Alanya Alaaddin Keykubat University
Anabilim Dalı

Kardiyoloji Anabilim Dalı

Alanya Alaaddin Keykubat University

119

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik total oklüde perifer arter hastalarında oklüzyonun proksimali ve distal kollateralleri arasındaki hemogram parametrelerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Perifer arter hastalarında oklüde olan arterin proksimalinden alınan hemogram parametreleri ile tıkanıklığın geçildikten sonra kollaterallerle dolan distal kesiminden alınan hemogram parametreleri karşılaştırılacaktır. Total tıkalı olan arterin distali yeni oluşan kollateral damarlarla beslenmeye başlanmış olup bu kollateral damarların ince olduğu düşünülüp ve burdan geçen kanın morfolojisi ile içeriğinin daha farklı olacağı öngörülmektedir. Bu çalışmada distal kollateral ve proksimaldeki hemogram parametrelerini karşılaştırmak; kollaterallerle dolaşım sağlanıyor olmasına rağmen eritrosit sayısı, hemotokrit oranı, mcv oranı gibi bazı hemogram parametrelerini değerlendirip iki hemogram parametreleri arasında farlılık olup olmadığını saptamak ; anlamlı bir farklılık gözlemlenirse kollateral dolaşımı olsa bile kronik total oklüde olan perifer arterin açılmasının faydalı olacağı düşünülmektedir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya perifer arter hastalığı olan ve perifer anjiyografi planlanan 106 hasta dahil edildi. 101 hastaya başarılı girişim yapıldı. Bu hastalardan işlem öncesi alınan kandaki hemogram parametreleri ile oklüde olan arterin işlem esnasında mikrokatater ile geçildikten sonra distal kısımından alınan kandaki hemogram parametleri karşılaştırıldı. BULGULAR: Değerlendirmeler sonunda kandaki hemogram parmetrelerinden; RBC, HGB, HCT, PLT ve PCT değerlerinin distal kollaterallerde proksimale göre anlamlı şekilde düşük olduğu (p<0,001), PDW değerinin ise (p=0,046) anlamlı şekilde yüksek olduğu gözlemlenmiştir. SONUÇ: İki hemogram parametreleri karşılaştırıldığında mikrokatater ile distalden alınan hemogram parametrelerindeki RBC, HGB, HCT, PLT, PCT değerleri anlamlı şekilde düşük PDW değeri ise yüksek çıkmıştır. Anlamlı farklılık çıkması kollaterallerin ateroskleroza ve kısa sürede tekrar tıkanmaya yatkın olduklarını yönünde yorumlanıp kollateral dolaşım olsa bile kronik total oklüde olan perifer arterin açılmasının hem dokunun oksijenlenmesini artıracağı hem de kan hücrelerinin daha fazla geçişine olanak sağlayarak periferde inflamasyonun daha az olmasını ,varsa ayak yaralarının daha da ilerlememesi konusunda faydalı olacağı hatta ampütasyona gidişatı azaltacağı düşünülmektedir. Bu sonuçları desteklemek için daha büyük ölçekli ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Oklüde perifer arter, hemogram parametreleri, distal kollateral dolaşım

ArterlerArteryel oklüzif hastalıklarKan sayımı+2
Muhammet Taşdemir
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

ST yükselmeli miyokard infarktüsü tanısı ile takip ve tedavi edilen hastalarda geliş saatine göre gece ve gündüz başvuruları arasındaki klinikopatolojik farklılıkların ve hastaların erken dönem prognozunun incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda STYMİ hastalarında, sirkadiyen dağılıma göre hastaları gece ve gündüz başvuran hastalar olarak gruplandırarak, bu gruplar arasında koroner plakta destabilizasyonu başlatan patofizyolojik mekanizmalarda bir fark olup olmadığını ortaya çıkarmak amaçlanmaktadır. Daha önce yapılan çalışmalarda, plak yırtılmasında inflamasyonun ön planda olduğu kanıtlanmış olup, artmış MMP-1, MPO, hsCRP ve NE aktivitelerinin plak stabilitesini bozarak plak yırtılmasına yatkınlık yarattığı gösterilmiştir. Bu nedenle, çalışmamızda bahsi gecen vekil biyobelirteçler kullanılmıştır. Bahsi geçen patofizyolojik mekanizmalar arasında bir farklılık belirlenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya, STYMİ tanısı ile hastanemize gelen ve primer PKG yapılan 88 hasta dahil edildi. Miyokart enfarktüsüne sebep olan total tıkalı arterde kan akımı sağlandığında, işlem girişim yerinden arteryal kan alindi. MPO, MMP-1, NE, hs-CRP seviyeleri ölçümü için örnekler alındı. BULGULAR: Değerlendirmeler sonunda, sirkadiyen dağılıma göre gece ve gündüz olarak gruplandırılan hastalar arasında MMP-1 (6,8 [1,8-26,4] vs, (7,5 [1,8- 30,8] p=0.203), MPO (4,1 [1,8- 12,1] vs, (4,4 [1- 10,8] p=0.280), hs-CRP (5,7 [2,5 - 15,5] vs, (5,4 [0,8 - 15,2] p=0.370) , NE (14,1 [2,4 - 31,3] vs, (13,4 [5,3 - 65,3] p =0.854) arasında anlamlı bir farklılık gösterilmemiştir. SONUÇ: Çalışmamızda, mevcut biyobelirteçler arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Araştırma konumuzun daha fazla hasta sayısı ile çalışılması daha anlamlı ve kesin sonuçlara ulaşmamıza yardımcı olabilir. Bu nedenle yukarda bahsi geçen yöntemlerin kullanılarak yapıldığı, daha büyük katılımlı olgu gruplarının izlendiği klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

AterosklerozHasta başvurusuKalp hastalıkları+7
Çağla Akçay Ürkmez
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer dismenore hastalarında endotel disfonksiyonunun araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Primer dismenore, genç kadınlarda sık görülen ve adet döngüsüyle ilişkili kramp tarzı ağrılarla karakterize edilen bir durumdur. Bu ağrılar, bireylerin günlük yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Son yıllarda, primer dismenorenin kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri de araştırılmaya başlanmıştır. Endotel disfonksiyonu, kardiyovasküler riskin erken bir göstergesi olup, primer dismenoreli bireylerde endotel fonksiyonu üzerine etkileri henüz tam olarak netleşmemiştir. Bu çalışmada, primer dismenoreli bireylerde endotel fonksiyonlarının akım aracılı vazodilatasyon (FMD) ve volüm akış hızı (VolFlow) yöntemleri ile değerlendirilerek, sağlıklı bireylerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya, primer dismenore tanısı konmuş 31 hasta ve yaş uyumlu 31 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Endotel fonksiyonları, FMD ve VolFlow yöntemleri ile ölçülmüştür. FMD, brakiyal arterin akım aracılı vazodilatasyonunu ölçen non-invaziv bir yöntemdir. VolFlow yöntemi ise, arteriyel akış hacmini ölçerek daha geniş bir değerlendirme sunar. Gruplar arasındaki farklar karşılaştırılmış ve istatistiksel analizler SPSS programı ile gerçekleştirilmiştir. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: FMD değeri, dismenoreli grupta anlamlı derecede düşük bulunmuştur (Grup 2: 5,97±5,29, Grup 1: 10,95±3,78, p<0.001). Ayrıca, dismenoreli grupta endotel disfonksiyonu olan bireylerin oranı sağlıklı bireylere göre anlamlı olarak daha yüksektir (Grup 2: %51,6, Grup 1: %6,45, p<0.001). VolFlow, dismenoreli hastalarda bazal olarak 77,4±24,1 ml/dk iken, manşon sonrası 81,4±25,1 ml/dk'ya çıkmıştır (p<0,001). Sağlıklı grupta ise bazal VolFlow 69,8±15,3 ml/dk iken, manşon sonrası 92,0±15,3 ml/dk'ya çıkmış olup, bu artış anlamlı bulunmamıştır (p=0,077). ΛVF dismenoreli grupta anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0.001). SONUÇ: Çalışma sonuçları, primer dismenoreli kadınlarda endotel fonksiyonlarının bozulduğunu ve bu bireylerin uzun vadede kardiyovasküler risk altında olabileceklerini göstermektedir. FMD ve VolFlow, primer dismenoreli bireylerde vasküler bozuklukların non-invaziv tespitinde etkili yöntemler olarak kullanılmıştır. Bu bireylerin sadece menstrual semptomlarına değil, kardiyovasküler sağlıklarına da dikkat edilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Gelecekte yapılacak geniş kapsamlı çalışmalar, primer dismenore ile kardiyovasküler riskler arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

Betül Sarıbıyık Çakmak
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut koroner sendrom kliniği ile başvuran koroner anjiografi yapılan hastalarda no-reflow ile aşil tendon kalınlığı arasındaki ilişki

GİRİŞ VE AMAÇ: Yüksek LDL kolesterol düzeyleri, aşil tendon kalınlaşması (ATK) ve yaygın aterosklerotik koroner arter hastalığı ile ilişkilidir. Şiddetli ateroskleroz, no-reflow fenomeninin (NRF) gelişme riskini artırır. Bu çalışmanın amacı, akut koroner sendrom (AKS) hastalarında ATK ile NRF arasındaki ilişkiyi incelemektir. YÖNTEM: 1 Ocak 2021 ile 1 Ocak 2024 tarihleri arasında hastanemizde tedavi edilen 5980 AKS hastasından, lateral ayak bileği grafisi bulunan 164 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar, NRF gelişen 56 hasta ve gelişmeyen 108 hasta olarak iki gruba ayrılmıştır. ATK, klinik verilerden habersiz bir radyolog tarafından lateral ayak bileği grafisi ile ölçülmüştür. NRF tanısı, TIMI, TMP ve MBG sınıflama sistemlerine göre konulmuştur. BULGULAR: ATK ile NRF arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Ancak, NRF grubunun yaş ortalaması (p = 0.018), obezite prevalansı (p = 0.025) ve hiperlipidemi oranı (p = 0.001) daha yüksekti. Syntax skoru, NRF grubunda anlamlı derecede daha yüksekti (19.9 ± 9.5 vs. 14.8 ± 8.1; p = 0.001). Perkütan koroner girişim sonrası ejeksiyon fraksiyonu NRF grubunda daha düşüktü (45 ± 9.2 vs. 48 ± 9.2; p = 0.034). Stent sayısı (p = 0.006), toplam stent uzunluğu (30.8 ± 12.3 vs. 40.8 ± 15.2; p < 0.001), stent implantasyon basıncı (16.2 ± 1.2 vs. 17.2 ± 1.0; p = 0.004), postdilatasyon (45 [41.7] vs. 38 [69.1]; p = 0.001) ve postdilatasyon balon uzunluğu (3.5 [3-3.5] vs. 3.5 [3-3.5]; p = 0.039) NRF grubunda anlamlı derecede daha yüksekti. Ayrıca, trombektomi ve tirofiban infüzyonu kullanım oranı NRF grubunda daha fazlaydı (p < 0.001). Bağımsız olarak NRF ile ilişkili faktörler; yüksek Syntax skoru (p = 0.007), hiperlipidemi öyküsü (p = 0.040) ve daha uzun postdilatasyon balon uzunluğu (p = 0.016) olarak saptanmıştır. SONUÇ: ATK ile NRF arasında doğrudan bir ilişki bulunmamıştır. Ancak, NRF grubunda ortalama ATK'nın daha düşük olması, daha büyük örneklemlerle yapılacak çalışmaların daha net sonuçlar verebileceğini düşündürmektedir.

Akut koroner sendromAnjiyoplasti-balon-koronerAşil tendonu+1
Mehmet Şirin Yıldız
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ventriküler ekstrasistol olan hastalarda frontal QRS-T açısının, kompleks haritalama ile radyofrekans kateter ablasyonu öncesi ve sonrasında olan değişikliklerinin değerlendirilmesi

Ventriküler ekstrasistol toplumda en sık görülen ritm bozukluklarından birisi olup bazı bireylerde kardiyomiyopatiye sebebiyet verebilmektedir. Ventriküler ekstrasistol ilişkili kardiyomiyopati denilen bu tablo her bireyde gelişmemekle beraber hangi bireylerde geliştiğine dair güncel literatür bilgisi sınırlıdır. Son yıllarda ilerleyen teknoloji sayesinde rutin klinik kullanıma giren kompleks haritalama sistemleri ve radyofrekans kateterler ile aritmojenik odakların ablasyonunun ventriküler ekstrasistol odaklarına uygulanması ve kardiyomiyopati gelişimini geri döndürebildiğinin gösterilmesi ile birlikte bu tedavi metodu, güncel kılavuzlarda yer almıştır. Frontal QRS-T açısı, kardiyak repolarizasyon heterojenitesini gösteren bir belirteçtir. Yapılan çalışmalarda bozulmuş frontal QRS-T açısının aritmiler ve ani kardiyak ölüm ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Ventriküler ekstrasistollerin transkateter radyofrekans ablasyonunun, frontal QRS-T açısı üzerine olan etkileri üzerine güncel literatürde bilgimiz dahilinde bir çalışma yoktur. Bu sebeple çalışmamızda ventriküler ekstrasistol ablasyonu sonrasında meydana gelen frontal QRS-T açısı değişikliklerini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza T.C. Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, T.C. Süleyman Demirel Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, ve T.C. Sağlık Bakanlığı Eskişehir Şehir Hastanesi kardiyoloji kliniklerinde üç boyutlu kompleks haritalama metoduyla ventriküler ekstrasistol radyofrekans kateter ablasyonu uygulanmış olan 24'ü erkek ve 24'ü kadın olmak üzere 48 v hasta, retrospektif olarak hastane verileri taranarak alınmıştır. Atriyal fibrilasyon, sol veya sağ dal bloğu, veya pacemaker ritminde olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Tüm hastaların hastane verileri taranarak sistemden hemogram, serum elektrolit, böbrek fonksiyon testleri, açlık lipid panelleri, 24 saatlik ritm holter kayıtları, transtorasik ekokardiyografi raporları, ventriküler ekstrasistol ablasyon işlem raporları alındı. Tüm hastaların ablasyon öncesi ve sonrası çekilmiş olan standart 12 derivasyonlu elektrokardiyogramları sistemden tarandı. Daha sonra bu elektrokardiyogramlardan, bazal sinüs ritmi esnasındaki frontal QRS-T açıları hesaplanarak işlem öncesi ve işlem sonrası frontal QRS-T açıları kaydedildi. İstatistiksel olarak elde edilen tüm veriler değerlendirildi. Çalışmamıza alınan 48 hastanın 6'sında ablasyon öncesi frontal QRS-T açısının anormal, 42'sinde ise normal olduğu tespit edildi. Ablasyon işlemi sonrasında ise anormal frontal QRS-T açısına sahip 6 hastanın 6'sında da frontal QRS-T açısının normal sınırlar içerisine döndüğü, ablasyon öncesi normal frontal QRS-T açısına sahip 42 hastanın ise ablasyon sonrasında frontal QRS-T açılarının normal sınırlarda seyretmeye devam ettiği tespit edildi. İstatistiksel analizlerde ablasyon öncesi frontal QRS-T açısı anormal olan hastaların normal olan hastalarla kıyaslanmasında, 24 saatlik ritm holterde tespit edilen günlük ventriküler ekstrasistol sayısının günlük sinüs atımı sayısı oranındaki yükseklik ile korele olduğu tespit edildi. Diğer bulguların analizlerinde ise istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. Ventriküler ekstrasistollerin üç boyutlu haritalama yöntemiyle transkateter radyofrekans ablasyonu uygulamasının, normal frontal QRS-T açısına sahip hastalarda frontal QRS-T açısında bozulmaya yol açmadığı tespit edildi. Anormal frontal QRS-T açısına sahip hastalarda ise ventriküler ekstrasistol ablasyonu uygulanması sonrasında frontal QRS-T açısında normal sınırlara dönüş olduğu tespit edildi. Ablasyon işlemi öncesinde değerlendirilen frontal QRS-T açısında bozulmanın, günlük ventriküler ekstrasistol sayısı ile korele olduğu tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Aritmi İlişkili Kardiyomiyopati, Frontal QRS-T Açısı, Ventriküler Ekstrasistol.

Mehmet Hakan Uzun
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

65 yaş altı diyabetes mellituslu ve kardiyovasküler hastalık geçmişi olmayan hastalarda sodyum-glikoz kotransporter-2 inhibitörlerinin kardiyovasküler sistem üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada, 65 yaş altı ve bilinen kardiyovasküler hastalığı olmayan tip 2 diyabetli bireylerde SGLT-2 inhibitörlerinin otonom sinir sistemi ve kardiyovasküler sistem üzerine erken etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Üç ay boyunca empagliflozin veya dapagliflozin kullanan hastalarda, 24 saatlik ritim holter ile kalp hızı değişkenliği, kalp hızı türbülansı, speckle tracking ekokardiyografi, yüzey elektrokardiyografi ve biyokimyasal parametreler karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 52 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 53,04 yıl olup yaşları 36 ile 65 arasında değişmekteydi; %48,08'i erkekti. Hastaların %78,85'i empagliflozin (25 mg/gün), %21,15'i ise dapagliflozin (10 mg/gün) kullanmaktaydı. Hastaların ortalama diyabet süresi 3,64 yıl olarak saptanmıştır. Üç aylık tedavi sonrası, SDANN (p=0,036) ve LF gücü (p=0,020) anlamlı şekilde arttı; LF/HF oranında değişiklik izlenmedi (p=0,357). 24 saatlik ritim Holter analizine göre, minimum kalp hızı 1,86 bpm azaldı (p=0,039). Yüzey elektrokardiyografi ile ölçülen ortalama kalp hızı ise 4,26 bpm düşerek istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,007). Vücut ağırlığında 5,67±3,63 kg (p<0,001), vücut kitle indeksinde 2,07±1,27 kg/m² (p<0,001) ve HbA1c düzeyinde %1,11 (p<0,001) oranında anlamlı düşüş saptandı. Ayrıca, serum magnezyum düzeyinde 0,06±0,18 mmol/L'lik artış izlendi (p=0,014). Global longitudinal strain değerinde 2,23±2,55 birimlik anlamlı iyileşme kaydedildi (p<0,001). Elektrokardiyografik incelemelerde; QT interval süresi 16,23±21,42 ms (p<0,001), QTc Bazett 8,47±23,64 ms (p=0,012), QTc Fridericia 11,39±18,88 ms (p<0,001) ve QTc Hodges 8,76±18,64 ms (p=0,001) düzeyinde anlamlı uzamalar gösterdi. Sonuç: SGLT-2 inhibitörleri, diyabetik hastalarda otonom sinir sistemi fonksiyonları ve kalp hızı değişkenliği gibi parametreleri etkileyerek, kalp hızı değişimini ve düzenleyici etkisini göstermiş; kalp hızı değişkenliği, sol ventrikül mekanik fonksiyonlarında anlamlı iyileşmeler ve glisemik kontrol yanında otonom disfonksiyonun erken göstergeleri üzerine olumlu etkiler sağlayarak kardiyoprotektif etkilerini düşündürmektedir. Bununla birlikte, QT ve QTc interval uzamaları açısından dikkatli olunması gerektiği düşünülmektedir.

Ömer Faruk Yılmaz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Normotansif bireylerde kan basıncı paterninin oksidatif stres parametreleri üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, normotansif bireylerde gözlenen farklı kan basıncı paternlerinin (özellikle dipper, non-dipper ve reverse dipper gruplarının) oksidatif stres parametreleri üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'na başvuran, 21-68 yaş aralığında, sistemik hastalığı olmayan toplam 127 sağlıklı birey çalışmaya dâhil edilmiştir. Tüm katılımcılara 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı monitörizasyonu uygulanmış; gece ve gündüz kan basıncı ortalamalarına göre bireyler dipper ,non-dipper ve reverse dipper olarak üç gruba ayrılmıştır. Katılımcılardan alınan venöz kan örneklerinde, oksidatif stres parametreleri olan Total Oksidan Seviye (TOS), Total Antioksidan Seviye (TAS) ve Oksidatif Stres İndeksi (OSI) spektrofotometrik yöntemlerle ölçülmüştür. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda, TOS ortalamaları dipper grubunda 34,63 μmol/L, non dipper grubunda 73,67 μmol/L,reverse dipper grubunda ise 85,23 μmol/L TAS ortalamaları dipper grubunda 106,00 μmol/L, non dipper grubunda 39,59 μmol/L,reverse dipper grubunda ise 45,86 μmol/L , ve OSI ortalamaları ise dipper grubunda 22,05 μmol/L, non dipper grubunda 84,74 μmol/L,reverse dipper grubunda ise 86,32 μmol/L olarak hesaplanmıştır. Yapılan analizlerde ise OSI ve TOS düzeylerinin dipper ve revers dipper grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek, TAS düzeylerinin ise anlamlı şekilde düşük olduğu tespit edilmiştir (p<0.001). Özellikle reverse dipper grubunda oksidatif stres belirteçlerinin en belirgin şekilde bozulduğu gözlenmiştir. Ayrıca bireylerin yaş, beden kitle indeksi (BKİ) ve lipid profilleri (LDL, HDL, TG) ile bazı oksidatif stres parametreleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Holter ölçümleri ile TOS, TAS ve OSI değerleri arasında güçlü ilişkiler saptanmış; gece kan basıncı düşüşü azaldıkça OSI değerinin arttığı gözlemlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda kan basıncı sirkadiyen paternlerinin, bireylerdeki oksidatif stres düzeyi üzerinde belirgin bir etkisi olduğunu ortaya koymaktadır. Normotansif olmalarına rağmen non-dipper ve özellikle reverse dipper bireylerde oksidatif stresin anlamlı olarak arttığı gösterilmiştir. Bu durum, bu bireylerin kardiyovasküler sistem açısından sessiz fakat ilerleyici bir risk altında olabileceğini düşündürmektedir. Bu nedenle, sadece hipertansiyon hastalarında değil, normotansif bireylerde de ambulatuvar kan basıncı izlemi ile patern analizi yapılması, potansiyel risk gruplarının erken saptanmasında etkili bir araç olabilir. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon , Kan Basıncı Paterni , Oksidatif Stres

Cem Korucu
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karotis arter stenti uygulanan hastalarda işlem öncesi ve sonrası kalp-ayak bileği vasküler indeksi (CAVI) değerlerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda, karotis stenti uygulanması öncesinde, sonrasında ve 30 gün sonra CAVI ölçümü yapılarak, karotist stent sonrası vücutta oluşan hemodinamik değişikliklerin, arteriyel sertlik ile ilişkisinin araştırılması planlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız 2018-2019 yılları arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde karotis stenti takılan hastaların prospektif olarak takip edilmesi ile gerçekleştirildi. Hastaların demografik verileri ve risk faktörleri kaydedildi. Hastalardan son 6 ay içinde serebrovasküler hastalık ve geçici iskemik atak öyküsü olanlar semptomatik, diğerleri asemptomatik olarak gruplara ayrıldı. Hastalardan rutin olarak alınmış olan laboratuvar parametreleri kaydedildi. Hastalara femoral arter yoluyla bilateral karotis anjiografi uygulandı. İşlem öncesi CAVI ölçümleri yapıldı ve kaydedildi. Karotis arter hastalığında stent kriterlerini karşılayan hastalara aynı seansta karotis stenti uygulandı. Hastaların işlem sonrası CAVI ölçümleri alındı. İşlemden 30 gün sonra kontrol CAVI ölçümleri alındı ve kayıt edildi. BULGULAR: Çalışmaya katılan olgulardan 13 tanesi (%33,3) kadın iken, 26 tanesi (%66,7) erkekti. Hastaların yaşları ortalama 69,5±9,5 yıl olup, 54 ile 86 yaş aralığında değişim göstermekteydi. Hastaların boyun BT karotis arter darlığı yüzdesi ortalama 73,8±8,8 olup, karotis anjiyografide darlık yüzdesi ortalama 89,9±8,5 ve karotis doppler USG'de darlık yüzdesi ortalama 71,5±10,8 idi. Hastalardan 18 tanesinde (%46,2) sağ karotise işlem uygulanırken, 21 tanesinde (%53,8) ise sol karotise işlem uygulandı. Hastaların sol kol ve bacaklarından işlem öncesinde ölçülen ortalama CAVİ değeri 8,49±1,79; işlemden 24 saat sonra ölçülen ortalama CAVİ değeri 8,45±1,54 ve işlemden 30 gün sonra ölçülen ortalama CAVİ değeri 8,77±1,41 idi. Sol kol ve bacaklarından üç farklı zamanda ölçülen CAVİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p=0.512). Hastaların sağ kol ve bacaklarından işlem öncesinde ölçülen ortalama CAVİ değeri 8,35±1,96; işlemden 24 saat sonra ölçülen ortalama CAVİ değeri 8,48±1,87 ve işlemden 30 gün sonra ölçülen ortalama CAVİ değeri 8,72±1,47 idi. Sağ kol ve bacaklarından üç farklı zamanda ölçülen CAVİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu(p=0.535). SONUÇ: Arteryel sertliğin, karotis stenti uygulanması öncesinde, sonrasında ve 30. günde anlamlı olarak değişmediği tespit edildi. Anahtar kelimeler: Karotis arter hastalığı, kalp-ayak bileği vasküler indeksi, karotis arter stenti

