
12
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Avrupa Birliği'nde sürdürülebilir bir geleceğe doğru: Karbon emisyonlarının azaltılması ve yeşil ekonomiye geçiş
Yeşil Düzen, özünde Avrupa ekonomisini ve Avrupa tüketim kalıplarını dönüştürme girişimidir. Ancak Avrupa enerji sisteminin köklü bir şekilde yeniden yapılandırılmasını içerdiğinden ve aynı zamanda AB'nin siyasi gündeminde çok üst sıralarda yer aldığından, Yeşil Mutabakat AB ile komşuları arasındaki ilişkiler üzerinde bir etkiye sahip olacak ve Avrupa'nın küresel siyasi önceliklerini yeniden tanımlayacaktır. Böylece Yeşil Mutabakat, kaçınılmaz olarak ciddi jeopolitik sonuçlara yol açacak bir dış politikanın parçası haline gelmektedir. Çalışmanın amacı, yeşil ekonomi araçlarını kullanarak sürdürülebilir açıdan kalkınmanın kavramsal temellerini derinleştirmek ve karbon emisyonlarını etkileyen faktörlerin bir değerlendirmesini yapmak olarak tanımlanmıştır. Amaç doğrultusunda, çalışmanın analiz kısmında AB Ülkelerinde yenilenebilir ve yenilenemez enerji kaynaklarından elektrik üretimi, ekonomik büyüme, enerji vergisi geliri ve karbon emisyonları arasındaki nedensellik ilişkisi test edilmektedir. Bu amaçla, 1990-2020 yıllarını kapsayan AB Ülkelerinin panel verisine öncelikle, Birim kök testi, sonra Granger nedensellik testi uygulanmıştır. Analizin sonuçlarına göre, AB Ülkelerinde güneş ve hidroelektrik enerjisi üretiminden karbon emisyonlarına doğru tek yönlü bir nedensellik olduğu tespit edilmişdir. Etki-tepki fonksiyonlarına göre, güneş ve hidroelektrik enerjisi karbon emisyonlarının azaltılmasında kullanılacak önemli kaynaklardır. Ayrıca sonuçlara göre, doğalgaz için yapılan pozitif şok uygulamalarıyla karbon emisyonları ilk dönemde artış gösterirken, zamanla azalma eğilimine girmektedir. Son dönemler kömürden gaza geçilmesi karbon emisyonunu azaltmaktadır. Aynı zamanda karbon emisyonundan doğalgaza doğru nedensellik ilişkisi de bulunmaktadır. Karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik politikalar, örneğin kömür üretiminin azaltılması doğalgaz kullanımını artırabilmektedir. Kişi başına düşen GSYİH ve enerji vergisi gelirinin CO_2 emisyonlarını etkilediği tespit edildi. Ekonomik büyüme genellikle enerji talebini artırmakta, bu da sonradan karbon emisyonlarını artırabilmektedir. enerji vergisi geliri, başlangıçta karbon emisyonlarını artırırken, zamanla azalmaya yol açmaktadır. Bu durum, 1990 yılından beri AB'de uygulanan karbon vergisinin etkilerinin hemen hissedilmeyebileceğini ve uzun vadeli bir perspektife dayalı olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Sonuçlara göre, CO_2 emisyonları azaltılırken ekonomik büyüme ve enerji politikalarının da dikkate alınması gerekmektedir. Bu bulgular, yeşil enerji kaynaklarının karbon emisyonlarının azaltılmasında önemli rol oynadığını ve enerji politikalarının dikkate alınması gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Yeşil Ekonomi, Karbon Emisyonları, Avrupa Birliği, Nedensellik analizi, Yeşil Mutakabat.
