Akdeniz University
Anabilim Dalı

Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı

Akdeniz University

127

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Malign plevral efüzyonda uyanık vats biyopsinin tanısal değeri

Çalışmamızın amacı plevral efüzyon izlenen hastaların tanı ve tedavisinde kullanılan uyanık Video Yardımlı Göğüs Cerrahisi Ameliyatlarının tanısal değerini ortaya koymaktır. Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 15/02/2010- 15/02/2023 tarihleri arasında plevral efüzyon izlenen, Video Yardımlı Göğüs Cerrahisi Ameliyatı ile plevral biyopsi uygulanan 167 hasta retrospektif biçimde değerlendirildi. Hastalar iki ana gruba ayrıldı. Video Yardımlı Göğüs Cerrahisi Ameliyatı yöntemiyle plevra biyopsisi yapılan hastalarda Grup I(n:59)'i genel anesteziyle entübe edilenler ve Grup II(n:108)'yi ise uyanık non-entübe olan hastalar oluşturmaktaydı. Yaş,cinsiyet,komorbid hastalıklar,operasyon süresi değerlendirildiğinde iki grubun arasında anlamlı fark bulunmadı(p>0,05). Anestezi süresinin Grup II'de anlamlı derecede az olduğu belirlendi(p<0,001). Plevra biyopsisi alınan ortalama alan sayısı anlamlı olarak Grup I'de daha fazlaydı(p=0,005). Postoperatif tüm tanılar ve malign sonuçlananlar değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı fark belirlenmedi(sırasıyla; p=0,208, p=0,256). Yatış süreleri incelendiğinde, Grup I'deki hastaların daha uzun süre yatış yaptığı belirlendi(p=0,022). Postoperatif oral alıma ve mobilizasyona başlama süresinin Grup I'de daha fazla olduğu görüldü(p<0,001). Komplikasyon oranları açısından değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı(p=0,569). Grup II'de %8,33 oranında gelişen cilt altı amfizemi, Grup I'de gözlenmedi, bu açıdan anlamlı fark görüldüğü belirlendi(p=0,027). Uzamış hava kaçağı, pnömoni, yara yerinde enfeksiyon ve solunum yetmezliği açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı(sırasıyla, p=0,849, p=0,225, p=0,127, p=0,540). Tanısız plevral efüzyonların tanı ve tedavisinde uyanık, non-entübe Video Yardımlı Göğüs Cerrahisi Ameliyatı güvenle uygulanabilir. Uyanık non-entube Video Yardımlı Göğüs Cerrahisi Ameliyatı kısa anestezi süresi, hızlı oral alıma başlama ve hızlı mobilizasyon, entübasyona bağlı risklerin olmaması gibi avantajlara sahiptir. Bu prosedürün altın standart olabilmesi için daha geniş vaka serilerini içeren randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.

Özge Sever Peker
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer kanseri cerrahi uygulama ve sonuçlarının yapay zeka uygulamaları ile risk ve başarı tahmin analizi

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri akciğer kanserleri arasında en sık görülen histopatolojik tiptir. KHDAK evrelemesinde 8.TNM evrelemesi kullanılmaktadır. Erken evre, rezektabl lokal ileri evre KHDAK grubunda cerrahi tedavi etkindir. Akciğer rezeksiyonu ve sistematik mediastinal lenf nodu disseksiyonu KHDAK cerrahisinin temelini oluşturur. Postoperatif dönemde pulmoner komplikasyonların görülmesi, yoğun bakım yatış ihtiyacının gelişmesi, hastanede kalış gün sayısının uzun olması morbidite, mortalite, hastane enfeksiyonları, maliyet, yatak devir hızı ve sosyal açılardan önemlidir. Yapay zeka uygulamaları sağlık hizmetleri ve hekimlik pratiğinde giderek artan sıklıkla yer edinmektedir. Temel kullanım alanları verilerin elektronik kaydı, depolanması, öğrenme ve öğretme pratikleri olmakla birlikte görüntü işleme prensibine dayalı olarak radyoloji, patoloji ve dermatoloji gibi alanlarda tanıya yardımcı algoritmaların kullanımı mevcuttur. Çalışmamızda KHDAK nedeni ile cerrahi rezeksiyon yapılan hastaların klinik verileri ile postoperatif süreçleri yapay zeka modellemeleri kullanarak tespit etmeyi hedefledik. Çalışmamızda KHDAK nedeni ile cerrahi rezeksiyon yapılan 953 hastanın preoperatif verileri değerlendirilerek postoperatif klinik süreçleri yapay zeka algoritmaları aracılığı ile yüksek doğruluk ve başarı değerleri ile tahmin edildi. Derin öğrenme algoritmaları ile postoperatif pulmoner komplikasyon gelişme durumu için test verisinin F1 ortalama değeri %86.4 idi. ROC eğrisinde eğri altında kalan alan %84 idi. Derin öğrenme algoritmaları ile postoperatif yoğun bakım yatış gerekliliği durumu için test verisinin F1 ortalama değeri %82.3 idi. ROC eğrisinde eğri altında kalan alan %83 idi. Derin öğrenme algoritmaları ile postoperatif 5 günden fazla hastanede kalış durumu için test verisinin F1 ortalama değeri %67.1 idi. ROC eğrisinde eğri altında kalan alan %83 idi. Derin öğrenme algoritmaları ile postoperatif 9 günden az hastanede kalış durumu için test verisinin F1 ortalama değeri %70.3 idi. ROC eğrisinde eğri altında kalan alan %82 idi. Derin öğrenme algoritmaları ile postoperatif hastanede kalış gün sayısı için test verisinin R değeri %68.2 idi. Yapay zeka algoritmaları kullanılarak KHDAK cerrahisi sonrası postoperatif klinik tahminler yüksek doğruluk ve başarı ile yapılabilmektedir ve gelecekte klinik pratiğimizde daha sıklıkla kullanılacaktır.

Gizem Özçıbık Işık
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer akciğer karsinomunda rezeksiyon öncesi mediastinal lenf nodu diseksiyonunun sağ kalım üzerine etkisi ve değeri

Amaç: Primer akciğer karsinomunda preoperatif mediastinal evrelemede görüntüleme yöntemlerinin yanı sıra, endoskopik yöntemler ve cerrahi mediastinal evreleme yöntemleri kullanılmaktadır. Rehberlerde videomediastinoskopi ile en az subkarinal ve alt paratrakeal istasyonların örneklenmesi önerilmektedir. Lenf nodu tutulumunu daha yüksek doğrulukta saptayabilen video yardımlı mediastinoskopik lenfadenektomi (VAMLA) gibi yöntemler tanımlanmışsa da lenfadenektominin yeri hala tartışmalıdır. Çalışmamızda akciğer karsinomlu hastalarda preoperatif evreleme sırasında çıkarılan lenf nodu miktarı ile sağ kalım ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010-Aralık 2023 arasında kliniğimizde akciğer kanseri tanısıyla preoperatif cerrahi mediastinal evreleme yapılan hastalar çalışmaya dahil edildi. Tümör yerleşimine göre lenf nodu tutulumu haritalandırıldı. Evreleme modalitesi, klinik özellikler, patolojik özellikler ve çıkarılan lenf nodu parça sayısının sağ kalım üzerine etkisi tek değişkenli ve çok değişkenli sağ kalım analizleri ile değerlendirildi. Bulgular: Evreleme modalitesinden bağımsız olarak preoperatif evrelemede ≥24, preoperatif evreleme ile birlikte cerrahi rezeksiyon sırasında ≥45 lenf nodu parçasının çıkarılması tek başına daha kötü sağ kalım ile ilişkili bulundu (sırasıyla p=0.028 [risk oranı(RO)] 1.39, [%95 güven aralığı (GA)] 1.03-1.87) ve p=0.045 [RO 1.40, %95 GA 1.00-1.96]). Genel kohortta kadın cinsiyet (p=0.048 [RO 1.42, %95 GA 1.00-2.02]), cT evresi (p=0.013 [RO 1.14, %95 GA 1.02-1.27]), cerrahi rezeksiyon yapılmış olması (p=0.024 [RO 0.71, %95 GA 0.53-0.95]) da tek başına anlamlı olarak sağ kalımla ilişkili idi. Sonuç: Primer tümörün yerleşim yeri göz önünde bulundurularak, preoperatif mediastinal evrelemede en fazla 24, evreleme ve rezeksiyon sırasında ise toplam en fazla 45 lenf nodu parçasının çıkarılması önerilir.

Melek Ağkoç
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rezeksiyon yapılan akciğer kanseri hastaları ve akciğer mikrobiyomları arasındaki potansiyel ilişki

Amaç: Akciğer kanseri, dünya genelinde ölüm oranlarının en yüksek nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir ve patofizyolojik mekanizmaları hâlâ araştırılmaktadır. Bu çalışma, akciğer mikrobiyomuna odaklanarak, akciğer dokusu ve bronkoalveolar lavaj (BAL) örneklerini analiz etmektedir. İki örnek tipi arasındaki mikrobiyomlarda önemli farklılıkların olup olmadığını belirlemeyi ve BAL'ın akciğer mikrobiyomunun güvenilir bir temsilcisi olup olmadığını değerlendirmeyi amaçlıyoruz. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa'da Nisan- Ekim 2024 tarihleri arasında primer akciğer karsinomu tanısı almış 20 hastayı kapsamaktadır. Katılımcılar, 18 yaş ve üstü onam veren bireylerden oluşmakta; 18 yaş altı olanlar ve son bir ayda antibiyotik tedavisi görenler dışlanmıştır. Preoperatif değerlendirmeler kan testleri ve görüntüleme yöntemleriyle yapıldı, bronkoalveolar lavaj (BAL) örnekleme yapıldı, rezeksiyon yapılan akciğer dokusundan parça alındı . Örnekler -20 °C'de saklandı, nükleik asit izolasyonu yapıldı ve 16S rRNA V3-V4 bölgesi PCR ile çoğaltıldı. Bulgular: Katılımcıların %70'i erkek, %30'u kadın, %60'ı ise 60 yaş ve altındadır. Ayrıca, %80'inin sigara içtiği ve %20'sinin KOAH hastalığı bulunduğu saptanmıştır. TNM evrelemesine göre, hastaların %75'i I-II evresinde, %25'i ise III-IV evresindedir. Histopatolojik incelemelerde adenokarsinom %60, skuamöz hücreli karsinom ise %35 oranında tespit edilmiştir. Mikrobiyom analizleri, BAL'da %54.2 ve biyopsi örneğinde %66.5 oranıyla Proteobacteria'nın baskın olduğunu, biyopsi ve BAL arasında alfa ve beta çeşitliğinde anlamlı fark göstermektedir. Sonuç: Çalışmada elde edilen verilerin, kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarına katkıda bulunma potansiyeli bulunmaktadır. Çalışmanın sınırlamaları arasında küçük örneklem büyüklüğü ve kontrol grubunun eksikliği yer almakta olup, bu durum bulguların genellenebilirliğini kısıtlamaktadır. Genel olarak, bu araştırma, akciğer kanseri ve mikrobiyota arasındaki ilişkiyi anlamak için önemli bir adım sunmaktadır. Anahtar Sözcükler: KHDAK, mikrobiyom, 16s rRNA dizileme

Yaman Khorakı
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Myastenia Gravis'de timektominin önemi

Amaç: Timus adelosan çağa kadar vücutta aktif olarak çalışarak üretilen lenfositlerin işlevsellik kazanmasını ve olgunlaşmasını sağlayan primer lenfoid organlardan biridir. Lenfositler üzerindeki bu görevi nedeniyle timüs bezinin otoimmün hastalıklarla ilişkisi bulunmaktadır. Post-sinaptik sinir kavşağının otoimmun hastalığı olan Myastenia Gravis'de timektomi tedavi seçenekleri arasında yer almaktadır. Çalışmamızda Myastenia Gravis tanısı almış ve sonrasında timektomi uygulanmış hastaların takiplerinde hastalığın seyrini inceleyerek timektominin tedavideki önemini vurgulamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Ocak 2010 - Aralık 2023 tarihleri arasında Myastenia Gravis tanısı ile timektomi yapılan 42 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların preoperatif ve postoperatif klinik durumları Osserman ve MGFA (Myasthenia Gravis Foundation of America) skorlama sistemlerine göre değerlendirilmiş, piridostigmin (Mestinon) ve steroid kullanım dozları karşılaştırılmıştır. Veriler istatistiksel olarak SPSS 28.0 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların %69'u kadın, %31'i erkekti ve ortalama yaş 41 idi. Preoperatif ve postoperatif Osserman ve MGFA skorları arasında anlamlı düzeyde azalma saptanmıştır (p<0.001). Benzer şekilde, piridostigmin ve steroid dozlarında ameliyat sonrası anlamlı düzeyde azalma gözlenmiştir (sırasıyla p=0.001 ve p=0.023). AChR antikor pozitifliği, medikal tedavi yanıtı üzerinde anlamlı bir fark oluşturmadı (p>0.05). Sonuç: Timektomi, Myastenia Gravis hastalarında semptomatik iyileşmenin yanı sıra medikal tedavi ihtiyacını azaltarak hastalığın genel seyrinde belirgin klinik düzelme sağlamaktadır. Bu sonuçlar, timektominin özellikle uygun hasta seçimi ile Myastenia Gravis tedavisinde etkin ve güvenilir bir cerrahi yöntem olduğunu göstermektedir. Multidisipliner yaklaşımla desteklenen cerrahi tedavi, hastalık kontrolünü artırmakta ve yaşam kalitesini olumlu yönde etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Myastenia Gravis, Timektomi, Osserman Skorlaması, MGFA, Piridostigmin, Kortikosteroid

Armanç Yıldız
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlu hastalarda klinik ve sağkalım göstergesi olarak biyokimyasal parametreler

Amaç: Bu çalışmanın amacı, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) nedeniyle cerrahi rezeksiyon uygulanan hastalarda HALP (hemoglobin × albümin × lenfosit / trombosit), NLR (nötrofil/lenfosit oranı) ve PLR (trombosit/lenfosit oranı) skorlarının postoperatif komplikasyonlar, yoğun bakım ünitesi (YBÜ) yatışı, uzamış hastane kalış süresi ve mortalite ile olan prognostik ilişkisini değerlendirmek ve bu parametrelerin genel sağkalım (OS) üzerindeki etkisini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Ocak 2018–Aralık 2024 tarihleri arasında histopatolojik olarak KHDAK tanısı almış ve cerrahi rezeksiyon uygulanmış 442 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Preoperatif hematolojik ve biyokimyasal verilerden HALP, NLR ve PLR skorları hesaplanmıştır. ROC eğrisi analiziyle cut-off değerleri belirlenmiş; çok değişkenli lojistik regresyon ile postoperatif mortalite, komplikasyon ve YBÜ yatışı arasındaki ilişkiler değerlendirilmiştir. Sağkalım analizleri Kaplan-Meier yöntemi ve Cox regresyon modeli ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Düşük HALP skoru ile yüksek NLR ve PLR değerleri; postoperatif mortalite ve YBÜ gereksinimi ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişkili bulunmuştur (p<0.05). Bileşik skorun prediktif doğruluğu daha yüksek bulunmuştur. HALP skoru ile genel sağkalım arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Sonuç: HALP, NLR ve PLR skorları, KHDAK'lı hastalarda cerrahi sonrası klinik sonuçları öngörmede kolay erişilebilir ve düşük maliyetli biyobelirteçlerdir. Bu parametrelerin kombine kullanımı, cerrahi öncesi risk sınıflamasını geliştirerek bireyselleştirilmiş hasta yönetimine katkı sağlayabilir. Anahtar Sözcükler: Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri, HALP skoru, Prognostik biyobelirteçler, Cerrahi prognoz

Gökberk Güler
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Astımlı kadınlarda sosyoekonomik düzey ile hastalık kontrolü arasındaki ilişkinin araştırılması

Astım kronik hava yolu inflamasyonu ve bronş hiperreaktivitesi ile karakterize, genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı bilinen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Astımın kontrolü hastaların yaşam kalitesi ve pulmoner fonksiyonlarının korunmasında önem arz etmektedir. Astım kontrolü ile ilgili birçok çalışma bulunmakla beraber son yıllarda özellikle kronik hastalıklar açısından sosyoekonomik faktörlerin de hastalık kontrolü ile ilişkili olabileceği konusunda çok sayıda yayın çıkmaktadır. Çalışmalarda düşük sosyoekonomik düzeye sahip hastalarda astım kontrolünün daha kötü olduğu bulunmuştur. Erişkin astımlı hastaların çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktadır. Sosyoekonomik faktörlerden en çok kadınlar etkilenmektedir. Çalışmamızda; astımlı kadın hastalarda sosyoekonomik düzey ile astım kontrolü arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Çalışmamız Türkiye'de astım kontrolü ile sosyoekonomik düzey ilişkisini araştıran bildiğimiz ilk çalışma olması açısından önem taşımaktadır. Çalışmaya 204 kadın hasta dahil edildi. Katılımcıların yaş ortalaması 47,6  14,4 olarak bulundu. Astım kontrol testine göre çalışmaya katılan hastaların %68,6'sı kontrolsüz, %14,7 'si kısmi kontrolde ve %16,7'sinin ise tam kontrolde olduğu görüldü. Sosyoekonomik düzeyi belirlemek için bakılan değişkenlerden; gelir durumunun artmasının astım kontrolünü etkilediği ve kontrol düzeyini arttırdığı bulunmuştur(OR=2,63 %95 GA 1,07-6,43) (p=0,03). Çalışmamızda sosyoekonomik düzey puanlarına bakıldığında, astım kontrolü ile ilişki bulunmamıştır. Astım kontrolünü, sosyoekonomik faktörlerden bağımsız olarak, astım ilaçlarının düzenli kullanımı arttırmıştır. Ayrıca ev içinde temizlik yapmak astım kontrolünü etkileyen önemli bir parametre olarak karşımıza çıkmıştır. Temizlik yapmak ve temizlik yapma sıklığının artması astım kontrolünü kötü yönde etkilemektedir. Astıma eşlik eden ek hastalıkların mevcut olması, astım kontrolünü sağlamayı zorlaştırmaktadır. Hastaların refah düzeyi algısı incelendiğinde; kişiler refah düzeyini yüksek görüyorsa, bu kişilerin astım kontrolü artmaktadır (OR=1,93 %95 GA 1,02-3,67) (p=0,04). Sonuç olarak; astımlı kadın hastalarda astım kontrolünü etkileyen önemli bir faktör de sosyoekonomik düzeyin bir alt başlığı olan gelirdir. Yüksek gelire sahip hastalarda astım kontrolünün daha iyi olduğu bulunmuştur. Gelir düzeyinden bağımsız olarak kişilerin algıladığı refah düzeylerinin artmasının da astım kontrolünde etkili olduğu saptanmıştır.

