
29
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Demokrasi perspektifinden totalitarizm kavramı ve Hannah Arendt
Bu çalışmada, demokrasi perspektifinden, kavramsal bir totalitarizm analizi yapılmaktadır. Arendt, kitlelerin teveccühüne mazhar olabilecek bir demokrasi anlayışına odaklanmak yerine, kamusal alana öncelik verir. Çalışmada, Arendt'in totalitarizmin anti-tezi olduğunu söylediği hakiki politika (genuine politics) anlayışı olarak onun kamusal alan teorisini okumak önerilmektedir. Eş anlamlı gibi kullanılan modern zamanların ve antik zamanların anti-demokratik yönetimlerinin (despotizm, tiranlık, diktatörlük ve totalitarizm) birbirileriyle olan farkı sorgulandıktan sonra; anti-demokratik yönetim şekilleri, hem totaliter sistem ve otoriter sistem ayrımını hem de diktatörlük kategorisini içeren yeni bir model yardımıyla incelenmektedir. Ayrıca totalitarizmin ortaya çıkışında etkili olduğu varsayılan modernizm ile totalitarizm arasında zorunlu bir ilişki olup olmadığı sorgulanmaktadır. Totalitarizmin unsurları olarak ideoloji, parti, lider, terör ve teknoloji incelendikten sonra totalitarizm kavramına yöneltilen eleştirilerden bahsedilmektedir. Totalitarizm tartışmaları denildiği zaman, akla ilk gelen isimlerden biri Hannah Arendt'tir. Arendt'in totalitarizm teorisi fenomenolojik oluşuyla diğer totalitarizm anlatılarından ayrılır. Arendt'in totalitarizm anlayışını daha iyi anlamak onun politik düşüncesinin temel kavramlarını (özellikle insanlık durumu, vita activa, insani çoğulluk ve kamusal alan gibi) bilmeyi gerektirir. Arendt'e göre totalitarizm ilk kez modern zamanlarda ortaya çıkan yeni bir yönetim şeklidir fakat modern öncesi tecrübeleri de içerir. Arendt için, totalitarizmin ortaya çıkışında en büyük etken kitlelerdir ve kitle toplumunun en temel özelliği ortak dünyayı/kamusal alanı yitirmiş olmasıdır. Çalışmada, totalitarizm tecrübesinin izole ettiği, `fazlalık' konumuna sürüklediği ve yersiz bıraktığı insan için yeni bir `yer' arayışında olan Arendt ile birlikte, iktidar bağlamında kamusal alan, demokrasi ve totalitarizm tartışmasına geri dönülmektedir. Müzakereci demokrasi bir liberalizm eleştirisi olarak okunduğu takdirde, Arendt'in farklı bir önem kazanan liberal demokrasi eleştirisi ve Habermas'ın Arendt'ten ilham alarak geliştirdiği müzakereci demokrasi teorisi incelenmektedir. Müzakereci demokrasi ve Arendt'in düşüncesi arasındaki antagonizma, Arendt'in düşüncesindeki agonistik ve postmodern unsurlar vurgulanarak belirtilmektedir. Kavramları zıtlarıyla birlikte düşünen Arendt için totalitarizmin anti-tezi hakiki politikadır (genuine politics). Arendt'in ne olduğunu açık bir şekilde ifade etmediği hakiki politika olarak onun kamusal alan teorisini okumak mümkündür.Anahtar Sözcükler- Diktatörlük- Totalitarizm- Hannah Arendt- Şiddet- Demokrasi
Kant'ın Kozmopolitizm Teorisi ve çağdaş kozmopolitizm akımı üzerindeki etkisi
Tezde bir evrenselcilik olarak Kant'ın kozmopolitizminin ihtiyaçlar bağlamından bağımsız olmadığı savunulmaktadır. Kant'ın kozmopolitizmi, herkesi kapsadığını ve herkesin menfaatine olduğunu iddiasını dillendirirken, özellikle tecrübe alanında bulunan ihtiyaçlardan uzak ve kendisini soyutlayabilmiş bir konumda takdim eder. Ancak kozmopolitizm, siyasî ve toplumsal bir ihtiyacın ürünü olarak, başka ihtiyaçları özellikle topluluk ve dolayısıyla beşerî sistem düzeyinde, bastırıcı bir rol oynar. İhtiyaçların farklılaşması beşerî farklılıkların temelini teşkil ettiğinden, kozmopolitizmde farklılığın tanınmasının sorunlu ve sınırlı olduğu ortaya koyulmuştur. Tezin birinci bölümünde kozmopolitizmin köklerinden itibaren izlenen bu sorunsalın, ikinci bölümde Kant'ta ve üçüncü bölümde ondan etkilen çağdaş kozmopolitistlerde hangi boyutlar kazandığı anlaşılmaya çalışılmıştır.
Kemalizm ve Demokrat Parti
Bu çalışma Kemalizm ile Demokrat Parti ilişkisini Türk Siyasal Modernleşmesi bağlamında yeniden kavramsallaştırması ve bu doğrultuda anlamayı amaçlamaktadır. Çalışmada 1839 yılı milat kabul edilerek 1950 yılına kadar olan gelişmeler süreklilik ve kopuş ilişkileri ihmal edilmeden yapısal bir dönüşümü okumayı mümkün kılacak şekilde incelenmiştir. Türk modernleşmesi, Kemalizm ve Demokrat Parti üzerine yazılan literatür taranarak hazırlanmıştır. Bir dönem incelemesinden ziyade kronolojk gelişmelere bağlı kalınarak farklı düzeyde anlama imkânları araştırılmıştır. Demokrat Parti, ?46 Ruhu? ya da ?46 sapması? argümanlarından bağımsız bir şekilde ele alınmayı zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Kemalizm ile Demokrat Parti, 3 nokta üzerinden sorunsallaştırarak anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu üç nokta Demokrat Parti'nin Kemalizm'i konsolide ettiği üç nokta olarak tasarlanmıştır. Bunlar siyasal konsolidasyon, toplumsal konsolidasyon ve ideolojik konsolidasyondur. Demokrat Parti'nin 1946 yılında kurulup, 1950 yılında iktidara gelmesi ile öncelikli olarak siyasal katılımın kanalları açıldığı için, siyasal konsolidasyon; sonrasında bu siyasal katılımın doğal sonucu olarak siyasal merkez ile toplum arasında kurulan ilişki neticesinde toplumsal konsolidasyon ve devrimlerde radikal yöntemin terk edilerek modernleşmenin ekonomik bir kalkınma sürecine çekilmesi ile de ideolojik konsolidasyon gerçekleşmiştir. DP bir anlamıyla da Türk modernleşmesinin bürokratik-merkeziyetçi eğilimlerine karşı siyasal alanın yeniden ihyası ile sınırlayıcı bir müdahale olarak değerlendirilmiştir.
