkelerde son on yılda adli bilimler alanında yayımlanan makalelerin bibliyometrik ve içerik analizlerinin yapılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Web of Science veri tabanında gelişmekte olan ülkeler, "article" ve "review article" seçilmiş, yayın dili "İngilizce" olarak işaretlenmiştir ve araştırma kategorisi alanında "legal medicine", WoS kategorisinde de "Medicine Legal" seçilerek ve yapılan filtrelemeler sonucu 1447 yayının bibliyometrik ve içerik analizi yapılmıştır. Analizler için Microsoft Excel ve VOSviewer 1.16.18 yazılımı kullanılmıştır. Bulgular: 1447 araştırma makalesi için yapılan bibliyometrik ve içerik analiz sonucunda toplam 59 ülkenin, 1266 kurumun, 5419 yazarın olduğu; toplam 7921 farklı anahtar kelimenin kullanıldığı ve makalelerin 18 akademik dergide yayımlandığı bulunmuştur. En üretken gelişmekte olan ülkenin Çin Halk Cumhuriyeti; en üretken yazarların Kanchan T., Zhang S. ve Krishan K.; en üretken kurumun Çin Halk Cumhuriyeti'nde yer alan "Forensic Science Institute"; en üretken akademik derginin "Journal of Forensic Sciences" olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Gelişmekte olan ülkelerde son on yılda yayımlanan adli bilimler alanındaki yayınların adli antropoloji, adli genetik gibi konulara doğru yönelmekte olduğu, gelişmekte olan ülkelerden Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan, Türkiye, Brezilya gibi en üretken ülkelerin tüm dünyaya yaptığı yayın sayısıyla gelişmiş ülkelere yakın oranda katkıda bulunduğu tespit edilmiş olup, bu sebeple gelişmekte olan ülkelerde araştırma yapılmasının teşvik edilmesi önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: Gelişmekte olan ülkeler, adli bilimler, adli tıp, bibliyometrik analiz

Adli bilimlerAdli tıpBibliyometri+3
Gizem Gençoğlu
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2014-2021 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalı tarafından adli raporu düzenlenen malpraktis olgularının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Sağlık personelinin kusurlu eylemleri sonucu ortaya çıkan hastalık, sakatlık veya ölüm olayları iddiaları; hasta ve hasta yakınlarının bu konudaki bilgi düzeyinin artması, çeşitli sağlık politikaları, yasal düzenlemeler, özellikle medyanın olumsuz tutumları ile artan tıbbi bilgi ve teknoloji sonucu geçmişte yapılamayan bir takım riskli işlemlerin yapılabilmesi neticesinde gün geçtikçe artmaktadır. Sağlık personelinin bu konuda üzerindeki baskının azaltılması ve sağlık hizmetlerinin kaliteli bir biçimde yürütülmesi açısından konunun çok yönlü ve ayrıntılı olarak tartışılması ciddi önem arz etmektedir. Bu çalışmada tıbbi uygulama hatası kapsamında farklı bakış açısı ve yaklaşımları tartışarak; mevcut veriler ve konuyla ilgili literatür bilgileri eşliğinde bilimsel tartışmalara katkıda bulunmak ve malpraktis olgularına yönelik yapılan değerlendirmelerde izlenecek yöntemlerin tartışılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 01.01.2014 – 31.12.2021 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalımıza tıbbi uygulama hatası iddiası nedeniyle resmi makamlarca ve bireysel başvuru yoluyla medikolegal değerlendirme yapılması amacıyla yönlendirilen olgular retrospektif olarak incelendi. Demografik veriler, iddiaya konu sağlık birimi, klinik birim, tıbbi uygulama hatası iddiasının konuları, nedenleri, ölümle sonuçlanıp sonuçlanmadığı, tarafımıza yapılan başvuru şekli, bilirkişi görüşümüz ile diğer kurumların görüşlerinin karşılaştırılması ve tıbbi uygulama hatası kararına ilişkin bilgiler elde edildi. Veriler arasındaki ilişki SPSS 26.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: 92 olgu değerlendirildi. Olguların %56,5'i (52) kadın, yaş ortalamasının 39,36 ± 19,32 olduğu görüldü. Olguların ilk başvuru yaptıkları ve iddialara en sık konu olan sağlık biriminin %64,1 oranıyla özel sağlık kuruluşları olduğu görüldü. İddialara konu en sık klinik branşın %58,7 ile cerrahi branş olduğu ve iddialara konu en sık klinik birimin ise %17,4 ile kadın hastalıkları ve doğum olduğu görüldü. Tıbbi uygulama hatası iddiasının ölümle sonuçlanıp sonuçlanmaması ile tarafımıza yapılan başvuru şekli (p<0,001) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Yine tıbbi uygulama hatası iddiasının ölümle sonuçlanıp sonuçlanmaması ile iddialara konu klinik branş (p=0,016) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Tıbbi uygulama hatası iddiasının konularına bakıldığında ilk sırada 56 olgu ile tedavi hatalarının yer aldığı görüldü. Tıbbi uygulama hatasının nedenleri içerisinde ise en büyük grubu 7'şer olgu ile tedavi hataları ve özen ve dikkat eksikliğinin oluşturduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda ülkemizdeki diğer çalışmalarla benzer şekilde cerrahi branşların tıbbi uygulama hatası iddialara konu en sık klinik branş olduğu görüldü. Hekimler malpraktis yönünden riskli olarak gördükleri branşları gün geçtikçe daha az oranlarda tercih etmektedir. Bu durumun önlenebilmesi için tıbbi uygulama hataları ile ilgili medyadaki dezenformasyonların önüne geçilmesi, çalışma koşullarının optimize edilmesi ve tıbbi uygulama hatası iddialarına yönelik davaların doğru ve ivedi bir şekilde sonlandırılması ile sağlık çalışanlarının üzerindeki malpraktis baskısının azaltılması gerekmektedir. Bu açıdan uzman mütalaası/bilimsel mütalaanın var olan eksiklikleri ve tarafların haklı/haksız yönlerini ortaya koymak yönünden önemli olduğunu düşünmekle beraber, farklı kanallar aracılığıyla kritik edilmesi ve bu bağlamda objektifliğinin ve güvenilirliğinin arttırılması gerektiği görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: Tıbbi uygulama hatası, bilimsel mütalaa, klinik birim, adli tıp

Adli tıpRetrospektif çalışmalarYanlış teşhis ve tedavi+1
Çağdaş Savaş
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüzde sabit iz değerlendirmelerini standardize edebilecek kriterlerin belirlenmesine yönelik ön çalışma

Giriş ve Amaç: Ülkemizde yüzde sabit iz (YSİ) kavramı Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) vücut dokunulmazlığına karşı işlenmiş suçlar başlığı altında yer almakta olup, YSİ pozitifliğinde cezada artırım söz konusu olmaktadır. Tekrar değerlendirilen YSİ raporlarının incelendiği çalışmalarda %74-%78 oranında farklı görüşler olduğu saptanmıştır. Raporlar arasındaki bu fark, ceza davalarında kabul edilemez niteliktedir. Mesafe (1-2 metre), ışık kaynağı (yapay/gün ışığı) ve muayeneyi yapan hekimin bireysel özellikleri YSİ değerlendirmelerini etkileyen faktörlerdir. Bu çalışmada tekrarlayan muayene gereksinimlerini ve yargılamadaki hak kayıplarını minimalize etmek için YSİ değerlendirmelerinde objektivite parametrelerini belirleyebilmek ve bu değerlendirmeleri standardize edecek nesnel kriterleri oluşturmaya çalışmak hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel araştırma niteliğinde olup adli makamlarca 01.10.2019-30.09.2020 tarihleri arasında YSİ değerlendirmesi amacıyla anabilim dalımıza gönderilmiş 43 olguda yapıldı. Hastanın anamnezi, sosyodemografik bilgileri, yüz bölgesindeki yaranın lokalizasyon, boyut, ten rengi, yaranın rengi, yaranın cilde göre konumu gibi özellikleri veri kayıt formlarına dolduruldu. Yüz bölgesindeki yara izi; yapay ışıkta, gün ışığında, 50 cm, 1 ve 2 metre uzaklıktan, ön cepheden ve yan cepheden, iki hekim tarafından muayene edilerek fotoğraflandı. Elde edilen verilerin SPSS 24.0 programında ki kare, fisher exact ve tutarlılık-uyum analizleri yapıldı. Bulgular: Çalışmada 43 olguda 63 lezyon saptandı. Olguların yaş ortalamasının 36,65 ± 13,96 olduğu, %86'sının erkek, %14'ünün kadın olduğu görüldü. Olguların %51,2'sinin (22 kişi) künt travma nedeniyle yaralandığı, uzunluğu 2 cm'in üzerinde olan yara izlerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüzde sabit iz olarak değerlendirildiği (p=0,001), mimik hareketleriyle belirginleşen lezyonlar için, belirginleşmeyenlere göre daha fazla yüzde sabit iz kararı verildiği (p=0,001) saptandı. Gün ışığı-yapay ışık, 1 ve 2 metre, 1. ve 2. hekim tarafından yapılan ayrı ayrı değerlendirmelerin, lezyonların cilde göre konum ve renk dağılımları, ilk muayenedeki tanımları ve olguların ten renklerine göre yapılan değerlendirmedeki tutarlılık-uyumları incelendiğinde iyi-çok iyi düzeyde uyum saptanırken, lokalizasyon ve mimik hareketlerine göre YSİ pozitif/negatif değerlendirmesinde ise orta ve üzeri uyum saptandı. Tartışma ve Sonuç: Adil yargılama ilkesi çerçevesinde; YSİ değerlendirmelerinde kullanılan üç parametre olan mesafe, ışık kaynağı ve değerlendiren hekim açısından objektif kriterlerin belirlenmesine gereksinim duyulmaktadır. Objektivite açısından en kolay belirlenebileceği düşünülen mesafe parametresinin klavuzda daha net/açık şekilde tanımlanması gerektiğini düşünmekteyiz. Önerimiz değerlendirmenin hem 1 metre hem de 2 metreden yapılarak karar verilmesi veya tek sabit bir mesafeden muayenelerin yapılmasıdır. YSİ değerlendirmelerinde en zor objektivite sağlanan parametrelerin; ışık kaynağı ve hekimin bireysel farklılıkları olduğunu düşünmekteyiz. Sonuç olarak; YSİ değerlendirmelerinde multipl faktörlerin etkisi göz önüne alındığında; tekrarlayan muayene gereksinimleri ve hak kayıplarını minimalize edebilmek için çağımızda hızlı gelişim/değişimin yaşandığı robotik/yapay zeka uygulamalarından adli bilimler alanında da faydalanılmasının gerektiği düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Yüzde sabit iz, medikolegal değerlendirme, objektif kriter, yara iyileşmesi, ışık kaynağı, mesafe

Işık kaynaklarıSkarYara iyileşmesi+3
Eda Kürkçü Erdem
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalınca iş kazası nedeniyle 2016-2020 yılları arasında değerlendirilen olguların retrospektif olarak incelenmesi

Giriş ve Amaç: Bireysel ve toplumsal sonuçları oldukça ciddi olan iş kazaları; her yıl çok sayıda insanın yaşamını yitirmesine veya yaralanmasına neden olan, önlenebilir bir halk sağlığı problemidir. Çalışmamızda iş kazalarına dair bölgesel bazda güncel veri elde edip, kazaların kişilerin sağlığı üzerindeki etkilerini ortaya koyarak, riskli çalışma alanlarını belirleyip, önleyici tedbirler için yol göstermek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2016 – 31.12.2020 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalımızca iş kazası nedeniyle medikolegal değerlendirme raporu düzenlenen olguların; sosyodemografik özellikleri, hangi sektörde çalıştıkları, uğradıkları travmaların çeşitleri, lezyonların özellikleri, meydana gelen yaralanmanın Türk Ceza Kanunu kapsamında nasıl değerlendirildiği ve iş göremezlik ile sonuçlanan durumları incelenerek veri kayıt formuna kayıt edildi. İstatiksel analizde SPSS 24.0 programı kullanılarak tanımlayıcı istatistikler sayı ve yüzde ile belirtilirken; değişkenlerin birbiri ile ilişkisini değerlendirmede Chi-Square ve Fisher's Exact Testi kullanılmış ve p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: 186 olgu değerlendirildi. Olguların %91,94'ünün erkek, yaş ortalamasının 36,18±12,34 olduğu görüldü. İş kazası sonucu yaralanan olguların meslekleri ve çalıştıkları sektörler incelendiğinde; en fazla yaralanmaya inşaat işçilerinin (%29) maruz kaldığı; kazaların en sık yapı-inşaat sektöründe (%33,4) gerçekleşmiş olduğu gözlendi. Yaralanmanın en sık kesici/delici/ezici alet ile (%32,3) meydana geldiği, yüksekten düşme nedeniyle olguların %19,9'unun yaralandığı görüldü. Olgularda en sık üst ekstremite yaralanması (n:100) meydana gelmişti. İnşaat işçilerinde torakal bölge (p=0.017), vertebra (p=0.005) ve batın bölgesi (p=0.039) yaralanma sıklığı diğer meslek grupları ile kıyaslandığında anlamlı olarak yüksek bulundu. Olguların %76,3'ünde meydana gelen yaralanmanın basit bir tıbbi müdahale ile giderilemez, %28,4'ünde yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte olduğu görüldü. Kemik kırığı meydana gelen 114 olgu olduğu, kemik kırıklarının hayat fonksiyonlarına etkisine göre gruplandırıldığında en sık 'ağır' düzeyde etki olduğu (%32,8) gözlendi. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız ile yapı-inşat sektörünün tehlikeli ve riskli bir alan olduğu bir kez daha ortaya konmuştur. İş kazalarının bölgesel ve dönemsel özelliklerini değerlendirmek, içinde bulunduğumuz COVID-19 pandemisinin bir takım meslek gruplarının iş kazası maruziyetini arttırabileceğini göz önünde bulundurmak gerektiği görüşüne varılmıştır. İş kazasına neden olan çevresel, sosyal, ekonomik ve siyasal faktörlerin ortaya konarak alınacak tedbirlerin belirlenmesinin önemli olduğu düşünülmüştür.

Adli tıpAdli vakalarKazalar+3
Elif Demet Karanfil
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2015-2019 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından adli raporu düzenlenen kesici delici alet yaralanması olgularının yaşamsal tehlike açısından değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Ev ve iş yerlerinde yaygın olarak birçok amaçla kullanılmakta olan kesici-delici aletler, taşınmalarının da kolay olması nedeniyle saldırı ve yaralamalarda sıkça kullanılmaktadır. Bu nedenle adli tıp uygulamalarında bu aletlere bağlı yaralanmalar ve ölümler sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Kesici delici alet yaralanmaları penetran yaralanmalar içinde yer almakta olup bu yaralanmalar yüksek mortalite ve morbidite ile sonuçlanabilmektedir. Kesici delici aletlere bağlı yaralanma ve ölümlerde ülkemizde de artış gözlenmektedir. Çalışmamızda kesici delici alet yaralanması olgularının yaşamsal tehlike açısından değerlendirilerek şiddet olaylarına dikkat çekmek ve ileriye yönelik alınabilecek tedbirlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2015-31.12.2019 tarihleri arasında anabilim dalımızca kesici delici alet yaralanması nedeniyle medikolegal değerlendirme yapılarak raporu düzenlenen olguların sosyodemografik bilgileri, yaralanma bölgeleri, yara sayıları, yaralanmaların özellikleri ve yaralanma ağırlıkları veri kayıt formlarına dolduruldu. Elde edilen veriler SPSS.24.0 programına girilerek istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada 295 olgu değerlendirildi. Olguların %92,5'inin erkek %7,5'inin kadın olduğu, yaş ortalamasının 33,05±13,69, en sık yaş aralığının 21-30 yaş grubu (%31,2) olduğu gözlendi. Olguların %54,6'sında tek yara olduğu, en sık yaralanan vücut bölgesinin toraks bölgesi (%24,2) olduğu, %25,8'inde iç organ yaralanması meydana geldiği, %40,7'sinin hastanede yatırılarak tedavi edildiği saptandı. Olguların %66,1'inin yaralanmasının basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif olmadığı, %6,1'inde vücutta kemik kırığı olduğu, %34,2'sinde yaşamsal tehlike meydana geldiği gözlendi. Yaşamsal tehlike meydana gelen olgularda büyük oranda hastane yatışı olduğu görüldü. Toraks ve batın bölgesinde yaralanması olan olgularda yaşamsal tehlike oranının yüksek olduğu izlendi ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Tartışma ve Sonuç: Kesici delici alet yaralanmaları en sık genç erişkinleri etkilemektedir. İnsanların en verimli çağlarında bu yaralanmalara maruz kalması ve bu yaralanmaların sakatlık, ampütasyon veya ölümcül komplikasyonlarla sonuçlanması ciddi ekonomik ve iş gücü kayıpları yaşanmasına neden olmaktadır. Kesici delici aletlerin günlük yaşamda rahat bulunan bir silah olması, farklı renk, şekil ve işlevselliklerle gençlerin ilgisini çekici hale getirilmesi ve kanun kapsamında; ev, sanayi, tarım ya da bir meslek ve sanatta kullanılan bıçakların bulundurulmasında cezai bir engel olmaması bu silahlarla meydana gelen şiddet olaylarını arttırmaktadır. Bu tür aletlerin özellikle taşınması konusunda daha sert yasal yaptırımlara gerek olduğu görüşüne varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kesici delici alet yaralanması, yaşamsal tehlike, adli travmatoloji, yara

Adli tıpYaralar ve yaralanmalarYaralar-bıçak+1
Emir Derkuş
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2014-2023 yıllarında Akdeniz Üniversitesi hastanesine ateşli silah yaralanması nedeniyle müracaat eden olguların değerlendirilmesi

İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana beslenme ihtiyacının giderilmesi için avlanma ve savunma içgüdüsüyle taş ve sopalarla başlayan, günümüzde modern silahların kullanımı ve artış gösteren şiddet eğilimi ile bireysel ve toplumsal olarak yaygın hale gelen silahlanma, her gün çok sayıda insanın yaralanmasına, ölmesine ve toplumsal sorunlara yol açmakta, ciddi bir halk sağlığı sorunu oluşturmaktadır. Her yıl Dünyada 200.000'den, Türkiye'de 2.000'den fazla kişi ateşli silahlarla yaralanarak hayatını kaybetmektedir. Türkiye'de her yıl 3000'den fazla kişi ateşli silahlarla yaralanmaktadır (1, 2). Bu çalışmada; 01 Ocak 2014-31 Aralık 2023 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine ateşli silah yaralanması sonucu başvuran olguların hastane bilgi sistemi kayıtları retrospektif incelenmiş; olguların demografik özellikleri, yaralanma bulguları medikolegal açıdan incelenerek verilerin kaynaklar ışığında karşılaştırılması amaçlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 11.01.2023 tarih KAEK-20 sayılı kararı ile onay verilen çalışmamızda; 2014-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine ateşli silah yaralanması nedeniyle başvuran 418 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Olguların %89,95'i (n= 376) erkek, %10,05 (n=42'si) kadındır. En fazla olgunun bulunduğu yaş grubu %51,67 (n=216) ile 25-44 yaş grubudur. Olguların en sık genç-erişkin yaş grubunda görülmesi; bu yaş grubu bireylerin fiziki olarak daha aktif olmaları, çalışma hayatı ve sosyal hayata daha fazla katılım göstermeleri gibi sebeplerden kaynaklanmaktadır. Çalışmamızda olgulardan 44'ünün (%10,52) 18 yaşından küçük çocuklar olduğu, bunların 23'ünün (%52,29) kaza orijinle yaralandığı ve kaza ile yaralanan çocukların 19'unun (%82,60), cinayet orijinli (n=10) olanların 5'inin (%50,00) uzun namlulu silahlarla yaralandığı saptanmıştır. En çok başvurunun 56 (%13,39) olgu ile 2023 ve 55 (%13,15) olgu ile 2022 yıllarında, en az başvurunun 26 (%6,22) olgu ile 2020 yılında olduğu, olguların en çok (n=119, %28,47) sonbahar, ikinci sıklıkta (n=111, %26,56) yaz mevsiminde başvurduğu saptanmıştır. Olgulardan %52,15'inin (n=218) tabanca gibi kısa namlulu silahlarla, %44,02'sinin (n=184) av tüfeği gibi uzun namlulu silahlarla yaralandığı saptanmış olup; 16 (%3,83) olguda ise hastane bilgi sisteminde yaralanma nedeni silahın namlu özelliği belirtilmemiştir. Olguların %60,28'i (n=252) cinayet, %16,27'si (n=68) kaza, %4,55'i (n=19) intihar orijinli yaralanmadır. Olgulardan %18,90'ında (n=79) yaralanma orijini tıbbi evraklarda belirtilmemiştir. Hem kısa namlulu hem uzun namlulu silahlarla gerçekleşen yaralanmalarda %60,28 (n=252) sıklıkla en çok cinayet orijine rastlandığı, bunu %16,27 sıklıkla (n=68) kaza orijininin izlediği, en az rastlanan orijinin ise intihar (n=19) olduğu saptanmıştır. Olguların %52,87'sinin (n=221) uzak, %16,99'unun (n=71) yakın, %2,39'unun (n=10) bitişik, %0,48'inin (n=2) bitişiğe yakın mesafeden yapılmış atış sonucu yaralandığı, olguların %27,27'sinin (n=114) tıbbi evrakında atış mesafesine ya da belirlenmesine yönelik bilgi olmadığı saptanmıştır. İlk başvurulan birim olguların %93,06'sında acil servistir. Olguların %73,20'sinin (n=306) hastanede yatarak tedavi gördüğü, en sık yatış yapılan birimin %35,29 sıklıkla Ortopedi ve Travmatoloji servisi olduğu saptanmıştır. Olguların %60,52'sinin (n=253) ameliyat edildiği, %26,60'ının (n=111) vücudundan ameliyat sırasında veya cilt altından lokal girişim ile kurşun çekirdeği veya saçma tanelerinin çıkarıldığı, olgulardan %54,31'inin (n=227) vücudunda atış ürünü materyali kaldığı, çıkarılan veya vücutta kalan en sık atış ürününün saçma taneleri olduğu, belirlenmiştir. Olguların 125'inde (%30) bir ya da bir den fazla iç organ yaralanması oluşmuştur. En sık yaralanan iç organlar %22,80 (n=62) sıklıkla ince bağırsak, %22,40 (n=61) sıklıkla akciğerler, %21,30 (n=58) sıklıkla kolondur. En sık rastlanan yaralanma bölgesi %48,30 ile (n=202) alt ekstremitelerdir. Olguların 60'ında (%14,35) büyük damar yaralanması, 70'inde (%16,74) sinir yaralanması oluşmuştur, 24 olguda (%5,74) hem büyük damar hem sinir hasarı saptanmıştır. En sık yaralanan damar 13 olgu (%22) ile popliteal arterdir. Olgulardan 23'ü (%5,50) beyin kanaması geçirmiş olup; 4 (%17,40) olguda epidural kanama, 17 (%73,90) olguda subdural kanama, 17 (%73,90) olguda subaraknoid kanama, 16 (%69,60) olguda intraserebral kanama ve 7 (%30,40) olguda interventriküler kanama tespit edilmiştir. Göğüs bölgesinde yaralanma olan 109 olgudan 48'inde (%44) hemotoraks, pnömotoraks veya hemo-pnömotoraks tespit edilmiş olup; bunlar (n=48) içinde en sık 27 olgu ile (%56,30) hemo-pnömoraks saptanmıştır. Olgulardan 183'ünde (%43,80) yaralanma yaşamsal tehlikeye neden olurken, 229 (%54,80) olguda yaralanma yaşamsal tehlikeye neden olmamıştır. Olgulardan 416'sında (%99,50) yaralanma basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek nitelikte iken, 2 (%0,50) olguda yaralanma basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek niteliktedir. Son gruptaki ilk olgunun kurusıkı tabanca ile yaralandığı, vücudunda sadece sıyrık tespit edildiği, ikinci olgunun sol kulak kepçesinde 1 cm'lik laserasyon tespit edildiği, yaralanmaların basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte oldukları anlaşılmaktadır. Olguların %54,50'sinin (n=228) vücudunda kemik kırığı oluştuğu saptanmıştır. Kemik kırıklarının hayat fonksiyonlarına etkisi olguların %6,20'sinde hafif (1), %39'unda orta (2-3) ve %54,80'inde ağır (4-5-6) niteliktedir. En sık kırılan kemikler %40,78 (n=93) ile alt ekstremite kemikleridir. Bunu sırasıyla %17,54 (n=40) ile maksillofasial kemikler, %17,10 (n=39) ile üst ekstremite kemikleri, %14,03 (n=32) ile toraks kemikleri, %11,40 (n=26) ile kafa kubbe kemikleri, %11,40 (n=26) ile pelvis kemikleri, %6,14 (n=14) ile vertebralar, %2,19 (n=5) ile kafa kaide kemikleri takip etmektedir. Olgulardan 47'sinde (%20,61; n=228) birden fazla vücut bölgesinde kemik kırıkları mevcuttur. Olguların %52,63'ünde (n=220), kanda etil alkol düzeyi belirlendiği, bu olguların 99'unun (%45,0; n=220) kanında farklı düzeylerde etil alkol tespit edildiği, anlaşılmaktadır. Kanında etil alkol tespit edilen 99 vakanın 66'sı (%66,67) cinayet orijinlidir. Kanda etil alkol saptanan olgularda, yaralanmanın cinayet orijinli olma sıklığının, olmayanlara göre, arttığı tespit edilmiştir. Ateşli silah yaralanmalarında giriş-çıkış delikleri ayrımı, mesafe tayini, orijin parametrelerinin belirlenebilmesi için, yaranın ilk muayene sırasındaki özellikleri, atış ürünlerinin varlığı/yokluğu, giysili bölge olup olmayışı ilk gören hekimler tarafından ayrıntılı olarak yazılmalı, yaralanan kişinin bilinci yerinde ise yaralıdan değilse tanıklardan ve güvenlik güçlerinden de sorularak, yaralanmaya neden olan silahın ifade edilen özelliği de adli raporlarda belirtilmelidir. Ateşli silah yaralanmalarının büyük bir bölümünün acil servislere müracaat ettirildiği göz önüne alındığında acil servislerde görevli hekimlere bu konuda büyük görev düşmekte olup; düzenli eğitim seminerleri verilebilir. Toplumda ateşli silahlarla yaralanma ve ölümlerin ve şiddet olaylarının azaltılabilmesi için, tüm dünyada silahsızlanmanın sağlanması ve ateşli silah kullanımının olumsuz etkilerinin tanıtımı konularına önem verilmesi gerekmektedir. Ruhsatlı tabanca sayısı yanında ruhsatsız silahların da sivil populasyonda olabildiği düşünüldüğünde; ruhsatsız silah ticareti, temin etme ve bulundurma denetimlerinin arttırılması, tespiti halinde uygulanacak cezai yaptırımlarının ağırlaştırılması; ruhsatlı silah edinilebilmesi için ayrıntılı psikiyatrik muayene ve düzenli kontrol ve testlerin uygulanması, ruhsatlı silah kullanımına izin verilmeden önce kişinin kendi çocukluğunun geçtiği ailesi ve şu anki aile yapısını da içeren ayrıntılı sosyal inceleme raporu düzenlenmesinin temini ve şiddet meyli ve kayıtlı suç incelemesine ek olarak çevresinde şiddet meyli açısından tanınırlığı ve ailesinin hatta yakınlarının kişi hakkındaki görüşünün de değerlendirilmesini öneriyoruz. Bunlara ek olarak toplumsal bilgilendirme çalışmaları, ateşli silahlarla oluşan yaralanmalar ve ölümlerinin azaltılmasına katkı sağlayabileceğinden toplumun her kesimine uygun değişik eğitim videoları ve seminerlerin gerek medyada yayınlanması gerek sosyal medya kaynaklarında düzenli olarak verilmesi uygun olacaktır. Anahtar Sözcükler: Adli Olgu, Ateşli Silah, Ateşli Silah Yaralanması, Orijin, Atış Mesafesi, Tabanca, Av Tüfeği

Şeyma Nur Semerci
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2018-2022 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran kafa travmalı çocukların adli tıbbi açıdan değerlendirilmesi

2018-2022 YILLARI ARASINDA AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ HASTANESİNE BAŞVURAN KAFA TRAVMALI ÇOCUKLARIN ADLİ TIBBİ AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ Kafa travmaları çocukluk çağında sık görülen acil başvuru nedenlerindendir. Erken yaşlarda kafanın vücuda oranının yüksek olması ve ağırlık merkezinin kafaya yakın olması nedeniyle çocuklar daha sık olarak kafa travmalarına maruz kalmaktadır. Çalışmamızda, 01 Ocak 2018-31 Aralık 2022 tarihleri arasında, 5 yıllık sürede, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Acil Servisine başvurusu olan, 18 yaş altı kafa travması tanısı alan 480 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda toplanan veriler SPSS 22.0 (Statistical Package for Social Science) istatistik programına aktarılarak analiz yapılmıştır. Olguların tümünün cinsiyet ve yaş verileri incelendiğinde; %29,0'ı (n:139) kadın, %71,0'ı (n:341) erkek, yaş için medyan değerin 9,5 olduğu, en küçük olgunun 9 günlük, en büyük olgunun 17 yaşında olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızda olguların %35,0'ını (n:168) 2018 yılında, %27,1'ini (n:130) 2019 yılında, %11,7'sini (n:56) 2020 yılında, %13,5'ini (n:65) 2021 yılında, %12,7'sini (n:61) 2022 yılında başvuranlar oluşturmaktadır. Olgular olay türüne göre değerlendirildiğinde, en sık rastlanan olay türü 212 (%44,2) olgu ile trafik kazası olmuştur. Bunu 104 (%21,7) olgu ile yüksekten düşmeler, 68 (60 tanılı, 8 şüpheli) (%14,2) olgu ile 4 tanesi ateşli silah yaralanması olan şiddete bağlı travmalar, 56 (%11,6) olgu ile kazayla bir cisimle çarpışma ve 47 (%9,8) olguyla kendi seviyesinden düşme takip etmektedir. Trafik kazaları ve yüksekten düşmeler karşılaştırıldığında yaş medyanları arasında anlamlı fark olduğu, bulunmuştur. Trafik kazalarının yaş medyanı 12 (IQR:9), yüksekten düşmelerin yaş medyanı 3 (IQR:5) olarak tespit edilmiştir. Daha küçük yaştaki kafa travmalı çocuklarda yüksekten düşmeler, daha büyük yaştaki kafa travmalı çocuklarda trafik kazaları ön plandadır . Çalışmada 480 olgu arasında; şiddete bağlı travma öyküsü veya fizik muayene sonucu şüphesi bulunan 68 (%14,2) olgu saptanmıştır. Bu olguların yaş grupları incelendiğinde; 37 olguyla (%54,4) 15-17 yaş grubunun ilk sırada geldiği, en az sayının 2 (%2,9) olguyla 3-5 yaş grubunda olduğu görülmüştür. Şiddete bağlı travma şüphesi veya öyküsü olan olguların yaş medyanı 15,0, olmayan olguların yaş medyanı 9,0 olarak saptanmış ve aralarında anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda olguların kayıtlarına göre; görüntüleme tetkikleriyle 125 (%26,0) olguda kırık, 113 olguda (%23,5) kafa içi yaralanma bulgusu olduğu tespit edilmiştir. Kafa içi yaralanma veya kafa kemiklerinde kırık tespit edilen olguların 119'una (%76,8) kafada fizik muayene bulgusunun eşlik ettiği görülmüş ve bu oran anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Travmanın yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte olması, yüksekten düşmelerin %61,5'inde, kendi seviyesinden düşmelerin %23,4'ünde, trafik kazalarının %42,5'inde, şiddete bağlı travmaların %11,7'sinde ve kazayla cisimle çarpışmaların %12,5'inde saptanmıştır. Kafa travmalı olgularda yüksekten düşmeler, diğer olay türlerine göre travmanın yaşamsal tehlike oluşturması açısından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Kaynaklar ve çalışmamız göz önüne alındığında; kafa bölgesi özellikle çocuklarda hem çok sık hem de ciddi düzeyde yaralanabilen bir bölge olması nedeniyle, çocukları kafa travmalarından korumaya yönelik gerekli tedbirler alınmalı ve uygulanmalıdır. Ayrıca hem adli yönden hem de çocuk hastaların yararı için büyük önem taşıdığından, yasal prosedür gereği olguların, tedavi eden hekimler tarafından adli bildirimi yapılmalıdır.