AstımGelir yapısıHijyen+3
Ümran Özden
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) olgularında insan epididim proteini 4 (HE4) serum düzeyleri ile lenf nodu tutulumu ve pozitron emisyon tomografisi'ndeki (PET) standart tutulum değeri (SUV) arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi

Akciğer kanseri erkek ve kadınlarda, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Çoğu ileri evrelerde tanı alan akciğer kanseri hastalarının, beş yıllık sağkalımı, tüm hasta popülasyonda %15 civarında seyretmektedir. En efektif tedavi yöntemi olan anatomik cerrahi rezeksiyonlar, yalnızca erken evrelerde tanı alan olgularda mümkün olmaktadır. Bu nedenlerden dolayı akciğer kanserinin tanı ve takibinde kullanılabilecek biyobelirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Son yıllarda bu konuda yapılan çalışmalarda öne çıkan moleküllerden biri İnsan Epididim Proteini (HE4)'dir. FDA tarafından, over kanserleri için tanıda, tedavi yanıtının değerlendirilmesinde ve hastalığın takibinde bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliği onaylanan HE4'ün, akciğer kanserlerinde tanı, tedavi yanıtının değerlendirilmesi ve takipte kullanılabilirliği üzerine yapılan çalışmalar devam etmektedir. Yapılan çalışmalarda, KHDAK tanılı hastalarda, serum HE4 düzeylerinin, sağlıklı popülasyon ve benign akciğer patolojisi olan hastalara göre anlamlı yüksek olduğu gösterilmiş, hastalığın evresiyle serum HE4 düzeylerinin korele şekilde artış gösterdiği bildirilmiştir. Bu çalışmada, HÜTF Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı ve Onkoloji Bilim Dalı'nda, Şubat 2019 ve Ocak 2020 tarihleri arasında KHDAK tanısı alan 60 olgunun verilerine yer verildi. Olguların demografik bilgileri, ek hastalıkları, sigara kullanım öyküsü, tanı anındaki CEA düzeyleri, histolojik tanıları, hastalığın sekizinci TNM evreleme sistemine göre evresi, PET neticesinde ortaya çıkan SUV, MTV, TLG değerleri ve tanı anındaki serum HE4 düzeyleri değerlendirmeye alındı. Sekizinci TNM evreleme sistemine göre farklı evrelerdeki olguların serum HE4 düzeyleri arasında, literatürün aksine, anlamlı fark izlenmedi (p = 0,232). Evre gruplarındaki histolojik tanı dağılımının heterojen olması ve evrenin birden fazla etken tarafından belirlenmesinin, sonuçların literatürle uyumsuz çıkmasına neden olmuş olabileceği düşünüldü. Skuamöz hücreli karsinom olgularının serum HE4 düzeyi adenokarsinom olgularına göre anlamlı yüksek bulundu. Adenokarsinomlarda sık karşılaşılan lepidik patern ve buzlu cam lezyonlarında canlı hücre sayısının az olması ve SCC'da glukoz transport proteinlerinin aşırı ekspresyonuna bağlı hücre içine glukoz akışının ve hücresel metabolizmanın yüksek olması bu sonucun çıkmasının nedenleri olarak görüldü. Olguların serum HE4 düzeyinin, yaş (p = 0,022; r = 0,295), sigara tüketimi (p = 0,040; r = 0,294) ve SUVmaks (p = 0,007; r = 0,347) ile zayıf kuvvette korele olduğı bulundu. Serum HE4 düzeyinin, MTV (p = 0,047 r = 0,400) ve TLG değeri (p = 0,032; r = 0,430) ile orta kuvvette korele olduğu bulundu. Regresyon analizi sonucunda tümör histolojisi (p = 0,017), hastanın yaşı (p = 0,021), SUVmaks değeri (p = 0,017), sigara tüketim miktarı (p = 0,001) ve T evresi (p = 0,041), serum HE4 düzeyini etkileyen faktörler olarak bulundu. Serum HE4 düzeyinin, KHDAK olgularında, evre ile korele olmaması nedeniyle prognostik kullanımının kısıtlı olacağı kanaatine varıldı. Öte yandan, SUVmaks, MTV, TLG gibi metabolik parametreler ile gösterdiği korelasyon, skuamöz hücreli karsinom olgularında adenokarsinom olgularına göre daha yüksek bulunması ve hastalığın T evresinden etkileniyor olması nedeniyle tümör yükü ve metabolizması ile ilgili bilgi sağladığı; tedavi yanıtı ve nüks hastalık ya da ikinci primer malignite gelişimi olasılığının izlenmesinde yol gösterici rol oynayabileceği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: İnsan Epididim Proteini (HE4), Akciğer Kanseri, Pozitron Emisyon Tomografisi (PET), Standart Tutulum Değeri (SUV), Lenf Nodu.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıKarsinoma+4
Yiğit Yılmaz
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında serum SPD-1 ve SPD-l1 düzeylerinin klinik, patolojik özellikler ve lenf nodu metastazı ile korelasyonu

Kanser; insidansı ve mortalitesi dünya çapında hızla artmakta olan önemli bir sağlık sorunudur. İmmün sistem tarafından kanser hücrelerinin tanınmasını, kanser hücreleri ile normal hücrelerin ayırt edilmesini sağlayan antijenlerin bulunması ile kanser immünoterapisinde önemli gelişmeler sağlanmıştır. Tümör hücreleri ve tümör mikroçevresindeki hücreler, yüksek miktarlarda Programlanmış Hücre Ölümü Ligandı 1 (PD-L1) eksprese etmektedirler. Bu PD-L1'ler; Programlanmış Hücre Ölümü Proteini 1 (PD-1) ile etkileşerek immünsupresyona neden olurlar. Günümüzde; çözünebilir formda olan soluble PD-1 (sPD-1) ve soluble PD-L1'in (sPD-L1) serum düzeylerinin, tanıda kolaylık sağlayabilecek biyobelirteçler olabileceğini ve tümörlerde prognoz tahmininde kullanılabileceğini gösteren çalışmalar yapılmaya başlanmıştır ve sayıları hızla artmaktadır. Akciğer kanseri; en sık tanı konulan ve en yüksek mortaliteye sahip olan kanser türüdür. Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde tümör hücreleri ve tümör mikroçevresindeki hücreler, yüksek miktarlarda PD-L1 eksprese etmektedirler. Çalışmamızda; erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeylerini ölçerek, klinik ve patolojik özellikler ve lenf nodu metastazı ile ilişkisini göstermek ve preoperatif serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeylerini rezeksiyon sonrası değerleri ile karşılaştırmak amaçlandı. Ayrıca küçük hücreli dışı akciğer kanseri olan ve kanser olmayan hastalar arasındaki serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeyleri arasında anlamlı fark olup olmadığına bakıldı. Çalışmamıza 37 küçük hücreli dışı akciğer kanseri olgusu hasta grubu olarak ve 15 benign akciğer hastası kontrol grubu olarak dahil edildi. Hasta grubunda preoperatif sPD-1 (p=0,001) ve preoperatif sPD-L1 (p=0,001) değerinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulundu. Cerrahi rezeksiyon yapıldıktan sonra bir aylık takibi esnasında alınan postoperatif 1.gün, postoperatif 7.gün ve postoperatif 30. gün serum sPD-1 (p=0,007) ve sPD-L1 (p=0,001) düzeylerinin istatistiksel anlamlı olarak düştüğü görüldü. Ameliyat öncesi ve postoperatif 30. gün serum sPD-1 değeri ile tümör boyutu arasında aynı yönlü anlamlı korelasyon olduğu görüldü. T2 tümörlerde T1 tümörlere göre preoperatif sPD-1 düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,025). T kategorisi büyüdükçe preoperatif sPD-L1 düzeyinin de arttığı görüldü (p=0,035). Plevra invazyonu olanların cerrahi rezeksiyon öncesi sPD-L1 değerinin, invazyon olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,001). Plevral invazyon olanlarda sPD-1 değerleri ise olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlıya yakın olarak yüksek bulundu (p=0.088). N kategorisi arttıkça preoperatif sPD-L1 değerlerinin de arttığı görüldü (p=0.043). T2 kategorisinde T1'ye göre postoperatif 30. gün PD-1 düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,024). Plevra invazyonu olanlar ile olmayanlar arasında postoperatif 30. gün sPD-L1 değerinin, invazyon olmayanlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p=0,001). N kategorisi arttıkça postoperatif 30. gün sPD-L1 değerlerinin de arttığı görüldü (p=0.034) . Literatürde erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeylerinin klinik ve patolojik özellikler ve lenf nodu metastazı ile ilişkisini gösteren ve cerrahi rezeksiyon öncesi ve sonrası değerlerini karşılaştıran bir çalışma bulunmamaktadır. Her ne kadar çalışmamız kısıtlı sayıda vaka içermekte ise de, bu bulgular ışığında sPD-1 ve sPD-L1'in akciğer kanseri taraması, evresinin tahmini ve postoperatif lokal nüks veya metastaz açısından takibinde biyobelirteç olarak kullanılabileceğini, ekonomik açıdan da ülkemize katkısı olabileceğini düşünmekteyiz.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğer+5
Burcu Ancın
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde rezeksiyon öncesi ve sonrasında serum endokan ve VEGF düzeylerinin karşılaştırılması

Akciğer kanseri; dünya genelinde en çok tanı alan ve kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer alan kanserdir. Mevcut damarlardan yeni kan damarlarının büyümesi olan anjiyogenez, tümör gelişimi, progresyonu ve metastazında kritik öneme sahiptir. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) anjiyogenezin ana mediatörüdür, küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) serum seviyelerinin yükselmesinin kötü prognozla ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Endotel hücresine spesifik solubl bir proteoglikan olan endokanın bazı kanserlerde tanı ve prognoz tahmininde kullanılabileceği gösterilmiştir. Çalışmamıza 38 akciğer kanseri hastası ve 29 benign (kontrol hastası) olmak üzere toplam 67 hasta dahil edildi. Hasta grubunda preoperatif ortanca serum VEGF değerleri 92.38 pg/dl bulundu, ve kontrol grubuna göre (57.14 pg/dl) anlamlı olarak yüksekti (p = 0.001). Hasta grubunda cerrahi sonrasında 1. 7. ve 30. günlerde serum VEGF düzeylerinin anlamlı olarak düştüğü tespit edildi (p<0.001). Hasta grubunda preoperatif serum endokan ortanca değeri 379.82 pg/dl bulundu, ve kontrol grubuna (562.68 pg/dl) kıyasla anlamlı fark görülmedi (p = 0.160). Rezeksiyon sonrasında 1. 7. ve 30. günlerde alınan serum endokan değerlerinin ise anlamlı olarak arttığı tespit edildi (p <0.001). Literatürde erken evre KHDAK'de serum endokan ve VEGF düzeylerini rezeksiyon öncesi ve sonrası karşılaştıran bir çalışma yoktur. Çalışmamıza göre serum VEGF düzeylerinin akciğer kanseri taraması ve takibinde bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel anlamlı bir fark gösterilemeyen serum endokan düzeylerinin ise; akciğer kanseri taramasında ve takibinde kullanılması konusunda yeterli bulgu ve kanıt olmadığını düşünmekteyiz.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıENDOKAN+3
Mesut Melih Özercan
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tüp torakostomi ile takip edilen göğüs cerrahisi olgularında hava kaçağının dijital ölçümü ve prognoza etkisi

UHD gerek spontan pnömotoraks sebebi ile tüp torakostomi uygulanan hastalarda gerekse akciğer rezeksiyonu uygulanan hastalarda sıkça karşı karşıya kalınan bir morbiditedir. Primer spontan pnömotorakslı olgularda 5-7 günden daha uzun süren hava drenajı UHD olarak kabul edilmekte ve cerrahi tedavi açısından da bir endikasyon oluşturmaktadır. UHD postoperatif hastalarda ise plörodezden tekrar operasyona kadar değişebilen ek girişimler gerektirmektedir. Bu önemli özellikleri nedeni ile UHD'nin erken tanısı hastalara bir çok avantaj sağlayabilir. Prospektif olarak yapılandırdığımız çalışmamızda; hastaların hava kaçaklarını hassas bir anemometre ve android işlemcili bir cep telefonu yardımı ile ölçtük. Spontan pnömotoraks sebebi ile tüp toraksotomi uygulanan hastaları Grup-1, akciğer rezeksiyonu uygulanan hastaları ise Grup-2 olarak ayırdık. Hasta seçiminde ve ölçüm işlemlerinde katı kurallar uygulayarak çalışmanın standardizasyonunu sağladık. Gün içerisinde ölçülen tepe akım değerleri ile UHD gelişmesi arasındaki ilişkiyi ve tepe kaçak akımı için cut-off değerleri ROC analizi ile değerlendirdik. Sonuçta hem Grup-1 hem de Grup-2'deki hastalarda, yalnızca tepe kaçak hacmi ölçümü ile, UHD gelişimi %90'ın üzerinde sensitivite ve spesifite ile saptayabieceğimizi ortaya koyduk. Sonuçlar kullanılarak spontan pnömotorakslı hastalarda yalnızca hava kaçağı ölçülerek, 5-7 gün gibi uzun sürelerin geçmesini beklemeden cerrahi kararının alınabileceği kanaatine vardık. Postoperatif hastalarda ise belirli miktarın üzerinde olan hava kaçaklarının sebat edeceğinin ve blood-patch plörodez, retorakotomi gibi ek cerrahi girişimlere ihtiyaç duyulacağını ortaya koyduk. Yine bu hasta grubunda 5-7 gün beklemeden ek işlemlerin uygulanabileceğini vurguladık. Çalışmamızda blood-patch plörodezin etkinliği konusunda da ek sonuçlar elde edildi. Tepe hava kaçağı değeri 250 mL/sn olan hastalarda uygulanan BP plörodez ile olumlu sonuçlar alınacağı ortaya konuldu. Çalışmamızın benzer çalışmalar ile desteklenerek literatüre tepe kaçak miktarı, tepe kaçak hızı gibi yeni prognostik parametreler kazandıracağı kanaatindeyiz.

Göğüs cerrahisiGöğüs hastalıklarıTeknoloji+1
Önder Kavurmacı
Ege University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Göğüs cerrahisi operasyonu geçiren hastalarda ERAS protokolünün etkilerinin araştırılması

Cerrahi Sonrası Hızlandırılmış İyileşme Protokolleri (Enhanced Recovery After Surgery-ERAS) postoperatif komplikasyonları azaltmak ve hastanede yatış sürelerini kısaltmak amacı ile geliştirilmiştir. European Society Of Thoracic Surgeons (ESTS) tarafından Torasik ERAS rehberi yayınlanmıştır. Çalışmamızda ERAS protokolünün göğüs cerrahisi hastalarındaki preoperatif ve postoperatif etkilerini araştırmayı amaçladık. 15 Mayıs 2022 – 15 Şubat 2023 tarihleri arasında operasyon kararı verilen 80 birey çalışmaya alındı. Çalışmaya dahil edilen hastalara ERAS protokolü kapsamında insentif spirometri, endurans egzersizleri ve solunum egzersizlerini içeren prehabilitasyon programı oluşturuldu. Prehabilitasyon sonrasında solunum fonksiyon testleri tekrarlanarak prehabilitasyon öncesi ve sonrasındaki değerler karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen hastalar el dinamometri testi ve BT görüntülemeleri kullanılarak sarkopeni açısından değerlendirildi. Kliniğimizde ERAS protokolü uygulanması öncesinde opere edilen 80 bireyin verileri retrospektif olarak incelenerek postoperatif yatış süreleri, göğüs tüpü sonlandırılma süreleri ve yoğun bakım yatış süreleri açısından ERAS protokolü uygulanan çalışma grubu hastaları ile karşılaştırıldı. ERAS protokolü ile göğüs cerrahisi hastalarında postoperatif yatış süresinin ve göğüs tüpü sonlandırma süresinin güncel literatür verileri ile uyumlu şekilde kısaldığı izlenmiş, prehabilitasyon uygulama süremiz kısa da olsa hastaların solunum ve egzersiz kapasitelerinde anlamlı iyileşme olduğu görülmüştür. Sonuç olarak çalışmamızda ERAS protokolünün göğüs cerrahisi hastalarında preoperatif ve postoperatif süreçler açısından faydalı olduğu görülmektedir.

CerrahiERAS protokolüGöğüs cerrahisi+2
Sungur Selim Sinan
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

G protein ile birleştirilmiş östrojen reseptör agonist g1'in oleik asit kaynaklı akut akciğer hasarı üzerinde olası etki

Günümüzde akut akciğer hasarının(ALI-Acute Lung Injury) etkin tedavisi hala sınırlıdır. ALI ve ARDS(Acute Respiratory Distress Syndrome)'deki yüksek mortalite ve morbidite düzeyleri nedeniyle öncelikle akut akciğer hasarından korunmak önemlidir. Bu nedenle ALI/ARDS'nin önlenmesi daha fazla önem kazanmaktadır. ARDS'nin önlenebileceği risk grubundaki hastaların belirlenerek ARDS oluşmadan etkin tedavi ile hem ARDS'nin mortalite ve morbiditesinin hem de yüksek tedavi maliyetinin azaltılması öncelik haline gelmiştir. ALI/ARDS patofizyolojisi incelendiğinde bir dizi inflamatuar yanıtın sonucunda geliştiği görülmüştür. G1(G proteini kenetli östrojen reseptör agonisti)'in inflamasyonu cinsiyetten bağımsız şeklide baskıladığı çalışmalarla gösterilmesi üzerine bu çalışmada G1 in ALI/ARDS önlenmesine etkisini incelenmiştir. Çalışmada 46 Wistar Albino rat (23 dişi-23 erkek) kullanılarak 5 grup oluşturulmuştur. DMSO(Dimetilsülfoksit) kontrol grubu hariç gruplar 5 dişi+5 erkek olmak üzere toplamda 10 sıçandan oluşmaktadır. DMSO kontrol grubunda ise 3 dişi+ 3 erkek toplamda 6 sıçan kullanılmıştır. Tedavi ve antagonist gruba intraperitoneal olarak G1 ve G1+G15(G1 'in antagonisti) verildikten 30 dakika sonra kuyruk veninden oleik asit verilerekALI/ARDS oluşup oluşmadığı incelenmiştir. Ratlardan histopatolojik inceleme için akciğer doku örneklemesi ve kandan malondialdehit(MDA), myeloperoksidaz(MPO) ve İnterlökin-6(IL-6) düzeyleri bakılmıştır. Sonuçlar incelendiğinde G1 verilen gruplarda histopatolojik olarak oleik asitin ARDS oluşturma etkisi azalmış olup sadece oleik asit verilen grupla arasında anlamlı bir fark çıkmıştır. Biyokimyasal olarak da G1 verilen grupta MDA düzeyi oleik asit ile ARDS oluşturulan gruba göre anlamlı ölçüde düşük çıkmış olup IL6 ve MPO' da anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışmanın sonucunda G1'in oleik asit ile oluşturulan akciğer hasarını önlediğini saptamış olduk. Anahtar Sözcükler: ALI/ARDS, G1, Oleik Asit

AkciğerAkciğer hastalıklarıMalondialdehit+5
Hadra Şafak Üstük
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erken evre opere akciğer kanseri hastalarında adenokarsinom alt tiplerinin prognostik etkisi

