
3,831
Archived Theses
12
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
The occupation of Anatolia and India by Mongols (XII and XIII' th century)
The main objective of this thesis named "The Occupation of Anatolia and India by Mongols (XII and XIII'th century)" is that to explain the effects of Mongols attacks which sprade into very large area in XII and XIII th century about Anotalia and India which are different and far from each other and to explain results of this attacks in Turkish-Islamic world. The thesis has been restricted to XII and XIII th century events because of so many events come into being in this period of time but for the correct evaluation, XI and XIV events have been discussed. Firstly, the sources that written in the same period of thesis' topic have been studied and a data base has been formed. After analyzing and validating of this data base, thesis' text has been written using original and scrutiny works. While synchronous invasion of Mongols and incapability of II th Gıyaseddin Keyhüsrev and his successors had been termination of State of the Turkey Seljuks, Delhi Turkish Sultanate had succeeded to live because of intelligent steps of Vizier/Grand Vizier Balaban and other monarchies. But after invasion of Mongols, Delhi Turkish Sultanate has not gone forward towards south and Middle India. Also State of Abbasi that is central of Caliphate and Islamic had been demolished by Mongols. Turkish influence in India had been gotten weak because of reducing Turkish migration from Turkistan in far centuries. After demolishing of State of Harzemşahs, Peoples who comes from that place have increased the Turkish population of Anatolia. Turkish omniscients who taken refuge in Anatolia and India had served in Turkish-Islamic world Key Words 1. State of the Turkey Seljuks 2. Delhi Turkish Sultanate 3. Mongols 4. Anotalia 5.India
1725-1726 tarihli S-306 numaralı Sofya Kadı Sicili'nin okunması ve değerlendirilmesi
Bu çalışmanın temel kaynağı, S-306 numaralı hicri 1138-1139, milâdi 1725-1726 yıllarını kapsayan S-306 numaralı Sofya Şer'îyye Sicili'dir. Defter, yaklaşık 118 varaktan oluşur, içerisinde bulunan çeşitli belgeler transkripsiyon şeklinde değil, yeni Türk harfleriye özet şeklinde latinize edilmiştir. Sofya, Rumeli'nin en önemli şehirlerinden birisi konumundadır. Ve takriben XIV. yüzyılın sonlarında Osmanlı egemenliği altına girmiştir. Daha sonraki dönemlerde şehir, XIX. asra kadar Beylerbeyi'nin ikâmetgahı olduğundan ötürü burası, Paşa Livası şeklinde isimlendirilerek, Rumeli'nin merkezi konumundadır. Sofya, Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlar politakasının siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatının aydınlatılması açısından önem arzetmektedir. Bu yüzden, S-306 numaralı Sofya mahkemesi kadı sicili özetlenerek latin harflarine aktarılmıştır. Sofya Şehri'nin bir yılını kapsayan çalışma dört bölümden müteşekkildir. Birinci bölümünde Sofya'nın başlangıçtan Osmanlı idaresine girdiği tarihten, XVIII. yüzyıla kadar durumu ile ilgili bilgiler verilmiştir. İkinci bölümünü Osmanlı'da kadılık kurumu ve kadı sicilleri ile alâkalı bilgiler oluşturmaktadır. Üçüncü bölüm ise, defterin tamamının yeni Türk harfleri ile okunup belge çeşitlerine göre tasnif edildiği kısımdır. Son bölümde, okunan belgelerin çeşitlerine göre Sofya'nın merkez ile ilişkisi, iktisadi, sosyal, askeri ve dini hayatıyla ilgili elde edilen bulgular ile şehirde yaşayan gayrimüslim tabakanın millet sistemi içerisindeki varlığı değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı Doğu Avrupa çalışmalarına katkı sağlayabilmektir. Anahtar Kelimeler, Osmanlı Devleti, Doğu Avrupa, Rumeli, Sofya, Kadı Sicilleri
İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi 1907 numaralı elyazmasındaki Mevlevî âyînleri (Metin–tahlil)
Mevlâna, eserleri ve felsefesiyle, döneminde olduğu gibi, etkisi günümüze kadar süren önemli bir İslam mütefekkiridir. Mevlâna, tasavvufi bilgiyi, şiir kalıplarına dökerek başta edebiyatımız olmak üzere Fars Edebiyatını da büyük ölçüde etkilemiştir. Mevlana'nın tasavvufi görüşleri, vefatı akabinde oğlu Sultan Veled tarafından sistemleştirilerek Mevleviyye tarikatının temelleri atılmıştır. Mevlevihaneler, süreç içerisinde birçok âlimin ve sanat erbabının yetişmesine zemin hazırlayan kurumlar olmuşlardır. Mevleviyye tarikatı içinde yetişen mutasavvıflarca, semâ törenlerinde icra edilmek üzere usullü bir şekilde edebî ve musikî kaideler esas alınarak bestelenen Mevlevi âyinleri, Türk müziğinin en önemli musiki formları arasında yer almaktadır. Türk musiki geleneğinde, nota yazımı yaygınlaşmadan evvel meşk sistemi olarak adlandırılan aktarım sistemi kullanılmaktaydı. Eserlerin icrasında faydalanılan diğer bir yöntem ise eserlerin güftelerinin yazıldığı güfte mecmuaları idi. Oluşturulan bu güfte mecmuaları sayesinde, meşk sistemiyle aktarımda zincirin kopmasıyla eserlerin besteleri süreç içerisinde unutulsa bile, güftelerinin unutulması engellenmiş ve günümüze ulaşması sağlanmıştır. Güfte mecmuaları vasıtasıyla günümüze ulaşmış olan bu eserler, musikimizin de temel kaynak metinleri arasında yer almaktadır. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi 1907 Numaralı Elyazmasındaki Mevlevî Âyinleri‟ni içeren bu çalışma, ilgili âyinlerin metinlerini ve bunların farklı açılardan tahlilini içermektedir. Bu hedef doğrultusunda birinci bölümünde, Mevleviyye tarikatı çeşitli yönleriyle tanıtılmış; ikinci bölümde, Mevlevî âyinlerinin beste, makam, musiki, usûl ve güfte açısından genel özellikleri ele alınmış, yazma nüshada eseri yer alan şairlerden söz edilmiştir. Bu doğrultuda İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi 1907 Numaralı Elyazmasında yer alıp bestesi günümüze ulaşamamış olan iki eser, döneminin üslup özellikleri de dikkate alınarak yeniden bestelenmeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise, çalışmanın konusunu teşkil eden İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Kütüphanesi 1907 numaralı elyazmasındaki Mevlevî âyinlerinin transkripsiyonlu metnine ve tercümesine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Tasavvuf Edebiyatı, Mevlevî Âyini, Mevlevî Dedeleri, Türk Klasik Musıkî Tarihi, Rauf Yektâ Bey
Hun-Germen ilişkileri
Tez çalışması, Hunların kökeni ve Avrupa'ya göçlerini ve Hun-Germen ilişkilerini incelemek amacıyla yapılmıştır. Hunların kökeni ve göçleri, Roma, Soğd, Hint ve Çin kaynaklarının sunduğu bilgiler ışığında ele alınmıştır. Ayrıca, Xiongnu-Hun özdeşliği teorisi hakkındaki tartışmalara değinilmiştir. Hunların Germen kavimleriyle olan siyasi ve askeri ilişkileri, Roma kaynakları ve modern çalışmalarda sunulan malumatlara göre, açıklanmış ve değerlendirilmiştir. Araştırmada, Hunların Xiongnuların devamı oldukları ve Türklerin atalarını teşkil ettikleri görülmüştür. IV. yüzyılın ikinci yarısının başında, Altay Bölgesinden göç eden Hunların, Kazakistan'ı aşarak Volga Nehri havalisine ulaştıkları anlaşılmıştır. 370'lerin ilk yıllarında, Don Nehri'ni geçen Hunlar, ilk olarak Ostrogotları, daha sonra ise, Vizigotları mağlup etmişlerdir. Böylece Hunların Germen kavimleriyle olan münasebetleri başlamıştır. Bu ilişkiler, V. asrın son çeyreğine kadar devam etmiştir. Bu süreçte, Hunların siyasi, askeri ve sosyal alanlarda münasebet kurduğu Germen halklarının Ostrogot, Vizigot, Gepid, Herul, Scir, Rugi, Vandal, Süev, Burgund ve Franklardan müteşekkil olduğu görülmüştür. Hunların özellikle Vizigot ve Vandalların göçlerinde rol oynadığı; dolayısıyla Germenlerin Roma İmparatorluğu topraklarını ele geçirmelerine sebebiyet verdikleri anlaşılmıştır. Uldız döneminden itibaren Hunlar, egemenlikleri altındaki Germen kavimlerinden yardımcı kuvvet olarak istifade etmişlerdir. Attila devrine gelindiğinde, bilhassa Ostrogot ve Gepidler, Hun İmparatorluğu bünyesinde siyasi ve askeri alanlarda önemli roller edinmişlerdir. Ancak, Attila'dan sonra, Gepidlerin başını çektiği Germen kavimleri, Hun hâkimiyetine karşı harekete geçmişlerdir. Germenlerin bu teşebbüsünün Hunların çöküşünde etkili olduğu tespit edilmiştir.
16 Numaralı, 1082-1083 (1671-1673) tarihli Kadıasker Defteri'ne göre Kırım'da sosyal ve ekonomik hayat
Şer'iyye sicilleri, yerel tarih çalışmalarında önemli kaynaklardan biridir. Bu siciller Osmanlı Devleti'nde ve Kırım Hanlığı'nda adalet mekanizmasının başındaki kadı dediğimiz görevliler tarafından tutulur. Tutulan sicillerde evlilik, boşanma, miras, hırsızlık, cinayet, tayin ve daha pek çok konu hakkında bilgiler mevcuttur. Söz konusu kayıtlarda toplumun her kesiminden insanı görmek mümkündür. 15. yüzyılın son çeyreğinden 18. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı toprağı olan Kırım, Karadeniz'de stratejik bir konuma sahiptir. Bölge, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında çetin mücadelelere sahne olmuştur. Bulunduğu coğrafî konum hasebiyle Balkanlar, Avrupa, Rusya, Asya ve Anadolu insanlarının kültürlerinden izler taşımaktadır. Bu bakımdan Kırım kadıasker defterleri yerel ve sosyal tarih alanında çalışma yapmak isteyen araştırmacılara fevkalade bilgiler sunmaktadır. Söz konusu tezde, 16 numaralı Kırım kadıasker defteri incelenmiştir. Elde edilen veriler üzerinden bölgedeki idarî yapılanma, ekonomik yapı, aile hayatı, etnik gruplar, Müslüman ve gayrimüslimlerin isimleri, onların unvanları, meslek kolları, kullanılan ölçü birimleri ve para cinsleri, kişisel eşyalar, günlük hayatta kullanılan araç- gereçler, köyler, mahalleler ve hatta hayvan cinsleri değerlendirilmiştir.
Türk Amerikan ilişkileri ve Türkiye'de eğitime Amerikan etkisi (1945-1965)
Osmanlı döneminde XIX. yüzyılda ABD ile olan ilişkilerin en önemli başlıklarından birini Osmanlı Devleti sınırları içerisinde faaliyet yürüten misyonerlik teşkilatına bağlı Amerikan eğitim kurumları ve onların yürüttüğü eğitim faaliyetleri oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasından sonra çeşitli sebepler ile İkinci Dünya Savaşının son yıllarına kadar düşük yoğunlukta olan bu alandaki ilişkiler, 1945-1965 yılları arasında çok yönlü ve hızlı bir şekilde gelişmeye başlamıştır. Bu dönemde, Türkiye'de Amerikalı eğitim uzmanları ve akademisyenler vasıtasıyla eğitimin her kademesinde Amerikan etkisini görmek mümkündür. Dünyanın ilk planlı ve sürekli öğrenci değişim programı olarak kabul edilebilecek Fulbright Programı, Amerikan Barış Gönüllüleri Programı, Amerikalı eğitim uzmanları ve Türkiye'de Amerikan tarzı özel statülü üniversitelerin açılması hep bu dönemin içindedir. Bu dönemdeki eğitim ile ilgili tüm başlıkları birlikte ve birbirlerine olan etkileri açısından irdeleyerek değerlendirme amacı bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Türkiye'de 1950'li yıllardan önce yurtdışı eğitim için ağırlıklı olarak Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerini tercih edilirken bu dönemden itibaren Türk gençleri için artık öncelikli rota ABD olmuştur. Bu durum, kamu ve özel sektörde çalışma hayatı içinde olup eğitim ve staj için yurt dışına gönderilen kişiler için de geçerlidir. Erken Soğuk Savaş dönemini içine alan bu yıllarda iki ülke arasındaki eğitim ve kültür ilişkileri, ABD'nin dünyanın birçok bölgesinde uyguladığı; amacı ABD hegemonyasını güçlendirmek olan ve içeriğinde Amerikan propagandasını barındıran eğitim ve kültür politikalarına uygun olarak başlayıp gelişmiştir. İki ülke arasındaki eğitim ve kültür alanındaki ilişkinin ABD için önemi, Soğuk Savaş şartlarında antikomünist algı oluşturmanın yanı sıra Türkiye'nin de içinde bulunduğu bölgedeki etkinliğini artırmak için ihtiyaç duyduğu yerel insan kaynağının yetiştirilmesidir. Türkiye ise bu programlara dâhil olarak, bir tarftan ulusal güvenlik ve ekonomik alanlardaki ihtiyaçları için ABD'den destek alırken diğer taraftan da gelişmek ve büyümek için ABD'yi model ülke olarak görmüştür. İki ülke arasındaki eğitim ve kültür alanındaki ilişkiler bu dönemde dış politikanın diğer konularından bağımsız gelişmemiştir. Bu dönemde Türkiye'de, dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi, ABD'nin uygulamaya koyduğu ekonomik ve sosyal programlar neticesinde ekonomik, siyasal, sosyal ve günlük hayatta ciddi bir Amerikan etkisi oluşmaya başlamıştır. Bu etkinin oluşmasında, ABD'nin ekonomik ve askeri yardımlarının yanı sıra o tarihlerde tüm dünyada uygulamaya koyduğu eğitim ve kültür siyaseti belirleyici olmuştur. Bu dönemde, Amerikan değerlerinin Türk halkına benimsetilmesi için günümüzde "Kamu Diplomasisi" kavramı içinde değerlendirilebilecek faaliyetler; Türk-Amerikan Derneği ve Amerikan Barış Gönüllüleri Örgütü gibi teşekkülerin yanı sıra Amerika'nın Sesi gibi birçok yazılı ve görsel yayın kuruluşu üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Metot olarak; çalışmanın bir tarih araştırması olması nedeniyle tarih araştırmalarının klasik yöntemi olan tasnif, tahlil, tenkit, terkip yöntemleri kullanılmış, anlatılan konunun özelliğine göre kronolojik olarak ilerlenmiştir. Asıl amaç, iki ülke eğitim ilişkilerinin Türkiye'ye olan etkisini açıklamak olduğundan dönemin uluslararası ve bölgesel durumu da uluslararası ilişkiler disiplini çerçevesinde ele alınmaya çalışılmıştır.