Kurumsal bir değer olarak ahiliğin sosyo-kültürel gerçeklik alanında kurumsallaşması ve üç boyutlu kültürünün inşası
Bu çalışmanın konusunu, sosyal bir varlık olan ve sosyo-kültürel gerçeklik alanının öznesi olma potansiyelini taşıyan insanın bireysel ve kolektif ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurumsallaşma sürecini izleyerek sosyal kurumları inşa etmesi oluşturmaktadır. Bu konu bağlamında sosyo-kültürel gerçekliğin 13.yüzyılda ve Anadolu'da somutlaşmasının bir örneği olarak ahilik hakkında sistematik bilgiye ulaşmak amaçlanmıştır.Fiziksel dünyanın bir üyesi olarak bedensel ihtiyaçları gereği nesne olan insan, ihtiyaçlarını aşma olasılığı, akıl ve irade sahibi olarak değer ve anlama yönelerek özne olur ve tarihsel ve sosyolojik anlamda özne olmanın potansiyelini taşır. Bu haliyle insan,anlam ve değer alanının bir üyesi ve sosyo-kültürel gerçekliğin öznesidir. Onu öyle yapan toplumsalın yeniden üretimini sağlayacak, değişen, dinamik yapısıdır.İnsan bireysel ve kolektif ihtiyaçlarını karşılamak üzere, sayısız seçenekliliğin etkisi altındadır ve bu kurumsallaşma sürecinin kaotik, rizomik ve derinlikli bir yatay ve/veya dikey hareketi izlemesi anlamına gelir. Toplumsalın yeniden üretimini sağlama potansiyeline sahip, seçenekler arasında tercih edilirliliği üst düzeyde olan, fonksiyonellik ve ahlakilik ölçütlerine göre çalışan operasyonal kritik davranış, diğer insanlar ve sosyal birliklerce desteklenerek sosyal kurum halini alır. Bu sosyal kurum, sosyo-kültürel yapının bir parçası olarak diğer sosyal kurumlarla ve bütünle semantik, organik, sibernetik, fonksiyonel ilişkiye girerek parça bütün ilişkisini örnekler.Sosyo-kültürel gerçekliğin zaman ve mekanla kenetlenmesi sonucu 13.yüzyılda Anadolu'da ahilik kurumu oluşmuştur. Ahilik kurumu kurumsallaşma sürecinden geçerek Anadolu'yu yurt edinen Türkler tarafından ihtiyaçlarının gereği demografik malzemeyi kullanarak sosyo-ekonomik, siyasi koşulların üzerine oturarak Eski Türkler'in kültürel unsurlarını, Doğu Roma'nın loncalarını, İran ve Horasan'dan gelen heteredoks etkiyi İslam'la yoğurarak insan, toplum ve evren bütünlüğünü içinde barındıran bir zihniyeti üretmişlerdir. Fetadan fütüvvete ve oradan ahiliğe bizi taşıyan zihniyet, modern bilimin düalist kavram ve algılarını birleyen, insanın faaliyet alanlarını evrensel ve insani değerler zemininde işleten ve ahlaki şahsiyet idealine yönelen yapısıyla özellikle bizim ve günümüz için önem arz etmektedir. Bu zihniyet ,fiziki ve sosyal gerçekliği bütüncü bakış açısıyla kabul edip parçaları ilişkilendiren bir medeniyet kavrayışının habercisidir. Söz konusu kavrayış,aslında aynı şeyin modern ve postmodern ifadesi olan anlayışların ekonomik ve sosyo-politik tuzaklarından kurtulmak isteyen bir arayıştır. Arayışımız tarihte yer bulan ve fakat kendisinin değil kendisini de doğuran zihniyetin günümüze taşınma zorunluluğunun olduğunu gördüğümüz bir model olarak ahiliği buldu.Her alanda bozulma ve çözülmenin üst seviyede olduğu zihinlerin, sosyalizm kapitalizm, akıl gönül, madde mana, dünya ahiret, aktör yapı gibi sayısız düalist yapılara sıkıştığı zamanda kendimizden hareketle evrensele yönelmesi gereken yeni medeniyetin inşasında sosyolojiye düşen görev, gerçekliğin parça bütün arasındaki ahengini kurarak olması gereken değerler alanına insanlığı taşıyacak entelektüel malzemeyi hazırlamaktır. Çalışmayı yönlendiren temel problem budur.Çalışmamızda bütüncü yaklaşımla dile getirilen zihniyetin rehberliğinde sosyo-kültürel gerçeklik inşası olarak ahiliği aldık. Bu ele alış etik, sosyal psikolojik, sosyolojik, teolojik olmak üzere disiplinler arası çalışmayı gerektirdi. Ahlaki modeli, yöneldiği değer idealleri, insanın bireysel ve kollektif ihtiyaçlarını giderme biçimi, insan, toplum ve evreni bütüncü kavrayışla; sosyo-ekonomik kurum olarak ahilikte, zihinlerimizi açıp ezberlerimizi bozacak, eksikliğini çektiğimiz paradigmal aşıyı bulabileceğimiz birçok zenginleştirici unsurun olduğu sonucuna varılmıştır.Anahtar Sözcükler1.Sosyo-kültürel gerçeklik2.Kurumsallaşma ve kurumsallaşma süreci3.Değer ve değerler hiyerarşisi4.Ahilik5.Bütüncü paradigma
Modernleşme sürecinde iktidar-taşra ilişkileri: Türk edebiyatında 'taşra'
Bu tezde, taşranın modernite bağlamında geçirdiği değişim sürecinin edebi metinler üzerinden tartışılması amaçlanmıştır. Edebiyatın analiz konusu yapılması, öncelikle ideoloji ve estetik kategorisinin birlikte tartışılmasını gerektirmiştir. Modernite ile dağılan dünyaya dair bütünlük duygusunun edebiyat ile telafisine yönelik eğilim ile taşranın içerilmesine işaret eden modern ulus devletin bütünleştirmeci stratejileri arasındaki ilişkiler analiz edilmeye çalışılmıştır. Modernite, ulus devlet oluşum sürecinde taşranın rolünü ve konumunu değiştirmiştir. Modernitenin bozarak yeniden inşa etmeye giriştiği `bütünlüklü dünya' tahayyülü, taşranın geçirdiği dönüşümün itici gücünü oluşturmaktadır. Taşranın dönüştürülme ihtiyacı, bütün tarafından içerilme zorunluluğundan doğmuştur. Taşranın geçirdiği söz konusu değişimi edebi metinler üzerinden takip etmek mümkündür. Bu çerçevede tezin ilk bölümünde modern bir tür olan roman ekseninde, edebiyat ile ideolojinin işleyiş mekanizmaları tartışılmıştır. İkinci bölüm taşra ile siyasi iktidar arasındaki ilişkilerin Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne doğru ilerleyen tarihsel süreçteki seyrine ayrılmıştır. Üçüncü ve son bölümde ise ilk iki bölümde ortaya konan teorik çerçeve uyarınca taşranın edebiyattaki temsilleri, bütünün parçası haline getirilmeye çalışılan taşranın değişiminin söylemsel formları tartışılmıştır. Tezin teorik çerçevesi uyarınca öne çıkan isimler ise Lacan, Lukacs ve Bahtin olmuştur.Anahtar Sözcükler1-Modernite2-Taşra edebiyatı3-Estetik4-Hegemonya5-Merkez-çevre teorizasyonu
Kimlik"in modern inşâı, kimlik politikaları ve Türkiye'de kimlik tartışmaları
Herkes hayatının belli safhalarında kendine dönerek ?Ben kimim?? diye sormuştur. Kendimizle baş başa kaldığımız bu anlar, genellikle kişisel (ya da sosyal) problemlerin bir ?kriz?le kendini açığa vurduğu anlardır. Her ?kim? tarafından sorulursa sorulsun, soru dile gelişini, geleneksel aidiyet biçimlerinin çözülmesine bağlı olarak ortaya çıkan sosyal bölünmüşlüğe ve toplumun farklı kompartımanları arasındaki çatışmalara borçludur. Sosyal bölünmüşlük ve çatışmanın modern toplumun asli vasıfları arasındaki merkeziliğini dikkate aldığımızda, ?ben kimim?? sorusunun ve münhasıran ?kimlik? meselesinin neden hayatımızın vazgeçilmezleri arasında yer aldığını anlamak kolaylaşır.Bu çalışmada, ?kimlik? meselesinin sosyal teorinin temel tartışma nesnelerinden biri hâline gelişine neden olan tarihî/sosyal gelişmeleri ve ?kimlik?in kimliğini (nasıl inşâ edildiğini, inşâının fâillerini, daha iyi ve doğru bir hayata kapı aralayabilme potansiyelini) çözümlemeye çalıştım. Bu amaçla, Freud, Piaget, Erikson, Kohlberg, Mead, Goffman, Husserl, Schutz ve Habermas'ın birey ve toplum arasındaki ilişkileri konu edinen çalışmalarını birbirleri ile mukayese ederek ele aldım. Ayrıca, ?kimlik?in sadece bireysel bir mesele olarak ele alınmasının yol açacağı çelişkilerden kaçınmak adına, son bölümde, ?kimlik?in kolektif inşâını, ulus-devlet/piyasa ve ?yeni sosyal hareketler? arasındaki gerilimli ilişkiden yola çıkarak tartıştım.