Saime Gizem Tezgel
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'nde karara bağlanmış cinsel istismar/saldırı olgularının analizi

Amaç: Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar kişinin temel hak ve özgürlüğü yanında beden bütünlüğüne yönelik cinsel taciz, cinsel saldırı ve cinsel istismarıda içeren son yıllarda gittikçe artan insanlığa karşı işlenen en ağır suçlardan birisi olarak değerlendirilmektedir. Cinsel suçlar kişinin rızası olmaksızın gözle süzme gibi nispeten basit nitelikli davranışlardan, cinsel haz almaya yönelik hareketler ve en uç noktada ırza geçmeyide kapsayan geniş bir yelpazeden oluşur. Çalışmamızda Bolu İli içerisinde meydana gelmiş ve Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'nde karara bağlanmış cinsel istismar / saldırı olgularının analiz edilerek; mağdurların sosyo-demografik özelliklerinin, risk faktörlerinin ve sanıkların profilinin incelenmesi,tespit edilen özelliklerin değerlendirilmesiile yeni vakaların önlenmesine katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamız01/07/2007 – 30/06/2016 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Tıp Fakültesi, Adli Tıp Anabilim Dalı'ndaretrospektif olarak yürütülmüştür.Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'nde karara bağlanmış tüm cinsel istismar / saldırı olgularının dava dosyalarındaki adli ve tıbbi belgeler incelenerek, mağdurların sosyodemografik özellikleri, genel beden ve anogenital bölge muayene bulguları, konsültasyon ve laboratuvar tetkik sonuçları, mağdurların ve sanıkların genel profilleri, olaya ilişkin detaylı özellikler tespit edilerek cezanın tayininde etkili faktörler belirlenmiş ve istismara neden olabilecek risk faktörlerinin ortaya konmuştur. Bulgular: Çalışmamız 131 (%88,5) kadın (yaş ort=19.44±11.82) ve 17 (%11,5) erkek (yaş ort=12.76±8.01) olmak üzeretoplam 148 olgudan oluşmaktadır.Çalışmamızdaki olguların %58,1'i zorunlu eğitim çağında olup, erkek olguların tamamı, kadınların %86,6'sıbekardı. Çalışmamızda 72 (%48,6) olguyla en sık vajinal penetrasyon rapor edilirken, onu sırasıyla 22 (%14,5) olguyla dokunma-elleme ve 14 (%9,5) olguyla anal penetrasyon izledi.Olay sonrası ruhsal muayene sonucuna göre mağdurlardaen sık (%6,8) travma sonrası stres bozukluğu saptandı.Olayın organ sokma şeklinde meydana gelmesi ruhsal patoloji gelişme olasılığını 0,435 kat arttırdığıbelirlendi.Çalışmamızda saldırganların hepsinin erkek (Ort. yaş= 37,81±15,3) olduğu belirlendi. Saldırganların %91,8'i mağdurun çevresinde sosyal ilişki kurduğu kişilerden olduğu belirlendi.Çalışmamızda mahkemelerce sonuçlanan dava sonuçlarına göre en sık (%49,3)mahkumiyet kararı verilmiş bunu beraat (%20,3), düşme (12,8) ve denetimli serbestlik (%8,8) kararları izlemiştir. Sonuç: Çalışmamız sonucunda çoğunluğu çocukluk yaş grubunda olan kadın ağırlıklı mağdurların yanında tamamı erkek olan saldırganların sosyodemografik özellikleri incelendiğinde ülkemizde yayınlanmış çalışmalar ile uyum içerisinde olduğu görülmektedir. Olay sırasında gerçekleşen penetrasyon, psikolojik ve fiziksel şiddet hatta birlikte silah kullanımı mağdur üzerinde ruhsal patoloji oluşumuna olumsuz yönde etkisi çok açık şekilde gözlenmiştir. Bütün bu verilerin ilgili kurumlarca oluşturulacak önleme ve koruma programlarında dikkatlice değerlendirilmesinin katkı sağlayacağı şüphesizdir. Ayrıca mahkemelerce karara bağlanmış dava sonuçlarında dikkat çeken düşük mahkumiyet oranları; konunun uzmanı olmayan tecrubesiz hekimlerce yapılan muayene yanında biyolojik materyal alma ve değerlendirmede yetersiz koşullardan yargı sürecinde oluşan aksaklıklara kadar olan prosedürün ilgili kurumlarca tekrar gözden geçirilmesi ve önlemlerin ivedi alınması gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Adli tıpBoluCeza mahkemesi+4
Veyis Gündoğdu
Akdeniz University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2017-2022 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran iş kazası olgularının medikolegal açıdan değerlendirilmesi

İş kazaları ülkemizde ve Dünyada her yıl milyonlarca insanı etkileyen bir sorundur. Çalışmamızda, iş kazalarının sebepleri ve sonuçlarını değerlendirerek önlemlerin alınması için oluşturulacak protokollerin belirlenmesi açısından bilimsel verilere katkı sunmak amaçlanmıştır. Çalışmamızda 1 Ocak 2017-31 Aralık 2022 tarihleri arasında Antalya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine iş kazası nedeniyle başvurmuş olgulara ait kayıtlar incelenmiş olup; 7442 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. İş kazaları en az 2020 yılında meydana gelmiştir, hatta 2020 yılının ilkbahar ayında olguların istatistiksel anlamlı düzeyde daha az olduğu görülmüştür. Olguların büyük çoğunluğunun sağlık güvencesinin bulunduğu, kadın ve erkek olgularda bu oranın benzer olduğu ancak yabancı uyruklu olgularda bu oranın düştüğü saptanmıştır. En sık iş kazası yaşanan sektör inşaat (%13,7) olarak belirlenirken; en sık kaza yeri inşaat alanı (%17,9) olarak bulunmuştur. Çalışmamızda en sık iş kazası tipi hem kadın hem erkek cinsiyette DKAY (%23,9) olarak belirlenmiştir. Olguların %42,3'ünde (n=2998) makine-alet kullanımı olduğu saptanmıştır. Petrol-kimya-lastik-plastik-ilaç, ağaç ve kağıt, sağlık ve sosyal hizmetler, metal, otomotiv sanayi, GYDT sektörlerinde makine alet kullanımının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmüştür. Acil servise başvuran iş kazası olgularının 1909'unda (%26,9) yumuşak doku yaralanması, 1760'ında (%24,8) kesi-laserasyon, 1221'inde (%17,2) göz yaralanması, 1075'inde (%15,2) ise kırık-çıkık tipinde yaralanma olduğu saptanmıştır. Kesi, yumuşak doku yaralanması, yanık ve zehirlenme olguları kadınlarda; kırık çıkık, tendon yaralanması, intraserebral kanama, damar yaralanması, amputasyon, göz yaralanması ve iç organ hasarı ise erkek cinsiyette anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuştur. Acil servise iş kazası ile başvuran olgularda en sık üst ekstremitede (n=3525, %49,7), ikinci sıklıkta baş boyun bölgesinde (n=2058, %29) yaralanma tespit edilmiştir. Acil servise başvuran iş kazası olgularının 5287'sinin (%74,6) acil servisten şifa ile taburcu edildiği; 1452'sinin (%20,5) yatarak tedavi gördüğü belirlenmiştir. Hastanemize başvuran ve acil serviste ya da yattığı klinikte eks olan olguların tamamının (n=33) erkek cinsiyette; en sık inşaat sektöründe ve düşme ile oluştuğu saptanmıştır. İş kazası nedeniyle acil servise başvuran olguların %32,1'inin (n=2277) taburculuktan sonra iş kazası ile ilişkili poliklinik başvurusu bulunduğu kayıtlıdır. Acil servise başvuran olgulardan geçici adli rapor düzenlenenlerin 192'sinde (%4,1) yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte yaralanma bulunduğu, 4465 (%95,5) olguda ise yaralanmanın yaşamsal tehlikeye neden olmadığı saptanmıştır. Kadınlarda BTM ile giderilebilir nitelikte hafif yaralanmalar anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. 2017-2022 yılları arasında Hastanemize başvuran tüm iş kazası olguları içinde (n=7442) Adli Tıp Anabilim Dalında rapor düzenlenen 272 olgu (%3,7) tespit edilmiştir. Rapor türlerine göre en sık kati rapor (n=221, %81,3) düzenlendiği belirlenmiştir. Adli Tıp Anabilim Dalında düzenlenen kati raporların %78,3 (n=173)'ünde yaşamsal tehlike yokken; %20,8'inde (n=46) yaşamsal tehlike olduğu yazılmıştır. Olguların %0,9'unda (n=2) yaşamsal tehlike ve BTM durumu belirtilmemiştir. Kati raporların %79,2'sinde (n=175) yaralanmanın BTM ile giderilebilir nitelikte olduğu; %19,9'unda (n=44) yaralanmanın BTM ile giderilemez nitelikte olduğu, kayıtlıdır. Bu çalışmada elde edilen bulgular, özellikle yüksek riskli sektörlerde iş güvenliği eğitimlerinin artırılmasının, makine bakım ve denetimlerinin düzenli yapılmasının kazaları önemli ölçüde azaltılabileceğini göstermektedir. Tüm veriler ortaya koymaktadır ki iş kazalarının önlenmesi ve azaltılması, hem işverenlerin hem de çalışanların iş güvenliği konusunda bilinçlenmesi, işverenlerin sorumluluklarını dikkat ve özenle yerine getirmesi ve her iki tarafın ortak mücadelesiyle mümkün olabilecektir.

Ayşegül Altınsoy Alp
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2018-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici alet yaralanmaları nedeni ile başvuran olguların değerlendirilmesi

Kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici alet yaralanmaları ülkemizde ve dünyada her yıl milyonlarca insanı etkileyen bir sorundur. Çalışmamızda, yaralanmaların sebepleri ve sonuçlarını değerlendirerek alınabilecek önlemlerin belirlenmesi maksadıyla bilimsel verilere katkı sunmak amaçlanmıştır. Bu çalışmada 1 Ocak 2018 – 31 Aralık 2023 tarihleri arasında kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici alet yaralanmaları nedeni ile Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran 9150 olgu dahil edilmiştir. Yaralanmalar, beklendiği şekilde en az Covid 19 pandemisine ait sıkı önlemlerin ve kısıtlamaların yaşandığı 2020 yılında meydana gelmiştir. Yaralanmaya en sık neden olan aletin kesici aletler olduğu saptanmıştır. Hastaneye müracaat eden olgularda en sık yaralanan bölgenin üst ekstremite, ikinci sıklıkta alt ekstremite, en az yaralanan bölgenin ise genital-anal bölge olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda olguların %57,4'ü ayaktan tedavi edilirken %29,9 olgu çeşitli servislerde yatarak tedavi görmüştür. Olguların yatarak takip ve tedavisinin en sık Ortopedi ve Travmatoloji servisinde yapıldığı kayıtlıdır. Olguların %56,5'i (n=5169) BTM ile giderilebilir ölçüde hafif nitelikte yaralandığı, %43,5 (n=3981) olguda yaralanmanın BTM ile giderilebilir ölçüde hafif nitelikte olmadığı; olguların %3,8'inde (n=351) yaralanma ile yaşamsal tehlike meydana gelmişken %96,2'sinde (n=8799) yaşamsal tehlike oluşmadığı saptanmıştır. Olguların 839'unda (%9,2) kemik kırığı oluşmuştur. En sık kırılan kemikler el falanks kemikleridir. Olgulardan %9,1'inde periferik sinir yaralanması saptanmıştır. En sık yaralanan periferik sinirin dijital sinirler olduğu belirlenmiştir. Olgularda en sık (%28,4) 21-30 yaş grubunda yaralanma saptanmışken en az yaralanma saptanan grubun 71 yaş ve üzeri grup olduğu belirlenmiştir. Kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici ve sayılan aletlerin elektrikli olanları ile yaralanmalarda; olguların özellikleri, varsa orijine ait bilgilerin, yaranın ilk muayenesine ait özelliklerin, yaranın kas, tendon ya da vücut boşluklarına uzanımı gibi bulguların, ilk gören hekimler tarafından ayrıntılı olarak kaydedilmesi gereklidir. Kişiden ve yakınlarından yaralanmaya neden olan aletin özellikleri ile ilgili edinilebilen bilgi olursa bunlar da adli raporlarda belirtilmelidir. Bu tür yaralanmaların çok büyük bir bölümünün acil servislere müracaat ettirildiği göz önüne alındığında; acil servislerde görevli hekimlere bu konuda büyük görev düşmektedir. Acil serviste görev yapan hekimlere düzenli olarak eğitim verilmesi, yaraların tanımlanması ve ayrımı ile adli prosedürün işleyişine katkı sağlayacaktır. Toplumda kesici, delici, kesici-delici, kesici-ezici ve bunların elektrikli olanları ile yaralanma, ölüm ve şiddet olaylarının önüne geçebilmek amacıyla bu tür yaralanmaların sıklığına, olay yerinin özelliklerine ve şiddetin zararlı sonuçlarına dikkati çekmek, toplumun yaralama ve yaralanmalar ile adli prosedür açısından bilgi düzeyinin artırılması ve farkındalığın sağlanması için hem sağlık personelinin hem de toplumdaki tüm bireylerin gerek medya aracılığıyla, gerek online platformlarda gerek yüz yüze eğitimlerine önem verilmelidir. Şiddetin ortaya çıkmasını artıran ya da şiddeti özendiren risk faktörlerinin belirlenmesi için sayılan aletlerle kasten yaralanan bireylerin ve saldırganların özelliklerinin, risk faktörlerinin belirlenmesine yönelik ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bununla birlikte kendine zarar verme/intihar açısından riskli olguların önceden saptanması için de eğitim süreçlerinde çocuklara ve iş yerlerinde çalışanlara yönelik tarama testleri gibi yöntemlerin kullanılmasına özendirici uygulamalar geliştirilmesi ve önlemler alınarak kişilerin kendilerine zarar vermeden uygun tedaviye sevk edilmesi sağlanmalıdır.

Ahmet Buğra Öztaşyonar
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2014-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından düzenlenen adli raporlarda yaralanmanın yaşamsal tehlikeye neden olduğu belirtilen olguların incelenmesi

Adli nitelikli olaylarda rapor hazırlamak hekimlerin görevlerinden biridir. Travma sonucu oluşan yaralanmanın düzeyi hakkında bilgi veren adli travmatoloji raporları, 5237 sayılı TCK'nın 86, 87, 89, 94 ve 95. maddelerinde yer alan hususlara göre düzenlenir. Kişinin yaralanmasının yaşamını tehlikeye sokan bir duruma neden olduğu haller, TCK'nın 87/1, 89/2 ve 95/1 maddeleri gereği, suçun ağırlaştırıcı faktörleri arasında yer almaktadır. Çalışmamızda, 2014-2023 yılları arasındaki 10 yıllık süreçte, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından düzenlenen, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama sayılan, yaralanmanın yaşamsal tehlikeye neden olduğu belirtilen 1863 olguya ait bilgiler retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Rapor talebinde bulunan adli merci, yaş, cinsiyet, olay türü, orijin, yaralanan vücut bölgeleri, yaşamsal tehlike nedenleri, tedavi işlemleri, kişinin vücudunda kemik kırığına neden olup olmadığı, DOİSZ ya da DOİY niteliğinde olup olmadığı, yüzde sabit ize neden olup olmadığı gibi özellikler medikolegal açıdan incelenmiştir. Çalışmaya dahil edilen 1863 olgunun %81,7'sinin (n: 1523) erkek, %18,3'ünün (n: 340) kadın olduğu, yaş ortalamasının 32,0 ± 18,01 bulunduğu, en çok olgunun 21-30 yaş grubunda (n: 419, %22,5) yer aldığı tespit edilmiştir. Olguların en sık Eylül (n:185, %9,9) ile Kasım (n:185, %9,9) aylarında ve sonbahar (n: 552, %29,6) mevsiminde yaralandığı saptanmıştır. Orijin ve olay türü açısından incelendiğinde, en sık orijin kaza (n: 1357, %72,9), en sık olay türü ise trafik kazası (n: 1032, %55,3) olarak bulunmuştur. Etkili eylem orijinli travmalarda erkek, kaza ve intihar/KZV orijinli travmalarda ise kadın cinsiyete anlamlı olarak fazla rastlandığı bulunmuştur. Kadınlarda trafik kazası ve yüksekten düşme, erkeklerde ise kesici delici alet, ateşli silah ve darp yaralanmaları anlamlı oranda yüksek olduğu tespit edilmiştir. Olguların %49,1'ine (n: 915) cerrahi tedavi uygulanmış, %42,8'ine ise hastane yatışı yapılarak medikal tedavi verilmiştir. Olguların %72,0'ında (n: 1341) kemik kırık veya çıkığına rastlandığı, en yüksek kemik kırığı veya çıkığı oranının %34,6 ile nörokranium bölgesinde görüldüğü tespit edilmiştir. Kadınlarda %77,1 sıklıkta, erkeklerde %70,8 sıklıkta kemik kırığı veya çıkığı saptandığı kayıtlı olup, kazalarda %83,9, trafik kazalarında %89,3 ve yüksekten düşmelerde %91,0 olguda yaralanma kırık ya da çıkık ile sonuçlanmıştır, bu sıklıklar anlamlı derecede yüksektir. DOİSZ ya da DOİY konusunda bilgi kayıtlı olan olguların %53,8'inin yaralanmasının, DOİSZ ya da DOİY niteliğinde olmadığı, %41,2'sinin yaralanmasının DOİY niteliğinde bulunduğu, %5,0'ının ise yaralanmasının DOİSZ olduğu tespit edilmiştir. Yaralanmanın yüzde sabit iz niteliğinde olup olmadığı hususunda görüş bildirilen olguların %9,7'sinin yaralanmasının yüzde sabit iz niteliğinde olduğu saptanmıştır. Trafik kazası sonucu yaralanmalarda; DOİSZ/DOİY (n: 73, %57,5) ve yüzde sabit iz (n: 18, %14,3) varlığı anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda, baş-boyun bölgesinin en sık yaralanan (%70,3) ve en sık yaşamsal tehlike niteliğinde yaralanmaya yol açan (%51,6) bölge olduğu tespit edilmiştir. Yaşamsal tehlike oluşturur nitelikte baş-boyun bölgesi yaralanması bulunan olguların %20,3'ünün kadın, %79,7'sinin erkek cinsiyette olduğu kayıtlı olup, kazalarda %84,6, trafik kazalarında %63,3, yüksekten düşmelerde %65,3, darplarda %83,3 olguda bu bölge travmaları, yaşamsal tehlike oluşturur nitelikte yaralanma ile sonuçlanmıştır. Bu sıklıklar anlamlı derecede yüksektir. Olgularımız, yaşamsal tehlike nedenleri açısından incelendiğinde, en sık yaşamsal tehlike sebepleri; kafa içi travmatik bulgular (n:772, %41,4), hemotoraks-pnömotoraks-pnömomediastinum-hava embolisi (n: 654 olgu, %35,1), kafatası-kafa tabanı-orbita tavanı kırığı (n: 645, %34,6), akciğer kontüzyonu-laserasyonu (n: 595, %31,9), büyük damar yaralanması (n: 174, %9,3), karaciğer yaralanması (n: 166, %8,9) ve dalak yaralanması (n: 149, %8,0) olarak tespit edilmiştir. 0-17 yaş grubunda, kafa içi travmatik bulgular (%25,3) ve kafatası-kafa tabanı-orbita tavanı kırığı (%29,9); 18-64 yaş grubunda, hemotoraks-pnömotoraks-pnömomediastinum-hava embolisi (%77,8) ve büyük damar yaralanması (%87,4) anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Kadınlarda kafa içi travmatik bulgular (%20,6) ve karaciğer yaralanmasının (%24,1), erkeklerde ise büyük damar yaralanmasının (%88,5) anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda, yaşamsal tehlike niteliğinde yaralanması olan adli olguların medikolegal açıdan değerlendirilmesi amaçlanmış; adli raporlarda bu niteliğin belirtildiği olguların demografik, klinik ve adli özellikleri ortaya konularak, kaynaklarla karşılaştırmalı analiz gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulguların gerek adli tıp uygulayıcılarına gerekse adli mercilere yol gösterici olması ve TCK'ya dayalı raporlamada karşılaşılan güçlü ve zayıf yönlerin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlaması hedeflenmiştir. Bu yönüyle çalışma, yaşamsal tehlike kavramının pratikteki yansımalarına ışık tutmakta olup, ileride konuyla ilgili yapılacak araştırmalara da zemin hazırlayacağı düşünülmektedir.

Mehmet İlhan
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2021-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran 18 yaş altı adli vakaların medikolegal açıdan değerlendirilmesi

Çocukluk çağı (18 yaş altı), bireylerin biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişiminin sürdüğü, travmalara karşı daha kırılgan olduğu bir dönemdir. Yaralanmalar, bu dönemde önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), 0–18 yaş arası çocukların ölüm nedenleri arasında yaralanmaların önemli bir yer tuttuğunu bildirmektedir. Adli olgular yalnızca istismar veya saldırı gibi doğrudan suç unsuru taşıyan durumları değil; yüksekten düşme, ilaç veya madde alımı, yanık, zehirlenme, intihar girişimi ve ihmale bağlı yaralanmaları da kapsamaktadır. Olgular genellikle ilk olarak acil servis başvurularında tanı alır, kayıtlara girer ve yapılan değerlendirmeler hem tıbbi hem de adli süreç açısından belirleyici rol oynar. Bu çalışma, 1 Ocak 2021–31 Aralık 2023 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Erişkin ve Çocuk Acil Servisleri'ne başvuran 18 yaş altı adli olguları inceleyen kesitsel, retrospektif bir araştırmadır. Toplam 2601 adli olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Olguların demografik özellikleri, başvuru nedenleri (düşme, yanık, zehirlenme, istismar vb.), tedavi süreçleri ve adli rapor bilgileri (yaşamsal tehlike varlığı, basit tıbbi müdahale ile giderilebilirlik durumu) gibi özellikleri değerlendirilmiştir. Olguların %58,9'u erkek (n=1532), %41,1'i kız (n=1069) çocuklardan oluşmuştur. En büyük grubu %28,4 ile ergenler (12–17 yaş), ikinci sırada ise %28,0 ile oyun çağı (1–2 yaş) çocukları oluşturmuştur. Erkek çocukların ortanca yaşı (5,00 yıl), kız çocukların (4,00 yıl) olarak tespit edilmiştir. Olguların %87,9'u Antalya ilinde ikamet etmektedir ve olayların çoğu ev ortamında (%59,1) meydana gelmiştir. Başvurular en sık yaz mevsiminde (%28,3) ve akşam saatlerinde (17:00–23:59) (%50,34) gerçekleşmiştir. Acil servise başvuran 2601 adli olgu içinde; vücut boşluklarında yabancı cisim (%15,0), zehirlenmeler (%14,9), düşmeler (%14,3) en sık bildirilen 3 olay türü olup bunları asfiksiler (%9,3), darp ve akran kavgaları (%7,7), intihar veya kendine zarar verme girişimleri (%7,3) izlemektedir. Çocukluk çağında en sık zehirlenme nedeni ilaç alımı olup (%58,2), alınan ilaçlar arasında parasetamol/ibuprofen (%16,4) en sık bildirilen etken olmuştur. Ev ortamında ilaçların çocukların erişebileceği alanlarda bulunması, zehirlenmelerde ilaçların en sık etken olması açısından en önemli faktördür. İntihar ve kendine zarar verme olgularında %70,0 oranında yöntem ilaç alımı olup, bu olguların %83,7'si kız çocuklarıdır. Adölesan dönemde intihar amaçlı ilaç alımı sıklığının artışı, ruhsal destek eksikliğine ve psikiyatrik hastalık yüküne işaret ettiği kadar ev ortamında ilaçların kolay edinilebilir olmasına da dikkati çekmektedir. Diğer taraftan çalışmada; olgularda rastlanan en sık kronik hastalık grubunun psikiyatrik hastalıklar (%50,4) olduğu saptanmıştır. Bu oran intihar ve kendine zarar verme gibi olgular açısından psikiyatrik değerlendirme ve ihtiyacı olan çocuklarda psikososyal desteğin önemini göstermektedir. Çocuklukta ikinci sıklıkta zehirlenmeye yol açan etken temizlik ve dezenfeksiyon maddeleridir (%17,5) ve bunlarında ev ortamında çocukların erişebileceği alanlarda bulundurulmaması, kilitli dolaplarda saklanması ve ambalajlarının çocukların açamayacağı şekilde olması en önemli önlemlerdir. Yanık olgularında en sık nedenin sıcak sıvı teması olup, yine çocuklu evlerde güvenlik önlemlerinin önemini yansıtmaktadır. Asfiksi olgularında en sık neden gıda aspirasyonu (%67,4) olup, aspire edilen gıdaların %54,6'sını çerezler (fındık, fıstık, ceviz vb.) oluşturmuştur. Çalışmada çocuk adli olgularda; düşmelerin ikinci en sık acil servis başvuru nedeni oluşu, çocukluk çağında ev içi düşmelerin en sık rastlanan kazalar olduğunu gösteren önceki çalışmalarla uyumludur. Olgularda en sık yaralanma bölgesi baş-boyun (%31,1) iken, en sık görülen yaralanma tipinin kesiler/raddi yaralar (%20,7) olduğu saptanmıştır. Bunu yumuşak doku yaralanmaları (%19,0) ve kırık/çıkıklar (%18,2) izlemiştir. Toplam 401 kemik kırığının %23,7'si kafa bölgesindedir. Cinsiyet ve olay türü arasındaki ilişki incelendiğinde; kesici-delici alet yaralanmaları (%80,9), ateşli silah yaralanmaları (%87,0), trafik kazaları (%83,3) ve darp/akran kavgası (%81,9) olgularının büyük çoğunluğu erkek çocuklarda olduğu saptanmıştır. Çalışmada; kesici-delici alet yaralanmaları, motorsuz trafik kazaları ile darp/akran kavgası olgularının erkek cinsiyette daha sık görülmesi ve bu farkın istatistiksel olarak anlamlı bulunması, dikkat çekicidir. Ölümle sonuçlanan 19 çocuk olgu başvurusu olduğu saptanmış ve en sık ölüm nedeni %36,8 oranıyla asfiksi olarak belirlenmiştir. Suda boğulma 4 olguda, gıda aspirasyonu 2 olguda, sufokasyon 1 olguda ölüm nedenidir. Düşmeye bağlı ölümler %21,1 ile ikinci sırada yer alırken, olgular farklı yüksekliklerden düşme sonucu yaşamını yitirmiştir. Acil servise arrest halde getirilen ve kardiyopulmoner resüsitasyon (KPR) uygulanan olguların oranı da %21,1 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca ateşli silahla yaralanma ve ilaç alımı yoluyla intihar (%10,5) eden birer olgu, alev yanığı olan 1 olgu (%5,3) ve künt cisimle akranı tarafından darp edilen 1 olgu (%5,3) ölümle sonuçlanmıştır. Olguların %20,0'inde yaşamsal tehlike bulunduğu saptanmış olup, erkeklerde (%21,8) bu oran kızlardan (%17,9) anlamlı derecede yüksektir. En yüksek yaşamsal tehlike varlığı oranına, elektrik kazaları (%81,8) ve asfiksi olgularında (%52,1) rastlanmıştır. Asfiksi ve elektrik kaynaklı kazalar ile başvuran çocuklarda, yaşamsal tehlike bulunuşunun istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek oluşu önemli bir bulgudur. Yaralanmaların %59,6'sının basit tıbbi müdahale (BTM) ile giderilebilir nitelikte olduğu belirlenmiştir. Ateşli silah yaralanmaları, elektrik kazaları, kesici-delici alet yaralanmaları ve yüksekten düşme gibi yüksek enerjili travmalarda ise BTM ile giderilebilecek nitelikte hafif olmayan olguların sıklığı anlamlı şekilde daha yüksektir. Tedavi sonlanımına göre olguların %58,1'i acil servisten taburcu edilmiş, %34,6'sı servislere yatırılmıştır. Eks oranı %0,7 olarak kaydedilmiştir. En sık yatış yapılan birim Çocuk Cerrahisi servisidir (%43,8). Olguların çoğunun ayaktan tedaviyle taburcu edilmesi, travmaların çoğunlukla hafif düzeyde olduğunu ancak, %20 oranında yaşamsal tehlike bulunduğundan, adli bildirim yapılmasnın zorunluluğunu ve önemini ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran çocuk adli olguların; çoğunlukla erkek, okul çağında ve ergenlik döneminde olduğunu göstermektedir. Bu sonuç, kaynaklarla paralellik göstermekte ve erkek çocuklarda riskli davranış eğilimi ile dış mekân aktivitelerinin daha fazla olmasına bağlanmaktadır. Kesici-delici alet yaralanmaları ve darp olgularının özellikle ergen erkeklerde yoğunlaşması, çevresel ve sosyal etkilerin önemini de ortaya koymaktadır. Bu durum, akran zorbalığı ve fiziksel şiddetin çocuk adli olgularındaki payının küçümsenemeyecek sıklıkta olduğunu ortaya koymaktadır. İntihar girişimlerinde ise kız çocukların oranı erkelere oranla daha yüksek olup, kaynaklarla uyumlu bir bulgudur. Bunların büyük kısmında yöntem ilaç alımıdır. Çalışmada; ateşli silah yaralanmalarının oranı yüksek olmasa da bu olgularda mortalite ve kalıcı sekel riski yüksek ciddi yaralanmalar oluşmaktadır. Yaralanmaların yaz ve ilkbahar aylarında artması, açık hava etkinliklerinin artışı ve gözetimin azlığıyla ilişkilendirilmiştir. Olayların çoğunlukla ev ortamında meydana gelmesi, çocuk güvenliği için alınması gerekli önlemlere olan ihtiyaça yanında ebeveyn denetiminin önemini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, 18 yaş altı adli olguların büyük kısmı önlenebilir nedenlerle oluşmaktadır. Çocuk güvenliği, ebeveyn eğitimi, ev içi ve çevresel düzenlemeler, riskli yaş gruplarına yönelik farkındalık çalışmaları, ruhsal hastalıkların değerlendirilmesi ve desteğe olan ihtiyacın giderilmesi, istismar ve ihmalin erken tespiti ile multidisipliner iş birliği, çocukluk çağı adli olgularının sıklığını azaltmak için gerekli temel stratejiler olarak öne çıkmaktadır.

Gökçe İbze
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine intihar girişimi ve kendine zarar verme öyküsü ile başvuran olguların adli tıbbi açıdan değerlendirilmesi

İntihar girişimleri ve kendine zarar verme davranışları, önemli tıbbi, psikiyatrik ve adli sonuçları olan başlıca halk sağlığı sorunları arasında yer almaktadır. Adli–tıbbi açıdan; demografik özellikler, intihar yöntemleri ve nedenleri, psikiyatrik ve madde kullanım öyküsü, yaralanmanın şiddeti, yaşamı tehdit eden durumlar ve tedavi süreçlerinin kapsamlı biçimde değerlendirilerek adli rapor düzenlenmesi; hem doğru adli belge sağlanmak hem de etkili önleme stratejilerinin geliştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışma, intihar girişimi veya kendine zarar verme nedeniyle hastaneye başvuran hastaların özelliklerini adli–tıbbi açıdan incelemeyi ve elde edilen verileri mevcut literatürle karşılaştırarak bilimsel kaynaklara katkı sağlamayı amaçlamıştır. 1 Ocak 2014 – 31 Aralık 2024 tarihleri arasında intihar girişimi/kendine zarar verme nedeni ile Akdeniz Üniversitesi Hastanesine müracaat eden ve dijital hasta kayıt sisteminde yeterli bilgi kayıtlı olan toplam 906 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların %91,5'i (n=829) intihar girişimi, %8,5'i (n=77) kendine zarar verme olgularıdır. İntihar girişimi sonucu hastaneye başvuran olguların (n=829) %56,8'i (n=471) kadın, %43,2'si (n=358) erkektir. Kendine zarar verme sonucu müracaat eden olguların (n=77) %63,6'sı (n=49) erkek, %36,4'ü (n=28) kadındır. İntihar girişimi olguları (n=829) %29,6 ile en sık (n=245) ilkbahar mevsiminde başvurmuş olup bunu %26,9 ile (n=224) yaz, %22,6 ile (n=187) sonbahar, %20,9 ile (n=173) kış mevsimi izlemiştir. Olguların hafta içi (n=609; %73,5) ve en sık Çarşamba (n=136; %16,4), ikinci sıklıkla Salı (n=129; %15,6), üçüncü sıklıkla Pazartesi (n=121; %14,6) günü başvurduğu tespit edilmiştir. İntihar girişimi olgularının (n=829) hastane başvuru sıklığının gündüz saatlerinde sabah 09:00'dan itibaren artmaya başladığı, öğle saatlerinden itibaren ise saatler ilerledikçe giderek belirginleşen bir başvuru sıklığı oluştuğu, saat 12:00-15:00 arasında olguların %11,3'i, 15:00-18:00 arasında %16,4'ü, 21:00-24:00 arasında %16,8'inin başvurduğu, 18-21:00 arasında olguların %15,2'si başvurmuş olup bir önceki saat grubuna göre artış olmasa da başvuru sıklığı yüksekliğinin devam ettiği, en sık başvurunun (n=178; %21,5) 0-3 saatleri arasında olduğu ve akşamüstü saat 18 ile gece 03:00 arasında olguların %53,5'nin başvurduğu saptanmıştır. Gece 03:00 ile sabah 09:00 arasında ise başvuru sıklığı %10,7'dir. Hafta içi intihar girişiminde bulunan olguların da %58,9'u (n=359) 18:00-06:00 saatleri arasında, mesai saatleri dışında hastaneye başvurmuştur. İntihar girişimi olgularının yaş ortalaması 29,2 ± 12,5 yıl (en düşük yaş: 11, en yüksek yaş: 90) olarak hesaplanmıştır. Erkeklerde (n=358) ortalama yaş 33,3 ± 13,1 yıl (en düşük yaş: 12, en yüksek yaş: 90), kadınlarda (n=471) ortalama yaş 26,2 ± 11,1 yıldır (en düşük yaş: 11, en yüksek yaş: 66). En sık başvurunun %26,3 olgu ile (n=218) 25-34 yaş aralığında, en az başvurunun %1,4 olgu ile (n=12) 65 yaş ve üzeri grupta olduğu saptanmıştır. Olguların %55,7'sinin (n=462) bekar, %30,8'inin (n=255) evli, %10,0'unun (n=83) boşanmış olduğu kayıtlıdır. İntihar girişimi olgularında; kadınlar arasında bekar olanların sıklığı (%59,4), erkekler arasında bekar olanların sıklığından (%50,8) yüksektir. İntihar girişimi olgularında; erkekler arasında evli olanların sıklığı (%35,0) ise kadınlar arasında evli olanların sıklığından (%27,6) yüksektir. Nişanlı olkup intihar girişiminde bulunan 4 olgu da kadındır. Eğitim durumu hakkında kayıtlı bilgi olan 527 olgunun %15,4'ü (n=81) ilköğretim mezunu, %15,9'u (n=84) üniversite mezunu, %32,6'sı (n=172) ortaöğretim mezunu, %34,7'si (n=183) lise mezunudur. Olguların %67,0'si (n=556) ilaç alarak intihar girişimi nedeniyle başvurmuş olup, kadınların (n=471) intihar yöntemi %77,9 (n=367) ile en sık ilaç alımı olarak belirtilmiştir. İntihar girişimi nedeniyle başvuran (n=358) erkeklerin de en sık intihar yöntemi (n=189; %52,8) ilaç alımıdır. Kesici-delici alet kullanarak intihar girişiminde (n=64, %7,7) bulunanların %54,7'si (n=35) erkek, %45,3'ü (n=29) kadın; ateşli silah kullanarak intihar girişiminde (n=62; %7,5) bulunanların %88,7'si (n=55) erkek, %11,3'ü (n=7) kadın, ilaç dışı toksik madde (n=54; %6,5) kullananların %61,1'i (n=33) erkek, %38,9'u (n=21) kadın; ası ile intihar girişiminde (n=13; %1,6) bulunanların %84,6'sı (n=11) erkek, %15,4'ü (n=2) kadındır. Komplike intihar yöntemi kullananların (n=38) %60,5'i (n=23) erkektir. Komplike intihar olgularında; %60,5 ile en sık (n=23) ilaç alımı ve kesici-delici alet yaralanması ile intihar girişiminde bulunulduğu; %21,1 ile ikinci sıklıkta (n=8) ilaç ve ilaç dışı toksik maddelerin birlikte kullanımıyla intihar girişiminde bulunulduğu saptanmıştır. Yüksekten atlayarak intihar girişiminde bulunan (n=32) olgular içinde kadınların (n=25; %78,1) sıklığı erkeklerden (n=7; %21,9) fazla olmakla birlikte, intihar girişiminde bulunan tüm kadın olguların (n=471) yalnızca %5,3'ü yüksekten atlama yöntemini kullanmıştır. Alınan ilaç grubu bilinen 566 intihar girişimi olgusunun %30,4'ünde (n=123 kadın, n=49 erkek) antidepresan, %29,2'sinde (n=111 kadın, n=54 erkek) non-steroid anti-inflamatuar ilaçlar, %23,9'unda (n=93 kadın, n=42 erkek) parasetamol, %14,0'ünde (n=51 kadın, n=28 erkek) antibiyotik, kullanıldığı kayıtlı olup kadınlarda daha sık rastlandığı saptanmıştır. Olguların %19,8'inde (n=54 kadın, n=58 erkek) antipsikotikler kullanılmış olup erkeklerde daha sık rastlanmışken, olguların %13,1'inde rastlanan anksiyolitik ilaçları almış olan kadın ve erkek olgu sayıları eşittir. Ateşli silahla kendisini yaralayarak intihar girişiminde bulunanların %20,7'si (n=13) 35-44 yaş grubunda, %19,0'u (n=12) 45-54 yaş grubunda, %17,5'i (n=11) 25-34 yaş grubunda iken kesici-delici aletle kendisini yaralayarak intihar girişiminde bulunanların %41,1'i (n=37) 25-34 yaş grubunda, %22,2'si (n=20) 15-19 yaş grubundadır. Olguların %30,9'unda (n=256) yaralanmanın BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı belirlenmiş olup, ilaç alanlarda BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olma sıklığının (n=350; %75,9), yüksekten atlayarak ve ateşli silah kullanarak intihar girişiminde bulunan olgularda yaralanmanın BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmaması sıklığının (sırasıyla n=27; %90,0 ve n=62; %100,0) anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır. BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmayan yaralanmalar erkeklerde (n=144; %56,3), kadınlara (n=112; %43,7) oranla daha sıktır. İlaç alarak intihar girişiminde bulunanlarda yaralanmanın BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte oluşunun sıklığı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. Olguların %19,4'ünde (n=161) yaşamsal tehlike meydana gelmiş olup, yaşamsal tehlikesi bulunan olguların %61,5'i erkektir. Kendine zarar verme davranışı (n=77) nedeniyle başvuran olguların ise %39,0'unda (n=30) yaralanmanın/bulgularının BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı, %13,0'ünde (n=10) yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte bir yaralanma meydana geldiği saptanmıştır. Kendine zarar verme nedeni ile başvuran olgulardan 74'ünde medeni durum bilgisi kayıtlıydı ve hem bekar, hem evli hem de boşanmış grupta erkeklerin sıklığı daha fazlaydı (sırası ile %64,0; %61,5; %60,0). Özgeçmişinde psikiyatrik hastalık öyküsü olduğu belirtilen (n=436) olguların %19,7'sinde (n=86) psikiyatrik bir hastalık geçmişi bulunduğu yazılı olsa da hastalığın tanısının belirtilmediği; tanısı kayıtlı olan 350 olgudan %40,3'ünün öyküsünde (n=141) depresyon, %13,4'inde (n=47) anksiyete bozukluğu, %10,6'sında (n=37) bipolar bozukluk, %10,3'ünde (n=36) alkol/madde bağımlılığı olduğu kayıtlıdır. Psikiyatrik hastalık tanısı olan hastaların rutin kontrollerinde, standart prosedür olarak "İntihar Risk Değerlendirmesi" yapılması ve uygun tedavi destek programları, riskin azaltılmasında faydalı olabilir. Yaşamsal tehlikesi bulunan ve özgeçmişte psikiyatrik hastalık öyküsü hakkında kayıtlı bilgi kayıtlı olan 110 (%13,3) olgunun %65,5'inde (n=72) psikiyatrik hastalık öyküsü bulunduğu yazılıdır. Yaralanması BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmayan ve özgeçmişte psikiyatrik hastalık öyküsü hakkında kayıtlı bilgi olan 196 (%23,6) olgu olup, bunların %59,7'sinde (n=117) psikiyatrik hastalık öyküsü bulunduğu saptanmıştır. Tüm intihar girişimi ve kendine zarar verme olgularının adli olgu olduğu ve adli rapor düzenlenmesi gerektiği de unutulmamalıdır. Olguların %25,2'sinde (n=209) intihar girişimi sonrası hastaneye başvurduğu sırada alınan kanda alkolün pozitif olduğu saptanmıştır. Olay yeri bilinen 526 (%63,5) olgunun %79,3'ünün (n=417), ikamet ettiği evde intihar girişiminde bulunduğu kayıtlıdır. Olgulardan 659'unun (%79,5) öyküsünde intihar girişimi için herhangi bir neden belirtilmiştir. Olguların %24,1'inde (n=159) aile içi geçimsizlik/boşanma süreci, %22,3'ünde (n=147) ruhsal hastalıkla ilgili nedenler, %19,1'inde (n=126) ebeveyn ile ilgili sorunlar, %17,9 olguda (n=118) özel arkadaş/partner (aşk/sevgili) ile ilgili sorunların intihar girişimi sebebi olarak ifade edildiği, kayıtlıdır. Medya ve eğitim yoluyla topluma, bireylerin zor zamanlarda ve duygusal başa çıkmakta zorlandıkları durumlarda psikolojik ve psikiyatrik destek aramalarının uygun bir yaklaşım olduğu ve bunu yapmaktan çekinmemeleri gerektiği, anlatılmalıdır. Olgulardan 240'ının dosya kayıtlarında, daha önceden bir veya daha fazla sayıda intihar girişiminde bulunulmuş olduğu, kayıtlıdır. İntihar girişimi olgularını muayene ve tedavi eden, değerlendiren başta acil servis hekimleri olmak üzere tüm sağlık çalışanlarının hem tıbbi hem de adli sorumlulukları bulunmaktadır. Bu nedenle, Acil servis çalışanları başta olmak üzere, intihar girişimi olgularını değerlendiren tüm sağlık profesyonellerinin farkındalığı artırılmalı, intihar girişiminde bulunan kişilere gerekli psikiyatrik destek sağlanarak sonraki intihar girişimleri önlenmeye çalışılmalıdır. Böylece intihar girişimleri dolayısıyla da intihar girişimine bağlı klinik tablolar, yaralanmalar ve ölümlerin azaltılması mümkün olabilecektir.