Kastamonu'da İngiliz esirler (1916-1917)
Tezin konusu, Birinci Dünya Savaşı sırasında 29 Nisan 1916 tarihindeki Kutü'l-Amare zaferi ile esir alınan İngiliz askerlerinin yerleştirildikleri Kastamonu Üsera Garnizonu'na getirilmesinden garnizonun kapatılmasına kadar geçen süreçtir. Sürecin aydınlatılmasında Osmanlı arşiv belgeleri ve esirlerin hatıratındaki bilgiler kullanılmıştır. Tezin giriş bölümünde, tezin konusu ile bağlantısından dolayı, Birinci Dünya Savaşı'nın sebepleri ve Osmanlı Devleti'nin savaşa giriş süreci özetlenmiştir. Birinci bölümde ise Türk-İngiliz ilişkileri ve Kutü'l-Amare zaferi üzerinde durulmuştur. Tezin ana konusunun ele alındığı sonraki bölümde esirlerin Kastamonu'ya getirilmeleri, yerleştirilmeleri, buradaki hayatları ve kampın kapatılmasına kadar geçen zamanda yaşananlar anlatılmaktadır. Bu devre arşiv belgeleri, hatırat ve diğer araştırma eserlerinin ışığında aydınlatılmaya çalışılmıştır.
Kastamonu'nun tarihî iki kazası Devrekâni ve Ginolu sahili
Kastamonu, Türk tarihi açısından önemli bir kenttir. Kastamonu havalisinde Türk hâkimiyeti ve iskânı XI. yüzyılda başlamıştır. XII. yüzyılda Bizans'la Türkler arasında sık sık el değiştiren Kastamonu'da XIII. yüzyıl boyunca Selçuklulara bağlı Uc Beylerbeyliği olan Çobanoğulları egemen olmuştur. XIV. yüzyılın tamamı ve XV. yüzyılın ilk yarısı boyunca ise Candaroğulları Beyliği egemenlik tesis etmiştir. Adı geçen yöre, 1461 tarihinden itibaren Osmanlı Devleti yönetimi altına girmiştir. Şehrin Osmanlılara geçmesiyle birlikte Kastamonu askerî ve idari açılardan önemli bir birim olan Sancak merkezi yapılmış ve Osmanlı şehzadelerinden bazıları buraya Sancak Beyi olarak tayin edilmişlerdir. Kastamonu, XV-XVI. Yüzyıllara ait Tapu Tahrir defterlerinden anlaşılacağı üzere, XV-XVI. yüzyıllarda Merkez, Araç, Devrekâni, Küre, Göl, Boyabad, Daday, Sinop, Ayandon, Taşköprü ve Durağan nahiyelerinden (kazalarından) oluşmaktaydı. Kastamonu'nun Beylikler ve Osmanlılar zamanında en mühim kazaları arasında, konumuz kapsamına giren Devrekâni ile XVII. yüzyılda Devrekâni'den ayrılarak müstakil bir kazaya dönüşmüş bulunan Ginolu Sahili bulunmaktadır. Bu iki kaza ve bağlı köylerinin tarihî, sosyal ve kültürel yapısı Tapu Tahrir kayıtları, Vakıf defterleri, Vakfiyeler, Salnâmeler vb. diğer kaynaklar ışığında aydınlatılmaya çalışılmıştır. İki kaza sınırları içerisinde karşımıza çıkan sosyal, dinî ve kültürel varlıklardan olan camiler, mescidler, tekkeler (zaviyeler), türbeler, çeşmeler vb. eserler de incelenmiştir. Bu eserlerden bir kısmı alan araştırmaları kapsamında bizzat yerinde görülmüştür. İlaveten Devrekâni ve Ginolu Sahili'ne tâbi köy, mevki, yaylak adları da bu araştırmada değerlendirilmeye alınmıştır.
Belgelere göre Hitit hukukunun dinsel dayanakları
Hitit Devleti Teokratik Monarşik bir yönetime sahip bir devlettir. Bu sebeple idare meşruiyetini tanrılara dayandırmaktadır. Bunun sonucu olarak kanun metinleri de tanrıların garantisi altındadır. Ayrıca suç ve günah kavramları iç içe geçmiştir ve kanunlara aykırı her davranış tanrılara karşı işlenmiş bir suçtur. Suçlu kişiler tanrıların karşısında da kirlidir ve bu kirlilik felaketlere sebep olur. Tezimizde bu bağlantıyı ortaya koyarak idari meşruiyetle birlikte hukukun toplum nezdinde uygulanabilirliği açıklanmıştır. Bu hukuki metinlerde tanrıların iradesi arasındaki ilişkiyi gösteren bazı unsurlar bulunmaktadır. Biz de bu unsurları kullanarak hukuki meşruiyetin ilahi bir irade ile pekiştirildiği ortaya koymaktayız.
Başlangıcından M.Ö. 2. binyılın sonuna kadar Kıbrıs Mısır ilişkileri
Akdeniz'in üçüncü büyük adası olan Kıbrıs, Doğu Akdeniz'de bulunan Mısır, Levant ve Anadolu'ya komşudur. Coğrafi konumundan ötürü geçiş güzergâhı görevi üstlenen Ada, siyasi ve ticari ilişkilerde aktif rol oynamıştır. İlişki içerisinde olduğu kültürleri etkileyen ve onlardan etkilenen Kıbrıs, ticari aktivitenin altın çağını yaşadığı Geç Tunç Çağı'nda bakır, kereste ve keramik gibi aranan birçok hammadde ve işlenmiş ürüne sahip olduğu için kısa zamanda politik ve ekonomik açıdan güç kazanır. M.Ö. 2. Binyıl Ada'nın Mısır, Yakın Doğu ve Ege medeniyetleri ile yakın ilişkiler kurduğu bir dönemdir. Konumuz gereği Kıbrıs Mısır özeline baktığımızda Mısır kralı (Firavunu), Alašia kralı arasındaki yazışmaları gösteren Amarna Mektupları, Geç Tunç Çağı'nda yapılan ticareti gösteren en önemli bulgulardan biri olan Uluburun Batığı, mütevazı yükü ile Gelidonya Batığı, karada birçok noktada ele geçen arkeolojik buluntular ikili ilişkilerin ne denli sık bir dokuya sahip olduğunu gösteren kıymetli kaynaklardır. Bahsi geçen kaynaklar aracılığıyla başlangıcından M.Ö.2. binin sonuna kadar Kıbrıs Mısır ilişkileri ayrıntılı bir şekilde gösterilmeye çalışılmıştır. Coğrafyanın toplumların değişmez kaderi olduğu bilgisinden yola çıkarak Kıbrıs'ın ve Mısır'ın etkileşimde olmasını sağlayan siyasi ve ticari ilişkiler gözler önüne serilmiştir. Anahtar Sözcükler: Kıbrıs, Mısır, Doğu Akdeniz, Amarna Mektupları, Uluburun Batığı.
Erken Demir Çağı'nda Kıbrıs Anadolu ilişkileri
Anadolu yarımadasının en yakın komşularından biri olan Kıbrıs adası gerek jeopolitik konumu gerek önemli hammadde kaynakları açısından çağlar boyunca ilgi odağı olmayı başarmıştır. Geçiş güzergahında yer alan ada Anadolu ile ilk çağlardan itibaren yakın ilişkiler kurmuş ve bu ilişkiler neticesinde kültürler arası etkileşimler yaşanmıştır. En yoğun ilişkilerin yaşandığı dönem ise Geç Bronz Çağı'dır. Ancak MÖ. II. binin ikinci yarısında Anadolu'dan Mısır'a kadar birçok medeniyet üzerinde tarihsel ve toplumsal değişikliğe sebep olan Ege Göçleri yaşanmıştır. Bu göç dalgası neticesinde Anadolu'nun çehresi tamamen değişmiş dönemin en önemli imparatorluklarından olan Hitit İmparatorluğu yıkılmış, bu yıkımlar neticesinde de Kıbrıs adası üzerindeki Hitit hegomanyası son bulmuş ve adada çeşitli krallıklar ortaya çıkmıştır. Anadolu'da ise Geç Hitit Beylikleri, Phrygia, Urartu, Lydia, Lykia gibi yeni devletler kurulmuştur. Göçler sonrasında, Karanlık Çağ olarak adlandırılan, iki yüz yıllık bir zaman dilimini içerisine aldığı düşünülen bir dönem yaşanmıştır. Bu dönemde her ne kadar ekonomik faaliyetler devam etmiş olsa da, yazının ortadan kalkması neticesinde metin ve verilerdeki eksiklikler sebebiyle Erken Demir Çağı'ndaki ticari ve kültürel faaliyetlerin ne düzeyde olduğu tam olarak bilinememektedir. Yapılan çalışmada Erken Demir Çağı Anadolu'su ve Kıbrıs arasındaki kültürel ve ticari ilişkiler ele alınmıştır. Daha çok Anadolu'nun kıyı kesimlerinde ele geçen buluntular ışığında kültürler arası ilişkiler incelenmiştir.
Abbâsî Devletinin diplomatik ve kültürel ilişkileri (M. 750-850/ H. 132-235)
Abbasîlerin ilk asrındaki (M.750-850/H.132-235 ) dış ilişkiler, doğu ve batı tarihi bakımından oldukça dikkat çekicidir. İslam devletleri, tarih boyunca büyük devletlerle birçok alanda ilişkiler geliştirdi. Hicretin altıncı yılında Hz. Muhammed (S.A.V), İslam devletine komşu olan devletlerin liderlerine İslam'ı tebliğ etmek ve barış yanlısı olduğunu göstermek amacıyla elçiler gönderdi. Elçilik faaliyetleri Hulefâ-yi Râşidîn, Emeviler ve Abbasilerin ilk dönemlerinde de aynen sürdürüldü. Bu durum neticede Abbasilerî, komşu devletler ve güçler ile sağlıklı ilişkiler kurmaya zorladı. Abbâsî Devletinin kurduğu ilişkilerde hiç şüphesiz en püyük pay, elçilik heyetlerinin oldu. Karşılıklı yazışmalar ve elçilik heyetleri sayesinde, Müslüman elçiler doğu ve batıdaki kralların ve imparatorların saraylarına ulaştılar. Karşılıklı yürütülen siyasi, kültürel, ve bilimsel faaliyetler, tarafların kültür ve düşünce hayatının gelişmesine önemli katkı sağladı. İlk Abbâsî dönemi (H. 132-235/ M. 750-850), İslam devletinin tipik ilmi dönemini temsil etmektedir. Abbâsî devletinin diğer devletlerle kültürel münasebetleri bu dönemde gelişmeye başladı. Özellikle yabancı kültürler, İslam medeniyetini ayağa kaldıracak olan bilimin ilham kaynağı oldu. Abbâsî devletinin siyasi istikrarı sağlaması ile birlikte, bilime olan ilgi artacak ve farklı dillerden birçok eser Arapça'ya tercüme edilecektir.