Siyasal kampanya sürecinde medya ve siyasal reklamcılığın rolü
Siyasal kampanyalar, iktidara aday olan siyasal parti ve liderlertarafından seçmenlere ulaşmak ve onları ikna etmek amacıyla yürütülenkarmaşık ve yoğun iletişim uygulamalarını içermektedir. Günümüzdeprofesyonel bir iş alanı haline gelmiş olan siyasal kampanya planlaması veuygulaması daha çok sık görülmektedir.Siyasal seçimlerde bütün kampanya yöneticileri seçmenleri kendipartileri veya adayları hakkında bilgilendirmeye, onarlı ikna etmeye vedesteklerini kazanmaya çalışmaktadır. Seçmenler siyasal partiler arasındatercihte bulunurken kendilerine sunulan alternatifler arasındaki benzerliklerideğil, farklılıkları göz önüne alarak bir değerlendirme yapmakta ve karavermektedir. Bu nedenle siyasal kampanya yöneticileri mesajlarınıseçmenlerin niçin başka adayları değil de kendi adaylarını tercih etmelerigerektiğini vurgulayacak şekilde tasarlamalıdır.Siyasal kampanyalarda bütün seçmenler hedef kitle olarak seçimlerinsonuçları açısından son derece önem ve önceliğe sahip değildir. Çünkübütün seçmenleri tatmin edecek mesajlar üretmek, farklı noktalarda vedeğişik çıkarları olan, hatta toplumda birbirine zıt olan kutupları mutlu edecek,onların desteğinin alınmasını sağlayacak mesajlar bulmak kolay değildir. Bunedenle kampanya yönetimi, iktidara gelmek için desteğinin kazanılmasıgereken seçmen kitlelerinin kimlerden oluştuğunu belirleyerek mesajlarını,stratejilerini ve taktiklerini saptamalı; hangi kitle iletişim yönetimini, hangi kitleiletişim araçlarını, ne tür bir zamanlama stratejisiyle kullanması gerektiğiniçok iyi planlamalıdır.Siyasal kampanya çalışmaları, klasik kampanya dönemimdekilerinaksine çok pahalı, düzenli ve ölçülü olarak yapılması gereken çalışmalardır.Teknoloji ve küresel gelişmeyle birlikte gelişmiş ülkelerle paylaşım ,oralardaki gelişmeleri takip etme imkanıyla birlikte ve kendi ülkemizde yeniyöntem ve teknikler kullanılmaya başlanmıştır.Kitle iletişim araçlarını etkin ve verimli olarak kullanılması siyasal kampanyastratejisinde yeni bir dönem açmıştır.Yazılı basının yanında siyasal reklamfilmleri,televizyon, internet vb. araçlar siyasal reklamcılıkta daha geniş hedefkitlesine ulaşma imkanı sağlamıştır.
Türkiye'de akademik özgürlük ve üniversite özerkliği tartışmaları: 1993 Darülfünun örneği
Bu çalışma, Osmanlı'nın son üniversitesinin kapanmasıyla ve Cumhuriyetin ilk üniversitesinin açılmasıyla sonuçlanan 1933 Darülfünun Reformu'nu konu edinmektedir. Cumhuriyetin ilk yılları bir çok alanda devrimlere sahne olmuş, bu devrimlerin çok önemli bir ayağını da eğitim alanında yapılan devrimler oluşturmuştur çünkü eğitim, kalplerinde Cumhuriyet ruhunu ve Kemalist ideolojiyi hisseden yeni nesillerin yetişmesinde en etkili yoldu. Bu sebeple Cumhuriyet kadroları devrimi, ilkokullarda yapılan değişikliklerle başlatmış ve üniversite reformuyla nihayete erdirmiştir. Bu çalışmada, 1933 Darülfünun Reformu'nu sebepleri ve sonuçlarıyla ele almaya çalıştık. Sebeplerinden bahsederken, Reform'un görünen ve görünmeyen (gerçek ve sözde) sebeplerini, sonuçlardan bahsederken bunun kısa ve uzun vadeli sonuçlarını çalışmamıza taşımak istedik. Reform sırasında Darülfünun kadrolarının tasfiye edilmesi Reform'un en tartışmalı olayıdır ve bu tasfiyeler, bize Reform'u anlamak ve doğru bir yere oturtmak için çok önemli ve somut ipuçları vermektedir. Sonuç olarak, bu reform devletin üniversiteye ve bilime bir müdahalesi olarak görülebilir ki bu da üniversite özerkliğini ve akademik özgürlüğü zedelemektedir.
Türkiye'de modernleşme sürecinde devlet geleneğinin etkisi
175 ÖZET Türk toplumu yaklaşık üç yüzyıl önce başlayarak günümüze değin süre gelen bir modernleşme serüveni yaşamıştır ve halende yaşamaktadır. Bu süreç; siyasi, sosyal ve kültürel mirası ile Türkiye Cumhuriyetinin alt yapısını oluşturan Osmanlı Devleti'nin duraklama devrinden günümüze kadar geçen süreyi kapsayan geniş bir zaman dilimini içine almaktadır. İlk şuurlu fakat plansız modernleşme çabaları Lale Devrinde başlamış, daha sonraki dönemlerde ise Lale devrine nazaran gittikçe daha planlı ve şuurlu modernleşme hareketlerine girişilmiştir. Tanzimat Dönemiyle birlikte Türk Modernleşmesi oldukça önemli ilerlemeler sağlamış ve bu dönemde Batılı anlamda kişisel haklarla ilgili bazı prensipler kabul edilmiştir. Tanzimat Dönemindeki gelişmeler Meşruti yönetim tarzına giden yolu açmış ve yaklaşık otuz yıl sonra ülkede Meşrutiyet ilan edilmiştir. Osmanlı Devletindeki Meşruti yönetimde bir ara kesinti yaşansa da daha sonra devletin dağılışına kadar devam etmiş ve devletin dağılışıyla birlikte ise yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. Geçen süre zarfında yönetim değişikliklerine rağmen modernleşme çabaları mümkün olduğunca devam ettirilmiş ve bu sayede bugün kendi şahsına münhasır bir karaktere sahip Türk Modernleşmesi olgusu ortaya çıkmıştır. Bu olgunun en belirgin özelliğini ise bir siyasal kültür olarak devlet geleneği tarafından şekillendirilmesi oluşturmaktadır.