Adenokarsinom, akciğer kanserlerinin en sık görülen alt tipidir. Akciğer adenokarsinomları başlıca lepidik, asiner, papiller, mikropapiller ve solid olmak üzere beş temel histolojik alt tipin görülebildiği oldukça heterojen bir gruptur. Hastaların çoğu mikst tip akciğer adenokarsinomuna sahiptir ve bu alt tiplerden yüzdesi en fazla olan baskın tipe göre sınıflandırılırlar. Baskın paterne göre sınıflandırma, genel sağkalım ve nüks açısından önemli prognostik bir faktör olmasına rağmen, yüksek dereceli alt tiplerin (solid ve mikropapiller gibi) baskın patern olmadığı ancak tümör yapısında bulunduğu durumlarda da prognoz kötü etkilenmektedir. Bu nedenle erken evrede lobektomi gibi küratif cerrahi tedaviler sonrasında bile nüks görülebilen bu hastalarda prognozu ve nüksü öngören faktörleri belirlemek büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda erken evrede lobektomi ile küratif cerrahi rezeksiyon yapılan adenokarsinomlu hastalarda histolojik paternlerin oranlarının ve diğer prognostik faktörlerin etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaçla, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı (AÜTF)' nda 2011 - 2019 yılları arasında Evre I akciğer adenokarsinomu tanısı ile lobektomi yapılan 141 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların klinik, laboratuvar, radyolojik ve patolojik verileri ile bu verilerin nüks ve sağkalım ile ilişkisi incelendi. Hastalara ait patoloji preparatları, baskın alt tipe dayanarak derecelendirme yapan 2021 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) sınıflandırmasına ve 2020'de Uluslararası Akciğer Kanseri Araştırmaları Derneği (IASLC) patoloji komitesi tarafından önerilen derecelendirme sistemine göre deneyimli iki patolog tarafından yeniden gözden geçirildi. Hastaların %63'ü erkek, %37'si kadın olup yaş ortalaması 62 ± 7,8 olarak bulundu. Tüm hastalara lobektomi yapılmış olup 5 yıllık genel sağkalım oranı %82,7 iken nükssüz sağkalım oranı %77,6 olarak bulundu. Cinsiyet, örneklenen lenf nodu istasyon sayısı, pT evresi, F-18 Florodeoksiglikoz Pozitron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografi (FDG PET/BT)' deki tümör SUVmax tutulumu, lenfovasküler invazyon ve visseral plevra invazyonunun genel sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,015, p=0,047, p=0,004, p=0,013, p=0,007, p=0,041). FDG PET/BT' deki tümör SUVmax değerinin 4,8 ve üzerinde olması, STAS varlığı ve IASLC Grade 3 ve STAS birlikteliğinin nükssüz sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı oranda kötüydü (p=0,001, p=0,038, p=0,002). Tek değişkenli Cox regresyon ile nükssüz sağkalım analizlerinde, tek başına STAS pozitifliğinde nüks için HR=3,096 iken STAS pozitif olan ve IASLC Grade 3 olan grupta nüks için HR=5,680 olarak bulundu. Sonuçlar iki değişken için de anlamlıydı (STAS için p=0,049 ve STAS + IASLC Grade için p=0,007) ancak STAS pozitif ve Grade 3 tümörler nüks açısından çok daha riskliydi. Çok değişkenli Cox regresyon ile yapılan genel sağkalım analizlerinde yaş, cinsiyet ve PET/BT SUVmax tutulumu genel sağkalımda istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,019, p=0,026, p=0,045). Nükssüz sağkalımda ise yaş, PET/BT SUVmax tutulumu ve STAS + IASLC Grade kombinasyonu sınıflandırması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,015, p=0,005, p=0,021). Sonuç olarak çalışmamızda IASLC Grade 3 tümörlerin ve STAS varlığının nükssüz sağkalım üzerindeki prognostik önemi, hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizlerle doğrulandı. Bu nedenle, IASLC Grade 3 ve STAS pozitifliği rezeke edilmiş akciğer adenokarsinomu olan hastalarda kötü prognoz ve nüks için bağımsız risk faktörleri olarak değerlendirilmelidir. Bu özelliklere sahip hastalarda cerrahi rezeksiyon sonrası nüks riski göz önünde tutularak erken evre olsa da adjuvan tedavi endikasyonunun yeniden değerlendirilmesi ve daha yakın takip protokolü uygulanması gerekebilir.

AdenokarsinomAkciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmları+5
Betül Bahar İşgir
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde preoperatif sarkopeni değerlendirilmesi ve postoperatif sonuçları

Sarkopeni; yaygın ve ilerleyici kas gücü ve kas kütlesi kaybı ile karakterize, yaşam kalitesini düşüren ve hatta ölüme sebep olabilen bir sendrom olarak tanımlanmaktadır. Sarkopeninin etyolojisinde çok fazla faktörün rol oynadığı bilinmektedir. Malignite varlığı sarkopeni gelişmesine zemin hazırlayan iyi bilinen faktörlerden biridir. Sarkopeni varlığının da mortalite için bağımsız bir risk faktörü olduğu ve postoperatif komplikasyonlar açısından daha yüksek risk ile ilişkili olduğu birçok çalışmada kanıtlanmıştır. Bu çalışmada akciğer kanseri sebebi ile opere edilen hastalarda sarkopeni varlığının postoperatif dönemde gelişen komplikasyonlara ve sağkalım üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi (AÜTF) Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Ocak 2012 - Aralık 2022 tarihleri arasında KHDAK tanısı ile opere edilen hastalar retrospektif olarak tarandı; radyolojik olarak görüntülerine ulaşılamayan, daha önce torakotomi öyküsü olan, neoadjuvan tedavi almış olan, daha önce malignite tanısı olan hastalar çalışma dışı bırakılarak çalışmaya 293 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, komorbiditeleri, solunum fonksiyon değerleri, ASA skorları, cerrahi yaklaşım, rezeksiyon tipi, postoperatif verileri ve sağkalım durumları analiz edildi. Hastaneye yatışlarındaki vücut kitle indeksleri ile preoperatif dönemde çekilen PET/BT görüntülerinin 3. lomber vertebra (L3) vertebra düzeyindeki psoas kas alanları kullanılarak hastaların psoas kas indeksleri hesaplandı. Sarkopeni teşhisi erkekler için 6,36 cm2/m2, kadınlar için 3,92 cm2/m2 eşik değerleri kullanılarak konuldu. Postoperatif dönemde görülen komplikasyonlar modifiye Clavien-Dindo kullanılarak derecelendirildi. Genel sağkalım, operasyon tarihinden herhangi bir sebepten hasta ölümünün gerçekleştiği tarihe kadar geçen süre; nükssüz (hastalıksız) sağkalım ise operasyon tarihinden nüks saptanan veya hasta son kontrol tarihine kadar geçen süre olarak tanımlandı. Çalışmaya alınan hastaların 223'ü (%76) erkek, 70'i (%24) kadındı. Ortanca yaş 62 olarak bulundu. Çalışmadaki 293 hastanın 199'unda (%68) sarkopeni saptandı, 94 (%32) hastada ise sarkopeni saptanmadı. Sarkopenik hastalarda erkek cinsiyet oranının daha fazla olduğu (%81,4), ortanca yaş değerinin daha yüksek olduğu (p=0,003) ve vücut kitle indekslerinin (VKİ) daha düşük olduğu (p<0,001) bulundu. Gruplar arasında performans durumları, komorbiditeleri, solunum fonksiyon kapasiteleri ve yapılan akciğer rezeksiyonu açısından fark tespit edilmedi. Sarkopenik hasta grubu daha ileri evrede (p=0,023) tanı alan ve daha fazla oranda adenokarsinom (p=0,022) patolojisine sahip hastalardan oluşmaktaydı. Operasyon sonrası veriler karşılaştırıldığında sarkopenik hastalarda pnömoni sıklığı (0,03) ve uzamış hava kaçağı oranları (0,025) daha fazla saptandı. Komplikasyonların derecesi ve yoğun bakımda yatış süreleri açısından gruplar arasında fark bulunmadı (p=057, p=0,06). Beş yıllık genel sağkalım oranlarının sarkopenik olan hastalarda daha kötü olduğu (p=0,003) görüldü. Tek değişkenli ve çok değişkenli analizlerde 5 yıllık genel sağkalıma erkek cinsiyetin, KOAH varlığının, hastalığın evresinin, postoperatif görülen komplikasyonun derecesinin ve sarkopeni varlığının etkili olduğu bulundu. Sonuç olarak yapılan çalışmalarda sarkopeninin postoperatif komplikasyonlar, nükssüz sağkalım ve genel sağkalım üzerine etkili olduğu gösterildi. Preoperatif dönemde rutin olarak yapılan radyolojik incelemelerde kolayca tanı konulabilen ve kısa vadede tedavisi olmayan sarkopeni durumu için, hastaların preoperatif hazırlığında risk skorlamasını doğru yaparak, postoperatif gelişmesi beklenen komplikasyonlara karşı önlem alarak ve yakın takip yaparak çözüm üretilebilir. Cerrahi sonuçları iyileştirmek, hastaların yaşam kalitesini artırmak ve sağkalım sürelerini uzatmak için sarkopeni hastalarının preoperatif bilgilendirilmesi, sarkopeniye yönelik önleyici önlemler ve rehabilitasyon programları geliştirilmesi, preoperatif ve postoperatif dönemde gerek immün gerekse konvansiyonel nütrisyon desteği sağlanması ve cerrahi müdahalelerin planlanmasında sarkopeniye özel stratejilerin oluşturulması gerekmektedir.

Akciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerKas distrofileri+2
Kübra Alphan Kavak
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tek akciğer ventilasyonu ile yapılan akciğer rezeksiyonlarında ventile olmayan akciğerin oksijenasyonunun postoperatif komplikasyonlara etkisi

ÖZET Tek Akciğer Ventilasyonu ile Yapılan Akciğer Rezeksiyonlarında, Ventile Olmayan Taraf Akciğerin Oksijenasyonunun Postoperatif Komplikasyonlara Etkisi Amaç: Bu çalışmada pasif oksijenizasyon sağlanmasının ventile olmayan akciğere göre akciğer rezeksiyonları sırasında oksidatif stresi azaltmadaki etkisi ve bu stratejinin postoperatif komplikasyonlara etkisi araştırılmıştır. Yöntem: 2021-2024 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Göğüs Cerrahisi servisinde opere olan 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 40'ar kişi olacak şekilde 2 gruba ayrıldı. Çalışma grubuna peroperatif non-ventile akciğere PEEP ve pasif oksijenizasyon uygulandı. Hastaların demografik özellikleri, preoperatif solunum fonksiyon testleri, radyolojik bulguları ve laboratuvar sonuçları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 80 hasta dahil edildi ve bu hastaların 63 (%83,8) tanesi erkek, 13 (%16,3) tanesi kadındı. Gruplar arası postoperatif solunumsal, kardiak ve kardiorespiratuvar sistem dışı bir komplikasyon görülme oranlarında anlamlı bir fark yoktu. Kontrol ve çalışma grubunda ortalama operasyon süresi sırasıyla 138,37 ± 48,46 dakika ile 123,62 ± 37,52 dakika bulunmuştur. Gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Kontrol grubunda peroperatif 11,37 ± 8,24 dk ortalama çift lümenli ventilasyona geçme ihtiyacı olmuşken, çalışma grubunda çift lümenli ventilasyona geçme ihtiyacı 6,05 ± 5,36 dk olarak kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Sonuçlar: Bu çalışmadaki IL-6'nın çalışma grubunda 4 zaman diliminde de azalmış olması, yapılan müdahalenin daha az inflamatuar kaskadı aktiflediği ve daha az doku hasarı ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Doku hasarının daha az olması, azalmış postoperatif komplikasyon riski ve hastanede kalış süresi ile ilişkilidir. Operasyon sırasında çift lümenli ventilasyon ihtiyacındaki azalmanın, operasyon süresini kısaltacağı ve cerrahi konforu belirgin şekilde arttıracağını düşünülmektedir.

Cerrahi-akciğerOksidatif stresPostoperatif komplikasyonlar
Naim Şüküroğlu
Pamukkale University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer rezeksiyonu uygulanan erken evre akciğer kanserinde sağkalım ve sağkalımı etkileyen prognostik faktörler

Giriş ve Amaç: Dünyada ve ülkemizde en öldürücü kanser olan akciğer kanserinin enetkin tedavisi geride tümörün bırakılmadığı komplet eksizyondur. Tanı anında hastaların yalnızca %25'i cerrahi tedaviye uygun olsa da özellikle ileri evrede küratif operabilite oranı ve sağkalım daha düşük olduğundan hastalığın erken evrede teşhisi daha da önem kazanmaktadır. Çalışmamızda erken evre hastalarda tedavi yönetimini daha optimal hala getirmek amacıyla preoperatif, intraoperatif ve postoperatif değişikliklerin hastalık prognozu üzerine olan etkisini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve yöntemler: Bu çalışmada; İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs CerrahisiAnabilim Dalında 2012-2021 yılları arasında komplet eksizyon ile opere edilen histopatolojikolarak erken evre(Evre 1A-B) akciğer kanseri tanısı alan olguların verileri retrospektif incelenerek değişik faktörlere bağlı sağkalım analizleri yapıldı. Bulgular: Hastaların ortalama sağkalım süresi 110,39 ay ve genel sağkalımı ,3 olarak saptandı. Preoperatif nefes darlığı varlığı (p=0,003), erkek cinsiyet (p=0,044), hastaların 65 yaş üstü olması (p=0,002), cerrahi prosedür olarak torakotomi tercihi (p=0,043), fissürün komplet olması (p=0,016), intraoperatif komplikasyon varlığı (p<0,001) histopatolojik tanısı skuamöz hücreli karsinom(SHK) olması (p=0,021), lenfovasküler invazyon varlığı (p=0,019), Evre 1B(T2A) olması(p=0,031), postoperatif dönemde kemoterapi alması (p=0,008), postoperatif dönem takiplerinde kemik metastazı izlenmesi (p<0,001) sağkalım üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bu faktörlerle yapılan regresyon analizinde; nefes darlığı varlığı, yaş, torakotomi tercihi, intraoperatif komplikasyon, SHK tanısı, lenfovasküler invazyon varlığı sağkalım üzerinde bağımsız birer negatif prognostik faktör olarak saptandı. Sonuçlar: Erken evre akciğer kanserinde en etkin tedavi lenf nodu diseksiyonu ile beraber yapılmış komplet anatomik rezeksiyonlardır. İleri yaş, artan komorbiditeler ve düşük hasta performansı gibi nedenlerden dolayı sublober rezeksiyonlar opsiyonel olarak düşünülse de yaygın tercih lobektomi prosedürüdür. Giderek yaygınlaşan minimal invaziv cerrahi yöntemlerle torakotomiye göre çalışmamızda hastaların sağkalımında istatiksel olarak anlamlı farklılıklar izlendi. Anahtar kelimeler; akciğer kanseri, evre 1A-1B, erken evre, rezeksiyon, sağkalım.

Muhammed Kalkan
İnönü University
2024
30
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Opere edilen bronkopulmoner karsinoid tümörlerinde sağkalım ve prognostik faktörler

Bu çalışmada, bronkopulmoner karsinoid tümör nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan hastalarda uzun dönem sağkalım sonuçlarını değerlendirmek, prognostik faktörleri belirlemek ve preoperatif tomografik ROI indeksi ile kalsifikasyon varlığının histopatolojik alt tip ayrımındaki rolünü araştırmak amaçlandı. Çalışmamız, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Göğüs Cerrahisi kliniğinde Ocak 1999-Aralık 2024 tarihleri arasında bronkopulmoner karsinoid tümör nedeniyle cerrahi rezeksiyon uygulanan hastaları kapsamaktadır. Hastaların demografik, klinik, radyolojik, patolojik ve cerrahi özellikleri değerlendirildi. Sağkalım analizleri Kaplan-Meier yöntemi ile gerçekleştirildi. Hasta grubunun %58,3'ü erkek, %41,7'si kadın olup, ortalama yaş 54,7 yıldı. Histopatolojik değerlendirmede %70 tipik karsinoid, %30 atipik karsinoid saptandı. Cerrahi yaklaşım olarak %41,7'sinde VATS, %58,3'ünde torakotomi kullanıldı. Medyan takip süresi 52 ay olan hastalarda, genel sağkalım oranları tipik karsinoidlerde daha yüksek bulundu. Çok değişkenli analizde histolojik alt tip, lenf nodu tutulumu, Ki-67 indeksi ve ROI indeksi sağkalım üzerinde bağımsız prognostik faktörler olarak belirlendi. ROI indeksi atipik karsinoid ayrımında yüksek sensitivite ve spesifisite gösterdi. Tomografik kalsifikasyon tipik karsinoidlerde anlamlı olarak daha sık gözlendi. Sonuç olarak; bronkopulmoner karsinoid tümörlerde histolojik alt tip, lenf nodu durumu ve Ki-67 proliferasyon indeksi temel prognostik faktörlerdir. Preoperatif tomografik ROI indeksi histopatolojik alt tip öngörüsünde ve prognoz değerlendirmesinde kullanışlı bir araçtır. Minimal invaziv cerrahi yaklaşımlar uygun hastalarda güvenle tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Bronkopulmoner karsinoid tümör, tipik karsinoid, atipik karsinoid, sağkalım, prognostik faktörler, ROI indeksi, Ki-67 proliferasyon indeksi, lenf nodu metastazı, VATS

Merve Bıyıklı
İnönü University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde bilgisayarlı toraks tomografisinin mediastinal lenf nodu metastazlarını saptamadaki etkinliği

Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanserli hastalarda, hastalığın evresini, tedavisini ve prognozunu etkileyen en önemli faktör mediastinal lenf nodlarındaki metastaz varlığıdır.Bu çalışmada mediastinal lenf nodu metastazı araştırmasında sık kullanılan Bilgisayarlı Toraks Tomografisinin etkinliği araştırıldı.Çalışmada İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde, 02/06/1998 ? 16/09/2008 tarihleri arasında ?küçük hücreli dışı akciğer kanseri? tanısı konulan ve mediastinoskopi+torakotomi yapılan 99 olgu değerlendirildi. Büyük hücreli karsinom olguları çalışma dışı bırakıldı. Toraks BT'sinde yatay eksende mediastinal lenf nodu çapı 1cm ve üzeri olanlar patolojik kabul edildi. 99 hastadan 25'ine servikal mediastinoskopi yapılırken, 67 hastaya anatomik rezeksiyon ve mediastinal lenf nodu disseksiyonu yapıldı. BT bulguları ile histopatolojik sonuçlar karşılaştırılarak; mediastinal lenf nodu tutulumunun hücre tipiyle, tümör lokalizasyonuyla (santral/periferik, üst lob/alt lob) ilişkisi ve BT'nin mediastinal lenf nodu metastazlarını saptamadaki etkinliği araştırıldı.Çalışmamızda, tüm olgularda mediastinal lenf nodu metastazı %26,2 oranında saptandı. Her iki hücre tipinde lenf nodu metastazı yapma oranı arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Santral yerleşimli tümörler ile periferik yerleşimli tümörler arasında mediastinal lenf nodu metastazı yapma oranında anlamlı bir fark bulunmadı. Lenf nodu metastazı santral yerleşimli adeno kanserlerde, skuamöz hücreli kanserlerden fazla bulundu. Santral yerleşimli skuamöz karsinomlu olgularda yanlış pozitiflik oranı, adeno karsinomlu olgularda ise yanlış negatiflik oranı yüksek bulundu. Mediastinal lenf nodu metastazı yapma oranı alt lob yerleşimli tümörlerde, üst lob yerleşimli tümörlerden fazla bulundu. Tüm olgulardaki BT'nin sensitivitesi %77,spesifitesi %66, doğruluk %69, yanlış pozitiflik %25, yanlış negatiflik %6 olarak hesaplandı.Bu oranlarla mediastinal lenf nodu evrelemsinde; BT'nin tek başına yeterli bir yöntem olmadığı, daha doğru bir evreleme için yapılacak invaziv evrelemede rehber ya da gereksiz mediastinoskopi/mediastinotomi sayısını azaltabilecek yardımcı bir ön tetkik olarak görmek yerinde olacaktır.

Akciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerLenf nod eksizyonu+5
Ahmet Erbey
İnönü University
2009
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Opere edilen akciğer kanseri olgularında nötrofil/lenfosit oranının ve platelet/lenfosit oranının prognoz ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Akciğer kanseri her ne kadar günümüzde cerrahi ve onkolojik tedavi yöntemleri gelişmiş olsa da hala dünya genelinde en yüksek insidans ve mortalite oranlarına sahip olan kanser türüdür. Günümüzde operasyon kriterlerini sağlayan hastalarda erken evrede tanı alan küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin ilk tedavi seçeneği cerrahidir. İnflamasyon, kanser gelişiminin hemen tüm aşamasında tümör oluşumuna gerekli zemini hazırlar. Tümör dokusunda inflamasyon hücrelerinin varlığı bu ilişkiyi göstermektedir. Kan hücrelerinden nötrofil, lenfosit ve platelet sayıları bu süreçte değişiklik gösterebilmektedir. Çalışmamızda nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranının opere edilen küçük hücreli dışı akciğer kanseri olgularında prognoza etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Ocak 2013 – Ocak 2018 tarihleri arasında küçük hücreli dışı akciğer kanseri nedeniyle opere edilen 88 hasta retrospektif olarak analiz edilmiştir. Elde edilen veriler hastalık evresi, kemoterapi-radyoterapi protokolü ve sigara kullanımı yönlerinden değerlendirildiğinde istatistiksel olarak sağkalım olasılığı açısından anlamlı bulunmuştur. Nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı sağkalım öngörüsünde prognostik belirteç olarak kullanılabileceğine dair literatür verileri bulunmaktadır. Ancak yaptığımız 88 hastalık çalışmada nötrofil/lenfosit oranı ile sağkalım olasılığı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Ayrıca platelet/lenfosit oranı ile de sağkalım olasılığı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Bu inflamatuar belirteçlerin rutinde kolay tekrarlanabilir, düşük maliyetli olması gibi faydaları sebebiyle daha çok olgu içeren büyük ve çok merkezli serilerle ve aynı zamanda prospektif araştırmalarla desteklendiğinde prognoz öngörüsünde yol gösterici olarak kullanılabilir.

Ahmet Enes Arıkan
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lokal ileri evre akciğer kanserinde multidisipliner yaklaşımın rolü: Retrospektif analiz

Giriş ve Amaç: Akciğer kanseri tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kansere bağlı ölümlerin başında gelmektedir. Tedavi planı hastalığın tanı anındaki evresine göre belirlenmekte ve birçok tedavi yöntemini içermektedir. Multidisipliner konsey farklı uzmanlık alanlarının birlikte çalıştığı ve hastalığın yönetiminde klinik görüşlerin paylaşıldığı toplantılardır. Hastanemizde akciğer kanseri tedavisi multidisipliner konsey tarafından yönetilmektedir. Bu tez çalışmasının amacı; konseyde değerlendirilip tedavi kararı alınan küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastaların sonuçlarını analiz ederek hastaların yönetiminde konseyin etkisini tespit etmektir. Yöntem: Mayıs 2015 - Kasım 2019 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi haftalık Multidisipliner Toraks Onkoloji Konseyinde değerlendirilen 1771 hastanın demografik-klinik verileri, toplantı tedavi planı ve sonuçları kaydedildi. Akciğer dışı tümör hastaları ve küçük hücreli akciğer karsinomlu hastalar çalışma dışı bırakıldı. Küçük hücre dışı akciğer kanserli 769 hasta çalışmaya dahil edilerek hastalara uygulanan tedaviler, sonuçları ve sağkalımları analiz edildi. Bulgular: Klinik olarak hastaların 291'i erken evre, 478'i ileri evreydi. Erken evre hastaların %86,5'ine cerahi uygulandı. Hastaların 25'ine (%9,3) segmentektomi, 180'ine (%67,1) lobektomi ve 6'sına (%2,2) pnömonektomi uygulandı. Bir hastada mortalite, 70 (%24) hastada morbidite saptandı. Beş yıllık sağkalım %64,1 idi. İleri evre hastaların %47'sine cerrahi uygulandı. Bu hastaların %78,8'i neoadjuvan tedavi sonrası idi. Neoadjuvan tedavi uygulanan hastalarda progresyon oranı %2,4, cerrahiye gitme oranı %88,1 idi. Hastaların 14'üne (%6,1) segmentektomi, 169'una (%74,1) lobektomi, 20'sine (%8,7) pnömonektomi uygulandı. Bir hastada mortalite, 84 (%17,5) hastada morbidite saptandı. Beş yıllık sağ kalım %38,6 idi. Sonuç: Multidisipliner konsey tarafından yönetilen ileri evre akciğer kanserinde neoadjuvan tedavi düşük progresyon, düşük mortalite ve morbidite oranlarıyla güvenle uygulanabilir yaklaşımdır.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıDisiplinlerarası+3
Erhan Özer
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trakeal stenozda D-valin etkisi; invitro ve invivo deneysel çalışma

Amaç: Bu çalışmada hücre kültüründe fibroblastları seçici olarak uzaklaştırmak için kullanılan bir molekül olan D-valinin fibroblastların çoğalmasını inhibe ederek trakeal stenoz tedavisindeki yerini göstermek amaçlandı. Yöntem: İnvitro deneysel çalışma: Çeşitli nedenlerle lobektomi veya pnömonektomi yapılan 10 hastanın ameliyat eksplantlarından, tanı için patoloji tarafından kullanılan materyalden arta kalan doku kullanıldı. Aynı hastadan hem bronş epitel hücre kültürü hem fibroblast kültürü elde edildi. İlk 4 hastanın kültürleri standardizasyon için kullanıldı ve beş D-valin konsantrasyonu (10,12.5,15,17.5,20 mM) belirlendi. Sonraki 6 hastanın örnekleri her birinden bronş epitel ve bağ doku ayrı ayrı ekildi ve beş farklı Dvalin konsantrasyonu ve serum fizyolojik uygulanan altı grup oluşturuldu. Her hastanın epitel ve bağ dokusu kültüre edildi. Ancak teknik sebepler ve dokuların farklı üreme hızları nedeniyle eş zamanlı kültür edilip çalışılamadı. Bu yüzden her doku kültür edildi, ama %70 yayılım gösteren hücreler deneye alındı. Hücre kültürleri 96 kuyucuklu (ml/2000hücre) platelerde %70-80 oranında yüzeyi kaplar hale geldiklerinde, D-valinin farklı konsantrasyonları (10,12.5,15,17.5,20 mM) ile 24 saat süre ile inkübe edildi. Hücrelerin canlılığı MTT (3- [4,5- dimethylthiazol- 2- yl]- 2,5- diphenyltetrazoliumbromide) yöntemi ile değerlendirildi. Kısaca, kültür vasatı 1 mg/ml MTT (Sigma) içeren SF vasatı ile değiştirilerek 37 C de 30 dk süre ile inkübe edildi. Daha sonra MTT solüsyonu dökülüp, hücrelerin üzerine DMSO (Sigma) konuldu. Renkteki değişim kolorometrik bir okuyucu ile (spektrofotometre) 550 nm'de okundu. D-valin in en uygun inhibe edici dozları tespit edildi. İnvivo Deneysel Çalışma: 20 (yirmi) adet yetişkin Yeni Zellanda beyaz tavşanı (2 ila 3,4 kg) randomize 4 gruba ayrıldı. Birinci grup kontrol grubu, ikinci grup serum fizyolojik (SF) uygulanan grup, üçüncü grup lokal steroid (Deksametazon 2 mg) uygulanan grup, dördüncü grup D-Valin uygulanan grup olmak üzere, her grupta 5 tavşan yer aldı. Tüm hayvanlara standart cerrahi prosedür uygulanarak trakeal stenoz indüklendi. 15. günde kontrol grubunda bulunan hayvanlar aşırı doz pentobarbital ile sakrifiye edildi, trakeal stenoz oluştuğu histopatolojik olarak gösterildi. Takip eden günlerde diğer gruplarda da aynı cerrahi yöntem uygulanarak cerrahi sırasında ikinci gruba serum fizyolojik, üçüncü gruba deksametazon(2 mg/0,5 ml), dördüncü gruba Dvalin (20 mM/0,5 ml) tek seferde uygulandı. 15. günün sonunda tüm hayvanlar sakrifiye edilerek trakeaları histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: V İnvitro Deneysel Çalışma: Epitel ve bağ doku kültürlerinde SF ve 5 farklı Dvalin konsantrasyonu arasında anlamlı fark bulunmadı. 20 mM konsantrasyonda epitel ve bağ doku kültürleri arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulundu. İnvivo Deneysel Çalışma: Kontrol grubu tavşanlarda submukozal kalınlık literatürün aksine diğer gruplardan daha az görüldü ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,004, p=0,006, p=0,022). SF, deksametazon ve D-valin grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Fibrozis oranlarına bakıldığında kontrol grubu ile SF uygulanan grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu; ancak kontrol grubunda fibrozis oranı daha düşüktü (p=0,001). Kontrol grubu ile diğer iki grup arasında ve SF, deksametazon ve D-valin gruplarının kendi aralarında karşılaştırılmasında ise anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuçlar: Literatür incelendiğinde trakeal stenozda D-valin etkisi üzerine bir çalışmaya rastlanmadı. Dolayısıyla çalışmamız bu konuda ilk olma özelliği taşımaktadır. Ayrıca trakeal stenoz üzerine hem invitro hem invivo çalışılması nedeniyle de önem arz etmektedir. D-valin in fibrozis üzerine baskılayıcı etkisi bilinmektedir. Ancak invitro koşullarda fibroblastları baskıladığı konsantrasyonlarda epitel dokuyu da etkilediği görüldü. İnvivo koşullarda ise göreceli olarak fibrozisi etkilediği izlendi, ancak istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. İnvitro koşullarda daha fazla konsantrasyon denenmesi, invivo koşullarda ise daha fazla hayvan sayısı ve çeşitli hayvanlarla deneyin tekrarlanması yol gösterici olacaktır.

D-valinFibrozTavşanlar+5
Mehmet Akif Ekici
Gaziantep University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücre dışı akciğer kanseri nedeniyle rezeksiyon yapılan hastalarda preoperatif ve postoperatif NK (Natural killer) hücre aktivasyonu ve tümör mikro çevresiyle olan ilişkisi

Akciğer kanseri tüm dünyada kanserden ölüm sebeplerinin en sık nedenidir. Etyolojisinde en sık neden tütün ve tütün ürünlerinin kullanımıdır. Akciğer kanserlerinin %80-85'ini küçük hücre dışı akciğer kanserleri (KHDAK) oluşturur. KHDAK'lerinin erken evrede saptanıp opere olması durumunda beş yıllık sağkalımları %60-70'lere ulaşmaktadır. Ne yazık ki akciğer lezyonlarını erken evrede saptanması geç semptom vermesi nedeniyle zordur. Bu nedenle inoperable ve ileri evre metastatik hasta sayısı fazladır. Bu hastalar kemoterapi, radyoterapi, hedefe yönelik tedavi, immünoterapi veya bir kaçının kombinasyonu olacak şekilde tedaviye yönlendirilir. Cerrahi şansı olmayan hastalarda başlıca tedavi yöntemi kabul edilen kemoterapi ve radyoterapinin ciddi komplikasyonları, hasta yaşam kalitesini düşürmesi, tedavi başarısının istenilen düzeyde olmaması nedeniyle alternatif tedaviler üzerine çalışmalar sürdürülmektedir. Bunun en önemli kolunu immünoterapi üzerine yürütülen çalışmalar oluşturmaktadır. Tüm tedavi yöntemlerinde olduğu gibi immünoterapi tedavilerinin de başarı şansını azaltan ve direnç gelişmesini sağlayan en önemli unsur tümörün oluşturduğu mikro çevresi (TMÇ)'dir. Doğal katil (NK) hücrelerin önceden duyarlaştırma olmadan sitotoksik etki göstermesi, aktive-inhibe edici sinyaller tarafından yönlendirilmesi, kısa sürede yüksek miktarda üretilmesi, allojenik kullanılabilmesi nedeniyle TMÇ'ye karşı başarılı sonuçlar elde ettiği çeşitli solid tümörlerde gösterilmiştir. Bu çalışmada KHDAK nedeniyle rezeksiyon yapılan hastalarda kanda preoperatif ve postoperatif NK hücre aktivasyonuna ve rezeksiyon materyalinde immünohistokimyasal NK hücre varlığına bakılmıştır. KHDAK'de tümör ve mikro çevresi vücuttan çıkarıldıktan sonra NK hücre aktivasyonunda değişim olup olmadığı, değişim olması durumunda TMÇ ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Elde edilen verilere göre postop 1. haftada cerrahi öncesine göre NK aktivasyonunda anlamlı düşüş görülmüş, postop 3. haftada 1. haftaya göre anlamlı artış görülmüştür. Postop 3. haftada preoperatife göre artış görülmüş fakat anlamlı bulunmamıştır. TMÇ'de immünohistokimyasal olarak yapılan NK hücre skorlamasıyla kandan bakılan NK aktivasyonu arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. KHDAK'lerinde tümör ve mikro çevresinin NK hücre aktivasyonunu baskıladığı düşünülmekte olup NK odaklı immünoterapilerin başarı oranını etkileyeceği öngörülmektedir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıGöğüs cerrahisi+5
Nurevşan Kuşdoğan
Gaziantep University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Opere edilmiş akciğer kanserli olgularda preoperatif PET/BT'deki SUVmax değeri ile prognoz ilişkisi

AMAÇ: Akciğer kanseri, tanı ve tedavi alanındaki tüm gelişmelere rağmen tüm dünyada her iki cinste de kanserden ölümlerin birinci nedenidir. Prognozu belirlemede tümörün evresi hala en önemli faktördür. Ancak aynı evredeki hastalarda bile sağkalım süreleri farklı olması nedeniyle, prognozu belirlemek için ek faktörlere gereksinim vardır. Bu çalışmada, akciğer kanserinde FDG-PET'in ([18F]-fluoro-2-deoxy-D-glucose Positron Emission Tomography) prognostik faktör olarak rolünü değerlendirmek amacıyla, primer tümörün SUVmax değerinin (maximum Standardized Uptake Value) sağkalım ve klinik verilerle ilişkisinin incelenmesi hedeflendi. MATERYAL VE METOT: Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Ocak 2006-Aralık 2013 tarihleri arasında akciğer kanseri tanısı ile anatomik rezeksiyon uygulanan ve preoperatif PET/BT çekilmiş olan 330 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan 27 (% 8,2) kadın, 303 (% 91,8) erkek hastanın ortalama yaşları 61,09 (23-87) yıl idi. Histolojik olarak, 92 (% 27,9) adenokarsinom, 195 (% 59,1) epidermoid karsinom, 4 (% 1,2) KHAK ve 39 (% 11,8) diğer alt tipi belirlenemeyen KHDAK'lı olgu bulunmaktaydı. TNM evrelemesine göre; Evre 1A, 1B, 2A, 2B, 3A, 3B, 4'te sırasıyla 48, 40, 61, 71, 86, 10, 14 hasta bulunmaktaydı. Tüm hastalar için sağkalım analizinde 2 yıllık sağkalım oranı %60, 5 yıllık sağkalım oranı ise %47,2 idi. Yaş, cinsiyet ve tanı değişkenlerinin sağkalım üzerine anlamlı etkileri bulunmadı (p=0,18, p=0,72, p=0,072). N2 pozitifliğinin sağkalım üzerine etkisi anlamlı bulunmadı (p=0,24). Kitle SUVmax değeri ile sağkalım analizinde sonuç istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,009). Kitle SUVmax ile tümör boyutu arasında zayıf pozitif korelasyon saptandı (r=0,360 p=0,001). Tüm olguların kitle SUVmax değerleri için ideal kesim noktası 8,9 olarak bulundu. Bu değere göre yapılan sağkalım karşılaştırması ise sınırda anlamlı olarak bulundu (p=0,077). SONUÇ: Kitle SUVmax değerindeki artış, sağkalımı olumsuz yönde etkilemektedir. Kitle SUVmax değerinin 8,9'un üzerinde olduğu olgularda bu ilişki daha belirgindir. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, prognoz, FDG PET, SUV

Akciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğerNeoplazmlar+3
Miray Ersöz
Gaziantep University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Timus cerrahisinde öngörülebilir tedaviler ve sonuçları

AMAÇ: En sık timektomi endikasyonları timoma ve MG'tir. Timik neoplazide cerrahinin hedefi invaziv ve metastatik hastalığı da içeren tam rezeksiyon, MG'deyse antikor yapımının ortadan kaldırılmasıdır. Çalışmamızda çeşitli sebeplerle timektomi uygulanan hastaları geriye dönük olarak inceleyerek timomalarda sağkalım analizlerini araştırmak ve MG'de timektominin tedaviye katkısını araştırmak, minimal invaziv yöntem ile açık timektomiyi kıyaslayarak cerrahi yaklaşımı sorgulamak amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde Şubat 1998–Nisan 2014 tarihleri arasında timektomi uygulanan 80 hasta alınmıştır. BULGULAR: Çalışmamızdaki 80 hastanın 37'si değişik histopatolojik tiplerde timoma, 4'ü timik karsinom tanısı almıştır. Hastaların 42'si (%52,5) MG'lidir. MG olsun ya da olmasın timomalı hastaların büyük çoğunluğuna MS ile yaklaşılmıştır. Timomalı hastalarda ortalama yaşam süresi 155,2±14,5 ay ve 5 yıllık sağkalım olasılığı %82,9 olarak hesaplanmıştır. Timik karsinomlu 4 hastaya ekstended timektomi uygulanmış, takipte nüks saptanmamıştır. Timik maligniteli bazı hastalarda, invazyon nedeniyle bazı anatomik yapılara rezeksiyon uygulanmıştır. MG tanılı hastalarda en sık MS, son yıllarda non-timoma MG'de VATS uygulanmıştır. MG'de timektomi tam remisyon, iyileşme ve miyastenik krizin azalmasını sağlamıştır. SONUÇLAR: Timomada, histopatolojik tiple birlikte en önemli prognostik faktör invazyon durumu ve rezeksiyonun genişliğidir. Tam bir rezeksiyonun sağlanabilmesi için MS en önemli yaklaşım yöntemidir. Timomada ve timik karsinomda RT ve KT uygulamaları cerrahiyle birlikte uzun sağkalım ve daha az nüks ile birliktedir. MG hastalarında tam remisyon, iyileşme veya hastalığın kötüleşmemesi için timektomi uygulanmalıdır. Anahtar kelimeler: Timoma, Miyastenia gravis, Ekstended timektomi, VATS