Gülşah Yiğit
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bakırköy aile mahkemelerince karara bağlanan boşanma davalarında tıbbi nedenlerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: İnsan sosyal bir varlıktır ve toplum içinde diğer bireyler ile kurduğu ilişkiler yaşamının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Toplumdaki temel kavramlardan biri olan "aile" ise kişinin paylaşmayı ve birlikte yaşamayı deneyimlediği ilk ve en önemli sosyal yapıdır. Bu çalışmada boşanma istemi ile başvuran bireylerin sosyodemografik, sosyoekonomik durumları ile birlikte varsa fiziksel ve ruhsal hastalık öykülerinin değerlendirilerek boşanma sürecine yol açan nedenlerin aydınlatılması, bu alanda çalışan sağlık profesyonellerinin süreçle ilgili dikkate almaları gereken noktaların belirlenmesi, bireylerin boşanma kararı alma süreçlerinin daha iyi anlaşılması ve bu konu hakkında farkındalığın artırılması hedeflenmektedir. Yöntem: Bu tez çalışması, çekişmeli boşanma dava dosyalarının retrospektif olarak taranmasıyla elde edilen veriler ile yürütülmüştür. Bu çalışmada Bakırköy Aile Mahkemelerince gerekçeli kararları 2018-2020 tarihleri arasında açıklanmış çekişmeli boşanma dosyaları uygun anahtar kelimeler aracılığı ile UYAP üzerinden taranmış ve 201 dava dosyası çalışmaya dahil edilmiştir. Retrospektif tarama verileri, dava dosya numaraları, davaya taraf kişilerin kimlik bilgileri, adresleri ve iletişim bilgileri gibi tanımlama için kullanılabilecek kişisel veriler kaydedilmeden analiz edilmiştir. İstatiksel analiz SPSS-22 (Statistical Package for Social Sciences) kullanılarak yapılmıştır. Öncelikle tanımlayıcı istatistikler yapılmış olup, Ki-Kare testi, Student-t testi, Mann-Whitney-U testi, Kruskal-Wallis testi uygulanmıştır. Bulgular: Dava dosyaları incelendiğinde; davayı açan tarafın 162'sinin (%80.8) kadın olduğu, boşanma yaşının erkeklerde ortalama 37.7, kadınlarda 34 olduğu, ortalama evlilik süresinin ise 10 yıl olduğu tespit edilmiştir. Boşanma gerekçelerinden birinin "cinsel problemler" olduğu belirtilen dava dosyalarında ortalama evlilik süresinin 8.23 olduğu saptanmış olup diğer gerekçelere kıyasla en kısa evlilik süresi olduğu tespit edilmiştir. Boşanma nedeni olarak dava dilekçesinde en çok öne sürülen tıbbi nedenlerin %51 ile alkol/madde bağımlılığı, %15 ile diğer psikiyatrik rahatsızlıklar ve %9 ile cinsel problemlerin olduğu saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: "Boşanma" hem eşler hem de çocuklar üzerinde kalıcı etkileri olan bir süreç olup toplumsal bir antite olarak tanımlanması ve çok boyutlu olarak analiz edilerek buna yönelik politikaların geliştirilmesi ve multidisipliner yaklaşılması gereken bir süreçtir. Çalışmada boşanmaların tıbbi sebepleri irdelendiğinde alkol/madde bağımlılığının önemli sıklıkta (n:115) boşanma sebebi olarak gösterildiği saptandı. 95 dava dosyasında (%44.3) mahkemece tıbbi bilirkişi raporu istendiği gözlenmiş olup, evliliğin sürdürülmesine engel mahiyet ve derecede olduğu kanaatine varılan tıbbi nedenlerin psikiyatrik nedenler olduğu gözlenmiştir.

Adli tıpAile mahkemeleriBoşanma+2
Ferhat Kılıç
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antalya'da 2015-2019 yılları arasında yapılan adli otopsilerde karşılaşılan kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölümlerin değerlendirilmesi

Kardiyovasküler hastalıklar her yıl tüm dünyada çok sayıda ölüme yol açmaktadır. Ayrıca ani ve beklenmedik ölümlerin de en sık sebebi kardiyovasküler hastalıklardır. Bu çalışmada adli otopsiler içerisinde kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölümlerin sıklığını, ve farklı kardiyovasküler ölüm sebeplerinde kalp ve beyinde meydana gelen makroskobik ve mikroskobik bulguların yaygınlığını belirleyerek, bu olguların otopsisi sırasında adli tıp hekiminin karşılaşılabileceği zorlukları değerlendirilmek amaçlanmıştır. Çalışmamızda 1 Ocak 2015 ile 31 Aralık 2019 tarihleri arasında Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinde otopsisi yapılan olgular değerlendirilmiştir. Çalışmada kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölüm olguları cinsiyet, yaş, boy, kilo, VKİ, ölüm nedenleri, ölüm yeri ve otopsi bulguları açısından değerlendirilmiştir. Çalışma kriterlerine uyan toplam 1045 (%22,3) olgu tespit edilmiştir. Bu olguların 176'sı kadın (%16,8), 869'u erkektir (%83,2). Olguların yaşlarının medyan değeri 58 yıldır (kadınlar için medyan değer 59,5 yıl, erkekler için medyan değer 58 yıldır). Olguların %71,5'i 50 yaş ve üstündedir (n=748). VKİ değeri normal ve sağlıklı aralıkta olanlar (VKİ<25) erişkin popülasyonun %20'sini (n=206), kilolu aralıkta olanlar (25≤VKİ<30) popülasyonun %51,2'sini (n=527) ve obez (VKİ≥30) sınıflamasına girenler ise popülasyonun %28,8'ini (n=297) oluşturmaktaydı. Kadınların anlamlı olarak daha yüksek oranda sağlıklı kilo ve obez aralıklarında bulunduğu, erkeklerin ise kilolu sınıflamasında daha sık bulunduğu tespit edilmiştir. Olguların en sık rahatsızlandıkları yerler sırasıyla ev (n=417, %39,9), otel (n=220, %21,1) ve açık alanlarken (n=195, %18,7), ölümlerinin tespit edildiği yerler sırasıyla en sık sağlık kuruluşları (n=401, %38,4), ev (n=291, %27,8) ve otellerdir (n=136, %13). Ölümleri sırasında herhangi bir şahit bulunmayan olguların sayısı kayıtlara göre 418'dir (%40,0). En fazla ölümün ise sırasıyla Eylül (%10,8), Ağustos (%10,4) ve Kasım (%10,1) aylarında olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızda en sık karşılaşılan ölüm sebepleri sırasıyla iskemik kalp hastalığı (n=719, %68,8), sol ventriküler hipertrofi (n=105, %10) ve aort diseksiyonu (n=58, %5,5) olarak tespit edilmiştir. Erkeklerde iskemik kalp hastalıklarına bağlı ölümlere, kadınlarda ise serebrovasküler hastalıklar, aort diseksiyonu ve pulmoner tromboemboliye bağlı ölümlere anlamlı olarak daha sık karşılaşıldığı görülmüştür. Ani kardiyak ölüm kriterlerini sağlayan 735 olgu olup bunlar içinde de en çok görülen ilk üç ölüm sebebi yine iskemik kalp hastalığı (n=503, %68,4), sol ventriküler hipertrofi (n=78, %10,6) ve aort diseksiyonudur (n=41, %5,6). Bunların dışında ani kardiyak ölüm kriterlerini sağlayan 32 olguda herhangi bir makroskobik veya mikroskobik bulgu bulunamamıştır. Erişkin olgularda beyin ağırlıklarının medyan değerinin 1192 gr olup, erkeklerde bu değerin 1210 gr, kadınlarda ise 1089 gr olduğu hesaplanmıştır. Erkeklerde beyin ağırlığının kadınlara göre daha fazla olması istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Erişkin popülasyonda yaş arttıkça beyin ağırlığının azaldığı hesaplanmış olup, bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Tüm popülasyonda kilo ve beyin ağırlığının birlikte artış gösterdiği ve aralarındaki bu ilişkinin de istatistiksel olarak anlamlı bulunduğu tespit edilmiştir. Tamponad tespit edilen 89 olgunun 49'unda (%55,1) aort diseksiyonu sonucu, 36'sında (%40,4) akut miyokard enfarktüsü sonucu ventriküler rüptüre bağlı, 4'ünde (%4,5) ise aort anevrizması rüptürüne bağlı tamponad geliştiği tespit edilmiştir. Erişkin olguların medyan kalp ağırlığı 516 gr (n=1029, IQR=189, Q1=424, Q3=613, ort=534,9, min=214, maks=1303) olarak bulunmuştur. Erkeklerde kalp ağırlığının kadınlara göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir. Cinsiyetler arasında kalp ağırlığının vücut ağırlığına göre yüzdesi kıyaslandığında ise istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilememiştir. Bu nedenle, kalp ağırlıklarındaki cinsiyetler arası farklılığın, kadın ve erkek arasında vücut boyutlarındaki farklılıktan kaynaklandığı sonucuna varılmıştır. Erişkin olguların yaş ve kalp ağırlıklarının birlikte artış gösterdiği, bu korelasyonun istatistiksel olarak anlamlı olduğu, yaş ve kalp ağırlığının vücut ağırlığına oranının ise yine birlikte artış gösterdiği ve bu ilişkinin de istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir. Kalp ağırlığı ile vücut ağırlığının da birlikte artış gösterdiği anlaşılmış, aralarındaki bu ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur. Olguların %81,9'unda (n=856) koroner arterlerde çeşitli derecelerde ateroskleroz bulguları olduğu saptanmıştır. Sol koroner arterin sirkumfleks arter ayrımından önceki kısmında 107 olguda (%10,2), sol koroner arterin sol ön inen dalında 436 olguda (%41,7), sirkumfleks dalında 289 olguda (%27,7), sağ koroner arterde ise 303 olguda (%29) lümende şiddetli darlık yapan aterosklerotik plak bulunduğu tespit edilmiştir. Her üç koroner arterin lümenindeki daralma dereceleri ile olguların yaşlarının birlikte artış gösterdiği saptanmış, aralarındaki bu ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu anlaşılmıştır. Olguların 78'inde (%7,5) koroner arterlerde trombüs saptanmıştır. Olgulardan 524'ünde (%50,1) myokard kesitlerinde geçirilmiş miyokard enfarktüsünün makroskobik bulgularına, 569'unda (%54,4) ise miyokard kesitlerinden alınan örneklerde geçirilmiş miyokard enfarktüsünün mikroskobik bulgularına, rastlanmıştır. İskemik kalp hastalığına bağlı ölümlerin %59,7'sinde (n=429) ve diğer sebeplere bağlı ölümlerin %65,2'sinde (n=144) miyokardiyal interstisyel fibrozis bulunduğu tespit edilmiştir. Toplamda 122 olguda (%11,7) akut miyokardiyal enfarktüsün histopatolojik bulguları saptanmıştır. Çalışmamızda aort, pulmoner, mitral ve triküspid kapak çevreleri için medyan değerler sırasıyla 7,7 cm, 8,6 cm, 10,5 cm ve 13 cm olarak tespit edilmiştir. Her bir kapak için erkeklerde kapak çevresinin kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha büyük olduğu saptanmıştır. Tüm olguların 631'ine (%60,4) CPR uygulandığı kayıtlıdır. Evde rahatsızlanan olgulara otellerde, açık alanlarda, hapishanede ve diğer kapalı alanlarda rahatsızlanan olgulara göre anlamlı olarak daha az CPR yapıldığı belirlenmiştir. Kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölümlerde ölüm sebepleri ile cinsiyetler arasında anlamlı farklılıklar olduğu saptanmıştır. Ölüm sebebinin doğru şekilde belirlenebilmesi için tüm ani ölüm olgularında ve tabiki ani kardiyak ölüm olgularında, detaylı sistematik otopsi protokolün dikkatleuygulanması, histopatolojik ve toksikolojik tetkiklerin yapılması gereklidir.. Detaylı otopsi ve histopatolojik incelemelere rağmen ani ölüme neden olan bazı kalp hastalıklarının yine de tespit edilemeyebileceği de unutulmamalıdır. Otopsi raporları düzenlenirken gerek ölüm sebebine ait tanının desteklenmesi, gerek diğer nedenlerin daha kesin ve itiraz edilemeyecek şekilde dışlanabilmesi yanında, bilimsel araştırmaların da daha detaylı ve güvenilir yapılabilmesi için; ölene ait geçmiş tıbbi belgelerin, hastalık raporlarının ve komorbiditelerine dair bilgilerin, çok acele temin edilerek ölü muayenesi ve/veya otopsi istem yazısı ile birlikte otopsi ekibine gönderilmesi tanıyı kolaylaştıracak ya da en azından destekleyecektir. Ayrıca ülkemizde otopsilerde uygulanması gereken minimum işlemlerin ve protokollerin belirlenerek yetkili dernek ve/veya kurumlarca kılavuz oluşturulmasının standardizasyonun sağlanması açısından önerilmektedir.

Adli tıpKardiyovasküler hastalıklarOtopsi+2
Cemyiğit Deveci
Akdeniz University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akdeniz Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından 2011-2020 yılları arasında duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi ve/veya yüzünde sabit iz varlığı açısından rapor düzenlenen olguların değerlendirilmesi

Çalışmamızda, Akdeniz Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından 10 yıllık (2011-2020) süreçte, cezayı ağırlaştıran faktörler arasında bulunan, duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi ve/veya yüzünde sabit iz açısından değerlendirilerek rapor düzenlenen adli olgular retrospektif olarak araştırılmıştır. Olgular, yaş, cinsiyet, başvuru yılı, gönderilen yer, gönderen makam, olaydan muayeneye kadar geçen süre, hastanede kalış süresi, olay türü, duyu veya organ işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi ve/veya yüzünde sabit iz oluşturabilecek nitelikteki bulgu ve lezyonların değerlendirilmesi, yaşamsal tehlike varlığı, yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olup olmadığı, kemik kırık/çıkıkları olup olmadığı ve hayati fonksiyonlarına etkisi, yüzde sabit iz niteliğinde bulgu olup olmadığı, duyu veya organ zayıflaması ya da yitirilmesi niteliğinde olup olmadığı, bunu oluşturan durumların özelliklerinin ortaya konması yönleriyle değerlendirilmiştir.Çalışmamızda, toplam 4056 olgunun 3100 (%76,4) tanesinin erkek, 956 (%23,6) tanesinin kadın olduğu, yaş gruplarına göre bakıldığında en çok olgunun 1055 (%26) olguyla 21-30 yaş grubu aralığında olduğu, saptanmıştır. 18 yaş altı olgular tüm olguların %16,5'ini (n=670), 65 yaş üstü olgular ise %2,8'ini (n=113) oluşturmaktadır. İstenilen hususlarda rapor düzenlenen olgular içerinde 729 (%18) olguda yaralanmanın yaşamsal tehlike oluşturduğu, 2153 (%53,1) olguda yaralanmanın ise basit tıbbi müdahale ile giderilemeyeceği, bulunmuştur. Tüm olgular içerisinde 2766 (%68,2) olguda kemik kırık/çıkığı saptanmazken, 593 (%14,6) olguda bir kemikte kırık/çıkık, 697 (%17,2) olguda ise birden fazla kemikte kırık/çıkık olduğu, bulunmuştur. Toplamda 1290 (%31,8) olguda saptanan kemik kırık/çıkıklarının hayat fonksiyonlarını 130 (%10,1) olguda hafif, 514 (%39,8) olguda orta, 646 olguda (%50,1) ağır derecede etkileyecek nitelikte olduğu, saptanmıştır. Olgular olay türüne göre değerlendirildiğinde, en sık rastlanan olay türlerinin sırasıyla; 1058 (%26,1) olguda ile darp, 972 (%24,0) olguda araç dışı trafik kazaları, 702 (%17,3) olguda araç içi trafik kazaları, 387 (%9,5) olguda kesici delici alet yaralanmaları ve 204 (%5) olguyla ateşli silah yaralanmaları olduğu, bulunmuştur. Trafik kazalarına araç dışı, araç içi ve niteliği belirtilmeyen şekilde ayrım yapılmaksızın değerlendirildiğinde ise, en sık rastlanan olay türünün, toplamda 1746 olgu (%43,1) ile (ADTK 972, AİTK 702, niteliği belirtilmeyen TK 72 olgu) trafik kazaları olduğu, söylenebilir. Çalışmamızda iş kazalarının, tüm olguların 304'nü (%7,5) oluşturduğu, belirlenmiştir. Çalışmamızda, tüm olguların 1572'sinde (%38,8) yüz bölgesinde yaralanma meydana geldiği, saptanmıştır. Yüzde yaralanması bulunan olguların 235'inde (%14,9) yüzdeki yaralanmanın, yüzde sabit ize neden olduğu saptanmıştır. Olgulardan 3'ünde ise, olay anında yüzde yaralanma olmamasına rağmen, ilerleyen süreçte olayla ilişkili yapılan işlem, tedavi ve/veya ameliyatların, iyileşme sürecini takiben yüzde sabit izle sonuçlandığı, anlaşılmıştır. Yüzde sabit iz konusunda değerlendirme yapılan olgular içerisinde; bir olgudan birden fazla durumun görülmesi mümkün olduğu göz önüne alınarak, 143 olguda yara sonrası nedbe dokusunun, 33 olguda yüz bölgesinde travmaya bağlı yapılan ameliyat izlerinin, 32 olguda yüz bölgesindeki kemik kırık/çıkıklarına bağlı asimetrik görünümün, 32 olguda doku bütünlüğünün yitirilmesinin, 13 olguda göz içi lezyona bağlı asimetrik görünümün, 6 olguda diş kırığının, 6 olguda yanık skarlarına bağlı görünümün, 3 olguda sinir paralizisinin yüzde sabit iz oluşturduğu kanaatine varıldığı, saptanmıştır. Çalışmamızda, hiçbir olguya "yaralanmanın yüzde sürekli değişikliğe neden olduğu" şeklinde sonuç verilmediği, belirlenmiştir. Çalışmamızda, travmanın duyu veya organ işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi açısından değerlendirildiği 3897 olgu içerisinde; 220 (%5,6) olguda travmanın duyu veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması niteliğinde olduğu, 306 (%7,9) olguda travmanın duyu veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesi niteliğinde olduğu, 3356 (%86,1) olguda travmanın duyu veya organ birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi niteliğinde olmadığı, 15 (%0,4) olguda İstanbul Adli Tıp Kurumu'ndan görüş alınmasının uygun olacağı şeklinde adli rapor düzenlendiği, saptanmıştır. Duyu veya organ işlevinin sürekli zayıflaması olarak rapor düzenlenen olgular (n=220) içerisinde bir olguda birden fazla durumun sürekli zayıflama oluşturabileceği de göz önüne alınarak bu duruma neden olan faktörlerin değerlendirilmesinde; 154 (%66,4) olgu eklem hareket açıklıklarındaki kısıtlılık, 30 (%12,9) olgu ampütasyon/kemiğin çıkarılması, 24 (%10,3) olgu duyu işlevinin bozulması, 18 (%7,8) olgu nörolojik sekel, 4 (%1,7) olgu organ çıkarılması, 2 (%0,9) olgu diğer nedenlere (1 olgu solunum fonksiyon, 1 olgu kardiyak fonksiyon kaybına) bağlı "travmanın duyu veya organ işlevinin sürekli zayıflaması niteliğinde olduğu" şeklinde rapor düzenlendiği, anlaşılmıştır. Duyu veya organ işlevinin yitirildiği şeklinde rapor düzenlenen olgular (n=306) içerisinde bir olguda birden fazla durumun yitimi oluşturabileceği de göz önüne alınarak, bu duruma neden olan faktörlerin değerlendirilmesinde; 113 (%35,9) olgu duyu işlevinin bozulması, 75 (%23,8) olgu organ çıkarılması, 51 (%16,2) olgu nörolojik sekel, 45 (%14,3) olgu ampütasyon/kemiğin çıkarılması, 30 (%9,5) olgu eklem hareket açıklıklarındaki kısıtlılık, 1 (%0,3) olgu diğer nedenlerden (erektil disfonksiyon) dolayı "travmanın duyu veya organ işlevinin yitirilmesi niteliğinde olduğu" şeklinde adli rapor düzenlendiği, kayıtlıdır. Çalışmamızda, duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi ve/veya yüzünde sabit iz açısından değerlendirilerek rapor düzenlenen adli olguların özellikleri ortaya konulmuş, ulusal ve uluslararası kaynaklar ile karşılaştırılmış olup, çalışmamızın gelecekte bu konu ile ilgili yapılacak çalışmalara yardımcı olacağı düşünülmüştür.

Adli tıpCeza hukukuRetrospektif çalışmalar+4
Okan Kılınç
Akdeniz University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antalya'da 2011-2020 yılları arasında otopsisi yapılan karbonmonoksit zehirlenmesine bağlı ölümlerin değerlendirilmesi

Çalışmamızda Antalya'da 2011-2020 yılları arasında otopsisi yapılan CO zehirlenmesine bağlı ölümlerle ilgili veriler (olguların sosyo-demografik özellikleri, ay ve mevsime göre dağılımları), ölümün orijini (kaza, intihar, cinayet), otopsi bulguları, otopsi yapılma sıklığı, histopatolojik inceleme ve toksikolojik analiz sonuçları gibi veriler değerlendirilerek; daha önce yapılan çalışmalarla karşılaştırmak, çalışmada adli tıp uzmanları açısından üzerinde durulması gereken noktalar, CO zehirlenmesi sonucu meydana gelen ölümleri azaltmak için alınabilecek önlemler ve yapılabilecek hukuki ve toplumsal düzenlemelere dikkat çekmek amaçlanmıştır. Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde 01.01.2011- 31.12.2020 tarihleri arasındaki 10 yıllık süreçte yapılan 8649 otopsi olgusu incelenmiş olup CO zehirlenmesi sonucu ölen 105 olgu tespit edilmiştir. Olgular; yaş, cinsiyet, boy, kilo, meslek, uyruk, ölümün meydana geldiği zaman (yıl, mevsim, ay ve gün), olayın orijini, olayın meydana geldiği şehir ve yer, COHb değeri, hastalık öyküsü, otopsi bulguları, toksikolojik analiz sonuçları, başka travmatik bulgu varlığı yönlerinden incelenmiştir. Çalışmamızda elde edilen verilere göre; CO zehirlenmesi nedeniyle ölüm sonrası Antalya'da otopsi yapılan 105 olguda erkek/kadın oranı 1,83 (E/K:68/37), olguların yaş ortalamasının 51,8 olduğu (min:1, max:95, SD:25,4), erkek olgularda yaş ortalamasının 51,6 (min:2, max:91, SD:23,7) ve kadın olgularda yaş ortalamasının 52,2 (min:1, max:95, SD:28,6) olduğu tespit edilmiştir. Olguların yaş aralıklarına göre dağılımına bakıldığında; en fazla olgunun 70-79 yaş (n:20, %19) ve 50-59 yaş (n:14, %13,3) aralıklarında olduğu görülmüştür. Olguların çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı (n:98, %93,3) olup, yabancı uyruklu 7 olgu içerisinde 5 olgunun Suriyeli olduğu (%4,8) saptanmıştır. CO zehirlenmesi nedeniyle otopsisi yapılan olgulardan Ocak (n:30, %28,6), Aralık (n:15, %14,3) ve Şubat (n:14, %13,3) ile kış aylarında en fazla olgu gözlenirken, Temmuz ve Eylül aylarında olgu saptanmadığı, 2 (%1,9) olgu Haziranda ve 3 (%2,9) olgu ise Mayıs aylarında görülmüştür. CO zehirlenmesinden ölen olgularda, olayın meydana geldiği günlere bakıldığında, ölümlerin en sık salı günlerinde (n:18, %17,2) gerçekleştiği, bunu sırasıyla perşembe (n:16, %15,2), pazartesi (n:15, %14,3) ve çarşamba (n:15, %14,3) günlerinin takip ettiği, en az ise cumartesi günlerinde (n:9, %8,6) gerçekleştiği saptanmıştır. Olgulardan 6'sında (%5,7) ise olayın meydana geldiği gün bilgisine ulaşılamamıştır. Günlere göre dağılımda, günler arası ve hafta içi hafta sonu günleri arasında istatistiksel farklılık tespit edilmemiştir. CO zehirlenmesi olgularının meydana geldiği yerlere bakıldığında; en sık evlerde (n:75, %71,4) olduğu saptanmıştır. Olguların orijine göre dağılımı incelendiğinde; orijinin 85 (%80,9) olguda kaza, 3 olguda (%2,9) intihar olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızda CO zehirlenmesi sonucu ölen olgulardan cinayet orijinli olgu saptanmamış olup 17 (%16,2) olguda ise orijin ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. Olgular CO kaynağı bakımından değerlendirildiğinde; en sık kaynağın soba (n:32, %30,5) olduğu saptanmıştır. Olayın orijinine göre olgularda tespit edilen CO kaynağına bakıldığında; tespit edilen 3 intihar olgusunun hepsinde CO kaynağının mangal kömürü olduğu saptanmıştır. CO kaynağı ve orijin ile ilgili veriye ulaşılamayan olgular dışlandığında ve CO kaynakları mangal kömürü ve diğerleri şeklinde gruplandırıldığında olguların orijine göre CO kaynağının dağılımı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p:0,000). Olayın meydana geldiği mevsime göre CO kaynağı incelendiğinde; kış mevsiminde meydana gelen toplam 59 olgudan 23'ünde CO kaynağının soba olduğu, 26 olguda soba dışında bir CO kaynağı saptanmıştır, 10 olguda ise CO kaynağı ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. Kış mevsimi dışında diğer mevsimlerde meydana gelen toplam 46 olgudan ise sadece 9 tanesinde CO kaynağının soba olduğu, 31 olguda soba dışında başka bir CO kaynağı tespit edilmiş olduğu, 6 olguda ise CO kaynağı ile ilgili herhangi bir veri elde edilememiştir. Olgularda tespit edilen COHb değerleri incelendiğinde; 1 olgunun COHb değeri teknik nedenlerden dolayı tespit edilememiş olup diğer 104 olgu içerisinde, minimum değer %15,4, maksimum değer %84,3 olup ortalama COHb değeri %56,5 (SD:16,07) olarak saptanmıştır. Cinsiyete göre COHb değerleri değerlendirildiğinde; kadınlarda %17,4-%76,4 arasında değişmekte olup ortalama COHb değeri %52,6 (SD:15,60) olarak saptanmıştır. Erkeklerde COHb değerleri %15,4-%84,3 arasında tespit edilmiş ve erkeklerdeki ortalama COHb değeri de %58,6 (SD:16,04) bulunmuştur. Olgularda tespit edilen COHb değerleri belirli aralıklara ayrılıp gruplandırıldığında en yüksek olgu sayısının 36 olgu ile %61-70 COHb değeri aralığında, en düşük olgu sayısının ise 4'er olgu ile %10-20 ve %81 ve üzeri COHb değeri aralığında olduğu dikkat çekmektedir. CO zehirlenmesi sonucu ölen olgularda, olguların ölüm yerine göre dağılımı incelendiğinde en yüksek ölüm yeri oranının 93 (%88,6) olgu ile olay yeri olduğu, 7 (%6,7) olgunun hastanede öldüğü tespit edilmiş olup 5 (%4,7) olgunun ölüm yeri ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. Çalışmamızda olguların ölü lekelerine göre dağılımı incelendiğinde 80 (%76,2) olguda ölü lekelerinin olduğu, 19 olguda ileri derecede vücut yanığından, 6 olguda çürümeden dolayı olmak üzere toplam 25(%23,8) olguda ise ölü lekesi durumunun değerlendirilemediği saptanmıştır. Olguların ölü lekelerinin rengine göre dağılımında; ölü lekelerinin en fazla oranda açık kırmızı-pembe/kiraz kırmızısı (n:68, %64,8) renkte olduğu, hafif açık kırmızı renkte 3 (%2,9) olgunun, diğer renklerde de 9 (%8,5) olgunun tespit edildiği saptanmıştır. Olgular otopsi sırasında solunum yolunda tespit edilen özelliklere göre incelendiğinde; en yüksek oranda (n:28, %26,7) duman isi tespit edilmiş olup 13 (%12,4) olguda solunum yolunda herhangi bir özellik saptanmamıştır. Olgular otopsi sırasında özefagusta tespit edilen özelliklere göre incelendiğinde; en yüksek oranda (n:14, %13,3) duman isi tespit edilmiş olup 73 (%69,5) olguda özefagusta herhangi bir özellik saptanmamıştır. Olgular kronik hastalık(kalp-damar hastalığı, akciğer hastalığı diyabet, hipertansiyon, kanser vs) durumuna göre değerlendirildiğinde 51 (%48,6) olguda kronik hastalık durumu ile ilgili herhangi bir veriye ulaşılamamış olup, 31 (%29,5) olguda kronik hastalık olmadığı, 23 (%21,9) olguda ise kronik hastalık olduğu tespit edilmiştir. Kronik hastalık durumu ile ilgili herhangi bir veriye ulaşılamayan 51 olgu değerlendirme dışı bırakılarak, olgulardan kronik hastalık durumları bilinenler COHb düzeylerine göre incelendiğinde; herhangi bir kronik hastalığı olmayan 31 olgunun ortalama COHb değeri %60,1, kronik hastalığı bulunan 23 olgunun ortalama COHb değeri ise %50,6 olarak tespit edilmiştir. Kronik hastalık durumuna göre ortalama COHb değerlerinde tespit edilen farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Olguların yaş gruplarına göre COHb değerlerini karşılaştırdığımızda en yüksek ortalama COHb değerinin %68,4 ile 20-29 yaş grubunda, en düşük ortalama COHb değerinin ise %42,4 ile 90 yaş üzeri grupta olduğu tespit edilmiştir. Olguların yaşı ile COHb değeri arasında istatistiksel olarak ters orantı tespit edilmiş olup yaş arttıkça COHb değerinin azaldığı, yaş azaldıkça da COHb değerinin arttığı saptanmıştır. CO zehirlenmesi sonucu ölen kişilerde tespit edilen COHb değerinin yaş arttıkça düşük, yaş azaldıkça yüksek tespit edilmesi ileri yaşta artan kronik hastalıklar ile ortalama COHb değerinin gençlere göre daha düşük olabilmesi ve CO'e olan duyarlılığın artmasına bağlanmaktadır. CO zehirlenmelerinde çoklu ölüm olaylarının görülmesi; barınma amaçlı kullanılan ev, çadır gibi kapalı ortamlarda birden fazla kişinin bulunabileceği, CO'in renksiz, kokusuz ve irritan olmayan bir gaz olması ve maruziyetin özellikle uyku sırasında daha fazla olduğu göz önüne alındığında, bu sonucun beklenen bir durum olduğu düşünülmektedir. Kiraz kırmızısı ölü lekelerinin bazı olgularda görüldüğü ancak ölü lekelerinin kiraz kırmızısı renk olmadığı olgularla da karşılaşılabildiği anlaşılmaktadır. Bu yüzden CO zehirlenmesinden şüphelenilen her olguda COHb tayini mutlaka yapılmalıdır. CO zehirlenmesi olgularının büyük bir kısmında orijinin önlenebilir nitelikte kazalar olduğu, ölüme neden olan CO kaynaklarına bakıldığında büyük bir kısmının kömür sobaları olduğu görülmektedir. CO kaynağı olabilecek ısınma ve ısıtma aletlerinin düzenli kontrolü ve bakımı yapılarak, bacaların, kullanılan yakıtların, havalandırma sisteminin standartlara uygunluğunun sağlanması ve toplumun bu konudaki farkındalığının eğitimlerle artırılması ile bu önemli sağlık sorununun azaltılabileceği düşünülmektedir. Konutlarda ve kamusal alanlarda CO maruziyetini önlemek için CO sensörleri kullanılabileceği, bunun da yasal mevzuatlarla zorunlu hale getirilerek mevcut kazaların en aza indirebileceği kanaatindeyiz.