Avrupa Birliği hukukunun gelişimi karşısında uluslararası yatırım anlaşmaları
II. Dünya Savaşı'ndan sonra ticaretin küresel boyutta artışa geçmesi uluslararası sermaye hareketlerinin düzenli bir zeminde gerçekleştirilmesi ihtiyacını arttırmıştır. Çok tarafları yatırım anlaşması çabalarının sonuçsuz kalması yatırım teşviki ve korunması arayışındaki devletleri ikili yatırım anlaşmalarına sevk etmiştir. Avrupa Birliği de (AB) 1990'lı yılların başında itibaren küresel ticarette yetki sahibi olmak arzusu içinde olmuştur. Ancak AB'nin kendine özgü hukuki yapısı nedeniyle bu yetki arayışı uzunca bir süre karşılıksız kalmıştır. Bir taratan üye devletlerin yatırım anlaşmalarının Birliğin ortak çıkarlarına zarar vermesini önlemek isteyen Birlik diğer taraftan bu alandaki yetki talebini canlı tutmuştur. Nihayet Lizbon Antlaşmasıyla birlikte doğrudan yabancı yatırımlar (DYY) alanında münhasır bir yetki sahibi olan Birlik yaptığı yeni nesil anlaşmalar ve Birlik tasarruflarıyla etkisini arttırmaya devam etmektedir. Bu çalışmada uluslararası yatırım anlaşmalarının AB'nin kendine özgü hukuki yapısından ne ölçüde etkilendiği ve bu etkileşim neticesinde hangi hukuki meselelerin ortaya çıktığı araştırılmıştır. Tez çalışmasında ilk olarak yatırım anlaşmalarının uluslararası hukuktaki yeri ve önemine değinilmiş, sonrasında AB'nin yatırım anlaşmaları, üye devletlerin kendi aralarında üçüncü devletlerle akdettiği yatırım anlaşmaları incelenmiştir. Son olarak bu alandaki hukuki meselelerin Türkiye'nin yatırım anlaşmalarına nasıl yansıyacağına değinilmiştir. Çalışmada uluslararası yatırım anlaşmaları hükümlerinin giderek AB mevzuatına yakınlaştırıldığı, böylece Birlik hukuku dinamiklerine dikkat edilen yeni nesil yatırım anlaşmalarının ortaya çıktığı; ancak henüz yatırım uyuşmazlıklarının AB hukukunun özerk yapısını etkilemeden nasıl çözülebileceğine dair somut bir gelişme sağlanamadığı sonuçlarına ulaşılmıştır.
İngiltere-AB ilişkilerinde Fransa faktörü: de Gaulle'den günümüze
Bu çalışma, İngiltere'nin bütünleşme karşıtı tutumunun kökenlerini ve etkilerini anlamak, İngiltere'nin Avrupa bütünleşmesine karşı tutumunda ve AB ile ilişkilerinde Fransa'nın rolünü derinlemesine incelemek ve Brexit sürecinin ardındaki dinamikleri açığa çıkarmak için bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır. Bu amaçla birinci bölümde İngiltere'nin üye olmadan önce Avrupa Topluluğuna karşı tutumu ve daha sonra üye olmak istemesinin siyasi ve ekonomik nedenleri açıklanmıştır. İkinci bölüm de ise Avrupa bütünleşmesi ile ilgili gelişmelerde İngiltere ile Fransa'nın tutum farklılıkları konusu ele alınmıştır. Bu bağlamda üçüncü bölümde İngiltere'nin AB'den çıkış referandumu olan Brexit'e giden süreç, süreç esnasında yaşananlar ve sonrasında yaşanan Balıkçılık krizi ve AUKUS gibi sorunlar incelenmiştir. Sonuç olarak İngiltere'nin bütünleşme karşıtı tavrı ve Fransa faktörü, AB ile İngiltere arasındaki ilişkilerde belirleyici bir rol oynamıştır. İngiltere'nin ve Fransa'nın bütünleşmeye yönelik tutumları arasındaki farklılıklar, Brexit sürecini hızlandırmış ve İngiltere'nin AB'den ayrılma sürecine yol açmıştır.
Avrupa Birliği'nde aşırı sağ partilerin iklim değişikliğine bakışları
İklim değişikliği giderek etkilerini daha çok hissettirmekte ve buna bağlı olarak uluslararası kamuoyunda daha fazla konuşulmaktadır. Antroposen çağı olarak isimlendirilen ve insanın doğayı etkileme gücünün muazzam boyutlara ulaştığı bu dönemde bireylerin ve devletlerin bu konudaki tutumları ve eylemleri giderek önem kazanmıştır. Bu doğrultuda Avrupa Birliği'nde giderek etkilerini arttıran kimi yerlerde iktidar oluşumunda yer alan ve çoğunlukla iklim değişikliğinin gerçekliğine ve uygulanan politikalara negatif yaklaştığı düşünülen aşırı sağ partilerin bu konu hakkındaki tutumları da önem kazanmıştır. Bu kapsamda bu çalışma Avrupa Birliği içerisinde 2019 yılındaki Avrupa Parlamentosu seçimleri sonucunda Kimlik ve Demokrasi Grubunu oluşturan 10 partinin iklim değişikliğine yönelik tutumlarını incelemektedir. Hem iklim değişikliğinin hem popülist aşırı sağ fenomeninin ilerleyen süreçte giderek önem kazanacağı düşünüldüğünde ileride ne gibi çıktılar ile karşılaşılabileceği ve nasıl dönüşümler yaşanacağı noktasında düşünmemiz gerekmektedir. Bu doğrultuda bu tezde partilerin programları ve açıklamaları ile iklim değişikliği politikaları incelenmiş ve aralarındaki benzerlik ve farklılıklar ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır.
