
53
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Anne sütünden laktik asit bakterilerinin izolasyonu, karakterizasyonu ve bazı probiyotik ve starter özelliklerinin araştırılması
Konakçı sağlığı üzerinde olumlu etkiler gösteren canlı mikroorganizmalar probiyotik olarak adlandırılırlar. Anne sütü yeni doğmuş bebekler için önemli bir gıda kaynağı olmakla birlikte içeriğinde probiyotik özellik gösteren laktik asit bakterilerini de barındırmaktadır. Çalışmada anne sütlerinden laktik asit bakterileri izole edildikten sonra elde edilen izolatların bazı fenotipik yöntemlerle karakterizasyonları yapılmıştır. Daha sonra izole edilen bakterilerin API 20 Strep kiti ile tür tayinleri yapılmıştır. Yapılan tür tayini sonunda 2 adet Streptococcus salivarius,1 adet Lactococcus lactis subsp. cremoris suşları ile çalışmaya devam edilmiştir. Belirlenen bu 3 suşun bazı starter olma özellikleri incelenmiştir. Tanımlanan bu izolatlar %4 ve %5 lik tuz konsantrasyonlarında gelişme gösterirken, en son 48. saatteki pH ölçümleri incelendiğinde her 3 suşunda asit üretimi pH 5,40 ve pH 6,93 arasında bulunmuştur, S. salivarius (M14-365) suşunun ekzopolisakkarit üretim miktarı en fazla olan suş olarak gözlenirken (8,71 g/L) L. lactis subsp. cremoris (M4-157) ve S. salivarius (M4-11) suşlarının ise EPS üretim miktarları sırasıyla 4,94 g/L ve 5,49 g/L olarak tespit edilmiştir. Tüm suşların nisine karşı dirençli olduğu tespit edilmiştir. Suşların bazı probiyotik olma özellikleri de araştırılmıştır. Üç suşun kanamisin antibiyotiği hariç test edilen diğer antibiyotiklere (ampicillin, gentamicin, kanamycin, erythromycin ve penisilin G) hassas olduğu belirlenmiştir. Ayrıca bu suşların çeşitli insan ve balık patojenleri üzerine antimikrobiyal aktiviteleri araştırılmıştır. Sadece insan kaynaklı patojenlerden olan P. aeruginosa üzerinde S. salivarius suşlarının (M4-11 ve M14-365) antimikrobiyal aktivite gösterdiği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Anne sütü, izolasyon, karakterizasyon, laktik asit bakterileri, probiyotik, starter
Callinectes sapidus'dan kitin, kitosan izolasyonu ve fizikokimyasal karakterizasyonu
Crustaceae familyasının üyesi olan Callinectes sapidus türü yengeçler dünya üzerinde geniş bir dağılıma sahiptir. Canlı kabuğunun iç kısmı besin olarak tüketildiğinden ekonomik değere sahiptir. Canlı dış kabuğunu demineralizasyon tekniği ile (4M HCL) ve deproteinizasyon tekniği ile (2 M NaOH ) ayrıştırdığımızda temel bileşenlerinden biri olan kitin maddesi elde edilmiştir. Canlı kabuğundaki kitin maddesi canlı kabuğunun kuru ağırlığının yaklaşık % 11- 12' si kadardır. Elde ettiğimiz saf kitin maddesini % 60'lık NaOH çözeltisi ile deasetilasyona maruz bıraktığımızda tüm maddenin (kitin) % 77'si kadar kitosan elde edilmiştir. Yapılan çalışmada kitosanın deasetilasyon derecesi % 82.5 olarak belirlenmiştir. Çeşitli analizler (FTIR, TGA ve XRD) ile yapılan incelemede kitosanın α formunda olduğu belirlenmiştir. Yapılan çalışmada kitinin DTG (Derivative Termogravimetrik Analiz) max değeri 390 ºC iken deasetilasyon sonucu oluşan kitosan maddesinin DTG max değeri 306 ºC olduğu belirlenmiştir. SEM metodu ile elde edilen kitin ve kitosan maddelerinin yüzey morfolojilerinin incelenmesi sonucu porlu (geçirgen) ve nanofiber yapılarda olduğu kaydedilmiştir. Bu çalışmada mavi yengecin dış kabuğundan elde edilen kitosan maddesinin birçok özelliğinin yanı sıra antioksidan, antibakteriyel, antifungal etkiye sahip olduğu, insanlar üzerinde 6 farklı patojene ve çeşitli balık türleri üzerinde ise 3 farklı patojene karşı yüksek antimikrobiyal etkiye sahip olduğu gözlemlenmiştir. Şu an itibariyle ülkemiz genelinde kitin ve türevlerinin üretiminin yapıldığı herhangi bir fabrika ya da tesis bulunmamaktadır. Gümrük kayıtları incelendiğinde farklı özelliklere sahip, yıllık 13 milyon dolar civarında kitin ve türevinin ithalatının yapıldığı belirlenmiştir. Mevcut çalışma ile bu malzemenin artık ülkemizde de üretilebileceği bir üretim metodu ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Kitin, Kitosan, SEM, FTIR, XRD, TGA
Adiantum capillus-veneris L.' in farklı özütlerinin alzheimer, diabet ve deri hastalıklarıyla ilişkili enzimleri inhibe etme aktiviteleri ile antioksidan özellikleri
Adiantum capillus-veneris L. böbrek veya idrar sisteminde oluşan taşların giderilmesinde geleneksel olarak kullanıldığı bilinen eğreltilerden biridir. Bu çalışmada A. capillus-veneris'in farklı özütlerinin (metanol, etil asetat ve su) antioksidan kapasite fosfomolibdat testi (109-387 mgAAE/g), serbest radikal giderme aktivitesi (DPPH), demir indirgeme antioksidan potansiyeli (FRAP) ve bakır iyonu indirgeme gücü (CUPRAC) testleri kullanılarak değerlendirildi. Aynı zamanda farklı özütlerin toplam fenolik ve flavonoid içeriklerinin sırasıyla 354-441 mg GAE/g ve 23-123 mg QE/g arasında değiştiği belirlenmiştir. Enzim inhibsyon aktiviteleri asetilkolinesteraz (0.09±0.02-0.82 mgGALAEs/g), tirozinaz (22.95±2.55-24.99±2.16 mgKAE/g), α-amilaz (0.17±0.01-1.76±0.06 mmolACAE/g), α-glukozidaz (1.01±0.09-3.69±0.23 mmolACAE/g) kullanılarak belirlenmiştir. A. capillus-veneris'in özütleri butirilkolinesteraz inhibisyonu aktif değildir. Sonuçlar A. capillus-veneris'in farklı özütlerinin antioksidanlar ve enzim inhibitörlerinin doğal bir kaynağı olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Bu yüzden A. capillus-veneris'in gıda ve farmakoloji alanları için değerli olabileceği düşünülmektedir.
Vespa crabro'nun gelişim sürecine (larva, pupa ve yetişkin) bağlı olarak kitinin fizikokimyasal özelliklerindeki değişim
Bilindiği gibi, bir organizmada bulunan kitin, onun farklı vücut kısımlarının sahip olduğu fonksiyonel özelliklerinden dolayı oldukça büyük farklılık gösterebilir fakat bir organizmanın farklı gelişim evrelerinde bulunan kitinin karakteristik özelliklerinin nasıl değiştiği hala bilinmemektedir. Bu tez çalışması, bir böceğin (Vespa crabro) farklı morfolojik evreleri –larva, pupa ve yetişkin– boyunca kitin matriksin fizikokimyasal özelliklerinin nasıl değiştiğini belirlemek için yapılmıştır. Organizmanın içerdiği % kitin miktarının canlı büyüdükçe aşamalı olarak arttığı (% 2., 6.2 ve 10.3), özellikle larva evresinden pupa evresine geçerken sentezlenen kitin miktarının neredeyse 3 kat olacak şekilde önemli ölçüde arttığı bulunmuştur. Enzimatik yıkım testleri izole edilen kitinlerin neredeyse tamamen saf olduklarını ispatlamıştır. Bu kitin örnekleri ayrıca termal yıkım analizine tabii tutulmuş ve örneklerin sahip oldukları termal kararlılıklarının birbirlerine benzer oldukları görülmüştür. Diğer yandan, kitinlerin yüzey morfolojilerinin canlının gelişimine göre oldukça farklılık gösterdiği gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Böcek, Biyopolimer, Kitin, İzolasyon, Karakterizasyon, Kitinaz Testi.
Chitin isolation and physicochemical characterization from corneal lense of Sympetrum fonscolombii (Dragonfly)
Chitin in the compound eyes of arthropods serves as a part of the visual system. The quality of chitin in such highly specialised body parts deserves more detailed examination. Chitin in the corneal (ommatidial) lenses of dragonfly (Sympetrum fonscolombii) compound eyes was isolated by using the classical chemical method. The chitin content of the corneal lenses was determined to be quite high (20.3±0.85%). The FT-IR analysis showed that corneal lens chitin was in the α-form as found in all arthropod species where mechanical strength is required. The surface morphology analysis by scanning electron microscopy revealed that the outer part of corneal lenses consisted of long chitin fibrils with regular arrays of papillary structures while the smoother inner part had concentric lamellated chitin formation with shorter chitin nanofibrils. Chitinase enzymatic digestion studies, elemental analysis results and the degree of acetylation value showed the purity of chitin samples from corneal lens. The maximum degradation temperature value of the corneal lens chitin was observed at 369.2 ºC. X-ray analysis revealed that corneal lens chitin has high crystallinity index; 96.4%. Identification of chitin found in ommaditia of insect compound eyes can provide insights into insect vision and chitin-based optical material design studies. Keywords: Insect vision, Compound eyes, chitin, Ommatidium.
Genetik olarak karakterize edilen insan kaynaklı lactobacıllus gasserı suşlarının probiyotik kültür olarak kullanım potansiyellerinin belirlenmesi
Çalışmada, daha önceden anne sütünden izole edilen altı adet Lactobacillus gasseri MA suşunun, PCR (Polimeraz Zincir Reaksiyonu) tabanlı moleküler identifikasyon yöntemi ile genetik olarak tanımlanmıştır. MA suşların probiyotik kültür olarak kullanım potansiyellerinin belirlenmesi amacıyla düşük pH (2 ve 3) değerlerine, farklı (% 0.3 ve % 1) safra konsantrasyonlarına, yapay mide ve bağırsak sıvılarına karşı direnç özellikleri ve hemolitik aktiviteleri in-vitro koşullarda belirlenmiştir. Bunun yanısıra suşlardan çeşitli proseslerde yararlanım potansiyelinin tespit edilmesi amacıyla Sodyum benzoat direnç özellikleri ve alfa amilaz enzim aktiviteleri belirlenmiştir. MA suşlarının oto-agregasyon yeteneklerinin % 97-93, test mikroorganizmaları ile göstermiş oldukları koagregasyon yeteneklerinin ise % 36-58 değerler arasında dağılım göstermekte olduğu belirlenmiştir. MA suşlarının tamamının Amikasin, Gentamisin, Kanamisin, Nalidiksik Asit, Ofloksasin antibiyotiklerine karşı direnç, Amoksisilin, Ampisilin, Kloksasilin, Eritromisin, Penisilin G antibiyotiklerine karşı ise hassasiyet gösterdikleri tespit edilmiştir. MA suşlarının test mikroorganizmaları olarak kullanılan çeşitli grup patojen mikroorganizmalara karşı antimikrobiyal aktivitelerinin belirlenmesi çalışmalarında kaydedilen inhibisyon zon çapı değerleri, on beş adet insan-gıda patojeni için 1.87-14.29 mm, yedi adet balık patojeni için 1.66-11.22 mm, iki adet Candida türü için ise 2.78-4.80 mm değer aralığında olduğu belirlenmiştir. Kaydedilen en yüksek inhibisyon zon değerlerinin MA-2 suşu için Staphylococcus epidermidis ATCC 11228 insan-gıda patojenine, Staphylococcus epidermidis ATCC 11228 balık patojenine, Candida albicans ATCC 10231 fungusuna karşı olduğu belirlenmiştir. MA suşlarının antioksidan aktiviteleri DPPH metoduna göre % 33.33-54.93 değerleri arasında, demir iyonu şelatlama aktiviteleri ise % 7.73-26.88 değer aralığında olduğu belirlenmiştir. Tüm MA suşlarının arasında en yüksek antioksidan aktivite her iki metot için ortak bir sonuç olarak MA-5 suşu için kaydedilmiştir.
Medicago murex Var. murex'in (Fabaceae) in vitro antioksidan ve bazı enzimlerin aktiviteleri üzerine inhibisyon özelliklerinin araştırılması
Medicago türlerinin çoğu zengin protein içeriklerinden dolayı kaliteli yem bitkileri olarak kabul edilir. Kültüre edilmiş türlerinin hayvancılığın yaygın olduğu bölgelerde geniş bir şekilde tarımı yapılmaktadır. Bu çalışmada Medicago murex var. murex bitkisinin metanol, etil asetat ve su özütlerinin antioksidan özellikleri, toplam fenolik ve flavonoid içerikleri ve enzim inhibisyonları belirlendi. Farklı özütlerin antioksidan aktiviteleri demir (FRAP) ve bakır iyonları (CUPRAC) indirgeme yöntemleri kullanılarak değerlendirildi. Toplam fenolik ve toplam flavonoid içerikleri sırasıyla folin yöntemi ve AlCl3 yöntemi ile belirlendi. Enzim inhibisyon aktiviteleri asetilkolinesteraz, α-amilaz, α-glukozidaz ve tirozinaz enzimleri için test edildi. Farklı özütlerin toplam fenolik ve flavonoid içeriklerinin 83.70-163.93 mg GAE/g özüt ve 24.48-26.05 μg QE/g özüt arasında tespit edildi. Demir ve bakır iyonları indirgeme gücü yöntemlerinde sırasıyla su ve etil asetat özütleri en aktif özütler olmuştur. Su özütü asetilkolinesteraz enzimini en iyi inhibe eden özüt olurken etil asetat özütü çalışılan diğer üç enzimi de (α-amilaz, α-glukozidaz ve tirozinaz) en iyi inhibe eden özüt olmuştur. Elde edilen bulgular göz önünde bulundurulduğunda Medicago murex var. murex'in doğal antioksidanların ve enzim inhibitörlerinin önemli bir kaynağı olduğu görülmekte ve bitkinin gıda ve ilaç sektörleri için değerlendirilebileceği düşünülmektedir.