Adli tıpAntalyaGaz zehirlenmesi+5
Mehmet Ali Yıldız
Akdeniz University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniği'ne mobbing iddiası ile başvuran olguların adli tıbbi değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Sık kullanılan anlamı ile işyerinde psikolojik taciz olarak tanımlanan mobbing çok boyutlu ve disiplinli bir konudur. Bu tez çalışması, İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran olgulardan retrospektif elde edilen veriler, yaygın kullanımı bulunan Olumsuz Davranışlar Ölçeği Türkçe Formu(NAQ-TR) ve konuya ilişkin araştırmalar ışığında, bugüne değin raporlaması yapılmış olgu bazındaki geniş kapsamlı araştırma ile mobbing kavramına bütüncül bir kaynak oluşturmak, tanıya yönelik standardizasyon ve ileride yapılacak çalışmalar için veri havuzuna katkı sağlamak amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Çalışmada İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniği'nde raporlandırılmış olguların dosyaları taranmış, iletişim kurulabilenlere gönüllülük ilkesi çerçevesinde "Sosyodemografik Veri Formu" ve NAQ-TR ölçeği uygulanmıştır. Retrospektif tarama verileri ve ölçek sonuçları SPSS ver. 21.0 ile analiz edilmiştir. Bulgular: 2008-2018 yılları arasında raporlandırılmış 261 olgunun 171'i(%66) mobbing ile uyumlu, 33'ü(%13) uyumsuz şeklinde sonuçlandırılmıştır. Uyumlu olguların 121'i(%71) kadın, 50'si(%29) erkek, yaş ortalaması 40±8, %56'sı lisans, %28'i yüksek lisans ve doktora mezunu olup, %95'i dikey mobbing uygulandığı tespit edilmiştir. Yaşadıkları travmatik süreç sonucunda olguların %70'inde depresif bozukluk, %57'sinde TSSB, %15 inde uyum bozukluğu geliştiği saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Kişilerin sağlığını olumsuz etkileyen önemli bir stresör olup, hedef kişinin sağlığı dışında, istifa, sağlık/sigorta masrafları, erken emeklilik vb nedenlerle işyerine, ekonomiye ve toplum için zararlı sonuçlara yol açan mobbing iddialarında objektif tanı kriterlerini içeren adli tıbbi değerlendirme önemlidir. Eğitim ve sağlık sektörü başvurularının ilk sıralarda bulunduğu olgulardan elde edilen bulguların önemli ölçüde bu alanda yapılan araştırmalarla uyumlu olduğu saptanmış, tanı, ayırıcı tanı ve önlemeye yönelik geliştirilecek stratejiler için veri havuzuna önemli katkısı olacağını düşündürmektedir.

Adli tıpMobbingPsikolojik travma+2
Selin Selek
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut/kronik fiziksel travmalı olguların dijital kızılötesi termal kamera ile değerlendirilmesi ve elde edilen bulguların travma ile nedensellik bağının incelenmesi

Dijital kızılötesi termografik görüntüleme (DITI), vücuttaki sıcaklık dağılımının görüntülenmesine olanak sağlayan, klinik uygulamalarda birçok hastalık için tanı ve tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesinde uzun süredir kullanılan noninvaziv bir yöntemdir. Adli tıp pratiğinde, fiziksel travma öyküsü bulunan olgularda nedensellik bağı değerlendirmelerinde olguların geç başvurması, uygulanan fiziksel şiddetin üzerinden uzun zaman geçmesi, meydana gelen yaralanmaların iyileşmesi vb. nedenlerle güçlük yaşanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, akut ve kronik fiziksel travmalı olgularda şiddete maruz kalan bölgeler ile ağrılı bölgelerin dijital kızılötesi termal kamera ile görüntülenmesi sonucu elde edilen bulguların, nedensellik ilişkisinin aydınlatılmasında katkısı ve yöntemin uygulanabilirliğini araştırmaktır. Çalışmaya İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı'na başvuran, erken/geç dönem travma öyküsü bulunan olgular dahil edilmiş ve Ağustos 2018– Nisan 2019 tarihleri arasında bu birimlere başvuran 60 travmalı olgu ile 30 kontrol grubu olgunun verileri değerlendirilmiştir. Travma Grubu ve Kontrol Grubu olgularının her birinin FLIR T540 termal kamera ile tüm vücut termal görüntüleri alınmış, vücut 19 ayrı bölgeye ayrılarak her bir bölge için sağ sol taraf ayna görüntüsü üzerinden sıcaklık hesaplamaları yapılmıştır. Sonuç olarak bir bölge hariç diğer tüm bölgelerde travma varlığı ile sıcaklık farkları arasında anlamlı fark saptanmıştır. Sıcaklık farkı ile ağrı arasındaki ilişki incelendiğinde; olguların ağrı tanımladıkları tüm bölgelerde sıcaklık açısından anlamlı farklılık saptanmıştır. Son 6 ay içerisinde travmaya maruz kalmış olanlarda yüksek oranlarda duyarlılık ve özgüllük tespit edilmiştir. Bulgular, DITI'nin travmanın belirlenmesinde, dolayısıyla öykü ile birlikte değerlendirildiğinde nedenselliğin aydınlatılmasında ek bir tanı aracı olarak kullanılabileceği düşündürmektedir.

Adli tıpTermal kameraUltraviyole ışınlar+1
Rasime Turan
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2016-2020 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalına medeni hakların kısıtlanması veya sınırlandırılması (vesayet ve yasal danışmanlık) için yönlendirilen olguların değerlendirilmesi

Medeni hakların kısıtlanması veya sınırlandırılması, medeni hakları kullanma yetkisinin, kısmen (kayyım, yasal danışman atanması) ya da tamamen (vasi atanması) mahkemenin tayin ettiği gerçek kişiye devredilmesidir. Ayrıca toplum için tehlike oluşturan ve/veya korunması için yasal danışman, vasi atanması gibi rutin kısıtlama yöntemlerinin yeterli olmadığı kararına varılan kişilerde zorla yatış ve tedavi seçenekleri de bulunmaktadır. Çalışmamızda 01 Ocak 2016- 31 Aralık 2020 tarihleri arasında, adli makamlarca medeni haklarının kısıtlanması istemiyle yönlendirilen 482 olgunun raporları retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmada medeni haklarının kısıtlanması istemiyle yönlendirilen olguların; yaş, cinsiyet, raporda belirtilen tıbbi tanı ve klinik durumları, kısıtlanma kararı ve kısıtlanma seviyesi gibi özellikler açısından değerlendirilmesi ve sonuçların kaynaklarla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 482 olgunun 21'i, daha önce medeni hakları kısıtlanmış ve kısıtlanma ihtiyacının yeniden değerlendirilmesi için yönlendirilmişken; 461'i medeni haklarının kısıtlanması istemiyle ilk kez yönlendirilmiştir. Kısıtlanmasının uygun olup olmadığının değerlendirilmesi için gönderilen 461 olgunun 42'sinde (%9,1)ayrıca TMK madde 432 kapsamında koruma amacıyla özgürlüğünün kısıtlanmasının gerekip gerekmediği de sorulmuştur. Mahkemeler tarafından görüş istenen olguların sayıları 2016 yılında 55 (%11,4), 2017 yılında 62 (%12,9), 2018 yılında 87 (%18,1), 2019 yılında 126 (%26,1) ve 2020 yılında 152 (%31,5) olup; yıllara göre sayıca artma eğiliminde olduğu saptanmıştır. Kısıtlanması için ilk kez yönlendirilen 461 olgunun 249'u (%54) erkek, 212'si (%46) kadın olup, yaş ortalaması 48,8±21,07'dir. Olgular yaş gruplarına göre incelendiğinde; 18 yaş altında 4 olgu (%0,9), 18-64 yaş aralığında (18. ve 64. yaşlar dahil) 340 olgu (%73,8), 65 yaş ve üstünde 117 olgu (%25,3) vardır. En sık rapor talep eden makamların sırasıyla; sulh hukuk mahkemeleri (n=277, %60,2), aile mahkemeleri (n=124, %26.9) ve Cumhuriyet Savcılıkları (n=53, %11,5) olduğu belirlenmiştir. Olguların tamamında müzekkerede vasi tayini gerekip gerekmediği sorulmuş olup, yalnızca 30 (%6,5) olguda yasal danışman, 2 (%0,4) olguda kayyım atanmasının gerekip gerekmediği de sorulmuştur. Olguların 351'inde (%76,1) kısıtlanma isteminin gerekçesinin belirtilmediği, 110'unda (%23,9) belirtildiği görülmüştür. Müzekkerelerdeki en sık belirtilen gerekçelerin boşanma davası (n=43, %9,4), velayet davası (n=11, %2,4), boşanma+velayet davası (n=35, %7,6) olduğu saptanmıştır. Olgulardan 210'unun (%45,6) kısıtlanmasına gerek olmadığı, 179 (%38,9) olguya vasi atanmasının, 37 (%8) olguya yasal danışman atanmasının uygun olduğuna karar verildiği, 35 (%7,5) olgunun kısıtlanma durumuna karar verilemediği, kayıtlıdır. Tüm yaş grupları incelendiğinde en sık kısıtlanma sebebi olan hastalıkların; demans (n=47, %10,2), psikotik bozukluklar (n=54, %11,7), travma nedenli kafa içi kanama ve inmeler (n=41, %8,9), mental retardasyon (n=31, %6,7), bipolar bozukluk (n=28, %6,1) ve alkol ve/veya madde kullanım bozuklukları (n=27, %5,9) olduğu saptanmıştır. Geriatrik yaş grubundaki kişilerde kısıtlanma nedeni olarak demans ve inme ön plana çıkarken; aktif çalışan yaş grubunda psikiyatrik hastalıklar ve travma nedenli kafa içi kanamaların öne çıktığı görülmüştür. Kısıtlanma durumunun yeniden değerlendirilmesi için yönlendirilen olgular incelendiğinde: önceden vasi atanmasının uygun olacağı şeklinde hakkında rapor düzenlenmiş olan 18 olgunun 7'sinde (%38,9) kısıtlanma gerekliliğinin ortadan kalktığı, 8'inde (%44,4) vasi ihtiyacının devam ettiği ve 3'ünde (%16,7) yasal danışman atanmasının uygun olduğuna karar verildiği; önceden yasal danışman atanmasının uygun olduğu kararı verilmiş olan 3 olgunun 1 tanesinde kısıtlanma gerekliliğinin ortadan kalktığı, 2 tanesinde vasi atanmasının uygun olduğuna karar verildiği kayıtlıdır. Zorunlu yatış ve tedavi açısından değerlendirmesi istenen olgulardan, 14'üne (%33,3) TMK madde 432 kapsamında özgürlüğünün kısıtlanmasının uygun olcağı, 28'ine (%66,7) TMK madde 432 kapsamında özgürlüğünün kısıtlanmasına gerek olmadığı yönünde sonuç verildiği saptanmıştır. Medeni hakların kısıtlanması ile ilgili raporların, hukuki ehliyeti sınırlandırması nedeniyle rapor düzenlenen kişi açısından çok önemli sonuçları bulunmaktadır. Bu sebeple raporun düzenlendiği yer ve düzenleyen hekimlerden bağımsız olarak aynı şartlardaki, aynı bulgulara sahip kişilere, aynı kısıtlanma kararının verilebilmesi için standardizasyonun sağlanmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu konuda yargı organının kısıtlanma istemi ile ilgili müzekkerelerive eklerinin, gerek kişi hakkında, gerek istemin gerekçesi ve beklentilerle ilgili yeterli ve uygun bilgi içermesi, ilk basamak olarak ele alınmalıdır. Diğer taraftan, hekimler tecrübeleri ile en uygun gördükleri kanaatlerini kullanarak kısıtlama kararlarını vermek zorunda kaldıklarından, hukuki dayanağı başta olmak üzere farklı merkezlerde farklı uygulamaların ortaya çıkmasının önlenmesi için, yol gösterici ve ayrıntılı kılavuzların oluşturulmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Sözcükler: Hukuki ehliyet, Vasi, Yasal danışman, Zorunlu yatış

Adli bilimlerDanışmanlıkEhliyet+3
Hüseyin Uğur Bakan
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akdeniz Üniversitesi Adli Tıp Anabilim dalına ceza ehliyeti değerlendirilmesi için müracaat ettirilen erişkinlerin adli psikiyatrik ve sosyodemografik özelliklerinin incelenmesi

Ceza sorumluluğu kavramı, eski çağlardan beri hem kamu vicdanı açısından, hem de hukuki ve tıbbi açılardan en tartışmalı konulardan biri olmuştur. Günümüzde bu kavram üzerinde eskiye göre güçlü bir toplumsal fikir birliği bulunmaktadır ve ülkemizde Türk Ceza Kanunun 31. maddesinde yaş küçüklüğü, 32. maddesinde akıl sağlığı, 33. maddesinde sağır ve dilsizlik, 34. maddesinde ise geçici nedenler, alkol veya uyuşturucu madde etkisinde olma başlıkları altında yasal çerçevede ele alınmıştır. Çalışmamızda Anabilim Dalımıza erişkinlerde ceza ehliyeti değerlendirilmesi için müracaat ettirilmiş olguların ceza sorumluluğu kararları ile, sosyodemografik özelliklerinin, işledikleri iddia olunan suç türlerinin ve adli psikiyatrik özelliklerinin birbiriyle ilişkisinin değerlendirilmesi ve bu sayede literatüre katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına 01.01.2016- 31.12.2020 tarihleri arasında ceza ehliyeti değerlendirilmesi için müracaat ettirilen olguların verileri retrospektif olarak Anabilim Dalı fiziki arşivi, elektronik rapor veri tabanı ve Hastanemiz Mia-Med bilgi işlem sistemi üzerinden elde edilmiştir. 1011 olgudan elde edilen veriler IBM SPSS versiyon 26.0 (IBM Corporation, Armonk, NY, USA) aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklenmiş ve gerekli istatistiksel analizler yapılmış, istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmamızda değerlendirilen 1011 kişinin yaş ortalaması 37,04 olup; %84'ü (n:849) erkek, %16'sı (n:162) kadındır. Eğitim süresi ortalaması 8 yıl olup, %53,5'i (n:541) ilköğretim mezunu, %49,8'i (n:503) bekardı, %55,1'inin (n:557) çocuğu yoktu, %48,7'si (n:492) olay tarihinde işsizdi. Olguların yalnızca %26,7'si (n:270) alkol kullanıyordu, %29,8'inin (n:301) ise madde kullanım öyküsü bulunuyordu. Olguların %26,3'ünün (n:266) yaralama, %23,2'sinin (n:235) hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik, %11,6'sının (n:117) hakaret veya tehdit ve %7,8'inin (n:79) cinsel saldırı suçları işlediği iddiasıyla müracaat ettirildikleri belirlenmiştir. Öldürme suçu işlediği iddia edilen olguların %66,7'sinin (n:8), yaralama suçu işlediği iddia edilen olguların %55,6'sının (n:148), cinsel saldırı suçu işlediği 111 iddia edilen olguların %53,2'sinin (n:42), hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik suçu işlediği iddia edilen olguların %51,9'unun (n:122) ilköğretim mezunu olduğu, terör suçu işlediği iddia edilen olguların ise %62,5'inin (n:5) üniversite mezunu olduğu belirlenmiştir. Kayıtlara göre; yaralama, cinsel saldırı ve hırsızlık, sahtecilik veya dolandırıcılık suçları işlediği iddia edilen olguların olay tarihinde en sık çalışma durumunun işsiz kategorisinde olduğu ve oranların sırasıyla %52,3 (n:139), %46,8 (n:37) ve %47,2 (n:111) olduğu tespit edilmiştir. Öldürme suçu iddiasıyla müracaat ettirilen olguların %66,7'sinin (n:8) ve terör suçu işlediği iddia edilen olguların ise %75'inin (n:6) olay tarihinde bir işte çalıştığı belirlenmiştir. Olguların yalnızca %37,8'inde (n:382) suç öyküsü bulunuyorken; öldürme, yaralama, cinsel saldırı ve hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik suçları iddiasıyla müracaat ettirilen olguların çoğunlukla bilinen bir suç öyküleri olmadığı ve suç öyküsüne rastlanmama oranların sırasıyla %75 (n:9), %65 (n:173), %78,5 (n:62) ve %51,5 (n:121) olduğu; askerden veya cezaevinden firar eden veya asker kaçağı olan olguların ise %55,9'unun (n:33) suç öykülerinin bulunduğu kayıtlıdır. Yapılan psikiyatrik ve nörolojik muayeneler sonucunda; olguların %22,6'sına (n:228) şizofreni veya psikotik bozukluk, %11,1'ine (n:112) bipolar bozukluk, %10,2'sine (n:103) ise zeka geriliği tanısı konduğu, tespit edilmiştir. Olguların %41'inde (n:414) TCK 32/1 kapsamında ceza ehliyeti olmadığı, %37,3'ünde (n:378) ceza ehliyetinin tam olduğu, %8,8'inde (n:89) TCK 32/2 kapsamında azaltılmış ceza sorumluluğu olduğu, %0,2'sinin (n:2) TCK 34/1 kapsamında ceza ehliyetinin geçici olarak ortadan kalkmış olduğu kararı verildiği, %12,7'sinin (n:128) kapalı psikiyatri servisinde gözlem altına alınarak karar verilmesi için sevk edildiği belirlenmiştir. TCK 32/1 veya TCK 32/2 maddeleri kapsamında değerlendirilmesinin uygun olduğu kararı verilen olguların en çok ilköğretim mezunu (oranlar sırasıyla %44,6 (n:185) ve %57,3 (n:51)), ikinci sıklıkta lise mezunu (oranlar sırasıyla %23,6 (n:98) ve %14,6 (n:13)) olduğu; ceza ehliyeti tam olan olguların %61,9'unun (n:234) ilköğretim, %17,7'sinin (n:67) lise mezunu olduğu kayıtlıdır. TCK 32/1 ve TCK 32/2 maddesi kapsamında değerlendirilmesinin uygun olduğu kararı verilen olguların olay tarihinde çoğunlukla işsiz (oranlar sırasıyla 112 %56,3 (n:232) ve %48,3 (n:43)) olduğu; ceza ehliyeti tam olan olguların ise %46,9'unun (n:177) aktif olarak bir işte çalıştığı, %40,5'inin (n:153) işsiz olduğu belirlenmiştir. TCK 32/1 maddesi kapsamında değerlendirilmesi uygun bulunan 414 olgunun %30,2'sinin (n:125) yaralama, %17,2'sinin (n:71) hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik suçları; TCK 32/2 maddesi kapsamında değerlendirilmesi uygun bulunan 89 olgunun %32,6'sının (n:29) hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik, %28,1'inin (n:25) yaralama suçu, ceza ehliyeti tam olan 378 olgunun %28,9'unun (n:109) hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik, % 21,6'sının (n:82) ise yaralama suçu işledikleri iddiasıyla müracaat ettirildikleri belirlenmiştir. Şizofreni veya psikotik bozukluk tanısı konmuş 228 olgunun %84,7'sinin (n:193), bipolar bozukluk tanısı alan 112 olgunun %82,2'sinin (n:92), zeka geriliği tanısı konmuş 103 olgunun %73,8'inin (n:76) TCK 32/1 maddesi kapsamında ceza ehliyeti olmadığına karar verildiği anlaşılmıştır. Sınırda mental kapasiteye sahip 15 kişinin %73,4'ünün (n:11) TCK 32/2 maddesi kapsamında, %13,3'ünün (n:2) TCK32/1 maddesi kapsamında, %13,3'ünün (n:2) ise ceza ehliyetinin tam olduğu; hafif zeka geriliği bulunan 57 olgunun %75,4'ünün (n:43) TCK 32/1 maddesi, %24,6'sının (n:14) TCK 32/2 maddesi kapsamında olduğu; orta düzeyde zeka geriliği (n:28) ve ağır zeka geriliği (n:3) bulunan olguların tamamının ise TCK 32/1 maddesi kapsamında olduğu şeklinde raporlandığı belirlenmiştir. Ceza ehliyeti değerlendirmesi sonucunda "ceza ehliyetinin etkilendiği", yani TCK 32/1, TCK 32/2 veya TCK 34/1 maddelerinden birinin kapsamında olduğu şeklinde rapor verilen 505 olgunun ceza ehliyetlerinin etkilenmesine sebep olan hastalıklar açısından dağılımına bakıldığında; %41,3'ünün (n:209) şizofreni veya psikotik bozukluk, %20,7'sinin (n:105) bipolar bozukluk, %20'sinin (n:101) ise zeka geriliği nedeniyle ceza ehliyetlerinin etkilendiği, saptanmıştır. Ceza ehliyeti etkilenmiş olgular tarafından işlendiği iddia olunan yaralama (n:150) suçlarının %46,7'sinin (n:70) şizofreni veya psikotik bozukluk, %22,7'sinin (n:34) bipolar bozukluk, %15,3'ünün (n:23) zeka geriliği; cinsel saldırı (n:41) suçlarının %51,2'sinin (n:21) zeka geriliği, %26,8'inin (n:11) şizofreni veya psikotik bozukluk, %9,8'inin (n:4) bipolar bozukluk; hırsızlık, 113 dolandırıcılık veya sahtecilik (n:102) suçlarının %29,4'ünün (n:30) zeka geriliği, %29,4'ünün (n:30) şizofreni veya psikotik bozukluk, %18,6'sının (n:19) bipolar bozukluk, %2,9'unun (n:3) kleptomani tanısı konulan olgular tarafından işlendiği belirlenmiştir. Çalışma kapsamında değerlendirilen 1011 olgunun ağırlıklı olarak 30-44 yaş grubu, erkek, ilköğretim mezunu, bekar, çocuk sahibi olmayan, işsiz, madde kullanım öyküsü bulunmayan ve alkol kullanmayan kişilerden oluştuğu görülmüştür. Yapılan psikiyatrik ve nörolojik muayeneler sonucunda en çok şizofreni veya psikotik bozukluk, bipolar bozukluk ve zeka geriliği tanılarının konduğu, olguların %34,8'inin ise muayene sonucunun doğal bulunduğu veya tanı konamadığı anlaşılmaktadır. Zeka geriliği tanısı alan 103 olgunun 57'sinin (%55,3) hafif zeka geriliği, 28'inin (%27,2) orta düzeyde zeka geriliği, 15'inin (%14,6) sınırda mental kapasite ve 3'ünün (%2,9) ağır zeka geriliği düzeyinde olduğu saptanmıştır. Olguların %50'sinin ceza ehliyetlerinin etkilendiği (yani TCK 32/1, TCK 32/2 veya TCK 34/1 maddesi kapsamında oldukları), %37,3'ünün ceza ehliyetinin tam olduğuna karar verildiği, %12,7'sinin ise kapalı psikiyatri servisinde gözlem altına alınarak karar verilmesi için sevk edildiği belirlenmiştir. Şizofreni veya psikotik bozukluk, bipolar bozukluk ve zeka geriliği tanısı konmuş olguların çok büyük kısmının (n=361, %81,5), TCK 32/1 maddesi kapsamında, organik beyin sendromu ve Asperger sendromu tanısı konmuş kişilerin tümünün (n=10, %100) TCK 32/1 maddesi kapsamında, kleptomani tanısı konmuş olguların tümünün (n=3, %100) ise TCK 32/2 maddesi kapsamında değerlendirilmesinin uygun bulunduğu belirlenmiştir. Sınırda mental kapasite tanısı konan olguların büyük kısmının (n=11, %73,4) TCK 32/2 maddesi, hafif zeka geriliği olduğu belirlenen olguların büyük kısmının (n=43, %75,4) TCK 32/1 maddesi kapsamında, orta ve ağır derecede zeka geriliği olduğu belirlenen olguların ise tümünün (n=31, %100) TCK 32/1 maddesi kapsamında değerlendirildiği belirlenmiştir. 114 Ceza ehliyetleri etkilenmiş olguların bu duruma sebep olan psikiyatrik veya nörolojik hastalıklarının dağılımına bakıldığında sırasıyla en çok sizofreni veya psikotik bozukluk (n=209, %41,3), bipolar bozukluk (n=105, %20,7) ve zeka geriliği (n=101, %20) sebebiyle ceza ehliyetlerinin etkilendiği belirlenmiştir. Ceza ehliyeti etkilenmiş olguların işledikleri iddia edilen yaralama suçlarının sırasıyla en sık olarak şizofreni veya psikotik bozukluk (n=70, %46,7), bipolar bozukluk (n=34, %22,7) ve zeka geriliği tanılı olgular (n=23, %15,3) tarafından işlendiği görülmüşken; cinsel saldırı suçlarının %51,2'sinin (n=21) zeka geriliği, %26,8'inin (n=11) şizofreni veya psikotik bozukluk, hırsızlık, dolandırıcılık veya sahtecilik suçları işlediği iddia edilenlerde ise sırasıyla en çok zeka geriliği (n= 30, %29,4), şizofreni veya psikotik bozukluk (n=30, %29,4) ve bipolar bozukluk (n=19, %18,4) tanılı olgulara rastlandığı belirlenmiştir. Gerek bu çalışmada, gerekse Adli Tıp ve Psikiyatri polikliniklerinde ceza ehliyeti değerlendirmelerine dayanan diğer çalışmalarda, olguların önemli bir kısmı hakkında ceza ehliyeti kararı verilememekte (n=128, %12,7) ve kapalı psikiyatri servisinde gözlem altına alınarak karar verilmesi için olgu sevk edilmektedir. Ancak çalışmalar sevk edildikleri kapalı servislerde olguların çok azı hakkında ceza sorumluluğu olmadığı yönünde karar verildiğini ve ceza sorumluluğu olmadığı belirlenen kişilerin büyük çoğunluğunda psikotik bozukluk saptandığını göstermektedir. Müzekkerelere tıbben ve hukuken daha doğru yanıtlar verebilmek, psikotik bozukluk gibi hastalıkların tanısını daha rahat koyabilmek ve bu sayede gözlem altında karar verilmesi için sevk edilmek zorunda kalınan hasta sayısının azalmasını sağlamak, kapalı psikiyatri servislerindeki ağır yükü hafifletmeye katkıda bulunmak dosyalardaki eksikliklerin giderilerek olguların ve belgelerinin tekrar gönderilmesinin yaratacağı zaman kaybına ve hukuki gecikmelere engel olabilmek için, tüm tıbbi ve adli belgelerin müzekkere ve olgu ile birlikte gönderilmesi gereklidir.

Adli psikiyatriAdli tıpCeza ehliyeti+3
Mustafa Yaşar
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hekimlerde tükenmişlik düzeyleri, kusurlu tıbbi uygulamalar ve defansif tıp uygulamaları arasındaki ilişki

Araştırmamızda üniversite ve eğitim araştırma hastanesinde görev yapan hekimlerin sağlık sistemi içerisindeki tükenmişlik düzeyleri, kusurlu tıbbi uygulamaları ile pozitif ve negatif defansif tıp uygulamalarına eğilimlerinin tespiti ve bu tutumlarının nedenleri ile sorun alanları belirlenerek çözüm önerileri geliştirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya katılmayı kabul eden 592 hekime Demografik Veri Formu ve Maslach Tükenmişlik Ölçeği, Tıbbi Uygulama Hatası Veri Formu ile Pozitif ve Negatif Defansif Tıp Veri Formundan oluşan anket uygulaması gerçekleştirilmiştir. İstatistiksel analiz SPSS 21.0 (Statistical Programme Social Sciences) paket programı ile yapılmıştır. Çalışmamızda; genç ve mesleki tecrübesi az olan, eğitim araştırma hastanesinde, dahili ve cerrahi bilimlerde görev yapan, haftalık çalışma saati fazla olan, nöbet tutan, mevcut uzmanlık dalını TUS puanına göre seçen, çalışma şartlarından memnun olmayan, tıbbi uygulama hatası yapmaktan çekinen, tıbbi uygulama hatası yaptığını belirten, uzmanlık alanı tercih ederken daha az riskli hastalarla uğraşan bölümleri seçen, şu an uzmanlık alanı değişikliği, mesleği bırakmayı yada erken emekliliği düşünen hekimlerin daha fazla tükendiği ve daha fazla defansif tıp uyguladığı anlaşılmıştır. Sonuç olarak; uygulamadaki aksaklıkların giderilmesi için gerekli önlemlerin hayata geçirilmesi; hem hekimlerde tükenmişliği azaltıp iş doyumunu arttıracak, hem de tıbbi uygulama hatası veya dava endişesiyle yapılan defansif tıp uygulamalarını azaltarak hastalar tarafından alınan hizmetin kalitesini yükseltecektir.

Defansif tıpDoktorlarTükenmişlik+5
Kübra Güleç Kalaman
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıbbi uygulama hatası iddialarında bilirkişilik ve uzman mütalaası

Tıbbi uygulama hatası kavramı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de gerek basın-yayın organlarında gerekse de tıp ve hukuk alanlarında giderek artan oranlarda gündeme gelmekte ve dava sayılara giderek artmaktadır. Tıbbi uygulamalar kapsamlı teknik bilgi ve deneyim gerektirdiğinden, tıbbi uygulama hatası iddialarında açılan davalar ancak bilirkişilerin kanıtları açıklamaları ve yorumlamaları sayesinde karara bağlanabilmektedir. Bu nedenle tıbbi uygulama hatası iddialarında bilirkişilik önemli rol oynamaktadır. Bu noktadan yola çıkılarak adli tıp uzmanlarına yönelik yapılan bu anket çalışmasında; tıbbi uygulama hatası konusunda değerlendirme yaparken uygulamada yaşadıkları sıkıntılar, literatürde ve bilimsel toplantılarda gündeme gelen tartışmalı konularda yaklaşım ve görüşleri, Anglosakson hukuk sistemin bir yansıması olan uzman mütalaası konusunda yaklaşım ve görüşleri değerlendirilerek konu tartışılmıştır. Tıbbi uygulama hatası dosyalarında adli tıp uzmanının bulunması gerektiğini, tıbbi uygulama hatası iddialarında aydınlatılmış onam konusunun bilirkişi tarafından değerlendirilmesi gerektiğini, hekim dışındaki diğer meslek gruplarının tıbbi uygulamalarının hata yönünden değerlendirilmesinde standart yaklaşımlar geliştirilmesi gerektiğini, hakim ve savcıların tıbbi uygulama hatası iddialarında; bilirkişiden incelenmesi istenen hususların net bir şekilde ifade etmesinin ve ilgili olayda sadece sağlık çalışanının kusurunun olup olmadığı şeklinde bir yargılama yerine, sistem hatası, organizasyonel eksiklik, çalışılan kurumun teknik alt yapısı ve olayın diğer bileşenlerini de kapsayacak bir yargılama yapmasının ve bilirkişiden de bu yönde değerlendirme istemesinin bu konuda faydalı olacağını düşünmekteyiz. Uzman mütalaalarında güncel verileri içerir literatürler kullanılması, kullanılan literatürlerin kaynak olarak gösterilmesi ve ilgili branştan uzman(lar)ın da dahil edilerek objektif, referanslara dayalı, bilimsel ve sübjektif yorumlara mahal vermeyecek nitelikte düzenlenmesinin uzman mütalaalarının güvenirliğini arttıracağını ve spekülasyon olasılığının en aza indirilmesinde etkili olacağını düşünmekteyiz. Bu bağlamda ulusal kongrelerde tıbbi uygulama hatası konusunda özel oturumların arttırılması, konunun muhataplarının bir araya gelerek çözüm önerilerinde bulunmasının sistem üzerinde sağlam ve etkili adımlar adına önemli katkılar sağlayacağını düşünmekteyiz.

