
14
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Çerkes aile yapısı ve dönüşümü
Etnisite temelli aile araştırmaları, Türkiye'de aile sosyolojisinin geri planda kalmış bir alanını oluşturmaktadır. Etnisitenin bireylere sunduğu ortak anlamlar ve kültürel normlar, aile etkileşimlerini şekillendirmiştir. Ayrıca kentleşme, bireyselleşme ve benzer olgularla birlikte değişen bağlamlarla kurulan etkileşimler, insanların kullandıkları anlamları ve dolayısıyla aile ilişkilerini de farklılaştırmaktadır. Bu çalışma, Kahramanmaraş'ın Göksun, Afşin ve Andırın ilçelerini kapsayan Glaksteney bölgesindeki Çerkes aile yapısını ve bu yapıda meydana gelen dönüşümleri incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, Çerkes aile yapısının ve dönüşümünün çeşitli yönleri sosyo-ekonomik bağlamda incelenmiştir. Araştırma, nitel bir yöntem kullanılarak katılımcılarla yapılan derinlemesine görüşmelerden elde edilen verilere ve araştırmacının gözlemlerine dayanmaktadır. Veri toplama aracı olarak, araştırmacı ve alanda yaşayan Çerkesler tarafından oluşturulan yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Katılımcılar, derinlemesine görüşmeler aracılığıyla incelenen konu hakkında düşüncelerini paylaşmışlardır. Araştırmacı, Kahramanmaraş'ta yapılan çalışmanın verilerini 15 Kasım 2022 tarihinde toplamaya başlamış, ancak 6 Şubat Kahramanmaraş depremleri nedeniyle uzun bir süre veri toplayamamıştır. 2023 yılının ikinci yarısında araştırmanın verileri toplanmaya devam edilmiş, Ekim 2023'e kadar 38 kişiye ulaşılması ve verilerin doygunluğa ulaştığının gözlemlenmesiyle görüşmeler sonlandırılmıştır. Araştırma bulguları, Çerkeslerin aile yapılarının Kafkasya'da sürgün edilmeden önce var olan sözlü toplumsal normları ifade eden "khabze" normları çerçevesinde şekillendirildiğini, aile yapılarının topluluk örgütlenmesini ve kolektif dayanışmayı sağlayacak şekilde yapılandırıldığını göstermiştir. Aile yapısında kurulan etkileşimler "yemık'u/haynape", "akrabalık", "büyüklük", "thamadelik" gibi çeşitli genelleştirilmiş ötekilere bağlı olarak oluşturulmuştur. Ayrıca araştırmada Çerkeslerin aile yapısı, yaş ve cinsiyet hiyerarşisi, aile bireyleri arası etkileşimler (gelin-kök aile ilişkileri, enişte-kız tarafı ilişkileri vb.), aile etkileşim ritüelleri, sosyalleşme süreçleri ve aile yapısının dönüşümü gibi ana temalar altında ortaya çıkmıştır. Çerkesler, aile etkileşimlerini sosyo-ekonomik bağlamda anlamlandırarak aileyi "saygı", "sevgi", "yardımlaşma" ve "dayanışma" gibi değerlere dayandırmışlardır. Geleneksel köy yaşantısı döneminde aile topluluk örgütlenmesini destekleyecek şekilde yapılandırılırken, kentleşmeye bağlı olarak iş yaşantısına bağlı yerleşme döneminde, topluluk örgütlenmesinin farklılaşmasıyla birlikte aile yapısı da ritüeller ve etkileşimlerde farklılaşma şeklinde kendisini göstermiştir. Aile ritüelleri, kaçınma ritüelleri, saygı ritüelleri ve özel günlere dair ritüeller olarak gözlemlenmiştir. Bu ritüeller, aile içi uyumu ve sosyal düzeni koruma amacına hizmet etmektedir. Glaksteney Bölgesi Çerkesleri, kültürel etkileşimler sonucunda, toplumsal normlarını ve ritüellerini yeniden değerlendirmiş ve bu etkileşimler, aile yapısının dönüşümünde belirleyici olmuştur. Değişmeyen unsur olarak "saygı" değeri ortaya çıkmıştır. Bireyselleşme, eğitim, önemli yaşam olayları, kente göçler, ev ayırma ve Çerkes dilinin kullanılmaması gibi unsurlar, aile yapısının dönüşümünde etkili olan etkenler olarak değerlendirilmiştir. Araştırmanın bulguları ve sonuçları doğrultusunda gelecekteki araştırmalara yönelik çeşitli konularda önerilerde bulunulmuş, uzun dönemli karşılaştırmalı çalışmaların literatüre katkı sağlayacağı ifade edilmiştir.