XVI. yüzyıl'da Osmanlı Devleti'nde ihracat yasağı (5, 6 ve 7 numaralı Mühimme Defterlerine göre)
Mühimme defterleri, Divân-ı Hümâyun'da alınan kararların kayıt altına alındığı defterlerden biridir. Padişah onayı sonrasında düzenlenen fermanların suretleri bu defterlere kaydedilirdi. Mühimme defterleri, devrin siyasi ve idari yapısının yanı sıra sosyo-ekonomik olayların tespitinde de önemli kaynaklar arasında yer alır. Çalışma konumuzda, Klasik döneme ait Mühimme defterlerinden 5, 6 ve 7 Numaralı defterlerde ihracat yasağına ilişkin hükümler yer almaktadır. Osmanlı Devleti'nde dönem şartlarında ihracat yasağının nasıl gerçekleştiği, hangi sebeplerle yapıldığı ve ihracat yasağına konu olan ürünler üzerinde durulmuştur. Çalışmada, dönemsel olarak 5 Numaralı Mühimme Defteri (1565-1566); 6 Numaralı Mühimme Defteri (1564-1565) ve 7 Numaralı Mühimme Defteri (1567-1569)'nin tarihleri sınırlılığında ihracat yasağı verileri değerlendirilmiştir. Çalışma, giriş ve iki bölümden meydana gelmektedir. Çalışmanın Giriş kısmında Mühimme defterlerinin kaynak değeri ve söz konusu defterlerde ihracat yasağına ilişkin veriler ele alınmıştır. Birinci bölümde Osmanlı Devleti'nde iktisat anlayışı ve üretim, Osmanlı Devleti'nde ithalat ve Batı merkantilizmine bakış konularına yer verilmiştir. İkinci bölümde ise, Osmanlı Devleti'nde ihracat yasağı anlayışı ve ihraç yasağına konu olan tarımsal ürünler, hayvan ve hayvansal ürünler ile madenler ele alınmıştır.
25 ve 26 Numaralı Kırım Şer'iyye sicillerine göre II. Hacı Giray Han döneminde sosyal ve ekonomik hayat
Coğrafya ve iklim toplulukların temel geçim kaynaklarından yaşayış tarzlarına ve hatta kültürel kodlarına kadar pek çok unsura etki eder. Birey içinde doğduğu toplumun bir parçasıdır ve ondan izole bir hayat süremez. Kırım toplumu bu perspektiften ele alındığında coğrafyanın ve iklimin yaşantıya etkisi oldukça büyüktür. Bir yarımada görünümünde olan Kırım'da geniş bozkır topraklar insanların hayvancılık yapmasına imkân verir. Ancak, verimli topraklarda tarım küçük çaplı bağ bahçe ekiminden de ileriye gitmemektedir. Bu durumun temelinde yarı göçebe yaşam tarzını 17. yüzyılda dahi Kırım Tatarlarının sürdürmesi vardır. Bu tez, 25 ve 26 Numaralı kadı sicillerinden hareketle Kırım Tatarlarının toplumsal hayatına ışık tutmayı amaçlamaktadır. Özellikle II. Hacı Giray Han'ın Kırım tahtına geçtiği dokuz aylık süreç (30 Eylül 1683-28 Haziran 1684) incelenmiştir. Kısa süreli iktidar değişikliğinin olumlu ve olumsuz etkilerinin sosyal ve ekonomik hayata ne derece etki ettiğini anlamak çalışmanın temel problemini oluşturmaktadır. Bu bağlamda tezin birinci bölümünde çalışmanın iskeletini oluşturan birincil ve ikincil kaynaklar değerlendirilmiş, literâtürde ne tür bir boşluğu dolduracağı ve hangi sorunlara cevaplar aranacağı ele alınmıştır. Çalışmanın ikinci bölümü, Kırım'ın idari yapılanması, han ve yönetici güçler, adalet ve asayiş mekanizmasına odaklanmaktadır. İncelenen iki defterde bulunan kazalar, mahalleler, köyler tespit edilmiştir. Üçüncü bölüm ise toplumsal yaşantının en mühim unsuru olan insana odaklanmaktadır. Kırım toplumunu oluşturan nüfusun etnik yapısı incelenmiş, Kırım Tatarlarının aile yapısı, maddi kültür varlıkları, ev tipolojileri, insanlar arası ilişkiler mahkemeye intikal eden olaylar kapsamında değerlendirilmeye çalışılmıştır. Son bölüm ise Kırım ekonomisine ayrılmıştır. Hayvancılık, tarım, ticaret ve kölelik ele alınmıştır. Temel besin maddelerinin fiyatlarının 9 aylık süreç içerisindeki sürekli değişiminin altında yatan etmenlerin neler olduğu tespit edilen kayıtlar göz önüne alınarak değerlendirilmiştir.
1544-1545 tarihli ve Kâmil Kepeci tasnifi 62 numaralı Divân-ı Hümâyûn Rumeli Ahkâm Defteri (Özet-transkripsiyon-dizin/s.146-223)
Osmanlı Devleti'nde Divan-ı Hümâyûnun'da görüşülen konular reisü'l-küttab başkanlığındaki katipler tarafından bazı defterlere kaydedilmekteydi. Bu defterler arasında ahkâm defterleri de yer almaktadır. Ahkâm defterlerine yazılan hükümler içerisinde ağırlıklı olarak mali konular bulunmaktadır. Bunun yanısıra halkın şikayetleri, yöneticilerin elde ettiği gelir, görevlendirme, tamirat ile ilgili kararlar yer almaktadır. Kamil Kepeci tasnifinde bulunan 62 Numaralı Ahkâm Defteri'nin 146 ile 223 arasındaki sayfaların transkripsiyonu, belge özetleri ve dizini tezimizin konusunu oluşturmaktadır.
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türkiye'de yerel basın
Türk Basın Tarihi, Osmanlı Devleti'nde kurulan ilk Türk matbaasından yaklaşık yüz yıl sonra yayınlanmaya başlanan resmi nitelikli Takvîm-i Vekâyi Gazetesi'yle başlamıştır. Tanzimat'ın ilanıyla birlikte gazete sayısı hızla artmış ve resmi gazete yanında, özel gazeteler de Türk Basın Tarihi'ndeki yerini almıştır. Gazetelerin sayısının artmasıyla, basına yönelik birçok düzenleme de yapılmıştır. Yerel basınının temelini oluşturan vilayet gazeteleri de, Türk Basını'nda önemli bir yere sahiptir. Osmanlı Devleti'nin, eyalet sisteminden, vilayet sistemine geçmesiyle birlikte, her vilayette bir matbaa kurulmuş ve bu matbaalar vilayet gazetelerinin çıkarılmasına öncü olmuşlardır. Vilayet gazeteleri, her ne kadar idari ve siyasi sebepler ön planda tutularak çıkarılmışlarsa da, Osmanlı'da, yerel basınının oluşmasında başat rol oynamışlardır. Vilayet gazeteleri ile merkez-taşra ilişkilerinin güçlendirmesi misyonuyla merkezi yönetimin kararlarını, çıkarıldığı bölgeye sağlıklı bir şekilde iletmek, devlet ile halk arasında bağları güçlendirmek, çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti'nde yaşanan ayrılıkçı eğilimlere ve yayınlara karşı mücadele etmek amaç edinilmiştir. Bunun yanında vilayet gazeteleri bölge halkının kültürel ve sosyal hayatının gelişiminde de katkılar sunmuştur. Vilayet gazeteleri öncülüğünde hızlı bir gelişim sürecine girmiş olan yerel basın, Milli Mücadele döneminde daha etkin bir kamuoyu oluşturan güç haline gelmiştir. Milli Mücadele yıllarında, her türlü yokluğa ve zorluğa rağmen yayınlanan yerel gazeteler bir anlamda Milli Mücadele Hareketi'nin sesi olmuşlardır. Anadolu'nun birçok kasaba ve şehirlerinde yayınlanan bu gazetelerin büyük kısmı, mücadeleye destek olmak için bütün imkânsızlıklara rağmen yayınlar yapmışlardır. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e giden süreç içerisinde yerel basın, yıkılan bir imparatorluktan milli devlete geçiş sürecinde, etkin bir rol oynamış, toplumun aydınlatılmasında ve özellikle Milli Mücadele'ye önemli katkılar sağlamıştır.
Büyük Taarruz'dan Lozan Barış Anlaşması'nın imzalanmasına kadar Türk-Sovyet ilişkileri
Türkiye'nin kurtuluş savaşı süresince tam bağımsızlık prensibine zarar vermeyecek biçimde destek aldığı devletlerden biri de Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti olmuştu. Türkiye, Büyük Taarruz sonrasında Doğu Trakya ve boğazlar bölgesinin geri alınabilmesi için İzmir'in ardından Çanakkale ve Kocaeli önlerine doğru iki kol halinde askerî harekâtına devam ederken de bu destekten faydalanmak istemişti. Bu süreçte, İtilaf Devletleri ve müttefikleriyle beliren savaş tehlikesine karşı kararlı bir duruş sergileyen Ankara, İtilaf Devletleri'nin 23 Eylül'deki anlaşma teklifine hemen bir cevap vermemiştir. Moskova'nın Balkanlarda askeri baskı yapmasını bekleyen Türkiye, özellikle İngiltere'yi yalnız bırakarak Doğu Trakya ve boğazları barış görüşmeleri öncesinde geri almayı hedeflemiştir. Ancak Sovyet yönetimi, boğazlarda Türk denetimini İngiliz varlığına tercih etmekle birlikte, bu kritik noktada Türkiye'yi tatmin etmeyen, hatta kuşkuya sevk eden ikircikli bir tutum izlemiştir. Ankara'nın destek taleplerine kesin bir yanıt vermekten kaçınan ve onu ileri harekâtını sürdürmeye teşvik eden Moskova, Kafkaslarda da askeri hazırlıklara girişmiştir. Hal böyle olunca Sovyetlerin amaçlarını kestiremeyen Ankara, İtilaf Devletleri'yle anlaşma yolunu seçmiş ve Millî Mücadele'nin askeri safhasını bitiren Mudanya Mütarekesi'ni imzalamış, böylece İstanbul ve boğazlar İtilaf işgali altındayken barış görüşmelerine başlamayı kabul etmek zorunda kalmıştır. Moskova, Mudanya görüşmelerini ve Türkiye'nin Doğu Trakya'yı tek kurşun atmadan geri almasını izlemekle yetinmiştir. Lozan Konferansı'nda ele alınacak olan boğazların statüsü ise buralarda nüfuz elde ederek topraklarını güneyden gelebilecek saldırılardan koruma endişesi içinde olan Moskova için büyük önem arz ettiğinden, Sovyetler görüşmelerin tamamında yer almak istemiş, fakat bunda başarılı olamamıştır. Boğazların statüsünün Moskova Anlaşması uyarınca çözüme kavuşturulmasını bekleyen Sovyetler, bu konuda da istediğini alamamıştır. Lozan'da Türkiye ile ortak bir cephede buluşamayan Moskova yönetimi ile Ankara yönetimi arasında Lozan süreci güvensizlikler ve zoraki yakınlaşma girişimlerine sahne olmuştur. Sınırlarını çizdiğimiz bu süreçteki Türk-Sovyet münasebetleri, çalışmamızda sorgulayıcı bir bakış açısıyla neden-sonuç ilişkisine bağlı olarak aydınlatılmaya çalışılmıştır.
Birinci Dünya Savaşı öncesi Yemen (1908-1914)
Bu çalışma, Yemen'in Birinci Dünya Savaşı öncesinde idarî, askerî, siyasî, ekonomik ve kültürel sürecini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda idarî yapıda yaşanan gelişmeler ve idarî görevliler açıklanmıştır. Ayrıca idarî taksimattaki değişikliklerle birlikte mimarî, ulaşım ve haberleşme alanlarında yaşanan gelişmeler ortaya konulmuştur. Yemen'de askeri ve siyasî gelişmeler bu dönemde çok yoğun yaşanmıştır. Bu dönemde Şii mezhebinin bir kolu olan Zeydîliğin lideri İmam Yahya ve Asîr'de bir tarikat lideri olan Seyyid İdrisi isyanları ile mücadele edilmiştir. Bu nedenle Yemen'e yoğun olarak askeri kuvvet sevkiyatı yaşanmıştır. 1911 yılında Zeydî lider İmam Yahya ve Osmanlı Devleti adına Kuva-yı Umumiye Komutanı Ahmet İzzet Paşa arasında yapılan Dean Antlaşması ile Yemen'de sükûnet sağlanabilmiştir. Bu antlaşmadan sonra Yemen'de Seyyid İdrisi ve İngilizlerin varlığı siyasî bir sorun olarak devam etmiştir. Nitekim Birinci Dünya Savaşı'nda Yemen, bir cephe olarak İngilizlere karşı açılmıştır. Yemen'de ekonomik yapı tarımcılık ve hayvancılığa dayalı olmasının yanı sıra bölgeye özgü ürünler ihracatta ön plana çıkmıştır. Yemen'deki eğitim kurumları Osmanlı Devleti'nin idaresi altında kurulmuş ve devam ettirilmiştir. Anadolu'da gerçekleştirilen eğitim yenilikleri bu bölgede de tesis edilmiştir. Yemen'de sağlık hizmetlerinin askerî düzeyde önem taşıdığı görülmektedir. Ayrıca salgın hastalıklar sık sık yaşanmış ve çeşitli önlemler alınmıştır. Bu çalışmada uzun süre Osmanlı Devleti'nin bir vilayeti olan Yemen'in idarî, siyasî, askerî, ekonomik ve sosyal yapısıyla nasıl yönetildiği üzerinde durulmuştur.