BilirkişiTedavi hatalarıTıbbi hatalar+1
Bahtiyar Ali Mutlu
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2014-2021 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran 65 yaş ve üstü adli olguların medikolegal açıdan değerlendirilmesi

Günümüzde tıp biliminin gelişmesi ve koruyucu önlemlerin artması ortalama yaşam süresinin uzamasını ve böylece toplumda 65 yaş ve üzeri nüfusun giderek artmasını sağlamaktadır (1). Yaşlı nüfusun artmasıyla sosyal yaşamda aktif olmaları, 65 yaş ve üstü bireylerin travma maruziyeti riskinin de artmasına yol açmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü yaşlılık dönemini 65 yaş üzeri kabul etmekte olup; 65-74 yaş aralığı "genç yaşlı", 75-84 yaş aralığı "yaşlı", 85 ve üzeri yaş aralığı "ileri yaşlı" olarak gruplandırmaktadır (3). Yaşlı adli olguların, hastane acil servisine başvuru sebepleri arasında; trafik kazaları, düşmeler, yanıklar, ateşli silah yaralanmaları, kesici/kesici delici alet yaralanmaları, elektrik çarpmaları, fiziksel istismar gibi travmaya bağlı nedenler ve zehirlenmeler, ihmal gibi travma dışı sebepler bulunabilmektedir. Bu çalışmada, 2014-2021 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran 65 yaş ve üstü adli olguların sıklığı, demografik özelliklerinin belirlenmesi ve medikolegal açıdan incelenerek, verilerin kaynaklar ışığında karşılaştırılması amaçlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 04.04.2022 tarih 70904504/192 sayılı kararı ile onay verilen çalışmamızda; 2014-2021 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran 65 yaş ve üstü 132.591 olgunun 1925'i (%1,4) adli olgu olarak çalışmaya dâhil edilmiştir. Bu olgulardan acile başvuranların sayısı 1142; diğer polikliniklere başvuranların sayısı 783, acile başvuran olguların 742 (%65,0)'si erkek, 400 (%35,0)'i ise kadındır. Bu olguların büyük çoğunluğunun 65-74 yaş aralığında (genç yaşlı) olduğu (%64,5) saptanmıştır. Olgular, en sık trafik kazası (%51,0) nedeni ile acil servise müracaat etmiştir. Araç dışı trafik kazasını (%26,3) araç içi trafik kazası (%22,0) takip ederken üçüncü en sık neden düşmelerdir (%19,6). Trafik kazalarının %2,7'sinde kazanın araç içi/dışı olduğu konusunda yeterli bilgiye ulaşılamamıştır. Acil servis dışındaki polikliniklere başvuran 783 olgunun en sık başvuru nedeni de trafik kazasıdır (%34,0). Bu 783 olgunun 589'u Adli Tıp Anabilim Dalı polikliniğine başvurmuştur. Adli Tıp Anabilim Dalı polikliniğine 65 yaş ve üstü olguların en sık sırası ile trafik kazası (n=140, %23,7), vasi tayini ihtiyacı olup olmadığının belirlenmesi (n=131, %22,2) ve aktif psikopatoloji(n=18, %3,0)/cezai ehliyet(n=94, %16,0) varlığı açısından değerlendirme için başvurdukları belirlenmiştir (n=112, %19,0). Çalışmamızda hastane kayıtlarına göre toplam 583 trafik kazası olgusundan, %43,1'inin araç içi trafik kazasında sürücü/yolcu, %21,6'sının araç dışı trafik kazasında yaya olduğu, %3,4'ünün bisiklet, %2,4'ünün elektrikli bisiklet, % 16,0'sının motosiklet sürücüsü iken trafik kazası geçirdiği belirlenmiştir. Ölümle sonuçlanan 96 olgudan 13'ünün (% 13,6) yaya, 5'inin (% 5,2) araç içi trafik kazasında sürücü/yolcu, 5'inin (% 5,2) motosiklet sürücüsü olarak trafik kazası geçirdiği, kayıtlıdır. Yaşlı nüfusun yıldan yıla artmasıyla birlikte, yaşlıların trafik kazalarına karışma sıklığı da artmaktadır. Yaşlı bireylerin ciddi yaralanma ve ölüm riski, komorbiditeleri nedeni ile daha yüksek olmaktadır. Bu nedenle, yaşlıların trafik kazalarından korunması için alt yapı ve çevre düzenlemesi ile ilgili güvenlik önlemlerine önem verilmeli, yaşlıların ve yakınlarının eğitimi sağlanmalıdır. Kesici ve kesici-delici alet yaralanması olgularının %25,0'inin (n=16) spiral makinesi ile, %20,3'ünün (n=13) bıçak ile, %12,5'inin (n=8) testere ile, %6,2'sinin (n=4) ağaç kesme makinesi ile, %4,6'sının (n=3) cam ile, %4,6'sının (n=3) çim biçme makinesi ile, %4,6'sının (n=3) hızar makinesi ile, %4,6'sının (n=3) demir parçası ile, %1,5'inin (n=1) çapa makinesi ile meydana geldiği, ateşli silah yaralanması olgularının %31,5'inin köstebek tabancası ile meydana geldiği saptanmıştır. Ateşli silah yaralanması olgularının (n=19), 9'u (%47,3) kaza, 7'si (%36,8) cinayet, 3'ü (%15,7) intihar orijinlidir. Olguların hastane otomasyon sistemindeki dosyalarında, cinsel istismar dışında ihmal ve istismar olgusuna rastlanmamıştır. İki erkek ve 1 kadın olmak üzere toplam 3 cinsel istismar olgusu saptanmış olup, çoğu kaynakta istismar olgularının kayıtlarda belirlenenlerden daha fazla olduğu bildirdiği unutulmamalıdır. Acil servise başvuran toplam 58 intoksikasyon olgusundan 23 (%39,7)'ünün ilaç ile zehirlendiği, 13 (%22,4)'ünün karbonmonoksit nedeniyle zehirlendiği saptanmıştır. Yaşlılarda ilaçların kolay ulaşılabilir olması, kontrolsüz kullanımı nedeniyle ilaç zehirlenmeleri sıktır. Vücudunda travmatik bulgu saptanan 1031 olgudan %61,3'ünde (632/1031) tek yaralanma, %38,7'sinde (399/1031) çoklu yaralanma bulunduğu, yaralanma bölgeleri incelendiğinde en sık kafa travması (%31,5), ekstremite travması (%28,5) ve toraks travması (%22,0) olduğu, en az yaralanan bölgenin ürogenital bölge (%1,0) olduğu görülmüştür. Olguların 520'sinin (%45,5) hastanede yatırılarak tedavi edildiği ve bu olgulardan 147'sinin (%28,2) yoğun bakım gereksinimi olduğu, kayıtlıdır. Hastane otomasyon sistemi kayıtlarına göre, olguların 321'inde (%28,0) multipl komorbidite, 273'ünde (%24,0) tek komorbidite bulunduğu, 513'ünün (%45,0) olay anında bilinen bir kronik hastalığının olmadığı, 35'inde (%3,0) ise kronik hastalığı olup olmadığının kayıtlı olmadığı görülmüştür. En sık görülen hastalıklar; hipertansiyon (n=323, %30,5) ve diabetes mellitus (n=189, %18) olduğu saptanmıştır. Yaşla birlikte komorbidite sıklığı artmakta ve travma sonrası hastane yatış süresinde artışa sebep olmaktadır. Acil servise başvuran olguların 406'sında (%35,5) yaralanmanın yaşamsal tehlike oluşturacak nitelikte olduğu, 736 (%64,5) olguda ise yaşamsal tehlikeye neden olmadığı kayıtlıdır. Olguların 347'sinin (%30,3) yaralanması basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte, 795'inin (69,7) yaralanmasının basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olmadığı kayıtlıdır. Olguların %44,5'inin vücudunda kemik kırığı saptandığı, kemik kırıklarının hayat fonksiyonlarına etkisi değerlendirildiğinde; %1'inin hafif (1), %53'ünün orta (2-3) ve %43'ünün ağır (4-5-6) olduğu saptanmıştır. En sık kırılan kemikler %24,4 (n=197) ile üst ekstremite kemikleridir. Bunu sırasıyla %20,9 (n=169) ile kosta kırıkları, %15,9 (n=128) ile vertebra kırıkları, %15,0 (n=121) ile alt ekstremite kemikleri, %10,3 (n=83) ile maksillofasiyal kemikler, %7,0 (n=57) ile pelvis kırıkları, %6,2 (n=50) ile kafatası kemik kırıkları takip etmektedir. 297 olguda çoklu kemik kırıkları olduğu anlaşılmıştır. Acil servise başvuran 65 yaş ve üstü adli olgulardan ciddi yaralanması bulunan 27 olgudan 16'sının (% 59,2) işlev yitirilmesi, 9'unun (%33,4) işlevin sürekli zayıflaması, 2'sinin (%7,4) de iyileşme olanağı bulunmayan hastalık niteliğinde yaralanma bulunduğu anlaşılmıştır. Bu olguların 10'unda füzyon ameliyatı yapılmış vertebral omur kırıkları, 5'inde protez takılması gereken kırıklar, 2'sinde femur suprakondiler ampütasyon gerektiren yaralanma olduğu, 3'ünde 4/10 – 5/10 – 6/10 – 7/10 görme dâhil görme kusuru olduğu, 2'sinde kafatasında 5-25 cm² kemik eksikliği, 1'inde splenektomi, 1'inde 2, 3 ve 4.parmak ampütasyonu yapıldığı, 1'inde ayak bileği üstü ampütasyonu yapıldığı, 1'inde parapleji, 1'inde organik beyin sendromu saptandığı kayıtlıdır. Hastane otomasyon sisteminde olguların 590'unun (%51,7) adli raporuna ulaşılabilmiştir, 552 (%48,3) olgunun adli raporu sistemde kayıtlı değildir. Hastanede adli muayene formlarının fiziki olarak doldurulduğu, sonradan taranarak sisteme aktarıldığı anlaşılmaktadır. Formun düzenlenmesinde elektronik sistemin kullanılması ve çıktısının fiziki olarak onaylanması durumunda tüm olguların adli muayene formu ve raporuna ulaşılması mümkün olacaktır. Yaşlı popülasyonda, fiziki kapasiteleri, fonksiyonel durumları ve komorbiditeleri göz önünde bulundurularak uygun önlemler alındığında; travmatik ve travmatik olmayan adli olayların önemli oranda önlenebileceği unutulmamalıdır. Tüm yaşlı bireylerin gerek özel yaşam alanlarında, gerek toplumsal ve sosyal alanlarda, gerekse bakım ve destek aldıkları kurumlarda; ihtiyaçlarının kolay ve güvenle karşılanacağı, sosyal aktivitelere katılım olanaklarının destekleneceği ve düzenli-yeterli tıbbi bakım alacakları sistemlerin geliştirilmesine önem verilmeli, yaşlıların bireyselliğinin maksimum düzeyde desteklendiği bakım ve gereğinde rehabilitasyon olanakları sağlanmalı, yaşlılığın kaçınılmaz olduğu unutulmamalıdır.

Adli tıpAdli vakalarAntalya+3
Selver Merve Çevik
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kas iskelet sistemi yaralanmalarında kalıcı kayıpların değerlendirilmesinde Amerikan Tıp Birliği (American Medical Association) yaralanma kılavuzunun kullanımı

Giriş ve Amaç: Türk Ceza Kanunu'na (TCK) göre duyu veya organların işlevinde zayıflama/kayıplar ağırlaştırıcı sebep olarak nitelendirilmiştir. Kas-iskelet sistemi değerlendirilirken iş hukuku/sosyal haklar için düzenlenmiş yönetmeliklere ait listelerden yararlanılabilmektedir. Bu çalışma; AMA (American Medical Association) kılavuzunun iş göremezlik ve kalıcı kayıpların farklı tanımlamalar olduğu yönündeki yaklaşımının; ülkemiz ceza hukukuna ait 'işlevin yitirilmesi/işlevin sürekli zayıflaması' kavramlarının değerlendirilmesi için daha uygun olduğu düşüncesiyle planlanmıştır ve standardizasyon için örnek olması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 18 yaş üstü kas iskelet sistemi yaralanması olan ve 01.10.2016 – 01.10.2019 tarihleri arasında anabilim dalımızca işlevin yitirilmesi/işlevin sürekli zayıflaması yönünde medikolegal değerlendirme raporu düzenlenen olguların demografik özellikleri, adli raporlarından elde edilen muayene bulguları, yaralanma ağırlıkları, kullanılan yönetmelik, AMA kılavuzuyla hesaplanan kayıp yüzdeleri veri formuna kayıt edildi. Veriler arasındaki ilişki SPSS 24.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: 281 olgu değerlendirildi. Yaş ortalaması 41,88±16,45, E/K oranı 2,79/1 bulundu. Travma nedeni olguların %63,7'sinde trafik kazaları, %18,9'unda künt travmalardı. Yaşamsal tehlike ile işlev arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,005). AMA kılavuzdan elde edilen kayıp yüzdeleri % 10-50 arasında "işlevin sürekli zayıflaması", % 50'nin üzerinde "işlevin yitirilmesi" olarak tanımlanarak gruplandırıldı. Karşılaştırma sonucunda 281 olgunun 63'ünde travmatik lezyonların işlev üzerine etkisi hakkında farklı sonuçlar elde edildi. İlk değerlendirmede yönetmelik kullanılan 190 olgu için yeni hesaplanan kayıp yüzdelerinin; 134'ünde az, 32'sinde fazla, 24'ünde eşit olduğu gözlendi. Kullanılan yönetmelikler ve AMA kılavuzundan elde edilen kayıp yüzdeleri arasında anlamlı fark olduğu saptandı (p<0,01). Sonuç: Aynı hasta için farklı cetveller kullanılmasıyla farklı sonuçların elde edilmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle bilimsel, objektif ve güvenilir adli raporlar için tıp gelişimine uygun, işlevsel, tüm kurumlarca kabul görecek, güncellenebilir bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Bu düzenlemede; geçerliliği ve güvenilirliği kabul edilmiş uygulamalara ve örneklere yer verilmeli, anatomik kayıp ve fonksiyonel kısıtlılığa ait sonuçlar bir arada değerlendirilebilir olmalı, elde edilen engel oranları işlevselliğe dayalı olarak hesaplanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Adli travmatoloji, sürekli zayıflama, yitirilme, Türk Ceza Kanunu

Adli bilimlerAdli tıpAdli tıp+6
Seda Yaman
Dokuz Eylül University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2016-2019 yılları arasında KTÜ Adli Bilimler Enstitüsü'ne başvuran trafik kazası sonrası mekanik desteğe ihtiyaç duyan olguların adli tıbbi açıdan değerlendirilmesi

1. Giriş ve Amaç: Trafik kazaları tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Trafik kazalarının en sık meydana geldiği zamanlar, yaş aralıkları, kaza ve yaralanma türlerine bakıldığında, kazaların azaltılmasına yardımcı olacak önemli istatistiklerin olduğu görülmektedir. Çalışmamızda; KTÜ Adli Bilimler Enstitüsü'ne 2016-2019 yılları arasında başvuru yapmış kaza sonrası mekanik desteğe ihtiyaç duyan olguları adli tıbbi yönden inceleyerek, yaş, cinsiyet, kaza türü, yaralanma türü, kaza sonrası kullanılan mekanik destek, maluliyet/özürlülük oranları ve bakıcı ihtiyacı bakımından değerlendirilmek, trafik kazaları sonucu yaralanmaların morbidite düzeyleri konusunda farkındalık yaratmak amaçlanmıştır. 2. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın yapısı kesitsel tanımlayıcı bir çalışma niteliğinde olup, KTÜ Adli Bilimler Enstitüsü'ne 2016-2019 yılları arasında başvuru yapmış kaza sonrası mekanik desteğe ihtiyaç duyan olgular dosyalarının ve adli kurul raporlarının elektronik ve fiziki ortamda geriye dönük olarak incelenmesi ile yapılmıştır. 3. Bulgular: Trafik kazası sonrası mekanik desteğe ihityaç duyan olguların cinsiyetleri incelendiğinde % 58(n34)'nin erkek ve %42(n25)'nin kadın olduğu görülmüştür. Kazaların %29'u araç dışı ve % 71'i araç içi şeklinde meydana gelmiştir. Kaza sırasında meydana gelen kemik kırıkları incelendiğinde %33 ile tibia-fibula, % 20 ile femur, % 14 ile pelvis kırklarının olduğu tespit edilmiştir. Kazadan 18 ay sonra olguların % 17(n:10)'sinin çift taraflı koltuk değneği, % 17(n:10)'sinin tekerlekli sandalye ve %66(n:39)'sının tek taraflı koltuk değneği desteği aldığı görülmüştür 4.Sonuç: En önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden biri olan trafik kazaları, hayatın en verimli yaş aralığında görülmekte, büyük işgücü kayıplarına neden olmakta, ülke ekonomisine büyük zararlar vermektedir. Trafik kazalarındaki kaybı en aza indirebilmek için, ulusal mücadele programları geliştirilmeli, toplumsal hassasiyetin arttırılması sağlanmalı, gerekli eğitim ve denetimlerin düzenli olarak yapılarak, kazayı önlemeye yönelik teknik olanaklar iyileştirilmelidir.

Adli tıpFarkındalıkMorbidite+3
Mehmet Askay
Karadeniz Technical University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2017-2018 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine zehirlenme nedeniyle müracaat eden olguların özellikleri

Dünya Sağlık Örgütüne (DSÖ) göre; tüm dünyada morbidite ve mortalite artışının en sık sebeplerinden biri zehirlenmelerdir. Çalışmamızda zehirlenme öyküsüyle başvuran olguların sıklığını ve demografik özelliklerini belirlemek, zehirlenme olgularının başta hekimler olmak üzere tüm sağlık çalışanları için adli tıbbi açıdan değerlendirmesinde farkındalık yaratmak, zehirlenmelerin sıklığına ve ciddiyetine dikkat çekerek alınabilecek önlemleri hatırlatmak amaçlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 16.01.2019 tarih 36 sayılı kararı ile çalışmamızda zehirlenmeler ile ilişkili olabilecek tüm ICD-10 kodları (A03-A09, F10-F19, J60-J70, L23-L25, T36-T65, T96-97, X40-X49, X60-X69, X85-X90, Y10-Y19, Y40-Y57, Y64-Y65, Y90-Y91 arası kodlar ve tüm subgrupları; J92, J95, K52, L27, P04, R78, R82, R83, T88, W36, W56, X09, X20, X22, X29, Z57, Z72, Z81, Z86 ve subgrupları) hastanemizde kullanılmakta olan Mia-Med Hastane Bilgi Yönetim Sistemine girilerek veri taraması yapılmıştır. 01 Ocak 2017-31 Aralık 2018 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine zehirlenme öyküsü nedeni ile müracaat ettiği tespit edilen toplam 1972 olgu; demografik veriler, zehirlenme zamanı (mevsim, ay, gün, saat), zehirlenme etkeni, orijini, vücuda alım şekli, adli olgu bildirim durumları, tedavi şekilleri ve süreleri, sakatlık/ölüm sıklığı, maliyet gibi farklı açılardan ele alınmıştır. Ayrıca acil servis başvurularında adli olgu olarak değerlendirilen /değerlendirilmeyen tüm zehirlenme olguları mevcut hasta dosyalarındaki bilgiler ve yapılan tedaviler göz önüne alınarak TCK yaralanma kılavuzunda belirtilen parametrelere göre medikolegal açıdan değerlendirilmiştir. Zehirlenme nedeni ile başvuran olguların %54,4'ü erkek (n=1072), %45,6'sı (n=900) kadındır. Olguların en çok (n=635, %32,2) 20-29 yaş grubunda olduğu tespit edilmiştir. Zehirlenmelerin en sık yaz mevsiminde (n=562, %28,5), Ağustos ayında (n=209, %10,6), Salı günü (n=302, %15,3) ve 18:00-23:59 saat aralığında (n=656, %33,3) meydana geldiği saptanmıştır. Olguların büyük bir kısmının (n=920, %46,7) ilk 6 saatte hastaneye başvurduğu tespit edilmiştir. Orijinlerine göre, olguların %80,7'sinin (n=1592) kaza, %19,2'sinin (n=379) intihar, %0,1'inin (n=1) cinai (kasıtlı) olduğu tespit edilmiştir. Her iki cinsiyette (kadın n=645, %71,7; erkek n=947, %88,3) en fazla kaza orijinli zehirlenmeler saptanmıştır. İntihar orijinli zehirlenmelerin büyük bir bölümünün (n=255, %67,3) kadın olduğu, kaza orijinli zehirlenmelerin ise %59,5'inin (n=947) erkek olduğu saptanmıştır. İntihar ve kaza orijinli olguların (intihar n=134, %35,4; kaza n=501, %31,5) en fazla 20-29 yaş grubunda görüldüğü tespit edilmiştir. Olguların %85,9'unda (n=1693) zehirlenme etkeninin oral yolla, %9,3'ünde (n=184) inhalasyon yoluyla alındığı tespit edilmiştir. Olguların en fazla gıda (n=723, %36,7) zehirlenmesi nedeni ile başvurduğu saptanmıştır. Bunu ikinci sıklıkta ilaç (n=519, %26,3) alımları izlemektedir. Sadece ilaç alımı ile başvuranların %62,6'sının (n=285) kadınlarda, sadece etil alkol alımı ile başvuranların %79,8'inin (n=154) erkeklerde meydana geldiği saptanmıştır. Uyuşturucu-uyarıcı madde alımlarının (tekli-çoklu etkenler dahil) büyük çoğunluğunu (n=118, %86,1) erkeklerin oluşturduğu tespit edilmiştir. İlaç kaynaklı zehirlenmelerin %29,0'unun (n=132) 1-6 yaş grubunda olduğu tespit edilmiştir. İlaç dışı (ilaç ve gıda hariç) ve gıda zehirlenmeleri en sık (ilaç dışı n=188, %26,6; gıda n=309, %42,7) 20-29 yaş grubunda olduğu saptanmıştır. İlaç ile zehirlenen olguların %61,4'ünde (n=319) tekli ilaç alımı, %38,6'sında (n=200) çoklu ilaç alımı olduğu tespit edilmiştir. Tekli ilaç alımlarının ilk üç sırasında analjezik grubu ilaçların (NSAİİ n=35, %11,0; parasetamol n=29, %9,1), antidepresan grubu ilaçların (SSRI n=24, %7,5; TCA n=8, %2,5; diğer antidepresanlar n=16, %5,0) ve antiepileptiklerin (n=31, %9,7) bulunduğu tespit edilmiştir. İlaç kaynaklı zehirlenmelerde en sık (%61,5, n=280) intihar orijinin görüldüğü tespit edilmiştir. Gıda, koroziv madde ve karbonmonoksit zehirlenmesi olgularının tümünde orijinin kaza olduğu, uyuşturucu-uyarıcı madde, etil alkol ve pestisit zehirlenmelerinin de büyük çoğunluğunun (sırasıyla %98,2 [n=111], %94,3 [n=182], %59,0 [n=23]) orijinin kaza olduğu tespit edilmiştir. Etil alkol değerlerine göre, kadınlarda en fazla 100-150 mg/dL arası (n=12, %16,0), erkeklerde en fazla 200-250 mg/dL arası (n=28, %14,4) etil alkol değeri ölçülmüştür. Olguların %33,6'sında (n=46) eroin alımı, %26,3'ünde (n=36) esrar alımı öyküsü olduğu tespit edilmiştir. Pestisit alan olgularda %57,5 oranla en sık insektisitler (n=27) ve bu grubun içerisinde de en sık (n=14, %29,8) organofosfat ve karbamat zehirlenmeleri nedeni ile başvuru yapıldığı tespit edilmiştir. Pestisit zehirlenmesi olguların %59'unda (n=23) orijinin kaza olduğu saptanmıştır. Zehirlenme etkenlerinin %2,8'i (n=56) daha az görülen 'diğer etkenler' grubunda değerlendirilmiş olup, bu grubun %25,0'inin solventler (tiner), %17,7'sinin hidrokarbonlardan oluştuğu tespit edilmiştir. Olguların %6,9'unda (n=135) psikiyatrik hastalık öyküsü saptanmıştır. Psikiyatrik hastalık öyküsü bulunan olguların %60,0'ında (n=81) orijinin intihar, %40,0'ında (n=54) kaza olduğu saptanmış olup, ayrıca %57,8'inde (n=78) ilaç, %30,4'ünde ilaç-dışı etken (ilaç ve gıda hariç) kullanımı olduğu tespit edilmiştir. Gebe ve gebelik şüphesi bulunan (n=26) olguların %46,2'sinde (n=12) orijinin intihar olduğu tespit edilmiştir. Hastaneye başvuru anındaki Glasgow Koma Skorunun (GKS) olguların %97,4'ünde (n=1920) 13-15 arasında, %1,5'inde (n=30) 3-8 arasında, %1,1'inde (n=22) 9-12 arasında olduğu saptanmıştır. Olguların %21,3'ünün (n=420) zehir danışma merkezine danışıldığı tespit edilmiştir. Olguların %33,4'ünde (n=658) ilgili bölümlerden konsültasyon istendiği saptanmıştır. En fazla konsültasyon istenen bölümler sırasıyla; Psikiyatri (%57,2), Dahiliye (%51,7) ve Anestezi (%17,1) şeklinde tespit edilmiştir. Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları konsültasyonu istenen 18 yaş altı olgulardan orijini intihar olanların %86,2'sinin (n=25) kadın olduğu saptanmıştır. Ruh Sağlığı ve Hastalıkları konsültasyonu istenen 18 yaş üstü olgulardan orijini intihar olanların %66,4'ünün (n=211) kadın olduğu tespit edilmiştir. Her iki cinsiyette de psikiyatrik desteğin önem kazandığı intihar olgularında kadınlarda olduğu gibi erkeklerde de psikiyatri görüşü alınması uygun olacaktır. Olguların %76,0'sında (n=1503) semptomatik tedavi ve gözlem yapıldığı, 148 (%7,4) olguya Nazogastrik lavaj ve aktif kömür tedavisinin birlikte uygulandığı tespit edilmiştir. Hastanede yatarak tedavi gereken olguların oranı %18,1 (n=356) olarak tespit edilmiştir. Olguların %79,5'inin (n=1569) Acil Serviste, %7,7'sinin (n=157) Dahiliye servisinde tedavisinin yapıldığı tespit edilmiştir. Servis veya yoğun bakım ünitesine yatışı yapılan olguların hastanede ortalama 3,71 gün (minimum 1 gün, maksimum 36 gün) tedavi gördüğü tespit edilmiştir. Olgulardan 3'ünün (%0,2) eks olduğu, 1 (%0,1) olgunun ise hastanemize eks duhul olarak getirildiği saptanmıştır. Hastanemizde yatırılarak tedavi gören olguların %81,7'sinin (n=291) 2-7 gün, %7,9'unun (n=28) ise 8-15 gün arası yatarak tedavi gördüğü saptanmıştır. Olguların toplam tedavi giderinin 475109 TL, kişi başı ortalama tedavi giderinin ise 240,92 TL (minimum 15 TL, maksimum 25293 TL) olduğu hesaplanmıştır. Acil servise başvuran zehirlenme olgularının %52,7'sinin (n=1039) adli vaka olarak değerlendirildiği tespit edilmiştir. Olguların %87,2'sinde (n=1720) yaşamsal tehlikenin olmadığı, %12,8 (n=252) olguda mevcut zehirlenme tablosunun yaşamsal tehlike oluşturduğu tespit edilmiştir. Gıda zehirlenmesi olgularının tümünün (n=723) adli olgu olarak değerlendirilmediği tespit edilmiştir. Yaşamsal tehlikesi olmayan 343 ilaç zehirlenmesi olgusunun 326'sının (%95,0) adli olgu olarak değerlendirildiği, yaşamsal tehlikesi bulunan 112 ilaç zehirlenmesi olgusunun ise 102'sinin (%91,1) adli olgu olarak değerlendirildiği saptanmıştır. Yaşamsal tehlikesi olmayan 191 koroziv madde zehirlenmesi olgusunun 137'sinin (%71,7) adli olgu olarak değerlendirildiği, yaşamsal tehlikesi bulunan 4 koroziv madde zehirlenmesi olgusunun ise tümü (n=4; %100,0) kaza orijinli olup adli olgu olarak değerlendirildiği saptanmıştır. Yaşamsal tehlikesi olmayan 33 pestisit zehirlenmesi olgusunun 30'unun (%90,9) adli olgu olarak değerlendirildiği, yaşamsal tehlikesi bulunan 6 pestisit zehirlenmesi olgusunun ise tümünün (n=6; %100,0) adli olgu olarak değerlendirildiği saptanmıştır. Yaşamsal tehlikesi olmayan ve çoklu etken alımı nedeni ile başvuran 59 olgudan 56'sının (%95,0) adli olgu olarak değerlendirildiği, yaşamsal tehlikesi bulunan ve çoklu etken alımı nedeni ile başvuran 28 olgudan 27'sinin (%96,0) adli olgu olarak değerlendirildiği tespit edilmiştir. Hekimlerin yaşamsal tehlikesi olan ilaç, pestisit, koroziv madde alımı ve çoklu madde alımı ile başvuran olgulara daha fazla adli olgu bildirimi yapmaya eğilimli olduğu, diğerlerinde adli olgu bildirimi yapmaya meyilli olmadıkları anlaşılmaktadır. Olguların %85,4'ünde (n=1684) zehirlenme tablosunun basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğu tespit edilmiştir. BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olan grupta bulunan 334 ilaç zehirlenmesi olgusunun 318'inin (%95,2) adli olgu olarak değerlendirildiği, BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmayan grupta bulunan 121 ilaç zehirlenmesi olgusunun da 110'unun (%90,9) adli olgu olarak değerlendirildiği saptanmıştır. BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olan grupta 186 koroziv madde zehirlenmesi olgusunun 132'sinin (%71,0) adli olgu olarak değerlendirildiği, BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmayan grupta bulunan 9 koroziv madde zehirlenmesi olgusunun tümünün (n=9; %100) adli olgu olarak değerlendirildiği saptanmıştır. BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olan grupta bulunan 31 pestisit zehirlenmesi olgusunun 28'inin (%90,3) adli olgu olarak değerlendirildiği, BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmayan grupta bulunan 8 pestisit zehirlenmesi olgusunun tümünün (n=8; %100,0) adli olgu olarak değerlendirildiği saptanmıştır. Ayrıca, BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olan grupta bulunan ve çoklu etken alımı nedeni ile başvuran 57 olgudan 54'ünün (%94,7) adli olgu olarak değerlendirildiği, BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmayan grupta bulunan ve çoklu etken alımı nedeni ile başvuran 30 olgudan 29'unun (%96,7) adli olgu olarak değerlendirildiği tespit edilmiştir. Tüm olguların (n=46; % 2,3) gıda ve (n=408; %20,7) gıda dışı toplam % 23,0'ünün (n=454) 18 yaş altında olduğu ve 18 yaş altı tüm olguların %90,3'ünde (n=410) orijinin kaza olduğu göz önüne alındığında, bu yaş grubuna özgü özel önlemlerin alınması yerinde olacaktır. Zehirlenme olgularının en aza indirilmesi ve zehirlenme olgularında morbidite ve mortalite oranlarının azaltılması için; önlemlerin majör komponenti olan aile ve toplumun eğitilmesi, reçetesiz ilaç satılmaması, hiçbir ilacın karanlıkta içilmemesi/içirilmemesi, tarihi geçmiş tüm ilaçların uygun yollarla imha edilmesi, sadece çocuk-korumalı ilaçların satın alınması, tüm ilaç ve toksik maddelerin kilitli dolaplarda saklanması, tüm ev kimyasallarının gıdalardan uzak tutulması, ilaçların, temizlik maddelerinin, pestisidlerin ve diğer kimyasalların orijinal kutularında saklanması, mutfak dışında muhafaza edilmesi, bulundukları şişe/kapların kapaklarının uygun bir şekilde kapatıldıklarından emin olunması ve açıkta bırakılmaması, ev temizlik ürünlerinin çocukların rahatlıkla ulaşabilecekleri zeminde, lavaboların altında veya alçak tezgahlar üzerinde bırakılmaması, bilinçli gıda tüketimi, tüpgaz/doğal gaz/soba kullanılan yerlerde havalandırma sistemlerinin iyi kurgulanması ve gece yatmadan önce kontrol edilmesi, intihar eğilimi gösteren kişilerin derhal psikiyatrik destek almasının sağlanması ve özel dikkat gösterilmesi, kimyasal üretim yapan fabrikalarda hava kirliliğini önleyici önlemlerin alınması, tüm fabrikalarda çalışan işçilerin uygun bir şekilde eğitilmesi ve güvenli ekipmanlarının sağlanması, madde kullanımını denetleyici ve yasa dışı madde teminini önleyici sistemlerin geliştirilmesi, bağımlıların rehabilitasyonu gerekmektedir. Yazılı ve görsel yayın organları kullanılarak zehirlenmeler konusunda farkındalık yaratılması da faydalı olacaktır. Adli tıbbi açıdan ise, her türlü zehirlenme olgusunda adli bildirimin yapılması, hastaların hak kayıpları ve gereksiz mağduriyetlerini önlemek için hekimlerin ve diğer sağlık çalışanlarının zehirlenmelerle ilgili adli tıbbi konularda düzenli hizmet içi eğitim almaları, temel kanun ve yönetmeliklerde yapılan değişiklikleri yakından takip etmeleri faydalı olacaktır.