Kurumsal ve maddi boyutuyla Avrupa Birliğinde iyi yönetişim ilkeleri ve iyi idare hakkı
Geleneksel yönetim yeteneklerinin yetersiz kaldığı noktalara çözüm üretmek üzere yönetişim ortaya çıkmıştır. AB yönetişimi ise ulusüstü düzlemde karşılaşılan yönetim sorunlarının çözümü noktasında kendini karakterize etmiştir. AB iyi yönetişimi bakımından Avrupa Ombudsmanı'nın kuruluşuna kadar geçen zaman içerisinde söylenebilecekler sınırlıdır. Avrupa Ombudsmanı'nın kuruluşu ile AB iyi yönetişiminin kurumsal çerçevesi oluşmuştur. Avrupa Ombudsmanı kötü yönetimin tanımını yapmış ve AB kurum ve organlarının yönetim ve personelinin vatandaşlarla olan ilişkilerinde uygulanmak üzere Avrupa İyi İdari Davranış Kuralları'nı hazırlamıştır. AB iyi yönetişiminin temel motivasyonunun arkasında Birliğin demokrasi açığının kapatılmasına yönelik gayretleri yatmaktadır. AB'nin geniş üye yapısı ile birlikte karar alma süreçlerinde yaşadığı sorunlar iyi yönetişim ile aşılmaya çalışılmıştır. Bu kapsamda AB'de iyi yönetişimin kurumsal boyutunun gelişimi hem normatif düzlemde hem de yeni kurumların inşası ile gerçekleşmiştir. Normatif düzlemdeki kurumsallaşma adımları ilk olarak esnek hukuk araçları ile ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda, iyi yönetişim ilkelerini içeren Beyaz Kitap ve AP tarafından kabul edilen Avrupa İyi İdari Davranış Kuralları iyi yönetişime ilişkin önemli esnek hukuk düzenlemeleri olarak öne çıkmıştır. AB iyi yönetişimi hem yargısal hem de yargı dışı mekanizmalar eliyle korumaya alınmıştır. Etkili, tarafsız, adil ve makul bir süre içinde yargısal korumanın sağlanması aynı zamanda iyi idare hakkının da bir gereğidir. AB iyi yönetişimi belirli açılardan yargı denetimine tabi olsa da, büyük ölçüde güvence yargı dışı inceleme mekanizmaları tarafından sağlanmaktadır. Yargı dışı koruma araçlarının bir çoğunun esnek hukuk araçları içinde şekillendiği dikkate alındığında esnek hukukun AB iyi yönetişimi için bir araç olduğu kadar aynı zamanda onun bir sonucu olduğunu söylemek mümkündür. AB Temel Haklar Şartı'nın anayasal bir karakterle bağlayıcılık kazanması ve böylece "iyi idare hakkı" nın da temel bir vatandaşlık hakkı olarak AB'de düzenlenişi AB iyi yönetişiminin gelişim seyrini farklı bir düzleme taşımıştır. AB Temel Haklar Şartı'nın 41'inci maddesindeki iyi idare hakkı; "tarafsız, adil ve zamanında muamele hakkı", "tazmin hakkı" ve "anlaşma dillerinden birinde yazışma hakkı"nı içerecek şekilde çerçevelenmiştir. Tarafsız, adil ve zamanında muamele hakkı; dinlenilme hakkı, dosyaya ve kişinin kendisiyle ilgili bilgi ve belgeye erişim hakkı ile gerekçe belirtme zorunluluğunu içerir. İşlerin makul sürede ele alınması, Birlik organ, kurum ve ajanslarına tüm işlemlerinde tembellikten ve gecikmeden kaçınma yükümlülüğü yüklemekte işlerin sebepsiz gecikmesi, uzaması ve kronikleşmesi bu hakkın ihlali olarak değerlendirilmektedir. İyi idare hakkı kapsmaındaki bilgi ve belgelere erişim imkanı özel olarak düzenlenmiş olan kişisel verilerin korunmasına ilişkin meşru kısıtlama ve tedbirlerden kaynaklı olarak belli şartlar altında kısıtlanabilmektedir. Sonuç olarak temel bir hak olarak "iyi idare hakkı"nın tanınması ve bu hakkın yargısal ve yargı dışı koruma mekanizmaları ile teminat altına alınmış olması AB iyi yönetişimini dünyadaki diğer örneklere göre ileri düzeyde kurumsal ve maddi bir boyut kazandırmıştır. AB'de iyi yönetişim var olan sorunların çözümü için sihirli bir değnek değilse de değerli ve önemli bir çözüm alternatifi olmuştur.