Anne sütünden izole edilen Streptococcus thermophilus suşlarının bazı biyoteknolojik özelliklerinin araştırılması
Bu çalışma daha önce yürütülen bir proje dahilinde farklı gönüllü annelerden alınan sütlerden izole edilen beş adet Streptococcus thermophilus suşunun PCR tabanlı genetik identifikasyonu yapılmıştır. S.thermophilus MAS suşlarının güvenilirlik testleri kapsamında antibiyogram, hemolitik aktivite ve jelatinaz aktiviteleri test edilmiştir. S.thermophilus MAS suşlarının bazı biyoteknolojik özelliklerinin belirlenmesi amacıyla asit ve safraya direnç, antimikrobiyal aktivite, agregasyon özellikleri, nisin dirençliliği, antioksidan aktivite, sodyum benzoat direnci, amilaz, likenaz, proteaz ve selülaz enzim aktivitelerinin yanı sıra hidrofobisite özellikleri incelenmiştir. MAS suşlarının hepsinin amilaz negatif, likenaz pozitif, proteaz negatif olduğu ve MAS-3 suşunun ise selülaz negatif, MAS-1, MAS-2, MAS-4 ile MAS-5 suşlarının selülaz pozitif olduğu belirlenmiştir. Test edilen on altı adet gıda-insan patojenine karşı MAS suşlarının hiçbirinin antimikrobiyal aktivite göstermediği tespit edilmiştir. MAS-2 ve MAS-3 suşları balık patojenlerinden V.anguillarium M1 ve V.anguillarium A4 patojenlerine karşı en düşük 1.88mm, en yüksek 3.34mm değerleri kaydedilmiştir. Antioksidan aktivitenin belirlenmesi kapsamında, S.thermophilus MAS suşlarının DPPH radikalini indirgeme aktiviteleri %29.84-36.90 değerleri, S.thermophilus MAS suşlarının demir iyonu şelatlama aktiviteleri ise %23.44-30.13 değer aralığında kaydedilmiştir.
Probiyotik olarak kullanım potansiyeli olan Enterococcus cinsi bakterilerin güvenilirliğinin belirlenmesi
Tüketilen beyaz peynirler, probiyotik potansiyeli olan enterokoklar da dahil olmak üzere sürekli laktik asit bakterileri sağlarlar. Bu çalışmada, geleneksel beyaz peynirlerden izole edilen 12 Enterococcus faecalis suşlarının ve 8 Enterococcus faecium suşlarının potansiyel probiyotik kullanımı için sitolizin üretim yeteneği, jelatinaz üretim yeteneği, biyofilm oluşturma yeteneği ve seçilen 10 antibiyotiğe duyarlılığı araştırılmıştır. E. faecalis ve E. faecium suşlarının sitolizin üretimleri kanlı agar, jelatinaz üretimi nutrient jelatin besiyeri, biyofilm üretimi 96 kuyucuklu plate yöntemi kullanılarak belirlenmiş ve antibiyotiklere duyarlılığıda agar disk difüzyon metodu ile test edilmiştir. Vankomisin direnç genleri (vanA ve vanB) ve sitolizin (cylA ve cylB), jelatinaz (gelE), enterokokal yüzey proteini (esp), hücre agregasyon ve konjugasyon (agg), agregasyon faktörü (asa1), E. faecalis antijen A proteini (EfaAfs), E. faecium antijen A proteini (EfaAfm), seks feromonları (cob ve ccf) ve hiyalüronidaz (hly) gibi virülens faktörlere ait genler polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile belirlenmiştir. Ayrıca direnç ve virülens genlerin varlığı sekans analizleri ile doğrulanmıştır. Bazı direnç ve virülens genlerin plazmid aracılığıyla aktarılabilme olasılığından dolayı bakterilerde plazmid DNA'nın varlığı kontrol edilmiştir. E. faecalis ve E. faecium suşları çalışmada kullanılan çoğu antibiyotiğe duyarlılık, Polimiksin antibiyotiğine ise dirençlilik göstermiştir. E. faecalis ve E. faecium suşları, tam sitolizin aktivitesi göstermemiştir. E. faecalis RI 11, RI 17, RI 21, RT 84 suşları jelatinaz ve RI 11, RI 17, RI 21, RT 102 suşları biyofilm aktiviteleri göstermiştir. Virülens ve direnç genleri bulunma oranı bakımından farklılık göstermiştir. Suşların tamamında, ccf (% 100) ve asa1 (% 100) genleri ve % 5' inde ise clyA geni belirlenmiştir. Çalışılan suşlarda efaAfm ve clyB genleri tespit edilmemiştir. En fazla virülens ve direnç genlerini sahip suş E. faecalis RI 6 iken; en az gene sahip suş E. faecalis RT 98 olarak bulunmuştur. Plazmid DNA varlığının taranması için yapılan çalışmada E. faecium RI 56, RI 58 ve RI 59 suşlarının plazmid DNA tespit edilmiştir. Bu çalışma sonucunda, kullanılan E.faecalis ve E. faecium suşlarının fonksiyonel ve güvenlik perspektifleri açısından özellikleri belirlenmiştir.
Mantardan (trıcholoma terreum) elde edilen su ekstraktı ile kitosan temelli yenilebilir film eldesi ve karakterizasyonu
Bitki özleri ve hayvansal ürünler, kitosan temelli biyobozunur film üretmek için katkı maddesi olarak kullanılmıştır fakat mantar ekstraktı katkılı kitosan film üzerine yapılmış hiçbir çalışma yoktur. Bu çalışmada, ilk kez kitosan bazlı film üretiminde, yüksek fenolik bileşikleri ile yenilebilir bir mantardan (Tricholoma terreum) elde edilen su ekstraktı kullanılmıştır. FT-IR analizi sonuçları, mantar ekstraktının kitosan filme başarıyla eklendiğini ortaya çıkarmıştır. Mantar ekstraktının eklenmesi, kitosan filmin elastikliğini, hidrofobikliğini, antioksidan ve antimikrobiyal aktivitesini arttırmıştır. Ayrıca, elde edilen kitosan-mantar ekstraktı filmin anti-quorum sensing ve antimikrobiyal aktiviteleri yaygın olarak kullanılan bir antibiyotik olan gentamisinden çok daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca, mantar ekstraktının kitosan filme dahil edilmesi, filmin saydamlığını ve termal stabilitesini azaltmıştır. Tüm bu sonuçlar, kitosan-mantar ekstraktı filmin, biyobozunur olmayan, kanserojenik petrol bazlı polimerik filmlerin yerine ambalajlama teknolojisinde kullanılabileceğini desteklemektedir.
Terbiyum kompleksi bağlı indirgenmiş grafen oksit esaslı nano malzeme geliştirilmesi: Tasarım ve sentez
Bu tez çalışmasında terbiyum (III) kompleksi içeren grafen esaslı bir nano malzemenin tasarımı ve geliştirilmesi üzerinde durulmuştur. Bu amaçla öncelikle grafitten grafen oksit ve indirgenmiş grafen oksit uygun yöntemler üzerinden elde edilmiştir. Tasarlanan terbiyum (III) kompleksinin sentezinin ardından indirgenmiş grafen oksit ile birleştirilerek hedeflenen nano malzeme elde edilmiştir. Bu yeni malzemenin karakterizasyonu FT-IR, SEM, TEM ve Zeta potansiyeli yöntemleri kullanılarak yapılmıştır. Son aşamada ise nano malzemenin biyolojik olarak önem arz eden bazı iyon ve/ya moleküllerin tayin ve tespitinde lüminesans sensör/belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağı test edilmiştir. Elde edilen sonuçlar malzemenin en önemli reaktif oksijen türlerinden biri olan hidroksil radikalinin tayin ve tespitinde kullanılabileceğini göstermektedir.
Phragmites australis selüloz nanofiberi ve rhanterium epapposum uçucu yağı ile kitosan temelli kompozit film üretimi
Mevcut tez çalışmasının amacı, kitosan ve Rhanterium epapposum Esansiyel yağı içeren selülozdan biyoaktif filmler üretmeyi amaçlamaktadır. Literatür taramasında yapılan bir araştırma, R. epapposum veya genel olarak cins üzerinde herhangi bir fitokimyasal araştırma yapılmadığını ortaya koymaktadır. Yerliler, cilt üzerindeki soğutma etkisi için yerel olarak kullanırlar. Geliştirilen filmin kimyasal yapıları ve morfolojileri FT-IR ve SEM karakterizasyon araçları kullanılarak incelenmiştir. Uçucu yağların dahil edilmesinin etkisi araştırıldı. Sonuçlar, antioksidan aktivitenin, selüloz-kitosan filmlerde Rhanterium epapposum yağ yüzdesini arttırdığını göstermiştir. Elde edilen sonuçlar, uçucu yağ içeren selüloz kitosandan verimli bir biyomedikal biyo-filmlerin üretimi için yüksek bir potansiyel sağlar.
Sıçanlara uygulanan sodyum piritionun kan serumu ACTH ve kortikosteron hormon düzeylerine etkisi
Bu çalışmada sıçanlar üzerine intraperitonal yolla uygulanan sodyum pirition (35 ve 70 mg/kg, ip) ile tuzlu suyun (salin) (%0,09 NaCl 0,5 ml/kg, ip) 24 ve 96 saatlik sürelerde uygulanmasıyla meydana gelen hormonal etkiler incelendi. Araştırma sonucunda, sıçanlarda sodyum piritionun hormonal adaptasyona dair düzenlemelere yol açtığı tespit edildi. Sodyum pirition, tüm dozaj seviyelerinde 4 gün içinde %85-95 oranında metabolize edilip idrarla atılmıştır. ACTH ve kortikosteron düzeylerinin 96 saat sonunda normale dönme nedeninin bu olabileceği ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Sodyum pirition, ACTH, Kortikosteron, Sıçan
Tb (III) DO3A ve 1,4-diokso-1,2,3,4tetrahidrobenzo[G]ftalazin ikilisinden oluşan yeni bir bileşiğin sentezi ve özellikleri
Bu tez çalışmasında terbiyum (III) DO3A kompleksi ve 1,4-diokso-1,2,3,4tetrahidrobenzo[G]ftalazin ünitesinin kovalent olarak bir araya getirilmesi amaçlanmış olup, bu amaçla öncelikle iki ünite ayrı ayrı sentezlenmiş olup spektroskopik yöntemlerle karakterize edilmiştir. Bir sonraki aşamada ise bu iki ünite uygun kimyasal tepkimeler üzerinden bir araya getirilmiştir. Tasarımı ve sentezi gerçekleştirilen bu yeni bileşiğin yapısal karakterizasyonu, çoklu emisyon yapabilme yeteneği spektroskopik yöntemler kullanılarak aydınlatılmıştır.
Potansiyel probiyotik Enterococcus cinsi bakterilerin kolesterol giderim mekanizmaları ve bsh gen analizleri
Kardiyovasküler hastalıklar birçok ülkede başlıca ölüm sebepleri arasında yer almaktadır. Koroner kalp hastalıkları ile ilişkili ana faktörlerden biri yüksek serum kolesterol seviyesi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada geleneksel Türk yapımı beyaz peynirlerden izole edilen 4 Enterococcus faecium ve 6 Enterococcus faecalis suşunun kolesterol düşürücü etkisini belirlemek için Taurokolik asit (TCA) ve Glikokolik asit (GCA) safra tuzlarının dekonjugasyonu aktivitesi, kolestrol ile dekonjuge safranın presipitasyonu, dekonjugasyon ve presipitasyon aktivitesi sırasındaki eksopolisakkarit (EPS) üretimleri araştırılmıştır. Prebiyotikli besi ortamı hazırlanarak prebiyotiğin Enterococcus sp. suşlarının dekonjugasyon, presipitasyon ve EPS üretimi üzerindeki etkisi belirlenmiştir. Dekonjugasyondan sorumlu olan bsh geni polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile belirlenmiş ve sekans analizi ile doğrulanmıştır. Prebiyotik içermeyen besi ortamında Enterococcus sp. suşlarından hiçbirisi TCA'yı dekonjuge edemezken GCA'yı dekonjuge edebilmişlerdir. E. faecium RT94'ün en yüksek GCA dekonjugasyon aktivitesine sahip olduğu (1,93 mM) ve E. faecalis RT122'nin en düşük GCA dekonjugasyonuna sahip olduğu (0,37 mM) belirlenmiştir. Farklı safra konsantrasyonları içeren besi ortamlarında kolesterol giderim yüzdeleri belirlenmiş ve en yüksek kolesterol giderim yüzdesi safrasız besi ortamında E. faecium RT94 suşunda (% 50) belirlenmiştir. Enterococcus sp. suşlarının EPS üretiminin dekonjugasyon ve presipitasyon aktiviteleri ile doğru orantılı olarak artış gösterdiği belirlenmiştir. Prebiyotik içeren besi ortamında Enterococcus sp. suşlarının TCA dekonjugasyonun arttırdığı ve GCA dekonjugasyonunun azaldığu belirlenmiştir. Bu çalışma sonucunda kullanılan E. faecalis ve E. faecium suşlarının kolesterol düşürücü etkilerinin olduğu belirlenmişti
Migren atağında serum NTproCNP seviyesi
Migren, merkezi sinir sisteminin artan uyarılabilirliğinin neden olduğu nörobiyolojik baş ağrısı bozukluğudur. Bununla birlikte, migrenin bilinen tüm farmakolojik tetikleyicileri, vazoaktif özelliklere sahiptir ve natriüretik peptitler gibi güçlü vazodilatatörlerdir. Natriüretik peptidler ile ilgili mekanizmaların aydınlatılması, migren gibi nörovasküler hastalıkların patofizyolojisinin anlaşılmasına da katkıda bulunabilir. Bu nedenle bu çalışmada auralı ve aurasız migren hastalarında CNP'nin eşmolar bir ürünü olan N-Terminal pro C-tipi natriüretik (NTproCNP) seviyesinin tespit edilerek migren ve aura ile ilişkilisinin araştırılması hedeflenmiştir. Bu çalışmada gruplar; kontrol, auralı migren ve aurasız migren grubu olmak üzere 3'e ayrılmıştır. Çalışmaya Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji polikliniklerine ve acil servisine başvuran ve ICHD ölçütlerine göre epizodik migren tanısı alan 31 auralı, 28 aurasız migren hastası ve kontrol grubuna ise 29 sağlıklı kişi alındı. Serumda NTproCNP seviyesi ölçümü ELISA yöntemi ile yapıldı. Elde edilen veriler SPSS 18.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirildi. Auralı migren grubu ile kontrol ve aurasız migren grubu ile karşılaştırıldığında serum NTproCNP düzeyinde artış belirlendi (p: 0,036, p: 0,236 ve p: 0,365). Gruplar arasında CRP, WBC, monosit ve nötrofil düzeyleri değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p: 0,238 p: 0,907 p: 0,263 p: 0,111). Sonuçlar, Auralı migren hastalarında artan NTproCNP seviyelerinin aura ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bu durum NTproCNP ile ilişkili sinaptik stabilite ve mikro dolaşım değişikliğinin, migrende ağrı ve aura ile ilişkili olan trigeminovasküler ve kortikal yayılan depresyon (CSD) yollarını kullanarak aracılık rolü oynayabileceğini düşündürmektedir. Migrende NTproCNp'nin rolünü tespit etmek migren atakları sırasında hücre içi mekanizmaların aydınlatılmasına katkıda bulunmakla birlikte migren tedavilerinin geliştirilmesi için yeni bir hedefi temsil edebilir.