Göğüs cerrahisiGöğüs neoplazmları
Bekir Elma
Gaziantep University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

T3 küçük hücre dışı akciğer tümörlerinde sağkalım analizi ve prognostik faktörler

Akciğer kanserleri, kanser ilişkili ölüm nedenlerinin başında gelmektedir. Bu çalışmadaki amacımız, T3 küçük hücre dışı akciğer kanserli olgularda prognoz ve sağkalımı etkileyen faktörleri ve bu faktörlerin birbirleriyle olan ilişkilerini incelemektir. Kliniğimize 1997 – 2013 yılları arasında başvurarak opere edilen T3 tümörlü 129 olgu; yaş, cinsiyet, uygulanan rezeksiyon tipi, tümör histopatolojisi, T3 alt sınıfı, TNM evresi, lenf nodu tutulumu, kemoterapi ve radyoterapi ile nüks durumu açısından, retrospektif olarak incelenmiştir. İstatistik olarak Kaplan – Meier Survival Analizi, Cox Çoklu Değişkenli Regresyon Analizi; anlamlılık hesaplamalarında ise Log – Rank Test ve Breslow (genelleştirilmiş Wilcoxon) Testlerine başvurulmuştur. Çalışmamızda, tüm olgu grubu için toplam 2 yıllık sağ kalım oranı % 58.5, 5 yıllık sağ kalım oranı %30.9 bulunmuştur. Tüm olgu grubu evre açısından değerlendirildiğinde; evre IIB ve IIIA için ortalama sağkalım süreleri sırasıyla 49 ve 34 aydı (P = 0.201). Lobektomi uygulanan hastalarda pnömonektomiye oranla (49 ve 32 ay olmak üzere) daha yüksek sağkalım oranları görülmüştür. Lenf nodu tutulumunda N1 hastalık 1.2 kat (P=0.561), N2 hastalık ise 2,2 kat kötü prognozla ilişkili bulunmuştur (P = 0.033). Kemoterapi uygulanan hastalarda ortalama sağkalım süresi 42 ayken, kemoterapi almayan hastalarda benzer olarak 41 aydı. Çalışmamızda yaş, cinsiyet, tümör histopatolojisinin tek başına prognoz öngördürücü değeri olmadığı görüldü. Sonuç olarak; hastalık evresi ile lenf nodu tutulumu gibi evre ilişkili faktörler T3 küçük hücre dışı akciğer kanserli olgularda sağkalım değerlendirmesinde kötü prognostik faktörlerdir. Bunun dışındaki demografik ve klinik parametreler, ancak hastanın diğer özellikleriyle birlikte anlamlı sonuç verebilir. Anahtar Kelimeler: T3 KHDAK, Prognostik faktörler, Sağkalım

Akciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerNeoplazmlar+3
Ahmet Uluşan
Gaziantep University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hiperhidroziste VATS sempatektomi

Hiperhidroziste VATS Sempatektomi Giriş ve Amaç: Hiperhidrozis sempatik zincir tarafından innerve edilen dermatomlardaki aktivite artışına bağlı palmar, aksiller, fasyal ve dorsal bölgede aşırı terleme ile karakterize, etiyolojisi bilinmeyen bir hastalıktır. Hiperhidrozis doğrudan veya dolaylı şekilde kişinin yaşantısını etkileyerek psikososyal sorunlara neden olur. Hiperhidrozis tedavisinde, konservatif medikal yöntemler ve cerahi invaziv yöntemler kullanılabilmektedir. Cerrahi sempatektominin major endikasyonu medikal tedaviye cevap vermeyen palmar ve aksiller hiperhidrozistir. Hiperhidrozistesempatektomi sonrası başarı hastaların şikayetlerinin tamamen geçmesi ve cerrahi öncesi şikayetlerinin tekrarlamamasıdır. Bu tez çalışmasında amacımız hiperhidrozis nedeniyle torakoskopik sempatektomi yapılan hastalarda sempatektomi seviyesini cerrahi komplikasyonlarını, hiperhidrozis nüksünü, kompansatuar terleme oranını ve sempatektominin yaşam kalitesi üzerine etkilerini tespit etmektir.Gereç ve Yöntem : Çalışma 2006 2011 tarihleri arasında arasında Bezmialem Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi (2010- Bezmialem Vakıf Üniversitesi) Göğüs Cerrahisi Kliniğinde palmar ve aksiller hiperhidrozisli 50 hastada yapılmıştır. Çalışma prospektif olarak tutulan data üzerinde retrospektif olarak planlanmıştır. Hasta dosyalarından, yaş, cinsiyet, sempatektomi seviyesi (çıkartılan gangliyon numarası), cerrahi morbidite ve mortalite, hastanede yatış süresi bilgileri çıkarılmıştır. Nüks ve kompansatuar hiperhidrozis bilgileri kontrol muayene ile elde edilmiştir.Bulgular :Elli hastaya, bilateral olmak üzere 102 sempatektomi yapılmıştır. Bir olgu nüks nedeniyle iki kez opere olmuştur. Hastaların 23'ü kadın (%46), 27'si erkek (%54) olup, yaş ortalaması 25 (13-55 yaş) idi. Sempatektomi seviyesi; 21 hasta (%42) T2-4, 18 hasta (%36) T2-5, 6 hasta (%12) T3-4, 3 hasta (%6) T2, 2 hasta (%4) ise T3-5 şeklindeydi. Morbidite %14,7 (15 olgu) olup, 13 olgu (%12,7) pnömotoraks ve birer olgu (%1) açığa geçme ve nüks şeklindedir. Hastanede kalış süresi 1,68 (1-4) gündür. Mortalite olmamıştır. Torakoskopik sempatektomi ile %98 başarı sağlanmıştır. Kompansatuar terleme 34 (%68) olguda vardı. İki olguda ciddi boyutta idi.Sonuç: Hiperhidroziste VATS sempatektomi güvenli, etkin ve başarılı bir yöntemdir. Yüksek yaşam kalitesi ve hasta memnuniyeti elde edilmektedir.

Mehmet Sait Ersöz
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pektus deformitesinde nuss prosedürü

Giri ve Amaç: Pektus ekskavatum konjenital göüs duvarı deformiteleri içinde en sıkgörülendir. Ortalama 400 doumda 1 görülür. Erkeklerde kızlara oranla 3 kat fazla görülür.Genellikle asemptomatiktir. Kiiler genellikle göüsteki ekil bozukluunun vermi olduupsikososyal rahatsızlık nedeniyle bavururlar ve bata gelen operasyon endikasyonu budur.Önceleri Ravitch yöntemi denilen, wedge osteotomi ve kıkırdak kosta rezeksiyonuyapılarak uygulanan sternoplasti ile deformite düzeltilmekteydi. Dr. Nuss tarafından 1986'da minimal invazif yöntemin tanımlanması ile pektus tamiri yeni bir boyut kazanmıtır.Daha az insizyon, daha kısa operasyon ve hastanede kalı süresi, daha az kanama verezeksiyon yapılmıyor olması ile bu yöntem hızla yaygınlamı ve cerrahlar arasında kabulgörmütür. Bu çalımamızda olguların demografik özellikleri, ikayetleri, aile öyküleri,deformiteye elik eden patolojilerin varlıı, yöntemin pektus deformitesinindüzeltilmesinde etkinlii, güvenilirlii, meydana gelen komplikasyonlar irdelenmi veliteratür eliinde sunulmutur.Gereç ve Yöntem: 2006-2011 yılları arasında kliniimizde Nuss prosedürü ile pektusdeformitesi tamiri yapılan 29 hastanın prospektif olarak tutulan kayıtları incelendi.Hastalar cins, ya, semptomlar, aile öyküsü, pektus deformitesine elik eden patolojininolup olmadıı, preoperatif elektrokardiyografi ve ekokardiyografi bulguları, preoperatif vepostoperatif pektus indeksi, preoperatif ve postoperatif solunum fonksiyon testlerindekiFEV1 ve FVC deerleri, kullanılan stabilizatörün nitelii, barın ölçüsü, postoperatifkomplikasyon geliip gelimedii, hastanede kalı süresi, barın takılı kalma süresi, barçıkarıldıktan sonra çökme izlenip izlenmedii yönünden deerlendirildi ve parametrelerSPSS 16.0 istatistik programına kaydedildi. Dataların frekans ve deskriptif verileri verildi.Deerlendirmede non-parametrik testlerden Wilcoxon Signed Ranks testi ve Spearmankorelasyon testi kullanıldı.Bulgular: Olguların 3' ü (%10.3) kız, 26' sı (%89.7) erkekti ve ya ortalaması 17'ydi (7-31). Olguların 13'ünde (%44.8) aile anamnezi pozitiflii mevcuttu. Ekokardiyografideerlendirmelerinde ise 10 hastada (%34.4) elik eden kardiyak patoloji saptandı.Hastaların 8' inde (%27.6) skolyoz mevcuttu. Olgularımızın preoperatif grafilerine görepektus indeksi ortalama 4.19±0.97, postoperatif pektus indeksi 2.38±0.46 (1.19-3.05)'ydi.Preoperatif ortalama FVC deeri 3.66±0.89 litre, ortalama FEV1 deeri 3.52±0.84 litre'2ydi. Postoperatif ortalama FVC deeri 3.91±0.86 litre (2.23-5.60), ortalama FEV1 deeri3.75±0.83 litre' ydi. (2.10-5.20). Olgularımızın 5' inde (%17.2) absorbabl stabilizatör, 24'ünde (%82.8) ise metal non-absorbabl stabilizatör kullanıldı. Olguların 6' sında (%20.7) 13inç, 2' sinde (%6.9) 12 inç, 9' unda (%31) 11 inç, 7' sinde (%24.1) 10 inç, 3' ünde(%10.3) 9 inç ve 2' sinde (%6.9) 8 inçlik bar kullanıldı. Bunların 5' i uzun, 24'ü kısa bardı.Olguların postoperatif hastanede kalı süresi 1-3 gün arasındaydı. Mortalite görülmedi.Sonuç: Nuss prosedürü, pektus ekskavatum deformitesinin düzeltilmesinde, etkin,güvenilir, minimal invazif bir yöntemdir.

Osman Cemil Akdemir
Bezmialem Vakıf University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Opere akciğer kanseri hastalarında hiler lenfadenopati pozitifliğinin prognoza etkisi

Amaç: Bu çalışmada küratif olarak opere edilmiş olan olgularda, patolojik olarak saptanmış olan 10 no'lu lenf nodu pozitifliğinin, sağkalıma etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Şubat 2007 ve ağustos 2024 tarihleri arasında göğüs cerrahisi kliniğine başvuran küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) nedeniyle küratif rezeksiyon yapılan 976 hastada 10 nolu lenf nodu pozitifliği bulunan hastalar; diğer istasyon N1 lenf nodu pozitiflikleriyle, N2 lenf nodu pozitiflikleriyle, artan tümör çapları ile, kanser hücrelerinin histolojik tipleri ile, operasyon şekli ile ve birbirleri arasında nüks oranları ile kıyaslanarak, sağ kalıma etkisine bakılmıştır. Bulgular: Sonuçlarımıza göre düşük evreli ve tümör çapı küçük olan opere hastalarda, histolojik tanıya bakılmaksızın, ortalama sağ kalım değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar gözlenmiştir (p=0,001, p=0.038). Hiler lenf nodu pozitifliğinin diğer tek istasyon N1 pozitifliklerine kıyasla, sağ kalımları arasında farklılıklar görülmüş fakat anlamlı bulunmamıştır. KHDAK'lerinde sadece tekli istasyon pozitifliğinin görülmesi avantajlı olup, mediastinal lenf nodu diseksiyonu ile birlikte yapılan rezeksiyon sonrası, çoklu pozitifliklere göre ortalama sağ kalımı artırabileceği ortaya konulmuştur. Sonuçlar: Bu çalışma, 10 nolu lenf nodu pozitifliğinin, tek başına diğer tek istasyon N1 pozitifliklerine kıyasla sağ kalım açısından anlamlı farklılık gözlemlenmediğini, ancak çok istasyon N1 ve N2 pozitiflikleri varlığına kıyasla daha iyi sağkalım sürelerine sahip olduğunu göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, Göğüs cerrahisi,Hiler lenfadenopati pozitifliği,Küçük hücre dışı akciğer kanseri, Prognoz

Mehmet Emin Erğan
Gaziantep University
2025
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gaziantep Üniversitesi göğüs cerrahi kliniğinde son 10 yılda yapılan metastazektomiler ve tekrarlayan metastazektomilerin hasta sağkalımına katkısı

Akciğer metastazları birçok solid tümörde morbidite ve mortalitenin önemli belirleyicilerindendir. Metastazektomi, seçilmiş hastalarda küratif veya palyatif amaçla uygulanabilen bir cerrahi seçenek olup, tekrarlayan metastazektomilerin sağkalıma katkısı halen tartışmalıdır. Bu çalışma, kliniğimizde son 10 yılda uygulanan metastazektomi ve tekrarlayan metastazektomilerin hasta sağkalımı üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

Mustafa Çalı
Gaziantep University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer kanserinde timokinonun hücre düzeyinde etkileri

AMAÇ: Nigella Sativa (Çörek Otu) bileşenlerinden biyoaktif komponent olan Timokinonun antikanserojenik, antitümöral, antiülserojenik, antibakteriyal, analjezik, antioksidan, hipoglisemik ve bağışıklık sistemini güçlendirici etkileri gösterilmiştir. Çalışmamızda akciğer kanserleri hücre hatları üzerinde Timokinonun ilgili dozlarda invitro etkili olup olmadığı araştırılacaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Gaziantep Üniversitesi Hücre Kültür Laboratuvarında A549 (Bronkoalveoler karsinom), HTB54 (Epidermoid karsinom) ve BEAS2B (Normal bronş epiteli) hücre hatları kültür ortamında çoğaltılarak timokinon ve sisplatin 10,100 ve 200 µM konsantrasyonlarda uygulanıp, hücre canlılığı değerlendirilecektir. BULGULAR: A549, HTB54 ve BEAS2B hücrelerine uygulanan timokinon ve sisplatinin eşit konsantrasyondaki etkileri karşılaştırılmıştır. Serum fizyolojik ve kimyasal madde çözücü solüsyon (DMSO) ile tüm hücrelerde değişiklik saptanmamıştır. 10 µM konsantrasyonda kimyasalların herhangi bir etkisi görülmemiştir. Tüm hücrelerde timokinon 100 ve 200 µM, sisplatin ise 200 µM dozda etkili olduğu saptanmıştır. Sisplatinin 100 µM dozda etkili olmadığı, timokinonun 200 µM dozda toksik olduğu görülmüştür. SONUÇLAR: A549, HTB54 ve BEAS2B hücrelerinde timokinonun 100 ve 200 µM dozdaki etkileri, sisplatinin aynı dozdaki etkisinden daha fazla olduğu görülmüştür.HTB54 ve A549 hücrelerinde sisplatinin 100 µM dozda etkisi yoktur. BEAS2B hücrelerinde her iki kimyasalda 100 ve 200 µM dozda etkilidir. Timokinonun etkin dozu 100 µM, sisplatinin etkin dozu 200 µM olarak belirlenmiştir. Her iki kimyasal madde etkin dozlarında benzer toksisiteye sahiptir. Sonuç olarak akciğer kanser hücreleri üzerinde, timokinonun etkisi sisplatinden üstündür. Anahtar Kelimeler: Akciğer Kanseri, Timokinon, Çörek Otu, Sisplatin

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıAntineoplastik ajanlar+6
Onur Bayrakçı
Gaziantep University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pektus ekskavatum hastalarında haller indexi ile correction indexi'nin birbirleriyle uyumunun değerlendirilmesi