İtalya'nın Habeşistan işgali ve Türk kamuoyuna yansıması
Birinci Dünya Savaşı'nın sonucunda itilaf devletlerinin arasında yer almasına rağmen umduğunu bulamayan ve adeta İngiltere ve Fransa tarafından aldatıldığını ve hakkı olanın kendisine verilmediğini düşünen İtalya, emperyalist emellerinin peşine düşerek saldırgan bir dış politika izlemeye başlamıştır. Kendisini Roma İmparatorluğu'nun varisi olarak kabul eden İtalya, Benito Mussolini'nin iktidarıyla birlikte saldırgan ve yayılmacı politikalar izlemeye başlayarak, Milletler Cemiyetine üye ve bağımsız bir devlet olan Habeşistan'ı işgal etmiştir. Habeşistan'ın işgali, Türk-İtalyan ilişkilerinin seyri bakımından da önemli bir gelişme olmuştur. Türkiye'nin, Lozan'dan 1930'lu yılların sonuna kadar dış politikada en ağırlık verdiği ülke İtalya olmuştur. İtalya ile olan ilişkiler hiçbir zaman aynı düzende devam etmezken Mussolini'nin söylemleri ve eylemleri Türkiye'nin kendisini tehdit altında hissetmesine yol açmıştır. Birinci bölümde Lozan barış antlaşmasından, 1935 yılına kadar ki süreçte Türk-İtalyan ilişkilerinin nasıl bir seyir izlediği incelenmiştir. İkinci bölümde ise İtalya'nın Habeşistan ile olan ilişkileri ve savaşa giden süreç işlenirken üçüncü bölümde ise Miletler Cemiyeti'nin Habeşistan işgali karşısındaki tutumu ve işgalin Türkiye'deki yansıması özellikle dönemin gazeteleri incelenerek ele alınmaya çalışılmıştır.
Eski Türklerde astronomi
Eski Türkler atlı göçebe yaşam tarzını ve Gök Tanrı inanışını benimsemiş ana yurtları Orta Asya olan kavimler birliğiydi. Bu yaşam tarzı Orta Asya'nın coğrafi koşulları, komşu devletlerin baskıları vb. sebepler neticesinde şekillenmiştir. Bu koşulların getirdiği sonuçlar Türklerin karakteristik özelliklerini oluşturmuştu. Yılın belirli dönemini bir bölgede kalan diğer dönemini de başka bir bölgede geçiren yaylak-kışlak arasını gidip gelen Eski Türkler bu yolda birçok şey tecrübe etmişti. Onlar hayvanlarını ve halklarını korumak için sert iklim koşulları olan Orta Asya'da gök ile iletişim halindeydiler. Gök onlar için her şeydi. Bunu bir din haline getirip dinin adını da Gök Tanrı Dini koymuşlardı. Semavi dinler içerisinde belki de en kuvvetli gök inanışları Eski Türklerde mevcuttu. Onlar gökten ne gelirse gelsin bunu kabul ediyor her zaman dualar edip törenler düzenliyordu. Eski Türkler sürekli göğü gözlemliyor her bir unsuru inceleyip mitler oluşturarak nesilden nesile aktarıyordu. Gök algısı, dönemin şartlarına ve kendi yaşam stillerine oranla düşünüldüğünde muazzam bir güçteydi. Bu çalışmada Göksel inanışların var oluşunun Eski Türk Astronomisi adı altında ele alınabileceği ve onların sosyal yaşam tarzları içinde gökyüzünün ne derece önemi olduğu ve nasıl etkiler bıraktığı incelenmiştir.
Selçuklular Döneminde Musul hâkimlerinin (Valilerinin) haçlılar ile mücadelesi (1098-1146)
Haçlı seferleri olarak bilinen ve Yakındoğu coğrafyasını hedef edinen askeri harekâtlar uzun soluklu mücadelelerin nedeni olarak karşımıza çıkar. Bu seferler Katolik inancın hâkim unsur olma yönündeki hedefinden neşet etmiş gibi gözükmesine rağmen perde arkasına bakıldığında Avrupa'da çeşitli siyasi, dini ve içtimai unsurların da rol oynadığı görülecektir. Bizans'ın basit bir yardım çağrısının ürünü olarak zemin kazansa da bu seferler ilerleyen süreçlerde en çok yardım isteyenleri pişman etme noktasına getirecekti. Seferlerin en uygun zamanda düzenlenmesi ise doğuda Haçlılar ile çarpışacak olan Türklerin hazırlıksız yakalandığı ve birlikten yoksun oldukları bir sürece rastlamış gibi gözükmektedir. Elbette bu bir tesadüf sonucu değildir. Birinci ve İkinci Haçlı seferleri arasında Türklerin önderlik edip sürdüreceği bu mücadelelerde yakın doğuda yerleşip kalıcılık sağlamak isteyen Haçlılara karşı el-Cezîre'nin merkezi addedilen Musul'da hâkim valilerin harekâtları önemli rol oynar. Önce el-Cezîre'nin savunulması üstlenilmiş ve Haçlı yayılması engellenmiş, ardından Haçlılar üzerine gidilmişti. Haçlıların saldırgan politikaları, bu müdahaleler sonrasında kırılmış ve artık Haçlılar savunma pozisyonuna itilmişti. Suriye, Anadolu ve el-Cezîre şehirleri arasında cereyan eden mücadelelerin seyri Musul'dan Haçlılar üzerine yapılan harekâtlar ile şekillendi. İmkânsız gibi gözüken ancak gerçekleşen ittifaklar ve çıkar çatışmalarına rağmen Kürboğa, Çökürmüş ve Çavlı gibi komutanlar fırsatlar kaçırsa da mücadele olgunlaşma safhasına geçmekteydi. Siyasi dengelerin inişli çıkışlı seyri Musul hâkimlerinin Haçlılara karşı girişeceği mücadeleleri de titizlikle sürdürme gerekliliği arz ediyordu. Bölgede çok fazla unsur vardı ve bunun avantaja dönüştürülüp mücadelenin Türkler lehine sonuçlanması Mevdud, Aksungur el-Porsukî ve İmâdeddîn Zengî gibi komutanların birbirini takip eden politikaları sonucu gerçekleşecekti. Mücadele üssü olarak Kürboğa, Çökürmüş, Çavlı, Mevdud, Aksungur el-Porsukî ve İmâdeddîn Zengî tarafından kullanılan Musul ile el-Cezîre'nin savunulması yapılmış ve savaş Haçlılara karşı daha dar ve uzak alanlarda yürütülmüştür. Halep'in Haçlı tehdidinden kurtarılması ve Urfa'nın fethedilmesi sayesinde Haçlılar ile mücadelede bir merhale daha geçilmiş olup kendilerinden sonra gelecek olan Müslüman Türk hâkimlerin Haçlılara karşı yürüttükleri politikaların hazırlayıcısı olmuşlardı. Haçlıların istila ettiği bu coğrafyanın topyekûn savunulması ve kurtarılması için gereken politikalar bu dönemde (1098-1146) oluşmaya başlamıştı.
Eski Türk inancında doğa algısı ve Türk-İslam toplumuna yansımaları
Eski Türk dini Gök Tanrı ve Şamanizm sentezi sonucunda oluşan bir inanç sistemini oluşturmaktadır. Gök Tanrıcılık, tek bir Tanrı etrafında şekillenen sistem halindedir. Ancak Şamanizm bir din olarak kabul edilmemektedir. Bu bakımdan Şamanizm, Gök Tanrı dini altında yer alan ritüeller inancı olarak görülmektedir. Bu iki unsur ise eski Türk inanç sistemini doğa ile yakın ilişkiye sevk etmiştir. İnanç temelinde doğa unsurlarına kutsallık verilmiş ve ritüeller ile bu durum ortaya konulmuştur. Doğayı kutsal kabul eden bu inanç ekseninde Türkler su, ağaç, dağ, orman ve diğer doğa unsurlarını Tanrı işareti saymışlardır. Türklerin İslamiyet'i kabul etmesi ile de bazı doğa inanışları devam ettirilmiştir. Günümüzde hala daha bu inanışların etkisini görmekteyiz. Bu bağlamda eski Türk dininin İslamiyet sonrası Türkler için ne tür etkilerde bulunduğu genel olarak ele alınmaktadır. Ayrıca konu özele indirgenerek eski Türk inancının temelleri sayılan doğa kültlerinin Müslüman olan Türklerde nasıl izler bıraktığı ve gidilen uygulamalar irdelenerek önemi belirtilmektedir.
XIII. yüzyıl Türkiye Selçuklu devlet politikasında rol oynayan mutasavvıflar
XIII. yüzyılın başında sultan olan I. Gıyâseddin Keyhusrev döneminde Mecdüddin İshak sayesinde Anadolu'ya İbnü'l-Arabi, Evhadüddin Kirmanî, Ahi Evren gibi mutasavvıfların gelmesi sağlanarak kültür çeşitliliği oluşturdu. Mecdüddin İshak, bunun yanı sıra muallimlik özelliğiyle I. İzzeddin Keykâvus'un yanına atabeg olarak gönderilerek tahta oturtulacak yeni sultanın eğitimiyle ilgilendi. Ayrıca Abbasi halifeliği ile aralarında elçilik vazifesi gördü. I. İzzeddin Keykâvus döneminde de etkisi devam eden Mecdüddin İshak'ın dostları olan devrin ünlü sûfileri Evhadüddîn Kirmânî ile Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin de devlet üzerinde etkileri görüldü. İbnü'l-Arabî de verdiği öğütler sayesinde I İzzeddin Keykâvus etki altına almaya çalıştı. Evhadüddin Kirmâni'nin de I. İzzeddin Keykâvus ile I. Alâeddin Keykubad arasındaki saltanat mücadelesi sırasında I. Keykubad'ın yanında yer alarak onun tahta çıkması için çaba sarf ettiği görülür. XIII. yüzyılda Türkiye Selçuklu Devleti'ni sarsan bir diğer mühim olay II. Gıyâseddin Keyhüsrev döneminde yaşandı. Sultanın izlediği yanlış politikalar neticesinde isyan hareketinde bulunan Baba İlyas'tır. Bu mutasavvıf Anadolu'da bulunan Türkmenleri etrafında toplayarak bir isyan hareketi olan Babaîler ayaklanmasını başlatmış ve devleti derinden sarsmıştır.XIII. Yüzyılın ikinci yarısında Moğol tahakkümüne giren Selçuklu Devleti'nde mutasavvıfların hem devlet üzerinde, hem de halk üzerinde etkileri artmıştır. Moğol aleyhtarı olan Ahi Evren ve Sadreddin Konevî kendileriyle aynı düşünceye sahip II. İzzeddin Keykâvus'un yanında yer almışlardır. Moğollara karşı halkı örgütlemişler ve sultana destek vermişlerdir. Sadreddin Konevî aynı zamanda Anadolu'da Moğollar'a karşı gerçekleştirilen isyanların da yanında yer almıştır. Dönemin bir diğer önemli mutasavvıfı olan Hacı Bektâş-ı Velî, genellikle Selçuklu yöneticilerinden uzak bir politika sergilemiştir. Sadece yaşadığı Sulucakarahöyük'e yakın bölge emiri Nureddin Caca ile iletişim halinde olan Hacı Bektâş Velî, aynı zamanda Moğol tahakkümüne karşı mutasavvıflarla da ilişkilerde bulunmuştur. Bu durum kendisinin de bir Moğol muhalifi olduğunu düşündürmektedir. Bu dönemde devlet görevlileriyle ilişkileri oldukça müspet yönde olan ve dünya görüşü diğer tasavvuf ehlinden farklı temayüller arz eden ünlü mutasavvıf Mevlânâ Celaleddîn Rûmî, Moğol tahakkümünün geçeceğine inanarak siyasi çevrelerle yakın ilişkiler kurup bir sükûnet havası vermek istemiştir. İlişkiler içerisinde bulundukları arasında genellikle devletin üst kademesinde olan Süleyman Pervâne, Fahreddin Atabeg, Alameddin Kayser ve II. İzzeddin Keykâvus gibi daha birçok kişi vardır.
1914-1923 yılları arasında Dersim'de (Tunceli) asayiş
Dersim sancağı dört tarafı nehirlerle çevrili, engebeli araziye sahip bir ada görünümündedir. Burada yaşayan halkın çoğunluğu Alevi mezhebine mensuptur. Coğrafi koşulların elverişsizliği ve mezhep farklılığından dolayı çevreyle iletişimin zayıf olması toplumsal ayrışmayı arttırmıştır. Bununla birlikte engebeli arazinin fazlalığı ve sert iklim koşulları, üretimi sınırlandırmış bu da günlük ihtiyaçların karşılanmasını güçleştirmiştir. Merkezi yönetim bölgeye mutlak anlamda hâkim olamadığı için devlet kurumları ve eğitim müesseseleri yeterince etkin olamamıştır. Her açıdan gelişimin en önemli araçlarından biri olan yollar yapılamamıştır. Yaşanan otorite boşluğu bölgede yeni güçlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bir reisin yönetimi altında örgütlenen ve aşiret adı verilen bu yapılar savunma ve saldırı kabiliyetine sahip olmuştur. Aşiret mensupları temel ihtiyaçlarını karşılamak için çevredeki toplumlara saldırarak insanları katletmiş ve mallarını gasbetmiştir. Aşiretlerin kanun tanımayan asi özelliğine açlık ve yoksulluk da eklenince, zamanla Dersim'de eşkıyalık günlük yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Mevcut durum, Dersim ve yakın çevresinde asayiş hadiselerinin yaşanmasına sebep olmuştur. Süreklilik arz eden bu saldırıların hedefi olan bölge halkı ise durumdan şikâyetçi olmuştur. Bu çalışmada 1914-1923 yılları arasında Dersim sancağının asayiş durumu ele alınmıştır. Asayiş hadiselerinin yaşanmasında aşiret faktörü, devlet kurumlarının tutumu, savaşların etkisi ve asayişin ihlal edilmesinin gerekçeleri ayrıntılı bir şekilde ortaya konmaya çalışılmıştır. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin düzeni sağlamak amacıyla aldığı idari, askeri ve hukuki tedbirler ve bu tedbirlerin aşiretlerin gasp ve soygun eylemlerini engellemedeki yetersizliği, nedenleriyle birlikte değerlendirmeye tabi tutulmuştur.