Bor içeren yakın kızılötesi görüntüleme ajanın sentezi ve özellikleri
Kanser, hücrelerin DNA molekülünde oluşan mutasyonların birikmesiyle, kontrolsüz veya anormal bölünmesi ve çoğalmasıdır. Kanserin tedavisi için birçok yöntem (ameliyat, kemoterapi, radyoterapi vb.) kullanılmaktadır. Bu tedavi yöntemlerinin başında tümörün cerrahi işlem ile alınması gelmektedir. Sağlıklı dokunun hasar görmesini önlemek ve tümörün geride kalıntı bırakmadan alınması son derece önemlidir. Ancak operasyonun başarısı büyük ölçüde operasyonu yürüten cerrahların tecrübe ve yeteneğine bağlı kalabilmektedir. Operasyonun başarı düzeyini arttırmak için son zamanlarda görüntüleme eşliğinde ameliyat yöntemi önerilmiştir. Bu tez çalışmasında yakın kızılötesi bölgede soğurma ve emisyon yapabilen yeni bir boya tasarlanmış ve sentezi gerçekleştirilmiştir. Söz konusu boya tümör hücrelerine kolayca internalize olmak suretiyle kanserli hücrelerin tespit edilmesi maksadıyla kullanılabilecek nitelikte dizayn edilmiştir. Nitekim tez kapsamında yapılan in vitro çalışmalar sonucunda kanser hücrelerinin floresans görüntülemesi gerçekleştirilmiştir. Geliştirilen malzemenin floresans görüntüleme eşliğinde ameliyat işlemlerinde kullanılabileceği düşünülmektedir. Aynı zamanda geliştirilen malzemenin fotoduyarlaştırıcı özelliğiyle in vitro olarak incelenmiş ve başaralı sonuçlar alınmıştır. Üstelik geliştirilen malzeme yüksek oranda bor içermesi münasebeti ile bor nötron yakalama terapisinde (BNYT) ajan olarak kullanılabilecek potansiyele sahiptir.
Yakın kızılötesi bölgede fotodinamik terapi yapabilenheptametinsiyanin tabanlı hidrojel tasarımı ve sentezi
Fotodinamik terapi (FDT) son zamanlarda kanser tedavisinde kullanımı yaygınlaşmış yöntemlerden birisidir. Klinik onaylı bazı FDT ajanları mevcut olsa da sağlıklı dokularda birikme, fizyolojik ortamda topaklanma ve vücuttan kolay uzaklaştırılamama gibi dezavantajları nedeniyle yeni ajanlara ihtiyaç duyulmaktadır. Siyanin boyaları fototerapötik pencerede (650-850 nm) soğurma ve emisyon yapabilen organik boyalardır. Fototerapötik pencerede doku ışık geçirgenliği yüksek olduğu için bu bölgede FDT yapabilen malzemeler oldukça popüler hale gelmiştir. Hidrojeller suda çözünmeyen ve içerisine su alarak şişebilen üç boyutlu polimerik malzemelerdir. Suda bir denge hacmine kadar şişerler. Absorbladıkları su miktarı oldukça fazladır ve oldukça geçirgen yapılara sahiptir. Bu bilgiler göz önüne alınarak tez kapsamında FDT ajanı olarak kullanılabilecek bir boyanın tasarımı ve sentezi planlanmıştır. Ayrıca sentezlenen boya kullanılarak hidrojel elde edilmesi amaçlanmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda yakın kızılötesi bölgede FDT yapabilen siyanin tabanlı hidrojel sentezi gerçekleştirilmiştir. Son aşamada ise hidrojelin spektroskopik yöntemlerle (SEM, TGA) karakterizasyonu yapılmıştır.
Hipoklorit iyonuna duyarlı kemilüminojenik bir belirteç
Reaktif oksijen türleri düşük yoğunlukta olduğu zaman, enfeksiyonlara karşı savunma, kanser hücrelerini öldürme gibi avantajları vardır. Yaşlanma, inflamasyon ve radyasyon gibi dış etkenlere maruz kalma sonucunda oksidatif denge bozularak Reaktif Oksijen Türleri (Serbest radikaller) artar ve DNA, proteinler, nükleik asitler ve membran lipidlerinde oksidatif hasar meydana gelir. Bu hasarlar sonucunda kanser, ateroskleroz, kalpte iskemi vb. ciddi hastalıklara yol açar. Bu tez çalışmasında, suda çözünebilen ve hipoklorit iyonuna duyarlı kemilüminojenik bir bileşiğin 1 tasarımı ve sentezi gerçekleştirilmiştir. Tasarımı ve sentezi gerçekleştirilen bu yeni bileşiğin yapısal karakterizasyonu, fotofiziksel özellikleri ve floresans ve kemilüminesans ışıma yapabilme yeteneği spektroskopik yöntemler (1H NMR, 13C NMR, LCMS, absorbsiyon, emisyon ve kemilüminesans spektroskopileri) kullanılarak aydınlatılmıştır. Belirteç, bünyesinde barındırdığı dihidrofitalizindion tabanlı ünite ile kemilüminesans yapma yeteneğine ve hipoklorit gibi önemli bir reaktif oksijen türüne karşı duyarlılık göstermiştir. Elde edilen belirteç 1 tamamen sulu ortamda çözünerek fizyolojik pH'da hipoklorite karşı çift kanaldan (florojenik ve kemilüminojenik) duyarlı olması bakımından emsallerinden daha üstündür.
Priapulus caudatus'tan doğal ince kitin film üretilmesi ve karakterizasyonu
Kitin çeşitli alanlarda yaygın olarak kullanılan, selülozdan sonra en bol bulunan polisakkarittir. Eklem bacaklılar, yumuşakçalar, halkalı solucanlar, sünger, alg, mantar ve mercan gibi çeşitli canlıların farklı yapılarında bulunmaktadır. Doğada bulunan kitin formları üç çeşittir: α, β ve γ formları. Kitin toksik olmama, biyobozunabilirlik, biyouyumluluk, antimikrobiyal ve antioksidan özellikleri sayesinde su arıtma, tekstil, ilaç, gıda ve tarımda yaygın kullanım alanlara sahiptir. Kitin ve türevlerinden üretilen biyobozunur filmler, endüstrideki en önemli ürünlerden biridir. Bu çalışmada, Priapulus caudatus (P. caudatus) türünün direk vücut bütünlüğü korunarak tamamen doğal ince kitin film elde edilmiştir. Bu canlının vücut içeriğindeki kitinin hangi forma ait olduğu bilinmemekteydi fakat bu çalışma ile ilk kez elde edilen kitinin beta forma ait olduğu yapılan karakterizasyonlar sonucu belirlenmiştir. P. caudatus türünden elde edilen ince kitin filmin fizikokimyasal özellikleri FT-IR, TGA, XRD, SEM ve elemental analiz teknikleri kullanılarak belirlenmiştir. Ayrıca MTT analizi ile sitotoksik olmadığı ortaya konmuştur. Bu çalışmanın sonucunda, izole edilen doğal ince kitin filmin yüzey morfolojisini, termal kararlılığını, kristallinitesi ve içerdiği elementlerin oranlarını belirlenmiştir. Elde edilen doğal kitin film ileriye yönelik pek çok alanda kullanılabilecektir.
Plantago lanceolata L. (sinir otu) su ekstraktı ile demir nanopartiküllerin (FeNPs) sentezlenmesi, kongo red boya giderimi ve biyolojik aktivitesinin belirlenmesi
Bu çalışmada, yeşil sentez metodu ile Plantago lanceolata L. su ekstraktından demir nanopartikül sentezlenmiştir. Yeşil sentez metodu ile sentezlenen SOE@FeNP'nin yapısal, morfolojik ve optik özellikleri UV-Vis, FTIR, XRD, SEM, EDX, TEM ve DLS gibi analizler ile karakterize edilmiştir. Sentezlenen NP'lerin karakterizasyon çalışmasında boyutları değişiklik göstermekle birlikte ortalama 8 nm boyutunda kübik bir yapıya sahip olduğu tespit edilmiştir. Elde edilen SOE@FeNP'nin Kongo kırmızı boya degredasyonunda etkinliğinin belirlenmesi için farklı başlangıç boya konsantrasyonu, farklı başlangıç adsorbanı, farklı pH ve iki farklı sıcaklık ile çalışma yapılmıştır. Optimum adsorbsiyon şartlarının belirlendiği çalışmada, en yüksek boya adsorbsiyonunun pH 8'de, 25 ℃'de 50 ppm başlangıç boya kontrasyoununda 15 mg SOE@NP'ler ile olduğu bulunmuştur. Bu şartlar altında nanopartikülün % 99,9 oranında boya adsorblama kapasitesine sahip olduğu belirlenmiştir. 1000 µg/mL konsantrasyonda SOE@FeNP ve Plantago lanceolata L. ekstraktının A549 kanser hücre hattında kontrole karşı nanopartikül ve bitki ekstraktının antikanser aktivitesi sırasıyla % 71,8 - % 84,4 oranında bulunurken 500 µg/mL konsantrasyonda sırasıyla % 65,6 - % 82 oranlarında belirlenmiştir. Plantago lanceolata L. ekstraktının SH SY5Y hücre hattına karşı 1000 µg/mL ve 500 µg/mL konsantrasyonlarda hücre canlılığı % 83,3 - % 73,8 aralığında nörotoksisite etkisi göstermiştir. SOE@FeNP'nin SH-SY5Y hücre hattına karşı 1000 µg/mL ve 500 µg/mL konsantrasyonlarda % 12,4 - % 28,9 nörotoksisite aktivitesi göstermemiştir. Plantago lanceolata L. bitki ekstraktının DPPH giderim aktivitesi % 78,86 ± 0,65 ve SEO@FeNP'nin DPPH giderim aktivitesi % 89,79 ± 0,21 olarak hesaplanmıştır. Plantago lanceolata L. bitki ekstraktının metal şelatlama aktivitesi % 13,52 ± 0,98 ve SEO@FeNP'nin metal şelatlama aktivitesi % 74,40 ± 0,79 olarak hesaplanmıştır. Antimikrobiyal aktivitede SOE@FeNP; Plantago lanceolata L. bitki ekstraktına göre daha yüksek bir etkinlik gösterdiği tespit edilmiştir. Sonuç olarak sentezlenen demir nanopartiküllerin yüksek oranda boya adsorblama kapasitesine sahip olduğunu, antikanser, antioksidan ve antimikrobiyal gibi biyolojik aktiviteye sahip olduğu ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Yeşil Sentez, Nanopartikül, Su Arıtımı, Kongo Kırmızısı, Plantago lanceolata L., Antioksidan, Antikanser, Antimikrobiyal
Meme kanseri hücrelerine imatinib mesilat ve tannik asit uygulamasının moleküler düzeyde etkilerinin incelenmesi
Kanser tedavilerinde en etkili yöntemlerden biri kemoterapötik tedavidir. Daha çok lösemi tedavisinde kullanılan İmatinib Mesilat, klinik olarak meme kanseri tedavisinde kullanılmasa da bu kanser üzerine etkileri halen daha araştırılmaktadır. Kemoterapötiklerin yanı sıra, antioksidanlar da kanseri tedavi edici etkilere sahiptir. Bu iki tedavi edici ajanın birlikte kullanımı, tedavi yöntemlerinin etkilerini daha da artırdığını düşündürmektedir. Pekçok kemoterapötik ilaç ve antioksidan kombinasyonlarının hücre sitoksisitesi, migrasyon, gen ekspresyon seviyeleri ve apoptotik düzeyleri üzerine etkileri halen daha bilinmemektedir. Bu çalışmada ilk kez, bir kemoterapötik olan İmatinib Mesilat (IM) ve bir antioksidan olan Tannik Asit (TA)'in MCF-7 ve MDA-MB-231 meme kanseri hücre hatlarına, tek tek ve birlikte uygulandıklarında sitotoksisite ve migrasyon üzerine olan etkileri araştırılmıştır. İmatinib Mesilat (IM), Tannik Asit (TA) ve ikisinin kombine uygulamasının, doza ve zamana bağlı hücre canlılığı üzerine etkisi MTT testi ile saptanmıştır. Bu test sonucunda, MCF-7 hücrelerinde IM ve TA için IC50 değerleri 25 µM iken, MDA-MB-231 hücre hattında ise IC50 değerlerinin IM için 20 µM ve TA için 25 µM olduğu belirlenmiştir. Her iki hücre hattında da bu ajanların 48. saatte daha etkili olduğu gözlenmiştir. Kombine tedavi uygulaması sonucunda ise IM ve TA'in sinerjik etkilerinin olmadığı, aditif, bağımsız ya da antagonist etki gösterdiği sonucuna varılmıştır. Migrasyon için her iki hücre hattına IC değerleri uygulanmış ve 0, 4, 8 ve 12 saatlerde yara iyileşmesi gözlenmiştir. IM ve/veya TA uygulanmayan kontrol hücrelerine göre tek tek ya da kombine uygulanan konsantrasyonlarda yara iyileşmesinin olmadığı gözlenmiştir. Tüm bu veriler sonucunda, kombine olmadan IM ve TA uygulamalarının, her iki hücre hattında da daha sitotoksik etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Tek tek uygulamanın daha etkili olduğu ve sitotoksik etki mekanizmalarının belirlenebilmesi için daha farklı mekanizmaların da araştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Plaxiphora aurata'nın farklı vücut yapılarından kitin izolasyonu ve karakterizasyonu
Molluska filumunun kitin çalışmaları çoğunlukla çift kabuklu gastropod ve kafadanbaçaklılara odaklanmıştır. Polyplacophora eski yumuşakça grubu olmasına rağmen, bu organizmaların kitin üzerine çok az çalışma yapılmıştır. Bu az sayıdaki çalışmalarda incelenen vucut kısımlarına bağlı olarak kitin tiplerinin (alfa veya beta) ilişkin sonuçlar verilmiştir. Bu çalışmada bu tartışmayı çözmek için bir kiton türünün (Plaxiphora aurata) üç farklı vucut kısmından (iskelet, kuşak ve radula) kitinin 3D yapısını koruyarak inceledik. TGA ve FTIR sonuçlarımıza göre kiton iskeletin ve kuşağın tipik sinyali beta kitin, radulanın ise tespid edilen sinyali alfa ve bata kitinin tipik sinyaller arasında olduğu görülmektedir. Tüm kitonun gövdesinin kuru ağırlığının kitin içeriği %27,82 olarak kaydedilmiştir. Ayrıca kitinin özeliklerini acıklamak için XRD, SEM ve elementel analiz yapılmıştır. Elde edilen verilere göre kitonlardan izole edilen kitinin nono fiber yapısından dolayı gıda, kozmetik, medikal ve biyomuhendislik alanlarında kulanım potensiyeline sahiptir. Ayrıca yüksek kitin içeriği nedeni ile ticari kitine alternatif olarak değerlendirilebilir.