Metropol yaşamında orta yaş bireylerin kardeşlik ilişkileri
Bu çalışma, orta yaş yetişkin bireylerin kardeşleriyle ilişkilerini yaşam boyu nasıl deneyimlediklerini ve bu deneyimlere yükledikleri anlamları, nitel araştırma yönteminin fenomenoloji deseniyle derinlemesine anlamayı amaçlamaktadır. Araştırmanın katılımcıları 40-60 yaş aralığında, İstanbul ve Ankara'da yaşayan, en az bir kardeşi olan, farklı sosyo-demografik ve yaşam deneyimlerine sahip 14 kişiden oluşmaktadır. Çalışmanın verileri, 28 Şubat- 29 Ağustos 2024 tarihleri arasında yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler yoluyla toplanmış ve tematik analiz yöntemiyle çözümlenmiştir. Bu çalışmada dört tema elde edilmiştir. Bunlar (i) kardeşlik kimliğinin inşası: birey-aile- toplum etkileşimi, (ii) duygusal, ilişkisel ve gündelik etkileşimler, (iii) yaşam olaylarıyla dönüşen kardeşlik ve (iv) ilişkinin geleceği: süreklilik mi, kopuş mu? temalarıdır. Bu çalışmanın sonuçları; orta yaşta kardeşlik ilişkilerinin bireylerin yaşam dünyalarında çok boyutlu, karmaşık ve sürekli yeniden yorumlanan anlamlar taşıdığını, duygusal/ilişkisel ve gündelik etkileşimlerin, yaşam olaylarının ve üçüncü kişilerin bu ilişkileri dönüştürebildiğini ve belirli dönüm noktalarında yeniden müzakereye açık seyredebileceğini göstermektedir. Ayrıca katılımcı grubu bağlamında; bazı kardeşlerle ilişkilerin sürdürüldüğü, bazılarının seçici mesafe/yakınlık benimsendiği, bazılarının ise fiziksel/duygusal kopuşa varabileceği görülmüştür. Elde edilen bulgular, aile sosyolojisi kapsamında yetişkin kardeşlik ilişkilerinin anlaşılmasına fenomenolojik bir perspektiften katkı sunmakta ve kardeşlik deneyimlerinin çeşitliliğine ve kardeşlik olgusunun özüne dikkat çekmektedir.
Hükümlü ve tutuklu annelerin bağlanma biçimlerinin ebeveynlik tutumları ile ilişkisi
Bu çalışmanın amacı ceza infaz kurumlarında bulunan tutuklu ve hükümlü annelerin bağlanma biçimleri ile ebeveynlik tutumları arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu ilişkiye etki eden sosyo-demografik faktörleri belirlemektir. Araştırmada, annelerin hüküm durumlarına, yaşlarına, eğitim düzeylerine, medeni durumlarına, ceza infaz kurumlarında bulunma sürelerine ve çocuk sayılarına göre bağlanma biçimleri ve ebeveyn tutumlarının nasıl farklılaştığı araştırılmıştır. Bu çalışmada, nicel araştırma yöntemleri arasında yer alan ilişkisel tarama deseni kullanılmıştır. Araştırmanın örneklemini, Ankara'da kadın kapalı ve kadın açık ceza infaz kurumlarında bulunan toplam 141 tutuklu ve hükümlü anne oluşturmuştur. Veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından oluşturulan Kişisel Bilgi Formu, Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği (EBBÖ) ve Ebeveyn Tutumları Ölçeği (ETÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizi SPSS (versiyon 26) kullanılarak yapılmıştır. Verilerin analizinde frekans ve yüzde analizleri, bağımsız ve eşleştirilmiş örneklem t-testi, ANOVA, Kruskal-Wallis H, Mann-Whitney U ve korelasyon analizleri kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen bulgular, bağlanma biçimleri ile ebeveyn tutumları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkilerin bulunduğunu göstermiştir. Güvenli bağlanma biçimi ile otoriter ebeveyn tutumu arasında anlamlı ve pozitif bir korelasyon olduğu saptanmıştır. Yaş faktörü ile otoriter tutum, medeni durum ile güvenli bağlanma arasında, çocuk sayısı ile aşırı koruyucu tutum arasında anlamlı farklar bulunmuşken; eğitim durumu ve ceza infaz kurumlarında bulunulan süreye ilişkin analiz sonuçlarında anlamlı farklar tespit edilmemiştir. Hüküm durumuna göre yapılan analizlerde ise hükümlü annelerin çoğunun kaçıngan bağlanma biçimine sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu araştırma, ceza infaz kurumlarında bulunan annelerin bağlanma biçimlerinin ebeveyn tutumları ve bazı sosyo-demografik özelliklerle ilişkili olduğunu göstermiştir. Çalışma sonuçları, ceza infaz kurumlarında bulunan annelerin sosyal destek sistemlerine erişimini artırmaya ve çocukların sağlıklı gelişimini desteklemeye yönelik politikaların geliştirilmesine katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