Antik Yunan'da Sokrates, Platon ve Aristoteles'e göre ideal yönetim biçimi ve devlet politikaları
Yunan coğrafyası antik çağların başından itibaren çeşitli olay ve olgulara ev sahipliği yapmıştır. En gözde olan ve siyasi olayların en yoğun yaşandığı merkezi ise Atina polisidir. Farklı coğrafyalardan gelen kültürlerle sosyal ve siyasal yapısı değişen Atina sosyo-politik alanda sürekli olarak yenilenmeler yaşamıştır. Yaşanan siyasi değişiklikler genel itibariyle iktisadi kökenli olup, yönetim biçimlerini etkilemiştir. Krallık, Aristokrasi, tiranlık ve demokrasi yönetimlerini gören Atina için hangisinin daha ideal yönetim olduğu üzerine ise Sokrates, Platon ve Aristoteles'in çeşitli analiz ve görüşleri yer almaktadır. Görüşleri daha çok devlet ve toplum ilişkisi için çözüm odaklı olup, şahsi ve topluma yönelik uygulanabilir idealarını ortaya koymuşlardır. İdeal yönetim biçimleri ve politikalarla kurulabilir ideal devlet-toplum yapısı amaçlanmaktadır.
Küba krizi bağlamında Türk dış politikasının seyri
Soğuk Savaş Döneminde iki blok lideri olan ABD ve SSCB'yi ilk kez ciddi manada karşı karşıya getiren Küba Füze Krizi, ABD'nin Türkiye'de yerleştirdiği Jüpiter füzelerinin bir benzerinin SSCB tarafından Küba'ya yerleştirilmesi girişiminin ortaya çıkması ile uluslararası bir bunalım haline dönüştü. Dünyayı nükleer bir savaş tehdidi ile karşı karşıya bırakan bu kriz sırasında ABD ve SSCB tarafından Türkiye'deki Jüpiterler pazarlık konusu yapıldı. Bu kriz ABD'nin Türkiye'deki Jüpiter füzelerini sökmesi, SSCB'nin de Küba'da benzer silahları yerleştirmekten vazgeçmesi üzerine uzlaşılarak sonlandırıldı. Yapılan bu pazarlık 1964 yılında Kıbrıs Bunalımının yaşandığı dönemde ortaya çıktı. Kıbrıs bunalımı sırasında Türkiye'nin milli çıkarlarını yakından ilgilendiren bir davada ABD'nin sergilemiş olduğu tutum Johnson'un mektubu ile ortaya çıktı. Türk dış politikasında Küba Krizi sonucunda Jüpiter füzelerinin kaldırılmasıyla çatırdamaya başlayan Türk-ABD ilişkileri Johnson'un mektubu ile ağır bir darbe aldı. Bu bağlamda İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Batı ekseninde dış politika yürüten Türkiye uluslararası alanda konumunu sorgulamaya başladı. Türk dış politikasının değişmesine sebep olan bu gelişmeler çok yönlülüğe geçişi başlattı.
Türkiye Selçuklu devletinde siyaset ahlakına aykırı idari ve sosyal örnekler
"Türkiye Selçuklu Devletinde Siyaset Ahlakına Aykırı İdari ve Sosyal Örnekler" adlı çalışma, devletin kuruluşundan yıkılışına kadar görülen aykırı olayları ele almaktadır. Bu olaylar, dönemin yerli kaynaklarına göre değerlendirilmiştir. Çalışma sayesinde yaşanan aykırı olayların birçok sebepten kaynaklı olduğu görülmüştür. Olayların ortaya çıkışı, zincirleme olay silsilesi olarak değerlendirilebilir. Özellikle devletin refah döneminin hemen ardından giderek artan siyaset ahlakına aykırı hareketler, merkezi otoritenin zayıfladığı son dönemde daha çok görülmüştür. Hükümdarların zayıf yönetimiyle kuvvetlenen devlet ricali ve ümera, Anadolu coğrafyasında devletin kabul ettiği hukuk kurallarına uymayan birçok iş yapmıştır. Devletin bu iç meselelerinin yanı sıra Moğolların Kösedağ Savaşı ile Anadolu'yu boyunduruğu altına alması, Anadolu'nun huzurunu bozmuştur. Nihai olarak bu ortam Anadolu coğrafyasında zulüm ve baskıyı artırmıştır. Bütün bu hususlar çevreleyen yönleriyle birlikte Türkiye Selçuklu Devleti'nin siyasi düzenini ve devlet-halk uyumunu ortadan kaldırmıştır. Son tahlilde ortaya çıkan durum ise sağlanamayan asayiş, tesis edilmeyen tam kontrol ve devleti yıkılışa götüren amilleri birlikte gün yüzüne çıkarmıştır. Çalışma kısaca yer verilen bu hususular üzerinden kendi kapsamı içerisinde mütevazı bir Türkiye Selçuklu tarihi okuması sunmaktadır.
1973 Arap-İsrail (Yom Kippur) Savaşı'nın Türk basınına yansıması
Filistin'de bir Yahudi devleti kurmak amacıyla Filistin'e başlayan Yahudi göçleri beraberinde Arap-İsrail çatışmalarını getirmiş, 1948 yılında yapılan savaş sonrası kurulan İsrail ve bölgede bulunan Arap devletleri arasında 1956, 1967 ve son olarak 1973 yılında savaşlar meydana gelmiştir. Arap devletleri ve İsrail arasında yapılan savaşların sonuncusu olan 1973 Arap-İsrail Savaşı ise sonuçları bakımından hem Orta Doğu tarihi hem de Dünya tarihi açısından büyük önem arz etmektedir. 1948 yılında kuruluşundan itibaren İsrail Devleti topraklarını büyük bir hızla artırmaya başlamış, temel olarak doğal savunma sınırlarına ulaşmak için büyük bir çaba içerisine girmiştir. 1967 yılında meydana gelen 6 günlük savaş sonrasında İsrail, büyük çoğunlukla hedeflediği sınırlara ulaşmayı da başarmıştır. 19. yüzyılın sonlarından itibaren başlayan Yahudi göçleri, geçen uzun yıllar içerisinde artarak devam etmiştir. 1973 yılına gelinen süreçte de bu göçlerin önemli bir sorun olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Şöyle ki İsrail, Araplardan elde ettiği topraklarda yeni yerleşim yerleri meydana getirmiş, Filistin'e göç eden Yahudileri bu bölgelerde iskan etmiştir. İsrail yayılmacılığı ve iskan politikaları, büyük bir Filistin mültecileri sorununu da beraberinde getirmiştir. Filistinli Arapların yaşamak zorunda kaldığı büyük sıkıntıların yanısıra mülteciler, Lübnan ve Ürdün'de iç savaşların meydana gelmesine dahi yol açacak kadar büyük sorunlara yol açmıştır. Nihayetinde İsrail'in yayılmacılığı, mülteciler ve göç sorunları bir araya gelerek, 1973 Arap-İsrail Savaşı'na yol açmıştır. 1973 yılında yapılan savaş sonrası Orta Doğu da görece bir Arap-İsrail (Mısır- İsrail) barışı meydana gelmiş, bu tarihten sonra Arap Devletler ve İsrail arasında topyekûn bir savaş meydana gelmemiştir. Savaş sırasında petrol üreten Arap devletler tarafından başlatılan petrol ambargosu, petrol piyasası üzerinde Dünyayı derinden etkileyen sonuçlar doğurmuş ve beraberinde büyük bir ekonomik krize yol açmıştır. Savaş sonrasında petrol kolay ulaşılabilir bir yakıt olmaktan çıkmış, Dünya yeni enerji kaynakları arayışına yönelmiş ve tasarruf yoluna gitmiştir. Çalışmada 1973 Savaşı'na gelinen süreç, 1973 Savaşı ve sonrasındaki barış süreci, 1973 yılında günlük olarak yayınlanan Cumhuriyet, Milliyet, Barış ve Vatan gazetelerine yansıyan haberlerin taranması, telif ve tetkik eserler ve Birleşmiş Milletler yıllıklarının, derlenmesiyle meydana getirilmiş ve konu hakkındaki literatüre katkı sağlanması amaçlanmıştır.
Hakkı Baha Pars: Hayatı ve eserleri (1879-1942)
Tezimizin konusu olan Hakkı Baha Pars, 1879 yılında Bursa'da dünyaya gelmiştir. Bursa'nın ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yakın dönem tarihine tanıklık etmiş önemli bir şahsiyettir. Cumhuriyet tarihimizin unutulmuş Kuva-yı Milliyecilerindendir. Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatının özellikle öğrencilik, ilk subaylık yılları ve cemiyetçilik yıllarındaki yakın arkadaşlarındandır. Bursa Işıklar Askerî Lisesi'nde iken Ömer Naci ile birlikte istibdat idaresine karşı yazılar yazıp taş basma ile çoğalttıktan sonra şehrin sokaklarında duvarlara yapıştırmıştır. İnkılapçı, kooperatifçi bir fikir adamı olan Hakkı Baha Bey, Cumhuriyetin unutulmuş devrimci halk dimağlarından biridir. Unutmamak gerekir ki, Tanzimat'tan sonra canlanan genç dimağları tanıtmak, Mustafa Kemal'i tanımak dolayısıyla Türk Devrimi'ni anlamak demektir. Hakkı Baha Pars Bey, Selanik Askeri Rüştiyesi'nde öğretmenlik yaptığı yıllarda, Selanik'teki evinde "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"nin Selanik şubesini Mustafa Kemal (Atatürk), Ömer Naci'nin katılımıyla kuran ve sonraları İttihat ve Terakki Fırkası'na dönüşecek olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'nin de kurucuları arasındadır. Selanik'te görevi esnasında Füyûzat adlı mecmuayı çıkarır. Yunan işgali başlayınca halkı örgütlemek için Bursa'da Kuva-yı Milliye reisliği yapar. Bursa'da "Muhacirin Yardım Cemiyeti" kurucularından olmuştur. Cumhuriyetin ilk dönemi eğitim kurumları olan Telif ve Tercüme Heyetinde görev almış bir asker, idareci ve eğitimcidir. Yazmayı, okumayı çok seven, araştırmayı, öğrenmeği kendisine ilke edinen, Osmanlı'dan (batı aydını profili ile) Cumhuriyete intikal etmiş bir ortamda yetişmiş, millet, memleket, vatan sevdalısı bir nefer olarak hayatını idame ettirmiştir. Hakkı Baha Bey'in yayınlanmış veya yayınlanmamış eserlerinden bazıları; Safahat-ı Hayat, Tasarruf-u Mecburî Müessese-i Maliye ve İktisadiyesi, Usûl-i Tenkît, Telkin Nedir?, Mektep Kooperatifçiliği, Kooperatif Programı'dır. 1942 yılında ardında Türk milletine birçok akademik eser bırakarak hayata gözlerini kapamıştır. Tezimizin tamamında, arşiv vesikaları, birincil kaynaklar, telif ve tetkik eserler, anılarla ve Hakkı Baha Pars'ın hayattaki tanıdıkları/akrabalarının paylaştığı bilgilerden yararlanılmıştır.
1905 Rus İhtilali ve Müslüman Türk kongreleri
"1905 Rus İhtilali Ve Müslüman Türk Kongreleri" Adlı çalışmamda: 1905 Rus İhtilali sırasında Rus işgali altındaki Batı Türkistan topraklarındaki Müslüman Türklerinin seslerini duyurmaya çalışmaları ele alınmaktadır. Önce Rusların Batı Türkistan'ı nasıl işgal ettikleri ve Rus işgali altında yaşayan Batı Türkistan Türklerinin durumuna değinilmiştir. Ardından İhtilale giden yol, yaşanan 1905 Rus ihtilali, ihtilal ortamı ve ihtilal sonrası Duma meclislerinde istediklerini alamayan Batı Türkistan Türklerinin mücadeleleri incelenmektedir. İstediklerini alamayan işgal altındaki Batı Türkistan Türkleri, yaptıkları Müslüman Türk kongreleri ile işgal altındaki Batı Türkistan'ı Rus işgalinden kurtarmaya çalışmaları anlatılmıştır. Daha sonra bu Kongreler, Rusların "Basmacılar" dediği yani "Korbaşlar" hareketinin temellerini atmış ve Ruslara karşı bir direniş başlatmıştır.