Azotlu gübrelerin kontrollü salınımı için kitosan kullanımı
Geleneksel olarak kullanılan ticari gübreler toprakta birikerek veya sızıntılarla sulara karışıarak çevre kirliliğine sebep olmaktadır. Bu sorunu gidermek için kontrollü salım yapan gübreler geliştirilmitir fakat ticari olarak üretilen bu tarz kontollü gübrelerde petrol türevi polimerlerin kullanımından dolayı bu toksik polimerlerin bitki tarafından alınarak veya toprakta akümülasyonu sonucu hem insan sağlığını olumsuz etkilemekte hem de çevreye olumsuz etkiler bırakmaktadır. Bahsedilen bu problemlerin önüne geçmek amacıyla, mevcut çalışmada, biyolojik orijinli kaplama malzemeleri (başlıca kitosan ve ilave olarak selüloz ve melas) kullanılarak kontrollü salınım yapan gübreler geliştirilmiştir. Bu bağlamda, bu tez çalışmasında azot temelli üre ve 15-15-15 gübreleri için başlıca üç farklı şekilde kaplanmış yeni gübre sistemler üretilmiştir. Bunlar, toz, film ve disk formlarıdır. Kaplama sonrası üretilen farklı formdaki örnekler fourier dönüşümlü kızıl ötesi spektrometresi (FT-IR), termogravimetrik analiz (TGA) ve taramalı elektron mikroskobu (SEM), temel bileşimlerinin belirlenmesi (EDS), X-Işını kırınım yöntemi (XRD) teknikleri kullanılarak karakterize edilmiştir. Örneklerin toprakta bozunma yüzdeleri ortaya konmuştur. Elde edilen sonuçlar özellikle üre de önemi sonuçlar ortaya koymuş, endüstriyel olarak da kullanım potansiyelleri ortaya konmuştur.
Ziziphus jujuba Mill. (Hünnap) bitkisinin sanayinin değişik alanlarda kullanım potansiyelinin araştırılması
Bu tez çalışmasında, su ve etanol çözücüleri kullanılarak elde edilen, Ziziphus jujuba Mill. (Hünnap) meyve su (MS), yaprak su (YS), meyve etanol (ME) ve yaprak etanol (YE) ekstrelerinin gıda, klinik, balık patojenleri ve anne sütünden elde edilen probiyotik mikroorganizmalar üzerine antimikrobiyal ve antifungal aktivitesi, güneşten koruma faktörü (GKF) ve ticari olarak temin edilen vücut kremlerinin GKF değeri üzerine etkisi araştırılmıştır. Z. jujuba meyve ve yaprak ekstrelerinin, patojen mikroorganizmalar üzerine antimikrobiyal aktiviteye sahip iken, anne sütünden elde edilen probiyotik adayı laktik asit bakterileri üzerine herhangibir inhibitör aktiviteye sahip olmadığı belirlenmiştir. Makro-dilüsyon yöntemi ile Pseudomonas aeruginosa ve Vibrio anguillarum A4 patojenleri üzerine MS ekstresinin antimikrobiyal aktivitesi belirlenmiştir ve 48. saatin sonunda Z. jujuba MS ekstresi içeren bakteri süsponsiyonlarda, her iki patojen mikroorganizmanın canlı hücre sayılarında belirgin bir düşüş olduğu kaydedilmiştir. Z. jujuba MS, YS, ME ve YE ekstrelerinin GKF değeri spektrofometrik olarak belirlenmiştir. Test edilen Z. jujuba ektrelerinde en yüksek GKF değerleri 11.78-22.64 olarak YS ve YE ekstrelerinde belirlenmişir. Z. jujuba ekstrelerinin ticari olarak temin edilen normal ve su bazlı vücut kremlerinin GKF değeri üzerine etkisi in vitro olarak belirlenmiştir. Elde edilen test sonuçlarına göre Z. jujuba meyve ve yaprak ekstrelerinin, iki krem formülasyonunun da GKF değerini arttırdığı kaydedilmiştir. Her iki krem+ekstre karışımında en yüksek GKF değeri 10 ml konsantrasyonda Z. jujuba YE ektresinde 12.95 olarak belirlenmiştir. Tez çalışmasında elde edilen sonuçlara göre Z. jujuba meyve ve yaprak ekstrelerinin gıda, klinik, farmakoloji, ilaç ve kozmetik endüstrilerinde alternatif doğal katkı maddesi olarak kullanım potansiyaline sahip olduğu rapor edilmiştir.
İzmir ilinden temin edilen bazı Olea europaea (zeytin) çeşitlerinin biyoteknolojik olarak kullanım potansiyellerinin araştırılması
Dünyada ve ülkemizde zeytin (Olea europaea L.) ve yan ürünleri yaygın olarak tüketilmekte ve beslenme açısından büyük bir önem taşımaktadır. Çalışmamızda, Bornova/İzmir Zeytincilik Araştırma Enstitüsü'nden Eylül, Ekim ve Kasım aylarında temin edilen Ayvalık Yağlık (AY) ve Manzanilla (M) çeşidi zeytin meyve ve yapraklarından elde edilen su ekstrelerinin gıda-klinik ve balık patojenleri üzerine antimikrobiyal aktiviteleri araştırılmıştır. Disk difüzyon metodu, mikro-dilüsyon ve makro-dilüsyon deneyleri kullanılmıştır. Eylül, Ekim ve Kasım aylarına ait AY ve M çeşidi zeytin meyve ve yaprak ekstrelerinin, test edilen bütün patojenler üzerinde yüksek antimikrobiyal aktiviteye sahip olduğu belirlenmiştir. Ayrıca anne sütünden izole edilmiş laktik asit bakterileri (LAB) üzerinde farklı konsantrasyonlardaki (5 µl 10 µl ve 20 µl) etkileri de araştırılmıştır. Makro-dilüsyon yöntemi ile Candida glabrata ATCC 04019 üzerine meyve ve yaprak su ekstrelerinin (20 mg/ul ve 50 mg/ul) antifungal aktivitesi tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre 0., 24 ve 48. saat sonunda C. glabrata ATCC 04019 canlı hücre sayılarında azalma olmuştur hatta 50 mg/ul konsantrasyonda (24. saat ve 48. saat) kontrol grubuna kıyasla üreme olmadığı gözlemlenmiştir. UV ışınların zararlı etkilerini minimize etmek için kullanılan güneş kremlerinde bulunan kimyasal katkı maddelerine alternatif olarak zeytin meyve ve yaprak su ekstrelerinin güneşten koruma faktörü (GKF) araştırılmıştır. GKF değerinin kontrol grubuna göre yüksek etki faktörüne sahip olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, elde edilen verilere göre zeytin meyve ve yaprak su ekstrelerinin hem toksik olmaması hem de ekonomik olması gıda, yem, kozmetikve tıp endüstrilerinde alternatif doğal katkı maddesi olarak kullanım potansiyaline sahip olması avantaj sağlayacağı öngörülmektedir.
Xeranthemum annuum ve Bombycilaena discolor'un biyopotansiyellerinin değerlendirilmesi
Sentetik maddelerin hastalıkların tedavisinde kullanılması giderek artan yeni sağlıksorunlarına neden olmaktadır. Toplumda görülme sıklığı her geçen gün artan kanser, diyabet ve nörodejeneratif hastalıkların yaygınlaşması ile maruz kalınan sentetik madde miktarı arasında ilişki olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle özellikle ilaç geliştirme çalışmalarında doğal bitkisel ürünlere yönelim artmıştır. Fitokimyasal bileşenler üzerine yapılan pek çok çalışma bu sorunlara doğal çözüm arayışı sonucudur. Mevcut çalışmada bu familyaya ait türler olan Xeranthemum annuum ve Bombycilaena discolor'dan elde edilen su özütlerinin antioksidan ve enzim aktiviteleri araştırılmıştır. Ayrıca bitkilerden elde edilen uçucu yağların bileşimi de belirlenmiştir. Örneklerin öncelikle toplam fenolik ve flavonoid içerikleri belirlenmiştir. Antioksidan aktivite ABTS ve DPPH radikal giderme aktiviteleri, metal şelatlama, fosfomolibdat testi, demir ve bakır iyonları indirgeme aktiviteleri araştırılarak değerlendirilmiştir. Enzim inhibisyon aktiviteleri ise asetilkolin ve bütirilkolin esteraz, tirozinaz, amilaz ve glukozidaz enzimleri için belirlenmiştir. Toplam fenolik ve flavonoid içeriğin en yüksek çıktığı Xeranthemum annuum özütü genel olarak daha yüksek antioksidan aktivite gösterirken enzim inhibisyon aktivitesinde glukozidaz hariç diğer tüm enzimler için Bombycilaena discolor daha yüksek aktivite göstermiştir. Çalışmadan elde edilen verilere göre her iki türün su özütlerinin fitokimyasal bileşiminin iyi bir biyolojik aktiviteleriyle farmasötik alanında iyi bir kaynak olabileceği gösterilmiştir.
Lactobacillus rhamnosus ACS5 bakterisinden elde edilen ekzopolisakkaritlerin prebiyotik ve antibiyofilm aktiviteleri
Bu çalışmada Lactobacillus rhamnosus ACS5'ten elde edilen liyofilize ekzopolisakkaritin (L-EPS), potansiyel probiyotik mikroorganizmalar tarafından fermentasyonu ile gelişimi düzenleyici etkisi, mide asidine dirençliliği ve prebiyotik skor aktivitesinin belirlenmesiyle prebiyotik olarak kullanım potansiyelinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Ayrıca probiyotik, prebiyotik (L-EPS), postbiyotik ve parabiyotiklerin antibiyofilm ile antimikrobiyal aktiviteleri belirlenmiştir. L-EPS'nin Lactobacillus rhamnosus EDS4, Pediococcus acidilactici 5008 ile Saccharomyces cerevisiae BD21 suşlarının gelişimini pozitif yönde etkilediği ve L-EPS'nin en yüksek gelişimi düzenleyici etkisinin S. cerevisiae BD21 (Log10,26 kob/mL) suşunda olduğu gözlenmiştir. P. acidilactici 5008 suşu 24. ve 48. saatte sırasıyla 2,30 ve 2,92 en yüksek prebiyotik skor aktivitesinin Enterococcus feacalis ATCC 29212 patojeni ile olduğu belirlenmiştir. L-EPS'nin mide asidinde hidrolizinin inulinden daha düşük olduğu tespit edilmiştir. L-EPS'nin test edilen konsantrasyonlarının Escherichia coli ATCC 11229'ye karşı gösterdikleri biyofilm inhibisyon oranlarının Listeria monocytogenes ATCC 7644'ten yüksek olduğu belirlenmiştir. ACS5-postbiyotiğinin antibiyofilm aktivitesinin E. coli ATCC 11229 suşuna karşı %20,3±11,17 iken L. monocytogenes ATCC 7644 suşuna karşı %10,95±4,03 oranında olduğu gözlemlenmiştir. Parabiyotiklerin, E. coli ATCC 11229 ve L. monocytogenes ATCC 7644 bağırsak patojenlerinin üretmiş oldukları biyofilmler üzerinde sırasıyla %27,75 ve %65,25 inhibisyon gösterdiği belirlenmiştir. Probiyotik, prebiyotik, simbiyotiklerin ve postbiyotiklerin E. coli ATCC 11229 test bakterisine antimikrobiyal etkisinin L. monocytogenes ATCC 7644' den yüksek olduğu belirlenirken parabiyotiklerde antimikrobiyal etki tespit edilmemiştir. Yapılan çalışmalar sonucunda L. rhamnosus ACS5'ten elde edilen L-EPS'nin prebiyotik olarak kullanım potansiyeli olduğu öngörülmüştür.