Avrupa Birliği'nin enerji arz güvenliğine Ukrayna-Rusya savaşı çerçevesinde yeni bir bakış
Çalışmanın amacı, Ukrayna-Rusya savaşının AB enerji arz güvenliği üzerindeki etkilerini ve AB'nin bu krizden kurtulmak için oluşturduğu veya oluşturacağı politikaları incelemektir. Rusya AB'nin enerji stratejisinin temel öncelikleri olan arz güvenliği ve arz çeşitliliği arasındaki çelişkiyi kullanarak AB'nin enerji stratejisini zayıflatmaktadır. Avrupa Birliği için arz güvenliğinin önemini vurgulayan Rusya, bununla birlikte arz çeşitlendirilmesi için geliştirilen AB destekli enerji projelerini başarısızlığa itmektedir. Rusya Avrupa'nın ana doğalgaz tedarikçisi olduğundan, AB enerji alanındaki konumunu her zaman korumaya devam edeceği anlaşılmaktadır. AB'nin Rusya'ya olan enerji bağımlılığının dezavantajları 24 Şubat 2022 tarihinde başlayan ve günümüzde de davam eden Ukrayna -Rusya Savaşıyla kendini göstermektedir. Artan enerji fiyatları ve enerji tedarik sorunları AB ülkelerini köşeye sıkıştırmaktadır. Bu bakımdan AB ülkelerinin enerji kaynaklarının kullanımı ve geleceğe yönelik planlamaları bu dönemde daha fazla öne çıkmaktadır. Mevcut uluslararası konjonktürün büyük bir kısmı oluşturan savaş ve iklim değişikliği AB ülkelerinin yeşil enerji konusunda daha fazla cesaretli ve kararlı olmaları gerektiğini ortaya çıkarmaktadır. Bu bakımdan Almanya'nın da uzun zamandır planlı bir içimde uyguladığı yeşil enerjiye geçiş politikası, bir yandan çevresel risklerin bertaraf edilmesinde diğer taraftan da jeopolitik risklerin azaltılmasında önemli bir rol oynamaktadır
Avrupa Birliğinin gelişen Libya politikası: Göç ve güvenlik
Çalışma uluslararası ilişkiler disiplininde Realist teori çerçevesinde Avrupa Birliği kurumsal yapısı ve üye devletlerinin Libya politikasına dair göç ve güvenlik bağlamında politika analizlerini değerlendirmektedir. Çalışmanın araştırma konusu "Avrupa Birliği üyesi devletlerin Libya krizi öncesi ve sonrasında neden ortak bir politika izleyemedikleri"dir. Libya'nın araştırmanın odağına alındığında ortaya çıkan sonuçlar Avrupa Birliği üyesi devletlerin bu devlete bakış açılarındaki farklılıkları göz önüne sermektedir. Dolayısıyla Birlik üyesi devletlerin göç ve güvenlik politikası yaklaşımlarının ne kadar farklı olduğu Libya olayları özelinde ortaya çıkmaktadır. Göç ve güvenlik bağlamında icra edilen çalışma Avrupa Birliği kurumsal yapısı ve üye devletlerin Libya ile olan ilişkileri üzerine odaklanmaktadır. Değerlendirme safhasında üye devletlerin tarihsel süreçte Libya ilişkileri, ortak çıkarları için beklenen ortak strateji, tutum ve eylemi neden göç ve güvenlik bağlamında ortaya koyamadıkları incelenmektedir. Devletlerin halen çok güçlü bir şekilde güvenliklerini diğer politikalardan daha fazla öncelemelerinden dolayı çalışmada Realist teori benimsenmiştir. Libya'da Muammer Kaddafi öncesi ve sonrası dönem gelişmeleri incelenerek Avrupa Birliği kurumsal yapısı ve üye devletlerin bu süreç içerisinde etkileşimleri değerlendirilecektir. Tarihsel sürecinde çoğunlukla sömürgeciliğe maruz kalan Libya vatandaşlarında milliyetçilik vasıfları zayıf kalırken, din eksenli ve Batı karşıtı bir aidiyet benimsenmiştir. Sömürgecilik düzeninin ardından Kral İdris ve Muammer Kaddafi rejimleri ülke yönetiminde hakim olurken demokrasi görülmemiştir. Dolayısıyla monarşik düzende başta bulunan yöneticilerin politik tercihleri devlet politikalarının da belirleyicisi olmuştur. Libya'nın petrol kaynağına sahip olması, Avrupa'nın güneyinde