Çalışma yaşamında kadın yöneticiler ve Muğla örneği
ÖZET Ülkeden ülkeye farklılıklar göstermekle birlikte kadın sayısal olarak toplumun yaklaşık yarısını oluşturduğu halde toplumu yönetme konusunda hâlâ yeterince hak ve söz sahibi olamamıştır. Kadınlar toplam nüfus içindeki oranları ölçüsünde iş gücüne katılamadıkları gibi iş gücü içerisinde yer aldıklarında da ikinci sınıf çalışan, yedek iş gücü muamelesi görmekten kurtulamamışlardır. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin hemen hemen tamamında kanunlarla uluslar arası sözleşme ve bildirgelerle kadının çalışması kâğıt üzerinde koruma altına alınmış olmasına rağmen kadınlar cinsiyete dayalı ayrımcılık uygulamalarına hâlâ maruz kalmaktadırlar. Cinsiyete dayalı mesleki ayrımcılığın bir örneği de kadınların yönetim kademelerine terfilerde karşılaştıkları engellerdir. Bu engeller çalışma hayatındaki kadın yönetici sayısını belirlemekle kalmayıp, kadın çalışanların tamamının da en önemli sorunları arasında yer almaktadır. Çalışma yaşamında işe alınmadan ücretlere, işten çıkarılmadan yükselmeye kadar çeşitli konularda ayrımcılık uygulamalarıyla karşılaşan kadını ve özellikle kadın yöneticiyi konu alan bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde; tezin konusu, amacı, önemi, yöntemi ve kavramsal çerçeve başlıklar halinde ele alınmıştır. Birinci bölümünün diğer ana başlığı ise "yönetim ve kadın" olarak ele alınmış; ilgili literatürden faydalanılarak yönetim, yönetici ve kadın yönetici tanımları üzerinde durulmuştur. Çalışmanın ikinci bölümünde; kadının statüsüne tarihsel bakış, Cumhuriyet öncesi kadın ve Cumhuriyet döneminde kadın ana başlıkları ile kadınların toplumsal yaşamdaki rolleri ve verilen haklar doğrultusundaki statüleri ele alınmıştır. Çalışma yaşamı ve kadın iş gücü ana başlığı altında kadınların iş gücüne katılımları, kadın ve erkek meslekleri ve çalışma yaşamında ayrımcılık konuları, alt başlıklar oluşturularak ayrıntılı olarakincelenmiştir. İkinci bölümde çeşitli yönleri ile ele alınan diğer bir konu da çalışma yaşamında kadın yöneticiler başlığı altında toplanmıştır. Bu konu ile ilgili olarak; yönetim statülerinde yer alanlar içerisinde kadın yönetici oranları, kamu sektöründeki kadın yöneticiler, eğitim, sağlık sektöründe kadının statüsü, kadının yükselmesi önündeki engeller, kadın akademisyenler ve yöneticiler içerisindeki oranları, özel sektörde kadın yöneticiler ve kadın yöneticilere yönelik ayrımcılık, ele alınan alt başlıklarla ayrıntılı olarak incelenmiştir. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde ise; Muğla ilinde çalışmakta olan kadın yöneticiler ile ilgili alan araştırması anket tekniği kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Kadın yöneticilere uygulanan anketler neticesinde elde edilen veriler analiz edilmiş ve yorumlanmıştır. Çalışmanın sonunda da ulaşılan sonuçlara ve değerlendirmelere yer verilmiştir.
Değişen bilim anlayışında yöntem (hermeneutik) ve toplumsal kimlik sorunu
Bu tez "bilimsel anlayış (paradigma) değiştiğinde kendini ifade etme biçimlerinin (kimliğin) de değişeceği" varsayımından yola çıkılarak hazırlandı. Paradigma kavramını sistemli bir biçimde kullanan Khun, bilimsel anlayışın bazı çalışmalarla çok temel değişikliklere uğradığını, önceki çalışmalardan koptuğunu belirtiyor. Bu kopuş yaşandığında sadece bilim alanı ile sınırlı kalmamakta yaşamın bir çok alanında kendisini göstermektedir. Sözgelimi Newton fiziğinin hakim olduğu bir dünya ile Einstein fiziğinin hakim olduğu bir dünya bir olmayacağından, insanların dünyaya bakışları da farklı olacak, birisi gerçek, evrensel bilginin olabilirliği ile düşünecek diğeri ise Miskinliğin, olasılığın kendisini şekillendirdiğini duyumsayacaktır. Bu durumda bir taraf kesin hatlarla belirlenen bir toplumu şekillendirecek ve konsensüsü bu kesinlikte arayacak diğer taraf ise ilişkinci bir tavır takınıp kurgusallığı öne çıkarıp toplumun konsensüsünü sağlamaya yönelecektir. Konsensüsün dayanacağı en önemli öğe insanların kendilerini tanımlama biçimi olduğundan "kimlik" ile paradigma arasında bir paralellik görülmektedir. Kimlik ve paradigma paralelliğini ortaya koymak için başvurulacak en önemli araç da o paradigmanın kullandığı yöntemdir. Bu yöntem geniş anlamı ile epistemolojiyi ve ontolojiyi de kapsayacaktır. Pozitivizmin bilgiye ve varlığa bakışı ile oluşturduğu kimlik uyuşmak durumundadır. Aksi takdirde bir kimlik bunalımında söz edilebilir. Bunun nedeni de insanın çelişkiden kurtulup tutarlı olma isteğinde aranabilir. Aynı durum pozitivizm eleştirileri ile gündeme gelen diğer paradigmalar için de geçerlidir.256 Tezde pozitivizm için bir alternatif olarak ele alınan holistik paradigma ve ona uygun düşecek kimlik için de benzer değerlendirmelere gidilebilir. Holistik paradigma için uygun olan yönteme bakılarak oluşturulacak bu kimlik kuşkusuz pozitivizme denk düşen "ulus" kimlikten daha farklı olacak ancak ulus kimliği de kapsayacaktır. Bunun nedeni de holistik paradigmanın pozitivist yöntemi dışlamadığı aksine bu yöntemi de kabul edip bunlara pozitivizmin kabul etmeyeceği yeni yöntemler (sezgi, yorum vb.) katmasıdır. Bilim-kimlik paralelliği günümüzde bir çok kişi tarafından dile getirilen kimlik krizi için de bir çözüm olmaktadır. Zira yenilikler karşısında sürekli çatışma-uyum-uyumsuzluk durumu içinde olan insanın bir dengeye doğru gidip gitmemesi üzerine kurulan bir kimlik krizi savunusu geliştirildi. Böylece kriz potansiyelinin her zaman olduğu ancak bunun anormal bir durumu göstermesi için dengesizlik göstermesi gerektiği savunuldu. Küreselleşen dünyada kimlik politikalarının ön plana çıktı. Önemli çatışmaların sebebi olarak farklı kimlikler gösterilebiliyor. Üstelik bu kimliklerin dünyaya hakim olma arzusundaki bazı odakların gücünü arttırdığı söyleniyor. Ancak şu da gözden uzak tutulmamalıdır ki yeni-farklı kimlikler bu hegamonik güçler karşısında önemli bir muhalefet gücünü de barındırmaktalar. önemli olan bu potansiyelin nasıl değerlendirileceğidir.