Tek ebeveynli ailelerde yoksulluk döngüsünün ekosistem perspektifi temelinde analizi: Bitlis ili örneği
Tek Ebeveynli Ailelerde Yoksulluk Döngüsünün Ekosistem Perspektifi Temelinde Analizi: Bitlis İli Örneği Bu çalışma, tek ebeveynli ailelerde yoksulluğun kuşaklar arası aktarım süreçlerini ve bu süreçleri etkileyen faktörleri ekosistem perspektifi temelinde analiz etmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın temel amacı, Bitlis ilinde yaşayan tek ebeveynlerin yoksulluk deneyimlerini, bu deneyimin farklı düzeylerde (mikro, mezo, ekzo, makro ve krono) nasıl şekillendiğini ve yoksulluk döngüsünü kırmaya yönelik çözüm arayışlarını ortaya koymaktır. Çalışma, durum çalışması ve karma yöntem yaklaşımlarının birlikte kullanıldığı bir araştırma tasarımına sahiptir. Araştırmanın ilk aşamasında, Bitlis ilinde keşfedici nitel durum çalışması yürütülmüş; bu kapsamda profesyoneller ve gönüllülerle gerçekleştirilen görüşmeler yoluyla alana özgü ön bulgular elde edilmiştir. İkinci aşamada ise karma yöntem tasarımına geçilmiş; Bitlis ilinde yaşayan 80 tek ebeveyn olan yoksul bireye anket uygulanmış, ardından 17 tek ebeveynle derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bu aşamada baskın yöntem nitel araştırmadır. Nitel veri analizi MAXQDA yazılımı kullanılarak, nicel analiz ise SPSS programı aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Ardından, derinlemesine kavrayış amacıyla nicel ve nitel bulguların entegrasyonu sağlanmış ve elde edilen bulgular bütüncül biçimde tartışılmıştır. Araştırma bulguları, yoksulluk döngüsünün yalnızca bireysel değil; çok düzeyli ve yapısal faktörlerle yeniden üretildiğini göstermektedir. Araştırmada kök aileden başlayan yoksunluk deneyimleri, sınırlı eğitim olanakları, sosyal destek sistemlerindeki erişim ve adalet sorunları, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ve ekonomik kırılganlık, yoksulluk döngüsünü derinleştiren başlıca unsurlar olarak öne çıkmıştır. Katılımcıların geliştirdiği bireysel ve toplumsal mücadele stratejilerinin ise yapısal engeller karşısında sınırlı etki yarattığı görülmüştür. Son olarak araştırma, yoksullukla mücadelede düzeyler arası etkileşimleri gözeten bütüncül sosyal politika ve hizmet tasarımlarına yönelik öneriler sunmaktadır.
Kadına yönelik şiddeti önlemede kadın sığınmaevi modelleri: İhtisaslaşma örneği
Kadına yönelik şiddet dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye'de de önemli bir sorundur. Şiddet; fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel olarak farklı türleri içinde barındırmaktadır. Şiddet gören kadınların şiddet ortamından uzaklaşması, destek alarak güçlenmesi noktasında "sığınma evleri" kavramı ortaya çıkmaktadır. Farklı sosyokültürel ve ekonomik yapıdan gelen kişilerin zorunluluk nedeniyle aynı ortamda kalması durumunda etkin bir iletişim olması pek mümkün olmamaktadır. Aynı zamanda kişilerin deneyimlerinin de farklı olması ihtiyaçlarının farklılaşmasına neden olmaktadır. Bu noktada ihtisaslaşma önemli bir unsurdur. Bu çalışmada, doküman inceleme yöntemi kullanılarak Türkiye'de ve Dünya'da bazı ülkelerdeki sığınmaevleri incelenmiş ve sığınmaevlerinde ihtisaslaşma konusu incelenmiştir.
İslâm'a göre insanın yaratılışında kadının konumlandırılışı
Tarih boyunca kadının toplumdaki konumu tartışma konusu olmuştur. Kadim inanışlardan semavi dinlere kadar var olan insanın yaratılış anlatıları, kadının toplumdaki konumunu da şekillendirmiştir. Bu çalışmada ise kadının yaratılıştaki durumu hakkında İslâm kaynakları olan Kur'an, hadis ve ulema kitapları ile ilgili olabilecek diğer dinlerin anlatıları beraber değerlendirilmiştir. Ele alınan kaynaklar arasındaki benzerlik ve farklar ortaya koyulmuştur. İslâm kaynaklarında Adem ve Havva'dan başlayarak ele alınan insanın yaratılışı anlatılarında kadına uygun görülen rollerin ve konumun, ne olduğu ve kaynaklarının neler olduğu incelenmiştir. Yaratılış anlatılarının kadınlarla ilgili başka hangi meselelere etkisi olduğu da araştırılmıştır. Çalışmanın sonucunda ise İslâm kaynaklarının kadının yaratılıştaki konumuna nasıl yer verdiği hakkında elde edilen bulgular serimlenmiştir. Kur'an'ın konuya yaklaşımının, diğer kaynaklardan farkı irdelenmiştir.