Adli tıpAntalyaRetrospektif çalışmalar+1
Servet Kuzu
Akdeniz University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2014-2018 yılları arasında Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığında otopsisi yapılan 65 yaş ve üstü olguların özellikleri

Dünya Sağlık Örgütü yaşlılığı; çevresel faktörlere uyum sağlayabilme yeteneğinin azalması olarak tanımlamaktadır ve 65 yaş ve üzeri bireyler "yaşlı" olarak sınıflandırılmaktadır (2). Tıp ve teknoloji alanındaki gelişmelere paralel olarak yaşam sürelerinin uzaması, sosyoekonomik koşulların iyileşmesi ve azalan doğurganlık ile birlikte son yıllarda yaşlı nüfus oranı tüm dünyada giderek artmaktadır (3). Buna bağlı olarak da Adli Tıbbi uygulamalarda daha fazla yaşlı kişiler ile karşılaşılmaktadır. Bu çalışmada; Antalya'da adli otopsisi yapılan 65 yaş ve üstü ölümlerle ilgili veriler (olguların sosyo-demografik özellikleri, uyrukları, aylara göre dağılımları), ölümün orijini (kaza, intihar, cinayet), otopsi bulguları, ölüm nedenleri, histopatolojik inceleme ve toksikolojik analiz sonuçları, ölüm nedeni cinayet veya intihar ise yöntemi, istismar bulguları olup olmadığı gibi hususları incelemek, daha önce yapılan çalışmalarla karşılaştırmak, adli tıp uzmanları açısından üzerinde durulması gereken noktalara dikkati çekmek, 65 yaş ve üstü ölüm olgularını azaltmak adına alınabilecek önlemlere ışık tutmak amaçlanmıştır. Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu Eğitim ve Bilimsel Araştırma Komisyonunun 20.05.2019 tarih, 21589509/2019/364 kararı ile onay verilen çalışmamızda; 01 Ocak 2014 - 31 Aralık 2018 tarihleri arasında Antalya Adli Tıp Grup Başkanlığı bünyesinde toplam 4342 otopsisi yapılan olgudan 65 yaş ve üstü olan toplam 896 olgu (% 20,6) tespit edilmiş olup, olguların 640'ı (% 71,4) erkek, 256'sı (% 28,6) kadındır. Olguların yaş ortalaması 74,4 (65-103 yaş) olup, % 55,7'si (n:499) 65-74 yaş grubunda, % 34,9'u (n:313) 75-84 yaş grubunda, % 9,4'ü (n:84) 85 ve üzeri yaş grubundadır. Olgulardan 298'i (% 33,3) yabancı uyruklu, 598'i (% 66,7) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı. Olgular en çok 287 81 (% 32,0) olgu ile sonbahar aylarında, ardından 215 (% 24,0) olgu ile yaz aylarında, ay olarak ise 136 (% 15,2) olgu ile en çok eylül ayında, 51 (% 5,7) olgu ile en az ocak ayında görülmüştür. Ölüm orijini, olguların 433'ünde (% 48,3) "doğal" (dahili) nedenli ölüm, 216'sında (% 24,1) "kaza", 71'inde (% 7,9) "intihar", 18'inde (% 2,1) "cinayet" olup, 9'unda (% 1) ölüm orijini "kaza+doğal ölüm" olarak değerlendirilmiştir. Olgulardan 149'unda (% 16,6) ölüm orijininin belirlenemediği, bunlardan 118'inin negatif otopsi olduğu, 31'inin ölüm nedeninin belirlenmiş fakat ölüm orijini hakkında kanaat oluşmamış olgular olduğu kayıtlıdır. Orijini intihar olan olgularda kadın hâkimiyeti istatistiksel olarak anlamlı derecede fazla bulunmuştur. Olguların yaşamını yitirdiği yerlerin büyük bir kısmını ev (n:317, % 35,4), daha sonra hastane (n:296, % 33) ve otel (n:83, % 9,3) oluşturmuştur. Olguların en fazla (n:230% 25,7) evde ailesi ile birlikte, (n:191% 21,3) tatil amaçlı otelde ve (n:152% 17) evde tek başına yaşadığı saptanmıştır. Her ne kadar ailesi ile birlikte yaşayan yaşlılar çalışmamızda da büyük bir yüzdeyi oluştursa da tatil amaçlı otelde kalanların yüksekliği nedeniyle, diğer çalışmalara kıyasla oran düşük kalmaktadır. Ölüm nedenleri en sık "doğal" (dahili nedenli) (n: 433, % 48,3) olup, bunu asfiksi (n:168, % 18,8), künt travma (n:112, % 12,5), ateşli silah yaralanması (n:19, % 2,1), kesici-delici alet yaralanması (n:9, % 1) izlemektedir. Ateşli silah yaralanması sonucu ölen/öldürülen olgularda belirgin erkek hakimiyeti (kadın/erkek oranı: 1/18) bulunmaktadır. Ayrıca sınıflandırmaya girmeyen diğer nedenlerle ölen 27 (% 3,0) olgu, çoklu nedenlerle ölen 10 (% 1,1) olgu, ölüm nedeninin belirlenemeyen 118 (% 13,2) olgu olduğu anlaşılmaktadır. Künt travma nedeni olarak en çok trafik kazası (n:61), sonra yüksekten-merdivenden düşmelere (n:31) rastlandığı saptanmıştır. En sık görülen "doğal" (dahili) ölüm nedenleri iskemik kalp damar hastalığı (n:278, % 62,9) ve kalp yetmezliği (n:49, % 11,1) olarak saptanmıştır. Olguların 37'sinde (% 8,3) birden çok doğal ölüm nedenine bir arada rastlanmıştır. Kaza orijinli ölümlerde (n:225) en sık suda boğulmalar (n: 99, % 44), ardından trafik kazaları (n:61, % 27,1) saptanmıştır. Kaza şekli CO 82 zehirlenmesi ile birlikte yanma olan olguların kadınlarda, erkeklere oranla yüksek olduğu saptanmıştır. Olguların 460'ında (% 51,3) kronik hastalık öyküsü var iken, 76'sında (% 8,5) kronik hastalığı bulunmadığı kayıtlıdır. Olguların 360'ında ise (% 40,2) kronik hastalık olup olmadığı kayıtlı değildir. İlaç kullandığı belirlenen 247 olgunun en sık (n:100, % 40,5) kalp ilacı/ilaçları ve (n:88,% 35,6) hipertansiyon (HT) ilacı/ilaçları kullandığı saptanmıştır. Travma öyküsü olan 182 olgunun 104'ünün hastane başvurusu olduğu, 78 olguda hastane başvurusu bulunmadığı, travma öyküsü olan olguların hastane başvurularının travma öyküsü bulunmayanlara göre daha fazla olduğu, kayıtlıdır. Ölüm orijininin intihar olabileceği kanaatine varılan 71 olgudan 45'inin ası ile, 10'unun ateşli silahla, 5'inin ilaç intoksikasyonuyla, 5'inin yüksekten atlayarak, 1'inin suya (kuyu) atlayarak, 5'inin ise diğer yöntemlerle intihar ettiği kayıtlıdır. Kadınların intihar ederken ası yöntemini diğer yöntemlere göre daha yüksek oranda kullandığı saptanmıştır. Ölüm orijininin cinayet olduğu kayıtlı olan 18 olgudan 7'sinin ateşli silahla, 3'ünün elle boğularak, 2'sinin darpla, 6'sının kesici-delici aletle yaralanarak öldürüldükleri bulunmuştur. Çalışmada elde edilen sayılar istatistiki yorum için küçük olsa da, öldürülen erkeklerin sayısının, öldürülen kadınların sayısından 2,6 kat fazla olduğu, kadınlara oranla erkeklerin ateşli silahla 6 kat fazla, kesici delici alet yaralamasıyla 2 kat fazla öldürüldüğü, darp edilerek öldürülen 65 yaş üstü olguların ise sadece erkeklerden oluştuğu saptanmıştır.. Olguların 25'inde (% 2,8) fiziksel istismar şüphesi olduğu, 8'inde (% 0,9) fiziksel istismar bulunduğu (bu 8 olgudan 5'inin aile içinden bireyler tarafından istismara uğradığı) kayıtlıdır. Olguların 149'unda (% 16,6) kokuşma bulguları saptanmıştır. Kişinin yaşadığı yer ile kokuşma bulgularının varlığı değerlendirildiğinde; kokuşma bulguları saptanan 149 olgudan 72 (% 48,3) olgunun evde tek başına yaşadığı, 25 (% 16,8) olgunun evde ailesiyle birlikte yaşadığı, evde tek başına yaşayan olgularda kokuşma bulgularına rastlanma sıklığının arttığı kayıtlıdır. Çalışmamızda da saptandığı üzere yaşlı nüfusundaki artış ile paralel olarak adli nedenli otopsiler içindeki yaşlı oranları da artış göstermektedir. Toplum içindeki yaşlı nüfus oranı artarken adli tıp uzmanları daha fazla sayıda yaşlı olgu otopsisi ile karşılaşmakta ve yaşlı ölümlerinin nedenlerini belirlemeye çalışmaktadırlar (8). Yaşlılıkta görülen sorunların büyük kısmının önlenebilir ya da geciktirilebilir olduğu unutulmamalı (6), yaşlının kendine yetebilen bağımsız bir birey olarak yaşamına devam etmesi için gerekli ekonomik, tıbbi ve sosyal destek oluşturulmalıdır. Bakıma ihtiyacı olan yaşlının olanaklı ise, öncelikli olarak aile içinde bakılmasının yolları aranmalıdır. Yaşlısına bakan aile fertlerinin de ekonomik, tıbbi, sosyal ve psikolojik olarak desteklenmesinin yolları aranmalı, eğer bakım veren tek ise saatlik-yarım günlük-günlük bile olsa haftanın belirli günlerinde yaşlının bakımına evinde destek verilerek bakım verenin ihtiyaçlarını karşılamasına da olanak tanınmalı, bu uzun, yorucu ve regresif süreçte hem yaşlının hem bakım verenin motivasyonunu artırmak için yöntemler geliştirilmelidir (129).

Adli bilimlerAdli tıpAdli tıp+5
Işıl Karaca Baysal
Akdeniz University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antalya'da 2009-2018 yılları arasındaki suda boğulma olgularının adli tıp açısından değerlendirilmesi

Türkiye'de ölüm oranlarına bakıldığında sırasıyla en fazla kaza sonucu ölümler ve doğal ölümler görülmektedir. Ülkemizde her yıl yaklaşık 1000 kişi suda boğulma sonucu ölmektedir. Suda boğulmalar önlenebilir olmasına rağmen, tüm dünyada ölümle sonuçlanan kazaların önde gelen nedenleri arasındadır. Bu çalışmada Antalya Adli Tıp Grup Başkanlığı bünyesinde 01.01.2009- 31.12.2018 tarihleri arasında adli ölü muayene ve otopsisi yapılan 7775 olgu geriye dönük olarak incelenmiştir. Suda boğulma sonucu meydana geldiği tespit edilen 692 olguya (%8,9) ait raporlar ve evraklar sosyodemografik özellikler ve bulgular açısından araştırılmıştır. Çalışmamızda elde edilen verilere göre suda boğulma olgularında erkek/kadın oranı yaklaşık 4 (553/139; E:%79,9, K:%20,1) iken erkeklerin yaş ortalaması 41,7 (SD±23,9), kadınların yaş ortalaması ise 48,6 (SD±26,3) olarak saptanmıştır. En fazla olgunun 60 yaş ve üzeri grupta (n:223, %32,2) olduğu görülmüştür. Orijin olarak kazaların ilk sırada olduğu (n:655, %94,7) saptanmıştır. 371 olgunun (%53,6) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı iken 320 olgunun (%56,3) ise yabancı uyruklu olduğu kayıtlıdır. Yabancı uyrukluların büyük bir kısmını Rus vatandaşlarının (n:123, %17,8) oluşturduğu görülmüştür. Suda boğulmaların en sık yaz mevsiminde (n:321, %46,4), ağustos ayında (n:120, %17,3) pazar günü (n:118, %17,1) meydana geldiği saptanmıştır. 145 (%20,9) olguda bilinen kronik bir hastalık öyküsü olduğu kayıtlıdır. Suda boğulma sonucu ölümler en fazla denizde (n:421, %60,9), akarsuda (n:76, %11,0), yüzme havuzunda (n:62, %9,0) ve sulama kanalında (n: 40, %5,8) görülmüştür. 479 (%69,2) olguda su sporu için üretilmiş kıyafet olduğu, 201 (%29,1) olguda ise günlük kıyafetler bulunduğu kayıtlıdır. 454 (%65,6) olgunun olay yerinde, 6 (%0,9) olgunun ambulansta, 232 (%33,5) olgunun ise hastaneye yattıktan sonra öldüğü tespit edilmiştir. 69 (%10) olgunun yoğun bakımda tedavi gördüğü saptanmıştır. 678 (%98) olguda ölü lekelerinin saptandığı, 673 (%97,3) olguda ölü katılığının geliştiği, 81 (%11,7) olguda kaz derisi görünümü rastlandığı, 208 (%30,1) olguda çamaşırcı eli-ayağı belirtisinin olduğu, 38 (%5,5) olguda kokuşmanın gerçekleştiği, 548 (%79,2) olguda mantar köpüğü bulgusunun saptandığı, 311 (%44,9) olguda dış travmatik bulgu olduğu, 22 (%3,1) olguda solunum yollarında yabancı cisime rastlandığı, 171 (%24,7) olguda sindirim sisteminde su saptandığı tespit edilmiştir. Olguların sağ akciğer ortalama ağırlığının 722,5 gr (SD±281,5), sol akciğer ortalama ağırlığının ise 640,4 gr (SD±155,9) olduğu tespit edilmiştir. 18 yaş ve altı olgular, ayrıca ayrıntılı değerlendirilmiş olup toplam 138 olgunun (%20) bu grupta olduğu belirlenmiştir. 0-1 yaş arasında (bebeklik dönemi) sağ akciğer ortalama ağırlığı 96,2 gr, sol akciğer ortalama ağırlığı 91,5 gr; 2-3 yaş arasında (erken çocukluk dönemi) sağ akciğer ortalama ağırlığı 190,8 gr, sol akciğer ortalama ağırlığı 240,2 gr; 4-6 yaş arasında (okul öncesi dönem) sağ akciğer ortalama ağırlığı 254,4 gr, sol akciğer ortalama ağırlığı 227,6 gr; 7-12 yaş arasında (ilkokul dönemi) sağ akciğer ortalama ağırlığı 347,4 gr, sol akciğer ortalama ağırlığı 308,1gr, 13-15 yaş arasında (ortaokul dönemi) sağ akciğer ortalama ağırlığı 586,3 gr, sol akciğer ortalama ağırlığı 535,8 gr; 16-18 yaş arasında (lise döneminde) ise sağ akciğer ortalama ağırlığı 779,2 gr, sol akciğer ortalama ağırlığı 723,5 gr bulunmuştur. Çocuklardan 39'unun (%28,3) olay esnasında yanında ebeveyni olduğu, 99 (%71,7) olgunun ise yanında ebeveyni ya da başka akrabası bulunmadığı, kayıtlıdır. Orijininin 135 (%97,8) çocukta kaza (erkek n:107, kız n:30), 3 (%2,2) çocukta intihar (erkek n:1, kız n:2) olduğu yazılıdır. Kaza orijinli 13-18 yaş arasındaki 47 olgudan 18'inin arkadaşları ile beraber yanlarında bir yetişkin olmadan deniz, akarsu, göl veya baraj gibi yerlere yüzmek için gittikleri tespit edilmiştir. Bunların sadece 1 tanesi kız çocuğu olup diğerleri erkek çocuklardır. Tüm olgulardan 307'sinin (%44,3) toksikolojik analiz sonuçları pozitif olup, toksikolojik analiz sonuçlarına göre; 108 (%15,6) olguda kanda etil alkol/metil alkol, 66 (%9,5) olguda uyuşturucu/uyarıcı madde tespit edildiği belirlenmiştir. Suda boğulma sonucu ölen 37 (%5,3) olguda anlamlı histopatolojik bulgular tespit edilmiştir. 637 (%92,1) olguda ölüm nedeninin suda boğulma, 55 (%7,9) olguda ise suda boğulma ve diğer nedenlerin ortak etkisi sonucu olduğu görülmüştür. Orijin olarak kazaların %94,7'lik bir oran (n=655) ile ilk sırada olduğu belirlenmiştir. Suda boğulmanın tanısının, ölümün meydana geldiği koşullar, olay yeri incelemesi, ayrıntılı otopsi ve laboratuvar incelemesi ile adli tahkikat evrakı değerlendirilerek konulması gerekmektedir. Önemli bir halk sağlığı sorunu olan suda boğulmaların önlenmesi için; yüzme bilmeyen erişkinlere ve çocuklara yüzme kurslarının düzenlenmesi, plajlarda yeterli sayıda cankurtaran görevlendirilmesi, gerekli uyarı ve önlemlerin alınması, baraj ve göllerdeki önlemlerin arttırılması, su kuyusu, sulama havuzları, su kanalları ve akarsuların etrafının çit ve barikatlar ile çevrilmesi, yerleşim yerlerinden geçen sulama kanalları ve akarsuların etrafının aydınlatılması, yüzme havuzlarının etrafına çocukların veya alkollü kişilerin düşmesini engellemek için güvenlik bariyeri yapılması ve özellikle çocuklarla kronik hastalığı olan yaşlıların, epileptiklerin tek başına denize ya da havuza yüzmeye gitmemesi, alkol alan ya da santral sinir sistemini etkileyen ilaç kullananların suya yalnız girmemesi konusunda eğitilmesi, gibi önlemlerin alınması uygun olacaktır. Anahtar Kelimeler: Adli tıp, suda boğulma, otopsi

Adli bilimlerAdli tıpAntalya+2
Abdullah Benna Sarın
Akdeniz University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Madde kullanımı nedeniyle denetimli serbestlik tedbiri uygulanan bireylerin sosyodemografik ve klinik özellikleri ile suç - ceza ilişkilerinin değerlendirilmesi

Madde kullanımı, yasal olmayan bir maddenin kullanılmasını ya da yasal olan bir maddenin zarar verecek şekilde kullanılmasını ifade eder. Madde kullanımı ve ilişkili bozuklukların dünyada ve ülkemizde yaygınlığı giderek artmaktadır. Türkiye'de madde kullanımı batılı ülkelerden daha düşük olsa da, ülkemizde de madde kullanımına ilişkin bireysel ve sosyal sorunlar hızla artması nedeniyle yasal düzenlemeler oluşturulmuştur. Bu konuda ülkemizde uygulama alanı ve sınırları yasalarla belirlenmiş, hapis cezasına alternatif bir yöntem olarak kişilerin denetim altında tutulması, takip edilmesi ve ıslah edilmesini amaçlayan ceza uygulaması olarak Denetimli serbestlik (DS) sistemi uygulanmaktadır. Çalışmada haklarında Tedavi ve DS Tedbiri kararı verilmesi nedeniyle hastanemize başvuran bireylerin sosyodemografik, klinik özellikleri ve suç - ceza ilişkilerinin araştırılması, uygulamanın sonuçları ile katılımcıların sisteme uyumlarının değerlendirilmesi ve madde kullanan bireylerde eşlik edebilecek diğer psikopatolojilerin tespit edilmesi amaçlandı. Çalışmada 15.10.2017 - 01.03.2018 tarihleri arasında Adıyaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, DS birimine başvuran ve bilgilendirilerek yazılı ve sözlü onamı ile çalışmaya katılan 145 birey sosyodemografik, madde kullanım, adli tıbbi özellikleri ve ek psikiyatrik tanı varlığı açısından prospektif olarak incelendi. Olguların 142'si (%97,9) erkek, 3'ü (%2,1) kadındı. Katılımcıların yaşları 18 ile 56 arasında iken; yaş ortalaması 27,21 ± 6,77 yıl olarak saptandı. Bireylerin 103 olgu (%71,0) ile büyük oranda 18 - 30 yaş genç erişkin grupta oldukları gözlendi. Bireylerin %70,3'ünün (n = 102) ilköğretim mezunu ve altı olduğu görüldü. Olguların 86'sının (%59,3) çoklu madde, 51'inin ise (%35,2) tek çeşit madde kullanım öyküsü olduğu tespit edildi. Madde kullanan olgular içerisinde (n = 137) en sık esrar (%94,9) kullanıldığı saptandı. Maddeyi ilk kullanma yaşı 12 ile 35 yaş arasında değişmekte olup, yaş ortalaması 19,72 ± 5,31 yıl olarak saptandı. Madde kullanımına en sık 16 - 20 yaşları arasında başlandığı (%47,4) gözlendi. Çalışma katılımcılarına DS kararı gereğince yapılan idrarda toksik madde analizinde; olguların %76,6'sında (n = 111) test sonucu negatif yani numunede herhangi bir toksik madde saptanmazken, %23,4'ünde (n = 34) en az bir toksik madde çeşidi pozitif olarak saptandı. Olguların çoğunluğunun (%70,3) ilköğretim mezunu ve altı eğitim düzeyine sahip olması nedeniyle, madde kullanımını önlemek için; bireylere ilköğretim döneminden (6 - 14 yaş) itibaren madde konusunda eğitimlerin verilmesi ve toplumsal farkındalığın artmasının sağlanması gerektiği kanaatine varıldı. Ek olarak düşük eğitim düzeyine sahip bireylerin daha sık oranlarda suç işledikleri gözlendi. DS kapsamında başvuran bireylere uygulanan her iki programın benzer oranda verimli olduğu ve bu programlara etkin bir şekilde devam edilmesi gerektiği düşünüldü. Son olarak çoklu madde kullanımı olan bireylerin ek psikiyatrik belirti ve hastalıklar açısından detaylı değerlendirilmesinin tedavi sürecine olumlu katkıları olacağı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Madde Kullanımı; Denetimli Serbestlik; Sosyodemografik Özellikler; Suç; Esrar

Denetimli serbestlik sistemiEsrarMadde kullanım bozuklukları+3
Kerem Sehlikoğlu
Adıyaman University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2010-2019 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi adli tıp anabilim dalı'nda rapor düzenlenen yanık olgularının incelenmesi

Çalışmamızda yanık olgularının epidemiyolojik özelliklerini belirlemek ve elde edilen verilere ait istatistiksel sonuçların daha önce yapılan çalışmalarla karşılaştırılarak önlemlerin gözden geçirilmesi, adli raporlarda kullanılmakta olan kriterlerin geliştirilip öneriler sunulması amaçlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan alınan izin ile 01 Ocak 2010- 31 Aralık 2019 tarihleri arasındaki 10 yıllık süreçte Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına başvuran 35834 adli olgunun raporları incelenmiş olup yanık sonucu yaralanan 152 olgu (%0,42) çalışmaya alınmıştır. Yanık nedeniyle müracaat etmiş olan olgular; yaş, cinsiyet, gün, ay ve mevsimsel dağılım, etiyoloji-yanık türü, orijin, etkilenen vücut yüzey alanı, etkilenen deri tabakasına göre derece, etkilenen vücut bölgeleri, özellikli vücut bölgeleri, yatış süreleri, gönderilen kurum ve ilçeler, medikolegal özellikler açısından incelenmiştir. Çalışmamıza alınan 152 olgunun 111'i (%73,0) erkek, 41'i (%27,0) kadın olup erkek/kadın oranının 2,7 olduğu, yaş ortalamasının 27,2 (min:0, max:91, SD:17,3) olduğu, erkek olgularda yaş ortalamasının 27,6 (min:0, max:91, SD:15,8) ve kadın olgularda yaş ortalamasının 26,1 (min:1, max:84, SD:20,9) olduğu; olguların en fazla çarşamba (n:28, %18,4) ve perşembe (n:28, %18,4) günlerinde; temmuz (n:19, %12,5) aylarında ve yaz (n:44, %28,9) mevsimlerinde; en az pazartesi (n:14, %9,2) ve cumartesi (n:14, %9,2) günlerinde; kasım (n:7, %4,6) aylarında ve sonbahar (n:32, %21,1) mevsimlerinde müracaat ettiği; yanık türlerine göre dağılım incelendiğinde; en fazla olgunun elektrik (n:39, %25,7) ve sırasıyla sıcak sıvı (n:27, %17,8), alev (n:26, %17,1), bilinmeyen (n:21, %13,8), birden çok (n:14, %9,2), kimyasal (n:12, %7,9), lazer (n:7, %4,6); en az olgunun sıcak katı cisimle temas sonucu yanma (n:6, %3,9) olduğu saptanmıştır. Yanık türleri arasında elektrik yanıklarında erkeklerin kadınlara göre fazla olması diğer yanık türlerine göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş (p<0,05), lazer yanıklarında kadınların erkeklere göre fazla olması diğer yanık türlerine göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). En fazla olgunun kaza (n:124, %81,6) ve sırasıyla bilinmeyen (n:17, %11,2), cinai (kasıtlı) (n:9 %5,9); en az olgunun intihar (n:2, %1,3) orijinli olduğu; vücut yüzey alanını hangi oranda etkilediği belirtilen yanıklarda en fazla olgunun >%20 (n:37, %24,3) ve sırasıyla %6-10 (n:13, %8,6), %0-5 (n:11, %7,2), %11-15 (n:9, %5,9); en az olgunun %16-20 (n:6, %3,9) olduğu; yanık derecelerinde en fazla olgunun birden çok (n:82, %53,9) ve sırasıyla 2. derece (n:27, %17,8), bilinmeyen (n:20, %13,1), 1. derece (n:19, %12,5); en az olgunun 3. derece (n:3, %2,0) olduğu, yanıktan etkilenen vücut bölgelerinin dağılımında; en fazla olgunun birden fazla vücut bölgesinde (n:103, %67,8) ve sırasıyla izole alt ekstremite (n:18, %11,8), izole üst ekstremite (n:16, %10,5), baş-boyun (n:13, %8,5); en az olgunun göğüs (n:1, %0,7) bölgelerini etkileyen yanıklar olduğu; özellikli vücut bölgesine göre en fazla olgunun birden çok özellikli vücut bölgesinde (n:60, %39,4) ve sırasıyla özellikli vücut bölgesi yanığı olmayan (n:33, %21,7), yüz (n:27, %17,8), el (n:14, %9,2), ayak (n:10, %6,6); en az olgunun genital (n:8, %5,3) bölgeleri etkileyen yanıklar olduğu, 65 (%42,8) olgunun ayaktan tedavi edildiği, 87 (%57,2) olgunun yatarak tedavi edildiği ve ortalama yatış süresinin 25,6 gün (min:1gün, max:192gün, SD:34,4) olduğu, elektrik ile yanan yatarak tedavi gören olguların yatış süreleri ortalamasının diğer yanık türlerine göre belirgin düzeyde fazla olduğu gözlenmiştir. Yaşamsal tehlike açısından değerlendirilmiş olguların % 48,7'sinin (n:74) yaşamsal tehlikeye yol açacak nitelikte olduğu, %51,3 (n:78) olgunun ise yaşamsal tehlikeye yol açmayacak nitelikte olduğu, etkilenen vücut bölgeleri arasında ise birden çok bölgeyi etkileyen yanıklarda yaşamsal tehlike varlığı diğer yanık türlerine göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Basit bir tıbbi müdahale açısından değerlendirilmiş olguların %30,3'ünün (n:46) basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğu, %69,7'sinin (n:106) basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı; yanık türleri arasında elektrik yanıklarında basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmama durumu diğer yanık türlerine göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Yanıkların medikolegal değerlendirmesinde yanık türünün ve yanığın etkilediği vücut bölgesinin yaralanmanın şiddetini değerlendirmede etkin olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Yanık sadece lokal değil sistematik etkileriyle de ele alınması gereken komplike bir sağlık sorunudur. Sadece lokal yaralanma bulguları ile yanığı değerlendirmek yetersizdir. Yanıklı olguların sık rastlanan yaş gruplarına göre, yanık türü ve etkilediği vücut bölgesini de dikkate alan objektif kriterler oluşturarak değerlendirmenin daha güvenilir ve yeterli sonuç vereceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Adli tıp, yanık, medikolegal değerlendirme.

Adli tıpAkdeniz ÜniversitesiEpidemiyoloji+3
İbrahim Demir
Akdeniz University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde görev yapan doktorlar, intörn doktorlar ve hemşirelerin iş yeri şiddeti maruziyetinin adli tıbbi açıdan değerlendirilmesi ve iş doyumu ile tükenmişlik düzeylerine etkisinin belirlenmesi

Yapılan çalışmalar dünyada sağlıkta şiddet olaylarının her geçen yıl arttığını ve iş yerinde şiddete maruz kalan çalışanlarda psikolojik problemlere, iş doyumunda azalmaya, kurumdan ayrılmaya, hatta işi bırakmaya kadar giden olumsuz sonuçlara neden olduğunu göstermektedir. Çalışmamızda tanımlayıcı tipte kesitsel bir araştırma yöntemi kullanılarak Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde görev yapan doktorlar, intörn doktorlar ve hemşirelerin iş doyumu ve tükenmişlik düzeylerinin belirlenmesi, iş yeri şiddetine maruz kalmanın bu düzeyler ve ruh sağlığı üzerinde oluşturduğu etkilerin ve iş yeri şiddetinin özelliklerinin saptanması hedeflenmiştir. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde görev toplam 759 gönüllüye (279 doktor, 271 hemşire, 209 intörn doktor) ulaşılmış, veriler anket yoluyla toplanılmıştır. Katılımcılara dağıtılan anketler; sosyodemografik bilgiler, maruz kalınan şiddetin türü, sıklığı, özellikleri ile ilgili ve çalışma koşullarına yönelik sorulardan oluşmuştur. Katılımcılara Genel Sağlık Anketi (GSA-28), Minnesota İş Doyum Ölçeği (MİDÖ), Maslach Tükenmişlik Ölçeği (MTÖ) uygulanmıştır. Çalışmaya katılanların % 36,8'i (n=279) doktor, %35,7'si (n=271) hemşire ve %27,5'i (n=209) intörn doktor; %69'u (n=524) kadın, %31'i (n=235) erkek ve ortalama yaş 30,6±7,9'dur. Çalışmamızda doktorların %84,9'unun (n=237), hemşirelerin %81,2'sinin (n=220), intörn doktorların %40,7'sinin (n=85) ve genel olarak katılımcıların %71,4'ünün (n=542) meslek hayatları boyunca en az bir defa herhangi bir iş yeri şiddeti türüne maruz kaldığı; doktorların %56,3'ünün (n=157), hemşirelerin %55,7'sinin (n=151), intörn doktorların %36,8'inin (n=77) ve genel olarak katılımcıların %50,7'sinin (n=385) son 12 ayda en az bir iş yeri şiddetine maruz kaldığı tespit edilmiş olup şiddete uğrayan grubun tükenmişlik, iş doyumsuzluğu ve ruhsal etkileniminin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır. Katılımcıların %70,8'inin (n=537) meslek hayatı boyunca iş yerinde sözel şiddete, %14,9'unun (n=113) fiziksel şiddete, %3,2'sinin (n=24) cinsel şiddete maruz kaldığı belirlenmiştir. Sağlık çalışanlarına yönelik iş yeri şiddetinin en fazla hasta yakınları (n=475; %70,5), 30-44 yaş grubu kişiler (n=328, %48,7) ve erkekler (n=437; %64,8) tarafından uygulandığı saptanmıştır. En sık muayene tedavi işlemi yapılırken (n=260; %38,6) ve hasta odasında çalışırken (n=209; %31) şiddete maruz kalındığı tespit edilmiştir. Şiddete maruz kalan gruplar arasında (doktor, hemşire ve intörn doktor) ve maruz kalınan şiddet türleri (sözel, fiziksel ve cinsel) açısından bazı farklılıklar olduğu belirlenmiştir. İntörn doktorlar ve hemşirelerin diğer sağlık çalışanlarından sözel şiddet görme sıklığının, doktorlara kıyasla daha fazla olduğu; doktorların şiddet olaylarını adli makamlara taşıma, beyaz kod çağrısında bulunma ve güvenlik çağırma sıklığının hemşirelere göre daha fazla olduğu, intörn doktorların çok küçük bir kısmının bildirim, beyaz kod gibi mekanizmaları kullandığı saptanmıştır. Sağlık çalışanlarına iş yerinde sözel ve fiziksel şiddet uygulayanların kişilerin sıklıkla hasta yakınları, cinsel şiddet uygulayanların ise daha çok hastalar olduğu tespit edilmiştir. Fiziksel şiddet olaylarında diğer iki şiddet türüne göre güvenlik çağırmak, adli makamlara taşımak gibi yöntemlerin daha fazla kulanıldığı, sözel şiddet ve özellikle de cinsel şiddet konusunda bir bildirimde ya da eylemde bulunmama gibi tavırların daha sık tercih edildiği saptanmıştır. Katılımcıların %70,6'sı (n=476) sağlık çalışanı olarak yaşadıkları iş yeri şiddeti sonrasında saldırgana hiçbir şey olmadığını belirtmiştir. Katılımcıların, meslek hayatları boyunca iş yerinde maruz kaldıkları şiddet olaylarının sadece %13,1'ini (n=88) adli sürece taşındığı, beyaz kod çağrısı yapma sıklığının %16,6 (n=112) olduğu; son 12 ayda (tanık olunan ya da bizzat maruz kalınan) bir iş yerinde şiddet olayını raporlandığını/bildirildiğini belirten kişilerin sıklığının %6,2 (n=47) olduğu saptanmıştır. Katılımcıların yarısından fazlasının (n=306; %56,3) sürecin işe yaramayacağını düşündüğü için bildirim yapmadığını ifade ettiği tespit edilmiştir. Tükenmişlikle iş doyumu arasında negatif, tükenmişlikle ruhsal yakınmalar arasında pozitif, iş doyumu ile ruhsal etkilenim arasında negatif yönlü bir ilişki olduğu; şiddet tipi ve sayısı (hiç şiddete uğramamış- her üç şiddet türüne de maruz kalmış) arttıkça iş doyumunun azaldığı, tükenmişliğin ve ruhsal etkilenimin arttığı; kadınların erkeklere göre MTÖ duyarsızlaşma ve kişisel başarı alt boyutlarında tükenmişlik düzeylerinin daha düşük, GSA-28 alt boyutlarından somatik semptom düzeylerinin daha yüksek olduğu; evli olmayan kişilerin evli olanlara göre MTÖ duyarsızlaşma ve kişisel başarı alt boyutlarında tükenmişlik düzeylerinin daha yüksek olduğu; hemşirelerin GSA-28 alt boyutlarından somatik semptom düzeylerinin daha yüksek olduğu, diğer iki gruba göre iş doyumlarının daha düşük olduğu; yaş ve meslekte çalışma süresi arttıkça tükenmişlik ve ruhsal etkilenim düzeyinin azaldığı; iş yerinde şiddete uğrama endişesi arttıkça iş doyumunun azaldığı, tükenmişliğin ve ruhsal yakınmaların arttığı; geçmişte ev içi şiddet ya da partner şiddetine maruz kalan kişilerde ruhsal yakınmaların daha yüksek olduğu saptanmıştır. Doktorların %42,3'ü (n=118) genel olarak katılımcıların %19,2'si (n=146) hakkında BİMER, CİMER, SABİM vb. birimlere yapılmış bir şikayet bulunduğu; hakkında hiç şikayete rastlanmayanlara oranla bu grupta, duygusal tükenmişlik ve duyarsızlaşma düzeylerinin istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptanmıştır. Çalışmamız sonuçlarına göre; doktor, hemşire ve intörn doktorların maruz kaldıkları şiddetin türleri, yeri ve koşulları başta olmak üzere bazı özelliklerinin meslek grubuna göre farklılıkları olduğu saptanmış olup, tüm sağlık çalışanlarına şiddet olaylarının önlenmesi ve kendilerini koruyabilmeleri açısından verilmesi gereken eğitimler yanında; her bir gruba yönelik olarak, özgül eğitimler de verilmesinin uygun olacağı ortaya çıkmıştır. Şiddet olaylarının bildirim düzeyi oldukça düşük bulunduğundan, çalışanların yasal hakları, bildirim ve prosedürler konusunda da eğitimi gereklidir. Sağlık çalışanlarının şiddet maruziyetleriyle ilgili hukuksal mücadelelerinin desteklenmesi ve kolaylaştırılması, saldırganların suçlarına uygun cezaları alması ve bu sonuçların yaygın olarak bilinir hale gelmesinin, sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olaylarının azaltılmasında/önlenmesinde önemli rol oynayacağı düşünülmektedir. İş yeri şiddeti mağduru olguların adli rapor sürecinde, adli tıbbi muayenelerde, şiddetin tanısı ve mağduriyetin tazmini açısından önemli olan, ruhsal etkilenimlerin değerlendirmesi de unutulmamalıdır.