Ayak bileğiKarotis arterleriPostoperatif dönem+2
Sinan Demirel
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

ST segment elevasyonlu miyokard enfarktüslü primer perkütan girişim yapılmış olan hastalarda kullanılan antiagregan ilaçların girişim öncesi infarkt ilişkili arterde reperfüzyona etkilerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, acil servise başvuru anında verilen P2Y12 inhibitörlerinin, sorumlu lezyondaki erken reperfüzyona, işlem öncesi TIMI akımına, TIMI frame skoruna, miyokardiyal tüllenme derecesi (MBG), trombüs sınıflamasına ve klinik sonlanımlara etkisinin araştırılması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: 01.01.2018 ile 30.08.2019 tarihleri arasında hastanemize başvuran STEMİ hastaları geriye dönük olarak incelenip kaydedildi. Hastalar acil serviste verilmiş olan P2Y12 inhibitörüne göre klopidogrel, ticagrelor ve prasugrel olarak üç gruba ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar parametreleri, kapı-crosswire ve ağrı-crosswire zamanları kaydedildi. Koroner anjiyografileri görüntülemesinde işlem öncesi ve sonrası sorumlu lezyondaki TIMI skoru, TIMI frame sayısı, miyokardiyal blush grade(MBG) ve trombüs grade değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmamıza 225 hasta (189 erkek,36 kadın) dahil edildi. P2Y12 inhibitörü olarak klopidogrel yüklenen 72, ticagrelor yüklenen 85 ve prasugrel yüklenen 68 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 55.5±8.3 yıl idi ve gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi (Klopidogrel grubunda 56.2±7.1, tikagrelor grubunda 55.9±9.4, prasugrel grubunda 54.1±9; p=0.245). Gruplar yaş, cinsiyet, hipertansiyon diyabetes mellitus, sigara kullanımı, hiperlipidemi varlığı, koroner arter hastalığı varlığı, kapı-cross zamanı, ağrı-cross zamanı açısından birbirine benzerdi. İşlem öncesi TIMI 3 akımı, tikagrelor grubunda diğer gruplara göre daha yüksek olarak bulunmuştur (Klopidogrel %0, Prasugrel %0, Tikagrelor %7.06; p=0.006). Grade 5 trombüs tikagrelor grubunda, diğer gruplara göre anlamlı olarak düşüktü (Klopidogrel %77.78, Tikagrelor %61.18, Prasugrel %77.94; p:0.017). İşlem öncesi TIMI kare sayısı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır(Klopidogrel 23[IQR, 19-29], Tikagrelor 20[IQR, 14-26], Prasugrel 24[IQR, 21-29]; p=0.116). İşlem öncesi MBG 2/3, tikagrelor grubunda daha yüksek olarak saptanmıştır (Klopidogrel %6.25, Tikagrelor %18.82, Prasugrel %7.35; p=0.025). SONUÇLAR: Çalışmamızda işlem öncesi yüklenen P2Y12 inhibitörlerinden tikagrelorun, işlem öncesi TIMI akımı, MBG ve trombüs skoru açısından diğer ilaçlara göre daha üstün olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: ST elevasyonlu miyokard enfarktüsü, klopidogrel, prasugrel, ticagrelor, TIMI frame sayısı

Kalp hastalıklarıKlopidogrelMiyokard enfarktüsü+2
Emre Eynel
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Angiozome konsepti ile endovasküler girişim yapılan diz altı lezyonlarında direkt veya indirekt revaskülarizasyonun akut ve kronik süreçte klinik sonlanıma etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda kronik ekstremiteyi tehdit edici iskemisi olan hastalarda angiozome konsepti ile yapılan endovasküler girişimde direkt veya indirekt revaskülarizasyonun majör ampütasyon, minör ampütasyon ve yara iyileşmesine etkisini araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Toplam 121 hasta çalışmaya dahil edildi. Takip süresinde 3 hastada ölüm gerçekleşti, 29 hastada başarılı girişim yapılamadı ya da yeterli distal arteriyel yatak olmadığı için işlem yapılamadı. Kalan hastalar, angiozome bölgesini besleyen arterin veya diğer arterlerin tedavi edilmesine göre direkt revaskülarizayon (DR) (n=59) ve indirekt revaskülarizasyon (İR) (n=30) grubuna ayrıldı. Hastalar majör ve minör ampütasyonlar ve yara iyileşmesi açısından üç ay süresince takip edildi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastaların 100'ü erkek (%84.7) ve ortalama yaşı 63.9 ± 11.6 idi. Doksan hastada (%76.3) diyabetes mellitus, 71 hastada (%60.2) esansiyel hipertansiyon, 58 hastada (%49.2) koroner arter hastalığı, 97 hastada (%82.2) hiperlipidemi, 52 hastada (%44.1) kronik böbrek hastalığı eşlik etmekteydi. Hastaların 37'si (%31.4) aktif sigara içicisiydi, 61 hasta (%51.7) eski sigara içicisiydi. Hastaların 89'unun (%75.4) rutherford sınıfı 5, 29'unun (%24.6) rutherford sınıfı 6 idi. İşlem öncesi ABİ değerleri 0.74 ± 0.25, NIRS değerleri ise 49.3 ± 11.3 rSO2 idi. Başarılı revaskülarizasyon yapılan 89 hastanın 65'inde (%73.0) ATA'ya, 40'ında(%44.9) PTA'ya, 19'unda (%21.3) ise peroneal artere başarılı girişim yapılmıştır. Takip sonunda major amputasyon oranının DR grubunda İR grubuna göre daha az (%10.2 vs %30, P=0.018), minör amputasyon oranının benzer (%23.7 vs %23.3, p=0.967), yara iyileşmesinin DR grubunda daha iyi olduğu izlendi (%61 vs %36.7, p=0.030). SONUÇ: Angiozome konsepti temel alınarak yapılan perkütan transluminal anjioplasti, izole dizaltı lezyonlarında orta dönemde yara iyileşmesi ve majör ampütasyonu engellemede etkili bir tedavi seçeneğidir. Endovasküler tedavide klinik olumlu sonuçları nedeniyle öncelikle direkt revaskülarizasyon denenmeli, teknik olarak işlemin mümkün olmadığı hastalarda alternatif tedavi olarak indirekt revaskülarizasyon yapılabilmektedir.

AngiozomeAnjiyoplastiAteroskleroz+3
Ahmet Can Çakmak
Sakarya University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner arter ektazisi olan hastalarda matriks metalloproteinaz-12 düzeyinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Matrik metalloproteinazların anevrizmal vasküler hastalıkların gelişimdeki rolleri bilinmektedir. Bu çalışmada, koroner arter ektazili (KAE) hastalarda matriks metalloproteinaz-12 (MMP-12) ve MMP spesifik doku inhibitörü-4 (TIMP-4)' ün, kontrol bireylerine göre seviyelerinin değerlendirilmesi amaçlandık. YÖNTEM: Çalışmamız KAE tanısı alan 41 hasta ile yaş ve cinsiyete göre eşleştirilmiş 41 kontrol bireyinden oluşmaktaydı. KAE tanısı alan 41 hastanın 23 tanesinde eşlik eden koroner arter hastalığı bulunmaktaydı (E1K1 grubu), kalan 17 hastada ise koroner ektaziye koroner arter hastalığı eşlik etmemekteydi (E1K0 grubu, saf ektazi grubu). Benzer şekilde KAE olmayan 41 kontrol bireyinin 23' ünde koroner arter hastalığı varlığına karşın (E0K1 grubu), kalan 17 bireyde koroner arter hastalığı yoktu (E0K0 grubu, saf kontrol grubu). Vaka (E1K1 + E1K0) ve kontrol grubundaki (E0K1 + E0K0) bireylerin demografik verileri, koroner arter hastalığı risk faktörlerinin varlığı, ilaç kullanım durumları, bazal biyokimyasal tetkikleri ve serum MMP-12 ve TIMP-4 değerleri karşılaştırıldı. Benzer şekilde aynı karşılaştırmalar saf ektazi (E1K0) ve saf kontrol (E0K0) gruplarında tekrarlandı. BULGULAR: Koroner ektazi grubunda (E1K1+E1K0), kontrol grubuna (E0K1+E0K0) göre MMP-12 (9,9 ± 2,9 vs 8,3 ± 3,9 ng/mL; p=0,042), TIMP-4 (5,8 [4,7-7,5] vs 3,9 [2,7-5,8] ng/Ml; p=0.002) seviyeleri anlamlı derecede yüksekti. KAE grubunda MMP-12 ile TIMP-4 seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon (r=0,699; p<0,001) saptandı. Benzer şekilde saf koroner ektazi alt grubunda (E1K0), saf kontrol alt grubuna (E0K0) göre MMP-12 (9,5 ± 3,1 vs 6,6 ± 2,6; p=0,009), TIMP-4 (7,2 ± 5,2 vs 3,9 ± 1,8; p=0,013) değerleri anlamlı derecede yüksek saptandı. Saf koroner ektazi alt grubunda MMP-12 ile TIMP-4 arasındaki pozitif korelasyonun daha da güçlendiği gözlendi (r=0,913; p<0,001). SONUÇ: KAE hastalarında MMP-12 ve TIMP-4 seviyeleri kontrol bireylere göre yüksek olup, bu durum MMP'lerin KAE gelişiminde potansiyel rollerinin olabileceğini düşündürmektedir. Ortaya konulan potansiyel ilişkinin mekanizmalarının açığa çıkarılması için yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Koroner arter ektazisi, koroner arter hastalığı, matriks metalloproteinaz-12, MMP spesifik doku inhibitörü-4.

Kalp hastalıklarıKoroner damarlarMatriks metalloproteinazlar+1
Mustafa Şahinöz
Sakarya University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apne sendromunda kardiyak etkilenme : Sol ve sağ ventrikül fonksiyonlarının ve tedaviye yanıtın doku doppler ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

Bekir Kalaycı
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yavaş akım fenomeni erken dönem aterosklerozun bir habercisi mi? Karotis intima media kalınlığı ile ilişkisi

Özgür Avşar
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner yavaş akımın sol ventrikül diyastolik fonksiyonu üzerine etkisi

Özgür Ekiz
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karotis intima media kalınlığı ve idrar 8-isoprostan F2α düzeyleri ile koroner arter hastalığının ilişkisi

R. Emre Altekin
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner yavaş akım fenomeni olan hastaların ekokardiyografik olarak sağ ventrikül fonksiyonunun değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Koroner Yavaş Akım Fenomeni (KYAF), koroner anjiyografide koroner arterde stenoz olmaksızın damarların distaline kan akımının geçişinin yavaş olması kliniğidir. KYAF, koroner anjiyografilerin yaklaşık %1'inde görülür. KYAF etiyolojisi ve patogenezi henüz yeterince açıklanamamış olmasına rağmen, şu anda KYAF koroner arterlerdeki endotel disfonksiyonu, inflamatuar yanıt, mikrovasküler rezerv disfonksiyonu, subklinik ateroskleroz, hücre ve trombosit anormallikleri ve genetik kaynaklığı olduğu düşünülmektedir.Kararsız anjina en sık görülen klinik tablodur sıklıkla yeniden yatış ve yeniden değerlendirme gerektiren elektrokardiyografik değişikliklerle ilişkili istirahatte tekrarlayan göğüs ağrısı epizodları içerir. Ayrıca ST segment yükselmeli miyokard enfaktüsü (STEMI), ST segment yükselmesiz miyokard enfaktüsü (NSTEMI), ventriküler taşikardi (VT) ve ani kardiyak ölüm ile gelebilir. Literatür sınırlı da olsa, sol ventrikül (LV) sistolik ve diyastolik fonksiyonunun azaldığı, ekokardiyografik modalitelerle değerlendirilen ve farklı sonuçlar veren çalışmalar içermektedir. KYAF'in sağ ventrikül (RV) miyokardiyal fonksiyonu üzerindeki etkisine ilişkin veriler azdır ve araştırılması gerekmektedir. Çalışmamızda, KYAF'lı hastalarda Ekokardiyografide RV fonksiyonlarını değerlendirmek ve bunu yaş, cinsiyet açısından eşleştirilmiş bir kontrol grubuyla karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya koroner arter hastalığı şüphesi ile yapılan anjiografilerde koroner yavaş akım izlenen 50 hasta ve kontrol grubu olarak normal koroner arter izlenen 50 hasta olmak üzere toplam 100 hasta dahil edildi. Tüm hastaların ekokardiyografide Triküspit yaprakçık uçları-anulus seviyesinde erken diyastolik dolum akış hızı (triE dalgası), atriyal kontraksiyona bağlı geç diyastolik dolum hızı akış hızı (triA dalgası), triE/A oranı ve triküspit E deselerasyon zamanı (triDT) ölçümleri alındı. Triküspit annüler düzlem sistolik ekstansiyonunu (TAPSE) ölçümü kayıtları alındı. Sağ atriyal basınç, Triküspit yetmezliği (TY) jet hızı, Pulmoner arter basınç (PAB) ölçümleri yapıldı. Sağ ventrikül fraksiyonel alan değişimi (RV FAC) hesaplandı. Lateral triküspit anulusta TDI görüntülemeyi kullanarak erken (triE') ve geç (triA') diyastolik hızları, izovolümetrik gevşeme süresi (triIVRT) ve izovolümetrik kontraksiyon süresi (triIVKT), triE'/A' oranı, triE/E' oranı ve yeni bir parametre olan TE-E' aralığı (triküspit E ile E' arasındaki arasındaki zaman aralığı) ölçüldü. Bulgular: Her iki grup arasında yaş, DM, HL, VKİ, cinsiyet, sigara kullanımı açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. SKB, DKB ve kalp hızı KYAF grubunda daha düşük ve istatiksel olarak anlamlı saptandı ( p=0,024, p=0,031 ve p=0,016). HT'si olan hastalar beklenilenin aksine NKA grubunda fazla olup istiksel olarak anlamlıydı (p=0,025). Genel ekokardiyografik parametrelerden EF, LA, LVED, LVES, PW ve RV bazal çap açısından her iki grup arasında istatiksel olarak fark saptanmadı. IVS kalınlığı ve RA alanı NKA grubunda daha düşük bulunmuş olup istatiksel olarak anlamlıdır (p=0,032 ve p=0,081). Sağ ventrikül sistolik fonksiyonları gösterelen parametreler olarak LV/RV çap oranı, TAPSE, S', sPAB, FAC ve RIMP'de her iki grup arasında istatiksel olarak fark saptanmadı. Sağ ventrikül diyastolik fonksiyonlarını gösteren ekokardiyografik parametreleri olarak triE, triA, triE/A, TE-E', triIVRT, triE', triA', triE/E' ve triDT' de her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Sonuç olarak KYAF'ta sol ventrikülün aksine sağ ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları bozulmamaktadır. Bu konuda farklı sonuçlar gözlemlenenen çalışmalar bulunmaktadır. Çok merkezli ve yüksek hasta sayısı gereken çalışmaya ihtiyaç vardır.

EkokardiyografiKoroner damarlarKoroner dolaşım+2
Tuğba Dişikırık
Bolu Abant Izzet Baysal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Normal koroner arterler saptanan sigara içen ve içmeyen hastaların elektrokardiyografik aritmi parametrelerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Sigara içiciliği, kardiyovasküler hastalıklar için en önemli önlenebilir risk faktörü olup; kardiyovasküler etkileri üzerine yapılan çalışmalar ağırlıkla ateroskleroz üzerine olup, aritmi üzerine etkileriyle ilgili daha sınırlı veri mevcuttur. Çalışmamıza normal koroner arterlere sahip sigara içen ve içmeyen hastaları dahil ederek ateroskleroz sürecinden bağımsız olarak sigaranın elektrokardiyografik aritmi parametrelerine olan etkisini göstermeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, tek merkezli, randomize olmayan, prospektif bir çalışmadır. Çalışmaya konvansiyonel koroner anjiografi veya koroner bilgisayarlı tomografi anjiografi normal koroner arterler saptanan sigara içicisi 48 hasta ve sigara içmeyen 50 hasta alınmıştır. QRS süresi, QT intervali, JT intervali, Tp-e intervali, Tp-e/QT, Tp-e/QTc, Tp-e/JTc oranları hesaplanmıştır. QTc, QTdc ve JTc intervalleri Fridericia formülü kullanılarak hesaplanmıştır. Bulgular: Sigara içenlerde içmeyenlere kıyasla Tp-e/JT oranı artmış olarak tespit edilmiştir (p değeri: 0.04) Diğer parametrelerde iki grup arasında anlamlı fark izlenmemiştir. Sonuç ve Öneriler: Muhtemelen sigaranın aritmi üzerine olan esas etkisi ateroskleroz ortaya çıktıktan sonra başlamaktadır. Sigaranın ateroskleroz sürecinden bağımsız olarak aritmi üzerine olan etkisini göstermek için daha yüksek hasta sayısı içeren çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Hande Seymen
Bolu Abant Izzet Baysal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Behçet hastalarında sol ventrikül global longitudinal strain ve sağ ventrikül strain ile koroner sinüs akımı parametrelerinin değerlendirilmesi

Behçet Hastalığı (BH); Oral aft, Genital ülser, Üveit ve Nörolojik tutulumu olan kronik sistemik bir hastalıktır. Bununla birlikte BH vaskülit ve kardiyak tutulum da yapabilmektedir. Bu çalışma BH bulunan kişilerde, koroner sinüs akımını (KSA) ve sol/sağ ventrikül işlevlerini normal popülasyonla karşılaştırarak Transtorasik ekokardiyografiyle (TTE) kardiyak tutulum varlığı ve derecesi araştırılmıştır. BH grubunun Behçet tanısı konulmasından itibaren Behçet yıl ortalaması: 8,01±7,11 (Ortalama±Standart derivasyon) şeklindedir. Çalışmaya toplam 71 hasta alındı. Bunların; 37'si BH olan grup, 34'ü kontrol grubudur. Çalışmadan KSA'ı azalttığını bildiğimiz DM, HT ve KAH hastaları dışlandı. Grupların EKG, klinik, TTE ve demografik özellikleri benzerdir. Bakılan parametrelerden sağ ventrikül fonksiyonunu inceleyen; S dalgası, TAPSE, FAC, Sağ ventrikül (RV) Strain, RVEF parametreleri BH ile normal popülasyon arasında istatistiksel bir anlamlılık bulunmamaktadır. Koroner sinüs akımı için bakılan; Koroner sinüs (KS) çapı (p=0,003), KS VTI (p=0,015) BH bulunan hastalarda normal popülasyonla karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı azalmıştır. Koroner sinüs akımı (KSA) (p<0,001), Stroke volüm (p<0,001), KSA index (p<0,001) ise BH ile normal popülasyon arasında istatistiksel olarak oldukça anlamlı azalmıştır. Bu sonuçlarla BH'de koroner perfüzyonun anlamlı olarak azaldığı sonucuna varılmıştır. Sol ventrikül (LV) fonksiyonları için Strain inceleme yapılmıştır; Global longitudinal strain (GLS)-4C (p=0,081), GLS-2C (p=0,37) ve LV EF (Ejeksiyon fraksiyonu) parametreleri BH ile normal popülasyon arasında istatistiksel bir anlamlı fark bulunmamaktadır fakat GLS-L (p=0,044), GLS(p=0,049) parametreleri BH ile normal popülasyon arasında istatistiksel bir anlamlılık bulunmaktadır. BH'da çalışılan dört LV strain parametrenin iki tanesi anlamlı olarak azalmıştır. Bu sonuç LV'nin fonksiyonel etkilenimi açısından kısmen etkilenme olarak yorumlanmıştır. Anlamlı azalan değerlerin korelasyon analizleri yapılmıştır. Beklendiği gibi LV strain değerleri (r=0,825, p<0,001) birbirleri ile Koroner sinüs değerleri (r=0,729, p<0,001) birbirleri ile yüksek derecede pozitif korelasyon göstermiştir. KSA index ile GLS-L (r=0,254, p=0,034) ve GLS (r=0;275, p=0,02) değerleri düşük derecede pozitif anlamlı korelasyon göstermiştir. KSA index ile GLS (r=0;275, p=0,02) orta derece pozitif korelasyona yakın bir korelasyon gösterilmiş olup bu yeni bir bulgudur. Korelasyon gösteren bu değerler Regresyon ile sınanmıştır. KSA index, GLS/GLS-L'yi istatiksel olarak anlamlı şekilde fakat düşük bir örneklem için açıklamıştır. KSA ve KSA index değerlerinde ROC analizi ile hastalığı belirten kestirim değerleri araştırılmıştır fakat BH'larını normal popülasyondan ayırmak için eğri altında kalan alan yüksek sensitivite ve spesifite göstermemiştir.