Kültürümüze uygunluğu açısından aile danışmanlığı
Toplumun temel birimi olan aile kurumu, her kültürde kendine has özellikler barındırmaktadır. Toplumları etkileyen kitlesel değişimler, geleneksel, modern ve postmodern özellikler barındıran Türk aile yapısını yeniden değerlendirmeyi ve kültürel özelliklerini tespit etmeyi gerektirmektedir. Hızlı toplumsal değişime bağlı olarak tahrip olan aile kurumu, ailenin devamını engelleyen birçok risk faktörüyle karşı karşıyadır. Günümüzde aile danışması, toplumsal ve kitlesel değişimlerin çekirdeği olan aile yapısını korumak adına kritik bir çalışma alanı haline gelmiştir. Batıda doğan ve gelişen aile danışması, farklı kuramları ve farklı teknikleriyle belirli ailevi sorunlara çözüm aramakta ve aile birliğinin devamına katkı sağlamaktadır. Öte yandan aile kurumu, kültüründen ve toplumsal öğelerinden bağımsız düşünülemeyecek özgün, canlı ve dinamik bir yapıdır. Bu çalışma Türk aile yapısına uygun aile danışması üzerinde çalışırken, her danışmanlık kuramının kültürümüzle eşleşen yöntemlerini ve kültürümüze uymayan özelliklerini irdelemektedir. Kültürümüze tam anlamıyla uygun tek bir kuram olmamakla birlikte her kuramın belli tekniklerle Türk aile yapısının belirli özelliklerine hitap ettiği görülmektedir.
Sevdiği bir yakınını kaybeden ebeveynlerin çocuklarıyla ölümü konuşmaya ilişkin duygu, düşünce ve deneyimleri
Ebeveynler için çocuklarıyla ölüm hakkında konuşmak, çocukların ölümü tam olarak anlayamaması, soyut düşünme becerilerinin gelişmemiş olması, ölümün acı verici bir deneyim olması gibi nedenlerle zor olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, sevdiği bir yakınını kaybeden ebeveynlerin 3-6 yaş arasındaki çocuklarıyla ölümü konuşmaya ilişkin duygu, düşünce ve deneyimlerini incelemektir. Bu çalışma nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik yöntem ile yapılmıştır. Veriler, Kişisel Bilgi Formu ve Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu kullanılarak elde edilmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu Yalova il merkezinde bulunan, Yalova İl Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı resmi bağımsız anaokullarında 3-6 yaş grubu çocuk veya çocuklarının kayıtlı olduğu sevdiği bir yakınını kaybeden toplam 15 ebeveyn oluşturmuştur. Çalışma 14 katılımcı ile yüz yüze, bir katılımcı ile online görüşülerek tamamlanmıştır. Elde edilen veriler betimsel analizle incelenmiştir. Araştırma sonucunda; sevdiği bir yakınını kaybeden ebeveynlere göre ölümün anlamı, yas sürecinde baş etmeyi kolaylaştıran ve zorlaştıran durumlar, çocukla ölümü konuşmaya ilişkin duygular, düşünceler, deneyimler ve ölümü konuşmada destek kaynakları olmak üzere yedi ana tema ve 23 alt tema oluşturulmuştur. Çocukla ölümü konuşmaya ilişkin vurgulanan duygu rahatsız/yetersiz hissetme olarak değerlendirilmiştir. Çocukla ölümü konuşmaya ilişkin en sık vurgulanan düşünce ölüm farkındalığı, deneyim ise ölümü konuşmada güçlük yaşama olarak belirlenmiştir. Katılımcılar ölümü konuşmada destek kaynaklarını bilgilendirici eğitimler/içerikler, uzman desteği olarak ifade etmiştir. Sevdiği bir yakınını kaybeden ebeveynlerin 3-6 yaş arasındaki çocuklarıyla ölümü konuşurken kendilerini rahatsız/yetersiz hissettikleri, ölümü nasıl konuşacaklarını bilemedikleri fakat doğru bilgi vermenin önemli olduğunu düşündükleri sonucuna ulaşılmıştır.
Çalışan kadınların iş yaşam dengeleri ve yaşam doyumları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada, kadın çalışanların iş yaşam dengesi ile yaşam doyumu düzeyleri arasındaki ilişki incelenmiştir. İş yaşam dengesi, bireyin iş ve özel yaşamını uyumlu şekilde sürdürebilme kapasitesini; yaşam doyumu ise bireyin genel mutluluk ve iyi oluş halini yansıtan öznel bir değerlendirme süreci olarak ele alınmıştır. Araştırmanın örneklemini İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Kocaeli illerinde farklı sektörlerde görev yapan beyaz yaka kadın çalışanlar oluşturmaktadır. Veriler, İş Yaşam Dengesi Ölçeği ve Yaşam Doyumu Ölçeği aracılığıyla toplanmış; analizlerde ANOVA, t-testi, korelasyon ve regresyon yöntemleri kullanılmıştır. Elde edilen bulgular, kadın çalışanların iş yaşam dengesi düzeyleri arttıkça yaşam doyumlarının da anlamlı şekilde yükseldiğini ortaya koymuştur. Özellikle işin yaşama olumlu etkisi ve yaşamın işe olumlu etkisi alt boyutlarının, yaşam doyumunun güçlü yordayıcıları olduğu belirlenmiştir. Buna karşılık, işin yaşama olumsuz etkisi ve yaşamın işe olumsuz etkisi boyutlarının yaşam doyumu üzerinde anlamlı bir etki yaratmadığı görülmüştür. İş yaşam dengesi ve yaşam doyumu düzeyleri; yaş, çocuk sahibi olma, görev pozisyonu, maaş düzeyi, yaşanılan şehir, çalışma süresi, çalışma şekli ve ulaşım gibi çeşitli demografik değişkenlere göre anlamlı farklılık göstermektedir. Özellikle çocuk sahibi kadınların hem iş yaşam dengesi hem de yaşam doyumu düzeylerinin daha düşük olduğu saptanmıştır. Yönetici pozisyonundaki kadınların ise bu alanlarda daha yüksek düzeyde puanlara sahip olduğu görülmüştür. Medeni durum ve eğitim düzeyi değişkenlerinin ise iş yaşam dengesi ve yaşam doyumu üzerinde anlamlı bir farklılık yaratmadığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, kadın çalışanların yaşam doyumlarının artırılmasında iş yaşam dengesi önemli bir belirleyici olarak öne çıkmaktadır. Bu doğrultuda, esnek çalışma modelleri, aile dostu uygulamalar ve örgütsel destek mekanizmaları gibi iş politikalarının, kadınların iş ve özel yaşamlarını daha sağlıklı bir şekilde dengelemelerine katkı sağlayarak yaşam doyumlarını olumlu yönde etkileyebileceği düşünülmektedir.