Adli tıpDoktorlarHastaneler-üniversite+7
Ceren Şibka Sayar
Akdeniz University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Günümüz aydınlatılmış hasta onam formlarının, 1563-1673 yılları arası konya şer'iyye kadı sicili rıza senetleri ile karşılaştırılarak incelenmesi

Giriş ve Amaç: Aydınlatılmış onam, insan hakları açısından çok önemli bir konu olmasına rağmen etkinliği ve gereken normları karşılaması bağlamında yeterliliği tartışılagelen bir konu olmuştur. Bu çalışmada, 1563-1673 yılları arasında Konya'da düzenlenen rıza senetlerini, günümüz hasta onam formları ile karşılaştırarak günümüz uygulamasında faydalı olabilecek bulguları tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kronolojik olarak ilk 20 (110 yıl) Konya Şer'iyye Kadı Sicilleri'nin transkripsiyonu incelenerek rıza senetleri seçildi. Ardından bu belgeler günümüz aydınlatılmış hasta onam formları ile içerik, hukuki sorumluluk ve şekilsel açıdan karşılaştırılarak incelendi. Bulgular: Toplamda 51 kişi için 49 adet adet rıza senedi düzenlendiği tespit edildi. En sık %60.7 (31 kişide) kasık yarığı ve %17.6 (9 kişide) haya debesi hastalıkları için rıza senedi düzenlendiği, hastaların kadı ve şahitler huzurunda "ikrar ve takriri kelam idüp" ifadesinden sonra hastalıklarını belirttikleri, %92.1 (47 kişi) şifa bulursa hekime ücretini ödeyeceğini, şayet ölürse en sık %70.5 (36 kişi) "Vefât idersem hekim rencîde edilmeye" ifadesini kullandıkları görüldü. Tartışma ve Sonuç: Günümüz aydınlatılmış onam formlarında hastalık ile ilgili bilgileri hekim vermekte ve hastadan "Bilgilendirildim." şeklinde beyan alınmakta iken, rıza senetlerinde hastanın kendisinin hastalığı ve tedavisi hakkında mahkemeyi bilgilendirdiği saptanmıştır. Günümüzde, hastanın aydınlatılmış onam formunun varlığının ispatını hekimin yapması gerekirken, rıza senetlerinde kadının defterini açıp bakarak ispat edebilmesi, günümüz aydınlatılmış onam formları ile rıza senetleri arasındaki uygulamadaki en önemli farkları oluşturmaktadır. Kadı gibi bir hukuk uygulayıcısının sadece bir dava veya itiraz durumunda değil de rıza alma sürecinin rutininde bulunmasının, rıza senedi kayıtlarının titizlikle tutulmasına ve toplumun hasta rızasına daha çok önem vermesine neden olduğunu düşünüyoruz. Günümüzde yeni yasal düzenlemelerle hastane avukatlarının aydınlatılmış onam alma sürecinin rutininde bulunması, önce sağlık hukuku ve ardından sağlık hukuku uygulayıcı özel x mahkemeler oluşturulması yaşanan sorunlara pozitif yönde katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Aydınlatılmış Onam, Konya Şer'iyye Sicilleri, Rıza Senedi

İlkay Kalkanlı
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2015-2016 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine başvuran çocukluk çağı ev kazası olgularının özellikleri

2015-2016 Yılları Arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine Başvuran Çocukluk Çağı Ev Kazası Olgularının Özellikleri Çocuklarda meydana gelen ciddi yaralanmaların üçte birinden fazlasının ev ortamında gerçekleştiği bilinmektedir. Çocuklar hareket kabiliyetlerinin kısıtlı olması, çevrelerindeki nesnelere karşı ilgili ve meraklı olmaları, deneme-yanılma yoluyla öğrenmeleri, korkuyu hissetmemeleri ve tehlikelerin farkında olmamaları gibi nedenlerle ev kazaları açısından ciddi anlamda risk altındadırlar. Bu çalışmada çocukluk çağı ev kazalarıyla ilgili veri elde etmek, meydana gelen yaralanmaları medikolegal açıdan değerlendirmek, çocukluk çağı ev kazalarının sıklığına ve ciddiyetine dikkat çekmek, koruma önlemlerinin ve yapılabilecek düzenlemelerin belirlenmesine katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Çalışmamızda ev kazaları ve ortaya çıkabilecek yaralanmalar ile ilişkili olabilecek tüm ICD-10 kodları (S00-S99, T00-T32, T36-T65, X00-X19, X40-X49, W05-W40, W65-W70, W73-W80, W85-W87, Y10-Y30 arası kodlar ve tüm subgrupları; J68, J69, J93, R98, R99, T71, W00, W01, W44, W45 ve subgrupları) hastanemizde kullanılmakta olan Mia-Med Hastane Bilgi Yönetim Sisteminde taranmıştır. 01 Ocak 2015-31 Aralık 2016 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine ev kazası öyküsü ile müracaat ettiği tespit edilen 18 yaş altındaki toplam 1835 olgu; demografik veriler, ev kazası türleri, kazanın gerçekleştiği ev bölümü, kaza zamanı (mevsim, ay, gün, saat), yaralanma türleri, yaralanan vücut bölgeleri, yaşamsal tehlike varlığı, vücutta kemik kırığı meydana gelip gelmediği, yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olup olmadığı, tedavi şekilleri, toplam tedavi süreleri, sakatlık/ölüm sıklığı, toplam maliyet, adli olgu bildirim durumları gibi özellikler açısından değerlendirildi. Ev kazası geçiren 1835 olgunun 1044'ü (%56,9) erkek, 791'i (%43,1) kız çocuğuydu. Olguların yaş ortalamasının 45 ay (en küçük 0, en büyük 215 ay) olduğu, ev kazalarının 494 (%26,9) olguyla en çok 13-24 ay grubunda meydana geldiği tespit edildi. Olguların 1504'ünün (%82) 0-6 yaş grubundaki çocuklar oluşu dikkat çekiciydi. Ev kazalarının en sık yaz mevsiminde (n:526, %29), Haziran ayında (n:189, %10,3), Cuma günü (n:278, %15,1) ve 18:00-23:59 saat aralığında (n:903, %49,2) meydana geldiği saptandı. Öykülerine göre; kazaların evin en çok salon-oturma odası kısmında (n:672, %36,6) meydana geldiği tespit edildi. En sık görülen ev kazası türlerinin (n:960, %52,4) düşme, (n:266, %14,5) çarpma-çarpışma ve zehirlenme (n:195, %10,7) olduğu saptandı. Düşme olgularının 286'sının (%29,8) kendi seviyesinden; 223'ünün (%23,2) koltuk, kanepe ve divandan; 179'unun (%18,6) yatak, karyola, beşik ve benzerinden düştüğü tespit edildi. Çarpma-çarpışma türü ev kazalarında (n:266) olguların en sık sehpa, masa, televizyon ünitesi, dolap vb. mobilyalara (n:106, %39,8) çarptığı belirlendi. Zehirlenme türü ev kazalarında (n:195) olguların 53'ünün (%27,2) farmakolojik ajanlarla, 142'sinin (%72,8) ise non-farmakolojik ajanlarla zehirlendiği tespit edildi. Olguların 1337'sinde (%72,9) yaralanma meydana geldiği, 498'inde (%27,1) herhangi bir yaralanma bulgusuna rastlanmadığı kayıtlıydı. En sık meydana gelen yaralanma türleri izole kesi (n:534, %39,8), izole yumuşak doku travması ve izole kırıktı (n:148, %10,9). En çok yaralanan vücut bölgelerinin sadece baş-boyun bölgesi (n:801, %60) ve sadece üst ekstremite bölgesi (n.231, %17) olduğu tespit edildi. Yaralanma meydana gelen olguların (n:1337) 107'sinde (%8) hayati tehlike oluşturacak nitelikte, 366'sında (%27,3) basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek nitelikte ve 207'sinde (%15,4) ise kemik kırığına veya çıkığına neden olacak nitelikte yaralanma meydana gelmişti. Kayıtlara göre; ev kazası geçiren olguların sadece 451'inde (%24.6) adli olgu bildirimi yapıldığı kayıtlıydı. Olgularımızın 1466'sının (%79,9) ayaktan tedavi edilerek taburcu edildiği, 308'inin (%16,8) hastanemiz servislerine (n:276) veya yoğun bakım ünitelerine (n:32) yatırılarak tedavi altına alındığı, 14 (%0,7) olgunun ise başka hastanelere sevkinin sağlandığı tespit edildi. Servis veya yoğun bakım ünitesine yatışı yapılan olguların ortalama 4,43 gün (minimum 1 gün, maksimum 62 gün) tedavi gördüğü tespit edildi. Ev kazası nedeniyle hayatını kaybeden olgu sayımız 6 (%0.4)'ydı. Olguların 10'unda (%0,7) ise kalıcı sakatlık durumu ortaya çıkmıştı. Olguların toplam tedavi giderinin 439386 TL, kişi başı ortalama tedavi giderinin ise 239,45 TL (minimum 13 TL, maksimum 31462 TL) olduğu hesaplandı. Ev kazalarından korunmada bakım veren tarafından çocukların dikkatli kontrolü ve takibi, ailelere ev içerisinde yapılacak düzenlemeler hakkında eğitim verilmesi, çocuk için güvenli bir ortam sağlanması, konut standartları ve ürün güvenliği ile ilişkili yasal düzenlemelerin yapılması gibi multidisipliner bir yaklaşım gerekmektedir. Ayrıca ev kazası öyküsüyle müracaat eden olgularda "çocuk istismarı" her zaman akılda tutulmalı ve şüphelenilen durumlarda göz dibi muayenesi içeren göz hastalıkları görüşü, tüm iskelet grafileri ve bu konuda tecrübeli kişilerce ayrıntılı öykü alması gerektiği unutulmamalı, şüpheli olguların adli vaka ihbarı yapılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Ev kazası, çocuk, adli tıp.

Adli tıpEv kazalarıKazalar+2
Ali Özgün Kaya
Akdeniz University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antalya'da 2007-2016 yılları arasında otopsisi yapılan ası olgularının adli tıp açısından değerlendirilmesi

Türkiye'de ölüm oranlarına bakıldığında sırasıyla en fazla kaza sonucu ölümler ve doğal ölümler görülürken bunları intihar vakaları izlemektedir. İntihar vakaları arasında cinsiyet ayrımı olmaksızın halen en sık kullanılan intihar yöntemi asıdır. Bu çalışmada Antalya Adli Tıp Grup Başkanlığı bünyesinde 01.01.2007- 31.12.2016 tarihleri arasında adli ölü muayene ve otopsisi yapılan 6,863 olgu geriye dönük olarak incelenmiştir. Ası sonucu meydana geldiği tespit edilen 506 olguya (%7,4) ait raporlar ve evraklar sosyodemografik özellikler ve adli tıp açısından araştırılmıştır. Çalışmamızda elde edilen verilere göre ası olgularında erkek/kadın oranı 2,5 (363/143; E:%71,7, K:%28,3) iken erkeklerin yaş ortalaması 41,8 (SD±17,1), kadınların yaş ortalaması ise 44,7 (SD±22,7) olarak saptanmıştır. Orijinleri belirlenen ası olguları incelendiğinde; 499 (%98,6)'unun intihar orijinli, 5 (%1,0)'inin kaza orijinli olduğu kayıtlı olup, ileri derecede kokuşma nedeniyle kesin ölüm nedeni belirlenemeyen 2 (%0,4) olgunun orijini belirlenememiştir. Kaza orijinli olgulardan 1 ve 6 yaşlarındaki 2 kız çocuğunun oyun oynarken salıncağın ipinin boyuna dolanmasıyla, 80 yaşındaki kadının tırmandığı ağaç dallarını keserken dengesini kaybederek kazağının ağaç dalına takılıp boynunu sıkıştırması sonucu ağaçta asılı kalmasıyla, 6 aylık bebeğin boynuna battaniye dolanmasıyla, merdivenden düşen 2 yaşındaki erkek çocuğun emziğinin ipinin korkuluk demirlerine dolanmasıyla ası olayının gerçekleştiği kayıtlıdır. Olgulardan 59'unun (%11,7) daha önce intihar girişiminde bulunduğu tespit edilmiştir. Toplam 506 olgudan 11'i (%2,2) kompleks intihar olgusu iken 495'inin (%97,8) sadece ası olduğu kayıtlıdır. Olgulardan 328'inin (%64,8) ası vasıtası olarak ip kullandığı, 26 (%5,1) olgunun eşarp, yazma ve tülbentten birini kullandığı tespit edilmiştir. Olgulardan 458'inin (%90,5) tipik ası, 44 (%8,7) olgu ise atipik ası; 125 (%24,7) olgunun tam ası, 117 (%23,1) olgunun tam olmayan ası olduğu olduğu kayıtlıdır. Olguların tamamına yakınında (n:502; %99,2) telem mevcut iken 4 (%0,8) olguda teleme rastlanmamıştır. Boyun organları, yumuşak doku/kaslarda 416 (%82,2) olguda bulguya rastlandığı kayıtlıdır. Kemik ve kıkırdak dokularındaki bulgular değerlendirildiğinde, 299 (%59,1) olguda tiroid kıkırdak kırığı, 200 (%39,5) olguda hyoid kemik kırığı, 141 (%27,8) olguda hem tiroid kıkırdak hem de hyoid kemik kırığı olduğu, 7 (%1,4) olgunun ise servikal vertebralarında çıkık ve kırık olduğu tespit edilmiştir. Toksikolojik analiz sonuçlarına göre; 86 (%17) olguda kanda etil alkol/ metil alkol, 24 (%4,7) olguda uyuşturucu/uyarıcı madde saptandığı, 66 (%32,0) olguda antidepresan, 46 (%22,3) olguda analjezik-antiinflamatuar, 24 (%11,7)'er olguda antipsikotik ve antiepileptik ilaç tespit edildiği belirlenmiştir. Antalya ve çevresinden elde edilen ası ile intihar verilerinin; Türkiye ve dünyanın diğer bölgelerindekilerle benzerlik gösterdiği görülmektedir. Sonuç olarak önemli bir halk sağlığı sorunu olan intiharların önlenmesi için ülkemizde intihar istatistiklerinin daha sağlıklı bir şekilde tutulmasına önem verilmesi, risk etmenleri ve riskli gruplar tespit edilerek önleyici programlar düzenlenmesi, bunlar içerisinde özellikle önceden intihar girişimi öyküsü olan olguların düzenli psikiyatrik destek alınmasının sağlanmasına dikkat edilmesi gerekmektedir.

Adli tıpAntalyaAsılarak ölüm+2
Musa Oğul
Akdeniz University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2015-2017 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine genitoüriner travma öyküsü ile başvuran çocuk olguların özellikleri

Çalışmamızda genitoüriner travma (GÜST) öyküsüyle başvuran çocuklarda oluşan yaralanmaların sıklığını ve demografik özelliklerini belirlemek, adli tıp açısından değerlendirmek, istismar açısından göz önünde bulundurulması gereken hususları gözden geçirmek, alınabilecek önlemleri hatırlatmak amaçlanmıştır. Çalışmada 01 Ocak 2015 – 31 Aralık 2017 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesine genitoüriner travma öyküsüyle başvuran 0-18 yaş grubu olgular, Mia-Med Hastane Bilgi Yönetim Sisteminde GÜST ile ilişkili olabilecek ICD-10 kodlarıyla retrospektif taranarak belirlenmiştir. Genitoüriner travma öyküsüyle başvuran 191 olgu (%0,14) olduğu saptanmıştır. Olguların yaralanma zamanı, yaralanma yeri, mekanizması, beraberinde bulunan diğer yaralanma bölgeleri, yara bulguları, adli tıp açısından yaralanma düzeyi, adli rapor düzenlenme sıklığı ve adli rapor düzenlenen ve düzenlenmeyen olgular arası farklar gibi özellikleri değerlendirilmiştir. Genitoüriner travma öyküsü olan olguların 87'sinin (%45,5) kız çocuğu, 104'ünün (%54,5) erkek çocuğu olduğu, olguların yaş ortalamasının 7,9 yaş (95,3 ay, en küçük 10 ay, en büyük 214 ay) olduğu ve 76 (%39,8) olgu ile en çok 4-7 yaş (48-95 ay) grubuna rastlandığı, olguların 112'sinin (%58,6) 8 yaş altında olduğu belirlenmiştir. Olguların hastaneye en çok yaz aylarında (n: 61, %31,9), Ağustos ayında (n:24, %12,6), Pazar günü (n: 38, %19,9) ve 18:00-23:59 saat aralığında (n: 106, %55,5) başvurduğu tespit edilmiştir. Genitoüriner travmaların 58'inin (%30,5) yol/bulvarda, 34'ünün (%17,8) evde, 14'ünün (%7,3) çocuk parkı/eğlence parkı/spor alanında meydana geldiği anlaşılmış, olguların 61'inde (%31,9) tıbbi kayıtlarda olayın gerçekleştiği yer ile ilgili veriye ulaşılamamıştır. Olguların 157'sinde (%82,2) künt travma, 21'inde (%11,0) yanık, 6'sında (%3,1) penetran travma yaralanmadan sorumlu bulunmuştur. Yedi olgu (%3,7) ise diğer yaralanma şekilleri olarak değerlendirilmiştir. GÜST'ların; en sık (n:75, %39,3) düşme, trafik kazası (n:56, 29,3), yanık (n:21, %11,0) nedeniyle meydana geldiği tespit edilmiştir. Düşme olgularının 39'unun (%52,0) kendi seviyesinden, 31'inin (%41,3) kendi seviyesinden daha yüksek mesafeden düştüğü saptanmış, 5 olgunun (%6,7) tıbbi kayıtlarında düşme seviyesi ile ilgili bilgiye ulaşılamamıştır. Trafik kazası geçiren olguların 21'inde (%37,5) bisiklet, 12'sinde (%21,5) motosiklet, 11'inde (%19,6) yaya, 11'inde (%19,6) araç içi trafik kazası geçirdiği, araç dışı trafik kazası olgularından birinde ise ne tür bir araç dışı trafik kazası olduğu konusunda bilgi kayıtlı olmadığı belirlenmiştir. Bisiklet kazaları çocuklardaki genel trafik kazası ile ilgili kaynaklardan farklı olarak; çalışmamızda %37,5 (n:21) ile trafik kazaları içinde en büyük grubu oluşturmuştur. Toplam 21 yanık olgusunun 19'u haşlanma yanığı iken 2 alev yanığı olgusu saptanmıştır. GÜST öyküsü olan olguların 12'sinde (%6,2) herhangi bir fiziksel bulgu saptanmadığı, 21'inde (%11,0) izole hematüri bulunduğu, 117'sinde (%61,3) sadece dış genital bölgede yaralanma, 32'sinde (%16,8) sağ ve/veya sol böbrekte yaralanma, 5'inde (%2,6) dış genital bölge yaralanması ile birlikte üretra yaralanması saptandığı, 3'ünde (%1,6) sadece mesane yaralanması, 1 olguda ise (%0,5) ise dış genital bölge, üretra ve böbrek yaralanmasının birlikte olduğu tespit edilmiştir. GÜST öyküsü olan olguların 59'unda (%30,9) hematüri saptandığı, bunların 16'sında makroskopik, 43'ünde ise mikroskobik hematüri bulunduğu belirlenmiştir. Dış genital organlardan erkeklerde en çok penis (n:27, %25,9), sonra skrotum (n:23, %22,1), kızlarda en çok labium majus (n:20, %22,9), sonra labium minus (n:18, %17,3), klitorisin (n:12, %11,5) yaralandığı saptanmıştır. Dış genital organları ilgilendiren yaralanmalarda; 25'er olguda görülen laserasyon ve ekimoz en çok görülen yaralanma bulgusudur. Sonra sırasıyla 23 olguda sıyrık ve 22 olguda kesi, 21 olguda yanık sık görülen bulgulardır. Böbreklerin %90,9 oranda (n:30) künt travma, %9,1 oranda (n:3) penetran travma sonucu yaralandığı tespit edilmiş, böbrek yaralanmalarının 18 olguda (%54,6) en çok trafik kazası, 10 olguda (%30,3) düşme, 2 olguda (%6,1) kesici delici alet ile yaralanma, 1'er olguda (%3,0) ateşli silah ile yaralanma, çarpma/çarpışma ve sıkışma nedenleriyle gerçekleştiği saptanmıştır. GÜST öyküsü olan olguların 100'ünde (%52,4) adli olgu bildiriminin yapılmış olduğu tespit edilmiştir. Düşme olgularının %41,3'ünde, trafik kazalarının %73,2'sinde, fiziksel saldırı/darpların %42,9'unda, çarpma/çarpışma olgularının %25,0'inde, spor yaralanmalarının %20,0'sinde, sıkışma olgularının %33,3'ünde, sivri cisim batması olgularının %50'sinde, ateşli silah ve kesici delici alet ile yaralanma ve alev yanığı olan olguların hepsinde, haşlanma yanıklarının ise %52,6'sında adli olgu bildiriminin yapılmış olduğu saptanmıştır. Sadece genitoüriner yaralanma bulguları göz önüne alınarak yapılan medikolegal değerlendirmede; olguların 40'ında (%20,9) yaşamsal tehlike, 72'sinde (%37,7) basit bir tıbbi müdahale ile giderilemez nitelikte yaralanma olduğu saptanmıştır. Genitoüriner yaralanma nedeniyle servise yatırılarak tedavi edilen 56 (%29,3) olgu, yoğun bakım servisine yatırılarak tedavi edilen 26 (%13,6) olgu olup, 32 (%16,8) olgunun ameliyat edilmesi gerekmiştir. Olguların 14'ünde (%7,3) pelvis kırığı olduğu, bunlardan 11'inin trafik kazası, birinin ateşli silah yaralanması, birinin düşme, birinin de sıkışma sonucu yaralandığı tespit edilmiştir. Çalışmamızda GÜST bulgusu olmayan anal/perianal travma olguları ayrıca değerlendirilmiş olup 12 olgu saptanmıştır. Bunların 5'i (%41,7) kız çocuğu, 7'si (%58,3) erkek çocuğu olup 4'ü cinsel istismar, 3'ü yanık, 2'si düşme, 2'si sivri cisim üzerine düşme/oturma, 1'i trafik kazası nedeniyle yaralanmışlardır. Cinsel istismara uğradığı iddia olunan çocukların hepsi erkek olup adli olgu bildirim oranı %66,7 (n:8) olarak bulunmuştur. GÜST öyküsüyle başvuran olguların (n:191) sadece birinde (%0,5), anal/perianal bölge travması olanların 3'ünde (%25) Adli Tıp Anabilim Dalı konsültasyonu istenmiştir. Çocuklarda GÜST; hem yaşamı tehdit edici düzeyde ağır olabileceğinden, hem çocukları kısa ve uzun vadede fiziksel ve psikolojik yönden ağır şekilde etkileyen sonuçları olabileceğinden, hem de çocuk istismarı açısından dikkatle ayrımı gerekeceğinden gözden kaçırılmaması, dikkatle değerlendirilmesi gereken travmalardır. Çalışmamıza göre GÜST'larına; en sık neden olan düşme, trafik kazası, yanıkların oluşumunu engellemeye yönelik olarak gerekli önlemlerin alınması, hem ebeveynlere hem çocuklara bu hususlarda eğitim verilmesinin (ebeveynlere beceri eğitimleri, çocuğa güvenlik becerileri vb.) GÜST'larının azalmasına yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Genitoüriner travma, çocuk istismarı, adli tıp

Adli tıpGenitaliaYaralar ve yaralanmalar+4
İbrahim Baysal
Akdeniz University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antalya'da 2007-2016 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Adli Tıp polikliniğine başvuran yüksekten düşme olgularının adli tıp açısından değerlendirilmesi

Yüksekten düşme sonucu görülen travmalar morbidite ve mortalitesi yüksek olan bir toplum sağlığı sorunu haline gelmiştir. Tüm çağdaş gelişmelere rağmen dikkatsizlik ve emniyet tedbirlerinin alınmaması nedeniyle birçok insan hayatını kaybetmekte, yaralanmakta veya sakat kalmaktadır Bu konuda tedavi edici hizmetler yanında koruyucu önlemler de oldukça önem taşımaktadır. Yüksekten düşme olgularında epidemiyolojik özelliklerin belirlenmesi, düşmelerin önlenmesi ve tedavisinde yararlı olabilir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan alınan izin ile 01 Ocak 2007- 31 Aralık 2016 tarihleri arasındaki 10 yıllık süreçte Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran 26245 adli olgu raporları incelenmiş olup yüksekten düşme sonucu yaralanan 258 olgu bulunduğu tespit edilmiştir. Yüksekten düşme sonucu yaralanma öyküsü ile müracaat etmiş olan olguların; yaş, cinsiyet, kaza ayı, mevsimi, yaralanma şekli, olayın meydana geldiği yer, düşme yüksekliği, yaralanan vücut bölgesi, adli tıp açısından yaralanma düzeyi, sakatlık sıklığı gibi özellikler açısından değerlendirilmesi ve alınabilecek önlemlerin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır. Olguların 206 tanesi (%79,8) erkek, 52 tanesinin (%20,2) kadın olduğu, yaş ortalamanın 27,9 olduğu, düşmenin meydana geldiği yükseklik ortalamasının 7,03 m olduğu saptanmıştır. İntihar amaçlı yüksekten atlayanların kazaen düşenlere oranla daha yüksek mesafeden düştüğü belirlenmiştir. Olgularda en sık olay yerinin 72 (%27,9) vaka ile inşaat alanı olduğu saptanmıştır. Bunu sırasıyla bina penceresi (n=7, %27,5), balkon (n=29, %11,2), ev içi (n=8,5, %8,5) ve merdiven (n=13, %5,0) ağaçtan (n=9, %3,5) düşmelerin takip ettiği saptanmıştır. Hasta dosyalarında kayıtlı bilgilere göre düşmelerin en sık kazayla (%94,9) meydana geldiği, en sık kemik kırığı bulunan bölgenin 78(%30,2) olguda omurga bölgesi olduğu, en sık yaralanan bölgenin 127 (%49,2) olguda baş-boyun bölgesi olduğu; 12 (%4,6) olguda karaciğer ve yine 12 (%4,6) olguda dalak yaralanmaları saptandığı belirlenmiştir. Çalışmamızda en fazla düşme olayının %32,6 (n=84) oranla 12:01-18:00 saatleri arasında gerçekleştiğinin kayıtlı olduğu izlenmiştir. Mevsimlere göre en sık ilkbahar (n=71, %27,5) aylarında düşmeler gerçekleşirken bunu sırasıyla, yaz (n=64, %24,8), sonbahar (n=62, %24,1) ve kış (n=61, %23,6) aylarının takip ettiği saptanmıştır. Olgularımızın %55,1'i Nisan-Eylül arasında gerçekleşmiştir. Çalışmamızda göğüs, omurga ve üst ekstremite kırıklarının ortalama düşme yüksekliğinin arttığı düşüşlerde daha fazla olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda yaralanma bölgelerinin sayısının 0 ile 7 arasında değişmekte olup ortalama 2,2 olduğu izlenmiştir. Kırık görülen bölge sayısı ise 0 ile 6 arasında değişmekte ve ortalama 1,5 olduğu izlenmiştir. Çoğu kaza orjinli olan yüksekten düşmeler dikkatsizlik, tedbirsizlik ve ihmal sonucunda oluşabilir. Bu nedenle çalışma ortamlarında ve yaşama alanlarında gerekli önlemler alınmalıdır. İşe uygun çalışma kıyafetleri giyilmesi, gerekli durumlarda baret takılması ve uygun araç ve gereçler kullanılmasına dikkat edilmelidir. Kronik hastalığı olanların daha dikkatli olmaları ve/veya daha özenle izlenmeleri düşme olasılığını azaltabilir. Yüksekten düşmelerden sorumlu olan çeşitli faktörlerin anlaşılması ve daha sonra alınacak koruyucu önlemler ile morbidite, mortalite ve sağlık kuruluşlarındaki yükün azaltılmasına yardımcı olmak mümkündür. Özellikle çocuklarda eğitim ve alınacak önlemlerle yüksekten düşme olaylarının azaltılabilmesi, yaralanmaların, sakatlıkların ve ölümlerin önlenmesinin mümkün olduğu unutulmamalıdır.

Adli tıpAntalyaDüşme kazaları+3
Pelin Erol
Akdeniz University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antalya'da 2013-2017 yılları arasında iş kazası nedeniyle otopsisi yapılan olguların değerlendirilmesi

Son tahminlere göre Dünyada her yıl 2,3 milyondan fazla insan meslek hastalıkları veya iş kazaları nedeniyle yaşamını yitirmekte; her gün 6 binden fazla çalışan, bu nedenlerle ölmekte, ayrıca günde 960 bin kişi çalışırken yaralanmaktadır. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için önemli sosyal ve ekonomik sonuçlar doğurabilen mesleki yaralanmalar ve ölümler, Dünyada ve ülkemizde son yıllarda artmakta olan ve gerekli uygulamalarla önlenebilen ciddi bir halk sağlığı problemidir. Adli tıp uygulamalarında iş kazasına bağlı meydana gelen yaralanmalar önemli bir yere sahip olup ölümler cezai ve hukuki sorumluluk taşıyan durumlar olarak değerlendirilmektedir. Çalışmamızda, Antalya'da otopsisi yapılan iş kazalarına bağlı ölümler incelenerek, bölgemizdeki iş kazalarının sıklığı ve özelliklerinin ortaya konulması ve iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarına, bölgemiz özellikleriyle değerlendirerek, ışık tutulması amaçlanmaktadır. Bu çalışmada 2013-2017 yıllarını kapsayan beş yıllık dönemde Antalya Adli Tıp Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde otopsisi yapılmış olan 4296 adli olguya ait otopsi raporları retrospektif olarak incelenmiş, bu olgular içerisinde iş kazası olduğu tespit edilen 201 olguya (%4,7) ve çalışırken travmatik olmayan doğal sebeplerden gerçekleşen ölüm olgularına (n:93, %2,2) ait özellikler (yaş, cinsiyet, hangi uyrukta olduğuna ilişkin sosyo-demografik özellikleri, olay yeri ve saati, kaza şekli, iş kolu, otopside saptanan bulgular, mevsimler, aylar ve günlere göre dağılımı, toksikolojik analiz sonuçları, meslek, ne kadar süredir çalıştığı, ölüm yeri ve ölüm nedenleri) değerlendirilmiş, orijin farklılığı sebebiyle ayrı ayrı, adli tıbbi boyutlarıyla ele alınarak incelenmiştir. Çalışmamızda elde edilen verilere göre; iş kazası nedeniyle ölüm sonrası Antalya'da otopsi yapılan 201 olguda erkek/kadın oranı 12,4 (E/K:186/15) olguların yaş ortalamasının 41,8 olduğu (min:15, max:83, SD:14,0), erkek olgularda yaş ortalamasının 41,8 (min:16, max:83, SD:13,7) ve kadın olgularda yaş ortalamasının 42,0 (min:15, max:69, SD:16,9) olduğu tespit edilmiştir. Olgulardan 3'ü (%1,5) 18 yaş altında olup, yaş gruplarına göre; en fazla olgunun 31-40 yaş (n:46, %22,9) ve 41-50 yaş (n:49, %24,4) aralıklarında olduğu saptanmıştır. Olguların büyük bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı (n:191, %95,0) olup, yabancı uyruklu 10 olgu içerisinde 6 olgunun Suriyeli olduğu (%3,0) saptanmıştır. Antalya il sınırlarındaki kazalarda 166 olgunun (%82,6) öldüğü, 34 olgunun (%16,9) Antalya çevresindeki illerden Antalya Adli Tıp Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne otopsileri yapılmak üzere gönderildiği saptanmış, 1 olguda (%0,5) olayın gerçekleştiği yer bilgisine rastlanmamıştır. İş kazası sonucu ölümlerin en fazla haziran (n:25, %12,4) ayında ve yaz mevsiminde (n:64, %31,8), en az mart ayında (n:8, %3,9) ve kış mevsiminde (n:36, %17,9), en fazla pazar gününde (n:37, %18,4) ve gün içerisinde en sık 16:00-19:59 saatleri arasında (n:50, %24,9) gerçekleştiği belirlenmiştir. Antalya için ölümlü iş kazalarının en fazla yapı-inşaat (n:41, %20,4), tarım (n:31, %15,4) ve turizm-eğlence-konaklama sektörlerinde (n:24, %11,9) görüldüğü saptanmış, en fazla taşıt yolu (n:40, %19,9), inşaat/şantiye alanları (n:35, %17,4) ve bahçe/tarla/sera türü tarım arazilerinde ( n:26, %12,9) ölümlü iş kazalarının gerçekleştiği, iş kazası sonucu ölenlerin en fazla yüksekten düşme (n:41, %20,4), elektrik çarpması (n:33,%16,4) ve büyük bir cismin altında kalma şeklindeki kazalarda (n:30, %14,9) oluştuğu, ölüm nedeni olarak en fazla travmatik yaralanmalar (n:106, %52,7), elektrik çarpması (n:31, %15,3) ve suda boğulmaya bağlı asfiksi (n:14, %7,0) nedenlerinden dolayı öldükleri tespit edilmiş, 14 olguda (%7,0) ölüm sebebinin tespiti açısından İstanbul Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulundan görüş sorulması istenilmiştir. Travmatik yaralanma neticesinde ölen olgularda en fazla baş-boyun (n:83, %41,3), göğüs bölgesi (n:80, %39,8) ve batın bölgesi (n:55, %27,4) yaralanmalarına rastlanmış, en çok inşaat işçisi (n:35, %17,4) ve tarım/çiftçilikle uğraşanların (n:30, %14,9) iş kazalarında öldüğü tespit edilmiştir. Çalışırken travmatik olmayan nedenlerden öldüğü tespit edilen 93 olguda (%2,2) erkek/kadın oranının 22,2 olduğu (E/K:89/4), yaş ortalamasının tüm olgular için 51,6 (min:20, max:82, SD:13,3), kadınlar için 59,0 (min:48, max:75, SD:1,3) ve erkekler için 51,2 (min:20, max:82, SD:13,3) olduğu, 91 olgunun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı (%97,8), 2 olgunun ise Suriye uyruklu (%2,2) olduğu saptanmıştır. Olguların en fazla 41-50 yaş aralığında (n:28, %30,1) olduğu, ölümlerin en çok cumartesi günü (n:19, %20,4), ağustos ayında (n:14, %15,0), sonbahar mevsiminde (n:26, %28,0), en çok gün içerisinde 08:00-11:59 saatleri arasında (n:226, %28,0) gerçekleştiği görülmüştür. Çalışırken doğal nedenlerden ölenlerin en fazla tarım (n:25, %26,9) ve turizm (n:16, %17,2) sektörlerinde çalışırken, en çok kardiyak nedenlerden (n:66, %71,0) öldükleri, kardiyak nedenler içerisinde de en çok koroner arter hastalığı/myokard enfarktüsüne (n:51, %77,3) rastlandığı tespit edilmiştir. Düşük maliyetli, önlenebilir sebeplerden ileri gelen ve ağır sonuçlar yaratan iş kazalarının oluş biçimlerine ilişkin kayıtların erken ve doğru şekilde tutulması, adli araştırmalar ve ölüm nedenini aydınlatacak adli tıbbi uygulamaların hızla ve dikkatle yerine getirilmesi, sürecin doğru yönetilmesi ile mağduriyetlerin önlenmesi açısından oldukça önemli bir role sahiptir. Anahtar kelimeler: Ölüm, iş kazası, adli tıp