Muhammed Emre Güleşir
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gestasyonel diabetes mellitus hastalarında P dalga dispersiyonu ve atrial ileti süresi değerlendirilmesi

Amaç: Gestasyonel Diabetes Mellitus (GDM) ilk olarak gebelikte başlayan veya gebelikle farkına varılan herhangi bir düzeydeki glukoz tolerans bozukluğudur. GDM'li kadınlarda uzun dönem takiplerde tip 2 diabetes mellitus (DM) ve kardiovasküler hastalık gelişme riski artmıştır. DM‟lu hastalar atriyal fibrilasyon gelişimi açısından yüksek risk altında oldukları gibi atriyal fibrilasyonlu hastaların önemli bir kısmı da diyabetiktir. Uzamış P dalga dispersiyonu ve doku Doppler ekokardiyografi ile elde edilebilen elektromekanik gecikme sürelerinin atriyal fibrilasyon gelişiminin noninvaziv prediktörleri olduğu bilinmektedir. Ayrıca atriyal fibrilasyonu gelişimini de öngörebileceği bilinmektedir. Çalışmamızda, GDM hastalarında atriyal ileti süresi ve P dalga dispersiyonu değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 30 GDM hastası ve 30 sağlıklı gebe gönüllü dahil edildi. Atriyal elektromekanik süre (PA) doku doppler ile lateral mitral anulus (PA lateral), septal mitral anulus (PA septum) ve sağ ventrikül trikuspit anulus (PA trikuspit) ölçüldü. P dalga dispersiyonu (PDD) on iki derivasyonlu elektrokardiyografide ölçülebilen maksimum P (Pmax) dalga süresinden minimum P (Pmin) süresinin çıkartılmasıyla elde edildi. Sonuçlar GDM ve kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Bulgular: İki grup arasında yaş, gestasyon haftası ve demografik özellikler açısından fark saptanmadı. P dalga dispersiyonu GDM grubunda 52,7 ± 5,1 ms, kontrol grubunda 28,9 ± 4,2 ms'ydi (p<0,001). GDM grubunda PA lateral 65,7 ± 4,2 ms, kontrol grubunda 47,7 ± 4,7 ms'ydi (p<0,001). GDM grubunda PA septal 56,1 ± 3,4 ms, kontrol grubunda 40,8 ± 3,7 ms'ydi (p<0,001). GDM grubunda PA triküspid 48,4 ± 3,9 ms, kontrol grubunda 36,0 ± 3,6 ms'ydi (p<0,001). İnteratrial, intraatrial ve intraleft atrial gecikme süreleri GDM grubunda anlamı oranda yüksekti (median değerler sırayla, 18 ms karşın 12ms, (p<0,001; 10ms karşın 7,5ms, p<0,001; 8 ms karşın 4 ms, p<0,001). GDM grubunda intraatrial gecikme süresi ile P dalga dispersiyonu arasında pozitif yönde korelasyon görüldü (r:0,39 p=0,033). Sonuç: Çalışmamızın başlıca bulgusu GDM grubunda kontrollere kıyasla maksimum P dalga süresi, minimum P dalga süresi ve P dalga dispersiyonunun daha uzun olmasıydı. Ek olarak GDM grubunda atriyal ileti süreleri daha uzundu. GDM hastaları, kan şekeri ve gestasyon takibine ek olarak, atriyal aritmiler açısından da izlenmelidir. Atriyal fibrilasyon gelişimi açısından yüksek riskli hastalar önceden belirlenerek, en korkulan komplikasyon olan inme gibi hastalıkların oluşumu önceden engellenebilir. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel diabetes mellitus, Atrial ileti süresi, P dalga dispersiyonu, Elektromekanik gecikme

Atriyal fibrilasyonAtriyal fonksiyonDiabet-gebelik sırasında+4
Zafer Kök
Bolu Abant Izzet Baysal University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde primer perkütan koroner girişim yapılan hastaların demografik özellikleri, klinik ve laboratuvar bulgularının retrospektif analizi

Amaç: ST segment yükselmeli miyokard infarktüsü (STEMI) akut koroner sendrom (AKS) vakalarının yaklaşık %40'ını oluşturmaktadır ve dünya çapında en önde gelen morbidite ve mortalite nedenidir. STEMI tedavisinde altın standart tedavi yöntemi primer perkütan koroner girişimdir (PPKG). Çalışmanın amacı; kliniğimizde PPKG yapılan hastaların demografik özelliklerini, işlemle ilgili özellikleri, hastane içi ve uzun dönem mortalite belirlenmesidir. Metot: Çalışma grubunu, 01/01/2018- 01/01/2023 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne AKS tanılı, STEMI veya acil invaziv koroner girişim endikasyonu koyularak PPKG yapılan 1114 hasta oluşturmaktadır. Demografik, klinik, elektrokardiyografi (EKG) ve anjiografik özelliklerinin karakteristiği belirlenen hastalar medyan 29 ay takip edilmiş ve hastaların hastane içi ve uzun dönem mortaliteleri belirlenmiştir. Mortaliteyi etkileyen bütün faktörler tanımlanarak lojistik regresyon modeli ile bağımsız göstergeler tanımlanmıştır. Bulgular: Çalışmada yer alan hastaların yaş ortalaması 61.39 ± 12 yıl olarak bulundu ve hastaların %80'si erkekti. Yandaş hastalıklar arasında hipertansiyon (%58,3), diabetes mellitus (%33,9), kronik böbrek hastalığı (%15,2) ve sigara kullanımı (%47,5) bulunuyordu. Çalışmada, hastane içi mortalite %11,5 olarak tespit edildi. Taburculuktan sonraki uzun dönem mortalite oranları ise takip süresine göre, ilk 30 gün içinde %13,1, 12. ayda %17,6 ve 60. ayda %22,5 olarak saptanmıştır. Sonuç: Çalışma, İzmir ilinde günaşırı sıralı sevk sistemi ile PKG hizmeti veren 3.basamak üniversite hastanemizin 5 yıllık verilerini içermektedir. Hastane içi mortalitenin bağımsız prediktörleri şu şekilde saptanmıştır: Yaş, başvuru hemoglobin ve CK-MB değeri, başvuruda kardiyojenik şok tablosu olması, üç damar hastalığı bulunması, anjiyo başlangıcından TIMI-3 akım elde edilene kadar geçen süre, işlemde no-reflow gelişmesi, işlem sonrası izlemde hemodiyaliz yapılmış olmasıdır. Anahtar Kelimeler: Miyokard İnfarktüsü, STEMI, No-reflow, CK-MB, Primer Perkütan Koroner Girişim, Hastane içi mortalite

Önercan Çakmak
Dokuz Eylül University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran COVİD-19 hastalarında toraks bilgisayarlı tomogrofi (BT) 'de saptanan kardiyak bulgular ve kardiyak belirteçlerin erken ve geç dönem klinik sonlanıma etkileri

Çalışmamızda Cov-d-19 neden- -le hastane yatışı gereken hastalarda temel kl-n-k, b-yok-myasal ve radyoloj-k parametreler -le mortal-te öngördürücüler-n-n ortaya konması amaçlanmıştır. 01/03/2020 ve 31/12/2021 tar-hler- arasında Dokuz Eylül Ün-vers-tes- Ac-l Serv-s veya Pandem- Pol-kl-n-ğ-ne başvuran, Cov-d-PCR test- poz-t-f saptanan hastanede yatarak -zlenen 325 hasta retrospekt-f olarak tarandı. Hastalar ortalama 12.9±8.9 ay süre -le -zlend-. Çok değ-şkenl- loj-st-k regresyon anal-z- -le tüm nedenlere bağlı mortal-te öngördürücüler-; yaş>67 (OR=2.8, p=0.012), başvuruda hsTropon-n >9.5 ng/L (OR:7, p=0.001), başvuruda kalp hızı >100v/dk (OR=4, p=0.002), saturasyon <%90 (OR=3.5, p=0.001), görsel KAK+ aort kals-f-kasyonu varlığı (OR=3.8, p=0.001), hemoglob-n <12 mg/dl (OR=3.8, p<0.001), başvuruda ASA almıyor olmak (OR=15.6, p<0.001) olarak bel-rlend-. Tüm prognost-k öngördürücüler 'Odds Rat-o' değerler-ne göre puanlandı. Hastaların r-sk sınıflaması amacı -le HEARRT-C skoru oluşturuldu. D-ğer mortal-te öngördürücüler-ne göre, başvuruda hsTropon-n>9.5ng/L olması ve ASA almıyor olmanın r-sk- 2 kat artırdığı görüldü. ROC analizi sonucu, HEARRT-C skoru için kestirim değeri 5 olarak bel-rlend-. Tüm nedenlere bağlı mortalitede; %81 duyarlılık, %86 özgüllük ile anlamlı bulundu. [Areaundercurve (AUC)=0,91 (%95 GA: 0,87- 0,94) p=<0,001]. HEARRT-C skoru ³5 -se tüm nedenlere bağlı mortal-ten-n 32 kat arttığı görüldü (OR:32.6 CI:15.4-69.0, p<0.001). Cov-d-19 hastalarında mortal-te yüksekt-r, bu nedenle erken tanı ve tedav- öneml-d-r. Gel-şt-r-len HEARRT-C skoru Cov-d-19 neden- -le gel-şen tüm nedenlere bağlı mortal-tede yüksek öngördürücü değere sah-pt-r. Klas-k r-sk faktörler-ne ek olarak KAK skoru, aort kals-f-kasyonu, başvurudak- hs-Tropon-n düzey-n-n mortal-te üzer-ne etk-l- olduğu göster-lm-şt-r. Pr-mer prof-laks-de yer- azalsa da bu hastalarda ASA'nın yüksek derecede koruyucu olduğu göster-lm-şt-r. Bu durum Cov-d-19' un protrombot-k, -nflamatuvar ve endotel d-sfonks-yonu g-b- kompl-kasyonlarına karşı etk-l- olmasından kaynaklanab-l-r. HEARRT-C skorunun gen-ş çaplı çalışmalar -le val-de ed-lmes- gerekmekted-r.

BiyobelirteçlerCOVID 19Göğüs hastalıkları+3
Zeynep Kumral
Dokuz Eylül University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer profilaksi için ICD implante edilmiş hastalarda klinik sonlanım ve mortalite belirleyicileri

En az 3 aylık optimal tıbbi tedaviye rağmen EF'si ≤%35, NYHA sınıf II-III kalp yetmezliği hastalarında primer koruma amaçlı ICD endikasyonu vardır. Ancak bu öneriye temel teşkil eden çalışmalar 20 yıldan öncesine aittir. Bu çalışmalar günümüzdeki kalp yetmezliği hastalarının özelliklerini ve tedavisini yansıtmayabilir. Dolayısıyla primer koruma amaçlı ICD'nin prognoz üzerine etkisi değişmiş olabilir. Yakınlarda yapılan çalışmalar ICD'nin etkinliğinin sorgulanmasına neden olmuştur. Çalışmamızın amacı kliniğimizde primer profilaksi için ICD implante edilen hastaları retrospektif olarak değerlendirmektir. Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesinde 01.01.2015-01.03.2020 tarihleri arasında primer profilaksi için ICD takılmış hastalar ve ICD endikasyonu olup bu tedaviyi kabul etmemiş hastalar tüm nedenlere bağlı ölüm ve ani ölüm primer sonlanımlarıyla karşılaştırıldı. Kalp yetersizliği nedeniyle primer profilaksi için ICD implante edilmiş 228 hasta ile tedaviyi kabul etmemiş 150 hasta karşılaştırıldı. Primer profilaksi için ICD implante edilen 228 hastanın 175 i (%76,8) erkek hastaydı. Hastaların ortalama yaşı 65,63±11,94, ortalama takip süresi 39,45±18,89 ay, işlem için hastanede yatış süresi 5,49±3,99 gün, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ortalamaları %24,30±6,19 saptandı. Primer profilaksi amacıyla implante edilen ICD'lerin 92(%40,4) sinin VVI ICD, 40 (%17,5) ının DDD ICD, 96 (%42,1) sının CRT ICD olduğu görüldü. 228 hastanın 36 sında (%15.8) işlemsel komplikasyon gelişmiştir. Bu komplikasyonlar hastaların cinsiyetlerine göre incelendiğinde, 175 erkek hastanın 21 inde (%12), 53 kadın hastanın 15 inde (%28,3) işlemsel komplikasyon geliştiği saptandı (p:0,004). ICD implante edilen grup ve kontrol grup mortalite açısından karşılaştırıldığında ICD kolundan 228 hastanın 67 (%29,4) sinin, kontrol grubundaki 150 hastanın 39 (%26) unun tüm nedenlere bağlı öldüğü görüldü (p:0,473). ICD implante edilen grup ile kontrol grubu ani ölüm açısından karşılaştırıldığında ICD kolunda 2, kontrol grubunda 8 hastanın ani ölüm yaşadığı görüldü (p:0,017). Çoklu lojistik regresyon yöntemi ile tüm nedenlere bağlı mortalitenin bağımsız prediktörleri olarak yaş, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, BNP değeri ve dekompansasyon nedeniyle hastaneye yatış olduğu saptandı. İşlem öncesi dekompanse kalp yetersizliği ile hastaneye yatış yapmış olan hastalarda tüm nedenlere bağlı mortalitenin 3.4 kat fazla olduğu görüldü. ICD implante edilen grupta BNP değeri 508,5 in üzerinde , LVEF değeri %24,5 in altında ve yaşı 68,5 ten fazla olan hastaların tüm nedenlere bağlı mortalitesi diğer hastalara göre 25 kat fazla bulundu. (Wald:9,938 OR(%95 Cl):0,039(0,005-0,293) p:0,002) Koroner arter hastalığı varlığının bağımsız risk faktörü olmadığı görüldü. Hasta populasyonumuz ve bulgularımız güncel yaşam verileri ile uyumludur. Güncel tedavi seçenekleri ile birlikte kılavuzlarda primer profilaksi için ICD implantasyon önerilerinin gerileyebileceğini düşünmekteyiz. Cihaza yanıtsız popülasyonun artması ile birlikte gelecek yıllarda hangi hasta popülasyonunun cihazdan yarar göreceğini belirlemek önemli olacaktır. Çalışmamızın bu konuda literatüre katkı sağlayacağını düşünüyoruz. Çalışmamız farklı operatörler tarafından iki farklı ICD cihazı ile primer profilaksi için ICD implantasyon deneyimlerimizi paylaştığımız, tek merkezli, kontrol grubu içeren ve mortalite öngördücülerini belirlediğimiz, ortalama 39 aylık izlemle yapılmış bir çalışmadır.

Defibrilatörler-implante edilebilirKalp yetmezliğiMortalite+3
Ahmet Anıl Başkurt
Dokuz Eylül University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut koroner sendrom ile Akdeniz Üniversitesi hastanesi koroner yoğun bakımda takip edilen 65 yaş ve üzeri hastaların kısa ve uzun dönem sonuçları: invaziv ve konservatif tedavinin karşılaştırılması

Koroner arter hastalığı dünya genelinde halen önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Tıbbın gelişmesi ile hastaların sağkalım süresi uzamaktadır. Bununla birlikte ileri yaş akut koroner sendrom (AKS) olgularında da artış meydana gelmektedir. Artan yaş ile birlikte koroner arter hastalığına ek olarak diğer komorbiditeler de artmaktadır. Bu da AKS ile takip edilen hastaların tedavi seçeneklerini ve sağkalımlarını etkilemektedir. ST yükselmesi olmayan akut koroner sendrom (NSTE-AKS) tedavisinde güncel kılavuzlar, uygun olan yaşlı hastalar için invaziv stratejiyi önermektedir. Yaşlı hastalarda invaziv yaklaşımda, komorbiditeler nedeniyle komplikasyonlar daha sık gözlenmektedir. Yaşlılarda invaziv yaklaşımı öneren çalışmalar olmakla birlikte; konservatif yaklaşımda farkın saptanmadığı zıt görüşler de mevcuttur. Çalışmamızın amacı; AKS ile Akdeniz Üniversitesi Hastanesi koroner yoğun bakımda takip edilen 65 yaş ve üzeri hastalarda kısa ve uzun dönem sonuçları değerlendirmek ve tercih edilen invaziv ve konservatif tedavinin hastane içi ve taburculuk sonrası 1 yıllık sağkalıma etkisini araştırmaktır. Çalışmamız tek merkezli, retrospektif bir çalışmadır. 2016-2021 yılları arasında AKS ile Akdeniz Üniversitesi Hastanesi koroner yoğun bakımda takip edilen, dışlama kriterlerine sahip olmayan, 65 yaş ve üzeri 362 hasta dahil edildi. Hastalar perkütan koroner girişim (PKG) ve medikal tedavi olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm hastaların GRACE ve CRUSADE skorları hesaplandı. Daha önce bilinen koroner arter bypass greftleme (CABG) öyküsü olmayan ve koroner anjiyografi (KAG) yapılan hastaların SYNTAX skorları hesaplandı. Kısa dönem sonuçlar için hastane içi kanama ve hastane içi ölüm değerlendirildi. Uzun dönem sonuçlar için taburculuk sonrası 1 yıllık ölüm ve 1 yıllık majör advers kardiyovasküler olay değerlendirildi. Bu sonuçlar GRACE, CRUSADE ve SYNTAX skorları ile beraber karşılaştırıldı. Bağımsız değişkenler saptandı. Hastaların 225'i (%62,2) erkek, 137'si (%37,8) kadındır. Yaş ortalaması 74,66±7,07 olup; hasta yaşları 65 ile 99 arasında değişmektedir. Dahil edilen hastaların 285'i (%78,7) NSTE-AKS hastası, 77'si (%21,3) STEMİ hastasıdır. Hastaların 297'sine (%82) KAG yapılmış, 65'ine (%18) KAG yapılmadan direkt medikal tedavi kararı verilmiştir. KAG yapılan hastaların 78'ine (%26,3) medikal tedavi, 219'una (%73,7) PKG kararı verilmiştir. 1 yıllık MACE, taburculuk sonrası 1 yıl içinde ölüm ve başvuruda hastane içi ölüm, medikal tedavi grubunda PKG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla bulundu. Taburculuk sonrası bir yıl içinde kaybedilen hastaların, hayatta kalan hastalara göre SYNTAX (p=0,019), GRACE (p=0,001), CRUSADE (p=0,001) skorları daha yüksek ve KYBÜ kalış süresi (p=0,001) daha uzun bulundu. MACE izlenen hastalarda GRACE, CRUSADE skoru daha yüksek (her ikisi için p= 0,001), EF değeri daha düşük izlendi (p= 0,001). SYNTAX skoru MACE gelişiminde belirleyici izlenmedi (p>0,05). Koroner anjiyografi yapılıp medikal takip kararı alınan hastalarla, PKG yapılan hastalar arasında kontrast nefropati açısından fark saptanmamıştır. Yapılan Cox regresyon analizinde GFR, GRACE, SYNTAX ve EF bir yıllık mortalite için bağımsız değişken olarak bulunmuştur. Ancak 1 yıllık MACE için GRACE skoru ve dislipidemi bağımsız değişken olarak bulunmuştur. Çalışmamız AKS hastalarında işlem sonrası MACE önlenmesi açısından sıkı dislipidemi kontrolünün önemini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, ileri yaş AKS hastalarında iyi bir ön değerlendirme sonrası invaziv tedavi güvenle tercih edilebilir.

Orhan Çiçekcibaşı
Akdeniz University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniğinde transkatater aortik kapak implantasyonu uygulanan hastaların klinik, elektrokardiyografik ve laboratuvar parametrelerin retrospektif incelenmesi

Transkateter aort kapak implantasyonunun (TAVİ); son on yılda deneyimli operatör sayısının artması, klinik araştırmaların uzun dönemde olumlu sağkalım sonuçları ile endikasyon aralığı genişlemiştir. Çalışmamızın amacı farklı biyoprotez kapaklar ile uygulanan TAVİ deneyimlerimizden elde edilen klinik, elektrokardiyografik ve laboratuvar bulgularının retrospektif değerlendirilmesidir. 01.06.2012 - 31.05.2019 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji kliniğine başvuran, kalp takımının değerlendirmesi sonucunda TAVİ işleminin uygun görüldüğü 459 hastadan 441 ciddi aort darlığı olan hastalar değerlendirildi. Yoğun bakım ve hastane izlem süresi, hastane içi meydana gelen olaylar, işlem öncesi ve sonrası elektrokardiyografi ve laboratuvar parametreleri, hastane içi ve birinci yıl mortalite oranları ve ilişkili öngördürücüleri incelendi. Çalışmaya 243'ü kadın (%55) olmak üzere 441 ciddi aort darlığı hastası dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 77,7 ± 7,8 yıl, ortanca STS skoru %3,5; ortalama Logistic EuroSCORE %23,34 ±11,3 2 idi. Ekokardiyografide LVEF ortalama %51,62 ± 13,67; transaortik gradiyenti 48,06 ± 16,15 ve aort kapak alanı 0,62 ± 0,16 cm2 idi. Hastaların %47,8'ine CoreValve, %39,9 Portico, %11,6 Edwards SAPIEN, %0,7 Direct Flow implante edildi. Koroner yoğun bakım takip süresi ortanca dört, hastanede yatış süresi ortanca 14 gündü. LV fonksiyonlarının TAVİ sonrası iyileştiği, özellikle LVEF<%40 hasta grubunda daha çok arttığı tespit edildi. Vasküler komplikasyon %10,9 oranında görüldü. 0 kan grubu olanlarda vasküler komplikasyon daha az izlendi. Biyoprotez kapak başarısı VARC-2 ve VARC-3'e göre sırasıyla %88,4 ve %84,1 idi. Kalıcı kalp pili ihtiyacı %10,7 hastada oldu. Hastaların %2,1'inde akut serebrovasküler olay (SVO); %9,1'inde kontrast nefropatisi, %1,4'ünde hemodiyaliz ihtiyacı gelişti. Hastane içi mortalite %7 oranında görüldü. Hastane içi mortalite öngördürücüleri olarak TAVİ öncesi serum albumin düzeyi (OR:0,230; p=0,028), TAVİ sonrası SVO (OR:15,904; p=0,004) ve işlem sonrası kontrast nefropatisi (OR:6,322; p=0,001) saptandı. Tüm nedenlere bağlı birinci yıl mortalite hastaların % 21,3'ünde (n=96) görüldü. Birinci yıl mortalite öngördürücüleri olarak TAVİ öncesi serum albumin düzeyi (OR:0,364; p=0,011) ve TAVİ öncesi serum nötrofil/lenfosit oranı (OR:1,144; p=0,019) saptandı. Sekiz yıllık izlemde sağkalım süresi ortancası 53 aydı. Kadınlarda sağkalım süresi erkeklere kıyasla daha uzun görüldü (P=0,024 Log Rank). Beşinci yıl sağkalım oranı %46,5 ve sekizinci yıl sağkalım oranı %26,2'ydı. Çalışmamız TAVİ deneyimlerimizin paylaşıldığı, hastane içi ve birinci yıl mortalite öngördürücülerini içeren, sekiz yıllık izlemle sağkalımların değerlendirildiği gerçek yaşam verilerine sahip, Türkiye'de en geniş hasta popülasyonuyla yapılan çalışmalardan birisidir.