Giriş: Pektus ekskavatum, göğüs kafesi ön duvarında sıkça görülen konjenital bir deformitedir. Bu durum, kaburgaların sternum ile birleştiği noktadaki kıkırdak dokunun ve kemik dokunun birbirinden uyumsuz gelişimi sonucu, sternumun içe doğru çökmesi veya göğüs kafesi ön duvarında bir oyuk oluşturmasıyla karakterizedir. Sternumun pozisyonunun bir şekilde göğüs kafesi içine doğru veya dışarıya doğru değişmesi, göğüs kafesinin normal gelişimini etkileyebilir. Pektus ekskavatum genellikle çocukluk döneminde fark edilir ve ergenlik çağında belirginleşebilir. Göğüs ön duvarındaki bu deformite, solunum ve kalp fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilecek kadar, göğüs kafesi formunu değiştirebilir. Tedavi genellikle semptomların şiddetine ve hastanın yaşına göre değişir ve bazı durumlarda cerrahi müdahale de gerekebilir. Minimal invaziv bir cerrahi türü olan Nuss prosedürünün sıklıkla kullanılmasıyla birlikte, pektus ekskavatum defektinin düzeltilmesi, yapılan çalışmalar ile birlikte daha önceki yıllara göre yaygın hale gelmiştir. Amaç: Bu çalışmanın amacı, Pektus ekskavatum hastalarının başvuru anından tanıya kadar ve hastalığı nitelendirmekte kullanılan, toraks bilgisayarlı tomografisi ile tespit edilebilen Haller İndexi (HI) ve Correction İndexi'nin (CI) ölçüm değerlerinin hesaplanıp birbirleriyle aralarındaki ilişkinin ve bu değerlerin, yaş cinsiyet gibi parametreler ile de kıyaslandığında, CI ölçüm değerlerinin HI değerleri ile anlamlı korelasyonu olup olmadığını, CI'nin operasyon endikasyonu olarak değerlendirilmeye alınıp alınamayacağını araştırmak. Hastalar ve Yöntem: Pectus ekskavatum deformitesi nedeniyle Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Ana Bilim Dalı'na 2012-2024 yılları arasında müracaat eden 212 hasta retrospektif olarak incelendi. 115 hasta çalışmaya dahil edildi. Pektus ekskavatum deformitesini inceleyebilmek için tespit edilen hastaların operasyon öncesi çekilen toraks bilgisayarlı tomografilerinde, HI ve CI değerleri ayrı ayrı hesaplandı. Pektus ekskavatum dereceleri ve ölçüm indexleri göz önüne alınarak Nuss prosedürü ile opere edilen ve opere edilmeyen hasta grupları sınıflandırılıp, index değerlerinin birbirleriyle olan ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 115 hasta dahil edildi. Hastaların 85'i opere edildi , 30 hasta opere edilmeyen kontrol grubu olarak istatistik analizine alındı. Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 16,6±3,2 olup; opere edilen hastaların yaş ortalaması 16,2±3,1; opere edilmeyen hastaların yaş ortalaması 17,7±3,2 olarak saptandı. Opere edilmeyen hastaların yaş ortalamaları anlamlı olarak yüksek saptandı. Çalışmamızda hastaların 92'si (%80) erkek ve 23'ü (%20) kadın; opere edilenlerin 68'i (%80) erkek ve 17'si (%20) kadın ve opere edilmeyenlerin 24'ü (%80) erkek ve 6'sı (%20) kadındı. Tüm hastaların HI ortalaması 4,01±1,71, opere edilenlerin HI ortalaması 4,38±1,85 ve opere edilmeyenlerin HI ortalaması 2,99±0,37 olarak saptandı. Opere edilen hastaların HI değerleri anlamlı olarak yüksek saptandı. Tüm hastaların CI ortalaması %34,99±15,02, opere edilenlerin CI ortalaması %38,48±15,83 ve opere edilmeyenlerin CI ortalaması %25,10±4,88 olarak saptandı. Opere edilen hastaların CI değerleri anlamlı olarak yüksek saptandı. Tüm grupta HI ve CI arasında güçlü düzeyde anlamlı korelasyon (p<0.05); opere edilen hastalarda HI ve CI arasında güçlü düzeyde anlamlı korelasyon (p<0.05) ve opere edilmeyen hastalarda HI ve CI arasında orta düzeyde anlamlı korelasyon saptandı. Haller indeksi 3,25'in üzerinde olan hastaları 55'inin (%77,5) Cİ'si %28'in üzerinde, 16'sı (%22,5) Cİ'si %28'in altında; haller indeksi 3,25'in altında olan hastaların 5'inin (%1,4) Cİ'si %28'in üzerinde, 39'u (%88,6) Cİ'si %28'in altındaydı. Tüm grup, opere edilen ve edilmeyen hastalarda yaş'ın HI ve CI ile arasında korelasyon saptanmadı. (p>0,05). Opere edilen ve edilmeyen hastaların CI değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Opere edilen hastalarda ortalama yatış süresi 6,6±2,7 (Min:4, Maks:28) gün olup, yatış süresinin HI ve CI ile arasında düşük düzeyde anlamlı korelasyon gösterdiği saptandı. HI için eğri altında kalan alan (EAA) 0,835 cm2 olup 3,25'lik kesim değeri için sensitivite %80 ve spesifite %76,5 olarak hesaplandı. CI için EAA 0,783 cm2 olup %28'lik kesim değeri için sensitivite %83,3 ve spesifite %64,7 olarak hesaplandı. Çalışmamızda, 1 (%1,2) hastada intraoperatif komplikasyon geliştiği, 1 (%1,2) hastada yara yeri enfeksiyonu geliştiği, 1 (%1,2) hastada bar kayması olduğu görüldü. Çalışmamızda, 1 (%1,2) hastanın postoperatif 28. günde eksitus olduğu görüldü. Sonuç: HI ve CI arasında yüksek korelasyon olduğu saptandı. CI'si %28 veya daha fazla olan PE'li olgularda cerrahi onarım öneriyoruz, çünkü bu değer uzun süredir kabul görmüş standartla (HI ≥3.25) ciddi bir korelasyon göstermektedir. Yapılan çeşitli çalışmalarda ve bizim çalışmamızda deformitenin derecesine bakılmaksızın transvers olarak geniş bir göğsün HI'yi arttırdığı ve tam aksine transvers olarak dar bir göğüs çapının HI'yi azalttığı yine aynı çalışmalarda CI'nin ise denkleminde göğsün transvers genişliği yer almadığından çöküntünün derecesinin daha kesin olarak hesaplanabileceği belirtilmiştir. Literatürde yayınlanmış eski çalışmalara binaen HI'nin CI'den görüntüleme sonuçlarıyla daha üstün bir gösterge olduğu sonucuna varılmış olsa da, CI'nin pektus şiddetini bilgisayarlı tomografi görüntülemeleri neticesinde doğrudan değerlendiren ve HI'den daha uygun bir değerlendirme yöntemi olduğu tezini savunuyoruz. Tıp dünyasında PE'li hastalar üzerinde yapılan ve tüm dünya çapında kabul görmüş birçok araştırma neticesinde , CI'nin, HI'ye kıyasla gereksiz cerrahi onarım sıklığını en az %10 oranında azalttığı yönünde çalışmalar bildirilmiştir. Yaptığımız bu çalışmada benzer sonuçlara ulaştık ve CI'nin PE'li hastalarda operasyon endikasyonu olarak HI ölçüm değerine kıyasla daha uygun bir kriter olduğunu düşünmekteyiz.

İlker Deniz
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı akciğer rezeksiyonu yapılan hastalarının yapay zeka ile postoperatif başarı ve risk analizi

Her cerrahi branş gibi göğüs cerrahisi branşı da ameliyat öncesinde ince elenip sık dokunan hazırlıklarla dolu risk analizleri, ameliyat esnasında ciddi bir emek ve konsantrasyon, ameliyat sonrası her adımın dikkatle takip edilmesi gereken doğru kararlar verme bütünüdür. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) histopatolojik tip olarak akciğer kanserleri içinde en sık görülenidir. Çalışmamız bu süreçler içinde ameliyat sonrası aşamalar başta olmak üzere tüm adımlarda hastalara ve hekimlere yardımcı olmayı hedeflemektedir. 9. TNM evreleme sistemi günümüzde IASLC tarafından önerilen ve kullanılan evreleme sistemidir. Erken evre ve rezektabl lokal ileri evre KHDAK grubunda cerrahi tedavi etkindir. Akciğer rezeksiyonu ve sistematik mediastinal lenf nodu diseksiyonu KHDAK cerrahisinin temelini oluşturur. Ameliyat sonrası dönemde görülen komplikasyonlar, ileri tedavi ve bakım gerektiren yoğun bakım yatışlarının olması, hastanede kalış süresinin uzaması başta mortalite, morbidite, maliyet, hastane enfeksiyonları, sürdürülebilirlik ve sosyal etkenler açısından önem arz etmektedir. Bu aşamalarda yoğun bakım gerekliliğinin değerlendirilmesi konusunda objektif, düşük maliyetli, kolay kullanımı olan, kendini geliştirebilen, günlük pratiğe uyarlanabilir, hasta özelinde çalışan ve doğruluk oranı yüksek şekilde sonuç veren bir uygulama ya da değerlendirme ölçütü bulunmamaktadır. Yapay zeka uygulamaları hekimliğe yardımcı alanlar, sağlık sistemlerinde ve diğer alanlarda veri toplama, sınıflandırma, saklama, öğrenme, öğretme gibi özellikleri ile karar vermeye yardımcı algoritmalar olarak hayatımızda yer bulmaktadır. Çalışmamızda KHDAK sebebiyle opere edilen hastalarda post op süreçleri elimizdeki veriler ile tahmin etmeyi amaçladık. Çalışmamızda 1471 hastanın verileri retrospektif olarak incelenerek geniş veri setleri oluşturuldu. 6 adet farklı yapay zeka algoritması kullanılarak hastalara ait 14 parametre ile hastaların postoperatif klinik süreçleri ve yoğun bakıma çıkıp çıkmayacakları yüksek doğruluk ve başarı oranı ile tahmin edilmesi amaçlandı. Bu algoritmalar: SVM-Linear Kernel, Random Forest sınıflandırma, SMOTE Sonrası SVM-Linear Kernel, SMOTE Sonrası Random Forest sınıflandırma, Lineer Regresyon ve Radial Basis SVM Korele Yöntemi idi. Yoğun bakıma çıkacak hastaları tahmin etmede en başarılı algoritmamız SMOTE Sonrası Random Forest sınıflandırma oldu ve F1 ortalama skoru %91, yoğun bakıma çıkmayacak hastaları tahmin etmede en başarılı algoritmamız SMOTE Sonrası Random Forest sınıflandırma oldu ve F1 ortalama skoru %91 olarak hesaplandı. SMOTE Sonrası Random Forest sınıflandırma yöntemi için ortalama çapraz doğrulama puanı 0.9232, çapraz doğrulama puanının standart sapması ise 0.0165 olarak hesaplandı. En başarılı algoritmamızda ROC eğrisinde eğri altında kalan alan %86 idi. Yapay zeka algoritmaları sayesinde KHDAK cerrahisi sonrası postoperatif klinik tahminler, yüksek doğruluk ve başarı oranlarıyla gerçekleştirilebilmekte olup, gelecekte klinik pratikte daha yaygın bir şekilde kullanılması beklenmektedir. Anahtar Sözcükler: Küçük Hücreli Dışı Akciğer Karsinomu, NSCLC, Postoperatif Komplikasyon, Yoğun Bakım Ünitesi, Yoğun bakım, Yapay Zeka, SMOTE, Lineer Regresyon, SVM, Support Vector Machine, Lineer Karnel, Radial Basis, Random Forest, Göğüs cerrahisi.

Göğüs cerrahisiİnsan-yapay zeka etkileşimi
Çağlayan Atakan Bilgin
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Opere edilen küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında ipsilateral mediyastinal lenf nodu (N2) yayılımı varlığında visseral plevral tutulumunun sağkalım üzerine etkisi

Amaç:Akciğer kanseri dünyada kansere bağlı ölümlerin en sık nedenidir. Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de akciğer kanseri artış göstermektedir ve kadın cinsiyet için görülme sıklık oranı artmaktadır. Akciğer kanserinde prognozu belirleyen en önemli faktör hastalığın evresi olup, ikinci sırada histolojik hücre tipi gelmektedir. Tümör boyutu, lenf nodu varlığı ve uzak organ metastazı hastalığın evresini belirlemektedir. Plevral tutulum varlığı da tümör boyutundan bağımsız olarak hastalığın evresini değiştirmektedir. Bu çalışmada akciğer rezeksiyonu yapılan, küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı olgularda patolojik inceleme sonrası ipsilateral lenf nodu tutulumu(N2) saptanan hastaların visseral plevral tutulumunun sağkalım üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Bu amaçla; ipsilateral lenf nodu pozitif olan hastalarda plevra tutulumu olan ve plevra tutulumu olmayan hastalar sağkalım açısından karşılaştırıldı ve literatür eşliğinde tartışıldı. Gereç ve yöntemler :Çukurova Ünıversitesi Balcalı hastanesi göğüs cerrahisi anabilim dalında Eylül 2011 ile Temmuz 2020 tarihleri arasında primer akciğer kanseri nedeniyle opere edilen 1581 hastanın dosyaları retrospektif olarak tarandı. Dışlanma kriterlerinin uygulanması sonrası çalışma gurubu 1400 hastadan oluştu.Taranan hastalar arasında 233 ipsilateral lenf nodu tutulumu olan hasta vardı. Bu hastalardan otuzbeş tanesinde visseral plevra tutulumu pozitif olarak saptandı. Takip süresi 12-72 ay olarak belirlendi. Hastaların dijital ortamdaki verileri ve arşiv dosyaları geriye yönelik incelenerek tanı anındaki yaş, cinsiyet, tümörün tarafı, yapılan cerrahi prosedür, tümörün histolojik tipi, tümör boyutu, visseral ve pariyetal plevra tutulumununa göre hastlık evrelemesi TNM8 esas alınarak yapıldı. Istatiksel çalışmalarda SPSS sistemi kullanıldı. Bulgular:Bakılan hastalardan 233 ünde ipsilateral lenf nodu(N2) pozitif olarak değerlendirildi. Bakılan N2 pozitif olan hastaların 186 sı (79.8%) i erkek 47 si (20.2%) i kadındı. N2 pozitif olan hastaların 35 de (15%) visseral plevra invazyonu mevcuttu. N2 pozitif hasta grubunun, visseral plevra invazyonu olmayanlarında median yaşam süreci 23.37 ay (95% güven aralığı 8:7.27-29.47) iken visseral plevra invazyonu olan grupta 19.83 ay (95% güven aralığı 9.71-29.96) buludu. Iki gurup arasında istatiksel anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç:N2 lenf nodlarının tutulumu prognozu keskin biçimde ve en etkili olarak kötüleştiren faktör olarak görülmektedir. Visseral plevra invazyonu da bağımsız olarak kötü prognoz gösterse de, N2 pozitif hastalarda bu etkisi ön plana çıkmamakta ve N2 pozitif hastaların kötü prognozunda N2 hastalığın diğer faktörlerden daha etkili olduğu görülmektedir. N2 hastalık varlığında VPİ nun survi sürelerine etkisinin olmadığını düşünmekteyiz.

İsa Mırzayev
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pulmoner rezeksiyon sonrası diyafram altı hava verme (Pneumoperitoneum) uygulaması ile uzamış hava kaçağının önlenmesi

Akciğer doku çıkarmalarından sonra görülen ardıl sorunlardan uzamış hava kaçağı ve kalıntı plevral boşluk gelişimi önemli bir sorun olmaya devam etmektedir.Bu çalışmadaki amacımız; pneumoperitoneumun uzamış hava kaçağı ve kalıntı plevral boşluğu engellemedeki etkinliğini incelemektir. Çalışma kümesi (20 hasta) ile denetim kümesi (20 hasta) arasında hava kaçağı kesilme, göğüs tüplerinin çekilme, hastanede kalış süreleri, AKG ve SFT değişiklikleri ile kalıntı plevral boşluk gelişimi karşılaştırılmıştır.İstatistiksel yöntemler olarak Mann Whitney-U, , Wilcoxon Ranks ve Fisher's Exact testleri ile Friedman varyans analizi kullanılmıştır. Çalışmada elde edilen tüm sonuçlar için p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.Tüm hastalarda (40 hasta) istatistiksel olarak anlamlı olan ameliyat sonrası 1. gün FEV1 ve FVC'de azalma, pCO2'de artma izlendi. Bu sonuç çalışma ve denetim kümesinde benzerdi. Hava kaçağı kesilme, tüp çekme süresi, hastanede kalış süreleri ve kalıntı plevral boşluk oluşumu yönünden kümeler arasında fark görülmedi. Üst lobektomi yapılan çalışma kümesinde hava kaçağı kesilme, tüp çekme ve hastanede kalış sürelerinin daha kısa olduğu fakat bunun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü.Sonuç olarak; lobektomi sonrası diyafram altına hava verilerek hava kaçağı ve plevral boşluk gelişimini önlemek için uygulanan pneumoperitoneum yönteminin etkinliği gösterilememiştir. Üst lobektomileri içeren daha fazla hasta sayılı çalışmalar farklı anlamlı sonuçlar verebilir.

AkciğerAkciğer hastalıklarıGöğüs cerrahisi+2
Ersin Arslan
Gaziantep University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Köpeklerde akciğer rezeksiyonu sonrası invivo trombosit jel kullanımının hava kaçağı ve iyileşme üzerine etkileri

IÖZETKÖPEKLERDE AKC ĞER REZEKS YONU SONRASI NV VO TROMBOS TJEL KULLANIMININ HAVA KAÇAĞI VE Y LEŞME ÜZER NE ETK LERDr. brahim NACAK, Uzmanlık Tezi, Göğüs Cerrahisi Anabilim DalıTez Yöneticisi: Prof. Dr. Levent ELBEYLAğustos 2006, 46 SayfaAkciğer rezeksiyonlarını takiben postoperatif hava kaçakları sıkkarşılaşılan problemlerden birisidir. Bu hava kaçaklarının önlenmesi veyaortadan kaldırılması torasik cerrahinin önemli bir hedefidir. Hava kaçaklarını enaza indirmek için, sütur ve stapler hatlarını desteklemek veya onların yerinialmak üzere çeşitli yapıştırıcı materyaller geliştirilmektedir. Akciğer rezeksiyonusonrasında rezeksiyon hattındaki doku iyileşmesi önem arzetmektedir.Trombosit jel tam kandan sanrifüj yöntemiyle elde edilen trombositten zenginplazma (TZP) ile trombinin birleşmesinden oluşur. Trombosit jelin kullanımamacı içerisindeki büyüme faktörlerini cerrahi alana vererek bu alanda hücregöçü ve bölünmesi için bir ortam oluşturulmasıdır. Bu çalışmada köpekakciğerinde yapılan wedge rezeksiyonundan sonra rezeksiyon hattına spreyşeklinde verilen trombosit jel' in akciğerde doku iyileşmesini hızlandırmada vehava kaçaklarını önlemede bir rolü olup olmadığını araştırıldı. Çalışmamızdaaynı akciğerde farklı loblara rezeksiyon yapıldıktan sonra trombosit jelinuygulandığı ve uygulanmadığı loblardan, biyopsi materyallerinin 3. ve 10. gündealındığı toplam 10 köpek kullanıldı. rezeksiyon sonrası trombosit jel uygulananve biyopsileri 3. günde alınan dokulardaki iyileşme hızı, trombosit jeluygulanmayana göre istatistiksel olarak sınırda anlamlılık düzeyinde daha iyibulundu (p=0,11). Rezeksiyon sonrası trombosit jel uygulanan ve biyopsileri 10.günde alınan dokulardaki iyileşme hızı ise trombosit jel uygulanmayana göreistatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha iyi bulundu (P= 0,009). Biyopsialınma zamanı dikkate alınmadan, trombosit jel verilen ve verilmeyengruplar iyileşme hızı açısından değerlendirildiğinde yine istatistiksel olarakanlamlı fark bulundu (p= 0.003). Çalışmamızda rezeksiyonu takiben trombositjel uygulanan ve uygulanmayan grupların hiçbirinde hava kaçağına rastlamadık.Sonuç olarak, akciğer rezeksiyonunu takiben trombosit jel uygulanması,gerek erken dönemde, gerekse geç dönemde yara iyileşmesinihızlandırmaktadır. Yara iyileşmesinin hızlı olması muhtemelen olası havakaçaklarının gelişmesini de önleyebilir.Anahtar kelimeler: Akciğer rezeksiyonu, Hava kaçağı, Yara iyileşmesi,Trombosit jel.

İbrahim Nacak
Gaziantep University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer kist hidatiklerinde preoperatif perforasyon ve süpürasyonun cerrahi tedaviye ve morbiditeye etkileri.