Adli bilimlerAdli tıpAntalya+4
Derya Bulgur Kırbaş
Akdeniz University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsan diş pulpasında görülen postmortem histolojik değişikliklerin postmortem intervalin tespiti açısından değerlendirilmesi

Amaç: Postmortem interval (PMI) tayini, şüpheli ölüm olgularında ölümün gerçekleştiği zamanın belirlenebilmesi yönüyle adli bilimler açısından kritik öneme sahiptir. PMI tayiniyle genellikle kesin bir ölüm zamanı belirtilememekte, ölümün gerçekleşmiş olması muhtemel olan bir zaman aralığından bahsedilmektedir. Bu zaman aralığının daralması ve doğruluğunun artması ancak yeni geliştirilecek PMI tayini yöntemleriyle mümkün olacaktır. Çalışmamız ile insan diş pulpasında görülen postmortem histolojik değişikliklerin PMI tayininde kullanilabilirliğinin tespiti amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Polikliniği'ne başvuran hastaların sağlıklı ve parçalanmadan çekilmiş 3. molar dişleri alınarak koşulları kontrol edilebilir ortamda çürümeye bırakılmıştır. Örnekler, çekim sonrası 0. saat (kontrol grubu), 7, 15, 30, 60, 90 ve 180. gün olmak üzere, her grupta 10 örnek olacak şekilde toplam 7 gruba ayrılmış, dekalsifikasyon işlemi sonrasında, hücresel yapılar, ekstraselüler matriks, kan damarları, predentin tabaka ve kollajen liflerinde izlenen değişimler H&E ve Masson Trichrom boyaları kullanılarak, ışık mikroskobu altında incelenmiştir. Çalışma gruplarının genel özellikleri hakkında bilgi vermek amacıyla tanımlayıcı analizler yapılmıştır. Kategorik değişkenlere ilişkin verilerse (%) şeklinde belirtilmiştir. Tekrarlı ölçümler arasındaki karşılaştırma için non-parametrik Friedman testi kullanılmıştır. P değerleri 0.05'den küçük hesaplandığında istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hücresel yapılarda, ekstraselüler matrikste, kan damarlarında, predentin tabakada ve kollajen liflerinde PMI ile korele histopatolojik değişiklikler izlenmiş, kontrol grubuyla bazı çalışma grupları arasında anlamlı farklılık olduğu istatistiki olarak ispatlanmıştır. Sonuç: Diş pulpasının korunaklı yapısından dolayı PMI tayininde kullanılabilecek kıymetli bir doku olduğu, ancak PMI ile korelasyonunun ispatlanabilmesi için diğer PMI tayini yöntemleriyle de desteklenir daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Postmortem interval, dental pulpa, adli diş hekimliği

Adli bilimlerAdli tıpDental pulpa+2
Tuba Şahinoğlu Güneş
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kemik kırık uçlarında makro ve mikro elementlerin postmortem süreçte tespit edilebilirliği ve antemortem-postmortem kırık ayrımında kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Adli Tıp uygulamalarında açık alanda kalan, çürümenin değişik evrelerinden birinde bulunan cesetlerdeki kemik kırıklarının antemortem dönemde mi yoksa postmortem dönemde mi meydana geldiği, antemortem dönemde meydana gelmişse hangi mekanizmalarla oluştuğu, şahsın ölümü üzerindeki etkisinin ne olduğu gibi sorulara cevap verilmelidir. Bu çalışmamızda rat mandibulalarında antemortem ve postmortem dönemlerde oluşturulmuş künt kırık uçlarında kimyasal element düzeylerine bakılarak antemortem-postmortem ayrımında ve postmortem interval tahmininde kullanılabilirliğini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamızda her grupta 8 rat olmak üzere toplam 48 rat kullanıldı. Her bir ratta anestezi altında antemortem sol mandibula kırığı oluşturulduktan sonra kırık hematomunun oturması ve organize olması için 2 gün analjezik madde ve nazogastrik sonda ile yeterince su ve yem ile beslenen ratlar 48 saat sonra anestezi altında servikal dislokasyonla sakrifiye edildi. Daha sonra postmortem sağ mandibula kırıkları oluşturulan ratlar postmortem 0. saat, 1. hafta, 2. hafta, 1. ay, 2. ay ve 3. ay olmak üzere gruplara ayrılarak hem antemortem hem de postmortem kırık oluşturulan kırık uçlarından kemik doku örnekleri alınıp İndüktif Eşleşmiş Plazma/Optik Emisyon Spektrometresi (ICP-MS) analiz yöntemi kullanılarak Mg, S, Ca, Se, Fe elementlerin ölçümleri yapıldı. Elde edilen veriler antemortem ve postmortem kırık ayrımı için iki eş arasındaki farkın anlamlılık testi, postmortem interval tahmini için tekrarlı ölçümlerde varyans analizi testi ile değerlendirildi. Çalışmanın analizleri SPSS 19.0 ((IBM SPSS Statistics 19, SPSS inc., an IBM Co., Somers, NY).) programında yapılarak p<0.05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda magnezyum, kükürt, kalsiyum ve demir elementlerinin tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı olmasa da postmortem değerlerden genellikle yüksek seyrettiği görüldü. Sonuç: Rat modeli ile yaptığımız bu çalışmada antemortem-postmortem kırık ayrımında element analizinin örneklem sayısı büyük ve insan kemik kalıntıları kullanılarak yapılacak çalışmalara öncül çalışma olabileceği ve ileri çalışmalarla daha kesin sonuçlara ulaşılabilineceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Adli tıp, kemik kırığı, postmortem interval.

Adli tıpHayvan deneyleriKırıklar-kemik+2
Abuzer Gülderen
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsan diş dokusundaki elementlerin postmortem interval belirlenmesi açısından kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Ölümden sonra insan vücudunda çürüme sürecine bağlı fiziksel ve kimyasal değişiklikler olmaktadır ve bu değişiklikler postmortem interval tahmininde kullanılmaktadır. Kullanılan birçok yönteme rağmen postmortem intervali tam olarak belirleyen bir yöntem henüz bulunmamaktadır. Yapılan çalışmalarla; ölüm zamanını net gösterecek yöntemler bulunması amaçlanmaktadır. Anatomik lokalizasyonu, sağlam ve izole yapısından dolayı diş diğer dokulara göre daha korunaklı olduğundan postmortem interval tahmininde doğru ve uzun süreli sonuçlar elde etmeye uygun olabilecek bir dokudur. Amacımız; ölüm zamanı kesin olarak bilinmeyen ve açık arazide bulunan cesette diş dokusundaki element seviyelerinin postmortem süreç ile ilişkisini incelemek ve artış-azalış-değişikliklerini değerlendirerek ölüm zamanının saptanmasındaki kullanılabilirliğini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Polikliniği'ne başvuran hastaların sağlıklı ve parçalanmadan çekilmiş 3. molar dişleri alındı. Dişler içerisinde sert alçı bulunan çene benzeri plastik bir modelde üzeri hayvansal çizgili kas dokusuyla kapatılarak açık havada çürüme sürecine bırakıldı. Örnekler, çekim sonrası 0. saat (kontrol grubu), 1.ay, 3.ay, 6.ay, 9.ay, 12.ay olmak üzere, her grupta 10 örnek olacak şekilde toplam 6 gruba ayrıldı. Süreç sonunda 6 grubun dişleri parçalama, öğütme ve asitle eritme işlemlerinden geçirildi ve İndüktif Eşleşmiş Plazma-Kütle Spektrometresi (ICP-MS) analiz yöntemi kullanılarak Na, Mg, P, Ca, Fe, Mn, Co, Zn, Cd, Pb, Si elementlerinin ölçümleri yapıldı. BULGULAR: Çalışmamızda Na, Mg, Fe, Co, Pb, Si elementlerinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler olduğu tespit edildi. Özellikle Co elementinde gruplar arası artışın dikkate değer şekilde düzenli olduğu ve hiçbir grupta dalgalanma göstermediği belirlendi. Na elementinin 1.ay pikinden sonra düzenli olarak azaldığı, Fe elementinin 1.ayda artışının 3.aya göre fazla olması dışında düzenli bir şekilde arttığı, Pb ve Si elementlerinin 3.ayda 6.aya göre görülen fazla artışları dışında düzenli olarak artış gösterdiği görüldü. SONUÇ: Co ve Na elementleri için konsantrasyondan postmortem interval tahmini yapmamızı sağlayacak 2 adet regresyon denklemi elde edildi. İnsan diş elementlerinde postmortem gerçekleşen değişimler daha büyük örneklem grupları, farklı çürüme ortamları, daha uzun süre ve daha fazla element analizini kapsar şekilde çalışılmalıdır. Bulunacak denklemler diğer postmortem interval tahmin yöntemleriyle kıyaslanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Adli Tıp, Postmortem İnterval, Element Analizi.

Adli tıpDental materyallerDişler+3
Sertaç Dalgıç
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antalya'da 2006-2015 yılları arasında elektrik çarpması sonrası meydana gelen ölümlerin değerlendirilmesi

Elektrik enerjisi geçen yüzyılın ortalarından itibaren hızla artan oranda kullanılmakta olup buna bağlı olarak elektrik çarpması sonucu yaralanma ve ölümler de görülmeye başlamıştır. Elektrik çarpması; uzun dönemde sosyoekonomik etkileri, gelişen komplikasyonlar, yüksek mortalite ve morbidite oranlarıyla özellikle de gerekli güvenlik önlemlerinin alınmadığı gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sorundur. Bu çalışmada elektrik çarpması sonucu meydana gelen ölümlerle ilgili veri elde etmek, daha önce yapılan çalışmalarla karşılaştırmak, adli tıp uzmanları açısından üzerinde durulması gereken noktalara ve elektrik çarpmalarından korunma yollarına dikkat çekmek amaçlanmıştır. Çalışmamızda Adli Tıp Kurumu Antalya Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde 01.01.2006 - 31.12.2015 tarihleri arasındaki 10 yıllık sürede yapılan 6212 otopsi incelenmiş ve elektrik çarpması sonucu öldüğü tespit edilen 109 olgu; yaş, cinsiyet, meslek, uyruk, ölümün meydana geldiği yıl, mevsim ve ay, ölümün orjini, ölüm nedeni, olay yeri, vücuttaki elektrik lezyonlarının yeri ve özellikleri, otopsi bulguları, toksikolojik analiz sonuçları, yüksekten düşme veya başka travmatik bulgu varlığı, hastane yatışı olup olmadığı, maruz kalınan akımın türü ve voltajı yönlerinden değerlendirilmiştir. Elektrik çarpması sonucu ölen 109 olgunun 103 (%94.5)'ü erkek, 6 (%5.5)'sı kadındı. En küçük olgu 2 yaşında, en büyüğü ise 69 yaşında olup, ortalama yaş 29.7 olarak bulundu. 0-18 yaş arası 14 (%12.8) olgu saptandı. Olgular; 46 (%42.2) olgu ile en çok 20-29 yaş aralığında yer alıyordu. Çalışmamızda, elektrik çarpması sonucu meydana gelen ölümlerin en sık Temmuz (n=24, %22) ayında olduğu, bunu sırasıyla Eylül (n=20, %18.3) ve Ağustos (n=19, %17.4) aylarının takip ettiği görüldü. Olguların 103 (%94.5)'ünde elektrik çarpmasının orjini kazaydı. 6 (%5.5) olguda orjin belirlenemedi. Olgularımız arasında cinayet veya intihara rastlanmadı. Elektrik çarpması sonucu meydana gelen ölümlerin 76 (%69.7)'sında elektrik çarpmasının orjini iş kazasıdır. Kadınların 4 (%66.6)'ünde ise orjin ev kazası olup, hiç iş kazası tespit edilmemiştir. Olguların 24 (%22)'ünün elektrik işçisi, 43 (%39.4)'ünün elektrik dışı iş kollarında işçi olduğu saptanmıştır. Elektrik çarpması sonucu ölen olguların 81 (%74.4)'i düşük voltaja, 14 (%12.8)'ü yüksek voltaja maruz kalmıştı, 14 (%12.8)'ünün ise adli tahkikatında voltaj hakkında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Çalışmamızdaki elektrik çarpması olgularının 106 (%97.2)'sında elektrik akımı ile oluşabilecek nitelikte cilt lezyonu saptanmıştır. 3 (%2.8)'ünde ise deride herhangi bir lezyon bulunamamıştı. Olguların 51 (%46.8)'inde ciltte 5 veya daha fazla sayıda elektrik akımı lezyonu mevcuttur. Elektrik akımı lezyonları 91 (%83.5) olguyla en sık üst ekstremitelerde yer almaktadır. Ölüm mekanizmaları incelendiğinde; 87 (%79.9) olguyla ölüme en çok solunum ve dolaşım yetmezliği (aritmi, solunum kasları spazmı, akciğer ödemi vs.) sebep olmuştur. Olguların 102 (%93.7)'sinde kanda etil alkol saptanmadığı, 5 (%4.5) olguda kan etil alkol düzeyinin pozitif olduğu, bunlardan 2'sinde kan etil alkol düzeyinin 150-199 mg/dl arasında bulunduğu görülmüştür. Olgularımızın 107 (%98.1)'sinde uyutucu – uyuşturucu madde analizi yapılmış olup sadece 2 (%1.8)'sinde uyutucu – uyuşturucu madde tespit edilmiştir. Olguların 37 (%33.9)'sinde olay yerinde teknik bilirkişi görüşü alınmış ve rapor düzenlenmesi talep edilmiş olup, bunlardan 23 (%21.1)'ünde teknik bilirkişi raporu tarafımıza iletilmiştir. Tarafımıza iletilen 23 teknik bilirkişi raporu incelendiğinde; olguların 12 (%52)'sinde elektrik kaçağı bulunmuş, bunların elektrikli alet ve makinelerde kaçak, elektrik kablolarında izolasyon eksikliği, kırık fiş ve prizlerden kaynaklandığı tespit edilmiştir. Kalan 11 (%48) olguda ise elektrik çarpması; dikkatsizlik, ihmalkarlık ve tedbirsizlik gibi kişisel faktörlere bağlanmıştır. Elektrik çarpmasından şüphelenilen ölüm olgularında dikkatli ve ayrıntılı bir olay yeri incelemesi yapılmalı ve teknik bilirkişi görüşü istenmelidir. Dikkatli bir ölü muayenesi yapılarak elektrik akımı giriş ve çıkış lezyonları aranmalıdır. Tüm ölüm olguları otopsiye sevk edilmeli ve şüpheli bulunan tüm lezyonlar histopatolojik inceleme için alınmalıdır. Elektrik çarpmalarının büyük çoğunluğunu önlenebilir nitelikte kazalar oluşturmaktadır. Bu nedenle risk grupları başta olmak üzere toplum elektrik çarpmaları konusunda bilinçlendirilmeli, elektrik enerjisinin dağıtımı, kullanımı ve iş güvenliği konularında modern standartların yakalanması adına gerekli denetimler yapılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Elektrik çarpması, otopsi, adli tıp.

Adli tıpAntalyaElektrik çarpmaları+4
Fettah Zeki Keskiner
Akdeniz University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2014-2019 yılları arasında Ankara'da otopsileri yapılan adolesan olguların adli tıp açısından değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Günümüzde adolesanlar, ülkeden ülkeye ve hatta bölgeden bölgeye değişen oranlarda öngörülebilir ve önlenebilir nedenlerle ölmekte veya sakat kalmaktadır. Bu nedenle adolesan yaş grubundaki adli ölümler ve bunlara yapılan otopsiler daha fazla önem arz etmektedir. Çalışmamızda, adolesan dönemdeki, biyolojik ve psikolojik gelişimini henüz tam olarak tamamlamamış olan bireylerin ölüm nedenlerinin saptanması ve özellikle engellenebilir olan ölüm nedenlerine yönelik alınabilecek önlemlerin tartışılması amaçlanmaktadır. Materyal-Metod: 01.01.2014-01.01.2019 tarihleri arasında Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde otopsileri yapılan, toplam 9665 olgu içinden 10-19 yaş arasında olduğu anlaşılan toplam 531 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiş, bir olgu kimliği belirlenememiş olduğu için çalışma dışı bırakılmıştır. Bulgular: 530 olgunun 379'u (%71,5) erkek, 151'i (%28,5) kadın olup, yaş ortalamasının 15,60±2,16 olduğu saptanmıştır. 530 olgunun 88'inin (%16,6) ölüm nedeninin belirlenemeyip sevk edildiği görülmüştür. Ölüm nedeni belirlenen 442 olgu ölüm orijini açısından incelendiğinde; 17 olgunun (%3,8) doğal orijinli, 183 olgunun (%41,4) kaza görüntüsü veren, 136 olgunun (%30,8) intihar görüntüsü veren, 69 olgunun (%15,6) cinayet görüntüsü veren ölüm olduğu tespit edilmiştir. Erkek olgularda en sık kaza görüntüsü veren ölümler görülürken, kadın olgularda en sık intihar görüntüsü veren ölümlerin görüldüğü saptanmıştır. (p<0,05) En sık ölüm nedeninin 127 olgu (%28,7) ile asfiksi olduğu bulunmuştur. Ardından 104 olgu (%23,5) ile künt travmatik yaralanmalar, 99 olgu (%22,3) ile ateşli silah yaralanmaları, 52 olgu (%11,7) ile intoksikasyonlar, 17 olgu (%3,8) ile doğal nedenli ölümler ve diğer nedenlerle ölümler izlenmiştir. Asfiksiye bağlı ölümler değerlendirildiğinde %51,2'sinin asıya bağlı olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda adolesan dönemde, yetişkin dönemin aksine doğal olmayan ölüm nedenlerinin ilk sırada geldiği, doğal olmayan ölümler arasında ise en sık kazaların yer aldığı görülmüştür. Bu, adolesan ölümlerinin çok büyük bir kısmının öngörülebilir ve önlenebilir nedenlerden kaynaklandığı anlamına gelmektedir. Bu yüzden, adolesanlara özel ölüm nedenlerinin ortaya koyulması ve adolesan sağlığını koruyucu önlemlerin alınması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Adli Tıp, Adolesan, Otopsi

Sıla Yazkan Hıra
Gazi University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kafa travması geçirmiş kişilerinotopsilerinde ölüme sebep olan yaralanmatürü ile travma paterni arasındaki ilişkinindeğerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Kafa travması, gelişmekte olan ülkelerde ve büyük kentlerde özellikle genç nüfusta ölüm ve sakatlıklara neden olan en önemli halk sağlığı sorunlarındandır. Adli otopside karşılaşılan tüm ölüm vakalarının yarısından fazlası, sinir sisteminin, özellikle de beynin, primer ya da sekonder hasarı ile ilişkilidir. Bu çalışmada; otopsi raporunda kesin ölüm sebebi içerisinde kafa travması ifadesi bulunan bütün otopsiler incelenmiş; ölüme sebebiyet veren yaralanma türleri ile meydana gelen kafatası kırıklarının dağılım ve özellikleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2017-31.12.2019 tarihleri arasında Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde otopsileri yapılan, kafa travması sonucu öldüğü tespit edilen ve kafatasında kırık bulunan 721 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri SPSS 25,0 istatistik paket programı aracılığıyla değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların %16,5'i kadın, %83,5'i ise erkek olup yaş ortalaması 40.1±18.8'dir. Kafa travmaları en sık erişkin yaş grubundaki erkeklerin ölümüne neden olmaktadır. En sık ölüm sebepleri sırasıyla ASY, YD ve TK'dir. Tüm olguların %92,2'sinde kafa kubbe, %92,1'inde kaide kırığı bulunmaktadır. Kubbede en sık görülen kırık çeşidi lineer kırık'tır (%43,5, n=866). Kubbe kemiklerinde meydana gelen penetran yaralanmaların %64,5'i (n=233) sağ ve sol temporal kemiklerde görülmüştür. Oksipital kemikte meydana gelen kırıkların %52,6'sı lineerdir. Ayrıklı kırıklar %18,6 ile en fazla sol parietal kemikte, çökme kırıkları %24,1 (n=34) ile, parçalı kırıklar ise %26,5 ile en sık frontal kemikte görülmüştür. 101 Kafa kaidesinde meydana gelen kırıkların %44,6'sının orta kafa çukurunda, %31'inin ön kafa çukurunda ve %24,4'ünün ise arka kafa çukurunda meydana geldiği görülmüştür. Kafa kaidesinde en sık meydana gelen kırık tipinin lineer kırık (%38,3 n=476) olduğu tespit edilmiştir. Sonuçlar: Kafa travması nedeniyle meydana gelen ölüm ve sakatlıkları engellemek için alınabilecek en iyi önlemlerden biri kafa travmalarının meydana gelmesini önleyici politikalar oluşturulmasıdır. Kafa travmalarının sebep ve özelliklerinin incelenmesi; bu politikaların oluşturulmasına ciddi katkı sunabileceği gibi klinik pratikte tanı ve tedaviye yönelik, adli otopsilerde ise bulguların saptanması ve ölüm nedeninin belirlenmesine yönelik, mevcut yaklaşımların geliştirilmesini ve yeni yaklaşımların üretilmesini sağlayabilir

Gülislam Ağacan
Gazi University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı'nda otopsileri yapılan iş kazası olgularının adli tıp açısından değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından iş kazası; beklenmedik bir zamanda oluşan ve önceden planlanmayan, işin kendisinden kaynaklanan veya çalışanların gördükleri iş nedeniyle maruz kaldıkları tehlikeler yüzünden oluşarak maddi ve manevi kayıplarla sonuçlanan durum olarak tanımlanmıştır. İş kazası olguları, adli tıp alanındaki uygulamalar içerisinde önemli bir yere sahiptir. Çalışmamızda 2014-2018 yılları arasındaki beş yıllık dönemde iş kazası nedeniyle öldüğü bildirilen ve Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde otopsisi yapılan ölüm olguları sosyo-demografik özellikleri bakımından incelenmiş olup, olayın meydana geliş zamanı, ölüm yeri ve nedeni, toksikolojik ve spesifik histopatolojik bulgular eşliğinde değerlendirilerek, tüm dünyada sosyal ve ekonomik olarak büyük kayıplara sebep olan iş kazalarına dikkat çekmek ve alınması gereken önlemlerin tartışılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2014-01.01.2019 tarihleri arasında Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde otopsileri yapılan, toplam 9665 olgu içinden iş kazası sonucu ölmüş olduğu kabul edilen toplam 848 olgu değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların %97'si erkek, %3'ü kadın olup olguların yaş ortalaması 42,2 bulunmuştur. Meslek dağılımda olguların %59,1'i işçi, %9,7'si esnaf/işyeri sahibi ve %7,3'ü kamyon/tır/otobüs şoförüdür. Meydana gelen ölümler en fazla yapı/inşaat (n:335, %39,5) ve ikinci sırada sanayi/üretim (n:117, %13,8) sektöründedir. Kadın olguların işyerinde meydana gelen doğal nedenli ölüm oranının iş kazası sonucu ölüm oranına göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). İş kazası sonucu ölen olguların %37,9'u yüksekten düşme sonucu ölmüş, yüksekten düşme sonucu ölüm yapı inşaat sektöründe anlamlı olarak daha yüksek oranda meydana gelmiştir (p<0,05). Sonuçlar: Çalışmamızda tespit edilen iş kazaları ve iş kazalarına bağlı ölümler büyük ölçüde önlenebilir niteliktedir. İş kazalarının önlenebilmesi farklı iş kollarının multidisipliner olarak birlikte çalışması ve yapılan işin her aşamasında gerekli önlemlerin alınması, alınan bu önlemlerin sıkı denetimi ile mümkündür. Benzer çalışmalar ile iş kazalarına bağlı ölümlerin sebepleri, risk faktörleri ve alınabilecek olası önlem türleri ortaya konarak iş kazalarının en aza indirilmesi, daha ideali ortadan kaldırılmasının önü açılmalıdır.

Seray İlsu Demiray Şahan
Gazi University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Çalışma birimlerinin, yoğun bakım ve acil ünitelerinde çalışan hemşirelerin sosyal yaşamları üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı yoğun bakım ve acil servisi gibi özellikli birimlerde çalışmanın hemşirelerin sosyal yaşamlarına olan etkisini incelemektir. Materyal ve Metot: Tanımlayıcı ve ilişkisel tipte olan bu çalışma Ocak 2020-Mart 2020 tarihleri arasında Bingöl Devlet Hastanesi'nde riskli birimler olarak tanımlanan yoğun bakım üniteleri (sayı=48) ve acil servislerinde (sayı=35) çalışan toplam 83 sağlık çalışanı üzerinde yapıldı. Çalışmaya dahil edilen tüm sağlık çalışanlarına Jefferson empati ölçeği (madde sayısı=20), Somatizasyon ölçeği (madde sayısı=33) ve Sağlık çalışanlarına uyarlanmış sosyal iyi olma hali ölçeği (madde sayısı=32) uygulandı. Sağlık çalışanları cinsiyet (erkek-kadın), çalışma birimi (acil servis-yoğun bakım) ve çalışma yılı (≤5 yıl, 5-10 yıl, ≥10 yıl) baz alınarak gruplara ayrıldı. Gruplar hem demografik hem de yukarıda bahsedilen ölçeklerden elde edilen puanlar baz alınarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hemşirelerin %54.2'i kadın, %45.8'i çalıştığı birimden memnun ve %78.3'ü ekonomik koşulları iyi olması halinde mesleği bırakabileceğini belirtmişlerdir. Kadın ve erkek hemşireler arasında çalışma birimi (p=0.046), çalışma biriminden memnuniyet (p=0.030), empati (şefkatle bakış, p=0.02) ve somatizasyon toplam puanı (p=0.002) açısından istatistiksel farklılıklar tespit edilmiştir. Çalışma yıllarına göre oluşturulan gruplar arasında medeni durum (p<0.001), çocuk sayısı (p<0.001), kadro tipi (p<0.001), yaş (p<0.001) ve empati (hastanın yerine kendini koyma, p=0.032) açısından istatistiksel farklılıklar tespit edilmiştir. Acil servis ve yoğun bakım grupları arasında haftalık çalışma saati (p=0.028) ve empati (şefkatle bakış açısı, p=0.002) açısından istatistiksel farklılıklar tespit edilmiştir. Sonuç: Bu araştırmada elde edilen sonuçlar kadın cinsiyeti, yoğun bakımda çalışma, şefkatle bakış ve somatizasyon değişkenleri arasında bir ilişki olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, Empati, Hemşirelik, Somatizasyon, Sosyal İyi Olma Hali, Yoğun Bakım

Acil hemşirelikAcil servis-hastaneBedenselleştirme+7
Mehmet Serdar Akbulut
İnönü University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yargı kararları ışığında obezite cerrahisinde malpraktis

Amaç: Günümüz toplumları içerisinde obezite her geçen gün artmakta ve çağımız insanlarını tehdit eden bir unsur haline gelmektedir. Çalışmamızda, gerek obez bireylere gerekse de diğer bireylere uygulanan tıbbi müdahaleler ele alınmış, bu kapsamda meydana gelen zararların yargıya taşınan kısmı incelenmiş, yargı kararları çerçevesinde hekime ve hastaya düşen ödevler belirlenerek hekimin ve hastanın sorumluluk alanı incelenmiştir. Materyal ve Metot: Çalışmamızda toplamda 40 (kırk) adet yargı kararı incelenmiştir. Bu kararların 10 (on) tanesi obez bireylere uygulanan tıbbi müdahalelere ilişkin iken kalan 30 (otuz) tanesi diğer bireylere uygulanan tıbbi müdahalelere ilişkindir. Bulgular: İncelenen 40 (kırk) adet yargı kararının obez bireyler ve diğer bireyler olarak ayrımı yapılmıştır. Akabinde; cezai sorumluluk, hukuki sorumluluk ve idari sorumluluk olarak üç başlık altında incelenmiştir. Sorumluluk türleri alt başlıklarında; tıbbi müdahalenin gerçekleştiği hastane türü, müdahalenin aşaması, malpraktis - komplikasyon ayrımı, Adli Tıp Kurumu kararlarının hükme etkisi, bozma ve onama sayıları sayısal veri olarak sunulmuştur. Sonuç: Tıbbi müdahale neticesinde, zararın malpraktis olması durumunda sorumluluğun meydana geldiği, komplikasyon halinde ise komplikasyon yönetiminin sorumluluğa etki ettiği anlaşılmıştır. Adli Tıp Kurumu raporlarının hükme doğrudan etki ettiği, obez bireylere uygulanan tıbbi müdahalenin sonuçlarından doğan sorumluluk ile diğer bireylere uygulanan tıbbi müdahale sonuçları arasında paralellik olduğu, hekimin ödev ve sorumluluklarını belirleyen bir malpraktis yasasına ihtiyaç bulunduğu anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Malpraktis, obezite, obezite cerrahisi, yargı kararları

ObeziteObezite cerrahisiYanlış teşhis ve tedavi+1
Gamze Bışaroğlu
İnönü University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Tıbbi müdahalede hasta rızası

Amaç: Çalışmamızdaki amacımız, aydınlatılmış rızanın tıbbi müdahale içerisindeki yerini belirlemek ve kapsamını inceleyerek sağlık alanındaki önemini Yargıtay kararları ışığında ortaya koymaktır. Materyal ve Metot: Hastanın tıbbi müdahaleye göstereceği rıza konusunda verilen kararlardan on adet incelenerek tablo halinde çeşitli konulara değinilmiştir. Bulgular: Yargıtay kararlarından on adet incelenmiş ve bu kararlarda rızanın alınmasının önemi üzerinde durulmuştur. Kararlarda yerel mahkemenin, aydınlatma yapılması ve dolayısıyla rıza alınması hususlarını göz önüne almadan eksik inceleme yaparak hüküm kurması doğru bulunmamış ve mahkeme kararları bozulmuştur. İncelenen vakaların bazılarında ise hastanın rızası alınmış olsa da, bunun tıbbi müdahale hakkında hastayı aydınlatmadan alınan rıza olduğu ve hukuka aykırılık teşkil ettiği görülmektedir. Sonuç: Rıza konusu, tıp hukuku içerisinde önemli bir konumdadır. Hastanın rızasının alınması ancak, hastanın kendisine uygulanacak müdahalenin konusu, sonucu, tedavi aşamaları, iyileşme süreci gibi konularda aydınlatılmasıyla mümkün olmaktadır. Uygulamada "aydınlatılmış onam formu" şeklinde var olan formlar hastayı bilgilendirmenin ispatı açısından önem arz etmekle birlikte tam anlamıyla bir aydınlatma sayılmamaktadır. Aydınlatma formları, tıbbi müdahalenin kişide bırakacağı etkiler, tedavinin süreci ve sonucu gibi konular göz önüne alınarak, detaylı sözlü aydınlatmadan sonra düzenlenmeli ve hastanın onayına sunulmalıdır. Anahtar kelimeler: Aydınlatılmış Rıza, Tıbbi Müdahale, Tıp Hukuku

Acil tedaviAydınlatılmış onamHukuk+3
Kübranur Karaman
İnönü University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trafik kazası sonucu üst ekstremite kemik kırığı oluşan hastaların eklem hareketlerinin engellilik yönetmeliği açısından değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmada maluliyet raporu almak için başvuran olgular arasında trafik kazası sonucu üst ekstremite kemik kırığı oluşan olguların, uygulanan konservatif/cerrahi tedavi yaklaşımları sonucu sekellerini, Engellilik Yönetmeliği kullanılarak hesaplanan maluliyet oranları üzerinden karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nda 01.01.2020-31.12.2020 tarihleri arasında düzenlenen maluliyet raporları içerisinde üst ekstremite kemik kırığı olan olgular yaş, cinsiyet, kaza tarihi, kazanın araç içi ya da dışı olması, kaza tarihi ile muayene tarihi arasındaki süre, kırılan kemik cinsi, kırığın kemik üzerindeki lokasyonu ve uygulanan konservatif/cerrahi tedavi yaklaşımının Engellilik Yönetmeliği kullanılarak hesaplanan maluliyet oranına etkisi değerlendirildi. Elde edilen veriler IBM SPSS 26.00 ile analiz edildi. Bulgular: 345 adet olgu incelendi. Olguların % 60.3'ün erkek, % 39.7'sinin kadın olduğu ve ortalama yaş 38.28 (ss: 15.245; min: 18-maks: 84) olduğu, kazaların % 42'sinin yaz mevsiminde, en sık Temmuz ve Ağustos aylarında meydana geldiği, % 43,2'sinin araç içi trafik kazası olduğu, % 14,5'inin kaza sonrası 7. ayda muayene edildiği, engellilik oranı ortalaması konservatif tedavi uygulanan izole radius distal uç kırığında 4,53, izole klavikula kırığında 4,24, izole humerus proksimal uç kırığında 6,09, cerrahi tedavi uygulanan izole radius distal uç kırığında 5,23, izole klavikula kırığında 5,57, izole humerus proksimal uç kırığında 6,81 bulundu. Sonuçlar: Distal uç radius, proksimal uç humerus ve klavikula kırıklarına uygulanan tedavi yaklaşımları sonucu engellilik oranları incelendiğinde konservatif tedavi edilen hastalarda daha düşük engellilik oranı ortalaması olduğunu tespit ettik.

Abdullah Mert Ünsal
İnönü University
2021
00