ElektrokardiyografiKalp kapak protezleriKalp kapakçıkları+3
Hatice Özdamar
Dokuz Eylül University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Biventriküler implante edilebilen kardiyoverter defibrilatör takılan hastalarda ventriküler aritmiye bağl ICD şoklaması ile yüzeyel EKG repolarizasyon parametrelerinin ilişkisi

Amaç: Kalp yetersizliği yapısal ve veya fonksiyonel bir kardiyak anormalliğin neden olduğu belirtilere eşlik edebilen tipik semptomlarla tanı konulanbir klinik sendromdur. Kardiyak resenkronizasyon tedavisi (CRT-ICD) özellikle düşük ejeksiyon fraksiyonu (EF) ve sol dal bloğu morfolojisine sahip hasta grubunda morbidite ve mortaliteyi azaltmaktadır. Elektrokardiyografiden elde edilen depolarizasyon parametreleri CRT-ICD planlamasında temel parametrelerdendir. Literatürde repolarizasyon parametrelerinin de belirli hasta gruplarında ani ölüm ve ventriküler aritmilerle ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada CRT-ICD uygulanan hastalarda işlem öncesi ve sonrası elde edilen elektrokardiyografik repolarizasyon parametrelerinin ventriküler aritmiler ve mortalite ile olan ilişkisine bakılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya İstanbul Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalına 01.01.2016 - 31.12.2020 tarihleri arasında başvuran ve CRT-ICD implantasyonu yapılmış olan hastalar alındı. Hastaların CRT-ICD implantasyonu için yatışı yapıldığı zamanda ve CRT-ICD implantasyonu yapıldıktan sonra çekilen rutin EKG kayıtlarına ulaşıldı. Medtronic CareLink 2090 Programmer cihazında kayıtlı olay ve tedavi epizodları incelendi. EKG'ler Mortara ELI 250c cihazı ile çekilmiş olup kalp hızı, QRS ve QT mesafeleri manuel olarak hesaplanmıştır. Her derivasyon için üç QT mesafesinin ortalama değeri hesaplandı. T peak-T end interval ölçümü için ''Tangent Metodu‟ kullanıldı. T dalgasının zirvesinden T dalgasının en dik noktasındaki teğet ile izoelektrik çizgi arasındaki kesişime kadar geçen süre digital olarak software Cardio Calipers Version 3.3 (Iconico, Inc, New York, NY, USA) cihazı ile milisaniye cinsinden ölçüldü. Bulgular: Kalp yetersizliği ve dal bloğuna (BBB) bağlı CRT-ICD takılan toplam 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Etyoloji 43 hastada (%54) iskemik, 37 hastada (%46) non-iskemikti. Hastaların ortalama yaşı 64.9±9.9 olup, %77' si erkekti (n = 62).CRT takılmış hastaların 70' i (%87) sinüs ritminde olup, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (SoV EF) ortalaması %29.2±5.8' di. ICD interrogasyonunda 26 hastada (%32) VT, 2 hastada (%2) VF saptandı. Ventriküler aritmilerin 5' inin (%6) anti-taşikardi pacing (ATP), 6'sının (%7) şok ile sonlandırıldığı tespit edildi. CRT takıldıktan ortalama 43.1±18.4 (7-114) ay takip süresi sonunda toplamda 20 (%25) hasta öldü. TpTe değerleri karşılaştırıldığında, V5, V6, D1, D2, D3, aVF, aVR, aVL derivasyonlarında CRT öncesine göre CRT sonrasında istatistiksel olarak anlamlı şekilde uzama olduğu tespit edildi. CRT sonrasında, öncesine göre PR ve QRS sürelerinde istatistiksel olarak anlamlı şekilde kısalma (181.87 msn'ye karşı 153.2 msn, p <0.001; 168.1 msn'ye karşı 152.9 msn, p <0.001; sırasıyla), QTC süresinde ise istatistiksel olarak anlamlı şekilde uzama izlenmiştir (475.9' e karşı 491.6 msn, p = 0.005) CRT sonrasında, öncesine göre Tp-Te/QTc oranının ise anlamlı olarak artığı izlenmiştir (0.20±0.06' ya karşı 0.18±0.05; p = 0.029). CRT öncesi ve sonrası Tp-Te değişimlerinin ventriküler aritmi ve mortalite üzerinde istatistiksel olarak anlamlı öngördürücü etkisi saptanmadı. Tek değişkenli lojistik regresyon analizinde mortalitenin bağımsız prediktörleri SoV EF (OR: 0.898, CI: 0.810-0.994, p = 0.038) ve CRT sonrası QRS süresi (OR: 0.978, CI: 0.957-0.999, p = 0.046) iken, çok değişkenli analizde SoV EF (OR: 0.902, CI: 0.814-1.000, p = 0.050) idi. Yine tek değişkenli lojistik regresyon analizinde SoV EF, VT' nin bağımsız prediktörü iken (OR: 0.890, CI: 0.800-0.990, p = 0.031), çok değişkenli analizde istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır (OR:0.903, CI: 0.812-1.003, p = 0.057). CRT sonrası elektrokardiyografik parametrelerin mortalite üzerinde istatistiksel olarak anlamlı öngördürücü etkisi saptanmadı. CRT sonrası elektrokardiyografik parametrelerden V2 ile V4 derivasyonlarındaki Tp-Te sürelerinin ventriküler aritmi üzerinde istatistiksel olarak anlamlı öngördürücü etkisi saptanmıştır. ROC eğrisi analizinde V2 Tp-Te süresinin 98,4 msn üzerinde olması %57 duyarlılık, %68 özgüllükle VT' yi öngördürür iken (AUC: 0.610, 95% CI 0.463-0.757), V4 Tp-Te süresinin 100,2 msn nin üzerinde olması %50 duyarlılık, %71 özgüllükle VT' yi öngördürmekteydi (AUC: 0.631, 95% CI 0.487-0.775). Sonuç: Çalışmamızda mortalitenin bağımsız tek prediktörü sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu olup elektrokardiyografik parametrelerin mortalite üzerine öngördürücü etkisi saptanmamıştır. CRT sonrası V2 ile V4 derivasyonlarındaki Tp-Te sürelerinin ventriküler aritmi üzerinde anlamlı öngördürücü etkisi saptandı. CRT sonrası V2 derivasyonundaki Tp-Te süresinin 98,4 msn üzerinde olması %57 duyarlılık, %68 özgüllükle; V4 derivasyonundaki Tp-Te süresinin 100,2 msn nin üzerinde olması %50 duyarlılık, %71 özgüllükle VT' yi öngördürmekteydi. CRT-ICD implantasyonu yapılan hastalarda ventriküler aritmilerin değerlendirilmesi amacıyla potansiyel değiştirilebilir risk faktörü olarak Tp-Te aralığının değerlendirilmesi ve bunun etkinliğinin gösterilmesi için daha geniş serili klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

Aritmi-kardiyakDefibrilatörlerDefibrilatörler-implante edilebilir+2
Hüseyin Orta
İstanbul University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner mikrovasküler disfonksiyonun koroner içi elektrokardiyogram yoluyla tanısı bir koroner içi doppler ile koroner içi elektrokardiyogram karşılaştırılması çalışması

Amaç: İntrakoroner Doppler ile bazal ve hiperemik kayıtlar alınarak koroner akım rezervinin hesaplanması koroner mikrovasküler disfonksiyon tanısında altın standart yöntemlerden biridir. Özel olarak tasarlanmış uç kısmında basınç transdüseri ile koroner akım fizyolojisi hakkında bilgi veren bu sistem işlem süresinin diyagnostik anjiyografiye nazaran daha uzun olması, tel maliyeti ve ölçümlerin yapılabilmesi için uyumlu cihaz gerektirmesi nedeniyle çoğu anjiyografi laboratuarında bulunmamakta , bulunan laboratuarlarda ise rutin uygulanmamaktadır. Elektrokardiyogram ise rutin kardiyoloji pratiğinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Günlük pratikte kullanılan 12 derivasyonlu EKG iskemik semptomları olan hastalarda koroner arter hastalığı tanısında ve dışlamasında kullanılmaktadır. EKG değişiklikleri hastaların semptomları ve klinik durumlarıyla korele biçimde anlık olarak kaydedilebilmekte aynı zamanda hastalık hakkında fikir verebilmektedir. Bu çalışmada; koroner mikrovasküler disfonksiyon tanısında kullanılan intrakoroner Doppler ölçümleri ile intrakoroner EKG değişikliklerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza İstanbul Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı 07.12.2021-Şubat 2022 tarihleri arasında başvuran; koroner arter hastalığı şüphesi ile miyokard perfüzyon sintigrafisi yapılan ve iskemi saptanması nedeniyle koroner anjiyografi planlanan 21 hasta dahil edildi. Hastaların tıbbi özgeçmişleri ve kronik hastalıklarına ilişkin bilgiler poliklinik muayeneleri sırasında alınan anamnez formlarından elde edildi. Hastalara miyokard perfüzyon sintigrafisi çekimi İstanbul Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda bulunan GE Healthcare Discovery NM/CT 670 cihazı ile yapıldı. Test sonucunda iskemi saptanan hastalara kılavuzların önerdiği doğrultuda koroner anjiyografi yapıldı. Koroner anjiyografi neticesinde damar lümenini %30 ve altında daraltan plaklar saptanması durumunda mikrovasküler angina düşünülmesi nedeniyle planlanan intrakoroner ölçümler yapıldı. Doppler ölçümleri 0.014 inç sensör uçlu basınç kaydedici tel (ComboWire XT, Philips Volcano Corporation, San Diego, CA, USA) ile akım paterninin optimal olduğu lokasyonda koroner arterde park edilerek ölçümler yapıldı. Maksimal hiperemi elde etmek için uygun dozlarda intrakoroner adenozin kullanıldı. İntrakoroner EKG çekimleri DONGJIANG ECG-11D cihazıyla hastanın ekstremite derivasyonlarına problar takılarak ve V1 derivasyonuna intrakoroner 0.014 inç floppy tel aracılığıyla bağlantı kurularak yapıldı. Maksimal hiperemi için Doppler kaydında elde edilen dozlar kullanıldı. Bulgular: Her hastada 3 normal epikardiyal arterde basınç + akım sensörlü tel (ComboWire) yapılan ölçümlerin ComboMap konsoluna aktarılan kayıtlarının değerlendirmesi sonucu yapılan toplam 63 kayıtın ortalamalarının sonucu olarak koroner içi ortalama bazal akım hızı 22.53 ± 5.95 cm/sn, koroner içi ortalama hiperemik akım hızı 59.63 ± 13.05 cm/sn, ortalama KAR 2.34 ± 0.65, ortalama bazal mikrovaskuler resistans 4.51 ± 1.22 mmHg.cm-1.sn, ortalama hiperemik mikrovaskuler resistans 2.01 ± 0.56 mmHg.cm-1.sn ve ortalama arteriyoler resistans indeksi 2.50 ± 1.03 olarak bulunmuştur. LAD, sağ koroner arter ve sirkumfleks arter alanından ayrı ayrı yapılan hemodinamik kayıtların ortalamaları küçük farklar gösterse de bu farklar anlamlı bulunmamıştır. Noninvaziv testin işaret ettiği miyokardiyal iskemi bölgesini sulayan arterde (iskemik) ve non-iskemik miyokardiyal bölgeleri sulayan 2 diğer koroner arterde yapılan koroner içi basınç/akım ve koroner içi EKG (IKEKG) kayıtlarının karşılaştırılması sonucunda iskemik bölgeyi sulayan arterde non-iskemik bölgeyi sulayan arterlere göre koroner içi hiperemik akım hızı (APVH) (45 ± 12.68 vs 53.45 ± 12.44 cm/sn, p= 0.014) ve KAR (2.09 ± 0.39 vs 2.46 ± 0.72, p= 0.011) anlamlı ölçüde düşük ve hiperemik mikrovaskuler resistans (HMR) (2.26 ± 0.63 vs 1.87 ± 0.48 mmHg.cm-1.sn, p= 0.009 ) anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. IKEKG ölçümlerinde ise delta ST (IKEKG'den bazal sartlarda alınan ST segment deviasyonu mutlak miktarı ile hiperemik şartlarda alınan ST segment deviasyonu arası fark) iskemik (0.30 ± 0.34) ve non iskemik (0.06 ± 0.10) bölgeler arasında anlamlı derecede fark göstermekte idi (p= 0.001). Diğer parametreler iskemik – non iskemik bölgeler arasında anlamlı bir fark ifade etmemekteydi. Toplam 21 hastada, 3 damarda bazal (n= 63) ve hiperemik (n=63) şartlarda yapılan toplam 63 eşlenik ölçümün sonucunda IKEKG kayıtlarından tespit edilen delta ST'nin bazal ortalama koroner içi akım hızı (APVB) (r= -0.28, p= 0.026), APVH (r= - 0.354, p= 0.004), BMR (r= 0.317, p= 0.011), HMR (r= 0.408, p= 0.001) ile anlamlı şekilde ilişkili olduğu görüldü. Alt grup analizinde bu ilişkilerin iskemik alanı sulayan arterler grubunda (n= 21) APVB (r= -0.487, p= 0.025), BMR (r= 0.475, p= 0.03) anlamlılığını koruduğu; APVH (r= -0.388, p= 0.082) ve HMR ( r= 0.399, p= 0.07) için ise anlamlılık sınırına yakın kaldığı görüldü. Tüm grupta yapılan analizde delta ST; APVB (R= -0.28, P= 0.026), APVH (R: -0.354, P= 0.004) BMR (R= 0.317, P= 0.011) ve HMR (R= 0.408, P= 0.001) anlamlı ilişkiler göstermekte iken diğer hemodinamik parametreler ile ilişkisinin anlamlılık düzeyine ulaşmadığı görüldü. Fonksiyonel mikrovaskuler hastalık KAR <2 ve yapısal mikrovaskuler hastalık KAR <2 ve HMR > 1.9 'un birlikte bulunması olarak tarif edildi (ESC kılavuzu). Bu sınıflamaya göre yapısal koroner hastalığı olduğu tespit edilen 17 hastada delta ST değerinin yapısal hastalığı olmayan gruba göre (n= 46) ileri derecede anlamlı olarak düşük olduğu (0.08 ± 0.11 vs 0.30 ± 0.38, p: 0.001) görüldü. Bu fark sadece fonksiyonel disfonksiyon olan grupta da anlamlı olmakla birlikte daha azdı. Yapılan ROC curve analizinde SPECT'te saptanan iskeminin tespitinde en yüksek duyarlık ve özgüllüğe sahip olan parametrenin delta ST olduğu (kesme değeri: 0.19, Eğri altı alanı: 0.83); bunu HMR (kesme değeri 2.05, eğri altı alanı: 0.69) ve son olarak da KAR'nin ( kesme değeri : 2.60, eğri altı alanı 0.35) izlediği görüldü. Sonuç: IKEKG indeksleri içinde bazal ve hiperemik ST segment seviyeleri arasındaki farkın (Delta-ST) öne çıktığı görülmektedir. Veri tabanının büyümesi ile birlikte daha ileri analizler klinik değeri olan ek IKEKG indeksleri (Delta-T, eğri altı alan, ST ve T eğimleri…) sağlayabilir. Öncelikle mikrovasküler yapısal ve fonksiyonel bozukluk saptanmayan miyokard segmentlerinde Delta-ST'nin negatif sonuç vermesi negatif prediktif değerini artırıcıdır. Delta-ST'nin mikrovasküler hastalığı olanlarda fonksiyonel ve yapısal bozukluk ayrımının yapılabilmesine bile imkan veriyor görünmesi (Tablo 5) tanısal değeri bakımından heyecan verici görünmektedir. Hemodinami parametreleri ile Delta-ST beklendiği şekilde anlamlı ilişkili bulunmuştur (Tablo 3). Anlamlı da olsa ilişkinin nisbeten dağınık olması sadece hasta sayısının sınırlı olması ile değil bizzat hemodinamik indekslerin variabilitesindeki yükseklik ile ilgili olabilir. Ancak IKEKG'nin de yöntemsel olarak bu sorumluluğu olduğu açıktır. İskemik bölge verilerinde bu korelasyonun daha yüksek olması önemlidir. Non-iskemik bölgelerde ilişkinin bulunmaması ise olağandır. Esas itibarıyla bir iskemi bir endikatörü olan Delta-ST nin iyi perfüze olan segmentlerde "iyi perfüzyon" göstergelerini öngörmesi gerekmez (Tablo 4). IKEKG ve hemodinamik prametreler arasındaki ilişki arterler düzeyinde incelendiğinde LAD kaynaklı verilerde ilişkinin en güçlü olduğu, ikinci sırada Cx arterin geldiği, RCA'nın son sırada yer aldığı görülmektedir (Tablo 7). Elektrokardiyografik iskemi değişiklikler bölgenin mutlak perfüzyon eksikliğinden değil bölgeler arası perfüzyon farkı ile yaratılır. Bir bölgede iskemi bulgusu o bölge diğer bölgelerden daha az perfüze olduğunda ortaya çıkar. Bu nedenle tüm bölgeler iskemik olduğunda EKG iskemi duyarlılığı azalır. İncelenen bölge perfüzyonu artmış olsa bile bu artış referans bölgelerdeki artıştan daha az olduğunda iskemi bulguları gelişebilir. IKECG kayıtlarından hiperemik ajan kullanımı ardından ST segment elevasyonu görülmesi sorunlu bölgenin perfüzyonunu diğer bölgeler kadar artıramaması ile ilgili olsa gerekir. Çalışma sonuçları mikrovasküler hastalığı olanlardan elde edilmiş olmakla birlikte sonuçta incelenen parametre iskemiyi yansıttığı için mikrovasküler hastalık dışında epikardiyal darlıklar nedeniyle ortaya çıkan iskemilerin ortaya konmasında da işe yarayabileceği düşünülebilir. Epikardiyal darlıkların fonksiyonel önemini değerlendirmede de yöntemin işe yaradığının gösterilmesi halinde invaziv kardiyoloji pratiğine önemli katkı sağlanabilir.

Ekokardiyografi-dopplerElektrokardiyografiKoroner dolaşım+2
Erdem Çevik
İstanbul University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut ST segment yükselmeli miyokard infarktüsü hastalarında uzun predilatasyon süresiyle yapılmış perkütan koroner girişimin koroner flow üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Koroner arter hastalığı dünya genelinde ölüm sebepleri incelendiğinde ilk sırada gelmektedir. ST elevasyonlu miyokard infarktüsü (STEMI) tanısı konulduktan sonra hızlıca revaskülarizasyonun sağlanması gerekmektedir. Koroner akım ve perfüzyon ne derece iyi sağlanırsa hastanın uzun dönem sonuçlarının o derece iyi seyrettiği bilinmektedir. Çalışmamızda STEMI'da primer perkütan koroner girişimlerde (PKG) balon anjiyoplasti amacıyla yapılan balon predilatasyonun uzun (>30 sn) ve kısa süre (<30 sn) yapılmasının koroner akım üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Metod: Çalışmamıza kliniğimize STEMI tanısı ile başvuran ve primer PKG yapılan 62 hasta kabul edildi. 31 hastaya 30 saniye altında kısa süreli balon, diğer 31 hastaya ise 30 saniye üzerinde uzun süreli balon ile predilatasyon yapıldı. Her iki grubun işlem sonrası EKG'de ST segment rezolüsyonları, laboratuar parametreleri, troponin takipleri ve pik yaptığı saatler izlendi. İşlem sonrası revaskülarize edilen sorumlu damara ait TIMI skoru ,TIMI kare sayısı (TIMIfc) ve "miyokardiyal blush grade" (MBG) gibi parametreler değerlendirildi. Bulgular: Her iki gruptaki katılımcılar araştırılan parametreler dışındaki özellikler bakımından benzer bulundu. (p>0,05) İşlem sonrası troponin değeri zaman grafiğinde uzun süre balon predilastasyon yapılanların daha erken saatlerde troponin pik değerine ulaştığı görüldü. Zamana göre EKG düzelme yüzdeleri uzun süreli balon grubunda 1, 3 ve 6. Saatte (sırasıyla 78,71±21, 92,26±1, 96,77±1) kısa balon grubuna göre (sırasıyla 60,97±2, 81,94±1, 92,90±1) daha yüksek görüldü. (p<0.05) TIMIfc ve MBG akımı etkileyen faktörleri belirlemek için yapılan lojistik regresyon analizinde modelin açıklama gücü sırasıyla R2 %28,7 ile %43,7 ve R2 %28,8 ile %46,0 arasındadır. Yaşın artması TIMIfc ve MBG'yi olumsuz yönde etkilerken, balon süresinin artması TIMIfc ve MBG akımı üzerinde olumlu etki göstermiştir. (p<0.05) Sonuç: Çalışmamızda STEMI ile başvuran hastalara uygulanan primer PKG'de uzun süreli yapılan balon predilatasyonunun kısa süreli predilatasyona göre TIMI, TIMIfc, MBG gibi parametreleri iyileştirdiği, böylece daha iyi bir koroner akım ve perfüzyon sağladığı, troponin pik değerine daha hızlı ulaşıldığı, EKG'de ST segment rezolüsyonunun daha hızlı gerçekleştiğini göstermiştir. Benzer bulguların daha büyük çalışmalarla gösterilmesi halinde balon süresinin standardize edilmesi STEMI ve sonraki dönem prognozu açısından faydalı olacaktır.

Anjiyoplasti-balonAnjiyoplasti-balon-koronerDilatasyon+5
Mücahit Taşdemir
İstanbul University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sodyum-glukoz ko-transporter-2 inhibitörü (SGLT-2İ) kullanan ve kullanmayan düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği ile takipli hastalarda 24 saatlik kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi

Sodyum-Glukoz Ko-Transporter-2 inhibitörü (SGLT-2İ) kullanan ve kullanmayan düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği ile takipli hastalarda 24 saatlik kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi Giriş ve Amaç: Kalp yetmezliği, sempatik ve parasempatik aktivite dengesinin bozulduğu periferik dokulara kan ve içerisindeki metabolitlerinin desteğinin azaldığı kompleks bir tablodur, ek olarak dünyada önde gelen morbidite ve mortalite nedenlerinden birisidir. Kalp yetmezliğinde hastaneye yatışları azaltmak morbidite ve mortaliteyi önlemeye yönelik çalışmalar da günümüzde devam etmektedir, güncel kılavuzlarda son dönemde yerini almaya başlayan SGLT-2 inhibitörleri kardiyoprotektif ve renoprotektif etkileri ile öne çıkmaktadır, yapılan çalışmalarda hastaneye yatış sıklığını azalttıkları ve mortaliteyi önledikleri gösterilmiştir, bunların yanı sıra kalp hızı değişkenliği noninvaziv olarak semaptik ve parasempatik aktivitenin göstergesi olmaya devam etmektedir, kalp hızı değişkenliğinin azalması morbidite ve mortalite öngördürücüsü olup, çalışmamızda DEFKY ile takipli hastalarda SGLT-2 inhibitörü kullanımına bağlı olarak kalp hızı değişkenliği değerlendirilmesi yapılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza ejeksiyon fraksiyonu %40'ın altında, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniğinde, kalp yetmezliği ile yatışı yapılan ve stabilizasyonu sağlanan 40 hasta dahil edilmiştir.Hastalar SGLT-2 inhibitörü kullanımına göre iki eşit sayıda gruba ayrıldı. Hastaların 18 yaş üzeri olmasına ve dekompanzasyon yapabilecek ek durumların olmamasına ( anemi, tiroid fonksiyon bozukluğu vb. ) ve ritim holter cihazının hastalara aynı zaman diliminde takılmasına dikkat edildi. Kayıtlar sonrasında ''DMSoftware Cardioscan'' ritim holter programıyla analiz edildi. Hastaların kalp hızı parametreleri ve kalp hızı değişkenliği parametreleri incelendi Bulgular: Toplam 40 hasta çalışmaya alındı. SGLT-2 inhibitörü kullanan ve kullanmayan hasta sayısı eşit olarak belirlendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların %17,5'i kadın %82,5'i erkek olup, yaş aralığı 40 ile 81 arasında değişmektedir, ortalama yaş 63,4'tür. SGLT-2 kullananlarda ortalama yaş 62,95 kullanmayanlarda ise 64 olarak hesaplandı. SGLT-2 İnhibitörü kullanıma göre bakılan kalp hızı değişkenliği parametrelerinde yapılan karşılaştırmalarda SDNN (p=0,002) ve VLF (p=0,012) değerleri istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır. SDANN, pNN50, TP, rMSSD, HF değerleri istatistiksel olarak iki gurp arasında anlamlı olarak değerlendirilmemiştir. Sonuç: Çalışmaya alınan 40 kişilik hasta grubunda, SGLT-2 inhibitörü kullanan ve kullanmayan hastalarda maksimum kalp hızı istatistiksel olarak anlamlı olarak yorumlanmamıştır(p=0.675), minimum kalp hızı (p=0.255) ortalama kalp hızı (p=0.415) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmamıştır. SGLT-2 İnhibitörü kullanıma göre bakılan kalp hızı değişkenliği parametrelerinde yapılan karşılaştırmalarda SDNN (p=0,002) ve VLF (p=0,012) değerleri istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır. LF (p=0,344) , HF (p=0,607) , LF/HF (0,402) , SDNN Index (p=0,126) , SDANN Index (p=0,05) , pNN50 (p=0,817) , rMSSD (p=0,756) değerlerinde ise istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmamıştır. Yapılan çalışma kısıtlı sayıda hasta üzerinde yapılmış olup daha fazla sayıda popülasyon ile çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kalp hızı değişkenliği, sodyum glukoz ko-transporter 2 inhibitörü, kalp yetmezliği, otonom sinir sistemi

İbrahim Özer Özdemir
Akdeniz University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Periferik arter hastalığının aortik akımın ilerleme hızı ve ayak bileği kol indeksi ile ilişkisi