çok önemli bir coğrafyada yer alması ve göç güzergahında önemli bir konumda bulunması sayesinde bu durum onun Avrupa Birliği tarafından dikkate alınması gereken kaçınılamaz bir aktör olmasını sağlamıştır. Özellikle 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından güvenlikle bağdaştırılan düzensiz göç olgusu Avrupa Birliği ve Libya ilişkilerini daha önemli kılmıştır. Avrupa'da düzenlenen terör saldırılarından sonra düzensiz göç başlıca gündem maddesi olmuştur. Birlik üyesi devletlerin göç ve güvenlik bağlamında politikalarını analiz edebilmek için Libya krizi çok elverişli bir örnek olaydır. Çünkü buradan hareketle Birlik üyesi devletlerin ulusal çıkarları ekseninde hem bütünleşme teorileri bağlamında birbirleriyle olan politik ilişkileri hem de Libya politikası üzerinden dış eylemleri analiz edilebilmektedir. Avrupa Birliği üyesi devletler açısından halen ulusal çıkarları çok güçlü bir şekilde korunurken bunun en önemli unsurunu ise güvenlik oluşturmaktadır. Güvenlikleri söz konusu olduğunda Birlik üyesi devletler bütünleşme stratejilerini dahi geri plana atmaktadırlar. Güvenlikleri için çok önemli gördükleri düzensiz göç hareketlerine karşı egemenliklerini üst otoriteye devretmekte isteksizdirler. Bunun yanında göç ve güvenlikleri için birbirlerinin çıkarı aleyhine bile olsa Libya örneğinde görüleceği gibi hareket etmekten çekinmemektedirler. Libya olayları Avrupa Birliği üyesi devletlerin ortak hareket etmelerinde neden başarısız olduklarını analiz etmek için çok elverişli bir alandır. Çalışma bilimsel literatürdeki bu eksikliği tamamlayarak bilimsel alana katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
Avrupa Birliği hukukunda ayrımcılıkla mücadele: 2000/78 sayılı direktif özelinde bir inceleme
Avrupa Birliğinde ayrımcılıkla mücadele konusu geçmişi eskiye dayanmış olsa da açıkça AB müktesebatında yer alması Amsterdam Antlaşması sonrasında mümkün olabilmiştir. Bu tarihten sonra ise AB Temel Haklar Şartının da dahil olduğu birincil hukuk kaynakları ve 2000/78 sayılı direktifin olduğu ikincil hukuk kaynakları AB müktesebatında yerini almaya başlamıştır. Bu çalışmanın ilk bölümünde bu kapsamda ayrımcılık yasağının AB hukukundaki gelişim süreci, bu konudaki birincil, ikincil hukuk kaynakları ve uluslararası anlaşmalar çerçevesinde ele alınmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise Birliğin ikincil hukuk kaynaklarından olan 2000/78 sayılı İş ve Mesleki Alanda Eşit Muamelenin Gerçekleştirilmesine Yönelik Genel Bir Çerçeve Getiren direktif incelenmektedir. Bu kapsamda ilk olarak direktifin kapsama alanı, hangi amaçla çıkartıldığı ve genel özelliklerinden bahsedimektedir. Akabinde direktifte yer alan mesleki gereklilik, pozitif eylemi uyumlaştırma tedbilerinin neler olduğu incelenmektedir. En son olarak ise direktifin etkinliğinin arttırılabilmesi için getirilen hak arama yolları, ispat kuralları ve mağdurlaştırma terimin neler olduğu ele alınmaktadır. Bu konuda ABAD tarafından verilen kararlarda ise direktifin hukukun genel ilkeleri de gözetilerek geniş ve amaçsal olarak yorumlandığı ve bu şekilde direktifin kapsama alanının arttırıldığı anlaşılmaktadır. Lakin ABAD bu şekilde hareket ederken üye devletlerin takdir yetkilerine karışmamak istediği de anlaşılabilmektedir. Tüm bu anlatılanlar ışığında uzunca bir süredir farklı şekilde gelişen ayrımcılıkla mücadele hukukunun gelişmesinde ABAD'ın temel bir etken olduğu, bu kapsamda Birliğe ve üye devletlere yol gösterdiği söylenebilecektir.