Covid-19 pandemisi sürecinde sağlık personellerinin aile içi sorumluluk algısı: Çankırı Devlet Hastanesi örneği
Aile içi sorumlulukların paylaşımı, toplumsal cinsiyet rollerinde eşitsizliğin görüldüğü toplumlarda dengesiz bir dağılım göstermektedir. Cinsiyetçi meslek algısının izlendiği sağlık alanı, Covid-19 pandemisinin ortaya çıkması sonucu iş yükünün olağanüstü artışı ile karşı karşıya kalmıştır. Çalışma hayatı ve aile içerisinde eşzamanlı sorumluluk almak, Covid-19 pandemisini kadın sağlık çalışanları için daha da zorlu hale getirmiştir. Bu çalışma; Covid-19 pandemisinin, sağlık personelinin aile içi sorumluluklarına etkisini ve bu etkinin toplumsal cinsiyet algısı bağlamında pandemi öncesi dönem ve pandemi döneminden nasıl etkilendiğini araştırmaktadır. Tez toplam dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde salgınların tanım ve tarihine değinilmiş ve ardından Covid-19 pandemisi, sağlık çalışanları özelinde ele alınmıştır. İkinci bölümde "aile"ye ilişkin kavramsal ve kuramsal bilgilere yer verilerek cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramları çerçevesinde hangi alanların ne şekilde etkilendiği, cinsiyetçi meslek algısı ve ikinci vardiya kavramlarına değinilerek teorik çerçeve tamamlanmıştır. Üçüncü bölümde araştırma verileri ve bulgular yorumlanmış, dördüncü bölümde ise sonuca yer verilerek çalışma tamamlanmıştır. Yapılan anket çalışması sonucunda sağlık çalışanlarının yaş, cinsiyet, mesleki deneyim, meslek grubu, gelir, çocuk sayısı, çocuğa bakım veren tercihi, doğduğu yerde çalışma ve eşin çalışma durumunun puan ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Eşler arası sorun yaşama sıklığının pandemi döneminde arttığı fakat cinsiyete göre bir farklılık göstermediği belirlenmiştir. Ev işleri ve çocuk bakımı rollerinin pandemiden etkilenmediği, dolayısıyla bakım sorumlulukları ve aile içi rollerde pandemi öncesi ve pandemi dönemi değişimi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.
Değişen aile yapısında ailelerin çocuk sahibi olma motivasyonlarının değerlendirilmesi: Hakkâri örneği
Çalışma, değişen aile yapısında ailelerin çocuk sahibi olma motivasyonlarını etkileyen faktörleri belirlemek ve bu faktörlerin ailelerin çocuk sahibi olma motivasyonunu nasıl etkilediğini ölçmek üzere tasarlanmıştır. Araştırmanın amacı, Hakkari merkez, ilçe ve köylerinde yaşayan evli bireylerin çocuk sahibi olma motivasyonlarını keşfetmektir. Yapılan bu çalışma, karma yöntem araştırmasının çeşitleme deseni ile tasarlanmıştır. Nicel araştırma yöntemi için anket tekniği; nitel araştırma yöntemi için yarı-yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Bu yöntemin seçilme amaçları, problemleri çok boyutlu olarak ele almak, verileri çeşitlendirmek, bütünleştirmek ve daha kapsamlı sonuçlar elde etmektir. Anket formunda "Çocuk Sahibi Olma Motivasyonları Ölçeği" ile "Doğurganlığa ve Çocuk Sahibi Olmaya Yönelik Tutum Ölçeği" kullanılmıştır. Mülakat formu ise çalışmaya yönelik sorulardan oluşmaktadır. Anket tekniği için 399 katılımcıya, görüşme tekniği için de 30 katılımcıya ulaşılmıştır. Çalışma il merkezinde, ilçe merkezlerinde ve köylerde/beldelerde yapılmıştır. Çalışmanın veri analiz işlemleri çeşitleme desenine göre yapılmıştır. Anket verileri SPSS programı ile analiz edilmiş olup verilerin değerlendirilmesinde frekans, ki-kare testi, t-testi, ANOVA, korelasyon vb. testler kullanılmıştır. Nitel verilerin analizinde ise kodlamalar, kategoriler ve temalar oluşturulmuş ve bu şekilde görüşmelerin analizi yapılmıştır. Nicel ve nitel yöntemin veri analizleri ayrı ayrı yapılmış ve son aşamada bütünleştirilmiştir. Araştırma sürecinde elde edilen veriler neticesinde, katılımcıların çoğunlukla çocuk sahibi olmayı istedikleri, önemsedikleri, olumlu bir duygu olarak gördükleri ve sahip oldukları çocuk sayısından daha fazla sayıda çocuk istedikleri sonucuna varılmıştır. Çocuğa çoğunlukla ailenin temeli, gelecek, olmazsa olmaz, neşe, sevgi, gelecek ve eşler arasındaki bağı güçlendiren anlamlar yüklenmiştir. Katılımcıların çocuk sahibi olma motivasyonları ile cinsiyet, yaş, evlilik yaşı, yaşanılan yer, eğitim düzeyi, çalışma durumu, gelir düzeyi, aile tipi, evlenme şekli, dindarlık seviyesi, mevcut çocuk sayısı, istenilen çocuk sayısı, hanede yaşayan kişi sayısı, oda sayısı, kişisel odaya sahip olma ve ölen çocuğun varlığı arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p<0.05). Bunun yanı sıra katılımcıların çocuk sahibi olma motivasyonunu kişisel faktörlerin, toplumun kültürünün, sosyal çevrenin, dini öğretilerin, fiziksel ve ekonomik sorunların büyük oranda ve çeşitli şekillerde etkilediği sonucuna varılmıştır. Son olarak, bundan sonra yapılacak araştırmalar için bulgular üzerinden önerilere yer verilmiştir.