Amaç: PAH, genellikle alt ekstremitelerdeki arterlerin ilerleyici daralmasından kaynaklanır ve sistemik aterosklerozun bir göstergesidir. PAH etyopatogenezi temelde ateroskleroz ve komplikasyonlarından kaynaklanmaktadır. Arteriyel sertlik, ateroskleroz sürecinde doğrudan rol almaktadır. Hipertansyon, diyabet, hiperlipidemi gibi kardiyovasküler risk faktörleri arterlerin yapısını, işlevini ve sertliğini değiştirebilmektedir. Ateroskleroz, torasik aorta gibi büyük damarlarda da gelişen yaygın bir hastalıktır ve arter duvarının kalınlaşması ve sertleşmesine yol açar. Sonuç olarak arteriyel dirençte ve böylece arter lümeni içindeki akım yayılım hızında azalmaya neden olur. Aortik akımın ilerleme hızı (AVP), aortik sertliği göstererek aterosklerozu yansıtan yeni bir parametre olarak değerlendirilmiştir. PAH tanısında kullanımı alışkanlık haline getirilmiş olan ayak bileği-kol indeksi (ABKİ) poliklinik ortamında kolayca uygulanabilen basit bir noninvaziv prosedürdür. Bu çalışmada anjiografik olarak PAH tanısı almış hastalar ile PAH tanısı olmayan kontrol grubu hastalarında ABKİ ve AVP'nin PAH'ın noninvaziv tanısına katkısını göstermek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Kasım 2022 ile Kasım 2024 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Polikliniği'ne başvuran, konvansiyonel periferik anjiyografi (PAG) veya bilgisayarlı tomografik anjiyografi (BTA) ile PAH tanısı doğrulanan (periferik arteriyel sisteminde %50 veya daha fazla lezyonu olan hastalar), 101 hasta ve kontrol grubu olarak anamnez ve fizik muayene bulguları ile PAH şüphesi olmayan 101 hasta dahil edildi. Hastaların brakiyal, ön tibial ve posterior tibial arterlerin sistolik kan basınçları, şişirilebilir manşona sahip cıva manometresi kullanılarak ölçüldü. Maksimum ayak bileği arter basınçları, brakiyal arterin maksimum basınçlarına bölünerek ABKİ hesaplandı. Ekokardiyografik inceleme, Akdeniz Üniversitesi Kardiyoloji Bölümü Ekokardiyografi Laboratuvarında, Philips Affiniti 70C ekokardiyografi cihazı ve 3,5 MHz faz ayırıcı harmonik özelliği olan prob ile gerçekleştirildi. Hastaların rutin ekokardiyografik ölçümleri yapıldıktan sonra suprasternal pencereden, inen aortada ana akış yönüne paralel olarak kursör yerleştirilerek renkli M-mod Doppler kayıtları ile elde edildi. Renkli Doppler Nyquist limiti 30-50 cm/s olarak ayarlandı ve M-moduna geçilerek, 200 mm/s'lik bir kayıt tarama hızıyla alev şeklinde bir uzaysal-zamansal hız haritası görüntülendi. Alev eğimi belirsiz olduğunda, izohız eğiminin net bir şekilde belirlenebilmesi için aliasing hızını değiştirmek üzere taban kaydırması kullanıldı. AVP, yayılma eğiminin başlangıç ve bitiş noktaları arasındaki mesafenin, bu noktalara karşılık gelen zaman aralığına bölünmesiyle hesaplandı. En az üç ölçümün ortalaması AVP değeri olarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya alınan tüm hastaların %28,2'i kadın, %71,8'i erkekti. Her iki grubun yaş ortalaması benzer saptandı. PAH grubunda erkek cinsiyet, DM, HPL ve KAH bulunma oranları anlamlı derecede daha sık görüldü (DM ve KAH için p<0001; cinsiyet için p=0,019<0,05). Yine PAH ve kontrol grubunda olan hastalarda sigara kullanma oranları arasında istatistiksel olarak fark vardı (p=0,02<0,05). PAH ve kontrol grubu arasında LDL düzeyleri arasında gruplar arasında istatistiksel olarak fark görülmedi (p=0,098>0,05). Ekokardiyografik incelemede sol ventrikül duvar kalınlıkları PAH grubunda kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde daha kalın ölçüldü. (IVSDd için <0,0001 ve PWDd için 0,001). E/A oranı da PAH grubunda ortalama 0,82±0,26 olup kontrol grubundan anlamlı ölçüde düşük ölçüldü (p=0,001) PAH grubunun ortalama AVP değeri 34,65±10,67 cm/sn, en düşük AVP: 14,8 cm/sn ölçüldü. Kontrol grubunda ise ortalama AVP 69,5±14,27 cm/sn ölçüldü. PAH grubunun AVP değeri kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha düşük saptandı (p<0,0001). Kontrol grup ABKİ ölçümleri ortalaması 1,19±0,07 idi. Minimum ABKİ 1,0 ve maksimum ABKİ 1,34 olarak ölçüldü. PAH grubunda ise ortalama ABKİ 0,71±0,18, minimum değer 0,27 ve maksimum değer 1,2 olarak ölçüldü. ABKİ için gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü (p<0,0001). AVP ile ABKİ arasında istatistiksel olarak anlamlı orta düzeyde pozitif bir ilişki görüldü (r=0,697, p<0,0001). AVP ile E/A ve HbA1c arasındaki ilişki incelendiğinde (Tablo 4.8) AVP ile E/A arasında istatistiksel olarak anlamlı zayıf düzeyde pozitif bir ilişki görüldü (r=0,314, p<0,0001). AVP ile HbA1c arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönde zayıf bir ilişki görüldü (r=-0,402, p<0,0001). Cinsiyet ile AVP ilişkisi incelendiğinde, kadınlara ait AVP ölçümleri erkeklere ait AVP değerinden yüksek bulundu (p=0,022<0,05). Sonuç: Çalışmamızda PAH tanısı doğrulanmış bir grup hasta ve PAH açısından sağlıklı kontrol grubu hastalarında ABKİ ve ekokardiyografi ile AVP bakılmış ve AVP'nin PAH tanısı olan hastalarda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük olduğu tespit edilmiştir (p<0,0001). AVP'nin, PAH tanısında klasik bir test olarak kullanılan ABKİ ile korele olduğu (r=0,697, p<0,0001) ve böylece ABKİ'yi destekleyici veya özellikle ABKİ için kısıtlayıcı durumlarda alternatif bir test olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ateroskleroz, Perifer Arter Hastalığı, Arteriyel Sertlik, Aortik Akımın İlerleme Hızı

Habibe Sena Yıldırım
Akdeniz University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Düşük ejeksiyon fraksiyonlu kompanse kalp yetmezliği hastalarında sağ ventrikül fonksiyonlarının egzersiz kapasitesi ile ilişkisi: altı dakikalık yürüyüş testi ile değerlendirme

Kalp yetmezliği, koruyucu önlemler ve tedavi edici faaliyetlerin gelişmesine rağmen mortalite ve morbiditesi yüksek olan global bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği hastalarının bir kısmında, optimal medikal tedavi ve yaşam tarzı değişikliklerinin katkısı ile sol ventrikül fonksiyonlarında iyileşme görülse de pek çok hastada bu iyileşme görülmemekte ve hastaların semptomlarının iyileştirilmesine, mortalitenin azaltılmasına odaklanılmaktadır. Bu nedenle, düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği hastalarında, egzersiz kapasitesine etki eden faktörlerin araştırılması, merak konusu olmuştur. Bu çalışmada düşük ejeksiyon fraksiyonlu, kompanse, kronik kalp yetmezliği hastalarında sağ ventrikül fonksiyonlarının egzersiz kapasitesi ile ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmaya, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Kliniğine başvuran düşük ejeksiyon fraksiyonlu 62 kalp yetmezliği hastası alınmıştır. Hastaların bir kısmı rutin kontrollerine gelen, bir kısmı da yatırılıp tedavi edildikten sonra alınan fonksiyonel kapasitesi NYHA sınıf I veya II olan kompanse, kronik kalp yetmezliği hastasıdır. Çalışmaya 18 yaş üstü, ekokardiyografik değerlendirme sırasında ekojenitesi iyi olan hastalar dahil edildi. Her hastaya 2 boyutlu ekokardiyografik değerlendirme yapıldı ve tüm ölçümler kaydedildi. Sonrasında her hastaya 6DYT uygulandı. Hastalar, sağ ventrikül fonksiyonları iyi veya kötü olacak şekilde iki gruba ayrıldı. İki grup arasında 6DYT mesafeleri karşılaştırıldı. Araştırmaya dahil edilen hastaların 49 (%79,0)'u erkek, 13 (%21,0)'ü kadındır. Hastaların yaş ortalaması 63,1±12,6, en küçük yaş 24, en yüksek yaş ise 87'dir. BKİ ortalaması 25,6±4,8, VYA ortalaması 1,8±0,2, hemoglobin değeri ortalaması ise 11,9±1,9'dir. NYHA sınıflamasına göre hastaların 38 (%59,4)'i NYHA evre I, 26 (%40,6)'sı evre II olarak tespit edildi. NYHA evre III ve IV hastalar stabil olmamaları nedeniyle araştırmaya dahil edilmedi. Sağ ventrikül fonksiyonu iyi olanlarda 6 dk yürüme mesafesi 374,6 ±70,3, sağ ventrikül fonksiyonu kötü olanlarda ise 258,9±64,2'dir. Sağ ventrikül fonksiyonu kötü olanların 6 dk yürüme testi mesafesi iyi olanlara göre anlamlı düzeyde düşüktür (p<0,001). Kadın hastaların erkek hastalara göre anlamlı düzeyde 6DKYTM düşüktür (p=0,006). Sağ ventrikül fonksiyonu kötü olanların, iyi olanlara göre, yaşa ve cinsiyete göre düzeltilmiş 6 dk yürüme testi mesafesi anlamlı düzeyde düşüktür (p<0,001). Düşük ejeksiyon fraksiyonlu kompanse kalp yetmezliği hastalarında, sağ ventrikül fonksiyonlarının egzersiz kapasitesi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir.

İsmail Bulut
Akdeniz University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kardiyak implante edilebilir elektronik cihaz takılan ve başlangıç sinüs nod fonksiyonları normal olan hastalarda atriyal elektrod varlığının ve atriyal pacıng oranlarının sinüs nod fonksiyonlarına olan etkisinin araştırılması

Bu çalışma başlangıçta sinüs nod fonksiyonu normal olan ve sinüs nod disfonksiyonu endikasyonu dışında diğer endikasyonlar nedeniyle atriyal 'lead'i bulunan kardiyak implante edilebilir elektronik cihaz takılmış hastalarda zamanla sinüs nod disfonksiyonu gelişip gelişmediğini değerlendirilmek için tasarlanmıştır. Sinüs nod fonksiyonu sinüs nod toparlanma zamanı (SNTZ) ve düzeltilmiş sinüs nod toparlanma zamanı (dSNTZ) hesaplanarak değerlendirilmiştir. Medtronic programlayıcı cihazı ile 6 aylık periyotla 2 ayrı vizitte, sağ atrium ilk olarak 600 msn ve sonrasında sırasıyla 500, 400 msn uzunluğundaki kardiyak siklüslerle 30'ar saniye pace edilerek SNTZ ve düzeltilmiş SNTZ hesaplandı. Ayrıca atriyal ve ventriküler pace oranı ile sinüs nod toparlanma zamanı arasındaki ilişki de incelendi. Çalışmamız tek merkezli, prospektif, gözlemsel bir klinik çalışmadır. Çalışma kapsamında farklı sebepler ile kalp pili implantasyonu gerçekleştirilmiş yüz hastanın demografik, klinik ve laboratuvar test değerleri retrospektif olarak incelendi. İncelemede hastaların klinik ve demografik özellikleri değerlendirildi. Bunun ardından altı aylık izlem sonucunda hastalar düzeltilmiş sinüs nod toparlanma zamanı değerlerinin (dSNTZ) 550 msn'den büyük veya küçük olmasına göre gruplandırılarak endikasyonlar, komorbit hastalıklar, klinik ve demografik dağılımın nasıl değiştiği gözlemlendi. Elde edilen bulgular göstermektedir ki atriyal 'lead'i bulunan kardiyak implante edilebilir elektronik cihaz bulunan hastalarda takip süresinde dSNTZ değerinin 550 msn üzerinde olan hasta sayısında istatistiksel olarak anlamlı artış gözlemlendi (p<0,05). Çalışmada 10 hastanın başlangıç dSNTZ değeri 550 msn altında iken altıncı ayda 550 msn eşik değerinin üzerine çıktığı yani altı aylık artış oranını yansıtan insidans oranının 0,11 (10/87) olduğu saptandı. Altıncı ay ölçümlerine göre cihaz endikasyonları incelendiğinde ise Mobitz Tip 2 AV blok dSNTZ değeri 550 msn eşik değerin üzerinde olan hasta popülasyonunun hiçbirinde gözlemlenmedi. Bu nedenle iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0,05). AV tam blok endikasyonunda ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlemlenmese de (p=0,08) AV tam bloğun, dSNTZ değeri 550 msn eşik değerinden büyük olan hastalarda görülme sıklığı daha fazla bulunmuştur (%73,3). Bunun yanı sıra dSNTZ değeri 550 msn'den büyük olan hastalarda AP oranlarının sıklıkla %50'den küçük olduğu ancak VP oranlarının %50'den büyük olduğu gözlemlendi (p<0,05). İlk değerlendirme ve 6. ay sonunda alınan ölçümler arasında düzeltilmiş SNTZ değerinin 500 kriterine göre mutlak farkları değerlendirildiğinde cinsiyete göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05), ancak kardiyak cihaza göre aynı mutlak farklılık değerlendirildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık elde edilmese de DDD-ICD takılan grubun (67±1064), CRT-D (97,78±26,71) ve DDD-PACE (112,7±10,54) gruplarına göre daha düşük olduğu saptandı. Sonuç olarak, atriyal 'lead'i bulunan kardiyak implante edilebilir elektronik cihaz bulunan hastalarda sinüs nod disfonksiyon gelişme riski artmıştır. Bu sebeple implante edilebilir kardiyak elektronik cihazlar sinüs nod disfonksiyonu gelişmesi için bir öngördürücüdür. Yüksek atriyal pacing oranının olması durumunda, sinüs nod disfonksiyon sıklığı düşük iken yüksek ventriküler pacing olan hastalarda sinüs nod disfonksiyonu gelişme riski atmıştır. AV tam blok nedeniyle pacemaker takılmış hastalarda zamanla sinüs nod disfonksiyonu görülme sıklığı daha fazla gözlemlenmiştir.

Hüseyin Gezer
Akdeniz University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İskemik kökenli düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği hastalarında SGLT-2 inhibitör kullanımının ventriküler ekstrasistol yoğunluğuna etkisi

KY, günümüzde en önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden biri olup, düşük ejeksiyon fraksiyonlu olgularda ventriküler aritmiler hastalığın seyrini belirleyen temel faktörler arasında yer almaktadır. Bu aritmiler arasında ventriküler erken atımlar, iskemik zeminli kalp yetersizliği hastalarında hem semptom yükünü artırmakta hem de ani kardiyak ölüm riskini yükseltmektedir. Son yıllarda kardiyovasküler koruyucu etkileri nedeniyle KY tedavisinde de kullanılmaya başlanan sodyum-glukoz kotransporter-2 (SGLT-2) inhibitörlerinin ventriküler aritmiler üzerine etkisi net olarak ortaya konmamıştır. Bu çalışma, iskemik kökenli HFrEF olan hastalarda SGLT-2 inhibitörü kullanımının ventriküler erken atım yoğunluğu üzerine olası etkilerini araştırmak amacıyla planlanmıştır. Çalışmaya, EF %40 ve altında olan, en az bir aydır stabil medikal tedavi altında bulunan ve 24 saatlik ritim holter kaydı mevcut toplam 58 hasta dahil edilmiştir. SGLT-2 inhibitörü kullanan ve kullanmayan hastalar, yaş, cinsiyet, EF, renal fonksiyonlar ve komorbiditeler açısından benzer özellikler göstermektedir. Holter analizleri aynı merkezde, aynı cihaz ve yazılım kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Her hastada toplam ventriküler atım sayısı, ventriküler erken atım sayısı ve ventriküler erken atım/total atım oranı hesaplanmıştır. Bulgular, SGLT-2 inhibitörü kullanan grup ile kullanmayan grup arasında 24 saatlik VEA sayısı ve VEA oranı bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadığını göstermiştir. Gruplar arasında demografik, klinik ve laboratuvar değişkenleri açısından da anlamlı fark saptanmamıştır. Çalışmanın güçlü yönleri arasında, hasta seçiminde homojen kriterlerin uygulanması, tiroid hastalığı, ileri böbrek yetmezliği, antiaritmik ilaç kullanımı ve elektrolit dengesizliği gibi aritmojenik potansiyeli artırabilecek faktörlerin dışlanmış olması, tüm holter analizlerinin tek merkezde yapılmış olması ve ölçüm standardizasyonunun sağlanması yer almaktadır. 53 Elde edilen sonuçlar, SGLT-2 inhibitörlerinin ventriküler erken atım yükü üzerinde kısa dönemde anlamlı bir azalma sağlamadığını, ancak gruplar arası homojenite dikkate alındığında bu bulgunun hasta özelliklerinden bağımsız olduğunu düşündürmektedir. Bununla birlikte, SGLT-2 inhibitörlerinin uzun süreli kullanımı ile kardiyak yeniden şekillenme, fibrozis azalması ve otonomik sinir sistemi dengesi üzerindeki olumlu etkilerinin daha uzun takip sürelerinde aritmik yükü azaltma potansiyeli taşıdığı değerlendirilmektedir.

Mustafa Efe Aksoy
Akdeniz University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Subklinik hipotiroidili hastalarda sol atriyum fazik fonksiyonları ve mekanikleri ile atriyal fibrilasyon gelişimi arasında korelasyonun incelenmesi

Amaç: Subklinik hipotiroidi Kardiyoloji polikliniklerinde sık gözlenen bir hastalıktır. Çalışmalarda subklinik hipotiroidi artmış ekstrasellüler matriks bileşenleri sebebiyle miyokardiyal ödem ve fibrozis ile ilişkili bulunmuştur. Atriyal fibrilasyon patofizyolojisinde atriyal fibrozisin önemli rolü bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı subklinik hipotiroidili hastalarda PAF sıklığının atriyal fibrozisin göstergesi olan strain değerleri ile korelasyonunu incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza kliniğimizde KAH, HT ve HL nedeniyle takip edilen 42 subklinik hipotiroidi tanısı olan ve 43 ötiroid toplam 85 hasta alındı. Bu hastalarda konvansiyonel ekokardiyografik ölçümlere ek olarak, doku Doppler ekokardiyografi ve 2D speckle tracking strain ekokardiyografi ile sol ventrikül fonksiyonları, volumetrik sol atriyum fonksiyonları, peak longitudinal ve kontraksiyonel strain değerleri ile sol atriyum fonksiyonları belirlendi. Bu parametrelerin PAF gelişimiyle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Hasta ve kontrol gruplarının komorbidite durumları ve PAF gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Subklinik hipotiroidisi olanlarda sol atriyum hacmi, çapları ve LAVI daha büyük hesaplandı (p<0,05).E/A oranı kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük saptandı (p<0,05). Diğer diyastolik parametreler arasında anlamlı bir fark gözlenmedi (p>0,05).LVGLS kontrol grubuna göre daha düşük tespit edildi (p<0,05). Sol ventrikül sistolik fonksiyonu, çapları ve sol atriyum boşalma fraksiyonları arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05). Ortalama PALS, PACS, (p<0,001) sistolik strain rate ile erken diyastolik strain rate değişkenleri iki grupta farklılık gösterdi (p<0,05).PAF saptanan grubun yaş ortalaması daha yüksek bulundu (p<0,001), sol atriyum çapları ve LAVI PAF grubunda daha büyük saptandı (p<0,05). İki boşluk PALS ve PACS değerleri PAF grubunda anlamlı olarak düşük gözlendi (p<0,01). Regresyon analizi sonucunda yaşın PAF varlığını göstermede bağımsız bir belirleyici olduğu belirlendi. PALS ile yaş, sol atriyum hacmi, LAVI (p<0,001), E/e' oranı (p<0,01) ile LDL değerlerinin (p<0,05) negatif korelasyon gösterdiği gözlendi. İki boşluktan ölçülen PALS değerinin 20,5'in altında olması %31 duyarlılık ve %94 özgüllükle PAF varlığını göstermekte olduğu hesaplandı. Sonuç: Subklinik hipotiroidide sol ventrikül EF ve sol atriyum boşalma fraksiyonlarında değişim gözlenmeden sol ventrikül GLS, sol atriyum PALS ve PACS değerleri kontrol grubuna göre daha düşüktür. Sol atriyal strain parametrelerindeki düşüklük atriyumdaki remodelling ve AF gelişimini öngörebilir. Bu ilişkinin ortaya konulması için daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır.

Atriyal fibrilasyonAtriyal fonksiyonEkokardiyografi+2
Elif Ayduk Gövdeli
İstanbul University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üçüncü basamak üniversite hastanesi ekokardiyografi laboratuvarına başvuran hastalarda pulmoner hipertansiyon sıklığı, sınıflandırması ve triküspit regürjitasyon velositesi yüksekliğinin mortalite üzerine olan etkisi: Akdeniz Üniversitesi deneyimi

Pulmoner hipertansiyon (PH) birçok etiyolojik nedenin sonucunda oluşabilen, kronik ve progresif seyirli bir hastalık grubudur. Çalışmamızın amacı 01.01.2015-31.12.2019 tarihleri arasındaki 5 yıllık süreçte merkezimizde ekokardiyografi laboratuvarına başvurmuş olan hastalarda, ekokardiyografik olarak yüksek olasılıklı pulmoner hipertansiyon tanımına uyan hastaların pulmoner hipertansiyon etiyolojik nedenlerine göre gruplandırılması; hem gruplar arası mortalite farkının belirlenmesi hem de TRV değeri 2,8 m/sn'in üzerinde olan ve orta olasılıklı pulmoner hipertansiyon tanımına uyan hasta grubu ile yüksek olasılıklı PH tanımına uyan hasta grubu arasındaki mortalite farkını belirlemek olmuştur. Çalışmaya 01.01.2015-31.12.2019 tarihleri arasında ekokardiyografi laboratuvarına başvurmuş olan ve ekokardiyografi veri tabanındaki 25944 hasta kaydı incelenerek başlanmıştır. Hastaların ekokardiyografik olarak PH olasılıkları düşük, orta, yüksek olarak belirlenmiştir ve dışlama kriterleri hariç tutulduğunda çalışmaya; Kategori 1 olarak nitelendirdiğimiz orta olasılıklı 5733 hasta ve Kategori 2 olarak nitelendirdiğimiz yüksek olasılıklı 2835 hasta ile devam edilmiştir. Kategori 1 ve 2 hastaları arasında, yaş cinsiyet ve sistolik pulmoner arter basınç verileri dahil edilerek kategoriler arasındaki mortalite farkına bakılmıştır. Kategori 2 hastalarında (%49,1) Kategori 1 hastalardakine (%31,8) göre (p<0,001) ve erkeklerde (%42,1) kadınlara göre (%34,4) mortalite daha yüksek (p<0,001) bulunmuştur. Ayrıca yaş grupları arttıkça mortalitenin arttığı saptanmıştır (p<0,001). Yüksek olasılıklı PH tanımına uyan kategori 2 hastalarında ise öncelikle hastaların klinikleri, risk faktörleri, komorbid durumları, sol atriyum çapları gibi 98 çoklu faktörler dikkate alınarak ekokardiyografik klasifikasyon yapılmıştır. Sonrasında ise bu ekokardiyografik gruplar arasında yaş, cinsiyet, diyabetes mellitus varlığı, hipertansiyon varlığı, sigara faktörü, kronik böbrek hastalığı varlığı, koroner arter hastalığı, serebrovasküler olay öyküsü varlığı, periferik arter hastalığı varlığı, malignite varlığı, EF ve sistolik PAB değerleri üzerinden mortalite farkına bakılmıştır. Çalışmamızın sonucunda; 2835 ekokardiyografik olarak yüksek olasılıklı PH hastasının %78,7'sini (n:2232) Grup 2 yani sol kalp patolojisine sekonder gelişmiş PH hastaları oluşturmaktadır. Ardından 2. sıklıkta Grup 3 (Akciğer hastalığı ya da hipoksi ilişkili PH) hastaları %7,5 (n:212) oranında görülmüştür. 3. ve 4. sırada birbirine yakın yüzdeler ile %4,8 (n:137) ile Grup 1 (Pulmoner arteriyel hipertansiyon); %4,7 (n:132) oranında ise Grup 4 (Pulmoner arteriyel tıkanıklık ilişkili PH) görülmüştür. En az sıklıkta görülen ise %0,6 (n:17) oranı ile Grup 5 (Mekanizmaları Belirsiz ve/veya Birden Fazla Etken İçeren PH) olmuştur. Kategori 2 hastaları içinde ise çalışmamıza dahil edilen Grup 3 hastalarının mortalitesinin Grup 2 hastalara göre 1,84 kat daha fazla olduğu görülmüştür (p<0,001, CI: 1,532-2,220). Eko klasifikasyon dağılımında mortalite oranının en fazla Grup 3 hastalarında %66,5 (n:141), sonrasında Grup 2 hastalarında %52,3 (n:1168), sonrasında Grup 4 hastalarında %38,6 (n:51) sonrasında Grup 1 hastalarında %32,1 (n:44) ve en az olarak ise Grup 5 hastalarında %11,8 (n:2) bulunmuştur. Kategori 2 hastaları arasında yaş, erkek olmak, diyabeti bulunmak, hipertansiyonu olmak, bilinen koroner arter hastalığı öyküsünün olması, sigara içiyor olmak, kronik böbrek hastalığının bulunuyor olması, EF değerinin <%40 olması, malignite eşlik ediyor olması, sistolik pulmoner arter basıncının 45,6 mmHg'nın üzerinde bulunması mortalite artışına yol açan parametreler olmuştur.