15-24 yaş arası gençlerin durumları ve gelecek beklentileri: Muğla ili örneği
Bu çalışma, "15-24 yaş arası gençlerin durundan ve gelecek beklentileri" adını taşımaktadır ve Muğla'daki gençler üzerinde uygulanmıştır. Gençlerin içinde bulundu ğu sorunların hangi düzeyde olduğu, sorunlarının nedenleri, sorunlarının çözümlenebil- me imkânları saptanmaya çalışılmıştır. Kişisel olgularla toplumsal olguları ilişkilendirme çabası, aile sisteminin de öne mi gözönünde bulundurularak sosyal-psikolojik nitelikte bir ele alışı zorunlu kılmış, sorunlar genel bir toplumsallaşma çerçevesi içinde incelenmiştir. Belirli bir yaş dilimi içinde "duygu, düşünce, davranış ve tutum olarak gelişme cabası harcayan kişi" olarak tanımlanan genç; ailesi, okul ve iş hayatı, yakın çevresi üe sürdürdüğü faaliyet ve ilişkileri sonucu edineceği davranış, tutum, düşünce ve bilgi birikimi; hem kendisinin hem de toplumun geleceğini biçimlendirecek unsurlarla top lum içinde önem kazanmaktadır. Gencin sağlıklı ve verimli kişilik özelliklerine sahip olması, yeterli ve nitelikli bir sosyalleşme çevresi içerisinde mümkün olabilir. Gençlikle ilgili olarak ortaya çıkan sorunların, toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıya uygun olarak getirilecek çözümlerle, içinde yaşanılan toplumun gelece ğini belirleyici ağırlıkta bir öneme sahip olduğu da görülmektedir. Araştırmanın temel amacı, genç nüfusun belli bir kesitini temsil eden bir grubun (Muğla'daki gençler) çok yönlü bir betimlemesini yapmaktadır. Bunu gerçekleştirmeye çalışırken, gençlik sorunlarını sadece Muğla'da bulunan gençlerin sorunları olarak de ğil, bu grubun değişen toplumun bir parçası olduğu da gözönünde tutularak, bunların sosyalleşme çevrelerinden kaynaklanan sorunlar çerçevesinde bağlantısının kurulabile ceğini ortaya koymaktadır. Temel aldığım varsayım şudur, "Ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal etmen ler, gençlerin geleceğe ilişkin beklentilerini olumsuz yönde etkilemekte, geleceğe ka ramsar bakmalarına neden olmaktadır." "Gençlerin bugün içinde bulunduğu sorunların kaynağı, yetersiz bir sosyalleşme ve bunun yol açtığı bunalımdır", varsayımının sınandığı araştırma, çalışmamıza olumlu olarak katkıda bulunmuştur. Koşar HIZ
Propaganda ve seçim kampanyaları: 1995 Erken Genel Seçim örneği
Osmanlı Devleti`nde siyasal sistemin meşruluğu sorunu çerçevesinde Birinci Meşrutiyet'in tartışılması
ÖZET Siyasal iktidara içkin bir kavram olan meşruluk; iktidarın, sistem içerisinde yapmayı düşündüğü yenilikler için olduğu kadar, siyasal muhalefet için de önemli bir problemdir. Osmanlı Devleti bu meşruluk sorununu iki kavrama müracaatla aşmaya yönelmiş bir yapı arzeder: İslam Dini ve Adalet. Özellikle din; sistem içinde önemli bir meşruluk unsurudur. 18. yüzyıl ile hızlanan modernleşme sürecinde tüm yeniliklere Şeyhulislam'dan "fetva" alınarak meşruluk zemini hazırlamak başlangıç noktası olmuştur. Bu; "devlet'in yüce amaç, "din"in ise bir meşruluk aracı olarak görüldüğünün önemli bir göstergesidir. Çalışma; Osmanlı devlet yapısı içerisinde önemli bir kopuşu ifade eden mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçiş tartışmalarında dinin nasıl meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanıldığının ortaya konmasını amaçlamaktadır. Batıdaki demokratik parlamenter sistemi Osmanlı ülkesine taşımaya yönelik örgütlü bir aydın muhalefeti olan Yeni Osmanlılar Hareketi; Osmanlı Devleti'nde dinin bu meşrulaştırıcı işlevini farkederek taleplerini bu formda sunma gayreti içine girmişlerdir. Çalışmada; önce Yeni Osmanlıların felsefi ve siyasi altyapılarına değinilmiş, ardından bu meşrutiyetçi grubun siyasal sistemle ilgili taleplerine yönelen eleştiriler aktarılmış ve bu eleştirilere Yeni Osmanlılar' ın dini referanslı cevaplan tartışılmıştır. Son bölümde ise; meşrutiyet mücadelesini yapan Yeni Osmanlılar' ın, dini meşruluk formu altında "usul-ü meşveret" adı ile sundukları bu yeni düzene atfettikleri değişik anlamlar üzerinde durulmuştur. Bu çerçevede demokratik parlamenter düzen ile "usul-ü meşveret", parlamento ile "şura" ya da "meşveret meclisi", seçim ile "biat" ve kamuoyu ile "ehl-i hail ü akd" kavranılan arasında kurulan ilişkiye meşruluk sorunun çözümü açısından dikkat çekilmiştir. Türkiye'de demokratik geleneğin yerleşmesi açısından önemli bir adım olan I. Meşrutiyet'in meşru formda sunulmasında, dinin belirleyiciliği vurgusu daha sonraki yıllarda da demokratik yönetime ilişkin tartışmalarda kullanılmıştır. Bu anlamda meşrutiyet ya da meşverete ilişkin tartışmalar demokratik bir yönetim ile din arasında bir bağ kurulmasına yönelik çabaların da başlangıcı olarak değerlendirilebilir.
Afganistan etnik yapısı ve siyaset
Afganistan'ın son üç yüzyılını kapsayan bu çalışma, ülkenin sosyolojik ve siyasi yapılarını incelemektedir. Araştırmanın odağı, Afganistan'daki kabilevi düşünce ve kültür sisteminin etkileridir. Tarihsel süreçte Ahmed Şah Abdali döneminden itibaren siyasi güç ilişkileri kabilevi değerlerle şekillenmiş ve bu durum modern Afganistan'ın sürekli krizler içinde kalmasının ana nedeni olmuştur. Afganistan, birçok etnik gruptan oluşmasına rağmen, ulusal bütünlüğünü sağlamada sürekli sorun yaşamıştır. Kabilevi yapıların güç ilişkilerinde belirleyici olması, ülkenin iç ve dış çatışmalara açık hale gelmesine neden olmuştur. Tarih boyunca kabile çatışmaları, gücün belli gruplar arasında devredilmesine yol açmış, bu da ülkenin ekonomik ve sosyal gelişimini engellemiştir. Kabilevi yapıların dinsel ve ideolojik araçlarla desteklenmesi, Afganistan'da çatışmaları ve meşruiyet krizlerini derinleştirmiştir. Etnik ve mezhep kimlik çatışmaları, ulusal kimlik duygusunun gelişmesini engellemiş ve Afganistan'ı modern devlet anlayışından uzaklaştırmıştır. Mevcut yapılar, siyasi ve toplumsal alanda etkililik gösterememekte ve bu durum halkı ayrıştırmaktadır. Sonuç olarak, Afganistan'daki kabilevi ve etnik yapıların, ülkenin siyasi ve sosyal krizlerinin ana kaynağı olduğu belirtilmiştir. Çalışmada, Afganistan'ın kabilevi yapıların etkisinden kurtulması gerektiği, toplumsal ve siyasi yapılarının modernleşmesi için köklü değişimlere ihtiyaç duyduğu vurgulanmıştır.
Irak'ın kuzey bölgesindeki azınlıkların temsili: Türkmen Cephesi örneği
Bu araştırma, Irak'ın kuzey bölgesindeki çok çeşitli dini ve etnik toplulukların siyasi temsiline odaklanmaktadır. Kuzey Irak Bölgesi, Kürtler, Araplar, Türkmenler, Keldaniler, Süryaniler, Yezidiler, Kakailer, Zerdüştler ve Ermeniler gibi çeşitli toplulukları bünyesinde barındırmaktadır. 1992'de Kuzey Irak Bölgesel Hükûmeti'nin kurulmasıyla, bölge demokrasi sürecine adım atmış ve toplulukların hukuki, siyasi ve doğal hakları tanınarak onlara temsiliyet hakkı verilmiştir. Parlamentoda demokratik sürecin bir parçası olarak kota sistemi uygulanmakta olup, her topluluğa nüfusları ve siyasi önemleri oranında sandalye ayrılmıştır. Bu çerçevede Türkmen topluluğuna beş, Hristiyan topluluğuna beş ve Ermeni topluluğuna bir sandalye tahsis edilmiştir. Çalışma, Türkmen Cephesi Partisi ve onun Türkmen toplumunu temsil etmedeki rolünü ele alarak, Türkmen toplumunun bölgede ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi'nde nasıl bir konumda olduğunu araştırmaktadır. Türkmen Cephesi, Baas rejiminin sona ermesinin ardından Türkmen toplumunu temsil etmek amacıyla kurulmuş olup, Türkmenlerin siyasi sürece katılımını sağlayan temel parti konumundadır. Araştırmanın önemi, bölgedeki toplulukların iki ana açıdan stratejik rol oynamasından kaynaklanmaktadır. Birinci olarak, topluluklar bulundukları bölgenin istikrarı üzerinde doğrudan etkili olup, iç dinamiklerin ve siyasi sürecin parçasıdırlar. İkinci olarak, her topluluğun uluslararası ilişkilerde de özel bir yeri vardır; örneğin, Türkmen topluluğu Türkiye ile yakın ilişkilere sahipken, Keldani ve Süryani toplulukları Vatikan ile ilişkiler sürdürmektedir. Bu durum, toplulukların sadece iç dinamiklerde değil, dış ilişkilerde de önemli roller üstlenmesine yol açmaktadır. Araştırmanın temel hedefi, Kuzey Irak'ta yaşayan toplulukların genel olarak siyasi temsili ve özelde Türkmen Cephesi Partisi'nin temsil gücünü incelemektir. Araştırmada kullanılan ana hipotez, toplulukların parlamentoda ve hükûmette partiler aracılığıyla temsil edildiği, ancak çok partili yapının bu temsili zorlaştırabileceğidir. Araştırma, literatür taramasına dayalı betimsel analiz yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda elde edilen veriler ışığında, Türkmen toplumunun siyasi alanda nasıl temsil edildiği parti aracılığıyla değerlendirilmiş ve analiz edilmiştir. Çalışma, toplulukların temsiliyetine ilişkin önerilerle sonlandırılarak konuya katkı sağlamayı hedeflemektedir.