Caligula japonica kafa yapısından kitin film üretimi, karakterizasyonu ve sitotoksisitesinin değerlendirilmesi
Bazı bitkilere zararlı olarak kabul edilen böcekler, bitki koruma amaçlı toplandıktan sonra biyo-atık olarak kabul edilmektedir. Bu biyo-atıkları yakmak yerine teknolojik malzemelere dönüştürmek endüstriyel açıdan çok önemlidir. Caligula japonica, ceviz, kestane, elma gibi birçok bitkiye zarar vererek meyve verimini düşürmekte hatta ağacın ölmesine neden olmaktadır. Bu çalışmada, doğadan bol miktarda toplanan C. japonica pupa kafa yapısından üç boyutlu doğal kitin filmi üretilmiştir. FTIR analizi sonucu, üretilen filmlerin alfa kitin formunda olduğu ve SEM analizine göre de çok net bir şekilde gözlenebilen nanofiberlerden oluştuğu ortaya konmuştur. Elde edilen kitin filmin maksimum bozulma sıcaklığının 367,8°C olduğu ölçülmüştür. XRD analizi sonucu kitin için karakteristik olan 9,42° ve 19,52° de iki keskin pik kaydedilmiştir. L929 fare fibroblast hücre hattında gerçekleştirilen sitotoksisite analizine göre, kitin filmin 24, 48 ve 72 saatlerde herhangi bir sitotoksik etkisinin olmadığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, bu tez çalışması kapsamında ileriki biyomedikal uygulamalarda kullanılmak üzere, doğal, üç boyutlu, nanoliflerden oluşan ve biyouyumlu özelliklere sahip bir film üretimi gerçekleştirilmiştir.
Sık kullanılan bazı hücre hatları için kalite kontrol: Sitokrom B ve sitokrom oksidaz alt birim I genlerinin DNA dizi analizlerinin gerçekleştirilmesi
Bu tez çalışmasında, HeLa, Cervix epithelloid carcinom (İnsan), HL-60, Human peripheral blood promyelocytic leukemia (İnsan), L929, Mouse C3 / An connective tissue (Fare), MDCK, Madin Darby canine kidney (Köpek), Neuro-2a, Mouse neuroblastoma (Fare) hücre hatlarının, kontaminasyon kontrolleri yapılmış, kimlik doğrulamaları gerçekleştirilmiş ve klonaliteleri belirlenmiştir. İlk olarak, kültüre edilen hücrelerin DNA'larından amplifiye edilen mitokondriyal sitokrom b (CYTB) ve sitokrom c oksidaz alt birim I (COI) genlerinin DNA dizi analizleri gerçekleştirilmiştir. Bu genler evrensel primerler tarafından tanınan stabil dizilere ve aynı zamanda kimliklendirmeyi sağlayacak birtakım dizi çeşitliliklerine sahiptir. Tezde CYTB gen bölgesi için veritabanında yer alan referans dizi ile yapılan karşılaştırma sonuçları "HL-60 için %97; "HeLa, L929, MDCK, Neuro-2a" hücre hatları için ise %98 oranında benzerlik bulunmuştur. COI gen bölgesi için ise bu benzerlik oranları sırasıyla %95, %99, %96, %96 ve %98 olarak bulunmuştur. Bu bağlamda, elde edilen DNA dizi analiz sonuçları, pek çok araştırmada kullanılan "HeLa, HL-60, L929, MDCK, Neuro-2a hücre hatlarının kalitesi konusunda kabul edilebilir bir belirteç ve güven sağlamıştır. Aynı zamanda mikoplazma kontaminasyonu açısından değerlendirme yapılmış ve mikoplazma kontaminasyonuna rastlanılmamıştır. Ulaşılmak istenen hedefler ve beklenen çıktıların bilimsel, teknolojik ve sosyo-ekonomik ne tür katkılarda bulunabileceği, deneysel çalışmalarda kullanılan hücre hatlarının karakterizasyonunun belirlenmesi, bu hücrelerle gerçekleştirilen araştırma sonuçlarının güvenilirliği açısından önem arz etmektedir. Tamamlanan tez ile çalışmaların ana kaynağını oluşturan hücre hatlarının kimliği ortaya konulmuş, bu kimliklendirme, yürütülen hücre kültürü çalışmalarının kesinlik ve güvenilirliğine katkı sağlayacak veriler ortaya koymuştur.
Suda çözünür skuarin ve hidrojel uygulamaları
Skuarinler organik boyalar arasında önemli bir sınıfı oluşturur. Skuarinler yüksek soğurma katsayıları, fotoiletkenlikleri, fotokararlılıkları ve kuantum verimleri nedeniyle fotodinamik terapi (FDT) ajanları, biyogörüntüleme ve etiketleme ajanları, kemosensörler, doğrusal olmayan optik malzemeler, fotovoltaik malzemeler gibi uygulamalarda kullanılabilmektedir. Ancak skuarinler hidrofobik doğaları nedeniyle genelde suda ve/ya biyolojik ortamda çözünmez. O nedenle suda çözünebilen skuarinlerin tasarımı ve sentezi önemli bir ihtiyaç olarak görülmektedir. Bu tez çalışmasında özellikle FDT ve biyogörüntüleme gibi biyomedikal uygulamalarda karşılaşılan bazı kısıtlamaları ortadan kaldırabilmek için suda ve biyolojik ortamda tamamen çözünebilen bir skuarin boyası 1 tasarlanmıştır. Sentezlenen skuarinin 1 yapı ve özellikleri 1H NMR ve 13C NMR, HRMS, soğurma ve floresans gibi spektroskopik yöntemler ile aydınlatılmıştır. Skuarin 1 biyogörüntüleme ve fotoduyarlaştırıcı ajan olarak test edilmiştir. Son aşamada ise skuarinin 1 hidrojel yapısına entegre edilmesi üzerinde durulmuştur. Bunun için tasarlanan hidrojellerin önce sentezi ve ardından ise FTIR, SEM ve TGA gibi yöntemlerle karakterizasyonu gerçekleştirilmiştir. Sentezlenen hidrojellerin biyouyumlu olduğu ve fotodinamik özellik gösterdiği tespit edilmiştir
Biyoteknolojik uygulamalarda kullanılmak üzere kitin ve biyosilika temelli üç boyutlu iskele üretimi ve karakterizasyonu
Biyopolimerik malzemeler biyoteknolojik alanlarda son yıllarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Genellikle, sentetik polimerlerin kullanımı çok daha kolay ve maliyeti düşük olsada biyouyumlulukları ve biyobozunurluklarının düşük olması nedeniyle doğal biyopolimerlere de ihtiyaç duyulmaktadır. Bundan dolayı özellikle doku mühendisliği, filtre membran malzemeleri üzerine çalışan araştırmacılar doğal biyomalzemelerden yararlanarak yeni biyokompozit malzemeler tasarlanmaya odaklanmıştır. Biz de planlamış olduğumuz çalışmada, doğal biyomalzemeler ile kemik, kıkırdak doku için doku iskelesi ve ağır metal gideriminde şişme ve adsorbe kabiliyeti yüksek yapı iskeleleri üretimi amaçladık. İlk aşamada denizel Geoida macandrewii süngerinin iç yapısında izole edilen biyosilika fiberin iskele içerisinde kullanım oranı belirlenerek doku mühendisliği alanında kullanımı incelenmiştir. İkinci aşamada ise doğal biyosilika fiber katkılı karboksimetil kitosan temelli iki fazlı hidrojel doku iskelesini dondurarak-kurutma yöntemi ile üretimi sağlanmıştır. Üretilmiş olan iskelelerin kimyasal kompozisyonu FTIR analiziyle, genel morfolojik özellikleri SEM cihazı kullanılarak araştırılmıştır. Malzeme karakterizasyonları tamamlandıktan sonra ise sterilize edilen iskelelerin biyouyumluluk analizleri canlılık, proliferasyon, ALP aktivitesi ve GAG miktarı ölçülerek tamamlanmıştır. İkinci iskele için, Annelida şubesinde yer alan ve deniz fareleri olarak bilinen Aphrodita aculeata'nun saç benzeri setae yapılarından β-kitin nanofiber üretimi yapılmış ve CMCht polimeri içerisinde eklenerek kompozit hidrojel doku iskelesi üretilmiştir. Elde edilen iskelerin fizikokimyasal karakterizasyonları yapılmış ve ağır metal giderimi çalışmaları yapılmıştır. β-kitin nanofiber takviye edilmiş CMCht hidrojel yapı iskelesi için bakır giderimi çalışmaları atomik absorpsiyon spektroskopisi ile yapılmış ve sonuçlarına bakıldığında maksimum adsorpsiyon kapasitesinin yaklaşık %28 (2 saat, 100 ppm) olduğu belirlenmiştir. Bu çalışma, iskelenin Cu (II) giderimi için kullanılabilecek alternatif, etkili, tekrar kullanılabilir, yenilikçi ve çevre dostu bir filtre ürünü olabileceğini göstermiştir. Sonuç olarak doğadan izole edilen biyomalzemelerin biyoteknolojik alanlarda kullanılabilir olduğu ve ileri ki çalışmaların önünü açacağı öngörülmektedir.
Potansiyel probiyotik levilactobacillus brevis KMP1 bakterisinin prebiyotik, postbiyotik ve paraprobiyotiklerinin antioksidan ile antidiyabetik aktivitelerinin araştırılması
Bu çalışmada, geleneksel Türkiye peynirlerinden Balıkesir Kelle Mihaliç Peynirinden izole edilen Levilactobacillus brevis KMP1 suşundan elde edilen prebiyotik L-EPS-KMP1, probiyotik KMP1, postbiyotik KMP1 ve paraprobiyotik KMP1'in antioksidan aktiviteleri 7 farklı yöntemle belirlenmiş ve antioksidan aktivite deneyleri için IC50 değerleri hesaplanmıştır. Ayrıca prebiyotik L-EPS-KMP1, probiyotik KMP1, postbiyotik KMP1 ve paraprobiyotik KMP1'in antidiyabetik aktivitesinin belirlenmesi amacıyla, α-amilaz enzimini inhibe etme yeteneği araştırılmıştır. Prebiyotik L-EPS-KMP1 de en yüksek antioksidan aktivite 4 mg/mL derişiminde ABTS+ süpürücü aktivite yöntemi %66,88±4,40 ve 10 mg/mL derişiminde süperoksit anyonu süpürücü aktivite testi ile %56,21±3,45 olarak belirlenmiştir. Prebiyotik L-EPS-KMP1'in en düşük derişimi 0,05 mg/mL'de en yüksek antidiyabetik aktivite %65,19±0,65 tespit edilmiştir. En yüksek antidiyabetik aktivite postbiyotik KMP1'in 1:2 ve 1:5 oranındaki seyreltimlerinde aktivite sırayla %92,12±1,78 ve %96,80±3,49 olarak bulunmuştur. Paraprobiyotik KMP1 ve bunun 1:2 ile 1:5 oranındaki seyreltimlerindeki α-amilaz inhibisyon aktivitesi sırayla %35,44±5,76, %51,79±5,95 ve %84,70±2,50 olarak belirlenmiştir. Çalışmada uygulanan yöntemler ile probiyotik KMP1, prebiyotik L-EPS-KMP1, postbiyotik KMP1 ve paraprobiyotik KMP1'in antioksidan özellikler sergilediği, ayrıca prebiyotik L-EPS-KMP1'in DNA hasarına karşı koruyucu etkiye sahip olduğunu belirlenmiştir. L. brevis KMP1'den elde edilen prebiyotik, postbiyotiklerin, paraprobiyotiklerin ve probiyotiklerin gıdalarda takviye gıda olarak kullanılabileceği, doğal koruyucu olarak kullanılabileceği ve sağlık alanında doğal bir antioksidan olarak kullanılabileceği yapılan çalışmalarla öngörülmektedir. Ayrıca EPS, postbiyotik ve paraprobiyotiklerin antidiyabetik tedavilerde ilaçlara alternatif doğal bileşen olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Kuzey Irak'ta yetişen iki tıbbi bitkinin (Johrenıa aromatıca & Anchusa azurea var. kurdıca) farklı kısımlarının antioksidan ve enzim inhibisyon özellikleri
Johrenia aromatika ve Anchusa azurea var. kurdica, diyabet, idrar söktürücü, yara iyileştirici ve astım tedavisinde kullanıldığı için geleneksel tıpta da kullanılan ünlü bitkilerdir. Bu tez, Johrenia aromatica ve Anchusa azurea var. kurdica' nin farklı kısımlarının (metanol, etil asetat ve su) antioksidan kapasitesini araştırdı. A. azurea var. kurdica yaprak ekstraktlarının TPC' sinin 53.58 mg REs/g ekstrakt, çiçek ekstraktlarının TFC' sinin ise 42.28 mg REs/g ekstrakt olduğu belirlendi. Ayrıca A. azurea var. kurdica çiçeği ekstraktlarının serbest radikal aktivitesinin DPPH (81.56 mg TEs/g ekstrakt) ve ABTS (130.59 mg TEs/g ekstrakt) olduğu tespit edildi. A. azurea var. kurdica' nın çiçeği ekstraktlarının güç aktivitesinin azaltılmas CUPRAC ve FRAP'ta sırasıyla 102.49 mg TEs/g ekstrakt ve 96.62 mg TEs/g ekstrakt olduğu belirlendi. Ayrıca A. azurea var. kurdica çiçeği PBD'de 48.01 mg TEs/g ekstrakttır, MCA'da ise 34.05 mg TEs/g ekstrakt bırakır. Tüm antioksidan testlerinde A. azurea var. kurdica, Johrenia aromatica' ya kıyasla daha yüksek bir oran gösterdi. Johrenia aromatica'nın ACHE ve BuCHE inhibisyonu sürgün ekstraktlarında 3.65 (mg GALAE/g ekstrakt), kök ekstraktlarında ise 5.47 (mg GALAE/g ekstrakt) olarak gösterilmiştir. A. azurea var. kurdica ' nin kök ekstraktlarının tirozinaz inhibisyonu 40.82 (mg CAE/g ekstrakt), kök ve çiçek ekstraktlarının a-glukosidaz inhibisyonun sırasıyla 838.93 (mg ACAE/g ekstrakt) ve 369.08 (mg ACAE/g ekstrakt) olduğu görülmüştür. Fenolik bileşikler, A. azurea var. kurdica çiçek ekstraktlarında en yüksek Rosmarinik asit seviyelerine sahipti (432.821 ppm) ve Johrenia aromatika sürgün ekstraktlarının klorojenik asidi 109.475 ppm olarak belirlenmiş olup, bu oranlar diğer fenolik bileşiklerle karşılaştırıldığında en yüksek oranlardır. Genel olarak bu tezin sonuçları A. azurea var. kurdica ve Johrenia aromatika doğal gıda kaynağı olarak ve farmasötik alanlarda kullanılabilir.