EkokardiyografiHastaneler-üniversiteMortalite+3
Müge Tezer
Akdeniz University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Normal sınırlardaki 'yüksek duyarlıklı troponin T'değişkenliğinin efor testi pozitifliği ve koroner anatomisi üzerine olan etkisinin araştırılması

Amaç: Yüksek duyarlıklı troponinler (hsTn) ; miyokard infarktüsü (Mİ) tanısında kullanılan ve prognostik değerleri çok sayıda çalışmada gösterilen altın standart testlerdir. Bununla birlikte, kronik koroner arter hastalığı (KKAH) olan hastaların yönetimi ile ilgili güncel kılavuzlarda bu testlerin kullanımları ile ilgili bir öneri bulunmamaktadır. Bu çalışmada KKAH şüphesi olup, test öncesi olasılığı (TÖO) orta risk sınıfında olan hastalarda, efor testi öncesi bakılan hsTnT düzeylerinin normal aralıktaki değişimlerinin test pozitifliği üzerine olan etkilerini incelendi. Ayrıca, test sonucu pozitif saptanan hastaların; doğal seyir gereği koroner anjiyografi işlemine alınması nedeniyle hsTnT değerleri ile koroner arter anatomisi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi de yapıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya İstanbul Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı ve Acil Dahiliye Polikliniği'ne Nisan 2018-Aralık 2019 tarihleri arasında başvuran; KKAH şüphesi olup, daha önce koroner arter hastalığı (KAH) tanısı olmayan ve TÖO orta risk sınıfında bulunan 218 hasta dahil edildi. İlk başvuru anında hsTnT için alınan periferik venöz kan örnekleri, Cobas E411 cihazında Elecsys yöntemi ile çalışıldı. hsTnT düzeyleri normal aralıkta saptanan hastalara, hastanemiz laboratuvarında bulunan Philipss Stres Vue cihazı ile Standart Bruce Protokolü'ne göre efor testi uygulandı. Stres testi pozitif olan hastalara; tanı aşamasının doğal seyri gereği koroner anjiyografi yapılması nedeniyle hastane arşivinde bulunan koroner anjiyografi sonuçları da incelendi. Hastalardaki; KAH yaygınlığı Gensini Skorlama Sistemi kullanılarak belirlendi. Koroner arterlerde %50'den fazla darlık olması anlamlı darlık olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan 218 hastanın 26'sında test sonucu pozitif olarak sonuçlanırken, 192 hastada test sonucu negatif olarak değerlendirildi. Hastalar ROC analizi ile elde edilen 6.32 pg/ml hsTnT eşik değerine göre iki gruba ayrıldı. Yapılan analizler sonucunda hsTnT sonucu 6.32 pg/mL'den yüksek çıkan hastaların yaş (p: 0.001), boy (p: 0.043), BMİ (0.004), SKB (p: 0.008) değerleri diğer gruba göre daha yüksek ve anlamlıydı. hsTnT için yapılan ROC analizinde; 6,32 pg/mL eşik değerinin %54 duyarlılık ve %70 özgüllük ile test pozitifliği için öngördürücü olduğu saptandı. Stres testi; hsTnT değeri >6.32 pg/mL olan 72 hastanın 19'unda (%19.4) pozitif iken; hsTnT değeri  6.32 pg/mL olan 146 hastanın sadece 12'sinde (%8.2) pozitifti (p: 0.029). Tüm hastalarda hsTnT düzeyi ile Gensini Skoru arasındaki ilişki Pearson ve/veya Spearman korelasyon analizi ile değerlendirildi. Gensini Skoru ile hsTnT düzeyleri arasında oldukça anlamlı seviyede pozitif korelasyon saptandı (Gensini Score r: 0.841/ p<0.001). Anlamlı koroner arter darlığının öngörülebilmesi açısından hsTnT değerinin özgüllüğü ve duyarlılığı ROC analizi ile değerlendirildiğinde; hsTnT'nin %88 duyarlılık ve %85 özgüllükle 6.5 pg/ml sınır değeri ile anlamlı koroner arter darlığı varlığını tahmin ettiği saptandı. Koroner arterlerinde anlamlı darlık bulunan ve bulunmayan hastaların hsTnT değerleri Mann Whitney U testi ile karşılaştırıldı. Koroner arterlerinde anlamlı darlık bulunan 9 hastanın hsTnT değerlerinin ortalaması 8,8  2,3 pg/mL, koroner arterlerinde anlamlı darlık bulunmayan 13 hastanın hsTnT değerlerinin ortalaması ise 4,5  2,1 pg/mL idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p: 0,001). Duke Treadmill Skoru (DTS) ile hsTnT arasındaki ilişki Spearman rho yöntemi ile değerlendirildi. hsTnT değeri > 6,32 pg/lt olan hastaların daha yüksek bir DTS'ye sahip olduğu saptandı ancak aradaki korelasyon zayıf idi (p: 0,001 r: 0,21). Efor testi pozitif veya negatif olan hastaların hsTnT değerleri ortalamaları Student T testi ile karşılaştırıldığında; testi pozitif olan grupta ortalama değer sayısal olarak daha yüksek ama istatistiksel olarak anlamsızdı (p: 0,15). Sonuç: Bu çalışmanın sonuçlarına göre; normal sınırlardaki hsTnT düzeyleri; KKAH şüphesi olup, daha önce KAH tanısı almamış, TÖO orta risk sınıfında olan hastalarda 6,32 pg/ml sınır değeri üzerinde %54 duyarlılık ve %70 özgüllük ile test pozitifliğini öngördürmektedir. Bu eşik değer üzerinde, test pozitifliği anlamlı şekilde daha yüksektir. Ayrıca, hsTnT değeri bu sınır değer üstünde olan hastalarda DTS değeri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksektir ve dolayısıyla test öncesi bakılan hsTnT düzeyi; efor testinin duyarlılığını artırmakla birlikte aynı zamanda DTS ile korele olması nedeniyle hastaların prognozu hakkındaki ipuçları vermektedir. hsTnT değeri arttıkça, Gensini Skoru artmaktaydı ve aralarındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmakla birlikte korelasyonları mükemmele yakındı. hsTnT değeri arttıkça Gensini Skoru'nun artması yanısıra, hastaların koroner arterlerinde anlamlı darlık olması ihtimali de istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde artmaktaydı. Efor testi öncesi bakılan hsTnT; testin sadece duyarlılığını değil buna ek olarak özgüllüğünü artırmaktadır. Sonuç olarak; efor testi öncesi bakılan hsTnT düzeyleri testin duyarlılığını ve özgüllüğünü artırması yanısıra, hastaların prognozu açısından da değerli bilgiler sunabilir. KKAH şüphesi durumunda güncel kılavuzlar; tam kan sayımı, böbrek fonksiyon testleri ve lipit profili görülmesini önermektedir ancak bütün bu tetkiklerin yanısıra hastaların hsTnT düzeylerinin de görülmesi makul ve mantıklı bir seçenek olarak görünmektedir. Anahtar kelimeler: Yüksek duyarlıklı troponin T, efor testi, Gensini Skoru, Duke Treadmill Skoru

AnatomiEfor EKG sistemiGensini skoru+4
Mustafa Yılmaz
İstanbul University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik hastalarda titreşim ve akım aracılı vazodilatör cevapların karşılaştırılması

Amaç: Tüm dünyada ve ülkemizde diyabetik hastaların sayı ve yaşam beklentilerindeki artma diyabetik vasküler komplikasyonların kardiyoloji pratiği içindeki payını artırmaktadır. Bununla birlikte mevcut tedavi ve korunma yöntemleri bu hasta grubunda daha az etkin olduğundan bu alanda yeni tedavi yöntemlerine ihtiyaç vardır. Diyabete bağlı metabolik ve vasküler sorunları azaltan egzersiz ihtiyacı en fazla olan ileri evre hastalarda nadir olmayarak yapılamaz. Egzersiz ve akım temelli dilatasyon (FMD) endotelden başlayan mekanotransdüksiyon mekanizmalarını uyararak etkili olduğundan aynı mekanizmaların direkt titreşim ile de uyarılabileceği düşünülebilir. Yöntem: Bu hipotezi test etmek amacıyla, sunulan çalışmada tip 2 diyabetli 20 hasta (11'i erkek, yaş 56,80±11,05, diyabet tanı yaşı 15,35±8,61 yıl) usulüne göre FMD ve aynı taraf ön kola 5 dakika süre, 20 Hz frekans, 3 mm genlik ile vertikal vibrasyon (VMD) uygulanarak incelendi. Uygulamalardan önce ve sonraki on dakika boyunca ikişer dakikalık aralar ile brakial arter (BA) çapı ve akım hızları 10 MHz Lineer eko probu kullanarak kaydedildi. Daha sonra her evre için BA akım ve dirençleri hesaplandı. Bulgular: FMD ve VMD uygulamalarından sonraki ilk dakikada BA çapı ve akım hızları belirgin ve ileri derecede anlamlı olarak artarken benzer şekilde vasküler direnç azaldı. Tüm parametrelerin FMD ve VMD sonrası ilk dakika değerleri istatistiksel olarak farklı değildi. FMD ve VMD sonrası brakial arter çapı bazal değere göre sırayla %6,04±5,29 ve 5,49±5,21 arttı. Onuncu dakikada farklar %1,73±3.21 ve %2,05±3.31'e indi. Her iki seriye ait ortalamalar bazal değerden farklı iken iki seri farklı bulunmadı. FMD sonrasında çap dışındaki tüm parametreler 4. Dakikadan sonra bazal düzeylerine indi. VMD sonrasında da bu parametreler ilk dakikadan sonra azaldı. Ancak azalma hızı çok daha yavaştı ve 10. Dakikada bile ortalamalar bazal değerler ve FMD karşılıklarından anlamlı olarak yüksekti. Sonuç: Çalışma sonuçları diyabetik makro ve mikrovasküler komplikasyonlara bağlı periferik perfüzyon yetersizliği olan hastalarda vibrasyonun güçlü, uzun etkili ve uygulanabilir bir tedavi seçeneği olabileceğini işaret ettiği düşündürmektedir.

Mehmet Aydoğan
İstanbul University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Perkütan koroner girişim yapılan ve çoklu koroner arter hastalığı olan hastalardaki fibrinojen albümin oranının klinik sonuçlar, Syntax 2 verezidü Syntax 2 Skoru ile ilişkisi

Amaç: Fibrinojen pozitif akut faz reaktanıdır ve inflamasyon durumlarında plazma konsantrasyonu yükselmektedir. Fibrinojenin plazma viskozitesi ile olan güçlü korelasyonu da bilinmektedir. Yüksek plazma fibrinojen düzeyi gerek yıkımı sonucu oluşan fibrin gerekse de plazma viskozitesini artırdığından dolayı ateroskleroza meyli artırır. Albümin negatif bir akut faz reaktanıdır ve inflamatuar süreçlerde plazma konsantrasyonu düşmektedir. Yapılan epidemiyolojik çalışmalarda düşük plazma albümin konsantrasyonu ile kardiyovasküler mortalite arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, inflamatuar bir süreç olan aterosklerozun yaygınlığını gösteren bir parametre olarak fibrinojen / albümin oranının klinik pratikte yerini almasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Temmuz 2020 ile Ağustos 2021 tarihleri arasında, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran 36-95 yaş aralığındaki "Avrupa Kardiyoloji Derneği" 2019 kılavuzuna göre stabil anjina pektoris ve 2018 kılavuzuna göre akut miyokard enfarktüsü tanısı ile koroner anjiyografi yapılan toplam 370 hasta alınmıştır. Syntax-2 skoru ve rezidü Syntax-2 skoru ile Aterosklerozun ciddiyeti ve yaygınlığı değerlendirildi. Hastalar Syntax-2 skoruna göre düşük Syntax-2 skoru (n:204), yüksek Syntax-2 skoru (n:166) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Demografik ve klinik özellikler açısından benzer özellikli gruplar oluşturulmaya çalışıldı. Fibrinojen / albümin oranı iki grup arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Düşük Syntax-2 skoru grubunda nötrofil / lenfosit oranı 2.61±1.79, yüksek Syntax-2 grubunda 3.4±3.3 (p<0.001) olarak saptandı. Düşük Syntax-2 skoru grubunda fibrinojen / albümin oranı 82.55±31.37, yüksek Syntax-2 grubunda 97.44±34.75 (p<0.001) olarak saptandı. Düşük Syntax-2 skoru grubunda CRP 0.87±2.15 mg/dl, yüksek Syntax-2 grubunda 1.29±2.72 mg/dl (p<0.001) olarak ölçülmüştür. Rezidü Syntax-2 skoruna göre de nötrofil / lenfosit, fibrinojen, albümin, fibrinojen / albümin ve CRP istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Yapılan korelasyon analizlerinde nötrofil / lenfosit oranı ile Syntax-2 skoru arasında çok zayıf pozitif korelasyon olup istatistiksel olarak anlamlıdır (r=0.155, p=0.003). Fibrinojen / albümin oranı ile Syntax-2 skoru arasında çok zayıf pozitif korelasyon olup istatistiksel olarak anlamlıdır (r=0.220, p<0.001). CRP ile Syntax-2 skoru arasında çok zayıf derecede pozitif korelasyon olup istatistiksel olarak anlamsızdır (r=0.086, p=0.1). Fibrinojen / albümin oranı ile nötrofil//lenfosit oranı arasında çok zayıf derecede pozitif korelasyon olup istatistiksel olarak anlamlıdır (r=0.130, p=0.012). Klinik takipler sonucunda dekompanse konjestif kalp yetmezliği, reenfarkt, revaskülarizasyon ve ölüm ile Syntax-2 skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu gösterilmiştir (p<0.001). Syntax-2 skoru değişkenini etkileyen faktörleri bulmak için yapılan multivariate logistik regresyon analizinde değişkenler arasında en anlamlı değişkenin sigara içiminden sonra fibrinojen / albümin oranı olduğu saptandı [p=0.02, %95 CI (1.005-1.023)]. Verilerin ROC analizinde fibrinojen / albümin oranının 81.6 ve üzeri değerleri %65,9 sensitivite, %60,7 spesifite ile koroner arter hastalığının ciddiyetini gösterir. Sonuç: Plazma fibrinojen / albümin oranı Syntax-2 skoru yüksek olan hasta grubunda Syntax-2 skoru düşük olan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksektir. Fibrinojen / albümin düzeyleri koroner arter hastalığı yaygınlığı ve ciddiyetinin öngördürücüsüdür

AlbüminlerFibrinojenKoroner arter hastalığı+3
Gülsüm Oğrağ
Akdeniz University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

ST segment yükselmesiz akut koroner sendrom ve stabil anjina pektoris olduğundan şüphelenilen hastalarda koroner arter hastalığının tanı ve revaskülarizasyon sonrası klinik sonuçları değerlendirmede speckle tracking ekokardiyografinin yeri, syntax 2 skoru ile ilişkisi

Amaç: Kronik bir hastalık olan koroner arter hastalığı (KAH) ülkemiz ve tüm dünya için hem ciddi bir ekonomik maliyet hem de yaşam kalitesine olan olumsuz etkileriyle sosyal bir sorun oluşturmaktadır. Koroner anjiyografi (KAG) koroner darlıkların yanı sıra, lezyonları hemodinamik olarak değerlendirmede altın standart olarak kabul edilir. Ancak KAG'ın invaziv bir yöntem olması nedeniyle KAH'ı öngördüren non-invaziv tanı yöntemleri daha da önem kazanmaktadır. 2 boyutlu speckle tracking ekokardiyografi (2D STE), konvansiyonel ekokardiyografiye ilave olarak, sol ventrikül segmenter duvar hareket bozukluğu ve sistolik fonksiyonları ile ilgili daha objektif ve net değerlendirme imkanı sunmaktadır. Syntax ve Syntax 2 skorları KAH'ın anatomik ciddiyetini belirlemede kullanılan skorlama sistemleridir. Perkütan girişimin sonuçları değerlendirildiğinde Syntax 2 skorunun Syntax skoru sonuçlarından daha üstün olduğu görülmüştür. Çalışmamızın amacı ST segment yükselmesiz akut koroner sendrom (STYz-AKS) ve stabil anjina pektoris (SAP) şüphesiyle hospitalize edilmiş, KAG ile KAH tanısı konulmuş, tek damar revaskülarizasyon kararı verilmiş normal sol ventrikül duvar hareketine sahip hastalarda perkütan koroner girişim (PKG) öncesi ve sonrası 2D STE ile sol ventrikülün kontraktilitesini ayrıntılı değerlendirmek ve bununla KAH tanı ve takibinde öngördürücülüğünü (duyarlılık/seçicilik) belirlemek ve Syntax 2 skoru ile arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Şubat 2021 - Şubat 2022 tarihleri arasında çalışma kriterleri ve strain analizleri açısından uygun 30 hasta dahil edildi. Hastalara KAG yapıldı ve sorumlu lezyona anjiyografi esnasında PKG uygulandı. Apikal görüntülerin tümünde benek takibi yöntemi ile 2 boyutlu global longitudinal strain (GLS) ve segmenter longitudinal strain (SLS) analizleri yapıldı. 3 ay sonra 53 bu hastaların kontrol strain ekokardiyografileri tekrarlanarak revaskülarizasyonun klinik sonuçları takip edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların yaş ortalamaları 59,3±11,1 yıl olarak hesaplandı. Tüm hastaların 21'i (%70) erkektir. Hastaların sigara kullanım oranı %53,3 (n= 16), aile öyküsünde koroner arter hastalığı olanların oranı ise %40'tır. Yapılan analizlere göre hastaların %20'sinde KAH, %33,3'ünde hipertansiyon, %43,3'ünde diyabetes mellitus ve yine %43,3'ünde hiperlipidemi bulundu. Çalışmamızda hastaların işlem öncesi ve 3 ay sonrası GLS, SLS değerleri ve koroner damarların besledikleri miyokardiyal bölgelerin ortalama strain değerleri karşılaştırıldı ve tüm parametrelerin ortanca değerlerinde işlemden 3 ay sonra işlem öncesi döneme göre istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu tespit edildi (p ≤0,001). Çalışmamızdaki hastaların 14'ünün (%46,7) tanısı STYz-AKS iken 16'sının (%53,3) SAP'tır. Tanıya göre strain değerleri analiz edildiğinde ise işlem öncesi CX strain değeri STYz-AKS tanısı olanlarda -18,05 (-18,7--14,9), SAP tanısı olanlarda -19,75 (-22,65--18,3) olarak hesaplandı ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p= 0,013). İşlem öncesi RCA strain değeri STYz-AKS tanısı olanlarda -16,7 (-18,8--15), SAP tanısı olanlarda -19,1 (-20,1--17,15) olarak hesaplandı ve bu fark da istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p= 0,022). 3 ay sonraki RCA strain değeri ise STYz-AKS tanısı olanlarda -19,2 (-21--17,2), SAP tanısı olanlarda -21,45 (-23--19,65) olarak hesaplandı ve bu fark da istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p= 0,019). Hastalar Syntax 2 skoru 22'nin altında olan 18 (%60), 22'nin üzerinde olan 12 (%40) hasta olmakla üzere 2 gruba ayrıldı. 2 grup arasında yapılan analizde işlem öncesi ve 3 ay sonrası LAD, CX ve RCA Strain değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değişmediği tespit edildi (p >0,05). Sonuç: Çalışmamız speckle tracking ekokardiyografinin koroner arter hastalığının tanısında öngördürücü olmakla beraber aynı zamanda hastaların revaskülarizasyon sonrası klinik takipleri açısından önemli ölçüde fayda sağlayan, miyokard dokusunda gözle görülür değişiklikler olmadan, miyokard deformasyonunu erken dönemde belirleyebilen non-invaziv bir yöntem olduğunu göstermektedir. 54 Çalışmamız tek merkezli, prospektif bir çalışmadır. Daha net sonuçlar elde edilebilmesi için daha büyük bir hasta grubuyla çok merkezli çalışmalar yapılması gerekmektedir.

Akut koroner sendromAnjina pektorisEkokardiyografi+6
Gunay Asgarlı
Akdeniz University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mitral kapak prolapsus sendromunda ventriküler aritmiler ile elektrokardiyografik repolarizasyon parametreleri arasındaki ilişki

Amaç: Mitral Kapak prolapsusu (MKP) sık rastlanan kardiyak anomalilerinden biridir. Bu kapak patolojisine sahip kişilerde infektif endokardit, serebral emboli, aritmi insidansı artmıştır. Ventriküler ve supraventriküler aritmiler görülebilir. Ani kardiyak ölüm riski düşük de olsa normal populasyona göre artmıştır. Özellikle ciddi mitral yetersizliği olan mitral Kapak prolapsuslu kişilerde daha sıktır. Ayrıca MKP' de, elektrokardiyografik repolarizasyon bozukluklarında artış bildirilmiştir. Çalışmamızda mitral Kapak prolapsus sendromu olan kişilerde ventriküler aritmi sıklığını ve ventriküler aritmilerin repolarizasyon parametreleri ile olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya toplam 120 hasta (46 kadın, 36 erkek) dahil edildi. MKP sendromu tanısı konmuş ve çarpıntı şikâyeti olan 41 hasta ile normal ekokardiyografik bulgulara sahip çarpıntı şikâyeti olan 41 hasta karşılaştırıldı. Bu amaçla 24 saatlik ritm holter ve elektrokardiyografi verileri karşılaştırıldı. İstatiksel analiz için SPSS 16.0.0 programı (IBM) kullanıldı. Sürekli verilerin gruplar arasında karşılaştırılması için; ortalama, standart sapma, düzenli dağılan veriler için bağımsız student' T test ve düzenli dağılmayan veriler için Mann Whitney U testi kullanıldı. Kategorik verilerin ve gruplar arası farkların analizi için Ki-kare testi uygulandı. Korelasyon analizi için normal dağılım değerlendirmesi sonrası Sperman ve Pearson testleri yapıldı. İstatiksel anlamlılık değeri için P değerinin 0.05'in altında olması kabul edildi. Bulgular: Bu çalışmada ventriküler erken vuru, süreksiz ventriküler taşikardi sıklığı kontrol grubuna göre MKP sendromu olan grupta daha fazla tespit edildi (sırasıyla p değerleri= <0,001, 0,012). Supraventriküler erken vuru ve atriyal fibrilasyon sıklığı MKP sendromu olan grupta daha fazla görülmesine rağmen, istatiksel olarak anlamlı değildi (sırasıyla p=0,064, p=0,056). Repolarizasyon parametrelerinden ise QTc değerleri açısından her iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,056). T peak-end interval süresi MKP grubunda daha yüksek saptandı (p=0,001). Sol atriyum çapı ve mitral yetersizliğinin derecesi arttıkça ventriküler erken vuru sıklığının arttığı (sırasıyla r= 0.394, p<0.001, r= 0.517, p<0.001) saptandı. Sonuç: Mitral Kapak prolapsus sendromlu kişilerde ventriküler aritmilerin sıklığının arttığı, bu aritmilerin sıklığının sol atriyum çapı ve mitral yetersizliğinin derecesi ile doğru orantılı olduğu ve bu aritmileri ön görmede T peak-end interval ölçümünün faydalı olabileceği düşünülmüştür.