Büyük İskender döneminden MÖ 30 yılına kadar Mısır'ın siyasi ve sosyal yapısı
Mısır, dünya tarihinde gelişmiş bir medeniyetin ilk örneklerindendir. Mısır'ın Akdeniz bölgesinde yer alması deniz ticaretinde etkin bir güç olmasının yanı sıra bu bölgede yaşayan medeniyetlerle ilişkilerinin artmasına ve kültürler arası etkileşim yaşanmasına vesile olmuştur. Büyük İskender'in Doğu Seferi'nin bir parçası olan Mısır, MÖ 332 yılında fethedilmesi sonucunda Mısırla olan ilişkiler başlamış oldu. Bu durum daha sonra onun generali ve aynı zamanda arkadaşı olan I. Ptolemaios (Soter) döneminde daha da artarak, 275 yıllık bir süre boyunca Mısır'ı hâkimiyeti altında tutmasıyla devam etmiştir. Mısır coğrafyasında en uzun süre yaşayan ve Hellenistik krallıklarının en uzun süre hayatta kalan Ptolemaioslar'ın siyasal ve sosyal yaşamda uyguladığı politikalar neticesinde bölgede uzun süre etkili olmuştur. Bu çalışmamızda Mısır'ın Akdeniz'deki konumu, ticaret ağı, diğer medeniyetlerle olan ilişkileri, İskender'in Doğu Seferi, Hellenizm'i yayma politikası, İskender'in ölümü sonrası yaşanan karışıklar, diadokhlar arası savaşlar ve Ptolemaioslar'ın etkin olduğu Mısır coğrafyasındaki değişimler ele alınmıştır.
1947-1960 arası Türkiye-Amerika ilişkilerinin sosyo-kültürel hayata etkileri
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ve Sovyet SSCB yayılma çabaları iki kutuplu bir çatışma alanı oluşturmuş, Türkiye bu iki kutuplu sahada SSCB'nin Montreux Sözleşmesi'nin güncellenmesi ve boğazların Karadeniz ülkeleri ile ortak yönetilmesine ilişkin talepleri karşısında ABD tarafını seçmiştir. Türkiye-ABD ilişkileri zamanla Türkiye'yi siyasi, ekonomik, askerî ve kültürel anlamda etkilemiş, Türkiye Atatürk dönemi ile başlayan ulusal bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesinden uzaklaşmıştır. Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Atatürk sonrası dönemde Türkiye'de siyasi yapılanmada yaşanan değişimler, İkinci Dünya Savaşı ile birlikte çıkarılan vergiler ve bu vergilerin Türk toplumu üzerindeki yansımaları, kültürel alanda gerçekleştirilmeye çalışılan yeni devrimsel politikalar ve komünizme karşı Türkiye'nin aldığı pozisyon ele alınmıştır. İkinci bölümde Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı esnasında sergilediği politik duruş ve savaş sonrası Batı dünyası ile olan ilişkilerindeki yansımaları üzerinde durulmuş, ABD'nin komünizme karşı saha hakimiyeti oluşturma politikası ile birlikte uluslararası arenada Türkiye-Amerika yakınlaşması ele alınmıştır. İki ülke arasında imzalanan anlaşmalar, Türkiye'de çalışmalar yapan yabancı uzmanlar ve Truman Doktrini ve Marshall Planı ile ABD tarafından sağlanan iktisadi yardımlar tezin esas konusu olan sosyo-kültürel hayatı etkileyen temel konular olmuştur. Üçüncü bölümde ise Marshall yardımlarının alınması ve Türkiye'de uygulanması ile birlikte Türkiye'de artan Amerikan etkisi ele alınmış, bu etkinin eğitim, tarım, ulaştırma, sosyal hayat ve sinema gibi alanlarda oluşturduğu etkiler üzerinde durulmuştur. Genel olarak Türkiye'nin yörüngesini Batıya çevirmesi ile birlikte iç ve dış politikada yaşanan gelişmeler ve bu gelişmelerin Türk toplumu üzerinde yarattığı etki ve değişim incelenmiştir.
Emevî idaresinde kabileciliğin rolü ve önemi
İslâmiyet öncesi dönemde Hz. Peygamber'in (a.s) atası olan Hâşim ile Ümeyyeoğullarının ataları arasında çekişme vardı. Arap kültüründe çok önemli bir yeri olan kabilecilik duyguları ile bu çekişme kendisini uzun bir süre devam ettirdi. Hz. Peygamber İslâm tebliğine başladığında Haşimoğullarının bu yükselişi Ümeyyeoğullarını rahatsız etti. Ümeyyeoğulları Hazreti Peygamberin Mekke'yi fethine kadar bu kabileci dürtülerle İslâm'ın en büyük düşmanı oldular. Mekke'nin fethi ile artık Müslüman olan Ümeyyeoğulları na Hazreti Peygamber önemli görevler verdi. İlk iki halife döneminde sessizliğini koruyan bu kabile, akrabaları olan Hazreti Osman'ın hilafeti döneminde oldukça güçlendiler. Hz. Ali döneminde Haşimoğulları ile Ümeyyeoğulları tekrar karşı karşıya geldi. Neticede Muaviye'nin liderliğindeki Ümeyyeoğulları Haşimoğullarına galip gelerek Emevî Devleti resmen kuruldu. Emeviler Devleti'nin gücü büyük oranda Şam'daki Güneyli kabileler alan Yemenî Kelb kabilesine dayanıyordu. Bu durum Kuzeyli kabilelerin tepkisine neden oluyordu. Emevî halifeleri bazıları kabileler arası dengeye önem verirken bazıları ise sadece bir kabileyi tutup diğer kabileyi dışlıyordu. Kabile çekişmeleri nedeniyle Yemenî kabilelerinin Emevîlerden desteğini çekmesiyle Abbasiler Emevîleri kolayca yıktı.
Bartında asayiş (1918-1938)
ÖZET Kurum : BEUN Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Tez Başlığı : Bartın'da Asayiş (1918-1938) Tez Yazarı : Mustafa Sinan Yaman Tez Danışmanı : Prof. Dr. Yücel Namal Türü, Yılı : Yüksek Lisans, 2025 Sayfa Adedi : 174 Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'nı kaybetmesiyle beraber, orduları terhis edilmiş, Anadolu'da büyük bir güvenlik zafiyeti ortaya çıkmıştır. Ülkede siyasi otoritenin kaybolmasıyla beraber asayiş bozulmuş birçok yerde eşkıya grupları ortaya çıkmış, asker ve hapishane firarileriyle beraber halkın can ve mal emniyeti tehdit altına girmiştir. Bu dönemde Bartın işgal edilmese de eşkıya grupları, asker ve hapishane firarileri tarafından büyük asayiş sorunları yaşamıştır. Bartın halkı bu süreçte Millî Mücadele'ye örgütlü destek vererek TBMM'nin yanında olmuş, askeri ve lojistik anlamda önemli bir vazife üstlenmiştir. Cumhuriyet'le beraber devlet otoritesinin ülke sathında yerleşmesiyle eşkıya ve asker firarileri sorunu ortadan kalkmış, halkın can, mal ve namus emniyeti sağlanmıştır. Suç oranları ülke geneliyle beraber Bartın'da da azalmıştır. Çalışmada 1918-1938 yılları arasında Bartın'da ortaya çıkan asayiş sorunlarının tespit ve çözümüne ilişkin alınan tedbirler ve çözüm yollarının ortaya konulması amaçlanmıştır. Araştırmada nitel araştırma yöntemlerinden doküman incelemesine başvurulmuştur. Elde edilen veriler siyasi, askeri ve idari boyutları ile değerlendirilerek analiz edilmiştir. İlgili literatüre katkıda bulunması amacı ile hazırlanan çalışmada Osmanlı Arşivi, Askeri Tarih Arşivi, Cumhurbaşkanlığı Arşivi belgeleri, dönemin yerel gazeteleri, tetkik eserlere ve anılara başvurulmuştur. Anahtar Kelimeler: Milli Mücadele, Bartın, Asayiş, Eşkıyalık, Hırsızlık
Kütahya Sancağı'nda timar sisteminin uygulanması (1466-1654)
Kütahya Sancağı'nda timar sisteminin uygulanma biçimi üzerinde yaptığımız bu araştırmada, Osmanlı İmparatorluğu'nda değişim ve dönüşüm dönemi olarak nitelendirilen 1466 ile 1654 yılları esas alınmıştır. Bu sınırlamanın belirlenmesinde çalışmamızın ana kaynaklarını oluşturan tahrir ve timar ruznamçe defterlerinin tutulduğu tarihler dikkate alınmıştır. Çalışmamız, devlet sipahi ve halk etrafında şekillenen timar sistemindeki değişim ve dönüşüm sürecini konu edinmektedir. Çalışma, timar sisteminin Kütahya Sancağı özelinde iş emek ve üretim gücüne hâiz vergi mükellefi olan halk, sosyal denge ve adalete yönelik bir yönetim zihniyetini esas alan devlet, askeri yararlılığa binaen kazandığı tasarruf sahalarından vergi toplamakla yükümlü olan sipahinin, iç ve dış faktörler çerçevesinde maruz kaldığı değişim ve dönüşüm sürecine adaptasyonunu esas alır.
Divanu Lugati't-Türk üzerine Türkiye'de ve yurt dışında yapılmış çalışmalar
XI. yüzyılın büyük dilbilgini Kaşgarlı Mahmud'un yazdığı ilk Türkçe sözlük Divanu Lugati't-Türk ancak 1912'de Ali Emiri tarafından İstanbul'un Sahaflar çarşısında bulunabilmiştir. İlk 1915-1917 yıllar arasında sözlüğün Kilisli Rıfat tarafından yapılmış neşri bütün dilcilerin ve tarihçilerin dikkatlerini çekmiştir. Araştırmamızda Türkiye'de ve yurt dışında yapılan çalışmalar incelenecektir. Kaşgarlı Mahmud'un Divanu Lugati't-Türk sözlüğü gerek Türkiye'de gerek yurt dışında merakta araştırılan konulardan biri olmuştur. Yapılan bütün çalışmaları bir araya getirmek mümkün olmadığından belirli kategoriler kapsamında elimize ulaşan kaynakları tanıtmaya çalıştık. Çalışmamızın birinci bölümünde Türkiye'de yapılan çalışmalar, ikinci bölümde Sovyetler Birliği'nde yapılan incelemeler ve üçüncü bölümde de diğer ülkelerde yapılmış bazı çalışmalar tanıtılacaktır. Çalışmaya girmeden önce giriş bölümünde Kaşgarlı Mahmud'un biyografisi hakkında küçük inceleme yer almıştır. Bunun haricinde Kaşgarlı Mahmud ve Divanu Lugati't-Türk üzerinde çalışma yapan bilim adamlarının biyografileri de tanıtılmıştır. Anahtar kelimeler: Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lugati't-Türk, Türkiye, Türkoloji, Tarih
II. Abdülhamid döneminde Nakşibendîlik
Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda tekkelerin ve şeyhlerin önemli rolleri bulunmaktadır. Devletin temellerinde tekkelerin ve şeyhlerin varlığının bulunması, padişahların tasavvuf kültürü etrafında yetişmesine, tekke ve şeyhlerle sıkı ilişkiler kurulmasına zemin hazırlamıştır. Bu ilişkiler kuruluştan yıkılışa kadar devam etmiştir. Padişahların dönemin şeyhlerine intisap etmesi tarikat-devlet ilişkisini hep canlı tutmuştur. Osmanlı Devleti tasavvuf kültürünün yoğun yaşandığı bir devlet olmakla beraber tarikat şeyhlerinin münasebetleri padişahlarla sınırlı kalmamış, tarîkat üyeleri ile ulema-halk arasında da ilişkiler geliştirilmiştir. Sosyal ve siyasi faaliyetlerde de tarikat ehli kişiler varlığını buralarda da göstermişlerdir. Çalışmamız üç ana bölüm altında toplanmaktadır. Çalışmamızın giriş kısmında tasavvufun ne olduğu konusunda kısa bir bilgilendirme yaptıktan sonra, tasavvufun ortaya çıkışı, amacı ve konusu hakkında bilgi verilmiştir. Tasavvufun tarikatlardan ayrı düşünülemeyeceği gerçeğiyle tarîkatlar hakkında bilgiler tezimizin ilk bölümünde yer almaktadır. Nakşibendî tarikatının geçmişte hangi isimler altında varlığını gösterdiği ve kim zamanında bugünkü ismini aldığı yine ilk bölümümüzde ele aldığımız konular arasındadır. Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinden sonra tarikatın prensiplerinde bazı değişikliklerin yaşanması, geniş coğrafyalara halifeler ve müridler vasıtasıyla yayılması bu bölüme dâhil edilmiştir. Nakşibendîlik Osmanlı Devletinde varlığını Sultan II. Mehmet zamanından itibaren göstermeye başlamıştır. Bu süreçte Nakşibendîliğin Anadolu'ya nasıl geldiği ve kim vasıtasıyla ulaştığı araştırılmıştır. İkinci bölümde ise Osmanlı Devleti ile tasavvuf kültürünün bütünleşmesinden, padişahlar ile tarikat şeyhleri arasında yaşanılan münasebetler ve padişahların tarikat şeyhlerine intisabı ele alınmıştır. Üçüncü ve son bölümde tezimizin ana konusu olan II. Abdülhamid döneminde Nakşibendî tarikatıyla ilgili konular ele alınmıştır. Abdülhamid'in ilişki içerisinde olduğu tarikat şeyhleri, intisap ettiği şeyhler hakkında bilgiler verilmiştir. Siyasi faaliyetler içerisinde de yer alan Nakşibendîlik bu dönemde Sultan II. Abdülhamid'in destekçisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı ile Rusya arasında yapılan, tarihe 93 Harbi olarak geçen 1877-1878 Osmanlı Rus savaşına şeyhler müritleriyle birlikte iştirak etmişlerdir. II. Abdülhamid'in askeri, siyasi ve dini politikalarını destekleyen Nakşî ve diğer tarîkat şeyhleri küffara karşı savaşa katılmışlardır. Genel olarak bu dönemde devlet erkânı ile iyi ilişkiler içerisinde olan Nakşibendî tarîkatı II. Abdülhamid tarafından desteklenmiş, tekkelere maddi ve manevi yardımlar yapılmış, şeyhlere maaş bağlanmıştır. Tüm bu olumlu havanın içerisinde yolunda gitmeyen bazı durumlarda olmuştur. Bektaşi tekkelerin kapatılması, açık tutulan Bektaşi türbelerine ise Nakşî şeyhlerin atanması ve Şeyh Ubeydullah isyanı gibi olaylarda yine Nakşibendîlik aktif rol oynamıştır. Araştırmalarımızın neticesinde Nakşibendî tarikatının Sultan II. Abdülhamid döneminde Osmanlı topraklarında geniş kitlelere hitap ettiği, özellikle Payitaht'ta devlet ricali, ulema ve halkla iyi ilişkiler içerisinde olduğu anlaşılmıştır.