Türkiye'de yetiştirilen pitahaya'nın biyoteknolojik yöntemler kullanılarak çeşitli endüstrilerde kullanım olanaklarının araştırılması
Biyoaktif maddeler açısından oldukça zengin olan Pitahaya'nın çeşitli metabolik bozukluklara karşı koruyucu olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, kırmızı Pitahaya meyve ve kabuk su ekstrelerinin test mikroorganizmalarına karşı antimikrobiyal aktivitesi disk difüzyon, mikro-dilüsyon ve makro-dilüsyon yöntemleri ile belirlenmiştir. Ekstrelerin, patojen test mikroorganizmalarına karşı yüksek antimikrobiyal aktiviteye sahip olduğu belirlenmiştir. Ekstrelerin insan sütünden izole edilen laktik asit bakterilerine karşı farklı konsantrasyonlarda (1 mg/disk, 2 mg/disk ve 4 mg/disk) inhibisyon zon çapı oluşturmadığı veya düşük inhibisyon zon çaplarına sahip olduğu belirlenmiştir. Makro-dilüsyon yöntemi ile kırmızı Pitahaya kabuk su (KPKS) ekstresinin Candida albicans ATCC 10231 ve Limosilactobacillus fermentum MA-7'ye karşı antimikrobiyal aktivitesi araştırılmıştır. 50 mg/ml ve 100 mg/ml konsantrasyonlarındaki KPKS ekstresinin 0., 24. ve 48. saatlerde C. albicans ATCC 10231 test mikroorganizmasına karşı canlı hücre sayılarında azalma meydana gelmiştir. 100 mg/ml konsantrasyonda canlılık (%) oranını 48. saat sonunda %57.831 oranında azalttığı tespit edilmiştir. Aynı konsantrasyonlarda probiyotik adayı L. fermentum MA-7'nin canlı hücre sayısında artış meydana gelmiştir. 100 mg/ml konsantrasyonda canlılık (%) oranını 48. saat sonunda %134.831 oranında arttırdığı tespit edilmiştir. Ekstre C. albicans ATCC 10231'i inhibe ettiği konsantrasyonda L. fermentum MA-7 gelişimini teşvik etmiştir. UV-B ışınlarının zararlarından korunmak için kullandığımız sentetik koruyucular yerine doğal bileşenlere sahip kırmızı Pitahaya meyve ve kabuk su ekstrelerinin güneşten koruma faktörü (GKF) ve ekstre krem karışımlarının GKF değerleri belirlenmiştir. Pitahaya meyve ve kabuk su ekstrelerinin 24.99 ve 20.04 GKF değerlerine sahip olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, ekstre krem karışımında ekstrelerin kontrol (krem) grubunun GKF değerini yükselttiği belirlenmiştir. Sonuç olarak kırmızı Pitahaya meyve ve kabuk su ekstrelerinin biyoteknolojik yöntemler kullanılarak çeşitli endüstrilerde kullanım olanakları belirlenmiştir.
Sığırkuyruğu Otu (Verbascum sp) yapraklarından esinlenerek kitosan temelli süper hidrofobik film üretimi ve karakterizasyonu
Doğa, sayılması zor, yüksek ve benzersiz özelliklere sahip çok sayıda bitki ve hayvan içeriğini barındırdığı için yüksek hassasiyetle çizilmiş bir tablo olarak tanımlanabilir. Scrophulariaceae suya çok dayanıklı bitkilerden biridir ve bu familyaya ait 360 kadar çiçekli bitki türü ile Verbascum L cinsini içerir. Doğal yüzeylerin süperhidrofobik özellikleri, yüzeydeki hiyerarşik mikro ölçekli (> 1 μm) ve nano ölçekli (tipik olarak 200 nm'nin altında) yapıların varlığına atfedilir. Sonuç olarak, sentetik süperhidrofobik yüzeylerin üretiminde topografik bir hiyerarşi genellikle gereklidir. Bu çalışmada Verbascum tüylerinin suya karşı aşırı dayanıklılık özelliğine sahip kitosan bazlı kompozit membranlar üretmek için kullanımıni kısaca tanıtılmaktadır. Üretilen filmlerin FT-IR, SEM, TGA, Hemostatik Analiz, Mtt gibi analizleri yapılmıştır. Ek olarak, kitosan filmlerine hiyerarşik tüylerin dahil edilmesi şeffaflığı ortadan kaldırmış ve yüksek su direnci özellikleriyle birlikte iyi termal özellikler göstermiştir. Bu sonuçlar kitosan filmlerin çeşitli endüstriyel ve inşaat alanlarında yüzey kaplama teknolojisini geliştirebileceğini göstermektedir.
Asyneuma linifolium Subsp. Eximium bitkisinin fitokimyasal bileşimi ve bazı biyolojik aktivitelerinin belirlenmesi
Bitkilerin tedavi amacıyla kullanımı oldukça eski zamanlara kadar dayanmaktadır. Geleneksel tıp alanında birçok hastalığın tedavisinde bitkinin kendisinin ve ürünlerin kullanımı geçmişten günümüze neredeyse bütün toplumlarda oldukça yaygındır. Bunun nedenlerin baktığımızda sentetik ilaçların geliştirilmesinin uzun yıllar sürmesi, yüksek maliyetleri ve tedavi etkileri yanında zararlı etkilere sahip olmaları sayılabilir. Bununla birlikte gelişmiş toplumlarda dahil olmak üzere hastalıkların tedavisinde bitkisel ürünler popülaritesini korumaktadır. Ülkemizde tıbbi amaçlarla kullanılan bitki türleri ve bunlarla ilgili çalışmalar olmasına rağmen hala çalışılmamış, keşfedilmemiş ve etkileri belirlenmemiş bitkiler bulunmaktadır. Bu çalışmada yayılış gösterdiği alanda geleneksel tıpta kullanılan, Akdeniz ve Karasal iklimin etkilerinin birlikte görüldüğü özel bir alan olan Adana ilinin kırsal kesimlerinden toplanan Asyneuma linifolium subsp. eximium türünün fitokimyasal bileşimi ve biyolojik aktiviteleri belirlenerek bitkinin ilaç sektöründeki potansiyeli hakkında bilgi edinilmek amaçlanmıştır. Fitokimyasal bileşimi belirlemek için özütlerinin toplam fenolik ve flavonoid içerikleri araştırılmış ve fenolik içerikleri metanol ve etil asetat özütlerinde sırasıyla 16.34 ve 18.44 mg GAE/g özüt olarak ve toplam flavonoid içerik metanol ve etil asetat özütlerinde sırasıyla 18.94 ve 14.00 mg RE/g özüt olarak bulunmuştur. Bunun yanında DPPH ve ABTS radikal giderme aktiviteleri, bakır (CUPRAC) ve demir (FRAP) indirgeme güçleri, metal şelatlama ve toplam antioksidan kapasite testleri uygulanmış ve CUPRAC, fosfomolibdat ve metal şelatlama testlerinde etil asetat özütleri yüksek aktivite gösterirken diğer metotlarda metanol özütü daha aktif bulunmuştur. Ayrıca asetilkolin esteraz, bütirilkolin esteraz, glukozidaz amilaz ve tirozinaz enzimleri için inhibisyon aktiviteleri incelenerek glukozidaz hariç diğer enzimlerde en yüksek inhibisyon etil asetat özütünde belirlenmiştir. Eldeki bulgular ışığında araştırılan bitkinin özütlerinin önemli antioksidan ve enzim inhibisyon kaynakları olduğu belirlenmiş ve bitkinin farmakoloji endüstrisi açısından etkili kaynak olabileceği düşünülmektedir.
Lacticaseibacillus rhamnosus ACS5 suşundan elde edilen ekzopolisakkaritlerin antikanser ve immunostimülatör etkilerinin in vitro koşullarda araştırılması
Son zamanlarda yapılan çalışmalar, laktik asit bakterileri (LAB) tarafından üretilen ekzopolisakkaritlerin (EPS) farklı alanlarda kullanım potansiyelini ortaya koymuştur. LAB tarafından üretilen EPS'ler anti-tümör, antioksidan, ve bağışıklık sistemini uyarıcı etkinlikler için önemli kaynaklar olarak görülmektedir. Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların normal hücreler de immünotoksisiteye neden olduğu ve tümör gelişim mekanizmalarını etkilediği görülürmüştür. Bu nedenler, düşük yan etkili anti-tümör ilaçlarının keşfi gibi birçok çalışmanın ana hedefi haline gelmiştir. Çalışmamızda, Türkiye'nin geleneksel peynirlerinden biri olan Ayvalık Cunda Sepet Peyniri'nden izole edilen Lacticaseibacillus rhamnosus ACS5 suşundan elde edilen L-EPS-ACS5'in insan kolon kanseri (HT-29) hücre hattında antiproliferatif etkisi, sağlıklı kontrol hattı (L929) ile karşılaştırılarak zaman bağımlı olarak değerlendirildi ve antiproliferatif etki gösterdi. Bu etki, koloni oluşumu analizi ile de doğrulandı. Apoptotik değişiklikler moleküler düzeyde qPCR ve Western blot kullanılarak incelendi. Bu değişiklikler, floresan mikroskop (Hoescht 33258) ve TEM kullanılarak nükleer ve hücresel morfoloji düzeyinde yapılan gözlemlerle de doğrulandı. Ayrıca, ilgili L-EPS'nin immunostimulator aktivitesi makrofaj hücre hattında (RAW 264.7) proliferasyon, fagositoz yeteneği ve nitrik oksit (NO) üretimi parametreleri açısından değerlendirilmiştir. Proliferatif aktivitedeki artış, 'fagositoz aktivitesi ve NO üretimi analizleri' sonucu kontrol ve uygulama grupları arasındaki farklılıklar önemli bulunamamıştır. Bununla birlikte, L-EPS-ACS5, makrofaj hücrelerinde immunotoksik/sitotoksik aktivite göstermedi. Tüm bu hücresel ve moleküler kanıtlar, L-EPS-ACS5'in kolorektal kanserde, sentetik antikanser ajanlarına iyi bir alternatif olabileceğini göstermektedir.
Sıçanlarda akut sürelerde uygulanan sodyum pirition'un ghrelin ve leptin hormon düzeylerine etkisi
Bu tez çalışmasında akut süre dilimlerinde (24 ve 96 saat) sodyum pirition (NaPT) ve salin uygulanılması sonucunda Wistar albino sıçanlarda kan serumu ghrelin ve leptin hormon seviyeleri araştırılmıştır. Çalışmalar neticesinde kontrol grupları ile doz gruplarının karşılaştırılması yapılmıştır. Karşılaştırma sonucunda uygulanan her iki doz grubundaki (35 ve 70 mg/kg) akut sürelerde ghrelin hormon seviyelerindeki azalma istatistiksel analizler sonucunda farkın önemli olduğu tespit edilmiştir. Yine bu çalışmada uygulanan doz gruplarının (35 ve 70 mg/kg) kontrol grubu ile karşılaştırılması sonucu akut sürelerde leptin hormon seviyesindeki artışın istatistiksel analizler sonucunda farkın önemli olduğu tespit edilmiştir. Benzer zaman dilimlerindeki dozlar arasındaki leptin ve ghrelin hormon seviyelerindeki farklar önemsiz olduğu belirlenmiştir. 24 ve 96 saatlik sürede uygulanmış aynı NaPT dozları arasında farklar önemsizdir. Sıçanlar uygulanılmış olan NaPT dozları sitotoksik etki oluşturduğu ve sonucunda doku hasarı oluşturarak nekroz geliştirmiş ve bunun sonucu gelişen inflamasyonun hayvanlarda immünolojik tepki olarak TNF-alfa, 1β ve IL-6 salınımının yapıldığı bilinmektedir. Bu salınan proinflamatuvar sitokinlerin kaşektik etkisi sonucu ghrelin hormon seviyelerinde azalmaya ve leptin hormon seviyelerinde artış tespit edilmiştir.