Aritmi-kardiyakElektrokardiyografiKalp hastalıkları+4
Berat Engin
İstanbul University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Kardiyoloji Kliniğine akut koroner sendrom ile başvuran ve stent implante edilen hastalarda PRECİSE-DAPT ve DAPT skorları ve mortaliteye etkisi

Giriş ve Amaç: İkili Antitrombositer Tedavinin(İATT) uzatılması iskemik sonlanımlarda anlamlı azalma sağlarken, majör kanamalarda anlamlı artışa yol açmaktadır. İskemik sonlanımların ve kanama olaylarının bağımsız şekilde mortaliteyi arttırmaları, hekimlerin İATT tipi ve süresi ile ilgili karar vermesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, uluslararası kılavuzlar indeks olay esnasında İATT ile ilgili karar verirken kanama ve iskemi riskini değerlendirmemizi sağlayan skorlamaları önermektedir. Fakat bu skorlamalar büyük prospektif RKÇ(Randomize Kontrollü Çalışma) ile test edilmediği için değerleri tartışmalıdır. Biz araştırmamızda yeni risk skorları olan DAPT ve PRECİSE-DAPT skorlarının mortalite olan ilişkilerini incelemeyi amaçladık. Metot: 01.01.2013 ile 01.07.2014 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji bölümüne (kardiyoloji servis ve koroner yoğun bakım) AKS ile başvuran ve stent implante edilen 260 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastaların kayıtları hastane bilgi sistemi ve arşiv kayıtları üzerinden retrospektif olarak incelendi. Bu hastaların sistem üzerinde kayıtlı telefon numaraları aracılığıyla hastalara ulaşıldı. Hastaların kanama öyküleri, İATT'yi kullanım süreleri, tekrarlayan ME öyküsü, İATT altında veya sonrasında kanama öyküleri ve hastaların ilaç uyumu ayrıntılı bir şekilde sorgulandı. Hazırlanmış olan olgu veri kayıt formu ve MORISKY ilaç uyum ölçeği, hastalara telefonla ulaşılarak soru cevap şeklinde dolduruldu. Hastaların laboratuvar sonuçları, ekokardiyografi ve KAG raporları, hastalık geçmişlerine sistem üzerinden kayıtlı bilgilerinden ulaşıldı. Bu veriler ile hastaların PRECİSE-DAPT ve DAPT skorları hesaplandı. Bulgular: Araştırmamıza 260 hasta dahil edildi. AKS(Akut Koroner Sendrom) ile başvuran hastaların PRECİSE-DAPT ve DAPT skorları hesaplandı. PRECİSE-DAPT Skoru ≥ 25 üzerinde olan hasta sayısı 62'ydi(%23,8). DAPT Skoru ≥ 2 ve üzerinde hasta sayısı ise 193(%74,2) olduğu saptandı. Çalışmaya alınan hastaların 49'unda(%18,8) ölüm gerçekleşmiştir. PRECİSE-DAPT ≥25 üzerinde olan hastalar ile PRECİSE-DAPT <25 altında olan hastalar mortalite açısından karşılaştırıldı ve yüksek skora sahip olan grupta mortalitenin belirgin olarak yüksek olduğu gözlendi [P<0,001 OR 6,94 Cİ (3,53-13,62)]. DAPT skoru ≥ 2 üzerinde olan hastalar ile DAPT skoru < 2'nin altında olan hastalar mortalite açısından karşılaştırıldı ve DAPT skoru 2'nin altında olan grupta mortalitenin anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi (P=0,021). Hastalar PRECİSE-DAPT ve DAPT skoruna göre 4 gruba(PRECİSE-DAPT < 25 ve DAPT ≥ 2,PRECİSE-DAPT ≥ 25 ve DAPT ≥ 2, PRECİSE-DAPT < 25 ve DAPT < 2, PRECİSE-DAPT ≥ 25 ve DAPT < 2) ayrılarak birbirleriyle karşılaştırıldı. PRECİSE-DAPT skoru yüksek olan hastaların DAPT skorundan bağımsız olarak mortalitesinin anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi(p<0,001). PRECİSE-DAPT skorlaması öncelikle İATT'ye rehberlik edebilmesi açısından kanama riskini öngördürücü olarak oluşturulmuştur. Araştırmamızda, PRECİSE-DAPT skoru ile meydana gelen tüm kanamalar ve majör kanamalar arasındaki ilişkiyi değerlendirdik. PRECİSE-DAPT skoru yüksek olan grupla düşük olan grup karşılaştırıldığında tüm kanama olayları (P=0,56) ve majör kanama olaylarında(P=0,23) anlamlı fark olmadığı saptandı. Araştırmamızda meydana gelen tüm kanamaların ve majör kanamaların mortalite ile ilişkisi değerlendirildi. Kanama meydana gelen hastalarda, mortalitede anlamlı fark olmadığı (p=0,689) gözlenirken; majör kanama meydana gelen hastalarda mortalitenin anlamlı olarak arttığı saptandı [P=0,025 OR 6,16(1,33-28,49)]. Çalışmamızda, kısa (≤ 12 ay) ve uzun (>12 ay) İATT alan hastalar mortalite ve meydana gelen kanama olayları açısından karşılaştırıldı. Uzun İATT alan grupta ölümler, kısa İATT'ye göre anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı [P=0,019 OR 2,20 Cİ (1,12-4,30)]. Uzun İATT kullanan grupta kanamaların belirgin olarak yüksek olduğu gözlendi [P<0,001 OR 3,77 ( 1,80-7,9 )]. Uzun İATT'nin majör kanamalarla olan ilişkisi değerlendirildiğinde, uzun İATT alan grupta majör kanamalar sayısal olarak fazla olsa da istatistiksel anlamlılığa ulaşmadığı gözlendi [p=0,056 OR 4,48 Cİ (0,975-20,607)]. Sonuç: AKS ile başvuran ve stent implante edilen 260 hastanın dahil edildiği çalışmamızda; PRECİSE-DAPT skoru yüksek olan hasta grubunun, DAPT skorundan bağımsız olarak mortalitesinin yüksek olduğunu gözlemledik. Kanamayı öngörmek için geliştirilen PRECİSE-DAPT skorunun çalışmamızda meydana gelen kanama olayları ile anlamlı ilişkisi olmadığı gözlemlendi. Araştırmamızda PRECİSE-DAPT skorunun meydana gelen kanamaları öngörmede başarısız olup mortaliteyi göstermekte belirgin başarılı olması yüksek kanama riski mi, yüksek riskli hasta mı sorusunu akıllara getirmektedir. Tüm kanama olaylarının mortalite ile ilişkisi olmadığı çalışmamızda gözlemlenirken, majör kanamaların mortaliteyi arttırdığı araştırmamızda saptanmıştır. Majör kanamaların mortalite ile güçlü ilişkisi olması; yüksek kanama riskine sahip hastayı tanımlama ihtiyacı doğurmuştur. Araştırmamızda İATT süresinin mortalite ve meydana gelen kanama olayları ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Uzun İATT'nin tüm nedenlere bağlı mortaliteyi arttırdığı gözlenmiştir. Bu sonucun nedenlerinin daha iyi anlaşılması için geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Uzun İATT alan hastalarda tüm kanamalarda anlamlı artış olduğu saptanmıştır. Optimal İATT tartışmalı bir konu olmaya devam etmektedir. İATT süresi, skorlamaların tedaviyi yönlendirmedeki yeri, yüksek kanama riski, yüksek kanama riski ve iskemik riske sahip hastalarda yaklaşım ile ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İkili Antitrombosit Tedavi(İATT), PRECİSE-DAPT, DAPT, Mortalite, Kanama

Akut koroner sendromMortaliteProtezler ve implantlar+3
Çetin Alak
Dokuz Eylül University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde tıkayıcı olmayan koroner arter hastalığı ile birlikte miyokard enfarktüsü olan hastaların klinik özellikleri ve prognozunun araştırılması

Giriş ve Amaç: Günümüzde miyokard infarktüsü en çok ölüme neden olan hastalıklardan bir tanesidir. Miyokard infarktüsü vakalarının yaklaşık %90 gibi bir oranından başta aterosklerozun neden olduğu tıkayıcı koroner arter hastalıkları sorumludur. Diğer taraftan olguların yaklaşık %10'unda tıkayıcı koroner lezyon saptanamamıştır. Tıkayıcı koroner arter hastalığı olmayan miyokard infarktüsü olarak bilinen ciddi koroner arter darlığı olmayan hastaları içine alan heterojen tanı grubudur. Tıkayıcı koroner arter hastalıkları konusunda tanı tedavi konusunda kanıta dayalı kılavuzlarca belirlenmiş tanı tedavi algoritmaları mevcut iken MINOCA grubu için klinisyenlerin farkındalığı son yıllarda artmaktadır. Çalışmamızın amacı MINOCA grubundaki hastaların MI-KAH grubundaki hastalardan ayırıcı demografik ve klinik özelliklerini, altta yatan etiyolojilerini, tıbbi tedavi ve prognostik sonuçlarını belirlemektir. Materyal-Metod: Çalışmamız için 01.01.2016-15.03.2019 tarihleri arasında hastanemize başvuran toplam 1421 akut miyokard infarktüsü tanısı almış hasta retrospektif olarak tarandı. Öncesinde koroner arter hastalık öyküsü olan hastalar ve işlem ilişkili akut miyokard infarktüsü tanısı almış hastalar çalışma dışı bırakıldı. 130 tıkayıcı koroner arter hastalığı olmayan miyokard infarktüsü hastası(MINOCA) ve çalışmanın kriterlerini karşılayan tanımlayıcı grup olarak değerlendirilen çalışma tarihinden itibaren ardışık olarak seçilmiş 210 tıkayıcı koroner arter hastalığı olan miyokard infarktüsü hastası (MI-KAH) ile toplam 340 hasta çalışmaya dahil edildi. Veriler; hastane arşivi, bilgi işlem sistemi ve telefon yolu ile hastalardan elde edildi. Hastaların gruplar arasında istatistiksel karşılaştıma yapılarak demografik klinik verileri, EKG ve görüntüleme özellikleri, taburculuk sırasında reçete edilen ilaçların karakteristiği belirlendi. Medyan 22,5 (1,9– 48,5) ay takip edilen MINOCA hastalarının taburculuk sonrası prognozu ve kardiyovasküler komplikasyonları incelendi. Bulgular: 1421 akut miyokard infarktüs tanısı olan hasta içinde toplam MINOCA tanısı alan 130 hasta saptandı. MINOCA prevalansı akut miyokard infarktüsü hastaları içerisinde %10,9 olarak saptanmıştır. Demografik açıdan MINOCA hastaları MI-KAH grubu hastalarına göre daha genç (54,65 ±18,4 - 63,2±12,3 p<0,001) , kadın cinsiyetin daha fazla(%44,2-%24,6 p<0,001) , bekar popülasyonun daha yüksek(%20 - %4,8 p<0,001) olduğu görüldü. Kadın cinsiyet popülasyonu içerisinde premenapozal kadınların daha fazla olduğu saptandı. (%24,6-%9,6 p<0,001) Klinik karakteristik açısından MINOCA ile MI-KAH grubu karşılaştırıldığında geleneksel risk faktörleri olan, diyabet , hiperlipidemi , sigara kullanımı , aile öyküsü , sistolik/diyastolik kan basıncı değerleri MINOCA grubunda daha düşük oranda görülmektedir. MINOCA grubunda son 15 gün içerisinde geçirilmiş ÜSYE öyküsünün daha yüksek olduğu saptanmıştır. MINOCA hastalarının anlamlı olarak NSTEMİ kliniğinde başvurduğu saptanmıştır(%79,8-%44,3 p: 0,001). T dalga değişikliklerinin MI-KAH grubundan daha sık görülmüştür (%47,7-%18,3 p:0,01). Biyokimyasal parametrelerde ortalama glikoz, kreatin, LDL,TK, WBC, troponin, CK-MB , değerlerinin MINOCA grubunda daha düşük olduğu saptanmıştır. Hem yatak başı hem de elektif ekokardiyografi ejeksiyon fraksiyonu ölçümlerinin MINOCA grubunda daha yüksek olduğu saptandı (54,9 ± 9,9 - 47,41 ± 9,5 p<0,001). Lokal duvar hareket kusuru olan hasta sayısı (%33-%76 p<0,001) ve LVDD ,LVDS ,LA çapı , PAB ölçümleri MINOCA grubunda daha düşük saptandı. Anjiyografi laboratuvarına MINOCA hastalarının MI-KAH hastalarına göre daha geç katater laboratuvarına alındığı görüldü. Radyal girişimin MINOCA hastalarında daha sıklıkla tercih edildiği gözlendi (%11,4 - %3,3 p:0,003). Taburculukta kullanılan ilaç tercihleri değerlendirildiğinde sekonder korunma tedavilerinin MINOCA grubu hastalarda tercih edilme sıklığı anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur.Başvuru sırasında antidepresan kullanımı (%29,5- %6,3 p<0,001) ise MINOCA grubunda anlamlı düzeyde fazla olduğu görüldü. MINOCA hastalarının hastane (4,1 ± 3,6 5,1± 4,3 p<0,001) ve koroner yoğun bakım yatışlarının (2,2 ± 1,6 - 3,2± 1,8 p<0,001) MI-KAH grubuna oranla daha kısa olduğu saptandı. Hastane içi prognostik belirteçlerde advers olay sıklığı (%7,2-%8,1 p: 0,482) MI-KAH grubu ile benzerken mortalite anlamlı olarak MI-KAH grubu hastalarında daha yüksek olarak izlenmiştir (0- %5,7 p:0,06). Medyan 22,5 (1,9–48,5) ay takip edilen MINOCA hastalarının mortalitesi %7, mortalite harici advers olay görülme sıklığı %9,7 olarak saptanmıştır. Sonuç: Yukarıdaki bulguların ışığında, tıkayıcı koroner arter hastalığı olmayan MI'ın yaygın olarak görüldüğünü ve yaklaşık on hastadan birinde ortaya çıktığını göstermektedir. MINOCA hastaları, MI ile başvuran diğer hastalardan farklı bir popülasyonu oluşturmaktadır. MI-KAH ile karşılaştırıldığında, MINOCA hastalarında daha az geleneksel koroner arter risk faktörleri eşlik etmektedir. Ayrıca MINOCA grubunun MI'nın ikincil korunma tedavisi alma oranı daha düşüktür. Medyan 22,5(1,9 – 48,5 ) aylık takipte %7 mortalitenin görülmesi MINOCA'nın bening bir hastalık olmadığını göstermektedir. Bu çalışmanın bulgularının kliniğimizde MINOCA hastalarının tanı ve tedavi yeteneğini geliştirmek için temel oluşturacağı düşünülmektedir Anahtar Kelimeler: MINOCA , Prognoz , Miyokard İnfarktüsü ,Tedavi ,Klinik Özellikler, Tıkayıcı olmayan , Tıkayıcı koroner arter hastalığı olmayan miyokart infarktüsü

Kalp hastalıklarıKoroner arter hastalığıKoroner hastalık+3
Reşit Yiğit Yılancıoğlu
Dokuz Eylül University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

30-60 yaş arası hastalarda karotis intima-media kalınlığı ile monosit/hdl(yüksek dansiteli lipoprotein) oranı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

30-60 Yaş Arası Hastalarda Karotis Intima-Media Kalınlığı Ile Monosit / HDL (yüksek dansiteli lipoprotein) Oranı Arasındaki Ilişkinin Değerlendirilmesi Giriş: Ateroskleroz, başta koroner arterler olmak üzere, diğer müsküler arterleri de etkileyen sistemik bir patolojidir. Yapılan çalışmalarda yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol (HDL)'ün ateroskleroz gelişimi ile ilişkili olarak intima-mediya kalınlığı (İMK) üzerinde etkili olduğu; monosit'in ise endotelyal adezyon üzerinde etkili olduğu gösterilmiştir. Amaç: Biz deçalışmamızda daha önce literatürde çalışılmamış olan, koroner arter hastalığı olmayan popülasyonda Monosit/HDL oranı ile karotis İMK arasındaki ilişkiyi araştırdık. Materyal ve Metod: Çalışma kardiyoloji polikliniğine başvuran yaşları 30-60 arasında olan sağlıklı gönüllüler, ejeksiyon fraksiyonu normal ve akut koroner sendrom bulgusu saptanmayan 200 olgu ile prospektif olarak gerçekleştirildi. Olguların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi,karotis İMK, sigara kullanım öyküsü, biyokimya değerleri, lipid profili ve hemogram parametreleri değerlendirildi. Karotis İMK kalınlığı <0,9 mm olan hastalar Grup 1, İMK kalınlığı >0,9 mm olan hastalar Grup 2 olarak tanımlandı. Bulgular: Çalışma popülasyonunun karotis İMK ortalaması 0,65±0,20 mm ve Monosit/HDL oranı 13,6±5,9 olarak saptandı. Grup 1'e göreGrup 2'de yaş (p<0,001), sigara içiciliği (p<0,001), vücut kitle indeksi (p=0,010) veMonosit/HDL oranı (p<0,001) anlamlı olarak yüksek saptandı. Yapılan çoklu lojistik regresyon analizinde yaş (p<0,001) ve Monosit/HDL oranının (p<0,001); İMK >0,9mm değişkenine anlamlı düzeyde etki ettiği saptandı. Eğri altında kalan alan 0,704 cm2 olup, uygun kesim değeri 13,4'tür (sensitivite %72 ve spesifite %60,7). Sonuç:Çalışmamızın sonuçları göz önünde bulundurulduğunda,Monosit/HDL oranının IMK >0.9mm olanhastalar için özellikle genç yetişkin grupta subklinik aterosklerotik sürecin bir göstergesi olabileceğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Karotis intima-media kalınlığı, monosit, yüksek dansiteli lipoprotein, Monosit/HDL oranı

AterosklerozKarotis intima mediaKolesterol-HDL+2
Sabri Abuş
Adıyaman University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ambulatuvar kan basıncı dalgalanmalarının syntax skoru ile değerlendirilen koroner arter hastalığı ciddiyeti ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı; ambulatuvar kan basıncı (AKB) dalgalanmalarının koroner arter hastalığı (KAH) ile ilişkisini SYNTAX skorunu kullanarak değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmada hipertansiyon (HT) tanısı olan, koroner anjiyografisi (KAG) yapılmış ve KAH tanısı almış, ayrıca AKB takibi yapılmış 477 hasta incelendi. Dışlama kriterlerinden dolayı 146 hasta çalışma dışı bırakıldıktan sonra, kalan 331 hasta ile çalışmaya devam edildi. Tüm hastaların AKB değerleri incelenerek "dipper" (grup 1) ve "non-dipper" (grup 2) olarak gruplandırıldı. Çalışma popülasyonunun demografik özellikleri, standart 2 boyutlu ekokardiyografi bulguları ve KAG bulguları kaydedildi. KAH ve HT'ye sahip hastaların AKB takipleri ile SYNTAX değerleri arasındaki ilişki istatistiksel analiz ile değerlendirildi. Bulgular: Grup 1'de 106 hasta (ortalama yaş 60,1±9,7), grup 2'de 225 hasta (ortalama yaş 63,7±9,7) mevcuttu. İki grup arasında demografik verilerden yaş ve diyabet, biyokimyasal parametrelerden ise GFR değerleri arasında istatistiksel anlamlılık vardı. Diğer veriler benzerdi. Temel ekokardiyografik parametrelerde; IVS ve PW kalınlığı hariç diğer parametreler her iki grupta benzerdi. SYNTAX değerinde ise gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlendi (p=0,0007). Sonuç: NDHT'ye sahip hastalarda KAH kompleksitesini yansıtan SYNTAX değeri DHT'ye sahip hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu.

HipertansiyonKalp hastalıklarıKan basıncı monitörleri+2
Fatih Kartaler
Karadeniz Technical University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kardiyovasküler hastalıklardan primer korunma amaçlı risk değerlendirmesinde koroner BT anjiyografinin ve kişinin yaşam tarzı alışkanlıklarının rolü

Giriş ve Amaç: Aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar (KVH) tüm dünyada en sık mortalite ve morbidite nedenidir.Kardiyovasküler hastalık risk faktörleri içerisinde; Yaş, cinsiyet, ailede KVH öyküsü gibi modifiye edilemeyen faktörler olduğu gibi; hiperlipidemi(HL), hipertansiyon (HT), sigara, diyabetes mellitus (DM), alkol, obezite, fiziksel inaktivite, sağlıksız beslenme gibi modifiye edilebilen risk faktörleri de vardır (1). Ayrıca yapılan son çalışmalarla bireyin sosyoekonomik düzeyinin, eğitim durumunun, sosyal çevre desteğinin, bilişsel ve duygudurum fonksiyonlarının, sistemik inflamasyonun da KVH için risk teşkil ettiği gösterilmiş ve kılavuzlarda yerini almıştır (2) (3) (4) (5). Yine çalışmaların ışığında kardiyak BT'de koroner arter kalsiyumu(KAK)'nu ölçen Agatston skorunun koroner arter hastalığı(KAH)'nın bağımsız bir prediktörü olduğu bilinmektedir (6) (7). KVH riskini hesaplamakta yaygın olarak kullanılan Systematic Coronary Risk Evaluation (SCORE) risk modeli klasik aterosklerotik risk faktörlerini içerirken günümüzde bu sistemin sonuçlarına etki eden pek çok yeni risk faktörünün olduğunu görülmektedir. Bu nedenle yeni güncel skorlama sistemlerine ya da SCORE sistemine ilaveten risk değerlendirmesinin gücünü artıracak yeni parametrelerin eklenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı; kardiyoloji polikliniğine başvuran hastalarda koroner bilgisayarlı tomografik (BT) anjiyografi bulguları ile kişinin sosyokültürel ve yaşam tarzı özelliklerinin primer kardiyovasküler korunmadaki öneminin araştırılmasıdır. Metot: 15.01.2019-20.01.2020 tarihleri arasında İzmir Medikal Park Hastanesi kardiyoloji polikliniğine başvurup herhangi bir nedenle koroner bilgisayarlı tomografik angiyografi (KBTA) çekilen 565 hasta tarandı. Bilinen KAH olan hastalar dışlandı, 497 kişi araştırmaya dahil edildi ve anket uygulandı. Doldurulan anketten kişinin yaşı, boyu, kilosu, cinsiyeti, kardiyovasküler risk faktörleri, göğüs ağrısı varlığı, sosyoekonomik ,kültürel ve yaşam tarzı özellikleri öğrenildi. Hastane bilgi kayıt sisteminden laboratuar bulgularına ulaşıldı. SCORE risk skalasına uygun olarak 10 yıllık öngörülen kardiyovasküler mortalite hesaplandı. Radyoloji arşivi üzerinden KBTA sonuçları incelenerek koroner ateroskleroz ve kardiyak morfoloji değerlendirildi. Agatston koroner arter kalsiyum skoru (KAKS), hepatosteatoz, parakardiyal yağ dokusu (PYD) kalınlığı, epikardiyal yağ dokusu (PYD) kalınlığı, cilaltı yağ dokusu (YD) kalınlığı ölçüldü. Koroner Bt anjiografide saptanan ateroskleroz varlığı ve Agatston kalsiyum skorları yönünden , kişilerin verileri analiz edildi. Tek değişkenli analizde anlamlı olan parametreler, çok değişkenli analize dahil edilerek, aterosklerozun ve agatson skorlarının bağımsız prediktörleri araştırıldı. Bulgular: Herhangi bir nedenle kardiyak BT çekilen 497 hastanın demografik, laboratuar, yaşam tarzı verileri ve kardiyak BT'leri değerlendirildi. Yaş ortalaması 54±13 ve %63'ü erkekti. Agatston KKS 0 ve 100 eşik değerleri kullanılarak kategorize edildi.Ardından ilk analizde hastalar Agatston KKS sıfır olan ve sıfırdan büyük olan hastalar olarak ikiye ayrıldı ve karşılaştırıldı. Yaş, erkek cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), SCORE, HT, DM, serebrovasküler olay (SVO), kreatinin seviyesi, aktif çalışma hayatı, ateroskleroz varlığı, anlamlı koroner arter darlığı, EYD/PYD kalınlığı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Multivariate analiz sonucunda SCORE, PYD kalınlığı ve aktif çalışma hayatı Agatston KKS=0 olmayı anlamlı olarak predikte etti. Bunun üzerine PYD için Roc analizi ile eşik değeri 5 mm olarak bulundu (p=0,000 Eğri altı alan: 0,597, %95 CI:0,547-0,648). Bu analizin sonucuna göre; Agatston KKS=0 olmayı; SCORE<5 olmak 9,1 kat (p=0,000 OR: 9,128, %95 CI: 3,341-29,943), PYD kalınlığı <5 mm olmak ise 2,6 kat (p=0,018 OR:2,677, %95 CI:1,185-6,048) predikte ettirdi. Hastalar Agatston 100 eşik değerine gör gruplandırıldığında analizler sonucu Agatston=0 grubu ile benzer parametrelerin anlamlı olduğu saptandı. SCORE riski ile KKS ilişkisine bakıldığında; SCORE riski düşük-orta olan 100 hastanın 7 tanesinde Agatston skorunun 100'ün üzerinde olduğu, SCORE riski orta olan 85 hastanın 56 tanesinde KKS=0 olduğu görüldü. Hastalar ateroskleroz varlığına/yokluğuna göre gruplandırıldı ve kardiyometabolik risk faktörleri olan DM, VKİ, inflamatuar hastalık, hepatosteatoz, PYD, EYD, LDL-K, HDL-K, TG, TK, nötrofil/lenfosit ile ilişkisi değerlendirildi. DM, EYD, PYD, ve nötrofil/lenfosit oranı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Multivariate analizde; PYD kalınlığı (p=0,000, OR:1,1412, %95 CI:1,061-1,229) ve nötrofil/lenfosit oranının (p=0,033, OR:1,386, %95 CI:1,026-1,872) ateroskleroz varlığının bağımsız prediktörleri olduğu saptandı. Sonuç: Bu çalışma ile Türk toplumunun ateroskleroz profiline yönelik veriler elde edilmiştir. Kardiyak BT, kılavuzlarda da pek çok endikasyon almasıyla kardiyolojide hayatımızın rutinine girmiştir. Artık asemptomatik hastada da risk faktörlerinin varlığı doğrultusunda ön planda tercih edildiği görülmektedir. Bu çalışma sonucunda kardiyak BT'de ölçülen parakardiyal yağ dokusu kalınlığının; SCORE sisteminin yanında kişinin aterosklerozunu predikte ettiren bir parametre olarak yararlı olabileceği sonucuna varılmıştır. Normal standartlarda çekilen kardiyak BT'de kolay şekilde ölçülebilen epikardiyal/parakardiyal yağ dokusu ölçümüyle hepatosteatoz ölçümünü rutinimize pratik bir şekilde katabilir, kişilerin primer korunmasını daha etkin hale getirebiliriz. Ayrıca yine koroner BT ile baktığımız Agatston KAKS'un kişilerin kardiyovasküler risk kategorisini değiştirdiğini gördük; bu uygulama riski düşürdüğü durumlarda gereksiz ilaç kullanılmasını önleyecek, riski yükselttiği durumlarda kişilerin etkin medikal tedavi almalarına yön verecektir. Çalışmamız tek merkezli kesitsel bir çalışma olup bu konuları aydınlatacak daha fazla prospektif çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Koroner BT anjiyografi (KBTA), koroner arter kalsiyum skoru (KAKS), SCORE risk modeli, Kardiyovasküler hastalıklardan primer korunma, Parakardiyal yağ dokusu