Türkiye'de İslamofobik yaklaşımlar (1980-2000)
Bu tez 1980 ve 2000 yılları arasında Türkiye'de meydana gelen islamofobik yaklaşımları incelemektedir. Genellikle islamofobi, Müslüman olmayan ülkelere özgü bir problem olarak görülmektedir. Tez; islamofobinin yalnızca Müslümanların azınlık olduğu ülkelerde değil, nüfusun çoğunluğunun kendini müslüman olarak tanımladığı ülkelerde de var olabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır. Tezde islamofobinin belirlenmesi amacıyla bir dönemlendirilmeye gidilmiştir. Bu dönemlendirme; ön yargı ayrımcılık, dışlama ve şiddet kavramlarından hareketle yapılmıştır. Tezin birinci bölümünde islamofobi ve antiislamizmin uluslararası literatürdeki yeri anlatılmış ve kavramlar açıklanmıştır. Ayrıca islamofobinin temel göstergeleri anlatılmıştır. İkinci bölümde islamofobinin Türkiye'de nasıl oluştuğu ve nasıl işlendiği anlatılmış; 1980-1997 yılları arasındaki dönem ön yargı, dışlama bağlamında islamofobi olarak açıklanmıştır. Üçüncü bölümde 1997 sonrası meydana gelen şiddet dönemi örneklendirilmiştir. Bu örneklendirilme yapılırken, ordu, içişleri bakanlığı, milli eğitim bakanlığı ve üniversiteler gibi kamu kuruluşları ve çeşitli sivil toplum örgütleri tarafından yapılan ayrımcılık ve şiddet eylemleri temel alınmıştır. Çalışmada siyasetçilerin ve asker kişilerin açıklamaları, konuyla ilgili gazete haberleri ve karikatürler incelenip analiz edilmiştir. Tezde betimsel analiz ve içerik analizi yöntemleri kullanılmıştır. Tezde 1980- 2000 yılları arasında dini hayatı pratikte yaşayan kişilerin ön yargı, ayrımcılık, dışlama ve şiddet bağlamında islamofobiye ve antiislamizme uğradığı sonucu çıkarılmıştır.
Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve siyasi partiler
The aim of this study is to explain the strong office of the presidency in the parliamentary system in Turkey in the post-1980 period with particular reference to the presidential election crisis that acquired significance in Turkish politics in the aftermath of the 1960 coup. the aim of this thesis is to clarify certain concepts such as electoral system, social structure, military influence and parties stability, which are important for understanding the recent "presidential election crisis debate" in contemporary Turkish politics.
Kadına yönelik şiddettin bir boyutu: Somali'de kadın sünneti
Kadın sünneti, Afrika'dan- Asya'ya ve Orta Doğu'ya uzanan dünyada 30'dan fazla ülkede gerçekleştirilen geleneksel bir uygulamadır. Kadın sünneti, uygulamaya maruz kalan kişilerin fiziksel, zihinsel ve psikolojik sağlığı üzerinde ciddi şekilde olumsuz etkilere neden olan bir olgudur. Kadın sünnetinin arattığı olumsuz sağlık sonuçları hem kısa vadede ortaya çıkabilmekte hem de uzun vadede yaşam boyu sürebilmektedir. Kadın sünnetiSomali kültüründe ciddi bir sorun olarak varlığını devam ettirmektedir. Kadın sünneti kadına yönelik şiddetin bir türüdür. Bu uygulama, kadına yönelik olarak cinsel, fiziksel ve psikolojik şiddetin tek bir bedende vücut bulmuş halidir. Tarihin eski dönemlerinden beri uygulanan kadın sünneti geleneksel inançlar, değer ve tutumlar gibi çeşitli nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bu uygulamanın en temel nedeni kadın cinselliğine karşı duyulan korku ve önyargılardı. Bu araştırmanın amacı kadın sünneti uygulamalarinin sık yaşandığı ülkelerarasında ön sıralarda yer alan Somali'de kadın sünnetinin hangi gerekçelerle yapıldığını keşfetmektir. Bu çerçevede Somali, Puntland bölgesinde alan araştırması. Araştırma kapsamında dört grupla görüşme yapılmıştır. Birinci grup, kadın sünnetine maruz kalan kadınlardan ikinci grup kadın sünnetini uygulayan kadınlardan, üçüncü grup hükümet yetkililerinden, dördüncü grup ise sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinden oluşmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kadın sünneti, Somali, Putland,kadına yönelik şiddet,infibulasyon
Feragat edilmiş devrim: Etiyopya devriminin anlamdırılması süreci ve müteakip sosyal hareketler üzerindeki etkisi
The Ethiopian revolution is may be among the most debated but least understood revolution in Africa. The three political questions; Land to the Tiller, the question of nationalities and demand for democracy that determined the political landscape of the country for five decades are the result of the revolution. The various explanations about the revolution mainly came from analytic oversimplification which lacks the capacity to give complete sense of the revolution. Most scholarly works engaging on identifying similarities between the Ethiopian revolution and revolutions elsewhere in Europe and Asia failed to unearth the special and complex nature of the Ethiopian polity and their revolution. This study consistently focuses on the importance of taking the whole picture of the revolution so that previous objects of explanation didn't become the ultimate explanatory factors of the revolution. The state social and political changes that were sources of grievances for most part of the society that latter made some sub-groups more active insurrectionary than others are discussed. The research covers the two broad categories of revolutionary making factors as conventional and compromised making factors in a comparative historical analysis approach. The research affirms the primeval problems of 1974 Ethiopian revolution and the impacts of political and social changes of the preceding periods cannot be fully understood unless the revolutionary watersheds in the Muslim dominated peripheries and struggles for recognition in the urban centers are fully addressed. Finally it concluded that the framing process and framing factors played the major role in determining the underlying causative factors while the actual making factors are compromised and missed from the revolutionary narratives.
İyi yönetişimde sivil toplum kuruluşların rolü: Nijerya ve Tunus karşılaştırması
Küreselleşmenin süreklilik kazanmasıyla iyi yönetişim özellikle üçüncü dünya ülkelerinin temel ihtiyacı haline gelmiştir. Dünyadaki ulus-devletler, içte ve dışta politik ve ekonomik yapılarını geliştirmek için rekabetçi bir arayış içerisindelerdir. Bir ulus-devletin gelişiminin ve refahının temel kaynağı, iyi yönetişimden ortaya çıkan şeffaflıktır. İyi yönetişim teşviki ve tesisi sadece devlet ve özel sektörün sorumluluğunda değildir. Sivil toplumun kuruluşları da iyi yönetişime yönelik faaliyet ve stratejileriyle tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Bu çalışma, hem nicel hem de nitel verilerden yararlanarak karşılaştırmalı bir yöntemle Nijerya ve Tunus'taki STK'ların iyi yönetişimdeki rolünü anlamayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda işlevselci yaklaşımdan ve onun temel varsayımlarından hareket edilmektedir. Çalışma, bu iki ülke üzerinden demokrasinin inşası ve sağlamlaştırılması, yolsuzlukla mücadele, toplumsal hizmetleri, insan haklarının korunması ve terörle mücadele başlıklarında STK'ların rollerine odaklanmaktadır. Ayrıca, devlet dışı aktörler olarak STK'ların iyi yönetişim rolünü tartışarak siyaset ve sosyal bilimler literatürüne katkı sunmayı hedeflemektedir. Nihai olarak çalışma, etkili ve verimli STK'lara sahip olan bir ülkelerde iyi yönetişimin tesisinin daha kolay olduğu sonucuna varmaktadır.