Avrupa Birliği – Rusya Federasyonu doğal gaz ticaretinin karşılıklı bağımlılık kavramı çerçevesinde incelenmesi
Bu tezin temel amacı, AB-Rusya arasında, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra başlayan, liberal temellere dayanan enerji ilişkilerinin, zaman içerisinde geçirdiği evrimi ve doğal gaz ticareti özelinde oluşan bağımlılık durumunu, neoliberal teorinin karşılıklı bağımlılık modeli doğrultusunda incelenmektedir. Bu kapsamda, bu tez çalışmasının bulguları şu şekildedir: 1990'lı yıllarda başlayan, AB-Rusya doğal gaz ticareti ve devamında ilerleyen enerji ilişkileri, Robert Keohane ve Joseph Nye tarafından öne sürülen karşılıklı bağımlılık modelinin öne sürdüğü şekilde, taraflar arasında barışçıl ilişkilerin gelişmesini sağlamış ve anlaşmazlıkların çözümünde askerî güç kullanımını engellemiştir. 2014 ve 2022 yıllarında, Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik askeri müdahalesi, taraflar arası ilişkilerin açıklanmasını bakımından karşılıklı bağımlılık modelinin savlarını geçersiz kılmamış, doğal gaz ticareti özelinden taraflar arası bağımlılık ilişkisinin Rusya'nın lehine asimetrik olarak gelişmesinden kaynaklanmıştır.
Sivil toplum kuruluşlarının Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri sürecindeki rolü: TOBB örneği
Türkiye, kuruluşundan itibaren kendisine hedef olarak Batı'yı görmüş ve çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmak kavramını adeta 'Batı medeniyetine dahil olmak' ifadesiyle özdeşleştirmiştir. Bu hedefe ulaşmak adına Batı Medeniyetinin önemli kuruluşları olarak gördüğü OECD, Avrupa Konseyi, NATO gibi oluşumlara üye olarak bu hedefe yaklaştığını veya yaklaşabildiğini düşünmüştür. 1957 tarihinde imzalanan Roma Anlaşmasıyla kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu (Bugünkü adıyla Avrupa Birliği) ise Türkiye'nin o dönemin gerçekleriyle ekonomik alandaki avantajları daha sonraki süreçte ise daha çok siyasi anlamdaki avantajlarını hesaba katarak katılmak istediği bir oluşum olmuştur ve 31 Temmuz 1959'da Topluluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştur. Bu tarihten itibaren de bu oluşuma katılma konusuna çabalarına devam etmektedir. Devam eden bu süreçte karşılanması gereken siyasi, ekonomik, hukuki ve sosyal yeterlilikler mevcuttur. Bu noktada devletin olduğu kadar devlet dışı örgütler olarak nitelendirilebilecek Sivil Toplum Kuruluşlarının da önemli roller üstlendiği bir gerçektir. Bu çalışmada Türk iş dünyasının en büyük sivil toplum örgütlerinden birisi olan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin (TOBB) bu sürece bakışı ve bu sürece sağladığı katkılar incelenmeye çalışılmaktadır.