Müsilaj temelli keratin film üretimi ve karakterizasyonu
Dünya nüfusundaki hızlı artışla birlikte beyaz ete olan talepte artmaktadır. Kümes hayvanları endüstrisinin bir yan ürünü olan ve çok az kullanılan kaz tüyü, dünyadaki en bol bulunan yenilenebilen keratin biyo-kütlelerinden birisidir. Bu atıklardan kurtulmak amacıyla yapılan işlemler (yakma, gömme gibi) çevre sorunlarına neden olmaktadır. Bu nedenle, bu biyo-atığın bir biyo-kompozit filme dönüştürülmesi, yalnızca bu katı atıkların bertaraf edilmesi için sürdürülebilir bir strateji değil, aynı zamanda yenilenebilir biyo-kaynaklardan verimli bir biyomalzeme geliştirmek için çekici bir alternatif olarak kabul edilir. Atık kaz tüyleri ucuz, kolay ulaşılabilir ve yenilenebilir bir kaynak olmalarının yanı sıra düşük yoğunluk, yüksek sıkıştırılabilirlik ve elastikiyetlerinden dolayı birçok uygulamada avantaja sahiptirler. Kümes hayvanları tüyleri %91 oranında keratin içermektedir. Bu çalışmada kaz tüyünden elde edilen keratin ve ayva çekirdeği müsilajı kullanılarak ilk kez yenilebilir film üretimi yapılmıştır. Çalışma, atık kaz tüylerinden keratinin saflaştırılması, müsilaj temelli keratin film üretimi ve karakterizasyonunun (FT-IR, TGA ve SEM) yapılması ile antioksidan aktivitelerinin belirlenmesini içermektedir. Analiz sonuçları, yanık tedavisi ve yara iyileşmesi gibi alanlarda hem ekonomik hem de çevre dostu ürünler elde etmede kaz tüyünün potansiyel alternatif bir kaynak olduğu göstermiştir.
Kolon tubuler adenom vakalarında, P53, BAX, BCL-2, KASPAZ 3 antikorları ile apoptoz'un incelenmesi
Vücudumuzda hücre sayısının belirli bir denge içerisinde olabilmesi için yeni oluşan hücrelerin yanında, görevini tamamlayan hücrelerin saf dışı bırakılarak, yaşam döngülerinin sonlandırılması gerekmektedir. Belirli basamaklardan oluşan kompleks yapı sayesinde vücudumuzda homeostaz sağlanmaktadır. Apoptoz, kontrollü hücre ölümüdür. Vücudun doğal yaşam akışını, organizmanın hayatta kalmasını sağlayan bir mekanizmadır. Apoptoz mekanizmasında ortaya çıkacak herhangi bir aksaklık ya da defekt nedeniyle hücre ölümünün azalması, düzensizleşmesi veya apoptozun gerçekleşmemesi durumunda nörodejeneratif bozukluklar ve kanser gibi patolojik rahatsızlıklar ortaya çıkar. Kanserde tedavisi süreci, ilaçlara karşı direnç gelişimini, terapötik yaklaşımların daha detaylı şekilde yapılması ihtiyacını ve hedefe yönelik tedavilerin yapılması ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır. Bu çalışmada, Aksaray Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Patoloji arşivinde bulunan, Ocak 2021-Ocak 2022 yılları arasında tubuler adenom tanısı almış 55 hastaya ait kolon polipi içeren parafin bloklardaki 176 kolon polipe ait patoloji raporları ve 10 hastaya ait normal kolon mukozası retrospektif olarak taranarak çalışma kapsamına alındı. Apoptotik belirleyiciler olan Bcl-2, p53, Bax, Kaspaz 3 ekspresyonlarının immünohistokimyasal olarak değerlendirilerek, tanısal değerinin olup olmadığı ve birbirlerine olan üstünlüklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yeşil sentez yöntemiyle lacticaseibacillus rhamnosus ACS5 probiyotik bakterisi, prebiyotiği, postbiyotiği ile sentezlenen gümüş nanopartiküllerin antimikrobiyal ve antibiyofilm aktivitelerinin araştırılması
Tez çalışmasında Lacticaseibacillus rhamnosus ACS5 bakterisi, ekzopolisakkariti ve postbiyotiği ile gümüş nanopartiküllerin yeşil sentez yöntemiyle üretilmesi, sentezlenen gümüş nanopartiküllerin karakterizasyonlarının yapılarak antimikrobiyal ve antibiyofilm aktivitelerinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca biyouyumlulukları belirlenmek üzere biyosentezlenen nanopartiküllere antioksidan (DPPH) ve sitotoksisite (MTT) deneyleri yapılmıştır. Yeşil sentez yöntemi ile prebiyotik (PRE-AgNP), probiyotik (PRO-AgNP), postbiyotik (POST-AgNP) nanopartikülleri sentezlenmiş ve ayrıca karşılaştırma amacıyla kimyasal yöntemle gümüş nanopartiküller (KİM-AgNP) sentezlenerek UV, FTIR, XRD, SEM, Zetapotansiyel ve zeta boyut analizleri ile karakterizasyonları yapılmıştır. Karakterize edilen gümüş nanopartiküllerin antimikrobiyal aktiviteleri Pseudomonas aeruginosa ATCC 27853, Escherichia coli ATCC 35218, Escherichia coli ATCC 11229, Staphylococcus aureus ATCC 25923, Staphylococcus epidermidis ATCC 12228, Salmonella enteritidis ATCC 13076, Bacillus cereus ATCC 863 ve Listeria monocytogenes ATCC 7644 bakterileri ve Candida albicans ATCC 14053 mayası kullanılarak kuyu difüzyon metodu ile belirlenmiştir. PRE-AgNP, PRO-AgNP ve POST-AgNP'ler en yüksek antimikrobiyal aktiviteyi S. epidermidis ATCC 12228 ( sırasıyla 8,32±0,11, 6,55±0,44, 6,18±0,23 mm ), S. aureus ATCC 25923 (4,89±0,27, 4,96±0,11, 4,66±0,28 mm ) ve E. coli ATCC 11229'a ( 3,82±0,99, 5,19±0,07, 4,38±0,96 mm ) karşı göstermiştir. P. aeruginosa ATCC 27853, S. epidermidis ATCC 12228 bakterileri ve C. albicans ATCC 14053 mayasına karşı PRE-AgNP, PRO-AgNP ve POST-AgNP'lerin antibiyofilm aktivitesini belirlemek için MİK ve MBK değerleri tespit edilmiştir. Nanopartiküllerin biyofilmleri yok eden en son konsantrasyonu minumum biyofilm eradikasyon değeri olarak belirlenmiştir. Sentezlenen gümüş nanopartiküllerin L929 fare fibroblast hücrelerine sitotoksik etkilerinin olmadığı ve hücre proliferasyonunu desteklediği, böylece biyouyumlu oldukları tespit edilmiştir.
İnek ağız sütünden izole edilen bakterilerin bazı probiyotik özelliklerin belirlenmesi
Bu çalışmada ineklerin ağız sütünden (kolostrum) izole edilen 11 Lactobacillus spp. izolatlarının probiyotik özellikleri araştırılmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda; Lactobacillus spp. OO1, OO3, OO4 ve TO4 izolatlarının % 0,4 fenole karşı yüksek tolerans gösterdiği tespit edilmiştir. İzole edilen Lactobacillus spp. izolatları düşük pH koşuluna duyarlılık göstererek (pH 2.0), pH 3 (4,03-7,52 log kob/mL), pH 4 (6,70-7,60 log kob/mL) ve pH 7'de (7,83-9,60 log kob/mL) canlılıklarını sürdürmüşlerdir. Lactobacillus spp. izolatlarının %0,3 ve 0,5 safra ortamlarında ortalama calılıkları sırayla 8,56 ve 8,04 log kob/mL olarak tespit edilmiştir. Lactobacillus spp. izolatlarından elde edilen metabolitlerin gıda ve bağırsak patojenlerine antimikrobiyal etkisi araştırılmış ve Escherichia coli ATCC 35218 (3,04-17,48 mm), E. coli ATCC 11229 (2,64-17,16 mm) Salmonella enteritidis ATCC 13076 (2,24-11,56 mm), Bacillus cereus RSKK 863 ve Staphylococcus aureus ATCC 25923 (6,98-20,18 mm) test bakterilerine karşı antimikrobiyal etki gösterdikleri gözlemlenmiştir. Lactobacillus spp. izolatlarının ampisilin, oflotoksin, eritromisin, kromfenikol, netilmisin, gentamisin ve polimiksin antibiyotiklerine duyarlılıkları test edilmiştir. İzolatlar polimiksine karşı direnç gösterirken, OO4 ampisiline ve gentaisine, TO4 ise gentamisin antibiyotiğine direnç göstermiştir. Probiyotik suşların agregasyon ve hidrofobiste aktivitelerinde etkili olduğu düşünülen ekzopolisakkarit (EPS) üretimleri 205,91 – 372,36 mg/L belirlenmiştir. Lactobacillus spp. izolatlarından otoagregasyon aktivitesi %9-31 oranında belirlenirken, S. aureus ATCC 25923 (%1,3-27,3) ve E. coli ATCC 35218 (%1,5-30) test bakterileri ile düşük düzeyde koagrege olabildikleri gözlenmiştir. Lactobacillus spp. izolatlarının yüzde hidrofobisite değerleri sırasıyla, %13,5-94,80, %1,15-85 ve %1,6-84,8 olarak tespit edilmiştir. Yüksek EPS üretimi gösteren TO3, TO4 ve OO4 izolatları agregasyon, hidrofobisite, antimikrobiyal aktivete ve gastrointestinal sistem koşullarına tolerans gibi probiyotik özellikler göstermiştir. İzolatların hemolitik aktivitesi γ-hemolotik olarak belirlenmiştir. Probiyotik özellikleri araştırılan izolatlar arasında en iyi aktivite gösteren TO4 izolatı 16S rDNA dizi analizi sonucunda %99.86 oranında Limosilactobacillus fermentum türüne benzerlik göstermiştir.
Ultrason destekli ekstraksiyon yöntemi ile eremurus spectabilis (Çiriş) bitkisinden prebiyotik ekstraksiyonunun optimizasyonu, prebiyotik ve biyolojik aktivitelerinin araştırılması
Tez çalışmasında Çiriş (Eremurus spectabilis) bitkisinin kök ve yaprak kısımlarından ultrason destekli ekstraksiyonundan elde edilen inülin tipi fruktanın ekstraksiyonun optimizasyonu, fizikokimyasal karakterizasyonu, prebiyotik ve biyolojik aktivitesinin belirlenmesi amaçlanmıştır. İnulin tipi fruktanın ekstraksiyonu tepki yüzey metodu kullanılarak optimize edilmiştir. Bu metoda göre optimum ekstrasiyon 60℃, 1:12 (g/mL), 20 dk koşulları altında gerçekleşmiş olup %44,94 verim tespit edilmiş ve ekstreler liyofilize edilmiştir. İnülin tipi fruktan ES'nin polimerizasyon derecesi 57±1, suda çözünürlük değeri %89,8±1,18, su tutma kapasitesi 6,71±0,12 g/g, yağ tutma kapasitesi 4,80±0,01 g/g, nem miktarı %6,18±0,12, şişme kapasitesi 2,6 mL/g, olduğu tespit edilmiştir. İnülin tipi fruktan ES'nin yapısında %39,39 fruktoz ve %60,61 glukoz bulunduğu ve monomerlerin βeta konfigürasyonunda bağlandığı belirlenmiştir. Ayrıca ekstrakte edilen inülin tipi fruktan ES'nin 205ºC'ye kadar çıkan endüstriyel işlemlerde kullanılabileceği öngörülmektedir. Mide pH ortamına dayanıklı olduğu tespit edilen inülin tipi fruktan ES, Lacticaseibacillus rhamnosus ACS5, Pediococcus acidilactici 5008 ile Saccharomyces cerevisiae BD21 suşlarının gelişimini pozitif yönde etkilediği ve 24 saatlik fermantasyon sonrası canlılıkları sırasıyla; 9,58- 9,95- 9,62 log (kob/mL) olduğu gözlenmiştir. En yüksek prebiyotik skor aktivitesinin Escherichia coli 11229'ye karşı Lactocaseibacillus rhamnosus suşunda (PS 1,07) olduğu tespit edilmiştir. İnülin tipi fruktan ES düşük konsantrasyonlarda yüksek antioksidan aktivite göstermekle beraber konsantrasyonun artmasıyla antioksidan aktivite değerlerinde kademeli olarak artış gözlenmiştir. İnülin tipi fruktan ES'nin; minimum maliyetlerde yüksek verimde elde edilebilmesi, fiziksel özelliklerinin gıda uygulamaları ve tüketici sağlığı üzerindeki olumlu etkileri, potansiyel probiyotik suşlar tarafından fermente edilip patojen mikroorganizmalar tarafından düşük seviyede kullanılabilmesi, mide asit hidrolizine dayanıklı olması ve yüksek antioksidan süpürücü aktivteye sahip olması E. spectabilis köklerinin endstrüyel uygulamalar için doğal, güvenilir bir kaynak olduğunu düşünmekteyiz.