IIIÖZETAKCİĞER KİST HİDATİKLERİNDE PREOPERATİF PERFORASYONUN VESÜPÜRASYONUN CERRAHİ TEDAVİYE VE MORBİDİTEYE ETKİLERİDr. Mahmut GÜLGÖSTEREN, Uzmanlık Tezi, Göğüs Cerrahisi Anabilim DalıTez Yöneticisi: Doç. Dr. Bülent TUNÇÖZGÜRAralık 2006, 57 sayfaHidatik kistlerde germinatif membran bütünlüğünün bozulması delinmeolarak tanımlanmaktadır. Akciğer hidatik kistlerinde, delinmemiş grup ile delinmişgrup arasında semptomatolojik farklılıkların yanında diğer bazı parametrelerdede (hastanede kalış süresi, cerrahi, morbidite, mortalite) farklılıklar olabileceğinidüşündük. Belirlenen parametrelerde iki grup arasında ne gibi farklılıklarolabileceğini uygun istatistiksel testleri de kullanarak ortaya koymayı amaçladık.İki grup arasındaki farklılığın cerrahi tedavi yaklaşımını ve post operatifmorbiditeyi etkileyebileceğini vurgulamak istedik. Çalışmamızda Ocak 1995 -Aralık 2005 yılları arasında kist hidatik sebebiyle kliniğimize başvuran ve cerrahitedavi uygulanan 169 olgu retrospektif olarak incelendi. Olgular delinme olupolmamasına göre Grup 1 ve Grup 2 olmak üzere 2 gruba ayrıldı. İki gruparasında hastaneye başvuru süreleri, cinsiyet, yerleşim, belirtiler, hastanede kalışsüreleri karşılaştırldı. İstatistiksel analiz ki kare ve t-testi kullanılarak yapıldı. Bubulgular incelendiğinde öksürük-balgam, hidoptizi çok anlamlı (p<0.001), ağrı,ateş, hemoptizi ise anlamlı olarak bulundu (p< 0.05). İki grup arasındapostoperatif komplikasyon görülme oranındaki belirgin fark, istatistiksel olarak daanlamlıydı (p=0.002).Sonuçta delinmiş ve delinmemiş grup karşılaştırıldığında ciddi farklargörülmekte olup özellikle de hastanede kalış süresi, postoperatifkomplikasyonların gelişimi delinmiş grupta morbiditeyi önemli derecedeartırmaktadır. Ülkemizde bir halk sağlığı problemi olan akciğer hidatik kisthastlağı, tanı konulduğunda cerrahi olarak tedavi edilmelidirAnahtar kelimeler: Akciğer hidatik kisti, Perforasyon, Morbidite

Mahmut Gülgösteren
Gaziantep University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Göğüs cerrahisinde ameliyat öncesi ve sonrası hormon düzeylerinin morbidite ve mortalite üzerindeki etkisi

Göğüs cerrahi ameliyatları sonrası gelişen yan etki (komplikasyon) ve ölümlerin, gerilim (stres) hormonları olarak belirlenen ACTH,TSH, büyüme hormonu, prolaktin, kortizol, serbest ve toplam (total) T3, serbest ve toplam T4 ile olan ilişkisi, tüm bu değişkenlerde meydana gelen değişimlerin gruplar ve alt gruplar arası karşılaştırılarak veri (istatistiksel) yönünden anlamlı bir fark olup olmadığı araştırıldı. Çalışma için Şubat 2006 ? Ağustos 2008 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahi kliniğine başvuran seçmeli (elektif) torakotomi veya mediansternotomi planlanan 18-80 yaş grubunda, ASA I-III sınıfında, 59'u erkek,41'i kadın toplam 100 hasta seçildi.Hastalardan ameliyat öncesi (preoperatif), ameliyat sonrası (postoperatif) 1.saat ve ameliyat sonrası 15.gün olmak üzere kan örnekleri alındı ve serumları ayrılıp ? 80 derecede saklandı. Hastalar tanılarına göre kanserli olanlar ve olmayanlar, ameliyat tipine göre doku kaybı olanlar ve olmayanlar, hasta olma oranı (morbidite) ve ölüm oranına (mortalite) göre de yan etki gelişenler ve gelişmeyenler şeklinde gruplandırıldı.Tüm bu değişkenlerin hasta olma oranı ve ölüm oranı üzerine etkisi tartışıldı.Çalışmamızda doku kaybı olan ve olmayan gruplar arasında ve kanser olan ve olmayan gruplar arasında yapılan karşılaştırmada anlamlı fark saptanamazken hem doku kaybı hem de kanser olan grubunda yan etki oranının tüm yan etkiler içerisinde en büyük grubu teşkil ettiğini, kortizol ve büyüme hormonunun yan etki gelişenlerde anlamlı yüksek olduğunu saptadık. Tüm vakalarda, yan etki gelişen ve gelişmeyen hastalardaki hormon değerleri karşılaştırıldığında yan etki gelişen grupta toplam T3 ve toplam T4 de anlamlı düşme izlendi. Yaşayan ve ölen hastaların ameliyat sonrası 15.gün serbest T3, serbest T4, kortizol, prolaktin değerlerinde anlamlı farklılık olduğunu saptadık.Yan etki ve ölüm ile gerilim hormonları arasında ilişki olduğunu saptamamıza rağmen hormon seviyelerinde meydana gelen değişimin, yan etki yada ölüm durumuna bağlı olarak mı gerçekleştiği yoksa hormon seviyelerindeki değişimlerin mi bu yan etki ya da ölüme katkısı olduğu konusunda kesin bir kanaat belirtemiyoruz. Sebep-sonuç ilişkisi ne olursa olsun hormon düzeylerinde meydana gelecek değişimlerin saptanması ve bunların cerrahi sonrası durumu ile ilişkilendirilmesi, hastanın mevcut durumunun daha ayrıntılı ve doğru değerlendirilmesini temin edecek, tedavisine yön verecek ve hastanın öngörümü (prognoz) yönünden de daha geniş bir öngörü sağlayacak, belki de ileride hastalarda hormon yerine koyma (replasman) tedavisini veya hormon baskılayıcı tedaviyi gündeme getirebileceği inancındayız.

Akın Sarımehmetoğlu
Gaziantep University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Malign plevral efüzyonlu olgularda randomize olarak VATS + plörektomi ile plöriken+talk plörodezis sonuçlarının karşılaştırılması

Plevral efüzyonlar, plevral sıvının salınımı ile emilimi arasındaki dengenin bozulması sonucu oluşur. Bu çalışmada, malign plevral efüzyonun (MPE) palyatif tedavisinde plörodezisin farklı yöntemlerinden talk plörodezis ile video yardımlı göğüs cerrahisi (Video- assisted thoracic surgery VATS) plörektominin klinik yanıtlarının değerlendirilmesi amaçlandıHaziran 2007-Haziran 2008 arasında malign plevral efüzyon nedeniyle plörodezis uygulanan 45 olgu çalışmaya alındı. Tanı koymak için plevral sıvının biyokimyasal, mikrobiyolojik ve sitolojik incelemesi için torasentez yapıldı. Plevral sıvı ve serum örneklerinde eş zamanlı LDH, total protein, glukoz, albumin ve sitoloji çalışıldı. Olgular iki gruba ayrıldı. Grup-I (n = 25) olgulara küçük kalibrasyonlu katater -talk plörodezis (4.5 gr), grup-II (n = 20) olgulara VATS plörektomi uygulandıOlguların 32'si kadın, 13'ü erkek idi. Yaş ortalaması 51.58 (27-75) yıl idi. Tüm olgularda torasentezle alınan sıvı ile sitolojik tanı konuldu. Ayrıca transuda- eksuda ayırımı Light kriterlerine göre yapıldı. En sık meme kanseri 19 hasta (% 42.22) ve ikinci sırada akciğer kanseri 10 hasta (%22.22) olduğu görüldü. Grupların plörodezis başarı oranları tam cevap: grup-I (TALK ) de %64 (n: 16), parsiyel cevap %20 (n:5), başarısız %16 (n:4), grup-II (VATS) de tam cevap %60 (n:12), parsiyel cevap %25 (n:5) başarısız %15 (n:3) olarak bulundu. Ayrıca grupların hastanede kalış, tüp takip süreleri karşılaştırıldığından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Kötü prognoz göstergesi olan malign plevral efüzyonda tedavi palyatifdir. Amaç sağ kalım süresi kısa olan hastada nefes darlığını ortadan kaldırmaktır. Çalışmamızda VATS plörektomi ile plörodezisde en etkili sklerozan ajan olarak bildirilen talk arasında anlamlı bir fark bulunamadı.Anahtar Sözcükler: Malign plevral efüzyon, Torakoskopi, Talk, Plörodezis.

Plevral efüzyonPlöredezisTalk+1
Fatih Meteroğlu
Gaziantep University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rezeksiyon uygulanan küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde matriks metalloproteinaz gen polimorfizmlerinin klinik parametrelerle ilişkisi

Birçok fizyolojik ve patolojik durum, ekstrasellüler matriksin (ECM) sıkıca kontrol altında tutulan yapımı ve proteolitik yıkımı arasındaki dengenin bozulmasına dayanmaktadır. ECM sentez, parçalanma ve yeniden yapılanma süreçlerindeki hücre regülasyonu, dönüşümü gibi etkilerini metalloproteinazlar (MMPs) aracılığı ile ortaya koyarBu çalışmada, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) nedeniyle opere ettiğimiz hastaların hem tümörlü hem de sağlam doku parafin kesitlerinde, çeşitli MMP polimorfizmlerini, polimeraz zincir reaksiyonu ve restriksiyon fragment uzunluk polimorfizmi (PCR-RFLP) yöntemi ve immunohistokimyasal metodlarla analiz ederek, bulunan polimorfizmlerin hastaların klinik parametreleri (morbidite, mortalite, kanserin tipi, evresi?) ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştırKliniğimizde, Aralık 1997 ile Şubat 2008 yılları arasında KHDAK tanısı konmuş ve ameliyat edilmiş 132 hasta çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu olarak 80 kişi seçildiİstatistik analizde, klinik sonlanımın bağımsız belirleyicisini araştırmak için, univaryant ve multivaryant stepwise Cox regresyon analizi kullanıldı. Tüm istatistik analizler için p<0.05 değeri istatistik olarak anlamlı kabul edildiMMP-2 -735 GG genotipinde, sağlıklı kontroller ile akciğer tümörlerine ait polimorfizmler karşılaştırıldığında; GG genotipinde azalmanın akciğer kanseri riskini 1.6 kat (p= 0.008), MMP-7 -181 de AG ve GG'nin artmasının yani AA'nın azalmasının akciğer kanseri riskini 7.9 kat arttırdığı (p=0.020) saptandı. Ayrıca, yapılan analizde MMP-7 AG genotipinin evre I de yüksek olmasının, iyi prognoz işareti olabileceği bulundu (p=0.034). MMP-13 A77G de ise AG ve GG'nin artmış bulunması akciğer kanseri riskini 1.6 kat arttırdığı saptanmıştır (p=0.047Sonuç olarak, hastaların yaşının 60'ın altında olması (p=0.019), lenf nodu metastazının olmaması (p=0.039), hastalığın düşük evreli olması (p=0.022) ve üst lobektomi yapılmış olması (p=0.009) gibi sağkalıma olumlu katkıları olan bilindik faktörlerin yanında, MMP-13 GG genotipinin varlığı olumsuz bir faktör olarak bulunmuştur (p=0.041).

Akciğer neoplazmlarıPolimorfizm-genetik
Erkan Akar
Gaziantep University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri gelişimi ile AKT-mTOR-siklind1 gen ekspresyonu arasındaki ilişkinin araştırılması

Akciğer kanseri dünya genelinde her iki cinste de kanser ilişkili ölünlerin başında gelmektedir. Günümüzde akciğer kanseri gelişiminde rol oynayangenler ve iletim yolakları araştırılmaktadır. AKT/mTOR yolağının birçok kanser kanser gelişminde etkili olduğu düşünülmektedir. Bu yolağın eksprese ettiği birçok gen hücre proliferasyonu, metastaz, anjiogenez ve apoptoz direncinde önemli rol oynamaktadır. Ayrıca bir kaç kanser türünde CCND1 gen ekspresyonunun arttığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı küçük hücreli dışı akciğer karsinomu gelişiminde AKT, mTOR ve CCND1 genlerinin ekspresyon profilini araştırmaktır. Bu çalışma için Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi etik kurulunun izni alınmıştır. Çalışmaya daha önce neoadjuvan tedavi almamış KHDAK (küçük hücreli dışı akciğer kanseri) tanısı olan 44 hasta dahil edilmiştir. Rezeksiyon materyallerindeki (lobektomi ya da pnömonektomi) tümörlü doku ve komşu tümörsüz dokudan örnekler alındı ve laboratuara gönderildi ve hücresel RNA izole edildi. Kantitatif RT-PCR (Gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemiyle mRNA ekspresyon seviyeleri ölçüldü. Bulgularımız mTOR ekspesyonunun istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttığı (p<0.05), AKT ve CCND1 ekspresyonlarının ise tümörlü dokularda hafifçe arttğı ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmadığı şeklindedir.Anahtar Kelimeler: AKT1, mTOR, CCND1

Akciğer neoplazmlarıGen ifadesiGenetik+3
Muhammet Sayan
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kist hidatik; tedavi yaklaşımları ve sonuçlarımız

Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Ağustos 2002-Mart 2011 tarihleri arasında Akciğer kist hidatikli ya da akciğer + karaciğer kist hidatikli 73 olgu incelendi.Olgular yaş, cinsiyet, semptom,lezyon lokalizasyonu, girişim yolu, seçilen cerrahi yöntem açısından retrospektif olarak değerlendirildi ve literatür bilgileri ile değerlendirildi.Akciğer kist hidatikleri en sık sağ akciğer alt loba yerleşmekteydi. En sık kullanılan yöntem kistotomi ve kapitonajdı. Sağ akciğer ve karaciğer kist hidatik birlikteliğinde sağ torakotomiden transtorasik olarak frenotomi ile her iki bölgedeki kiste de müdahale edildi.Akciğer kist hidatiği ön tanısı olan hiçbir hastaya iğne biopsisi ya da medikal tedavi uygulanmamıştır. Akciğer ya da karaciğer kist hidatik tanısı alan hastalar bu iki organ açısından mutlaka taranmalıdır.Akciğer kist hidatiği gelişmekte olan ülkeler için halen ciddi bir sağlık sorunudur. Endemik bölgelerde anamnez ve fizik muayeneyi takiben ayırıcı tanıda mutlaka akılda tutulmalıdır.Anahtar Sözcükler: Akciğer kist hidatiği, Kistotomi kapitonaj

Akciğer hastalıklarıEchinococcosisKistler+2
İlknur Aytekin
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bronşektazide cerrahi tedavi ve klinik deneyimlerimizin değerlendirilmesi

Ocak 2003 ile Mart 2011 arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde 45 hasta bronşektazi nedeniyle opere edildi. Bu hastalara 50 cerrahi rezeksiyon uygulandı. Olguların 23'ü kadın ve 22'si erkekti. Yaşları 6-63 arasındaydı ve ortalama yaş 30,3 idi.Pulmoner rezeksiyon endikasyonu 41(%92) olgumuzda medikal tedaviye yanıtsızlık iken 4(%8) olgumuzda hemoptizi idi. Olgularımızda en sık öksürük(%91,1), pürülan balgam(%77,1), halitozis(%66,6) ve hemoptizi(%46,6) semptomları görüldü. 3(%6) olgumuzda hastalık bilateral idi. 39(%78) olgumuza lobektomi, 5(%10) olgumuza segmentektomi, 5(%10) olgumuzada wedge rezeksiyon ve 3(%6) olgumuzada bunların kombinasyomları uygulandı. Postoperatif erken dönem morbiditemiz %44 iken mortalitemiz ve geç dönem komplikasyonumuz olmadı.45 olgunun takibi ortalama 22 ay olarak tamamlandı. 34(%68) hasta cerrahi sonrası asemptomatik, 8(%16) hastanın semptomları düzelmiş ve 5(%10) hastamızda ise semptomlarda değişiklik saptanmadı. 3(%6) olgumuz ise takip edilemedi.İlk seçenek medikal tedavi olmakla beraber medikal tedaviye yanıtsız ve lokalize hastalıklarda cerrahi seçenek iyi bir opsiyondur. Bronşektazide cerrahi her yaş grubu için kabul edilebilir mortalite ve morbidite ile uygulanabilir. Bilateral yaygın hastalıkta ise akciğer transplantasyonu güncel ve umut verici bir gelişmedir.

Akciğer hastalıklarıBronşektaziCerrahi tedavi+1
Kerim Tülüce
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnsan akciğer kanserlerinde TRPM gen ve piezo iyon kanallarının ekspresyonu

Akciğer kanseri yirminci yüzyılın başlarında ender olmasına rağmen günümüzde sıklığı artan, önemli bir sağlık problemidir. Genel ölüm nedenleri arasında kalp hastalıklarından sonra ikinci sırayı alan akciğer kanseri, kanser ölümlerinin %28'ini oluşturmaktadır. Akciğer kanserinin yassı hücreli karsinom, küçük hücreli karsinom ve adenokarsino olmak üzere 3 histolojık tipi vardır.Plazma membranında yer alan iyon kanalları ise hücresel elektrogenesis ve elektrik iletiminden sorumludur.Bu kanallar apoptozis, proliferasyon ve farklılaşma gibi doku homeostazisinin korunması için gerekli olan tüm temel hücre davranışlarının yerine getirilmesinde görev almaktadır.İyon kanallarının bu kritik süreçlere katkısında birkaç ana mekanizma vardır.Bunlar membran potansiyelinin korunması, hücre volümünün düzenlenmesi ve temel sinyal iletimini sağlayan iyonların girişidir. Artmış proliferasyon sonucu malign hücrelerin transformasyonu, bozuk farklılaşma, ölüm yeteneğinin bozulması anormal doku gelişiminin temel sebebidir. Bunun sonucunda kontrolsüz yayılım ve invazyon ortaya çıkabilmektedir. Transformasyon sıklıkla iyon kanal ekspresyonundaki değişimlerle gerçekleşebilmektedir. Sonuç, hücresel cevapların anormal progresyonudur. Kanserin ortaya çıkmasını ve ilerlemesini düzenleyen farklı ekspresyon ve iyon kanalı aktiviteleri önerilmesine rağmen akciğer kanseri hücrelerinde, iyon kanalı bağımlı mekanizmaları incelemek oldukça kıymetli olacaktır. Burada immünohistokimya ve real time PCR ile TRPM2, TRPM4, TRPM5, TRPM7, TRPM8 ile Piezo 1ve Piezo 2'nin RNA ekspresyonları çalışılmıştır. Çalışmamızda akciğer kanser oluşumunda TRP iyon kanallarının etkileri incelenerek özellikle akciğer kanserli dokularda TRPM5, TRPM7 ve Piezo 2'nin anlamlı artış gösterdiği bulunmuştur. Elde ettiğimiz sonuçlarımız bu iyon kanallarının akciğer kanseri tedavisinde yeni hedef genler olacağını ve böylece daha sonraki bir aşamada invivo koşullarda bu proteinler hedeflenerek deneysel anlamda akciğer kanseri tedavi yöntemlerinin denenebilmesine olanak sağlayacağını düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Akciğer kanseri, TRPM kanalları, RNA ekspresyonu, immünohistokimya

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıGen ifadesi+4
Suna Polatoğlu
Fırat University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

SETD2, JMJD2C ve TIP60 genlerinin mRNA düzeyindeki ifadesi ile küçük hücreli dışı akciğer kanseri gelişimi arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Akciğer kanseri, dünyada kadın ve erkeklerde kansere bağlı ölümlerin en yaygın nedenidir. Epigenetik değişimler DNA metilasyonu ve histon modifikasyonunu içerir. Epigenetik yolaklarda meydana gelen değişimler çok sayıda hastalığın gelişiminde rol alır. Histon modifikasyonları histon modifiye eden enzimlerle kontrol edilir. Bu çalışmanın amacı, histon modifikasyonunda görevli üç genin mRNA düzeyindeki ifadeleri ile KHDAK gelişimi arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Çalışmamızda, 44 küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastadan alınarak normal ve malign oldukları histopatolojik olarak doğrulanan doku örneklerinde üç histon modifikasyonu enziminin mRNA düzeyindeki ifade düzeyi araştırıldı. Doku örneklerinden total RNA elde edildi. SETD2, JMJD2C ve TIP60 genlerinin mRNA ifade düzeyleri kantitatif Real time PCR (qPCR) yöntemi ile ölçüldü. İfade düzeylerini normalize etmek için gliseraldehit -3-fosfat dehidrogenaz (GAPDH) housekeeping geni kullanıldı. Tümör ve normal doku örneklerine ait sonuçlar karşılaştırıldığında, JMJD2C mRNA ifade düzeyinde herhangi bir farklılık belirlenmedi (p>0.05). Ancak SETD2 ve TIP60 genlerinin mRNA düzeylerinin, hastaların tümör dokularında kontrol dokularına göre anlamlı olarak azaldığı bulundu (p<0.05). Bulgularımız, küçük hücreli dışı akciğer kanseri patogenezi ile SETD2 ve TIP60 genlerinin mRNA düzeyindeki ifadesi arasında ilişki olabileceğini göstermektedir. Bu sonuçların doğrulanması için ileri moleküler araştırmalara ihtiyaç vardır.