Dijital diplomasinin kullanımı: 15 Temmuz darbe girişimi örneği
Uluslararası ilişkilerde Westphalia sonrası müzakereler, anlaşmalar, devletler arası sert güç, jeostratejik ve jeopolitik düşünce, barış ve savaş kavramları modern anlamlara dökülmüştür. Gelişen bilgi ve iletişim teknolojileri sayesinde dijital diplomasi kavramı doğmuştur. Bu çalışmada klasik diplomasisinin dijital diplomasiye dönüşümü anlayabilmek için öncelikle diplomasinin tarihçesi incelenecektir. Kamu diplomasi ve yumuşak güç kavramları ele alınacak, dijital diplomasi kavramı tanımlanıp, yerel ve küresel dijital diplomasi faaliyetleri ve stratejileri örneklendirecektir. 15 Temmuz Darbe Girişimi sırasında bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanımı incelenerek, Türkiye'nin dijital diplomasiyi nasıl aktif bir şekilde kullandığına değinilecektir. Özellikle 15 Temmuz gecesi ve sonraki güne odaklanılmak üzere dijital diplomasinin hükümet yetkilileri tarafından, vatandaşlar ve devlet dışı aktörler tarafından kullanımı, konuyla ilgili sosyal medya hesapları ve paylaşımları incelenecektir. Araştırma yöntemi olarak daha çok Twitter esas sosyal platform olarak ele alınmıştır. Çalışmanın amacı, devletlerin özellikle Türkiye'nin dijitalleşen dünyada ayakta kalabilmesi için dijital diplomasi uygulamalarına önem vermeleri gerektiğini vurgulamaktır. Bunun için ne tür çalışmalar yapılabileceğine dair fikir oluşturabilmektir.
Darbelerin siyasi meşruiyetinin sağlanmasında medyanın rolü: 12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz örnekleri
İletişim alanında yaşanan ilerlemeler sonrasında küreselleşme ve teknolojinin de etkisiyle, kitlesel iletişim araçları hem devletler hem de toplumlar açısından oldukça önemli hale gelmiştir. Toplumun medya tarafından kanalize edilebilmesi bağlamından yola çıkarak belirlenen çalışmanın konusu, siyaset ve meşruiyet ilişkisi anlamında medyanın devletler, toplumlar ve bireyler üzerinde yaratabileceği etkilerin kritik dönemler üzerinden ortaya konulmasıdır. Bu bağlamda çalışmada, medya ve siyaset ilişkisini ele alan kitle iletişim çalışmalarına ilişkin düşünsel temellendirmeler sunan Eleştirel Kuram'dan faydalanılmış, ideoloji, söylem, rıza üretimi ve güvenlikleştirme konuları çalışmanın kuramsal çerçeve bölümünde incelenmiştir. Çalışmaya örneklem olarak seçilen kritik dönemler; Türkiye'de yaşanan 12 Eylül 1980 Darbesi, 28 Şubat Post Modern Darbesi ve 15 Temmuz Darbe Girişimi süreçleridir. Bu örnekleme ilişkin dönemlerin incelenmesi anlamında kullanılacak olan meşruiyet, medya, askeri darbe gibi kavramlara ilişkin referans noktaları çalışmanın kavramsal çerçevesine dahil edilmiştir. İlerleyen bölümlerde örneklem olarak seçilen bu askeri müdahale süreçlerinin dayandığı siyasi, toplumsal ve hukuki temellere; hazırlık evrelerine ve gerçekleşme süreçlerine yer verilmiştir. Çalışmanın örneklemine ilişkin medya yansımaları, Eleştirel Söylem Analizi yöntemi ve Van Dijk'e ait Sosyo-Bilişsel Söylem Analizi tekniği kullanılarak analiz edilmiştir. Seçilen analiz tekniği; bu tür kritik dönemlere ilişkin süreçlerin daha iyi anlaşılabilmesi anlamında veri seçiminin belirli tarih aralıklarındaki yansımalara değil, çok daha uzun dönemleri kaplayabilecek "Eleştirel Söylem Anları"na odaklanması gerektiğini öngörmektedir. Bu doğrultuda çalışmada, incelenen askeri müdahale süreçlerinin daha iyi anlaşılabilmesi adına dönemlere ait eleştirel söylem anları olarak nitelendirilebilecek medya yansımaları incelenmiştir. Bu anların seçiminde 12 Eylül 1980 Darbesine ilişkin Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet, Tercüman gazetelerinden; 28 Şubat Post Modern Darbesine ilişkin Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet, Sabah gazetelerinden birer yıllık (6 ay öncesi-sonrası) dönem; 15 Temmuz Darbe Girişimine ilişkin ise diğer iki örneklemden farklı bir süreç ihtiva etmesi sebebiyle 11-17 Temmuz 2016 haftasının tirajlarına göre ilk 15 gazeteden yararlanılmıştır. Gerçekleşen askeri müdahale süreçlerine ilişkin medya yansımalarındaki eleştirel söylem anları; haber sunuşları ve sosyo-bilişsel söylem analizi yöntemine ilişkin içerdiği unsurlar üzerinden analiz edilmiştir. Analiz edilen medya yansımaları üzerinden medyanın; bu kritik siyasi süreçlerdeki etkisine ilişkin 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinde darbe süreçlerinin başarılı olması yönünde katkı sağladığı, 15 Temmuz döneminde ise darbe girişiminin istenilen sonuca ulaşamaması noktasında büyük bir rol üstlendiği ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Meşruiyet, İdeoloji, Söylem, Medya, 12 Eylül, 28 Şubat, 15 Temmuz, Askeri Darbe.
Türkiye'nin tek parti döneminde birey devlet ilişkisi (1923-1945): Ahmet Ağaoğlu'nun birey düşüncesi
İnsanların topluluk halinde yaşama zorunluluğu, toplumsal hayatın değişen şartlarıyla birlikte kurumsallaşmayla sonuçlanmış ve günümüze uzanan devlet yapıları ortaya çıkmıştır. Bu süreçte en önemli kırılma Batı dünyasında yaşanan modernleşme ile gerçekleşmiştir. Batı'da gerçekleşen bilimsel ve ekonomik gelişimin modern devlet anlayışından kaynaklandığı düşüncesi, Batı dışı toplumları derinden etkilemiştir. Böylece Batı dışı toplumlardaki bazı iktidarlar, Batı'nın yükselişini yakalayabilmek için modernleşme politikalarına yönelmiştir. Bu iktidarların bazıları tedrici bir ilerlemeyi benimserken bazıları radikal adımlar atmıştır. İkinci yolu izleyen iktidarlar modernleşme adına bireysel hak ve özgürlükleri baskılayarak topyekün bir inşa sürecine girmiştir. Türkiye'nin tek parti dönemi de pozitivist bir yönetim anlayışının, ulus devlet ideolojisini yerleştirme çalıştığı bir dönemdir. Bu çalışmaya göre, tek parti yönetiminin toplum mühendisliğiyle uyguladığı yeniden inşa çabası, Batı'daki gelişmeyi sağlayamadığı gibi birey devlet ilişkisini devlet lehine bir tahakküm ilişkisine sürüklemiştir. Ayrıca, ilk etapta araçsal olarak değerlendirilen ideolojik yönetim anlayışı süreklilik kazanmıştır. Kemalizmin ideologlarından olan Ahmet Ağaoğlu ise birey düşüncesi ile Batılılaşmaya meşruiyet kazandırmaya çalışmıştır. Çalışmada, tek parti dönemi Türkiye'nin kuruluş ve temellendirme dönemi olarak görülmüştür. Bu süreçte şekillenen birey devlet ilişkisi örnek olay yöntemiyle incelenmiş, Ahmet Ağaoğlu'nun birey düşüncesi üzerinden analiz edilmiştir. Böylece Türkiye'deki birey devlet ilişkisinin temelinde yer alan sorunların, bilimsel bir disiplin doğrultusunda açığa çıkarılması hedeflenmiştir.