Kara Kemal Bey'in hayatı ve millî mücadele'deki faaliyetleri
İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri arasında yer alan Ahmet Kemal Bey, Cemiyete Posta İdaresinde memur iken katılmıştır. 1909 yılında yapılan İttihat ve Terakki kongresinde öne çıkan isimlerden biri olmuştur. Cemiyet içerisinde Büyük Efendi olarak bilinen Talat Paşa'ya yakınlığından dolayı Küçük Efendi olarak adlandırılmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında Teşkilat-ı Mahsusa'nın Kafkasya bölgesindeki faaliyetlerinde görev almıştır. Örgütçü özelliği ile bilinen Kemal Bey esnaf birliklerini örgütleyerek önemli bir nüfuz kazanmıştır. İttihatçıların millî iktisat oluşturma düşüncesi ile millî şirketler kurulmasına öncülük etmiştir. I. Dünya Savaşı'nın kaybedilmesi ile Anadolu'da işgallere karşı başlatılan Millî Mücadele hareketine silâh ve mühimmat sevkiyatı için kurulan Karakol Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer almış ancak İngilizler tarafından Malta'ya sürgüne gönderilmiştir. Sürgünden firar eden Kemal Bey, Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde bulunduktan sonra İstanbul'a geri dönmüştür. 1926 yılında İzmir'de Mustafa Kemal Paşa'ya karşı planlanan suikast girişimi dolayısıyla İstiklal Mahkemesinde yargılanmış ve gıyaben idam cezasına mahkûm edilmiştir. Davaların devam ettiği sırada polis tarafından yakalandığı evde şüpheli bir şekilde intihar etmiştir.
Milli Mücadele yıllarında Enver Paşa'nın faaliyetleri
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde büyük bir rol oynayan Enver Paşa askeri ve siyasi birçok faaliyetler de bulunmuştur. II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Enver Paşa Osmanlı Devleti'nin tarih sahnesine çıkarak 4 Ağustos 1922'de ölünceye kadar Anadolu için önemini korumuştur. Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşında yürüttüğü politikalar, askeri harekatlar büyük önem arz etmiştir. Enver Paşa'nın Birinci Dünya Savaşından hemen sonra ülkeyi terk etmesine rağmen Anadolu için gayretlerinden vazgeçmemiş ve Millî Mücadeleyi yürüten kadro ile sürekli iletişim halinde olmuştur. Almanya'da Millî Mücadele'ye para ve silah sevkiyatı için uğraşmıştı. Moskova'da Bolşevik liderlerden Millî Mücadele için askeri yardım istemiştir. Enver Paşa'nın bu faaliyetlerini Ankara Hükümeti kendi meşrutiyeti için tehlikeli görmüştür. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Enver Paşa ve İttihatçı liderlerin Türkiye'ye girmelerine mâni olunmaya çalışılmıştır. Enver Paşa Türkiye'ye girişinin engellenmesinden sonra Türkistan'a gitmiştir. Türkistan'da Bolşevik Rusya'ya karşı bağımsızlıkları için savaşan Basmacılar arasına katılarak 4 Ağustos 1922 tarihinde Bolşevik Rus askerleriyle girdiği savaşta hayatını kaybetmiştir.
IX. ve X. yüzyıllarda Abbâsîlerde sosyal yapıya genel bakış
Abbâsî Devleti IX. ve X. yüzyıllarda en görkemli devrini yaşayarak dönemin önemli siyasî, sosyal ve kültürel merkezi haline geldi. Özellikle Bağdat merkez olmak üzere medeniyetin her yerinde şekillenen sosyal sınıfların varlığına inat halk bir bütün olarak bir arada yaşadı. Sosyal hayat içinde yer alan birçok faktör Abbâsî toplumunun yaşam tarzını şekillendirdi. Abbâsîler gelişim gösterdikleri coğrafyada her toplumdan bir şeyler öğrendiler. Öğrendikleri tüm kültürel faktörleri kendi mirasları olarak devam ettirdiler. Bu etkileşim birçok sosyal ve kültürel gelişmeleri beraberinde getirdi. Abbâsîler özellikle mimari, güzel sanatlar, mûsikî, şiir ve edebiyat alanında ileri bir seviyedeydi. Abbâsî Devleti, IX. ve X. yüzyıllarda hayat standardını en üst seviyede devam ettirdi; geniş coğrafyalarda egemenlik kurarak farklı milletlere karşı üstünlük kurmayı başardı. Böylece farklı milletler ile birlikte bir sentez oluşturarak zenginlik ve bolluk içinde dönemin en gözde devletlerinden biri oldu. Abbâsî Devleti içerisinde yaşayan Araplar, İranlılar, Türkler gibi farklı milletler, toplumun sosyal ve kültürel özelliklerinin belirlenmesinde büyük rol oynadı. Sosyal tabakaların var olduğu Abbâsî toplumunda kölelik dikkat çeken bir unsurdu. Yine Abbâsî coğrafyasında Hristiyan ve Yahudiler gibi milletler medeniyetin sosyal tabakasında var olan zimmî kesimi oluşturuyordu. Abbâsî Devleti sadece toplumsal farklığı ile ön plana çıkmadı. Nitekim Abbâsîler gerek yaşam tarzları gerekse bilim ve sanata katkıları olsun birçok konuda ön plana çıkmayı başardı. Özellikle mimari alanda başarı sağlayarak birçok sanat eseri ortaya koydular. Toplumsal refah ve zenginlik, bilimsel ve kültürel gelişmeleri beraberinde getirdi. Şiir ve edebiyat alanında ilerlemeleriyle İslâm medeniyetine çok şey kattılar. Mûsikinin gelişimine öncülük eden Abbâsîler, onu sosyal hayatın ayrılmaz bir parçası haline getirdi. Ekonomik alanda güçlü bir konumda olan Abbâsîler hoşgörü ve refah içinde bir yaşam sürdü. Özellikle Abbâsîler dinî hoşgörüsü ile birçok milletin bir arada huzur içinde yaşamalarını sağladı. Zira dinî hoşgörüsü onu diğer devletlerden ayıran en belirgin yönü oldu. Ortaçağ İslâm Medeniyeti, Abbâsîler döneminde birçok dünya medeniyetinden daha ileri bir seviyedeydi. Bilimsel gelişmeler, dil, din, edebiyat, coğrafya, felsefe, tarih, güzel sanatlar vb. alanlarda Arap başarısı Abbâsîler ile birlikte zirveye taşındı. Anahtar Kelimeler: Abbâsî Devleti, Bağdat, Toplumsal Yapı, Mimari, Kültür, Şiir ve Edebiyat, Mûsiki.
İslâm tarihinin ilk kaynaklarına göre Diyarbakır'ın fethi
Suriye bölgesinin fethinden sonra Müslümanlar, Cezire Bölgesi'nin fethine yöneldiler. İyâz b. Ganm komutanlığında gerçekleştirilen fetihler bir yıl kadar sürdü. "Ada" anlamına gelen el-Cezire (Mezopotamya) Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan bölgeye verilen isimdir. Urfa, Mardin ve Diyarbakır gibi Anadolu şehirlerini içine alan bu bölgenin önemli bir kısmı Irak coğrafyasında olmakla birlikte, ilk cephe Şam tarafından açılmış ve buradan fetih başlatılmıştır. Daha sonra Irak bölgesinden gönderilen askerlerle bölgedeki ordu desteklenmiş ve iki koldan fetih gerçekleşmiştir. Müslüman ordusu, Hz. Ömer'in halifelik döneminde Mısır, Suriye, Mezopotamya, İran ve Doğu Anadolu'yu kısa bir süre içerisinde başarıyla fethetti. Diyarbakır veya Amîd, 640 yılında İyâz b. Ganm tarafından fethedilmişti. Müslüman orduları el-Cezire'nin (Kuzey Mezopotamya) büyük bir kısmını barışçı yollarla ele geçirdi. Müslüman tarihçiler el-Cezire'yi kolay bir şekilde fethedilen ülke olarak gösterdi.
Bolu Sancağı'na bağlı Ereğli Kazası'nın 1844-1845 tarihli temettuat defterlerine göre merkeze yakın divan ile karyelerin sosyal ve ekonomik yapısı
Bu tez, Osmanlı taşrasında henüz ayrıntılı şekilde incelenmemiş bir coğrafyayı, temettuat defterleri temelinde ele alarak söz konusu bölgenin 19. yüzyıldaki sosyoekonomik kimliğini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bu kapsamda, vergi yükü, aile yapısı, üretim biçimleri ve yerel-idari ilişkiler gibi temel unsurların mikro düzeydeki incelenmesiyle, Osmanlı kırsal toplumunun daha geniş bir perspektifte anlaşılmasına katkı sunulmaktadır. Özellikle Bolu Sancağı Ereğli Kazası örneği üzerinden yürütülen bu çalışma, yerel tarih yazıcılığında göz ardı edilmiş bilgilere ışık tutarak, mikro ölçekli araştırmaların tarih disiplinine katacağı değeri vurgulamaktadır. Temettuat defterlerinin sağladığı ayrıntılı veriler, bölgenin tarım ve hayvancılık faaliyetlerinden hane halkı büyüklüğüne ve vergi toplama uygulamalarına kadar çeşitli konularda kapsamlı değerlendirmeler yapmaya imkân tanımıştır. Böylelikle, yalnızca Ereğli Kazası özelinde değil, genel olarak 19. yüzyıl Osmanlı taşrasında köy ve divanlardaki sosyoekonomik koşulların daha iyi kavranmasını sağlayacak bir çerçeve oluşturulmuştur. Sonuç olarak, söz konusu vergi pratikleri ve kırsal politikaların farklı yönleriyle incelenmesi, yerel tarih ve Osmanlı kırsal sosyoekonomisi literatürüne kıymetli bir referans kazandırmaktadır. Anahtar Kelimeler: Temettuat defterleri, Sosyoekonomik kimlik, Yerel-idari ilişkiler, Bolu Sancağı Ereğli Kazası, Osmanlı taşrası
Roma'da velayet sistemi, evlat edinme kurumu ve evlat edinen İmparatorlar
Roma toplumu için evlat edinmek, her şeyden önce ailenin devam etmesi fikrini simgelemektedir. Aynı mantık çerçevesinde İmparatorlar da evlat edinme yoluyla; ailenin, dolayısıyla ülkenin ismini sürdürmek, devletin gücünü arttırmak gibi çeşitli amaçlarla yapılmıştır. Evlatlık alınmış İmparatorlar döneminin en parlak yıllarını kronolojik olarak sıralamak gerekirse; ilk isim Nerva Caesar Augustus'tur. Augustus, Senato'nun seçtiği ilk imparatordu. 96 ile 98 arasında ülkenin karışık olduğu zamanlarda, parasal sıkıntıların da yaşandığı bir dönemde 65 yaşında göreve gelmiştir ve en büyük eksikliğinin ordu üzerindeki otoritesi olduğu ifade edilmiştir. 98 ile 117 arasında imparator olan asker kökenli Trojan (Traianus Divi) ise en fazla takdir edilen yöneticilerdendir. Pax Romana'yı en geniş sınırlara ulaştıran, sosyal yaşama katkılar sunan ve savaş ganimetlerinin halkla paylaşan bir imparatordur. Hadrianus (Hadrianus Augustus) 117-138 yıllarında imparatorluk yapmış, şair ruhlu, sanat ve edebiyatı seven bir imparatordur. Çok sık gezintilere çıkan Hadrianus, fethettiği toprakları; politik ve ekonomik açıdan imparatorluğa bağlı, verimli coğrafyalara çevirmeye çalışan birisidir. Antoninus Pius'un imparatorluğu 138-161 yılları arasındadır. İtalya'dan ayrılmadan imparatorluğu barış içinde yönetmeyi başarmış ender imparatorlardan birisidir. Bir savaşın ve ayaklanmanın yaşanmadığı bu dönemde kanunların üstünlüğünü önemsemiş, özgürleşmiş kölelerin oy haklarını savunmuştur. Sonraki imparatorlara zengin bir hazine, masumiyet karinesi gibi önemli bir hukuki ilke ve bayındır bir ülke bırakmıştır. Dört imparatora kadar geldik ama burada bir soluklanalım. "Beş İyi İmparator" içinde adı anılmasada 161-169 yılları arasında hükümdarlık eden Lucius Verus, üvey kardeşi Marcus Aurelius ilebaşa geçişi, Roma döneminde ilk kez 'iki başlı yönetim/iki imparator' kavramını dünyatarihine kazandırmıştır. Marcus Aurelius, 161-180'de yılları arasında hükümdar olmuş, 58 yaşında öldüğünde, kazandığı önemli zaferlerle anılmıştı. Marcus Aurelius, ayrıca Stoacı yönü ile felsefeye ilgisiyle de bilinmektedir. "Meditasyonlar" adlı eseri, bu konuda en önemli bilgi kaynaklarından biridir. Germen ırklarının tehditlerinin arttığı 180 yılında ölen Marcus Aurelius'un ölümü, birçok tarihçi tarafından "Büyük Roma Barışı (Pax Romana)" döneminin sonu ve Batı Roma İmparatorluğu'nun Çöküş sürecinin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Roma İmparatorluğu tarihindeki örneklere bakıldığı zaman, vasiyetnameyle evlat edinmenin; imparatorların haleflerini işaret etmek için bir yöntem olduğunu ve siyasi amaçları gerçekleştirmek için de bir araç olarak kullanıldığını ifade etmek mümkündür.