Ne eğitimde ne de istihdamda olan genç yetişkin kadınların evlilik hakkındaki görüşlerinin incelenmesi
Henüz yakın zamanda yerel literatürümüzde yer edinmeye başlamış ne eğitimde ne de istihdamda kavramsallaştırması (NENİ), sıklıkla ne bir eğitim faaliyetinde ne de düzenli gelir getiren bir işte çalışan gençlere yönelik çeşitli perspektiflerden irdelenen bir gençlik sorununu kategorize etmektedir. Bu çalışmada bu sorun kadın ve aile çalışmaları perspektifinden irdelenmesi amacıyla bu kategoride yer alan üniversite mezunu genç yetişkin ve bekar kadınların evlilik hakkındaki görüşleri kapsamında incelenmektedir. Günümüzde genç kadınlarda yüksek eğitime katılım oranları akran grupları erkeklerin oranını geçmiştir. Ancak söz konusu kadınların istihdama katılımları yaşıtları erkek grupları ile benzer oranları yakalamakta zorlanmakta, yaş grupları yükseldikçe NENİ olan kadınların oranının erkeklerden çok daha fazla olduğu görülmektedir. Bununla birlikte toplumsal söylemde gençlerin sıklıkla evliliği ertelediği ve aile kurumunun önemimi yitirdiği gibi değersel dönüşümlere atıf yapan eleştiriler yer almaktadır. Ancak eğitim ve iş piyasası arasındaki entegrasyon sorunu, iş piyasasındaki güçlükler, güvencesiz ve esnek çalışma, düşük ücretlerle beraber Covid-19 pandemisinde sıklıkla yükselen enflasyon oranları gençlerin evlilik gibi ciddi sermayeler gerektiren süreçlere karşı cesaretini oldukça kırdığı ön görülmektedir. Söz konusu yüksek eğitimli kadınlar olduğunda ise sürecin mevcut iş piyasasına yönelik sorunların yanında toplumsal cinsiyet normlarından bağımsız düşünülmesi olanaksızlaşmaktadır. Çünkü günümüzde özellikle yüksek eğitimli kadınların aile içi rollerde daha eşitlikçi ve demokratik beklentiler içerisinde olmasının ilk evlilik yaşını erteleyici bir nitelik olarak öne çıktığı literatürde onaylanmıştır. Tüm bu ön bilgiler ışığında bu çalışmada söz konusu tartışmalar ne eğitimde ne de istihdamda kavramsallaştırması çerçevesinde 20-29 yaş aralığındaki düzenli gelir getiren bir işte çalış(a)mayan herhangi bir eğitim faaliyetinde de bulunmayan bekar kadın örneklemi çerçevesinde incelenmektedir. Bu amaçla bu araştırma, konu hakkında daha kapsamlı ve derinlemesine çıkarımlar yapma imkânı tanıyan karma yöntemler araştırması tekniği kullanılarak tasarlanmıştır. Araştırma bulgularında sıklıkla söz konusu örneklemin evlilik hakkında oldukça ılımlı oldukları ancak bunun için 25 yaş sonrasını idealize ettikleri, bunu uzun eğitim süreçleri ve işsizlik gibi mücadelelerle gerekçelendirdikleri görülmüştür. Çocuk sahibi olma hususunda ise özellikle çocuğa sağlayacakları imkanlar bağlamında oldukça kaygılı oldukları ve çocuğun sayısından çok niteliği üzerinde hassasiyet geliştirdikleri anlaşılmıştır. Tüm bu kaygıları besleyen bir diğer etkenin ise günümüzde geçmişe kıyasla görünürlüğü artmış olan liyakatsizlik kültürü olduğu araştırma bulguları arasındadır. Ayrıca kadınlar söz konusu olduğunda evlilik tercihlerinde öne çıkan en önemli sorun alanlarından birinin ekonomik yetersizliklerle beraber geleneksel ataerkil aileye yönelik kaygılar, hegemonik erkeklik kültürü ve aile içi şiddet gibi korkuların yer aldığı anlaşılmıştır. Tüm bu bulgular ışığında katılımcılar için bir ilişki tipi olarak evliliğin halen oldukça önemli olduğu, ancak modernleşme ve çağdaşlaşmanın etkisiyle aile pratiklerinde geleneksellikten uzaklaşarak eşler arası paylaşıma ve ortaklığa vurgu yapan bir değişim talebinin, bununla birlikte eş seçiminde daha seçici tercihlerin ön plana çıktığı anlaşılmıştır.