Azerbaycan ve Avrupa Birliği ilişkilerinde enerjinin rolü
Bu çalışma, Azerbaycan ve Avrupa Birliği (AB) arasındaki ilişkilerde enerjinin rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. Enerji hem Azerbaycan hem de AB için stratejik bir öneme sahiptir ve bu iki taraf arasında enerji işbirliği büyük bir potansiyele sahiptir. Azerbaycan, AB'nin enerji politikasında önemli bir role sahiptir. Bu nedenle, AB'nin enerji kaynaklarını çeşitlendirme ve enerji tedarik güvenliğini artırma çabalarında Azerbaycan, stratejik bir ortak olarak kabul edilmektedir. Öncelikle, Azerbaycan'ın zengin enerji kaynakları, AB'nin enerji talebini karşılamada önemli bir potansiyele sahiptir. Özellikle Hazar Denizi'ndeki petrol ve doğal gaz rezervleri, AB'nin enerji ihtiyaçlarını desteklemek için stratejik bir kaynak olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca, Azerbaycan'ın enerji projeleri, AB'nin enerji koridorlarını çeşitlendirmesine ve enerji tedarik güvenliğini artırmasına yardımcı olmaktadır. Örneğin, Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) ve Trans-Adriyatik Boru Hattı (TAP) gibi projeler, Azerbaycan'ın doğal gazını AB'ye taşıma kapasitesine sahip olup, AB'nin Rusya'ya olan enerji bağımlılığını azaltma çabalarına katkı sağlamaktadır. Azerbaycan'ın enerji politikasında AB için stratejik bir ortak olmasının yanı sıra, AB'nin Azerbaycan ile olan ilişkileri de ekonomik ve politik açıdan güçlendirmektedir. Enerji işbirliği, ekonomik büyümeyi teşvik etmekte, istihdam olanakları yaratmakta ve ticaret ilişkilerini geliştirmektedir. Sonuç olarak, Azerbaycan'ın enerji kaynakları ve enerji projeleri, AB'nin enerji politikasında önemli bir yere sahiptir. Azerbaycan, AB'nin enerji kaynaklarını çeşitlendirme çabalarına katkı sağlamakta ve enerji tedarik güvenliğini artırmaktadır. Aynı zamanda, Azerbaycan ile enerji işbirliği, AB-Azerbaycan ilişkilerinin daha da güçlenmesine ve ekonomik bağları derinleştirmesine olanak sağlamaktadır.
Avrupa Birliği hukukunun bir kaynağı olarak hukukun genel ilkeleri
Bugün Avrupa Birliği olarak anılan uluslarüstü kuruluş, II. Dünya Savaşı'nı izleyen 50'li yıllarda Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu olarak kurulmuş ve Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ile kapsamı genişletilmişti. Kurucu antlaşmalar, genel olarak düzenlemeyi amaçladıkları sektörler dışında hükümler içermiyordu. Antlaşmalarla tam bir hukuk sistemi kurulmadığı için, süreç içinde ortaya çıkan hukuki sorunlara uygulanacak kural bulunmadığından dolayı, Avrupa Birliği Adalet Divan önüne gelen davalarda adaletin yerine getirilmesinden kaçınmayı önlemek amacıyla, ortaya çıkan hukuki boşlukları üye devletlerin hukuk sistemlerinde ortak olan anayasal geleneklerden ve uluslararası hukuktan esinlenerek hukukun genel ilkeleri ile doldurmak zorunda kalmıştır. Temel haklar da hukukun genel ilkelerinin bir parçası olarak AB hukuk düzenine yerleştirilmiştir. Süreç içerisinde, Üye Devletlerin hukuk sistemlerinden türetilen hukukun genel ilkeleri, AB hukukunun genel ilkeleri olarak AB hukuk düzeni içinde adeta bir passe-partout anahtarı gibi birbirinden farklı işlevler yerine getirmeye ve etkiler doğurmaya başlamıştır. Bu tezin birinci bölümünde, AB hukukunun genel ilkelerinin kuramsal yapısı, etkileşimde bulunduğu Üye Devlet hukuk sistemlerinde bulunan hukukun genel ilkeleri ile olan ilişkisi, kurallar ile ilkeler arasındaki farklar, AB hukukunun genel ilkelerinin AB hukuk kaynakları hiyerarşisindeki yeri ve antlaşmalarda yer alan hukukun genel ilkeleri ile ilgili normatif kaynaklar incelenmektedir. Tezin ikinci bölümünde ise, AB hukukun genel ilkelerinin, AB hukuk düzeni içerisindeki işlevleri ve etkileri ele alınmaktadır. Bu bağlamda, AB hukukunun genel ilkelerini boşluk doldurma yoruma yardımcı olma işlevi Avrupa Birlği Adalet Divanı kararları ışığında incelenmektedir. Öte yandan, bu ilkelerin Birlik ve üye devlet tasarrufları bağlamında yarattığı etkiler ile son olarak hukukun genel ilkelerinin temel haklar üzerinde yarattığı etkiler ele alınıp değerlendirilmektedir.