Zonguldak gazetesine göre Zonguldak'ta sosyal, ekonomik ve kültürel hayat (1945-1950)
Yerel gazeteler yayınlandığı dönemin sosyal, kültürel, ekonomik yapısı gibi birçok alanda bilgi sunan ana kaynaklarıdır. Yayımlandıkları dönemle ilgi ayrıntıları ilk elden aktarması açısından önemlidirler. Bu araştırmanın amacı Zonguldak gazetesinde yayınlanan haberler üzerinden Zonguldak'ın sosyal, kültürel ve ekonomik yapısı hakkında bilgi elde etmektir. Araştırmada kullanılan ana kaynak 1945-1950 yılları arasını kapsayan Zonguldak gazetesidir. Çalışmamız giriş, üç bölüm, sonuç, kaynakça oluşmaktadır. Giriş bölümünde Zonguldak gazetesinin tarihçesi, kimlik bilgileri, yayın politikası, yazarları hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde eğitim alanında yapılan çalışmalar ve bayram kutlamaları ve anma günlerinde yapılan faaliyetler incelenmiştir. İkinci bölümde sağlık hizmetleri incelenmiş özellikle bulaşıcı hastalıklara karşı verilen mücadeleye değinilmiştir. Dernek ve cemiyetlerin faaliyetleri de bu bölümde değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde ekonomi yapı üzerinde durulmuş, Zonguldak'ın bir maden şehri olması sebebiyle ağırlık kömür ve sanayiye verilmiştir.
Kennedy ve Johnson dönemlerinde ABD'nin Türkiye'ye dış yardım politikası
Bu çalışma, Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) Soğuk Savaş Dönemin'deki dış yardım politikalarını ve bu politikaların özellikle 1961-1969 yılları arasındaki Kennedy ile Johnson yönetimleri döneminde Türkiye'ye etkilerini incelemektedir. Soğuk Savaş Dönemi'nde ABD, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeleri kendi ekonomik ve stratejik çıkarları doğrultusunda dünya sistemine entegre etmeyi amaçlamış, dış yardımları bu global politikanın temel uygulama alanlarından biri olarak sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve ideolojik bir araç olarak kullanmıştır. Kennedy dönemiyle birlikte ABD dış yardım politikaları önemli bir dönüşüm geçirmiş, kalkınma yardımları daha kurumsal hale gelmiş ve hedef ülkelerin ekonomik yapılarını dönüştürmeyi amaçlayan uzun vadeli programlara odaklanmıştır. Bu dönüşüm sadece alıcı ülkelere sağlanan yardım miktarındaki azalmaya değil, aynı zamanda yardımın kapsamı ve yönüne de yansımıştır. Çalışma, bu politikaların Türkiye'deki yansımalarını ABD Dışişleri Bakanlığı'nın resmî belgeleri ve dönemin diğer birincil ve ikincil kaynakları ışığında değerlendirmektedir. Bu doğrultuda Türkiye, dış yardımlar sayesinde tarıma dayalı sanayi ve montaj sanayisine yönlendirilmiştir; ancak ağır sanayi ve yüksek teknoloji gibi alanların bu sistemin dışında bırakıldığı tespit edilmiştir. Bu süreç zamanla Türkiye'nin dış yardımlara bağımlı hale gelmesine yol açmıştır. Çalışma dış yardımların Türk-Amerikan ilişkileri ile Türkiye'nin uluslararası politikadaki manevra alanı üzerindeki etkilerini de analiz etmektedir. Son olarak bu çalışma, Türkiye'ye ABD yardımları konusuna Amerikan dış politikası ekseninden yaklaşarak literatüre yeni bir boyut kazandırmayı amaçlamaktadır.
30 numaralı ve 1577 tarihli Mühimme Defteri [s.1-64] (özet-transkripsiyon-dizin)
Osmanlı Devleti'nde Divan-ı Hümayun'da alınan önemli kararlar hükümler halinde, Mühimme defterlerine kaydedilmiştir. Bu defterler sayesinde devletin siyasi, idari, sosyal ve iktisadi yapısı gibi birçok konu hakkında bilgi sahibi olmak mümkündür. Bu sebeple mühimme defterleri Osmanlı Tarihi'nin en önemli arşiv kaynakları arasındadır. 30 Numaralı ve 1577 tarihli Mühimme Defteri'nin 1 ile 64. sayfa aralığı çalışmanın esas kısmını oluşturmaktadır. Transkripsiyonu yapılan bu defter, baczı atamalar, şehir ve kasabaların güvenliği hususu, bazı kalelerin onarımı, eşkıyalık olayları gibi dönemine ait çeşitli konuları içermekle birlikte dönemine ait çeşitli konularda araştırmacılara yol gösterici bilgiler sunmaktadır. Hazırlanan bu tez çalışmasında, 30 Numaralı Mühimme Defteri'nin 1. sayfasından 64. sayfasına kadar transkripsiyonu yapılarak, hüküm özetleri çıkarılmıştır ve tezin son kısmına da dizini hazırlanıp eklenmiştir.
2 numaralı Haleb Ahkâm Defteri (1-100. sayfa)
Hazırlamış olduğumuz 2 Numaralı Haleb Ahkâm Defteri Hicri 1164-1168 / Miladî 1751-1755 yılları arası konu ve belgeleri kapsamaktadır. İncelenen belgelerde Haleb'in sosyal tarihi hakkında çok önemli bilgilere ulaşılıp, bu dönemde yaşanmış olaylara dair orijinal bilgilere yer verilmiştir. İsminin menşei konusunda muhtelif rivayetler bulunan Haleb, bulunduğu konum itibariyle stratejik öneme sahiptir. Haleb, Anadolu'dan Mezopotamya'ya ve Akdeniz'den İran'a giden ticaret yollarının merkezinde kurulmuştur. Bu özelliği sebebiyle, tarihin en eski devirlerinden itibaren birçok devletin ilgisini çekmiş, bir taraftan ticaret sayesinde zenginleşirken, diğer taraftan da yağmalara ve yıkımlara maruz kalmıştır. XVIII. yüzyılda Haleb Eyaleti'nde nüfus miktarı 100.000-120.000 kadardır. Bu toplam nüfus oranı göz önüne alındığında Haleb'deki bir hanede ortalama kişi sayısının 7 civarında olduğu öngörülebilir. Bu yüzyıl ortalarında 157 meslek loncasının olduğu bilinmektedir. Haleb halkının büyük bir bölümü, geçimini Pazar yerlerinde çalışarak sağlamaktaydı. Bu dönemde Osmanlı topraklarında ortaya çıkan âyân grubunun Haleb'de de mevcut ve yönetimde etkili olduğunu görmekteyiz. Bu âyân grubunu teşkil edenler kendi aralarında çekişme halindeydiler. Önemli bir güzergâh üzerinde bulunan Haleb ve çevresi, bu dönemde eşkıyâlık, hırsızlık vs. muhtelif huzursuz edici olaylarla karşı karşıya kalmıştır. Ahkâm defteri, Dîvân-ı Hümâyûn'dan çıkan, çeşitli konuları ihtivâ eden davaların sonuçlarının yer aldığı hükümlerin bir sûretinin kaydedildiği defterlere verilen addır. Bu hükümler padişah adına hazırlanarak özeti bu defterlere işlenmiştir.
104 numaralı Kastamonu Şer'iyye Sicilinin (H.1256/M. 1840) transkripsiyon ve değerlendirmesi
Şer'iye Sicilleri sosyo-kültürel, iktisadî, askerî, idarî ve ticarî vb. alanlarda çok önemli bilgiler ihtiva ederler. Bu sebeple tarih bilimi için olduğu kadar hukuk tarihi, şehir tarihi, yerel tarih, iktisat tarihi, tıp tarihi, yine yer ve kişi adları, diplomasi ve diplomasi tarihi bakımlarından da büyük önem arz ederler. Çalışma konusu olarak ele alınan 104 Numaralı Kastamonu Şer'iyye Sicili, Küre-i Nühas Muhassıllık Meclisi'nin almış olduğu kararları ihtiva eder. Bu çerçevede Meclis ve Meclisin çalışma esasları, Büyük Meclis dışında diğer kazalarda kurulan diğer meclisler, Küre bakır madeninde çalışan usta ve amelelerin yevmiyeleri ve yevmiyelerine yapılan zamlar, diğer kazalar ve kazalara bağlı köyler, muhtarlar ve muhtar maaşları, bir kısım askerî konular ile bölgede cereyan eden ırza geçme, hırsızlık gibi asayiş olayları, 104 Numaralı Kastamonu Şer'iyye Sicili'ne yansıyan olaylar arasındadır.
Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerinde hanedan üyelerinin katli
Şehzade katli denilince akla ilk olarak Osmanlı Devleti gelmesine rağmen hanedan içi yaşanan bu katledilmeler esasında Türk-İslam tarihi süresince birçok devlet ve beylikte de görülmüştür. Doğu Anadolu, Azerbaycan ve İran topraklarında hüküm süren Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerinde de benzeri olayların yaşandığı bu çalışma ile tespit edilmiştir. Çoğunluğu erkek hanedan üyelerinden oluşmakla birlikte az da olsa kadın hanedan üyesinin de öldürüldüğü görülmüştür. Genel olarak isyancı hanedan üyeleri tarafından öldürülen hükümdarlar ve isyana teşebbüs ettikleri için hükümdar tarafından katledilen hanedan üyeleri saptanmıştır. Ancak Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletleri, Osmanlılarla çağdaş olmasına karşın Osmanlı Devleti'nde görülen masum şehzadelerinin öldürüldüğü olaylar oldukça az bir sayıyı teşkil etmektedir. Daha çok isyan ettikleri gerekçesi sonucunda katledilen hanedan üyelerinin kimlik ve siyasal sosyal yaşamlarının tespitine kronolojik bir sıra gözetilerek yer verilmiş ve elde edilen veriler sonucunda Karakoyunlu ve Akkoyunluların ilk dönemlerinin İslamiyet öncesi Türklerde görülen hanedan içi katl olaylarına daha yakın bir süreç takip ettiği görülmüştür.
Osmanlı Devleti'nde kadının sosyo-ekonomik konumu (1789-1850)
Toplumsal cinsiyet rollerinin kökeni insanlık tarihi kadar eski olmakla birlikte, kadınlar toplumsal hayatın içerisinde doğrudan ya da dolaylı bir şekilde rol almıştır. Medeniyetlerin ve dinlerin ortaya çıkması ile birlikte kontrol altında tutulmaya başlanan kadınların erkek egemenliği altındaki ikincil rolü, binlerce yıllık bir tarihsel sürece dayanmaktadır. Tüm dünyada kadınların toplumsal statüsünü ve varlığını sorgulamaya başlaması 18. yüzyıla rastlamaktadır. 1789 yılında ortaya çıkan Fransız Devrimi, kadın hakları mücadelesinde, önemli bir eşik olmuştur. Nitekim devrimin tüm vatandaşlara vadettiği eşitlik, hak ve özgürlük gibi kavramlar kadınların hak mücadeleleri için bir kıvılcım olmuştur. Bu nedenle Fransız Devrimi, kadın haklarının miladı olarak görülmektedir. Ancak kadınların bu mücadeleleri bütün toplumlarda aynı zamanda ortaya çıkmamıştır. Fransa menşeili olan kadın hakları mücadelesi, zamanla diğer Avrupa ülkelerine sıçramıştır. Osmanlı toplumunda kadınların birtakım girişimlerde bulunması ve hak arayışı mücadelesinde bulunması ise Tanzimat Dönemi'ne rastlamaktadır. Tanzimat Fermanı'nın Fransız Devrimi'nde olduğu gibi, toplumun her kesimine eşitlik getirme vaadi, Osmanlı kadınlarının arasında bu haklardan yararlanma fikrinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Tanzimat Dönemi ile birlikte miras, hukuk, evlilik, boşanma, eğitim gibi kadına dair hemen her konu gündeme gelerek kadın hakları tartışılmaya başlanmıştır. Avrupa ve Osmanlı'da kadınların birey olma mücadelesinde iki mihenk taşı olan Fransız Devrimi'nden Tanzimat Dönemi'ne kadar geçen yaklaşık 60 senelik dönem çalışmamızın konusunu teşkil etmektedir. Çalışmamızda, Avrupa'da ve Osmanlı Devleti'nde kadın haklarının gelişimi, bu süreçte yaşanan gelişmeler, devrimin ve fermanın sonuçları, kadınlara getirileri, Osmanlı kadınının gündelik yaşantısı ve sosyo-ekonomik konumunun incelenmesi amaçlanmıştır.