Ne eğitimde ne de istihdamda olan genç yetişkin kadınların evlilik hakkındaki görüşlerinin incelenmesi
Henüz yakın zamanda yerel literatürümüzde yer edinmeye başlamış ne eğitimde ne de istihdamda kavramsallaştırması (NENİ), sıklıkla ne bir eğitim faaliyetinde ne de düzenli gelir getiren bir işte çalışan gençlere yönelik çeşitli perspektiflerden irdelenen bir gençlik sorununu kategorize etmektedir. Bu çalışmada bu sorun kadın ve aile çalışmaları perspektifinden irdelenmesi amacıyla bu kategoride yer alan üniversite mezunu genç yetişkin ve bekar kadınların evlilik hakkındaki görüşleri kapsamında incelenmektedir. Günümüzde genç kadınlarda yüksek eğitime katılım oranları akran grupları erkeklerin oranını geçmiştir. Ancak söz konusu kadınların istihdama katılımları yaşıtları erkek grupları ile benzer oranları yakalamakta zorlanmakta, yaş grupları yükseldikçe NENİ olan kadınların oranının erkeklerden çok daha fazla olduğu görülmektedir. Bununla birlikte toplumsal söylemde gençlerin sıklıkla evliliği ertelediği ve aile kurumunun önemimi yitirdiği gibi değersel dönüşümlere atıf yapan eleştiriler yer almaktadır. Ancak eğitim ve iş piyasası arasındaki entegrasyon sorunu, iş piyasasındaki güçlükler, güvencesiz ve esnek çalışma, düşük ücretlerle beraber Covid-19 pandemisinde sıklıkla yükselen enflasyon oranları gençlerin evlilik gibi ciddi sermayeler gerektiren süreçlere karşı cesaretini oldukça kırdığı ön görülmektedir. Söz konusu yüksek eğitimli kadınlar olduğunda ise sürecin mevcut iş piyasasına yönelik sorunların yanında toplumsal cinsiyet normlarından bağımsız düşünülmesi olanaksızlaşmaktadır. Çünkü günümüzde özellikle yüksek eğitimli kadınların aile içi rollerde daha eşitlikçi ve demokratik beklentiler içerisinde olmasının ilk evlilik yaşını erteleyici bir nitelik olarak öne çıktığı literatürde onaylanmıştır. Tüm bu ön bilgiler ışığında bu çalışmada söz konusu tartışmalar ne eğitimde ne de istihdamda kavramsallaştırması çerçevesinde 20-29 yaş aralığındaki düzenli gelir getiren bir işte çalış(a)mayan herhangi bir eğitim faaliyetinde de bulunmayan bekar kadın örneklemi çerçevesinde incelenmektedir. Bu amaçla bu araştırma, konu hakkında daha kapsamlı ve derinlemesine çıkarımlar yapma imkânı tanıyan karma yöntemler araştırması tekniği kullanılarak tasarlanmıştır. Araştırma bulgularında sıklıkla söz konusu örneklemin evlilik hakkında oldukça ılımlı oldukları ancak bunun için 25 yaş sonrasını idealize ettikleri, bunu uzun eğitim süreçleri ve işsizlik gibi mücadelelerle gerekçelendirdikleri görülmüştür. Çocuk sahibi olma hususunda ise özellikle çocuğa sağlayacakları imkanlar bağlamında oldukça kaygılı oldukları ve çocuğun sayısından çok niteliği üzerinde hassasiyet geliştirdikleri anlaşılmıştır. Tüm bu kaygıları besleyen bir diğer etkenin ise günümüzde geçmişe kıyasla görünürlüğü artmış olan liyakatsizlik kültürü olduğu araştırma bulguları arasındadır. Ayrıca kadınlar söz konusu olduğunda evlilik tercihlerinde öne çıkan en önemli sorun alanlarından birinin ekonomik yetersizliklerle beraber geleneksel ataerkil aileye yönelik kaygılar, hegemonik erkeklik kültürü ve aile içi şiddet gibi korkuların yer aldığı anlaşılmıştır. Tüm bu bulgular ışığında katılımcılar için bir ilişki tipi olarak evliliğin halen oldukça önemli olduğu, ancak modernleşme ve çağdaşlaşmanın etkisiyle aile pratiklerinde geleneksellikten uzaklaşarak eşler arası paylaşıma ve ortaklığa vurgu yapan bir değişim talebinin, bununla birlikte eş seçiminde daha seçici tercihlerin ön plana çıktığı anlaşılmıştır.