Türkiye'de politik nesne olarak kadın: 28 Şubat örneği
Bu çalışma ile 28 Şubat sürecinin kadınların politik olarak nesneleştirildiği aynı zamanda İslamcı kadın için özneleşmeyi başlatan iki yönlü bir süreç olarak işlediğini ortaya koymak amaçlanmıştır. Politik özne ve nesne kavramları arasında hem bir karşıtlık hem de birbirini var etme durumu söz konusudur. Özne olmanın şartı, kendi konumunu sorgulamak ve özne olma bilincine sahip olmaktır. Nesne ise belirlenmiş, bireyselleşmesi önlenmiş olandır. Politik nesneleşmeye neden olan özdeşleşme, öznenin ortaya çıkmasını sağlayan bir süreç olarak da işlemektedir. Her özne kendi içinde "öteki"sini barındırdığından özne ve nesne konumları verili ve sabit değildir. Dağıtılmış siyasal paylaşımlara karşı ortaya çıkan mücadele siyasal özneleşmeyi sağlamaktadır. Refah Partisi'nin iktidara gelmesinde partili kadınların oy toplaması etkili olmuş; ancak kadınların siyasal katılımı belirlenen sınırlar içinde kalmıştır. 28 Şubat sürecinde kadınlar, ikili söylemsel karşıtlıklar ile araçsallaştırılmış ve nesneleştirilmiştir. Başörtüsü yasakları ile kadınların belirlenen görünüm dışında kamusal alana katılımları sınırlandırılmıştır. Yasaklara karşı başörtülü kadınlar, protesto ve yürüyüşler düzenlemiş, dernek ve vakıflar aracılığıyla hak talep etmişlerdir. İçinde bulunduğu konumu sorgulamaya başlayan ve dağıtılmış siyasal paylaşımlara karşı mücadele veren başörtülü kadın, siyasal özneleşme sürecine girerek İslamcı kadına dönüşmüş ve diğer kadın gruplarından farklılaşmıştır. Çalışmada 28 Şubat süreci, olaylar, aktörler ve sonuçlar bağlamında incelenmiş, süreç içinde kadına bakış açısı ve kadınların politik özne ve nesne bağlamında konumları değerlenlendirilmiştir. Sürecin, kadınların politik olarak nesneleştirildiği aynı zamanda İslamcı kadın için özneleşmeyi başlatan iki yönlü olarak işlediği ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Politik özne, Politik Nesne, özneleşme ve nesneleşme, 28 Şubat, başörtüsü, kadın.
İnsan platformların ve temel liberal demokratik değerlerin azaltması: Macar STK karşıtı çabaların yükselişi
After the collapse of the Soviet Union, there were several changes between the Hungarian government and the nongovernmental institutions' relationship. Under the Communist order, it was forbidden to create a sovereign civil society organization. The establishment of an independent third sector has become one of the main concerns at the beginning of the democratic era. This thesis aimed to analyze the growth of the Hungarian third sector, highlighting the "One and One Percent" law, which is the first governmental aiding system for the nongovernmental sector and the churches. According to the "One and One Percent" law, taxpayers can allocate one percent from their annual tax deductions to members of the nongovernmental sector and an additional one percent for churches. Is the "One and One Percent" law sufficient enough to support the nongovernmental sphere within a weakened, post-Communist civil society? This dissertation discussed the emergence of Hungarian civil society and the implementation of the "One and One Percent" law within the Hungarian context and explored its effects on the nongovernmental sector. Additionally, it discusses how this law influences the philanthropic habits of the Hungarian civil society. The thesis was conducted secondary scholarly studies, archival data from Hungary about the nongovernmental organizations, including foundations, and associations and the history of the government administration from 1949 to 2018. The thesis argues that the "One and One Percent" law is not sufficient for the expansion of the Hungarian third sector, which still experiences financial and material deficits. Even though taxpayers determine the recipients of this financial support, the funding originates from the government's aid framework. Therefore, it is essential to encourage civil society organizations to invest more in the progress and expansion of the Hungarian third sector by the state administration. Further research is needed to identify other factors that could promote the support of the nongovernmental sector. Keywords: Post-Soviet Hungary, One and One Percent Law, nongovernmental sector, civil society
Fransa'da göçmen sorunu: Anti-kolonyal mücadelelerden kent ayaklanmalarına sınıf fraksiyonlarının oluşumu
This study has basically two theses: first, it claims that the problems that often come into the public debate in France related to the immigrants issued from the countries of the Maghreb and Sub-Sahara and to their descendants of second and third generations can be identified under the rubric of 'immigrant question'. It does not rely upon the narrower legal definition of immigrant in the French law which accepts most of the descendants as French citizens and not as immigrants on the grounds that they were born on the French soil; instead, regardless their legal status of citizenship, it approaches the immigrants and their descendants under the same social category of immigrant through the phenomenon of cultural transmission between generations. Second, it claims that the immigrant question as such derives not essentially from the peculiarities of the French Republican model and the French social formation but from the capitalist mode of production which implies those peculiarities, and that the question, accordingly, has in fact a profound class character as regards the immigrants and their descendants that are in the scope of this study.
İslam'da siyasal iktidarın meşruiyet kaynakları: Dinsel-teorik temeller ve tarihsel uygulama örnekleri
Dünyadaki tüm toplumlarda siyasal iktidarlar meşruiyetlerini geleneksel ya da modern bir kaynağa dayandırmaktadırlar. Bu, yönetimlerin istikrarlı olması için zorunlu bir durumdur. İslam'da da siyasal iktidarların meşruiyet temelleri bazı dönemler farklılık arz etse de temel kaynak Kur'an ve sünnete olan sadakat olmuştur. Bazı dönemlerde bu iki temel kaynağın ortaya koyduğu şura, biat veya liyakat ilkelerine aykırı bir şekilde iktidarlar yönetmişse de temelde meşruiyet kaynağı kutsal kitap olmuştur. Burada yöneticilerin karizmaları, farklı kabile veya topluluklardaki güç ilişkisi, aile bağları veya ideolojik ve bürokratik bağlar siyasal iktidarların seçilmesinde etkin rol oynamıştır. Bu anlamda en iyi model olarak niteleyebileceğimiz Peygamber ve Dört halife döneminden sonra meşruiyet kaynaklarında dönüşüm yaşandığı görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, İslam'da siyasal iktidarın meşruiyet kaynaklarını Peygamber döneminden günümüze kadar dinsel uygulamalar temelinde incelemektir. İlk olarak siyasal iktidar ve meşruiyet ile ilgili kavramlara değinilmiş ve sonrasında geleneksel ve modern meşruiyet kaynakları ele alınmış. Dördüncü bölümde İslam'da siyasal iktidarın meşruiyet kaynakları incelenmiş ve son bölümde geleneksel ve modern dönem uygulamalarla meşruiyetin gelişim temelleri ortaya konmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Siyasal iktidar, Meşruiyet, Otorite, İslam, Şura, Biat
A comparative study of the inter-governmental relations between central and local government: The case of Turkey and Yemen
Examining the nature of intergovernmental relations between central and local governments has been an important pillar in the field of public administration in both practice and academia. This study has critically analyzed the nature and patterns of central and local government's relations in Turkey and Yemen. Besides, identifying the main challenges affecting the discourse of intergovernmental relations prevent the cooperative effort from implementing decentralization, achieving an efficient local government, transparency, fairness, and effective services delivery in Yemen. This is made through a historical comparative public administration development in both countries that dates back to Ottman Empire. In addition, to compering phenomena relating to intergovernmental relations, using a comparative case study method and rigorous review of government documents and academic materials related to the subject under consideration. The findings of this study indicate that Turkey has a strong and well-structured public administration system that can be traced, while Yemen has not only a weak system but also one that is on the brink of collapse due to the civil war. Hence, it is possible to suggest that the practice of local democracy in Turkey can be taken as a benchmark to strengthen local governments in Yemen. KeyWords: Comparative Public Administration, Local Governments, Central Governments, Decentralization, Intergovernmental relations, Administrative tutelage, Turkey, Yemen