Bradyporus sp. (Orthoptera, Insecta) kitin ve kitosan film üretimi ve insan hücre hattı (HEK293) üzerine sitotoksisitesinin araştırılması
Kitin, N-asetil-D-glukozamin bileşenlerinden (poli (β-(1->4)-N-asetil-D-glukozamin)) oluşan bir polisakkarittir, dünyada en çok bulunan ikinci biyopolimerdir. Bu önemli biyopolimerin doğada esas olarak omurgasızlar, eklembacaklılar, böcekler, algler, mantarlar ve ökaryotik mayalarda bulunduğu bildirilmektedir. Doğada en yaygın kitin kaynakları kabuklu deniz ürünleri ve suda yaşayan omurgasızlar olarak belirtilmektedir. Kitinin deasetillenmiş türevleri kitosandır. Bu çalışmada, kitin ve kitosan Bradyporus sp.'den izole edildi. (Orthoptera, Insecta). Elde edilen kitosan 3 boyutlu film yapısı FTIR, TGA, XRD, SEM, elementel analizlerle bozulmadan karakterize edildi. Kitosanın sitotoksik etkilerini belirlemek için MTT testi yapıldı. Optimum ve aşırı doz aralıklarında uygulanan kitosan, HEK293 hücrelerine 24, 48 ve 72 saat süreyle uygulandı. Kitosan FTIR spektrumları 4000 ile 400 cm-1 frekans aralığında karakteristik bantlar göstermiştir. TGA/DTG analizinden kitosanın DTGmax değeri 297,5 °C olarak belirlendi. XRD analizinde iki maksimum pik elde edildi (2θ=10.9, 2θ=19.6). SEM analizi sonrasında yüksek büyütme gücünde gözenekli ve mikrofibriler yapı gözlendi. Element analizinde kükürt tespit edilmezken ~%41,10 karbon, ~%7,46 nitrojen ve ~%6,67 hidrojen tespit edildi. MTT sitotoksisite testinde kitosan'ın IC50 dozu 24. saatte 1427 µM, 48. saatte 808.9 µM ve 72. saatte 611.6 µM olarak belirlendi. Kitosan yapısıyla karakterize edilen bu tombul çekirge türü, çeşitli teknolojik ve endüstriyel amaçlar için potansiyel bir kitin ve kitosan kaynağı olarak kullanılabilir.
Deneysel diyabet modeli oluşturulan ratlarda ketojenik diyetin adipokin düzeyleri, oksidan-antioksidan statü ve bazı biyokimyasal parametreler üzerine etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada streptozosin (STZ) ile Tip 2 Diabetes Mellitus (DM) modeli oluşturulan ratlarda ketojenik diyetin (KD) glisemik kontrol, lipid profili, adipokinler, antioksidan ve oksidatif stres belirteçleri üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. 32 adet wistar albino cinsi erkek ratlar standart yem, KD, diyabet+standart yem ve diyabet+KD olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Her bir rat grubu dört hafta boyunca belirlenen diyet tipi ile beslendi. Deney sonunda ratlardan elde edilen kan ve doku örneklerinde glisemik kontrol ile lipid profili, serum adipokinleri (chemerin, omentin-1, nesfatin-1 ve ZAG), oksidatif stres belirteçleri (MDA ve NO) ve antioksidan enzim aktiviteleri (SOD, KAT) analizleri yapıldı. En düşük vücut ağırlığı diyabet+standart yem grubunda, en fazla ağırlık artışı ise KD grubunda gözlendi. KD, diyabetik ratlarda kan glikoz kontrolünü sağlarken, HbA1c düzeyinin yükselmesini önledi. İnsülin direncinin göstergesi olan HOMA-IR değerleri diyabet+standart yem grubunda anlamlı şekilde yükselirken KD diyabetik ratlarda insülin direnci oluşumunu önleyebilmiştir. KD ile beslenme ratlarda standart yem ile beslenen gruplara göre lipid parametrelerinde de artışa sebep olmuştur. ZAG, KD gruplarında standart yem grubuna göre anlamlı şekilde yükselmiştir. Chemerin, sadece standart yem grubuna göre diğer gruplarda artmıştır. Omentin-1 düzeyleri KD gruplarında artmıştır. Nesfatin-1'in düzeyleri diyabet+standart yem grubuna göre diyabet+KD grubunda yükselmiştir. Diyabete bağlı oksidatif stresin KD ile önemli ölçüde azaltıldığı ve antioksidan kapasitenin arttığı gözlendi. Sonuç olarak bu çalışmada sunulan biyokimyasal ve histolojik veriler KD'in diyabetik durumu iyileştirmede ve hiperglisemiyi stabilize etmeye yardımcı olmada önemli bir yararlı etkiye sahip olduğu ancak KD'in lipid metabolizmasında ve hepatik steatozda bozulmalara yol açabileceğini göstermektedir. Elde edilen bulguların desteklenmesi için ayrıntılı klinik çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Trifolium pratense var. pratense'nin antioksidan kapasitesi ve fenolik bileşiminin belirlenmesi
Dünya genelinde artan hastalıklarla beraber bu hastalıkların tedavisi için yeni ve doğal alternatiflerin arayışları devam etmektedir. Hastalıkların tedavisinde özellikle son dönemlerde sentetik veya yarı sentetik ilaçların kullanımı artış göstermekle birlikte yan etkileri göz ardı edilemeyecek düzeydedir. Bu durum yan etkisi olan ilaçlara alternatif olabilecek bileşenlerin tespiti ve izolasyonu ile ilgili çalışmaları ön plana çıkartmaktadır. Bitkisel biyoaktif bileşenler sentetik ilaçlara alternatif olma anlamında önemli bir potansiyele sahiptir. Bitkiler bulundukları çevre ve yaşam koşullarına göre geliştirmiş olabilecekleri farklı fitokimyasal profiller sayesinde ön plana çıkmaktadırlar. Mevcut çalışmada ülkemizde oldukça yaygın bulunan bir bitki türü olarak yüksek protein içeriği ile bazı yörelerde protein kaynağı şeklinde insan beslenmesinde kullanılan Trifolium pratense var. pratense bitkisinin farklı özütlerinin (etilasetat, metanol) biyolojik aktivitelerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bazı bölgelerde alternatif tıpta da kullanımları bulunan bitkinin antioksidan kapasitesinin ve tıbbi potansiyelinin belirlenmesi açısından önem taşımaktadır. Bu amaçla da bitkinin toplam fenolik ve flavonoid içerikleri ve bazı yaygın metotlar kullanılarak (DPPH, FRAP ve PBD) antioksidan aktiviteleri belirlenmiştir. Toplam antioksidan kapasite dışındaki diğer tüm antioksidan analizlerinde metanol özütünün yüksek aktivite gösterdiği, HPLC analizine göre ise bitki yapısında yüksek oranda Gallik asit ve Rosmarinik asit bulunduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak yürütülen çalışma ile Trifolium pratense var. pratense bitkisinin önemli bir biyoaktivite kaynağı olduğu, antioksidan aktivitesi açısından önemli bir potansiyele sahip olduğu ortaya çıkarılmıştır.
Kombine terapiler için elverişli AzaBODIPY nanoparçacıklar
Kanser, dünya çapında ölüm oranlarını artıran ciddi bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Modern tedavi yaklaşımları, kanser hücrelerinin etkili bir şekilde hedeflenmesi ve yok edilmesini amaçlamaktadır. Bu çalışma, reaktif oksijen türlerine (ROT) karşı duyarlılık gösteren kemilüminojenik özelliklere sahip bir malzemenin fotodinamik terapi (FDT), fototermal terapi (FTT) ve sonodinamik terapi (SDT) testlerinin kombine olarak uygulanmasını içermektedir. Öncelikle, bileşik 4, bileşik 6 ve bileşik 7 sentezlenmiş ve spektroskopik karakterizasyonları yapılmıştır. Ardından bileşik 8 ile bileşik 9 klik tepkimesine tabi tutularak AzaBODIPY 1 bileşiğinin sentezi gerçekleştirilmiştir. Bileşiğin 1 yapısı ve özellikleri ayrıntılı analizlerle incelenerek soğurma, pH duyarlılığı ve kemilüminesans özellikleri belirlenmiştir. AzaBODIPY 1 bileşiğinin ROT üretme ve terapötik uygulamalar için elverişli olup olmadığını belirlemeye yönelik kapsamlı çalışmalar yapılmıştır. Son aşamada, AzaBODIPY 1 bileşiğinin in vitro testleri için nanoformülasyonları üzerinde çalışılmış ve bu amaçla Pluronic F127 polimeri kullanılmıştır. Nanoformülasyonlar, bileşiğin biyolojik sistemlerde daha iyi çözünmesini ve hastalıklı dokularda yığılmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Elde edilen sonuçlar, AzaBODIPY 1'in FDT, FTT ve SDT uygulamalarının kanserli hücreler üzerinde etkili olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak, AzaBODIPY 1 nanoformülasyonları ile yapılan in vitro FDT, FTT, SDT ve kombine terapiler kanser hücrelerinin inhibe edildiğini ortaya koymaktadır. Bu durum AzaBODIPY 1 ile çok yönlü tedavi stratejilerininin geliştirilebileceğine işaret etmektedir.
Medicago lupulina ve Trifolium arvense bitkilerinin antioksidan, enzim inhibisyon ve antikanser özelliklerinin araştırılması
Beklenen yaşam sürelerinin uzaması ve modern hayatın insanlara kazandırdıkları ile beslenme şeklinde gerçekleşen değişiklikler ile maruz kalınan dış etkenlere bağlı olarak tüm dünyada yaygınlığı giderek artan pek çok hastalık pandemiler oluşturmak üzere insanlığı tehdit etmektedir. Tüm bu hastalıklar için öncelikli olarak koruyucu yöntem arayışları hastalık oluştuktan sonra ise kolay uygulanabilen ve etkili olan tedavi yöntemi arayışları devam etmektedir. Tedavi sürecinde kullanılan sentetik kimyasal ilaçların yan etkileri ve ulaşılabilirliğinin daha zor olması sebebi ile bu ilaçların yerine kullanılabilecek fitokimyasal bileşenlerin içerik araştırmaları ve etkinliklerinin tespitini belirleyen çalışmaların değeri artmıştır. Ağır çevre şartlarında büyüyen bitkiler barındırdıkları çeşitli fitokimyasal bileşenler ile ön plana çıkmaktadırlar. Çalışmamızda Aksaray, Hasandağı civarında doğal yayılış alanlarından yetişen Trifolium arvense ve Medicago lupulina bitkilerinin sahip oldukları fitokimyasal bileşenler ile tedavide etkin olabilecekleri düşünülerek farklı özütlerinin (etil asetat ve metanol) biyolojik aktivitelerinin, enzim inhibisyon özelliklerinin ve hücre kültürü ile antikanser özelliklerinin araştırılması planlanmıştır. Tüm bu hedeflerle bitkilerimizin DPPH, ABTS, CUPRAC, FRAP, PBD ve MCA yöntemleri ile toplam fenolik içerik oranları ve flavonoid içerik oranları ve antioksidan aktivite kapasiteleri tespit edilmiştir. Bütirilkolin esteraz (BChE), asetilkolin esteraz (AChE), tirozinaz, α-amilaz ve α-glukozidaz testleri ile enzim inhibisyon aktivitelerini belirlemek için kullanılmıştır. Sonuçta tarafımızca yapılan çalışma ile Trifolium arvense ve Medicago lupulina bitkilerinin değerli bir fitokimyasal aktif kaynak olduğu, antioksidan aktivite kapasitesi ve enzim inhibisyon aktivitesi kapasitesi ile alzhemir, deri hastalıkları diyabet ve kanser hastalıkları gibi birçok hastalığın engellenmesi ve de tedavisinde kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Antikanser Özelllik, Biyolojik Aktivite, Enzim İnhibisyonu, Fitokimyasallar, Medicago Lupulina, Trifolium Arvense
In vitro salım özellikli biyoaktif yara örtüsü olarak kullanılabilecek aljinat/jelatin/kitosan kompozit sünger geliştirilmesi
Deri, vücudun en büyük organıdır ve çevresel etkilere karşı korumaktadır. Cilt, kesik, yanık veya enfeksiyon gibi yaralanmalarda ciltte derin ya da yüzeysel, yangılı bir süreç başlamaktadır. Akut veya kronik yaralanmalarda ağrılı süreci en aza indirmek ve enflamasyon sürecini hızlandırmak için modern yara örtülerine ihiyaç artmıştır. Diklofenak sodyum (DS), ağrı, iltihaplanma gibi kronik yaralanmalar için kullanılan ilaç etkin maddesidir. Kontrollü ilaç salım sistemleri, yara iyileşmesini hızlandırmak ve enfeksiyon riskini en aza indirmek için kullanılan modern yöntemlerden biri olup ilaç dozu ve salım hızı ayarlanarak ilaç kullanım aralığını ve maliyetini düşürmektedir. Bu çalışmada, yara iyileşmesini destekleyen ve kontrollü ilaç salımına olanak sağlayan özellikte biyobozunur aljinat/jelatin/kitosan (kontrol) ve aljinat/jelatin/kitosan/DS (SDF) içerikli iki ayrı kompozit sünger geliştirilmiştir. Sünger üretimi için liyofilizasyon (dondurarak kurutma) yöntemi kullanılmıştır. Kompozit süngerlerin karakterizasyon analizleri FTIR, XRD, TGA ve SEM ile gerçekleştirilmiştir. XRD analizleri ile kontrol süngerin amorf bir yapıda olduğunu, DS ilavesiyle kristalinlik düzeyinde artış meydana geldiği gözlenmiştir. TGA sonuçları, SDF'nin termal stabilitesinin kontrol grubuna göre azaldığını göstermiştir. SEM analizleri ile kontrol süngerin yüksek gözeneklilik yapısına sahip olduğu gözlenirken sünger yapısına DS ilavesiyle daha kompakt ve homojen bir yapı oluştuğu belirlenmiştir. Süngerlerin şişme kapasitesi, çözünürlük yüzdesi ve gözeneklilik oranları belirlenmiştir. Şişme testinde, 195. Dakikada SDF süngerin şişme yüzdesi %2503±149,84 iken kontrol süngerin %2117±158,76 olarak bulunmuştur. Çözünürlük testinde ise kontrol süngerin çözünürlük yüzdesi %21,41±2,36 iken SDF süngerin %27,79±0,81 olarak bulunmuştur. SDF İn Vitro ortamda 48 saat boyunca pH 5,5'te ilaç salım çalışması gerçekleştirilmiştir. 1. saatte diklofenak sodyum çözeltisinde %35,52±0,10, 48. saate ise %68,84±0,03 olarak bulunurken SDF'de ise 1. saatte %11,65±0,01, 48. saatte %17,37±0,03 olarak bulunmuştur. Bu sayede yara bakımında kullanılabilecek kompozit süngerin biyoaktif yara örtüsü adayı olup olmadığı konusunda araştırmalar yapılmıştır.