Ne eğitimde ne de istihdamda olan genç yetişkin kadınların evlilik hakkındaki görüşlerinin incelenmesi
Henüz yakın zamanda yerel literatürümüzde yer edinmeye başlamış ne eğitimde ne de istihdamda kavramsallaştırması (NENİ), sıklıkla ne bir eğitim faaliyetinde ne de düzenli gelir getiren bir işte çalışan gençlere yönelik çeşitli perspektiflerden irdelenen bir gençlik sorununu kategorize etmektedir. Bu çalışmada bu sorun kadın ve aile çalışmaları perspektifinden irdelenmesi amacıyla bu kategoride yer alan üniversite mezunu genç yetişkin ve bekar kadınların evlilik hakkındaki görüşleri kapsamında incelenmektedir. Günümüzde genç kadınlarda yüksek eğitime katılım oranları akran grupları erkeklerin oranını geçmiştir. Ancak söz konusu kadınların istihdama katılımları yaşıtları erkek grupları ile benzer oranları yakalamakta zorlanmakta, yaş grupları yükseldikçe NENİ olan kadınların oranının erkeklerden çok daha fazla olduğu görülmektedir. Bununla birlikte toplumsal söylemde gençlerin sıklıkla evliliği ertelediği ve aile kurumunun önemimi yitirdiği gibi değersel dönüşümlere atıf yapan eleştiriler yer almaktadır. Ancak eğitim ve iş piyasası arasındaki entegrasyon sorunu, iş piyasasındaki güçlükler, güvencesiz ve esnek çalışma, düşük ücretlerle beraber Covid-19 pandemisinde sıklıkla yükselen enflasyon oranları gençlerin evlilik gibi ciddi sermayeler gerektiren süreçlere karşı cesaretini oldukça kırdığı ön görülmektedir. Söz konusu yüksek eğitimli kadınlar olduğunda ise sürecin mevcut iş piyasasına yönelik sorunların yanında toplumsal cinsiyet normlarından bağımsız düşünülmesi olanaksızlaşmaktadır. Çünkü günümüzde özellikle yüksek eğitimli kadınların aile içi rollerde daha eşitlikçi ve demokratik beklentiler içerisinde olmasının ilk evlilik yaşını erteleyici bir nitelik olarak öne çıktığı literatürde onaylanmıştır. Tüm bu ön bilgiler ışığında bu çalışmada söz konusu tartışmalar ne eğitimde ne de istihdamda kavramsallaştırması çerçevesinde 20-29 yaş aralığındaki düzenli gelir getiren bir işte çalış(a)mayan herhangi bir eğitim faaliyetinde de bulunmayan bekar kadın örneklemi çerçevesinde incelenmektedir. Bu amaçla bu araştırma, konu hakkında daha kapsamlı ve derinlemesine çıkarımlar yapma imkânı tanıyan karma yöntemler araştırması tekniği kullanılarak tasarlanmıştır. Araştırma bulgularında sıklıkla söz konusu örneklemin evlilik hakkında oldukça ılımlı oldukları ancak bunun için 25 yaş sonrasını idealize ettikleri, bunu uzun eğitim süreçleri ve işsizlik gibi mücadelelerle gerekçelendirdikleri görülmüştür. Çocuk sahibi olma hususunda ise özellikle çocuğa sağlayacakları imkanlar bağlamında oldukça kaygılı oldukları ve çocuğun sayısından çok niteliği üzerinde hassasiyet geliştirdikleri anlaşılmıştır. Tüm bu kaygıları besleyen bir diğer etkenin ise günümüzde geçmişe kıyasla görünürlüğü artmış olan liyakatsizlik kültürü olduğu araştırma bulguları arasındadır. Ayrıca kadınlar söz konusu olduğunda evlilik tercihlerinde öne çıkan en önemli sorun alanlarından birinin ekonomik yetersizliklerle beraber geleneksel ataerkil aileye yönelik kaygılar, hegemonik erkeklik kültürü ve aile içi şiddet gibi korkuların yer aldığı anlaşılmıştır. Tüm bu bulgular ışığında katılımcılar için bir ilişki tipi olarak evliliğin halen oldukça önemli olduğu, ancak modernleşme ve çağdaşlaşmanın etkisiyle aile pratiklerinde geleneksellikten uzaklaşarak eşler arası paylaşıma ve ortaklığa vurgu yapan bir değişim talebinin, bununla birlikte eş seçiminde daha seçici tercihlerin ön plana çıktığı anlaşılmıştır.