Akciğer neoplazmlarıGenlerKantitatif genetik+3
Şevki Mustafa Demiröz
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sekonder akciğer neoplazmlarında metastazektominin sağkalım üzerine etkisi

Akciğerin metastatik tümörleri, primer malign tümörlerin sistemik metastazlarının bir parçası olmakla birlikte, sahip olduğu özellikler bakımından ayrı olarak incelenmesi gereken bir konudur. Bu konudki tedavi seçenekleri kemoterapi, radyoterapi, kemoterapi ve radyoterpi kombinasyonları, hormon tedavisi ve cerrahi olarak metstazın çıkarılmasıdır.Pulmoner metastazektomilerin sağkalıma olumlu katkıları olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda sekonder pulmoner neoplazmlarda metastazektominin yeri ve sağkalıma katkısı araştırıldı. Çalışmamıza 2010 ile 2015 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde sekonder pulmoner neoplazm nedeni ile opere edilmiş 29 olgu dahil edildi. Olgular yaş, cinsiyet, primer tümörün histopatolojik tipi, sekonder tümörün evresi ve preoperatif radyolojik bulguları, hastalıksız yaşam süreleri, cerrahi insizyon şekilleri ve rezeksiyonun türü, komplet-inkomplet rezeksiyon sayıları, pre ve postoperatif nodül sayıları , kardiopulmoner değerlendirmeler , sağkalım süreleri açısından değerlendirilmiştir. Olguların 20'si (%69) erkek, 9'u kadın (%31) idi. En küçük yaş 18, en büyük yaş 75 idi.Yaş ortalaması 56 olarak hesaplandı. Tüm olgulra toplamda 38 cerrahi girişim uygulandı. En sık uygulanan cerrahi girişim 24 olguda posterolateral torakotomi idi. İkinci sıklıkla uyguladığımız cerrahi girişim ise 14 olguda Video yardımlı toraks cerrahisi (VATS) idi. Çalışmamızda pulmoner metastazektomi uygulanan olguların 1 yıllık sağkalım %96; 3 yıllık sağkalım %72 ve 5 yıllık sağkalım % 58 olarak hesaplandı. Evre I de ölüm olayı gözlenmedi ve olguların tümü takipte olup 5 yıllık sağkalım oranı %100 olarak hesaplandı. Evre II'de 12 hastadan 3 ü takiplerinde kaybedildiler ve ortalama 5 yıllık sağkalım oranı %75 , evre III'te olgulardan 7' si ilerleyen takiplerinde kaybedildiler ve 5 yıllık sağkalım %50 olarak hesaplandı. Primer tümörün histopatolojik tipine göre en sık (%79,3) karsinom, ikinci sıklıkta sarkom (%17,2) tesbit edildi. Sarkomlarda pulmoner metastazektominin 5 yıllık sağkalım %40, karsinomlarda %73.5 olarak hesaplandı. Karsinomların sarkomlara oranla pulmoner metstazektomiden daha fazla yarar gördüğü tesbit edildi. Sonuç olarak, primer malignitesi kontrol altında olan, ekstra pulmoner bir başka odakta metastazı olmayan sekonder pulmoner neoplazmlı olgularda, metastazektomi ile sağkalıma önemli ölçüde katkı sağlanmaktadır. Bu çalışmada sekonder tümörün evresinin ve primer tümörün histopatolojik tipinin sağkalımı belirleyen esas faktörler olduğu görüldü.

Akciğer neoplazmlarıCerrahiCerrahi tedavi+4
Fatoş Kozanlı
Karadeniz Technical University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnsan akciğer kanser LC-3 hücre hatlarında TRPM5 iyon kanalının otofajik hücre ölümündeki rolünün araştırılması

ÖZET Otofajik yollar, akciğer kanseri (LC) etiyopatojenezisine katkıda bulunurlar. Otofajinin anahtar düzenleyicisi olarak tanımlanan hücre içi kalsiyum seviyeleri, kalsiyum kanalları tarafından kontrol edilir. Geçici potansiyel metastatin 5'in (TRPM5) otofajik yollarda rolünün olup olmadığı bilinmemektedir. Bu çalışmada, akciğer kanseri A459 hücre hattındaki otofajik yol üzerinde, bir kalsiyum kanalı olan TRPM5'in rolünün araştırılması amaçlanmıştır. A459 %5 CO2, % 95 hava ile 37°C'de nemlendirilmiş bir inkubatörde % 5 fetal bovin serumu içeren RPMI-1640 ortamında oluşturuldu. A459 hücre dizisindeki TRPM5, siRNA aracılığıyla bloke edildi. A459 hücrelerinden RNA izolasyonu ise üçlü reaktif ile yürütüldü. Otofaji ile ilişkili genlerin mRNA ifade şekilleri kantitatif RT-PCR (qRT-PCR) ile gösterildi. Transient Receptor Potential Melastanin 5-siRNA grubundaki TRPM5 mRNA expresyon düzeyinin, kontrol grubuna göre anlamlı derecede azalmış olduğu görüldü. siRNA verimliliği ise qRT-PCR verileri kullanılarak % 83 olarak hesaplandı. Ayrıca, qRT-PCR sonuçları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında TRPM5-siRNA grubunda, otofaji ile ilgili genler olan ATG3, ATG5, ATG10, ATG12, LC3A, LC3B, LAMP3BECLIN1, AMBRA1, ULKE3 seviyelerinde belirgin bir artış olduğu gösterildi. Transient Receptor Potential Melastanin 5-siRNA uygulaması, otofajik yollardaki genlerin ekspresyonunu açıkça arttırmaktadır. Bu veriler, TRPM5 supresyonunun, otofajik mekanizmaları harekete geçirebileceğini göstermiştir. Kanserde, otofajinin, hücrelerin hem sağkalımına hem de ölümüne yol açabilen iki farklı fonksiyon gösterebileceği tespit edilmiştir. TRPM5 ile ilişikili otofajın tespit edilmesi ile TRPM5 otofajisi hedef alınarak inhibisyon ya da aktivasyon yapılabilir. Bu durum, hücrelerin otofajik ölümüne yol açan kanser tedavilerinin geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, otofaji, TRPM5 iyon kanalları, Hücre kültürü, qRT-PCR.

Hücre dizisiHücre kültürüHücre ölümü+6
Siyami Aydın
Fırat University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Özofagus koraziv madde yanıklarının tedavisinde özofagus duvarı içine uygulanan kortikosteroitlerin tedaviye etkisi(Deneysel çalışma)

ÖZET Koroziv özefagus yanıkları (KÖY), genellikle oral yoldan, sülfürik asit ve hidroklorik asit gibi asitlerin ve çoğunlukla (% 75–90) potasyum hidroksit (KOH), sodyum hidroksit (NaOH) ve sodyum hipoklorit (NaClO) gibi kuvvetli alkali maddelerin alınması ile oluşur. Yanığın ileri düzeyde olduğu hastalarda striktür oranının %50'nin üzerine çıktığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Tedavide ilk yapılması gereken yanığa sebep olan maddenin ne tür bir madde olduğunun araştırılmasıdır. Bu sırada hastanın hava yolunun açık tutulmasına dikkat edilmelidir. Koroziv özefagus yanıklarının tedavisinde temel taşı oluşturan antibiyotik ve steroid kullanımı deneysel hayvan çalışmaları sonucu bulunmuştur. Biz bu çalışmamızda rat özefagusalkali yanık modelinde kullanılan kortikosteroid ilaçları özefagus duvarı içine uygulayarak tedavideki etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmada vücut ağırlıkları 235–300 gr arasında değişen strapless dawley türü 26 adet rat kullanıldı. Bütün gruplarda, Gehanno ve arkadaşlarının tarif ettiği Koroziv özofajitine benzer şekilde KÖY oluşturuldu, ratlar işlemden 12 saat önce aç bırakıldı ve genel anestezi uygulandı. Daha sonra birinci gurupta 2 rat diğer gruplarda 8'er rat olacak şekilde toplam 4 gruba ayrıldı. Grup I'deki ratların 1cm'lik özefagus segmentinin lümeni 1ml serum fizyolojik ile yıkandı. GrupII ratlara KÖY oluşturulduktan sonra parenteral antibiyotik (ampisilin) verildi. Grup III ratlara KÖY oluşturulduktan sonra antibiyotik (ampisilin) ve intramural kortikosteroid (deksametazon), grup IV ratlara ise paranteral antibiyotik (ampisilin) ve intramural kortikosteroid (prednizolon) tedavisi verildi. Bütün ratlar 21. günde dekapitone edilerek abdominal özefagusları histopatolojik inceleme için çıkarıldı. Çıkarılan özefagusun submukoza tabakasındaki kollojen artışı, muskularis mukoza tabakasında oluşan hasar ve tunika muskularis tabakasında oluşan hasar histopatolojik olarak belirlendi. Araştırma sonucunda Grup I'de hasar olmadığı görüldü. Grup I ile Grup II, III, IV karşılaştırıldığında Grup II, III ve IV'de her üç parametrede hasar saptandı. Grup II, Grup III ile karşılaştırıldığında Grup III'de hasarın daha az olduğu saptandı. Grup II, Grup IV ile karşılaştırıldığında muskularis mukoza tabakası ve tunika muskularis tabakası hasarı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Sonuç olarak özefagus duvarı içine uygulanan steroid maddelerin her ikiside kollojen sentezini azaltabilir, striktür oluşumunu ve inflamasyonu azaltabilir. İki steroid madde karşılaştırıldığında ise prednizolon muskularis mukozaya kadar ilerleyen yeni kollojen sentezini azaltabililir. Darlık oluşumunu azaltıcı etkisi özefagus duvarı içine uygulanan deksametazona benzerlik gösterir, bu iki steroid arasında anlamlı fark yoktur. Anahtar kelimeler: Koroziv özefagus yanığı, alkali madde, kollojen, prednizolon, deksametazon.

Adrenal korteks hormonlarıAlkalilerDeksametazon+6
Derya Tüten Özdemir
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer kitleleri ve plevral malignitelerde PET CT'nin mediyastinoskopi veya torakotomi ile karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Akciğer kitleleri ve plevra malignitelerinde PET/CT kullanılarak hastaların mediyastinoskopi ve torakotomi sonrası patoloji sonuçlarının karşılaştırılması ve literatür eşliğinde irdelenmesi. Çalışmamız Mayıs 2012-Mayıs 2014 tarihleri arasında mediyasten ve akciğerde kitle, soliter pulmoner nodül ve plevral kalınlaşma nedeniyle PET/CT çektirilEN; PET CT'lerinde malignite açısından anlamlı düzeyde tutulum gösteren ve bu nedenle tanı, tedavi ve/veya evreleme amaçlı opere edilen 49 hasta araştırmaya alındı. Çalışmaya operasyon öncesi RT ya da KT almış olan olgular dahil edilmedi. Tüm hastalara cerrahi öncesi PET/CT çekilerek sonuçları, patoloji sonuçlarıyla karşılaştırıldı. PET/CT SUV max cut-off değeri 2.5 ve 4.8 kabul edilerek; PET CT'nin akciğer, mediyasten ve plevra malignitelerindeki duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif öngörü değeri (PÖD) ve negatif öngörü değeri (NÖD) karşılaştırıldı. PET CT'nin benign-malign ayırımındaki başarısı ve SUV max değerleri ile patoloji sonuçları arasındaki ilişkinin istatiksel anlamlılığı değerlendirildi. Çalışmadaki 49 hastanın yaşları 35-89 arasında olup, yaş ortalaması 59.3 tür. Hastaların 18'i kadın 31'i erkekti, yaş ortalamaları sırasıyla 56.4 - 61.1 dı Açlık kan şekeri düzeyleri 88-148 mg/dl arasındaydı. Opere edilen hastaların 33'ünde malignite pozitif, 16'sında patoloji sonucu benign idi. Lezyonların %49'u sağ, %35'i sol hemitoraks %6'sı ise mediyasten yerleşimliydi. Hastaların 9'unda adenokarsinom, 6'sında skuamöz hücreli karsinom, 3'ünde adenosquamöz hücreli karsinom görülürken, diğer 15 hastada farklı patoloji sonuçları çıkmıştır. Mediyastende PET CT'de malignite açısından yüksek düzeyde tutulum gösteren 6 hastanın, ancak 3'ünde malignite çıkmış, diğer 3'ünde sonuç benign çıkmıştır. SUV max cut-off değeri 2.5 kabul edildiğinde; 45 hastanın SUV max değeri >2.5 çıkmış, bunların 31'inde malignite pozitif gelirken, 14'ünde patoloji sonucu benign gelmiştir. SUV max cut-off değeri 4.8 kabul edildiğinde ise 35 hastada SUV max >4.8 gelmiş ve bunların 29'unda malignite pozitif iken, 6'sında malignite negatif bulunmuştur. PET/CT'nin biyopsi lokalizasyonunu belirlemede önemli olduğunu; mediyasten patolojilerinde PET CT'de malignite açısından yüksek düzeyde tutulum gösteren lezyonların, mediyastinoskopi sonuçların ancak %50'sinde malignite pozitif geldiği, mediyasten patolojilerinde mediyastinoskopinin tanısal işlemde altın sıtandart olduğu ve mediyasten patolojilerinde PET CT'de yalancı pozitiflik oranının yüksek olduğunu gördük. Bölgemizde granülomatöz hastalıkların yaygın olması nedeniyle, PET CT'de yüksek tutulum gösteren lezyonlarda yanlış pozitiflik oranının yüksek olduğunu gördük. PET/CT SUV max cut-off değeri 2.5 alındığında; PET/CT'nin malign patolojileri saptamada p=0.54 bulunmuş olup istatiksel olarak anlamlı kabul edilmemiştir. Ancak SUV max cut-off değeri 4.8 alındığında, PET/CT'nin malign patolojileri saptamada p=0.0008 bulunmuş ve bu değer istatiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. SUV max değerinin bir merkezden bir merkeze farklılık göstermesi yanlış sonuçlara neden olmaktadır. SUV max değerinin standardize edilmesi ile daha doğru sonuçlar alınacaktır. Anahtar Kelimeler: Mediyasten, PET CT, Torokotomi

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıMediastinum+4
Murat Kılıç
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pnömotoraks; tedavi yaklaşımları ve sonuçları

Plevral boşlukta hava bulunması ve buna sekonder akciğer kollapsı olarak tanımlanan pnömotoraks göğüs cerahisi pratiğinde en sık karşılaşılan durumların başında gelmektedir. Plevral boşluktaki havanın birçok kaynağı olabilmesine rağmen en sık sebep visseral plevranın yırtılmasıyla, akciğer parankiminden plevral boşluğa hava kaçağıdır. Spontan ve travmatik pnömotorakslar sık görülmesine rağmen, diyagnostik girişimsel yötemlerin daha rutin kullanılması ve yoğun bakım servislerinde tedavi edilen hasta sayısının artmasına paralel olarak iyatrojenik pnömotoraksların görülme sıklığıda artmıştır.Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Bölümü tarafından pnömotoraks nedeniyle 22.04.2003 ? 22.03.2009 tarihleri arasında takip edilerek tedavileri yapılan toplam 722 hastanın( 153 kadın, 569 erkek) kayıtları incelenerek yaş, cinsiyet, semptomlar, pnömotoraks oluş nedeni, opere edilen hastalarda hangi tür operasyon yapıldığı, göğüs tüpü kalma süresi, nüks, plörödezis yapılıp yapılmadığı, hastanede kalış süreleri ve mortalite göz önüne alınarak retrospektif olarak incelendi. Radyolojik olarak büyük pnömotoraksı olduğu için göğüs tüpü takılan 722 hastanın 153 tanesi primer spontan pnömotoraks (PSP), 41 tanesi sekonder spontan pnömotoraks (SSP), 231 tanesi iyatrojenik pnömotoraks, 297 tanesi travmatik pnömotorakstı. Pnömotoraks nedeniyle göğüs tüpü takılan hastaların; 18'inde uzamış hava kaçağı, 16'sında nüks pnömotoraks ve bül formasyonu nedeniyle ve 1 hastada juguler kateter takılması sonrası aksiler torakotomi; 8 hastada video yardımlı torakoskopik cerrahi uygulandı. Posterolateral torakotomi uygulanan olguların 3'ünde ateşli silah yaralanması, 7'sinde trafik kazası, 2'sinde delici kesici alet yaralanması, 2 tanesinde uzamış hava kaçağı, 8 tanesinde de büllöz formasyon ve pnömotoraks mevcuttu. Operasyonlar sonrası 7 hasta kaybedildi.Sonuç olarak pnömotoraks tüm hekimlerin karşılaşabileceği bir patolojidir ve acil müdahale gerektirir. Pnömotorakslarda tedaviye etyoloji, pnömotoraks derecesi ve kliniğe göre karar verilmelidir. Nüksleri önlemek için plörödezis ve plevral abrazyon yapılabilir. Acil operasyon gerektiren pmömotorakslar çoğu zaman komplike halde görülebilirler. Cerahideki amaç nüksleri önlemek ve hastalığın kesin tedavisini sağlamaktır.

Göğüs cerrahisiNüksPlevra+2
Ali Çelik
Gazi University
2010
00