AnjiyografiKardiyovasküler hastalıklarKoroner damarlar+3
Hatice İrem Üzümcü
Dokuz Eylül University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Atrial septal defekt ve patent foramen ovale bulunan hastalarda perkütan yolla kapama sonrası uzun dönem izleminde atrial fibrilasyon/atrial flutter gelişme sıklığı ve ilişkili olduğu durumlar

Amaç: Sekundum tip atrial septal defektlerin ve patent foramen ovalenin transkateter yolla tedavisi özellikle son yirmi yıldır başarı ile gerçekleştirilmektedir. Bu popülasyonda önemli morbidite nedeni olan atriyal fibrilasyon (AF) ve atrial flutter (AFL) gelişimi ile ilgili bilgilerimi sınırlıdır. Trankateter yolla ASD ve PFO kapama işlemi sırasında kullanılacak cihaz çapını belirlemede başvurulan balon sizing tekniği uzun yıllar temel teknik olarak kabul edilmiştir. Son yıllarda çıkan yayınlar ise balon sizing tekniğini kullanmadan cihaz çapının başarılı bir şekilde belirlenebileceğini göstermiştir. Bizim çalışmamızın da amacı; atrial septal defekt ve patent foramen ovale bulunan hastalarda perkütan yolla kapama sonrası kısa ve uzun dönem izleminde atrial fibrilasyon ve atrial flutter gelişme sıklığı ve ilişkili olduğu durumları değerlendirmektir. Yöntem: Ocak 2011- Aralık 2019 yılları arasında sekundum tip ASD ve PFO'su transkateter yolla kapama yapılan 18 yaş ve üstü hastalar geriye dönük olarak taranmıştır. İşlem öncesi sinüs ritminde olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. İşlem sonrası erken ya da geç dönemde atrial fibrilasyon veya atrial flutter görülen hastalar belirlenmiştir. Vakalarımız retrospektif olarak incelenmiştir. İşlemde kullanılan farklı yöntemlerin işlem başarısı ve komplikasyonları ile özellikle atrial taşiaritmi gelişimi üzerine etkileri incelenmiştir. Bulgular: Başarılı bir şekilde sekundum tip ASD'si ve PFO'su kapatılan 183 hastanın bir tanesinde (% 0.52'si ) işlem sonrası erken dönemde (1. ay kontrolünde) cihazın sol ventrikül çıkış yoluna cihaz embolizasyonu, dördünde (%2,1'si) önemsiz-minimal rezidüel şant izlenmiştir. Takip süreleri boyunca hastalarda major komplikasyon görülmemiştir. Çalışmaya dahil edilen 183 hastadan 34'ünde (%18,6'sında) izlem süreleri boyunca herhangi bir zamanda atrial taşiaritmi (atrial fibrilasyon veya atrial flutter) görülmüştür. Atrial taşiaritmi gelişimi yönünden sinüs ritminde seyredenler ile cinsiyet faktöründe anlamlı fark izlenmemiş olup, defektin kapatılma yaşı ile anlamlı fark izlenmiştir. Atrial taşiaritmi gelişen hastaların defekt kapatılma yaşının daha ileri olduğu görülmüştür (p=0,001). Ekokardiyografik parametreler ele alındığında işlem öncesi sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF), işlem öncesi ve sonrası sol atrium (LA) çapı, işlem sonrası RV çapı ve PAB ölçümlerinde sinüs ritmi ve atrial taşiaritmi görülen hasta gruplarında anlamlı fark saptanmıştır (sırasıyla p<0,05; p=0,05; p<0,01; p<0,05; p<0,001). Bu bulgular mevcut literatürlerle uyumludur. İşlemde uygulanan teknik farklılığa baktığımızda ise balon sizing yapılmayan 116 hastanın %18,1'inde, balon sizing yapılan 67 hastanın %19,4'ünde izlemde atrial taşiaritmi görülmüştür. Balon sizing yapılıp yapılmaması ile atrial taşiaritmi görülmesi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Bütün hastalar analiz edildiğinde işlemde kullanılan Amplatzer Septal Occluder (ASO) kapama cihaz çapı ortalaması 24.6 ± 7.2 mm (min-max:10-40 mm) iken sinüs ritminde olan hastalarınki 24,1 ± 7,1 mm ve atrial taşiaritmi hastalarının ise 25,5 ± 6,8 mmdir. Cihaz çapı ile atrial taşiaritmi gelişme insidansı arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Teknik farklılıklar olması nedeniyle işlem boyunca floroskopi kayıt sürelerine incelediğimizde balon sizing yapılan grupta ortalama floroskopi süresinin 22±12,4 dakika; yapılmayan grupta 10,7±15,9 dakika olduğunu gördük. Balon sizing tekniğini kullanmak floroskopi süresini anlamlı olarak artırmaktadır (p<0,001). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, sekundum tip ASD ve PFO'su transkateter yolla kapama yapılan hastaların izleminde atrial taşiaritmi gelişimi ile ilişkili olan durumlar arasında defekt kapatılma yaşının ileri olması, artmış sol atrium ve sağ ventrikül çapı, artmış pulmoner arter basıncının önemli olduğunu ortaya koyduk. Aynı zamanda işlemin teknik farklılıklarına bakıldığında balon sizing yapmanın işlem başarısı açısından fark yaratmadığını, ancak işlem ve floroskopi sürelerini anlamlı olarak artırdığını gösterdik. Bizim çalışmamız da son yıllarda tartışılır hale gelen işlemde balon sizing tekniğini kullanmanın gerekli olmadığı görüşünü destekler nitelikte olup yalnızca TEE klavuzluğunda başarılı ve güvenilir bir şekilde işlem yapılabileceğini düşündürmektedir.

Tuba Ekin
Dokuz Eylül University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

ST yükselmesiz miyokard enfarktüslerinde syntax II skoru ile nötrofil/lenfosit ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Koroner arter hastalığı (KAH) ülkemizde ve dünyada başta gelen ölüm nedenidir. ST segment yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü (NSTEMİ) ise biyolojik belirteçlerde artış olması ancak patolojik ST segment yükselmesinin görülmemesi ile karakterizedir. Koroner anjiyografiye dayanan; lezyonların kompleksliği, morfolojisi koroner arter sistemindeki yerine göre yaygınlık ve ciddiyetini belirlemede anatomik bir skorlama sistemi olan SYNTAX skoru kullanılmaktadır. SYNTAX skoruna hesaplanmasından sonra 6 klinik değişken (yaş, cinsiyet, ejeksiyon fraksiyonu (EF), kreatin klirensi, kronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH) ve periferik arter hastalığı (PAH) eklendikten sonra SYNTAX II skoru hesaplanır. Nötrofil değerinin lenfosit oranına bölünmesiyle elde edilen nötrofil/lenfosit (NLR) değerinin akut koroner sendrom (AKS) ve stabil KAH' da kardiyak olaylar açısından bağımsız bir risk faktörü olduğunu ve NLR düzeyinin ateroskleroz yaygınlığı ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu çalışmanın amacı, inflamatuar bir süreç olan aterosklerozun yaygınlığını gösteren bir parametre olarak NLR oranının klinik pratikte yerini almasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2018 ile Ocak 2019 tarihleri arasında, Adıyaman üniversitesi eğitim ve araştırma hastanesi kardiyoloji kliniğine başvuran 18 yaş üstü "Avrupa Kardiyoloji Derneği 2015 ST yükselmesiz miyokart enfarktüsü kılavuzuna göre 100 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. SYNTAX ve SYNTAX II ile aterosklerozun ciddiyeti, yaygınlığı ve klinik değerlendirilmesi yapılmıştır. Hastalar SYNTAX II skoruna göre düşük SYNTAX II (n:59) ve yüksek SYNTAX II (n:41) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Çalışmamız tek merkezli, retrospektif olarak dizayn edildi. NLR oranı iki grup arasında kıyaslandı. Bulgular: Çalışmaya 100 hasta dahil edilmiş olup bu hastalar sntax skoruna göre grup 1 ve grup 2' ye ayrılmıştır. Grup 1 (Syntax II <23) 59 hastayı kapsamakta olup, grup 2 ise (Syntax II >32) ise 41 hastayı içermektedir. Grup 1' in yaş ortalaması 72.2±7.2 iken, Grup 2' nin yaş ortalaması 75.0±8.3' dur. Grup 1' de erkek hasta oranı 29 (%49.2) iken grup 2 nin erkek hasta oranı 19 (46.3)tür. Syntax skor, Syntax II, total kolestrol, beyaz küre sayısı, nötrofil, lenfosit, NLR değerleri ise grup 2 de grup 1 e göre istatiksel olarak belirgin farklılık göstermiştir (p<0,05). Lojistik regresyon analizinde Syntax II (Relative risk (RR): 2.150;% 95 güven aralığı (GA): 1.539– 3.272; p = 0.001) ve NLR (RR: 1.836;% 95 GA: 0.888–2.324; p = 0.005), NSTEMİ'ın çok değişkenli bağımsız prediktörleri olarak belirlendi Sonuç: Plazma NLR oranı Syntax skoru yüksek olan hasta grubunda Syntax skoru düşük olan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. SYNTAX -II' nin anatomik SYNTAX' a göre belirgin üstünlüğü olup, bizim çalışmamızda yüksek NLR düzeyleri yüksek SYNTAX -II skoru ile paralellik göstermiştir. Sonuç olarak; NLR düzeyleri koroner arter hastalığı yaygınlığı ve ciddiyetinin öngördürücüsüdür. Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, Ejeksiyon fraksiyonu, Kronik obstruktif akciğer hastalığı, Nötrofil / lenfosit oranı, Periferik arter hastalığı, ST segment yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü, Syntax Skoru

Akciğer hastalıkları-obstrüktifAkut koroner sendromElektrokardiyografi+7
Veysi Kavalcı
Adıyaman University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

ST-elevasyonlu miyokart infarktüslerde QRS fragmantasyonu ile nötrofil/lenfosit ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Akut koroner sendrom görülme sıklığı yüksek olan olumsuz sonlanımlara neden olabilecek ölümcül bir hastalıktır. Akut koroner sendromlu hastalardan ST elevasyonlu miyokart infarktüslerde PKG ile reperfüzyon uygulanan STEMİ hastalarında basit, ucuz ve kullanılabilir tetkikler ile prognoz tayini yapabilmek için kısa ve orta süreli klinik etkisini değerlendirmek için bu çalışma planlandı. Çalışmamızdaki amaç ST elevasyonlu miyokard infarktüslerde QRS fragmantasyonu ile nötrofil/lenfosit ilişkisinin incelenmesidir. Metod: Çalışmamız 500 hastalık popülasyon ile yapıldı. Çalışma retrospektif olarak planlandı. Veriler hastane otomasyon sisteminden ve arşiv taramalarından elde edildi. STEMİ' li hastaların oluşturduğu popülasyon FQRS (+) ve FQRS (-) olarak iki gruba ayrıldı. MAKO, hastane içi ölüm, ölümcül olmayan Mİ ,stent trombozu, yavaş akım, no- reflow, hastane içi VT, hastane içi VF, kardiyojenik şok, kardiyopulmoner arrest, gibi olayların bu gruplarda hangi sıklıkta olduğu ve NLO düzeylerine gruplar arası bakıldı. Bulgular: Çalışma toplam 500 hastayla yapılmıştır. Hasta popülasyonu Fqrs olup olmamasına bağlı olarak iki gruba ayrılmıştır. Grup 1' de (FQRS -) 207 hasta mevcut iken grup 2' de (FQRS+) 293 hasta bulunmaktaydı. Grup 1'in yaş ortalaması 61,1±12,1 iken grup 2 'nin yaş ortalaması 66,7 ±10,6 olup gruplar arası yaş açısından anlamlı fark gözlendi (p<0,001). Risk skorlamalarından TİMİ ve GRACE risk skorları grup 2'de daha yüksek görüldü (p=0,002, p=0,008, sırasıyla). WBC ve NLO grup 2' de grup 1' den anlamlı şekilde daha yüksek gözlendi (p<0,001). MAKO, hastane içi ölüm, hastane içi VT oranı grup 2 'de grup 1 'den daha yüksek oranda gözlendi (p<0,001). Lojistik regresyon analizinde TİMİ skor, GRACE skor, NLR, ve HT, STEMİ' nin bağımsız yordayıcıları olarak belirlendi (rölatif risk (RR):2,885; %95 güven aralığı (GA); 1,504-2,362, p<0,001; RR:1,820; %95 GA; 1,006- 2,333, p=0,004; RR:1,478; %95 GA; 0,970-1,831, p=0,045; RR:1,312; %95 GA; 0,807-1,921, p=0,050). Sonuç: Çalışmamız STEMİ' li hastalarda FQRS varlığının ve NLO' nın prognoz tayini ve hastane içi klinik gözlemde anlamlı bir role sahip olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: ST elevasyonlu miyokard infarktüsü, Fragmente QRS, nötrofil/lenfosit oranı

ElektrokardiyografiKalpKalp hastalıkları+5
Mehmet Bozkurt
Adıyaman University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çarpıntı şikayeti olan brusella hastalarının kalp hızı değişkenliği ve ventrikül repolarizayon indekslerinin incelenmesi

Amaç: Bruselloz dünyadaki en yaygın zoonotik hastalıktır ve ortaya çıkan hastalık tüm insan organ sistemlerini içerebilir. Ayrıca, gelişmekte olan ülkelerde de dahil olmak üzere önemli bir ekonomik kayıp ve halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Tp-e aralığı ve Tp-e / QT oranı miyokardiyal repolarizasyon ve ventriküler aritmogenezisin değerlendirilmesinde yeni belirteçler olarak kabul edilmiştir. Önceki çalışmalar, sempatik kardiyak kontrol ve otonom dengesinin gösterilmesi için düşük frekanslı (LF) ve düşük/yüksek frekanslı (LF/HF) oranın yorumlanması üzerinde durmuşlardır. Bu çalışmada, bruselloz tanılı hastalarda kalp hızı değişkenliği parametreleri (KHD) ile ventiküler repolarizasyon indeksleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve brusellanın otonomik sinir sistemi üzerine etkisini gözlemlemek ve aritmiye yatkınlık oluşturup oluşturmadığını anlamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda, Ocak 2019 ile Ocak 2020 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmamızda Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji Anabilim Dalı polikliniğine çarpıntı şikayeti ile başvuran 50 bruselloz hastası ve 50 kontrol grubunda 24 saatlik holter ve elektrokardiyografi sonuçları incelendi. İki grubun kalp hızı değişkenliği, zaman ve frekans indeksleri karşılaştırıldı. Düzeltilmiş QT (QTc), Tp-e dispersiyonu, Tp-e aralığı, düzeltilmiş Tp-e ve Tp-e / cQT oranı 12 derivasyonlu elektrokardiyogramdan ölçüldü. Bu parametreler gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 50 bruselloz tanılı hasta ile 50 sağlıklı kontrol grubu alınmıştır. Brusella (+) grupta erkek oranı %56, kontrol grubunda ise bu oran %46 görüldü. QTd ölçümü dışında tüm ekokardiyografik repolarizasyon parametreleri brusella (+) grupta kontrol grubuna göre daha yüksek gözlendi (p<0,005). Çalışma grubunun kalp hızı değişkenliklerinde ise zaman indeksleri açısından gruplar arasında farklılık gözlenmedi (p>0,005). Frekans analizlerinden ise gündüze ve gece LF/HF oranların her ikisi de brusella (+) grupta daha yüksek gözlendi (p<0,001). Gündüz ve gece LF/HF oranların her ikisi de Tpe_cQT ile kuvvetli ilişkili idi (r=0,700, p<0,001 ve r=0,746, p<0,001, sırasıyla). Sonuç: Çalışmamız brusellalı hastalarda elektrokardiyografik olarak değerlendirilen Tp-e dispersiyon ve Tp-e/cQT oranının brusella hastalarında uzadığını göstermiştir. Bu sonuçlar, brusella hastalarında subklinik kardiyak tutulumun göstergesi olabilir. Brusella gibi sistemik enfeksiyöz hastalıklar değişken sempatovagal dengeyle alakalı olup artmış LF/HF oranı brusella hastalarında sempatik sistem baskınlığının göstergesi olabilir. Bu nedenle, bu tür enfeksiyöz hastalıklar ventriküler aritmiler açısından bize göre daha yakından takip edilmelidir.

Okan Tanrıverdi
Adıyaman University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalp yetmezliği hastalarında serum caveolin-3 düzeyinin değerlendirilmesi

Amaç: Kalp yetmezliği (KY); ventriküler dolum veya kan ejeksiyonunun herhangi bir yapısal veya fonksiyonel nedenden dolayı bozukluğundan kaynaklanan komplike klinik bir sendromdur. Caveolin-3 (Cav-3), kardiyak ventriküler miyositlerde T tübül oluşumunda ve işlevinde rol oynayan bir protein olup, caveolin ailesinin kardiyovasküler sistemdeki fonksiyonel önemi, caveolin kaybının ciddi kardiyak patolojinin gelişmesine yol açmasıdır. Caveolin-3'ün kalp yetmezliğindeki rolü tartışmalıdır. Çalışmamızdaki amaç KY hastalarında serum Caveolin-3 düzeylerinin değerlendirilmesidir. Metod: Çalışmamız 45 tane KY hastası, 45 tane sağlıklı bireyden oluşturuldu. Çalışma prospektif olarak planlandı. Hasta grubu Adıyaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi kardiyoloji polikliniğine başvuran KY hastalarından oluşturuldu. Kontrol grubu Adıyaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi kardiyoloji polikliniğine başvuran sağlıklı bireylerden oluşturuldu. Her iki grubun demografik ve klinik özellikleri kayıt edildi. Her iki gruptan kan alındı ve serum Cav-3 düzeyleri değerlendirildi. Hemogram, biyokimya, sedimantasyon, C-reaktif protein (CRP), NT-proBNP (N- terminal pro B tipi natriüretik peptid), d-dimer gibi kan parametreleri her iki grupta değerlendirildi. Her iki gruba ekokardiyografi (EKO) yapıldı. Sonrasında ekokardiyografi parametreleri, laboratuvar parametreleri ve Cav-3 düzeyleri gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: KY grubunda serum Cav-3 median değeri 4,83 [2,81-24,00] ng/L idi. KY olmayan grubun serum Cav-3 median değeri 3,97 [1,40-24,00] ng/L idi. Buna göre KY grubunda Cav-3 değeri KY olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p<0,001). KY grubunda LA (sol atrium) çap ortalaması 42,56 ±6,47 mm idi. KY olmayan grubun LA çap ortalaması 33,24±3,87 mm idi. Buna göre KY grubunda LA çap ortalaması KY olmayan gruba göre açısından istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p<0,001). KY grubunda serum NT-proBNP median değeri 705 [70-26400] pg/ml idi. KY olmayan grupta serum NT-proBNP median değeri 103 [70-7210] pg/ml idi. Buna göre KY grubunda NT-proBNP değeri KY olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p<0,001). Sonuç: Çalışmamız KY hastalarında Cav-3'ün önemli yere sahip olduğunu ve klinik gözlemde önemli bir parametre olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Kalp yetmezliği, Caveolin-3, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu

Ejeksiyon fraksiyonuKalp hastalıklarıKalp yetmezliği+2
Ahmet Süsenbük
Adıyaman University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner ektazisi olan hastalarda plazma aterojenik indeksinin ektazisi olmayan hastalarla karşılaştırılması

ÖZET Koroner Ektazisi Olan Hastalarda Plazma Aterojenik İndeksinin Ektazisi Olmayan Hastalarla Karşılaştırılması Dr. Sezer Markirt, Uzmanlık Tezi, ADIYAMAN, 2024 Amaç: Bu tezin amacı, plazma trigliseridlerinin (TG) yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-C) düzeylerine oranının logaritması ile hesaplanan plazma aterojenik indeksinin(PAİ) koroner arter ektazisinin(KAE) öngörülmesindeki önemini, koroner arter ektazisi olan ve olmayan hastaları bu indeks açısından karşılaştırarak araştırmaktır. Yöntem: Çalışmamıza Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2019 ve Eylül 2023 tarihleri arasında yapılan koroner anjiyografilerde izole KAE mevcut olan 70 hasta ve normal koroner arterlere(NKA) sahip olan 70 hasta olmak üzere toplam 140 hasta alındı. Hastaların demografik özellikleri, laboratuar bulguları karşılaştırıldı. Tüm vakaların rutin tetkiklerinden elde edilen lipid paneli ile plazma aterojenik indeksleri hesaplandı. Bulgular: Çalışmamızdaki koroner arter ektazisi mevcut olan hastaların 23(%32.9)' u kadın ve 47(%67.1)' i erkek hasta idi. Çalışmadaki popülasyonun yaş ortalaması 55.5±10.8 iken koroner arter ektazisi grubunun 56.8±10.5, normal koroner arterlere sahip hastaların 54.2±10.9 olarak ölçüldü. Demografik veriler incelendiğinde hipertansiyon ve diyabetes mellitus dışındaki diğer parametrelerde her iki grup arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Plazma Aterojenik İndeksi koroner arter ektazisi olan grupta istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (0.50±0.20'ye karşı 0.65±0.22; p <0.001). Koroner ektazinin prediktörleri olan hipertansiyon, diyabetes mellitus, kreatinin yüksekliği ve plazma aterojenik indeksi ile yapılan çoklu değişkenli analizde plazma aterojenik indeksi daha anlamlı bulunmuştur. (OR= 5.384, 2.350-12.337, % 95 Cl, p <0.001) Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, plazma aterojenik indeks KAE'li grupta normal koroner arterli gruba kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Ayrıca, plazma aterojenik indeks çok değişkenli analizlerde hipertansiyon, diabetes mellitus ve yüksek kreatinin düzeylerine kıyasla daha anlamlı bir belirleyici olarak bulunmuştur. Bu verilere dayanarak, plazma aterojenik indeks KAE için bir öngörücü olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Koroner Arter Ektazisi, Plazma Aterojenik İndeksi

Sezer Markirt
Adıyaman University
2024
00